Prof. Dr. Nazif Gürdoğan Yazar, Akademisyen

Temmuz 2016

52 yazı

1 Temmuz 2016, 11:11

"MAVERA DERGİSİ" ve "YEDİ GÜZEL ADAM" ın Türkiye'nin

"MAVERA DERGİSİ" ve "YEDİ GÜZEL ADAM" ın Türkiye'nin toplumsal dokusu ve siyasal yapısına etkileri konusunda Medeniyet Üniversitesi'inden Prof.Dr. AHMET CİHAN ve Doç:Dr. ÖMER SAY başkanlığında sosyolog ve edebiyatcı akademisyenler tarafından ayrıntılı bir araştırma yapıldı.Yakında Üniversite tarafından yayınlanacak.Araştırmacılar Kuruculardan RASİM ÖZDENÖREN ve ERSİN NAZİF GÜRDOĞAN ile ilk elden bilgiler veren uzun söyleşiler yaptılar.Mavera adına kendilerin teşekkür ediyorum.

3 Temmuz 2016, 11:24

ANADOLU'NUN "YEDİ GÜZEL ADAM"I OLMASAYDI TÜRKİYE'NİN EDEBİYAT VE SANAT DÜNYASI BU KADAR ZENGİN OLMAZDI. SOSYOLOJİ OLANI EDEBİYAT OLMASI GEREKENİ ANLATIR

EDEBİYAT TOPLUM İLE İNSAN ARASINDA KÖPRÜDÜR.

3 Temmuz 2016, 11:41

TÜRKLER ASYA'NIN İÇLERİNDEN AVRUPA'NIN İÇLERİNE DOĞRU UZUN BİR YOLCULUĞA ÇIKAN KERVANA BENZER EZANIN OKUNDUĞU YERİ VATAN EZAN OKUNMAYAN

YERDE EZAN OKUMAYI GÖREV BİLİRLER.TÜRKLERİN VATANLARI YANLARINDA TAŞIDIKLARI SECCADELERİDİR. Edebiyat Sanat ve Kültür Araştırmaları Derneği (ESKADER)'nin düzenlediği Bâbıâli Sohbetleri'nin 90'ncısında yazar ve öğretim üyesi Prof. Dr. Nazif Gürdoğan konuk olacak. Gürdoğan'ın sohbeti, "Doğudan Batıya Giden Kervan" adını taşıyor. NAZİF GÜRDOĞAN 1945 yılında Eskişehir'de doğdu. Temel üniversite eğitimini İTÜ'de makina mühendisliği alanında yaptı. İ.Ü. İşletme İktisadı Enstitüsünün uzmanlık programını 1968 yılında tamamladı. Devlet Planlama Teşkilatında 1968 ve 1972 yılları arasında proje değerlendirme uzmanı olarak çalıştı. Bu arada bir yıl İngiltere'de incelemelerde bulundu. Erzurum Üniversitesinde 1972'de akademik çalışmalara başladı. Görevini 1976'da A.Ü. Siyasal Bilgiler Fakültesine aktardı. Doktora çalışmasını 1975'de bitirdi, 1987'de doçent, 1994'de profesör oldu. Mavera dergisinin kurucularından olan Gürdoğan evli ve üç çocuk sahibi, Yeni Şafak gazetesi köşe yazarıdır. "Yedi Güzel Adam"dan biri olarak tanınan Prof. Dr. Nazif Gürdoğan'ın yayımlanmış eserleri şunlar: Teknolojinin Ötesi Kültür ve Sanayileşme Görünmeyen Üniversite Kirlenmenin Boyutları Hicaz'dan Endülüs'e Zamanı Aşan Şehirler Günler Akarken. İki Dünyanın Hesaplaşması

3 Temmuz 2016, 12:21

DOĞRULUKTA VE GÜZELLİKTE YARIŞILAN ORUÇ AYI SONU BAYRAM OLAN AYDIR

Günden güne bütün boyutlarıyla hayatın zenginleştirilebilmesi için, her toplumun denizi arayan ırmaklar gibi, güzellik ve doğruluğu araması gerekir. John Keats'ın çok yalın bir biçimde vurguladığı gibi: "Güzellik doğruluktur, doğruluk da güzellik."

*

Dünyada herkes, güzelliği tanıma ve doğruluğu yakalama gücüne sahiptir. Barajların enerji üretme potansiyellerini yapılarında taşıdıkları gibi, insanlar da çığır açma ve öncü olma güçlerini yüreklerinde taşırlar.

*

Güzelliği arayan, doğruluk bulur. İyiliklerin özendirilmesi, kötülüklerin önlenmesi, herkesin güzellik peşinde koşması ve doğru düşünmesini öğrenmesine bağlıdır. Herkesin kendisinden etkilendiği, bilgeliğin simgesi, güzelliği aramanın yorulma bilmez yolcusu, düşünce ve eylem ustaları vardır.

*

Onların yolu, doğruluğun, güzelliğin ve iyiliğin yoludur. Her biri, iki dünyada da denize açılan ırmakların yönünü gösteren bir kutup yıldızına benzer.Onları izleyenler güzelliğin ve doğruluğun referansı olurlar.

*

Çirkinliğin güzelliğe, yanlışlığın doğruluğa ve kötülüğün iyiliğe üstün gelmeye başladığını düşünüyor ve eğitimsizliğin bütün sorunların ana kaynağı olduğunu görüyorsanız, bilgi ve hikmet sevgisinin duraklarına ulaşanların tuttuğu ışığa yönelin ve onlara bağlanın.

*

İnsan kendi gücünün farkına onları izleyerek varır. Onların yardımı olmadan hayatı yaşanır kılacak güzelliğin kapılarını aralamak oldukça zordur. Güzelliğin yolunda olanlar, güzelliği arayanların ışığı ve destekçisi olurlar.

*

Türk toplumunun düşünce ve eylem dünyasına yeni boyutlar kazandıran, doğrulukta güzelliği, güzellikte doğruluğu bulan, seven ve sevdiğinde yok olmanın en güzel örneklerini veren ustaları vardır.Onların başında "Herkes güzeldir sen güzelsen" diyen Yunus gelir.

*

Her insanın yapısında güzellik tutkusu ve doğruluk arayışı doğuştan vardır. İnsanın iç dünyasından dış dünyasına doğru uzanan öğrenmesini öğrenme süreciyle, gönlünün derinliklerinde uyuyan arslanlar bir bir uyandırılabilir.

*

Büyük bilgi ve hikmet sahiplerinin yol ve yöntemlerinin inceliklerini kavramadan ve bütün zenginlikleriyle bugüne taşımadan, güzelliğin ve doğruluğun zenginleştirilmesi mümkün değildir.

*

İnsan içinde taşıdığı gücün büyüklüğünün bilincine, gönül mimarlarının çığır açan eserleri ve ilham veren hayat öyküleriyle varır.Anadolu insanının romanı büyük gönül mimarlarının hayat öyküleridir.

*

Anadolu insanı, yanlışlığın üstesinden doğrulukla, kötülüğün üstesinden iyilikle, çirkinliğin üstesinden güzellikle ve ümitsizliğin üstesinden de ümitle gelmesini bilmiştir.

*

İnsanın doğru düşünme ve doğruluğu bulma yolunda, kendisiyle savaşmasından daha büyük bir savaş yoktur.

*

İnsan için en büyük başarı da, kendi sınırlarını aşarak, büyük gönül ustalarıyla bütünleşmesini bilmektir. Geleceğin büyükleri, geçmişin büyüklerinin omuzlarında yükselir.

*

Her insan iç dünyasının olumlu güçlerini değil, olumsuz güçlerini harekete geçirdiği için, dünyada savaşlar birbirini izliyor.

*

İç dünyalarını Cehennem'e çevirenlerin, dış dünyalarını bir Yeryüzü Cenneti'ne dönüştürmeleri mümkün değildir.

*

Dış dünya tek tek bütün insanların iç dünyasının, kültür ve ekonomideki yansımasıdır.

*

İnsanlar tek tek iç dünyalarındaki güzellikleri yakalayabilirlerse, dış dünyanın bütün çirkinlikleri bir bir yok olup gidecektir.

*

İç dünyayı güzelleştirmek için her insanın gönlündeki "Yusuf"u uyandırması gerekir.

*

Dışarıda görülen dünya içerideki dünyanın aynasıdır.

3 Temmuz 2016, 19:02

Terör "ÇİZMELİ AYAKLARLA" cephelerde savaşan üniformalı

Terör "ÇİZMELİ AYAKLARLA" cephelerde savaşan üniformalı generallerle değil, "RÜZGARDAN HAFİF TOPUKLARLA" gönüllerde savaşan üniformasız generallerle çözülür.Fatih gibi "SULTAN KIYAFETLİ DERVİŞ"lere,Akşemseddin gibi, "DERVİŞ KIYAFETLİ SULTAN"lara ihtiyaç vardır.

3 Temmuz 2016, 19:12

AVRUPA'DA OLUNMADAN ASYA'DA OLUNMAZ

Bu yazı daha önce 17.06.2016 tarihinde de yayımlanmıştı.

Son yirmibeş yıldaki gelişmelerle, özellikle Avraasya'daki sınırlar büyük bir esneklik kazandı. Artık Soğuk Savaş döneminde olduğu gibi, hiçbir ülkenin gümrük duvarlarının arkasına çekilerek, bağımsızlığını koruması mümkün değil.

*

Oluşmakta olan dünyada, bir ülkenin bağımsızlığı, çevresindeki gelişmelerden soyutlanarak, kendi sınırları içinde istediğini yapması anlamına gelmiyor. Sınırların önemini yitirmesi, devletleri dış politikaları gibi iç politikalarını da şeffaflaştırmaya zorluyor.

*

Türkiye'de olduğu gibi, bir ülke bağımsızlık konseptinin arkasına saklanarak toplumun gösteri ve yürüyüş yapma hakkını, devletten izin almadılar diye, çiğneyemeyeceği gibi, şiddete dayanmayan gösterileri polis gücüyle de dağıtamaz. Dayatmacı yönetimler, iktidarlarını korumak için herşeyi isterler. Ancak globalleşen dünyada her istediklerini de yapamazlar.

*

Globalleşmeyle büyük bir güç kazanan AB de Avrasya ekseninde "ben bağımsız devletim, kimse benim iç işlerime karışamaz" deme hakkına, aşılması oldukça güç bir sınır getiriyor. Avrasya havzasında yer alan her ülke, siyasal alanda Kopenhag ekonomik alanda da Maastricht kriterlerine saygı göstermek zorunda. Bu kriterlere uymayan ülkelerin de AB'de yeri yok.

*

Türkiye'nin dayatmacı odakları, AB'nin açık seçik kriterleri işlerine gelmediği için, AB'ye alternatif arama telaşına düştüler. Anadolu'da hiçbir temsil gücü olmayan bütün marjinal kesimler, "AB düşmanlığı", ortak paydasında yeni bir cephe oluşturdular. Cephenin ana özelliği dayatmacılık. Dertleri, bağımsızlığı değil, iktidarlarını korumak. **** Dayatmacılar AB'ye her gün yeni bir alternatif bulma peşindeler. AB'yi kimi Türk tarihinin akışına ters bulurken, kimi de kültürüne, sanatına, değerlerine ve dinine karşı buluyor. Tanzimat'tan bu yana dayatmacıların zihniyeti hiç değişmedi. Onlar hala, Türkiye'ye "pazar" ekonomisi ve "katılımcı" demokrasi lazımsa, "biz getiririz", AB de "kim oluyor" diyorlar.

*

Türk toplumu elli yıllık demokratik yönetim tecrübesi ışığında açıkça gördü ki, dayatmacılıktan ve dayatmacı güçlerden bu ülkeye hiçbir fayda gelmez. Onlar iktidarlarını korumak için, bütün bir ülkeyi savaş alanına çevirebilirler. Korku ve düşman üretmekte onların üzerine yok, "psikolojik" savaşın da ustasıdırlar. Onlar isterlerse yalnızca, Mersin'i değil, İstanbul'u bile yangın yerine çevirirler.

*

Dayatmacılar bilsinler ki, Avrasya'da "ben bağımsızım, istediğimi yaparım" dönemi kapandı. Avrasya'da ayakta kalmak isteyen her ülke, Avrupa standartlarını yakalamak zorunda. Siyasal, ekonomik, sosyal ve kültürel alanda Avrupa standartlarını yakalayamayan bir Türkiye'nin hem Asya'da, hem de Avrupa'da sağlam bir yeri olamaz. Bu bağlamda Türkiye için AB'nin alternatifi yoktur.

*

Yirmibirinci yüzyılda Türkiye ya AB'nin güçlü bir üyesi ya da bugünleri de arayan dayatmacı bir Ortadoğu ülkesi olacak. AB'nin dışında kalarak, Avrupa standartlarını yakalamaya çalışmak, denize girmeden yüzme öğrenmeye çalışmak gibi olur ki, bu, global dünyada kesinlikle mümkün değildir.

*

Türkiye Asya ile Avrupa arasında "köprü" olmazsa, istemese bile "engel" olur ki, bu Türkiye'ye olduğu kadar Avrupa'ya da büyük zarar verir.

*

Bu zararın altından Avrupa kalkar, ama Türkiye bir daha doğrulamaz.

*

Avrupa'yı dağılmaktan Türkiye kurtarır.

3 Temmuz 2016, 19:52

YOL BİLGİNLERİN YOLU DEĞİL BİLGELERİN YOLUDUR

Dünyanın her şehrinde, kalabalıklarla birlikte yaşayan, ancak kalabalıkların rüzgarına kapılmayanların oluşturdukları, huzur ve güven adaları vardır.

*

Bir bilge, gönül zengininin çekim alanında oluşan, korku ve tedirgenlikten uzak, ümit adalarında, insanlar iç dünyalarıyla birlikte dış dünyalarını da zenginleştirirler.

*

İstanbul başta olmak üzere, bütün Anadolu şehirlerinde, insanların iki dünyasını Cennet'e çevirmek için, bütün ömürlerini adayan bilgeler vardır. Onlar nerede olurlarsa olsunlar, çevrelerinde herkesin kolaylıkla ulaşabileceği, duvarsız, kapısız, herkese açık, bir bilgi paylaşım ortamı oluşur.

*

Bilgi ve bilgeliğin büyütüldüğü yerlerde, herkes bilene öğrenci, bilmeyene öğretici olur. Bilgelerin olduğu yerde, insanlara hem öğrenci, hem de öğretici olmanın verdiği gücün, bilincine varırlar. Öğrenmesini öğrenmenin yeri,zamanı,yaşı yoktur.

*

Dünyada bilgi ve bilgelik birikimi, bilimin burnuna halka takmasını bilen ,akılları hem başlarında hemde gönüllerinde olan bilgelerle yeni boyutlar kazanır.Onlar bilimi aramazlar, bilim onları arar ve bulur.iki yanı keskin bir kılıç gibi olan bilim,bilgelerin elinde hayatı yok etme yolunda bir araç değil, hayat verme yolunda bir araç olur .

*

Bilimin gelişmesiyle, görünen dünyadaki teknolojik başarıların, görünmeyen dünyayı yok sayarak, yeryüzünü Cennet'e dönüştürmesi bekleniyordu. Herşeyi bildiği, her sorunu çözeceği kabul edilen bilimin, insanlığa en büyük armağanı nükleer silahlar oldu.

*

Seküler dünyanın tek yol gösterici olarak kabul ettiği bilimin ürünü atom bombalarıyla Japonya'da, yüz binlerce suçsuz insanın hayatı yok edildi. Japonya'da Japonlarla birlikte, bütün insanlık öldürüldü. Kutsal kültürle bağlarını koparan seküler kültür, bilimi yanına alarak, bütün dünyayı, Cehennem'e dönüştürmeye devam ediyor.

*

Kutsal kültürün doğruları değişmez, seküler kültürün doğruları ise, sürekli değişir. Bilimdeki değişmeler, en açık biçimde, Fizik'te gözlenir. Fizik'teki yeni gelişmeler, bilimin değişmez sanılan doğrularını, bütünüyle değiştirerek, seküler kültürde büyük kırılmalara yol açtı.

