Prof. Dr. Nazif Gürdoğan Yazar, Akademisyen

Eylül 2016

101 yazı

1 Eylül 2016, 16:32

İslam iki dünya medeniyetidir."Ya iç dünya ya dış dünya" demez

İslam iki dünya medeniyetidir."Ya iç dünya ya dış dünya" demez. "Hem iç dünya hem dış dünya" der.Mesnevi iç dünyayı , Mukaddime dış dünyayı zenginleştirmenin yol haritasını verir.İki dünya bir bütündür.

2 Eylül 2016, 11:49

Tek medeniyet vardır:Kutsal Kültürün Kutlu Medeniyeti.Batı'da

Tek medeniyet vardır:Kutsal Kültürün Kutlu Medeniyeti.Batı'da Medeniyet adına ne varsa hepsi ORTADOĞU'dan ödünç alınmıştır. İnsanlık tarihindeki bütün medeniyetler KUTLU MEDENİYET'e değişik zamanlarda düşülmüş kimi uzun kimi kısa dipnotlardır.

2 Eylül 2016, 17:11

Sınırlı dünyada sınırsız tüketim olmaz

Sınırlı dünyada sınırsız tüketim olmaz. Yalınlık hem derinliktir hem de zenginliktir. Yalınlığın üç altın kuralı vardır:Az tüketmek, az konuşmak,az uyumak.Yalınlıkta: Varlığe sevinilmez , yokluğa yerinilmez.

2 Eylül 2016, 21:08

BİR ŞEY ANLAMAZ BİZDEN ANLAMAYAN ÖZ MUSİKİMİZDEN,ÖZ MİMARİMİZDEN,ÖZ ŞİİRİMİZDEN. İTRİ MUSİKİMİZİN,SİNAN MİMARİMİZİN,BAKİ ŞİİRİMİZİN

ZİRVESİDİR.ONLAR OSMANLI'NIN ÜZERİNE İNŞA EDİLDİĞİ ANA SÜTUNLARDIR.YAHYA KEMAL'İN 'SÜLEYMANİYE'DE BAYRAM SABAHI' ŞİİRİ ANADOLU'DAKİ BİN YILLIK TÜRK TARİHİNİN ÖZETİDİR.

2 Eylül 2016, 21:11

Endülüs Medeniyeti Avrupa Rönesans'ının ana kaynağıdır

Endülüs Medeniyeti Avrupa Rönesans'ının ana kaynağıdır. Endülülüs Medeniyeti olmasaydı Avrupa Medeniyeti olmazdı. Avrupa'da medeniyet adına ne varsa hepsi Endülüs'ten ödünç alınmıştır.Endülüs İbni Rüşd'tür,İbni Arabi'dir,İbn Haldun'dur.

3 Eylül 2016, 09:01

Nuri Pakdil'in kelimeleriyle tekrarlanırsa:"Bütün kitaplar bir kitabı

Nuri Pakdil'in kelimeleriyle tekrarlanırsa:"Bütün kitaplar bir kitabı anlamak için okunur." Bu yüzden Fethi Gemuhluoğlu "Oku emri var,yaz emri yok " derdi. Kitap okunmadan dünya okunmaz.Bunun için Anadolu türkülerinde "Kurban olam kitap okuyan dillere" denilir.

3 Eylül 2016, 16:50

ERDEM BAYAZIT'IN DİZESİYLE TEKRARLANIRSA: "YERYÜZÜ BANA MESCİT KILINDI" DİYEN ANADOLU İNSANI İÇİN DOĞULAN ÜLKE DEĞİL DOYULAN ÜLKE"

ÖNEMLİDİR.KALİTELİ ÜRÜN,HİZMET VE BİLGİ ÜRETMESİNİ BİLEN YENİ UÇ BEYLERİ BAYRAKLARINI BÜTÜN DÜNYAYA TAŞIR.

3 Eylül 2016, 22:38

YAHYA KEMAL MEDENİYET ŞAİRİ SEZAİ KARAKOÇ MEDENİYET DÜŞÜNÜRÜDÜR

==================================== Cumhuriyet dönemi Anadolu insanının kültür, sanat ve düşünce dünyasını zenginleştirerek, yeni boyutlar kazandıran düşünürlerin başında Sezai Karakoç gelir.

*

Ben kendi payıma onun Yitik Cennet, İslamın Dirilişi, Diriliş Neslinin Amentüsü, İslam Toplumunun Ekonomik Strüktürü gibi kitaplarını, nereye gidersem gideyim, sürekli elimin altında bulundururum.

*

Dil ya da ülke farklarından daha çok medeniyet farklarının öne çıktığı bir dünyada, Karakoç'un verdiği medeniyet savaşı, dünyaya açılan Anadolu insanının medeniyet değerlerini, yeniden hayata geçirmede büyük önem taşıyor.

*

Arnold Toynbee "A Study of History" isimli kitabında ele aldığı önde gelen 21 medeniyetten günümüzde yalnızca 6 tanesi varlığını koruyor. Giderek yaşayan medeniyetlerin sayısı daha da azalacak.

*

Dünyanın bilenen en eski kültürü, Mezopotamya'da ortaya çıkan Babil medeniyetidir. Babil'den Mısır, Mısır'dan Yunan, Yunan'dan da Roma medeniyeti doğdu.

*

Tek Tanrılı dinlere kapalı bu medeniyetlerin seküler mirası Roma medeniyetinde toplandı. Bu bağlamda, ilk insandan bu yana dünyada iki ana medeniyet savaşıyor. Bir yanda Peygamberler arasında ayrım yapmayan Medine, diğer yanda mitolojiye dayanan Roma.

*

Şehvet ve şiddet bağımlısı Roma, mutsuzluk ve umutsuzluk içinde savaş sarhoşluğunu, mirasçısı olduğu Yunan'dan daha ileri boyutlara ulaştırdı. Roma'da cinsellik ve cinayet herşeyi kuşatan ana temel ve değer oldu.

*

Toynbee, Russell ve Popper, Eflatun'u günümüzde seküler dayatmacı yönetimlerin doruk noktası olan Faşizm'le birlikte Komünizm'in de öncüsü olarak görür. Bu iki dayatmacı yönetim sistemi günümüzdeki Roma'nın iki somut örneğidir.

*

Bütün mirasının Medine'de toplandığı Vahiy medeniyeti ise, Peygamberler'e dayanır. Vahiy medeniyetinin kaynağında kutsal kitaplar vardır. "Hakikat inanan insanın yitirilmiş malı gibidir. Onu nerede bulursa alır." Bu yüzden, Medine medeniyeti tarih içinde Roma medeniyeti ve onun kaynaklarıyla sürekli hesaplaşma içinde olmuştur.

*

Karakoç'un vurguladığı gibi, "İslam Hz. İbrahim'in ve öbür Peygamberler'in yoluna dönüş ve insanlığın ilk insandan itibaren geliştirdiği Hakikat Medeniyeti'ni dirilişi demektir." İslam'ın kaynağı da Medine'dir.

*

Medine ve Roma medeniyetinin ilk insanla başlayan hesaplaşması, Kıyamet'e kadar devam edecektir. Globalleşen dünyada hiçbir ülkenin bu hesaplaşmadan kaçması mümkün değildir. Ancak bu hesaplaşma geçmişte olduğu gibi ordularla değil, aydınlarla yapılan bir savaş olacaktır.

*

Karakoç Samuel Huntington'dan çok daha önce "Yitik Cennet"te ayrıntılı olarak anlattığı kitaplarında Roma ve Medine medeniyetlerinin ulusal ve uluslararası düzeyde nasıl hesaplaştıklarını anlattı.

*

Karakoç'un medeniyet tezini iyi kavramadan Medine'yi İstanbul'a taşımak mümkün değildir.

5 Eylül 2016, 11:57

MEDENİYET MERKEZİ ŞEHİRLER

============================== TOKYO İSTANBUL PARİS NEW YORK Oturum Başkanlığını MMG Genel Başkan Yardımcısı ve Türk Macar İşadamları Derneği Başkanı Osman Şahbaz üstlendi.

*

İTÜ Şehir ve Bölge Planlama Bölümünden Prof Dr. Ayşe Sema Kubat 'Tokyo'yu,

*

İTÜ Çevre ve Şehircilik Uygulama ve Araştırma Merkezi Müdürü Prof Dr. Nuran Zeren Gülersoy İstanbul'u

*

AREL Üniversitesi Mimarlık Bölüm Başkanı Prof. Dr. Murat Aykaç Erginöz Paris'i

*

Maltepe Üniversitesinden Prof. Dr. Nazif Gürdoğan,modern piramitler kenti New York'u ele aldı.

*

Panel sanat tarihçisi, fotoğrafçı Sabahattin Kiriş'in Anadolu Medeniyetleri' konulu sinevizyon gösterimiyle başladı.

*

Panel moderatörü Osman Şahbaz konuşmasında bugün medeniyet kurmuş şehirlerin dünya üzerindeki mimarlık, şehircilik ve yapılaşmada ki etkilerini tartışacaklar.

*

Budapeşte Gotik mimarisi, müzeleri, tiyatroları, opera salonları ile 19. yy.'daki özelliklerini koruyor. Buda ve Peşte'deki her bina ayrı bir mimariyi ve dünyayı ifade ediyor.

*

İstanbul; Nedim'in dilinde öyle bir şehirdir ki, dünyada bir benzeri yoktur ve kendisine paha biçilemez: Tek parça bir taşına bile ülkeler feda edilir.

*

Globalleşen dünyada yerelliğin azaldığı bir dönemi yaşıyoruz. Toplumların yerel özellikleri ve geleneksel yapısı azalıyor. Birbirine çok benzeyen bir süreçten geçiyoruz.

*

Kültürlerin ve geleneklerin bu kadar birbirine yaklaştığı süreçte geleneksel yapılar korunabilecek mi? Bu sorulara cevap arayacağız.

5 Eylül 2016, 13:00

MEDENİYETLERİN AYNASI KUTLU ŞEHİRLER

========================================= Bir medeniyetin değerleri şehirlerin ekonomik, sosyal ve kültürel dokusunu oluşturur. Camiler, çarşılar,çeşmeler, dergahlar,meydanlar ve evler, kültürlerin şehirlerdeki elle tutulur, gözle görülür yansımalarıdır.

*

Medeniyetleri diri tutan,her alanda güçlü kılan, onların ruhlarıdır. İç dünyaları canlı ve zengin olmayan medeniyetlerin,şehirlerinin bir şiir gibi, düzen ve uyum içinde olmaları beklenmez

*

Bir medeniyetin değerleri somut ve soyut yüzleriyle şehirlere yansır.Medeniyet değerleri ahlakı, sanatı ve düşünceyi biçimlendiren, bilim ve teknolojiyi yönlendiren, geniş bir çerçevenin sınırlarını ve kırmızı çizgilerini belirler İslam medeniyeti, teori ve pratiğiyle bir inançlar bütünüdür. İslam medeniyetinin teorisini imanın, pratiğini de İslamın şartları oluşturur. İmanın çerçevesinde; Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, öteki dünyaya, kadere, iyiliğin ve kötülüğün O’ndan geldiğine ve ölümden sonra dirilmeye inanmadır.

*

İslamın şartları olan şehadet, namaz, oruç, hac ve zekat da pratiği oluşturur. İç ve dış dünya İslam medeniyetinde iç içe, birbirini besleyen ve zenginleştiren bir bütündür.İnsanın iç dünyası, dış dünyasına yansır.İç dünya dış dünyayı hayatın ölümü içinde taşıdığı gibi taşır.

*

İslam Medeniyetinin ortak noktaları,imanın ve İslamın şartlarıdır. Onları teori ve pratik gibi, bir bütün olarak ele alıp derinliğine kavramadan Müslümanları anlamak mümkün değildir. Şehirler medeniyetin, camiler de şehirlerin ruhudur.

*

İslam medeniyetinin özünü kavrama açısından, üç cami, yeryüzündeki mabetlerin başında gelir. Onlar, diğer mabetlerden daha anlamlı oldukları gibi, erdemlilikte de hiçbir mabet onlarla boy ölçüşemez.

*

Bu mabetler, Mekke’nin, Medine’nin ve Kudüs’ün kalbinde yer alan mescitlerdir. Mekke’de Harem, Medine’de Peygamber ve Kudüs’te Aksa Mescitleri İslam Medeniyetinin köşe taşlarıdır. Onlar Mekke, Medine ve Kudüs’ün simgeleridir. Erdemli şehirlerin ve erdemli yönetimlerin bilgisi, İslam Milletinin kalbi olan bu şehirlerdir.

*

Mekke, ilk Peygamber’den son Peygamber’e kadar bütün Peygamberlerden izler taşır. Malcolm X’in deyişiyle, Mekke zaman kadar eski bir şehirdir. Bu yüzden, şehirlerin Anası Mekke’ye, İslam Milletinin başşehri gözüyle bakılır. Mekke İslam Milleti’nin, Kabe de Mekke’nin merkezidir.

*

Kur’an’da haber verildiği gibi, Kabe yeryüzünün ilk mabedidir. Kabe ilk defa melekler, sonra da ilk insan ve ilk peygamber Âdem tarafından inşa edilmiş. İslam Medeniyetinde sürekliliğin, bütünlüğün ve değişmezliğin simgesi. Kabe’yi İbrahim Peygamber, oğlu İsmail ile birlikte, eski yerine yeniden yapmıştır. Son olarak Son Peygamber tarafından yenilenerek, putlardan temizlendi.

*

Kabe ile Mekke, İslam kültür ve sanatında vazgeçilmez bir yer tutar.Kabe Müslümanların sanatında, Titus Burchart'un vurguladığı gibi, bir kutup yıldızı işlevi yüklenmiştir.Çevresinde toprağa verilmiş yüzlerce peygamberle birlikte bütün insanlığa yol gösteren Mekke’yi, Müslümanlar ömürlerinde en az bir kere ziyaret etmek zorundadırlar. İslamın şartlarından biri olan Hac, Mekke merkezli bir ibadettir.

*

Medine Peygamber şehridir. Etrafı dağlarla çevrili olan Medine, Muhammed ümmetinin başşehri konumundadır.Medine’nin merkezi Peygamber Mescidi’dir. Peygamber, dünya değiştirdiği evde toprağa verilmiştir.

*

O toprak ki, bütün insanlığa rahmet olarak gönderilmiş Son Peygamber’i bağrında taşımaktadır. Varoluşun kaynağı olmasıyla, Ravza yeryüzünün en aziz köşesidir. Ravza’yı ziyaretin, Son Peygamber’i sağlında ziyaret gibi olduğu, kendisi tarafında müjdelenmiştir.

*

Kudüs, Yakupoğulları’ndan Peygamberlik ile Sultanlığı birleştiren Davut ve oğlu Süleyman’a başşehir olmuştur. Mukaddes Beyt, Musa Peygamber’den beş asır sonra Süleyman Peygamber tarafından yapılmıştır.

*

Seçilmiş Meryem, bu mescit çevresinde iç olgunluğa erişerek, İsa’yı babasız olarak doğurmuştur. İsa Peygamber ölüleri diriltme, doğuştan görmeyen gözleri açma gibi, bütün mucizelerini bu şehirde göstermiştir.

*

Otuz yaşında peygamber olan İsa ile, İslam Milletinin bayrağı Musa ümmetinden İsa ümmetine geçmiştir. Ancak üç yıllık peygamberlik süresinde kendisine yalnızca on iki kişi inanmıştır.

*

İsa Peygamber havarileriyle son görüşmesinde, “Horoz ötmeden sizin biriniz beni inkar edecek ve pek az paraya satacak” demiştir. Yuda O’nu ele vermiş ancak onun yerine kendisi cezalandırılmıştır.

*

Romalılar, İsa Peygamber'in göğe çekilişinden kırk yıl sonra Kudüs’ü ele geçirerek, yakıp yıkmışlar. Üç asır içinde imparator Konstantin eliyle de, Hıristiyan olmuşlardır.Konstantin ikinci Roma olarak İstanbul’u kurmuştur.

*

Kudüs Halife Ömer ile Müslümanlara geçmiş. Son Peygamber’in Miraç kenti, Mekke’den önceki kıble ve Halife Ömer’in yaptığı camiyle İslam kültüründe önemli bir yer tutar. Bu yüzden Kudüs, Muhammed, Musa ve İsa ümmetlerinin ortak başkentidir. İslam Milletinin erdemli şehirlerinin üçüncüsüdür.

*

İslam kültürü içinde şehirlerin kurulmasında ana örnek, Peygamber şehri Medine olmuştur. Müslümanların kurdukları şehirlerin merkezinde cami, çarşı ve okul bulunur. Şehri bu üçlünün çevresinde işyerleri, evleri, mektepleri, kütüphaneleri, hanları, hamamları ve çeşmeleriyle birlikte ezan sesinin duyulduğu sınıra kadar halka halka genişler.

*

Ezan sesinin işitilmediği sınırdan sonra, başka bir yerleşim kümesinin çevresi başlar. Merkez ile çevre, çevre ile merkez yoğun bir alışveriş içindedir. Buhara’dan Saraybosna ve Kurtuba’ya kadar Müslümanların kurdukları bütün şehirlerde, söz konusu fiziksel gelişme bütün ayrıntılarıyla gözlenir.

*

İstanbul’un eski merkezine bakıldığında İslam kültürü içinde oluşan şehirlerin ana özellikleri açıkça görülür. Beyazıt, Süleymaniye ve Nuruosmaniye camileri üçgenindeki yapılar, medrese, cami ve kapalıçarşıyı odak noktası alan mekansal bir bütünlük gösterirler.

*

Şehrin oluşumunda yapılar ve doğal çevre tatlı bir uyum ve düzen içindedir. Camiler, çarşılar, çeşmeler ve meskenlerle ağaçlar birbirini tamamlar.

*

Mecidiyeköy ve Maslak sözkonusu olduğu zaman, gökyüzüne isyan edercesine çok katlı binalar ve onların arasında ezilen ağaçların oluşturduğu bir yapılaşma vardır. Eski İstanbul bir uyum ve düzeni yansıtırken, yeni İstanbul göklere başkaldıran bir yapılaşmayı sergiler. *Eski İstanbul’un örneği Hz. Peygamber’in hicret yurdu Medine iken, yeni İstanbul’un örneği modern çağların Roma’sı New York’tur.

*

Dünyadaki her şehir, Medine ile Roma’yı; gündüzün geceyi, gecenin gündüzü içinde bulundurması gibi yapısında taşır. Medine’ye özenenlerde hoşgörü ve güzellik öne çıkarken, Roma’ya özenenlerde isyan ve şiddet ağırlık kazanır

*

Geleceğin erdemli şehirlerinin örneği Medine’de, eski İstanbul’da ve eski Kurtuba’da ,hiçbir yapı, Yaratıcı ile yarış olabilir kaygısıyla, ağaçlardan büyük yapılmamıştır. Bu yüzden, eski Şam, eski Konya ve eski Bağdat’ta doğal çevreyle, insan eliyle yapılanlar arasında eşsiz bir uyum ve düzen vardır.

*

Medeniyet merkezi şehirlerin , mimari eserlerdeki örneği, hayatın olduğu kadar doğal çevrenin de benzersiz bir simgesi olan ağaçlarla birlikte tabiattır. Tabiat, Allah’ın sözsüz ayetleridir. İnananlar, Kur’an gibi tabiatı da okumak zorundadır.

*

Şehirleşme olgusu, son yüzyılda ekonomik, sosyal ve kültürel yapıda ortaya çıkan en önemli gelişmelerden biridir. Nüfusun çoğunluğunun şehirlerde yaşamasıyla sosyal, ekonomik hayat köklü değişikliklere uğramıştır.

*

İbn Haldun, şehirlerin büyümesiyle üretimin de kat kat artacağını söyler. Üretimin artmasıyla gelir ve bolluk da büyür. Şehirlerin yaşama düzeyi ve zenginliği de üretime paralel olarak gelişir.

*

Şehirleşmeyle insanların üretim düzeylerinden daha çok tüketim düzeyleri yükselirse, şehirler kültürlerin gerilemesine yol açarlar. Şehirler, ürettiklerinden daha çok tüketmeye heveslenirlerse, toplumların çökmesinin kaynağı ve hazırlayıcı olurlar.

*

Bir ülkede şehirler, kültürlerin aynası oldukları kadar kültürlerin zenginleşmesinin de sürükleyici gücüdürler.Bu yüzden Mevlana, köyde üç gün kalanın kırk gün aklı başına gelmez, diyerek merkez ile çevre arasındaki işlev farkını çarpıcı bir biçimde dile getirir.Şehirler tarih boyunca ekonomik ve kültürel canlılık kaynakları olmuşlardır.

*

İslam Medeniyetinin geleceği, Medine’yi örnek alan İstanbul, Buhara, Bursa, Bakü, Kazan, Saraybosna,Kayseri, Konya ve Maraş gibi şehirlerdir. Onlar ülkelerinden önce şehirlerini, gelecekte kaçınılması sözkonusu olmayan bir kültür ve medeniyet hesaplaşmasına hazırlıyorlar. Onların mayası Mekke, Medine ve Kudüs gibi erdemli şehirlerde yoğrulmuştur.

*

Bütün dünyada İnananlar, Medine’de Son Peygamber’in çevresinde halkalanan ilk Müslümanların coşkusunu taşıyorlar. İstanbul’u kuşatanlar gibi, Paris’i, Londra’yı, Berlin’i, Moskova’yı, Roma’yı ve New York’u kuşatmaya hazırlanıyorlar.

*

Yeni kurucular , orduların yerini kurum ve kuruluşların, devletlerin yerini de şehirlerin aldığının bilincindedir.Duvarsız , kapısız ve sınırsız kare dünyada her şehir bir dünya, dünya bir şehirdir. Prof. Dr Nazif GÜRDOĞAN

5 Eylül 2016, 21:13

'AVRUPA BİRLEŞİK DEVLETLERİ' VE 'AMERİKA BİRLEŞİK DEVLETLERİ'VAR 'ORTADOĞU BİRLEŞİK DEVLETLERİ'DE OLMALI

============================================ İslam dünyasının Batı dünyasıyla rekabet edebilmesi için, Sultan Abdülhamid özellikle eğitim alanında büyük yatırımlarla, üretim gücünü büyütmenin yolunu açtı. Müslüman ülkelerin kültürel dokularında ve ekonomik yapılarında köklü dönüşümlere yol açan, Bağdat Demiryolu''nu da, Abdülhamid Medine''ye kadar inşa etmeyi başardı. Ortadoğu, Balkanlar üzerinden Avrupa ülkelerine bağlandı ve “Hicaz Demiryolu” ile “İpek Yolu” bütünleştirildi.

*

Cumhuriyet döneminde, Türkiye''yi dünyayla bütünleştirmeye çalışan Özal ve Erdoğan , nasıl en çok tartışılan Cumhurbaşkanı olduysa, Abdülhamid de, Osmanlı döneminde en çok tartışılan sultan olmuştur. Biri demir yollarıyla Anadolu''yu Avrupa ile bütünleştirmeye çalışırken, diğer ikisi de doğal gaz boru hatları, kanal ve hava alanlarıylaTürkiye''yi dünyayla bütünleştirmeye çalıştı.

*

Abdülhamid Avrupa'nın Osmanlı Devleti'ni zayıflatmaya yönelik stratejilerinin arka planında, Müslüman dünyanın sahip olduğu doğal kaynaklarından yararlanma olduğunun bilincindeydi. Bu yüzden, O Avrupa'ya karşı güçlü bir “İslam Birliği” oluşturmak için, ilk olarak bir barış ortamı oluşturdu ve Osmanlı Devleti'ni fedaratif bir yönetime dönüştürmek için, ilk çalışmaları başlattı. Abdülhamid, Orta Doğu''da köklü bir dönüşümün öncüsü oldu.

*

Prof. Dr. Kemal Karpat''ın vurguladığı gibi, Osmanlı devleti'nin 1860''larda Lübnan'da öncülük yaptığı, siyasal ve kültürel yapılanma, Yirmi birinci yüzyılın başında, büyük çalkantıların yaşandığı Orta Doğu'da, demokratik yönetimlere başarılı bir örnek olarak, varlığını sürdürmektedir. Osmanlı insanı gibi, Anadolu insanının da değişmez hedefi, Endonezya''dan Fas''a kadar Müslüman ülkelerle bütünleşerek, bir dünya gücü olmak ve adil bir yönetim kurmaktır.

*

“Birinci Dünya Savaşı” Müslüman ülkelerin, “ikinci Dünya Savaşı”da Avrupa ülkelerinin ekonomik ve siyasal dengelerini altüst etti. İslam dünyası Avrupa, Avrupa ülkeleri de Amerika ve Rusya karşısında rekabet üstünlüğü kazanabilmek için, kendi aralarında ekonomik ve siyasal bütünleşmeye gittiler. Elli yıllık bir süreçte, Avrupalılar “Avrupa Birleşik Devletleri”ni kurdu.

*

İkibinli yılların başında, Müslüman ülkeleri birbirinden koparmak için, masa başında cetvel ve kalemle çizilen sınırlar, ileşim araçlarında gelişmelerle, önemlerini büyük ölçüde yitirdi. Artık hiç bir ülkenin, kendi sınırları içinde kalarak, rekabet üstünlüğü kazanması mümkün değildir. Müslüman dünya da, “Amerika Birleşik Devletleri” gibi, “Orta Doğu Birleşik Devletleri”ni gerçekleştirmek zorundadır.

*

Türkiye “Avrupa Birleşik Devletleri” içindeki yerini güvenceye alarak, “Orta Doğu Birleşik Devletleri”nin oluşmasına öncülük yapmalıdır.

*

Yalnızca AB üyeliği, Türkiye''yi bir dünya gücü yapmaz.

*

Gücün bayrağı adil yönetimlerin elinde yükselir.

*

Adil Türkiye için iyi olan, dünya için de iyidir.

5 Eylül 2016, 21:36

ORTADOĞU'NUN YENİ HARİTASI İSTANBUL'DA ÇİZİLECEK

==================================================== Sınırlı dünyada sınırlı kaynaklarla, insanların zorunlu ihtiyaçlarını karşılamak için, arz ve talebi gözeten, nimet ve külfet dengesine önem veren, her alanda savurganlığın önüne geçen, bir ekonomik yapı ve kültürel dokuya ihtiyaç vardır. Akıllı ülke, ekonomik, siyasal ve kültürel hayatın düzenlenmesinde, kaynakların verimli dağıtılmasını ve değerlendirilmesini sağlayacak, hukuki altyapısıyla, nitelikli insanları, bir mıknatıs gibi çeken ülkedir.

*

Soğuk Savaş sonrası Türkiye, iç pazarlardan dış pazarlara yönelen ekonomisi, yüzyılların içinde oluşan kültürel, siyasal ve yasal birikimiyle, İslam dünyasının imrenilen ve örnek alınan bir ülkesi oldu. Türkiye ekonomik ve siyasal alandaki başarılarıyla, ürün, hizmet ve bilgi üretim gücünü büyütmede, bilgi düzeyi yüksekliğinin, gelir düzeyi yüksekliğinden çok daha fonksiyonel olduğunu gösterdi. Türkiye petrol zengini olmayan zengin ülkedir.

*

Türkiye'nin İslam dünyasına örnek olma özelliğini sürdürebilmesi, “devlet" işletmeleri “millet" işletmelerine dönüştürülmesine bağlıdır. Türkiye'de Özal döneminde başlayan milletleştirme süreci, yeni boyutlar kazanarak devam etmelidir. Dünyada İbn Haldun'dan bu yana tartışıldığı gibi, devletin önde gelen işlevi üretici olmak değil, denetici olmaktır. Ekonomik gücün lokomotifi, devletten önce millettir. Millet zengin olursa, devlet güçlü olur.

*

Yerel ve küresel ekonomide tederik zinciri yöntemiyle, işletmeler, dünya ölçeğinde ağlar oluşturarak, çıktılarını bütün dünyaya sattıkları gibi, girdilerini de bütün dünyadan satın almaya başladılar. Devletlerden önce işletmelerin savaştığı mobil dünyada, pek çok dünya işletmesinin önceliği fabrika sahibi olmak değil, bilgi sahibi olmaktır. Nasıl dünyada bilginin değişmeyen tek bir vatanı yoksa, artık işletmelerin de değişmeyen tek bir vatanı yoktur. İşletmelerin ülkeleri değil, ilkeleri önemlidir. İstanbul ilkeli işletmelerin yeni vatanıdır.

*

İslam dünyası, “Avrupa Birleşik Devletleri" gibi, bir “Orta Doğu Birleşik Devletleri" olamadı. Ancak Türkiye, üç kıta ve üç denizin odak noktasındaki, geniş coğrafyası ve zengin demografik yapısıyla, İslam dünyasının özü ve özetidir. Dünyada köklü bir ekonomik ve kültürel paradigma değişimi yaşanıyor. Artık İstanbul, Londra gibi, Frankfurt gibi, dünyanın nitelikli insan ve finans kaynaklarının çekim merkezi ve İslam dünyasının kutup yıldızıdır.

*

Nitelikli insanların kentler arasında mekik dokuduğu, geçmişte benzeri görülmeyen mobil hayatta, girişimciye, teknolojik yeniliğine ve yatırımcı sermayeye, dünyayı yeniden inşa eden akıllı kentlerde vize sorulmaz. Mobil çağda, yüksek hızlı fiber optik kablolar, bütün kentleri akıllı kentlere dönüştürdü.

*

Mobil çağın dünyasında, akıllı kent olmayan hiçbir kent kalmayacak. Her kent Richard Florida'nın 3T'sine, “Technoloji, Talent, Tolerance, Teknoloji, Yetenek ve Hoşgörü"süne dört elle sarılacaktır.

*

Akıllı kent demek, binasız eğitim, yöneticisiz yönetim, fabrikasız üretim, polissiz güvenlik demektir.

*

İslam dünyasının geleceği İstanbul'da inşa edilecektir.

*

Akıllı insan olmadan akıllı kent olmaz.

*

Akıl gönülle akıl yolunu bulur.

*

Aklın gözü gönüldedir.

5 Eylül 2016, 22:33

FELSEFE DÜŞÜNMESİNİ DÜŞÜNMENİN YOL HARİTASIDIR

================================================= Felsefe dünyasının büyük bilgelerinin, bütün insanlığa bıraktıkları en büyük mirasları, ekonomik, siyasal ve kültürel boyutlarıyla, hayatı yaşanır kılmada yararlanılan yol haritalarıdır. Onların bıraktıkları yol haritalarını doğru okuyamayanlar, hayatın derinliklerine inerek, hayatı bütün boyutlarıyla kavramakta güçlük çekerler. Bu bağlamda, kaynakları değerlendirme ustalığı olan ekonomi bilimi de, bütün bilimler gibi, felsefe biliminin ayak izlerinden doğmuştur.

*

Felsefe hayatı yaşanır kılmanın değerlerini insanda arar, insan hayatın hem özü, hem de özetidir. Çünkü evrensel etik ve hukuk ilkeleri içinde, insan için yararlı olan, toplum için yararlıdır. Başta ekonomi olmak üzere bütün bilimlerin amacı, hem insana, hem de topluma yararlı olan ürün, hizmet ve bilgileri üretmektir. İnsanların ihtiyaçlarını karşılayanlar, toplumun da ihtiyaçlarını karşılarlar. İnsandan topluma, toplumdan insana gidilir, insan toplum, toplum insandır.

*

John Stuart Mill''in, “Tartışma olmayınca”, yalnızca Ekonomi''de değil, her alanda “kelimeler artık düşünceleri iletemez olurlar”, görüşünden yola çıkarak, bilimin özünü yitirmeden, canlı bir tartışma ortamı oluşturmak entellektüellerin başta gelen görevidir. Çünkü, iletişim ve etkileşimi kolaylaştıran, özgür bir tartışma alanı oluşturmadan, hiçbir alanda çoraklaşmanın önüne geçmek mümkün değildir.

*

Ekonomi ile birlikte bütün bilimler, insanın yararını toplumun yararıyla, toplumun yararını da insanın yararıyla bütünleştirmek zorundadırlar. Yalnızca uzun dönemde değil, kısa dönemde de, topluma zarar verenler, farkında olmadan kendilerine zarar verirler. Bunun için, sağlıklı bir toplum, herkesin iyilikleri özendirmeye, kötülükleri önlemeye çalıştığı toplumdur. Hayatın her alanında, insan için iyi olan, toplum için, toplum için iyi olan, insan için iyidir.

*

Doğru olan güzeldir diyen, felsefe ile doğru olanın peşinde olan Ekonomi''yi bütünleştirmek, bütün bilimlerin en başta gelen görevleri olmalıdır. Aslında felsefe, sanat ve bilim arasında amaç farkı değil, yöntem farkı vardır. Onların birleştikleri ortak alanları, ayrıldıkları alanlardan çok daha büyüktür. Üçü de, insanı toplumdan, toplumu insandan ayırmadan, gerçeğin, iyiliğin ve güzelliğin peşindedirler. Onların bulgularından, bütün insanlık yararlanır.

*

Felsefe, sanat ve bilim, insanın yararını gözetme, hayatını kolaylaştırma ve dünyasını güzelleştirme yolunda, ortak alanlarını sürekli büyütürler. Bu yüzden, hangi alanda uzman olursa olsun, başarılı ve tutarlı olmak isteyen her akademisyen, üç alanla birden ilgilenmek zorundadır. Birbirini bütünleyen üç alanın ortak sesi, insanın sesidir, toplumun sesidir, sağduyunun sesidir, ortak aklın sesidir.

*

İnsanlığın ortak birikimine dayanmayan doğrular, genel kabul görmeyecekleri için, uzun ömürlü olmazlar.

*

'Felsefe, Sanat ve Bilim'de üçlü gerçeğe yer yoktur. Her üçünün ortak amacı gerçeği aramaktır.

*

Hayatı yaşanır kılanlar, gerçeği arayanlardır.

*

Gerçek güzel, güzel gerçektir.

5 Eylül 2016, 23:30

DOĞU TÜRKİSTAN ÇİN'İN KALİFORNİYA'SIDIR

======================================== Büyük Türkistan Avrasya'nın olduğu kadar dünyanın da odak noktasıdır. Çünkü kültürlerin harman olduğu bu coğrafya, Rus, Çin ve Hint toplumlarının düğüm noktası.

*

Avrasya ekseninde İstanbul dışında Semerkant, Almatı ve Kaşgar üçgeni kadar stratejik öneme sahip başka bir coğrafya yok. Bu yüzden, Osmanlı toprakları gibi Turan ülkesi de yapay sınırlarla bölündü.

*

Haritalarda Büyük Türkistan'ın yerinde Doğu Türkistan, Kazakistan, Özbekistan, Türkmenistan, Kırgızistan, Tacikistan ve Kuzey Afganistan olmak üzere yedi ülke görülür.

*

Doğu Türkistan, 1949'da kurulan Çin Halk Cumhuriyeti tarafından işgal edildi. Doğu Türkistan'daki bugünkü "Sinkiang Uygur Özerk Yönetim"i işgalden altı yıl sonra kuruldu. **** Türkiye masa tenisi diplomasisiyle başlayan gelişmeler sonucu, Batı ülkeleriyle birlikte 1970 yılında Çin'i tanıdı. Çin'le Türkiye'nin diplomatik bağları çok yeni olsa da, üç bin yıllık bir tarihi geçmişi var.

*

Uzaydan görülen tek insan yapısı olarak bilinen binlerce kilometrelik "Çin Seddi"nin Türkler'e karşı yapıldığı söylenir.Türkler geçmişte Çinliler'e kendilerini savunmak için büyük duvarlar yaptırdı.

*

Doğu Türkistan'daki Uygurlar'ın temel hak ve özgürlüklerini savunmak , bütün Türk dünyasına düşen en büyük,en önemli tarihi bir görev ve sorumluluktur.

*

Asya'nın kalbindeki Anadolu'nun sorunlarını uluslararası platformlara taşımak Türkiye'ye düşer. Avrupa'daki Türkler Uygur Türklerinin haklarını savunmaları için , siyasal alanda kendilerine sağlam bir yer tutmaları gerekir.

*

Asya ile Avrupa'yı yakından tanıyan Mehmet Öğütçü, "Geleceğimiz Asya'da mı?" isimli kitabında Avrasya ekseninde Türkiye'nin önüne çıkan tehdit ve fırsatları ele alıyor. Avrasya'nın yükselen yıldızı Türkiye'dir.

*

Türkiye'nin gücü, Asya'nın en Batı'sı, Avrupa'nın da en Doğu'su olmasında gizli. Türkiye Türk Cumhuriyetleri'ni Avrupa'ya, Avrupa'yı da bütünüyle çekildiği Asya'ya açacak köprü ülke.

*

Türkiye'nin Avrupa'daki ağırlığı da yalnızca kendinden değil, temsil ettiği Türk Cumhuriyetleri'nden kaynaklanıyor. Türklere vatan Türkiye ve Türkistan yanında büyük Turan'dır.

*

Doğu Türkistan'ın ise, ayrı bir yeri ve önemi var. Çünkü "Uygur Özerk Bölgesi", geleceğin süpergücü Çin'in içinde, ama ondan ayrı bir güç odağıdır.

*

Taşkent'ten Semerkant'a giderken, Doğu Türkistan'ı diğer Türk Cumhuriyetlerinden Tienşan dağlarının ayırdığı görülür. Bir yanda Kaşgar bir yanda Semerkant vardır.

*

Doğu Türkistan zengin petrol ve doğalgaz kaynaklarıyla yalnızca Çin'in değil bütün Asya'nın California'sıdır.

*

Çin ve Doğu Türkistan arasındaki çatışma, 1757'den beri devam eden bir süreçtir.

*

Abdülhamit 1866'da kurulan bağımsız devlete el uzattı ve onları yalnız bırakmadı.

*

Doğu Türkistan Anadolu'dur, Anadolu Doğu Türkistan'dır.

*

Asya'nın Avrupa'ya yürüyüşü Doğu Türkistan'dan başlar.

6 Eylül 2016, 19:32

Gece ve gündüz farkının ortadan kalktığı,gizliliğin olmadığı,düz kare dünyada herkes olduğu gibi…

Gece ve gündüz farkının ortadan kalktığı,gizliliğin olmadığı,düz kare dünyada herkes olduğu gibi görünmek,göründüğü gibi olmak zorundadır. Kapısız,çatısız,örtüsüz dünyada kimse kapalı kaplar arkasında konuşamaz.

6 Eylül 2016, 19:46

Sezai Karakoç'un şiiri sözün gizemiyle inşa edilir.O

Sezai Karakoç'un şiiri sözün gizemiyle inşa edilir.O yakınındaki insanlara değil,uzağındaki insanlara seslenir. Karakoç şiirlerinde olanı değil,olması gerekenin ip uçlarını verir, şiirleriyle yüzlerce yıl sonrasına seslenir,şiire girenin hayata gireceğinden kuşku duymaz.

6 Eylül 2016, 20:34

YALINLIĞIN OLMADIĞI YERDE ZENGİNLİK OLMAZ YUNUS GİBİ YAŞAMAYAN SİNAN GİBİ ÜRETMEZ

Ekonomi; bir kültürün, bir medeniyetin, değerlerinin ekonomik hayata yansımasıdır. Gerçekten kültürsüz bir ekonominin olması mümkün değildir. Kültür ekonomiyi de yönlendirerek dünyayı şekillendirmenin en güçlü aracı haline geliyor. ALAN EL DEĞİL VEREN EL OL Maltepe Üniversitesi'nde İktisadi İdari Bilimler Fakültesi'nin , öğretim üyesi Prof. Ersin Nazif Gürdoğan, makine mühendisliği alanında eğitim almış, mühendislik eğitiminin , biraz da kuru bularak işletme ve ekonomi alanına yönelmiş.

*

Bir de edebiyat macerası var Gürdoğan'ın. Edebiyatımızda "Yedi Güzel Adam"dan biri olarak tanınıyor. Roman okumayana dost olmayan Nuri Pakdil, Rasim Özdenören ve Fethi Gemuhluoğlu'nun yönlendirmeleriyle sayesinde Dostoyevski ve Tolstoy'u sevmiş.

*

Nazif Gürdoğan hocamızla konuşurken coşkusu ve pozitif yapısı bana da yansıdı.

*

Güzeli aramaktan,güzelliği anlatmaktan hiç bıkmıyor hiç usanmıyordu. Köşesinde gündeme ve zamana direnen yazılar yazmaya çalıştığını söyleyen Gürdoğan, üslup olarak yalınlıktan yana. "Yalınlıkta derinlik vardır" diyor. **** Gürdoğan'ın söylediği şey de temelde , yalın ve derin yaşamak. Nazif Gürdoğan 'ın yol açık ,ancak uzun ince bir yol: Tüketirken 'bir lokma bir hırka' tüketmek, üretirken 'bin lokma bin hırka üretmek'tir.

*

SORU: ===== "Seküler kültür dünyaya savaş ve yıkımdan başka bir şey vermemiştir" derken bir yandan da" küreselleşme bütün ülkeleri, siyasal sorunlarını savaş alanlarından daha çok barış masalarında çözmeye zorluyor" diyorsunuz.

*

Küreselleşme de seküler kültürün bir ürünü değil mi?

*

CEVAP: Orada paradoksal bir durum varmış gibi görünüyor ama değil. Seküler kültür insanın Allah'la olan bağlarını koparması diyebiliriz. Seküler kültür aklın dışında kaynak kabul etmediği için, "Allah yoksa her şey mübahtır" dediği için, daha çok kazanmak için her şeyi meşru görür. Buna karşılık bizim kültürümüz "Allah var ve her şey onun belirlediği ilkeler içinde olmalıdır" der. Biz Mevlana'nın pergel metaforu gibi küreselleşen dünyada, duvarların kapıların ortadan kalktığı dünyada, global bir vizyonla hareket etmeliyiz. KÜRESEL DÜŞÜNMEK GEREK Global vizyon? Kendiniz olmak, kendi değerlerinizi içselleştirerek bütün dünya ile rekabet etmesini öğrenmek. Sabit ayağınızı kendi değerlerinize kültürüne tutarak, değişken ayağınızla da bütün dünyayı dolaşmaktır "global vizyon". Yeni dünya ordularla değil, kültürel değerlerle, girişimcilerle fethedilen bir dünya. Kültür, ekonomiyi de yönlendirerek dünyayı şekillendirmenin en güçlü aracı haline geliyor. Bunun için de küresel düşünmek gerekir. Sınırların olmadığı bir dünya var. Edebiyat da, kültür de, ekonomi de, politika da bu dünyaya uyarlanmak için yeniden kendisini yapılandırmalıdır. TÜKETİYORSAM VARIM Tüketim çılgınlığının tedavi reçetesi nedir? Günümüzde gerçekten çok gösterişe ve tüketime dönük bir kültür var. Bu kültürün merkezi Amerika. Amerika tüketim kültürünü Hollywood ve Disneyland aracılığıyla bütün dünyaya ihraç etti. Kullan-at kültürü oluşturdu. Bir şeyi kullanıp atmayınca modern sayılmazsınız. "Tüketiyorum öyleyse varım" diyen bir kültür. Buna karşı bizim elimizdeki en güçlü silah tasavvuf kültürüdür. Mevlana'nın, Hacı Bektaş'ın, Yunus'un, Hacı Bayram'ın yoğurduğu bir kültür. Burada önemli olan gözün doyurulmasıdır. Güzelliğin büyütülmesidir. Tüketimin bütün dünyayı sel suyu gibi sardığı bir dönemde insanın iç dünyasını zenginleştirip, gözünü doyurmaktır. Yani bir lokma bir hırka yaşamak mı? Hep eleştirilir. Bu anlayışın bizim insanımızı atalete yönelttiği iddia edilir. Oysa burada önemli olan basit ve yalın yaşamaktır. Tasavvuf yalın yaşama, sevgiyle silahlanma ustalığıdır. Tüketirken bir hırka bir lokma, üretirken de bin lokma bin hırka üretmektir. İhtiyacı olana verme kültürüdür. Veren el kültürüdür. "Yalın yaşıyoruz öyleyse varım" demeliyiz. Bunun kaynağı da tasavvuftur. Bin lokma bin hırka nasıl üreteceğiz? Cumhuriyet döneminin en büyük yanılgılarından biri "Batılılar gibi tüketirsek onların tüketim kalıplarını benimsersek, onların ekonomik gücüne de ulaşırız" diye düşünülmesidir. Batı'nın tüketim kültürü olduğu gibi transfer edilmiştir. Ama başörtüsünü atmakla, kravat takıp takım elbise giymekle bir toplum Almanya'nın, Fransa'nın ekonomik gücüne ulaşmaz. Oysa onlar gibi üretmesini öğrenseydik, tarımı, hayvancılığı onlar gibi modernize edebilseydik, endüstriyel üretime geçebilseydik şimdi farklı bir konumda olurduk. Batı'nın üretim yöntemlerini üretim kalıplarını transfer ederek başarılı bir şekilde uygulayarak hem ekonomik gücü, hem de kültürel gücü geliştirmek mümkündür. MODA TUZAĞINA DÜŞMEYELİM Günümüzün "bir lokma bir hırka"sı bir eve ve işe mi denk geliyor? O şekilde kategorize etmek istemiyorum ama orada ölçü yalınlık. Gösterişe kapılmamak, basit yaşamayı bilmek. Önemli olan ihtiyaçların karşılanmasıysa size bir iki takım elbise yeter, ama hedef modaya göre giyinmekse 1000 takım elbise de yetmez 100 tane ayakkabı da yetmez. Bu tuzağa düşmemek lazım. Tükettikleriyle insanın değeri ölçülüyor. "Arabandan güzel olmazsın" deniliyor, "Evin ne kadar büyükse sen de o kadar büyüksün" deniyor. Bu yargıları tersine çevirmeliyiz. Müslümanlar da aynı düşünceyle mi hareket ediyor? Kesinlikle, son dönemde bunu çok net şekilde görüyoruz. İnsanlar biraz para kazanınca ilk işleri cip almak, tripleks villalar almak oluyor. Araba modelleri sürekli değişiyor. Akdeniz'de, Karadeniz'de yetmiyor Paris'te, Londra'da yazlık evler alınıyor. Sonu gelmez bir tüketim çılgınlığı başlıyor. Bu tuzağa düşmemek lazım. Gerçek cihad cephede olan değil insanın kendisiyle olan cihadıdır. YOKSULLUK ERDEM DEĞİL Girişimciliğe çok önem veriyorsunuz. Sizce nedir girişimcilik? Girişimcilik veren el olma sanatıdır. İslam tarihine baktığımızda girişimcilere en güzel örnek olarak Abdurrahman bin Avf'ı verebiliriz. Hicrette Mekkeliler Hz. Peygamber'e gitmişler. "Zor durumdayız, bize ne tavsiye edersiniz" demişler. Peygamber Efendimiz bunun üzerine Mekke ve Medinelileri bir araya getirmiş. "Mekkeliler birikimini, Medineliler de mallarını ortaya koyacak, birlikte çalışacaksınız. Bu bir kardeşlik ortaklığı olacak, kârı paylaşacaksınız" demiş. Abdurrahman bin Avf'ın da payına çok zengin bir Medineli sahabi düşmüş. "Malımın yarısı senin" demiş. Abdurrahman Avf "Ben senden hiçbir şey istemiyorum. Bana sadece çarşının yolunu göster" demiş. İşte girişimcilik çarşının yolunu öğrenmektir. Girişimcilik sermaye işi değil, bir risk alma işi, yenilik yapma işi, uzağı görme işi. Abdurrahman bin Avf da çarşının yolunu öğrenerek Medine'nin en büyük zenginlerinden olmuş. 6 defa servetini bağışlamış ve cennetle müjdelenen sahabilerden. İslam zenginliğe olumsuz bir anlam yüklemiyor o halde? Bizim kültürümüzde yoksul gibi yaşamak bir erdem fakat yoksulluk bir erdem değil. Yoksullukla savaşmak herkesin görevi. Bir ülkede konut ihtiyacı çözülmezse sosyal patlamaların önüne geçemezsiniz. Bir ülkede açlık problemini çözemezseniz krizlerin önüne geçemezsiniz. Açlık problemini çözmek bütün insanların sorumluluğu. Dünyada açlıktan biri ölüyorsa neredeyse bütün dünya katil oluyor demektir. Bugüne kadar ticaret hafife alınmış. Halbuki Hz. Muhammed, Hz. Hatice, İmam-ı Azam ticaretle uğraşmış. Müslümanlık yalın ayaklılık değil. Dünyada öyle bir anlayış var. Müslümanlar ekonomiden, ticaretten anlamazlar, hayatın dışında insanlar gibi sanki. Oysa tam tersi. İslam dünyayı bir bütün olarak görüyor. Ahiret, dünyayı içinde meyvanın çekirdeğini içinde taşıdığı gibi taşıyor. İslam diğer medeniyetlerden farklı, ahiret ve dünyayı bir bütün olarak taşıyor. Hiçbir dünyevi kazanım yok ki onda ahirete dönük bir kazanım olmasın, hiçbir ahirete yönelik kazanım yok ki onun dünyevi bir boyutu olmasın. Dünyayı veren el olursak değiştiririz Hz. Peygamber'in Mekke'nin fethinde olduğu gibi, kimsenin burnunu kanatmadan dünyayı değiştirmemiz gerekir diyorsunuz. Bu nasıl olacak? Peygamber Efendimiz'in Mekke'yi kimsenin burnunu kanatmadan fethettiği gibi, böyle kansız, savaşsız fetihler olmalıdır. Bu değişimin sağlanması için insanın ruhunun gönlünün eğitilmesi önem kazanıyor. İç dünyanın zenginleştirilmesi borsa endeksleri, döviz kurları ile değil, şiirle, sanatla, edebiyatla kültürle olur. İç dünyasını zenginleştirenler dış dünyalarını zenginleştirirler. İç dünyaları ile savaş halinde olanlar kendileriyle çatışanlar çevreleriyle de çatışırlar. Bu zenginliğe ulaşmanın yolu veren el olmaktan, kendisi için istediğini başkası için istemekten geçiyor. Veren el konumuna geçtiğimizde ne değişir? Dünyanın her şeyi değişir. Ekonomik yapı, kültürel yapı, siyasal yapı değişir. Dünyada iktidar olma daha fazla kazanma savaşı var. İnsanın doğası öyle. Dolayısıyla insanın gözünün doyurulması önemli. Veren el olunca gözünüz doyuyor, karnınız doyuyor ve başkalarının karnını doyurmayı da bir görev diye düşünüyorsunuz. Önemli olan bütün insanların temel ihtiyaçlarını karşılayacak ekonomik düzeni oluşturabilmek. Herkesin konut ihtiyacını karşılamak, herkesin karnını doyurmak, herkese aş ve iş sağlamak önemlidir ama herkese araba, uçak, triplex villalar sağlamaya kalkarsak dünyanın kaynakları yetmez. Dünyanın kaynakları bütün insanların karınlarını doyurmaya yeter ama gözlerini doyurmaya yetmez. İSTANBUL'DA VAR OLMAK İÇİN DÜNYADA VAR OLMALISINIZ "Dünyayı bir bütün olarak, bir mescid olarak görmemiz gerekir" diyorsunuz. Hangi bağlamda? Küreselleşme bağlamında söylüyorum. Yeryüzü size mescid kılındı diye ayet var. Dünyayı bir bütün olarak görmemiz, coğrafya bağımlılığından kurtulmamız lazım. İlk Müslümanlar "Biz Mekke ve Medine'de doğduk. Buranın dışında ölmeyiz" deselerdi. İslam; ne Anadolu'ya gelirdi, ne İspanya'ya giderdi. Mekke ve Medine'de kalırdı. Onlar dünyayı bir bütün olarak görmüşler ve hem dünyayı değiştirip dönüştürmüşler, hem de İslam'ı bütün dünyaya taşımışlar. Türkiye'de bir kurum İstanbul'da var olmak istiyorsa bütün dünyada var olmalıdır. Küreselleşme başka yerde şubesi yok anlayışını ortadan kaldırdı. Başka yerde şubemiz yok derseniz Amerikalılar "Bizim her yerde şubemiz var" deyip sizin kahvenizi burada size, sizin köftenizi de hamburgerin içine koyup size pazarlıyorlar. Siz kültürünüzü dünyaya taşımazsanız dünya kültürünü size kabul ettirir. YEDİ GÜZEL ADAMDAN BİRİ İnsanları doğdukları yer etkiler. Eskişehir sizi nasıl etkiledi? Eskişehir Orta Anadolu şehirlerinden biridir. Osmanlı Devleti'nin kuruluş bölgesi diye bakabiliriz. Eskişehir deyince akla Yunus Emre, Seyit Gazi, Nasreddin Hoca gelir. Kültürümüzün bu 3 ana noktası Eskişehir kaynaklıdır. Ben lise bitene kadar Eskişehir'de bu kültürde büyüdüm. Eskişehir'deki entelektüel çevreyle tanışmış mıydınız? Cevat Ülger Hoca Eskişehir'deydi. Öğrencisi olmuştum lisede. Deneme Dergisi Nabi Avcı, Ahmet Kot, Atasoy Müftüoğlu gibi arkadaşlarımızın öncülüğünde Eskişehir'de çıkmaya başladı. O dönem kendinize meslek olarak mühendisliği seçmenizin özel bir nedeni var mı? 68 kuşağındanım ben. Bizim lise yıllarımızda hem okul hem aile çevresinde mühendislik çok önemsenirdi. Bizim kuşak mühendis olmaya yönlendirildi. Çünkü Türkiye toplu iğne bile üretemeyen bir ülke olarak anlatılırdı her yerde. Bu yüzden de, üretimin öncüleri olmak gerekir, bu öncüler de mühendislerdi. Edebiyatla ne zaman kesişti yolunuz? O zaman Devlet Planlama Teşkilatı'nda çalışıyordum. Çok farklı bir kurumdu. Özal müsteşardı. Çok renkli bir bürokrat kadrosu vardı ki belki onlara "girişimci bürokrat - girokrat" demek gerekir. Nuri Pakdil, Rasim Özdenören, Erdem Beyazıt ve Akif İnan'ı tanıdım Planlama yıllarında. Edebiyatla dostluğum da böyle başladı. Nuri Pakdil çok önemserdi roman okumayı. İlk karşılaştığımızda "Roman okur musunuz" diye sormuştu. "Biz roman okumayanın düşmanıyız" demişti. "Dostoyevski okumayana ehliyet bile verilmemeli" derdi. Gerçekten roman hayatı bütünüyle kucaklayan edebiyat türlerinin başında geliyor. Bu çevre Mavera'yı nasıl doğurdu? Edebiyat Dergisi, Diriliş, Büyük Doğu dergileri yayınlarına ara verince Mavera'yı yayınlama kararı alındı. O yıllarda Ankara'daydık. Rasim Özdenören, Alaattin Özdenören, Hasan Seyit, Erdem Beyazıt, Akif İnan, Cahit Zarifoğlu. İlk sayısı 1976'nın son ayında çıktı. Edebiyatsız bir medeniyetin, medeniyetsiz bir edebiyatın olmayacağını düşünerek Mavera'yı çıkarmaya başladık. Türkiye'nin edebiyat dünyasını edebiyat dergilerinin oluşturduğu düşüncesine katılıyor musunuz? 20. yüzyıla edebiyatçılar şairler yüzyılı diyebiliriz. Siyasal kültürel yapılanmamızda onlar etkili olmuştur. Türkiye bir dönem çok büyük bir kültür değişimi yaşamış. Bütün kurum kuruluşlarını Batı'dan ithal etmiş. Kendi değerlerini reddetmiş. Böyle bir ortamda kurtuluşun Batı'da değil, kendi medeniyetimizde olduğunu vurgulamak, edebiyatı, sanatı, şiiri iman için bilmek gibi bir strateji uyguladık. Bu dergiler bu bakışla oluştu. "Yedi Güzel Adam" ismi Cahit Zarifoğlu'ndan yadigar değil mi? Cahit Zarifoğlu'nun kitabına atfen öyle isimlendirildi Mavera Dergisi'nin kurucuları. Böyle anılmak çok güzel olsa gerek... Evet "Yedi Güzel Adam"dan biri olmak önemli. Bizim kültürümüz güzelliğin kültürü gerçekten. Ümit Sinan'ın çok güzel bir ilahisi vardır, çok güzel anlatır bizim toplumumuzu. "Gül alırlar, gül satarlar /Gülden terazi tutarlar / Gülü gülle tartarlar / Çarşı pazar güldür gül" diyor. Biz de Mavera Dergisi olarak bunu esas aldık. Dürüstlüğün alınıp satıldığı, güzelliğin alınıp satıldığı bir edebiyat ortamı oluşturmaya çalıştık. Emeti Saruhan 21.

