=================================== Ziya Gökalp ile Yahya Kemal bir gün aralarında konuşuyorlarmış. Gökalp “Tarihimize bakıyorum, büyük sultanlar yetiştirmişiz, büyük şairler yetiştirmişiz, büyük paşalar yetiştirmişiz. Ancak arıyorum arıyorum, büyük filozoflar bulamıyorum. Felsefe yapan, filozof yetiştiren bir millet değiliz.” demiş. Yahya Kemal de: “ Boşuna arama, biz felsefe yapan değil, fetih yapan bir milletiz. Eğer felsefe yapan bir millet olsaydık şimdi hepimiz Orta Asya’da olurduk” diye karşılık vermiş.
*
Tarihin derinliklerinden bakılırsa Türk milletinin fetih yapan bir millet olduğu görülür. Asya’nın içlerinden Avrupa’nın içlerine kadar Türkler sürekli hareket halinde olmuşlar. Anadolu insanın çok dinamik, çok canlı bir yapısı var, ezan okunan yeri vatan, ezan okunmayan yerde de ezan okutmayı görev bilmiştir. Türk milletinin dinamizmi sürekli hareket halinde olmasından kaynaklanır. Bunun için Anadolu’da “ gezen kedi uyuyan kaplandan iyidir” denilir.
*
Yirminci yüzyılın ilk yarısında Avrupa’dan çekilen Türkiye, ikinci yarısında büyük nüfus gücüyle yeniden Avrupa’ya açıldı. Avrupa’nın her ülkesinde küçük bir Türkiye vardır. Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne tam üyelik tartışmaları yapılırken Avusturya “ Türkiye’yi Avrupa Birliği’ne tam üye kabul etmek, önlerinden iki defa döndükleri Viyana’nın anahtarını Türklere teslim etmektir.” demekten kendini alamamıştır.
*
AB Türkiye’ye yalnızca Viyana’nın değil, bütün AB ülkelerinin başkentlerinin kapılarını açmaktadır. Avusturya Avrupa’nın korkularını yansıtıyor. Ancak Türkler, Osmanlı Devleti’nin ilk yıllarında Avrupa topraklarına ayak basmışlar, o günden bugüne Avrupa’dalar. Üç yüzyıl önce Avusturya’ya kadar giden Türkler, dünyanın her yerine gidebilirler.
*
Seksenli yıllarda bir Amerika’lı gazeteci: “ Türkçe bilirseniz, Viyana’dan Çin Seddi’ne kadar hiçbir güçlükle karşılaşmadan dolaşabilirsiniz.” diye yazmıştı. Yirmibirinciyüzyılın başında dünyaya açılan Türk kurum ve kuruluşlarıyla, yalnızca Viyana ile Çin Seddi arasında değil, San Francisco’dan Şikago’ya, Tokyo’dan Pekin’e kadar dünyanın her yerinde Türkçe konuşabilir ve sıkıntı çekmeden yaşabilirsiniz.Özal, Türkiye’nin dünyaya açılmasının altyapısını oluşturmuştur.
*
Türkiye Batılılardan yardım istemiyor, kapılarını Türk işletmelerine açmalarını istiyor. Türkiye seksenli yıllardan sonra büyük ölçüde değişmiştir. İthalatçı ülke, ihracatçı Ülke’ye dönüşmüştür. Seksenli yılların başında Türkiye’nin toplam ihracatı 3 yada 4 milyar doları aşmıyordu. Bunun yüzde sekseni tarım ürünlerinden oluşuyordu. Sanayi ürünleri yok denecek kadar azdı. Son elli yılda Bursa’nın sanayi merkezi haline gelmesi, Samsun’daki tesislerin kurulması, Karadeniz Ereğli, İskenderun demir çelik tesislerinin kurulmasıyla Türkiye sanayi toplumu özellikleri kazandı.