*

Bilim, yapısı gereği sürekli değişmek zorundadır. Bir dönemin doğruları, başka bir dönemin doğruları tarafından yıkılır. Görünen dünyanın değişen doğrularıyla, görünmeyen dünyanın değişmeyen doğrularına ulaşılamaz.

*

Kutsal kültürü “afyon” sayarak, bütünüyle hayatın dışına atan Sovyetler Birliği'nin sonu, bilimi tek yol gösterici kabul eden, seküler kültürün de sonu olmuştur. Toplumlar değişen bilimin doğrularını, değişmeyen doğrular olarak kabul ederlerse, onları büyük bir boşluğa düşmekten, hiçbir güç kurtaramaz.

*

Savaşan dünyada, insanların iç ve dış dünyalarına anlam kazandıracak olanlar, bilimin burnuna halka takarak, onu bütün insanlığın hizmetine sunmasını bilen bilgeler olacaktır.

*

Her biri, tek başına bir bilgelik adası olan, bilgelerin çevresinde, düşmanlıklar dostluklara dönüşür.

*

Bilgeler bilimi savaş yolunda değil, barış yolunda kullanırlar.

*

Bilim bilgeliğin kaynağı olursa bilim olur.

4 Temmuz 2016, 15:35

BAYRAMDA KAN DENİZİNE DÖNÜŞEN İSLAM DÜNYASI

============================================== İslam dünyasında ortasından kan akan şehirlerin arasına Bağdat, Şam, İstanbul’dan sonra Dakka da katıldı.Emevilerin başkenti Şam’da, Abbasilerin başkenti Bağdat’ta,Osmanlıların başkenti İstanbul’da, her gün bütün insanlık onlarca defa öldürülüyor.Artık yalnızca İslam dünyasında değil, dünyanın hiç bir ülkesinde insanlık ayakta kalamaz.

*

Avrupa'da İngilizlerin başkenti Londra’nın da , Fransızların başkenti Paris’in de ortasından kan nehirleri akıyor.Dünyadaki bütün ülkelerden, okyonus ortasında batmakta olan gemiler gibi, çığlık çığlığa S.O.S. sinyalleri yükseliyor.Kaptanı Batı ülkeleri olan dünya gemisi batıyor.

*

Kutsal kültürün anavatanı, Peygamberler ülkesi Ortadoğu’dan bütün dünyaya armağan edilen,sonu bayram olan Oruç ayında, bütün dünya Allah’ın verdiği canı, Allah’tan başka kimse alamaz diyerek, savaşa savaş açmasını, savaşsız dünya için, barışla silahlanmasını öğrenmelidir.

*

Dünyada barışla silahlanmasını bilmeyen ülkeler, savaşla silahlanan ülkelerin, savaş alanı olmaktan kurtulamazlar.Ülkeler savaşlarla değil, barışlarla geleceğe taşınırlar.Tarihin ana dinamiği, savaştan önce barıştır.Yirmi birinci yüzyılda Batı tarihi, Doğu tarihi yok, dünya tarihi vardır.

*

Dünyada Müslümanlar için her yılın bir ayı oruç ayıdır. Yılın on bir ayında ekilenler, oruç ayında biçilirler. Oruç ayı sonu bayram olan aydır.Yeni bir bayram gününde,başta Müslüman ülkeler olmak üzere, dünyadaki bütün ülkeler,dünya barışı için yardımlaşmak zorundadır.

*

Dünyada bütün ülkelerin, savaşı doğru yapan, savaşı iyi yapan liderlere değil, doğru savaşı yapan, iyi savaşı yapan liderlere ihtiyacı vardır.Dünya barışının en büyük, en önemli, en güçlü, en etkili güvencesi, lider konumundaki bilgeler, bilge konumundaki liderler olacaktır.

*

Yirmi birinci yüzyıl İslam dünyasının savaşlarla yerle bir edildiği, ekonomik, siyasal ve kültürel dengelerinin altüst olduğu, dökülen kan ve göz yaşlarının göllere dönüştüğü yüzyıl oldu.Ortadoğu’nun çivisini çıkaran Amerika ve Rusya terörü bir salgın hastalık gibi, bütün dünyaya yaydı.

*

Savaşlar teröre, terör savaşlara yeni teknikler, yeni yöntemler kazandırdı. Dünyanın her yanında, her gün intihar saldırılarıyla yüzlerce insan öldürülerek, cephelerdeki savaşlar şehirlere taşındı.Artık her şehir intihar saldırılarının hedefidir.

*

Bilge şair şair bilge, Sezai Karakoç’a göre, hayatı şiire şiiri hayata taşımanın en büyük ustası olan, hayata ve İslam dünyasına kendi iç dünyasından bakmasını bilen, dürüstlük ve ahlak abidesi , Mehmet Akif’in, “Şark” şiirinde anlattığı dünya, Doğusu ve Batısıyla bugünün dünyasıdır.

*

Dünyanın her yanında “Düşünmeyen Başlar” lider, “Paslı Vicdanlar” toplum önderi, “Aldırmaz Yürekler” akademisyendir. Hepsi el ele vererek, dünya barışını dinamitlemek için, ellerinden ne geliyorsa fazlasıyla yapıyorlar. Dünyayı kan denizine dönüştürmede en büyük sorumluluk onların taşıdığı sorumluluktur.

*

Dünyada savaşın içinde yer alan, savaşın tarafı olmuş, bir yanından savaşa bulaşmış, düşünen, vicdan sahibi, yüzü temiz, alnı ak, o kadar çok az insan var ki, dünyadaki savaşların sonu gelmiyor. Irak’taki savaşı , Suriye’deki savaş izliyor, İstanbul’daki intihar saldırısının ardından Washington’daki intihar saldırısı geliyor.

*

Savaşın yol açtığı zorunlu göçlerle gelen, toplumsal ve siyasal sorunlar, bütün ülkelerin kültürel dokularını ve ekonomik yapılarını dinamitledi. Dünyada savaşa taraf olmuş olmamış, savaştan etkilenmeyen hiç bir ülke kalmadı.

*

Dünyanın hiç bir yerinde savaşa bulaşıp da eli temiz kalmış hiç bir insan yoktur.

*

Savaşlar ülkelerden önce medeniyetlerin sonunu getirecektir.

*

Bayram savaşla değil barışla bayram olur.

4 Temmuz 2016, 15:44

Göz yaşından bayram sofralarının düzenlenmediği,kandan

Göz yaşından bayram sofralarının düzenlenmediği,kandan elbiselerle bayram namazlarının kılınmadığı bayramlar dileğiyle, bütün arkadaşlarımızın , bütün takipcilerimizin , bütün yakınlarımızın bayramlarını kutluyorum.Oruçlar oruç,bayramlar bayram olsun.

4 Temmuz 2016, 16:21

SEZAİ KARAKOÇ'UN "KÖPÜK" ŞİİRİNDEN BİR YASİN SURESİ YORUMU

======================== "Evi sokağı çarşıyı onaran Yasin Paslanan güneşi sığayan sure Atalara doğru yürüyen sure Eve ve eller can veren sure Geceye zikzaklar çizdiren sure Güneşi batıran doğuran sure Hamile Meryemi doğurtan sure Evin taşlığına çiçekler serperek Yağmuru çatıda dömdüren sure Huzuru geceye ekleyen sure Gece gündüz bir bekçi gibi Ebedi bir gözcü nöbetci gibi Evin yüreğinde bekleyen sure"

4 Temmuz 2016, 17:03

DÜNÜN YÖNTEMLERİYLE BUGÜNÜN SORUNLARI ÇÖZÜLMEZ. BEDRİ RAHMİ EYÜBOĞLU'NUN "ÜÇ DİL" ŞİİRİNDE VURGULADIĞI GİBİ. "EN AZINDAN ÜÇ DİL BİLECEKSİN / EN AZINDAN ÜÇ DİLDE DÜŞÜNÜP

RÜYA GÖRECEKSİN " TÜRKİYE SANAYİLEŞME DEVRİMİ KAÇIRDI. GLOKALLEŞME DEVRİMİNİ KAÇIRMAMALIDIR.

5 Temmuz 2016, 07:32

Yeni bir bayram gününde İslam dünyasında kan

Yeni bir bayram gününde İslam dünyasında kan gövgeyi götürüyor.Dökülen kanlardan Müslüman ülkelerin bütün yöneticileri sorumludur.Dünyada hiç kimse ortasından kan nehirleri akan şehirlerde yaşamak istemez.Herkes silahını yere çevirsin.Bu intihar saldırılarına" ancak yer dayanır", yer direnir.

5 Temmuz 2016, 08:19

Zihni Hızal İslam Dünyası'nın "Şavaş Pilot"dur.Ankara'da Çubuk barajı

Zihni Hızal İslam Dünyası'nın "Şavaş Pilot"dur.Ankara'da Çubuk barajı üzerinde ölümsüzler kervanına katılmıştır.Ortadoğu'nun kalbinde bir Amerikan eyaleti olan İsrail ile Filistinlilerin cephelerde değil, pazarlarda svaşmasını öğrenmesi gerekir.Hızal'ın vurguladığı gibi Allah'ın verdiği canı yalnızca Allah alır.Ölen ya da öldüren olmak değil,dirilen ve dirilten olmak çok daha önemlidir.

5 Temmuz 2016, 08:24

DÜNYADA KİMSE GAZZE'DE FİLİSTİLİLER GİBİ IRAK'TA IRAKLILAR GİBİ SURİYE'DE SURİYELİLER TÜRKİYE'DE ANADOLU İNSANI GİBİ ÖLMEDİ

. Gazze İsrail tarafından sürekli ateş altında tutulan, dünyanın kangren olmuş yarasıdır. Bir oruç ayında, Gazze yanıyor, sahur sofrasında anneler, çocuklar ve yaşlılar ölüyor. Gazze'de kan gölleri oluştu.

*

Gazze okyanus ortasında yanan bir gemi gibi, çığlık çığlığa bütün dünyadan yardım bekliyor. Ancak hiçbir ülkeden ses çıkmıyor. Doğusu ve Batısıyla bütün dünya, 'Yavuz diyarı' Gazze'ye ve Gazze' lilere duyarsız.

*

Dünyanın haksızlıklara karşı çıkan, hak gözetir aydınları, Yunus gibi: 'Kastım budur şehre varam / Feryadü figan koparam' diye haykırıyorlar. Onların haykırışlarını, dünyanın hiçbir başkentindeki, seçilmemiş ve seçilmiş krallar duymuyorlar.

*

Dünya başkentleri Tel Aviv gibi Gazze'nin çığlıklarına kör, sağır ve dilsiz. İsrail'in sürdürdüğü, vahşi ve orantısız savaşı durdurmak bir yana, Müslüman ülkeler kendileriyle savaşıyorlar.

*

Bir uçak kazasında hayatını kaybeden, Sezai Karakoç'un 'Savaş pilotu' yazısında anlattığı, Anadolu'nun Şeyh Şamil'i Zihni Hızal: 'Dayatmacı yönetimin sonunun geleceğinden emin olsam, Ankara'nın üstünde, kendimi ve uçağımı feda etmekten bir an bile tereddüd etmem' dermiş.

*

Dünya da Hızal gibi, İsrail'in devlet terörünü lanetleyen ve haksızlıklara isyan eden binlerce pilot, Tel Aviv üzerinde, kendini feda etmeye hazırdır. Ancak Hızal ve onlarda biliyorlar ki : 'Kan akıtmakla akan kan durmaz' ve 'kan kanla temizlenmez.'

*

Ortadoğu'da on yıllarca İsrailliler öldürmenin, Filistinliler ölmenin sonunu bir türlü getiremediler. İsrailliler öldürmeye doymuyor. Filistinliler de ölmeye doymuyor. Akan kanlar, barış getirmediği gibi, savaşı daha da hızlandırıyor.

*

Dökülen kanlar, kan dökenlerin vahşetine yeni boyutlar kazandırıyor. Kimsenin gönlü barışta olmadığı için, herkesin aklı savaşta.

*

İnsanlar birbirimizi nasıl öldürürüz diye, fırsat kolluyorlar, ölmekten ve öldürmekten bıkmıyor ve yorulmuyorlar.

*

Bir insanı öldüren bütün insanlığı öldürür.

5 Temmuz 2016, 08:36

Türkiye’de faizsiz finans konusunda uzman kişiler düşünüldüğünde ilk akla gelen isimlerden birisi olan…

Türkiye’de faizsiz finans konusunda uzman kişiler düşünüldüğünde ilk akla gelen isimlerden birisi olan Maltepe Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Nazif Gürdoğan’la gerçekleştirdiğimiz röportajın katılım bankalarıyla alakalı olan kısmını bugün sizlerle paylaşıyoruz. Röportaj: Talip Kul / talipkul2014@gmail.com “KATILIM BANKASI DEĞİL PAYLAŞIM BANKASI” Faizsiz finansın Türkiye’deki gelişimini nasıl özetlersiniz? Eski isimleri faizsiz finans kurumları, özel finans kurumları. Aslında katılım bankacılığı demektense paylaşım bankaları, paylaşım kurumları ya da paylaşım finans kurumları demek daha doğru olur. Bütün dünyada faizsiz finans kurumları tartışılıyor. Türkiye’de faizsiz finans kurumları ilk defa Özal zamanında açılmaya başlandı. İlk olarak Faisal Finans kuruldu, sonra Albaraka ve Kuveyt Türk geldi. O zamanlar Türkiye yetmiş sente muhtaç bir haldeydi ve finans kurumları Ortadoğu sermayesini Türkiye’ye çekme açısından çok önemliydi. Ben de finans kurumlarının kuruluşunda yer aldım. Faisal Finans o dönemde Tüpraş’a büyük bir finansman sağlamıştı. Bu o dönemde rekor bir rakamdı. Şimdi o günlerden bugünlere Türkiye ekonomi başta olmak üzere her açıdan çok değişti. Seksenli yıllarda Türkiye’nin dışarıya açılmasından sonra kapalı ekonomiden açık ekonomiye geçmesinden sonra ithalatçı Türkiye ihracatçı Türkiye’ye dönüştü. “…FİNANS SİSTEMİ DE DEĞİŞMEK ZORUNDADIR!” Yeni bir Türkiye ile karşı karşıyayız. Bu noktada Türkiye’nin bankacılık sisteminin de değişmesi gerekiyor mu sizce? Ben 1968-1972 yılları arasında DPT’de çalıştım. O yıllarda Özal müsteşardı. DPT’nin çok farklı, renkli ve değişik bir yapısı vardı. Nuri Pakdil, Rasim Özdenören, Cevat Ayhan, Bahri Zengin, Temel Karamollaoğlu, Yusuf Özal, Yıldırım Aktürk gibi bugün önemli yerlere gelmiş arkadaşlarımız DPT’de çalışıyorlardı. Türkiye’nin toplam ihracatı 3-4 milyar doları bulmuyordu. Bu ihracatın yüzde seksenini tarım ürünleri oluşturuyordu. Bugünse Türkiye’nin ihracatı 150 milyar doların üzerinde ve ihraç edilen ürünlerin yüzde sekseni sanayi ürünlerinden oluşuyor. Bu ihracatın üçte biri otomotiv sektöründen oluşuyor. O yıllarda Türkiye’de otomotiv sektörü kurulmamıştı. TOFAŞ ve Renault’un kurulması içi çalışmalar yapıldı. Büyük tartışmalar olmuştu. Başlangıçta DPT bu tesislerin 20 bin araç üretmesine izin vermişti. Şimdi onların toplam kapasitesi 250 bini aştı. Toplam motorlu araç üretimi ise ülkemizde 1 buçuk milyonu aştı. Bu araçların yarıdan fazlası ihraç ediliyor. Türkiye ihracatının önemli bir gelir kaynağı otomotiv sektörüdür. Değişen dönüşen bir Türkiye var. Dolayısıyla Türkiye’nin bankacılık sistemi de, finans sistemi de değişmek zorundadır! Faizin doğru bulunmamasının temel nedeni nedir? Faiz ilk çağlardan Aristo’dan, Eski Yunan’dan, Hristiyanlıktan, Musevilikten bu yana tartışılan bir konu. Felsefecilerin, iktisatçıların, dinlerin her zaman tartıştığı bir konudur. Normalde olumlu bakılmayan bir meseledir faiz ancak batıdaki pozitivist gelişmelerden sonra faiz genel seküler dünyada kabul görmeye başladı ve bütün dünyada ekonominin vazgeçilmez bir parçası haline geldi. Önemli olan para ticareti yapmamaktır. Para ticareti her zaman paranın ranta, verimsiz alanlara kaymasına ve paranın israfına sebep olmuştur. Onun için felsefeciler, iktisatçılar, dinler faizi eleştirmiştirlerdir, karşı çıkmışlardır ve faizi yasaklamışlardır. “NAKİT VAKIFLARI FAİZSİZ FİNANSIN TEMELİDİR” Osmanlı’dan günümüze faizsiz finansın temel taşları neler olmuştur? Bizim kültürümüzde de faizsiz sistemin geçmişi yeni değildir. Bizde de Tanzimat’tan bu yana bu sistem tartışılmaktadır. Yardımlaşma sandıkları kurulmuştur. Nakit vakıfları vardır. Bu vakıflar Kanuni zamanında İslam’a uygun olup olmadığı konusunda çok tartışılmıştır. Sonra genel kabul görmüş ve binlerce nakit vakfı kurulmuştur. Nakit vakıfları bugünkü faizsiz bankacılığın ilk orijinal kurumlarıdır. Onlar para ticaretinin değil, sanayinin, iş dünyasının ihtiyacı olan kaynağı sağlama konusunda önemli bir fonksiyon yüklenmişler, Osmanlı ekonomisini canlı tutmuşlar ve cumhuriyetin ilk yıllarına kadar varlıklarını sürdürmüşlerdir. Bursa’da çok ciddi nakit vakıfları vardır. Bütün Anadolu ve Balkan şehirlerinde nakit vakıfları vardır. Geçmişte yaşanan tartışmalarda Ebu Suud Efendi nihai noktayı koymuş ve nakit vakıflarının gerekli ve önemli olduklarını vurgulamışlardır. “PARA ARAÇTIR AMAÇ DEĞİL” Dünyadaki krizlerin önüne geçmek için faizsiz finans dünyanın birçok ülkesinde tartışılıyor. Sizin fikriniz nedir? Finansman ekonominin, işletmeciliğin, pazarlamanın temel fonksiyonlarından biridir. Finansmanda önemli olan reel ekonomiyi desteklemektir. Para alınan satılan bir ürün değildir. Para ticareti kolaylaştıran değer ölçme, değer biriktirme ve ticaret aracıdır. O yüzden para bir ürün gibi bir mal gibi alınıp satılmamalıdır. Ana tartışma konusu budur. Bütün dünyada bu konu tartışılmaktadır. Son yıllarda özellikle Amerika’da, Avrupa’da ortaya çıkan nakit krizi, finansal krizler para ticaretinden kaynaklanmaktadır. Paradan para kazanmanın önüne geçmek sadece İslam dünyasının değil batı dünyasının da, Çin’in de, Hindistan’ın da sorunudur. Çünkü dünyada 60-70 trilyon dolarlık ürün, hizmet, bilgi üretiliyor ancak bunun on katı büyüklüğünde bir finansal sistem var. Bu sanal bir ekonomidir. Ve burada yapay yollarla para elden ele dolaştırılarak değişik finansal yöntemlerle sanal bir kar ortaya çıkmaktadır. Bu da önünde sonunda kaçınılmaz krizlere sebep olmaktadır. 2008 ABD krizi buna son örnektir. Dolayısıyla krizsiz bir ekonomi ve dünya isteniyorsa para ticaretine dur denilmelidir. Para bir araçtır. Araç halinden çıkarılıp amaç haline getirilmemelidir. “SEKÜLER İNSAN İLE ETİK İNSAN” İslam Ekonomisi değerleri günümüz ekonomi modellerine nasıl uygulanabilir? Berlin Duvarı’nın yıkılmasının ardından yeni bir dünya doğdu. Eskiden sağcılar, solcuların, kapitalistlerin, komünistlerin çatışması vardı. Kapitalist sistem ile komünist sistem tartışılıyordu. Marx’ın ünlü bir sözü vardır “Komünizmden önce kapitalizm gelir.” Komünizm 1989 Berlin Duvarı’nın yıkılmasıyla tarihe karıştı. Artık dünyada komünizmden önce kapitalizm gelmeyecek çünkü komünizm öldü. Yeni bir dünya kurudu. Bu dünyada artık sağcıların solcuların, kapitalistlerin komünistlerin kavgası yok. Bu yeni dünyada yarışma ekseni yeni bir hal aldı. Artık sağcılarla solcular değil de seküler kültüre bağlı olanlarla –para her şeydir diyenlerle-, para araçtır diyenlerin yarışması var. Yerel düşünenlerle, küresel düşünenlerin; hayatın odak noktasında güzel insan vardır diyenlerle, ekonomik insan vardır diyenlerin yarışması var. Seküler ekonomi için her şey paradır, para için her şey mubahtır, her şey ticarileştirilebilir derler oysa kutsal kültürden beslenen ekonomi hayatın odak noktasına ekonomik insanı değil etik insanı bırakır. Etik insan değerler önemlidir der, ekonomi için kırmızı çizgileri vardır.Kendisi için istediğini başkası için de ister. Berlin duvarından sonra serbest pazar değil etik pazar var artık. Buna göre her şey mubahtır, isteyen istediğini alıp istediğini satabilir, bırakınız alsınlar bırakınız geçsinler diyen Adam Smith’in liberalizm ilkesi artık “alsınlar, satsınlar ama etik davransınlar, evrensel etik ve hukuk ilkelerine uysunlar ” diyen bir dünya var. Para kazanmak her şeydir diyenler, para için her şeyi yaparlar. O yüzden dünyada krizlerin üstesinden gelinmiyor. Krizlerin kaynağında işte bu seküler zihniyet var. Varsa yoksa da sermaye her halükarda kazanç diyen zihniyet bu devirde geçerliliğini yitirmiştir. Kapıların, duvarların, çatıların olmadığı yenidünyada etik insan, güzel insan önem kazanmıştır. Dünya, politika, edebiyat, sanat artık bu etik ilkelere saygılı olmak zorundadır. KATILIM BANKALARINA TAVSİYELER… 1993’te özel finans kurumlarının tüm sektördeki payı %4 iken bugün katılım bankalarının payı %5’in biraz üzerinde sizce bunun nedeni ne? Demek ki dünyadaki ve Türkiye’deki gelişmelere ayak uyduramıyorlar, kendilerini yenileyemiyorlar, maliyetlerini düşüremiyorlar, müşterilerini tatmin edemiyorlar… Artık şunu herkesin kavraması lazım müşteri velinimettir. Firmaları, kuruluşları, finans şirketlerini müşteri ayakta tutar. Finans kurumlarının iki tane müşterisi var. Bir tasarruf sahiplerine yeteri kadar kar payı vermek zorundalar, iki kaynaklarını kullanacak sanayiciler var onlara da düşük maliyette finansman sağlamak zorundalar. Ve artık sadece ticarete aracı olmaktan çıkıp iş sermayesi gibi çalışmak zorundalar. Yeni yöntemler geliştirmek zorundalar. Yeni enstrümanlar geliştirmek zorundalar. Yeni pazarlara açılmak zorundalar. Bütün dünyadan tasarruf toplamak zorundalar ve bütün dünyaya finansman sağlamak zorundalar. Artık öyle tek ülke tek pazar yok. Bütün dünya tek pazar, bütün dünya müşteriniz. Bütün dünyayı hedeflemiyorlarsa büyümeleri mümkün değil. Yorumlar

5 Temmuz 2016, 08:53

TALİP KUL İLE FAİZSİZ FİNANS SİSTEMİNİN GELECEĞİ SÖYLEŞİSİ: BANKALAR SEKÜLER DÜNYANIN DELİ DUMRUL'LARIDIR. REEL EKONOMİNİN ON KATI BİR PARASAL EKONOMİNİN

OLDUĞU DÜNYADA PARA TİCARETİNİ ÖNLEMEDEN FİNANSAL KRİZLERİ ÖNLEMEK MÜMKÜN DEĞİLDİR.PARANIN BOŞ DURMASINI ÖNLEMEK İÇİN NAKİT VAKIFLARININ BUGÜNE TAŞINMASI VE YENİ İŞLEVLERLE DONATILMASI GEREKİR.