6 Eylül 2016, 20:42

ŞAHİT OLMASINI BİLENLERİN ÖNÜNDE HERKES SAYGIYLA VE SEVGİYLE EĞİLİR. ALLAH HER ŞEYİ GÖRÜYOR VE BİLİYOR

NOKTA KADAR İYİLİK NOKTA KADAR KÖTÜLÜK KARŞILIKSIZ KALMAZ.GÜNÜ GELDİĞİNDE HERKESİN HESABI GÖRÜLECEKTİR. KİMSE BU HESAPLAŞMADAN KAÇAMAZ KURTULAMAZ.

8 Eylül 2016, 18:14

Şehirsiz kültür kültürsüz şehir olmaz.Mevlana

Şehirsiz kültür kültürsüz şehir olmaz.Mevlana "Üç gün köyde kalanın kırk gün aklı başına gelmez" diyerek yüzyıllar öncesinden şehirlerin önemini vurgular. Şehirlere kültürlere tutulmuş aynalardır,kültürlerin hem görünen hem görünmeyen yüzleridir.

8 Eylül 2016, 19:39

DÜNYANIN PUSULASI BATI DEĞİL DOĞU'DUR

======================================= Hem Doğu hem Batı, Allah"ındır. İnsanlar yüzlerini ister Doğu"ya, ister Batı"ya dönsünler, karşılarında Allah"ı görürler. Doğu gibi, Batı da hiçbir zaman bütünüyle Müslüman ya da Hristiyan olmamıştır.

*

İslam Doğu"nun olduğu kadar Batı"nın da, ana kültür kaynaklarından biridir. Kitaplı dinlerin sonuncusu olan İslam, en sonda gelmekle birlikte, en başta olandır. İslam"sız ne Doğu, ne de Batı olur.

*

Doğu ve Batı"nın düşünce kaynaklarını çok iyi bilen İkbal, yıllarını Mevlana"yı İngilizce"ye çevirmeye veren R.N. Nicholson"un gözünde, "Doğu ile Batı"yı bir araya getiren" düşünürdür.

*

Düşünce dünyasının zirveleri, dağ zirvelerinin birbirlerini gördükleri gibi, birbirlerini görürler ve birbirleriyle iletişim içindedirler. Zirveler ya Doğu ya Batı demezler, hem Doğu, hem Batı demesini, iktidar olanlardan daha iyi bilirler.

*

Doğu kutsal, Batı seküler kültürün vatanıdır. Batı dünyasında kutsal kültür adına ne varsa, baştan sona hepsi Doğu dünyasından ödünç alınmıştır. Küre dünyanın kare dünyaya dönüşmesi, Doğu ile Batı arasındaki sınırları ortadan kaldırmıştır.

*

Doğu ile Batı birbirine karışmamakla birlikte her yerde yan yanadır. Çünkü bir insan yarı Türk, yarı Alman olur, ancak yarı Müslüman, yarı Hristiyan olmaz.İnanç süreklilikiçinde bir bütündür.

*

İkbal"in "Mevlana ve Hegel" şiirinde dile getirdiği gibi: Gönül yolunda akılla yürünmez. İkbal"den yola çıkılarak söylenirse: Doğu"nun kutsal kültürle yoğrulan dünyasında, Batı"nın seküler kültürle yoğrulan dünyası yol gösterici olmaz.

*

Batı"nın görünen dünyasıyla, Doğu"nun görünmeyen dünyası, anlam kazanmaz. Bu bağlamda, pusulasını yitiren dünyanın pusulası, Batı değil, Doğu"dur. Doğu"suz Batı, yolunu şaşırır.

*

Doğu"suz Batı, pusulasız gemiye, Batı"sız Doğu da, gemisiz pusulaya benzer. Her ikisinin de yalnız başlarına dünya gemisiyle barış limanlarına ulaşmaları mümkün değildir. Dünya barışının güvencesi ya Doğulular ya Batılılar değil, hem Doğulular, hem Batılılardır.

*

Doğu ile Batı"nın birleşmesi değil, bir araya gelmesi gerekir. İsteyen Doğulu, isteyen Batılı olur, kimse kimseyi Doğulu ya da Batılı olmaya zorlayamaz.Herkesin bir Doğusu ve bir Batısı vardır.

*

Doğu ve Batı"nın semalarında, kutsal kültürün güneşi parlıyor. Çünkü kutsal kültürün güneşi, dünyanın bir yerinde batarsa, başka bir yerinde doğar. Ancak Doğu"nun güneşi, Batı"nın lambasıyla aranmaz.

*

Dünya yeni bir dönüşümün arifesindedir. Yirminci yüzyılda dünyanın Batılılaşması tartışıldı. Yirmi birinci yüzyılda dünyanın Doğululaşması tartışılacak.

*

Küre dünyanın pusulası Batı oldu, kare dünyanın pusulası Doğu olacak.

*

Pusulasız gemi, gemisiz pusula olmaz.

*

Doğu Batı"nın pusulasıdır.

*

"Güneş mumla aranmaz.

8 Eylül 2016, 20:27

AMERİKA CENNET'İ CEHENNEM'E ÇEVİRDİ

===================================== Ortadoğu bin yıldan bu yana, onlarca farklı din, mezhep ve etnik kökenden insanlara kapılarını açmış, yerin altı kadar yerin üstü de, zengin olan bir coğrafyadır.

*

Peygamberler ülkesi Ortadoğu, son yıllarda Müslümanlar, Hristiyanlar ve Yahudiler arasındaki yıkıcı iktidar çatışmalarının ağırlık merkezi oldu.Barış coğrafyası savaş coğrafyasına dönüştü.

*

Mekke sözlü, Medine yüzlü Kudüs, Ortadoğu'nun, “Yunus izli Mevlana çizgili" birlikte yaşama kentidir. Kudüs'te çatışma olursa, Ortadoğu'da uzlaşma olmaz. Bağdat yıkılırsa Şam yakılır. Ortadoğu'nun bir kenti ağlarken bir kenti gülmez.

*

Türklerin, Ortadoğu'dan çekilmesiyle, bozulan uyum ve düzeni, Bölge ve Avrupa ülkeleri yeniden kurmakta büyük bir başarısızlığa uğradı. Amerika'nın Irak'ı işgali, Ortadoğu'nun kalbine, iki yanı keskin zehirli bir kılıç gibi saplandı.

*

Amerika dünyanın bütün denizlerini denetim altında tutan, uçak ve savaş gemileriyle, “Ortadoğu Cenneti"ni "Ortadoğu Cehennemi"ne çevirdi. Türklerin 1517'den 1917'ye kadar özenle korudukları “Ortadoğu Barışı" buharlaştı. Emevilerin, Abbasilerin, Osmanlıların şehirleri yakıldı yıkıldı.

*

Ortadoğu'da Amerikalılar, İsrailliler öldürmeye, Filistinliler, Iraklılar, Suriyeliler, Lübnanlılar, Yemenliler, ölmeye doymuyor. “Birkaç aya kalmaz, yönetimler değişir, çatışmalar biter" deniliyordu. Yıllar geçti, Ortadoğu'da ne savaşlar bitti, ne de ölümler. Petrol denizi üzerinde yüzen Ortadoğu ülkeleri, dünyadan petrol ithal eden ülkeler konumuna düştü.

*

Göçmen olmak zorunda kalan Filistinli Şair Mahmut Derviş'in, “Soruşturma" şiirinde vurguladığı gibi: Yine de Ortadoğu “Çılgın bir dünyanın sarsamadığı / Çağların ötesinde / Zamanın ötesinde" kökleri olan, gizemli bir “Yeryüzü Cenneti" olmaya devam etti.

*

Ortadoğu'nun dayatmacı yönetimlerinin, gösteriş düşkünü, yetersiz ve yeteneksiz yöneticilerinin başlattıkları savaşlar, büyük göçlere yol açtı. Kanlı iç savaşların yaşandığı Ortadoğu ülkelerinden komşu ülkelere ve Avrupa ülkelerine yönelen, sonu gelmeyen göç dalgaları, bütün dünyanın gündeminde ilk sırayı aldı.

*

Avrupa ülkelerinin bencilliği yüzünden, Akdeniz'de dünyanın en büyük göçmen mezarlığı oluştu. Gelecek kuşaklar, geriye dönüp baktıklarında, son iki yüzyılın en dehşet verici kan dökücüleri olarak, Amerikalı ve Avrupalısıyla Batı dünyasını görecektir.

*

Araplar Avrupa topraklarına yeni ayak basmıyorlar. İspanya'ya 711 yılında geldiler, 1492 yılına kadar yüzyıllarca Avrupa topraklarında yaşadılar. Bekir Karlığa'nın bütün açıklığıyla ortaya koyduğu gibi, “İbn Rüşd", Avrupa'nın her ülkesinde, “Avrupa'yı aydınlatan düşünür" olarak kabul edilir.

*

Philip K.Hitti, İbn Haldun'u Avrupa'da Alplerin “Mont Blanc"ı, Asya'da Himalayaların “Everest"i olarak görür. Avrupa'da düşünce adına ne varsa, hepsi Endülüs'ten ödünç alınmıştır.Ortadoğu'dan Avrupa'ya göçlerle, yeni bir ödeşme dönemi başladı.

*

Ortadoğu ve Avrupa arasında karşılıklı ziyaretler yapıldı. Geçmişte silahla gelenler, silahla geri gittiler. Müslüman ve Hristiyan mahallelerinin birbirine karıştığı dünyada Avrupa'nın, kapılarını Ortadoğulu göçmenlere kapaması artık mümkün değildir.

*

Siyasal sınırların önemini yitirdiği Yirmi birinci yüzyılda , her Avrupa ülkesinde bir Ortadoğu vardır.Almanya'da bir Türkiye ,Fransa'da bir Cezayir,İngiltere'de bir Pakistan bulunuyor.

*

İnsanın nasıl bir gözü ağlarken, bir gözü gülmezse, sınırların altüst olduğu bir dünyada da, bir ülke ağlarken, bir ülke gülmez.

*

Türkiye'nin Ege sahillerinde bir çocuk boğuluyorsa, o çocuğun ölümünden bütün dünya sorumludur.

*

Göç yolunda göçmenlerin çektiği çileleri kimse çekmez.

*

Ortadoğu'nun Avrupalı Necaşi'lere ihtiyacı var.

*

Göçlerde gözyaşından elbiseler giyilir.

*

Göçler tarihin akışını değiştirir.

*

Yitirilen Cennet göçle bulunur.

*

Göçte dönüştürücü güç vardır.

8 Eylül 2016, 21:24

SAĞDA SOLDA DEĞİL ÖNDE OLMAK

=============================== Anadolu insanı Yirminci yüzyılda, tarihinde benzeri olmayan, bir yabancılaşma sürecinden geçti. Cumhuriyet döneminde, yönetilen kesimden daha çok yöneten kesimin baskısıyla, Anadolu'da büyük bir değişim yaşandı.

*

Anadolu insanının yüzyıllar içinde oluşan kültürel değerlerinin yerlerine Batı''nın kültürel değerleri ikame edilmeye çalışıldı. Ev sahipleri, evlerinde kiracı konumuna düştüler.Türkye büyük ve uzun bir yabancılaşma süreci yaşadı.

*

Dünyanın neresinde olursa olsun, edebiyat, kültürsüzlüğe, değersizliğe, en önemlisi de, haksızlığa karşı çıkanların işidir. Bütün dünyada, haksızlığa karşı çıkanların başında edebiyatçılar gelir. Edebiyatcılar çağlarından sorumludur.

*

Edebiyatçılar için, bir insanın haksızlığa uğraması, bütün insanlığın haksızlığa uğramasıdır. Edebiyat bütün insanlığa seslenir, edebiyatçıların sesi, bütün insanlığın sesidir. Onlar seslerini dergilerle duyururlar.

*

Edebiyat, edebiyatçıları, insanların dertleriyle dertlenmeye, insanlarla el ele vermeye ve insanları kutsal değerlere bağlanmaya çağırır. Edebiyatçı yoluna çağırdığı kutsal değerleriyle, edebiyatını ölümsüzleştirir.

*

Hayat gibi, edebiyat da, kutsal değerlerin yolunda olmaktır. Kutsal değerleri olmayanların, kalıcı edebiyatları olmaz. Bir edebiyat ne kadar kutsal değerlerle yoğrulursa, o kadar edebiyattır.

*

Mavera kutsal değerlerle bağları koparılan Anadolu insanının, yeniden bin yıllık tarihiyle, bin yıllık edebiyatıyla, bin yıllık kutsal değerleriyle, yeni ve sağlam köprüler kurmak amacıyla, bir araya gelen edebiyatçıların dergisidir.

*

Mavera'nın "Yedi Güzel Adam"ı , Necip Fazıl'ın Büyük Doğu'su, Sezai Karakoç'un Diriliş'i ve Nuri Pakdil'in Edebiyat'ının yüklendikleri misyonu, kendisine misyon edindi.Sağda ya da solda yer alan bir dergi değil,önde yer alan bir dergi old

*

Mavera, hayatın ve edebiyatın kaynağını kutsal kültürde aradı. Her alanın maverasını sorgulamaya çalıştı. Bunun için Mavera''da, edebiyatın her alanı yanında teknolojinin toplumsal etkilerinden çevre sorunlarına kadar her konuya yer verildi. Mavera'nın bir kurucusu değil, sayıları yediyi bulan kurucuları vardı.

*

Mavera yayın hayatı boyunca, tartışmalardan daha çok değerlere odaklandı, insanları yargılamaya değil onları anlamaya ağırlık verdi.

*

Mavera gündemine başkalarının yanlışlarından önce kendi doğrularını taşıdı.

*

Mavera özgürlükten kaynaklanan özgünlüğü savundu.

*

Mavera yazarlarıyla medeniyete ayna tuttu.

*

Mavera edebiyatı medeniyet için bildi.

9 Eylül 2016, 11:40

ORTADOĞU'NUN GÜNEŞİ ASLA BATMAZ

==================================== Eşsiz ve bulunmaz jeokültürel ve jeoekomik konumuyla, Orta Doğu, dünyanın odak noktasında yer alır. Orta Doğu''nun zengin ekonomik ve kültürel kaynaklarından yararlanmayan hiçbir ülkenin, dünyanın büyük güçlerinden biri olması mümkün değildir. Bu yüzden, Orta Doğu, tarih boyunca medeniyetlerin savaş alanı olmuştur. Orta Doğu, Doğu''nun değil, dünyanın ortasıdır.

*

Güne, her dostuna kalemini göstererek, “Bugün Orta Doğu için ne yazdınız” sorusuyla başlayan Bilge Yazar Nuri Pakdil''in vurguladığı gibi: “Türk ulusu, Orta Doğuludur, çünkü Orta Doğu uygarlığını oluşturan uluslardan biridir.” Erdemi uçlarda aramayan Anadolu insanı, Orta Doğu''nun bilgi ve bilgelik birikimini Avrupa''ya taşımıştır. Türkçe ve Arapça dünyanın ana kültür dilleri olmuştur.

*

Orta Doğu İslam dünyasının, İslam dünyası dünyanın lokomotifidir. Orta Doğu coğrafyası, İran, Afganistan, Arap yarımadası ülkeleri, Irak, Ürdün, Suriye, Lübnan, Mısır, İsrail, Filistin ve Türkiye''yi kapsar. Nüfus ve toprak büyüklüğüyle, Amerika ve AB''den geri kalmaz. Orta Doğu Akdeniz''i Karadeniz ve Kızıldeniz''e bağlayan stratejik boğazlar bölgesidir. Orta Doğu''da savaş olursa, dünyada barış olmaz.

*

Orta Doğu, “Dört kitabın manasını bir Elif''te” bulan ve kitaba dayanan dinlerin anavatanıdır. Bütün dünyanın bilgi ve bilgelik birikimiyle birlikte bilimsel ve teknolojik birikimi de, Orta Doğu kaynaklıdır. Avrupa ve Amerika başta olmak üzere, dünyada kutsal kültür kaynaklı ne varsa, hepsi Orta Doğu''dan ithal edilmiştir. Bu bağlamda, bütün ülkeler, Orta Doğu ülkelerine teşekkür borçludurlar.

*

Bir kıvılcımın bütün bir dünyayı ateşe verebileceği bir dönemde, ülkelerin gelecekte Orta Doğu''ya olan ihtiyaçları geçmişte olduğundan çok daha fazla olacaktır. Hiçbir Batılı düşünürün, dünyayı İbn Haldun''dan, insanı İbn Arabi''den daha iyi bilmesi ve daha iyi kavraması, mümkün değildir. Onlar geçmişin dünyasını aydınlattıkları gibi, geleceğin dünyasını da aydınlatacaklardır.

*

İbn Arabi ve İbn Haldun, yalnızca Orta Doğulu değiller, hem Doğuludurlar, hem de Batılı. Bunun için onlar, hem Doğulular, hem de Batılılar tarafından, büyük saygı görürler. Nerede onların adı sevgiyle karşılanırsa orası Orta Doğu''dur, orada Orta Doğu vardır.

*

İbn Haldun, medeniyetleri canlılara benzeterek, doğmalarını, büyümelerini ve ölmelerini ayrıntılı olarak analiz eden, en önemli ve en büyük düşünürdür.

*

Batılılaşmaktan daha çok Doğululaşmanın tartışıldığı bir yüzyılda, Orta Doğu''nun yıldızı yeniden parlıyor.

*

Orta Doğu''nun güneşi asla batmaz.

*

Güneş Orta Doğu''dan doğar.

9 Eylül 2016, 12:14

ORTADOĞU 'OSMANLI MİLLET SİSTEMİ'NE DÖNÜYOR

============================================= Osmanlı Kudüs Valisi Haşim El-Hüzeyni, kenti 1918'de İngiliz General Edmund Allenby'ye teslim ettikten sonra, Ortadoğu'da dört yüzyıl süren “Osmanlı Barışı” dönemi kapandı. O yıldan bu yıla, Ortadoğu'da, Müslümanlar, Hristiyanlar, Yahudiler, Edvard Munch'un, “Çığlık Tablosu”nda tuvale yansıttığı, çığlığın dehşetini yaşıyor. Kudüs'te barışın yollarını kapatanlar, savaşın yollarını açtılar. Savunmasız kalan Ortadoğu'da, kardeşler kardeşliği kendi evlerinde öldürdü.

*

Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra, Fransa ve İngiltere'nin gelmesiyle, Ortadoğu'nun kültürel dokusu ve siyasal yapısı dinamitlendi. Soğuk Savaş ertesinde Amerika'nın Irak'a, Rusya'nın Suriye'ye silahlı güçleriyle müdahaleye kalkışması, Ortadoğu'daki Osmanlı kardeşliğiyle birlikte, demokratikleşme hareketlerine de, en büyük darbeyi vurdu, bütün kazanımları yok etti. Batılı ülkelerin körüklediği din, mezhep ve ırk ayrımcılığı, Ortadoğu'da çok kanlı bir tarihin yazılmasına yol açtı.

*

Osmanlı Ortadoğusu'nun üzerindeki örtü kaldırılmalı, dört yüzyıl süren, Kudüs odaklı, başkenti Kudüs olan, “Osmanlı Millet Sistemi”, ayrıntılı olarak, tarihin derinliklerinden çıkarılıp, Yirmibirinci yüzyıla taşınmalıdır. Dilleri, dinleri ve ırklarıyla Ortadoğu'yu, Kudüs'ten tanıyan Michelle U. Campos'un, “Osmanlı Kardeşler” kitabı, Yirminci yüzyılın başlarındaki Kudüs'ten yola çıkarak, dünya barışının en önemli güvencesi olan, Ortadoğu üzerindeki savaş bulutlarını büyük ölçüde dağıtıyor.

*

Ortadoğu'nun güzel yılları, Batılıların savaş yılları değil, Osmanlıların barış yıllarıdır. Barışın mimarları da “Osmanlı Kardeşler” olan Müslümlar, Hristiyanlar ve Yahudilerdir. Hem içerden hem de dışardan baskılarla Osmanlı kardeşliğinin parçalanması, Ortadoğu'nun paramparça olmasına yol açtı. Karşılıklı zorunlu göçler, geniş Ortadoğu coğrafyasındaki savaşların ana kaynağını oluşturdu. Ortadoğu'nun bütün zenginlikleri bir şans oyununda harcanır gibi, sorumsuzca harcandı.

*

Petrol denizinin üzerindeki Ortadoğu, Allenby'den bu yana, ekonomik, siyasal ve kültürel zenginleşmeye, en önemlisi barışa hasret kaldı. Onbeşinci yüzyılda İspanya ve Portekiz Yahudilerine kapılarını açan, “İkinci Beyazid Ortadoğusu”, Yirmibirinci yüzyılda, savaştan kaçan göçmenlerine, Avrupa ülkelerinin kapılarını açmasını bekliyor. Avrupaların geçen yüzyılda, Ortadoğu'ya getirdikleri çözümleri, gelen yüzyılda üstesinden gelinemez sorunları oldu. Barış coğrafyası Ortadoğu, savaş coğrafyasına dönüştü.

*

Ortadoğu'nun yeni kardeşliği: Eşitlik ve özgürlük odaklı, “bir insan bir oy” diyen “demokrasi kardeşliği” ve “kazan kazandır” diyen “ekonomi kardeşliği”dir. Ekonomisiz demokrasi güçsüzlüğün, demokrasisiz ekonomi ilkesizliğin üstesinden gelemez.

*

Ortadoğu'da geçmişten geleceğe giden yol, dağları taşları olmayan düz bir yol değildir. Osmanlı kardeşliği, tavandan tabana doğru değil, tabandan tavana doğru elbirliğiyle inşa edilir.

*

Her insan hem yöneten hem yönetilendir. İnsanların azınlığı yönetmek, çoğunluğu yönetilmek için doğmaz.

*

Ortadoğu dünya için, çaydaki süt ve şeker gibidir, dünyaya hem tat hem renk kazandırır.

*

Ortadoğu'da milliyetten daha çok marifet önemlidir.

*

Kudüs'te peygamberler arasında ayrım gözetilmez.

9 Eylül 2016, 16:05

Ekonomi amaç değil,ekonomi araçtır

Ekonomi amaç değil,ekonomi araçtır. Can malın yongası değil,mal canın yongasıdır. Ekonomi herşeydir diyenler,ekonomi için herşeyi yaparlar.İnsan ekonominin burnuna halka takmazsa ekonomi insanın burnuna halka takar

9 Eylül 2016, 16:12

CAN MALIN DEĞİL MAL CANIN YONGASIDIR

======================================== Dünyada ister özel, ister kamu, isterse sivil olsun, bütün kurum ve kuruluşların başta gelen ekonomik sorunu: Ellerindeki kaynakları en doğru yolda değerlendirmektir. Hayatın bir boyutunda üretim varsa, bir boyutunda tüketim vardır. Hayatın hiçbir alanında üretmeden tüketmek mümkün değildir. Ekonomi, hayatın yaşanır kılınmasında, üretim ile tüketim arasındaki uyum, düzen ve dengenin sağlanmasıdır. Ekonomi ekonomi bilmektir, ekonomi insanı bilmektir.

*

Üretim ile tüketim arasındaki uyum ve düzen yazılı ve yazılı olmayan, etik ve ekonomik ilkelerle sağlanır. Bu bağlamda, hayatın odak noktasında, ekonomik insandan önce etik insan vardır. Üretim ve tüketimin yönetilmesinde, insanlar yeteneklerine göre üretirler, ihtiyaçlarına göre de tüketirlerse, kimsenin durumu kötüleşmeden, herkesin durumu iyileşir. Sağlıklı bir ekonomide, temel ihtiyaçların kıtlığı çekilmez ve hayatın bütün boyutlarında savurganlık önlenir.

*

Bir ekonomide insanlar, kurumlar, kuruluşlar üretmediklerini tüketmezlerse, bütün dünyaya bir bulaşıcı hastalık gibi yayılan tüketim yarışı, temel ihtiyaçları karşılayan, üretim yarışına dönüşür. Doğal hayatta olduğu gibi, ekonomik hayatta da, hiçbir şey israf edilmezse, üretim ve tüketim sonrası oluşan artıklar da ortadan kalkar. Ekonomik hayatta enflasyon başta olmak üzere, israf bütün sorunların anasıdır. İsraf verimsizliktir. Enflasyon sorumsuzluktur. Enflasyon üretilmeyeni tüketmektir.

*

Dünyada enflasyonun ekonomik, siyasal ve kültürel hayatta yol açtığı yıkımlara örnek olarak, savaş yıllarının Almanya''sı verilir. O yıllarda devlet görevlilerine, haftalık, hatta günlük ücret ödenmeye başlanır. Aynı yıllarda Maliye Bakanlığı''nda çalışan Prof. Dr. Neumak'' ın anlattığına göre, sabah verilen ücretlerin, öğle yemeğini karşılamadığı günler olur. Mark değer ölçüsü olma özelliğini yitirir. Bütün kurum ve kuruluşlarıyla Almanya felç olur. İnsanlar ekonominin öznesi olmaktan çıkarlar, herkes ekonominin nesnesi olur.

*

İnsanlar ekonominin nesnesi olurlarsa, kişilikleriyle birlikte sorumluluklarını da yitirirler, ekonomik hayatın her boyutunda yolsuzluklar, haksızlıklar ve soygunlar katlanarak artar. Ayrıca şans oyunlarına gösterilen ilgi ve alkollü içkilerle olan düşkünlük, inanılmaz boyutlara ulaşır. Bir toplumda insanların ekonominin öznesi olma özeliklerini yitirmeleri, o topluma savaşlardan çok daha büyük zarar verir. Toplumun bütün kurum ve kuruluşlarıyla alt üst olur.

*

Dünyanın yeraltı ve yerüstü kaynaklarını israfa ve aç gözlülüğe kurban eden ekonominin sonuna gelindi. Bütün dünya, insanı tüketimin nesnesi haline getiren bir ekonomi değil, insanı üretimin öznesi haline getirecek bir ekonomi istiyor. İnsanlık yatağını yitirmiş bir nehirin denizi araması gibi, kafasını taştan taşa vura vura, ekonomi ve etik arasındaki uyu ve dengeyi arıyor.

*

Yirmibirinci yüzyılda, insan ya ekonominin öznesi olacak, ya da ekonominin nesnesi olarak, dünyayı büyük bir uçurumun kenarına sürükleyecek.

*

Yeni dünya da ekonomi insanı değil, insan ekonomiyi nesneleştirmelidir.

*

Ekonomi de israf insanı nesne etik özne kılar.

*

Yeni dünya yeni ekonomi gerekir.

*

Ağaç büyürse içinden çürür

*

Ekonomiyi israf çürütür.

9 Eylül 2016, 16:36

İSTANBUL'SUZ FATİH FATİH'SİZ İSTANBUL OLMAZ

=========================================== Türklerin Asya'dan Avrupa'ya yürüyüşlerinde, Fatih'in bütün Müslüman devletlerin “Kızılelma”sı olan İstanbul'u alması, dünya tarihinde köklü dönüşümlere yol açtı. İstanbul'un Türklerin eline geçmesiyle, Roma İmparatorluğu ömrünü tamamladı, “Ortaçağ” sona erdi, “Yakınçağ” başladı. Doyma bilmez bilgi ve bilgelik arayıcısı olan Fatih, dünyanın ilk ve tek “çağ açan” ve “çağ kapayan” sultanıdır.

*

Türkler, Yahya Kemal'in, “Sana dün bir tepeden baktım aziz İstanbul! / Görmedim gezmediğim, sevmediğim hiçbir yer. / Ömrüm oldukça, gönül tahtıma keyfince kurul!? Sade bir semtini sevmek bile bir ömre değer” diyerek, anlattığı İstanbul'u, sur içine sıkışmış harap bir şehir devleti olarak teslim aldılar. İstanbul Roma İmparatorluğu'nun ömrünü uzatmak için, Konstantin tarafından “İkinci Roma” olarak kuruldu. “Birinci Roma”nın kısa işgali sırasında en büyük yıkımı yaşadı, yeniden inşa edilemedi. Konstantiniyye Türklerin elinde İstanbul oldu.

*

Avrupa'nın Asya ve Afrika'ya yürüyüşü, İslam'ın doğuşuyla durdu. İslam'ın ilk yıllarında, Araplar Irak, Suriye, Filistin, Türkistan, Anadolu, Mısır, Kuzey Afrika ve İspanya'ya uzanarak, Türklere İstanbul'dan sonra Viyana'nın da kapılarını açtılar. İslam'ın ilk yıllarındaki mucizevi gelişme, Osmanlı'nın ilk yıllarında da görülür. Üç sultan: Fatih, Yavuz, Kanuni, Üç başkent: Bursa, Edirne, İstanbul, “Cihan Devleti” Osmanlı'nın mimarlarıdır.

*

Osmanlı Devleti'nin uzun ömürlü olmasının kaynağında, derin bir tarih bilinci, zengin bir düşünce birikimi ve eşsiz bir eylem gücü vardır. Fatih medeniyetlerin harman olduğu İstanbul'da, yeni bir medeniyetin temellerini attı. O Ayasofya'nın kubbesindeki haçı hilale dönüştürmekle yetinmedi, Roma'dan kalan harabelerin üzerine Fatih medreselerini ve camisini inşa etti. “Ilımlı, yalın, özentisiz” bilinen Sultan, her eyleminde medeniyeti iman için bildiğini vurguladı.

*

Fatih “Bendeki bu sevinci görürsünüz, konstantiniyye fethine sevinir sanman, Akşemseddin benim zamanımda olduğunu sevünürün” demekten mutluluk duyar. Cahit Tanyol'un “Fetih Destanı”nda vurguladığı gibi: Osmanlı Devleti'nde, “Düşünceyi, yeni bir dünya ve devlet görüşünü Akşemseddin, eylem ve yaşantıyı da Fatih temsil etmektedir.” Bir devlet yöneticisi, düşüncenin dervişi eylemin velisi olmazsa, tarihte kendisine sağlam bir yer açamaz.

*

Osmanlı toplumunun temellerinde, devletin sultanlarından daha çok tasavvufun sultanları vardır. Edebali”siz, Emir Sultan'sız, Hacı Bayram'sız, Akşemseddin'siz, Hacı Bektaş'sız bir Anadolu'da; üç kıta ve iki denizde söz sahibi olan, bir Osmanlı Devleti olmazdı. Türkler, Sinan ile şehirleri, Yunus ile gönülleri fethettiler.

*

Düşünce eyleme eylem düşünceye yeni boyutlar kazandırır. Düşüncesiz eylem etkisiz, eylemsiz düşünce güçsüz olur.

*

Yakınçağı açan Fatih düşüncenin dervişi eylemin velisidir.

*

“Kişiler 'keramet'le değil, 'feragat'le veli olurlar.”

*

Fatih İstanbul'u fethetmez İstanbul Fatih'i fetheder.

*

İstanbul'da Eyüp Medine Üsküdar Mekke toprağıdır.

*

İstanbul Edirne'nin Kudüs'e açılan kapısıdır.

10 Eylül 2016, 13:28

KURBAN ASLA YALNIZ YENİLMEZ

===================================== Dünyanın nüfusu yıldan yıla hızla artamaya devam ediyor. Her yıl yüz milyona yakın insan dünya sofrasındaki yerini alıyor. Dünyanın yer altı ve yer üste kaynaklarıyla, yedi milyar insanın karnının doyurulması, karşı karşıya olunan küresel sorunların başında geliyor. Dünyada varlıklı azınlıkla yoksul çoğunluk bir arada iç içe yaşıyor. Yoksul çoğunlukluk karşılanması zorunlu ihtiyaçlarının, zengin azınlık akıl almaz isteklerinin peşinde koşmaya devam ediyor. Ekonomik büyüme yoksulluk sorunlarını çözmeye yetmiyor.

*

Yoksul çoğunluğun reel, zengin azınlığın sanal ihtiyaçların peşine düşmesiyle, dünyanın barış sofrası savaş sofrasına dönüştü. Uzaklık ve yakınlık farkının önemini yitirdiği bir dünyada, insanlar birbirlerinin sofralarına ne kadar yakınlaşırlarsa, birbirlerinin sofralarından o kadar uzaklaşıyor. Zenginler ve yoksullar birbirlerine çok yakınlar, buna karşılık aynı sofrada oturamayacak kadar da uzaklar. Zenginler yalnız yerken, yoksullar yalnızca bakıyor. Dünyanın Karun'larıyla Harun'ları arasında aşılmaz Akdenizler dehşet verici öilümlere yol açıyor.

*

Zenginleri ve yoksullarıyla birlikte bütün insanlar aynı sınırlı dünyada yaşıyor. Gökyüzündeki bir yıldız kadar küçük, sınırlı bir dünyanın, sınırsız bir sofrası olmaz. Dünyanın doğal sofrası, bütün yoksulların karınlarını doyurur, ancak bütün zenginlerin gözlerini doyurmaz. Anadolu'da sürekli vurgulandığı gibi: “ İnsanların karınlar doyar, gözleri doymaz. Ağzın bir karnı varken, gözün bin karnı vardır.” Zenginlere bir değil, bin dünya az gelir.

*

Dünya sofrasında yenilen her yemeğin bir bedeli vardır. Yoksul ya da zengin kim dünya sofrasından zorunlu ihtiyacından daha fazlasını alır ve yerse gıda zehirlenmesine uğrar, hiçbir şey yiyemez olur. Sınırları bilinen dünya sofrasında, her nimete karşılık bir külfet vardır. Dünyanın petrol paylaşımının yol açtığı savaşlarda olduğu gibi, zenginlerin doyma bilmez, aç gözlülüklerinin bedelini, yoksulu ve zenginiyle bütün bir dünya çok pahalı öder. Dünya sofrasında az her zaman çoktur, çok her zaman azdır.

*

Dünya sofrası kurban sofrasına benzeyen gizemli bir sofradır. Nasıl kurban sofrasında yerken asla yalnız yenilmezse, dünya sofrasında yerken de asla yalnız yenilmez. Dünya sofrası, kurban sofrası gibi, komşularla, yoksullarla paylaşılmalıdır. Dünyanın kaynakları, her insanın üzerinde hak sahibi olduğu, bütün insanlığın ortak varlıklarıdır. İster zengin, ister yoksul, dünyanın hangi ülkesinde olursa olsun, sofralarını komşularıyla paylaşmayanlar, paylaşılacak başka sofra bulamazlar.

*

Dünyanın göz kamaştırıcı bir zenginliğe ulaşan büyük sofrası, bütün insanlığın katkılarıyla, Ademoğullarının ilk günlerinden bugünlere geldi. Dünyada Kurban Bayramlarında kurulan her sofra, misafirseverliğin doruk noktası, İbrahim Peygamber sofrasıdır. Bereketi üzerine uzanan ellerin çokluğundan kaynaklanır.

*

Yol açtıkları savaşlarla dünyanın dengesini bozanlar, kaynaklarıyla nükleer silah geliştirenler, yoksul ülkeler değil, zengin ülkelerdir.

*

Açgözlülük insanların akıllarını durdurdu, gönüllerini taşlaştırdı. Gözlerini körleştirdi, kulaklarını sağırlaştırdı.

*

İnsan hayatına saygının binbir renkli çiceği Kurban sofralarında açar.

*

Kurban sofralarında bütün İsmail'lere yer vardır.

*

Kurbanın değeri kurtardığı hayatla ölçülür.

10 Eylül 2016, 13:39

KURBAN KANI DÖKMEYEN İNSAN KANI DÖKER

========================================== Baskı ve şiddetle kan dökmenin bir öğreti haline geldiği günümüzde, kurban kesmenin yeri ve önemi daha bir artıyor. Kurban kesmenin hedefi, bıçakla akıtılan koyun kanıyla, insanın saldırganlığını yok etmeye çalışmaktır. Saldırganlıktan keyif alanlar, koyun kanı akıtmazlarsa, insan kanı akıtırlar. Malraux''nun dediği gibi: "İktidar öldürmeye muktedir olmaktır." Bütün savaşların kaynağında iktidar hırsı vardır.

*

Yıllar önce Norwich''te Abdülkadir Es Sufi''den dinlemiştim. İslam''ın ilk yıllarında camide iki kişi tartışırken, biri çok öfkelenerek, kendini camiden dışarı atar. O kadar öfkelenir ki, karşısına çıkan devenin başını bir kılıç darbesiyle yere düşürür. Sonra kendine gelip, çevresine ne yaptığını sorduğunda, yakınları "O deveyi kesmekle bir insanla birlikte bütün insanlığı öldürme sorumluluğundan kurtuldun" derler.

*

Bugün "Kurban Bayramı". İster Tokyo, ister New York''ta yaşasın, dünyanın her yerinde gücü yeten bir Müslüman kurban keser. Hz. İbrahim ve oğlu İsmail''in yüzyılların içinden süzülüp gelen geleneği, Kıyamet''e kadar bütün insanlığa ışık tutacaktır. Çünkü onlar insanın değil, koyunun kurban edilmesinin yolunu açtılar. Onların izleyicileri koyunun insanın yerine kurban edildiğini hiçbir zaman unutmadılar.

*

Müslüman toplumlarda kurban açık bir biçimde herkesin gözleri önünde kesilir. Herkesin kurban kanı akıtmasına özen gösterilir. Kurban kanı akıtmayanlar, iktidarlarını korumak için binlerce insanın öldürülmesine alkış tutarlar. Stalin ve Hitler iktidar olmak için, kan dökmekte üstüne olmayanların başında gelir.

*

Bireysel ve toplumsal güç ve başarının kaynağında insan kanı değil, kurban kanı vardır. Çünkü kurban, imtihan edilmenin, fedakarlık ve feragatte bulunmanın yalnızca bayramlarda değil, her zaman ve her yerde başvurulan evrensel yoludur. Kurban kesen İbrahim''ler olmazsa, Nemrut''lar kültürden ekonomiye her alana egemen olurlar.

*

Nemrut''ların ateşine karşı, her yerde kurban olmaya hazır İbrahim''lere ihtiyaç var. Bunun için Sezai Karakoç "Sürekli olarak kendini medeniyete adayan sanatçılar, bilim adamları, askerler, devlet adamları, inanç kahramanları onu yaşatan kurbanlardır" demeyi, varolmanın temel şartı olarak görür.

*

Dayatmacılar, İslam kültür ve medeniyetini toplum hayatından söküp çıkarmak için "postmodern" darbe dahil, her yol ve yönteme başvurmaktan geri durmadılar. Bir ülkenin, bir toplumun merkezini oluşturan değerlere dinamit konulursa, bugün olduğu gibi, geriye soygun, vurgun, açgözlülük, şiddet ve saldırganlık kalır.

*

Kurbanın evrensel amacı koyun, bıçak, kan ve acıyla insanın saldırganlığını tedavi etmektir. Kimse doktorun bıçağını vahşetin simgesi olarak gösteremez.

10 Eylül 2016, 15:03

KURBAN KESMEK ŞEYTANA TAŞ ATMAKTIR

==================================== Aydınlanma döneminden bu yana, dünyada kutsal kültürle seküler kültür arasındaki çatışma doruk noktasına ulaştı. İki kültür arasındaki çatışma, Avrupa''da başlamadı, Amerika''da bitmeyecek. İnsanlığın tarihiyle yaşıt olan iki kültürün çatışması, insanlar var oldukça devam edecek. ''Kutsal kültür toplumların afyonudur'' ya da ''Kutsal kültürün sonu geldi'' diyerek, dünyada hiçbir toplum bu çatışmanın dışında kalamaz. *Kutsal kültür, yalnızca Marx ve Nietzsche gibi filozofların saygı gördüğü bir kültür değil, başta üç büyük kitaplı dinin peygamberleri olmak üzere, bütün peygamberlerin sevgiyle karşılandığı bir kültürdür. Dünyanın neresinde olursa olsun, nerede kutsal kitaplar el üstünde tutuluyor, nerede peygamberler eşsiz, yol göstericiler olarak kabul ediliyorsa, orası kutsal kültürün vatanıdır, ondan kesinlikle Yitik Cennet''e giden bir yol vardır.

*

Kutsal kültürün odak noktasında, insanların atalarının yitirdikleri Cennet vardır. İnsanlar Yitik Cennet''i yeniden bulmak için, dünyaya sürgün olarak gönderildiler. Dünya insanlar için bir sürgün yeridir. İnsanlar çok sevdikleri, sevgili Yitik Cennet''lerini, önce dünyanın Saklı Cennet''lerinde bulurlar. Görünen dünyadaki Saklı Cennet''leri ortaya çıkarmadan, Görünmeyen dünyanın Cennet''ine kavuşulmaz. Saklı Cennet''leri arayanlar, Sezai Karakoç''un dizeleriyle söylenirse: ''Sevgili/En Sevgili/Ey Sevgili/Uzatma dünya sürgünümü benim'' diye, yalvarırlar.

*

''En sevgili'' Yitik Cennet''in görkemi yanında, dünyanın neresinde olursa olsun, bütün Saklı Cennet''lerin ışıltısı çok sönük kalır. İnsanlar dünyada bir yolcu gibi yaşamasını bilirlerse, sürgünlük yıllarını en güzel, en doğru ve en iyi değerlendirmenin yollarını da bulurlar. Saklı ve Yitik Cennetlerin yol haritasının şifreleri, ''Allah öldü'' diyen seküler kültürde değil, ''Allah ölümsüzdür'' diyen kutsal kültürdedir. Varoluşun kaynağı, iki dünyanın güneşi ve her yerde var olan Allah''tır. Allah''ın ışığı asla sönmez.

*

İnsan ya melek ya şeytan değil, hem melek hem şeytandır. İnsanda hem melek hem şeytan vardır. Seküler kültürde, bütün kötülüklerin kaynağı insandır. ''İnsan insanın düşmanıdır.'' Kutsal kültürde ise, şeytan bütün kötülüklerin kaynağıdır. ''Şeytan insanın düşmanıdır.'' İnsanlığın ataları Havva ile Adem''i ve Hacer ile İbrahim''i yanıltan şeytandır. Kurban kesmek şeytana taş atmaktır. İnsanlar kurban keserek, şeytanlardan uzaklaşır, meleklere yaklaşırlar.

*

İki dünyanın Cennet''ine giden yolların açılması için, meleklerin çoğaltılması, şeytanlarının azaltılması gerekir. İnsanın melek yanı gelişirse, melekler kadar yararlı, şeytan yanı gelişirse, şeytanlar kadar zararlı olur.

*

Kutsal kültür bir meşaleye benzer, yüzyıldan yüzyıla filozoflarla değil, peygamberlerle taşınır. Peygamberleri izleyenlerin yardımına melekler ve melekleşmiş insanlar koşar.

*

Seküler kültürün bağlarını çözdüğü şeytanlar, kutsal kültürün melekleriyle denetim altına alınırlar.

*

Şeytanlara taş atmayanlar İsmaillere kurşun atarlar.

*

Mina''da atılan bir taş milyonların attığı taşa eştir.

*

Şeytana atılan her taş bir kurbandır.

*

İnsan kurbanla korunur.

*

Kurban insanın dostudur.

*

Sürgünün atı kurbandır.

10 Eylül 2016, 15:17

HER KURBAN BİR İSMAİL KURTARIR

================================ İslam bir savaş medeniyeti değil, bir barış medeniyetidir. İslam'ın çok geniş bir coğrafyaya büyük bir hızla yayılması, barış odaklı bir medeniyet olmasından kaynaklanır. İslam medeniyetinde, şiddete yer olmadığı için, Müslümanlar gittikleri ülkelerin, kültürel dokularıyla birlikte ekonomik yapılarını da değiştirmişler. Müslümanların hayatında, iç dünyanın güzelleştirilmesi, dış dünyanın güzelleştirilmesinden önce gelir.