*
İkibinli yıllarda, Türkiye’nin toplam ihracatı 140 milyar dolara ulaştı, bunun yüzde sekseni sanayi ürünlerinden oluşuyor. Türkiye yapı değiştirdi. Türkiye tüketen toplumdan üreten topluma dönüştü. Alan el olan ülke, veren el olan ülke oldu. Yeni bir Türkiye ortaya çıktı.Düzleşen dünyada orduların dönemi kapandı. Türkiye’nin her yerinde ordunun yeniden yapılanması tartışılıyor.
*
Geçmişte ordularla Viyana’ya kadar gidilmişti, Viyana Türkler için uzun dönem kızıl elma oldu. İstanbul alındıktan sonra bir dönem Roma kızıl elma olmuştu. Fatihin gözü aslında Roma’daydı. İstanbul’dan sonra Roma’yı düşünüyordu. Arnavutluk’u Roma’ya açılan kapı olarak görüyordu.
*
Arnavutluk’tan 1480’de Gedik Ahmet Paşa komutasında bir donanma İtalya’ya giderek Otronto Kalesi’ni aldı. Osmanlı orduları bir sene İtalya’da kaldı. Roma’ya giden yol açılmıştı. Ancak Fatih’in genç yaşta ölümü Roma’nın kurtuluşu oldu. Ardından gelen Yavuz, Mısır’a önem verdi. Yavuz, Avrupa’da var olma yolunun Mısır’dan geçtiğini görmüştür. Akdeniz’i güvenceye almadan Avrupa’da ilerleyemeyiz diye düşünüyordu. Kanuni ise hem Bağdat, hem Viyana diyerek, Türklerin coğrafyasını en geniş sınırlarına ulaştırmıştır.
*
Küreselleşme dünyada her şehri bir kızıl elmaya dönüştürdü. Kızıl elma artık Roma ve Viyana değil, bütün dünya. İstanbul’da, Ankara’da, Diyarbakır’da ayağını yere sağlam basmak için, Türkiye’nin, Paris’te , Londra’da , Berlin’de , Pekin’de , Moskova’da ve New York’ta da olması gerekiyor.
*
Türkiye İstanbul’da olmak istiyorsa, dünyanın her yerinde olmalıdır. Her yerde olamayan ülkelerin bir yerde olmaları mümkün değildir. Her yerde olmanın yolu, dünya standartlarında ürün, hizmet ve bilgi üretmekten geçer. Artık yeni dünyanın fatihleri ordular değil, girişimcilerdir.
*
Bütün dünyada orduların yerini girişimciler, medya kuruluşları yerel yönetimler, gönüllü kuruluşlar ve aydınlar aldı. Savaş meydanlarının yerine pazarlar geçti. Yeni savaşlar cephelerde değil pazarlarda veriliyor. Kuruluşlar savaşıyor, kurumlar savaşıyor, aydınlar savaşıyor, medya kurumları savaşıyor, girişimciler savaşıyor, kültürler savaşıyor, Huntington’un deyişiyle medeniyetler savaşıyor. Pazarlarda alınıp satılacak ürün, hizmet ve bilgi iletmeyenlerin dünya politikasında ağırlıkları , uluslararası ilişkilerde sözleri olmaz.
*
Konya’daki bir holding Konya ölçeğinde büyür, Konya çevresini görür. Ancak Konya’da büyük olmak Türkiye’de büyük olmak değildir. Türkiye’de büyük bir holding olmak için, mutlaka bir ayağının İstanbul’da olması gerekir. İstanbul’daki bir kuruluş, İstanbul ölçeğinde büyür, Bütün Türkiye’yi görür, bütün Türkiye’nin imkanlarından yararlanır ve bir Türkiye kuruluşu olur. Türkiye’de büyük olmak Avrupa’da da büyük olmak anlamına gelmez.
*
Avrupa’da da büyük olmak için bir ayağın Londra’da olması gerekir. Londra’da olduğu zaman bir kuruluş Avrupa ölçeğinde büyür ve bütün Avrupa’yı görür. Avrupa’da büyük olmakta dünyada büyük olmak anlamına gelmez. Dünyada büyük bir kuruluş olmak isteyenin, mutlaka bir ayağının da Washington’da olması gerekir. O zaman bütün dünyayı görür, bütün dünyadaki gelişmelerden yararlanır ve bir dünya kuruluşu olur.