7 Temmuz 2016, 09:12

"BİN LOKMA ÜRET BİR LOKMA TÜKET" DİYEN TASAVVUF BİTMEZ TÜKENMEZ BİR BİLGİ VE BİLGELİK HAZİNESİDİR

=========================================== YENİ ŞAFAK GAZETESİNDEN EMETİ SARUHAN İLE SÖYLEŞİ ================================================= Maltepe Üniversitesi'nde İktisadi İdari Bilimler Fakültesi'nin dekanlığını yapan, aynı zamanda Yeni Şafak'ta köşe yazarı olan Prof. Ersin Nazif Gürdoğan, makine mühendisliği alanında eğitim görmüş, fakat zamanla kendi deyimiyle mühendislik eğitiminin çok da önemli olmadığını görerek ve biraz da kuru bularak işletme ve ekonomi alanına yönelmiş. Ayrıca bir de edebiyat macerası var Gürdoğan'ın. Edebiyatımızda "Yedi Güzel Adam"dan biri olarak tanınıyor. Batı'nın ürünü olduğu düşünülerek ötelendiği bir dönemde romana sahip çıkan Nuri Pakdil, Rasim Özdenören ve Fethi Gemuhluoğlu'nun yönlendirmeleri sayesinde Dostoyevski ve Tolstoy onun yazarları olmuş. Nazif Gürdoğan hocamızla konuşurken coşkusu ve pozitif yapısı bana da yansıdı. Sanki güzelliği anlatmaktan hiç bıkmıyordu. Köşesinde gündeme ve zamana direnen yazılar yazmaya çalıştığını söyleyen Gürdoğan, üslup olarak sadelik ve yalınlıktan yana. "Yalınlıkta derinlik vardır" diyor. Aslında Gürdoğan'ın söylediği şey de temelde bu; yalın ve sade yaşamak. Geçtiğimiz haftalarda görüştüğüm Süleyman Seyfi Öğün sermaye ve siyaset dışında bir üçüncü yol önerisinde bulunuyor, iktidar ve kapitalizmle hesaplaşmanın gerekliliğine dikkat çekiyordu. Nazif Gürdoğan da böyle bir hesaplaşmanın gerekliliğine inanıyor ama Asr-ı Saadet'e atıfta bulunarak, sermayenin tam da içinden bir hayat telakkisi kuruyor. ============================ "Seküler kültür dünyaya savaş ve yıkımdan başka bir şey vermemiştir derken bir yandan da küreselleşme bütün ülkeleri, siyasal sorunlarını savaş alanlarından daha çok barış masalarında çözmeye zorluyor "diyorsunuz. =========================== Küreselleşme de seküler kültürün ürünü değil mi? ========================================== Seküler kültür insanın Allah'la olan bağlarını koparmasıdır. Seküler kültür aklın dışında yol gösterici kabul etmediği , "Allah yoksa her şey mübahtır" dediği için, daha çok kazanma yolunda her şeyi meşru görür. Buna karşılık kutsal kültür: "Allah var ve her şey onun belirlediği ilkeler içinde olmalıdır" der. Anadolu insanı Mevlana'nın pergel metaforunda vurgulandığı gibi, duvarların kapıların ortadan kalktığı bir bilgisayar ekranı gibi düz ve kare dünyada, sabit ayağıyla yerel düşünüp,değişken ayağıyla küresel davranıp bütün dünyayı dolaşmasını öğrenmelidir. YEREL DÜŞÜNMEK KÜRESEL DAVRANMAK Dünyaya glokal vizyonla bakma nasıl gerçekleşecek ? =========================================== Kendiniz olmak, kendi değerlerinizi içselleştirerek bütün dünya ile rekabet etmesini öğrenmek. Sabit ayağınızı kendi değerlerinize kültürüne tutarak, değişken ayağınızla da bütün dünyayı dolaşmaktır "global vizyon". Yeni dünya ordularla değil, kültürel değerlerle, girişimcilerle fethedilen bir dünya. Kültür, ekonomiyi de yönlendirerek dünyayı şekillendirmenin en güçlü aracı haline geliyor. Bunun için de küresel düşünmek gerekir. Sınırların olmadığı bir dünya var. Edebiyat da, kültür de, ekonomi de, politika da bu dünyaya uyarlanmak için yeniden kendisini yapılandırmalıdır. TÜKETİYORSAM VARIM Tüketim çılgınlığının tedavi reçetesi nedir? Günümüzde gerçekten çok gösterişe ve tüketime dönük bir kültür var. Bu kültürün merkezi Amerika. Amerika tüketim kültürünü Hollywood ve Disneyland aracılığıyla bütün dünyaya ihraç etti. Kullan-at kültürü oluşturdu. Bir şeyi kullanıp atmayınca modern sayılmazsınız. "Tüketiyorum öyleyse varım" diyen bir kültür. Buna karşı bizim elimizdeki en güçlü silah tasavvuf kültürüdür. Mevlana'nın, Hacı Bektaş'ın, Yunus'un, Hacı Bayram'ın yoğurduğu bir kültür. Burada önemli olan gözün doyurulmasıdır. Güzelliğin büyütülmesidir. Tüketimin bütün dünyayı sel suyu gibi sardığı bir dönemde insanın iç dünyasını zenginleştirip, gözünü doyurmaktır. Yani bir lokma bir hırka yaşamak mı? Hep eleştirilir. Bu anlayışın bizim insanımızı atalete yönelttiği iddia edilir. Oysa burada önemli olan basit ve yalın yaşamaktır. Tasavvuf yalın yaşama, sevgiyle silahlanma ustalığıdır. Tüketirken bir hırka bir lokma, üretirken de bin lokma bin hırka üretmektir. İhtiyacı olana verme kültürüdür. Veren el kültürüdür. "Yalın yaşıyoruz öyleyse varım" demeliyiz. Bunun kaynağı da tasavvuftur. Bin lokma bin hırka nasıl üreteceğiz? Cumhuriyet döneminin en büyük yanılgılarından biri "Batılılar gibi tüketirsek onların tüketim kalıplarını benimsersek, onların ekonomik gücüne de ulaşırız" diye düşünülmesidir. Batı'nın tüketim kültürü olduğu gibi transfer edilmiştir. Ama başörtüsünü atmakla, kravat takıp takım elbise giymekle bir toplum Almanya'nın, Fransa'nın ekonomik gücüne ulaşmaz. Oysa onlar gibi üretmesini öğrenseydik, tarımı, hayvancılığı onlar gibi modernize edebilseydik, endüstriyel üretime geçebilseydik şimdi farklı bir konumda olurduk. Batı'nın üretim yöntemlerini üretim kalıplarını transfer ederek başarılı bir şekilde uygulayarak hem ekonomik gücü, hem de kültürel gücü geliştirmek mümkündür. MODA TUZAĞINA DÜŞMEYELİM Günümüzün "bir lokma bir hırka"sı bir eve ve işe mi denk geliyor? O şekilde kategorize etmek istemiyorum ama orada ölçü yalınlık. Gösterişe kapılmamak, basit yaşamayı bilmek. Önemli olan ihtiyaçların karşılanmasıysa size bir iki takım elbise yeter, ama hedef modaya göre giyinmekse 1000 takım elbise de yetmez 100 tane ayakkabı da yetmez. Bu tuzağa düşmemek lazım. Tükettikleriyle insanın değeri ölçülüyor. "Arabandan güzel olmazsın" deniliyor, "Evin ne kadar büyükse sen de o kadar büyüksün" deniyor. Bu yargıları tersine çevirmeliyiz. Müslümanlar da aynı düşünceyle mi hareket ediyor? Kesinlikle, son dönemde bunu çok net şekilde görüyoruz. İnsanlar biraz para kazanınca ilk işleri cip almak, tripleks villalar almak oluyor. Araba modelleri sürekli değişiyor. Akdeniz'de, Karadeniz'de yetmiyor Paris'te, Londra'da yazlık evler alınıyor. Sonu gelmez bir tüketim çılgınlığı başlıyor. Bu tuzağa düşmemek lazım. Gerçek cihad cephede olan değil insanın kendisiyle olan cihadıdır. YOKSULLUK ERDEM DEĞİL Girişimciliğe çok önem veriyorsunuz. Sizce nedir girişimcilik? Girişimcilik veren el olma sanatıdır. İslam tarihine baktığımızda girişimcilere en güzel örnek olarak Abdurrahman bin Avf'ı verebiliriz. Hicrette Mekkeliler Hz. Peygamber'e gitmişler. "Zor durumdayız, bize ne tavsiye edersiniz" demişler. Peygamber Efendimiz bunun üzerine Mekke ve Medinelileri bir araya getirmiş. "Mekkeliler birikimini, Medineliler de mallarını ortaya koyacak, birlikte çalışacaksınız. Bu bir kardeşlik ortaklığı olacak, kârı paylaşacaksınız" demiş. Abdurrahman bin Avf'ın da payına çok zengin bir Medineli sahabi düşmüş. "Malımın yarısı senin" demiş. Abdurrahman Avf "Ben senden hiçbir şey istemiyorum. Bana sadece çarşının yolunu göster" demiş. İşte girişimcilik çarşının yolunu öğrenmektir. Girişimcilik sermaye işi değil, bir risk alma işi, yenilik yapma işi, uzağı görme işi. Abdurrahman bin Avf da çarşının yolunu öğrenerek Medine'nin en büyük zenginlerinden olmuş. 6 defa servetini bağışlamış ve cennetle müjdelenen sahabilerden. İslam zenginliğe olumsuz bir anlam yüklemiyor o halde? Bizim kültürümüzde yoksul gibi yaşamak bir erdem fakat yoksulluk bir erdem değil. Yoksullukla savaşmak herkesin görevi. Bir ülkede konut ihtiyacı çözülmezse sosyal patlamaların önüne geçemezsiniz. Bir ülkede açlık problemini çözemezseniz krizlerin önüne geçemezsiniz. Açlık problemini çözmek bütün insanların sorumluluğu. Dünyada açlıktan biri ölüyorsa neredeyse bütün dünya katil oluyor demektir. Bugüne kadar ticaret hafife alınmış. Halbuki Hz. Muhammed, Hz. Hatice, İmam-ı Azam ticaretle uğraşmış. Müslümanlık yalın ayaklılık değil. Dünyada öyle bir anlayış var. Müslümanlar ekonomiden, ticaretten anlamazlar, hayatın dışında insanlar gibi sanki. Oysa tam tersi. İslam dünyayı bir bütün olarak görüyor. Ahiret, dünyayı içinde meyvanın çekirdeğini içinde taşıdığı gibi taşıyor. İslam diğer medeniyetlerden farklı, ahiret ve dünyayı bir bütün olarak taşıyor. Hiçbir dünyevi kazanım yok ki onda ahirete dönük bir kazanım olmasın, hiçbir ahirete yönelik kazanım yok ki onun dünyevi bir boyutu olmasın. Dünyayı veren el olursak değiştiririz Hz. Peygamber'in Mekke'nin fethinde olduğu gibi, kimsenin burnunu kanatmadan dünyayı değiştirmemiz gerekir diyorsunuz. Bu nasıl olacak? Peygamber Efendimiz'in Mekke'yi kimsenin burnunu kanatmadan fethettiği gibi, böyle kansız, savaşsız fetihler olmalıdır. Bu değişimin sağlanması için insanın ruhunun gönlünün eğitilmesi önem kazanıyor. İç dünyanın zenginleştirilmesi borsa endeksleri, döviz kurları ile değil, şiirle, sanatla, edebiyatla kültürle olur. İç dünyasını zenginleştirenler dış dünyalarını zenginleştirirler. İç dünyaları ile savaş halinde olanlar kendileriyle çatışanlar çevreleriyle de çatışırlar. Bu zenginliğe ulaşmanın yolu veren el olmaktan, kendisi için istediğini başkası için istemekten geçiyor. Veren el konumuna geçtiğimizde ne değişir? Dünyanın her şeyi değişir. Ekonomik yapı, kültürel yapı, siyasal yapı değişir. Dünyada iktidar olma daha fazla kazanma savaşı var. İnsanın doğası öyle. Dolayısıyla insanın gözünün doyurulması önemli. Veren el olunca gözünüz doyuyor, karnınız doyuyor ve başkalarının karnını doyurmayı da bir görev diye düşünüyorsunuz. Önemli olan bütün insanların temel ihtiyaçlarını karşılayacak ekonomik düzeni oluşturabilmek. Herkesin konut ihtiyacını karşılamak, herkesin karnını doyurmak, herkese aş ve iş sağlamak önemlidir ama herkese araba, uçak, triplex villalar sağlamaya kalkarsak dünyanın kaynakları yetmez. Dünyanın kaynakları bütün insanların karınlarını doyurmaya yeter ama gözlerini doyurmaya yetmez. İSTANBUL'DA VAR OLMAK İÇİN DÜNYADA VAR OLMALISINIZ "Dünyayı bir bütün olarak, bir mescid olarak görmemiz gerekir" diyorsunuz. Hangi bağlamda? Küreselleşme bağlamında söylüyorum. Yeryüzü size mescid kılındı diye ayet var. Dünyayı bir bütün olarak görmemiz, coğrafya bağımlılığından kurtulmamız lazım. İlk Müslümanlar "Biz Mekke ve Medine'de doğduk. Buranın dışında ölmeyiz" deselerdi. İslam; ne Anadolu'ya gelirdi, ne İspanya'ya giderdi. Mekke ve Medine'de kalırdı. Onlar dünyayı bir bütün olarak görmüşler ve hem dünyayı değiştirip dönüştürmüşler, hem de İslam'ı bütün dünyaya taşımışlar. Türkiye'de bir kurum İstanbul'da var olmak istiyorsa bütün dünyada var olmalıdır. Küreselleşme başka yerde şubesi yok anlayışını ortadan kaldırdı. Başka yerde şubemiz yok derseniz Amerikalılar "Bizim her yerde şubemiz var" deyip sizin kahvenizi burada size, sizin köftenizi de hamburgerin içine koyup size pazarlıyorlar. Siz kültürünüzü dünyaya taşımazsanız dünya kültürünü size kabul ettirir. YEDİ GÜZEL ADAMDAN BİRİ İnsanları doğdukları yer etkiler. Eskişehir sizi nasıl etkiledi? Eskişehir Orta Anadolu şehirlerinden biridir. Osmanlı Devleti'nin kuruluş bölgesi diye bakabiliriz. Eskişehir deyince akla Yunus Emre, Seyit Gazi, Nasreddin Hoca gelir. Kültürümüzün bu 3 ana noktası Eskişehir kaynaklıdır. Ben lise bitene kadar Eskişehir'de bu kültürde büyüdüm. Eskişehir'deki entelektüel çevreyle tanışmış mıydınız? Cevat Ülger Hoca Eskişehir'deydi. Öğrencisi olmuştum lisede. Deneme Dergisi Nabi Avcı, Ahmet Kot, Atasoy Müftüoğlu gibi arkadaşlarımızın öncülüğünde Eskişehir'de çıkmaya başladı. O dönem kendinize meslek olarak mühendisliği seçmenizin özel bir nedeni var mı? 68 kuşağındanım ben. Bizim lise yıllarımızda hem okul hem aile çevresinde mühendislik çok önemsenirdi. Bizim kuşak mühendis olmaya yönlendirildi. Çünkü Türkiye toplu iğne bile üretemeyen bir ülke olarak anlatılırdı her yerde. Bu yüzden de, üretimin öncüleri olmak gerekir, bu öncüler de mühendislerdi. Edebiyatla ne zaman kesişti yolunuz? O zaman Devlet Planlama Teşkilatı'nda çalışıyordum. Çok farklı bir kurumdu. Özal müsteşardı. Çok renkli bir bürokrat kadrosu vardı ki belki onlara "girişimci bürokrat - girokrat" demek gerekir. Nuri Pakdil, Rasim Özdenören, Erdem Beyazıt ve Akif İnan'ı tanıdım Planlama yıllarında. Edebiyatla dostluğum da böyle başladı. Nuri Pakdil çok önemserdi roman okumayı. İlk karşılaştığımızda "Roman okur musunuz" diye sormuştu. "Biz roman okumayanın düşmanıyız" demişti. "Dostoyevski okumayana ehliyet bile verilmemeli" derdi. Gerçekten roman hayatı bütünüyle kucaklayan edebiyat türlerinin başında geliyor. Bu çevre Mavera'yı nasıl doğurdu? Edebiyat Dergisi, Diriliş, Büyük Doğu dergileri yayınlarına ara verince Mavera'yı yayınlama kararı alındı. O yıllarda Ankara'daydık. Rasim Özdenören, Alaattin Özdenören, Hasan Seyit, Erdem Beyazıt, Akif İnan, Cahit Zarifoğlu. İlk sayısı 1976'nın son ayında çıktı. Edebiyatsız bir medeniyetin, medeniyetsiz bir edebiyatın olmayacağını düşünerek Mavera'yı çıkarmaya başladık. Türkiye'nin edebiyat dünyasını edebiyat dergilerinin oluşturduğu düşüncesine katılıyor musunuz? 20. yüzyıla edebiyatçılar şairler yüzyılı diyebiliriz. Siyasal kültürel yapılanmamızda onlar etkili olmuştur. Türkiye bir dönem çok büyük bir kültür değişimi yaşamış. Bütün kurum kuruluşlarını Batı'dan ithal etmiş. Kendi değerlerini reddetmiş. Böyle bir ortamda kurtuluşun Batı'da değil, kendi medeniyetimizde olduğunu vurgulamak, edebiyatı, sanatı, şiiri iman için bilmek gibi bir strateji uyguladık. Bu dergiler bu bakışla oluştu. "Yedi Güzel Adam" ismi Cahit Zarifoğlu'ndan yadigar değil mi? Cahit Zarifoğlu'nun kitabına atfen öyle isimlendirildi Mavera Dergisi'nin kurucuları. Böyle anılmak çok güzel olsa gerek... Evet "Yedi Güzel Adam"dan biri olmak önemli. Bizim kültürümüz güzelliğin kültürü gerçekten. Ümit Sinan'ın çok güzel bir ilahisi vardır, çok güzel anlatır bizim toplumumuzu. "Gül alırlar, gül satarlar /Gülden terazi tutarlar / Gülü gülle tartarlar / Çarşı pazar güldür gül" Şiir güzelliği aramaktır.Hayatın şiirini güzellikte yarışanlar yakalar.

7 Temmuz 2016, 15:33

YA DEĞİŞİRSİN YA ÖLÜRSÜN DEĞİŞMEYEN ÖLÜR

Dünyada ülkelerin gücü, küreselleşmeyle büyük bir hız ve yoğunluk kazanan kültürel dönüşümlere, ayak uydurmasını başarmasından kaynaklanıyor.

*

Ürün, hizmet ve bilgi üretiminde, dünya standartlarını belirleyen, kamu, özel ve gönüllü kesimdeki kurum ve kuruluşlar, ülkelerin ordularının yerine geçtiler.

*

Ülkelerin rekabette en güçlü, en etkili silahları, yılların içinde oluşan değerleridir. Ülkelerin gücünü, görünen varlıkları değil, görünmeyen varlıkları belirlemektedir.

*

Uzun ömürlü, güçlü kurum ve kuruluşlar, yüzyılların zor imtihanlarından geçmiş, değerlerle inşa edilirler. Onlar değişmeden değişen, dönüşmeden dönüşen esnek yapılarıyla, kendilerini süreklilik içinde yenilemesini bilirler.

*

Ekonomik, siyasal ve kültürle boyutlarıyla insanların hayatını kolaylaştıran kurum ve kuruluşlar, hem ulusal, hem de uluslararası pazarlarda ödüllendirilirler. Dünyanın her ülkesinde insanlara yardım eden kurum ve kuruluşlara, insanlar yardım ederler.

*

Kurum ve kuruluşlar, yardım eden ve yardım edilen kurum ve kuruluşlar olmak için, kendi iç yapılarındaki değişim ve dönüşüm hızlarını, dünyadaki değişim ve dönüşüm hızının üstünde tutmasını bilmek zorundadırlar.

*

Nasıl derilerini değiştirmeyen yılanlar uzun ömürlü olmazlarsa, kendilerini yenilemesini bilmeyen kurum ve kuruluşlar da, uzun ömürlü olmazlar.

*

Harvard profesörlerinden John P. Kotter, işletmelerde değişim yönetimi için, aşağıdaki sırayı izleyen bir yol haritası önermektedir: * Pazar ve rekabet ortamını inceleyerek, değişimde bir öncelikler sıralaması yapmak. Krizlerdeki fırsatları, fırsatlardaki krizleri görmek için, sık sık toplantılar düzenlemek. *Kuruluşlarda değişimi yönetecek ve çalışanların katılımı sağlayacak, güçlü bir çalışma ekibi oluşturmak. *Değişimin kusursuzca yönetilmesi sağlayacak çalışanların benimseyeceği vizyonu belirlemek ve uygulama stratejileri geliştirmek. *Çalışanların vizyonu benimsemesini önleyen engelleri ortadan kaldırmak, yenilik getiren düşünce ve uygulamaları özendirmek. *Değişim yönetiminin, kısa, orta ve uzun vadeli kazanımlarını öngörmek, uygulama sonucu kazanımları hesaplamak ve katkıda bulunanları ödüllendirmek. *Vizyonda belirlenen hedeflerdeki sapmaları belirlemek, ayrılmaların giderilmesi, yeni stratejiler geliştirilmesi için, gerekli insan kaynakları çalışmalarını yapmak ve değişim çabalarını sürekli kılmak. *Kuruluşlarda değişim yönetiminin kurumsallaşmasın sağlayacak, liderlik yapısını güçlendirmek.

*

Dünyanın duvarsız ve kapısız bir çarşıya dönüştüğü bir dönemde, ülkelerle birlikte bütün kurum ve kuruluşlar, kendilerini sürekli yenilemek zorundadırlar.

*

Yirmibirinci yüzyıl değişime direnme yüzyılı değil, değişimi yönetme yüzyılıdır. Çünkü, zaman içinde, hiçbir kurum ve kuruluşun değişmeden durması mümkün değildir.

*

Değişime direnen bütün kurum ve kuruluşlar küçülürler, değişimi yönetmesini bilenler de büyürler.

*

Dünyanın her yerinde, katma değeri yüksek ürün ve hizmet üreten kurum ve kuruluşlar, katma değeri düşük ürün ve hizmet üreten kurum ve kuruluşlardan daha hızlı değişirler.

*

Değişimi yönetme değişmedsen değişmesini bilmektir.

8 Temmuz 2016, 09:16

New York çağdaş dünyanın Yeni Roma'sıdır

New York çağdaş dünyanın Yeni Roma'sıdır. Üçüncü Roma Moskova değil New York'tur. New York'ta olmayanlar,dünyanın hiç bir yerinde olamazlar.New York'ta başarılı olanlar dünyanın her yerinde başarılı olurlar.

8 Temmuz 2016, 09:21

Türkiye Cumhuriyet döneminde Avrupalılar gibi

Türkiye Cumhuriyet döneminde Avrupalılar gibi tüketmesini öğrendi, Avrupalılar gibi üretmesini öğrenemedi. Türkiye'nin yeni misyonu Avrupalılarla üretimde doğru tüketimde ters orantılı bir yarışa girmektir.Dünyanın her yanında üreten eller tüketen ellerden üstündür.

