KRİZLERİN ÜSTESİNDEN YALIN YAŞAMASINI BİLENLER GELİR
İster kutsal, isterse seküler ilkelere dayansın, ülkelerin ekonomilerinde ana sorun, eldeki kaynakların, değişik üretim alanları arasında en verimli bir biçimde dağıtılması ve değerlendirilmesidir. Dünyanın kaynakları sınırsız olmadığı için, bütün kurum ve kuruluşlar, ekonomik sorunlarla karşı karşıyadır. Bu yüzden Ekonomi, sanatların eskileri, bilimlerin de yenileri arasında yer alır. Ekonomi’nin tarihi, insanlığın tarihiyle başlar. İnsanın olduğu yerde, tüketim, tüketimin olduğu yerde de, üretim vardır. Her tüketim, bir üretime yol açar. Her üretim kendi tüketimini oluşturur. Bir insan, tüketim ve üretim kavramlarını öğrenirse, ekonominin ana ilkelerini de öğrenir. Üretim ve tüketim faaliyetlerinin odak noktasında insan vardır. İnsanın değer ve davranışları, hem üretim, hem de tüketim çalışmalarını yönlendirir. İnsan ekonominin bir fonksiyonu değil, ekonomi insanın bir fonksiyonudur. Sağlıklı bir toplum için, ekonomik hayatın odak noktasında, seküler kültürünün “ekonomik insan”ı değil, kutsal kültürün “erdemli insan”nı yerleştirmek gerekir. Yirminci yüzyılın sonundaki gelişmeler, toplumların “afyonu”nun, kutsal kültürün değerlerinden daha çok seküler kültürün değerlerinin olduğunu gösterdi. Hem Marx, hem Nietzche yanıldı. Yirmibirinci yüzyıl ya kutsal kültürün ya da krizlerin yüzyılı olacak. Ülkeler arasındaki iletişim ve etkileşimin gelişmesi, sınırları ortadan kaldırarark bütün ülkeleri birbirleriyle kapı komşuları haline getirdi. Doğu’da ya da Batı’da büyük bir ülkede ortaya çıkan ekonomik kriz, kısa zamanda, bütün ülkelerde etkisini gösteriyor. Bu yüzden, insanların değer ve davranışları, kendi ülkeleriyle birlikte bütün ülkelerde ekonomik kriz dalgaları oluşturuyor. Ekonomik krizlerden arınmış bir dünya için, Bediüzzaman’ın düşünce ve eylemiyle erişilmez örneğini verdiği, “yalın” ve “erdemli” hayatı, herkesin örnek alması gerekir. Yalın yaşamasını bilenler, derin düşünmesini, görünmeyeni görmesini bilirler. “Güzel gören güzel düşünür.” Güzel düşünenler bütün boyutlarıyla hayatı güzelleştirirler. Hayatı bütün boyutlarıyla yaşanır kılmak için, insanları isteklerini değil, ihtiyaçlarını karşılamak gerekir. İnsanların ihtiyaçları sınırlı, istekleri sınırsızdır. Dünyanın sınırlı kaynaklarıyla, insanların sınırsız isteklerini karşılamak mümkün değildir. Bu yüzden ekonomide en çok tartışılan alanların başında ihtiyaçların karşılanması ve tüketici davranışları gelir. Dünyanın kaynakları insanların sınırlı ihtiyaçlarını karşılamaya yeter, sınırsız isteklerini karşılamaya yetmez. Kitaplarında ekonominin ana konularına ilişkin ayrıntılı çalışmalar yapan Gazali, ihtiyaçları, zorunlu, kolaylaştırıcı ve güzelleştirici olmak üzere üç ana gruba ayırır. Öncelik, her zaman zorunlu ihtiyaçların karşılanmasına verilmelidir. Anadolu’da sevgiyle silahlanarak, inançsızlığa savaş açan Bediüzzaman, “İktisat Risalesi”nde, insanların ihtiyaçlarını “hakiki” ve “mecazi” rızık olmak üzere ikiye ayırır. Dünyanın kaynakları, insanların “hakiki”, karşılanması zorunlu ihtiyaçlarını fazlasıyla giderecek zenginliktedir. Ancak gözlere hitap eden ”mecazi”, yapay ihtiyaçları karşılamaya kalkışmak, büyük krizlere yol açar. Krizlerden kurtulmak için, bütün dünyanın yapay ihtiyaçlardan önce zorunlu ihtiyaçları karşılamaya odaklanması gerekir. Zorunlu ihtiyaçları bırakıp, yapay ihtiyaçların peşine koşulan bir dünyada, hiçbir ülke ekonomik ve kültürel krizlerin üstesinden gelemez. Gösteriş yarışını özendiren, daha çok tüketmeyi mutluluk olarak sunan, tüketim kültürü, bir bulaşıcı hastalık gibi, anavatanı Amerika’dan bütün dünyaya yayılmıştır. Savurganlıktan beslenen tüketim kültürü, yeraltı ve yerüstü kaynaklarıyla, bütün dünyayı, karşılıksız ürünler dağıtan, büyük bir süpermarket gibi, görmektedir. Tüketim kültürüyle yoğrulan açgözlü insan, kendisine karşı hiçbir sorumluluk yüklenmeden, dünyanın sınırlı ve ortak kaynaklarından sonuna kadar yararlanıyor. Gerçek ihtiyaçlarından daha fazlasını tüketen seküler insan, yol açtığı küresel ısınmayla, bütün insanlığı tehdit ediyor. Seküler kültürün büyüterek, yeni boyutlar kazandırdığı tüketim kültürünü, kutsal kültürün değerleriyle, denetim altına almadan, dünyadaki ekonomik ve kültürel krizlerin önüne geçmek mümkün değildir. Krizsiz bir dünyanın kapılarını açacak olanlar, “kullan at” kültürüne savaş açarak, elinin emeğinden, gözünün nurundan ve alnının terinden daha fazlasını istemeyenler olacaktır. Onlar, seküler kültürünün yalnızca kendi eline geçene kadar bakan “ekonomik insan”ları değil, kutsal kültürün, kendisi için istediğini başkası için de isteyen “erdemli insan”larıdır. Onların dünyasında savurganlığa kesinlikle yer yoktur. Tarihin her döneminde, onlar “tüketen el” olmaktan önce “üreten el” olmasını bilmişlerdir. Anadolu insanının en yoksulu gibi yaşamasını bilen, Bediüzzaman’ın kitaplarında sık sık vurguladığı gibi: “Dünyayı kesben değil, kalben terk etmek” önemlidir. Çünkü insanların zorunlu ihtiyaçlarını karşılamak, üretimi artırmak, tüketimi azaltmak, dünyada herkesin görevidir. Kutsal kültürde, yoksullar gibi yaşamak bir erdemdir, ancak yulsulluk bir erdem değildir. Bu yüzden insanlar hiç ölmeyecekmiş gibi üretirler, hemen ölecekmiş gibi de tüketirlerse dünya bir yeryüzü Cennet’ine dönüşür. Tarihin her döneminde toplumları krizlere, üretmeden tüketenler sürüklemiştir.