*

Bugün kurban bayramı, bütün dünyada Müslümanlar, hem iç, hem de dış dünyalarını zenginleştirmek için, kurban keserek, bayramlarını kutluyorlar. İslam medeniyetinde, dünya ve öte dünya, birbirinden ayrılmaz, bir bütündür. Bu yüzden, İslam'da her ibadetin, bir dünyaya, bir de öte dünyaya dönük bir yüzü vardır. Kurban bayramında, kurban kesmek, bu ibadetlerin başında gelir.

*

Cahit Zarifoğlu'nun, çok okunan ve çok sevilen "yaşamak" isimli kitabındaki şiirsel günlükleri, "Sarıkamış 1979, ne çok acı var" cümlesiyle başlar. Yeni bir kurban bayramında, dünyada insan kanlarıyla koç kanları birbirine karışıyor. Savaş medeniyetinde, koç yerine insan kurban edildiği için, dünyada, ne çok ölüm var, ne çok kan var, ne çok gözyaşı var. İbrahim Peygamber'in geleneğini unutanlar, bütün dünyada, kurban kanı yerine insan kanı akıtıyorlar.

*

Kurban bayramlarında, yalnızca Müslümanlar değil, hristiyanlar ve Yahudiler de, kurban kesmeliler bu dünyada hiç kimse Ademoğulları olduğunu unutmasın. Müslümanların kurban bayramı, bütün ülkelerde barış bayramı olarak kutlanmalıdır. İnsanlar her yıl bir koç kurban ederek, yalnızca kendi İsmail'lerinin değil, bütün dünyanın İsmail'lerinin kurban edilmesini önlemelidirler.

*

Türkiye'de, Irak'ta, Suriye'de, Afganistan'da, İspanya'da, İngiltere'de, Amerika'da Hindistan'da ve Çin'de, milyonlarca İsmail kurban edildi ve kurban edilmeye devam ediyor. Her kurban bayramında dünyada kurban edilen milyonlarca koç, savaşlarda kurban edilen bir İsmail'i geri getirmeye yetmez. Ancak bir koçun kurban edilmesi, savaşlarda kurban edilecek milyonlarca İsmail'in hayatını kurtarabilir.

*

Kurban barıştan uzaklaşan, savaşa odaklanan insanı, savaştan uzaklaştırır, barışa yönlendirir. Kurban insanı olgunlaştırır. Kurbanın acısını duymayan insan, hayatın değerini anlayamaz. Bir koç, bir İsmail'i, bir İsmail, bütün insanlığı diriltir. Bir kurban bir milyar hayattır.

*

Yalnızca İslam dünyası değil, Yahudi dünyası, Hristiyan dünyası da, yeni ibrahim'lerle, yeni İsmail'lerle yeniden doğacak ve yeniden dirilecektir.. Kurban bayramı, İsmail'lerin bayramıdır. İsmail'ler bütün insanlığın en büyük hayat ve en büyük ümit kaynağıdırlar.

*

Kurban bayramlarında İbrahim'ler, Nemrut'lara karşı kurbanla silahlanırlar.

*

Kurban bayramında, kurban kesmek insanı insanı insana karşı korumaktır.

*

Okuyucuların kurban bayramları kutlu olsun.

10 Eylül 2016, 15:37

GENÇLERDEN DEĞİL KOÇLARDAN KURBAN OLUR

=========================================== İletişim çağının, bütün insanlık için, bir barış çağı olması bekleniyordu. Beklenilenin tersine, bilişim çağı da, sanayi çağı gibi, bir savaş çağı oldu. Bilişim çağında, devletler arasındaki savaşlarla, ülkeler içindeki savaşlar birbirine karıştı. Bilişim çağı, insanlık tarihinin gördüğü, en kanlı çağ oldu. Bilişim çağının ürünü silahlarla, savaşlarda askerlerden daha çok anneler, babalar ve çocuklar öldü.

*

Barış döneminde anneler ve babalar, çocuklarından önce, savaş döneminde ise, çocuklarından sonra ölürler. Bu yüzden, dünyada barışın koruyucusu, askerler değil, anneler ve babalardır. İnsanlık tarihi içinde, bir insanın hayatı çok önemli bir yer tutmaz. Ancak dünyada hiçbir kurumun gücü, savaşta ölen bir insanı geri getirmeye yetmez. Bunun için, dünyanın neresinde olursa olsun, bir genci öldüren, bütün anne ve babaları öldürür.

*

İnsanı öldürmenin ideoloji olduğu, insan hayatının önemsenmediği bilişim çağında, Müslümanların "Kurban Bayramı", bütün dünyada barış bayramı olarak kutlanılmalıdır. Seküler dünyanın İsmailleri öldürmek için, yüzen ve uçan ordulara sahip olduğu bilişim çağında, kutsal kültürden beslenen dünya, İsmailleri yaşatmak için koç kurban eder. Koçları kurban etmesini bilmeyenler, gençleri kurban ederler. Dünyada savaş kurbanlarının sayısı, bayram kurbanlarının sayısını aştı.

*

Bilişim çağının bilimsel ve teknolojik gelişmeleri, savaş yanlılarının eline nükleer silahları verirken, barış yanlılarının eline de toplumsal iletişim araçlarıyla, dünya ölçeğinde örgütlenme gücü verdi. Savaşı savunanların şehirleri yakıp yıkan "Toptan Savaş" stratejilerine karşı, barışı savunanların insanları koruyan "Toptan Barış" stratejileri geliştirmeleri gerekir. Çünkü, güzel savaş, çirkin barış yoktur.

*

Hacerler seslerini duyurmak için yollara düşmezlerse, İbrahimler şehirlerin meydanlarını doldurmazlarsa, Kurban Bayramlarında koçlar değil, İsmailler kurban edilir. Bütün savaşlarda, savaşları başlatanlardan daha çok, savaşların kurbanlarının anneleri ve babaları ağlar. Bu yüzden, savaşları iktidarlarını sürdürmek isteyenler başlatır, çocuklarını yaşatmak isteyen anne ve babalar durdurur.

*

Her çağda savaşlar yağmur yüklü bulutlarla değil, hırs yüklü politikacılarla gelir. Savaşlar yalnızca politikacılara bırakılamayacağı gibi, yalnızca askerlere de bırakılamaz. Savaşlardan ülkelerin bütün kesimleri etkilenir. Bir savaşın hem yerel, hem küresel boyutları vardır. Bilişim çağında her savaş, bir dünya savaşıdır, hiçbir ülke savaşın dışında kalamaz.

*

Kurban Bayramı, hayat bayramıdır. Her kurbanla bir İsmail değil, binlerce İsmail hayat bulur. Bir koç kurban eden, bin İsmail"e can verir.

*

Koçları kurban etmeyenler, koç gibi gençleri kurban ederler.

*

Her kurban bir kutlu merhamet anıtıdır.

*

Kurbanı sevmeyen insanı sevmez.

11 Eylül 2016, 12:59

ORTAKLIKTA PAYLAŞAN PAYLAŞILMAZ

================================= Aydınlanma döneminden bu yana, bütün dünyayı etkileyen pozitivist değerler, yeni yüzyılda çekiciliğini büyük ölçüde yitirdiler. Artık ekonomi başta olmak üzere, hiçbir bilimin değerden bağımsız olduğu düşünülmüyor.

*

Dünyanın önde gelen üniversitelerinde, ekonominin ilkeleriyle kutsal kültürün değerlerinin çatıştığına ilişkin tezler geliştirme dönemi kapandı. Toplumların yoksulluğunu, kutsal değerlere bağlayan yönetimler, ekonomik alanda büyük bir başarısızlığa uğradılar.

*

Yirmibirinci yüzyılın başında, ekonomik gelişmenin, toplumların yüzyılların içinde oluşan kutsal değerlerine dayandıkları görüldü. Ekonomiyi kutsal değerlerden soyutlayan toplumlarda, ortaklık kültürü zenginleşerek, yeni boyutlar kazanmaz.

*

Dünyanın her ülkesinde ortaklık köklü değerlere, ekonominin üretim gücünü artırma da ortaklıklara dayanır. Ekonomiyi ortaklıklar, ortaklıkları da paylaşmasını bilen ortaklar ayakta tutar.

*

Toplumların ürün, hizmet ve bilgi üretme gücünü büyütmede, küçük birikim sahibi herkesin pay alabileceği, çok sayıda ortakları olan kuruluşların vazgeçilmez bir yeri vardır. Dürüstlüğün en önemli sermaye olduğu ortaklıklarda, iki kere iki dört değil, yedidir.

*

Hangi alanda olursa olsun, kaynaklarını birleştiren ortaklar, bir araya geldiklerinde, tek başlarına ürettiklerinden mutlaka daha fazlasını üretirler. Anadolu''da sürekli vurgulandığı gibi: “Birlikten güç doğar”.

*

Yıldan yıla hem iç, hem de dış ticaret hacminin gelişmediği toplumlarda, hiçbir alanda üretim gücünü büyütmek mümkün değildir. Üretim gücünü büyütmenin yolunu, tüketmek için değil, üretmek için bir araya gelen ortakların, kurdukları ortaklıklar genişletir.

*

Ortaklık kültürü hem karı, hem de zararı paylaşmasını bilenlerin elinde yeni boyutlar kazanır. Ortaklıkta risk almayanlar, ne büyürler, ne de küçülürler.

*

Ortaklıklarda ortaklar “tüketen el” olmak için değil, “üreten el” olmak için bir araya gelirler. Dünyanın her yerinde toplumların ekonomik yapısı ve kültürel dokusunu dönüştürenler, tüketimde değil, üretimde yarışanlardır.

*

Ortaklık yapmasını bilenler, hiçbir zaman üretim güçlerini yitirmezler. Çünkü güzel ürünleri güzel bir biçimde üretmek için, bir araya gelen ortakların, yollarını aydınlatan “Görünmeyen Ortak”ları vardır.

*

Ortaklıkta başarının sırrı, “art niyetli” değil, “iyi niyetli” olmakta gizlidir.

*

Ortaklıkta kar ve zarar niyetlere göre değerlendirilir.

11 Eylül 2016, 13:16

SEVİNÇLER PAYLAŞINCA ÇOĞALIR ÜZÜNTÜLER PAYLAŞINCA AZALIR BAYRAM GÜNLERİ PAYLAŞMA GÜNLERİDİR

YARDIMLAŞMA DAYANIŞMA DORUK NOKTASINA ULAŞIR DOSTLARIMIZIN BAYRAMLARINI BAYRAM OLMASI DİLEK VE TEMENNİSİYLE KUTLUYORUZ.

11 Eylül 2016, 19:01

TERÖRÜN ÇANINA OT TIKAMAK

============================== Bulaşıcı bir hastalık gibi yayılan terör eylemleri, İslam dünyası kadar Batı dünyasını da can evinden vuruyor.

*

Müslüman ülkelerdeki ekonomik ve siyasal sorunların, kurşun atarak savaş alanlarında değil, oy atılan seçim sandıklarında çözülmesi, bütün dünya için hayati önem taşıyor.

*

Demokrasi ve ekonomisi gelişmemiş İslam dünyasıyla, demokrasisi ve ekonomisi gelişmiş Batı dünyası arasında uyum ve dengenin sağlanmasında, moderatörlük görevi Türkiye"ye düşüyor.

*

Türkiye kültürel derinliği, ekonomik zenginliği ve demokratik yönetimiyle, Avrupa ile Asya arasında bir çevre ülke olmaktan daha çok, bir merkez ülkedir. Demokratik kültürü ve ekonomik yapısıyla Türkiye, Batı ile İslam dünyası arasındaki barışın en büyük ve en güçlü güvencesidir.

*

Türkiye"de terör olursa, hem İslam hem Batı dünyası, ekonomik ve siyasal krizlerden kurtulamaz. Dünyadaki bütün krizlerin kaynağı terördür. Suçsuz insanları hedef alan terör, ülkelerin birlikte savaşması gereken ortak düşmandır.

*

Dünyanın her yanında, dinine, ırkına ve yaşına bakmadan, herkesin güvenliğini tehdit ve kamu düzenini sarsan terörle savaşmak, bütün ülkelerin başta gelen görevidir. İnsan hayatına hiç önem vermeyen, kamu düzenini altüst eden terör, bütün dünyanın ana sorunudur.

*

Terör sorununu sözle çözmek, silahla çözmekten çok daha önemli ve çok daha etkilidir. Kamu düzeninin sağlanmasında, dönüştürücü sözün ustası, aklı hem başında, hem gönlünde olan aydınların, tartışılmaz bir sorumlulukları vardır. *Akıllarıyla düşünen, gönülleriyle konuşan aydınlar, kutup yıldızına benzerler. Nasıl kutup yıldızı, sürekli kuzeyi gösterirse, aydınlar da akıllarıyla kamunun, gönülleriyle de toplumun yanında yer alarak, sürekli doğru olan, yapılması gerekeni gösterirler. Onlar çağlarından sorumludurlar.

*

Aydınlar düşünce ve eylemleriyle, korku ve düşman üretmezler, insanlara ümit ve güven verirler, Terör eylemlerinin üstesinden gelmenin yol haritası aydınlardadır. Aydınlar uzakları görür, düşünülmeyeni düşünürler.

*

Hayatın özünü edebiyatın sözüne dönüştüren aydınlar, bilgeliği akıldan akıla olduğu kadar gönülden gönüle de, bir meşale gibi bir kuşatan bir kuşağa taşırlar. İnsanların düşünce ve eylem dünyaları gönüllerinde gizlidir.

*

Dönüştürücü sözün ustası aydınlar, insanların gönlünde gizil olanları dillerinde açığa çıkarırlar. Hayat özün söze, sözün öze dönüşmesiyle anlamlı ve yaşanır kılınır. Aydınlar tutum ve davranışlarıyla, insanların özgürlükleri gibi, güvenliklerinin de önemli olduğunu sürekli vurgularlar.

*

Görevleri iyilikleri özendirmek, kötülükleri önlemek olan aydınlar, birbirleriyle savunulmaz olanı savunmak için değil, savunulmayanı savunmak için yarışırlar. Ancak dünyanın hiçbir yerinde, aydın olmak demek, her yerde, her şeye karşı olmak demek değildir.

*

Çağından sorumlu her aydın, Aristo gibi "Platon"u severim, ancak gerçeği daha çok severim" demek zorundadır.

*

Dünyanın bütün aydınları, insanlık tarihinin her döneminde, "gerçek güzeldir, güzel gerçektir" demişlerdir.

*

Gerçeği arayan aydın, sürekli lav püskürten yanardağ gibi, sürekli düşünce üretir.

*

Gerçeğin ateşinden geçmeyen aydın aydın değildir.

*

Balık sudan, aydın toplumdan ayrı yaşayamaz.

*

İnsan silahla değil aydınla değişir.

*

Değişen insan değiştirir.

*

İnsan dünyanın özüdür.

11 Eylül 2016, 19:16

DÜNYAYI ŞAİRLER DEĞİŞTİRİR

============================ Söz yazıya, yazı söze dönüşür. Yazıya dönüşen söz kalır. Sözü eyleme, eylemi söze dönüştürmenin ustası Nuri Pakdil''in denemelerinde sürekli vurguladığı gibi: “Sözün de yazıya eş bir gücü var”dır.

*

Söz insanlığın ortak gönüllerinin, yazı da ortak akıllarının bugüne yansımasıdır. Geçmişte söylenmiş sözü, geleceğe kalacak yazısı olmayan toplumlar, varlıklarını koruyamazlar. Toplumların düşünce zenginliği ve eylem güçleri, söz ile yazı arasındaki iletişim ve etkileşime dayanır.

*

Şairler sözün ustası, şiir sözün özüdür. Şairler toplumları şiirle düşündürürler. Toplumları dönüştüren şairler, hayatın şiirini yakalayan şairlerdir. Büyük şairleri olmayan toplumlar, hayatın hiçbir alanında kalıcı izler bırakamazlar.

*

Toplumları güçlü kılanlar, ordulardan önce şairlerdir. Türkiye''yi savaş yıllarından barış yıllarına büyük şairleri taşımıştır. Yahya Kemal''siz, Mehmet Akif''siz ve Necip Fazıl''sız Anadolu insanının sözü ve yazısı çok güçsüz olurdu.

*

Türkiye''yi dönüştüren sözü yakalayan Bayazıt''ın şiirinde kendini bulan herkes, hayatı derinden kavrayan bir misyon ve bütün insanlığı kucaklayan bir vizyonla dünyaya bakar.

*

Türkiye''de sağ ve sol çatışmasının üniversitelerden, bütün kamu kuruluşlarına yayıldığı, her gün onlarca gencin sokaklarda kurşunlandığı bir dönemde, sözün yorulma bilmez ustaları, Anadolu insanını, bütün silahlardan daha etkili bir silah olan şiirle silahlandırmayı bilmişlerdir.

*

Dönüştürü sözün öncüleri, baskı ve şiddet fırtınaları değil, ümit ve güven rüzgarları estirirler. Toplumları orduların silahları değil, şairlerin şiirleri dönüştürür. Şairler omuzlarında silah değil, gönüllerinde şiir taşırlar.

*

Gönüllerin kazanılması, ülkelerin kazanılmasından çok daha zordur. Gönüller silahlarla değil, şiirlerle kazanılır. Anadolu''ya gelen yabancı güçlerle ordulardan önce şairler hesaplaşmıştır.

*

Mevlana''nın dönüştürücü potasında Anadolu ile birlikte bütün insanlık yoğrulmuştur.Onun kapısı sürekli açıktır, gönül potasında herkese yer vardır.

*

Şairler sözü şiire, şiiri söze dökerek, hayatı güzelleştiren şiiri yakalarlar. Onlar güzellik avcılarıdır, şiirlerinde güzelliği aradıkları için, güzelliğin kaynağı olurlar.

*

Anadolu''nun söz ustaları bütün dünyada şiirin diriltici rüzgarını estirmişlerdir. Onların rüzgarını yakalayan çorak topraklar, bereketli topraklara dönüşmüştür.

*

Söz ile yazı arasındaki uyum ve düzen şiirle sağlanır.

*

Şiirsiz söz etkili, yazı da kalıcı olmaz.

12 Eylül 2016, 12:09

BU SAVAŞA ANCAK ORTADOĞU DAYANIR

===================================== Bırakınız Barışsınlar Bırakınız Savaşmasınlar ===================================== Dünyada ülkeler arasındaki bağımlılıklarla birlikte eşitsizliklerin arttığı bir dönemde, savaşlar birbirini izliyor. Savaşlar, terör eylemlerine, uyuşturucu ticaretine, örgütlü suçlara ve finansal krizlere büyük bir hız ve yoğunluk kazandırıyor.

*

Hegel''in ''Amacın gerçekleşmesi yolunda ilerleyiş'' dediği, savaş, İslam dünyasında fiziksel, Batı ülkelerinde finansal yıkımlara yol açıyor. Doğu''dan Batı''ya bütün dünya, sürdürülemez, ekonomik, siyasal ve kültürel krizlerle savaşıyor.

*

İnsanların temel ihtiyaçlarını karşılayan, hayatı kolaylaştıran, dünyayı güzelleştiren, barış ortamını oluşturmak, bütün ülkelerin ana sorunu haline geldi. Bu bağlamda, dünyanın sağduyu sahibi, barış sevdalısı aydınlarına, büyük görev ve sorumluluk düşüyor.

*

Dünyada savaşcı azınlığa karşı barışçı çoğunluk kan dökülmesini istemiyor. Yirminci yüzyılın savaşlarıyla, Batı dünyası altüst olmuştu, Yirmibirinci yüzyılın savaşlarıyla, Doğu dünyası altüst olacak. Savaş dünyasını, barış dünyasına dönüştürme yolunda, hem Doğu, hem Batı dünyası, kültürlerinin ana kaynaklarına dönmelidir.

*

Bütün dünya sınırlı dünyanın, sınırlı kaynaklarını, en verimli ve en etkili bir biçimde değerlendirmeye bakmalıdır. Artık tank ve uçaklarla yapılan savaşlar, insanlarla birlikte şehirleri de öldürüyor. Başlangıçta savaş değil, barış vardı.

*

Ademoğulları cennetlerini barışla yitirdiler, yitirdikleri cennetlerini de barışla bulacaklar. İçinden ırmaklar akan cennetleri bulma sürecinde, bir insanın hayatını kurtaranlar, bütün insanlığın hayatını kurtarırlar.

*

Savaş hayatı zorlaştırırken, barış kolaylaştırır. Savaşta ölüm, barışta hayat vardır. Kimyasal silahlar yüzyılında, savaşın iyisi, barışın kötüsü olmaz Düz dünyada, bırakınız savaşsınlar, bırakınız ölsünler stratejisi değil, bırakınız barışsınlar, bırakınız yaşasınlar stratejisi geçerlidir.

*

Kimse alnının terinden, gözünün nurundan, elinin emeğinden daha fazlasına göz dikmesin. Bütün krizler, vermeden alanlardan, üretmeden tüketenlerden kaynaklanır. Savaşlar, başkalarının ürettiklerine el koymanın en kolay yoludur.

*

Yaşanabilir bir dünya için, bütün ülkelerin kolay olan savaş yolunu değil, zor olan barış yolunu seçmeleri gerekir. Çünkü savaş bilinen silahlarla, barış bilinmeyen silahlarla yapılır. Bu yüzdan, insanlar, genelikle zor olan yolu değil, kolay olan yolu seçerler.

*

Geleceğin dünyasını ''ya savaş ya savaş'' diyenlerden daha çok ''ya barış ya barış'' diyenler, inşa edecek.

*

İnsan barışın değerini bilirse, barış insanın değerini bilir.

*

Barış ekenler, savaş biçmezler.

*

Barış bahçe hayat güldür.

12 Eylül 2016, 23:56

ORTADOĞULULARIN GÖRDÜĞÜ SAVAŞI KİMSE GÖRMEDİ SAVAŞLARDA KİMSE ORTADOĞULULAR GİBİ ÖLMEDİ

============================================== Bütün dünyada ülkeler, savaşların dayanılmaz ağırlığı altında eziliyor. Yirminci yüzyılda Avrupa ülkelerini yakan, yıkan savaşlar, yirmibirinci yüzyılda Müslüman ülkeleri yakıp, yıkıyor.

*

En dehşet verici yüzleriyle ortaya çıkan, sonu gelmeyen, savaşlar, Asya ve Afrika ülkelerinde ekonomik, siyasal ve kültürel hayatı felç ettiler. Irak'ın ,Suriye'nin Akmerika ve Rusya tarafından yerle bir edilmesi, en son savaş yıkımıdır.

*

Savaş yıllarını gören Mehmet Akif'in yıllar önce Rusya için söyledikleri, bugünkü Irak, Suriye ve Filistin için de geçerlidir. ''Bilmiyorlar ki bu şiddetlerin olmaz hükmü / Göz yıllar önce, fakat sonra kanıksar ölümü / Sanıyorlar kafa kesmekle, beyin ezmekle / Fikr-i hürriyet ölür. Hey gidi şaşkın hezele / Daha kuvvetleniyor kanla sulanmış toprak / Ekilen gövdelerin hepsi yarın fışkıracak.'' Ancak, Washington , Moskova , Şam ve Kandil çocukları öldürmekten, şehirleri bombalamaktan başka savaş bilmiyor.

*

Savaş dünyasını, barış dünyasına dönüştürecek olanlar, seküler kültürün bilginleri değil, kutsal kültürün bilgeleridir. Onlar, bütün ülkelerin içinde olduğu dünya gemisinin, kasırgalar denizinde, dev dalgalara kapıldığını, yolunu, yönünü şaşırdığını pusulasını yitirdiğini, parçalanmasının çok yakın olduğunu, anlatmaya çalışıyor.Ancak dünya onların farkında değil, onlara karşı kör, sağır ve dilsiz.

*

Dünyanın dört bir yanından seslenen kutsal kültürün bilgelerinin sürekli vurguladıkları gibi: ''Kutsal kültür tarafından içselleştirilerek özümsemiyen seküler kültür, kutsal kültürü içselleştirerek özümser ve barış kültürünü savaş kültürüne dönüştürür.'' Bütün dünyada savaş rüzgarları estiren seküler kültürün silahları, öldürdükleri insanların mezar taşlarıyla, ülkelerin arasına yıkılması yıllar alacak, görünmeyen yeni Berlin duvarları inşa ediyor.

*

Barış dünyasının sınır taşlarının yerine, savaş dünyasının mezar taşlarının geçtiği bir yüzyılda, bütün dünya, ''öldürmeyeceksin yaşatacaksın, zorlaştırmayacaksın kolaylaştıracaksın, ararsan bulacaksın'' diyen, kutsal kültüre dönmeli ve kutsal kitaplara odaklanmalıdır. Kutsal kitaplar, insanlık tarihi boyunca yazılmış bütün kitapların anasıdır. Yazılmış ve yazılacak bütün kitaplar, kutsal kitapların ışığında, hayatı anlamlı kılmak için yazılmış ve yazılacaktır. Yeni sözler kitaplardan yola çıkılarak söylenir.

*

Kutsal kitapların zamana bağımlı olmayan ilkeleri, hayatın kumaşına renk veren, sağlamlık kazandıran ana girdilerdir. Kutsal kitaplar, Seyyid Hüseyin Nasr''ın eserlerinde sürekli vurguladığı gibi, akıl dıış değiller, ancak akıl üstüdürler. Seküler kültürün sınırlarının dışına çıkmadan, kutsal kültürü hayata taşımak, hayatı kutsal kültürle yoğurmak mümkün değildir.

*

Kutsal kitaplar, gökyüzünde yazılır, yeryüzünde okunurlar.

*

Bayram günleri, meleklerin insanlara karıştığı günlerdir.

*

Gökyüzünün kapıları bayram günlerinde herkese açılır.

*

Bayram dünyası barış dünyasıdır.

*

Barıştan kimseye zarar gelmez.

*

Barış savaştan üstündür.

13 Eylül 2016, 00:22

SAVAŞTAN DEĞİL BARIŞTAN ELBİSELER GİYMEK MESNEVİ'NİN EYLEM DÜNYASINDA SAVAŞ YOKTUR

============================================== Anadolu insanı, kimliğini oluşturan bin yıllık tarihiyle birlikte yaşar. Her Anadolu insanı bin yıl yaşamış gibi, bilgi, birikim ve bilgelikle yüklüdür.

*

Bütün insanları sevgiye, saygıya, kardeşliğe ve kurtuluşa çağıran Mesnevi, Anadolu insanının yanında taşıdığı vatanıdır. Mesnevi dünyanın bilgelik kaynağıdır.

*

Dünyada bilgelik kaybolsa, Asya’dan Avrupa’ya Mesnevi okuyarak giden Anadolu insanı, bilgeliği yeniden bulur.

*

Bilgeliğin zirvelerinden, Molla Cami Mevlana için, “Peygamber değildi, ancak kitabı vardı” demekten kendini alamaz.

*

Bütün dünyanın sevdiği kitap , 26 bine yaklaşan beyitiyle Mesnevi’dir. Mesnevi adına üniversiteler açılan kitaptır.

*

“Kandan elbiseler” giyilen, gözyaşlarının yağmur olduğu dünyada, bütün ülkelerin canhıraş bir şekilde aradığı barış Mesnevi’dedir.

*

Savaş dünyası, bir insanı bir savaş alanından alır, başka bir savaş alanına taşır. Barış dünyası ise, bir insana bir gönül kazanmanın, bir savaş kazanmaktan daha önemli olduğunu anlatır.

*

Mesnevi’de cephelerdeki savaşlardan daha çok gönüllerdeki savaşları kazanmanın incelikleri anlatılır. Bir insanın gönlünü kazanmak, bütün insanlığın gönlünü kazanmaktır.

*

Dünyanın hiçbir yerinde, hiçbir kimse, bilinen sorulara bilinmeyen cevaplar arayan Mesnevi’den usanmaz. Dünyanın neresinde olursa olsun, Mesnevi okuyan Mesnevi’de kendini bulur.

*

Mevlana iki dünyanın üzerindeki örtüleri kaldırarak, iki dünyayı bütün çirkinlikleri ve güzellikleriyle insanların gözlerinin önüne serer.

*

Mevlana’nın düşünce ve eylem dünyasında, karamsarlığa yer yoktur.

*

Barış arayan barışı Mesnevide bulur.

13 Eylül 2016, 15:20

SAVAŞ ÇAĞINDA SİLAHSIZ BİR SAVAŞCI

============================================= Konya, Denizli ve Bursa''da tarım, sanayi ve bilgi toplumlarının işletmeleri, dünyanın bütün büyük şehirlerinde olduğu gibi, bir arada bulunmaktadır. İşletmeler, ister tarım, ister sanayi, ister bilgi toplumlarının ürünlerini üretsinler, stratejik hedefleri, insanların karınlarından daha çok gözlerini doyurmaya çalışmaktır.

*

Yirmibirinci yüzyılın işletmeleri, iş yerlerinde, ürün hizmet ve bilgi üretirler, satış yerlerinde ise, statü, imaj ve rüya pazarlarlar. Fabrikalar ürünlerin, makinalar hizmetlerin ve bilgisayarlar bilgilerin üretimini standartlaştırarak, bütün şehirleriyle ülkeleri, her alanda büyük bir üretim gücüne ulaştırdılar.

*

Her gün dünya pazarlarına yeni ürünler, yeni hizmetler ve yeni bilgiler sunuluyor. Son kırk yılda, büyük dinlerin ortaya çıktığı, dört bin yıllık üretime eşdeğerde, ürün, hizmet ve bilgi üretilmiştir. Eski nesiller için, lüks olan ürünler, yeni kuşaklar için, sıradan ürünlere dönüşmüşlerdir.

*

Mevlana “Savaş Çağında, Silahsız Savaşın, Siyasetsiz Siyasetin " simgesi, bilgiyi bilgeliğe , bilgeliği bilgiye dönüştürmenin , dünya düşünce ve eylem tarihindeki en büyük temsilcisidir.

*

Karşılıklı iletişim ve etkileşimle, üretim güçlerini yıldan yıla büyüten işletmelerin, tüketim çağrıları, insanların kültürel zenginliklerini yok ederek, bilgelik kaynaklarını kurutmaktadır.

*

İşletmelerin yöneticileri, ölümden sonra kalkışta, kendilerine satışları ne kadar artırdıkları sorulacakmış gibi, tüketimi artırmak için, her yolu mübah görmektedirler.

*

İşletme yöneticileri bilgi üretimine, bilgelik kazanmak için değil, satışları artırmak için yatırım yapmaktadırlar. Onların misyonu, bilgelikten daha çok açgözlülüğü büyütmektir.

*

Basın için, “kötü haber iyi haberdir” diyen, medya işletmeleri bilgeliği, bütünüyle medyadan kovmuşlardır. Bilgi toplumlarında, insanların değerleri, bilgelikleriyle değil, bildikleri ürünlerle ölçülmektedir.

*

Bilgisayarı, internet ortamında ulaşılabilecek sayfası, adresi, cep telefonu, son model arabası ve toplumdan soyutlanmış bir site içinde evi olmayan bir insanın, tüketim toplumunda ekonomik ağırlığı ve önemsenecek değeri yoktur.

*

İnsanların tükettiklerinden daha çok, bilgelik kaynağı olan üretimleriyle değerlendirilmeleri, bilgi toplumundan önce değer toplumu olmayı gerektirmektedir. Değersiz bilgi , bilgisiz değer olmaz.

*

Bilgi toplumunun odak noktasında bilgi, değer toplumunun odak noktasında da, bilgelik vardır. Bilgi toplumunun bilgi yığınları arasında, değer toplumunun bilgeliliği, bütün boyutlarıyla yok olup gitmiştir.

*

Savaşsız savaş, siyasetsiz siyaset ve tüketimsiz üretim için, bilgiden önce bilgeliğe ihtiyaç vardır.

*

En büyük bilgelik kaynağı, yalınlığın kazandırdığı büyüklüktür.

*

Yalın yaşamasını bilenlerin, özgürlüğünü, hiçbir güç sınırlayamaz.

*

Bilgelik özgürlük, özgürlük yalınlık ister.

13 Eylül 2016, 15:34

BİLGİNİN MÜRİDİ OLMADAN BİLGELİĞİN MÜRŞİDİ OLUNMAZ

================================================= Geçmişten geleceğe yolculukta, bilgili olmak kadar da önemlidir. Bilgiyi bilgeliğe, Yunus gibi, bilginin müridi bilgeliğin mürşidi, bilgeler dönüştürür. Bilgeliğin sultanı Yunus'tur.

*

Bilgi Yunus ile bilgelik olmuştur. Yunus geçmişle gelecek arasındaki sınırları ortadan kaldırmıştır. Bilgeler geçmişe bakarken geleceği görürler. İnsanlık tarihinde, geçmiş gelecektir. Gelecek geçmiştir.

*

Bilgelik hayatın olgularla, olguların hayatla anlatımıdır. Bütünlük ve süreklilik içinde bilgeler, geçmişi bugüne, bugünü geleceğe taşıyacak, düşünce ve eylemlerin temellerini atarlar. Düşünce eylemlerle eylemler düşüncelerle inşa edilir.

*

Her yeni düşünce, her yeni eylem, yeni kelimelerle , yeni kavramlarla sunulur. Bilgi ve bilgelikle, düşünce ve eylemin özü söze, söz yazıya dönüşür. Öz olmadan söz olmaz. Önce söz değil öz vardır.

*

Kavram ve kelimeler, düşünce ve eylemlerin, özden söze yolculuğunda, vazgeçilmez bir önem taşırlar. Bilinen kelime ve kavramların hacmiyle, düşünce ve eylem gücü arasında doğru orantılı bir bağ vardır.

*

Çok dil bilen, kelime ve kavram dünyaları zengin olanların, düşünce ve eylem dünyaları zengin olur. Dünyanın her yerinde, büyük bir bilgelik birikimine sahip olanlar, arkalarında insanlık tarihini dönüştüren eserler bırakırlar.

*

Osmanlı'nın son, Cumhuriyet'in ilk yıllarının bilge insanları, Mesnevi ve Mukaddime yazıldığı dilde okudukları gibi, Shakespeare ve Rimbaud'yu da ana dillerinde okuyorlardı.Küre dünya bilgi ve bilgeliğin vatanının olmadığı kare dünyadır.

*

Anadolu insanı Arapça düşünmesini, İngilizce yazmasını, Türkçe konuşmasını öğrenmek zorundadır. En azından üç dilde, düşünmesini, yazmasını, konuşmasını bilmeyenler, dünyanın bilgi ve bilgelik birikimine katkıda bulunamazlar.

*

Büyük bilge denizci, Barbaros Hayrettin, en az yedi dil bilen, düşünce ve eylem dünyası oldukça zengin bir Osmanlı üst düzey devlet yöneticisiydi. Geçmişten geleceğe bakan bir bilgelikle, 'paylaşılmaz' denilen iktidar ve yönetim gücünü paylaştı.

*

Kuzey Afrika'yı Anadolu ile bütünleştirdi. Cezayir sultanlığından feragat ederek “Denizlerin sultanı” oldu. Akdeniz'i bir Türk gölüne dönüştürdü. Barbaros Anadolu'yu Amerika'ya taşımayı ,Hindistan'ı fethetmeyi, Çin'e el atmayı düşündü.

*

Bilgiden bilgeliğe, düşünceden eyleme yolculukta, öz kadar olmasa da, sözün de yeri vardır. Söz özün habercisidir. Özü olmayan sözün gücü, sözü olmayan özün etkisi olmaz. Öz söze, söz öze kavram ve kelimelerle dönüşür.

*

Bilginin bilgeliğe düşüncesinin eyleme dönüşmesinde, söz değişir, öz değişmez. Her kuşağın bilgelerinin sorumluluklarının başında, özü tekrar tekrar yorumlamak gelir.

*

Bilgi yığınları arasında bilgelik yitirildi Bilgi peşinde koşanlar, bilgelik arayanların açık ara önlerine geçti ve bütün yol başlarını tuttular.

*

Seküler dünyada bilgiyi bilgeliğe dönüştürme susuzluğu çekilmiyor.

*

Bilgiyi bilgeliğe dönüştürmeyen dünya çoraklaşır.

*

Dünya bilgelikle savaşlardan arınır.

*

Bilgi artarsa bilgelik azalır.

13 Eylül 2016, 16:23

ŞAİRLER BİLGE BİLGELER ŞAİR OLUR

================================== Her insanın, aklının düşünür, gönlünün sever, gözünün okur ve kaleminin yazar hale gelebilmesi için, düşünce ve sanat dünyasının derinliklerinde uzun yolculuklara çıkması gerekir.

*

Düşünce ve sanat dünyası, kültür ve edebiyat dergilerinde, yeni yorumlar ve yeni açılımlar kazanır. Bu yüzden, Büyük Doğu, Diriliş ve Edebiyat ve Mavera dergileri, şiir, hikaye ve denemede çığır açan, görünmeyen üniversiteler oldular.

*

Paul Valery'nin vurguladığı gibi: "İlk dize Allah vergisidir. Diğerleri şairin kendi çalışmasıyla yazılır." Bütün alanlarda olduğu gibi, edebiyatta da, her edebiyatçı, ister şiir, ister hikaye, isterse deneme yazsın, kendinden önce yazanlardan beslenir ve yazdıklarını edebiyatçılar ailesine borçludur.

*

Yazarlar, tarih içinde, geçmişten geleceğe giden, yeni katılanlarla sürekli büyüyen büyük bir kervana benzerler.Onların düşünce ve eylem dünyasında şiir alınır,şiir satılır,şiirden terazi tutulur,şiir şirle tartılır.

*

Güzel insanların oluşturduğu eşsiz kervan, önden gidenlerin katılımlarıyla, yıldan yıla büyüyerek geleceğe yürüyor. Bilgelerin uzun yürüyüşleri, yeni katılımlarla zenginleşerek, bütün dünyaya ışık saça saça kıyamete kadar devam edecektir.

*

İnsanlığın edebiyat birikimiyle birlikte medeniyet birikimi de, bu büyük kervanda toplanmıştır. Her sanatçı ister farkında olsun, isterse olmasın, söz konusu eşsiz kervandan yararlanır. Onların kapıları herkese açıktır, bütün insanlık onlardan etkilenir.

*

Soylu kervanı oluşturan sanatçılar, kökleriyle alan dallarıyla veren ağaçlara benzerler. Onlar toplumdan aldıklarından çok daha fazlasını topluma verirler. Onların meyvaları eserleridir.

*

Bir sanaçı bir şiir yazar, o şiiri, insanlık tarihi içinde milyonlarca insan okur. Onların şiirleri zaman içinde değer yitirmezler, okundukça hem değer kazanırlar hem de değer kazandırırlar.

*

Şairlerin şiirlerinin dizeleri arasında boş bırakılmış geniş alanlar vardır. Şairlerin gücü, yazdıklarından daha çok yazdırdıklarından kaynaklanır.

*

Onların yazdıkları bir dize okuyucularına bir deneme, bir kitap yazdırır. Bütün insanlığın bilgi ve bilgelik birikminde, şairler yönlendiricilikle birlikte sürükleyici bir işlev yüklenirler.

*

Nasıl en güzel inciler, en derin denizlerde bulunursa, en özgün düşünceler de, en özgür şairlerde bulunur.

*

Bilge ve bilgelik, borsa endeksleriyle değil, şairlerin dizeleriyle zenginleşir.

*

Şairlerin işi beyinleri değil, ruhları yıkamaktır.

*

Zaman şairlerdedir, mekan şairlere emanettir.

*

Ölürse şairler ölür, şiirler ölesi değildir.

14 Eylül 2016, 15:26

BAYRAM GÜNLERİ BARIŞ VE SEVGİ GÜNLERİDİR

========================================= Bayram günleri, Cennet günlerinin yeryüzüne taşınmasıdır. Bayram günlerinde her cami, yeryüzünün gökyüzüne açılan kapısı olur. Bayram namazına gelen herkes, “zaman perdesi”nin aradan kalkarak, her yerin melekler ve yitirdikleri yakınlarıyla dolduğunu görür.

*

Camiler ve evlerde kurulan sofralar, Cennet sofralarına dönüşür. İnananların camileri boş bırakmadığı bayram günlerinde, bütün ümitsizlik bulutları dağılır. *Meleklerin insanlara karıştığı bayram günleri, korku ve kötümserlik günleri değil, ümit ve iyimserlik günleridir. Hiçbir iyilik ve hiçbir kötülüğün yok olmadığı dünyada, inananlar hiçbir zaman ümitsizliğe düşmezler.

*

Kutsal kitapların yoğurduğu kültürde, ümitsizlik inançsızlıktır. Ümitsizliğin olduğu yerde, ekonomik, siyasal ve kültürel hayat canlılığını yitirir. Bu yüzden, ümitli ve iyimser olmak, inananların düşünce ve eylem dünyasında vazgeçilmez bir yer tutar.

*

Bayram sabahı denilince, akla hemen Yahya Kemal gelir. O “Süleymaniye''de Bayram Sabahı” şiiriyle, Anadolu insanının tarihteki büyük yürüyüşünü özetlemiştir.

*

Neyin doğru, neyin yanlış, neyin iyi, neyin kötü, neyin güzel, neyin çirkin olduğu, bayram günlerinde herkesin gözlerinin önüne serilir. Bayram günleri, kusurlardan kaçınma ve kusursuzluğu arama günleridir.

*

Doğrulukta, iyilikte ve güzellikte yarışmanın en güzel örnekleri, bayram günlerinde verilir. Bayram günlerinde, verene verdiğinden, yüzlerce kat fazlası verilir.

*

Bayram namazlarında “dili bir, gönlü bir, imanı bir” insanların toplandığı camiler, kubbeleri, minareleri ve “nice bin dalgalı” tekbirleriyle, dünya ölçeğinde büyük bir barış çağrısına dönüşür. Bayram günleri, barış ve sevgi günleridir.

*

Bayramın anlamını bilenler, barışın değerini bilirler. Bayramlarda insanlar hayatı zorlaştırmak için değil, kolaylaştırmak için bir araya gelirler. Bunun için bayramlar toplumun bütün kesimlerinin katılımıyla birlikte kutlanır.

*

Bayramlarda derinden derine, tekbir ve top sesleriyle, şehirler birbirlerini selamlarlar. Ademoğullarının anavatanı, şehirlerin anası Mekke çevresinde halkalananan camileriyle, bütün şehirler, barışa odaklanmış, devasa bir sevgi çiçeği oluştururlar.

*

Kutsal kültürün rengine boyanan barışın çiçeğini, hiçbir iktidar savaşı solduramaz.

*

Barışın güvencesi, bayram günlerinde, bütün camilerden yükselen tekbirlerdir.

*

Tekbirler karşısında, savaşın kılıçları keskinliklerini yitirirler.

*

Bayram günleri tekbirlerle kutlanır.

*

Tekbirler barışın kalkanlarıdır.

14 Eylül 2016, 15:35

BAYRAM GÜNLERİNDE İSLAM DÜNYASI

==================================== Bayram günleri paylaşma günleridir. Bayramlarda paylaşma doruk noktasına ulaşır. Bayramlarla kişisel mutluluklar, toplumsal mutluluklara dönüşür. Bayram günlerinde paylaşma kültürü zenginleşir, yeni boyutlar kazanır. Ve gökyüzü ile yeryüzü arasındaki "tozlu zaman perdesi" sonuna kadar açılır, gökyüzünü meleklerin kanat, yeryüzünü de insanların ayak sesleri doldurur. Gidenler ile kalanlar, bayram saatinde camilerde buluşurlar.

*

Dünyada bulunanlarla, bulunmayanların camilerde buluştukları bayram günleri, paylaşma günleri oldukları kadar özeleştiri de günleridir. Bayram günlerinde hem iyilikler paylaşılır, hem de kötülükler. İyiliklerle kötülüklerin paylaşılması, barışa giden yolları genişletirken, savaşa giden yolları daraltır. Özeleştiri yapmasını bilenler, bütün günleri bayram günlerine dönüştürerek, barışa yol açan eylemleri özendirir, savaşa yol açan eylemleri de önlerler.

*

Yirmibirinci yüzyıl, İslam dünyası için bir barış yüzyılı değil, bir savaş yüzyılı oldu. İslam dünyası özeleştiri kültürünü zenginleştiremediği için, iç savaş kültürüne yeni boyutlar kazandırdı. Yeni bir Kurban Bayramı"nda, Irak"ta, Suriye"de, Afganistan"da, Pakistan"da ve Mısır"da koçlar değil, gençler kurban ediliyor. Her Müslüman ülkede, her gün yüzlerce suçsuz, intihar saldırılarıyla öldürülerek, bütün insanlık öldürülüyor.

*

Mehmet Akif"in "Şark" şiirinde anlattığı, bugünün İslam dünyasıdır: "Yıkılmış köprüler, çökmüş kanallar, tersiz alınlar, işlemez kollar, kaynamaz kanlar, düşünmeyen başlar, aldırmaz yürekler, paslı vicdanlar, yanmış ormanlar, ekinsiz tarlalar, kirli yüzler, secdesiz başlar." Ve en dehşet verici olanı: "''Gaza" namiyle dindaş öldüren biçare dindaşlar." Birbirini öldüren, savaşlardan yorgun düşmüş, doğal kaynaklarını değerlendiremeyen, bir İslam dünyası.

*

İnsanlık tarihinin olguları değişmez. Ancak, her kuşak, kendi çağından bakarak, eleştirel bir gözle ve sorgulayıcı bir dille tarihi yeniden yazmak ve yeniden yorumlamak zorundadır. Sınırların önemini yitirdiği, kare dünyada, medeniyetler içi savaşlar bitti. Artık devletler değil, medeniyetler savaşacak derken. Yirmibirinci yüzyılda, Müslüman ülkeler, birbirleriyle ve kendi içlerinde savaşıyorlar.

*

Bir Kurban Bayramı gününde, Türkiye başta olmak üzere, bütün İslam dünyası, savaşların sorumluluğunu, İslam dünyasının dışında değil, içinde aramalıdır. Bunun için de, Müslüman ülkeler özeleştiriye önem vermelidirler. İslam dünyası hem iğneyi, hem de çuvaldızı başkalarına batırarak, bugünün sorunlarına sağlıklı çözümler bulmaz.

*

Tarihin her döneminde, tek tek akılların toplamı olan ortak aklın, tek tek akılların, her birinden daha üstün olduğu görülmüştür. Ortak akıl özeleştiriyle zenginleşir. Eleştirel aklın olmadığı yerde, ortak akıl olmaz.

*

Eleştiri iki boyutludur, bir boyutu içe, bir boyutu dışa dönüktür.

*

İç eleştiri yapmayanın dış eleştirisine kimse kulak asmaz.

*

Kimsenin eleştirisi herkesin eleştirisinden üstün değildir.

*

Güçlü olan eleştiriden korkmaz

*

Çok eleştiren çok yanılır.

14 Eylül 2016, 16:40

KANDAN BAYRAMLIK GİYİLEN BAYRAMLAR

======================================= Bütün dünyada ülkeler, savaşların dayanılmaz ağırlığı altında eziliyor. Yirmi yüzyılda Avrupa ülkelerini yakan, yıkan savaşlar, Yirmibirinci yüzyılda Müslüman ülkeleri yakıp, yıkıyor. En dehşet verici yüzleriyle ortaya çıkan, sonu gelmeyen, savaşlar, Asya ve Afrika ülkelerinde ekonomik, siyasal ve kültürel hayatı felç ettiler. Halep'in bayram öncesi, Rus ordusu tarafından yerle bir edilmesi, en son savaş yıkımıdır.

*

Savaş yıllarını gören Mehmet Akif''in yıllar önce Rusya için söyledikleri, bugünkü Irak, Suriye ve Filistin için de geçerlidir. ''Bilmiyorlar ki bu şiddetlerin olmaz hükmü / Göz yılar önce, fakat sonra kanıksar ölümü / Sanıyorlar kafa kesmekle, beyin ezmekle / Fikr-i hürriyet ölür. Hey gidi şaşkın herzele / Daha kuvvetleniyor kanla sulanmış toprak / Ekilen gövdelerin hepsi yarın fışkıracak.'' Ancak, Washington, Brüksel, Moskova ve Tahran, çocukları öldürmekten, şehirleri bombalamaktan başka savaş bilmiyor.

*

Her yıl gelen bayram günlerinin özendirmesiyle, savaş dünyasını, barış dünyasına dönüştürecek olanlar, seküler kültürün bilginleri değil, kutsal kültürün bilgeleridir. Onlar, bütün ülkelerin içinde olduğu dünya gemisinin, kasırgalar denizinde, dev dalgalara kapıldığını, yolunu, yönünü şaşırdığını pusulasını yitirdiğini, parçalanmasının çok yakın olduğunu, anlatmaya çalışıyorlar. Dünya onların farkında değil, onlara karşı kör, sağır ve dilsiz.

*

Dünyanın dört bir yanından seslenen kutsal kültürün bilgelerinin sürekli vurguladıkları gibi: ''Kutsal kültür tarafından içselleştirilerek özümsemiyen seküler kültür, kutsal kültürü içselleştirerek özümser ve barış kültürünü savaş kültürüne dönüştürür.'' Bütün dünyada savaş rüzgarları estiren seküler kültürün silahları, öldürdükleri insanların mezar taşlarıyla, ülkelerin arasına yıkılması yıllar alacak, görünmeyen yeni Berlin duvarları inşa ediyor.

*

Barış dünyasının sınır taşlarının yerine, savaş dünyasının mezar taşlarının geçtiği bir yüzyılda, bütün dünya, ''öldürmeyeceksin yaşatacaksın, zorlaştırmayacaksın kolaylaştıracaksın, ararsan bulacaksın'' diyen, kutsal kültüre dönmeli ve kutsal kitaplara odaklanmalıdır. Kutsal kitaplar, insanlık tarihi boyunca yazılmış bütün kitapların anasıdır. Yazılmış ve yazılacak bütün kitaplar, kutsal kitapların ışığında, hayatı anlamlı kılmak için yazılmış ve yazılacaktır. Yeni sözler kitaplardan yola çıkılarak söylenir.