9 Temmuz 2016, 15:50

DÜNYANIN YENİLİK MERKEZİ SİLİKON VADİSİ'DİR

Dünya ekonomisindeki büyük dönüşümlere ilişkin kitaplarıyla tanınan Alvin Toffler geçen hafta Kalite Kongresi'nde "Ülkelerin dünyadaki gelişmelere nasıl uyum sağlayabileceğini" anlattı.

*

Toffler'i Mavera okuyucularına tanıtan Dr. Kemal Kahraman oldu. Kahraman Toffler'le yapılan ve "Prewiews and Premises" adı altında yayınlanan uzun bir konuşmadan "Kapitalizm ve Sosyalizmin Ötesi" bölümünü çevirdi.

*

Kahraman'ın Mavera dergisinde yayınlanan çevirisi okuyuculardan büyük ilgi gördü. Toffler, Sovyetler Birliğini'nin dağılmasından çok önce "Kapitalizm" ve "Sosyalizm"in geçerliliğini büyük ölçüde yitireceğini söylüyordu.Sözkonusu kitap "Dünyayı Nasıl Bir Gelecek Bekliyor" adıyla "İz" yayınları arasında çıktı.

*

Toffler'in tahmin ettiği gibi, on yıl geçmeden "Sosyalizm" çöktü. İnsanı ekonomik, sosyal ve kültürel hayatın odak noktasına yerleştirerek, özgürlüklerin yolunu sonuna kadar açmayan hiçbir yönetimin ayakta kalamayacağı ortaya çıktı.

*

"İz yayıncılık" ayrıca Toffler'in "Eco-Spasm" isimli küçük bir kitabını da "Ekonominin Çöküşü" adı altında yayınladı. Toffler hayatın içinde bir düşünür. Bütün dünyayı dolaşır, konuşmalar yapar, ülke ve büyük şirket yöneticileriyle görüşür, aydınlarla tartışır. Onun düşüncelerinin tutarlılığı her yanıyla hayatın içinde olmasından kaynaklanıyor.

*

Toffler, Malezya Devleti'ne de danışmanlık yaptı. Özal'ın Türkiye'yi dünyaya açması gibi, Mahathir'in de Malezya'yı dünyaya açmasında etkili oldu. Malezya, toplum ve ekonomi üzerindeki dayatmaları kaldırarak, büyük bir ekonomik patlama gerçekleştirdi.

*

Toffler Malezya'nın "Sanayi Toplumu"nun fabrikalı sektörlerinden daha çok "Bilgi Toplumu"nun fabrikasız sektörlerine ağırlık vermesinde etkili oldu. Kuala Lumpur'da "Silikon Vadisi" gibi, "Elekronik Sanayi Koridor"u kuruldu. Dünyanın en yüksek binası "Petronas" kuleleri yapıldı.

*

Mahathir'in demokrasi ve pazar ekonomisinin ilkelerini hiçe sayan savurganlıkları ülkede büyük bir ekonomik ve politik krize yol açtı. Ülke büyük bir kaosa sürüklendi.

*

Başbakan'ın ilk yaptığı Maliye Bakan'ı Enver İbrahim'i yolsuzlukla suçlayarak, tutuklamak oldu. Ardından da uluslararası kurum ve kuruluşlarla birlikte globalleşme, krizin tek sorumlusu ilan edildi.

*

Toffler Türkiye'deki girişimcilere de "Silikon Vadisi'ne gidin, bilgi teknolojisinin merkezinden ülkenize üretim ve yönetim konusunda yenilik transfer edin" diyor.

*

"Silikon Vadisi" dünyadaki üretim ve yönetim gücünün simgesi oldu. Vadi'deki başarının sırrını keşfetmeden "Yeni Ekonomi" ve "Yeni Yönetim"e ayak uydurmak mümkün değildir.

*

Türkiye'de her üniversitenin bir Silikon Vadisi olmalıdır.

*

"Yeni Sözler" Silikon Vadi'lerinde söylenir.

*

Konya Silikon Vadi'lerinin anasıdır. .

9 Temmuz 2016, 16:04

Anadolu girişimcilerine Silikon Vadi'sine gitmelerini tavsiye eden

Anadolu girişimcilerine Silikon Vadi'sine gitmelerini tavsiye eden Gelecek Bilimcisi ALVIN TOFFLER seksen yedi yaşında vefat etti. İstanbul'daki yarım inşaatların tepelerindeki demirleri "ümit filizleri" olarak yorumluyan Toffler kare dünyayı en iyi okuyan düşünürdü.

9 Temmuz 2016, 16:17

Sıfır hiyerarşi , sıfır bürokrasi , sıfır protokol diyen ve eş başkanlarla

Sıfır hiyerarşi , sıfır bürokrasi , sıfır protokol diyen ve eş başkanlarla yönetilen kurum ve kuruluşlarla ordu gibi örgütlenen hiyerarşik ve bürokratik kurum ve kuruluşların rekabet etmesi mümkün değildir.

9 Temmuz 2016, 16:34

Futbol ruhunu bilime satan ve paraya tapan seküler toplumun yeni afyonudur

Futbol ruhunu bilime satan ve paraya tapan seküler toplumun yeni afyonudur. Seküler kültür dünyayı bir Yeryüzünü Cenneti'ne değil,bir Yeryüzü Cehennemi'ne çevirdi.Devletler futbol sahalarındaki yarışmaları cephelerde savaşa dönüştürdüler.Devletler maç yapar gibi savaş yapıyorlar.

9 Temmuz 2016, 23:07

Duvarların olmadığı dünyada duvarları olan bir üniversite olmaz

Duvarların olmadığı dünyada duvarları olan bir üniversite olmaz. Uzaktan eğitim fakülteleri ve sürekli eğitim merkezleri olmayan üniversiteler dünya üniversitesi olamazlar.Her üniversite bir "Açık Üniversite" olmak zorundadır.

10 Temmuz 2016, 12:35

Terör dünya barışının karşısındaki en büyük tehdittir.Terör

Terör dünya barışının karşısındaki en büyük tehdittir.Terör karşısında dünya ya kenetlenecek ya da paramparça olacaktır. Terörü "Savaş satanların zamanı geçti,biz barış satıyoruz" diyen Mesnevi'den daha büyük,daha önemli,daha etkili bir güç yoktur.

11 Temmuz 2016, 21:34

KRİZLER ÜRETMEDEN TÜKETENLERDEN KAYNAKLANIR

Türkiye'nin bütün kurum ve kuruluşlarının üretim güçleri, Avrupa ülkelerinin benzer örgütleriyle karşılaştırıldığında, çok gerilerde kaldıkları görülür. Türkiye kamu, özel ve gönüllü kuruluşlarıyla, Avrupa'nın üretim gücü en düşük olan ülkesidir. Dayatmacı yönetimler yetmiş yıldan beri üretim konusunda tam tersini söyleyerek, içeride ve dışarıda herkesi aldattılar. Hala da aldatabileceklerini sanıyorlar. Onların yüzünden ülke kaynakları verimli bir biçimde kullanılamadığı gibi, sonuna kadar da yağmalandı. Dayatmacı zihniyetin iç ve dış düşman saplantısı yüzünden, yerli ve yabancı sermaye yatırımları büyük ölçüde durdu. Dayatmacı yönetim iktidarını korumak için "ürün" ve "hizmet" değil, "korku" ve "düşman" üretiyor. Üretmeden tüketenler yüzünden, Türkiye seksen öncesinin Demirbank'ı gibi, bilançodaki aktifi, sermaye ve borçlarını karşılamayan iflas etmiş bir ülke durumuna düşer.Ülkelerin tüketenlerin çokluğundan değil, üretenlerin çokluğundan gelir.Ülkeleri tüketen eller daha çok üreten eller ayakta tutar. Özal da seksenli yılların başında yaşanan ekonomik krizi atlatabilmek için IMF ile bir "Stand by" anlaşması imzalamıştı. Ancak Özal bu anlaşmayı, ihracata dayalı dışa dönük bir ekonomik büyüme stratejisiyle bütünleştirdi. Özal "orta gelir tuzağı"na düşmemek için, bütün ülkede bir yatırım ve ihracat seferberliği ilan etti. Özal dünya pazarlarında pay sahibi olmadan, uluslararası politikada söz sahibi olunamayacağını çok iyi biliyordu. Türkiye'deki farklı eğilimleri "Osmanlı Millet Sistemi" gibi, bir siyasi parti şemsiyesi altında toplamayı başardı. Özal, bu güçle Cumhuriyet tarihinin en önemli ekonomik hamlesini yaptı. Ayrıca da 141, 142 ve 163 maddeleri kaldırarak, "CHP" zihniyetine en büyük darbeyi vurdu. Türkiye'de Özal'ın stratejisini izleyerek,Özal'dan daha ileri adımlar atmadan , ekonomik, siyasal ve kültürel alanda gerçekleştirilen ve gerçekleştiremeyen yapısal değişimleri değerlendirmek mümkün değildir. Dayatmacı "CHP" zihniyeti devleti çalıştırmadığı gibi, çalışanın da yolunu keser. Dayatmacıların elinin değdiği her yerde kriz bitmez, her kesime domino etkisiyle yayılır. Ekonomik krizler sermaye kıtlığından değil, birikim kıtlığından kaynaklanır.

12 Temmuz 2016, 09:32

Ortadoğu'da Batı'nın Seküler medeniyetiyle

Ortadoğu'da Batı'nın Seküler medeniyetiyle Doğu'nun Kutsal medeniyeti savaşıyor.Roger Garaudy'nin kitabının isminde de vurguladığı gibi:"GELECEĞİMİZDE İSLAM VARDIR."İslam Kitap Sahibi Dinlerin en sonda geleni,ancak en başta olanıdır.Kutsal medeniyetin güneşi batmaz.

12 Temmuz 2016, 19:43

Yapımcılığını Abdülhamit Güler Yönetmenliğini

Yapımcılığını Abdülhamit Güler Yönetmenliğini Sevcan Dik'in yaptığı Tv NET "KİTAP KOKUSU" programında Kütüphanelerin gizemli dünyasını konuştuk.Nuri Pakdil'in, Cahit Zarifoğlu'nun kitap dünyalarında kısa yolculuklar yaptık.

12 Temmuz 2016, 21:13

EKONOMİ EŞİTTİR ÜRETEN İNSAN ÇARPI KÜLTÜRÜN KARESİDİR

Değişik alanların uzmanlarınca, nasıl tanımlanırsa tanımlansın, son değerlendirmede ekonomi, insanlığın kültürel birikiminin, hayatın değişik boyutlarındaki yansımasıdır.

*

İnsanlık tarihi boyunca, üretim gücünü belirleyen, en büyük ve en etkili kaynak kültür olmuştur. Yoksulluk gibi, zenginlik de bir sorun kaynağıdır.Üretim peşinde koşmak kadar tüketimden kaçınmak da, bütün kültürlerde, en başta gelen erdemdir.

*

Dünyanın her yerinde ülkelerin üretim güçlerinin yeni boyutlar kazanmasının kaynağında, gerek üretici gerekse tüketici olarak, insan vardır. Öncesi kültür olduğu gibi, sonrası da kültür olan ekonominin tarihi insanla başlar.

*

insanın olduğu yerde, ya kültür ya da ekonomi değil, hem kültür hem de ekonomi vardır. Einstein'in enerji formülüne benzetilerek söylenirse: Ekonomi eşittir üreten insan çarpı kültürün karesidir. İnsanda gizlenen gücü, kültür gün ışığına çıkarır.

*

Dünyada yoksulluğun olduğu kadar zenginliğin de kaynağı ekonomiden önce kültürdür.İnsanları tüketen el olmaktan daha çok üreten el olmaya özendiren kültürler , yoksulluğun üstesinden gelmesini bilirler. Yoksulluk üretmeden tüketenlerden kaynaklanır.

*

Dünyanın her yerinde kültürel güç, üretilen ürün, hizmet ve bilgilere yansır. Üretim peşinde koşan kültürler, üretimde yarışan insanların sayısını çoğaltırken, tüketim peşinde koşan kültürler , tüketimde yarışan insanların sayılarını çoğaltır.

*

Ekonomilerin canlılığı, üretim ve tüketim peşinde koşan insanların yarışmasından kaynaklanır. Üretimde yarışanlar, tasarruflara yeni alanlar açarken, tüketimde yarışanlar da savurganlığa yeni boyutlar kazandırır.

*

"Teknolojinin Ötesi" kitabımız da vurguladığımız gibi, teknoloji hayatı kolaylaştırmanın olduğu, kadar zorlaştırmanın da aracıdır. Benzer şekilde ekonomi de dünyadaki zenginlikleri büyüttüğü kadar yoksullukları da büyütür.

*

Ekonomik güç, iki yanı keskin kılıç gibi, bir toplumda tasarrufları artırmakla kalmaz, savurganlıkları da artırır. Bunun için, hem üreticilere hem de tüketicilere kutup yıldızı olma görevini ekonomi değil, kültür yüklenmelidir.

*

Kazanmanın her şey olduğu bir kültürde, kazanmak için her şey yapılır. Sağlıklı bir toplumda en düşük gelirliler, en yüksek gelirliler gibi değil, en yüksek gelirliler, en düşük gelirliler gibi yaşar.Savurganlıkta erdem erdemde savurganlık yoktur.

*

Hayatın kültürel boyutu gözardı edilirse, ekonomik boyut bütün sorunların kaynağı olur. Anadolu insanının kültüründe, sürekli tekrarlandığı gibi: "En düşük gelirliler gibi yaşamak bir erdemdir, ancak toplumun en düşük gelirlisi olmak bir erdem değildir."

*

Sağlıklı bir toplumda tüketimden önce üretim peşinde koşmak bir kültürel görev, aynı zamanda kültürel bir sorumluluktur.Üretimde yarışmanın olmadığı bir toplumda hayatın hiç bir alanında gelişme olmaz.

*

Kültürel görev ve sorumluluklarının bilincinde olmayanlar, ekonomik görev ve sorumluluklarını eksiksiz olarak yerine getiremezler.

*

Kültürde iyilik ve kötülük yarışı nasıl sonuç verirse, ekonomide üretim ve tüketim yarışı aynı sonucu verir.

*

Ekonomi akılla, kültür gönülle düşünür.

*

Ekonomide aranılan kültürde bulunur.

*

Ekonomiden önce kültür gelir.

*

Önce kültür vardır.

12 Temmuz 2016, 21:21

Ekonomi kültürün üretim ve tüketime dönük yüzüdür

Ekonomi kültürün üretim ve tüketime dönük yüzüdür. Kültürsüz ekonomi güçsüz,ekonomisiz kültür etkisiz olur. Yoksul kültürün zengin ekonomisi olmaz.Kültürel dokusu sağlam olan toplumların ekonomik yapısı güçlü olur.

13 Temmuz 2016, 17:08

AVMLERDE İSTEKLER ÇARŞILARDA İHTİYAÇLAR KARŞILANIR. AVMLER "TÜKET AT" KÜLTÜRÜNE ÇARŞILAR "ATMA DEĞERLENDİR" KÜLTÜRÜNE YENİ BOYUTLAR KAZANDIRIR.AVMLER GÖZ

DOYURMAYA ÇARŞILAR KARIN DOYURMAYA ODAKLANIRLAR. ANADOLU'DA DENİLDİĞİ GİBİ:"GÖZÜN KARNI YOKTUR".KARNI EKMEK GÖZÜ TOPRAK DOYURUR."KEFENİN CEBİ YOKTUR"

13 Temmuz 2016, 17:11

Amerika Hollywood'dan rasyonel üretim kültürünü değil

Amerika Hollywood'dan rasyonel üretim kültürünü değil, irrasyonel tüketim kültürünü bütün dünyaya ihraç etti. Dünya Amerikalılar gibi üretemese de Amerikalılar gibi tüketmesini öğrendi.Herkes Cola içiyor,hamburger yiyor.

13 Temmuz 2016, 20:44

MESNEVİ DÜNYANIN BİLGELİK KAYNAĞIDIR

Anadolu insanı, kimliğini oluşturan bin yıllık tarihiyle birlikte yaşar. Her Anadolu insanı bin yıl yaşamış gibi, bilgi, birikim ve bilgelikle yüklüdür.

*

Bütün insanları sevgiye, saygıya, kardeşliğe ve kurtuluşa çağıran Mesnevi, Anadolu insanının yanında taşıdığı vatanıdır. Mesnevi dünyanın bilgelik kaynağıdır.

*

Dünyada bilgelik kaybolsa, Asya’dan Avrupa’ya Mesnevi okuyarak giden Anadolu insanı, bilgeliği yeniden bulur.Anadolu bilgeliğin vatanıdır.Bilgelik kimlik taşımaz.

*

Bilgeliğin zirvelerinden, Molla Cami Mevlana için, “Peygamber değildi, ancak kitabı vardı” demekten kendini alamaz. Söz konusu olan kitap ise, 26 bine yaklaşan beyitiyle Mesnevi’dir.

*

Mesnevi adına üniversiteler açılan kitaptır.“Kandan elbiseler” giyilen, gözyaşlarının yağmur olduğu dünyada, bütün ülkelerin canhıraş bir şekilde aradığı barış Mesnevi’dedir.

*

Savaş dünyası, bir insanı bir savaş alanından alır, başka bir savaş alanına taşır. Barış dünyası ise, bir insana bir gönül kazanmanın, bir savaş kazanmaktan daha önemli olduğunu anlatır.

*

Mesnevi’de cephelerdeki savaşlardan daha çok gönüllerdeki savaşları kazanmanın incelikleri anlatılır. Bir insanın gönlünü kazanmak, bütün insanlığın gönlünü kazanmaktır.

*

Dünyanın hiç bir yerinde, hiç bir kimse, bilinen sorulara bilinmeyen cevaplar arayan Mesnevi’den usanmaz. Dünyanın neresinde olursa olsun, Mesnevi okuyan Mesnevi’de kendini bulur.

*

Mevlana iki dünyanın üzerindeki örtüleri kaldırarak, iki dünyayı bütün çirkinlikleri ve güzellikleriyle insanların gözlerinin önüne serer.

*

Mevlana’nın düşünce ve eylem dünyasında, çirkinlik arayan çirkinlik, güzellik arayan güzellik bulur.

*

İnsan dünyada ne olmak istiyorsa o olur.

*

İnsan aradığıdır.

13 Temmuz 2016, 21:42

MESNEVI IS THE BOOK OF WISDOM

Anatolian people live with their a thousand year old history which constitutes their identity. Every person from Anatolia is full of experience and knowledge as if they lived a thousand years.

*

The Mesnevi that calls everyone to love, respect and fraternity is the magnum opus of Mevlana and it is the motherland of Anatolian people. Mesnevi is the world's knowledge source. If the all the knowledge had been lost from the earth, the Anatolian people would have revived it by reading Mesnevi.

*

In this world where bloodshed and tears never ends, Mesnevi has the much sought peace by all states. Mevlana invites all the people to the world of peace whether they are from Africa, Europe, Asia or America.

*

Mesnevi tells the intricacies of winning people's hearts rather than the art of war in the trenches. To win the heart of someone is equal to winning all the humanity's heart.

*

Mevlana, who welcomes the death as a "Wedding Day", says that he would live in the hearts of people. Mevlana is one of those who become immortal since people always commemorate him.

*

Mevlana migrates from one country to other everyday and he is reborn at the hearts of people. And nobody gets tired of Mesnevi which is in the search of unheard answers to known questions.

*

Mevlana unfolds the world's ugliness and beauties before the people's eyes. For Mevlana, those who seek ugliness would find ugliness and those who look for beauty would find beauty.

*

In this life and in the life after death, people would reap what they had sowed. Mevlana is neither from East nor West, he is a citizen of the earth.

*

He is not a stranger to both worlds and he is in the search of a home in both worlds.

*

The Beauty is neither Western nor Eastern.

*

The Beauty has no homeland.

*

Mevlana seeks the beauty.

*

Mesnevi is the beauty

14 Temmuz 2016, 11:33

Yahya Kemal,Türklerin kimliğinde Sünnilik,belirleyici

Yahya Kemal,Türklerin kimliğinde Sünnilik,belirleyici olmuştur,Şii olsalardı,Acemleşirlerdi,değerlendirmesini yapar,Malazgirt'te 1071'de yapılan savaş Türk tarihinin miladıdır,der.Türklerin kimliği,tarihi,kültürü,medeniyeti bin yılda Anadolu coğrafyasında yoğrulmuştur.Ebu Hanife ve üç büyük öğrencisi,Gazali,İbn Arabi,Mevlana,Yunus Emre, Hacı Bayram;Akşemsettin,Hacı Bektaş,Türk kimliğinin mimarlarıdır.

15 Temmuz 2016, 10:33

Charlıe Hebdo trajedisine Nice trajedisi eklendi

Charlıe Hebdo trajedisine Nice trajedisi eklendi. Terör kimlik taşımaz.Terörün vatanı yoktur.Dünyada Batı ülkeleri gibi,dayatmacı yönetimleri destekleyen ülkeler terörün kaynağı olur,teröre davetiye çıkarırlar. Kare dünyada " bana dokunmayan terör bin yaşasın" diyen,hiç bir ülkenin terörden kurtulması mümkün değildir.

15 Temmuz 2016, 10:59

TERÖR BASKI VE ŞİDDETTEN DOĞAR

New York Amerika'nın bütün dünyanın gözlerini kamaştıran ekonomik çekim merkezi. Dünyada ürün, hizmet ve bilgi üretmenin standartlarını Amerika belirliyor.Amerika dünyanın yeni Roma imparatorluğudur.

*

Amerika 300 milyonu aşkın nufusuyla, dünyadaki toplam üretimin yüzde otuzunu gerçekleştiriyor. Amerika Avrupa'nın toplamına eşit bir ekonomik güçe sahip. Ayrıca dünyada hiçbir ülke Amerika'nın askeri gücüyle başa çıkamaz.Amerika dünyanın bütün denizlerini denetim altında tutuyor.

*

New York'un simgesi, Challenger gibi, göklere meydan okuyan "Dünya Ticaret Merkezi"nin ikiz kuleleriydi. Onlar Amerika'nın çağdaş piramitleriydi. Amerikalılar Mısır'ın piramitleri gibi, onların da Kıyamet'e kadar ayakta kalacaklarını bekliyorlardı.

*

New York'a "11 Eylül 2001"de yapılan intihar saldırısı, Amerika'nın rüyasını, bir kabusa çevirdi. New York'a gökten yağmur gibi, korku, dehşet ve ölüm yağdı.Amerika'nın binlerce dafa dünyanın yok edebilecek nükleer silahları İkiz Kulelere yapılan intihar saldısını önleyemedi.

*

New York'a yapılan intihar saldırısı Amerika'da olduğu kadar İslam dünyasında da bir dönüm noktası oldu. Amerika bütün dünyayı tehdit eden, gerçek düşmanın baskı ve şiddetle ayakta duran dayatmacı rejimler olduğunun bilincine vardı.

*

Amerika son yıllara kadar İslam dünyasındaki demokratik yönetimlere hiç destek olmadı. Türkiye'deki darbeciler, seçimle gelmiş yönetimleri iktidardan uzaklaştırırken, Amerikalı yöneticileri hep yanlarında buldular.

*

Amerika gibi, Avrupa da İslam dünyasındaki demokratik hareketlerin hep karşısında oldu. Cezayir'den milyonlarca insanın hayatını karartarak çekilen Fransa, demokratik yöntemlerle seçilenlere karşı darbeci generalleri destekleyerek, bütün bir ülkeyi terör ve şiddete boğdu.

*

Cezayir'in Avrupa destekli askeri yönetiminde, yüzbinlerce suçsuz insan hayatını kaybetti, hala da kaybetmeye devam ediyor. Amerika ve Avrupa elbirliği ederek, İslam ülkelerindeki demokratik hareketlerle birlikte İslami gelişmelere de büyük darbe vurdu.

*

İslam dünyasının hiçbir ülkesinde Batı standartlarında bir demokratik yönetim yok. Demokratik tecrübede Avrupa ülkelerinden geri kalmayan Türkiye bile, demokrasisindeki asker gölgesini gidermekte zorlanıyor.

*

Elli yıllık çoğulcu demokratik yönetimde,Türkiye'de dört darbe yaşandı. Türkiye'deki dayatmacı anlayış yüzünden, ülke terör ve yoksulluktan kurtulamıyor. Dayatma terörü, terör yoksulluğu besleyip büyütüyor.

*

Bütün dünyada olduğu gibi, İslam dünyasında da yeni bir dönem başlıyor. Artık İslam dünyasının hiçbir ülkesinde değişmez ve değiştirilemez devlet, parti ve kurum başkanlarına yer yok.Hepsi er ya da geç bir bir gidecek.

*

İslam dünyasının, Batı ülkelerindeki demokratik yönetimleri yakalayıp aşabilmesi için, her şeyden önce, değişmez liderlerinden kurtulmaları gerekir. Yöneticilerinin değişmediği bir ülkede, ekonomik, siyasal ve kültürel yapıyı değiştirmek mümkün değildir.

*

Demokrasinin en önemli erdemi, seçimlerle yönetimlerin değişmesine yol açmasıdır. Seçimlerle yöneticilerin değişmediği bir ülkede demokrasiden söz edilemez.

*

İslam dünyası Emevilerle başlayan babadan oğula geçen aşiret yönetim ve kavgasını bırakarak, İslamın ilk yıllarındaki liyakate dayalı seçim yönetimini yeniden üretmelidir.

*

Başta Türkiye olmak üzere hiçbir İslam ülkesi geleceği, seçime dayanmayan demokrasi dışı yönetimlerde aramalıdır.

*

Amerika ve Avrupa geçmişte olduğu gibi, dayatmacı yönetimleri desteklerse, terörü Doğu'dan Batı'ya taşır.

*

New York ve Paris ile Bağdat ve Şam arasında fark yoktur.

*

Ortadoğu'yu Filistinleştirenler Filistinleşirler.

15 Temmuz 2016, 15:53

KAN DENİZİNDE NUH'UN GEMİSİNİ BULMAK

İslam dünyasını kan denizine dönüştüren Batı dünyası, kutsal kültüre karşı seküler kültürün havariliğine soyunarak, savaşı Müslümanların nüfus yoğunluğunun önemli olduğu Fransa, Almanya ve İngiltere'ye de taşıdı.

*

Amerika'nın terör korkusunu büyütmesi ve teröre karşı büyük ve uzun soluklu bir savaş açması, Batı dünyasındaki "İslam düşmanlığı"nı, Endülüs ve Osmanlı dönemlerindeki boyutlara taşıdı. Özellikle Amerikalıların gözünde "Terörizm" ile "Faşizm" ve "Komünizm" arasında hiçbir fark kalmadı.

*

Amerika teröre karşı "uzun soluklu savaş" ilan ederek, İsrail'in Filistin topraklarında estirdiği devlet terörünü bütün dünyada estiriyor. İsrail'in şiddet politikasının şiddet olarak kendisine döndüğü gibi , Amerika'nın büyüttüğü terör de katlanarak kendisine dönüyor.

*

Batı'nın "İslam düşmanlığı", başta Fransa olmak üzere Avrupa'daki seküler akımları, bir yandan radikalleştirirken, bir yandan da saldırganlaştırıyor.Ancak keskin sirkenin küpüne zarar vermesi gibi,saldırganlık da başta Batı'ya zarar veriyor.

*

Yeni yüzyılda bütün insanlık, kan denizinin ortasında çağdaş bir "Kurtuluş Gemisi" bekliyor. "Diriliş nesli"nin öncüsü, düşünür ve şair Sezai Karakoç'un "Yitik Cennet" isimli kitabında vurguladığı gibi: "Her çağda şartlar ne kadar ağır ve umutsuz olursa olsun inananlar için bir Nuh'un Gemisi vardır".

*

İnsanlığın ikinci atası Nuh peygamberin unutulmaması için, onun gemisinin tufandan sonra karaya ulaştığı gün, peygamberlerin yolunu izleyenler tarafından Muharrem ayında oruçla hem hatırlanır, hem de kutlanır.

*

Batı dünyasının başlattığı savaşlar yüzünden bütün insanlık sürekli Nuh tufanları yaşıyor. Avrupa'da taş üzerinde taş bırakmayan, milyonlarca insanın ölümüne yol açan dünya savaşları,bütün Avrupa ülkelerini yakıp yıkan tufanlardır.

*

Asya ve Amerika'yı yasa boğan doğal afetler ve Orta Doğu'yu kan gölüne çeviren Batı işgalleri birer çağdaş Nuh tufanlarıdır. Peygamberlerin dünyasındaki acı ve tatlı günlerin unutulmaması ve tekrarlanmaması için "Nuh Tufan"ı her yıl ayrıntılı programlarla anılmalıdır.

*

Nuh'un Gemisi, bir "kurtuluş" gemisidir. O bir yenilenme, bir yeniden yapılanma simgesidir. Sular ne kadar dalgalı, ne kadar azgın olursa olsun, kurtuluş gemisi batmaz. O her zorluğa karşı, mutlaka bir kolaylığın olduğunu gösterir.

*

Nuhun Gemisi'ne yetişen kurtulur, orada ümitsizliğe kesinlikle yer yoktur. Kurtuluş gemisi insanlarla birlikte bütün canlılar için bir hayat kaynağıdır. Peygamberlerin ışığını hiçbir güç söndüremez. Kutsal kültürün güneşi asla batmaz.

*

Avrupa'nın İslam düşmanlığı yeni değildir. Avrupa tarihi boyunca kutsal kültürle savaşmıştır. Hristiyanlık Roma'yı değil, Roma Hristiyanlığı değiştirmiştir.Roma Hristiyanlaşmamış,Hristiyanlık Romalılaşmıştır.

*

Yirmibirinci yüzyılda Avrupa'nın seküler kültürü, Müslümanlarla birlikte bütün peygamberlerin getirdiği değerleri altüst etti. Seküler Batı kültürü bütün inançları tehdit ediyor. Avrupa kültürler arasındaki savaşı, dünya ölçeğinde yaygınlaştırdı.

*

Batı, Avrupa Rönesansı'nın ana kaynaklarından biri olan Endülüs'ün sekiz yüz yıllık birikimini ateşe vererek, dünyanın en zengin kültür ve sanat eserlerini yok etti.Yeni Çağ'ın olduğu gibi, Orta Çağ'ın da En büyük Tahripçisi Batı'dır.

*

Endülüs'ün hesabını vermeyen Batı, Abbasilerin, Emevilerin ve Osmanlıların ayakta kalan kültür mirasını da bombalıyor. Kutsal kültüre savaş açan Batı, er ya da geç yeni bir "Nuh Tufanı" yaşayacaktır.

*

Nuh'un Gemisi,dünyadaki bütün insanları kurtuluşa çağırıyor.

*

Avrupa'yı kan denizinden Nuh'un Gemisi kurtaracaktır.

*

Nuhun Gemisi'ide herkese yer vardır.

15 Temmuz 2016, 16:34

ORTADOĞU'DA SİLAHLA YÜRÜYEN SİLAHLA DUDURULUR

İster Asya, ister Avrupa, isterse de Amerika'da olsun, dünyanın hiçbir ülkesinde, hayatı kolaylaştıracak bir ekonomik, siyasal ve kültürel yapı, baskı ve şiddetle oluşturulamaz. Kolaylaştırmak zorlaştırmaktan, yapmak yıkmaktan ve barış savaştan çok daha önemlidir.

*

Barış yıllarında sevgi, savaş yıllarında ise, nefret tohumları ekilir. Barış döneminde yaşlılar, savaş döneminde de gençler ölür. Barış ortamında sevgi, savaş ortamında da nefret yeni boyutlar kazanır.

*

Filistin, Irak ve Çeçenistan'da silahlı güçlerin silahsız güçlere karşı yürüttüğü savaşlar, bütün insanlığın vicdanında derin yaralar açıyorlar. Filistinliler ile İsrailliler arasında elli yılı aşkın bir süreden beri devam eden dengesiz, asimetrik savaşta, bir taraf ölmeye, diğer taraf da öldürmeye doymuyor.Filistinlilerin elindeki tek silah ölmekse, İsraillilerin sarıldığı tek silah da öldürmektir.

*

Her ölümün peşinden yeni ölümler geliyor. İsrail, en yeni silahlarla donatılmış, dünyanın en güçlü ordularından birine sahiptir. Buna karşılık Filistinlilerin elinde taştan başka bir silah yok. İsrail güçlü ordusuyla Gazze'de kan gölleri oluşturuyor. Dökülen kanlar da, barışa giden yolları, bir bir dinamitliyor.

*

Güçlü bir orduya sahip olan ülkeler, her sorunu silahla çözmeye çalışırlar. Oysa silah kullanmak sorunların çözümünü kolaylaştırmaz. Filistin'de olduğu gibi, silahsız da olsa insanlar şiddete karşı şiddetle cevap verirler.

*

Şiddet uygulayanlar, son yıllarda Kudüs, New York ve Londra'da görüldüğü gibi, yeni şiddet yöntemleriyle karşılaşırlar. Şiddet şiddeti meyvanın çekirdeğini içinde taşıdığı gibi, yapısında taşır. Şiddet şiddete yeni boyutlar kazandırır.

*

Silah üstünlüğü bir ülkenin başka bir ülkede kalmasına yetseydi, Amerika Vietnam'da, Fransa Cezayir'de, Rusya Azerbaycan'da kalırdı. Ordusunun gücü ne olursa olsun, bir ülke, bir kültür, bir coğrafyaya silahla giderse, er ya da geç, o coğrafyadan silahla çıkarılır. Dünyanın televizyon ekranlarına sığacak kadar küçüldüğü bir yüzyılda, hiçbir silahlı işgal kalıcı olamaz.

*

Malezya'dan Fas'a, Tataristan'dan Nijerya'ya kadar geniş bir coğrafyaya yayılan İslam dünyasının kanayan yarası, İsrail'in Filistin topraklarını işgalidir. İsrail'in Filistinlilerin yerleşim merkezlerinde estirdiği devlet terörü, yalnızca İslam ülkelerinde değil, Avrupa ülkelerinde de büyük tepkilere yol açmaktadır.

*

İsrail ve Amerika'nın Orta Doğu'da silahsız insanlara karşı yürüttüğü silahlı savaşın büyüttüğü öfke patlamasından en çok Tel Aviv ve Washington etkilenecektir.

*

İsrail'in Gazze'yi yeniden işgal etmesi, Washington ya da Londra'yı işgal etmesi kadar tehlikelidir.

*

Gazze'de akan kan durmazsa, bütün Batı başkentlerinde yeni Gazze'ler oluşur.

*

Sınırların önemini yitirdiği bir dünyada, başkasıyla savaşmak, kendinle savaşmak kadar yıkıcıdır. Geri dön Yazdır Yukarı

16 Temmuz 2016, 13:20

DARBEYE YENİLMEYEN ÖDÜLÜNÜ ALIR. DARBEYE YENİLEN ACISINI ÇEKER.DARBECİLER UNUTMASIN , KAMUOYUNA SAVAŞ AÇILMADIĞI

GİBİ MEYDAN DA OKUNMAZ. ANDRE JOUSSAIN'İN "İHTİLALLERİN KANUNU" KİTABINDA VURGULADIĞI GİBİ:DARBE KİNDİR,KISKANÇLIKTIR,HIRSTIR, ŞİDDETTİR,BASKIDIR; KANDIR, GÖZYAŞIDIR;

16 Temmuz 2016, 23:53

TEMSİLİ DEMOKRASİDEN KATILIMCI DEMOKRASİYE

Türkiye'deki "dayatmacı" devlet örgütü demokratik mekanizmanın gelişmesinin önündeki en büyük engel oldu. Devlet örgütü Türk toplumunun taleplerini karşılamıyor. Bu yüzden, Türkiye Cumhuriyet tarihinin en büyük krizini yaşıyor.

*

Siyasi partiler "merkezi" ve "yerel" yönetimlerde "paylaşımcı" demokratik mekanizmasının aksamadan işletilmesini "adalet" ve "gelişme"nin "olmazsa olmaz" şartı olduğunun farkına varamadıkları için, bütün Türkiye yangın alanına döndü.

*

Arif Ersoy'un on yıllık yönetiminde Çorum Anadolu'nun örnek şehirlerinden biri haline geldi. O kentiyle bütünleşmiş bir yerel yönetim modeli geliştirdi. Belediye yöneticileri, sorunları olduğu kadar çözümleri de yönetilenlerle birlikte ele alıp değerlendiriyorlar.

*

Başkan'la bir mahallenin isim değiştirme toplantısına katıldık. Paylaşımcı bir yönetimde sorunların büyümeden, nasıl çözüldüğünün güzel bir örneğini gördük. Gerçekten "paylaşımcı" bir yönetimde, sorunlar ne kadar büyük olursa olsun hafifler, çözümler de ne kadar zor olursa olsun kolaylaşır. Paylaşmanın doğurduğu sinerji patlamasının önünde hiçbir güç duramaz.

*

Osmanlı döneminde "Tanzimat" yerel yönetimlerde bir dönüm noktasıdır. O güne kadar merkezden büyük ölçüde bağımsız olan yerel yönetimler "Tanzimat"la merkezi bir yapıya dönüştürüldü. Bunun sonucu, "paylaşımcı" kent yönetiminde büyük bir yer tutan vakıf, lonca ve mahalle örgütleri fonksiyonlarının çoğunu yitirdiler.

*

Şehirler büyüdükçe, yönetim ve denetim sorunları artıyor. Bu yüzden, yerel yönetimlerde kaynakları en verimli bir biçimde kullanmak zorunludur. Verimliliği artırmada "paylaşımcı demokrasi" herşeyden önce gelir. Çünkü kentte yaşayanların hepsinin katılıp, çözümleri paylaşmadığı bir yönetim başarılı olamaz.

*

Türkiye'deki bütün belediyelerin katı ve hiyerarşik örgütlenmelerden kaçınmaları gerekir. Artık dünyanın her yerinde belediyelerin kapısız ve duvarsız paylaşımcı bir yönetim sergilemeleri hayati önem taşıyor.

*

Yerel yönetimler, "büyükşehir yönetimi" yaklaşımıyla yeni bir döneme girdiler. Bu süreçteki başarı, paylaşımcı bir örgütlenmeye gidip gitmelerine bağlıdır. Yerel yönetimlerdeki sorunlar, kaynak yetersizliğinden daha çok yönetimin paylaşılmamasından kaynaklanıyor.

*

Yerel yönetimlerin üretimden daha çok denetime önem vermelerinde yarar var. Bunun için de yerel yönetimlerin denetime dönük bir biçimde yeniden yapılanmaları zorunludur. Belediye ticaret yapmaz, ticareti kolaylaştırmak için denetler. Belediyenin ticaret yaptığı şehirde çarşılar boşalır.

*

Dünyanın neresinde olursa olsun belediyelerin başarısı, yönetenlerle yönetilenlerin "paylaşımcı demokrasi" şemsiyesi altında birleşmelerine bağlıdır.

*

Paylaşmasını bilmeyenler, paylaşmasını bilenler karşısında uzun ömürlü olamazlar.

*

Yerel yönetimlerde başarıyla uygulanan katılımcı demokrasi merkezi yönetimlere örnek olur.

*

Belediyeler demokrasinin labaratuarıdır.

18 Temmuz 2016, 17:22

Hastalanan Demokrasinin ilacı daha çok demokrasidir

Hastalanan Demokrasinin ilacı daha çok demokrasidir ============================================ İlke tanıyanlarla, ilke tanımayanlar arasında çatışma, insanlığın ilk yıllarından bugüne, kesintisiz devam etmektedir.

*

Bu çatışma, doğru ile yanlışın, güzel ile çirkinin, iyi ile kötünün, zaman zaman ateşli, zaman zaman da ateşsiz silahlarla, dünya ölçeğinde sürdürdükleri bir savaştır.

*

Ademoğulları arasındaki savaş, değişik silahlarla Kıyamet’e kadar devam edecektir. Dünyada hiçbir toplumun, bu savaştan kaçması mümkün değildir. Herkes gücü ölçüsünde, bu savaşa katılmak zorundadır.

*

Habil ile Kabil Ademoğulları arasındaki savaşın, evrensel simgeleridir. Habil doğruluğu, güzelliği ve iyiliği simgelerken, Kabil yanlışlığı, çirkinliği ve kötülüğü simgeler.

*

İnsanlığın evrensel çatışmasında, haksızlık peşinde koşanlar kötülükleri, herkesin hakkına saygı gösterenler, iyilikleri büyütürler. Sağlıklı bir toplum inşa etmek için, iyilik peşinde koşanlar, kötülük peşinde koşanlardan daha çok olmalıdır.

*

Toplumların canlılığı, iki kesim arasındaki çatışma ve yarışmadan kaynaklanır. Demokratik yönetimler, insanlık tarihi boyunca devam eden, iyiliğin güçleriyle kötülüğün güçleri arasındaki çatışma ve yarışmaya yeni boyutlar kazandırdılar.

*

Demokrasi deyince, herkesin aklına Atina gelir. Ancak Atina’da yalnızca özgür azınlığın seçme ve seçilme hakkı vardı. Toplumun büyük bir çoğunluğu, seçme ve seçilme hakkından yoksundu. Bugünkü anlamda, herkesin seçme ve seçilme hakkına sahip olduğu, demokratik yönetimlerin tarihi çok kısadır.

*

Yönetimin tarihi, insanlığın ilk yıllarına kadar uzanırken, bugünkü anlamda demokrasinin tarihi yenidir. Geniş açıdan bakıldığında, yönetim sanatların en eskisi, bilimlerin en yenisidir.

*

Dayatmacı yönetimlere karşı demokratik yönetimlerin geliştirilmesi, iyilik peşinde koşanların eline çok güçlü ve çok etkili olan oy silahını vermiştir. “Çoğunluk, kötülükte birleşmez” diyenler, demokratik yapı içinde, oylarıyla yönetimleri, zora başvurmadan değiştirir.

*

Dayatmacı yönetimler asla uzun ömürlü olmazlar. Silahla iktidara gelen yönetimler, silahla iktidardan uzaklaştırırlar. Demokrasi kültürünün zenginleştirilmesi, Türkiye’deki bütün kesimlerin ortak sorunudur.

*

Bilinen yönetim biçimleri arasında demokrasi, kusurları en az olan yönetim biçimidir. Habil’in yolundan gidenlerin sayısı arttıkça, demokrasinin kusurları azalır. Demokrasi, azınlıktan öncel, çoğunluğun ihtiyaçlarını karşılamaya öncelik verir.

*

Türkiye’nin sorunları, demokrasinin alanını daraltarak değil, genişletilerek çözülür. Demokrasilerde tehlikeli olan, sınırsız demokrasiden daha çok sınırsız devlettir. Çünkü, devletin gücünü sınırlamak, milletin gücünü sınırlamaktan çok daha zordur.

*

Toplumlara en büyük zararı, ayrıcalıklı, dokunulmazlık kazanan kamu kesimleri verir. Dünyanın her yerinde yönetim sorunları, dayatmayla değil, demokrasiyle çözülür.

*

Hastalanan bütün demokrasilerin tedavisi, her zaman daha çok demokrasiyle yapılmıştır.

*

Daha çok demokrasi, daha az demokrasiden çok daha iyidir. Ayrıcalıklı kesimlerin gücü, demokrasiyle sınırlandırılır.

*

Hastalanan demokrasinin ilacı daha çok demokrasidir.

18 Temmuz 2016, 20:19

Darbecilerden Arındırılmış Yeniden Yapılanan

Darbecilerden Arındırılmış Yeniden Yapılanan Ordu'nun geleceği Türkiye'nin geleceğidir ====================================== Sakarya'dan Şeki'ye kadar kıyıya ve birbirine paralel uzanan sıra dağları, doğal güzellikleri bitki örtüsü, mavi ile yeşilin el ele verdiği nefes kesici sahilleri ve göllerle kaplı birbirinden güzel yaylalarıyla Karadeniz bölgesi Türkiye'nin Kuzey dünyasındaki yeni güç merkezidir.

*

Karadeniz Doğu'su ve Batı'sıyla Türkiye'nin Balkanlar ve Kafkaslar üzerinden Rusya Federasyonu içinde yer alan yüze yakın özerk cumhuriyete açılma kapısıdır. Bu güne kadar ticari ve kültürel ilişkilerin geliştirilemediği Kuzey Türkleri'nin, Türkiye'nin Avrupa'daki varlığını perçinlemede çok önemli yerleri vardır.

*

Türkiye'de aydınların yeni dönemde "Demokrasi, İnsan Hakları ve Özgürlükler" ortak paydasında buluşarak, bir düşünce ve eylem platformu oluşturması, Türkiye'nin ekonomik, siyasal ve kültürel açıdan zenginleşmesinin hem kilidi, hem de anahtarıdır.

*

Türkiye'de başarısız darbe girişimi sonrasında , demokrasi ve özgürlük sorunlarının tartışılması, yeni bir dönemin başlamakta olduğunu gösteriyor.Bütün kurum ve kuruluşlar yeniden yapılanmak zorundadır.Artık Türkiye'de hiç bir şey eskisi gibi olmayacaktır.

*

Dünyanın her yerinde sivil toplum kurum ve kuruluşları gelişip güçlendikçe, bir yandan ordunun yükü hafiflerken, diğer yandan da ordu mensuplarıyla siyasal partiler toplumun ortak kültüründe buluşmaktadır.

*

Türk toplumunun tarihinde ordu her dönemde önemli görevler yüklenmiştir. Özellikle ellili yıllardan sonra hem politika, hem de ordunun misyon ve vizyonu büyük ölçüde değişmekte ve değişmeye devam etmektedir.Ordu'nun sivilleşmesi, Türkiye'nin sivilleşmesidir.

*

Çok partili dönemde NATO üyeliğiyle Türk ordusu hem teknolojik hem de ideolojik düzlemde büyük bir dönüşüme uğradı. Devletin üst düzey yöneticilerinin seçilmesindeki etkileri bakımından tek partili dönem ile çok partili dönemin ordusu arasında büyük fark vardır.

*

Türkiye'de ordu ve politika ilişkileri başbakan idam etmeye kadar giden oldukça karmaşık ve çatışmalı bir yol izlemiştir. Türkiye'nin ekonomik yapısı gelişip ve kültürel dokusu zenginleştikçe, sorunların çözümü orduda değil, sivil toplum kuruluşlarında aranacaktır.

*

Türkiye'nin "güvenlik" sorunlarını tartışan bir ülke olmaktan çıkıp, "zenginlik" sorunlarında yoğunlaşması gerekir. NATO nasıl Türkiye'nin ordusunu değiştirerek, dünya standartlarını yakalamasına yardımcı olmuşsa, AB de ekonomisini dönüştürerek, Avrupa ülkelerinin üretim gücüne ulaşmasına katkıda bulunacaktır.

*

Türkiye'deki Demokratik mekanızma ile Pazar mekanızmasının kusursuz bir biçimde işleyebilmesi için, özgürlükler ortak paydasında, görüşü ne olursa olsun, bütün aydınlarla birlikte sivil toplum kuruluşlarının buluşması gerekir.

*

Özgürlüklerin savunulması, yalnızca aydınların değil, kamu, özel ya da gönüllü bütün kurum ve kuruluşların görevidir. Özgürlüğün olmadığı yerde, hiçbir örgüt varlığını koruyamaz.

*

Türk toplumunun geleceği, bulunduğu yere bakılmamasızın , özgürlükleri savunan her aydına gönlünü sonuna kadar açmasına bağlıdır.

18 Temmuz 2016, 20:54

BÜROKRATİK DEVLETTEN DEMOKRATİK DEVLETE

Türk toplumu son iki yüzyılda ürün, hizmet ve bilgi üretim gücünü sürekli yitirdiği için Tanzimat'tan bu yana devletin yapısı ve yönetimi, en önemli araştırma ve tartışma konularından biri olmuştur.

*

Devlet yönetiminde merkezin ağırlığı arttıkça, bir yandan bürokratik yapı güçlenmiş, diğer yandan da yerel yönetimler zayıflamıştır. Toplum ile devlet arasındaki ilişkileri düzenleyen kamu yönetimi dayatmacı bir nitelik kazanmıştır.

*

Prof. Dr. Bilal Eryılmaz "Bürokrasi ve Siyaset" isimli kitabında Türkiye'de Prens Sabahattin'den bu yana tartışılan, merkezi yönetimden yerinden yönetime geçişin stratejisini tartışmaktadır. Çok Partili Dönem'de kamu yönetimindeki dayatmacı yapı bir türlü kırılamamıştır.

*

Türkiye'de devlet yönetimi merkezileştikçe, bürokrasi verimsiz hantal bir yapı kazanmıştır. Bürokrasinin gücünü kırmak için, eğitim ve sağlık başta olmak üzere, bütün kamu hizmetlerinde belediyelerin ağırlığının artması gerekir.

*

Türkiye "Bürokratik Devletten Etkin Yönetime" geçmenin yöntem ve araçlarını bulmak ve geliştirmek zorundadır. Türkiye'nin Batı ülkeleri standartlarına bir "Kamu Yönetimi"ne kavuşamamasının ekonomik, tarihi, siyasi ve kültürel boyutları ayrıntılı olarak araştırılmalıdır..

*

Türkiye'nin kamu kurum ve kuruluşlarının sanayi öncesi devletçi toplum ihtiyaçlarına göre oluşturulduğundan, bilgi toplumuna ayak uyduramakta zorlanmaktadır.Çünkü sanayi toplumunun yöntemleriyle bilgi toplumunun sorunları çözülmez.

*

Toplumların üretim gücünde sanayi kesimin yerine hizmet kesiminin geçmesiyle, devlet yönetimde merkezin alanı daralırken, yerel yönetimlerle birlikte sivil toplum kuruluşlarının alanı da büyük ölçüde genişlemiştir. Bundan böyle eğitimden sağlığa kadar pek çok hizmet sivil toplum tarafından yürütülecektir.

*

Devletin dokunulmazlığına dayanan bürokratik ve dayatmacı yapı kırılarak, yerel yönetimler, piyasalar ve sivil örgütlerinin güçlendiği bir yönetim ağırlık kazanmıştır. Artık devletin ülkenin her köşesine yetişmesi ve hizmet götürmesi mümkün değildir. Bunun için Türkiye'de bütün kesimler, devletin büyütülmesini değil, küçütülmesini tartışıyor.

*

Devletin her alana el atması, görev ve yetkililerin genişlemesiyle, bürokrasinin yararları kadar zararları da tartışılmaya başlanmıştır. Çünkü bir ülke insanların meslekleri ve gelir seviyeleri ne olursa olsun, herkesin günlük hayatının önemli bir bölümü kamu ya da özel örgütlerde geçmektedir. Bu yüzden, siyasi sistemleri ve ekonomik yapılar birbirinden farklı da olsa, bütün ülkeler ciddi bürokratik sorunlarla karşı karşıyadırlar.

*

Avrupa gibi, özgürlük alanının çok geniş olduğu ülkelerde bile, bürokratik yapının kurum ve kuruluşları sorgulanmaktadır. Siyasi partiler, devletin görev ve sorumluluk alanını daraltmak ve faaliyetlerini denetlemek için sivil örgütlere ağırlık veren programlar hazırlamaktadırlar. Devletin küçültülmesi, özelleştirilme, pazar ekonomisine, işlerlik kazandırma, şeffaflık ve yeniden yapılanma yalnızca Türkiye'nin değil, bütün ülkelerin ana sorunudur.

*

Bürokrasinin faaliyet alınının genişlemesi, yalnız verimsizliği ve hantallığı artırmak ferdi hürriyetleri daraltmak ve sivil toplumu zayıflatmakla kalmamış, aynı zamanda özel girişim yerine her alanda devlet işletmelerinin ikame edilmesi yönünde bir eğitim ortaya çıkarmıştır.

*

En iyi devlet, en küçük, en güçlü, en etkin devlettir. Güçlü ülke hükümetlerle merkezden yönlendirilir, belediyelerle yerinden yönetilir.

18 Temmuz 2016, 21:38

ÖZGÜRLÜKLERİN GÜVENCESİ DEMOKRASİDİR

Nereden, nasıl gelirse gelsin, dayatmanın olduğu yerde özgürlük olmaz. Nasıl ateş düştüğü yeri yakarsa, dayatmacılık da yönettiği ülkeyi yakar. Dayatmacıların yönetimden en çok, yönetilenler etkilenir. Çünkü dayatmacıların bastığı toprakta ot bitmez, hayatın canlılığını sağlayan kaynaklar bir bir kurur. Amerika'ya "11 Eylül 2001"de yapılan saldırı dünyadaki demokratik ülkelerle birlikte dayatmacı ülkelerde de köklü değişikliklere yol açacak. Türkiye benzeri demokrasi özürlü ülkeler için "hiçbir şey artık eskisi gibi olmayacak." Komünizm gibi, Faşizm gibi, Nazizm gibi, Dayatmacılık ve Terrörizm de bitecek. Gerçekten "11 Eylül 2001" günü "global demokrasi" ile "global 28 Şubat" için önemli bir dönüm noktası olacak. Başta Türkiye olmak üzere artık hiçbir ülke, kendinde temel hak ve özgürlükleri çiğneme güç ve cesaretini bulamayacak. Dünya iki cepheye ayrıldı. Bir yanda global demokratlar, diğer yanda ise global dayatmacılar var. Önümüzdeki yıllarda, global demokrasinin başını çokkültürlü Amerika, global dayatmacılığın başını da tekkültürlü Çin çekecek. Yirmibirinci yüzyılı terörü devlet politikası haline getiren dayatmacı ülkelerle, demokratik yönetimi bir devlet politikası haline getiren ülkeler arasındaki hesaplaşma belirleyecek. Amerika Osmanlı devleti gibi bir devlet ve milletler topluluğu. Amerika hem tek bir şemsiye devlet, hem de değişik kültürlere dayanan bir ülkeler birliği. İstanbul ile Londra birbirinden ne kadar değişikse, Los Angeles ile New York da o kadar birbirinden değişiktir. Dinler, örfler, gelenekler ve kurallar eyaletten eyalete büyük farklılık gösterir. Aynı Osmanlı devletinde olduğu gibi, Amerika'da bütün dinler, bütün kültürler, baskı ve şiddete başvurmadıkça, kendilerine özgür yaşama ve varolma alanı bulur. Protestanlık, Katoliklik, Müslümanlık ve Musevilik en başta gelen dinlerdir. Çünkü Amerika'da kimse dinini değiştirmeye zorlanmadığı gibi, kimse de dininden dolayı aşağılanmaz. Aslında bir tek Amerika yoktur.. Protestan'ların, Katolik'lerin, Müslüman'ların, Yahudi'lerin Amerika'sı olduğu gibi, Beyazsaray'ın, Pentagon'un, Dev Şirket'lerin, Medya'nın, Sendika'ların, Üniversite'lerin, Sivil Toplum Örgütleri'nin, Girişimci'lerin, Aydın'ların ve Kobi'lerin de Amerika'sı vardır. Başkan Kongre'siz adım atamaz. Kongre'de ise, bütün Amerika'lar temsil edilir. Herkesin Amerika'sı, ötekisinin Amerika'sıyla sınırlıdır. Gerçek güç, bütün Amerika'ların gücünün birleşmesiyle ortaya çıkar. Bu güç de çokkültürlüğün gücüdür. Bütün dünyadaki demokratik ve dayatmacı ülkeler yeni bir değişim ve dönüşümün arifesindeler. Başta Türkiye olmak üzere bütün İslam dünyası uyanmak zorunda. Amerika'nın çokkültürlü yapısına yapılan saldırıyla dayatmacı tekkültürlülük çok büyük bir yara aldı. Medine, Karaçi, Kabil, Jakarta, Tahran, Şam, Kahire, Rabat ve Ankara dünyaya kapalı dayatmacı politika ve yönetimlerle ayakta duramazlar. Bundan böyle dünyada dayatmacı yönetimlerle demokratik yönetimler savaşacak.

23 Temmuz 2016, 00:45

DARBE DEĞİL DEMOKRASİ

Bütün kültürlerde sanatın doruklarına, hayatın içinden bakışları, düşünceleri, tutum ve davranışlarıyla insanlar arasında sevgi ve dostluk bağları ören ustalar ulaşır.

*

Ustalar fizik ve fizikötesi dünyayı bir bütünlük ve süreklilik içinde ele alarak, iç dünyalarında kopan fırtınaları, insanları değiştiren bahar rüzgarlarına dönüştürür.

*

İnsanlığın birikimi olan "ortak aklın" yansıtıcısı olarak sanat ve düşünce ustaları, bir elini yönetenlere, diğer elini de yönetilenlere uzatırlar.Onlar akıl ve gönül arasında kurdukları uyum ve düzenle, adalet odaklı barış ve sevgi toplumunun yorulma bilmez savaşcıları olurlar.

*

Doğruyu aramada olduğu kadar doğruya giden yolları açmada da sanat ustalarının bütün toplumlarda vazgeçilmez bir yerleri vardır. Onlar toplumlara yol ve yön gösteren kutup yıldızlarıdır.

*

Bir toplumda hayatın yaşanır kılınmasında iyilikleri özendirme ve kötülükleri önlemede sanat, Necip Fazıl'ın tanımıyla :"Mutlak hakikati arama işidir",düşünce ile eylem arasında köprüdür.

*

Sanatın işlevi ve sanatçının görevi, insana fizik ötesi dünyanın kapılarını aralayarak, "insan herşeyi ister, ancak her istediğini yapamaz" diyen Schopenhauer'un ustaca özetlediği büyük açmazla karşı karşıya getirmektir.

*

Sanatçılar Abdurrahman Cahit Zarifoğlu'nun "Seçkin bir kimse değilim / isminin baş harflerinde kimliğim/Bağışlanmamı dilerim" dizelerinde dile getirdiği, Rasim Özdenören'in "kutsanası" dediği, insanın Allah karşısındaki "acz"ini ortaya koydukları ölçüde, fizik ötesi dünyanın ışığını fizik dünyaya taşır.

*

İnsana aczini unutturarak, Macbeth gibi, onu akıl almaz cinayetler işleten yabancılaşmanın önüne sanatçılardan başkası geçemez.Sanatcı için bir insanı öldürmek bütün insanlığı öldürmektir.

*

Bir toplumun, bir kültürün "Diriliş"indeki, Sezai Karakoç edebiyat ve sanatı payını "ruhun vucuttaki payı"na benzetir. Nasıl beden ruhsuz diriliğini koruyamazsa, edebiyatsız bir toplum da canlılığını koruyamaz.

*

Edebiyatsız bir medeniyet, çorak bir toprak gibi, ekonomiden eğitime hiçbir alanda verimli ve üretken olamaz. Çünkü edebiyatsız bir toplum, silahsız bir ordu gibi, haksızlığa karşı direnme gücünü yitirir.

*

Türkiye'de her alanda büyük bir çoraklaşmaya yol açan düşünce ve kültür yoksullaşmasının kaynağında, fizik ötesi dünyaya bütünüyle kapalı pozitivist değerlerin zorla benimsetilmesinin bir devlet politikasına dönüştürülmesi yatmaktadır. Osmanlı'dan Cumhuriyet'e geçişte,Türkiye'de kültür değişimi toplumdan değil, devletten gelen bir baskı ve şiddetle gerçekleştirildi. Özgürlük alanının genişletilmesinde dayatmacı liderler değil, sanatçı liderlerin büyük önem taşır.

*

Irak başta olmak üzere Orta Doğu ülkelerinin hepsinde dayatmacı yönetimler var. İslam dünyası çağdaş Macbeth'lerden bir türlü kurtulamadı. Türkiye demokrasisi içinden gelen ölümcül bir darbe tehlikesi atlattı.

*

Ortadoğu ülkeleri krallar ya da dayatmacı liderlerler tarafından yönetiliyor. Hepsi gücünü bilgeliklerinden değil, iktidar olma hırslarından alıyor.İslam dünyası,her ülkede intihar saldırıları düzenleyen Çağdaş Hasan Sabbah'larla dolu.

*

Darbelere karşı edebiyatla silahlanmayanlar, darbelerde kurtulamazlar.

*

Darbeler globalleşen dünyanın "global demokrasi" inde yer yoktur.

*

Darbecilerin yanında saf tutanlar, darbelerin kaynağı olur.

*

Demokrasi hiçbir ülke ve kültürün tekelinde değildir.

23 Temmuz 2016, 14:32

"Amerika'nın Pensilvania Şeyhi", Çağdaş Hasan Sabbah'ın

"Amerika'nın Pensilvania Şeyhi", Çağdaş Hasan Sabbah'ın elinde, Anadolu İnsanı'nın Yüzyıllık Birikimi:Bir Genç Kuşak,Bir Akademisyen Kuşak,Bir Girişimci Kuşak,Bir Asker Kuşak bir intihar girişimiyle aileleriyle birlikte öldürüldü ve yok edildi.. "BİR İNSANI ÖLDÜREN BÜTÜN İNSANLIĞI ÖLDÜRÜR"ilahi yasasına kulak asmayanlar, kanlı darbe heveslisi iktidar susuzu çıldırmış Macbeth'ler,bütün insanlığı binlerce defa öldürdüler.Türkiye ile birlikte İslam dünyasına,bütün dünyaya en büyük kötülüğü yaptılar,en büyük zararı verdiler.

23 Temmuz 2016, 21:05

"DARBEYE KARŞIYIM ÖYLEYSE VARIM" DARBE ÖLÜMDÜR, DARBE KANDIR, DARBE SOYKIRIMDIR, DARBE KATLİAMDIR, DİYEN NURİ PAKDİL'DEN "ÇAĞDAŞ HASAN SABBAH"LARA

KARŞI, İNSANI, KUDÜS'Ü VE DEMOKRASİYİ SAVUNAN AÇIKLAMA.

24 Temmuz 2016, 09:12

ÜNİVERSİTEMİZE YENİ KATILAN BÜTÜN ÖĞRENCİLERİMİZİ KUTLAR BAŞARILAR DİLERİM. FAKÜLTEMİZİN ADI: "İŞLETME VE YÖNETİM BİLİMLERİ

FAKÜLTESİ" OLARAK DEĞİŞTİRİLMİŞTİR.DEĞİŞİME DİRENİLMEZ DEĞİŞİM YÖNETİLİR.MALTEPE VİZYONUNU SÜREKLİ YENİLEYEN ÜNİVERSİTEDİR.

26 Temmuz 2016, 15:25

Modern dünyanın Yeni Haricileri olan Çağdaş

Modern dünyanın Yeni Haricileri olan Çağdaş Hasan Sabbah'larla, "Yerli ve Milli Bir Edebiyat" geleneği oluşturulamaz.Anadolu insanının "Yerli Edebiyat Geleneği"nin temellerinde Yunus Emre'den beslenen Büyük Doğu,Diriliş,Edebiyat ve Mavera dergileri vardır.

27 Temmuz 2016, 13:28

TARİH GEÇMİŞE EDEBİYAT GELECEĞE AYNA TUTAR TARİH OLANI EDEBİYAT OLMASI GEREKENİ ELE ALIR. BÜYÜK EDEBİYATCILARI OKUMADAN BÜYÜK TARİHÇİ

BÜYÜK TARİHÇİLERİ OKUMADAN BÜYÜK EDEBİYATCI OLUNMAZ. BÜYÜK VE BİLGE TARİHÇİYE RAHMET YAKINLARINA SABIR DİLİYORUZ.İNALCIK'IN İYİLİK DEFTERİ KIYAMET'E KADAR KAPANMIYACAKTIR.