*
Dünyaya açık olanlar, dünya ölçeğinde büyürler.Türkiye’den bir kuruluş bir ülkeye giderse, gittiği o ülkeye Türkiye’yi taşır. Türkiye’nin dilini, işgücünü, değerlerini, mutfağını,gazetesini, radyosunu götürür.Yeni dünyanın fatihleri kuruluşlardır. Dünyaya açılan kuruluşlar, dünyanın önde gelen kuruluşları olurlar.
*
Türkiye’deki kuruluşlar da, Türkiye gibi dünyaya açılmak zorundalar. Türkiye seksenli yıllardan sonra dünyaya açılarak bir trilyon dolara yakın üretim gücüne sahip oldu. Türkiye 140 milyar dolar ihracat, 200 milyar dolar ithalat yapıyor. Dünyayla 350 milyar dolarlık alışverişi olan bir ülke.
*
Gönüllü kuruluşlar Somali’ye, Kenya’ya, Gazze’ye yardım götürüyorlar, oralarda okullar açıyorlar. Dünyadaki gelişmelerin arkasından değil, önünden giden bir Türkiye var.Tarihe bakıldığında dünyaya açılma yolunun, üreten el olmaktan geçtiği görülür.
*
Türklerin Balkanlar’da 500 sene kalmalarının sırrı, ordularının büyüklüğünden gelmiyor, gönüllerinin büyüklüğünden geliyor. Mesnevi, gönülleri kazanmanın yolunu gösteren kitaptır. Gül Baba, Budapeşte’nin gerçek fatihidir. Kanunin Budin’i almasından önce 1520’li yıllarda Budin’e gitmiş, 1541’de Budin’de vefat etmiş. Aynı Mevlana’nın vefatında olduğu gibi, çok büyük bir cenazeze töreni yapılmış. Neredeyse bütün balkanlar cenaze törenine katılmış.
*
Gül Baba’nın gücü, gönülleri kazanmayı bilmesinden geliyor. Bir şey almaya değil bir şey vermeye gidiyor.Anadolu insanının kültürünün temel özelliklerinden biri veren el olmasını bilmektir. “Veren el, alan elden daha üstündür.” Dünyanın hiç bir yerinde el açan insan saygı görmez. Saygı görmek isteyenler veren el, üreten el olmak zorundadırlar.
*
Tarihin her döneminde el açan değil, el açılan olmak önemli olmuştur. Ürün üretiyorsanız, hizmet üretiyorsunuz, bilgi üretiyorsunuz, ürünlerinizle, hizmetlerinizle, bilgilerinizle bütün dünyaya açılırsınız. Bütün dünyaya açılmanın, dünyada saygı görmenin yolu, veren el olmaktan geçer.
*
İstanbul Teknik Üniversitesi 250 yıllık bir üniversite. Makina Fakültesindeki öğrenciler, bütün eğitim hayatları boyunca kaldırma makineleri, motorlar, su makineleri gibi dersler vardır. Hiçbir zaman bir hoca gelip de : “Tamam bunları öğreniyorsunuz, bunlar çok önemli, gemi yapmasını öğrenin, motor yapmasını öğrenin ancak kendi işinizi kurmayı da öğrenin, kendi ayaklarınız üstünde durmasını da biliniz” demez.
*
İstanbul Teknik Üniversitesi'nin kuruluş amacı devlete mühendis yetiştirmektir. Artık üniversiteler, iş isteyen gençler değil, iş kuran gençler yetiştirmelidir. Türkiye’de girişimcilik ve girişim kültürünün geliştirilmesi Prens Sabahattin’den beri tartışılmaktadır, önümüzdeki yıllarda da tartışılmaya devam edilecektir.
*
Anadolu’da : “ Her yiğidin gönlünde bir aslan yatar” denilir. Üniversite eğitimi insanların gönüllerinde yatan aslanları uyandırmalıdır. Girişimcilik eğitimi dünyada da bütün üniversitelerde veriliyor. Amerika girişimcilikte en başarılı ülkedir.
*
Avrupa ülkelerinde de girişim kültürü çok ciddi bir şekilde tartışılıyor. Avrupa da birinci kuşak üniversiteler eğitim veriyorlardı, ikinci kuşak üniversiteler araştırma yapıyorlardı, şimdi üçüncü kuşak üniversiteler girişimcilik öğretiyorlar.
*
Kapalı çarşıda Fesçiler kapısında “ Kazanan, Allah’ın sevgilisidir” yazar, yaptığı işi güzel yapanlar, dünyanın, ülkelerin, ailelerin ve Allah’ın sevgilileridir. Çünkü onlar tüketen değil üreten ellerdir.Anadolu kültürünün temel ilkelerinden biri, iki günü birbirinden farklı kılmaktır. Yunus’un dediği gibi, her gün yeniden doğmaktır.
*
İşletmeleri, kurumlar, kuruluşlar, gönüllü kuruluşlar, yerel yönetimler sürekli kendilerini yenilemek zorundalar. Sürekli yenilenmek, sürekli daha iyiye gitmek, sürekli daha güzelini yapmak, ekonomik, siyasal ve kültürel gelişmenin ana kaynağıdır. Kurum ve kuruluşlarda insanlar, daha güzelini daha doğrusunu yapmak için yarışmazlarsa toplumlar hem gelişmezler hem de dönüşmezler.
*
Afrika’lılar: “ Afrika’da her sabah bir ceylan uyanır, o ceylan en yavaş koşan ceylandan daha hızlı koşmadıkça aslanlara yem olacağını bilir. Yine Afrika’da her sabah bir aslan uyanır, o aslan en yavaş koşan ceylandan daha hızlı koşmadıkça aç kalacağını bilir. Aslan veya ceylan olmak önemli değil, siz her sabah yarışa yeniden başlayın.” derlermiş. Afrika’lıların atasözü, ekonomik, siyasal ve kültürel hayatı çok güzel anlatmaktadır. Hayat her gün yeniden başlayan bir maratona benzer. Sürekli bir yarış var, yarış her gün yeniden başlıyor ve her gün yeni şampiyonlar belirleniyor.
*
İşletmeler, yerel yönetimler, üniversiteler,bütün insanlar iyiliklerin, güzelliklerin peşinden aslanlar gibi koşmalı;kötülüklerin, çirkinliklerin önünden de ceylanlar gibi kaçmalılar. O zaman toplum değişir, o zaman hayat değişir, o zaman kentsel dönüşüm gerçekleşir. Şehirler, caddeler,çarşılar,evler ve hayat güzelleşir.
*
Yılanlar her bahar deri değiştirmezlerse yaşayamazlar. İşletmeler kurumlar da her bahar kendilerini yenilemek zorundalar. Kendilerini yenileyemeyen kuruluşlar hiçbir zaman başarılı olamazlar. İbn Haldun: “ Mağluplar, galipleri taklit ederler.” demektedir.
*
Türkiye Batı karşısında üstünlüğünü yitirince, kurtuluşu onları taklit etmekte bulmuştur. Kanunlardan, kıyafete kadar her şey Batı’dan hiç bir uyarlama yapılmadan olduğu gibi alındı. Türkiye batının tüketim biçimlerini aldı, üretim yöntemlerini almadı. Batılılar gibi yaşanılırsa Fransa’nın, İngiltere’nin ekonomik gücüne ulaşılır sanıldı. Ancak hiçbir taklit aslının yerini alamaz.
*
Batılıların tüketim kalıplarını değil, üretim yöntemleri Türkiye’ye taşınsaydı Türkiye’de daha farklı bir toplum ortaya çıkardı. Bugün gelinen konuma, elli sene önce gelinmiş olunurdu.Sezai Karakoç: “Türkiye’nin Batı Dünyasıyla rekabet edebilmesi için üretimde onlarla doğru orantılı; tüketimde de ters orantılı bir yarışa girmesi gerekir!” diyerek, bugüne kadar yapılana karşı bir strateji önermektedir.
*
Mehmet Zahit Kotku Hoca, Özal’ı çok severmiş, ellili yıllarda, “ Bu mühendislere dikkat edin, ileride Türkiye’ye çok hizmet edecekler.” dermiş. Kotku hoca sağına Prof. Dr. Necmettin Erbakan’ı soluna Prof. Dr. Sabahattin Zaim’i almış, üçü birlikte pancar motor fabrikasının Almanya’da patent aldığı fabrikayı gezmiş.Onlar Türkiye’nin üreten bir ülke olması için, büyük gayret göstermişler, toplu iğne üretilmeyen ülkede motor üretmişler.
*
Anadolu’da yoksullar gibi yaşamak bir erdemdir. Basit, yalın bir hayat sürmek, az ile yetinmek, gösterişten uzak durmak her zaman bir erdemdir. Buna karşılık yoksulluk bir erdem değildir. Yoksulluğun üstesinden gelmek gerekir. Yoksulluğun üstesinden gelmenin yolu da eğitimden, meslek sahibi olmaktan, veren el olmaktan, iki günü birbirinden farklı kılmaktan geçer.
*
El açan insanlar olmaktan çıkıp el açılan insanlar olmak bir sermaye sorunu değildir. Girişimcilik denildiği zaman herkesin aklına sermaye gelir. Parasız iş yapılmaz denilir. Ancak girişimcilik bir para işi değil, bir proje işidir, yenilik yapma, risk alma işidir. Düz dünyada iş yapmak, bir sermaye işi olmaktan çıkmış, bir eğitim işine dönüşmüştür. Anadolu’da: “ Tabağınızda balınız olsun, arısı Bağdat’tan gelir” denilir. Güzel bir projeniz olursa, sermaye her yerden gelir.
*
Bütün dünyada devletler, gençlerine balık dağıtmak yerine, balık tutmasını öğretmeye çalışıyorlar. Çünkü insanlara balık verdiğiniz zaman bir öğün doyurursunuz, balık tutmasını öğrettiğiniz zaman ise, bir ömür boyu doyurursunuz. Bu amaç, meslek kazandırmakla, eğitim seviyesini yükseltmekle, girişimcilik kültürünü geliştirmekle, dünyadaki gelişmeleri çok yakından izleyerek, her insanımızı bir meslek sahibi yapmakla gerçekleşir.Türkiye’deki bütün kurum ve kuruluşlar: yoksulluğun, mesleksizliğin ve savurganlığın üstesinden gelmek için, hep birlikte çalışmak zorundalar.
*
Türkiye’de gençler, internetten yararlanıyorlar,dünyaya açıklar, AB’ye girmenin doğru olduğunu düşünüyorlar, yurt dışında çalışmak istiyorlar, arkadaşlığa, değerlerine ve inançlarına çok önem veriyorlar. Türkiye değişti, gençler de değişti, Türkiye korkularından kurtuldu. Türkiye’de herkes dil öğrenmenin, bilgisayar bilmenin, eğitimin önemine inanıyor.
*
Yirmi birinciyüzyılda, Mevlana gibi: “ Dün geçti, düne dair sözlerde dün gibi geçip gitti. Bugün yeni şeyler söylemek lazım” demek gerekir. Bugün her alanda yeni şeyler söylemek zorunludur. Yeni olmayı, risk almayı, doğru işi yapmayı bilmek önemlidir. Bir toplumda herkes iyilikleri, güzellikleri büyütmek için yarışmazsa, o toplum hiçbir alanda kendini yenileyemez.
*
Düzleşen dünya her gün yeniden doğmasını, her gün yeni olmasını bilenlerin dünyasıdır. Anadolu ,insanı, dünyada kendisine saygın bir yer edinebilmek için, Asya’dan Avrupa’ya olan, bin yıllık yürüyüşüne devam etmelidir.
*
AB Türkiye’nin Viyana’da duran yürüyüşünün yeniden başlamasıdır.Düzleşen dünyada; Asya’dan Avrupa’ya giden kervan, Avrupa’dan Amerika’ya yürüyüşüne devam etmelidir.
*
Türk toplumunun canlılığı, kale toplumu değil, kervan toplumu olmasından kaynaklanır.