*

Kutsal kitapların zamana bağımlı olmayan ilkeleri, hayatın kumaşına renk veren, sağlamlık kazandıran ana girdilerdir. Kutsal kitaplar, Seyyid Hüseyin Nasr''ın eserlerinde sürekli vurguladığı gibi, akıl dışı değil, ancak akıl üstüdür. Seküler kültürün sınırlarının dışına çıkmadan, Kutsal kültürü hayata taşımak, hayatı kutsal kültürle yoğurmak mümkün değildir.

*

Kutsal kitaplar, gökyüzünde yazılır, yeryüzünde okunur.

*

Bayram günleri, meleklerin insanlara karıştığı günlerdir.

*

Gökyüzünün kapıları bayram günlerinde herkese açılır.

*

Bayram dünyası barış dünyasıdır.

*

Barıştan kimseye zarar gelmez.

*

Barış savaştan üstündür.

14 Eylül 2016, 21:47

İKİ OKUL GÖRÜNMEYEN ÜNİVERSİTE VE MAVERA DERGİSİ

=================================================== Aşikâr olmak gizlenmenin bir yoludur. Kasiyer kız herkesin gözü önünde işini yapmaktadır ama o, çoklarının farkında olmadığı gizli bir kişiliktir.

*

“Görünmeyen Üniversite” de talebeleri ve ülkemize, dünyamıza hizmetleriyle aşikârdır ama sözün gelişi “görünmeyen üniversite”dir. “Görünmeyen Üniversite” kitabı İskenderpaşa'yı ve Mehmed Zahid Kotku (R. Aleyh) Hocaefendi'nin, insan yetiştirme usulünü, gönüllerde yürüttüğü fetih hareketini anlatmaktadır.

*

Yazarı da Prof. Dr. Ersin Nazif Gürdoğan'dır. Gürdoğan, Bizim Radyo'da Cuma akşamları yayınlanan ve Yakup Tutum'la birlikte hazırladığımız İyilik Olsun programındaki sohbetine, “Görünmeyen Üniversite, bizim en çok sevilen kitabımızdır” diyerek başladı ve kitabın yayınlandığı günlere dair bir hatırasını anlattı;

*

“O kitap yayınlandığı zaman bazı arkadaşlarımız tereddüt etmişlerdi. Nazif Hoca, Hocamız'dan daha çok kendisini, tasavvufun modern toplumdaki yerini anlatıyor, diye tereddüt etmişlerdi. Ben de kitabı Es'ad Coşan Hocamıza verdim. ‘Hocam bazı arkadaşlar bu kitabı eleştiriyorlar. Eksik bir şey varsa tamamlayalım, fazla bir şey varsa çıkartalım' diye sordum.

*

Hocamız okuduktan sonra çok beğendiğini söyledi, ‘Bu kitap her halükarda yayınlansın. Bu kitap, Hocamız'ı dünya literatürüne taşır' dedi. Gerçekten de öyle oldu. Akla, İskenderpaşa deyince Görünmeyen Üniversite, Görünmeyen Üniversite deyince de İskenderpaşa geldi. Bir döneme ışık tutan, aydınlatan bir kitap oldu. ABD'de, İngiltere'de, Fransa'da o kitapla ilgili çalışmalar yapıldı. Türkiye'deki tasavvuf kültürü ile ilgili çalışmalar yapıldı, her zaman İskenderpaşa Dergâhı söz konusu olduğunda o kitap gündeme getirildi.”

*

Gürdoğan'la gerçekleştirdiğimiz bir saatlik program boyunca ülkemize, dinimize ve insanımıza hizmet etmiş çok sayıda mühim şahsiyetin adını zikrettik. Özal'ın adı geçtiğinde O şunları söyledi; “İskenderpaşa ve Hocaefendi deyince Özal mutlaka akla gelir. 1950'li yıllarda Hocaefendi, Özal, Erbakan, Recai Kutan ve diğer mühendisler için, ‘Bu mühendislere destek olun, bunlar ilerde Türkiye'ye büyük hizmet edecekler, Türkiye'yi değiştirecekler' dermiş.

*

Gerçekten de o mühendis kadrosu Türkiye'yi çok değiştirdi, çok etkili oldu. Özal, Cumhuriyet döneminde gelmiş bir Osmanlı Sultanı gibi Türkiye'yi değiştirdi, dönüştürdü, her alanda köklü dönüşümlere yol açtı; büyük düşünmeyi, Türkiye'nin kendisine güvenmesi gerektiğini öğretti, Türkiye'yi dünyaya açtı. Türkiye artık dünyadan yardım isteyen değil yardım eden bir ülke haline geldi. İthalatçı Türkiye ihracatçı Türkiye'ye, tüketen Türkiye, üreten Türkiye'ye dönüştü.”

*

Gürdoğan'a Mehmed Zahid Kotku Hocaefendi ile ilgili bir hatırasını sorduk. “Çok alıntı yapılan olaylardan birisi, şöyledir. Sene 1969 ya da 1968 idi. Amerikalılar aya ayak basıyordu. Hocaefendi Ankara'da bir evde sohbet yapıyordu. Haber saatinde çevresindeki bazı misafirler o önemli hadisenin haberini izlemek üzere televizyonun bulunduğu odaya geçtiler. Hocaefendi televizyonun bulunduğu odaya geçmedi, gündemdeki konuya çok ilgi göstermedi, yorumlara fazla müdahil olmadı. ‘Önemli olan Ay'a yıldızlara gitmek değil, önemli olan dünyayı yaşanır kılmaktır', der gibi bir tavır takındı.

*

Nuri Pakdil de, ‘Ayın gerçek sahipleri Müslümanlardır. Çünkü şakku'l kamer mucizesi ile Hz. Peygamber s.a.s ay üzerinde ilk defa tasarrufta bulunmuştur. Ay üzerinde birileri konuşacaksa, onlar öncelikle Müslümanlardır' derdi.”

*

Nuri Pakdil'den söz etmişken, TRT'de yayınlanan “Yedi Güzel Adam” dizisini hatırlattık Gürdoğan'a, “Sizin Yedi Güzel Adam'ınız kim?” diye sorduk. “Aslında Türk Edebiyatı'nın 7 güzel adamı var. Onları zikrettiğimizde Yahya Kemal'i, Necip Fazıl'ı, Sezai Karakoç'u ve Nuri Pakdil'i anmamız gerekir” diyerek başladı cevabına ve şöyle devam etti; “Bir de Mavera'nın Yedi Güzel Adam'ından söz edebiliriz. O isim Cahit Zarifoğlu'nun kitabından geliyor. Şiirinin adı Yedi Güzel Adam'dı. O isimler Mavera'nın kurucuları olan 7 kişiye atfedildi ve benimsendi.

*

Büyük Doğu dendiği zaman Necip Fazıl, Diriliş dendiği zaman Sezai Karakoç, Edebiyat Dergisi dendiğinde Nuri Pakdil akla gelir. Mavera Dergisi öyle değil. Mavera'nın yedi kurucusu var. Mavera dendiği zaman benim de içinde bulunduğum 7 isim akla gelir. Rasim Özdenören, Erdem Beyazıt, Alaaddin Özdenören, Cahit Zarifoğlu, Akif İnan ve Bahri Zengin. Hasan Seyithanoğlu da onların arasında sayılır.

*

Bu arkadaşlar Maraşlı, ben Eskişehirliyim, Bahri Zengin Kilisli. Akif İnan da Maraşlı değil ama Maraş lisesini bitirmiş. Nuri Pakdil onlardan daha önce. Onlar ortaokuldayken Nuri Pakdil lisede..” Dizinin TRT'de yayınlanmasını olumlu bir gelişme olarak değerlendiriyor Gürdoğan; “Bu yedi kişi, Mavera dergisi, bundan önce ise Büyük Doğu, Diriliş, Edebiyat Dergisi, Necip Fazıl, Sezai Karakoç ve Nuri Pakdil, büyük ölçüde Türkiye'deki entelektüel hayatın, kültürel yapının temellerini oluşturdular.

*

O dönemin çabaları, gayretleri, yayınları bugünlerin ana hareket noktası oldu.. Bizim kuşağın en önemli özelliği şiddetten, sokak hareketlerinden uzak durmasıdır. Bizim nesıl silah değil kitap taşıdı. O yüzden çok etkili oldu bu nesil. TRT'deki söz konusu dizi bu etkinin bir yansımasıdır. TRT'ye, diziyi hazırlayanlara teşekkür borçluyuz, Mavera ve şair-yazar arkadaşlarımız adına ben kendilerine teşekkürlerimi sunuyorum.”

*

Gürdoğan'ı 1997'de başlayan 28 Şubat sürecinde AKRA FM'de sıklıkla konuk etmiştim. O hep umut ve moral verirdi dinleyicilere, “Her şey daha iyi olacak inşaallah” derdi. Türkiye'nin ve bölgemizin içinde bulunduğu sıkıntıları hatırlattığımda, o yine aynı iyimser ve umut dolu yaklaşımıyla, “Bizim inancımızda bir insanı öldüren tüm insanlığı öldürmüş gibidir. Bir kişiyi dirilten de tüm insanlığı diriltmiş gibidir. Diriliş Dergisinin sloganı da budur. Bu bir ayettir. (Maide, 32). İslam dünyasında kan dökülüyor. Mekke'nin Fethi'nde olduğu gibi bugün de sorunları kan dökmeden çözmek zorundayız.

*

Bunun yolu ‘görünmeyen üniversiteler'e dönmektir. Ümitsizliği, karamsarlığı yok etmektir. Ümitsizliğin, karamsarlığın üstesinden kültürle, sanatla, şiirle gelmektir. İslam dünyası, sorunların üstesinden kardeş kanı dökerek değil, alın teriyle, el emeğiyle, göz nuruyla gelebilir. Bütün bir İslam dünyasını görünmeyen üniversitelerle donatmamız gerekir. Kan dökenler, silah kullananlar silahla silinirler, silahla yok olurlar.”

*

Gürdoğan, “Bir lokma bir hırka” anlayışı konusunda, “Çok üretip az harcayarak, çok tasarruf edip, çok tasaddukta bulunmak olarak anlamalıyız, diyor. Deniz Feneri, İHH ve benzer yardım kuruluşlarımızın dünyanın dört bir yanında faaliyet yapmasını, TİKA'nın destansı hizmetlerini değerlendirirken, “Alan al değil veren el olmak gerekiyor. El açan insanlar değil, el açılan insanlar olmak gerekiyor. Dünyanın hiçbir yerinde alan ellerin itibarı olmaz. Üretmeyi öğrenmek gerekiyor” dedi.

*

Rahmetli Özal'ın bir sözünün aslını da Gürdoğan'dan dinledik: ”Kapalı Çarşı'da Fesçiler Kapısı'nda, ‘Elkâsibu habibullah', ‘Kazanan, Allah'ın sevgilisidir' yazar. Özal bunu söylemişti, basın çarpıttı Özal'ın söylediğini, “Ben zenginleri severim” şeklinde yansıtıldı.”

*

Gürdoğan, İstanbul'da Teknik Üniversite'yi bitirmiş, Ankara'ya iş için gidecektir, Fethi Gemuhluoğlu ile istişare eder. O, küçük bir yere gidip bir fabrikada idareci olmaktansa büyük şehirde sorumluluk üstlenmenin önemine dikkat çeker. (Gürdoğan bu noktada Mevlana'nın, ‘Köyde bir gün kalanın, 40 gün aklı başına gelmez' sözünü hatırlattı.) Gemuhluoğlu, Gürdoğan'a üç mektup verir; birisi Yılmaz Ergenekon'a, birisi Muammer Dolmacı merhuma, diğeri de Nuri Pakdil'e verilecektir.

*

Gürdoğan Ankara'ya gider mektupları sahiplerine ulaştırır. Nuri Pakdil, Gemuhluoğlu'ndan kendisine ulaşan mektubu, notu okur. Üst katta çalışan Rasim Özdenören'e haber verir, “Fethi Ağabey bize bir arkadaş göndermiş” der. Gürdoğan'a ilk sorularından birisi, “Roman okur musun?” şeklinde olur ama cevabı beklemeden, “Biz roman okumayanın düşmanıyız” diye de ekler.

*

Görünmeyen Üniversite'nin yazarı ve Mavera'nın Yedi Güzel Adamı'ndan birisi olan Prof. Dr. Nazif Gürdoğan Hoca'yla yaptığımız ve dostlarını cömertçe andığı radyo programının tamamını dinlemek için www.iyilikolsun.com adresi ziyaret edilebilir.

*

Görünmeyen Üniversitenin bütün hocalarını, talebelerini, sevenlerini ve bütün ‘Güzel Adamlar'ı hürmet, muhabbet, rahmet ve şükranla anıyorum.

15 Eylül 2016, 11:22

BAYRAM GÜNLERİNDE DUAYLA SİLAHLANMAK

======================================= Kutsal gelenekte duanın vazgeçilmez bir yeri ve önemi vardır. Bütün ibadetler baştan sona birer duadır. Dua insanın Allah'la olan bağlarını yenileme ve güçlendirme eylemidir. Allah'la bağlarını koparan insan, bütün dünyayı ele geçirse de, yoksulluktan kurtulamaz.

*

Necip Fazıl'ın kitaplarında sık sık vurguladığı gibi: "Kim ki, Allah'a sahiptir o neden mahrumdur, kim ki Allah'tan mahrumdur, o neye sahiptir?" İnsan hem dünyasını, hem de ahiretini güzel ve yaşanır kılmak için dua eder.

*

Nuri Pakdil'in yorumuyla "Bayram günleri , gerçek anlamıyla, inanmışların içlerinde bir özeleştiri yapmalarını zorunlu tutar. Özeleştiri yapmayan kişi atılım yapamaz, aşamaz kendi kendisini."

*

Özelleştirinin olmadığı bir toplumda dua olmaz, duanın olmadığı bir toplum daha güzel ve yaşanır bir hayatın kapılarını aralayamaz. Bunun için inananlara sürekli "Allah'ım gönlümü zenginleştir, işimi güzelleştir ve dilimin bağlarını çöz" diye, dua etmeleri önerilir.

*

Bayram, duanın bireysel alandan toplumsal alana çıkarak, toplumun bütün katmanları için bir güç ve sinerji kaynağına dönüşmesidir. Duanın toplumsallaştığı bir ülkede ümitsizliğe kesinlikle yer olmaz.

*

Toplumun hangi kesiminden gelirse gelsin, ümitsizlik inançsızlıktır. Türkiye gibi, durmadan korku ve düşman üreten ülkeler, özellikle bayramlarda duayla silahlanmazlarsa, ümitsizliğin üstesinden gelemezler. Dua sevginin büyütülmesidir. Sevginin büyütülmesinde ise, sınır yoktur.

*

Güzellik gibi, sevgi de bütün insanlığı kuşatacak biçimde genişletip, zenginleştirilebilir. Allah güzelliği sever. Allah'ın sevgisini kazanmak için hayatın her alanında güzel olmak gerekir. İslam'da güzel olmanın bilimi tasavvuftur.

*

Tasavvuf Allah'ın sevgisini kazanmanın sanatıdır. Allah sevdiği insanın gören gözü, üreten eli, konuşan dili ve yazan kalemi olur. Yusuf Hashacip, Ahmet Yasevi, Mevlana, Yunus ve Hacı Bayram, Allah'ın sevgisini kazanmanın verdiği güçle isimlerini ölümsüzleştirmişlerdir.

*

Dua düşünce ile eylem arasında bir köprüdür. Dua düşünce ve eylemi meyvanın çekirdeğini içinde taşıdığı gibi taşır. Duasız düşünce ve eylem, düşünce ve eylemsiz de dua olmaz. Ruslara karşı otuz sene başarıyla direnen Şeyh Şamil, sonunda yenik düşer.

*

Hacca gitmek için İstanbul'a geldiğinde Ahmet Ziyaeddin Gümüşhanevi'yle görüşür. Gümüşhanevi tasavvufta vazgeçilmez bir yer tutan "dua halkalarını terk etmeseydiniz, Ruslara yenik düşmeyebilirdiniz" değerlendirmesini yapar.

*

Tarihin her döneminde yeni fetih kapıları duayla yoğrulmuş düşünce ve eylemle açılmıştır. Dua güzelliğe giden yoldur. Yunus'un "Biz her dem tazeyiz, bizden kim usanası" dediği nitelik, düşünce ve eylemden önce duayla kazanılır.

*

Allah'ın yardım ettiği insanın önünde hiçbir güç duramaz. Allah'ın yardım etmediği bir insan da dünyanın bütün güçlerinin desteğini alsa yine de istediği hedefe ulaşamaz.

*

Görünmeyen dünyanın kapıları duayla açılır.

15 Eylül 2016, 11:37

TERÖR TERÖRE YENİ BOYUTLAR KAZANDIRIR

========================================= Küre dünyada devletler, yerleşim alanlarının dışında, düzenli ordularla cephelerde savaşıyorlardı. Kare dünyada ise, yerleşim alanlarında, devletlerin düzenli ordularıyla terörist örgütler savaşıyor.

*

İnsanların zamandan olduğu kadar mekandan da bağımsızlaştığı, kare dünyanın terörist örgütleri, Amerika başta olmak üzere, bütün ülkelerin ordularına meydan okuyor. Terörist eylemlerle, bilinen savaş stratejileri geçerliliklerini büyük ölçüde yitirdi.

*

İnsanlık tarihinde terörist eylemler yeni değildir. Ancak düzenli güçlerin, düzensiz güçlere karşı orantısız aşırı güç kullanmaları, terörist eylemlere yeni yöntemler kazandırdı. Silahlı saldırıların yerini intihar saldırıları, el bombalarının yerini canlı bombalar aldı.

*

Türkiye'de PKK, İngiltere'de IRA, İspanya'da ETA, binlerce suçsuz sivil insanı acımasızca öldürdü. Onları izleyen teröristlerin bütün dünyada ölüm saçan eylemleri, Ortadoğu'daki “demokrasi baharı”nı, “demokrasi kışı”na çevirdi.

*

Ortadoğu'da, ağzında zeytin dalı taşıyan barış güvercinin, ağzında silah taşıyan savaş kartalına dönüşmemesi için, bütün dünyanın sivil toplum kuruluşlarına büyük görevler düşüyor. Dünya sivil toplumun sesi, dünya ortak aklının sesidir.

*

Ortadoğu başkentlerindeki sivil toplum kuruluşlarının ayağa kalkabilmeleri için, Washington, Brüksel, Moskova ve Pekin'de barışsever aydınların öncülüğünde, milyonların katıldığı, büyük ölçekli küresel barış gösterilerinin düzenlenmesi gerekir.

*

Cephelerde uçaklar ve tanklarla yapılan savaşlarda sivillerden daha çok askerler hayatlarını kaybediyorlardı. Yerleşim alanlarında teröristlerle yapılan savaşlarda ise, askerlerden daha çok siviller büyük kayıplar vermektedir.

*

“Uzakta ancak yakında, yakında ancak uzakta” olunan kare dünyada, kamuoyunun istek ve beklentilerini dile getiren, sivil toplum kuruluşlarının sesleri, çok büyük önem kazandı. Artık hiçbir gücün, dünya kamuoyuna meydan okuması karşılıksız kalmaz.

*

Silahlar teknolojik gelişmenin ve ekonomik büyümenin lokomotifi olduğu için, dünyada savaş karşıtı düşünce ve eylemlerin sesi duyulmuyor.Ancak kare dünyada sivil toplumun gücü artıyor.

*

Geoffrey Parker'ın hazırladığı “Chambridge Savaş Tarihi” isimli kitapta ortaya konulduğu gibi: “Amerika'da 1941 ile 1945 yılları arasında gayri safi milli hasıla yüzde elli arttı, çelik üretimi ikiye katlandı, gemi yapımı on kat, uçak yapımı da on bir kat büyüdü.”

*

Amerika “1944'te günde 250 uçakla doruğa çıkan bir hızla 300.000 uçak üretti. Bu yüzden, Batı dünyası, ekonomilerinin lokomotifi olan, savaşları önlemeye çalışmaz. **** Cezayir'de, Vietnam'da, Irak'ta ve Afanistan'da tekrar tekrar yaşandığı gibi, silahların üstünlüğü, savaşların kazanılmasına yetmiyor.Silahlar yalnızca karşı saflarda savaşanların kayıplarını milyonlara ulaştırıyor.

*

Küre dünyanın savaşları, ekonomide büyük bir üretim ve zenginlik patlamasına yolaçıyorlardı. Kare dünyada ise, savaşlar ekonomileri çökertmekle kalmıyor, trajik iç ve dış göçlere yol açıyor.

*

Kare dünyanın sivil toplum kuruluşlarına, küre dünyanın silahlı güçleriyle savaş açmak mümkün değildir.

*

Yirmibirinci yüzyılda savaşlar cephelerde silahlarla değil, şehir meydanlarında gösterilerle kazanılır.

*

İnsanın olmadığı yerde ne barış olur ne de savaş olur.

*

İnsan olmadan ekonomi ekonomi olmadan savaş olmaz.

*

Her insan savaşılmayacak kadar güçlüdür.

*

Bir insan bir milyon insandır.

15 Eylül 2016, 18:21

DOSTLUK YOLU SEVGİYLE SİLAHLANMA YOLUDUR

============================================ Düşünce sevdalısı Necati Öner, Karl Jaspers''den esinlenerek, Felsefe''yi “Yolda olmak” diye tanımlar. Yalnızca Felsefe değil, düşünce ve eylem boyutlarıyla, hayat da, yolda olmaktır.

*

Aşılmaz dağları aşarak, Yitirilen Cennet''e giden yollar dostlarla bulunur. İnsanlar arasındaki dostluklar, yollarda yeni boyutlar kazanırlar. Bunun için, Anadolu insanının kültüründe “soy kardeşliği” değil, “yol kardeşliği” önemlidir.

*

Dostluk yolunun yolcuları, Mevlana''nın bilgelik denizinden, Yunus''un gönül dünyasından beslenirler. Onlar Son Peygamber''in Mekke''yi fethetmesinde olduğu gibi, şehirleri değil, gönülleri fethederler.

*

Gönülleri fethetmek için, sevgiyle silahlanmak gerekir. Son Peygamber sevgisinde yok olmayanlar, sevgiyle silahlanamazlar. Dost olmanın yolu, Peygamber sevgisinden geçer. Dostluk yolunda insanların karşılarına çıkan her engel, sevilenlerin destekleriyle aşılır.

*

Dostluk yolunda, dostlar birbirlerinin aynasıdırlar, dostlar güçlerini sevdiklerinden alırlar. Dostların dünyasında herkes birbirini sevdiği ve sevdikleri kadar güçlü ve büyüktür. Son Peygamber''i seven, herkesten büyüktür.

*

Onu sevdiklerinden daha çok sevmeyenler, dostluk yolunda ilerleyemezler. O Allah''ın sevgilisidir. Allah''ın sevdiğini sevenler, Allah''ın sevgisini kazanırlar. Allah sevdiklerinin, düşünen aklı ve seven gönlü olur.

*

Dost olma, dost kazanma deyince, ilk defa akla, herkesi dost bilen Fethi Gemuhluoğlu gelir. Onun erişilmez dostluk örneği, Son Peygamber ile ilk Halifesi arasında Sevr mağarasında sergilenen dostluktur.

*

Onlar ölümün ayak seslerinin işitildiği bir ortamda, birbirlerini sevenlerin yardımcılarının Allah olduğunu ve Allah''ın gücünün üzerinde güç olmadığını, bütün insanlığa göstermişlerdir.

*

Sevgiyle silahlanarak, Allah sevgisinde yok olanları, yeri ve zamanı gelince, Allah güvercin yuvaları ve örümcek ağlarıyla korur. Sezai Karakoç''un bir dizesiyle söylenirse, “Allah önünde her varı yok gören”ler, iki dünyada da hiçbir şeyden yoksun olmazlar.

*

Gerçek dostluk birbirini Allah için, sevenlerin dostluğudur. Onların dostlukları karşısında bütün dostluklar güçlerini yitirirler.

*

İlk Müslümanlar arasındaki dostluk örneklerini bugüne taşımadan, Yirmibirinci yüzyılı bir barış yüzyılına dönüştürmek mümkün değildir.

*

Yeni yüzyılın, fatihleri, dostluk için, “yirmi dört saatte, yirmibeş saat çalışanlar” olacaktır.

*

Gerçek zenginler, paradan önce dost biriktirenlerdir.

16 Eylül 2016, 11:38

YUNUS KÜLTÜRÜYLE BATI DOĞU DÜŞMAN DOST OLUR

=================================================== Türklerin Asya''dan başlayan, Avrupa ve Afrika''ya kadar uzanan, geniş bir coğrafyada etkili olmalarının kaynağında, ülkeleri kazanan silahlı güçlerinden daha çok gönülleri kazanan silahsız güçleri vardır.

*

Silahlı güçler, Yahya Kemal''in ''ordu millet'' olarak nitelendirdiği Türklerin, su üstündeki yüzleridir. Türk tarihinde silinmez izler bırakan, su altındaki yüzlerini ise, silahsız güçlerinin başında gelen dergahlar temsil ederler.

*

Öğrenmenin yeri, zamanı ve yaşı olmaz diyen, iki günü birbirinden farklı kılmayı özendiren, el açan değil el açılan olmayı öneren dergahlar, ekonomik, siyasal ve kültürel hayatın omurgasını oluştururlar.

*

İktisat Tarihçisi Ömer Lütfi Barkan''ın vurguladığı gibi: Türklerin Avrupa''ya, ordularından önce dervişleri gitti, dergahları gitti. Semerkant''tan, Saraybosna''ya uzanan büyük yürüyüşte başı çekenler, kılınç taşıyanlardan çok ayrı bir yol ve çok ayrı bir yöntem izleyen gül taşıyanlardır.

*

Dergah kültürü, Yunus kültürüdür, dergah insanı, Yunus insanıdır. Milletlerin harman olduğu Anadolu''nun insanı, Yunus''un şiirleriyle yoğrulmuş, yetmişiki milleti bir millet bilen, Yunus insanıdır.

*

Yunus''un dergahı kötümserlik dergahı değil, iyimserlik dergahıdır. Yunus''un düşünce ve eylem dünyasında kavga yoktur, sevgi vardır. Yunus kültürü kavga kültürü değil, sevgi kültürüdür. Yunus insanı kavga insanı değil, sevgi insanıdır.

*

Yunus kültürüyle yoğrulan Türkler, Akdeniz Tarihçisi Fernand Braudel''in araştırmalarında ortaya koyduğu gibi, Avrupa''ya ''millet sistemi'' odaklı, bir ekonomik ve siyasal yapı taşıdılar. Türkler Avrupa''da yüzyıllarca süren bir barışın güvencesi oldular.

*

Avrupa'da yüzyıllarca süren "Osmanlı Barışı" döneminde, sığınma ve nüfus hareketleri, Batı''dan Doğu''ya oldu. Yunus kültürü ve Yunus insanı geniş Osmanlı coğrafyasında, bir mıknatıs gibi, insanları çevresinde topladı.

*

Yunus insanı Asya''da İslam''ı silah baskısıyla seçmediği için, Avrupa''da kimseyi silah baskısıyla İslam''ı seçmeye zorlamadı. Yunus kültüründe sevgi alınır sevgi satılır, sevgiden terazi tutulur, sevgi sevgiyle tartılır, Asya, Avrupa sevgidir.

*

Asya ve Avrupa''da herkes sevdiği kadar büyüktür, Allah''ı seven herkesten büyüktür. Allah sevdiği insanın düşünen aklı, seven gönlü, okunan kitabı, yazan kalemi olur.

*

Bilgiyi bilgeliğe dönüştüren Yunus kültürünün özeti, dört kitabın ortak mesajını bir ''Elif''te bulan öznedir. Yunus insanının bulduğu, Asya''da ve Avrupa''da değil, insanların gönüllerindedir. İnsanların gönüllerini fethedenler, kıtaları fethederler.

*

Dünyaya barışı, yağmur yüklü bulutlar değil, sevgiyle silahlanmış Yunus insanları getirecek. Onlar düşünceleriyle kazandıklarını, eylemleriyle dağıtırlar.

*

Yunus insanının dağı Ağrı dağıdır, gemisi Nuh''un gemisidir.

*

Yunus insanının gönlü Doğu''da, aklı Batı''da, gözü sevgidedir.

*

Sevgiyle Batı Doğu olur.

*

Sevgi Doğu''dan gelir.

17 Eylül 2016, 16:32

AMERİKA DÜNYADA DEMOKRASİNİN EN BÜYÜK DÜŞMANIDIR

=================================================== İslam dünyasının olduğu kadar Batı dünyasının da, geçen yüzyıllarda döşenmiş mayınlardan arındırılmasında, demokratik yönetimlerin hayati bir önemi vardır. Hristiyan ülkelerde olduğu gibi, Müslüman ülkelerde de, katılımcı demokrasi kültürünü zenginleştirmek ve yeni boyutlar kazandırmak, Veysel’in deyişiyle: Gece ve gündüz gidilmesi gereken, uzun ve ince bir yoldur. İslam dünyasında doğmakta olan demokrasi hareketleri desteklenmezse, Batı kandan elbiseler giyer.

*

Demokrasinin patentinin kendisinde olduğunu iddia eden, demokrasi misyoneri Amerika, Müslüman ülkelerdeki demokratik yönetimlerin, her zaman karşısında yer aldı. Filistin’de özgür ve adil seçimlerle iktidara gelen HAMAS desteklenmediği gibi, dünya kamuoyuna “terörist” ilan edilerek, eli ve kolu bağlandı. Orta Doğu’da Amerika “Tamamen özgür bir seçime güvenmiyor ve bundan kaygı duyuyorum, çünkü dini partiler çok önemli bir üstünlüğe sahipler” diyen, Bernard Lewis gibi düşünüyor ve İHVAN’ı durdurmak için, herşeyi mübah görüyor. Amerika Müslüman ülkelerdeki demokrasi düşmanlığı, Arap dünyasında İslam düşmanlığına dönüştü. Batı’da İslam düşmanlığı, demokrasi düşmanlığını, demokrasi düşmanlığı İslam düşmanlığını doğurdu. Amerika, İngiltere ve Fransa’yı peşine takarak, Türkiye başta olmak üzere Cezayir’den Pakistan’a bütün darbeleri destekledi. Seçilmiş Başbakanların idam edilmesine, İslam’dan korkan “Endişeli Batı” adına onaylamakta hiç tereddüt etmedi.

*

Amerika’nın demokrasi düşmanlığı, Arap dünyasında esen güçlü demokratik yönetim rüzgarları sırasında da kendini gösterdi. Mısır’da demokratik yönetim yörüngesinden çıkarıldı. Suriye’de çok partili yönetim yönetime geçme istekleri, kanlı ve yıkıcı bir iç savaşa dönüştü. Demokrasi misyonerliği adına Irak’ı işgal eden Amerika, .ütün bölgeyi Filistinleştirdi. Libya’da demokratik yönetim Cezayir’de olduğu gibi, evinde öldürüldü. Yalnız Tunus’ta, Demokrasi rüzgarı esmeye devam ediyor.

*

İslam dünyası, çifte standartlı Batı dünyasının önüne çıkardığı bütün engelleri bir bir aşarak, kendi demokrasisini kendisi inşa etmek zorundadır. Endonezya’dan Fas’a İslam dünyası, çok boyutlu bir Demokrasi sınavından geçiyor. Müslüman ülkeler, ya çok güçlü ve çok köklü olan istişare geleneklerinden yola çıkarak, Batı’nın seküler kültürünün üstünde yeni bir demokrasi dili oluşturacaklar, ya da değişik isimler altında devam eden, iktidar savaşlarında, kan dökmeye devam edecekler.

*

İslam dünyasında, demokrasinin bütün kurum ve kurallarının sağlıklı bir altyapısının olması, toplumun bütün kesimlerince kabul görmesi için, gerekli tarihsel, kuramsal ve yönetimsel araştırmalar yapılmasına yetmedi.

*

Tarihin her döneminde yönetimlerin başarış, küresel hukuk ilkelerine ve dünya ölçeğinde geçerli etik değerlere, bağlılık ve saygıdan kaynaklanır.

*

“Batı dünyası için kötü olan, İslam dünyası için iyidir,” diyen Amerika, Orta Doğu’da cam ürünleri satan bir mağazaya giren bir boğa gibi, her şeyi kırdı döktü.

*

Demokrasilerin en büyük düşmanı, demokrasi misyoneri Amerika’dır.

*

Amerika ve Avrupa dünyanın “Demokrasi Deli Dumrulları” dır.

*

Avrupa önceki Amerika’dır.

*

Amerika sonraki Avrupa’dır.

17 Eylül 2016, 16:40

BATILILARIN NEOCONLARI YİRMİ BİRİNCİ YÜZYILIN MOĞOLLARIDIR

======================================================== Soğuk Savaş sonrası Avrupa ve Asya'nın ekonomik, siyasal ve kültürel hayatının yenilenmesinde Türkiye, Osmanlı öncesinde olduğu gibi, sürükleyici ve toparlayıcı bir işlev yüklenecektir. Tarih içinde Anadolu kadar Avrupa ve Asya'nın karşılaştığı, savaştığı ve hesaplaştığı başka bir coğrafya yoktur. Roma ile İslam'ın bu topraklardaki hesaplaşması yüzyıllarca sürdü. Roma İslam'ı Anadolu'dan silmek isterken, kendisi Asya'dan bütünüyle silinip gitti.

*

Sezai Karakoç'un "Mevlana" isimli kitabında vurguladığı gibi: Anadolu toprağına durmadan tohum saçıldı. Bundandır ki, açılan binbir çiçek ve gül, Horasan derildi. Maveraünnehir derildi. Ahmet Yesevi'den ses geldi Anadolu'ya." Anadolu Yunus, Mevlana, Hacı Bayram ve Emir Sultan'ların vatanı oldu. Onlar için vatan ezanın okunduğu yerdi. Onun için, namaz kılınmayan yerde ezan okumayı en büyük cihad bildiler.

*

Bütün Horasan erenleri Mevlana gibi bugünkü Afganistan'dan İran'a, oradan Irak ve Suriye'ye giderek, aradıklarını, Anadolu'da buldu. O günün Avrupa ve Asya eksenindeki en önemli cihad beldesi, Anadolu'ydu. Anadolu'da kök salan İslam kolaylıkla Avrupa'ya sıçrayabilirdi. Öyle de oldu. Asya'nın içlerinden kalkıp Anadolu'ya yerleşen Horasan erenleri, Osmanlılarla Avrupa'nın içlerine uzandı.

*

Haçlılarla birlikte Moğollara karşı Anadolu, Horasan erenleriyle silahsız bir savaşa hazırlanmıştı. Silahlı savaşın bittiği yerde silahsız savaş başlamıştı. Ordular gücünü yitirmiş, orduların yerine erenler, gönül erleri, kültür ve sanat ustaları geçmişti. Moğollar geldiğinde bütün şehirleri yakıp, yıkmışlardı. Ancak Anadolu'nun gönül kalelerini kimsenin teslim alması mümkün değildi. Toplum onlarda kendini yeniliyor, yeni kültürel silahlarla yeni bir direnişe hazırlanıyordu.

*

Haçlı ve Moğollar Anadolu'yu değil, Anadolu Haçlı ve Moğolları değiştirdi. Selçukluların yıkılışı, Haçlıların geri çekilişi ve Moğolların değişimi ardından Osmanlı'nın kuruluşu ve yükselişi geldi. Bu süreçte başta Mevlana olmak üzere gönül erenlerinin vazgeçilmez bir yer ve önemi vardır. Türkiye'yle birlikte İslam dünyası, Osmanlının kuruluşunda olduğu gibi, yenilenerek, Avrupa ve Asya'yı değiştirmelidir. Günümüzün 'Moğollar'ı Amerikalı ve Avrupalı Neoconlardır. Moğollar Bağdat ve Konya'da nasıl değiştilerse Neoconlar da Ortadoğu'da öyle değişeceklerdir.

*

Amerika "11 Eylül"den sonra büyük bir korkuya kapıldı. Amerika'nın kendisinden daha güçlü, kendisinden daha büyük düşmanı yok. Amerika, Avrupa gibi, bir Komünizm, bir Faşizm doğurmaktan korkuyordu. Komünizm ve Faşizm'i yenmeden Avrupa'ya yardım etti. Amerika olmasaydı, Avrupa Komünist ve Faşist yönetimler altında olacaktı. Amerika Avrupa'ya bakarken kendi doğurduğu Faşizm'in eline düştü. Amerika "11 Eylül" sonrasında başka bir Faşizm doğurdu: "Neocon Faşizmi".

*

Amerika terörü yenmek için Afganistan ve Irak'ı işgal etti. Ancak zorla güzellik olmaz. Amerika İslam dünyasına Demokrasi ihraç etmek isterken, Avrupa'dan Faşizm ithal etti. Faşizm'le Demokrasi değil, başka bir ırka dayanan başka bir ırkın 'Faşizm'i gelir. Demokrasi şiddet değil, dayanışma, yardımlaşma ve uzlaşma yönetimidir. Avrupa'nın 'Faşizm'i Avrupa'yı çökertti. İki dünya savaşında Avrupa'da taş üstünde taş kalmadı. Amerika'nın 'Faşizm'i ise, kendisini çökertecek.

*

Avrupa'yı dayatmacı yönetimlerden Amerika kurtardı. Amerika'yı Amerika'dan ise, Mesnevi'yle yoğrulan barışseverler kurtaracak.

*

Mevlana Anadolu'da Moğol fırtınasını bahar rüzgarına çevirdi. Şimdi de Bağdat'taki Amerikan Faşizmi'ni "İslam Demokrasisi"ne çevirecek.

*

Bağdat geçmişte Avrupa Rönesansı'na kaynak olmuştu. Şimdi de Amerika Rönesansı'na kaynak olacaktır.

*

Amerika ve Avrupa'da dünyayı savaşa sürükleyen Neoconların güneşi battı.

*

Bütün dünyada barışın güneş Batı'dan değil,Doğu'dan doğacaktır.

*

"Özgürlük,Eşitlik,Kardeşlik"artık Paris'ten gelmeyecektir.

*

Kudüs'ün güneşi asla batmaz.

*

"Işık Doğu'dan gelir."

17 Eylül 2016, 16:52

ORTADOĞU'DA SAĞ SOL DIŞINDA YENİ BİR PARADİGMA İNŞASI

==================================================== Doksanlı yılların başında uç veren dönüşümlerle, ekonomi ve politikadaki sağ ve sol paradigmalar, tedavülden kaldırılmış paralar gibi, geçerliliklerini büyük ölçüde yitirdiler. Sağ ve sol paradigmaların dışında, birbirinden bağımsız devletleri, birbirine bağımlı devletlere dönüştüren yeni yapılanma, gelip geçici bir ekonomik ve siyasal akım değildir. Yaşanan, geri döndürülmesi mümkün olmayan, dünya dengelerini altüst edecek, yeni bir paradigmanın oluşum sürecidir. Yeni paradigmaya taraftar ya da karşı olmak, dönüşüm sürecini tersine çevirmeye yetmez. Süreç hızını hiç kesmeden devam ediyor.

*

Sağ ve sol paradgmalar, birbirinden bağımsız devletleri, siyasal sınırlarını genişletmek için, silahlanmaya ve savaş ekonomisine büyük yatırım yapmaya zorladı. Sözkonusu paradigmalarla, devletler arasındaki sınır savaşları, büyük bir hız ve yoğunluk kazandı. “İki Dünya Savaşı”nın öncesinde ve sonrasında yapılan savaşlarla, dünyada yakılmadık, yıkılmadık ülke kalmadı.Devletlerin doğal kaynaklarıyla birlikte insan kaynaklarının da yitirilmesiyle, savaşın hiçbir ülkeye yarar sağlamadığını, bütün dünya gördü. Savaşlar dünyaya yarardan daha çok zarar getirdi.

*

Sağ ve sol paradigmalar savaşa dayanan, savaşlardan beslenen, savaş paradigmalarıdır. Onlar savaşı, ekonomik gelişmenin ve siyasal başarının ana kaynağı olarak görürler. Onlara göre, savaşlarda kazananların kazancı, kaybedenlerin kaybından, her zaman daha önemlidir ve daha büyüktür. Bu bağlamda, sağ ve sol paradigma arasında hiçbir fark yoktur. Sol “savaş kazandırır” derken, sağ “savaş kaybettirmez” der. Her ikisi de, barışa değil savaşa önem verir, barışı değil, savaşı kutsar.

*

Savaşların yol açtığı yıkımlara ve büyük göç dalgalarına şahit olan, Yirmibirinci yüzyılın yeni paradigması, “savaş odaklı” olmaktan değil, “barış odaklı” olmak zorundadır. Artık sağın ya da solun içinde olmak değil, onların önünde olmak, onların üstünde olmak önemlidir. Bütün ülkelerin ekonomik açıdan birbirine bağımlı hale geldiği bir dünyada, bir ülkedeki iç savaş, Ortadoğu'da olduğu gibi, bütün ülkeleri etkileyen, ülkelerarası yıkıcı bir savaşa dönüşür. Kendisiyle savaşan ülke, farkında olmadan dünyayla savaşır.

*

Yirminci yüzyılın ikinci yarısında, sol paradigma gibi, sağ paradigma da tarihe gömüldü. Eşitlikten yola çıkan sol paradigma dehşet verici bir baskı ve şiddet düzenine dönüştü ve yıkıldı. Özgürlükten yola çıkan sağ paradigma da, Batı dışındaki dünyada dayanılmaz bir yoksulluğa, benzeri görülmemiş bir soyguna yol açtı. Her iki paradigmanın da, başta Ortadoğu olmak üzere birbiriyle iletişim ve etkileşim içinde olan ülkelere, söyleyecek sözü, önerilecek çözümü kalmadı.

*

Sağ ve sol paradigmaların hem “homo economicus”u, hem de “homo sovyeticus”u, insanlığa barış getirmede, büyük bir başarasızlığa uğradı. Başarısızlıklarından hiç ders almayan, sağ ve sol paradigma dünyalarının mimarları, el ele vererek, bütün bir Ortadoğu'yu büyük bir yangın yerine çevirdiler. Ortadoğu bir ateş topuna dönüştü.

*

Petrol denizinin üzerinde yüzen Ortadoğu, Amerika'nın Irak'ı işgalinden sonra yoksulluk denizinde yüzmeye başladı. Ortadoğu hazine sandığı üzerinde oturan dilenci konumuna düştü.

*

Ortadoğu “yoksul olduğu için yoksul” değildir, işgal altında olduğu için yoksuldur. Yitirilen cennet Ortadoğu'da aranmalıdır.

*

Ortadoğulular yitirdiklerin cennetin sürgünleridir.

*

Yitirilen cennet barışla silahlanarak bulunulacaktır.

*

Ortadoğu'da barış sevgiyle inşa edilir.

*

Sevginin güneşi Ortadoğu'dan doğar.

*

Nuh'un Gemisi Ortadoğu'dadır.

*

Bilgeliğin vatanı Ortadoğu'dur.

17 Eylül 2016, 17:01

DÜNYADA YENİ BİR DEMOKRATİK DİL OLUŞTURMAK

============================================== Sanaayi odaklı küre dünyanın demokratik dili gibi, bilgi odaklı kare dünyanın da, kendine özgü bir demokratik dili vardır. Sanayi yüzyılından bilgi yüzyılına, demokrasinin dili hızla değişiyor. Küre dünyanın demokratik dilinde, pozitif kültürün kavramları öne çıkıyordu. Kare dünyanın demokratik dilinde ise, kutsal kültürün kavramları öne çıkıyor.

*

Yirminci yüzyılın demokratik diline Hristiyan demokratlar damgalarını vurdular. Onlar kutsal kültürün değerlerini, demokratik dile çevirerek, bütün dünyada kabul görmesinin yolunu açtılar. Yirmibirinci yüzyılın demokratik diline, Müslüman demokratlar damgalarını vuracaklar. Müslüman demokratlar, Mesnevi ve Mukaddime ile yeni bir demokratik dil oluşturacaklar.

*

Kendi dünyalarında tek başlarına birer güneş olan Mevlana ve İbn Haldun''un, Yunan düşüncesinden ödünç aldıkları hiçbir şey yoktur. Yirmibirinci yüzyılda, azgınlığa dayanan Atina demokrasisini, çoğunluğa dayanan Kudüs demokrasisine dönüştürecek, Mesnevi ve Mukaddime''den daha hayatın içinde, başka kaynak yoktur. Dünyanın beklediği yeni demokratik dil, onlarla inşa edilecektir.

*

Demokratik kültürün dili yalındır, kutsal kültürün dili gibi, zengin değildir. Kutsal kültür demokratik kültür dışı değil, demokratik kültür üstüdür. Demokratik kültür, bardaktaki çay gibi, kutsal kültürün şekeri ve sütüyle, hem tatlandırılmalı, hem de renklendirilmelidir. Çünkü, kutsal kültür, toplumsal, siyasal ve ekonomik hayatın, eşsiz tadı, doyumsuz rengidir.

*

Kutsal kültürün iki dünyayı kucaklayan zengin diliyle, demokratik kültürün diline yeni kavramlar, yeni açılımlar kazandırmadan, dünyadaki savaşların önünü almak mümkün değildir. Batı dünyası, İslam çaydaki şeker gibi, tad versin, ama kamusal alanda, hiç görülmesin istiyor. Ancak İslam iki dünya medeniyetidir, seküler kültür gibi, iki dünyayı birbirinden ayırmaz.

*

Müslümanlar tarihleri boyunca, İbn Haldun gibi dünyaya, Mevlana gibi de, öteki dünyaya önem vermişler. Kutsal kültür, yalnızca özel alanı değil, hayatın bütün alanlarını kuşatan, bütün bir değerler manzumesine sahiptir.

*

Kutsal kültürün dili, demokratik dili içeren, dünyada herkesin anlayabileceği, küresel bir dildir.

*

Kutsal kültürün dilini bilmeyenler, sağlıklı bir demokratik dil oluşturamazlar.

*

Demokrasinin yalın dili, kutsalın zengin dilinden beslenir.

*

Kutsal kültürün ışığını kimse söndüremez.

17 Eylül 2016, 20:32

AMERİKA PERGEL STRATEJİSİ İZLEYENLERLE FETHEDİLİR

================================================= Üretim güçsüzlüğünü yenmede girişimci insan, bilgi ve sermayeden önce gelir. Çünkü bilgi ve sermaye insanın gölgesi gibi, ne onun dışındadır, ne de ondan ayrı düşünülebilir.

*

Ramsey''i Türkiye''den İngiltere''ye Yunus okuyarak taşıyan ve bir Avrupa markası haline getiren Remzi Gür , Atlantik Okyanus''unu da Mesnevi okuyarak aşmalı ve bir dünya markası haline getirmeldir.

*

Gür, İstanbul ile Londra arasında sağlam bir köprü kurmasını başarmış ender girişimcilerden biri. Aynı köprüyü Londra ile New York arasında da kurabilmek için de "Pergel Stratejisi" izlemelidir.

*

Mevlana''nın ünlü pergel benzetmesinde olduğu gibi, Anadolu''nun öncü şirketleri bir ayaklarıyla sımsıkı İstanbul''a basarak, diğer ayaklarıyla da beş kıtayı dolaşmalıdır.

*

Sturbucks, KFC ve McDonald''s gibi, dünyanın sırada ürün üreten başarılı küresel şirketleri, pergel stratejisini ustalıkla uygulayanların başında geli.Onlar yerel düşünür küresel davranır.

*

Onlar kendi ülkelerinde ayaklarını yere sağlam bastıktan sonra, bütün ülkelerle ya üretici ya da tüketici olarak ciddi bir işbirliğine girişmeye çalışır.

*

Küresel şirketler, kararlarını yalnızca milli parametrelere göre değil, milletlerarası parametrelere dayanarak alır. Artık hiç bir işletmenin, kendi ülkesinin sınırları içinde kalarak, bir dünya kuruluşu olması mümkün değildir. Bunun için Anadolu'da "Arı kovanın dışına çıkmazsa bal yapamaz" denilir .

*

Avrupalılar Amerika''da, Amerikalılar da Uzak Asya''da şirketler kuruyor. Şirketlerin karları da Avrasya''da yeniden yatırıma dönüşüyor.

*

Eskiden şirketler belirli bir şehirde ya da ülkede faaliyet gösterirlerdi. Şimdi bütün dünya bir şirket için iş yeri haline geldi. Nasıl balık gölüne göre büyürse, kuruluşlar da pazarlarına göre büyür.

*

Üretim, genel bir işletme kuralı olarak, en yüksek fiyat ile en düşük maliyeti veren noktada yapılır.Bir dünya firması olmak için, tasarım ve pazarlama çalışmaları müşterilerin yoğunlaştığı ülkede olmalı.

*

Araştırma ve geliştirme çalışmaları ise, dünyanın önde gelen üniversitelerinin yakınlarında yoğunlaşmalı.Üretim de mutlaka Çin ve Hindistan gibi işgücünün düşük olduğu ülkelere kaydırılmalı.

*

Reklamcılıkta bir dünya firması olan Saathci & Saathci''nin son televizyon reklamı filmi, İngiltere''de tasarlanmış, Kanada''da filmi çekilmiş, İngiltere ile Amerika''nın ünlü stüdyolarında seslendirilmiş ve Madison Avenü''de de yayına hazır hale getirilmiş.

*

Dünyanın önde gelen 1000 şirketinin Hong Kong''da büroları var. Bu şirketlerin 900''ü de Çin''de ve çok sayıda fabrikaya sahip.

*

Dünyanın devleri ürünlerini Amerika ve Avrupa''da tasarlıyor, Çin''de üretiyor, Hong Kong''dan da bütün dünyaya pazarlıyor.

*

Anadolu''nun öncü işletmeleri de pergel stratejisi izleyerek, sabit ayaklarını İstanbul''da tutup, diğer ayaklarıyla da bütün dünyayı dolaşmalıdır.

*

Amerikanın yeni fatihleri pergel stratejisi izleyen girişmciler olacaktır.

*

Girişimcilere dünyanın hiçbir ülkesinde pasaport sorulmaz .

*

Üreten eller tüketen ellerden üstündür.

*

Girişimci çarşının yolunu bilendir.

*

Dünya küresel bir çarşıdır.

18 Eylül 2016, 16:36

BİLGİ TOPLUMU AMERİKA KORKU TOPLUMUNA DÖNÜŞTÜ

================================================ İngiltere'nin öncülüğünde Batı dünyası, Asya ve Afrika'nın zengin hammadde kaynaklarına el koyarak, dünya tarihinde benzeri olmayan bir bolluğa kavuştu. Batı'nın bilgi toplumları zenginliğin doruk noktasına ulaştılar. Batılı insan metafizik alanda ciddi bir yoksulluk çekse de, fizik alanda büyük bir varlık içinde yüzüyor.

*

Batılı insanın istediği önünde, istemediği de ardında. O dünyada herkesin gözünü kamaştıran endüstriyel ürünlerle donatılmış durumda. Ancak Batılı korkuyor. Batı tam bir korku ülkesi oldu. Sözkonusu korku, Camus, Faulkner ya da Malraux'nun sözünü ettiği türden bir korku değil. Batı, dünyada ulaştığı zenginliği tırpanlayacak, her kıpırdanıştan dehşete kapılıyor.

*

New York'ta "11 Eylül 2001" İkiz Kuleler'e yapılan saldırıdan sonra Batı'nın korkusu üstsel bir biçimde arttı. Bütün Batı dünyası korkuyla doldu. Amerika, İngiltere ya da Almanya'da bir nükleer enerji santralına yapılabilecek sabotaj Washington, Londra ya da Berlin'i büyük bir harabeye dönüştürebilir.

*

Amerikalılar'ın İkinci Dünya Savaşı sırasında Japonya'nın Hiroşima ve Nagazaki'ye attıkları atom bombası, iki Japon şehrini neredeyse haritadan silmişti. Amerika ya da Avrupa'daki bir nükleer enerji santraline yapılabilecek intihar saldırısı da büyük Batı kentlerini toz ve duman bulutuna çevirebilir.

*

Batı dünyası İspanya'nın Latin Amerika'nın altınları üzerine kurduğu zenginlik gibi, başka toplumların kaynaklarıyla büyütülen zenginliğin ne denli zayıf temellere dayandığını görmenin dehşetini yaşıyor. İyiliğin ve kötülüğün Allah'tan geldiğine inanmayan Batı insanı, kusuru güvenlik önlemlerindeki eksiklikte görmenin cinnetini yaşıyor.

*

Avrupalılar Asya ve Afrika'nın hammadde kaynaklarını ucuza kapatabilmek için, soğuk ya da sıcak her savaşa başvurmaktan çekinmediler. Çünkü sözkonusu hammadde kaynaklarının Batı'ya akmasında ortaya çıkabilecek bir darboğaz "bolluk" ekonomilerinin rüyalarını karabasana çevirebilirdi. Ancak şimdi daha tehlikeli bir düşmanla karşı karşıya geldiler: Etkileri öngörülemeyen intihar saldırıları.

*

Kim ne derse desin, terör dinin değil, şiddet ve dayatmanın bir türevidir. Köşeye sıkıştırılmış, kendisine hiçbir çıkış yolu bırakılmayan bir kedi ölümü göze alarak, kendisini çaresiz bırakan insana saldırır. Filistin'de çaresiz insanlar nasıl saldırganlaşıyorlarsa, İrlanda'da, İspanya'da ve Korsika'da da dayatmadan bunalan insanlar da aynı şekilde saldırganlaşıyorlar.

*

İntihar eylemcileri Dostoyevski'nin kahramanları gibi düşünüyor: "Allah yoksa insan özgürdür. Özgürlüğün doruk noktası da intihardır." İnanan bir insan için, intihar hiç düşünülemeyeceği gibi, suçsuz bir insanı da öldürmek akıldan bile geçirilemez. Bu yüzden, inanmayan biri için intihar gibi, cinayet de en doğal eylemdir.

*

Korkuyu yenmenin yolu, iyiliğin olduğu kadar kötülüğün de Allah'tan geldiğine inanmaktır. Allah'ın verdiği canı O'ndan başka kimse alamaz. Elbette hem bireysel, hem de toplumsal düzeyde, güvenlik tedbirleri alınmalıdır. Ancak, tedbirin takdiri bozmadığı da gözden kaçırılmamalıdır. Aksi halde korku Batı'da olduğu gibi, paranoyaya dönüşür.

*

Çifte standardın olduğu bir toplumda korku ve saldırganlığın önüne geçilmez.

18 Eylül 2016, 16:47

EDBİYATIN ÜÇ SÜTUNU Y. KEMAL N. FAZIL S. KARAKOÇ

============================================== Sanatçıları olmayan bir kültür, zamanın dalgalarına direnemez. Sanatçılarından beslenmeyen bir toplum, değerlerini koruyamaz. Sanatçılar değerleri, değerler de toplumları ayakta tutarlar. Her sanatçı, arasında yer aldığı toplumun kültürüne yeni boyutlar kazandırır. Onların görevlerinin başında, toplumlarını ayakta tutan değerleri, zenginleştirmek gelir. Sanatçılarla yerel değerler, bütün insanlığa ulaşarak, evrensel değerlere dönüşürler.

*

Anadolu''yu dönüştüren değerler, “hayat ağacı biziz, ölümsüzlüğün meyvası bizdedir” diyen, şiirin ustalarıyla, bütün dünyaya taşınmıştır. Anadolu''da o ustaların önünde, zamanın estirdiği rüzgarlarla yeniliğini hiç yitirmeyen Yunus yer alır. O Türkler''in Anadolu''daki bin yıllık tarihinde, köklü bir dönüşümün habercisidir. Yunus “Yitirilen Cennet”i, insanın kendisinde araması gerektiğini bütün dünyaya göstermiştir.

*

Anadolu insanının şiirinde, kendisine geniş bir yer açan Erdem Bayazıt ile birlikte, “Sanatın Kilometre Taşları” diye, uzun soluklu bir televizyon programı düşünmüştük. Mehmet Akif''ten Cahit Zarifoğlu''na kadar Türk toplumunun mayasını oluşturan şairlerin, şiirlerini okuyacak ve yorumlayacaktık. Ancak Bayazıt''ın, aramızdan ayrılmasıyla, ilgiyle izleneceğini umduğumuz programı gerçekleştiremedik.

*

Bin yıllık Anadolu tarihinde, sanatçılar yönetenler ile yönetilenler arasında uyum ve düzeni sağlamışlardır. Sanatçılar yönetenlerin değil, yönetenler sanatçıların peşinden koşmuşlardır. Çünkü düşünce ve eyleme yöneticilerden daha çok sanatçılar derinlik kazandırırlar. Yönetenlerin etkileri, yaşadıkları yılları çok aşmazlar. Sanatçıların etkileri ise, yaşadıkları yıllarla sınırlı kalmazlar.

*

Sanat hayatı zenginleştirdiği ve insanın iç dünyasını güzelleştirdiği ölçüde sanattır. Bunun için, Anadolu sanatçılarının elinde sanat hayatın amacı değil, hayatı anlamlı kılmanın aracı olmuştur. O sanatçılar arasında Yahya Kemal, Necip Fazıl ve Sezai Karakoç üç ana sütundur. Onlar Türk toplumunun yeniden dünyaya açılmasında yol gösterici yıldızlar olacaklardır.

*

Sanatçılar değişen dünyada, değişmeyen gerçeği ararlar. Onlar gerçeğin güzel, güzelin gerçek olduğunu bilirler.

*

Değişen dünyadan, değişmeyen gerçekler çıkarılırsa, hayat güzelliğiyle birlikte anlamını yitirir.

*

Sanat güzelliğin habercisidir.

18 Eylül 2016, 17:08

İSMİNİN BAŞ HARFLERİ 'ACZ' TUTAN ŞAİR CAHİT ZARİFOĞLU

==================================================== Şiir karşısında ne varlıklı ne yoksul, ne bilgili ne bilgisiz, ne yaşlı ne genç vardır. Bu yüzden, Ahmet Haşim, şiiri insanın ruhuna doğan, “kelimelerin şarkısı” olarak tanımlar. Şiir deyince Anadolu insanın aklına, Türk şiirinin köşe taşları olan, Mehmet Akif, Yahya Kemal ve Necip Fazıl gelir. Cumhuriyet döneminde adını duyuran her şair, geçtiği yollara, dikkatle baktığında, onların edebiyat tarihinden silinmez ayak izlerini görür.

*

Şair ve düşünür Sezai Karakoç, Türk edebiyatının köşe taşlarına yaslanarak, Anadolu insanının şiir ve düşünce dünyasına, “metafizik boyut” kazandırmıştır. Şiire metafizik sancı yükleyen Karakoç olmasaydı, çağdaş ve yeni Türk şiiri olmazdı. Çağdaş Türk şiirinde, başta Mavera''nın dört şairi Cahit Zarifoğlu, Erdem Bayazıt, Akif İnan ve Alaeddin Özdenören başta olmak üzere, her şiir ustasının yolu Karakoç''a çıkar. Karakoç çağdaş Türk şiirinde bir milattır.

*

Zarifoğlu “gerçekleşmiyecek rüya görlümez” diyerek, rüyalarının şiirini, hikayesini, romanın ve denemesini, hiç yorulmadan, hiç dinlenmeden yazdı.“Seçkin bir kimse değilim / İsmimin baş harflerinde kimliğim / İsmimin baş harfleri acz tutuyor / Bağışlanmamı dilerim” diyen Zarifoğlu, çıktığı şiir dağının doruklarında, insanın içine düştüğü güçsüzlüğün uçurumlarını görür. Sanatın doruk noktasına ulaşanlar, Cennet ile Cehennem''in sınırlarının kıldan ince, kılıçtan keskin olduğunun bilincine vararak, bağışlamayanların bağışlanmayacaklarını bilir.

*

Hayatın anlamını kavramayanlar, hayatı yaşanır kılamazlar. Çünkü hayatın anlamı insanda gizlidir. Sanat insanı bilmektir. İnsanı bilenler, sanatı bilirler. Sanatın kaynağında, karşıtların birliği vardır. Karşıtları olmadan sanat olmaz. Sanatçılar Yunus gibi, erik dalına çıkarlar, orada üzüm bulurlar, şiir dağına çıkarlar, orada roman bulurlar, varlık dağına çıkarlar, orada yokluk bulurlar, ölümsüzlük dağına çıkarlar, orada ölümü bulurlar.

*

Hayata anlam kazandırmanın sırrı, ölümle ölümsüzlüğün sevgiyle silahlanmakla nefretle silahlanmanın, iyilik peşinde koşmakla kötlükü peşinde koşmanın bir arada bulunmasında gizlidir. Dostoyevski''nin vurguladığı gibi: “Yeryüzünde, birbiren düşman kalacak iki karşıt eğilim hep varolagelmiştir. Bundan sonra da varolacaktır. Bunları uzlaştırmaya çalışmak, varoluşu yoketmeye uğraşmak demektir.

*

Hayata anlam kazandıranlar, kimliklerinde gizli olan aczlerini, hiç unutmayanlardır.

*

Dünyayı Cennet''e dönüştürecek olanlar, acz dünyasının şarkılarını söyleyen atlılardır. O atlıların başında şairler gelir.

*

Şairleri olmayan toplumlar, dünyalarını şiire dönüştüremezler.

*

Dönüştücü atlıların başında şairler gelir.

18 Eylül 2016, 17:32

ŞEHİRLERİ KAN DÖKÜLMEYEN KABE TOPRAĞI KILMAK

================================================ Şehirler medeniyetlere tutulmuş aynalardır. Şehirlerini koruyamayan medeniyetler, kültürel değerlerini koruyamazlar. Yirmibirinci yüzyılda, bütün ülkelerin karşı karşıya olduğu sorunların başında, şehirlerin kültürel varlıklarıyla birlikte doğal çevrelerinin korunması gelmektedir. Çünkü, doğal güzellikleri yanında kültürel zenginliklerini koruyamayan şehirlerin, dünyanın ekonomik çekim merkezlerinden biri olması mümkün değildir.

*

Şehirlere kişilik ve kimliklerini tarihi eserleri kazandırırlar. Şehirlerin canlılıkları, tarihi yapılarına yeni fonksiyonlar kazandırılarak, bugüne taşınmalarından kaynaklanır. Bir şehir, tarih içinde geçmişine ne kadar uzaktan bakarsa, geleceğini de o kadar yakından görür. Şehirlerinin geçmişlerini yok edenler, İstanbul''da olduğu gibi, şehirlerine Sadettin Ökten''in deyişiyle, Hiroşima''ya atılan atom bombasından daha çok zarar verirler.

*

Ökten Hoca, her fırsatta İstanbul''daki yıkımın, atom bombasıyla Hiroşima''da yapılan yıkımdan, geri kalmadığını vurgulamaktan ve tekrarlamaktan kendini alamaz. Gerçekten Cumhuriyet döneminde, İstanbul''daki yıkımı, dünyada hiçbir şehir görmemiştir. Osmanlı İstanbul''u korunarak, Cumhuriyet İstanbul''u surların dışına inşa edilseydi, bütün zenginlikleriyle İstanbul''da hem tarihi doku, hem de doğal çevre korunmuş olurdu.

*

Osmanlı Devleti''nin Avrupa''nın en büyük gücü olduğu dönemlerde, İstanbul dünyanın en önemli ekonomik, siyasal ve kültürel merkeziydi. Çok boyutlu, belirli bir zamanda, şehirlerin anası Mekke''ye yapılan Hac yolculuğu, İstanbul''dan başlardı. Dünya Müslümanlarının aylarca süren Mekke yolculuğunun güvenliği, denetimi ve gözetimi osmanlı sultanları tarafından sağlanırdı. Hac yolu, ipek yolu gibi, kültürel dokunun olduğu kadar ekonomik yapının da omurgasını oluştururdu.

*

Türkler Osmanlı döneminde Mekke''deki “Harem” uygulamasını İstanbul''a kadar genişletmişlerdir. Zamanla yaşıt Mekke''nin “Harem” bölgesinde, savaş yapılmaz, kimsenin burnu kanatılmaz, hayvanlar öldürülmez, ağaçlar kesilmez ve bitkiler koparılmaz. Bu yüzden, Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, harem anlayışının İslam medeniyetinde, şehirciliğin temelini ve çevre korunmasının özünü oluşturduğunun üzerinde önemle dururdu.

*

Küreselleşen dünyada, şehirlerin kültürel dokuları ve doğal çevrelerinin korunması, ulusal boyutlardan uluslararası boyutlara taşınmıştır. Kültürel değerlerle birlikte doğal çevreyi koruyabilmek için, Türkler Mekke''nin “Harem”ini İstanbul''un Harem''ine kadar genişletmişlerdir. Yeni yüzyılda çevre sorunlarının üstesinden gelebilmek için, bütün dünyanın harem yaklaşımını benimsemesi gerekir.

*

Yirmibirci yüzyılda dünya ya bütün boyutlarıyla kutsal kültürün değerlerini benimseyecek, ya da ateşle çevrilmiş bir akrep gibi, ölüme sürüklenecektir.

*

İnsanlık mikroskopları bırakıp teleskoplara odaklanmalıdır.

*

Yeni Harem yeryüzünden önce gökyüzünde aranmalıdır.

*

Gökyüzünde kurulmayan şehir yeryüzünde kurulmaz.

19 Eylül 2016, 20:20

KİTAPLAR SUSAR GİBİ KONUŞUR KONUŞUR GİBİ SUSAR

================================================ BİLGELER KİTAPLAR GİBİDİR HEM SUSAR HEM KONUŞUR Yirmibirinci yüzyılın başında, dünya artık Doğu, Batı, Güney ve Kuzey ülkeleri olarak sınıflandırılmıyor. Dünyada merkez ülkelerle çevre ülkeler arasındaki fark da büyük ölçüde ortadan kalktı.

*

Bilginin, bilgisayarın ve iletişimin zaman ve mesafeyi öldürmesi, çevre ülkelerini merkeze taşıdı. Büyük ya da küçük, dünyadaki her ülke, hem merkez, hem de çevre ülkedir. Çin ve Hindistan, sınırsız dünyanın atölyesi haline geldiler. * * * İletişim araçlarındaki inanılmaz gelişmelerin, akılalmaz boyutlar kazanması, hayatın her alanındaki, bilgi, hizmet ve ürün üretim ve tüketim çalışmalarını demokratikleştirdi.

*

Oluşan demokratik ortamda, dünyanın neresinde yaşarsa yaşasın, herkes bir ürün, bir hizmet ve bir bilginin hem üreticisi hem de tüketicisi olabilir ***. Yeni yüzyılda, bütün insanlar bir kitabın okuyucusu, bir televizyon dizisinin izleyicisi ve bir radyo programının dinleyicisi olabilir. * * * Sınırlı dünyanın sınırsız dünyaya ve yavaş dünyanın hızlı dünyaya dönüşmesi, ölümsüz edebiyat eserlerini de demokratikleştirdi.

*

İsteyen herkes, Mevlana'nın, Shakespeare'nin, Goethe'nin kitaplarını kendi dilinden okuyabilir, filmlerini izleyebilir ve radyoya uyarlamalarını dinleyebilir. Yeni yüzyılda Mesnevi yalnızca bağrında doğduğu ülkeyi değil, dünyanın her ülkesini etkilemekle kalmıyor, kültürü yeniden yoğuruyor. Onun erdem sofrası, bütün insanlığa açıldı. * * * Sınırlı dünyada bir kitap bir milyon hayattı, sınırsız dünyada ise, bir kitap bir milyar hayattır. Yirminci yüzyılda savaşların oluşturamadığı barış ortamını, Yirmibirinci yüzyılda kitaplar oluşturacaktır.

*

Yeni yüzyılda, duvarsız ve kapısız açık bir sınıfa dönüşen dünyanın fatihleri ölümsüz eserler veren edebiyat ustaları olacaktır. Bunun için, Anadolu'da Yunus'un bir şiiri, Sinan'ın bir kubbesi ve Fuzuli'nin bir kasidesi, Çin'den ve Hint'ten üstün görülmüştür. * * * Türkiye'nin geçmişin görkemli yüzyıllarını, yeni yüzyıla taşıyabilmesi için, edebiyatın her alanında zamanın ritmini yakalayan eserler veren sanatçıların yanında olması gerekir. Her edebiyat eseri, bağrından doğduğu toplumu anlatır.

*

Bir edebiyat eserini anlamada, anlattığı toplumu anlamak önemlidir. Bunun için, edebiyat eserleri, geçmişte söylenenleri, yaşadıkları toplumdan yola çıkarak, yeni bir dil, yeni bir söylem ve yeni bir yorumla, söylenmemiş bir biçimde, yeniden söylemek zorundadırlar. Edebiyatta güneş altında söylenmemiş bir söz yoktur. * * * Ölümsüz edebiyat eserleri, yalnızca kendi ülkelerinin insanlarına değil, bütün insanlığa kurtuluş yolunu gösteren kutup yıldızları olurlar. İnsanlık tarihinin bütünlüğüyle birlikte sürekliliği de edebiyat eserleriyle sağlanır.

*

Edebiyatlar medeniyetlere tutulmuş aynalardır. Edebiyatçıları olmayan toplumların medeniyetleri olmaz. Toplumlar hayatın "Sırat Köprüsü"nden, yöneticilerden daha çok edebiyatçıların değerleriyle geçerler. * * * Kuşaktan kuşağa kalan, en büyük, en kalıcı ve en değerli miras, edebiyatın ölümsüz eserleridir.

*

Edebiyatlar medeniyet, medeniyetler edebiyat kaynağıdır.

*

Edebiyatsız medeniyet, medeniyetsiz edebiyat olmaz.

*

Edebiyatlar medeniyetlerin habercileridir.

19 Eylül 2016, 21:54

HABİL BARIŞ KABİL SAVAŞ İKİ KARDEŞ İKİ AYRI DÜNYA

============================================== Usta hikaye yazarı Rasim Özdenören John Steinback'in kitaplarını iyi bilir. Özdenören Dostoyevski ve Faulkner'ı okuduğu kadar Steinbeck'i de okumuştur.Bir solukta üç yazarın neredeyse bütün kitaplarını özetler.

*

Steinbeck'in "Cennet''in Doğusu'nda anlatılan ailede iki kardeş Habil ile Kabil'e benzer, çocukların anne, baba ve eş komplekslerinin çok çarpıcı bir biçimde ele alınır.

*

Steinbeck'in söz konusu romanını okuyanlar ya da Elia Kazan'ın yönetmenliğini yaptığı filmi görenler , gerçekten iki kardeşin, iki ayrı dünyanın temsilcisi olarak, birbirleriyle acımasız bir çatışmaya girdiklerini gözler.

*

Habil ve Kabil, geçmişten geleceğe insanların , aile düzeyinde olduğu kadar ülke ve ülkelerarası düzeydeki çatışmalarda da iki ayrı değer dünyasının çatışma eksenlerini yansıtır .

*

Habil, iyiliğin, güzelliğin, doğruluğun temsicisidir.Kabil ise kötülüğü, çirkinliği , yanlışlığı temsil eder.Onlar insanlık tarihinde kan dökülen ilk çatışmanın simgesi oldu.

*

Habil ve Kabil'in birbirlriyle çatışması, Ademoğulları arasındaki kültür ve değer savaşlarının , Kıyamet'e kadar devam edeceğini gösterir.İnsanlık tarihi iyilik peşinde koşanlarla kötülük peşinde koşanların çatışma tarihidir.

*

Değerlere bağlı Habil, değersizliği savunan Kabil tarafından öldürülür. Kabil amacına ulaşmak için cinayet bile işlemekten çekinmez.Tarihte ilk kan döken insan Kabil'dir.

*

Kabil''in izleyicileri Eski ve Yeni Moğollar Haricilerden Jakobenlere kadar, hiç değişmeden günümüze kadar gelir. Onlar varlıklarını Kıyamet'e kadar sürdürecekler.

*

Kabil'in cocukları Amerika'da Bush'nin izleyicileri olarak ortaya çıkarken, İtalya'da Mussolini'nin, Almanya''da Hitler'in, Rusya''da Stalin'in izleyicileri olarak kendilerini gösterir.

*

Kabil'in yolundan gidenler şavaşa, Habil'in yolundan gidenler ise barışa inanır. Kabil dünyada iyi barış yoktur derken, Kabil dünyada iyi savaş yoktur der.

*

Bir insanı öldüren bütün insanlığı öldürür.

*

Bir insanı yaşatan bütün insanlığı yaşatır.

*

Habil barışı Kabil'in savaşından üstündür.

*

Savaş arayan savaş bulur.

*

Barış arayan barış bulur.

*

Kabil savaştır.

*

Habil barıştır.

20 Eylül 2016, 17:03

YERLİ EDEBİYAT YEREL EDEBİYAT DEĞİLDİR

======================================== Yerli edebiyat deyince, akla hem Edebiyat Dergisi ve Nuri Pakdil geliyor. Edebiyat Dergisi referansları Washington ve Moskova olmayan, Kudüs olan, bir düşünce ve sanat dergisidir. Mavera"nın "Yedi Güzel Adam"ı da, İslam dünyasının üzerine bir karabasan gibi çöken, yabancılaşma bulutlarını dağıtmayı, kendilerine en büyük görev ve sorumluluk bilmişlerdir.

*

Anadolu edebiyatının kutup yıldızları, iki dünyanın şiirini yakalayan edebiyatı, medeniyet için bildiler. Onlar arkalarında bıraktıkları edebiyat eserlerinde, edebiyatsız medeniyet, medeniyetsiz edebiyat olmayacağını sürekli vurguladılar. Yerli edebiyatın öncüleri, düşünce ve eylemleriyle, bir edebiyat eserinin ne kadar yerliyse, o kadar evrensel olacağını gösterdiler. Kalıcı edebiyatın, evrensel olguları ele alan edebiyat olduğunun altını çizdiler.

*

Bin yıllık Anadolu tarihinde, Anadolu"yu dönüştürenler, Anadolu insanının önünde duran yöneticilerden daha çok Anadolu insanının yanında duran edebiyatçılar olmuştur. Bu yüzden, Edebiyat Dergisi"nin kurucusu Pakdil ve arkadaşları için, bütün boyutlarıyla hayatı kucaklayan edebiyat, yöneticilerin desteklediği edebiyat değil, toplumların desteklediği edebiyattır. Edebiyatın gücü, sesi olduğu ve seslendiği insanlardan kaynaklanır.

*

Büyük Doğu, Diriliş ve Mavera dergileri gibi, Edebiyat Dergisi de, Anadolu insanının düşünce ve eylem dünyasında, bir kültür ve sanat akademisi görevi yüklenmiştir. Onların çevresinde toplanan sanatçılar, sıradan edebiyatçılar gibi akıntı, yönünde giden değil, somon balıkları gibi, akıntıya karşı giden, sıradışı edebiyatçılardır. Onlar güçlerini eleştirdikleri devletten önce, seslendikleri milletten alırlar.

*

Yerli edebiyat, evrensel edebiyatı, hayatın ölümü içinde taşıdığı gibi taşır. Yerli edebiyat evrensel edebiyatın habercisidir. Yerli edebiyatı evrensel edebiyata dönüştürenlerin, Necip Fazıl"ın mısralarıyla söylenirse, "dudakları ölümsüzlük şarkısında" ve " imzaları mavera yurdu haritasında"dır. Onlar, insanlığın akıl dünyasına, gönül dünyasının ışığını taşırlar. Ve gerçeği arayan gerçek avcılarıdır.

*

Edebiyatın seslendiği insan, küçük bir dünya değildir, onda büyük bir dünya gizlidir. Yerli edebiyatı, evrensel edebiyata dönüştüren edebiyat, insanın hem aklına, hem gönlüne seslenir. Evrensel edebiyatta, insanın aklı görünmez gölgesi okunur, insanın gönlü okunmaz sesi duyulur.

*

Yirmibirinci yüzyılda insan bir yandan kendine yabancılaşırken, bir yandan da yalnızlaşmaktadır.

*

Karmaşık ekonomik yapı içinde, herşeyi bilen insan, kendini unutmuştur.

*

İnsan edebiyatla değil, borsayla besleniyor.

*

Edebiyat insana unuttuğunu hatırlatır.

*

Hayat edebiyattır, edebiyat hayattır.

20 Eylül 2016, 17:16

EDEBİYAT HAYATI HAYAT EDEBİYATI ZENGİNLEŞTİRİR

============================================== Rasim Özdenören, Nobel ödüllü Amerikalı romancı William Faulkner gibi, "insanın ruhunun yüceltilmesini" edebiyatın ana işlevi olarak görür. Bu yüzden edebiyat yazılarını topladığı kitabına "Ruhun Malzemeleri" adını vermiştir. Ona göre, insanın iniş çıkışlarla dolu ruh dünyasını ele almayan bir yazar, evrensel edebiyatın kapılarını açamaz. ***** Herkesin her yıl gelir düzeyini belirli biroranda artırarak, ekonomik sorunları çözmesi, insanın mutlu olmasına yetmiyor. Toplum sağlığı açısından ekonomik sorunların çözülmesi gerekli, ancak hiçbir zaman yeterli değil. Çünkü yüz yüze olunan ekonomik krizin kaynağı maddi değil, manevidir. Ruhu sağlıklı olmayan bir toplumun ekonomisinin dengeli olması mümkün değildir. ***** Hayat nedir? Yaşama gücü nereden kaynaklanır? Yaşanan hayatın kalitesi nasıl artırılır? Yaşı, işi ve mesleği ne olursa olsun, herkes bu sorulara cevap arar. İnsanın kararan ruhunu günün kirlerinden arıtmadan, ekonomik krizlerin üstesinden gelinemez. İnsanın karnının doyurulması ruhunun da doyurulması anlamına gelmez. ***** Dünyanın her yerinde ruh ekonomiyle değil, edebiyatla beslenir. Bu yüzden edebiyat hayattır. Hayatın candamarları da edebiyat dergileridir. Anadolu insanının ruhunun beslendiği kaynakların başında Büyük Doğu, Diriliş, Edebiyat ve Mavera'' dergileri gelir Onlar Anadolu insanınn düşünce ve eylem dünyasına yeni açılımlar, yeni boyutlar kazandırdı.. ***** Onların her sayısı ayrı bir coşku kaynağıdır. Onun yorulma bilmez kurucuları ve yazarları, Anadolu insanına bir güç kaynağı,yeni bir can damarı olmak için çırpındı. Onlar biliyorlar ki, coşkusuz bir toplum, canlılıkla birlikte güzelliğini de yitirir. Derinliği olmayan bir edebiyatla güçlü bir toplum, sağlam bir ekonomi oluşturulamaz. Ruhsal gücün olduğu kadar, fiziksel gücün kaynağı da edebiyattır. Bu yüzden, kutsal kitapların her biri bir edebiyat şaheseridir. ***** Dayatmacılığa edebiyatla karşı çıkılır. Çünkü edebiyatsız eylem, eylemsiz edebiyat olmaz. Edebiyat kılıçtan daha keskindir. Edebiyatın güç kazandığı toplumlarda kılıçlar değil, kalemler konuşur. Herzaman toplumları savaşın ustaları değil, edebiyatın ustaları değiştirir. ***** Özdenören Sezai Karakoç, Dostoyevski ve Baudlaire gibi, bütün tutarlıkları ve tutarsızlıklarıyla "insanı şahdamarından yakalayan" sanatçılara vurgundur. Çünkü o yazdıkları ne olursa olsun, "yazılıp bitirildikten sonra yücelmiş bir dünyada olma hissini vermeli" diye düşünür. Ben kendi payıma Dostoyevski''yi kitaplarından daha çok, ondan dinleyerek sevdim. ***** Özdenören''i okuyan bulunduğu iklimden çok bilmediği başka bir iklime taşınır, iç dünyasında yeni kapılar açılır, gerçekten ruhunun zenginleştiğini hisseder. "Yüzler" ve "Köpekçe Düşünceler"i okuyanlar, insanın ne kadar çok yüzünün olduğunun yanında, bütün açmaz ve çıkmazlarıyla ne kadar karmaşık bir iç dünyası olduğunu da ister istemez düşünmek zorunda kalırlar. ***** Gittikçe küçülen dünyada edebiyatın önemi daha da artıyor. Geçmişte bir toplumdaki maddi ve manevi kirlenme yalnızca o toplumu etkilerdi. Günümüzde ise, krizler domino etkisiyle bütün dünyaya aynı zaman diliminde sel suyu gibi yayılıyor. Bir toplum edebiyata bakarak, nasıl bir kirlenme ya da arınma içinde olduğunu açıkça görebilir. ***** Toplumları çökerten kirlenmeye karşı elde edebiyattan daha vurucu bir silah yok.

20 Eylül 2016, 17:30

EDEBİYATSIZ DEVLET DEVLETSİZ EDEBİYAT OLMAZ

============================================ EDEBİYATLAR DEVLETLERİN AÇIK ÜNİVERSİTELERİDİR Kalıcı edebiyat, çağını anlatan edebiyattır. Her edebiyatçı çağının olumsuzluklarından sorumludur, çağını anlamak ve anlatmak zorundadır. Edebiyat, dipnot kaygısına düşmeden, yereldeki küreseli, küreseldeki yereli yakalamaktır. Hayatın anlamlı ve yaşanır kılınmasında, edebiyat da tarih gibi, bütün insanlığın birikimine, hem derinlik, hem zenginlik kazandırır. Tarihci geçmiş yüzyıllarda olanların, edebiyatçı ise gelecek yüzyıllarda olacakların peşindedir.

*

Evliya Çelebi, şeyh Galip ve Yahya Kemal''in eserleri, Anadolu insanının tarih içindeki büyük ve uzun yürüyüşünü anlatan, onun zengin düşünce ve eylem dünyasına açılan kapılardır. Onlar, edebiyatı medeniyet için bilirler, eşsiz hazinelerin perdelerini aralar ve çağlarının olumsuzluklarını dile getirirler. Edebiyatı medeniyet ekseninde ele alan, Sezai Karakoç''un vurguladığı gibi: ''Tek medeniyet vardır, o medeniyet de gerçek medeniyeti''dir. Bütün edebiyatlar, medeniyet düşülmüş, uzun dipnotlardır.

*

Bütün insanlığı ya yaratılışta ya da inanışta kardeş bilen medeniyetin değerleri, edebiyatla yeryüzünün her köşesine ulaştırılır. Medeniyetin temel değerlerine dayanan edebiyat, Anadolu ve Endülüs''te olduğu gibi insanlığın düşünce ve eylem dünyasına yeni boyut ve yeni açılımlar kazandırır. Edebiyat medeniyetin gizemli ve eşsiz atölyesidir. Edebiyatsız medeniyet güçsüz, medeniyetsiz edebiyat etkisiz olur. Edebiyat medeniyetin hayata yansıyan yüzü, insanın düşünen aklı, seven gönlüdür.

*

Moğolların gelişi, Selçukların dağılışı, Osmanlıların birleştiriciliği, Anadolu''nun yaşadığı büyük dönüşüm, Mevlana ve Naima ile geçmiş yüzyıllardan, gelecek yüzyıllara taşındı. Büyük edebiyatçıları olmayan toplumlar, tarihte kalıcı izler bırakamazlar. Diller edebiyatçıların ayak izlerinden doğarlar. Diller edebiyatçıların ayak izlerinden doğarlar. Yunus''suz Türkçe, Shakeaspear''siz İngilizce, Goethe''siz Almanca zenginliğini yitirirdi. Edebiyatçılar dillerin peşinden koşmazlar, diller onların peşinden koşar.

*

Medeniyet dünyada bir yolcu gibi, yeryüzünde bir cğrafyadan bir coğrafyaya, nerede sevgi ve saygı görürse, oraya gider. Kudüs, Mısır, Atina, Roma, Şam, Bağdat, Kurtuba, İstanbul, pasaportsuz dolaşır, dünyada hiçbir kentin kapısında medeniyete vize sorulmaz. Küreden kareye dönüşen dünyada, Doğu ya da Batı''nın dışında olmak değil, onların üstünde olmak önemlidir. Edebiyat medeniyete renk, medeniyet edebiyata tad verir.

*

Düz kare dünyada, hangi ülkede yaşarsa yaşasın, herkes doğruyu yanlıştan, iyiyi kötüden, güzeli çirkinden, yararlıyı yararsızdan, etkinliği etkinsizlikten ve verimli olanı verimsiz olandan ayırmayı öğrenmek zorundadır. Dünyanın hiçbir ülkesinde, doğrulukta, iyilikte, güzellikte, yararlılıkta, etkinlikte ve verimlilikte yarışma olmadan, ister ekonomik, ister siyasal, isterse kültürel olsun, medeniyetin hiçbir boyutunda, olumlu değişme olmaz.

*

Edebiyat doğruyu, iyiyi ve güzeli aramaktır. Doğruya, iyiyi ve güzeli arayanlar, doğru, iyi ve güzel peşinde olanların, yol göstericisi olurlar.

*

Hayatın yaşanır kılınmasında doğru olan iyidir, iyi olan doğrudur.

*

Edebiyat medeniyeti aramaktır.

*

Medeniyet erdemli hayattır.

21 Eylül 2016, 15:13

İŞ KURAN GİRİŞİMCİLER YETİŞTİREN ÜNİVERSİTE OLMAK

================================================== Günden güne bilgiye zenginlik, bilgeliğe derinlik kazandırmanın, uluslararasılaşarak bütün ülkelerin sorunu haline gelmesi, dünyadaki üniversiteleri, yeniden yapılanmaya zorluyor.

*

Dünyanın hangi ülkesinde olursa olsun, her üniversite araştıran bir üniversite olduğu kadar uygulayan bir üniversite de olmak zorundadır. Bunun için, üniversiteler kendi aralarında bir küresel işbirliği ağı oluşturuyor.

*

Yeni yüzyılda, odak noktasında makinaların olduğu sanayi toplumunun değerlerinden daha çok odak noktasında girişimcilerin olduğu bilgi toplumunun değerleri belirleyici olacaktır.

*

Ürün, hizmet ve bilgi üretiminde, arz ve talep arasındaki uyum ve düzeni sağlayan girişimciler, her insanın gönlünde yatan arslanları bir bir uyandıracaklardır.

*

Dünyadaki bütün üniversiteler, iş isteyen gençler değil, iş kuran gençler yetiştirmeye odaklandı. Girişimci iş kuran gençler yeni dünyanın yeni simyacılarıdır.

*

Dünyada bilgi toplumunun simgesi Silikon Vadisi'nin iki gözü olan Stanford ve Berkeley üniversiteleri gibi, İngiltere'de Cambridge Üniversitesi de, oluşturduğu büyük çekim gücüyle, çevresinde güçlü teknoloji şirketlerini toplamayı başarmıştır.

*

Cambridge çevresinde, öğretim üyelerinin destekleriyle, çoğu üniversite öğrencisi olan girişimcilerin kurduğu binlerce küçük ölçekli şirket, dünyanın önemli teknoloji merkezlyerinden birini oluşturdu.

*

Türkiye''de Batı üniversitelerinin izinden giderek güçlü birer teknoparka sahip olan ODTÜ ve İTÜ'yü, Sabancı ve Koç Üniversiteleri izliyor.

*

Girişimciliğe önem veren üniversiteler, girişimci öğrenci ve sıradışı öğretim üyeleriyle, Türkiye'nin yapısal dönüşümünün lokomotifi olacaktır.Onlarla tüketen Türkiye üreten Türkiye'ye dönüşecektir.

*

J.G. Wissema''nın “Towards The Third Generation University” kitabında ayrıntılı olarak anlattığı gibi,ada ülkesi İngiltere'de Cambridge çevresinde, üç bin ileri bilişim teknolojisi şirketi bulunuyor.

*

Yüzbinlerce çalışanı olan bu şirketlerin odak noktasında, girişimciliğe ve girişim kültürüne yeni yeni önem vermeye başlayan İngiltere''nin tarihi Cambrige üniversitesi vardır.

*

Microsoft, Nokia, Philips gibi pek çok uluslararası teknoloji şirketi, arge çalışmalarını İngiltere'de yoğunlaştırdı.Üniversiteleriyle İngiltere ve İrlanda dünyanın teknoloji merkezlerinden biri haline geldi.

*

Kendisiyle birlikte hem İngiltere'ye hem de dünyayı dönüştürmede pay sahibi olan Cambridge Üniversitesi, bütün dünyadan seçilmiş, yüze yakın Nobel ödüllü öğretim üyesi ve binlerce öğrenciye sahiptir.

*

Fizikçi Rutherford, atomu bu üniversitede parçalayarak, atomda gizlenen, savaşta olduğu kadar barıştada kullanılabilecek, müthiş enerjiden yararlanmanın yolunu açtı.

*

Girişimci yetiştiren üniversiteler, hem öğretim üyelerinin, hem öğrencilerinin, gönüllerinde taşıdıkları, gizli enerjiden yararlanmasını bilen üniversitelerdir.

*

Cambridge Üniversitesi'nin ders programlarında 1983 yılına kadar hiçbir İşletme dersine yer verilmemişti. Bu yüzden,dünyada hiçbir üniversite geç kalmış sayılmaz.

*

Her girişimci üniversite bir Cambridge olma şansı vardır.

21 Eylül 2016, 15:45

GLOBALLEŞMEYE DİRENİLMEZ GLOBALLEŞME YÖNETİLİR GLOBALLEŞME YENİ BİR DÖNÜŞÜMDÜR

Dünyanın en zengin hammadde kaynaklarına sahip Sovyetler Birliği’nin bir iç ya da dış saldırıya uğramadan dağılıp gitmesi, Soğuk Savaş döneminin ekonomik, siyasal ve kültürel dengeleriyle birlikte değerlerini de altüst etti. Amerika ve Rusya arasındaki güç yarışının sona ermesiyle, Doğu Avrupa ve Orta Asya ülkelerinin özgürlüklerine kavuşması, devletlerarasındaki siyasi sınırların aşılmaz duvarlar olmadığını gösterdi. Doksanlı yılların başındaki gelişmeler, ülkeler arasındaki bilgi, sermaye ve teknoloji alışverişine geçmişte benzeri görülmedik bir hız ve yoğunluk kazındırdı. Avrupa Birliği ülkeleri arasında olduğu gibi, bütün ülkelerarasındaki sınırlar önemleriyle birlikte anlamlarını da büyük ölçüde yitirdi. Soğuk savaş döneminin simgesi Berlin duvarı nasıl yıkıldıysa, ülkeleri birbirlerinden ayıran sınırlarda aynı şekilde bir bir yıkıldı ve yıkılmaya devam ediyor. Doksanlı yıllardaki gelişmelerle bütün dünya “Sanayi Devrimiyle Gelen” dönüşüm gibi, yeni bir değişim dönemine girdi. Yeni devrimin adı “Globalleşmedir”. Globalleşme, özellikle Batı dünyası dışında, Thomas Friedman’ın anladığı gibi, rakipsiz kalan Amerikan kültürünün dünya ölçüsünde yaygınlık kazanması olarak yorumlanıyor. Globalleşmeyle Amerikan’ın tüketim kültürü bütün dünyada pasaportsuz dolaşma hakkını elde etti. Kolalı içecekler, kot giyecekler ve hamburger benzeri yiyecekler Amerikan kültürünün simgesi haline geldiler. Amerikalı George Ritzer’in kavramlaştırmasıyla bütün dünya “McDonaldlaşma” sürecine girdi. Söz konusu sürecin hız ve yoğunluk kazanmasıyla batı kültürünün üretim biçimlerinden daha çok tüketim biçimleri, bütün dünyaya sel suyu gibi yayıldı. Globalleşme, en geniş anlamıyla milli sınırların önemini yitirmesi olarak tanımlanabilir. İnternet alanındaki gelişmeler Frances Chairncross’un ayrıntılı olarak anlattığı gibi “Mesafeyi öldürdü” aslında ülkeler arasında yalnızca “Mesafe” ve “Mekan” farkı değil, “Zaman ve Teknoloji” farkı da öldü. İnternetin getirdiği haberleşme kolaylıklarıyla herkes istediği zaman, istediği yerde, istediği kimseyle iletişim kurup bilgi değişiminde bulunabilir. Globalleşme, ülkeler arasındaki sınırlarla birlikte toplumlar arasındaki haberleşme engellerini de büyük ölçüde ortadan kaldırdı. DÜNYADA BİR YOLCU OLMAK GİBİ “Haberleşme aracı, mesajın kendisidir” diyen iletişim uzmanı Marshall McLuhan, altmışlı yıllarda dünyanın “Globalleşme bir köy”e dönüştüğünü söylüyordu. Kenichi Ohmahe’nin deyişiyle internette kurulan “Görünmeyen Kıta” dünyayı daha da küçülttü. Bunun için, Tom Peters doksanlı yılların getirdiği yapılarla “Artık köy çok büyük. Dünya, bir alışveriş merkezi oldu” diyor internetin ekonomik, siyasal ve kültürel hayata kazandırdığı yeni boyutlarla Globalleşmeyi kavrayabilmek için herkesin kendisini dünyada “Bir yolcu gibi görmesi” gerekir. Çünkü bir yolcu ya da göçebe için sınırların önemi yoktur. Ona dünyada hiçbir ülke yabancı gelmez. Bunun için Atilla, Cengiz ve Timur tarihin en büyük göçebe imparatorluklarını kurdu. Onların mirasçısı Osmanlı’da üç kıtaya egemen bir dünya devleti oldu. Onlar sınırların dışına çıkmanın hem ustası hem de öncüsü oldular. Sınırların dışına çıkarak, dünyayı bir bütün olarak görmesini başaramayanlar, Globalleşmenin her gün yeni boyutlar kazanan yapısını kavramakta ve ona ayak uydurmakta güçlük çekerler. Globalleşme, yirmi birinci yüzyılda medeniyetler, kültürler, ülkeler ve değişik alanlarda faaliyet gösteren bütün kurum ve kuruluşlar için, dünya pazarında sağlam bir yer tutmanın “Olmazsa olmaz” şartı haline geldi. Artık ister ürün, ister hizmet isterse bilgi üretilsin, kuruluşlar hammaddelerini hangi ülkede ucuz buluyorlarsa o ülkeden almak zorundalar. Benzer şekilde tüketicilerde istedikleri ürün, hizmet ve bilginin üretildiği ülkeden daha çok ve kalitesine önem veriyorlar. Kimse kaliteye kimlik sormuyor. Globalleşen dünyada kalite pasaportsuz dolaşıyor. Her çeşit ürün, hizmet ve bilgi üretim ve tüketiminde ulusal standartlar yerine milletlerarası standartlar geçiyor. Sınırların önemini yitirdiği bir dünyada, bir ülkenin kendi içine kapanarak, dünya pazarlarında alınan ve satılan ürün, hizmet ve bilgi üretmesi artık mümkün değildir. Bu yüzden Türkiye, dünyadaki gelişmelere ayak uydurmak için, seksenli yıllarda dışa açılma yolunda önemli adımlar atmak zorunda kaldı. Türkiye ekonomik ve sosyal yapısını değiştirerek “İthal ikameci” politikalardan “İhracata dayalı” ekonomik büyüme stratejilerine yöneldi. Dış ticaret rejiminde köklü değişiklikler yapılarak, “Pazar ekonomisi”ne ağırlık verildi. GLOBAL DAVRANMAK LOKAL DÜŞÜNMEK Türkiye’de cumhuriyetin ilk yıllarında doruk noktasına ulaşan her alanda batılılara benzeme dönemi büyük ölçüde kapandı. Anadolu’da “Batıdan yardım değil, İşbirliği isteyen” yeni bir dönem başladı ve yeni bir girişimci kuşağı doğdu. Türk işletmeleri Endonezya’dan, Arjantin’e kadar bütün ülkelerde yatırım yapmanın yollarını araştırıyor. Anadolu insanı iş gücü ile birlikte sermayesi, kültürü ve sanatıyla dışa açılarak, değerlerini bütün dünyaya taşımaya çalışıyor. Türkiye, Avrupa Birliği içinde işgücünün serbest dolaşım hakkını elde ederse, Avrupa’daki Anadolu hızla büyüyecektir. Üretim ve tüketim faaliyetleri açısından dünya bir yandan globalleşiyor, bir yandan da lokalleşiyor. Üretilen ürün ve hizmetlerin markaları Globalleşirken, tüketicilerin tercihleri de lokal değerlerini koruyor. Türkiye, Türk ve İslam dünyasıyla birlikte, dünyanın ekonomik, sosyal ve kültürel yapısında sağlam bir yer tutmak istiyorsa, sonuna kadar Global düşünmeye çalışırken her alanda da yerel kalmasını başarmalıdır. Anadolu insanı, batı değerleri karşısında kendi değerlerini koruyabilmek için, Mevlana’nın ünlü pergel benzetmesinde olduğu gibi, sabit ayağıyla İstanbul’da hareketli ayağıyla da Tokyo’dan New York’a kadar bütün dünyayı dolaşmalıdır. Çünkü rakipleri olmayan bir kültürün tarafları da olmaz. Rakiplerini iyi tanımayan bir kültür uzun dönem de varlığın koruyamaz. Türk toplumunun önemli bir kesimi uzun bir süre Avrupa Birliği’ne tam üye olmaya karşı çıktı. Oysa globalleşen dünya, Türkiye’yi Avrupa standartlarına ürün, hizmet ve bilgi üretmeye zorluyor. Anadolu insanı için ana sorun, Avrupa Birliği’ne katılıp ya da katılmamak değil, dünya pazarlarında kendisine sağlam bir yer tutmasını bilmektedir. Çünkü, dünya pazarlarında payı oylayan ülkelerin, milletler arası ilişkilerde ağırlığı olmaz. Bu yüzden Türkiye, Avrupa Birliği’ne kabul edilsin ya da edilmesin, üretim gücünü Batı ülkelerinin seviyesine çıkarmak zorundadır. Bunun içinde Türkiye’nin, global bir ülkeye dönüşmesi gerekir. Zaten globalleşme, kapalı toplumların üretimde sıçrama yapma şansını büyük ölçüde ortadan kaldırdı. Dış dünyaya açılmayan ülkeler, üretim güçlerini koruyabilselerdi, milyonlarca kare metre toprağa ve zengin hammadde kaynaklarına sahip demir perde ülkeleri dağılıp gitmezlerdi. Oluşan yeni ekonomi de toplumların gücü, toprak büyüklüğünden daha çok entelektüel sermayenin zenginliğinden kaynaklanıyor. GLOBALLEŞMENİN ÜSTESİNDEN GLOKALLEŞME GELİR Globalleşmeye karşı glokalleşerek, dünyadaki gelişmelere ayak uyduramayan ülkeler, ürün, hizmet ve bilgi üretiminde Batı ülkelerinin standartlarına ulaşamazlar. Cevdet Paşa, Osmanlı Devletinin zayıflamasını, dünyadaki gelişmelerin dışında kalmasına bağlar. Osmanlı Devleti, bütün gayretine rağmen, Avrupa ülkelerini baştan sona değiştiren sanayi devrimine ayak uyduramadığı için, ekonomik gücüyle birlikte siyasi gücünü de büyük ölçüde yitirmiştir. Aynı şekilde, Türkiye’de globalleşerek dünyaya açılmasını başaramazsa, global güçlerle rekabet edecek politika ve stratejiler geliştiremez. Türkiye ister dünyaya açılsın, isterse Anadolu’ya çekilsin, her iki durumda da global kültürle hesaplaşmak zorundadır. Aslında hiçbir ülkenin dünyadaki gelişmelerden soyutlanarak, söz konusu hesaplaşmadan kurtulması mümkün değildir. Ülkelerden daha çok kültürlerin rekabet ettiği bir dünya da, Soğuk Savaş döneminin yaklaşım ve modelleri geçerliliklerini büyük ölçüde yitirdiler. Artık dünyadaki gelişmeleri, sağ ya da sol ekonomi teorilerini açıklamak mümkün değildir. Ekonomik, siyasi ve kültürel hayatın dinamizminin kaynağında, kaliteli olduğu kadar verimli ürün, hizmet ve bilgi üretmesini bilen, vizyon sahibi, girişimci ve ileri düzeyde eğitim almış öncüler var. Yeni oluşumu yönlendirme de, sağcılarla solcular ya da yoksullarla varlıklılardan daha çok üretmesini bilenlerle bilmeyenler arasında kıran kırana bir yarışma yaşanıyor. Üretmesi bilenler güçlerine güç katarken, dünya standartlarında üretim yapamayanlar ise, her alanda hızla yoksullaşıyorlar. Çünkü dünya da tükettiğinden daha fazlasını üreten girişimci insandan daha güçlü ve daha etkili bir kaynak yoktur. Her kurum ve kuruluşun başarı gibi, ömrü de üretim gücünün büyüklüğü ve sağlamlığından kaynaklanır. Globalleşmesini başaramayan Türkiye’nin ürün, hizmet ve bilgi üretme gücü Avrupa ülkelerinin çok gerisinde kaldı. Aradaki farkın giderilebilmesi için, Türkiye’deki bütün kurum ve kuruluşların üretkenliğini dünya standartlarına çıkarılması zorunludur. Türkiye’nin ekonomik, siyasi ve kültürel alanda bir dünya gücü olabilmesi için, kendi medeniyet değerlerini inkar etmeden, başka medeniyetlerin değerlerini içselleştirerek yeniden köklü paradigma değişikliğine gitmesi gerekir. Altmışlı yıllarda Avrupa ülkelerine iş gücü olarak göç eden Anadolu insanının üretim gücünü arttırma da gösterdiği başarı, Türk toplumunun Avrupa çalışma düzeyini uyum sağlama güç ve yeteneğini gösteriyor. Türk toplumunun inanç, düşünce ve girişim özgürlüğünün önündeki engeller kaldırılırsa, Avrupa ekonomisinde olduğu gibi, dünya ekonomisinde de kendisine sağlam bir yer tutabilir. İstanbul’da tamamlanmış inşaatlardaki demirlerini geleceğinden emin bir toplumun ümit filizleri olarak yorumlayan Alvin Toffer, “Üçüncü Dalga” isimli kitabında “Sanayi” toplumuyla “Bilgi” toplumunun özelliklerini karşılaştırmalı olarak anlatılır. “Sanayi” toplumunun değerleri, “Tarım” toplumunun değerlerinden büyük ölçüde ayrılır. Aynı şekilde “Sanayi” toplumuyla “Global” toplumun değerleri de birbirinden çok farklıdır. Sanayi toplumu için geçerli modeller, kurallar ve stratejiler “Global” ve “Glokal” toplum için geçerli değildir. Sanayi toplumunun ideal örgütlenme modeli ordu idi; global toplumun örgütlenme modeli ise, futbol takımı y ada orkestradır. Birinde hiyerarşi önemli iken, diğerinde katılım ve paylaşım önemlidir. Sanayi toplumunun odak noktasında fabrika vardır; global toplum ise, zaman ve mekan sınırı olmayan internete dayanır. PAYLAŞMAYANI BİLMEYEN PAYLAŞILIR Global bir yapılanma için toplumun bütün kesimlerinin ürün, hizmet ve bilgi üretim çalışmalarına katılması gerekir. Başarının yolu paylaşmasını bilmekten geçer. Üretimlerini paylaşmayan kurum ve kuruluşlar, paylaşmasını bilenler tarafından paylaşılır. Bu yüzden, her kurum ve kuruluş, katılım ve paylaşmada pazar mekanizmasıyla birlikte demokratik mekanizmayı da kusursuz ve adil biçimde işletmeye çalışmalıdır. Katılım ve paylaşımın adil olmadığı bir toplumda hiçbir güç üretkenlikle birlikte doğurganlığı da büyütemez. Ekonomi de amaç, kardan daha çok katma değeri arttırmak olmalıdır. Katma değer artarsa, ücretler, maaşlar finans gelirleriyle birlikte kar da artar. Çalışma alanı ne olursa olsun, bütün kurum ve kuruluşların gücü, katma değer oluşturmadaki verimlilikten kaynaklanır. Az kaynakla çok ürün, hizmet ve bilgi üreten kurum ve kuruluş, dünyayı vizesiz dolaşma hakkı elde eder. İster özel, isterse kamu olsun bütün kurum kuruluşların başarısının temelinde üretkenlikle birlikte adalet vardır. Ürün, hizmet ve bilgi üretim sisteminin yapılanmasında ve üretilen katma değerin paylaşılmasında adaletten ayrılmayan kurum ve kuruluşlar uzun ömürlü olurlar. İslam’ın ana kaynaklarında vurgulandığı gibi: “Mülk, küfürle devam eder, zulümle devam etmez”. Bu yüzden, İslam kültüründe bütün kurum ve kuruluşların bilgi ve hikmetle ayakta kalabilecekleri sürekli vurgulanır. Baskı ve şiddetle yönetilen kurum ve kuruluşlar, hiçbir zaman uzun ömürlü olamazlar. Bir yandan globalleşen, bir yandan da glokalleşen kurum ve kuruluşların güç ve başarısı adalette kusursuz olmalarına bağlıdır. Adalette mükemmeli arayan ülkeler gibi, adaletli olma da hata yapmayan kurum ve kuruluşlar yüzyıllarca yaşayabilir. Hayatın içinden gelen yönetim uzmanlarından Robert Townsend, Osmanlı Devleti’nin altı yüz yılı aşkın bir süre ayakta kalmasının sırrını, ülkede adaletin dağıtılmasında yönetimin tam not almasına bağlar. Devlet yönetimi için gerekli olan adalet ilkesi ticari, kamu ve gönüllü kurum kuruluşlar için çok daha gereklidir. Çünkü devletler kusurlarının bedelini uzun dönemde kurum ve kuruluşlar ise, kısa dönemde öderler. Haksızlığın olduğu kurum ve kuruluşlarda üretkenliği arttırmak mümkün olmadığı gibi, üretimi aksatıcı eylemlerden kurtulmak da söz konusu değildir. Bu yüzden ister global, isterse glokal olsun önümüzdeki yıllarda bütün toplumların kurum ve kuruluşlarında verimlilik kadar hukuk ve adalet konuları da tartışılacaktır. Haksızlıkların giderilmediği toplumlarda, yolsuzluklarla birlikte şiddet eylemlerinin önlenmesinde büyük güçlük çekilir. PAZAR YENİLİK YAPMASINI BİLENLERİNDİR Globalleşmeyle “Cumhuriyet”in ilk yıllarında doruk noktasına ulaşan her alanda Batılılara benzeme dönemi büyük ölçüde kapandı. Glokalleşme zorunluluğu, Türkiye’de yeni bir dönemin kapılarını açıyor. Türkiye açık bir toplum yolunda attığı adımlara paralel olarak, kendi kültür ve değerlerine sarılmak zorunda kalacaktır. Çünkü glokalleşme başka kültürlerle bir arada yaşamayı zorunlu kılıyor. Farklı kültürlerle bir arada olmaya hazır olmayan ülkelerin glokalleşmesi hiçbir zaman düşünülemez. Türk işletmelerin Japonya’dan Amerika’ya kadar bütün dünyaya ürünleriyle birlikte sermayelerini de ihraç etmenin yollarını aramaları olumlu bir gelişmedir. Yeni yüzyılın “kolonizatör”leri, kalitenin pasaportu yoktur diyen, kurum ve kuruluşlar olacaktır. Artık ülkeler ordularla değil, glokalleşmesini bilen örgütlerle işgal ediliyor… Glokal kurum ve kuruluşlar yeni oluşmakta olan dünyanın hem fatihleri, hem de misyonerleridir. Glokal dünyada başarılı olabilmek için Mevlana’nın dediği gibi: “Dün geçti. Düne dair sözler de dün gibi geçti gitti. Bugün yeni sözler söylemek gerekir”. Bunun için de bütün kurum ve kuruluşlar, iki günlerini birbirinden farklı kılabilecek glokal stratejiler geliştirmelidirler. Bir toplumda her gelen kuşak, bir önceki kuşaktan daha üretken ve daha bilgili olmazsa, o toplumun yoksullaşmasının önüne hiçbir güç geçemez. Bir ülkenin üretim gücünün arttırılabilmesi için, işi, mesleği ve cinsiyeti ne olursa olsun, herkesin tükettiğinden daha fazlasını üretmesi zorunludur. “Alan el” konumunda olan toplumların, hiçbir alanda söz ve güç sahibi olmaları mümkün değildir. Duvarların yıkıldığı bir dünyada ülkeleri, dünya pazarlarına, tüketmesini değil, üretmesini bilen glokal kurum ve kuruluşlar taşırlar. AYRINTILI BİLGİ İÇİN KAYNAKLAR: 1-Frances Cairncross, The Death of Distance:Hov to Communications Revoluation Will Chance Our Lives. 2-John Micklethwait, Adrian Wooldridge, A Future Perfect. 3-Marshall McLuhan, Understanding Media. 4-Tom Peters, The Circle of İnnovation. 5-Rowan Gibson, Rethinking Future London. 6-E.N.Gürdoğan, Teknolojinin Ötesi. 7-E.N.Gürdoğan, Kültür ve Sanayileşme. 8-Bilal Eryılmaz, Tanzimat ve Yönetimde Modernleşme. 9-Kenichi Ohmahe, Görünmeyen Kıta. 10-George Ritzer, Toplumun McDonaldlaştırılması. 11-Thomas Friedman, Lexus ve Zeytin Ağacı, Küreselleşmenin Geleceği. 12-Dani Rodrik, Yeni Küreselleşen Ekonomi ve Gelişmekte Olan Ülkeler. 13-Robert Townsend, İş Bilenin Para Kazananın. 14-Michael Hammer, Beyond Reengineering. 15-George Soros, Küresel Kapitalizm Krizde. 16-Alvin Toffler, Third Wave. Prof.Dr. E. NAZİF GÜRDOĞAN: 1945 Eskişehir’de doğdu. Üniversite eğitimini İTÜ’de Makina Mühendisliği alanında yaptı. İşletme iktisadı Enstitüsünün uzmanlık programını 1968 yılında tamamladı. Devlet Planlama Teşkilatında 1972’ye kadar uzman olarak çalıştı. Bu arada bir yıl İngiltere’de incelemelerde bulundu. Erzurum Üniversitesinde akademik çalışmalara 1972’de başladı. Doktora çalışmasını 1975’de tamamlayan Gürdoğan 1978’de doçent, 1994’te profesör oldu. Değişik üniversitelerde öğretim üyesi olarak görev yaptı. Çok sayıda özel ve kamu kuruluşunda üst düzey yönetici olarak çalıştı. Mavera dergisinin kurucuları arasında yer aldı. Evli ve üç çocuk sahibidir. Gürdoğan’ın yayınlanmış kitapları: 1-Üretim Planlamasında Doğrusal Programlama. 2-Ticari ve Sosyal Karlılık Değerlendirme Yöntemleri. 3-Teknolojini Ötesi. 4-Kültür ve Sanayileşme, Konuşmalar. 5-Hicaz’dan Endülüs’e. 6-Zaman Aşan Şehirler. 7-Görünmeyen Üniversite. 8-İşletmelerde Yatırım Yönetimi. 9-Kirlenmenin Boyutları. 10-Günler Akarken Çağın Ritmini Yakalamak. 11-New York’tan Los Angeles’a Yeni Roma. 12-İki Dünyanın Hesaplaşması. 13-Girişimcilik ve Girişim Kültürü . 14.Düşünceyi Eylem İçin Bilmek

21 Eylül 2016, 17:16

DÜNÜN BAŞARILARI YARININ BAŞARILARININ GÜVENCESİ OLMAYACAK DÜNYA BİLİNEN KÜRE DÜNYA DEĞİLDİR

================================================= ANKARA'DA OLMAK İÇİN DÜNYANIN BÜTÜN BAŞKENTLERİNDE OLMAK GEREKİR HER YERDE OLMADAN BİR YERDE OLUNMAZ ==================================================== GLOBALLEŞME TİCARETLE DÜNYANIN HER YERİNE GİTMEKTİR ==================================================== Globalleşme, sanayileşme gibi, her alanda büyük değişmelere yol açan, köklü bir dönüşümdür. Bunun için, globalleşmeyle gündeme gelen fırsatlar ve tehditler, her ülkede ayrıntılı araştırmaların konusu olmaktadır. Çünkü globalleşme rüzgarlarından etkilenmeyecek, hiçbir kurum ve kuruluş yoktur. Bu yüzden, her kurum ve kuruluş, globalleşmenin tetiklediği trendlere uyum sağlamak zorundadır.

*

Globalleşme sürecini, kan dökmeden başlatan Gorboçov'un mirasından, dünya siyaset bilime iki ana kavram kaldı. Bunlardan ilki “açıklık” anlamına gelen “glasnost”, ikincisi de “yeniden yapılanma” anlamına gelen “prestorika”dır. Her ülke,globalleşmenin getirdiği fırsatlardan yararlanmak, tehditlerden korunmak için, bütün kurum ve kuruluşlarıyla yeniden yapılanmalıdır.

*

Bütün Üniversitesitelerin MBA programlarında,“Küreselleşmenin İşletmeler Üzerindeki Olumlu ve Olumsuz Etkileri” sürekli tartışılır . Küreselleşmeyle “Büyük Bir Pazar”a dönüşen dünyada, işletmelerin başarılarının kaynağında pasaport taşımayan ürün ve hizmetleri vardır .

*

Globalleşme bütün kurum ve kuruluşları pasaport taşımayan ürün , hizmet , bilgi ve bilgelik üretmeye zorluyor.

*

Globalleşmede en etkili , en güçlü kaynak , "olduğun gibi görünmek göründüğün gibi olmaktır ."

*

Dünyada getirisi en büyük olan sermaye dürüstlüktür.

22 Eylül 2016, 12:17

SOFRASINI PAYLAŞMAYANIN SOFRASI PAYLAŞIR SOFRAYI PAYLAŞMAK İBRAHİM PEYGAMBER GELENEĞİDİR

================================================= Ekonomik, siyasal ve kültürel boyutlarıyla, hayata değer katmanın, insanların değerini artırmanın en önemli ve en etkili ve en etkili yolu: Üzerine uzanan ellerin çok olduğu geniş sofralar açmaktır. Toprağı Mesnevi'nin öyküleriyle mayalanan Anadolu'da, insanların gönülleri, sofraları ve evleri dostlarına sürekli açıktır. Anadolu insanı bir kişilik sofrada iki kişinin, iki kişilik sofrada dört kişinin, üç kişilik sofrada dokuz kişinin doyacağına bütün gönlüyle inanır. Sofraların üstsel olarak büyüyen bir bereketi vardır.

*

Bir sofranın tetiklediği sinerji, üzerine uzanan ellerin sayısıyla, doğru orantılı olarak artar. Dünyanın neresinde olursa olsun, bütün sofralar sahiplerine gizemli bir güç kazandırır. Bir sofrada iki kere iki her zaman dörtten çok daha büyüktür. Dünyanın her yerinde, insanlar tanıdıkları, sevdikleri ve güvendikleri insanlarla, iş birliği ve ortaklık yapmaya büyük özen gösterirler. Geniş arkadaş halkaları olan insanlar, her zaman her yerde, büyük atılımların mimarları olurlar. Bir sofra etrafında bir araya gelenler, birbirlerine kolay kolay kötülük yapamazlar.

*

Başarılı insanların arkasında, her zaman zengin bir telefon ve adres defteri vardır. Yönetim Danışmanı Keith Ferrazzi, “Asla Yalnız Yeme” isimli kitabında, başarısını telefonmunda kayıtlı aradığı zaman, kendisine hemen cevap verebilecek, beş binden fazla arkadaşına boçlu olduğunu önemle vurgular. Başarılı olmada insanların bildikleri işler kadar, bildikleri kişiler de önemlidir. Dünyada hiç kimse kendi başına yeterli değildir. Herkes dayanışmaya muhtaçtır, herkes yardımlaşmaya ihtiyaç duyar.

*

Her insan başka insanların zirvelere çıktıkları merdivenlerden yararlanarak zirvelere tırmanır. Başarının tarih boyunca hiç değişmeyen formülü, karşılığında ne geleceğini hiç düşünmeden, hiçbir karşılık beklemeden vermektir. Verilenler önünde ya da sonunda, er ya da geç katlanarak geri döner. Görünen ve görünmeyen dünyada nokta kadar iyilik ve nokta kadar kötülük karşılıksız kalmaz. Başarılı insanlar aldıklarından daha fazlasını verirler. Karşılık beklemeden verenlere, karşılık beklenmeden verilir.

*

Mobil toplumda Google'un Facebook'un, Twitter'ın, Linkedin'ın değeri, onlardan yararlanan insanların sayılarıyla doğru orantılı olarak artar. Aynı şekilde, kare dünyada insanların başarısı da, yardım eli uzatılan insanların sayılarıyla doğru orantılı olarak büyür. Geniş yeryüzü sofraları açanlara çok daha geniş gökyüzü sofraları açılır. Dünya yardım edenlere yardım edildiği, sevenlerin sevildiği, doğruların doğrularla tartıldığı, “Yeni Bir Yunus Çağı”na girdi. Yeni dünyada hiçbir şeyin eğrisine yer yoktur.

*

Gelecekte ortaya çıkacak trend araştırmalarının öncüsü John Naisbitt'in vurguladığı gibi: “Yirmibirinci yüzyılın en heyecan verici başarısı, teknoloji sayesinde değil, insanın öneminin ve değerinin artması, daha iyi kavranması sayesinde olacaktır.” Kurum ve kuruluşlarda insanın bir türevi olan entelektüel kaynaklar, çoktan finansal kaynakların önüne geçti.

*

Önyargısız içerikleriyle, iyilikleri özendirmeyi, kötülükleri önlemeyi amaçlayan ve dünyada milyonlarca insana ulaşmayı başaran blogların sofraları herkese açıktır.

*

Dünyanın her yerinde yerken yalnız yiyenler, bütün yüklerini kendileri yalnız taşırlar.

*

Sofralarda yalnızca yemekler değil, bilgiler, birikimler, bilgelikler de paylaşılır.

*

Sofralarda yalnızca yemekler değil, bilgiler, birikimler, bilgilikler de paylaşılır.

*

Dünya bilgi zenginleriyle yaşanır kılınır.

*

Bilgi bilgeliğin kapısıdır.

22 Eylül 2016, 21:33

TÜRKİYE'NİN YİRMİNCİ YÜZYILI ŞAİRLER YÜZYILIDIR

=============================================== Dünyanın her yerinde savaşları politikacılar başlatırl, şairler de durdururl. Doğu ile Batı'nın çatışma alanı Anadolu'da Yirminci yüzyıl, bir politikacılar yüzyılı olmaktan daha çok bir şairler yüzyılı oldu.

*

Anadolu'nun dört büyük şairi, düşünce ve şiirlerine yansıttıkları misyon ve vizyonlarıyla, Türkiye'nin sorununun, Batılılara benzemek değil, Batılılardan farklı olmak olduğunu gösterdi.

*

Yahya Kemal "Süleymaniye'de Bayram Sabahı" şiiriyle, Anadolu'nun görkemli dönemlerini, Yirminci yüzyılda yeni bir yüze, yeni bir söze dönüştürdü. O Anadolu'nun şairler yüzyılında gelmiş, tarihle düşünen büyük bir Osmanlı şairiydi.

*

Mehmet Akif, savaş yıllarının Anadolu'sundan "tek dişi kalmış" Avrupa'ya baktı, savaşı şiire, şiiri savaşa yansıtarak, şairler yüzyılının ana sütunlarından birini oluşturdu. Onun en büyük eseri, "korkma" diye başlayan, Türkiye'nin "Milli Marşı"dır.

*

Necip Fazıl "Çile" şiiriyle, kendi dönüşümden yola çıkarak, bütün taşları yerinden oynatılan Anadolu'nun yeniden inşa edilmesi için, izlenmesi gereken eksiksiz bir yol haritası sundu ve Anadolu'nun geleceğindeki vazgeçilmez yerini aldı.

*

Sezai Karakoç, uzun "Taha'nın Kitabı" şiiriyle, şairler yüzyılında, Anadolu insanının ölümünde sonra kalkarcasına, nasıl dirileceğinin müjdesini verdi. Şairler yüzyılında, şiirsiz medeniyet, medeniyetsiz şiir olmaz, diyen Karakoç, gerçekte kutsal kültürle yoğrulan tek madeniyet olduğunu ve onun doruklarına şiirle ulaşıldığını, sürekli vurguladı.

*

Şairler yüzyılının şairleri, bütünle bağlarını koparmayan şiirleriyle, Anadolu insanının kültürel hayatıyla birlikte siyasal hayatına da ışık tuttu.

*

Büyük şairler, meyvada ağacı, ağaçta ormanı görmesini bilir ve dünyayı kucaklayan en geniş , en derin vizyona sahiptir.

*

Şairler şiirleriyle düşünür, şiirleriyle konuşur, şiirleriyle bilinir, şiirleriyle rüya görür.

*

Büyük şairler gerçekleşmeyecek rüyaları görmez.

22 Eylül 2016, 21:43

HEM MARX HEM NIETZCHE YANILDI NE TANRI ÖLDÜ NE DİN YOK OLDU

================================= İsterer kutsal, isterse seküler kaynaklardan beslensin, bütün ülkelerin, kurumların ve kuruluşların ana sorunu, dünyanın sınırlı kaynaklarını, insanlığa en yararlı bir biçimde değerlendirmektir. İnsanın olduğu yerde, temel ihtiyaçların karşılanması için, üretim vardır. Üretim ve tüketimin uyum ve denge içinde düzenlenmesi, bütün bilimlerin ana konusunu oluşturur. Ekonomi sanatların en eskisi, bilimlerin en yenisidir.

*

Tüketim ve üretimin odak noktasına iyilikleri ve kötülükleriyle insan yerleşir. İyilik peşinde koşanlar ekonomiyi güçlendirirler, kötülük peşinde koşanlar zayıflatırlar. İnsan ekonominin gölgesi değil, ekonomi insanın gölgesidir. Sağlıklı bir ekonomik yapı için, hayatın merkezini, seküler kültürün ''ekonomik insan''ından önce kutsal kültürün, varlığa sevinmeyen, yokluğa yerinmeyen ''derviş insan''ının oluşturması gerekir.

*

Dünyadaki son iki yüzyıldaki gelişmeler, insanlığın ''afyonu''nun kutsal kültürün değerlerinin değil, ''Tanrı yoksa herşey mubahtır'' diyen seküler kültürün değerlerinin olduğunu gösterdi. Hem Nietzsche, hem Marks, yanıldı. Ne Tanrı öldü, ne de kutsal kültür. İnsanlar var oldukça, kutsal kültür de var olacaktır. Kutsal kültürün ışığı, hiçbir zaman sönmez. Varoluşun kaynağı Tanrı''dır.

*

Dünyanın kültürel dokusuyla birlikte, ekonomik yapısının güçlü olabilmesi için, kutsal kültürün değerleriyle, insanların istekleri ile ihtiyaçları arasına aşılmaz engeller inşa edilmelidir. Dünyanın yenilenmeyen, sınırlı kaynaklarıyla, insanların sınırsız isteklerinin karşılanması mümkün değildir. Yeryüzünün kaynakları, bütün insanların temel ihtiyaçlarını karşılar. Ancak yalnızca Amerikalıların bile, isteklerini karşılamaya yetmez.

*

Seküler kültürün sürekli büyüterek, yıldan yıla yeni boyutlar kazandırdığı istekler, kutsal kültürden kaynaklanan değerlerle dizginlenmezlerse, dünya ekonomik ve siyasal krizlerden kurtulamaz. Krizlerin kaynağına bakıldığında, sınırlı ihtiyaçlarından önce sınırsız isteklerinin karşılanması için, kan dökmeye hazır, iktidar tutkunu, açgözlü, doyma bilmeyen insanlar görülür. Onlar iktidarlarını korumak için, dünyayı ateşe vermeye hazırdırlar.

*

Tanrısız dünya, inançsız toplum, değersiz ekonomi ve ruhsuz insan isteyen seküler kültür, yol açtığı küresel ısınmayla, yeryüzündeki bütün canlı hayatını tehdit ediyor. Yirminci yüzyıl dünya savaşları yüzyılıydı. Yirmibirinci yüzyıl ise, doğal afetler yüzyılı olacak. Ekonomik, siyasal ve çevresel krizler birbirini izleyecek.

*

Usta şair Paul Claudel''in vurguladığı gibi: ''Görünen dünya, görünmeyen dünyadan ayrı düşünülmemeli. Tanrı''nın evrenini iki dünya oluşturur.''

*

Kutsal kültür iki dünya, seküler kültür tek dünya kültürüdür.

*

Tek dünya diyen kültür, iki dünyayı birden yitirir.

*

İnsanların canları ölür ruhları ölmez.

*

Can ruhun yongasıdır.

22 Eylül 2016, 22:26

TALİP KUL İLE YAPTIĞIMIZ EKONOMİ ÜZERİNE SÖYLEŞİ

==================================================== TOPLUMLARIN AFYONU DİN DEĞİL EKONOMİ OLDU. EKONOMİ BURNUNA HALKA TAKMAYANLARIN BURNUNA HALKA TAKAR EKONOMİ İYİ BİR KÖLE KÖTÜ BİR EFENDİDİR ==================================================== BİR LOKMA BİR HIRKA TÜKE BİN LOKMA BİN HIRKA ÜRET =================================================== Harvard Business Review’da yayınlanan “Kare Dünya” makalenizden hareketle yeni dünya için neler söylemek istersiniz? ==================================================== Bu makalemde dünyanın artık şeffaf olması gerektiğini vurguladım. Tıpkı Mevlana’nın göründüğün gibi ol sözündeki gibi herkes göründüğü gibi olmak zorunda. Hiç kimsenin ikiyüzlü davranması mümkün değil, çifte standart mümkün değil. Dürüstlük yeni dünyada mecburi istikamet. Eskiden söz uçar yazı kalır denilirdi. Artık söz de yazı da kalıyor uçmuyor, her şey tespit ediliyor.

*

Çin ve Rusya sonuna kadar pazar ekonomisi uyguluyor. Küba düne kadar direniyordu. Şimdi onlarda bayrağı çektiler çünkü doğal olan pazar ekonomisidir. Çünkü pazar ekonomisi iyilikte, dürüstlükte, güzellikte, verimlilikte, üretimde yarışmadır.

*

Yeni dünyada kurumların, kuruluşların, ülkelerin gücü ürettikleri ürünün gücünden, ürettikleri bilginin gücünden geliyor. Bunun için Sezai Karakoç’un güzel bir yöntemi var. O diyor ki Türkiye’nin, İslam dünyasının batı karşısında yeniden üstünlük kazanabilmesi için yapması gereken iki şey var. Bir üretimde batı dünyasıyla doğru orantılı bir yarışa girecek, üretimde hiçbir zaman onlardan geride kalmayacak, tüketimde ise ters orantılı bir yarışa girecek.

*

Tasavvufun kavramlarıyla söylersek tüketirken bir lokma bir hırka üretirken bin lokma bin hırka üreteceksin. Bizim kültürümüz veren el kültürüdür. İnsanlar, ülkeler veren el olmazlarsa saygınlıkları olmaz. İnsana, kurumlara değer katan iki günlerinin bir olmamasıdır. Eğer kurumlar kuruluşlar değişime ayak uyduramıyorsa, iki gününü farklı kılamıyorsa pazardan çekmek zorunda kalırlar, ayakta kalamazlar.

*

Tarım toplumun yöntemleriyle sanayi toplumunun problemleri nasıl çözümlenmiyorsa, bilgi toplumunun sorunları da sanayi toplumun yöntemleriyle çözülmez. Bu noktada yeni şeyler söylemek gerekiyor. Yeni olmak zorundayız farklı olmak zorundayız. Bunu Mevlana 750 sene önce söylemiş:

*

Her gün bir yerden göçmek Ne iyi Her gün bir yere Konmak ne güzel Bulanmadan, donmadan Akmak ne hoş Dünle beraber Gitti cancağızım Ne kadar söz varsa Düne ait Şimdi yeni şeyler Söylemek lazım

*

Her alanda yeni şeyler söylemek zorundayız. Dünya bildiğimiz dünya değil çünkü.

*

“ORDU MİLLET GİRİŞİMCİ MİLLETE DÖNÜŞMELİ” ==================================================== ”Global dünyada silahlarla değil, markalarla savaşılır” demişsiniz. Bu markaları nasıl oluşturacağız? =================================================== Bu yeni dünyada artık silahlarla değil markalarla savaşılıyor. Yeni dünyada kalite pasaport taşımaz. Siz kaliteli ürün, hizmet üretirseniz bütün bir dünyayı vizesiz, pasaportsuz gezersiniz. Bu bağlamda Rahmetli Özal Türkiye’nin kapalı yapısını açık yapıya dönüştürdü. İthalatçı Türkiye’yi ihracatçı Türkiye’ye çevirdi. Tüketen ülke, üreten ülkeye dönüştü.

*

Ordu milletin girişimci millete dönüşmesi gerekir. Yeni dünyada ordu milletlere yer yok çünkü ordularınızla Avrupa’ya, Amerika’ya, Çin’e, Rusya’ya, Japonya’ya… Gitmeniz mümkün değil. Ama ürünlerinizle, markalarınızla, kurumlarınızla, aydınlarınızla, finans kuruluşlarınızla dünyada istediğiniz her yere gidebilirsiniz.

*

Kapalıçarşı’da Fesçiler Kapısı’nda “el kasibu habibullah” yazar. Kazanan üreten Allah’ın sevgilisidir. Yeni dünyada kazananlar sadece Allah’ın değil şehirlerinin, ülkelerinin, ailelerinin sevgilisi oluyorlar. Çünkü onlar üreten insanlar, veren insanlar, iki günü farklı kılan insanlar, insanlara balık dağıtan insanlar değil balık tutmasını öğreten insanlar,işveren insanlar. Günümüzde bir insana yardım etmenin en güzel yolu ona iş vermektir.

*

Devletçi toplumların değil milletçi toplumların devrindeyiz. Artık devletlerin güçlü olması milletlerin de güçlü olduğu manasına gelmiyor. İşte Ortadoğu ülkelerinde Irak, Libya güçlüydü, Rusya güçlüydü ancak bu güç halka yansımadıktan sonra bir işe yaramıyor. Güç üreten insanlarda, girişimci insanlardadır günümüzde. “MUKADDİME VE MESNEVİ” ================================================ Yani John Mill’in dediği gibi “Devleti oluşturan bireyler ne kadar güçlüyse ve değerliyse, devlette o kadar güçlü ve değerlidir” değil mi? ================================================= Özal bu görüşünü çok tekrarlardı. Devletin güçlü olması milletin güçlü olduğu manasına gelmez. Devletin güçlü olması için milletin güçlü olması gerekir. Millet güçlü olursa devlet de, ordu da, tüm kurumlar da güçlü olur derdi.

*

Milletin güçlü olması demek üretimin güçlü olması demek. Üretimin güçlü olabilmesi için adil bir yönetim şarttır. Onun için adil yönetim bizde temeldir. Ekonominin, politikanın, kültür sanatın temeli adil yönetimdir.

*

Osmanlı’da bir adalet dairesi vardır. Orada denilir ki sultanın gücü ordusundan gelir ordunun gücü hazinesinden gelir. Hazine maliyeden gelir. Maliye milletten alınan vergilerden, üreten insanlardan gelenlerden oluşur. Üretimin gücü de adil yönetimden gelir. Bir ülkede adil yönetim varsa oradaki insanlar üretici olur,veren el olur. Bunlar çok vergi verir… Bu bir dairedir. Buradaki faaliyetlerden birisi eksik olursa, tam anlamıyla hakkı verilmezse iş akamete uğrar.

*

İbni Haldun devletin hiçbir zaman ticaretle uğraşmaması gerektiğini söyler çünkü devlet ticarete taraf olursa orada adalet sağlanmaz. Bu çok liberal bir bakış açısı. Devletin müdahale etmemesi gerektiğini ısrarla 1400’lü yıllarda vurgulamıştır. Adam Smith’den yüzlerce yıl önce bunu söylemiş…

*

Gölcük’te yaptığımız İbni Haldun Panelinde katılımcılara da ısrarla ifade ettim ve vurguladım. Geleceğin Türkiye’sini inşa edecek insanların bir elinde Mevlana’nın Mesnevisi bir elinde İbni Haldun’un Mukaddimesi bulunmalıdır. Mesnevi ile iç dünyayı zenginleştirecekler. Mukaddime ile dış dünyalarını, ekonomilerini, yönetimlerini, hizmetlerini zenginleştirecekler. Kısacası bu noktada bu iki esere geri dönmemiz gerekiyor.

*

Felsefeciler Aristo’nun ele almadığı konu yoktur derler. Biz de Mesnevi’nin ve Mukaddime’nin ele almadığı, tartışmadığı konu yoktur noktasındayız. Adam Smith’de, Karl Marx’da bulunamayan şeyleri bu eserlerde bulabilir herkes…

*

İslam iki dünya medeniyedir. Hem dünya hem ahiret der. Dünya ve ahireti altın oranda harmanlar. Seküler kültür gibi varsa da yoksa da dünya, üretim, ekonomi demez. Uzak Doğu kültürü gibi de hiçlik peşinde koşmaz.

*

Bizim insanımız Yunus gibi yaşamasını da Sinan gibi inşa etmesini de bilir. Bugün dünyaya huzur getirecek olan insanlarımız Yunus ve Sinan gibi olmalıdırlar. Sinan gibi Süleymaniye’ye inşa edecek idrake, Yunus gibi sade yaşayacak bir intizama sahip olmalıdırlar. ============================= Yerli otomobil için fikriniz nedir? ============================= Yeni dünyada mühim olan yerli malı üretmek değil. Dünya malı üretmektir. Yerli malı ürettiğinizde sadece kendi ülkenizde kalır. Ama dünya malı üretirseniz hem kendi ülkenizin hem dünyanın ihtiyaçlarını karşılarsınız.

*

Mühim olan yerli otomobil değil dünya otomobili üretmektir. Hiçbir otomobil firması 16 bin parçasını bir yerde üretmez. Tüm otomobil firmalarının dünyanın her yerinde yatırımları var. Biz Ford’a Amerikan arabası ya da Fiat’a İtalyan arabası mı diyeceğiz? Ford Gölcük’te 300 bin 400 bin araç üretiyor yarısını ihraç ediyor. Şimdi biz buna Amerikan malı mı diyeceğiz? Bazı araçların %80 dışarıda üretiliyor.

*

Türkiye’nin hammaddesinden, Türkiye’nin işçisinden yararlanıyorlar. Türkiye’de model üretiyorlar. Türkiye’den dünyaya ihracat yapıyorlar. Dolayısıyla artık çok karıştı. Önemli olan ürünün kalitesini artırmak, sürekli verimliliğini artırmak, her gün yenilenmektir. Bilginin, kalitenin, teknolojinin vatanı, pasaportu yoktur.

*

Apple, IBM dünya markasıdır, Starbucks bize kendi kahvemizi pazarlıyor dünya markasıdır. Bizim insanımız güzellikte, dürüstlükte yarışmasını artık öğrenmek zorundadır. Bu yarışmaların olmadığı bir ülkede verimlilik ve gelişme olmaz.

*

Marksistler çatışma olmadan, kutsal kültüre sahip olanlar yarışma olmadan gelişme olmaz derler.

*

Bir Afrika atasözü der ki: “Afrika’da her sabah bir ceylan uyanır, En hızlı aslandan daha hızlı koşması gerektiğini yoksa öleceğini bilir. Afrikada her sabah bir aslan uyanır, En yavaş ceylandan daha hızlı koşması gerektiğini yoksa aç kalacağını bilir. Aslan ya da ceylan olmanızın bir önemi yoktur. Yeter ki güneş doğduğunda koşmak zorunda olduğunuzu bilin.”

*

Çinliler bu sözleri fabrika duvarlarına yazmışlardır. Bu çok önemli bir metafor ve benzetme. İnsanlar devletler iyiliklere aslanlar gibi koşmaz, kötülüklerden ceylanlar gibi kaçınmazsa hayatı güzelleştirmek, kaliteli bilgi ve hizmet üretmek mümkün değildir.

*

Kayserililerin dediği gibi alırken iki kere ikiyi üçe getirmek satarken beşe getirmektir. Yani alırken maliyeti en aza indirmek satarken gelirleri en üste çıkarmak için çaba göstermek. İbni Haldun’da Mukaddemesinde ticareti böyle tarif eder. İyi fiyata alıp iyi fiyata satmak.

*

İslam medeniyeti Hristiyanlar, Eski Romalılar ya da Yunanlılar gibi ticareti küçümsemez bilakis özendirmek için çaba gösterir. Hz. Peygamber ve Hz Hatice Mekke’nin büyük tüccarlarındandı.

*

Düşünün hanımların bile tüccar olduğu bir toplum. Ebu Hanife hem alim hem tüccar. Bunlar ticaretin en güzel örnekleridir. Finans ticareti desteklediği sürece desteklenmelidir. Yoksa para ticaretine dönüşmemelidir. =============================== Girişimciliği nasıl canlandırırız? =============================== Bilgi toplumunda iş kurmak artık bir sermaye meselesi olmaktan çıkmıştır. İş sahibi olmak için artık para sahibi olmak değil bir yenilik bir fikir sahibi olmak gerekiyor. Facebook’un, twitter’ı, Google’ı… kuranların paraları yok, Steve Jobs’un parası yok ama muhteşem fikirleri var.

*

Eğer yeni bir fikre sahipseniz bunu hayata geçirecek parayı dünyanın her yerinden bulursunuz. Türkiye’de Kosgeb var, Tübitak destekli finansmanlar var, finansman şirketleri var.

*

Anadolu’da söylendiği gibi tabağınızda balınız olsun, arısı Bağdat’tan gelir.

*

Türkiye’de bulamazsanız dünyanın her yerinde muhteşem fonlar var yine…Hindistan’da, Avrupa’da, Amerika’ da var. Artık sınırlara bağlı kalmamak gerekir.

*

Öyle olsaydı Apple sadece Amerika’da kalırdı. Oysaki Çin’de bile millet Apple sırasına giriyor. Bakın Google’ın bilmediği soru yok. Prof. Google mı diyelim, Molla Google mı diyelim Artık bilgiye ulaşmakta sorun olmaktan çıkmıştır. Artık orijinal, uygulanabilir bir fikrin olsun yeter ki…

*

Girişimcilik için risk almasını bilmek lazım. “Korkak bezirgan ne kar eder, ne zarar eder” Bir işletmecinin alabileceği en büyük risk hiç risk almamasıdır. İki politikacı tipi vardır. Biri benim iki gömleğim var. Biri kefenlik biri bayramlık biri de vardır der. Ve milletin önünü ve ufkunu açar. Bir de şapkam vardır. Al git dediklerinde alır giderim diyen vardır ki bunun topluma hiçbir faydası dokunmaz.

*

Aklı açık, kalbi açık, ufku açık kişiler girişimcilerdir. Bu konuda gönül gözü de mühimdir.

*

“GİRİŞİMCİLİK DENİLİNCE AKLA TASAVVUF KÜLTÜRÜ GELİR” ==================================================== Girişimcilik ve tasavvuf üzerine neler söylersiniz? Örneğin Gümüş Motor’u bu konuda örnek olarak vermek mümkün müdür? ==================================================== Girişimcilik denilince akla tasavvuf kültürü gelir. Tasavvuf kültürü algılandığının aksine hayatın içinde bir kültürdür. Güzel olma, veren el olma kültürüdür tasavvuf. İnsanları el açmaktan kurtaran bir kültürdür tasavvuf.

*

Bu noktada Ahmed Ziyaeddin Gümüşhane ve İskenderpaşa Dergahı çok önemli bir örnektir. Ahmed Ziyaeddin Gümüşhanevi yardımlaşma sandıkları, matbaalar, okullar kurdurmuştur. Yardımlaşma sandıklarıyla iş kuranlara finansman sağlamıştır. Yardımlaşma sandıkları finans kuruluşlarının ilk örneklerinden biridir. Osmanlı’nın son yıllarından Cumhuriyet’in ilk yıllarına kadar bu böyle devam etmiştir. O gelenek halen devam etmektedir. İskenderpaşa’nın son büyüklerinden Mehmed Zahid Kotku da Mekteb-i Nefise mezunu, teknik eğitim almış bir insandır.

*

Zahid Kotku hocaefendi sağına motor profesörü Erbakan’ı soluna iktisat profesörü Sabahaddin Zaim’i almış. Beraber Almanya’dan Gümüş Motor fabrikasının patent aldığı fabrikayı gezmişler.

*

Yani bir hocaefendi bir şeyh düşünün sağında bir motor profesörü var, solunda bir iktisat profesörü var. İslam veren el medeniyetidir. Çünkü dünyanın hiçbir yerinde alan elin kıymeti, itibarı olmaz. O yüzden daha toplu iğne üretilmeyen dönemde bu dergâhın öncüleri Gümüş Motor fabrikasını kurmuşlardır.

*

O fabrika son zamanlara kadar ayaktaydı. Gümüş Motor Türk tarımını değiştirmiş, o motoru öyle fonksiyonel yapmışlardı ki traktöre dönüştürmüşler, pulluğa dönüştürmüşler. Sadece sulamada kullanılmamış, ulaşımda da kullanılan bir motor olmuş.

*

Hatta ben birkaç öğrencime bitirme tezi olarak Gümüş Motor’u verdim. Bu konunun üstünde önemle durulması gerekir. Türkiye’nin sanayicilik tarihinde bu fabrikanın çok ayrı bir yeri vardır.

*

Ellili yıllarda Zahid Kotku dermiş ki yakınlarına bu mühendislere yardımcı olun, bunlar ileride ülkeye çok büyük hizmet edecekler, çok büyük katkıları olacak dermiş. İşte o mühendislerden biri Erbakan’dır, biri Özal’dır, Recai Kutan’dır, Fehim Adak’tır.

*

Bizim kültürümüzde yoksullar gibi yaşamak bir erdemdir. Ama yoksulluk bir erdem değildir. Yoksullukla herkesin savaşması gerekir. Bu toplumsal bir sorumluluktur. Eğer bir toplum yoksulsa politikacısı da, akademisyeni de, sıradan insanı da, sanayicisi de sorumludur. Onun için İslam iki dünya medeniyetidir. Tek dünya değil!

*

O yüzden ekonominin, finansmanın içinde, pazarlamanın içinde, üretimin içinde bir medeniyet. Geçmiş tarihimize baktığımızda muhteşem örnekleri de verilmiş. Günümüzde de verilebilir. Bunun yolu da üretmekten geçiyor. Veren el olmaktan geçiyor. Yoksulluğun üstesinden gelmekten geçiyor.

*

Tasavvuf kültürü bunu çok güzel anlatıyor. Tüketirken bir lokma bir hırka üretirken bin lokma bin hırka… Bir insanın, kurumun, devletin değeri topluma ne veriyor, toplumdan ne alıyor ona bakarak karar verilir derler. Bir kurum bir devlet bir vatandaş bir üretiyor bir tüketiyor. Bu topluma katkısı bulunmayan, faydasız bir insandır. Toplumu toplumdan aldıklarından daha fazlasını alanlar değiştirir.

*

İslam dünyasının üç büyük problemi vardır. İslam dünyası çok kötü bir haldedir. Hazinelerin, petrol denizlerinin üstünde ancak dünyaya el açıyor. İnsanlar canı pahasına Avrupa’ya sığınmak için yarışıyor. Bunun üstesinden gelinmesi lazım.

*

Girişimcilik alan el değil veren el olmasını öğrenmektir, risk almasını bilmektir. Girişimcilik Mevlana’nın dediği gibi yeni olmasını bilmektir. Yunus’un dediği gibi her gün yeniden doğmaktır. O zaman dünya da değişir. Dünyanın peşinden koşmanıza gerek kalmaz. Dünya sizin peşinizden koşar.

*

Arı kovanının dışına çıkmazsa bal yapamaz. Girişimciler yerellikten küreselliğe uzanmalıdır. Finansmanı dünyanın her yerinden sağlarlar.

*

Kırk proje yapıp bir proje uygulamak gerekir. Öyle hiç hesap yapmadan kırk yatırım yaparlarsa 39u başarısız olur. Konya holdingleri buna örnektir. Güzel fizibilite çalışması yapmak zorundalar, çok ciddi analiz yapmak zorundalar,.

*

Gerçekten tabaklarında bal varsa bir girişimcilik peşindelerse imkanları varsa yeni bir ürün geliştiriyorlarsa tüm dünyadan finansman da bulurlar, pazar da bulurlar. Her şey bulunur. Yeter ki aramasını bilsinler, ne istediklerini bilsinler

23 Eylül 2016, 14:27

İSLAM AVRUPA'SIZ OLUR AVRUPA İSLAM'SIZ OLMAZ İSLAM EN SONDA GELEN ANCAK EN BAŞTA OLANDIR

============================================= Ortadoğu''da, Uzak Asya''dan gelen ve Küçük Asya''ya yerleşen Türklerin, zengin tarihini anlamadan, İslam dünyası anlaşılmaz. İslam''ın doğuşunda olduğu gibi, olağanüstü bir hızla büyüyen Osmanlı Devleti, Doğu ile Batı''nın hem yarıştığı, hem de savaştığı bir ortak coğrafya oldu. Asya, Avrupa ve Afrika''nın odak coğrafyasının bin yıllık tarihi, Hristiyanlık ve Müslümanlık çevresinde yoğunlaşan, Doğu ve Batı ülkelerinin kimliğini inşa etti.

*

Balkanlar, Kafkaslar ve Akdeniz ülkelerini bünyesinde taşıyan Osmanlı Devleti, altı yüzyıl boyunca, Hristiyan Batı ve Müslüman Doğu dünyasındaki devletlerin tarihinde, Hammer''den Lamartine''e kadar, bir çok tarihçinin vurguladığı gibi: Büyük bir yer tutar ve önemli bir görev yüklenir. Bu yüzden, Batı dünyası İslam dünyasına karşı soğuk davranabilir, İslam dünyasından uzak durabilir. Ancak Batı dünyası, İslam dünyası olmadan, varlığını koruyamaz. Amerika''nın İslam dünyasından alması gereken çok ders var.

*

Tarihçi Kemal Karpat''ın kitaplarında ayrıntılı olarak açıkladığı gibi: Osmanlı Devleti''nin 1860''larda Lübnan''da geliştirdiği ve uyguladığı dini ve idare düzen, 1975''lere kadar barış ve güveni sağladı. Aynı yönetim düzeni, Balkanlar''da dört yüzyıl başarıyla uygulandıktan sonra, Avrupa ülkelerinin baskısıyla 1876 yılında yıkıldı. Barış bölgesi Balkanlar, sonu gelmeyen ve önü alınamayan, savaşların ve göçlerin vatanı oldu.

*

Eski Yogoslavya''da hiçbir etkin topluma öncelik tanımayan Osmanlı''nın ''Millet Sistemi''ne dayanan federal yapı, yönetimde Sırpların üstünlük sağlamasını önleyemediği için, çok kanlı bir iç savaşla dağıldı. Sırpların kendi kimliklerini, Boşnaklara, Arnavutlara, Türklere, Hırvatlara ve Makedonlara kabul ettirmeye kalkışmaları, Avrupa''nın ortasında, Balkanların yakılıp yıkılmasına yol açtı. Balkanlaşma salgın bir hastalık gibi, bütün Osmanlı coğrafyasına yayıldı.

*

Avrupa''nın önde gelen ülkeleri, İngiltere, İspanya, İtalya ve Belçika''nın dünyadaki kimlik arayışlarına sağlıklı çözümler bulabilmeleri, Müslüman ve Hristiyan dünyanın ortak tarihlerini, birlikte yeniden yazmalarına ve yeniden yorumlamalarına bağlıdır. Batı''nın her ülkesinde bir İslam dünyası olduğu gibi, Doğu''nun da her ülkesinde bir Hristiyan dünyası vardır. Hristiyanlar da, Müslümanlar da, aralarındaki mezhep farklılıklarına saygı göstermek zorundalar.

*

Batı dünyası, İslam dünyasındaki demokrasi hareketlerine önem vermez ve destek olmazsa, İslam ülkelerindeki savaşları büyütmekle kalmaz, Suriye ve Irak''ta olduğu gibi, kendisini savaşın içinde bulur. İster Doğu''da, ister Batı''da olsun, demokrasinin tarafında olmayan ülkeler, savaşın tarafında olurlar.

*

Demokrasi Batılıların tekelinde değildir. Batı dünyası, ''Atina'' demokrasisini bildiği kadar, ''Medine'' demokrasisini de bilmelidir.

*

Batı Doğu''yu, Doğu Batı''yı demokrasiye davet eder, demokrasi din değildir, dinler de savaşmaz.

*

Demokrasileri yoksul olan ülkelerin çatışmaları kanlı olur.

*

Bir ülke demokrasisinden belli olur.

*

Seçim olan yerde savaş olmaz.

*

Demokrasi seçilme ve seçmedir.

23 Eylül 2016, 21:43

ABDÜLHAMİT GÜLER İLE KİTAP ÜZERİNE BİR SOHBET:KİTAP HAYATTIR HAYAT KİTAPTIR BÜTÜN KİTAPLAR BİR KİTABI ANLAMAK VE ANLATMAK YAZILMIŞTIR.MAVERA DERGİSİ

KURUCULARI VE YAZARLARIYLA İNSANLIĞIN BU BİRİKİME KATKIDA BULUNMAK İÇİN ELLERİNDEN GELENİ YAPTILAR

23 Eylül 2016, 21:54

SULTAN ABDÜLHAMİT'İN MUHTEŞEM PROJESİ

======================================= Türkiye’nin en büyük mirasçısı olduğu Osmanlı Devleti, Söğüt’te küçük bir Anadolu beyliği olarak kuruldu. Kuruluşunun üzerinden iki yüzyıl geçer geçmez, Akdeniz ile Karadeniz arasında yer alan Doğu Asya ve Doğu Avrupa’da kendisine geniş bir alan açtı, yüzyıllarca dünyanın en güçlü devleti oldu. Osmanlı Devleti, son Balkanlar, Kafkaslar ve Orta Doğu milletler birliğidir. Bu bağlamda, Avrupa Birliği’nin ilham kaynağıdır.

*

Hicaz Demiryolu, dünyanın ekonomik, siyasal ve kültürel politikasında, “Taçlı Diplomat” olarak anılan Abdülhamit’in, son büyük kurumsal girişimcilik örneğidir. Ekonomik boyutlarından daha çok kültürel boyutları vardır. Hicaz Demiryoluyla, İslam coğrafyasının şehirlerini, Mekke saatine ayarlama, her Müslümanın ömründe bir kere gerçekleştirmek zorunda olduğu “Hac Yolculuğu”nu kolaylaştırma, sevdirme ve ticareti özendirme amaçlandı. Abdülhamit, ticaretin olduğu coğrafyada, savaş olmayacağını biliyordu.

*

Usta Belgesel Yapımcısı Mustafa Aksay “Hicaz Demiryolu” kitabında aktardığı gibi, Almanya Elçisi Marshall Van Bieberstein, “Aklı başında olan hiçbir insan, bu dinsel amaçlı 1200 kilometrelik demiryolunun yapılabileceğine inanmaz” diyordu. Ancak hem ekonomik hem de kültürel boyutları olan, bu büyük ve kutlu rüya, aklı başında olduğu kadar gönlünde de olanların girişimiydi. Bu yüzden, İslam coğrafyasında coşkuyla karşılandı, bütün ülkeler yardım etti.

*

Abdülhamit’in kişisel bağışıyla başlayan Hicaz Demiryolu kuruluşunu, yaptıkları yardımlarla, bütün dünyadaki Müslümanlar destekledi. Kültür, ekonomi ve politikayı altın oranda harmanlayan, Hicaz Demiryolu’nun finansmanında, kendine özgü bir yol ve yöntem izlendi. “Hicaz Demiryolu”, çalışmasında, R. Tourret, çok boyutlu projenin, “Dünyada belki de borçsuz, faiz ödemesi olmayan ve tamamlandığında, kara geçmiş tek demiryolu girişimi” olduğunu önemle vurgular.

*

İki denizin ve iki kıtanın merkezi İstanbul, Hicaz Demiryolu’nun kalbidir. Haydarpaşa tren istasyonu, İstanbul’un Mekke’ye açılan kapısıdır. Anadolu’nun bağrından geçen Hicaz Demiryolu Medine’ye ulaştı, Mekke’ye ulaşamadı. İşletmeye 1908 yılında açıldı. İstanbul’u, Şam, Amman, Kudüs, Beyrut ve Medine ile bütünleştirdi. Yapımı sırasında çok sayıda bir örnek yüzlerce istasyon binası, köprü, tünel, çeşme, fabrika, hastane, dökümhane ve okul inşa edildi. Girişim ekonominin de lokomotifi oldu.

*

Yeni yüzyılda, geçen yüzyılın demiryollarının işlevini havayolları, trenlerin işlevini uçaklar ve istasyonların işlevini de havaalanları yüklendi. Demiryolları yakın şehirleri birbiriyle bütünleştirirken, havayolları uzak şehirleri birbirine yakınlaştırıyor.

*

Merkez ve çevre farkının önemini yitirdiği kare dünyanın, çekim merkezleri, devletlerden daha çok şehirlerdir.

*

Hicaz Demiryolu Mekke’ye açılan kapıdır.

*

Mekke şehirlerin sultanıdır.

*

Medeniyet yolda olmaktır.

*

Yolda olan yenilenir.

*

Yenilenen yenilmez.

23 Eylül 2016, 22:31

“ANADOLU’DA BATAN GÜNEŞ ANADOLU’DAN DOĞAR”

Necip Fazıl Kısakürek vefatının 30. yılında düzenlenen bir panelle anıldı. Hüseyin Öztürk’ün yönettiği panelde Ersin Nazif Gürdoğan, Ekrem Kızıltaş, Ali Haydar Haksal ve Bünyamin Yılmaz konuşmacılardı.

*

Gürdoğan'ın konuşması:

*

Mehmet Akif Ersoy, Yahya Kemal ve Necip Fazıl Türkiyenin 20. yüzyıla damgasını vuran şairlerdir. Onlar Yüz yıllık geçmşine ayna tuttular.

*

Yahya Kemal Türklerin bin yıllık geçmişteki görkemli günlerini bu günlere taşıdı. Mehmet Akif ise savaşı şiire, şiiri de savaşa yansıttı. Savaşın acılarını şiire döktü.

*

Necip Fazıl Türkiye'nin geçmişinden yola çıkarak geleceğini anlatan şairdir. Türkiye’nin geleceğinin nasıl olaması gerektiğini geçmişin tarihini yeniden yazdı,yeniden yorumladı.

*

Necip Fazıl ‘cebimizde kaybettiğimiz güneşi başka yerde aramayalım’ derdi. Anadolu’da batan güneş yine Anadolu’dan doğacaktır.

*

Necip Fazıl hep “Kaldırımlar’ın” şairi olarak bilindiğini kendisini kaldırımların şairi olarak değil, "Çile"nin şairi olarak bilinmek isterdi.

*

Arvasi’yi tanıdıktan sonra Necip Fazıl’ın hayatı "O ve Ben" kitabında anlattığı gibi bütünüyle değişti.

*

Necip Fazıl şiiri iman için bildi.Onun için şiir Allah'ı aramaktır.

23 Eylül 2016, 23:07

ABDÜLHAMİT BİR ULUSLARARASI İLİŞKİLER DEHASIDIR

=============================================== Ülkelerin tarihleri, en büyük, en önemli ve en değerli zenginlikleridir. Değişik alanlardaki zenginliklerini değerlendirmesini başaramayan ülkeler, ekonomik, siyasal ve kültürel üretim güçlerine yeni boyutlar kazandıramazlar. Ülkelerin gelecekteki zenginlikleri, geçmişteki zenginliklerine dayanılarak, ülkelerarası pazarlara taşınır. Ülkelerle birlikte dünyanın tarihi, bilim ve teknolojinin olduğu kadar, kültür ve sanatın da anasıdır.

*

Tarihin her döneminde, bir millet geçmişini ne kadar iyi bilirse, geleceğini o kadar iyi görür. Tarihsiz millet, milletsiz tarih olmaz. Ancak, bir milletin, bir ülkenin her kuşağı, tarihini yeniden yazmak ve yeniden yorumlamak zorundadır. Çünkü tarihin olguları değişmez, buna karşılık yorumları durmadan değişir. Bu bağlamda, dünya tarihin önemli dönüm noktalarından biri olan Çanakkale Savaşları, tekrar tekrar yazılmalı ve sürekli yorumlanmalıdır.

*

Bir uluslararası ilişkiler ustası olan Abdülhamit, İkinci Viyana kuşatmasıyla başlayan savunma döneminde, Avrupa karşısında güçsüz düşen Osmanlı ülkesinin bütünlüğünü, Yirminci yüzyılın başına kadar otuzüç yıl korumayı başardı. Sultan gözlerini zengin Osmanlı coğrafyasına diken İngiltere, Fransa, İtalya, Avusturya, Rusya ve Almanya"yı birbirleriyle dengeleyerek, Anadolu insanını savaşlardan uzak tutmayı bildi. Abdülhamit durulması gereken yeri gördü.

*

İttihatçılar baskı ve şiddete dayanan yöntemlerle, altyapı, eğitim ve sağlık alanlarına yapılan yatırımlarıyla, Osmanlı ülkesini yeniden inşa ettiği bir dönemde Abdülhamit"i yönetimden uzaklaştırdılar. İttihatçıların 1908"de yönetimi ele geçirdiklerinde, Bosna, Bulgaristan, Girit, Kıbrıs, Irak, Suriye, Ürdün, Filistin, Lübnan, Mısır ve Kuzey Afrika, çeşitli anlaşmalar ve değişik düzeylerdeki ilişkilerle, İstanbul"a bağlıydılar.

*

Abdülhamit"in büyük bir diplomatik ustalıkla, savaştan uzak tuttuğu Osmanlı Devletini, İttihatçıların, aynen Merzifonlu"nun Viyana kuşatmasında olduğu gibi, oldu bittiyle Almanya"nın saflarında savaşa sürmeleri, Çanakkale"de, savaşan taraflardan toplam 500 bin insanın hayatını kaybetmesine yol açtı. Çanakkale savaşları sonrasında, 4.5 milyon metrekaye yakın Osmanlı coğrafyası, Avrupa ülkeleri tarafından paylaşıldı. Yönetimler nerede duracaklarını bilmezlerse, bedelini çok ağır olarak öderler.

*

İkinci Viyana Kuşatması, İttihatçıların Abdülhamit"i yönetimden uzaklaştırmaları ve Çanakkale Savaşları, bin yıllık Anadolu tarihinin akışını değiştiren düşüş noktalarıdır. Tarihin geçmişteki düşüş noktalarını, bütün boyutlarıyla kavramadan, gelecekteki düşüş noktaları öngörmek mümkün değildir. Tarih savaş ve barışıyla üç gündür: Dün, bugün, yarın. Dün araştırılır, bugün değerlendirilir, yarın planlanır.

*

Çanakkale dünyanın savaş başkenti değil, ülkelerin barış başkenti olmalıdır.

*

Dünyada barışları planlamayanlar, savaşları planlarlar.

*

Tarihin hazinelerini ülkeler, savaşlarda yok edemezler.

*

Tarihte her damla kan bin cana bedeldir.

*

Tarih yerelde evrenseli görmektir.

24 Eylül 2016, 11:06

Kitap Kokusu, Nazif Gürdoğan’ın kütüphanesinde

Kitap Kokusu, Nazif Gürdoğan’ın kütüphanesinde =========================================== KİTAP KOKUSU ALANLARIN DÜNYASIDA KİTAP ALINIR KİTAP SATILIR KİTAPTAN TERAZİ TUTULUR KİTAP KİTAPLA TARTILIR HER YER KİTAPTIR KİTAP =========================================== Kitap Kokusu, izleyicilerini Mavera iklimine götürüyor. Mavera Dergisi’nin kurucularından Ersin Nazif Gürdoğan, Abdulhamit Güler’i kütüphanesinde misafir ediyor.

*

Değişen dünya ve kitabın geleceğine dair önemli açıklamalarda bulunan Gürdoğan, “Yazma ve okuma birbirini besleyen diyalektik bir süreçtir. Yeni dünya herkesin aradığını bulmasına yardımcı olur.” dedi.

*

Akademisyen ve yazar Ersin Nazif Gürdoğan’ın okuduğu ilk kitaptan, ilk yazı heyecanına, Mavera akımından yol arkadaşları Cahit Zarifoğlu, Akif İnan ve diğer tarihi şahsiyetlere dair çok özel açıklamaları Kitap Kokusu’nda.

24 Eylül 2016, 11:31

ABDÜLHAMİT DEVLETİ KORUDU İTTİHATÇILAR PARÇALADI

================================================= Hatay'dan Halep'e, Halep'ten Şam'a yolculuk, eşimin büyükbabası Süleymaniye Kütüphanesi'nden emekli büyük birikim sahibi Mehmet Safayhi'yi hatırlattı. Safayhi'nin babası eski Tunus Kadısı İsmail Sururi Efendi, Tunus'u Fransızlar işgal edince ailesiyle birlikte Şam'a göç etmiş.

*

Akıncı atalarımız, Balkanlar'ı, Kuzey Afrika'yı, Suriye'yi ve Hicaz'ı Anadolu'nun doğal uzantıları olarak görüyorlardı. Onlar Hicaz demiryoluyla tren Şam'dan Medine'ye üç gün üç gecede gitse de, Mekke'siz bir Osmanlı Devleti düşünemezlerdi.

*

Birinci Dünya Savaşı sonrasında Fransızlar Şam'a da gelince, Suriri Efendi malını mülkünü bırakıp, İstanbul'a göç etmek zorunda kalmış. Tunus, Suriye, Filistin ve Hicaz, Osmanlı Devleti'nin sınırları dışında kalmıştı.

*

Sultan Abdülhamit yönetimi 'İttihatçı'lara bıraktığında, Osmanlı 4.383.000 kilometrekare toprağa, 43.103.000 kişilik nüfusa ve 7.000 kilometrelik demiryoluna sahipti.

*

Kemal Tahir'in dediği gibi: "İttihat ve Terakki Osmanlı'yı içinden çökerten bir beşinci kol ihaneti" oldu. Sultan Abdülhamit'in yönetimden ayrılması, Avrupa'da olan, ancak Avrupalı olmayan Osmanlı Devleti'nin sonunu getirdi.

*

Aralıksız dört yüzyıl Osmanlı yönetiminde kalan Şam'da hiç yabancılık çekmeden, kızım Selva ile saatlerce dolaştık. Kaysun dağından eski ile yeni Şam'ın arasındaki gizli ve açık yarışın şifrelerini çözmeye çalıştık.

*

Eski Şam'ın odak noktasında çevresiyle barış içinde medrese ve türbeleriyle el ele veren büyük cami ve çarşı var. Yeni Şam'ın merkezinde ise, çevreye meydan okuyan çok katlı yönetim binalarıyla birlikte oteller ve apartmanlar yer alıyor.

*

Şam bir medeniyet şehri, İslam medeniyetinin merkezlerinden biridir. Eski şehrin simgesi, Emevi Halifesi Velid tarafından 706 ile 715 yılları arasında yaptırılan Şam Emeviye Camii. Bu cami Şam'ın olduğu kadar Emeviler'in yönetiminin de odak noktasıdır. Suriye'deki İslam bilim, kültür ve sanatı bu cami çevresinde yoğunlaşır.

*

Anadolu, Suriye, Filistin ve İspanya'da Roma tapınaklarıyla birlikte kiliselerin yerine ya da onların sütun ve taşlarını kullanarak camiler yapılmış. Yunan ve Roma kültürünün eskidiğini, Hristiyanlığın yürürlükten kalktığını ve İslam'ın her şeyi kuşattığını göstermek için camileri onların mabetleriyle yan yana inşa etmişler. Bunun en çarpıcı örneği Ankara'da Augüstus mabedinin yanına yapılan Hacı Bayram Veli'nin camiidir.

*

Osmanlılar "eski satanların zamanı geçti" dercesine, eski Roma tapınağının yanına cami yapmakta hiç tereddüd etmemişler.

*

Müslümanlar'ın ilk mimari harikası olan Şam Emeviye Camii de Roma tapınağının üzerine kurulan kilisenin yerine, onun yapı elemanlarından yararlanılarak yapılmış.

*

Caminin iç ve dış süslemelerinde Bizans mozaik sanatının en güzel örnekleri verilmiş.

*

İster Babil, ister Mısır, ister Yunan ve isterse de Roma medeniyeti olsun, İslam en son gelen, ancak en başta olan medeniyettir.

*

Nasıl Mekke bütün şehirlerin anasıysa, ilk insan ve ilk peygamberle başlayan İslam da bütün medeniyetlerin kaynağıdır.

24 Eylül 2016, 11:57

YAHUDİLER KUDÜS'TE VARLIKLARINI ABDÜLHAMİT'E BORÇLU

=================================================== Özerk Filistin topraklarına gitmenin yolu İsrail'den geçer. Bu yüzden, Kudüs'e gitmek istiyorsanız Tel Aviv'e uğramak zorundasınız. Ben Gurion havaalanı İsrail'in olduğu kadar Filistin'in de dünyaya açılma kapısıdır.

*

İkibin yıllık sürgün tarihlerinde Yahudiler büyük acılara katlanmak zorunda kaldılar. Ancak onlar 1917'de yayınlanan Balfour Deklarasyondan sonra Romalılar'dan Naziler'e yüzyılların rövanşını yalnızca Filistinli'lerden aldılar. İsrail şiddeti bir devlet politikası haline getirdi.

*

Arthur Koestler'in deyişiyle, sözkonusu deklarasyonla "bir ülke, ikinci ülkeye, üçüncü ülkenin toprağını vadetti." Ancak kim ne derse desin, Yahudiler, Orta Doğu'daki varlıklarını İngiltere'den daha çok Osmanlı'ya borçlular.

*

Sultan Abdülhamit, Filistin'de bir Yahudi devleti kurulmasına şiddetle karşı çıkmıştı. Ancak onların Filistin'e göç etmelerine de göz yumdu.

*

Sultan, İspanya'da olduğu gibi, İngiltere, Fransa ya da Almanya'da Yahudilere karşı büyük bir soykırımın işaretlerini sezmişti. Tarih Avrupa'dan bir an önce çıkmak isteyen Yahudiler'i haklı çıkardı. Onlar gecikmenin bedelini Almanya'da çok pahalı ödediler.

*

Arka arkaya gelen iki dünya savaşında altmış milyonun üzerinde insan hayatını kaybetti. Bu kayıplar arasında altı milyonla Yahudiler çok önemli bir yer tutar. Üstelik savaşların tarafı da değillerdi.

*

Sözkonusu savaşlarda milyonlarca Yahudi Bosna, Kosova, Keşmir, Doğu Türkistan ve Çeçenistan'da olduğu gibi, dehşet verici bir soykırıma uğradılar. Avrupa'da Yahudilere yapılanlar, şimdi de bütün dünyada Müslümanlara yapılıyor.

*

Osmanlı'nın gücü adaletinden kaynaklanıyordu. "İttihat ve Terakki" döneminde, Osmanlı devletinin şemsiyesi altındaki değişik ırk ve dinden topluluklara baskı ve şiddet doruk noktasına ulaşınca, koskoca devlet dağılıp gitti.

*

Falih Rıfkı Atay'ın "Zeytindağı"nda anlattığı gibi, İngilizlerden önce "Filistin'de Siyonistler adeta gizli bir hükümet yapmışlardı. Bayrakları ve postaları vardı. Mektuplarına kendi pullarını yapıştırırlar, kendi memurlarıyla sevk ederlerdi."

*

İttihat ve Terakki "Kudüs'te kirada oturuyor"du. Şimdi onların uzantıları İstanbul'da bile kirada oturuyor.Kudüs'te kirada oturanların, Mekke, Medine, Şam, Bağdat, Selanik, Sofya, Saraybosna, Bakü, Buhara ve Kazan'a sahip olması mümkün değildi.

*

Sultan Abdülhamit'in diplomatik dehasıyla otuzüç sene ayakta tuttuğu "Büyük Osmanlı Devleti", İttihatcıların elinde on sene gibi kısa bir zamanda dağılıp gitti.

*

Anadolu insanı, Yavuz Sultan Selim, Fatih Sultan Mehmet ve Kanuni Sultan Süleyman'la gücünün doruğuna ulaşmışsa, bu kılıcının keskinliğinden değil, adaletinin şaşmazlığından kaynaklanıyordu.

*

İsrail de terörü devlet politikası haline getirirse, bir "korku ülkesi" olmaktan öteye gidemez.

*

Nazizm gibi, Siyonizm de ömrünü tamamladı.

*

Dünyada kimse Siyonistliğe soyunmasın.

24 Eylül 2016, 19:22

Kırım'dan Kazan'dan Moskova'ya Akın var akın.Tatarlar

Kırım'dan Kazan'dan Moskova'ya Akın var akın.Tatarlar Moskova'yı tekrar fethedecek, Moskova'nın fethi yakın. Kuzeyde Rus isim değiştirmiş Tatar'dır.Tatar Türkleri Ruslardan rövanşlarını alacak.Ruslar aslına dönecek.

24 Eylül 2016, 19:42

BİR KİŞİYİ YAŞATAN BÜTÜN İNSANLIĞI YAŞATIR BİR KİŞİYİ ÖLDÜREN BÜTÜN İNSANLIĞI ÖLDÜRÜR

=========================================== Batı dünyası gibi, İslam dünyasında da, çok köklü bir geleneğe dayanan kutsal kültür karşısında köklerini Fransız devriminde bulan seküler kültürün çöküşü büyük bir hız kazandı.

*

Seküler kültürün en katı ve en kaba uygulaması olan Komünizmin bir iç ya da dış saldırıya uğramadan yıkılıp gitmesiyle, kutsal kültürün güneşinin hiç batmadığı ortaya çıktı. Komünizmin yıkılışı, tarihin değil, seküler kültürün sonunu getirdi.

*

Kutsal kültürü toplumların afyonu olarak gören seküler kültür, Türkiye''de olduğu gibi, bütün dünyada gücüyle birlikte etkisini de yitirmiştir. Seküler kültür her ülkede bozgun halindedir. Onun önlenmesi mümkün olmayan çöküşünü, hiçbir gücün durdurması mümkün değildir.

*

Sürekli yeni boyutlar kazanan hayat, seküler kültürün sınırları içinde canlılığını koruyamaz. Kutsal kültürden beslenmeyen bir toplum, hayat damarlarını bir bir yitirir.

*

Hayatı zenginleştiren seküler kültür değil kutsal kültürdür. Kutsal kültürün tarihi, insanlığın tarihiyle yaşıttır. Kutsal kültürün en köklü kurumlarından biri, kurban kesme geleneğidir. Kurban kesme geleneğinin temelinde, hayata gösterilen saygı vardır.

*

Hayata saygı göstermeyenler, kurban kesenlere sevgi göstermezler. Kurban kesenler, ataları Hz. İbrahim gibi, bir kurban kesmekle, bir hayatı korumakla kalmadıkları, bütün insanlığı da koruduklarını bilirler.

*

Denemeyi hayata, hayatı denemeye ustalıkla yansıtan, Türkiye''de “Diriliş” edebiyat akımının büyük düşünür ve şairi, Sezai Karakoç''un “Bir Kişiyi Dirilten” isimli denemesinde vurguladığı gibi: “İslam''dan başka hiç bir din, hiç bir görüş, hiç bir ideoloji, hiç bir doktrin, Kur'an''dan başka hiç bir kitap, insancıllığın ve insana değer vermenin bu son sınırına varamamıştır.”

*

Kutsal kültürde, bir kurbanla da olsa, bir insanın hayatını kurtaran, bütün insanlığı kurtarmış gibi olur. Çünkü bir hayat, yeri geldiğinde bütün bir insanlığa eşdeğerdir.Kurban keserek, oğlu Hz. İsmail ile birlikte insanlığı da, insan kurban etmekten kurtaran Hz. İbrahim, insanlık tarihinin ana dönüm noktalarından birini oluşturur. O Hz. Adem''den sonra insanlığın ikinci büyük atasıdır.

*

İbrahim Peygamberin insan yerine koç kurban edilmesi geleneği, kutsal kitaplara dayanan dinlerin kültüründe vazgeçilmez bir yer tutar. Varoluşçuluğun öncülerinden Soren Kirkegaard “Korku ve Titreyiş” isimli kitabında, Hz. İbrahim''in imanını, onun Allah''a teslim olmadaki kararlılığını, katlandığı acıları, Tevrat ve İncil''den yola çıkarak, çok etkileyici bir biçimde anlatır.

*

Kurban kesme geleneği, her çağda diriliğini korumuş, her zaman ve her coğrafyada, herkese verebilecek mesajı olan, herkesin anlayabileceği dilden konuşan, mutlaka yaşatılması gereken, çok köklü ve çok etkili bir gelenektir.

*

Kurban kanından daha çok insan kanının akıtıldığı bir savaşlar çağında, Hz. İbrahim''in kurban kesme geleneği, bütün ayrıntılarıyla yaşatılmalıdır.

*

Kurban olgusunun derinliklerine inmeden, dünyayı kana bulayan savaşların önüne geçilm

25 Eylül 2016, 10:41

BARIŞIN MİMARLARI ŞİİRİ İMAN İÇİN BİLEN ŞAİRLERDİR

========================== ================== Şiir deyince Anadolu insanın aklına, Türk şiirinin köşe taşları olan, Mehmet Akif, Yahya Kemal ve Necip Fazıl gelir. Cumhuriyet döneminde adını duyuran her şair, geçtiği yollara, dikkatle baktığında, onların edebiyat tarihindenki silinmez ayak izlerini görür.

*

Şair ve düşünür Sezai Karakoç, Türk edebiyatının köşe taşlarına yaslanarak, Anadolu insanının şiir ve düşünce dünyasına, "metafizik boyut" kazandırmıştır. Şiire metafizik sancı yükleyen Karakoç olmasaydı, çağdaş ve yeni Türk şiiri olmazdı.

*

Çağdaş Türk şiirinde, Mavera'nın dört şairi Cahit Zarifoğlu, Erdem Bayazıt, Akif İnan ve Alaeddin Özdenören başta olmak üzere, her şiir ustasının yolu Karakoç'a çıkar. Karakoç çağdaş Türk şiirinde bir milattır.

*

"Yedi Güzel Adam"ın şairi Zarifoğlu Anadolu insanının şiir dünyasının, kilometre taşlarından biridir. Onun düşünce ve eylem dünyasında , "gerçekleşmiyecek rüya görülmez" .

*

Şairler rüyalarının şiirini, hikayesini, romanın ve denemesini, hiç yorulmadan, hiç dinlenmeden yazar.Onlar çıktıkları şiir dağının doruklarında, insanın içine düştüğü güçsüzlüğün uçurumlarını görür.

*

Sanatın doruk noktasına ulaşanlar, Cennet ile Cehennem'in sınırlarının kıldan ince, kılıçtan keskin olduğunun bilincine vararak, bağışlamayanların bağışlanmayacaklarını bilirler.

*

Hayatın anlamını kavramayanlar, hayatı yaşanır kılamazlar. Çünkü hayatın anlamı insanda gizlidir. Sanat insanı bilmektir. İnsanı bilenler, sanatı bilirler. Sanatın kaynağında, karşıtların birliği vardır. Karşıtları olmadan sanat olmaz.

*

Sanatçılar Yunus gibi, erik dalına çıkarlar, orada üzüm bulurlar, şiir dağına çıkarlar, orada roman bulurlar, varlık dağına çıkarlar, orada yokluk bulurlar, ölümsüzlük dağına çıkarlar, orada ölüm bulurlar.

*

Hayata anlam kazandırmanın sırrı, ölümle ölümsüzlüğün sevgiyle silahlanmakta nefretle silahlanmanın, iyilik peşinde koşmakla kötlükü peşinde koşmanın bir arada bulunmasında gizlidir.

*

Dostoyevski'nin vurguladığı gibi: "Yeryüzünde, birbiren düşman kalacak iki karşıt eğilim hep varolagelmiştir. Bundan sonra da varolacaktır. Bunları uzlaştırmaya çalışmak, varoluşu yoketmeye uğraşmak demektir."

*

Hayata anlam kazandıranlar, Allah karşısında kendilerini yok görenlerdir.

*

Dünyayı Cennet'e dönüştürecek olanlar, barış şarkılarını söyleyen şairlerdir.

*

Şairleri olmayan toplumlar, savaşlardan kurtulamazlar.

25 Eylül 2016, 22:21

YERLİ MALI DEĞİL DÜNYA MALI ÜRETENLER GÜÇLÜDÜR

================================================= Yirmi birinci yüzyılın başında, bütün dünyada köklü bir paradigma değişiklikleri yaşanıyor. Geçen yüzyıl, gözle görülen, elle tutulan, sanayi ürünlerinin yüzyılıydı. Gelen yüzyıl, elle tutulmayan, gözle görülmeyen bilgi ürünlerinin yüzyılı olacak. Sanayi ürünlerinde, yerli hammaddeleri değerlendirmek, yerli malzemelerden yararlanmak, yerli ürünler üretmek ve yerli olmak önemliydi.

*

Bilgi ürünlerinde, dünya hammaddelerini değerlendirmek, dünya malzemelerinden yararlanmak, dünya ürünleri üretmek ve dünyalı olmak önemlidir. Sanayi ürünlerinin ana girdileri yerlidir. Bilgi ürünlerinde değerlendirilen hammaddelerin vatanı vardır. Bilgi ürünlerinde değerlendirilen ve bilgiye dayanan yazılımların vatanı yoktur.

*

Yuvarlak küre dünyadan, kare düz dünyaya dönüşen dünyada, bilginin vatanı olmaz. Bilgi tarihin her döneminde, dünyayı kimliksiz dolaşmıştır. Bilgiye, dünyanın hangi ülkesinde önem verilir, saygı ve sevgi gösterilirse, bilgi o ülkeyi kendisine vatan edinir. Bilgi ekonomik, siyasal ve kültürel alanda, getirisi en üyksek olan kaynaktır. Bilgi geliştirilmesi, milletlerin yeni zenginlik alanıdır.

*

Bilgi üniversitelerle zenginleşir ve yeni boyutlar kazanır. Ülkelerin öğreten ve öğrenen insan kaynakları, aynı zamanda toplumların bilgi kaynaklarıdır. İnsanlar bilgileriyle değer kazanırlar. İnsanın bilgisi özsermayesidir. İnsan bilgisini kendisiyle birlikte taşır. Dünyanın hiçbir yerinde, hiçbir güç, insanın bilgisine el koyamaz. Bilgi paylaşılarak zenginleşir, zenginleşerek paylaşılır.

*

Kare dünyanın güçlü ülkeleri, bilgi üretim gücü, büyük olan ülkelerdir. Üniversitelere yapılan yatırım, kare dünyaya yapılan yatırımdır. Eğitimli ve bilgili insan kaynaklarını zenginleştiren ülkeler, üretim güçlerini büyütürler. Oluşmakta olan kare dünya, yerli ürünler üretenlerin dünyası değil, dünya ürünleri üretenlerin dünyasıdır. Kare dünyada başarı, dünya ürünleri üreten bilgi derinliğine dayanır.

*

Kare dünyada, dünya ürünleri üreten ülkeler, yerli ürünler üreten ülkelerden daha çok kazanırlar. Katma değeri yüksek, kazancı büyük, dünya ürünleri üretmek, bir sermaye işi değil, bir bilgi işidir. Ekonominin her kesiminde, bilginin sağladığı katma değer sermayenin sağladığı katma değerden daha büyüktür.

*

Küre dünyada sermayenin ağırlığı vardı. Kare dünyada katma değer kazandıran bilginin ağırlığı vardır.

*

Küre dünya devletlerin dünyasıydı. Kare dünya girişimcilerin dünyasıdır.

*

Dünyayı yerli ürünler değil, dünya ürünleri üretenler dönüştürür.

*

Bilgi en önemli dönüştürücü güçtür.

*

Bilgiyi aramak herkesin görevidir.

*

Dünya malı bilgiyle üretilir.

*

Bilen üretir üreten bilir.

25 Eylül 2016, 22:38

BATILILAR İSLAM DÜNYASINA YENİ HAÇLI SEFERİ BAŞLATTI

================================================== Bütün ülkelerde insanlar, ele geçirdikleri zenginlikleri korumanın değil, ele geçiremedikleri zenginlikleri yakalamanın peşinden koşarlar. Batı dünyasındaki teknolojik gelişmelerle, Batılı seküler insanın açgözlülüğü katlanarak arttı. Seküler kültürün yol açtığı sarhoşlukla, Batı dünyasında, Peygamberlerden kaynaklanan kutsal kültürün, evrensel değerleri, hayatın bütün boyutlarından sökülüp atıldı.

*

Seküler kültürü dünyaya ihraç etmeye çalışan Amerika ve Avrupa ülkeleri, ifade özgürlüğü adı altında, başta İslam Peygamberi olmak üzere, bütün peygamberlere saygısızlıkta birbirliriyle yarışıyor. Batı dünyası, İslam dünyasına karşı seküler haçlı seferlerini başlattı. Yirminci yüzyılın ekonomik emperyalizminin yerine, Yirmibirinci yüzyılda sekülerizm emperyalizmi geçti.

*

Batı dünyasının Hristiyanlığın misyonerliğini bırakıp, sekülerizmin misyonerliğine soyunması, bütün dünyada coşkuyla karşılanan İslam dünyasının ''demokrasi baharı''nı, ''demokrasi kışı"na çevirdi. Batı dünyası, Doğu dünyasına yalnızca sekülerizm ihraç etmeyi değil, demokrasi ihraç etmeyi de bırakmalıdır. Türkiye gibi, her İslam ülkesi, kendi demokrasisini, kendi kültürüyle inşa edecek, tarihi birikime sahiptir.

*

Devletlerden daha çok kültürlerin savaştığı düz dünyada, ülkelerin en büyük ve en önemli sermayeleri ''senin kültürün sana, benim kültürüm bana'' demesini bilen, adil yönetimlerdir. Dünyanın neresinde olurlarsa olsunlar, adil ülkeler, ''kültürde zorlama yoktur'' diyenlerin anavatanlarıdır. Artık her ülke, kapılarını başka kültürlere açmak zorundadır. Hiçbir ülke, başka bir ülkenin kültürünü küçümseyemez.

*

Kültürlerin bir tarağın dişleri gibi, yan yana ve bir arada yaşadıkları bir dünya oluşuyor. Başta Amerika başkanı olmak üzere, her ülkenin başkanı, adil yönetimde ve kültüre saygıda, yüzyıllar öncesinden yaşayan Necaşi"yi yakalamaya çalışmalıdır. Yönetimde adalet, ulusal değil, uluslararası bir sorundur. Hangi kültürden gelirse gelsin, dünyanın neresinde yaşarsa yaşasın, her seçmen seçme sorumluluğu taşır, kararı dünyayı etkiler.

*

Tarihin her döneminde, ülkelerin gücü, adil yönetimlerinden, erdemli devletlerinden, sorgulayıcı yönetilenlerinden kaynaklanmıştır. Adalette dünyayla yarışan ülkeler, adil yönetimde, bütün ülkelerin ana ve değişmez örneği olurlar.

*

Dünyanın neresinde olurlarsa olsunlar, adalette yarışmanın olmadığı ülkelerde, ekonomik, siyasal ve kültürel alanda, hiçbir gelişme olmaz.

*

Adil yönetim seküler kültürden değil, kutsal kültürden beslenir.

*

Adaletin gücü kutsal kültürden kaynaklanır.

*

Kutsal kültürün kestiği parmak acımaz.

*

İyilik ve kötülük karşılıksız kalmaz.

*

Kılçla gelenler kılıçla gider.

25 Eylül 2016, 22:47

TEKNOLOJİNİN ÜLKESİ DEĞİL ETKİSİ ÖNEMLİDİR TEKNOLOJİ ÇİN'DEN DE ALINIR JAPONYA'DAN DA

============================================ Sosyal ve uygulamalı bilimlerde, en çok tartışma konusu yapılan alanların başında, inovasyon ve teknolojik değişme gelir. Toplumsal ve bireysel hayatın kalitesine, yeni boyutlar kazandırıp kazandırmadığına bakmadan, inovasyon saplantısına kapılmak, bir sınırdan sonra çözümden daha çok sorun üretmek demektir. Pek çok alanda, teknolojik değişmenin yol açtığı zararlar, sağladığı yararları aşmaktadır.

*

Batı dünyasının ele geçirdiği teknolojik üstünlüğün sonucu, ortaya çıkan ve bir çok ülkeden daha güçlü, dev küresel şirketler, kazançlarını artırmak için, bütün insani değerleri, ayaklar altına almaktan kaçınmıyorlar. Artık dev şirketler müşterilerine değil, müşterileri dev şirketlere hizmet ediyorlar. Teknolojik gelişmeyi hızlandırmak için, başta insan ve bilgi olmak üzere, dev şirketler herşeyi alıp satıyorlar.

*

Doğu"da tarım toplumundan sanayi toplumuna, Batı"da sanayi toplumundan bilgi toplumuna geçişin hız kazandığı bir dünyada, teknolojisiz ekonomi, ekonomisiz teknoloji olmaz. Ancak ekonominin olduğu kadar teknolojinin de kaynağında insan ve insani değerler vardır. İnsanın değerleri, teknolojisiyle birlikte ekenomisine de yansır. Aklın dışında kaynak tanımayan, kazanç dışında değer bilmeyen insan, çağdaş piramitler peşinde koşar.

*

İki yanı keskin bir kılıç gibi olan teknolojinin, ekonomik, siyasal ve kültürle hayat üzerinde olumlu etkileri olduğu gibi, olumsuz etkileri de vardır. Bu yüzden, yirmibirinci yüzyılda, geliştirilen teknolojilerin ülkelerinden daha çok etkileri önemlidir. Teknoloji, bilimin teorik alandan, pratik alana aktarılmasıdır. Bilim gibi, teknoloji de, bütün insanlığın, ortak aklının ürünüdür, her ikisinin de tek bir vatanı yoktur.

*

Bütün ülkelerin peşinde koştuğu çağdaş teknoloji, çağdaş bilim gibi, iki yüzyılı çok aşmayan bir tarihe sahiptir. Orta çağda İslam dünyasının bilimsel ve teknolojik seviyesi, Batı dünyasının bilimsel ve teknolojik seviyesinden daha ileride ve daha büyüktü. Orta çağ Doğu ülkeleri için değil, Batı ülkeleri için karanlık bir çağdır. Batı"nın karanlık Orta çağını İslam dünyası aydınlattı.

*

Bütün dünyada yoksulluğu çekilen değerler, pozitif alanının değerleri değil, normatif alanın değerleridir. Bilimlerin hiyerarşisinde kutsal değerler, en üstte yer almaları gerekirken, en altta bile yer almıyorlar. Bilim ve teknolojinin kutsal kültürün değerlerinden uzaklaştırılmasının faturası, yıldan yıla katlanarak artmaktadır.

*

Batı dünyası kutsal değerleri seküler değerlere kurban etmiştir. Oysa bilim ve teknolojide belirleyici olan, seküler değerler değil, kutsal değerlerdir.

*

Seküler değerlerin kutsal değerlerden arındırıldığı bir dünyada Hiroşima"ların sonu gelmez.

*

Bilim ve teknoloji kutsal değerlerle denetilir.

26 Eylül 2016, 12:04

HAYATIN ŞİİRİ YAKALANMADAN BARIŞIN DİLİ YAKALANMAZ

================================================== "Gebe Bırakan Söz"ün ustası olanlar edebiyatı amacı kendinden ibaret bir eylem alanı olarak görmez. Onlar için "Sanat Allah''ı aramaktır."

*

Kültürler arasındaki savaşın hız ve yoğunluk kazandığı günümüzde, edebiyat ve sanat, gerek teorik, gerekse pratik alanda vazgeçilmez bir yer tutar.

*

Görünmeyen dünyanın kapıları şiirle aralanır.İç ve dış dünyanın hazineleri şiirde gizlidir.İki dünyanın şiirini yakalayanlar, toplumları dönüştürecek gücü ateşlemesini bilir .

*

Sezai Karakoç, "Bugün şiir ve edebiyata giren, yarın hayata girecektir" derken, sanat ve hayat arasındaki diyalektik ilişkiye dikkat çeker.

*

Sanat insanı, insan da ekonomiyi dönüştürür. Başlangıçta ekonomi değil, sanat vardır.Sanat hayatı zenginleştirir , hayat şiire yeni açılımlar kazandırır. Rasim Özdenören hikaye ve denemelerinde çalkantılı dönemlerin Anadolu insanının serüvenini anlatır. O "Çözülme"den "Denize Açılan Kapı"ya doğru uzun bir yürüyüşe çıkar.

*

Anadolu insanı, aşağıdan değil de, yukarıdan gelen bir kültür değişimiyle, yılların ürünü bir medeniyetin değerlerinin ekonomik, sosyal ve kültürel yapıdan bir bir söküldüğünü gördü.

*

Mesnevi kültürüyle yoğrulan insan Anadolu''yu Doğusu ve Batısıyle bir baştan diğer başa kasıp kasıp kavuran dehşet fırtınasına karşı göğsünü siper yapmasını bildi. Ancak hiçbir zaman karamsarlığa düşmedi .

*

Anadolu insanının dünyasında umutsuzluğa, karamsarlığa kesinlikle yer yoktur. Umutsuzluk ve karamsarlık karabasanları edebiyat ve sanatla dağıtılır.

*

Bir medeniyet şiir ya da söz eğitiminden geçmeden, teoriyi pratiğe geçiremez. Her medeniyetin düşünce ve yaşama biçiminin hayata geçirilmesinde ,edebiyat önemli bir yer tutar.

*

Usta edebiyatçıları olmayan toplumların, güçlü politikacıları ve dünyayı hallaç pamuğu gibi atan girişimcileri de olmaz.

*

Hayatın bütün boyutlarında şiir kılıçtan daha keskindir.

*

Şiirin güçüne hiçbir güç karşı koyamaz.

27 Eylül 2016, 10:00

EKONOMİ ŞİİR GİBİ HERKESİN ANLADIĞI GİZEMLİ BİR DİLDİR

=================================================== Ekonomi dünyada, Adam Smith ya da Karl Marx ile ortaya çıkmış, bir bilgi dalı değildir. Ekonomik sorunlar, ilk insandan bugüne, hayatın her alanında, insanın karşısına çıkar, toplumsal, siyasal ve kültürel boyutlarıyla hayatı dönüştürür. Her bilim dalı gibi, Ekonomi de, insanların karşılaştıkları sorunları çözmeye yarayan, herkesin anlayacağı, evrensel bir dildir. Her dil gibi, Ekonomi''nin dili de, sindire sindire öğrenilmelidir.

*

Arz ve talep yasası, Ekonomi dilinin anası ise, maliyet ve fayda analizi de babasıdır. İnsanlar ister farkında olsunlar, isterse olmasınlar, aldıkları kısa ve uzun vadeli kararlarda, Ekonomi''nin olduğu kadar işletme bilimlerinin de temeli olan bu iki analiz tekniğini büyük ölçüde uygular. Hayatın her alanındaki önemli kararlarda, bu iki temel yöntemden yararlanmasını bilenler, üretim güçlerini büyüterek, iki günlerini birbirlerinden farklı kılmasını da bilir.

*

Hayatın her alanında, “veren el” olmada, “iki günü birbirinden farklı kılmada” ve “çarşının yolunu” öğrenmede, kültürü ekonomiye, ekonomiyi kültüre dönüştürmenin, dilini ve yöntemleri bütün sanatların, bütün bilimlerin ana araştırma ve tartışma konusu oldu. Ekonominin tarihi insanlığın tarihiyle yaşıttır. Kapitalistler ve Komünistlerle başlamadı,Habil ve Kabil'le başladı,Kıyamet'e kadar da devam edecektir.

*

Matthew Arnold, “Şiir, bir şeyi en güzel, en etkileyici ve en gerçek şekilde ifade etme sanatıdır”, demektedir. Ekonomi de, şiire benzer, bir ürünü, bir hizmeti, bir bilgiyi, en düşük giderle üretme ve en uygun gelirle pazarlama sanatıdır. Bu bağlamda, Ekonomi de, şiir gibi, bütün insanlığın konuştuğu ve anladığı, en çok bilinen küresel bir dildir. Ekonomi''nin öğrettiği yalın dille, her toplum, kültür ve ekonomi arasındaki altın oranı yakalar ve dünyayı dönüştürür.

*

Kültür ve ekonomi arasında, hayatın şiirini yakalayabilmek için, ürün, hizmet ve bilgi üretiminde, fayda ve maliyet ya da nimet ve külfet arasında tutarlı bir karşılaştırma yapmasının bilmek gerekir. Bir üretim konusunun, değişik ürün ve hizmetlerin arz ve taleplerinde yol açtığı değişmelerin, ekonomik ve kültürel etkilerini ayrıntılı olarak araştırmadan, sağlıklı bir kültürel doku ve sağlam bir ekonomik yapı oluşturulamaz.

*

Bir ürün, bir hizmet ya da bir bilginin üretimi, şehirler arasında olduğu kadar ülkeler arasında da, ekonomik ve kültürel alışverişe, önemli bir hız ve yoğunluk kazandırır. Ekonomik faaliyetler “çoğaltan” ve “hızlandıran” etkileriyle, toplumun bütün kesimlerinde olumlu ve olumsuz değişmelere yol açarlar.

*

Maliyet ve fayda analizleriyle, bütün kurum ve kuruluşların, iki günleri, iki ayları ve iki yılları arasındaki, değişmeler değerlendirilir.

*

Ekonomilerin canlılığı, insanların, kurumların ve kuruluşların, dünyadan aldıklarından daha fazlasını dünyaya vermelerinden kaynaklanır.

*

Dünya öteki dünyanın gizemli atölyesidir.

27 Eylül 2016, 20:22

İLETİŞİM OLMADAN ETKİLEŞİM OLMAZ

=================================== Toplumların ekonomik, siyasal ve kültürel yapısını dönüştürmede, dergilerden gazetelere, radyolardan televizyonlara iletişim araçlarının vazgeçilmez bir yerleri vardır.

*

Medya iki yanı da keskin bir kılıca benzer. İletişim araçları, insanların kültürlerini bir yandan zenginleştirirken, bir yandan da yoksullaştırır. Bunun için, bütün ülkelerde iletişim araçları kültürel hayatın merkezini oluşturur.

*

Türkiye''de ilkesizlikle birlikte bilgisizliğin bulaşıcı hastalık gibi yayıldığı bir dönemde, misyonu ilkelilik ve vizyonu da bilgililik olan iletişim araçlarını desteklemek, toplumun bütün kesimlerinin en başta gelen görevi olmalıdır.

*

İster ekonomik, ister siyasal, isterse de kültürel olsun, bütün sorunlar ilkesizlikten ve bilgisizlikten kaynaklanır. Her toplumda ilkesizlik bilgisizliği, bilgisizlik yoksulluğu, yoksulluk da yolsuzluğu büyütür.

*

“Misyonumuz iletişim, vizyonumuz etkileşim” diyen iletişim araşları Türkiye'nin kültürel ve ekonomik gelişmesinde büyük önem taşır. Kültürel ve ekonomik hayatın canlılığı iletişime dayanır. İletişim olmadan, hayatın değişik boyutları arasında etkileşim ve gelişme olmaz.

*

Gazeteler, dergiler, radyolar ve televizyonlar, Anadolu insanının sesini dünyanın her yerinden duyulur, yüzünü de, bütün dünya tarafından tanınır hale getirdi. Onların her biri, İslam dünyasının özeti olan Anadolu''nun uzaktan eğitim veren, öğrenim kuruluşlarıdır. Onlar, bütün insanlığın ortak düşmanı olan ilkesizlik ve bilgisizliğe karşı işbirliği yapmaya ve birlikte çalışmaya davet ediyor.

*

Anadolu insanı, bin yıldan beri yaşadığı “Küçük Asya”da, sağa ve sola sapmadan varlığını korumak istiyorsa, kurduğu ve kuracağı binlerce iletişim ve etkileşim araçlarıyla bütün dünyayı, duvarsız ve kapısız bir eğitim ve öğretim kurumuna dönüştürmelidir.

*

Dergi, gazete, radyo ve televizyon kanallarının her biri, şehirler ve ülkeler arasındaki zaman ve mesafe farkını ortadan kaldırdı. Kitle iletişim araçlarının dünyada ulaşmayacağı insan yoktur.

*

İnsanın ilkeli ve bilgili kılınmasında radyo ve televizyon gerekli, ancak yeterli değildir. Çünkü radyo ya da televizyon programı yazılı bir çalışmaya dayanır. Anadolu''da söylenildiği gibi: “Söz uçar, yazı kalır”.

*

Söze dayanan programlar yazıyla desteklenmezse, uzun ömürlü olmaz. Sözlü iletişim araçları, yazılı iletişim araçlarıyla desteklenmelidir. Yazılan geleceğe kalır.

*

İletişim araçları, denizleri arayan ırmaklar gibi, zaman içinde geçmişten geleceğe doğruluğun,güzelliğin ve iyiliğin peşinden ayrılmazsa etkili ve güçlü olur.

*

Nasıl nehirler içlerinden geçtikleri topraklara canlılık kazandırırlarsa, iletişim araçları da ulaştıkları insanlara canlılık kazandırır.

*

Kültürel doku ve ekonomik yapı iletişimle yeni boyutlar kazanır.

*

Kültürde iletişim olmadan, ekonomide etkileşim olmaz.

*

Ekonomi kültürün meyvasıdır .

27 Eylül 2016, 20:33

KAPTANSIZ GEMİ KÜLTÜRSÜZ EKONOMİ OLMAZ

=========================================== Hayatın uyum ve denge içinde düzenlenmesinde, kaptanın gemiye, geminin kaptana ihtiyaç duyması gibi, kültür ekonomiye, ekonomi kültüre ihtiyaç duyar. Nasıl kaptansız gemi, gemisiz kaptan olmazsa, kültürden soyutlanmış ekonomi, ekomiden soyutlanmış kültür olmaz. Kültür ekonomiyle ekonomi kültürle karşılıklı iletişim ve etkileşim içindedir. Derinliğini yitiren kültürlerin, dengeli ekonomilerinin olması mümkün değildir.

*

Yirmibirinci yüzyılda, Doğusu ve Batısıyla bütün dünya, ekonominin dışında, ekonomiden uzak bir kültür değil, ekonominin üstünde, ekonomiye yakın bir kültür istiyor. Çünkü, dünyanın kültürü ne kadar sağlıklı, ne kadar insanı kuşatıcı olursa ekonomisi o kadar sağlıklı, o kadar hayatı kucaklayıcı olur. Kültür ekonomiyi, ekonomi kültürü yansıtan aynadır. Hayatın sürdürülebilir kılınmasında, kültür amaçların ekonomi araçların yol haritasına kaynak sağlar.

*

Kültürün kaptanlığındaki ekonomi gemisinin değeri, amaçların erdemi kadar araçların erdemine de bağlıdır. Dünyanın bir barış dünyası olabilmesi için, amacın araca, aracın amaca ya da kaptanın gemiye, geminin kaptana kurban edilmesinin, önüne geçilmesi gerekir. Zamanla araçlar değişir, amaçlar değişmez. Hem kültür, hem ekonomi, geminin rotasını çizen kaptan gibi: Hem duran, hem giden, hem değişen, hem değişmeyen olmak zorundadır.

*

Kültürde güç, düşünce ile eylemi, ekonomide güç üretim ile tüketimi altın oranda harmanlamakla kazanılır. Nasıl kültürde düşüncesiz eylem olmazsa, ekonomide de üretimsiz tüketim olmaz. Toplumları değiştirenler, hem kültürel, hem ekonomik alanda, etkinliği artırmasını bilenlerdir. Üretkenliği artırmada yarışmanın olmadığı bir dünyada, ekonomik ve kültürel hayatın hiçbir boyutunda derinleşme ve zenginleşme olmaz. Bu bağlamda, kültür ekonomiyi, ekonomi kültürü diri tutar.

*

Kültürün görünmeyen yüzünün, ekonomide görünen yüze dönüşmesi için, herkesin verimliliğin peşinden aslanlar gibi koşmasını öğrenmesi gerekir. Öğrenmesini öğrenmeyenler, ekonomik ve kültürel hayata yeni boyutlar kazandıramaz. Hem öğrenen, hem öğreten insanların, bir araya geldikleri kurum ve kuruluşlar, dünyayı değiştiren, hem gemilere, hem kaptanlara pusula olurlar.

*

Ontolojik değişmeyen bir ilkeyle, metedolojik değişen bir ilke arasındaki sınırları güvence altına almadan, ekonomik ve kültürel alanda yeni atılımlar yapılamaz.

*

Ekonomi kültürün önüne geçerse, insan ekonomim öznesi olma konumundan, nesnesi olma konumuna düşer.

*

Ekonomi herşeydir diyenler, ekonomi için herşeyi yaparlar.

*

Kültür derinleşmeden ekonomi zenginleşmez.

*

Tek boyutlu ekonomi her insana uymaz.

*

Hayat binbir boyutludur.

*

Ekonomi bir boyutudur.

27 Eylül 2016, 20:48

İNSANIN PARANıN TOPRAĞIN SUYUN BOŞ DURMASI İSTENMEZ

==================================================== Ekonomik, siyasal ve kültürel hayatın her aşamasında, insanlar ceplerinde para taşır ve parayla içiçe yaşar. İnsanların hem ürettikleri, hem de tüketttikleri her ürünün, her hizmetin ve her bilginin parasal bir değeri vardır.

*

Para her ekonomide, bir değer ölçme, bir değer koruma ve bir değer biriktirme aracıdır. Hayatın her boyutunda, paralarının değerini koruyamayan yönetimler, yönetilenlerin temel hak ve özgürlüklerini koruyamaz.

*

Ekonomik yapıda para, alışverişte bir değişim aracı olmaktan daha çok, alınan ve satılan bir ticari ürüne dönüştürülürse, finansal ve siyasal krizler ürüne dönüştürülürse, finansal ve siyasal krizler * birbirini izler.

*

Nasıl değersiz paralar, değerli paraları ekonomik yapıdan uzaklaştırırlarsa, değer üretmeyen insanlar da, değer üreten insanları toplumsal dokudan uzaklaştırırlar. Bu yüzden, paranın yönetiminden sorumlu merkez bankaları, her ülkede büyük ve önemli bir sorumluluk yüklenir.

*

Enflasyon değerleri ve faiz oranları, her zaman, ekonomilerdeki uyum ve dengenin sağlanmasında, düzenleyici bir görev alırlar. Ancak yüksek faiz oranları, uzun dönemde ekonomilerde durgunluğa yol açarlar. Bunun için, Keynes sağlıklı bir ekonomide, faiz oranlarının sıfır olmasının önemini vurgular.

*

Türkiye için, en iyi ekonomi, ne iç ne de dış ödemelerde açık vermeyen ekonomidir. Hem devletler, hem kurumlar, hem kuruluşlar, ''En güçlü ve en büyük bütçe, denk bütçedir'' demek zorundadır.

*

Tarih boyunca doğrulandığı, yönetenler yönetilenlerden daha az vergi alırlarsa, yönetilenlerin çalışma güçleriyle birlikte, üretim güçlerini de büyütürler. Herkesin birbirini gördüğü kare dünyada, kimsenin üretilmesinde yer almadığı kaynakları, sorumsuzca tüketilmesi mümkün değildir.

*

Bilinen yuvarlak küre dünyadan, bilinmeyen düz kare dünyaya giden, yokuşları ve inişleri olmayan, engelsiz ve engebesiz bir yol yoktur. Düz kare dünya, yuvarlak küre dünya değildir. Gelecek dünya, geçmiş dünyan'ın devamı olmayacaktır.

*

Türkiye ekonomik ve siyasal istikrarını korumak için, yeni yeni oluşmakta olan, kare dünyanın paradigmasını iyi kavramalıdır. Kare dünyada ekonomik bağımsızlık değil, ekonomik bağımlılık önemlidir. Her ülke birbiriyle iletişim ve etkileşim içinde olan, kare bir bilgisayar ekranındadır.

*

Bir ülkenin ekonomisinde, elden ele dolaşan paraların toplam değeri, üretilen üren, hizmet ve bilgilerin değerine eşitse, o ülkede ekonmik istikrar vardır, fiyatlar artmaz ve enflasyon oranı sıfıdır.

*

Yönetimler dolaşımda bulunan para miktarını artırarak, paranın değerini düşürür. Bir yönetimin gücü, para basma yetkisi olan, merkez bankasından gelir.

*

Yönetimlerde hiçbir harcama, devletin parasını harcamaktan daha kolay ve daha çekici değildir.

*

Devletin gideri gelirinden daha büyük olursa, açığı bütün ülke, enflasyon vergisi olarak öder.

*

Paranın değeri değer üreten insanlarla korunur.

*

İnsanın gücü ürettiğiyle ölçülür.

27 Eylül 2016, 21:09

YOKSULLUĞUN ÜSTESİNDEN SEKÜLER KÜLTÜRLE GELİNMEZ

==================================================== Türkiye'de yüzyıllardan beri laikleşme, çağdaşlaşma, batılılaşma ve sekülerleşme gibi, zaman zaman birbirlerinin yerine kullanılan yol haritalarıyla, toplumun üretim gücünü büyütme stratejileri tartışılıyor. Çünkü tarihin her döneminde, çağlarına adını veren ve çağlarının önünde giden devletler, bilgi, hizmet ve ürün üretmesini bilen, üretim gücü büyük toplumlar olmuştur. Üretim gücünün kaynağında da, seküler değerler değil, kutsal değerler vardır.

*

Kültür, sanata, politika, ekonomi ve teknik gelişmelere yön veren ve yeni boyutlar kazandıran kaynakların başında, kutsal kitaplar gelir. Dünyanın, bilimsel ve teknolojik birikimi, insanlıkla yaşıt olan, kutsal kitapların, yüzyıllar boyunca tekrar tekrar yorumlanarak, yeni açılımlar kazandırılmasından oluşmaktadır. Fransa ve Türkiye başta olmak üzere, son yüzyıllarda bütün ülkelerde, çok sancılı bir laikleşme süreci yaşanmıştır.

*

Avrupa ülkelerinde, Hristiyanlık içindeki savaşlara bir çözüm bulmak amacıyla, iki dünyayı birbirinden ayıran sekülerleşme süreci, kısa zamanda bütün dünyayı etkisi altına alan, bir siyasal yapıya dönüşmüştür. Marx dinler arasında hiçbir fark gözetmeden, bütün dinleri, toplumların üretim güçlerini dinamitleyen bir tehdit olarak görmüştür. Sekülerleşmenin hiçbir taviz vermeden, en katı uygulama örneği, Sovyetler Birliği döneminde, Rusya'da verilmiştir.

*

Türkiye'de de, Cumhuriyet'in tek parti yönetimi yıllarında, laikliğin baskı ve şiddette Rusya'yı aratmayan ve Türk toplumun üretmi gücünü tahrip eden, acılarla dolu bir uygulaması yapılmıştır. Anadolu'nun bin yıllık tarihinde, Türklerin içselleştirerek, bütün dünyaya taşıdıkları kutsal değerleri, Cumhuriyet döneminde, ekonomik, siyasal ve kültürel yapıdan, tek tek sökülüp atılmıştır. Cumhuriyet'in temellerinin oluşturan bütün kurumlar ve yasal altyapı Fransa'dan ithal edilmiştir.

*

"Serbest Pazar Ekonomisi"nin "Etik Pazar Ekonomisi"ne, "Temsili Demokrasi"nin "Katılımcı Demokrasi"ye dönüştüğü, Yirmibirinci yüzyılın başında, bütün insanlığın, kutsal kitapların içinden süzülüp gelen evrensel hukuk ve ahlak ilkelerine, her zamankinden daha çok ihtiyacı vardır. Hem demokratik mekanizmanın, hem de pazar mekanizmasının, en büyük ve en etkili güvencesi, kutsal kitapların değerleriyle yoğrulmuş dürüst insanlardır.

*

Normatif değerlerle, pozitif değerler birbirlerinden aşılmaz duvarlarla ayrılmış iki ayrı dünya değildirler. Laik bakışın iddia ettiğinin tam tersine, iki dünya birbirini tamamlayan, birbirleriyle iletişim ve etkileşim içinde olan bir bütünün iki ayrı yüzüdür. Onları birbirinden ayırmaya kalkanlar, iki dünyayı birden yitirirler. Hayatı zenginleştirenler, iki dünyayı birlikte değerlendirmesini bilenlerdir.

*

İslam dünyasında olduğu kadar bütün dünyada da barışın güvencesi, bir insanı öldürmekle bütün insanlığı öldürmeyi bir tutan, kutsal kültürün kutlu değerledidir.

*

Canalıcı olan iki dünyanın birbirinden ayrılması değil, birbiriyle bütünleştirilmesidir.

*

Kutsalı olmayana herşey mübahtır.

28 Eylül 2016, 11:47

DOĞRULUKTA GÜZELLİK GÜZELLİKTE DOĞRULUK VARDIR

================================================= DOĞRULUKTA YARIŞMA OLMADAN GELİŞME OLMAZ Günden güne bütün boyutlarıyla hayatın zenginleştirilebilmesi için, her toplumun denizi arayan ırmaklar gibi, güzellik ve doğruluğu araması gerekir. John Keats'ın çok yalın bir biçimde vurguladığı gibi: "Güzellik doğruluktur, doğruluk da güzellik."

*

Dünyada herkes, güzelliği tanıma ve doğruluğu yakalama gücüne sahiptir. Barajların enerji üretme potansiyellerini yapılarında taşıdıkları gibi, insanlar da çığır açma ve öncü olma güçlerini yüreklerinde taşırlar.

*

Güzelliği arayan, doğruluk bulur. İyiliklerin özendirilmesi, kötülüklerin önlenmesi, herkesin güzellik peşinde koşması ve doğru düşünmesini öğrenmesine bağlıdır. Herkesin kendisinden etkilendiği, bilgeliğin simgesi, güzelliği aramanın yorulma bilmez yolcusu, düşünce ve eylem ustaları vardır. Bilgelerin yolu, doğruluğun, güzelliğin ve iyiliğin yoludur. Her biri, iki dünyada da denize açılan ırmakların yönünü gösteren bir kutup yıldızına benzer. Onları izleyenler ikik dünyada da kurtuluşa erer. Çirkinliğin güzelliğe, yanlışlığın doğruluğa ve kötülüğün iyiliğe üstün gelmeye başladığını düşünüyor ve eğitimsizliğin bütün sorunların ana kaynağı olduğunu görüyorsanız, bilgi ve hikmet sevgisinin duraklarına ulaşanların tuttuğu ışığa yönelin ve onlara bağlanın. İnsan kendi gücünün farkına onları izleyerek varır.

*

Bilgelik dünyasında uzun yolculuklara çıkan bilgelerin yardımı olmadan hayatı yaşanır kılacak güzelliğin kapılarını aralamak oldukça zordur. Güzelliğin yolunda olanlar, güzelliği arayanların ışığı ve destekçisi olurlar.

*

Türk toplumunun düşünce ve eylem dünyasına yeni boyutlar kazandıran, doğrulukta güzelliği, güzellikte doğruluğu bulan, seven ve sevdiğinde yok olmanın en güzel örneklerini veren ustaların başında Yunus gelir.

*

Her insanın yapısında güzellik tutkusu ve doğruluk arayışı doğuştan vardır. İnsanın iç dünyasından dış dünyasına doğru uzanan öğrenmesini öğrenme süreciyle, gönlünün derinliklerinde uyuyan arslanlar bir bir uyandırılabilir.

*

Büyük bilgi ve hikmet sahiplerinin yol ve yöntemlerinin inceliklerinin kavranılması ve bütün zenginlikleriyle bugüne taşınması gerekir. İnsan içinde taşıdığı gücün büyüklüğünün bilincine, gönül mimarlarının çığır açan eserleri ve ilham veren hayat öyküleriyle varır.

*

Anadolu insanı, yanlışlığın üstesinden doğrulukla, kötülüğün üstesinden iyilikle, çirkinliğin üstesinden güzellikle ve ümitsizliğin üstesinden de ümitle gelmesini bilmiştir. İnsanın doğru düşünme ve doğruluğu bulma yolunda, kendisiyle savaşmasından daha büyük bir savaş yoktur.

*

İnsan için en büyük başarı da, kendi sınırlarını aşarak, büyük gönül ustalarıyla bütünleşmesini bilmektir. Geleceğin büyükleri, geçmişin büyüklerinin omuzlarında yükselir.Onların her biri duvarsız, kapısız birer açık üniversitedir.

*

Her insan iç dünyasının olumlu güçlerini değil, olumsuz güçlerini harekete geçirdiği için, dünyada savaşlar birbirini izliyor. İç dünyalarını Cehennem'e çevirenlerin, dış dünyalarını bir Yeryüzü Cenneti'ne dönüştürmeleri mümkün değildir.

*

Dış dünya tek tek bütün insanların iç dünyasının, kültür ve ekonomideki yansımasıdır. İnsanlar tek tek iç dünyalarındaki güzellikleri yakalayabilirlerse, dış dünyanın bütün çirkinlikleri bir bir yok olup gidecektir.

*

Dışarıda görülen dünya içerideki dünyanın aynasıdır. Onu güzelleştirmek için, insanın gönlündeki "Yusuf"un uyandırılması gerekir.

*

İnsanların gönlünde uyuyan aslanları bilgeler uyandırır.

28 Eylül 2016, 12:09

EKOLOJİ DÜNYASINDA SAVURGANLIK YOKTUR

============================================ Ekoloji, canlıların doğal çevre içinde varlıklarını sürdürürken, birbirleri arasındaki iletişim ve etkileşim ilişkilerini inceler. Ekonomi ise, üretim, sermaye ve tüketim üçgeninde, insanların birbirleriyle olan iletişim ve etkileşim ilişkilerini araştırır.

*

Bütün bilimler gibi, ekoloji ve ekonomi de, her alanda hayatın sürdürebilirliğini sağlamak için, insanın doğal, ekonomik, siyasal ve kültürel çevresiyle, uyumsuzluklarını gidermeye çalışır.

*

Dünyadaki ekolojik dengelerle birlikte ekonomik dengelerin altüst olmaları, çevresel, siyasal, kültürel ve ekonomik sorunların, birbirlerini etkileyen bir bütünlük ve süreklilik içinde, ele alınmalarını gerekli kılıyor.

*

Dünyanın çok boyutlu çevresel, çok köklü ekonomik, çok önemli siyasal ve çok derin kültürel sorunları var. Bu yüzden, bütün ülkelerde hayatın güvencesi olan, ekolojinin ekonomisini ve ekonominin ekolojisini araştıran çalışmalar yapılıyor.

*

İnsanlar Fransa''da tasarlanan elbiseler giyerek, Hindistan''daki pamuk yetiştiricisinden, Brezilya ve Türkiye''deki kumaş üreticisine kadar milyonlarca üretici ve tüketicisinin hayatını etkiliyor.

*

Bütün dünyada, günlük yaşantının vazgeçilmez bir parçası haline gelen, motorlu araçların egzos gazları, dünyanın karşı karşıya olduğu çevre sorunlarına, siyasal, ekonomik, ekolojik ve etik boyutlar getiriyor. İnsanların doğal kaynakların bedelsiz olduğunu düşünmeleri, dünyanın dengelerini dinamitliyor.

*

Ahmet Hamdi Tanpınar''ın mısralarına benzetilerek söylenirse, insanlar ekolojinin ekonomisinin ve ekonominin ekolojisinin ne bütünüyle içinde ne de bütünüyle dışında durur. Ekonominin olduğu kadar ekolojinin de, insanların değerlerinden arındırılarak, onların davranışlarından soyutlanması mümkün değildir.

*

İnsanların rant elde etmek için her yol ve yöntemi mübah görmeleri, dünyayı büyük bir savaş alanına dönüştürdü. Ekonominin olduğu kadar ekolojinin de odak noktasında insan var.

*

Ekoloji ekonomiden, ekonomiyi ekolojiden ayırarak, aralarına aşılmaz duvarlar örenler, fiziksel ürün ve hizmet üretiminden daha çok finansal ürün ve hizmet üretiminde yarışırlar.

*

Yarış sonucunda, hayatın bütün boyutlarında, canlılar arasındaki doğal yasalardan önce insanların elinde doğallığını yitiren yasalar ağırlık ve önem kazanır. Doğallığını yitiren ekonomi, insanlardan daha çok tekellere hizmet eder, onların gücüne güç katar.

*

Ekolojide olduğu gibi, ekonomide de tekelci bir yapı değil, çokelci bir yapı olmalıdır. Nasıl ekolojide, bütün canlılar arasında eşsiz bir uyum ve düzen varsa ekonomide de insanlar arasında eşsiz bir uyum ve düzen olmalıdır.

*

Ekoloji tabiatın, ekonomi hayatın şarkısıdır. Tabiatın şarkısının güftesi olmadan, hayatın şarkısı bestelenmez.

*

Ekolojik bilinçle ekonomik bilinç ortak alanlarını yitirirlerse, suyu, havası ve toprağıyla çevre, kültürü, politikası ve ekonomisiyle insan kirlenir.

*

Tabiat ekolojinin, hayat ekonominin temelidir.

*

Ekonomi ekolojinin yolunda olmaktır.

*

Hayatı koruyan tabiatı korur.

29 Eylül 2016, 15:30

PAYLAŞAN PAYLAŞILMAZ PAYLAŞMAYAN PAYLAŞILIR

=============================================== Girişim ya da ticaret kültürü, felsefe, sanat, hukuk ve yönetim gibi, tarihin derinliklerinden süzüle süzüle günümüze kadar gelmiştir. Aslında girişim kültürü hepsinden daha eski bir geçmişe sahiptir.

*

Üretimin olmadığı yerde, insan ve toplum olmaz. Toplumun olmadığı yerde de, kültür, politika ve hukuk olmaz. Bu yüzden, girişimciler fiziksel olduğu kadar kültürel üretimin de öncüleridir.Onlar üretim kültürünün ortaklık kültürü olduğunu bilir.Ortaklıkta paylaşmayan paylaşılır.

*

Üretim gücünü büyüterek, sağlıklı bir toplum ve dengeli bir ekonomik yapı oluşturmada girişim kültürü bağlayıcı ve bütünleştirici bir işlev yüklenir.Girişimci paylaşmasını bilendir. Paylaşmasını bilmeyanlar paylaşmasını bilenler tarafından paylaşılır.

*

Türk toplumu Kanuni'den sonra girişim gücünü yitirmeye başladı.. Osmanlı'nın son yıllarında ve Cumhuriyet döneminde çalışma yaşına gelen herkes, güvenliği bir devlet kurum ve kuruluşunda görev almada buldu. Kimse devlet dışında bir kapı aramayı ya da kendisi bir kapı olmayı düşünmedi.

*

Bir aile gibi çalışan küçük şirketler büyük işletmelerden daha hızlı büyüyor. Onlar orta ölçekli olmanın getirdiği esnekliğe sahiptir. Büyük şirketlerin hareket etme yeteneğini sınırlayan bürokrasileri yok. Büyükler file, küçükler pireye benzer. Pire filden daha çabuk ve hızlı hareket eder.

*

Ortadoğu'de de devlet bürokrasisi hantal yapısı ve dayatmacı politikasıyla bir file benziyor. Bu yüzden de ülkenin üretim gücünü artıramadığı gibi, toplumun girişimci yanını da yok ediyor. Ülkeleri yoksullaştıran toplum değil, dayatmacı bürokratik devlettir.

*

Türkiye'de ekmeğini taştan çıkaran girişimcilerin çoğalabilmesi için, kemikleşmiş devletçi yapının bütünüyle yıkılması gerekir. Çünkü devlet kurum ve kuruluşlarında çalışanlar, girişimci yetenekleriyle birlikte kendilerine olan güvenlerini de büyük ölçüde yitirir.

*

Ülkenin üretim gücünü büyütmek için kurulan kamu işletmeleri, gelirlerin peşinden aslanlar gibi koşmazlarsa, giderlerinden ceylanlar gibi kaçmazlarsa , ekonomik gelişmenin önündeki en büyük engel olur.

*

Bütçe açığı gizli bir vergidir. Gelirleri giderlerini karşılamayan bir devletin açıklarını bütün bir thoplum öder.Devlet gibi her kurum ve kuruluş denk bütçe yapmak zorundadır.

*

Türkiye'nin geleceği, üretmenin coşkusunu duyan, paylaşmayı en büyük erdem olarak gören girişim kültürü ve girişimcilerle inşa edilecektir.

*

Kurum ve kuruluşlar paylaşmasını başaramazlarsa, başka kurum ve kuruluşlar tarafından paylaşılır.

29 Eylül 2016, 15:42

SANAT VE BİLİM HAYATIN AYRILMAZ İKİ YÜZÜDÜR

=========================================== Sanat ve bilim hayatın birbirinden ayrılmaz iki yüzüdür Sanatsız bilim derinlikten, bilimsiz sanat doğallıktan yoksun olur. Bilim ve sanat görünmeyen ve görünen dünyaya kendi alanlarından farklı yöntemlerle bakarlar. Her ikisi de tanıma, kavrama ve anlama tutkusuyla beslenir. Bilim ve sanatın yöntemleri farklı olsa da, amaçları aynıdır. Ortak amaçlarına ulaşmak için, sanat ve bilim birbiriyle dayanışma içindedir. Onlar değişik boyutlarıyla hayatın birbirini tamamlayan iki yüzüdür.

*

Doğal olan aydınlıktır, aydınlık olan da doğaldır. Sanat ve bilim doğal olanı kusursuz bir biçimde yansıtabildikleri ölçüde güçlü, etkili ve mükemmel olurlar. Kendini bilen sanatın, dünyayı tanıyan bilimin öncüsü olur. Nasıl sanat bilimden bağımsız düşünülemezse, insan da dünyadan ayrı ele alınamaz. Sanatın, bilimin ve dünyanın odak noktasında insan vardır. Dünyanın yaşanır kılınması insanın ruhunun derinliklerine inilerek bütün boyutlarıyla gönlünü zenginleştirilmesine bağlıdır.

*

Sanat ve bilimin ustaları, insanı ve onun ayrılmaz bir parçası olan dünyanın sırlarını açığa çıkarabilmek için, kabullere dayanan soyutlamalar yapmak zorundadırlar. Sanat ve bilimde soyutlama yoluyla yapılan basitleştirmeler, gerçeğin araştırılmasını bir yandan kolaylaştırırken, diğer yandan da zorlaştırırlar. Aslında her soyutlama gerçeği bir ölçüde perdeler.

*

Sanatın ana çalışma alanı, insan ve onun iç ve dış dünyasıdır. O, insanın iç dünyasındaki iniş ve çıkışları, açmazları, bağlanma ve kopuşları ele alarak, onu tanımanın ipuçlarını verir. Sanatçı düşüncelerini ortaya koyarken, bilimsel bir kaygı taşımaz. Onun çalışma alanının genişliği, ona hiçbir zaman gözleme ve araştırmaya dayanmadan, istediği gibi düşünebilir ve keyfi davranabilir anlamına gelmez.

*

İnsanın ruhunun derinliklerine inmeye çalışan sanat, nasıl doğal olandan ve bilimsel verilerden koparılamazsa, dünyanın sırlarını araştıran bilim de, insanın değerlerinden bağımsız olarak düşünülemez. İleri bir algılamanın ürünü olmayan, kutsal değerlere dayanmayan soyutlamalar, hem sanatta, hem de bilimde büyük bir çoraklaşmaya yol açarlar. Sanat ve bilimin hayat damarlarının kesildiği bir dünyada, savaşların önüne geçilemez.

*

Kutsal kültüre dayanan gelenekte, sanat ve bilim beş duyunun sınırlarının dışına çıktığı ölçüde derinlik ve zenginlik kazanır. Anadolu insanına görünmeyen dünyanın zenginliklerini taşıyan Yunus, İbn Arabi ve Mevlana gözlerden bilgisizlik perdelerini kaldırarak, var olmanın güzelliğini hayatın bütün boyutlarına yansıtmışlardır. Onlar görünen dünyanın sınırlarını aşarak, ölümsüzlüğe ulaşmışlardır. Onların amacı: Tek olanı bilme, kutsal verilerin ışığında varlığın özünü kavramadır.

*

Kutsal kültürde görünen dünya, görünmeyen dünyanın bir gölgesidir. Onun dışındaki herşey sınırlı ve geçicidir. Bu inancın egemen olduğu dünyada çatışma değil, uyum önemlidir. Sanat ve bilim her iki dünyadaki uyum ve düzenin inceliklerini yakaladığı ölçüde, sanat ve bilimdir. Sanat ve bilimin vazgeçilmez görevi, insanı erdemli kılarak, hayatın yaşanırlığına yeni boyutlar kazandırmaktır.

*

Sanat ve bilimin gücü, ekonomik, siyasal ve kültürel dinamikleri harekete geçirmelerinden kaynaklanır. Onlar hayatın candamarlarıdır.

*

Sanat, bilim ve hayat insan için, üç ayaklı bir masa gibidir, her üçü de, aynı ölçüde önemlidir.

29 Eylül 2016, 15:49

KÜLTÜR EŞİTTİR İNSAN ÇARPI EKONOMİNİN KARESİDİR

============================================== Değişik alanların uzmanlarınca, nasıl tanımlanırsa tanımlansın, son değerlendirmede ekonomi, insanlığın kültürel birikiminin, hayatın değişik boyutlarındaki yansımasıdır. İnsanlık tarihi boyunca, üretim gücünü belirleyen, en büyük ve en etkili kaynak kültür olmuştur. Yoksulluk gibi, zenginlik de bir sorun kaynağı olduğu için, üretim peşinde koşmak kadar tüketimden kaçınmak da, bütün kültürlerde, en başta gelen erdemdir.

*

Dünyanın her yerinde ülkelerin üretim güçlerinin yeni boyutlar kazanmasının kaynağında, gerek üretici gerekse tüketici olarak, insan vardır. Öncesi kültür olduğu gibi, sonrası da kültür olan ekonominin tarihi insanla başlar, insanın olduğu yerde, ya kültür ya da ekonomi değil, hem kültür hem de ekonomi vardır. Einstein'in enerji formülüne benzetilerek söylenirse: Kültür eşittir insan çarpı ekonominin karesidir. İnsanda gizlenen gücü,ekonomiden önce kültür gün ışığına çıkarır.Ekonomi kültüre tutulan aynadır .

*

Dünyada yoksulluğun olduğu kadar zenginliğin de kaynağı ekonomiden önce kültürdür. Üretilen el olmaya özendiren kültürler yoksulluğun kapılarını kapar, zenginliğin kapılarını açar. Dünyanın her yerinde kültürel güç , üretilen ürün, hizmet ve bilgilere yansır. Üretim peşinde koşan kültürler, üretimde yarışanların, tüketim peşinde koşan kültürler ise, tüketimde yarışanların sayılarını çoğaltır.

*

Ekonomilerin canlılığı, üretim ve tüketim peşinde koşan insanların yarışmasına dayanır. Üretimde yarışanlar, tasarruflara yeni alanlar açarken, tüketimde yarışanlar da savurganlığa yeni alanlar açarlar. "Teknolojinin Ötesi" kitabımız da vurguladığımız gibi, teknoloji hayatı kolaylaştırmanın olduğu, kadar zorlaştırmanın da aracıdır. Benzer şekilde ekonomi de dünyadaki zenginlikleri büyüttüğü kadar yoksullukları da büyütür.

*

Ekonomik güç, iki yanı keskin kılıç gibi, bir toplumda tasarrufları artırmakla kalmaz, savurganlıkları da artırır. Bunun için, hem üreticilere hem de tüketicilere kutup yıldızı olma görevini ekonomi değil, kültür yüklenmelidir. Çünkü kazanmanın herşey olduğu bir kültürde, kazanmak için herşey yapılır. Sağlıklı bir toplumda en düşük gelirliler, en yüksek gelirliler gibi değil, en yüksek gelirliler, en düşük gelirliler gibi yaşarlar.

*

Hayatın kültürel boyutu gözardı edilirse, ekonomik boyut bütün sorunların kaynağı olur. Anadolu insanının kültüründe, sürekli tekrarlandığı gibi: "En düşük gelirliler gibi yaşamak bir erdemdir, ancak toplumun en düşük gelirlisi olmak bir erdem değildir." Bu yüzden, bir toplumda tüketimden önce üretim peşinde koşmak bir kültürel görev, aynı zamanda kültürel bir sorumluluktur.En yüksek gelirliler en düşük gelirliler gib yaşamaya özen göstermezlerse ,gösteriş harcamalarının önü kesilmez.

*

Kültürel görev ve sorumluluklarının bilincinde olmayanlar, ekonomik görev ve sorumluluklarını eksiksiz olarak yerine getiremezler.

*

Kültürde iyilik ve kötülük yarışı nasıl sonuç verirse, ekonomide üretim ve tüketim yarışı aynı sonucu verir.

*

Ekonomi akılla, kültür gönülle düşünür.

*

Ekonomide aranılan kültürde bulunur.

*

Ekonomiden önce kültür gelir .

29 Eylül 2016, 16:12

İNTERNET HER EVİ BİR ÜNİVERSİTEYE DÖNÜŞTÜRDÜ

=============================================== Eğitim çalışmalarına yeni boyutlar kazandırmak, öğrenmesini öğrenmek, düşünce ve eylem dünyasını zenginleştirmek, bütün ülkelerin karşı karşıya olduğu sorunların başında gelmektedir. Yeni yüzyılda, eğitim çalışmaları, okullardan daha çok okul dışı alanlarda yoğunlaşacaktır. İletişim kanallarının zenginleşmesi, evlerle birlikte işyerlerini de bir üniversiteye dönüştürmüştür.Geleceğin üniversiteleri, bugünün üniversitelerinden çok farklı olacaktır.

*

Her alanda rekabetin uluslararası boyutlar kazanması, başta üniversiteler olmak üzere, bütün kurum ve kuruluşları, sürekli yenilik yapmaya zorluyor. Her kurum ve kuruluş, yenilik sınırlarını genişletmek ve verimlilik çalışmalarını hızlandırmak için, işyerleriyle birlikte çalışanlarının evlerini, üniversitelerle bütünleştirmelidir. Kurum ve kuruluşlarda, sürekli yenilik yapmak için, her yerde sürekli eğitim yapılmalıdır.

*

Sürekli eğitimi yaygınlaştırmak ve eğitimin kalitesini artırmak için, işyeri, ev ve üniversite üçgenindeki eğitim çalışmalarının, bilgisayar ortamında odaklanması gerekir. Bilgisayar ortamında, zaman ve mekan farkının ortadan kaldırılmasıyla, bilinen eğitim yöntemleri, geçerliliklerini büyük ölçüde yitireceklerdir. Çünkü, bilgisayar ortamına aktarılan eğitimde, hem maliyetler düşecek, hem de kalite artacaktır.

*

Sürekli ve uzaktan eğitimle, geçerliliğini yitirmiş, verimsiz ve etkisiz, yöntemler yerine verimli ve etkili, bilgisayara dayalı eğitim teknikleri önem kazanacaktır. Geleceğin karşılıklı iletişim ve etkileşim içinde, bilgisayar ortamında yapılan eğitimle, dünyadaki her üniversite, öğrenci ve hocalarıyla evlere taşınacaktır. Dünyadaki her ev ve işyerine ulaşmaya çalışmayan üniversiteler de, küçülmek zorunda kalacaklardır.

*

Bilgisayar ortamında, ürün, hizmet ve bilgi üretebilmek için, üniversite, ev ve işyeri üçgeninde, herkesin, sürekli ve uzaktan eğitimden yararlanacak bilgi ve donanıma sahip olması gerekir. Bunun için de, kamu, özel ve gönüllü eğitim kuruluşları, birbirleriyle yardımlaşmalıdırlar. Artık bilgisayar ortamındaki eğitim, her kademe ve her konudaki eğitimin, temelini oluşturacaktır.

*

Türkiye''nin karşı karşıya olduğu sorunların başında eğitimsizlik, mesleksizlik ve yoksulluk gelmektedir. Üniversiteleri evlere taşıyarak, uzaktan eğitim yöntemlerini geliştirmeden, Türkiye''de çok düşük olan, ortalama eğitim süresini uzatmak mümkün değildir.

*

“Evdeki üniversite”lerle eğitim kurum ve kuruluşlarının, verimlilikleriyle birlikte etkinlikleri de artacaktır. Karşılıklı iletişim ve etkileşime dayanan bilgisayar ortamındaki eğitim, bilinen yüz yüze eğitimi, bütünüyle dönüştürecektir.

*

Bugünün eğitim kurumları, geleceğin öğrenme yöntemlerini uygulamaya hazır olmalıdırlar.

*

Eğitimdeki başarısızlık, her alanda etkisini gösterir.

*

Eğitimsizlik herkesi cezalandırır.

*

Eğitim herkesi ödüllendirir.

29 Eylül 2016, 20:33

DEVRİMLE DEĞİL EVRİMLE DEĞİŞMEDEN DEĞİŞMEK

============================================= TÜRKİYE NE KADAR DEĞİŞİRSE O KADAR AYNI KALIR Değiişik etnik kökenlerden gelen Anadolu insanı, Cumhuriyet döneminde milletten gelen bir istekten daha çok, devletten gelen bir baskıyla, büyük bir değişim yaşadı. Türkiye''de büyük sarsıntılara yol açan değişim, evrimle değil, devrimle gerçekleştirildi. Bu yüzden, Anadolu insanının ekonomik ve kültürel dünyasındaki yıkımları, çok büyük ve çok acılı oldu. Türkiye darbelerle yapılan değişimlerden çok zarar gördü.

*

Türkiye değişmeden değişmesini başaramadı. Bütün kesimleriyle Anadolu, öylesine değiştirildi ki, hiçbir şey aynı kalmadı. Silahla yapılan devrimler, Anadolu insanının değişmeyen değerlerini de değiştirdi. Oysa değişimler, değişmeyen değerleri korumak için yapılır. Değişim sürekli ve kesintisizdir. Dünyada bir ülke, ne kadar değişirse, o kadar aynı kalır. Ancak değişimler, güçle değil, oyla yapılmalıdır.

*

Tarihin her döneminde, değişimlerin değişmeyen evrensel yasaları vardır. Her değişim sürecinin, değişen değerleriyle, değişmeyen değerleri, gündüz ile gece gibi birbirinden ayrılmaz. Hiçbir gündüz yoktur ki, onda bir gece, hiçbir gece yoktur ki, onda bir gündüz olmasın. Benzer şekilde, hiçbir değişen yoktur ki, onda bir değişmeyen, hiçbir değişmeyen yoktur ki, onda bir değişen olmasın. Değişen ile değişmeyen değerler birbirlerini tamamlayan bir bütündürler.

*

Türkiye''nin ana sorunu, ya değişmemek ya değişmek değil, hem değişmek, hem değişmemektir. Bunun için de, Türkiye Mevlana''nın verdiği örneklere benzemeye çalışmalıdır. Bütün bir Anadolu, aynı bir kitap gibi, hem konuşan hem susan, bir atlı gibi, hem duran, hem koşan, meyvadaki bir şeker gibi, hem açık hem gizli ve uykudaki bir insan gibi, hem gören hem görmeyen, olmasını başarmalıdır. O zaman, Türkiye, Batılılar gibi üretir, Doğulular gibi tüketir. Başka bir deyişle, Anadolu insanı, Sinan gibi inşa eder, Yunus gibi yaşar.

*

Dünyada değişim rüzgarları süreklidir. Zamanı gelmemiş bir değişim kimse hızlandıramadığı gibi, zamanı gelmiş bir değişimi de, kimse durduramaz. Değişimi devrimle gerçekleştirenler, büyük bedel öderler. Değişim evrimle gerçekleştirenler ise, en büyük yararı sağlarlar. Çünkü, devrimler savaşla, evrimler barışla, ülkeleri dönüşütürürler. Devrimler çatışmaya, evrimler yarışmaya dayanırlar. Ve yarışamının olmadığı ülkede, gelişme olmaz.

*

Hem değişmesini, hem değişmemesini başaramayan ülkeler, uzun ömürlü olamazlar. Türkiye değişmeden değişmesin ibaşaramadığı için, kendilere benzemeye çalıştığı ülkelerin çok gerilerinde kaldı. Türkiye''de, nelerin değişmesi, nelerin değişmemesi gerektiği, yeterince araştırılmadığından, Anadolu insanı çok büyük faturalar ödedi. Ayrıca, Türkiye üretmede değil, tüketmede Batılılara benzedi.

*

Türkiye medeniyetlerin savaştığı kare dünyada, değişmeyen amaçlarını koruyarak, değişen küresel araçlardan yararlanmasını öğrenmelidir.

*

Dünya değişmeyen değerlere dayanılarak değiştirilir.

*

Dünyada araçlar sürekli değişir amaçlar çok değişmez.

*

Köklü değişim devrimle değil, evrimle gerçekleştirilir.

*

Devrim kan alır can alır, evrim kan verir can verir.

*

Devrim çatışma, evrim yarışma ister.

*

Amaç değişmeden değişmektir.

29 Eylül 2016, 20:45

ÜNİFORMA GİYENLER DEĞİL FORMA GİYENLER BAŞARILI OLUR

==================================================== Dünyada insanlık tarihi boyunca, hiyerarşik kuruluşların başında ordular gelir. Tarihin her döneminde, orduların hiyerarşik yapıları, bütün kurum ve kuruluşların ana ve değişmez örnekleri olmuştur. Her hiyerarşik kuruluşta bir tepe noktası vardır. Tabanı geniş olan hiyerarşik kuruluşta, yukarı doğru çıkıldıkça sayı azalır, tepe noktasında yalnızca bir yönetici vardır. Yukarıdan bakıldığında, geniş taban görülmez. * * * Ordularda olduğu gibi, hiyerarşik kuruluşlarda değişmeye karşı direnç vardır. Hiyerarşik bir kuruluşta, yönetim kademeleri arasında görev ve sorumlulukların sınırları belirli olduğu için, kimse değişim istemez. Çünkü, kuruluşun hiyerarşik yapısındaki küçük bir değişiklik, görev ve sorumlulukların altüst olmasına yol açar. Bunun için, hiyerarşik yapılarda, önemli bir çoğunluk değişimden hoşlanmaz. * * * Hiyerarşiye dayanan bir kuruluşta, mevcut durumdan duyulan rahatsızlık, değişime direnenlerin azalması ve değişim isteyenlerin çoğalması, değişmenin dinamiklerini harekete geçirir. Hiyerarşik yapısı, ne kadar güçlü olursa olsun, hiçbir kurum ve kuruluş, zamanı gelmiş bir değişime direnemez. Dünyanın her yerinde, çevrelerindeki değişime hızına uyum sağlamayan kuruluşların, ömürleri uzun olmaz. * * * Düzleşen dünyada, bütün hiyerarşik kuruluşlar, değişime direnmeyi bir kenara bırakmalı, değişimi yönetmesini öğrenmeye bakmalıdır. Kurum ve kuruluşlarda değişimi yönetmesini öğrenmek, bir bilgi sorunu olmaktan daha çok bir bilgelik sorunudur. Hiyerarşik bir kuruluşta bilgelik yeni boyutlar kazanmaz. * * * Dünyada değişime direnen kuruluşların başında hiyerarşik kurumlar gelmektedir. Bu yüzden, değişim yönetiminde ilk yapılması gereken, katı hiyerarşik yapıdan, esnek hiyerarşik yapıya geçmektir. Düz dünyanın başarılı kuruluşları, yüzde yüz hiyerarşiden sıfır hiyerarşiye dönüşmesini bilen kuruluşlardır. Rekabet üstünlüğü kazanmak için, her kuruluş tam hiyerarşik yapısını son sınırına kadar düzleştirmelidir. * * * Değişim rüzgarları, hiyerarşik kuruluşların tepelerinden önce tabanlarında eserler. Köklü değişimlerin öncülüğünü, kuruluşlarının tabanlarının önünde duran liderler değil, tabanlarının yanında duran liderler yapar. Kuruluşlara değişmesini öğretenler, tabanların omuzlarda taşıdığı liderlerden daha çok tabanlarının sorumluluklarını omuzlarında taşıyan liderlerdir. * * * Yirmibirinci yüzyılın başarılı buluşları, kademeli hiyerarşik kuruluşlar değil, kademesiz düz kuruluşlar olacaktır. * * * Sıfır hiyerarşiyi uygulayacak olanlar, üniformalılardan önce formalılardır. * * * Kare dünya üniforma değil forma giyenlerin dünyasıdır.

*

Düz dünya düz kuruluşlar ister.

29 Eylül 2016, 21:14

İLETİŞİMLE İYİLİKLER ÖZENDİRİLİR KÖTÜLÜKLER ÖNLENİR

================================================== Hem bireysel, hem de toplumsal düzeyde görünen ve görünmeyen yoksulluk, toplumun değişik kesimleri arasındaki iletişim eksikliğinden kaynaklanmaktadır. İletişimsizliğin etkileri kişiden aileye, aileden topluma, toplumdan ülkeye ve ülkeden dünyaya farklı biçimlerde yansıyor. İletişim kopukluğunun doğurduğu karmaşa, politikadan ekonomiye, kültürden sanata her alana egemen oluyor. Gözün gözü görmediği bu karmaşık yapı içinde iç ve dış dünyanın zenginlikleri sorumsuzca tüketiliyor.

*

İletişim kanallarının sağlıklı bir biçimde çalışmadığı toplumlarda, insanların iç dünyalarıyla birlikte dış dünyaları da büyük ölçüde çoraklaşır. Çoraklaşmayla hız ve yoğunluk kazanan yoksullaşmanın önüne geçmek için, iletişim kanallarının zenginleştirilmesi gerekir. Çünkü iletişim kanallarının gelişmediği bir toplumda, ortak aklı, ortak düşünceyi ve ortak eylemi geliştirmek mümkün değildir. Ağaç için su ne ise, toplum için de iletişim odur.

*

Bireysel ve toplumsal yoksullaşmanın önüne geçmek için, öğrenme ve öğretme çalışmalarına, geçmişte olduğundan çok daha fazla önem verilmelidir. Çünkü bilgiyi zenginleştirmeye ve zenginleştirilen bilgiyi toplumla paylaşmaya dayanmayan her eylem, insanı paslandırır. Pasın demiri yok etmesi gibi, bilgisizlik de insanı yok eder. Nasıl yuvarlanan taş yosun tutmazsa, öğrenen ya da öğreteninsan da pas tutmaz. "Anadolu'da kanın kanla temizlenmez "denilir. Bunun için, hiçbir zaman kötülüğe kötülükle cevap verilmez. Çünkü kötülüğe kötülükle cevap vermek zayıfların, kötülüğe iyilikle karşılık vermek ise, güçlülerin işidir. Toplumları dönüştürenler, kendisine nasıl davranılmasını istiyorsa, başkasına da öyle davrananlardır. Onlar için, başkalarının yanlışı değil, kendilerinin doğrusu önemlidir

*

İletişim kanallarının böylesine zenginleştiği bir ortamda, kendi doğrusunu savunamayanlar, başkalarının yanlışından korunamazlar. Nasıl kuşun yuva yapması hayatının doğal bir yanıysa, insanın iletişim kurması da, hayatının vazgeçilmez bir yüzüdür. Hayatın bütün boyutları iletişimle zenginlik kazanır. İletişimin olmadığı bir toplumda ekonomik, siyasal ve kültürel hayatın canlılığı olmaz.

*

Farklı iletişim kanallarına kulaklarını tıkayan, kendini yanılmaktan kurtaramaz. İletişim farklı düşüncelere açık olmadan, beklenen başarıyı sağlayamaz. İletişim gerçeğe farklı açılardan bakmasını bilmektir. Toplumda sağlıklı iletişim kurmak, öğrenmesini herkesten daha hızlı ve daha etkili bir biçimde öğrenmektir. İletişimde rekabet üstünlüğü sağlamanın en etkili ve en güçlü silahı, öğrenmesini öğrenme ortamı oluşturmaktır.

*

İletişim kanallarında amaç, düşünceleri doğru anlatmak değil, doğru düşünceleri anlatmak olmalıdır. İletişimde başarılı olmak için, eğitmeye değil, hep birlikte öğrenmeye ve öğretmeye odaklanmak zorunludur.

*

Öğrenmesini öğrenenler, doğruları değişik yüzleriyle, bütünlük içinde tartışmasını başaranlardır.

*

İyiliklerin peşinden aslanlar gibi koşmak,kötülüklerden ceylanlar gibi kaçmak herkesin görevidir.

*

İletişim olmadan ne iyilikler özendirilir ne de kötülükler önlenir.

*

İyilikte yarışmadan "Yitik Cennet" bulunmaz. «

30 Eylül 2016, 14:37

İSRAİL RUSYA VE AMERİKA ÜÇ BÜYÜK ELİ KANLI DEVLETTİR

================================================== Filistin İsrail tarafından sürekli ateş altında tutulan, dünyanın kangren olmuş yarasıdır. Ortadoğu'da sürekli kan gölleri oluşur. Bütün Ortadoğu Okyanus ortasında yanan bir gemi gibi, çığlık çığlığa bütün dünyadan yardım bekliyor. Ancak dünyanın kulakları sağırlaştı, gözleri körleşti ve gönülleri de taşlaştı.

*

Dünyanın haksızlıklara karşı çıkan, hak gözetir aydınları, Yunus gibi: ''Kastım budur şehre varam / Feryadü figan koparam'' diye haykırıyor. Onların haykırışlarını, dünyanın hiçbir başkentindeki, seçilmemiş ve seçilmiş krallar duymuyor. Dünya başkentleri Ortadoğu'nun çığlıklarına kör, sağır ve dilsiz.

*

Bir uçak kazasında hayatını kaybeden, Sezai Karakoç''un ''Savaş pilotu'' yazısında anlattığı, Anadolu'nun Şeyh Şamil'i Zihni Hızal: ''Dayatmacı yönetimin sonunun geleceğinden emin olsam,dünya başkentlerinin üstünde, kendimi ve uçağımı feda etmekten bir an bile tereddüt etmem'' dermiş. Dünya da Hızal gibi, Batı'nın devlet terörünü lanetleyen ve haksızlıklara isyan eden binlerce pilot,Batı başkentlerinin üzerinde, kendini feda etmeye hazırdır. Ancak Hızal ve onlar da biliyorlar ki : ''Kan akıtmakla akan kan durmaz'' ve ''kan kanla temizlenmez.''

*

Ortadoğu''da on yıllardan beri akan kanlar, barış getirmediği gibi, savaşı daha da hızlandırıyor. Dökülen kanlar, kan dökenlerin vahşetine yeni boyutlar kazandırıyor. Kimsenin gönlü barışta olmadığı için, herkesin aklı savaşta. İnsanlar birbirimizi nasıl öldürürüz diye, fırsat kolluyor, ölmekten ve öldürmekten bıkmıyor ve yorulmuyor.Oysa kutsal kültürde bir insanı öldürmekle bütün insanlığı öldürmenin arasında fark yoktur.Amerika,Rusya,İsrail Ortadoğu'da her gün bütün insanlığı yüzlerce defa öldürüyor.

*

Dünyanın Batısına giden yapılmış, Doğusuna giden de yıkılmış görür. Mehmet Akif''in ''Şark şiirinde ayrıntılı olarak anlattığı gibi, Doğu''da '' Yıkılmış köprüler, çökmüş kanallar, yolcusuz yollar/ Bükülmüş beller, incelmiş boyunlar, kaynamaz kanlar/ Düşünmez başlar, aldırmaz yürekler, paslı vicdanlar/ Ekinsiz tarlalar, ot basmış evler, küflü harmanlar'' vardır. Filistin başta olmak üzere, yakılan yıkılan Ortadoğu ülkeleri,bütün insanlığın vicdanında onulmaz yaralar açıyor,ancak vicdanlı insanların gücü savaşı durdurmaya yetmiyor,savaş bütün dehşetiyle devam ediyor.

*

Küre dünyada ülkeler savaşırken, biri kazanır, biri de kaybederdi. Savaşların bir kazananı, bir de kaybedeni vardı. Kare dünya da ise, savaşan ülkelerin kazananı ve kaybedeni yoktur. Kim kimle savaşırsa, savaşsın, karşısındakine verdiği zarardan çok daha fazlasını kendine verir. Amerika'nın nükleer başlıklı füzeleri, Batı'yı yok olmaktan kurtaramaz.

*

Kare dünya, bütün dünya, bütün ülkeleri savaşa değil, barışa odaklanmaya zorluyor. Artık Amerika New york'u silahlarla koruyamaz. Devlet terörü estiren Moskova, bir teröristin eline geçen nükleer silahla, yeni bir Hiroşima olur.

*

Kutsallığı yitiren ve hiç sorgulanmayan savaş ölmeye değmeyen savaştır.

*

'' En güzel barış henüz yapılmamış olan barıştır.''

*

Kare dünya Kabil'in değil, Habil'in dünyasıdır.