Prof. Dr. Nazif Gürdoğan Yazar, Akademisyen

Ekim 2016

89 yazı

1 Ekim 2016, 09:40

KURŞUN ATANLARA GÜL ATMAK AYDINLARIN İŞİDİR

============================================= Yirminci yüzyılın ilk yarısında, Osmanlı Devleti''nin Anadolu''ya çekilmesiyle, Balkanlar, Orta Doğu ve Kafkaslar''da önemli bir güç boşluğu oluştu. Dünyanın petrol havzasında ortaya çıkan yönetim yetersizliği, Soğuk Savaş döneminin iki büyük gücü olan Amerika ve Rusya tarafından giderilmeye çalışıldı. Yirminci yüzyıl, iki dünya gücünün elinde, bir savaş yüzyılı oldu. İki dünya savaşında Avrupa ülkeleri yerle bir oldular.

*

Amerika'nın öncülüğünde Batı dünyası, savaşları Avrupa'dan Orta Doğu ve Asya'ya taşıdı. Çeçenistan, Irak , Afganistan, Suriye ve Yemen'de sorunların silahlı güçlerle çözülmeye çalışılması, Yirmibirinci yüzyılı da bir savaş yüzyılına dönüştürdü. Osmanlı Devleti başta olmak üzere, savaş kuşağında yer alan İslam dünyası, savaş yüzyıllarının, en çok zarar gören ve en çok bedel ödeyen ülkeleri oldu. Sultan Abdülhamit'in barış stratejisi sürseydi, Orta Doğu böylesine dehşet verici bir savaş bölgesi olmazdı.

*

Türkiye'nin düşünce ve sanat dünyasında yeni bir çığır açan Sezai Karakoç''un vurguladığı gibi: “Dünyada yönetimleri uyaracak olan kılıç değil kalemdir.” Tarihin her döneminde kalem kılıçtan daha keskin olmuştur . Dünyanın her yerinde, ülkelerin yönetimini silahla ele geçirenler, yönetimden silahla uzaklaştırılır. Tarih boyunca kılıçlarıyla yürüyenler, kılıçlarla durdurulmuşlardır. Ülkeler arasındaki sınırların önemini yitirdiği bir dünyada, sınırların koruyucuları silahlı güçlerden önce silahsız güçlerdir.

*

Bütün dünyada silahsız güçlerin başında, düşünce, kültür ve sanat dünyasının öncüleri olan aydınlar gelir. Savaşlara karşı çıkan ve dünyadaki barış hareketlerini destekleyen aydınlar, dünya barışının en büyük güvencesidir. Savaş kararları, bütünüyle siyasi ve askeri yöneticiler bırakılamaz. Savaşlardan toplumun bütün kesimleri zarar görür. Silahlı güçlerin savaşların yerine silahsız güçlerin savaşlarının geçtiği bir yüzyılda, aydınlardan daha güçlü bir silah yoktur.

*

Savaşlar yalnızca savaşan ülkeleri değil, dünyanın neresinde olursa olsun, bütün ülkeleri etkiler. Yirmibirinci yüzyılda, yararlı savaş, zararlı barışın olmadığını, bütün insanlığa, yalnızca aydınlar anlatır. Dünyanın her yerinde, aydınlar devletlerin değil, milletlerin adına konuşur. Onların konuştukları yerde, bütün bir insanlık vardır.

*

Aydınların etkisi, silahlı devlet güçlerinden daha çok silahsız millet güçlerinin aralarında yer almalarından kaynaklanır.

*

Dünyanın düzleşmesi, aydınların görev ve sorumluluklarını ulusal düzeyden uluslararası düzeye taşımıştır. Şam'da savaş olursa,Paris'te'Bağdat'ta,Moskova'da,Londra'da ve Washington'da barış olmaz.

*

Aydınların silahları düşünce ve eylemleridir.

*

Barışın koruyucuları aydınlardır.

1 Ekim 2016, 19:51

SAVAŞ PARADİGMASINDAN BARIŞ PARADİGMASINA GEÇMEK

=================================================== İnsanlığın dört bin yıllık birikimine dayanan kültürün, iki ana boyutu vardır. İnsanla yaşıt kültürün bir boyutunu savaş, bir boyutunu da barış oluşturmaktadır. Habil ve Kabil''den bu yana, dünyada Ademoğulları savaşmaktadır. Dünyada savaşsız bir yüzyıl yoktur. Savaşların tarihi, insanlığın tarihi olmuştur. Bu yüzden, Yirmi birinci yüzyılda da, savaşlar birbirini izlemekte, uluslararası kuruluşlar, savaşları önleyememektedir.

*

Yirmibirinci yüzyılın en büyük ve en önemli sorunu, sürekli savaş ortamından çıkıp, kesintisiz barış ortamına geçmektir. Geçiş sürecinin sancısız olabilmesi için, bütün ülkelere önemli görevler ve büyük sorumluluklar düşmektedir. Dünyanın neresinde olursa olsun, her ülke savaşları önleme yolunda, yorulma bilmez bir çalışma, ortaya koymak zorundadır. Yeni yüzyılda her ülkenin misyonu, barışı özendirmek, savaşları önlemek olmalıdır.

*

Cevat Yıldırım, “AB'de Federalist Yaklaşımın Bütünleşme Perspektifine Etkisi ve Türkiye Tartışması” başlıklı çalışmasında, Immanuel Kant''ın 1795''de yayınlanan “Daimi Barış” isimli felsefi denemesinin, AB''nin temelini oluşturduğunu vurgular. Clausewitz''in “Savaş kültürü”ne karşı Kant''ın “Barış Kültürü” yalnızca Avrupa bütünleşmesinin değil, Amerika, Asya ve Afrika ülkeleri arasındaki bütünleşmenin de ana kaynağı olmalıdır.

*

İnsanlığın geleceğinin güvencesi, sürekli savaş değil, sürekli barıştır. Gelecekteki savaşların önüne geçmek için, savaş kültüründen önce barış kültürüne, yeni açılımlar ve yeni boyutlar kazandırılmalıdır. Tarihin her döneminde barış kültürünü anlatmak, savaş kültürünü anlatmaktan çok daha güç olmuştur. Ülkelere barışı sevdirmek, savaşı sevdirmekten daha zor gelmiştir. Bunun için, dünyada savaş yüzyılları barış yüzyıllarından daha uzundur.

*

Barıştan uzaklaşanlar, hayattan uzaklaşırlar. Barışta gençler yaşlıların, savaşta yaşlılar gençlerin ölümlerini görürler. Savaşta bir gencin ölümü, bütün insanlığın ölümüdür. Tabiatta savaş değil, barış vardır. Hayata savaştan önce, barış egemen olmalıdır. Bir hayatı yok eden, bütün hayatı yok eder. Bir hayatı kurtaran, bütün hayatı kurtarır. Hayatın anlamını kavrayan insan, barışın gücünü kavrar. Sürekli barışın güvencesi insandır.

*

“Vurana elsiz” ve “sövene dilsiz” olmayı öneren, barışın evrensel simgesi, Yunus'a benzetilerek söylenirse, “barış barış bilmektir” ve “barış insanı bilmektir”. Dünyada insanı bilmeyenler, barışmaktan daha çok savaşmayı bilirler. İnsanı bilmeyenlerin, yönetici oldukları bir dünyada savaşların sonu gelmez.

*

İnsanlar gökyüzünden yeryüzüne savaşmaktan daha çok barışmak için gönderilmişlerdir. Kesintisiz barış zor, sürekli savaş kolaydır. Savaş küçük, barış büyük eylemdir.

*

İnsanlara sevgiyle silahlanmış bir gönül, savaş yapmak için değil, barış yapmak için verilmiştir. İnsanı aramayanlar, barışı bulamazlar.

*

Barış büyük, savaş küçük insanın işidir.

*

Savaş bilgi, barış bilgelik ister.

2 Ekim 2016, 10:09

DEĞİŞİME DİRENİLMEZ DEĞİŞİM YÖNETİLİR

====================================== Sanayi ekonomileri bilgi ekonomilerine, bilgi ekonomileri değer ekonomilerine dönüşüyor. Bilimsel ve teknolojik gelişmeler, bütün ülkelerde, değişim rüzgarları estiriyor. Değişimi yönetmesini bilen ülkeler, her alanda üretim güçlerine yeni boyutlar kazandırıyor. Değişime direnen ülkeler ise, her alanda üretim güçlerini yitiriyor. Tarihin her döneminde açıkca görüldüğü gibi, değişime direnilmez, değişim yönetilir. * * * Zamanından önce zorla yapılan bir değişim, anne ve çocuğun sağlığını tehlikeye atan erken doğum gibi, ülkenin bütün kesimlerine çok ağır bedeller ödettirir. Zamanı gelmiş bir değişim sözkonusu olduğunda, hiçbir güç, değişime karşı koyamaz. Değişim rüzgarları esince, değişime direnenler, duvarların arkasına çekilir, değişim yönetenler, rüzgarın gücünden yararlanmaya bakar. * * * Dünyanın meresinde olursa olsun, bütün ülkelerde değişimin öncülüğünü, çuvaldızı kendisine iğneyi başkasına, batırmasını bilen aydınlar yapar. Değişimin yolunu açan düşünce ve eylemleri, aydınlar özümsemezlerse, ülkenin diğer kesimleri değişim ibenimsemekte zorlanırlar. Hiçbir ülke durduğu yerde durmaz, ya üretim gücünü büyüterek hayatı zenginleştirir, ya da üretim gücünü yitirerek hayatı yoksullaştırır. * * * Ülkeler gelen yıllarını, geçen yıllarından daha verimli kılma yolunda, yararlı üretimi özendirmezler, yararsız tüketimi önlemezlerse, değişimin öncüleri değil, değişimin izleyicileri olurlar. Dünyadaki değişmelere uyum sağlamayan ülkeleri, bilimsel gelişmelere ayak uyduran ülkeler değiştirirler. Değişme riskini göze alamayan ülkeler, değişmenin sağladığı getirilerden yararlanamaz. * * * Değişim rüzgarları, dağların tepelerinde değil, eteklerinde eser. Ülkelerde tavandan gelen değişimlerden daha çok tabandan gelen değişimler başarılı olur. Bunun için, değişimler baskı ve şiddetle değil, sevgi ve istekle yapılmalıdır. De gücü, değişimlere açık olmalarından kaynaklanır. Demokrasilerde, değişimler silahlarla değil, seçimlerle gerçekleşir. * * * Ülkeler değişmelerle kan tazeler. İnsanlarda kan dolaşımı nasıl bir görev yüklenirse, ülkelerde de değişim aynı görevi yüklenir. Bu yüzden, ülkelerde hem yönetenler, hem de yönetilenler için değişim hayati bir önem taşır. Değişim yönetimine eleştirel bakan aydınlar, yönetenler ile yönetilenler arasında uyum ve düzeni sağlayıcı bir işlev yüklenir. İnsanlar değişimlerden hoşlanmaz ve korkar. Ülkelerin her değişiminde bir değişmeyen bir boyut vardır. Değişimin gücü, değişmeden değişmekten gelir. * * * Bir ülke ne kadar çok değişirse, o kadar aynı kalır. * * * Türkiye değişmeden değişmesini öğrenmelidir. * * * Derisini değiştirmeyen yılan ölür.

2 Ekim 2016, 10:17

GELEN YIL GEÇEN YILDAN ÇOK DAHA İYİ OLMALIDIR

============================================ Türkiye'nin gelen yılı, geçen yılından daha iyi olmalıdır. Türkiye''de her kurum, her kuruluş, her insan iyi, daha iyi ve en iyi olmak için, bütün dünya ile yarışmalıdır. Kurumlar, kuruluşlar ve kişiler, kendileriyle daha iyi olmak için yarışmazlarsa, bulundukları yerde iyi olarak kalamazlar. Dünyanın neresinde olursa olsun, bir ülkede her alanda yarışma olmazsa, hiçbir alanda, göze görünür, dişe dokunur, bir gelişme olmaz.

*

Değişim rüzgarlarının bütün ülkeleri, altüst ettiği bir dönemde, Türkiye''deki her kurum, her kuruluş, değişime direnmeyi bir kenara bırakıp, değişimden yararlanmanın yol ve yöntemlerini bulmalıdır. Türkiye, değişime karşı koyarak değil, değişimi yöneterek, gelişmesini öğrenmek zorundadır. Dünyanın her yerinde ülkeleri, güçlü yönetimlerden daha çok güçlü kurum ve kuruluşlar değiştirir. Kurum ve kuruluşların gücü, küresel hukuk ve etik kurallarına soruna kadar bağlı kalmalarından kaynaklanır.

*

Türkiye''nin üzerinde, karabulutlar gibi dolaşan yerel ve küresel sorunların, üstesinden gelebilmesi için, yıldan yıla ürün, hizmet ve bilgi üretme gücüne, yeni boyutlar kazandırarak, küresel pazarlara açılması gerekir. İthalatçı Türkiye''yi, ihracatçı Türkiye''ye dönüştürecek kurumsallaşmış kurum ve kuruluşların sayısını her yıl belirli bir hızda çoğaltmadan, Türkiye''nin dünya politikasındaki ağırlığını artırmak mümkün değildir. İnsanlar, kurumlar, kuruluşlar ve ülkeler ürettikleriyle değerlendirilirler.

*

Ülkeler dünya politikasında, üretim güçlerinin büyüklüğüyle doğru orantılı olarak, güç ve ağırlık kazanır. Dünyanın hiçbir yerinde, ''el açan'' ülkelerin saygınlığı olmaz. Tarih boyunca açıkça görüldüğü gibi ''veren eller'', her zaman ''alan eller''den daha üstündür, daha güçlüdür ve daha etkilidir. Gelecek yıllar, ''el açan'' ülkelerin değil, ''el açılan'' ülkelerin yıllarıdır. Nasıl dağ etekleriyle birlikte büyürse, Türkiye de kurum ve kuruluşlarıyla birlikte büyüyecektir.

*

Türkiye derin bir kültüre, güçlü bir ekonomiye ve etkili bir yönetime, gelen yıllarını, geçen yıllarından daha başarılı kılmasını bilenlerle kavuşacaktır. Bütün kurum ve kuruluşlar, iki başlı ''Selçuk kartalı'' gibi, bir başlarıyla geçmiş yıla, bir başlarıyla da gelecek yıla bakarak, bütün güçleriyle içinde bulundukları yıla odaklanmalıdırlar. Yeni yılda her kurum ve her kuruluş, nerede durduğunu, nereye, nasıl gitmek istediğini, iyi planlamalıdır.

*

Kurum ve kuruluşlarda, plandan önce planlama önemlidir. Geleceklerini planlamayan kurum ve kuruluşlar, geçmişlerinde kalır. Planlarla kurum ve kuruluşlar, geçmişlerinden yola çıkarak, geleceklerine bakar. Ülkelerin geçmişlerinde gelecekleri, geleceklerinde geçmişleri vardır. Geçmişle gelecek arasındaki uyum ve düzeni, değişmeden, değişmesini bilenler sağlarlar.

*

Stratejik planlar, kurum ve kuruluşları, ülkeleriyle birlikte geleceğe taşıyan yürüyen merdivenlerdir.

*

Atların sahiplerine göre koştukları gibi, kurum ve kuruluşlar da stratejik planlarına göre büyür.

*

Gelecek bugün yapılan planlarla kazanılır.

3 Ekim 2016, 17:45

AMERİKA ORTADOĞU'YU KAN GÖLÜNE ÇEVİRDİ

========================================== Amerika’nın öncülüğünde, Batı dünyasının sürekli büyüttüğü terör korkusu, bütün dünya ya dalga dalga yayılan, İslam korkusuna dönüştü. Avrupa ülkelerinin bilinç altında önemli bir yer tutan İslam korkusu, Amerika’nın Irak, Afganistan ve Suriye başta olmak üzere, bütün İslam dünyasını Filistinleştirmesiyle, dünyanın her yanında, yeni boyutlar kazandı. Batı'da İslam terörle özdeşleştirildi.

*

Avrupa ve Amerika, iki milyarlık İslam dünyasının gözardı ederek, dünyayı Batı dünyasından ibaret sanıyor. Dünya deyince, onların aklına yalnızca Batı dünyası geliyor. Afrika’yı, Hindistan’ı ve Çin’i arka bahçeleri olarak görülüyorlar. Bu yüzden, durmadan körükledikleri İslam korkusunun, Batı dünyasında, çok daha büyük yıkımlara yol açacağının farkında değiller. Anadolu’da denildiği gibi: “Korkunun ecele faydası yoktur.” Batı dünyası istemese de, İslam'ın güneşi Avrupa’da yeniden doğacaktır.

*

Büyük iki Dünya Savaşıyla yakılıp yıkılan Yalta Avrupa’sı, Amerika’nın peşine takılarak, İslam dünyasını büyük bir yangın alanına çevirdi. Onlar ellerindeki silahlara güvenerek, İslam dünyasındaki demokratik yönetimleri, hiçbir zaman desteklemediler, Bütün yönetim sorunlarını, silahla çözmeye kalkıştılar. Batılılar elli yılı aşkın bir süredir, Filistin’deki savaşı durduramadıkları gibi, İslam ülkelerinde yeni savaşların başlatıcıları oldular.

*

İslam dünyası, coğrafya olarak Hristiyan Batı ile Budist ve Konfüçyanist Doğu’nun ortasında, büyük bir denge gücüdür. İslam düşünce dünyasının “Yedi Güzel Adam”’ından biri olan Sezai Karakoç’un vurguladığı gibi: “İslam geçmişte imtihan vermiş bir medeniyettir. Yüz akıyla vermiştir imtihanını. Güçlü olduğu zaman insanlığı ezmemiş, ihya etmiştir. “ Dünya barışının güvencesi, Batı ile Doğu arasında uyum ve düzeni sağlayacak medeniyet, İslam medeniyetidir.

*

Dünyanın sabırsızlık ve özlemle beklediği barışı, dünya bütün insanlığı kucaklayan, İslam medeniyeti getirecektir. İslam medeniyeti olmasaydı, Avrupa Amerika’ya ulaşamayacak ve Ortaçağ’ın savaş çığlıkları arasında yok olup gidecekti. İslam Ortaçağ’da nasıl yeni bir doğuşun ateşleyicisi olmuşsa, Modern çağda da, yeni bir yenilenmenin öncüsü olacaktır. İslam dünyasında yaşanan krizler, yeni bir dünya barışının habercileridir.

*

İslam medeniyeti, Doğusu ve Batısıyla, bütün dünyayı, savaş çağından barış çağrına geçmeye çağırıyor. İslam dünyasının bilgelerinin hep tekrarladıkları gibi: “Hiçbir savaş yoktur ki, onda barış olmasın. Hiçbir barış yoktur ki, onda bir savaş olmasın.” Bütün insanlığın başta gelen görevi: Barışı desteklemek ve savaşları önlemektir.

*

Yeni yüzyılda İslam Avrupa’nın parlayan yıldızı olacaktır. "Fethedenler fethedilirler” yasası, yeniden işlerlik kazanacak. Avrupa, Afrika ve Asya tarafından bütünüyle fethedilecektir. Bu fetih savaşla değil, barışla yapılan bir fetih olacaktır.

*

İslamda büyük cihat barış, küçük cihat savaştır.

*

Savaşın yapamadığı dönüşümü barış yapar.

*

Barış her kapıyı açan anahtardır

*

Savaşın iyisi barışın kötüsü olmaz.

*

Barış devletin hazinesidir.

3 Ekim 2016, 18:01

ORTADOĞU VE DÜNYA NUH'UN GEMİSİNİ BEKLİYOR

============================================= Atlantik''in iki yakasını tutan Amerika ve Avrupa ülkeleri, tarihin derinliklerinden kaynaklanan İslam korkusuyla, Müslüman ülkelerdeki demokrasi hareketlerini sürekli dinamitlediler. Hristiyan Batı dünyasının, İslam dünyasına karşı önyargılı tutumu, Avrupa''daki Müslüman düşmanlığını, Endülüs ve Osmanlı dönemlerindeki boyutlara taşıdı. Bütün dünyada terör islamla, terörist Müslümanla özdeşleştirildi.

*

Amerika ,Rusya ve İsrail, hukuk ve etik tanımayan savaş stratejileriyle, Orta Doğu''yu dehşet verici bir kan denizine dönüştürdü. Kan denizi, yalnızca Batı'ınn değil, bölge ülkeleriyle birlikte, bütün dünyanın geleceğini tehdit ediyor. Filistinliler, Ürdünlüler, Lübnanlılar, Suriyeliler, Iraklılar, Mısırlılar ve Körfez ülkeleri, kendilerini barış adasına taşıyacak, kurtarıcı bir Nuh Gemisi bekliyor.

*

Bütün ülkeleriyle İslam dünyası, doğum sancıları mı, ölüm ağrıları mı, ne olduğu tam olarak kestirilemeyen, büyük acılar çekiyor. Doğusu ve Batısıyla kare dünya, savaştan elini çekerek, barışı doğurmasını bir türlü başaramıyor. Barışın savaşa gitmesi yetmiyor, artık savaşın da barışa giderek, ortak bir buluşma ve tartışma platformu oluşturması gerekiyor. Bu platform, İslam dünyasını ''kan'' yerine, ''ter'' dökmeye çağıracak, yeni bir Nuh Gemisi olacaktır.

*

İslam dünyasının olduğu kadar Batı dünyasının da kan denizinden, barış adasına taşıyacak olan yeni Nuh Gemisi ''Senin dinin sana benim dinim bana'' diyerek, kültürel, siyasal ve ekonomik hayatta, köklü dönüşümlerin yolunu açacak, herkese yer olan, büyük ''Demokrasi Gemisi''dir. Demokrasi kuramcısı Giovanni Sartori''nin vurguladığı gibi: ''Tarih, Sisyphus efsanesi gibidir, her kuşak yeniden başlar. Hiç birimiz uygar olarak doğmadık, gerçek doğum tarihimiz sıfır yılıdır.'' Hiçbir ülke demokrat olarak doğmadı. Her ülkenin demokrasicisi kendisiyle başlar. Her ülke kendi demokrasisini kendisi inşa eder.

*

Demokrasinin herkesin paylaştığı ve desteklediği tek ve değişmez bir tanımı yoktur. Değişik ülkelerde, birbirine yakın uygulamaları olan demokrasinin tarihi çok yenidir ve yıldan yıla yeni açılımlar kazanarak gelişiyor. Demokrasi seçenleri ve seçilenleriyle, temel hak özgürlüklerle birlikte, hukukun olduğu kadar etiğin de, üstünlüğünü güvence altına alan, sürekli yenilenen, karmaşık bir kurumlar ve kurallar yumağıdır. Demokratik kültür, çoklukta birliği arama kültürüdür.

*

Demokratik yönetimlerde, yardımlaşma, dayanışma ve paylaşma doruk noktasındadır. Temel hak ve özgürlüklere öncelik veren, demokratik yönetimlerin başarısı paylaşmasını bilmelerinden kaynaklanır. Demokrasiler, ''paylaşmanın olmadığı yerde gelişme olmaz'' diyen, yöneticilerle ayakta dururlar. Demokrasinin dili herkesin öğrenmek zorunda olduğu, kare dünyanın dilidir. Demokrasiler dayandıkları tarihsel kaynaklarla, geleceklerine ışık tutarlar ve yön gösterirler. Bu bağlamda, Batı dünyası Atina''yı, İslam dünyası Medine''yi referans alır.

*

Türkiye''de Siyaset Bilimi''nin öncülerinden Şerif Mardin''nin işaret ettiği gibi, Medine''de ''Doğrudan Demokrasini''nin ilk örneği verilir.

*

İslam dünyasında demokrasi geleneğinin köklü bir tarihi vardır.

*

Demokrasiye güvenmek insana güvenmektir.

*

İnsan demokrasinin gemisi ve pusulasıdır.

*

Bahçe demokrasi insan bahçıvandır.

4 Ekim 2016, 14:24

MEKKE'Yİ MEDİNE'Yİ KUDÜS'Ü BUGÜNE TAŞIMAK

========================================== ZAMANA ADANMIŞ KUTLU ŞEHİRLERİ GÜNCELLEŞTİRMEK Ekonomik, siyasal ve kültürel rekabette güç, ülkelerden üniversite şehirlere doğru kayıyor. Çünkü bir medeniyet gücünü her şeyden önce şehirlerde gösterir. Anahtar şehirler mabetleri, medreseleri, hanları, hamamları, çarşıları ve meskenleriyle ait oldukları medeniyetin en güçlü temsilcileridir.

*

Yüzyılların içinde oluşmuş şehirleri olmayan medeniyetlerin ruhu ve derinliği olmaz. Şehirler bir yaşama ve düşünme tarzı olan medeniyetlerin duvarsız ve kapısız açık üniversiteleridir. Tarih içinde her medeniyetin ana üniversitesi olmuş, kutlu şehirleri vardır. İslam medeniyetinin kutlu şehirleri Mekke, Medine ve Kudüs'tür.

*

İslam medeniyetinin değerlerini bugüne taşımak ve güncelleştirmek için, sık sık kutlu şehirlere yolculuk yapmak şarttır. Nasıl kutsal kitapların tekrar tekrar okunması gerekirse, kutlu şehirlerin de tekrar tekrar görülmesi, gezilmesi ve yorumlanması gerekir. Çünkü kutlu şehirlerin tarihi, aslında bütün insanlığın tarihidir.

*

Mekke'nin tarihi insanoğlunun atası ilk insan Hz. Adem'le başlar. Mekke, Medine ve Kudüs'e yapılan yolculuk, bilinen bütün peygamberlere yapılmış bir saygı ve sevgi ziyaretidir. Peygamberlerin tarihi, insanlığın düşünce, kültür ve eylem tarihidir. Tarihin dinamiklerini keşfetme ve onu bugüne taşıma kutlu şehirleri bütün boyutlarıyla kavramaya bağlıdır.

*

Mekke ilk peygamberden son peygambere kadar bütün peygamberlerden izler taşır. Mekke İslam'ın, Kabe'de Mekke'nin kalbidir. Bunun için, İslam kültüründe Mekke bütün şehirlerin anası olarak bilinir. Mekke İslam milleti'nin başşehridir. Onun tarihi gelmiş geçmiş bütün peygamberlerin tarihidir.

*

Kabe bugünkü ölçüleri içinde Hz. İbrahim ve oğlu Hz. İsmail tarafından, Hz. İsa'dan, ikibin yıl önce yapılmıştır. O gerçeğin tek ve değişmez olduğunun simgesidir. Kendisini ilk görende ürperti ve coşkuyla karışık bir saygı ve sevgi uyandırır. Çevresinde her renk, her ırk ve her dilden inanmış insanı çeken geniş bir manyetik alan oluşturur. O Allah'ın evidir. Kimse Mekke'de yabancılık çekmez.

*

Medine Uhut Dağı'nın eteklerinde, dağ, hayat ve Peygamber mescidinin birbiriyle bütünleştiği bir şehirdir. Medine'ye giden herkes Uhut Dağı'yla bir dostluk kurar. İslam'ın ana kaynaklarında Uhut Dağı'nın Cennet dağlarından bir dağ olduğu haberi verilir. Uhut Dağı Medine'yi, Medine de Uhut Dağı'nı sever.

*

Mekke'nin kalbi Kabe, Medine'nin kalbi de Peygamber mescididir. Ravza'yı ziyaret eden, Hz. Peygamber'i sağlığında ziyaret etmiş gibi olur. Medine'nin her köşesi onun izleriyle doludur. Onun mescidi Cennet bahçelerinden bir bahçedir. Bu yüzden, Ravza'yla yeryüzünün hiçbir köşesi karşılaştırılmaz. Medine Müslümanlar'ın, yani Hz. Peygamber ümmetinin başşehridir.

*

Kudüs de Mekke ve Medine gibi, bulunduğu ülkenin sınırları içine sığmayan bir kutlu şehirdir. O binlerce yıllık tarihiyle İbrahimi dinlerin başşehridir. İbrahimi geleneğinin yalnızca bir kolu, tek başına Kudüs'e sahip olmaya kalkarsa, barış şehri, savaş şehrine dönüşür.

*

Osmanlılar Kudüs'ün gerçek sahiplerinin peygamberler olduğunu bildikleri için, şehre hiç bir zaman tek başına sahip olmaya kalkmadılar.

*

Kudüs'ün simgesi Mescid-i Aksa'dır. Onun üzerine yapıldığı, ünlü Beyt-i Mukaddes Hz. Süleyman ve Hz. Davut tarafından, Hz. Musa'dan beş yüzyıl sonra yapılmıştır. Hz. Meryem oğlu Hz. İsa'yı babasız olarak bu mabette doğurmuş.

*

Hz. İsa, bütün mucizelerini Kudüs'te göstermiş. Ondan kırk yıl sonra Romalılar bütün şehri yakıp yıkmışlar. Kudüs'ün Müslüman, Hıristiyan ve Musevi kesimlerini gören, Mısır, Babil, Yunan ve Roma medeniyetlerinin ana kaynağının kutsal kitaplar olduğunu görür.

*

Tekkültürlüğün döneminin kapandığını anlamak ve görmek için sık sık kutlu şehirlere yolculuk yapmak gerekir.

*

Kutlu şehirler Ademin çocuklarının anavatanıdır.

4 Ekim 2016, 14:30

NEFRET TOPLUMUNU SEVGİ TOPLUMUNA DÖNÜŞTÜRMEK

================================================== İnsanların birbirlerini sevdikleri ve birbirleri tarafından sevildikleri sevgi toplumunda, bütün boyutlarıyla hayat, ömür boyu süren, uzun soluklu bir yarıştır. Kültürel, siyasal ve ekonomik hayatın canlılığı, sevgiyi sevgiyle tartmaktan kaynaklanır. Sevgiden terazi tutulan bir toplumda, sevgi sevgiyle büyütülür. Sevginin sevgiyle, yeni boyutlar kazandığı bir toplumda, sevgi alınır, sevgi satılır.

*

Sevgi toplumunda hiçbir sevgi, daha derini hayal edilmeyecek kadar büyük değildir. Nefret çağında, sevgide sınır tanımayanlar, sınırsız sevginin kaynağı olurlar. Sevgi toplumunda insanlar, ulaşılmayacak sevgiyi hayal etmezler. Onlar ne hayal ediyorlarsa, hayal ettiklerine ulaşırlar. Çünkü, Albert Einstein"in vurguladığı gibi: "Hayal gücü, bilgi gücünden daha önemlidir." Hayal gücü, bilgi toplumlarında değil, sevgi toplumlarında zenginleşir.

*

Bilgi toplumu, insanları tabiatın sevgi dolu bağrından aldı, göklere savaş açarcasına uzanan, gökdelenlerin bağrına attı. İnsanlar tabiatın sınırsız zenginliklerinden uzaklaşarak, gökdelenlerin sınırlı dünyalarına kapandılar. Dünyanın neresinde olursa olsun, bütün büyük kentlerde, insanlar tabiattan uzaklaştıkça, insanları bir arada tutan sevgiden de uzaklaştılar ve birbirlerine büyük ölçüde yabancılaştılar.

*

Bilgi toplumunun büyüttüğü, gökdelen ormanına dönüşen kentlerde, insanlar nereye giderlerse gitsinler, karşılarına dışarıya bütünüyle kapalı cam duvarlar çıkıyor. İnsanları birbirine yabancılaştıran bilgi toplumunda, sevginin yerini akıllı telefonlar aldı. Hayatın hangi alanında çalışırsa çalışsın, insanların yüzleri artık telefon ekranlarında görülüyor. Ekranlı telefonlar, küçülen aileleri iyice küçülttüler.

*

Bilgi toplumunda akıl gözüyle, sevgi toplumunda gönül gözüyle görülür. İnsanlar ne hayal ederlerse, onu görürler, onunla yaşarlar. Ancak akıl gözüyle, gönül gözüyle görülenler görülmez. Bunun için, Anadolu"nun bilgileri, "Akıl hesap yaparken, göjnül güler" derler. Sevgi toplumun gücü, akıl gözünden önce, gönül gözüyle görülmesinden kaynaklanır. Gönül gözü, sevginin gözüdür.

*

Bilgi toplumu, insansız üretim peşinde koşarken, sevgi toplumu insanla üretim peşinde koşar. Bilgi toplumunda akıl alınır, akıl satılır. Sevgi toplumunda gönül alınır, gönül verilir. Sevginin gücünü bilenler, hem kendilerini, hem çevrelerini değiştirirler.

*

Sevgi toplumunda, insanlar hayatın dış yüzünü gördükleri kadar iç yüzünü de görürler. Bu yüzden, sevgiyle silahlanan sevgi toplumlarında, insanların hem akıl, hem gönül gözlerinin görme güçleri, ufuk ötesi açılımlar kazanır.

*

Sevgiyle yoğrulan toplumlarda, insanların dış dünyalarından önce iç dünyaları zenginleşir.

*

Gönül dünyalarını zenginleştiremeyenler, akıl dünyalarını, zenginleştiremezler.

*

Hayatın içn zenginliği dış zenginliğinden daha önemlidir.

*

İnsanın iç dünyası dış dünyasına yansır.

4 Ekim 2016, 14:47

MACARİSTAN GÜL BABA DİYARIDIR

=============================== Türklerin Bağdat''tan Budapeşte''ye, Bakü''den Bingazi''ye kadar uzanan, çok geniş bir coğrafyada söz sahibi olmaları, ordularının büyüklüğünden daha çok gönüllerinin büyüklüğünden kaynaklanır. Anadolu insanı, Asya''dan Avrupa''ya uzanan bin yıllık tarihinde, ordu gücüyle belirlediği, sınırları, gönül gücüyle korumuştur. Tarihin her döneminde, toplumlar gönül dünyasının sultanlarına daha çok sevgi, daha çok saygı göstermişlerdir.

*

Başlarında ve göğüslerinde gül taşıyan gönül dünyasının sultanları, bulundukları coğrafyanın hem taşını, hem toprağını, hem ağacını,hem yaprağını güle dönüştürmüşlerdir. Onlar gül ekip, gül biçmeyi, gülden kale yapmayı ve gülü gülle savunmayı, iman için bilmişler. O eşsiz gönül fatihleri, kendileri gül gibi oldukları için, herkesi gül gibi görmüşler. Onların medeniyeti, şehirleri gül, çarşıları gül olan, gül medeniyetidir.

*

Her Osmanlı Sultanı''nın bir gönül sultanı vardır. Kanuni''nin gönül sultanı da Gül Baba''dır. Türbesi Budapeşte''nin Gül Tepesi''ndedir. Nasıl Eskişehir''in sultanı Yunus Emre, Bursa''nın Sultanı Emir Sultan ise, Budapeşte''nin sultanı da Gül Baba''dır. O sultan, Türkler için olduğu kadar Macarlar için de, “Gül Yetiştiren Adam”dır. Gül Baba savaşın kartalını değil, barışın güvercini temsil eder, Badapeşte''ye savaş yapmaktan daha çok barış yapmaya gelmiştir.

*

Gül Baba, akıncıların kılıçlarından daha çok dervişlerin başında taşıdığı kırmızı gülle bilinir. Onun düşünce ve eylem dünyasında, baskı ve şiddete , kan ve gözyaşına yer yoktur. O Anadolu''nun Yunus Emre''sinin Macaristan''da yeniden doğması, ete ve kemiğe bürünmesidir. Gül Baba Kanuni ile Macaristan''a, coğrafyaları fethetmekten daha çok, gönülleri fethetmek için gitmiştir. Bunun için, Avrupa''da unutulmamıştır.

*

Osmanlı coğrafyasında Gül Baba, kılıç taşıyan yeniçerilerin değil, gül taşıyan dervişlerin simgesidir. Bu yüzden, Gül Baba Türkler kadar Macarların da sevgilisidir. Nasıl Yunus''un Anadolu''nu her kentinde bir makamı, her gönülde bir yeri varsa, Gül Baba''nın Orta Avrupa''nın her kentinde bir makamı, her gönülde bir yeri vardır. O gülle silahlanmanın, insanı gülle donatmanın, toplumu gülle değiştirmenin ustasıdır.

*

Gülle silahlanan gül sultanlarından, dünyanın hiçbir yerinde, hiç kimse usanmaz. Onların yedi iklim, dört bucakta gül bahçeleri, gürül gürül akan gül çeşmeleri vardır.

*

Güllere dost olanlar, insanlara ve ağaçlara düşmanlık yapmazlar.

*

Gül Baba gül yaprağından kubbe, gül fidanından minare yapmıştır.

*

Güllerin sultanı Türk ve Macar Dostluk Anıtı''dır.

5 Ekim 2016, 15:07

EN BÜYÜK RİSK HİÇ RİSK ALMAMAKTIR

==================================== Türk toplumunda her alanı kuşatan rant kültürünü, risk kültürüne dönüştürmenin sürükleyici gücü girişimciler olacaktır. Onlar, dünyadaki gelişmelerin ışığında oluşturdukları stratejileriyle, ekonomik, siyasal ve kültürel alanda köklü dönüşümlere yol açar.

*

Yenilik yapmasını ve risk almasını bilen girişimciler, sınırların önemini yitirdiği yüzyılın yeni fatihleridir. Ordulardan daha çok girişimcilerin savaştığı yeni yüzyılda, en etkili ve en güçlü silah, dünya markası olmuş ürün ve hizmetlerdir.

*

Risk kültürüne yeni boyutlar kazandıran girişimcilerin gücü, kusursuz ürün ve hizmet üretmede, gelen yıllarını geçen yıllarından daha başarılı kılmalarından kaynaklanır. Anadolu girişimcilerinin, dünya pazarlarında kendilerine sağlam bir yer bulabilmeleri için, Çinliler''in maliyetlerinde ve Almanlar''ın kalitesinde ürün ve hizmet üretmesini öğrenmeleri gerekir.

*

Uzak Doğu ülkelerinin maliyetlerini ve Avrupa ülkelerinin kalitesini aratmayan ürün ve hizmet üretmesini bilenlerin, yükselişini hiçbir güç durduramaz.Girişimcilik, ortaklık kültürü, iş ahlakı ve girişimcilikte eğitimin önemi “Girişimcilik ve Girişim Kültürü”kitabımızda ayrıntılı olarak vurgulandı.

*

Türkiye''nin bayrağını, dünya pazarlarına, paradan para kazanmanın peşinde koşan rant ekonomisinin öncüleri değil, yenilik yapmasını bilen risk ekonomisinin öncüleri taşıyacaklardır.

*

Anadolu''nun ekonomi kültürünün odak noktasını, tüketirken alınlarında birikmiş terin ve ellerinin emeğin karşılığından fazlasına özenmeyen, üretirken hiç kimseden geri kalmayan Horasan''ın er ve erenleri oluşturur.

*

Dervişlik kerametle değil , feragatle olur diyenler, ürün ve hizmetleri hiç ölmeyecekmiş gibi üretir, tüketirken de, dünyadan hemen gidecekmiş gibi tüketir.Onlar tüketirken değil,üretirken mutlu olur. Alın teri,göz nuru,el emeğinin karşılığından fazlasına gözdikmez. Erdem Bayazıt çok sevilen şiirlerinin başında gelen “Sürüp Gelen Çağlardan”da, Anadolu insanının rant peşinde koşmayan tok gözlü yanını, “''Yememiştir hiç kimse elinin emeğinden daha hayırlısını'' diyerek/Şafak gibi alınlara terle yazılmış/Hakkın mutlak ölçüsünü/Elbet benim işçilerim çekecek/Emeğin kutsal direğine” mısralarıyla vurgular.

*

Anadolu insanı, risk almayı bildiği için, Asya''dan Avrupa''ya uzanan büyük yürüyüşe çıkmıştır.Tarihin her döneminde en büyük risk hiç risk almamak olmuştur.Kanuni hem Viyana , hem Bağdat demesini bilmeseydi,Osmanlı Devleti'ni zirveye taşıyamazdı.

*

Toplumların ekonomik, siyasal ve kültürel yapısını dönüştürenler, sorumlulukları başkalarına yükleyenler değil, kendilerinde arayanlardır. Onlar kendi kaynaklarını değerlendiremeyenlerin, başkalarının kaynaklarını değerlendiremeyeceklerini bilir.

*

Rant kültürünün odak noktasında faiz, risk kültürünün odak noktasında ticaret vardır.

*

Faiz riskten kaçanların, ticaret riskten korkmayanların kazanç kaynağıdır.

*

Girişimciler risk almasını bilenlerin arasından çıkar.

*

Risksiz kazanç peşinde koşan, kazançsız kalır.

5 Ekim 2016, 20:18

BEYAZ ŞEHİR BELGRAD KANUNİ DİYARIDIR

====================================== Tuna ve Sava nehirlerinin buluştuğu ve el ele verdiği yerde kurulan, Balkanların “Beyaz Şehir”i Belgrad, Semerkant'tan Saraybosna'ya, uzun bir yolculuğa çıkan, Anadolu insanının Orta Avrupa'daki Edirne'si oldu. Belgrad şehrinin can damarlarını oluşturan Kale meydan'dan bakıdığında bir yanınızda Bursa ve Bağdat, bir yanınızda Budapeşte ve Berlin vardır. Novi Belgrad'ın dört bir köşesinden yükselen çokkatlı binalar, Yirmibirinci yüzyılda akıncı beylerinin yerine, akıncı girişimcilerin geçtiğini gösterir.

*

Belgrad, iyi bir eğitim gören, kalemi kadar kılıcı da güçlü olan, Kanuni diyarıdır. Kanuni İstanbul'u Belgrad ile, Sırp taş ustaları da, yaptıkları su kemerleriyle, Belgrad›ı İstanbul ile bütünleştirdi. Belgrad İstanbul'a, İstanbul Belgrad'a Anadolu kenti, Trabzon gibi, Erzurum gibi, Diyarbakır gibi yakınlaştı. Osmanlı Devleti'ni en geniş sınırlarına ulaştıran, döneminin zirvesine taşıyan Kanuni'nin gücü, ordusunun büyüklüğünden değil, adaletinin tarafsızlığından geliyordu. O Farabi'nin “Erdemli Devleti”nin, az bulunan bir örneğini verdi. “Osmanlı Millet Sistemi”, Sırpların, Boşnakların, Hırvatların, Macarların, Bulgarların, Arnavutların ve Yunanlıların din ve dillerinin koruyucusu oldu.

*

Kınalızade Ali Efendi'nin kitabının sonunun sonu, sözünün mühürü dediği “Adalet Dairesi”nin ilk iki halkasında, önemle vurguladığı gibi: “Adalet bütün dünyanın düzenini temin eder” ve “Halkı idare altına cihan padişahının adaleti alır.” Türklerin Balkanlarda yüzlerce yıl kalmasının sırrı, ayrımcılık yapmayan, kimseyi dinini ve dilini değiştirmeye zorlamayan, herkesin zorunlu ihtiyaçlarını karşılayan, temel hak ve özgürlüklere saygı gösteren, hukuku her şeyin üstünde tutan, adalet odaklı yönetimlerinde gizlidir.

*

Tarihin her döneminde, ordu odaklı devletler değil, adalet odaklı devletler uzun ömürlü olmuştur. Bu bağlamda, İbn Haldun'un Mukaddime'de tekrar tekrar vurguluadığı gibi: “Gelecek geçmişe suyun suya benzediği gibi benzer.” Nasıl ülkeleri birbirine bağlayan, Avrupa'da Tuna'nın, Afrika'da Nil'in, Asya'da Fırat'ın, Amerika'da Missisipi'nin suları, birbirinden büyük bir farklılık göstermezse, dünyanın geleceği de, savaşları ve barışlarıyla, geçmişten önemli bir değişiklik göstermeyecek. Yalnızca, politika cephelerden pazarlara taşınacak, üniforma giyen generaller değil, forma giyen girişimciler savaşacak.

*

Amerika'nın Irak'ta, Rusya'nın Suriye'de Fransa'nın Libya'da olduğu, ülkeler arasındaki uzaklık ve yakınlık farkının ortadan kalktığı bir dünyada, demokratik olmayan yönetimlere kesinlikle yer yoktur. Rusya'dan Mısır'a, Cezayir'den Çin'e, dünyadaki bütün ülkeler, savaş odaklı dayatmacı yönetimlerden, barış odaklı demokratik yönetimlere dönüşmek zorundalar. Bu yüzden, yakılıp yıkılan Avrupa, İkinci Dünya Savaşı'nın üzerinden yüzyıl geçmeden, AB şemsiyesi altında birleşti.

*

Aralarındaki sınırları kaldıran, ortak paraları ve ortak kimlikleri olan ülkeler, hiçbir zaman birbirleriyle savaşmazlar. “Osmanlı Millet Sistemi”nin, Yirmibirinci yüzyılda, yenilenmiş ve geliştirilmiş bir uyarlaması olan AB, dünya barışının en büyük ve en önemli güvencesidir.

*

Savaşta herkesin elinde silah vardır, komşusunu düşman görür, barışta ise herkesin elinde çiçek vardır, komşusunu dost görür.

*

Ülkelerin iç ve dış politikalarına komşu ülkeler yeni boyutlar kazandırır.

*

Savaşta herkes asker barışta herkes girişimcidir.

*

Barışta silahla, savaşta çiçekle dolaşılmaz.

5 Ekim 2016, 20:34

ORTADOĞU AMERİKA'DAN GÜVENCE ALTINA ALINIR

============================================= Atlantik okyonusunun bir yakası Avrupa, bir yakası Amerika''dır. Avrupa Amerika''yı, Amerika Avrupa''yı zenginleştirmiştir. Amerika''sız Avrupa, Avrupa''sız Amerika olmaz. Beş yüzyıl boyunca, Amerika Avrupa''nın kızıl elması olmuştur. Amerika''da, Avrupa''da yaşayanlardan daha çok Avrupa''lı yaşıyor. Avrupa''dan Ruslar, Avrupa''dan önce Asya''da, Türkler Asya''dan önce Avrupa üzerinde yoğunlaştılar.

*

Türklerle birlikte Ruslar, küre dünyanın Amerika''sını görmekte geç kaldılar. Hem küre, hem kare dünyada, her ülke kızıl elması kadar büyür. Küre dünyada büyük ülke olmak için, iki kıtada olmak yeterliydi. Kare dünyada, iki kıtada olabilmek için, beş kıtada birden olmak gerekir. Her kıtada olmayan ülkeler, bir kıtada olamazlar. Kare dünyada her ülke, dünyayı bir bütün olarak görmek zorundadır.

*

Kristof Colomb''u İspanyollar değil de, Türkler destekleselerdi, Amerika kıtasına İspanyolların yerine Türkler gideceklerdi. Amerika Avrupalıların değil, Asyalıların ülkesi olacaktı. İspanyalıların Atlantik''e açılmasıyla, amerika''nın bulunması, Avrupaların kurtuluşu oldu. Bunun için, Avrupalılar orta çağın sonu olarak, İstanbul''un Türkler''in eline geçişini değil, Amerika''nın bulunuşunu kabul ederler.

*

Amerika''nın bulunmasıyla, dünyanın ticaret merkezi Akdeniz''den Atlantik okyonusuna kaydı. Atlantik küre dünyanın okyonusuydu, Pasifik kare dünyanın okyonusudur.Türkiye ekonomisini güçlendirmek için, Avrupa pazarı kadar Amerika pazarına da, önem vermelidir. Amerika, dünyanın satın alma gücü en yüksek olan ülkesidir. Amerikan pazarında olmayan bir ülke, dünyanın hiçbir pazarında olamaz.

*

Kare dünyanın fatihleri, yerli malı üreten ülkeler değil, dünya malı üreten ülkelerdir. Dünya malı üretmenin standartları Avrupa üniversitelerinden daha çok Amerika üniversitelerinde belirleniyor. Bir yanında Berkeley, bir yanında Stanford üniversitesiyle Silikon Vadisi, dünyanın bilimsel ve teknolojik bilgi geliştirme ve uygulama merkezidir. Vadi''de kimliğe değil, yapılan işe, büyütülen katma değere bakılır.

*

Kare dünyada, küre dünyanın kavramları, yöntemleri ve stratejileri, tedavülden kaldırılmış paralar gibi, geçerliliklerini yitirdiler. Kare dünyada gelir farkılıkları değil, eğitim farklılıkları önemlidir. Eğitim düzeyini yükseltmeden, üretim düzeyini yükseltmek mümkün değildir.

*

Eğitim düzeyi düşük ülkeler, katma değeri yüksek ürünler üretemezler.

*

Türkiye''yi Amerika''ya fason üretenler değil, fason ürettirenler taşıyacaktır.

*

Kare dünyada merkez ve çevre farkı yoktur.

*

Bütün ülkeler ülke hem merkez hem çevredir.

5 Ekim 2016, 20:42

KIZIL ELMASI OLMAYAN KIZIL ELMA OLMAZ

===================================== Miliyetçilik hareketlerinin doruk noktasına ulaştığı Yirminci yüzyılda, ülkelerin sınırları, kurum ve kuruluşların ellerini ve kollarını bağlayan unsurların başında geliyordu. Yönetim dünyasının öncüleri, ürün ve hizmet üretiminde üstünlük sağlamanın en geçerli yolunun, yerel kaynaklara dayanarak, ihracat yapmak olduğunu düşünüyorlardı. Eğer bir ülke İtalya ya da Türkiye gibi, tekstil sektöründe başarılıysa, konfeksiyon ürünleri ihraç edebilirdi.

*

Yirmi birinci yüzyılda, yerel kaynaklara dayanılarak, ihracatta rekabet üstünlüğü sağlanabilir anlayışı, geçerliliğini büyük ölçüde yitirdi. Artık araba üretimi söz konusu olduğunda, herkesin aklına Almanya ve Fransa işletmelerinden önce Japonya ve Kore işletmeleri geliyor. Geleceğin dünyasında bir işletmenin dünya lideri olabilmesi için, mutlaka bir Batı kuruluşu olması gerekmiyor. Bilgisayar üretimi söz konusu olduğunda, bir Tayvan kuruluşu da dünya lideri olabiliyor.

*

Hangi alanda ürün ya da hizmet üretirse üretsin, bir kuruluşun Türk işletmesi olması, onun alanında dünya lideri olmasına engel değildir. Dünyanın her ülkesinde olduğu gibi, Türkiye''de de, dünya lideri olmaya yakın, dünya lideri olabilecek kurum ve kuruluşlar vardır. Onlar üretimlerinde Doğu ülkelerini aratmayan maliyetleri ve Batı ülkelerini yakalayan kaliteleriyle, dünya pazarlarında kendilerine sağlam bir yer edinebilirler.

*

Türkiye''deki işletmelerin bütün dünyada aranan ürün ve hizmet üretebilmeleri için, kaynaklardan önce kızıl elmalara ihtiyaçları vardır. İster Doğu''da, isterse Batı''da bir ülkede olsun, kurum ve kuruluşların dünya lideri olmalarında, belirleyici ve sürükleyici güç, kaynakları değil, ulaşmak istedikleri kızıl elmalarıdır. Kızıl elma sıkıntısı çeken işletmeler, kaynak sıkıntısı çekmeseler de, kuşaklardan kuşaklara geçecek kadar uzun ömürlü olamazlar.

*

Kızıl elmaları ve kaynakları birbirinden farklı, aynı alanda ve aynı ülkede üretim yapan iki işletmeyi ele alalım. Birincisinin kaynakları büyük, pazardaki payını ve büyüme hızını korumaya çalışıyor, kızılelma olarak belirlediği hedefler ulaşılmayacak kadar uzakta değil. İkincisinin kaynakları birincisinin kaynakları kadar büyük olmasa da, ulaşmak istediği hedefler, ilkinin hedeflerinden kat kat daha büyük, kendisine kızıl elma olarak, dünyaya açılmayı ve alanında lider olmayı seçmiş.

*

İki işletme arasındaki fark İstanbul holdingleriyle Anadolu holdingleri arasındaki farka benzemektedir. Başarılı olacak olanlar, kaynakları değil, kızılelmaları büyük olanlardır. Dünya lideri olmak, bir kaynak sorunu değil, bir kızılelma sorunudur. Dünya lideri olmak, bir kaynak sorunu değil, bir kızılelma sorunudur. İşletmelerin ulaşmak istedikleri büyük bir hedefleri varsa, hedeflerini yakalamak için, gecelerini gündüzlerine katarlar, kimsenin aklına gelmeyen yenilikler yaparlar.

*

Hedefleri olmayan kurum ve kuruluşların, kızıl elmaları olmaz.

*

Kızıl elma işletmeleri ufukların ötesine taşıyan bir buraktır.

*

İşletmelerin başarılarının şifresi kızıl elmalarında gizlidir

6 Ekim 2016, 13:56

GERÇEK ORTAK ZARAR EDİLDİĞİNDE BELLİ OLUR

=========================================== ORTAKLIK KÜLTÜRÜ PAYLAŞMA KÜLTÜRÜDÜR =========================================== Yirminci yüzyıl orduların dünyasıydı. Yirmibirinci yüzyıl ortaklıkların dünyası olacaktır. Kişilerin, kuruluşların ve kurumların kurdukları ortaklıklar, ekonomik yapıya, siyasal güce ve kültürel dokuya yeni işlevler kazandırıyor. Ürün, hizmet ve bilgi üretmek amacıyla, ortaya çıkacak kar ve zararı paylaşmak için, oluşturulan ortaklıklarla dünyanın ordularla gidilemeyen ülkelerine gidiliyor. Ülkelerin bayraklarını dünyaya ortaklıklar taşıyor. Bunun için dünyada heryıl, milyonlarca ortaklık kuruluyor, milyonlarca ortaklık yıkılıyor.

*

Dünyanın her ülkesinde iz bırakan kalıcı ortaklıklar, kimseye haksızlık yapmadan, giderlere katılmasını, gelirleri paylaşmasını bilenlerce, özenle inşa edilen ve hukuki temelleri sağlam olanlardır. Ortaklıklarda çok büyük sorunlar, ya çok kar ya da çok zarar edildiğinde ortaya çıkar. Ortaklık yapanlar zarar etmesini göze almazlarsa, finansal yapılarını güçlendiremezler. Ortaklık dünyasında iki yılı birbirine eşit olanlar zarardadır. Ortaklar riskleri paylaşarak deneyim kazanırlar. Ortaklık risk alarak güçlenir.

*

Ortaklıkların uzun ömürlü olmasında, gelirleri paylaşmak kadar giderlere katılmak da önemlidir. Köklü bir yardımlaşma ve dayanışma geleneğine sahip olan Anadolu'da sürekli vurgulandığı gibi, ortaklık ağında yer alan her ortak hem kendine hem de ortaklarına “olma keser gibi hep bana hep bana. Ol testere gibi bir bana bir sana” demek zorundadır. Çünkü, ortaklıkta hem karlar hem de zararlar adil bir biçimde paylaşılmazsa, toplumun bütün kesimleri zarar görür.

*

Ortaklıkların uzun ömürlü olmaları, ortaklık ekolojisinde yer alan kişi ve kuruluşların, kişi odaklı olmaktan daha çok kurum odaklı, bir uyum ve denge oluşturmalarına bağlıdır. Ortaklıkların yerel ve küresel düzeyde amaçları, gelirleri artırmada, giderleri azalmada sürekli bir iyileştirme yarışı olmalıdır. Dünyanın her ülkesinde ortaklıkların güçleri, yalınlığın yol açtığı verimlilik artışından kaynaklanır. Ortaklıklarda yalınlık verimliliğe, verimlilik yalınlığa ivme kazandırır.

*

Ortaklıklarda yalınlık verimlilik kaynağıdır. Yalın yönetimin, yalın üretimin, yalın tüketimin olmadığı bir kuruluşta, verimli yönetim, verimli üretim, verimli tüketim olmaz. Yenilik yalınlığın getirdiği verimliliği yakalamaktır. Yenilik yapmak için, değişimin getirdiği fırsatları yakalamak gerekir. Kısa dönemde değişmeyen amaçlara ulaşmak, sürekli değişen araçları yönetme gücüne dayanır. Bu bağlamda değişmeyen amaçlar, değişen araçların kamçısıdır. Araçlar ne kadar hızlı değişirse, amaçlar o kadar aynı kalır.

*

İnsanların hem üretici hem tüketici olduğu ortaklıklar dünyasında, “herkesin yeteneğine göre üretmesi, ihtiyacına göre tüketmesi” özendirilirse, hiç bir ürün ve hizmetin kıtlığı çekilmez.

*

Türkiye'deki ortaklıkların niteliği ve niceliği, dengeli bir ekonominin ve sağlıklı bir siyasal yönetimin en büyük, en önemli, en etkili güvencesidir.

*

Ortaklık dünyasında yalınlık, yenilik ve verimlilik yarışı, hem yerel hem küresel alanda, sürekli tekrarlanan uzun soluklu bir yarıştır.

*

Ortaklık sofralarının kendilerine özgü bir sinerjileri vardır.

*

Kazanan ortaklıklar kazandıran ortaklıklardır.

*

Ortaklıkta kazanırken yalnız kazanılmaz.

*

Ortaklar asla yalnız yemezler.

6 Ekim 2016, 14:03

PARA HERŞEYDİR DİYEN SEKÜLER DÜNYANIN KRİZİ

============================================= Seküler kültürün misyonerleri Batı toplumlarıyla, kutsal kültürün öncüleri Doğu toplumlarını, birbirinden ayırmada, para turnusol kağıdı görevi yüklenir. Seküler kültürde para, hayatın yaşanılabilirliğinin yeri doldurulması mümkün olmayan tek amacı olarak görüler. Kutsal kültürde ise, paraya hayatı kolaylaştırmanın, en önemli araçlarından biri gözüyle bakılır ve para herşeyin ölçüsü değildir. * * * Seküler kültürün, kutsal kültürü bütünüyle hayatın dışına attığı Batı dünyasında para, toplumun bütün kesimlerinin, hızına ayak uydurmaya çalıştığı, sesten hızlı giden bir uçağa benzer. Kutsal kültürün hayatı bütün boyutlarıyla kuşattığı Doğu dünyasında para, yetişebilen herkesin yararlandığı büyük bir tren konumundadır. Biri toplumu peşinden sürüklerken diğeri toplumun peşine düşer ve hayatın bir parçasıdır. * * * Hayatın yaşanabilir kılınmasında, para herşeydir, diyen seküler kültür, paradan para kazanmak için, her riski göze alır. Parayı elden ele, ortadan kayboluncaya kadar dolaştırmayı başaranlar, paradan en çok parayı kazanırlar. Bu yüzden, seküler ekonomilerde, para insanların kasaları arasında değil, bankalardaki hesapları arasında dolaşır. Artık paranın nereden geldiğini ve nereye gittiğini kimse göremiyor. * * * Bütün dünyada uygulanan büyük faiz oranlarına ve önemli işlem giderlerine rağmen, insanların çoğunluğu, kredi kartlarıyla alışveriş yapmaktan vazgeçmiyor. Bankalar, “bu ay al gelecek ay öde” diyerek, alış veriş merkezlerinde kredi kartı dağıtıyorlar. Bu yüzden, kredi kartı sahiplerinin önemli bir kısmı, ay sonlarında borçlarının tamamını ödeyemiyor. Kredi kartıyla alış veriş yapmada gecikmenin, maliyetini de kimse bilmiyor. * * * Dünyanın her yerinde insanlar, bankaların haksız kazançlarının önüne geçmek için, bir yabancı dil öğrenir gibi, paranın küresel dilini öğrenmek zorundalar. Herkes aylık gelir ve giderleri izlemesini bilme, ev sahibi olmanın yöntemlerini araştırma ve emeklilik işlemlerini takip etme sorunlarıyla karşı karşıyadır. Çünkü, paradan para kazananlar, faiz oyunlarıyla, herkesi yanıltıyorlar. * * * Seküler ekonomide savunulduğu gibi, sigorta primleri ödemek riskten kaçınmanın en güvenli yolu değildir. Aynı şekilde, bankaların tasarruflara verdikleri faizin, kazanç elde etmenin, en uygun yöntemi, olduğu da söylenemez. Bunun için, kutsal kültürde para ticaretine, tarihin hiçbir döneminde sıcak bakılmamıştır. Faizin olumsuzluklarını Shakespeare Venedik Taciri''nde ustalıkla anlatır. * * * Kutsal kültürle yoğrulanlar, Ayasofya''yı, Elhamra''yı, Köln Katedral''ini ve Selimiye''yi inşa etmişler. Seküler kültürün savunucuları da, şehirlerin merkezlerini banka plazalarıyla doldurdular. * * * Dünyanın karşı karşıya olduğu ekonomik krizlerin üstesinden gelecek olanlar, seküler dünyanın bilginlerinden önce kutsal dünyanın bilgeleridir. * * * Para bankada değil çarşıda durmalıdır.

6 Ekim 2016, 17:13

AĞAÇLARDA ORMANI ORMANDA AĞAÇLARI GