Prof. Dr. Nazif Gürdoğan Yazar, Akademisyen

Haziran 2016

28 yazı

2 Haziran 2016, 22:29

Görünmeyen Üniversite'lerde eğitim ve öğretim beşikten mezara

Görünmeyen Üniversite'lerde eğitim ve öğretim beşikten mezara kadar devam eder.Öğrenmesini öğrenmenin yeri yaşı zamanı yoktur. Onlar peygamberlerden başka sığınacak bir liman,kutsal kitaplardan başka demir atacak bir tabanı olmayan,sınırsız ve dipsiz bir okyonusa benzerler.Misyonları bıkmadan usanmadan "YİTİRİLEN CENNET"i aramaktır

2 Haziran 2016, 22:39

FATİH VE FETİHİ YÜKLENDİĞİ YENİ ANLAMLARLA DÜŞÜNMEK

==================================================== Fatih döneminde nüfüs sekiz milyondu.Sinan kalitesinde Yunus değerinde en az on bilge ve bilgin vardı.Şimdi nufus on katı.Ancak yüz Sinan yüz Yunus yok.

11 Haziran 2016, 13:33

YENİ BİR ORUÇ AYINDA BÜTÜN BİR ORTADOĞU YANIYOR

Eskiden savaşlar yalnızca birbirleriyle savaşan ülkeleri yakar yıkardı. Şimdi savaşlar birbirleriyle savaşsın savaşmasın, bütün ülkeleri yakıp yıkıyor. Rusya’nın Afganistan’ı, Amerika’nın Irak’ı işgal etmesinden bu yana, İslam dünyasında milyonlarca insan hayatını kaybetti.

*

Kendini yenilemekte geç kalan son büyük Müslüman devlet Osmanlı’nın, Anadolu’ya çekilmesinden sonra, İslam dünyası paramparça oldu. İran ve Irak savaşında olduğu gibi, Ortadoğu ülkeleri savaşlarda, bir birlerine en büyük zararı verdi. Petrolden gelen savaşa gitti.

*

İslam medeniyeti, dünyanın yaşayan en köklü, en güçlü medeniyetlerinin başında gelen, iki dünya medeniyetidir. İslam tarihinin dinamikleri kavranılmadan dünya tarihinin dinamikleri kavranılmaz. Müslüman ülkeler, Endonezya’dan Endülüs’e kadar, dünyanın doğal kaynaklarının toplandığı, bereketli orta kuşağı oluşturur.

*

Ortadoğu dünyanın ekonomik, siyasal ve kültürel “adalet terazisi”dir. İster Rusya, ister Amerika, ister İngiltere olsun, Ortadoğu’da savaşan, başını arı kovanına sokar, savaşı kendi ülkesine taşır. Ortadoğu’da silahla yaşanmaz.

*

Yirmibirinci Yüzyıl’ın başında, yalnızca Ortadoğu değil, bütün dünya zembereğinden boşalmış, mekanik bir saat gibi, akrep ve yelkovanı çılgınca dönüyor, kriz üstüne kriz, savaş üstüne savaş üretiyor. Dünyada krizler, savaşları, savaşlar krizleri tetikliyor.

*

Ne dünya Ortadoğu’yu anlıyor, ne de Ortadoğu dünyayı, dünya Ortadoğu’ya, Ortadoğu da dünyaya uyum sağlamakta, ayak uydurmakta zorlanıyor. Sınav soruları çalışılmayan yerlerden geldi diye, hem dünya, hem de Ortadoğu, “adalet terazisi”ne, gereken özeni göstermiyor.

*

Yunan ve Roma‘dan beslenen Batı dünyasının, “Bırakınız yaksınlar, bırakınız yıksınlar” ya da “Bırakınız ölsünler, bırakınız öldürsünler” diyen paradigmasıyla, ne dünyaya, ne de Ortadoğu’ya barış getirilir. Bu bağlamda, seküler Batı dünyasının, Ortadoğu’nun kutsal kültürüne, yakıp yıktığı kutlu kentlerine, her zamankinden çok daha fazla ihtiyacı var.

*

Metafizik dünyaya bütünüyle kapalı seküler Batı’nın, tarihte silinmez izler bırakan, iki Amerika yağmalamasını, Ortadoğu’da tekrarlaması mümkün değildir. İslam medeniyeti, en sonda gelen, ancak en başta olan, yaşayan bir medeniyettir. Ortadoğu savaştan ne kadar etkilenirse, etkilendiğinden çok daha fazla etkiler.

*

Seküler Batı dünyasının metafizik temel kaynaklarının, ne kadar yüzeysel olduğu Ortadoğu’da açıkca görüldü. Batı dünyasının son yüzyılda, Ortadoğu’nun petrolleriyle ulaştığı zenginlik, güneş karşısındaki kar gibi eriyor.

*

Göklere isyan edercesine yükselen gökdelenler, büyük alışveriş merkezleri, şehirleri işgal eden fabrikalar, Çin karşısınad tek tek boşalıyor. Batı’da finansal krizleri, kültürel krizleri izliyor. Avrupa ülkeleri işgal ettikleri, Ortadoğu ülkeleri tarafından işgal ediliyor. Her Batı ülkesinde, yen ibir Ortadoğu inşa ediliyor.

*

«“Adalet terazi”si, Pisagor‘un ters çana benzeyen altı delik ancak içindeki su dökülmeyen, “adalet kupası”na benzer. Aç gözlülük yapılır da, su sınır çizgisini aşarsa, kupadaki suyun tamamı dökülür.

*

Batı Ortadoğu’da yol açtığı göç dalgalarına sınırlarını kapamada, sınırları aşarsa, kupada suyun tamamının yitirilmesi gibi bütün sınırlarını bir bir yitirir.İngiltere Pakistanlaşır, Fransa Cezayirleşir, Almanya Türkiyeleşir, Rusya Suriyeleşir.

*

Yirminci Yüzyıl’ın Hitler’i gibi, nerede durulacağını bilmeyen Yirmibirinci yüzyılın Hitler’leri, Ortadoğu’da milyonlarca insanı, ükelerinden, şehirlerinden, evlerinden ve işyerlerinden kopardılar.

*

Nasıl çürüyen bir dişteki ağrı, bütün bedene yayılırsa, sınırların birbirine karıştığı dünyada, bir ülkenin savaşı da, bütün dünyaya yayılır.

*

Batı Ortadoğu’ya petrole giderken evindeki arabayı Çin’den alacaktır.

*

Ortadoğu’nun canalıcı sorunları Batı’nın getirdiği çözümlerdir.

*

Adaletin terazisini parçalayan, ülkesini parçalar.

*

Parçalayan parçalanır.

*

Yakan yakılır.

*

Yıkan yıkılır.

11 Haziran 2016, 14:22

AMERİKA VE RUSYA'NIN İŞGALİ ALTINDAKİ ORTADOĞU

Dünyanın her yerinde, ülkelerin yangın alanına dönüşmesini önlemede, en büyük sorumluluk aydınlara düşer. Aydınlar görevlerini yerine getirmezlerse, bir ülkedeki yangın, bütün ülkelere sıçrar. Julien Benda’nın, “Aydınların ihaneti” kitabında vurguladığı gibi, Avrupalı aydınların iki dünya savaşı arasında, Avrupa’da yükselen emperyal ve milliyetçi akımların yükselişini, engellemedeki başarısızlıkları, bütün Avrupa’yı kan gölüne çevirdi.

*

Avrupalı ve Asyalı ülkeler farkının, ortadan kalktığı kare dünyada, İslam dünyasının yangın alanına dönüşmesinden yalnızca Avrupalı ya da Asyalı aydınlar değil, kare dünyanın bütün aydınları sorumludur. Aydınlar kendi inançları ne olursa olsun, bütün toplumların inançlarına saygı göstermek zorundalar. İnanç haklarının olmadığı bir dünyada insan hakları olmaz. İnsan haklarının güvence altına alınması gerekir. En önemli insan hakkı inanç hakkıdır.

*

Batı dünyası, İslam dünyasındaki sorunların boyutları ne olursa olsun, seküler dayatmacılığı bir kenara bırakıp, “herkesin inancı kendine, kimse kimsenin inancını küçümseyemez”, demesini öğrenmelidir. Avrupa’da seküler kültürün yıldızının parlaması, kutsal kültürün ışığının söndüğü anlamına gelmez. Avrupa ve Amerika, İslam dünyasına silah zoruyla, seküler din ihracından vazgeçmezse, Bağdat, Sana, Şam ve Kabil’deki savaşı, Paris, Londra, Berlin ve New York’ta taşır.

*

“İslam Uygarlığının Buhranı” kitabında, “Son evrensel İslam Devleti olan Osmanlı İmparatorluğu’nun hazin parçalanışı, ardından Avrupa sömürge imparatorluklarının elli yıl içinde dağılması, İslamiyet’in siyaset alanın ulus devletlere dönüşme sürecini tatmamladı” diyen Bağdatlı aydın Prof. Dr. Ali A. Allawi, İslam’ın Orta Doğu’da toplumsal hayatın ana kaynağı olduğunu önemle vurgular. Ancak seküler dünyanın büyüsüne kapılan, İslam dünyasının dayatmacı yöneticileri ve batıcı aydınları, Batı dünyanın seküler güçleriyle el ele vererek, İslam dünyasını, büyük bir enkaza dönüştürdüler.

*

İslam dünyası hem içeriden hem dışarıdan gelen seküler saldırılardan, çok büyük, çok derin yaralar aldı. Sekülerleşme şoku, tarihe yabancılaşma, İslam’ı algılama ve uygulamada ortaya çıkan ayrılıklar, İslam dünyasında geçmişte görülmeyen bir parçalanmaya yol açtı. İslam dünyasının ilk terörist oluşumları, “Hariciler” ve “Haşhaşiler” dünyanın her yanında, yayılmacı işgal güçlerine direnmenin ilham kaynağı oldu. İslam dünyasında yenilenme yolu elbirliğiyle kapanınca, şiddet politika oldu.

*

İslam İspanya’dan bütünüyle, Doğu ve Kuzey Avrupa’dan kısmen çekildiği Batı dünyasına, beklenmedik bir biçimde geri döndü. Aslında İslam Avrupa’yı hiç bırakmadı. Avrupa İslam dünyasından ayrılmak zorunda kaldı.

*

Batı dünyasının karşısında, Filistin gibi, yakılmış, yıkılmış, ancak inancını ve direncini yitirmemiş bir İslam dünyası var.

*

Batı dünyası Müslüman ülkeleri Filistinlileştirerek Batı dünyasının güvenliğini sağlayamaz.

*

Amerika Orta Doğu’yu Filistinlileştirmeyi bırakıp, İsveçleştirmeye bakmalıdır.

*

Kare dünyada her ülkenin işgale direnme hakkı tartışılmaz.

*

İslam dünyasında onlarca İsviçre vardır.

*

Norveç olmak her ülkenin hakkıdır.

11 Haziran 2016, 14:43

Amerika ve Rusya züccaciye dükkanına giren iki azgın boğa

Amerika ve Rusya züccaciye dükkanına giren iki azgın boğa gibi,Vietnam ve Afganistan işgallerinin verdikleri dersleri unutarak,Ortadoğu'da Irak ve Suriye'ye girdiler,Abbasilerin Başkenti Bağdat'ı,Emevilerin Başkenti Şam'ı yakıp yıktılar. YirmibiriciYüzyılın Moğolları Çinliler Hintliler de Moskova ve Washington'u yaıkıp yıkacaklar.İşgal edenler,işgal edilirler.

12 Haziran 2016, 13:00

Dünya ekonomizmin inorganik büyüme modelini bırakıp

Dünya ekonomizmin inorganik büyüme modelini bırakıp, ekolojizmin organik büyüme modelini benimsemezse, ekonomik ve finansal krizler birbirini izler.Sınırlı dünyada sınırsız büyüme olmaz.Büyüme sınırsız olsaydı,ağaçların dalları,insanların başları bulutlara ulaşırdı.

17 Haziran 2016, 16:13

SORUN SEKÜLERLEŞMEK DEĞİL ÜRETİM GÜÇSÜZLÜĞÜNÜN ÜSTESİNDEN GELMEKTİR

Nazif GÜRDOĞAN Türkiye'de yüzyıllardan beri laikleşme, çağdaşlaşma, batılılaşma ve sekülerleşme gibi, zaman zaman birbirlerinin yerine kullanılan yol haritalarıyla, toplumun üretim gücünü büyütme stratejileri tartışılıyor. Çünkü tarihin her döneminde, çağlarına adını veren ve çağlarının önünde giden devletler, bilgi, hizmet ve ürün üretmesini bilen, üretim gücü büyük toplumlar olmuştur. Üretim gücünün kaynağında da, seküler değerler değil, kutsal değerler vardır.

*

Kültür, sanata, politika, ekonomi ve teknik gelişmelere yön veren ve yeni boyutlar kazandıran kaynakların başında, kutsal kitaplar gelir. Dünyanın, bilimsel ve teknolojik birikimi, insanlıkla yaşıt olan, kutsal kitapların, yüzyıllar boyunca tekrar tekrar yorumlanarak, yeni açılımlar kazandırılmasından oluşmaktadır. Fransa ve Türkiye başta olmak üzere, son yüzyıllarda bütün ülkelerde, çok sancılı bir laikleşme süreci yaşanmıştır.

*

Avrupa ülkelerinde, Hristiyanlık içindeki savaşlara bir çözüm bulmak amacıyla, iki dünyayı birbirinden ayıran sekülerleşme süreci, kısa zamanda bütün dünyayı etkisi altına alan, bir siyasal yapıya dönüşmüştür. Marx dinler arasında hiçbir fark gözetmeden, bütün dinleri, toplumların üretim güçlerini dinamitleyen bir tehdit olarak görmüştür. Sekülerleşmenin hiçbir taviz vermeden, en katı uygulama örneği, Sovyetler Birliği döneminde, Rusya'da verilmiştir.

*

Türkiye'de de, Cumhuriyet'in tek parti yönetimi yıllarında, laikliğin baskı ve şiddette Rusya'yı aratmayan ve Türk toplumun üretmi gücünü tahrip eden, acılarla dolu bir uygulaması yapılmıştır. Anadolu'nun bin yıllık tarihinde, Türklerin içselleştirerek, bütün dünyaya taşıdıkları kutsal değerleri, Cumhuriyet döneminde, ekonomik, siyasal ve kültürel yapıdan, tek tek sökülüp atılmıştır. Cumhuriyet'in temellerinin oluşturan bütün kurumlar ve yasal altyapı Fransa'dan ithal edilmiştir.

*

"Serbest Pazar Ekonomisi"nin "Etik Pazar Ekonomisi"ne, "Temsili Demokrasi"nin "Katılımcı Demokrasi"ye dönüştüğü, Yirmibirinci yüzyılın başında, bütün insanlığın, kutsal kitapların içinden süzülüp gelen evrensel hukuk ve ahlak ilkelerine, her zamankinden daha çok ihtiyacı vardır. Hem demokratik mekanizmanın, hem de pazar mekanizmasının, en büyük ve en etkili güvencesi, kutsal kitapların değerleriyle yoğrulmuş dürüst insanlardır.

*

Normatif değerlerle, pozitif değerler birbirlerinden aşılmaz duvarlarla ayrılmış iki ayrı dünya değildirler. Laik bakışın iddia ettiğinin tam tersine, iki dünya birbirini tamamlayan, birbirleriyle iletişim ve etkileşim içinde olan bir bütünün iki ayrı yüzüdür. Onları birbirinden ayırmaya kalkanlar, iki dünyayı birden yitirirler. Hayatı zenginleştirenler, iki dünyayı birlikte değerlendirmesini bilenlerdir.

*

İslam dünyasında olduğu kadar bütün dünyada da barışın güvencesi, bir insanı öldürmekle bütün insanlığı öldürmeyi bir tutan, kutsal kültürün kutlu değerledidir.

*

Canalıcı olan iki dünyanın birbirinden ayrılması değil, birbiriyle bütünleştirilmesidir.

*

Kutsalı olmayana herşey mübahtır.

17 Haziran 2016, 16:35

TÜRKİYE ASYA'DA AVRUPA'DA DEĞİL ÖNDE OLMALIDIR

Son yirmibeş yıldaki gelişmelerle, özellikle Avraasya'daki sınırlar büyük bir esneklik kazandı. Artık Soğuk Savaş döneminde olduğu gibi, hiçbir ülkenin gümrük duvarlarının arkasına çekilerek, bağımsızlığını koruması mümkün değil.

*

Oluşmakta olan dünyada, bir ülkenin bağımsızlığı, çevresindeki gelişmelerden soyutlanarak, kendi sınırları içinde istediğini yapması anlamına gelmiyor. Sınırların önemini yitirmesi, devletleri dış politikaları gibi iç politikalarını da şeffaflaştırmaya zorluyor.

*

Türkiye'de olduğu gibi, bir ülke bağımsızlık konseptinin arkasına saklanarak toplumun gösteri ve yürüyüş yapma hakkını, devletten izin almadılar diye, çiğneyemeyeceği gibi, şiddete dayanmayan gösterileri polis gücüyle de dağıtamaz. Dayatmacı yönetimler, iktidarlarını korumak için herşeyi isterler. Ancak globalleşen dünyada her istediklerini de yapamazlar.

*

Globalleşmeyle büyük bir güç kazanan AB de Avrasya ekseninde "ben bağımsız devletim, kimse benim iç işlerime karışamaz" deme hakkına, aşılması oldukça güç bir sınır getiriyor. Avrasya havzasında yer alan her ülke, siyasal alanda Kopenhag ekonomik alanda da Maastricht kriterlerine saygı göstermek zorunda. Bu kriterlere uymayan ülkelerin de AB'de yeri yok.

*

Türkiye'nin dayatmacı odakları, AB'nin açık seçik kriterleri işlerine gelmediği için, AB'ye alternatif arama telaşına düştüler. Anadolu'da hiçbir temsil gücü olmayan bütün marjinal kesimler, "AB düşmanlığı", ortak paydasında yeni bir cephe oluşturdular. Cephenin ana özelliği dayatmacılık. Dertleri, bağımsızlığı değil, iktidarlarını korumak.

*

Dayatmacılar AB'ye her gün yeni bir alternatif bulma peşindeler. AB'yi kimi Türk tarihinin akışına ters bulurken, kimi de kültürüne, sanatına, değerlerine ve dinine karşı buluyor. Tanzimat'tan bu yana dayatmacıların zihniyeti hiç değişmedi. Onlar hâlâ, Türkiye'ye "pazar" ekonomisi ve "katılımcı" demokrasi lazımsa, "biz getiririz", AB de "kim oluyor" diyorlar.

*

Türk toplumu elli yıllık demokratik yönetim tecrübesi ışığında açıkça gördü ki, dayatmacılıktan ve dayatmacı güçlerden bu ülkeye hiçbir fayda gelmez. Onlar iktidarlarını korumak için, bütün bir ülkeyi savaş alanına çevirebilirler. Korku ve düşman üretmekte onların üzerine yok, "psikolojik" savaşın da ustasıdırlar. Onlar isterlerse yalnızca, Mersin'i değil, İstanbul'u bile yangın yerine çevirirler.

*

Dayatmacılar bilsinler ki, Avrasya'da "ben bağımsızım, istediğimi yaparım" dönemi kapandı. Avrasya'da ayakta kalmak isteyen her ülke, Avrupa standartlarını yakalamak zorunda. Siyasal, ekonomik, sosyal ve kültürel alanda Avrupa standartlarını yakalayamayan bir Türkiye'nin hem Asya'da, hem de Avrupa'da sağlam bir yeri olamaz. Bu bağlamda Türkiye için AB'nin alternatifi yoktur.

*

Yirmibirinci yüzyılda Türkiye ya AB'nin güçlü bir üyesi ya da bugünleri de arayan dayatmacı bir Ortadoğu ülkesi olacak. AB'nin dışında kalarak, Avrupa standartlarını yakalamaya çalışmak, denize girmeden yüzme öğrenmeye çalışmak gibi olur ki, bu, global dünyada kesinlikle mümkün değildir.

*

Türkiye Asya ile Avrupa arasında "köprü" olmazsa, istemese bile "engel" olur ki, bu Türkiye'ye olduğu kadar Avrupa'ya da büyük zarar verir. Bu zararın altından Avrupa kalkar, ama Türkiye bir daha doğrulamaz.

*

Türkiye Avrupa'da Asya'da değil,önde olmalıdır.

*

Avrupa'da olmayan Türkiye Asya'da olamaz.

19 Haziran 2016, 21:47

MAVERA'NIN DÖRT BİLGE ŞAİRİ :CAHİT ZARİFOĞLU ERDEM BAYAZIT AKİF İNAN ALAEDDİN ÖZDENÖREN

Her insanın, aklının düşünür, gönlünün sever, gözünün okur ve kaleminin yazar hale gelebilmesi için, düşünce ve sanat dünyasının derinliklerinde uzun yolculuklara çıkması gerekir. Düşünce ve sanat dünyası, kültür ve edebiyat dergilerinde, yeni yorumlar ve yeni açılımlar kazanır. Bu yüzden, Büyük Doğu, Diriliş , Edebiyat ve Mavera dergileri, şiir, hikaye ve denemede çığır açan, görünmeyen üniversiteler oldular.

*

Paul Valery'nin vurguladığı gibi: "İlk dize Allah vergisidir. Diğerleri şairin kendi çalışmasıyla yazılır." Bütün alanlarda olduğu gibi, edebiyatta da, her edebiyatçı, ister şiir, ister hikaye, isterse deneme yazsın, kendinden önce yazanlardan beslenir ve yazdıklarını edebiyatçılar ailesine borçludur. Yazarlar, tarih içinde, geçmişten geleceğe giden, yeni katılanlarla sürekli büyüyen büyük bir kervana benzerler.

*

Güzel insanların oluşturduğu eşsiz kervan, önden gidenlerin katılımlarıyla, yıldan yıla büyüyerek geleceğe yürüyor. Bilgelerin uzun yürüyüşleri, yeni katılımlarla zenginleşerek, bütün dünyaya ışık saça saça kıyamete kadar devam edecektir. İnsanlığın edebiyat birikimiyle birlikte medeniyet birikimi de, bu büyük kervanda toplanmıştır. Her sanatçı ister farkında olsun, isterse olmasın, söz konusu eşsiz kervandan yararlanır. Onların kapıları herkese açıktır, bütün insanlık onlardan etkilenir.

*

Soylu kervanı oluşturan sanatçılar, kökleriyle alan dallarıyla veren ağaçlara benzerler. Onlar toplumdan aldıklarından çok daha fazlasını topluma verirler. Onların meyvaları eserleridir. Bir sanaçı bir şiir yazar, o şiiri, insanlık tarihi içinde milyonlarca insan okur. Onların şiirleri zaman içinde değer yitirmezler, okundukça hem değer kazanırlar hem de değer kazandırırlar.Mavera'nın dört bilge şairi:Cahit Zarifoğlu,Erdem Bayazıt,Akif İnan,Alaeddin Özdenören o şairlerdendir.

*

Şairlerin şiirlerinin dizeleri arasında boş bırakılmış geniş alanlar vardır. Şairlerin gücü, yazdıklarından daha çok yazdırdıklarından kaynaklanır. Onların yazdıkları bir dize okuyucularına bir deneme, bir kitap yazdırır. Bütün insanlığın bilgi ve bilgelik birikminde, şairler yönlendiricilikle birlikte sürükleyici bir işlev yüklenirler.

*

Nasıl en güzel inciler, en derin denizlerde bulunursa, en özgün düşünceler de, en özgür şairlerde bulunur.

*

Bilge ve bilgelik, borsa endeksleriyle değil, şairlerin dizeleriyle zenginleşir.

*

Şairlerin işi beyinleri değil, ruhları yıkamaktır.

*

Zaman şairlerdedir, mekan şairlere emanettir.

*

Ölürse şairler ölür, şiirler ölesi değildir.

19 Haziran 2016, 22:12

NURİ PAKDİL "ARAP ŞİİRİ" GÜLDESTESİNİ "KENDİSİNİ TANIDIĞIM GÜNDEN BERİ BANA ORTADOĞU'NUN ÖNEMİNİ ANLATAN BÜYÜĞÜM" DEDİĞİ GEMUHLUOĞLU'NA SUNMUŞTUR

ERDEM BAYAZIT'IN DA İLK ŞİİR KİTABI "SEBEB EY" ADINI ONUN BÜYÜK BİR ANADOLU KADINI OLAN ANNESİNİN BİR SÖZÜNDEN ALMIŞTIR.

21 Haziran 2016, 08:56

İçeceği kola,yiyeceği hamburger,giyeceği marka

İçeceği kola,yiyeceği hamburger,giyeceği marka olan Batı globalleşmesini,kutsal kültürle beslenen Doğu glokalleşmesi özümser ve içselleştirir. Kendisi olamayanlar başkası olmaya adaydırlar. Glokalleşmesini bilmeyenler globalleşirler.

22 Haziran 2016, 17:37

GİRİŞİMCİLER GÖZLERİYLE GÖRÜLMEYENİ GÖRÜR AKILLARIYLA DÜŞÜNÜLMEYENİ DÜŞÜNÜR

Türkiye'nin elindeki kaynakları ürün, hizmet ve bilgiye dönüştürme yolunda, köklü değişiklikler yapmadan, bölgesinde olduğu kadar dünyada da saygın bir konum kazanması mümkün değildir. Uluslararası ilişkilerde ülkelerin ağırlıkları, dünya pazarlarındaki paylarından kaynaklanır. Ülkeleri dünya pazarlarına, üretim gücünü artırmada, yenilik yapmasını ve risk almasını bilen girişimciler taşır.

*

Türkiye'nin üretim güçsüzlüğünün giderilmesi, ekonomik, siyasal ve kültürel faaliyetlerde toplam kalite yönetimi yanında dünyadaki gelişmeleri yakından izleyen girişimcilere bağlıdır. Bunun bilincinde olan Üniversiteler, lisans ve lisans üstü programlarında çok boyutlu "girişimcilik" derslerine yer ve önem vermektedir.

*

"Girişimcilik" derslerine İşletme Bölümüleriyle birlikte diğer bölümlerin öğrencileri de büyük ilgi gösteriyor. Derslerde ulusal ve uluslararası girişimci profilleriyle birlikte girişimcilerin başarılarının sırları, yeni iş konuları geliştirme, üretim, pazarlama ve finansman boyutlarıyla iş planlarının hazırlanması ele alınıyor.

*

Yıllardan beri ihmal edilen reel sektörün sorunlarına ağırlık vermeden ,Türkiye'de "Girişimcilik ve Girişim Kültürü"ne yeni boyutlar kazandırmak ve dünya pazarlarına açılmak mümkün değildir.Dünyanın her ülkesinde ekonominin omurgası reel sektördür. Onun zayıf olduğu bir ülkede, diğer sektörlerin güçlü olması beklenemez.

*

Cüneyt Ülsever'in "Bir insan kaynağı modeli olarak Hüseyin Özer" yazısında anlattığı, sonradan okuma yazma öğrenen Özer'in başarısını her Anadolu insanı gösterebilir. Özer İstanbul'da bir lokantada çalışırken, özel ders alarak İngilizce öğrenmiş. Ardından da İngiltere'ye giderek, onun üzerinde restoran sahibi olmuş, bir Anadolu girişimcisidir.

*

Ülsever'in sözkonusu yazısında da vurguladığı gibi, bir girişimciyi başarılı kılan onun "özgüveni, vizyonu, kendini planlama güdüsü, hayata yapışan tırnakları, doğal dünya vatandaşlığı ve yaratmak için sonsuz öğrenme güdüsü"dür. Ekmeğini taştan çıkaran Anadolu insanı, Özer örneğinde olduğu gibi, yolu açılırsa, yalnızca Londra'yı değil, Washington başta olmak üzere, bütün dünya başkentlerini lokanta ve iş yerleriyle donatır.

*

Anadolu'nun bütün dünyaya taşınması gereken zengin bir girişim kültürü var. Günümüzde Amerika ve Avrupa'nın girişim uzmanlarının bütün dünyaya başarılı olmanın sırları olarak ihraç ettikleri dürüstlük, açıklık, müşteri tatmini, üretici sorumluluğu, kaliteye öncelik, paylaşma sinerjisi, yenilik yapma yeteneği ve risk alma ustalığı gibi değerler, yüzyıllarca Anadolu topraklarında, iş hayatının tartışmasız uygulanan ilkeleri olmuştu.

*

Üretim gücü gönlü, alnı, kapısı ve sofrası açık girişimcilerle büyütülür.

22 Haziran 2016, 18:03

GİRİŞİMCİLİK GELİŞMEZSE EKONOMİ GELİŞMEZ

Seksenli yılların ilk yarısına kadar ihtiyacı olan ürün ve hizmetleri dış pazarlardan karşılayan Türkiye, ikinci yarısından sonra da ürettiklerini bütün dünyaya pazarlamaya başladı. Devletin bütün kurum ve kuruluşlarıyla ekonominin içinde olduğu bir yapıdan, düzenleyici ve denetleyici olduğu bir yapıya dönüştürülmesi, Anadolu insanının girişimci gücüne yeni boyutlar kazandırdı.

*

İkibinli yılların Türkiye'si artık ekonomik olduğu kadar kültürel alanda da herşeyi Batı ülkelerinden ithal eden bir ülke değildir. Çalışma alanı ne olursa olsun, yeri ve zamanı gelince, dünyanın başarılı şirketleriyle ortaklık yapmasını bilen Anadolu'nun aile şirketleri, ürün, hizmet ve bilgi üretiminde Avrupa standartlarını yakalama yolunda çok önemli adımlar attılar.

*

Anadolu'nun zengin hammadde ve insan kaynaklarını ürün ve hizmetlere dönüştürmesini bilen Türk girişimleri, kendilerine dünya pazarlarında sağlam bir yer tutmasını başardılar. Onlar bugün devletten yardım değil, bütün kurum ve kurallarıyla serbest rekabet ortamının düzenlenmesiyle, haksız kazançların önlenmesini istiyorlar.

*

Türkiye Katılım Bankaları Birliği'nin öncülüğünde düzenlenen "Beyin Fırtınası" toplantısında, Türkiye'de yirmi yıllık bir geçmişe sahip olan, benim de on yılı aşkın bir süre yönetimlerinde yer aldığım, özel finans kurumlarından yirmiye yakın yöneticiyle bir gün boyu "Finans Kurumlarının Yönetim Stratejisinde Girişimcilik ve Girişim Kültürünün Ulaştığı Yeni Zenginlikler"i tartıştık.

*

Dünyayla ekonomik ve kültürel ilişkileri geliştirme sürecinde, bankaların yeniden yapılandırılmasında, kararnameyle kurulan "Özel Finans Kurumları", Bankalar Kanunu kapsamına alınarak, "Katılım Bankaları" adıyla yasal bir statüye kavuştular. Onlar Türk ekonomisinin yetmiş sente muhtaç olduğu bir dönemde, özellikle Arap ülkelerinin sermayelerini Türkiye'ye çekmek amacıyla kuruldular.

*

Yeni isimleriyle "Katılım Bankaları" faize dayanmayan fon toplama ve değerlendirme yöntemleriyle, Anadolu insanının bankalara gitmeyen tasarruflarının değerlendirilmesinde yeni bir çığır açtılar. Onların topladığı fonların kendilerine özgü finansman yöntemleri, Anadolu'nun girişim kültürüne yeni boyutlar kazandırma yanında, binlerce girişimcinin ürettiği ürün ve hizmetleri de dünyaya tanıttılar.

*

Dünyadaki sermaye hareketlerinin büyük bir hız ve yoğunluk kazanması, yalnızca Müslüman ülkelerde değil, Batı dünyasının önde gelen birçok bankasında da faizsiz finans sisteminin ilke ve yöntemlerinin benimsenmesini sağladı. Artık Türkiye'de de yatırımları olan pek çok Batı bankası, hem faizsiz fon topluyor, hem de kaynaklarını faizsiz yöntemlerle değerlendiriyor.

*

Ülkelerin ekonomik gücü, girişimcilerin yolunu genişleten ve onlara sermaye sağlayan finans kuruluşlarına dayanır.

*

Serveti sermayeye girişimcilerle birlikte finans kuruluşları dönüştürür.

*

Sermaye servete değil servet sermayeye dönüşmelidir.

*

Denizdeki balık sermaye değildir.

24 Haziran 2016, 09:17

Türkiye "Görünmeyen Üniversite"ler ülkesidir.Türkiye'nin "Görünmeyen

Türkiye "Görünmeyen Üniversite"ler ülkesidir.Türkiye'nin "Görünmeyen Üniversite"lerinin başında Mevlana'nın,Yunus Emre'nin,Hacı Bayram'ın, Hacı Bektaş'ın, Ak Şemseddin'in kurduğu öğrenimine hiç ara vermeyen, Kıyamet'e kadar açık kalacak eşşiz "Görünmeyen Üniversite"ler gelir.

24 Haziran 2016, 10:53

MAVERA'NIN TÜRKİYE'NİN TOPLUMSAL VE SİYASAL YAPISINA ETKİLERİ VE ÖYKÜSÜYLE İLGİLİ PROF.DR.AHMET CİHAN VE DOÇ.DR.ÖMER SAY'IN BAŞKANLIĞINDA YAPILAN

ARAŞTIRMAYA ARKAPLAN OLUŞTURMAK AMACIYLA YAPTIĞIMIZ UZUN SOLUKLU BİR GÖRÜŞME. AHMET CİHAN: ============= Mavera projesi üniversitemizin bilimsel araştırmalarına destek ve katkılarıyla önümüzdeki dönemde yayına dönüşmesi düşünülen bir çalışma. Sizlerin de geniş ufuk açıcı bilgi birikimiyle, bu yayının daha da derinleşeceğini ve daha zengin anlam kazanacağını düşünüyoruz. Önceden teşekkür ederiz her türlü katkılarınız destekleriniz için. ÖMER SAY: ========== Söyleşi teklifimizi kabul ettiğiniz için teşekkür ederiz. Bizim açımızdan büyük bir deneyim olacak . Aynı zamanda projenin de güçlü bir şekilde yürümesinde bir yol haritası olacağını düşünüyoruz. Biraz da giriş olsun açısından, Mavera dergisinin nasıl oluştuğunu ilk elden bilen biri olarak sizden öğrenelim. Mavera dergisi nasıl ortaya çıktı ? NAZİF GÜRDOĞAN: ================= Büyük Doğu, Diriliş ve Edebiyat dergileri yayınlarına ara vermişti. Mavera, birikimlerini bir dergide ortaya koymak amacıyla, bu üç derginin yayınına ara vermesinden üzüntü duyan ve onları seven şair ve yazarların girişimiyle,yayın hayatına başladı.

*

İlk sayısı 1976 yılının Aralık ayında yayınlandı. Mavera, Büyük Doğu, Diriliş ve Edebiyat dergilerinin bir devamıdır. Ancak. Mavera’nın söz konusu üç dergiden önemli bir farkı vardır. Mavera bir takım dergisidir.

*

Büyük Doğu dergisinin bir kurucusu vardır:Necip Fazıl. Büyük Doğu denildiği zaman akla Necip Fazıl gelir. Necip Fazıl’sız Büyük Doğu, Büyük Doğu’suz Necip Fazıl düşünülemez. Diriliş dergisi denildiği zaman akla kurucusu Sezai Karakoç gelir. Diriliş’siz Sezai Karakoç, Sezai Karakoç’suz da diriliş dergisi düşünülemez. Aynı değerlendirme Edebiyat dergisi için de geçerlidir.

*

Edebiyat dergisinin de bir kurucusu vardır:O da Nuri Pakdil’dir. Her ne kadar Akif İnan, Erdem Bayazıt, Rasim Özdenören de kurucular arasında yer alsa da, Nuri Pakdil’in öncülüğü ve ağırlığı açıkça görülür. Edebiyat’sız Nuri Pakdil, Nuri Pakdil’siz Edebiyat dergisi düşünülmez.Edebiyat dergisi Nuri Pakdil’le Edebiyat dergisi olmuştur.

*

Mavera dergisi ise bir takım çalışmasıdır.Takım çalışmasına yatkın aydınların kurduğu bir dergidir.Mavera dergisinin kurucusu ,sahibi, denemecisi, şairi, yazarı, hikayecisi yok, kurucuları, sahipleri, denemecileri, şairleri, yazarları vardır. Mavera dergisi yedi kurucusu olan bir dergidir. O yüzden de, Mavera dergisi denildiği zaman akla yedi kişi birden gelir. Nerede birinin adı anılırsa , onunla birlikte hepsinin adı anılır.

*

Mavera’nın kurucularının hepsi eşitler arasında birincidir. Bunun için,Mavera’nın hem ulusal hem de uluslararası ölçekte etkisi büyük olmuştur. Mavera dergisinin bütün olarak etkilediği kesim, tek tek yazarlarının etkilediği kesimlerin toplamından çok daha büyüktür. Mavera dergisi Anadolu insanı için, duvarları ve kapıları olmayan, açık bir üniversite görevi yüklenmiştir. ÖMER SAY: ========== MAVERA DERGİSİ KURULUŞUNDA KENDİSİNE NASIL BİR MİSYON BELİRLEDİ? MAVERA’NIN BİR KIZIL ELMASI VAR MIYDI? NAZİF GÜRDOĞAN: ================= Mavera dergisinin ilk sayıda yayınlanan çıkış mektubunda, derginin misyonu vurgulanmıştır. Mavera edebiyatı medeniyet için bilen, edebiyatsız medeniyet ,medeniyetsiz edebiyat olmayacağına inanan aydınların dergisidir. Büyük Doğu , Diriliş, Edebiyat dergileri gibi , Mavera dergisi de Anadolu insanının bin yıllık medeniyet değerlerini edebiyatta yansıtmak üzere, yola çıkmış bir dergidir.

*

Mavera şairleri de ,Necip Fazıl, Sezai Karakoç, Nuri Pakdil gibi, edebiyatı gerçeği aramanın ve anlatmanın en önemli , en etkili yolu ve yöntemi olarak gördüler. Onların düşünce ve eylem dünyasının kızıl elması, güzel olan gerçeği , gerçek olan güzeli aramaktır.Onlar için edebiyat düşünce ile eylem arasında köprüdür. Düşüncesiz eylem eylemsiz düşünce olmaz. Edebiyatla düşünce ve eylem altın oranda harmanlanır.

*

Küçük Türkiye haritasına değil,büyük dünya haritasına odaklanan Mavera dergisi , hem yerel hem de küresel olmak için , Mevlana’nın pergel metaforunda olduğu gibi, sabit ayağını Türkiye’de tutarak , değişen ayağıyla bütün dünyaya açılmıştır .Mavera kültür ve sanat dünyasına çok geniş bir vizyondan bakmıştır. Mavera yazarları ve okurlarıyla birlikte yabancılaşmaya karşı, kendi değerleriyle yerlileşmeyi , daha genel kavramlarla söylenirse,Batılılaşmaya karşı Doğulaşmayı savunanların dergisi olmuştur.

*

Mavera yerel düşünen küresel davrananların dergisidir. Mavera yazarları gönüllerindeki akıllarıyla yerel düşünmeyi , başlarındaki akıllarıyla küresel davranmayı bilmişlerdir.Erdem Bayazıt’ın “Sürüp Gelen Çağlardan”şiirinde ustalıkla özetlenmiştir.

*

"İsyanın Macarcasına ezilmenin Çekoslovakcasına / Yanmanın Polonyacasına direnmenin Vietnamcasına / Gerillanın Arapcasına” bakarak, acı çeken insanların seslerini bütün dünyaya duyurmaya çalıştılar. Filistin’den ,Macaristan’a , Vietnam’dan Çekoslovakya’ya kadar bütün insanlığın sorunlarıyla ilgilendiler, bütün dünyayı barışa, sevgiye ,kardeşliğe çağırdılar.

*

Mavera hiçbir zaman gereksiz ve anlamsız edebiyat tartışmalarının yer aldığı bir dergi değildi. Mavera dergisi kendi doğrularını başkalarının yanlışlarından yola çıkarak anlatan bir dergi de olmadı. Başlangıçta kendisini sürekli kendi doğrularını vurgulayan ,kendi doğrularını gündeme taşıyan bir dergi olarak konumlandırdı.

*

Mavera’nın hiçbir sayısında yararsız tartışmalar yer almadı . Ancak Mavera yalnızca edebiyat , yalnızca şiir , yalnızca hikaye , yalnızca deneme diyen bir dergi de olmadı.Mavera her zaman “Bahçe biziz gül bizdedir”, “Arı biziz bal bizdedir”,”Güneş biziz ışık bizdedir” , “Biz Ademoğullarıyız yetmiş iki dil bizdedir “ demeyi bildi ve de etkili oldu.Mavera insanlığı ilgilendiren her sorunu sayfalarına taşıdı. ÖMER SAY: ============ MAVERA’NIN İLGİ ALANLARI NELER OLDU ? NASIL DÜNYAYA AÇILDI ? BİR EDEBİYAT DERGİSİ OLMASINA RAĞMEN DÜNYADA İLGİ GÖSTERMEDİĞİ BİR KONU YOK . ÇEVRE SORUNLARINA YER VERİYOR.TEKNOLOJİNİN TOPLUM ÜZERİNDEKİ ETKİLERİNİ TARTIŞIYOR.AFGANİSTAN DİYOR ,SURİYE DİYOR. NAZİF GÜRDOĞAN: ================ Mavera dergisinde bütün dünyaya dönük , Anadolu insanı ilgilendiren her alana yer verildi. Hayatın kültürel boyutları yanında ,ekonomik , teknolojik , siyasal ve toplumsal boyutlarına da,dergi sayfalarında geniş alan açıldı.

*

Benim “Teknolojinin Ötesi” , “Kültür ve Sanayileşme” kitapları, Mavera’da yayınlanan yazılardan oluştu.Teknoljinin nasıl iki yanı keskin bir kılıç olduğu, enine boyuna tartışıldı.Teknolojisiz kültürün güçsüz , kültürsüz teknolojinin ilkesiz olacağı ortaya konuldu.

*

“Kirlenmenin Boyutları”kitabımızı oluşturan yazılarda olduğu gibi, Mavera’da hiç gündemden düşmeyen çevre sorunları ele alındı. Dünyada kirlenmenin büyük bir buzdağına benzediği, buzdağının su üstünde görünen kısmı olan çevre kirlenmesinin, su altında kalan, görünmeyen kısmının oluşturduğu, kültür kirlenmesinden kaynaklandığı vurgulandı.

*

Türkiye’de çevreye duyarlı kesimlerde, Mavera çevre kirlenmesinin görünen boyutları kadar, görünmeyen boyutlarına da önem veren sıradışı ve özgün bir çevre bilinci oluşturdu.

*

Sovyetler Birliği’nin sonu ve dönemin en önemli uluslararası siyasal sorunu olan Afganistan işgaline, dünya ölçeğinde ses getiren çok boyutlu bir tepki gösterildi..Erdem Bayazıt,Yücel Çakmaklı,Ahmet Bayazıt,Şenol Demiröz, Halil İbrahim Sarıoğlu karadan Afganistan’a giderek, işgalle ilgili, bir belgesel hazırladılar.Çok ilgi gören ve ikinci baskısı yapılan bir Afganistan özel sayısı hazırlandı.

*

Bugün Halep’in yerle bir edilmesi gibi, geçmişte de Hama haritadan silinmiş, büyük bir katliam yapılmıştı .Afganistan gibi, Suriye de yazılara, şiirlere, romanlara konu oldu. Amerikalı Ömer Faruk Abdullah’ın İsmail Faruki’nin danışmanlığında hazırladığı doktora çalışması, “Suriye Dosyası” Türkçeye çevrilerek yayınlandı.

*

Yetmişli yılların başında ben İngiltere’de,Rasim Özdenören Amerika’da,Nuri Pakdil de Fransa’daydı. Cahit Zarifoğlu da otostopla bütün Avrupa’yı dolaşmıştı .Hepimizin Amerika ve Avrupa’daki düşünce , kültür ve sanat hareketlerini yakından tanıma imkanımız oldu. ÖMER SAY: ========== SÖZ AMERİKA VE AVRUPA’YA GELMİŞKEN. TÜRKİYE İLK DEFA BATILI MÜSLÜMAN DÜŞÜNÜRLERİ MAVERA DERGİSİ ARACILIĞIYLA TANIDI . İLK YAZILARI SİZ DA SİZ YAZDINIZ .ONLARLA NEREDE NASIL TANIŞTINIZ ? NAZİF GÜRDOĞAN: ================= Bütün bir Türkiye Batılı Müslümanların öncüleri olan Rene Guenon , Fritcof Schoun , Martin Lings , Titus Burchardt , ilk adı Ian Dallas olan Abdülkadir Es_Sufi , Seyyid Hüseyin Nasr , Hamit Algar ve Malcolm X’i Mavera dergisi aracılığıyla tanıdı.

*

Ben 70li yılların başında Londra’daydım. Onların yakın çevresiyle tanışma imkanım oldu. Batı dünyasında ilgi gören bütün kitaplarını Türkiye’ye getirdim.Özdenören’in Amerika’dan,benim İngiltere’den getirdiğim kitapların başında Malcolm X’in otobiyografisi geliyordu.

*

Rene Guenon’un “Modern Dünyanın Bunalımı” peşinden Seyyid Hüseyin Nasr’ın “İnsan ve Tabiat” isimli kitabı Nabi Avcı tarafından Türkçe’ye çevrilerek, Ahmet Kot’un yönettiği Yeryüzü yayınları arasında yer aldı. Sonra Lings’in kitaplarından Frithjof Schuon kitaplarına kadar bütün kitaplar Türkçe’ye kazandırıldı .

*

Batılı Müslüman aydınlar Türkiye’deki kültür ve sanat çalışmalarına büyük bir canlılık kazandırdılar. Onların yardım ve destekleriyle Mavera dergisi bütün dünyada izlenen bir dergi oldu. Onlar Türkiye’yi tanıma ve Türkiye’ye gelme imkanı buldular. Mavera yazarlarının bütün dünyayla kültürel bağlar kurmalarına öncülük yaptılar.

*

Berkeley’deki Kaliforniya üniversitesinde öğretim üyesi olan Hamid Algar’ı İngiltere’deyken tanımıştım. Tasavvufa ,tasavvuf tarihine ilişkin çok değerli çalışmaları vardır. Çok iyi Türkçe , Arapca , Farsca bilir. Cambridge Üniversitesinin en başarılı öğrencilerinden biri olmuştur. Fars ve Arap Dili Edebiyatı uzmanıdır.İran’da doktora yapmıştır.

*

Algar Seyyid Hüseyin Nasr’ı İran’dan tanır, Türkiye’yi de yakından bilir. Eşi Ayla Algar üniversitede öğretim görevlisi olan bir Türktür. Mavera’nın ikinci sayısında Algar’la bir konuşma yaptık. O sırada Algar ODTÜ’sinde misafir öğretim üyesiydi. Cahit Zarifoğlu ile beraber gittik , konuşmayı birlikte yaptık. Konuşma Erdem Bayazıt’ın adıyla yayınlandı .

*

Algar konuşmasında çok özgün değerlendirmeler yapmıştı.Konuşma okuyucular tarafından ilgiyle karşılandı.Ergun Göze konuşmayı Tercüman gazetesindeki köşesinde hiç kısaltmadan alıntıladı.Algar Berkeley ve Cambridge üniversitelerinde çok yakından tanıdığı Oryantalistleri yazdıklarına inansalar, Müslüman olurlar diye eleştirmişti. Yeni kelimeleri çok sevmezdi, ölçülü bir dil kullanmaya özen göstermişti.

*

Necip Fazıl’ın “Sakarya Türküsü” şiirini İngilizce’ye çevirmiş ve yöneticiliğini yaptığı Mizan dergisinde yayınlamıştı.Sezai Karakoç’un “Ruhun Dirilişi” kitabından “Hazreti Yusuf’un Düşü”nü İngilizceye çevirmek için çalıştığını söyledi. Sonraki yıllarda Algar’ın Nakşilik tarihiye ilgili çalışmaları hem Mavera dergisinde, hem de Diriliş dergisinde yayınlandı ve kitaplaştı. Mavera dergisi kısa zamanda bütün dünyadan geniş bir okuyucu ve yazar halkası oluşturdu. ÖMER SAY: ========== MAVERA DÜNYAYA AÇILMADA NASIL BİR STRATEJİ İZLEDİ ? MAVERA’NIN AMERİKA’YA AÇILMASI NASIL OLDU? NAZİF GÜRDOĞAN: ================ Cahit Zarifoğlu müthiş bir iletişim kurma ustasıydı. Erdem Bayazıt onun için “günde üç vardiya çalışır” derdi.Hepimiz akşamları ve hafta sonları dergide olurduk. Mavera Anadolu’nun kültür ve edebiyat sevdalıları için bir “Görünmeyen Üniversite”idi.

*

Zarifoğlu başta olmak üzere, herkes çevresini harekete geçirmek için, elinden gelen ne varsa yapardı. Zarifoğlu Avustralya’dan Amerika’ya kadar, her gün onlarca mektup yazar, her yerden ona yüzlerce mektup gelirdi.

*

Princeton’da Talat Halman’a , Harvard’da Gönül Alpay ve Şinasi Tekin’e dergiler gönderildi.Onlar da Mavera’yı sevdiler.Halman,Zarifoğlu ve İnan’ın şiirlerini İngilizce’ye çevirdi. Mavera şairleri antolojisi hazırlamayı düşündüğünü yazmıştı.

*

Mavera’yı, kütüphanelere, Amerika ve Avrupa üniversitelerine gönderirseniz abone olurlar bilgisini vermişlerdi. Gerçekten dergi ve mektup gönderilen üniversitelerin ve kütüphanelerin bir çoğu Mavera’ya abone oldu.

*

Ben 90’lı yılların başında Columbia ve Cornell Üniversitesine gittiğim zaman, derginin ciltlerini ve Mavera yazarlarının kitaplarını kütüphanelerinde gördüm.Edebiyatın kimlik taşımadığına tanık oldum.

*

Mehmet Akif’e,Yahya Kemal’e,Necip Fazıl’a ,Sezai Karakoç’a dünyanın hiçbir ülkesinde kimlik sorulmaz.Onlar bütün ülkeleri vizesiz dolaşırlar. Bütün dünyanın üniversite ve kütüphanelerinin kapıları onlara sonuna kadar açıktır. ÖMER SAY: ========= MAVERA KURUCULARIYLA BÜYÜK DOĞU, DİRİLİŞ, EDEBİYAT DERGİLERİ ARASINDAKİ BÜYÜK SAYGI VE SEVGİ ORTAK DÜNYA GÖRÜŞÜNE SAHİP OLMAKTAN MI KAYNAKLANIYOR? NAZİF GÜRDOĞAN: ================ Büyük Doğu,Diriliş,Edebiyat,Mavera dergileri, kurucuları ve yazarlarıyla, sağda ve solda değil, İslam’da yer alan dergilerdir. Onlar Türkiye’nin geleceğini Doğu’da, Batı’da değil, Ortadoğu’da, İslam’da aradılar. Dergilerin yayınlandığı yıllar bütün dünyada sağ sol çatışmalarının doruk noktasına çıktığı savaş yıllarıdır.

*

Komünist ve Faşist yönetimlerin bütün dünyayı kan ve gözyaşı gölüne çevirdiği Soğuk Savaş dönemidir. Karşı cepheyi yerle bir etme stratejisinin teorisyeni,Lenin’in “Savaş Üstüne” kitabını yanından ayırmadığı Prusyalı General Clausewitz’’tir.Amerika Vietnam’da, İsrail’in Filistin’de , orantısız güç kullanan, milyonlarca insanın kanını döken, Clausewitz’in , dehşet verici “Topyekün Savaş” stratejisini izliyordu.

*

Rusya’nın öncülüğünde Sovyetler Birliği Çekoslovakya’yı işgal etti, Dubçek’in “Prag Baharı” tanklarla bastırıldı.Doğu Avrupa’nın “Prag Baharı” bugünün Mısır’ının “Kahire Kışı”na dönüştü.Edebiyat Dergisi Nuri Pakdil’in öncülüğünde böyle bir dönemde yayın hayatına başladı

*

Türkiye’nin Cumhuriyet yıllarına damgasını vuran dört dergi ve yazarları arasında, bir bütünlük ve süreklilik içinde, kan kardeşliği değil, yol kardeşliği vardır. Kurucuları arasında karşılıklı sevgi ve saygıya dayanan, bir usta çırak ilişkisi, bir hoca öğrenci ilişkisinin olması,her düşünce ve sanat hareketinde olduğu gibi, çok doğaldır.

*

Mavera Dergisi “68 Kuşağı”nın dergisidir.Ancak dünyadaki benzerleri gibi, insanlığın geleceğini Moskova ve Washington’da aramadı,.Mavera dergisi kendisini seküler kültür içinde değil, kutsal kültür içinde konumlandırdı.Yunus’suz,Mevlana’sız,bir Türkiye,bir İslam Dünyası,bir dünya olmayacağını düşündü.

*

Mavera Necip Fazıl’ın:”Anladım işi sanat Allah’ı aramakmış/Marifet bu, gerisi yalnız çelik- çomakmış”görüşünün, hiç taviz vermeyen ,en etkili , en başarılı savunucusu oldu. Bu yüzden, Mavera dergisi yazarları, Türkiye’de kanlı bir çatışmaya dönüşen, sağ ve sol hareketlerin, yoksul ve zengin tartışmalarının içinde yer almadı. ÖMER SAY: =========== MAVERA’NIN DAYANDIĞI ANA KAYNAKLAR İSLAM DÜNYASININ HANGİ DÜŞÜNÜRLERİ OLDU? SİZ “BİR ELDE MESNEVİ BİR ELDE MUKADDİME”OLSUN DİYORSUNUZ.TÜRKİYE DÜNYAYA MESNEVİ VE MUKADDİME İLE Mİ AÇILACAK YA DA AÇILMALI MIDIR ? NAZİF GÜRDOĞAN: ================== Mavera yazarları, sürekli iktisatçılar, sosyologlar, siyasetçiler, Adam Smith, Karl Marx, Max Weber’de arayıp da bulamadıkları ne varsa, gelsinler aradıklarını Mevlana’da, İbn Haldun’da bulsunlar, çağrısında bulundu. Onlar Sezai Karakoç’un “Ekonomi, toplum varlığının temel sebebi değil, görüntülerinden biridir. Temel faktör,inançtır.” görüşünü içselleştirerek, “belirleyici olanın ekonomi değil, kültürdür “ görüşünün yorulma bilmez savunucuları oldular.

*

Marx dini toplumların afyonu olarak görürken, Mevlana varoluşun kaynağı olarak görür .İbn Haldun dine yardımlaşma ve dayanışmanın en önemli,en güçlü kaynağı olarak bakar . İslam dünyasının geleceğini inşa edecek mimarların bir elinde Mesnevi bir elinde de Mukaddime olacaktır.Mesnevi insanlığın iç dünyasını,Mukaddime ise insanlığın dış dünyasını yeniden inşa etmede kutsal kültürün iki ana kaynağıdır.

*

Yahya Kemal’in çok öz ve çok özet biçimde açıkladığı gibi, Anadolu insanı geçmişte Viyana’ya Mesnevi okuyarak gitmişti,gelecekte de Washington’a Mukaddime okuyarak gidecektir.Mesnevi ve Mukaddime’de ele alınmamış konu , tartışılmamış sorun yoktur. Aristo ve Farabi geçmiş yüzyılların iki kutup yıldızıydı,Mevlana ve İbn Haldun gelecek yüzyılların iki kutup yıldızı olacaktır. ÖMER SAY: ========= MAVERA DERGİSİ VE KURUCULARIYLA BÜYÜK DOĞU;DİRİLİŞ;EDEBİYAT DERGİLERİ ARASINDA DÜŞÜNCE VE EYLEM AÇISINDAN OLAN BAĞLARI AÇIKLAMANIZI İSTESEK, NELER SÖYLERSİNİZ? NAZİF GÜRDOĞAN: ================= Cahit Zarifoğlu dört dergi ve yazarları ve kurucularını bir ağaca benzetirdi.”Ağacın kökleri Necip Fazıl, gövde Sezai Karakoç, Nuri Pakdil, dallar Rasim Özdenören,Erdem Bayazıt,Cahit Zarifoğlu,Akif İnan ,Alaeddin Özdenören,Nazif Gürdoğan,Hasan Seyithanoğlu ”derdi.Sözkonusu dergiler,aynı düşünce ve eylem misyonunu temsil eden, büyük bir ailedir.

*

Zarifoğlu’nun bu benzetmesi,dergiler ve yazarlar arasındaki süreklilik ve bütünlük içindeki saygı ve sevgiyi çok güzel anlatır.Tarihin her döneminde düşünce ve kültür hareketlerinin güçleri ve etkileri bütünlük ve sürekliliklerinden kaynaklanır.Dört derginin kurucularının her biri Anadolu’nun bin yıllık tarihi birikimine sahiptir.

*

Büyük Doğu, Diriliş, Edebiyat ve Mavera Dergileri,İslam’ın ana kaynaklarına dayanan düşünce ,kültür,sanat hareketlerini bütünlük ve süreklilik içinde ele arak bugünlere taşımıştır.Gelecek kuşaklar geriye dönüp baktıklarında,sözkonusu dergi ve yazarların bıraktıkları yol haritasını izlediklerini göreceklerdir.

*

Dört dergi de kendilerinden önce gelenleri izlemişleri, kendilerinden önce gelenlerin düşünce ve eylemlerine yeni açılılımlar kazandırmışlardır.Her kuşak tarihi yeniden yazmak,yeniden yorumlamak zorundadır.Dört dergi ve yazarları,Türkiye’nin bir yüzyılını yeniden yazmışlar,yeniden yorumlamışlardır.

*

Büyük Doğu,İslam’ın bütün değerlerinin ekonomik,siyasal , kültürel hayattan sökülüp çıkarıldığı bir dönemde, “Durun kalabalıklar bu cadde çıkmaz sokak/Haykırsam kollarımı makas gibi açarak” demesini bilmiş ve Türkiye’nin tarihi yeniden yazmış,yeniden yorumlamıştır.

*

Necip Fazıl “Bu eser benim varlığım,vücut hikmetim,her şeyim.Ben arının peteğini hendeseleştirmeye memur kılınması gibi ,bu eseri örgüleştirmek için yaratıldım” dediği,bir gelecek inşa etme tasarısı olan “İdelocya Örgüsü”nü yazmıştır

*

Sezai Karakoç Samuel Huntington’dan çok daha önce,”Diriliş Neslinin Amentüsü” kitabında,dünyada medeniyetler savaşının yeni başlamadığını,Habil ve Kabil’den beri medeniyetlerin savaştığını, savaşın Kıyamet’e kadar devem edeceğini ustalıkla anlatır.

*

“Diriliş Neslinin Amentüsü” kitabı, Farabi’nin “Erdemli Devlet”i gibi, yeni bir erdemli devlet çalışmasıdır.Karakoç kitabında , demokrasiye ilişkin, medeniyete ilişkin, ekonomiye ilişkin, edebiyata ilişkin, politikaya ilişkin görüşlerini ana çizgileriyle öz ve özet olarak anlatır. “Yitik Cennet”te Karakoç İbn Arabi’nin “Füsus”nu bugüne taşır.

*

Nuri Pakdil şiirle düşünen,düşüncelerini şiirle ortaya koyan,”servetim ve mirasım eylemdir” diyen bir edebiyatçıdır. Yerli edebiyatı oluşturabilmek için , Pakdil kutsal kültürün kutlu kentlerine odaklanır .”Kabimin yarısı Mekke’dir ,yarısı Medine’dir,üzerinde bir tül gibi Kudüs vardır.”demeyi eylemlerin yol haritası yapan Pakdil’in, bir ayağı kutlu kentlerde ,diğer ayağı bütün dünya kentlerindedir. Bu yüzden, Ortadoğu başta olmak üzere bütün dünya şairlerinden çeviriler yapmıştır. Türkiye’deki pek çok şiir sevdalısı, pek çok şiir tutkunu dünya şairlerinin şiirlerini Pakdil’in Edebiyat Dergisindeki yazılarından ve çevirilerinden tanımıştır.

*

Mavera Dergisi kendinden önce yayınlanan üç derginin ve üç kurucusunun düşünce ve kültür dünyalarını zenginleştirerek , gelecek kuşakların ekonomik,siyasal ve kültürel dünyalarına yeni boyutlar kazandırdı.Mavera dergisi, bilim ve teknolojinin,hayatı karmaşıklaştıran,gösteriş tüketimini körükleyen, çevresel ve kültürel kirlenmeye hız ve yoğunluk kazandıran etkilerine karşı , Anadolu insanını edebiyatla silahlandırdı. ÖMER SAY: =========== Necip Fazıl ile başlayan yerli düşünceye ilgi, Mavera’ya gelince, bir ağacın dalları ve yaprakları gibi,büyüyerek dünyaya açılmıştır. Yerli değerler dünyaya açılırken, Mavera yerli düşünceyle bağlarını sağlam tutmuştur. Bu nedenle de Necip Fazıl, Sezai Karakoç, Nuri Pakdil geleneğinden büyük ölçüde yararlanmıştır.

*

Benim gözlemlediğim kadarıyla Mavera’nın İslam anlayışının, İslam’ı yorumlayış biçiminin geleneksel düşünceyle barışıklığı da aktif rol oynuyor. Özellikle tasavvuf dikkatimizi çekiyor. Bunun için neler söylersiniz. NAZİF GÜRDOĞAN: ================== Mavera olsun, Büyük Doğu olsun,Diriliş olsun, Edebiyat olsun,hepsinin tasavvuf kültürüne ilgileri, sevgileri, saygıları vardır. Dört derginin kurucu ve yazarları, Gazali’siz,Yunus’suz, Mevlana’sız,İbn Arabi’siz, Hacı Bayram’sız, Hacı Bektaş’sız bir Anadolu, bir Doğu ve bir Batı dünyası düşünülemeyeceğini kitaplarında ve yazılarında sürekli vurgulamışlardır. Onlar için, kutsal kültürün özü tasavvuftur,tasavvufun özü sohbettir,sohbetin özü şiirdir.

*

Tasavvuf kültürünün derinliklerinde uzun yolculuklara çıkmayanlar , hayatın şiirini yakalayamazlar. Her gün biraz daha fazla tüketmekle mutluluğun daha fazla artmayacağının bilincinde olmayanların, dünyayı ateş çemberinin dışına taşımaları ve hayatı yaşanır kılmaları mümkün değildir.Dört derginin kurucuları ömürleri boyunca,Yunus gibi,ne varlığa sevindiler,ne yokluğa yerindiler,ömürleri boyunca yalın ve derin yaşadılar.Onlar dünyanın peşinden değil,dünya onların peşinden koştu.

*

Necip Fazıl, bir gönül insanı olan Arvasi’yi tanıdıktan sonra bütün dünyası değişti.Geçirdiği büyük bunalımı anlatan “Çile” şiirini yazdı.O güne kadar “Kaldırımlar”ın şairi olarak bilinen Necip Fazıl,o günden sonra “Çile”nin şairi olark bilinmek istediğini,yazılarında, konuşmalarında, tekrar tekrar vurguladı.Necip Fazıl “O ve Ben” kitabında büyük bir gönül mimarını nasıl tanıdığını,onun hayatını ,düşünce ve eylem dünyasını nasıl değiştirdiğini ,tarihsel boyutta ve tasavvuf ekseninde büyük bir ustalıkla ayrıntılı olarak anlatır.

*

Bir kuşak Cumhuriyet döneminde gelmiş bir “Horasan Ereni”ni, Necip Fazıl’ın “O ve Ben” kitabıyla tanıdı ve sevdi. Bir Anadolu ermişinin portresiyle birlikte tasavvuf dünyasının derinlikleri ve zenginliklerini “O ve Ben”de çok çarpıcı,çok etkileyici,çok akıcı bir dille ele alır. Necip Fazıl tasavvufun derinlikleride uzun yolculuklara çıkmasaydı,”Çöle İnen Nur”u yazamazdı,”Tam otuz yıl saatim işlemiş ben durmuşum; / Gökten habersiz uçurtma uçurmuşum”diyemezdi.

*

Dört derginin kurucuları ve yazarlarının hepsi,Asya’nın içlerinden Avrupa’nın içlerine doğru uzun ve büyük bir yolculuğa çıkan Türklerin bin yıllık tarihiyle barışık bir kuşaktır. Onların bir ayakları Doğu’da,bir ayakları Batı’dadır,yüzleri de geleceğe dönüktür.Onlar Anadolu insanının kökleri geçmişte olan gelecekleridir.

*

Fuzuli,Baki sevildiği gibi, Mehmet Akif de sevilir,Yahya Kemal de sevilir .Sezai Karakoç’un Mevlana ,Yunus ve Mehmet Akif ile ilgili çok sevilen,çok okunan biyografi kitapları vardır.Necip Fazıl, İbrahim Etem’in veYunus’un hayatını oyunlaştırmıştır. ÖMER SAY: ========== SİZİN DE M.Z.K.’DAN YOLA ÇIKARAK TASAVVUF’UN AMERİKA’DAN BÜTÜN DÜNYAYA BİR BULAŞICI HASTALIK GİBİ YAYILAN TÜKETİM VE GÖSTERİŞ KÜLTÜRÜNÜ DENETİM ALTINA ALMADAKİ YERİNİ VE ÖNEMİNİ ANLATAN KİTABINIZ VAR. “GÖRÜNMEYEN ÜNİVERSİTE” KİTABINIZ BU DÖNEMDE Mİ YAZILDI? NAZİF GÜRDOĞAN: ================== Cahit Zarifoğlu’nun dizeleriyle söylenirse,Mavera,kurucuları ve başta İsmail Kıllıoğluve Osman Sarı olmak üzere bütün yazarlarıyla, bütün insanlara: ”Beyaz haberlerim var kardeşlerim” diye seslenen bir dergiydi. Bu yüzden, kötümserlik yüklü bulutları, iyimserlik yüklü bulutlara dönüştüren, tasavvuf kültürünün, Mavera kurucularının düşünce ve eylem dünyalarında vazgeçilmez bir yeri vardır. Tasavvuf en genel anlamıyla Allah’ın sevgisini kazanmaktır.Allah sevdiği insanın düşünen aklı, seven gönlü, gören gözü, yazan eli olur.

*

“Görünmeyen Üniversite” kitabımın kaynağını Planlama’da çalıştığım yıllarda tanıdığım,M.Z.K.’nun, dünya değiştirmesi üzerine ,Mavera’nın 49’uncu sayısında yayınlanan yazı oluşturdu. Kitabın olgunlaşmasında, o yıllarda tanıdığım tasavvuf kültürüyle yoğrulmuş, başta Turgut Özal, Necmettin Erbakan, Muammer Dolmacı , Ruşen Gezici , Mehmet Bilge, Nevzat Kor , Korkut Özal, Yahya Oğuz, Kenan Kul, Sadettin Gökce ,Yusuf Özal, Temel Karamollaoğlu, Emin Acar, Asım Taşer , Cevat Ayhan, Kahraman Emmioğlu başta olmak üzere,genelde mühendislik eğitimi almış,akılları hem başlarında, hem de gönüllerinde olan, güzel insanların çok büyük katkısı oldu.

*

“Görünmeyen Üniversite” kitabının omurgası olan yazının ortaya çıkmasının çarpıcı bir hikayesi vardır. M. Z. K. vefat etmişti. Cahit Zarifoğlu , sen Planlama ve İ.T.Ü.’lü mühendisler çevresini çok yakından tanıyorsun, Mavera’da mutlaka M.Z.K. ile ilgili bir yazı çıkmalıdır, bu yazıyı da sen yazarsın demişti. Yazı çıkmazsa dergi de çıkmaz, sorumlusu da sen olursun , sakın geciktirme diye de uyardı. Ben Zarifoğlu’nun zorlamasıyla, oturdum “Görünmeyen Üniversite ya da Hocaefendi” başlıklı dergide çıkan yazıyı yazdım.

*

“Allah dostu” ve “Peygamber aşığı” , büyük gönül insanları için , Görünmeyen üniversite benzetmasi ve yazı çok sevildi. Uzunca bir yazıydı, Yeni Devir gazetesinde on beş gün boyunca bölüm bölüm yeniden yayınlandı.Yazıda Amerika’dan Hollywood film ve dizileriyle bütün dünyaya ihraç edilen tüketim kültünün, burnuna halka takmanın yol ve yöntemleri anlatılmıştı.

*

Tasavvuf kültürünün, hiç ele alınmayam boyutları ve akılalmaz zenginliklerinin ele alınması, Zarifoğlu’nu çok mutlu etmiş, çok hoşuna gitmişti: “Eline sağlık işte tasavvuf böyle anlaşılmalı,bütün tasavvuf çevreleri bu yazıdan kendilerine ders çıkarmalı” değerlendirmesini yapmıştı. Zarifoğlu beni büyük bir içtenlikle gönülden kutlamış , bu yazı ileride mutlaka kitaba dönüşmeli demeyi de unutmamıştı. ÖMER SAY: =========== TASAVVUF İSLAM DÜNYASINDA “BİR LOKMA BİR HIRKA” İLE YAŞAMAYI ÖZENDİRDİĞİ İÇİN ELEŞTİRİLİR. TÜRKİYE’DEKİ YOKSULLUĞUN KAYNAĞI NEDİR ? İSLAM DÜNYASI NİÇİN YOKSUL? İSLAM DÜNYASI YOKSULLUĞUN ÜSTESİNDEN NASIL GELECEK ? NAZİF GÜRDOĞAN: ================== Anadolu insanının kültüründe yoksullar gibi yaşamak bir erdemdir,ancak yoksulluk bir erdem değildir.Doğal kaynak zengini İslam dünyasının yoksulluğun üstesinden gelmesi gerekir .Bu yüzden tasavvufta tüketirken” bir lokma bir hırka” tüketmek ,üretirken de “bin lokma bin hırka” üretmek sürekli özendirilir. Tasavvufta insanlar kendileriyle üretimde doğru, tüketimde ters orantılı bir yarışa girerler.

*

Dünyanın neresinde olursa olsunlar , insanlar hiç ölmeyecekmiş gibi üretirler , hemen ölecekmiş gibi tüketirlerse , dünyanın hiçbir yerinde yoksulluk çekilmez. Dünyanın kaynakları herkesin karnını doyurmaya yeter. Ancak sayıları çok fazla olmasa da,dünyanın bütün açgözlülerinin gözlerini doyurmaya hiçbir zaman yetmez.

*

İslam medeniyeti iki dünya medeniyetidir.Hiçbir zaman “ya dünya ya öteki dünya” demez, her zaman “hem dünya hem öteki dünya” der. İslam ana kaynaklarında iyilikte, doğrulukta,güzellikte, dürüstlükte, verimlilikte yarışma sürekli özendirilir. Çünkü iyilikte, doğrulukta,güzellikte, dürüstlükte, verimlilikte,yarışmanın olmadığı toplumlarda hiçbir alanda gelişme olmaz . İslam medeniyetinin temel taşlarının başında, iyilikleri özendirme, kötülükleri önleme gelir.

*

M.Z.K. işleri üreten el olmak olan , veren el olmanın çoşkusunu duyan, iki günü birbirinden farklı kılmasını bilen, mühendisleri çok severdi. Teknik Üniversite’ye ve Mühendislik Fakültelerinin öğrencilerine karşı , Gümüşhanevi Dergahı’nın öncülerinden Abdülaziz Bekkine gibi, çok özel bir sevgi gösterirdi . Erbakan’ı, Özal’ı, Kutan’ı çok severdi. Onlar Türkiye’de toplu iğne bile üretilmeyen bir dönemde, Sultanhamam çevresindeki işadamlarını bir araya getirerek, Gümüş Motor Fabrikasını kurmuşlardı.

*

M.Z.K. sağında Motor Profesörü Erbakan, solunda İktisat Profesörü Sabahattin Zaim olmak üzere, ellili yıllarda Almanya’da Gümüş Motor fabrikasının patent aldığı, Hatz motor fabrikalarını ziyaret etmişlerdi. Bu üçlüyü bir araya getiren resim, çok partili dönemde Türkiye’deki dönüşümün, hem özü hem de özetidir.

*

Zaim hatıralarından yola çıkarak, Türkiye’de ekonomik,siyasal ve kültürel yeniden yapılanmanın kilometre taşlarını ve yıllarca öğretim üyeliğini yaptığı İstanbul Üniversite’sinin tarihini anlattığı,“Bir Ömrün Hikayesi” kitabında ,M.Z.K. ve Erbakan ile yaptıkları fabrika ziyaretini, Türkiye’deki dönüşümün önemli bir simgesi olarak görür. ÖMER SAY: ========== M.Z.K. YOKSULLUK SORUNUN ÇÖZÜMÜN POLİTİKACILARDAN DAHA ÇOK MÜHENDİSLERDEN Mİ BEKLİYOR ? TÜRKİYE’DEKİ KÖKLÜ DÖNÜŞÜMLERİN MİLADI ÖZAL MIDIR ? NAZİF GÜRDOĞAN: ================ M.Z.K. Özal, Erbakan ve arkadaşları için, çevresinde halkalananlara “ Öncü mühendis mimarlara destek olun, onlar önümüzdeki yıllarda geleceğin Türkiye’sini inşa edececekler” dermiş. Özal Cumhuriyet döneminde gelmiş bir Osmanlı sultanı gibi,Anadolu insanının kültürel dokusu ve ekonomik yapısında köklü değişiklikler yaparak , tüketen Türkiye’yi üreten Türkiye’ye dönüştürdü.

*

Özallı yıllarda Türkiye kurumlarıyla , kuruluşlarıyla, siyasetçileriyle, aydınlarıyla, girişimcileriyle, bütün dünyaya açıldığı yıllar oldu. Anadolu insanı kendine olan özgüvenini tazeledi, büyük düşünmeyi öğrendi, ürünleri ve hizmetleriyle dünya pazarlarında kendisine sağlam bir yer edindi. Bütün Türkiye,Özal döneminde dünya pazarlarında yeri olmayan ülkelerin, uluslararası sorunlarda sözünün olmayacağını gördü.

*

Türkiye’de Prens Sabahattin’den beri tartışılan girişimcilik kültürü yeni boyutlar kazandı.Yahya Kemal’in “ordu millet”i,Özal’la “girişimci millet’e dönüştü. Erdem Bayazıt Özal’ı Sultan Abdülhamit’e benzetirdi. Abdülhamit’in “Hicaz Demiryolu” projesi gibi, Özal’ın “Barış Suyu” ve “Petrol ve Doğal Gaz Boru Hatları” projeleri vardı.Türkiye tarihinin iki kilit ismi, birbirin tanıyan toplumların,birbirleriyle çatışmayacaklarını görüyorlardı.

*

Onlar Türkiye’nin ekonomisini dünya ekonomisiyle bütünleştirmek için çok, önemli adımlar attılar. Özal ticaretin olduğu yerde savaş olmayacağını iyi biliyordu.İran ile Irak savaşırken , savaşın içinde değil, dışında yer alarak, Türkiye’nin iki ülkeyle de, ekonomik ilişkilerini sürdürdü. Çünkü ticarette her zaman “kazandır kazan” stratejisi geçerlidir.Kazandıranlar kazanırlar,kazananlar kazanırlar. AHMET CİHAN: ============ AYNI YILLARDA BİR KUŞAK ÜZERİNDE ÇOK ETKİLİ OLMUŞ BİR GÖNÜL İNSANI FETHİ GEMUHLUOĞLU İLE MAVERA DERGİSİ VE YAZARLARI ARASINDA KURULAN DOSTLUKLAR HAKKINDA NELER SÖYLERSİNİZ ? SİZ GEMUHLUOĞLU’NU NASIL TANIDINIZ ?

*

NAZİF GÜRDOĞAN: =============== Gemuhluoğlu bütün iç dünyaları zengin Anadolu insanları gibi, gönlü Hacı Bayram’da, Hacı Bektaş’ta, Niyazi Mısri’de ,Eşrefoğlu Rumi’de olan, Cumhuriyet döneminde Anadolu’ya gelmiş bir Horasan Bilgesiydi. Etrafında çok geniş bir dost halkası vardı. Bir akşam Ankara’da Nuri Pakdil’in evinde , bir iki saat içinde yüzlerce dostunu aradı , neler yaptıklarını sordu , neler yapmaları gerektiğini anlattı .Orada bulunanlar , Ankara’da devlet bürokrasinin tamamını, Türkiye’nin de yarısı tanıyor sandılar.

*

Gemuhluoğlu,İnsanları başarılı kılanın çevreleri olduğunu sürekli vurgulardı. Zaim Hoca gibi, O da sürekli “Mülk zengin değil,dost zengini olmayı” tavsiye ederdi.Gemuhluoğlu Nerede olursa olsun , asla yalnız yemezdi.’ Yerken yalnız yiyenler yüklerini yalnız taşırlar ”derdi. Gönül zenginliğinin , bir keramet işi değil, bir feraget işi olduğunu, feragetin ustası olmayanların,kerametin çırağı olamayacaklarını , her fırsatta tekrarlardı.

*

Ben Teknik Üniversite’den mezun olduktan sonra, mühendislik biraz bana kuru gelmişti, İşletme İktisadı Enstitüsü’ne devam ettim. Biraz mühendisliği işletme ve ekonomiyle tadlandırdım ve renklendirdim.Erbakan Hoca’nın önersiyle son sınıfta Sanayi Bakanlığı’ndan burs aldım.

*

Bakanlığa gitmeye hazırlanırken İ.T.Ü.’den Cengiz Malkoç acele etme, Gemuhluoğlu’nun tavsiyesini alalım, ondan sonra karar verirsin demişti.Beraber Gemuhluoğlu’nun işyerine gittik.Gemuhluoğlu bir mıknatıs gibi çevresinde geniş çekim alanı oluşturan dost zengini bir gönül mimarıydı. AHMET CİHAN: ============= Türkiye’de pek çok aydın üzerinde kalıcı izler bırakan, nerede bir kültür ve sanat hareketi varsa, mutlaka yanında olan ve desteleyen Gemuhluoğlu , o yıllarda nerede çalışıyordu? NAZİF GÜRDOĞAN: ================= Erbakan o yıllarda, Odalar Birliği’nin Genel Sekreteriydi, Gemuhluoğlu da Birliğin İstanbul şubesinin müdürüydü. Malkoç ile birlikte Taksim’deki işyerine gittik. Benim de Eskişehirli olduğumu öğrenir öğrenmez, Anadolu’da her şehir bir evliyaya ,bir ermişe emanet edilmiştir, Eskişehir’in koruyucusu Yunus Emre’dir. Sen bir Eskişhirli olarak Yunus Emre’nin bize emanetisin, diye karşıladı.

*

Yardımcısı Mustafa Seçkin ve Malkoç da Eskişehirliydiler. Seçkin,Diriliş Dergisinde Şiirleri yayınlanmış bir şair, çok iyi İngilizce, Arapça, Farsca bilen bir dil uzmanı, bir gönül insanıdır. Gemuhluoğlu Seçkin’i aldığı kadroya Zarifoğlu’nu almak istemiş, ancak Zarifoğlu gazetedeki işini bırakmadğı için, hizmetli kadrosunda çalışmak Seçkin’e kısmet olmuş. Zarfoğlu,Yaşamak’ta bu konuyu ve Gemuluoğlu’nun Hoca’sını uzun uzun anlatır. NAZİFE KEFİROĞLU: ================== “Dostluk Üzerine”kitabıyla çok sevilen Gemuhluoğlu size neler tavsiye etti ? Arapça ve İngilizce uzmanı Mustafa Seçkin’i daha önceden tanıyor muydunuz? NAZİF GÜRDOĞAN: =================== Gemuhluoğlu’nun ilk tavsiyesi:” Nasıl balık gölüne göre büyürse , insan da çevresine göre büyür, çevrede bir şehirde müdür olmaktansa, merkezde bir şehirde uzman olarak çalışmak çok daha iyidir” olmuştu .İ.T.Ü.’deki öğrencilik yıllarından tanıdığım Seçkin de bu tavsiyeye katıldı. Ben de Anadolu’da bir şehirde çalışmaktansa ,Ankara’da çalışmanın,bana daha geniş bir çevre kazandıracağını düşündüm. Gerçekten de Planlama’da çalıştığım yıllarda çok yeni arkadaşlar, çok candan dostlar kazandım . Gemuhluoğlu gibi, çok zengin bir telefon, çok zengin bir adres defterim oldu.

*

Gemuhluoğlu biri Yılmaz Ergenekon’a ,biri Muammer Dolmacı’ya biri de Nuri Pakdil’e olmak üzere, üç tane tavsiye mektubu yazdı. Mektupların ilk ikisi uzun tanıtıcı metinlerdi. Nuri Pakdil’e ise ,”Nuri Can, Nazif Gürdoğan, Hacı Bayram’dan Erdem Bayazıt’a kadar sizlere emanet” diye bir cümlelik kısa bir mektup yazmıştı. Ben o mektuplarla birlikte Ankara’da Kavaklıdere’de Planlama’nın, Amerika Büyükelçiliği karşısındaki binasına gittim.

*

Planlama’nın üst düzey yöneticilerinden oluşan bir jürinin olumlu görüşüyle, Enis Öksüz, Ömer Aksu , Mehmet Ünal, Tahsin Erdinç ile birlikte, aynı günlerde, değişik departmanlarda uzman yardımcısı olarak, 68 yılının Ağustos ayının başında Planlama’da çalışmaya başladık. Planlama çalıştımız yıllar, bizler için üniversite sorası bir yüksek lisans eğitimi oldu.

*

Özal’ın müsteşar olduğu yıllarda , Planlama kamu kesimi için uyulması zorunlu , özel kesim için yol gösterici kararlarıyla , Türkiye’nin ekonomik yapısını ve kültürel dokusunu yeniden yapılandırmıştı.Yapılan çalışmalar , Türkiye’nin siyasal tarihinde, köklü dönüşümünlerin başlangıcı oldu. AHMET CİHAN: ============ NURİ PAKDİL’LE İLK DEFA ANKARA’DA PLANLAMA’DA MI KARŞILAŞTINIZ ? DAHA ÖNCEDEN PAKDİL İLE DAHA ÖNCE HİÇ GÖRÜŞMÜŞ MÜYDÜNÜZ ? NAZİF GÜRDOĞAN: ================== Nuri Pakdil ile defa Ankara’da 1968 yılının Ağustos ayının başında Planlama’da karşılaştım.Tanışmamız o tanışma, aramızda o günden bu güne devam eden,büyük bir sevgi ve saygı bağları oluştu. Arada Gemuhluoğlu gibi , ”Kan kardeşliği değil , yol kardeşliği önemlidir” diyen bir Anadolu bilgesi vardı. Ben mi Pakdil’i bırakmadım, Pakdil mi beni bırakmadı. Doğrusu hala bilmiyorum .Gönül zenginlerinin dünyasında bir kere kayıtlara geçen,bir daha unutulmuyor.

*

Pakdil’in ilk görüşte insanı çarpan ,çok sıradışı , çok etkileyici , çok sarsıcı bir kişiliği vardır.Gemuhluoğlu gibi , ilk tanıştığı ve sevdiği kimselere şaşırtıcı sorular sormayı sever.Bana da ilk sorusu:”Sayın Gürdoğan roman okur musunuz?”olmuştu.Benim cevabımı beklemeden de :”Biz roman okumayanın düşmanıyız” demişti . Hayatı bütün boyutlarıyla kucaklayan ,insanda toplumu , toplumda insanı gören romana Pakdil büyük önem verir.

*

Zaman zaman Dostoyevsky’yi birkaç kere okumayana ilkokul diploması bile verilmemesi gerektiğini söylerdi. Şeçkin de İslam dünyasının kültürel ve ekonomik yoksulluğunun, Dostoyevsky gibi büyük romancılar yetştirememesinden kaynaklandığını tespitini yapardı. Anadolu insanının kültüründe romanın çok yeri yok.Bu yüzden ,Yahya kemal “Bizim romanımız şarkılarımızdır” demek ihtiyacını duymuş.Anadolu’da her şarkının , her türkünün arkasında binbir roman vardır.

*

Pakdil’in ilk işi beni Planlama’da çalışan Rasim Özdenören ile Milli Kütüphane’de çalışan Erdem Bayazıt’la tanıştırmak oldu.Onlar birbirlerini Maraş’taki lise yıllarından beri tanıyorlardı .Bayazıt ile Özdenören Küçükesat’ta aynı evde kalıyorlardı. Özdenören “Ruhun Malzemeleri” kitabında ayrıntılı olarak anlattığı gibi, ruhun romanını yazan Dostoyevsky’yi çok sever ,onun bütün roman kahramanlarının dünyasını birkaç cümleyle çok kapsayıcı bir biçimde özetlerdi. ”Edebiyatın 68 Kuşağı” roman üzerine düşünmeyi , Faulkner , Tolstoy,Hugo , Joyce gibi dünya edebiyatının ünlü romancılarının düşünce ve eylem dünyalarını Pakdil ve Özdenören’den öğrendi.Onlar yerel düşünen ,ancak küresel davrananan yaklaşımlarıyla, Tanpınar’ın “Huzur”u, Peyami Safa’nın “Fatih ve Harbiye”si Anadolu insanının dünyasında yerlerini buldu ve yeni boyutlar kazandı.Ergun Göze bir sohbette Erdem Bayazıt’a “ Niçin bir roman yazma vakfı” kurmuyoruz,roman demek bir toplumun hafızası demektir , yorumunu yapmıştı.

*

Planlama Özal’lı yıllarda , kültür ve ekonomiyi altın oranda harmanlayan , Sezai Karakoç’un çiziği kavramsal çerçeveyle “Hafif kültürle ağır sanayi olmaz “ diyenlerin bir araya geldiği bir kurumdu.TÜRKİYE’NİN YALNIZCA EKONOMİK YAPISINI DEĞİL,KÜLTÜREL DOKUSUNU DA DÖNÜŞTÜRME YOLUNDA ÖNRMLİ ADIMLAR ATILMIŞTI.Eğitim Bakakanlığı’nın “Bin Temel Eser” projesi o yıllarda uydgulaya konulmuştu. AHMET CİHAN: ============= Edebiyat ve Mavera dergilerinin temellerinin atılmasında Planlama kurucularının toplandığı bir adres olmuş.Dergileri çıkarma kararı nasıl verildi? NİÇİN EDEBİYAT DERGİLERİ ÇIKARMA İHTİYACI DUYULDU ? NAZİF GÜRDOĞAN: ================= Edebiyat Dergisinin ilk sayısı 69 yılında yayınlandı. Pakdil’in ilk sayısında anlattığı gibi, dergi çıkarma düşüncesi Planlamada oluştu. Pakdil Türkiye’deki edebiyatla estirilen yabancılaşma rüzgarlarının üstesinden, yine edebiyatla estirilen rüzgarlarla gelinebileceğine inanıyordu. Türkiye’deki ekonomik yoksulluğun kültürel yoksulluktan kaynaklandığını, kültürel yoksulluğun üstesinden gelmeden, ekonomik yoksulluğun üstesinden gelinemeyeceğini ,sürekli vurgulardı Pakdil .

*

Pakdil sohbetlerinde sık sık :”Arkadaşlar gemileri yakalım.”Herkes oyunu edebiyattan yana kullansın.” Her zaman “Arkadaşlar ben oyumu edebiyata veriyorum”derdi. Pakdil dışında Edebiyat dergisinin yazarları Mavera dergisinin de yazarlarıdır. Mavera dergisinin kurucu yazarları,aynı zamanda,Edebiyat dergisinin de, Diriliş dergisin de yazarlarıdır.Onlar edebiyatı hayata , hayatı edebiyata taşımışlardır.

*

Akif İnan’ın “Edebiyat ve Medeniyet Üzerine” kitabında enine boyuna tartitığı gibi, her iki derginin de yazarları, “Edebiyatı medeniyet için bilen” ve “Edebiyatsız medeniyet,medeniyetsiz edebiyat olmaz”diyen edebiyatçılardı.Bu yüzden Mavera dergisi yayınlanmaya başladığında, bütün bir Anadolu, derginin yanında yer aldı. Türkiye’nin her bölgesinden ,her kentinden Mavera’nın yazarları vardı, okuyucuları vardı, destekçileri vardı.

*

Bu sevgiyi çok iyi gören,çok iyi değerlendiren,Zarifoğlu,”Bütün Türkiye elinde abone parası,gelin alın diyor, biz gidip almıyoruz.”diye hayıflanırdı. Her fırsatta İnan’ın konferansler vermek için bütün bir Türkiye’yi adım adım dolaşması gerektiğini bıkmadan usanmadan tekrarlardı. İnan’ın öncülüğünü ve kuruculuğunu yaptığı “Eğitim Bir Sen”in temelleri bu dönemde atıldı.

25 Haziran 2016, 14:30

Avrupa Birliği dağılmadı.Osmanlı Devletini dağıtan

Avrupa Birliği dağılmadı.Osmanlı Devletini dağıtan İngiltere dağıldı.İngiltere,İskoçya,Galler,Kuzey İrlanda'dan oluşan Birleşik Krallık'tan,önce İskoçya,ardından Kuzey İrlanda referandumla ayrılacak,Avrupa Birliği'ne katılacak. Avrupa Birliği,"İngiliz Milletler Sistemi"nin değil, Osmanlı Millet Sistemi"nin Yirmibirinci Yüzyıldaki versiyonudur.Dağıtan dağıtılır.

26 Haziran 2016, 20:38

Korkulan başa gelir.Londra nasıl Pakistanlı Sadık'ı başkan seçtiyse

Korkulan başa gelir.Londra nasıl Pakistanlı Sadık'ı başkan seçtiyse. Paris Cezayirli Salih'e, Berlin de Türkiyeli Selim'e hazır olsun.Michel Huelbecq'in "Submission" ya da "Teslimiyet" romanında anlattığı günler çok uzak değil.Müslümanlar Haçlıların ziyaretinin iadei ziyaretini yapmaya çoktan başladılar.İşgal edenler işgal edilirler.Korku işgali önlemez.Artık mahalle baskısı yok mahalleler birbirine karıştı.İnsanlık baskısı var.

26 Haziran 2016, 20:44

ORTADOĞU YANARKEN AVRUPA GÜLMEZ

Bu yazı daha önce 11.06.2016 tarihinde de yayımlanmıştı.

Dünyanın her yerinde, ülkelerin yangın alanına dönüşmesini önlemede, en büyük sorumluluk aydınlara düşer. Aydınlar görevlerini yerine getirmezlerse, bir ülkedeki yangın, bütün ülkelere sıçrar. Julien Benda’nın, “Aydınların ihaneti” kitabında vurguladığı gibi, Avrupalı aydınların iki dünya savaşı arasında, Avrupa’da yükselen emperyal ve milliyetçi akımların yükselişini, engellemedeki başarısızlıkları, bütün Avrupa’yı kan gölüne çevirdi.

*

Avrupalı ve Asyalı ülkeler farkının, ortadan kalktığı kare dünyada, İslam dünyasının yangın alanına dönüşmesinden yalnızca Avrupalı ya da Asyalı aydınlar değil, kare dünyanın bütün aydınları sorumludur. Aydınlar kendi inançları ne olursa olsun, bütün toplumların inançlarına saygı göstermek zorundalar. İnanç haklarının olmadığı bir dünyada insan hakları olmaz. İnsan haklarının güvence altına alınması gerekir. En önemli insan hakkı inanç hakkıdır.

*

Batı dünyası, İslam dünyasındaki sorunların boyutları ne olursa olsun, seküler dayatmacılığı bir kenara bırakıp, “herkesin inancı kendine, kimse kimsenin inancını küçümseyemez”, demesini öğrenmelidir. Avrupa’da seküler kültürün yıldızının parlaması, kutsal kültürün ışığının söndüğü anlamına gelmez. Avrupa ve Amerika, İslam dünyasına silah zoruyla, seküler din ihracından vazgeçmezse, Bağdat, Sana, Şam ve Kabil’deki savaşı, Paris, Londra, Berlin ve New York’ta taşır.

*

“İslam Uygarlığının Buhranı” kitabında, “Son evrensel İslam Devleti olan Osmanlı İmparatorluğu’nun hazin parçalanışı, ardından Avrupa sömürge imparatorluklarının elli yıl içinde dağılması,Müslüman ülkelerin ulus devletlere dönüşme sürecini hızlanlandırdı” diyen Bağdatlı entellektüel Ali A. Allawi, İslam’ın Orta Doğu’da toplumsal,siyasal ve ekonomik hayatın ana kaynağı olduğunu önemle vurgular. Ancak seküler dünyanın büyüsüne kapılan, İslam dünyasının dayatmacı yöneticileri ve batıcı aydınları, Batı dünyanın seküler güçleriyle el ele vererek, İslam dünyasını, büyük bir enkaza dönüştürdüler.

*

İslam dünyası hem içeriden hem dışarıdan gelen seküler saldırılardan, çok büyük, çok derin yaralar aldı. Sekülerleşme şoku, tarihe yabancılaşma, İslam’ı algılama ve uygulamada ortaya çıkan ayrılıklar, İslam dünyasında geçmişte görülmeyen bir parçalanmaya yol açtı. İslam dünyasının ilk terörist oluşumları, “Hariciler” ve “Haşhaşiler” dünyanın her yanında, yayılmacı işgal güçlerine direnmenin ilham kaynağı oldu. İslam dünyasında yenilenme yolu elbirliğiyle kapanınca, şiddet politika oldu.

*

İslam İspanya’dan bütünüyle, Doğu ve Kuzey Avrupa’dan kısmen çekildiği Batı dünyasına, beklenmedik bir biçimde geri döndü. Aslında İslam Avrupa’yı hiç bırakmadı. Avrupa İslam dünyasından ayrılmak zorunda kaldı.

*

Batı dünyasının karşısında, Filistin gibi, yakılmış, yıkılmış, ancak inancını ve direncini yitirmemiş bir İslam dünyası var.

*

Batı dünyası Müslüman ülkeleri Filistinlileştirerek Batı dünyasının güvenliğini sağlayamaz.

*

Amerika Orta Doğu’yu Filistinlileştirmeyi bırakıp,demokratikleştirmeye bakmalıdır.

*

Kare dünyada her ülkenin işgale direnme hakkı tartışılmaz.

*

İslam dünyasında onlarca demokratik ülke vardır.

*

Barış içinde yaşamak her ülkenin hakkıdır.

26 Haziran 2016, 22:00

SEZAİ KARAKOÇ EDEBİYATI İMAN İÇİN BİLİR. EDEBİYAT DÜŞÜNCE İLE EYLEM ARASINDA KÖPRÜDÜR. EDEBİYATSIZ DÜŞÜNCE DÜŞÜNCESİZ EDEBİYAT OLMAZ

İSLAM DÜNYASININ EDEBİYATI MEDENİYET İÇİN BİLEN BİR "DİRİLİŞ KUŞAĞI"NA İHTİYACI VAR.İSLAM İKİ DÜNYA MEDENİYETİDİR.

27 Haziran 2016, 20:10

ALTNİZADE BULUŞMALARI KATILIMCILARA ZENGİN BİR TELEFON VE ZENGİN BİR ADRES DEFTERİ SAĞLADI.ORTAK AKIL ZENGİNLEŞTİ. A: CAMUS'NUN "ARKAMDA YÜRÜME YOL GÖSTERMEYEBİLİRİM

ÖNÜMDE YÜRÜME ARKANDAN GELMEYEBİLİRİM.YANIMDA YÜRÜ VE DOSTUM OL" SÖZÜ TOPLANTILARIN MOTTOSU OLDU.

28 Haziran 2016, 09:49

Avrupa Birliği değil,İngiltere dağılıyor.İngiltere işgal ettiği

Avrupa Birliği değil,İngiltere dağılıyor.İngiltere işgal ettiği ülkeler tarafından işgal edilecek.Sadık Han gibi,Paris'in,Berlin'in gelecekte Müslüman belediye başkanları olacaktır.Avrupa'nın geçmişinde olduğu gibi geleceğinde de İslam var.İslam en sonda gelen,ancak en başta olan medeniyettir.

29 Haziran 2016, 14:34

Hayat bilgiden bilgeliğe bir yolculuktur.Bayram günlerinde

Hayat bilgiden bilgeliğe bir yolculuktur.Bayram günlerinde bilgiden bilgeliğe yolculuklar dost ziyaretleriyle yeni açılımlar, yeni boyutlar,yeni anlamlar kazanır.Bayram yenilenmedir. Ümitsizliğin olmadığı yerde hergece Kadir her gün bayramdır.

29 Haziran 2016, 14:50

Bayram günleri başa gelenlerin sorumluluğunu

Bayram günleri başa gelenlerin sorumluluğunu başkalarına yükleme günleri değil,başa gelenlerden kendilerini sorumlu tutma günleridir.Bayram günlerinde insanlar hem iğneyi hem de çuvaldızı başkalarına değil kendilerine batırmalıdır.

29 Haziran 2016, 15:13

DÜZCE'DE Dr.ŞABAN KIZILDAĞ'IN YÖNETTİĞİ PANELDE Prof.Dr.MEHMET ALTAN İLE BİRLİKTE SİYASAL SINIRLARIN ÖNEMİNİ YİTİRDİĞİ DÜNYADA TÜRKİYE'NİN GELECEĞİNİ TARTIŞTK

TÜRKİYE ASYA'DA YA DA AVRUPA'DA OLAN BİR ÜLKE DEĞİL ÖNDE OLAN BİR ÜLKE OLMALIDIR.TÜRK İNSANI SİNAN GİBİ İNŞA ETMESİNİ YUNUS EMRE GİBİ YAŞAMASINI ÖĞRENMEZSE DÜNYANIN HİÇ BİR KITASINDA KENDİSİNE SAĞLAM BİR YER BULAMAZ.

29 Haziran 2016, 16:49

ŞEHİRLERİN YÖNETİMİ GELECEĞİN YÖNETİMİDİR

Şehirleşmenin hız ve yoğunluk kazanması, Türkiye'nin ekonomik, sosyal ve siyasal yapısında ortaya çıkan en önemli dönüşümlerden biridir. Şehirlerin büyümesiyle siyasal ve kültürel hayat köklü değişiklere uğradı.Günümüzde şehirler, ekonomik olduğu kadar kültürel gelişmenin de simgesi haline geldiler .Şehirlerin yönetimiyle ülkelerin yönetimi arasında doğru orantılı bir ilişki var.Demokratik yönetimin yerleşmesinde yerel yönetimler çok önemli bir fonksiyon yüklenirler. Şehir yönetiminde başarıyla uygulanan demokratik ilke ve yöntemler kolaylıkla ülke yönetimine de yansıtılabilir.Yerel yönetimler, demokrasinin olduğu kadar ülkelerin geleceği açısından da büyük önem taşırlar. Yerel yönetimlerdeki başarıyla merkezi yönetimlerdeki başarı perçinlenir.Türkiye'de İstanbul yönetimindeki başarı, Ankara'daki merkezi yönetime de yansır. Anadolu insanının girişim ve üretim gücünü üreten el olmasını bilen mühendisler büyütecektir. Mühendis girişimci başkanların yönetiminde, Anadolu şehirleri, Türkiye'nin üretim merkezleri haline gelecekler. Anadolu insanının dış pazarlara açılması, üretilen ürün ve hizmet hacminin büyümesi, şehir yönetiminin önemini giderek artıyor. Yerel yöneticilerin, şehirde yaşayanlar tarafından doğrudan seçilmesi, katılımcı demokrasinin başarıyla uygulandığı alanların başında gelir. Bugün belediye başkanlarını seçen şehirler, yarın valilerini, hakimlerini, savcılarını ve emniyet müdürlerini de seçecektir. Anadolu'da yaşayan, Türk ve İslam dünyasının bir mozaiği olan insanlar, belediye başkanları gibi, valilerini de seçebilselerdi, Türkiye böylesine büyük terör sorunuyla karşı karşıya gelmezdi. Türkiye'deki yerel yönetimler, büyükşehir yaklaşımıyle, çok partili demokratik dönemde yeni bir sürece girdi. Yeni süreçte yerel yönetimlerin başarısı merkezi yapıdan uzaklaşmaya bağlı olarak artacaktır. Belediye Başkanlarının başarısı, Türkiye'de yüzyılı aşkın bir merkezi ve yerinden yönetim tartışmalarına da son verecektir. Ankara'nın Anadolu'ya değil, Anadolu'nun Ankara yön vermesi, "Derin Devlet" yerine "Derin Millet"in geçmesinin yolunu da açacaktır. Millet devlet için değil,devlet millet için vardırMillet güçlü olursa devlet de güçlü olur. Devlet milletin gören gözüdür.

29 Haziran 2016, 17:14

SEZAİ KARAKOÇ'UN VURGULADIĞI GİBİ:"TEK MEDENİYET VARDIR:HAKİKAT MEDENİYETİ".DİĞER BÜTÜN MEDENİYETLER HAKİKAT MEDENİYETİ'NDEN SAPMALARDIR.HAKİKAT MEDENİYETİ'NİN BAŞKENTİ PEYGAMBERLER ŞEHRİ KUDÜS'TÜR.BUNUN İÇİN NURİ PAKDİL KUDÜS'Ü SEVER VE KUDÜSÜ GÖĞSÜNDE BİR ÇİÇEK GİBİ DEĞİL,BİR KURŞUN GİBİ TAŞIR

Bu yazı daha önce 06.05.2015 tarihinde de yayımlanmıştı.

30 Haziran 2016, 16:18

ORTADOĞU'YU PARÇALAYAN ADALET TERAZİSİNİ PARÇALAR

Bu yazı daha önce 11.06.2016 tarihinde de yayımlanmıştı.

Eskiden savaşlar yalnızca birbirleriyle savaşan ülkeleri yakar yıkardı. Şimdi savaşlar birbirleriyle savaşsın savaşmasın, bütün ülkeleri yakıp yıkıyor. Rusya’nın Afganistan’ı, Amerika’nın Irak’ı işgal etmesinden bu yana, İslam dünyasında milyonlarca insan hayatını kaybetti.

*

Kendini yenilemekte geç kalan son büyük Müslüman devlet Osmanlı’nın, Anadolu’ya çekilmesinden sonra, İslam dünyası paramparça oldu. İran ve Irak savaşında olduğu gibi, Ortadoğu ülkeleri savaşlarda, bir birlerine en büyük zararı verdi. Petrolden gelen savaşa gitti.

*

İslam medeniyeti, dünyanın yaşayan en köklü, en güçlü medeniyetlerinin başında gelen, iki dünya medeniyetidir. İslam tarihinin dinamikleri kavranılmadan dünya tarihinin dinamikleri kavranılmaz. Müslüman ülkeler, Endonezya’dan Endülüs’e kadar, dünyanın doğal kaynaklarının toplandığı, bereketli orta kuşağı oluşturur.

*

Ortadoğu dünyanın ekonomik, siyasal ve kültürel “adalet terazisi”dir. İster Rusya, ister Amerika, ister İngiltere olsun, Ortadoğu’da savaşan, başını arı kovanına sokar, savaşı kendi ülkesine taşır. Ortadoğu’da silahla yaşanmaz.

*

Yirmibirinci Yüzyıl’ın başında, yalnızca Ortadoğu değil, bütün dünya zembereğinden boşalmış, mekanik bir saat gibi, akrep ve yelkovanı çılgınca dönüyor, kriz üstüne kriz, savaş üstüne savaş üretiyor. Dünyada krizler, savaşları, savaşlar krizleri tetikliyor. Ne dünya Ortadoğu’yu anlıyor, ne de Ortadoğu dünyayı.

*

Dünya Ortadoğu’ya, Ortadoğu da dünyaya uyum sağlamakta, ayak uydurmakta zorlanıyor. Sınav soruları çalışılmayan yerlerden geldi diye, hem dünya, hem de Ortadoğu, “adalet terazisi”ne, gereken özeni göstermiyor.

*

Yunan ve Roma‘dan beslenen Batı dünyasının, “Bırakınız yaksınlar, bırakınız yıksınlar” ya da “Bırakınız ölsünler, bırakınız öldürsünler” diyen paradigmasıyla, ne dünyaya, ne de Ortadoğu’ya barış getirilir. Bu bağlamda, seküler Batı dünyasının, Ortadoğu’nun kutsal kültürüne, yakıp yıktığı kutlu kentlerine, her zamankinden çok daha fazla ihtiyacı var.

*

Metafizik dünyaya bütünüyle kapalı seküler Batı’nın, tarihte silinmez izler bırakan, iki Amerika yağmalamasını, Ortadoğu’da tekrarlaması mümkün değildir. İslam medeniyeti, en sonda gelen, ancak en başta olan, yaşayan bir medeniyettir. Ortadoğu savaştan ne kadar etkilenirse, etkilendiğinden çok daha fazla etkiler.

*

Seküler Batı dünyasının metafizik temel kaynaklarının, ne kadar yüzeysel olduğu Ortadoğu’da açıkca görüldü. Batı dünyasının son yüzyılda, Ortadoğu’nun petrolleriyle ulaştığı zenginlik, güneş karşısındaki kar gibi eriyor. Göklere isyan edercesine yükselen gökdelenler, büyük alışveriş merkezleri, şehirleri işgal eden fabrikalar, Çin karşısınad tek tek boşalıyor.

*

Batı’da finansal krizleri, kültürel krizleri izliyor. Avrupa ülkeleri işgal ettikleri, Ortadoğu ülkeleri tarafından işgal ediliyor. Her Batı ülkesinde, yen ibir Ortadoğu inşa ediliyor.

*

«“Adalet terazi”si, Pisagor‘un ters çana benzeyen altı delik ancak içindeki su dökülmeyen, “adalet kupası”na benzer. Aç gözlülük yapılır da, su sınır çizgisini aşarsa, kupadaki suyun tamamı dökülür.

*

Batı Ortadoğu’da yol açtığı göç dalgalarına sınırlarını kapamada, sınırları aşarsa, kupada suyun tamamının yitirilmesi gibi bütün sınırlarını bir bir yitirir.İngiltere Pakistanlaşır, Fransa Cezayirleşir, Almanya Türkiyeleşir, Rusya Suriyeleşir.

*

Yirminci Yüzyıl’ın Hitler’i gibi, nerede durulacağını bilmeyen Yirmibirinci yüzyılın Hitler’leri, Ortadoğu’da milyonlarca insanı, ükelerinden, şehirlerinden, evlerinden ve işyerlerinden kopardılar.

*

Nasıl çürüyen bir dişteki ağrı, bütün bedene yayılırsa, sınırların birbirine karıştığı dünyada, bir ülkenin savaşı da, bütün dünyaya yayılır.

*

Batı Ortadoğu’ya petrole giderken evindeki arabayı Çin’den alacaktır.

*

Ortadoğu’nun canalıcı sorunları Batı’nın getirdiği çözümlerdir.

*

Adaletin terazisini parçalayan, ülkesini parçalar.

30 Haziran 2016, 16:38

MEDYA İÇİN İYİ HABER KÖTÜ HABER DEĞİLDİR MEDYA ÇOĞUNLUĞUN AYNASI OLMALIDIR

Nazif Gürdoğan "Medya çoğunluğun aynası olmalıdır" başlığını koyduğu yazısına Shakespeare'in ünlü oyunu Sezar'dan bir sahne ile başlayıp günümüz medyası için şöyle diyor:

*

"... Tarihin hiçbir döneminde, böylesine büyük bir çoğunluk, bu kadar küçük bir azınlığın mesaj yağmuru altında kalmamıştı." Kanadalı düşünür Mc Luhan daha henüz, altmışlı yıllarda, iletişim teknolojisindeki gelişmelerle, dünyanın "Global Köy"e dönüşeceğini önceden gördüğünü de hatırlattıktan sonra iletişim teknolojisindeki değişim hızının dünyayı bir köye dönüştürmekle kalmadığını, medyanın tekelleşmesine de yol açtığını belirtiyor.

*

Gürdoğan, bunları işaret ettikten sonra, "Medya bütün ülkelerde, çoğunluğu oluşturan kamuoyunun aynası olmak zorundadır" hükmünü getiriyor.

*

Bir ülkede hiçbir güç, çoğunluğun değerlerine karşı çıkamayacağını çünkü, dünyanın neresinde olursa olsun, her yerde çoğunluğun değerlerinin yüzyılların içinden süzülüp gelen, sağduyunun değerleri olduğunu hatırlatıyor ve şöyle bağlıyor:

*

"Medya kamuoyunu oluşturan çoğunluğun, ekonomik, siyasal ve kültürel hayata aktif olarak katılabilmesi için, gerekli iletişim ve etkileşim ortamını oluşturmalıdır."

*

Yazısının bundan sonraki bölümünde Papini'nin "Gog", isimli kitabına atıfta bulunan Gürdoğan; medyada "yabancılaşmanın, kültürsüzleşmenin ve değersizleşmenin silahşörlüğünü yapanlar" olduğuna dikkat çekiyor.

*

Bunun için, onlar olumlu haberlerden daha çok olumsuz haberlerin peşinde koşulduğunu, çoğunluğun değerlerine duyarlı olmadıklarını "medya için, iyi haber, kötü haberdir" ilkesizliğinin hep devam ettiğini, medya dünyasında, bir kötü haberin, bin iyi habere bedel olduğunu hatırlatıyor.

*

Ve yazısının sonuna doğru, net olarak söylemese de kamuoyunun aslında bir "güç" olmadığını şu cümleleriyle itiraf ediyor:

*

" İletişim araçlarının akılalmaz boyutlar kazandığı yeni yüzyılda, çoğunluk, medyanın hem üreten, hem de tüketen vazgeçilmez bir katılımcısı haline gelmiştir.

*

"Bilgi toplumunun sağladığı imkanlarla, çoğunluk, oyuna ve parasına özen gösterdiği gibi, gazetesine, radyosuna ve televizyonuna da özen göstermelidir."

*

"Oy demokraside, para ekonomide nasıl bir işlev yükleniyorsa, değerler de çoğunluğun düşünce ve eylem dünyasında aynı işlevi yüklenirler" diyerek çok haklı bir tespitte bulunuyor.

*

"Medya özgür bir iletişim ve etkileşim ortamı oluşturamazsa, çoğunluğun değerlerinin aynası olamaz" diyor.

*

Gürdoğan yazısını, "Devletlerin yasaları çiğnenir, çoğunluğun değerleri çiğnenmez" diyerek bitiriyor.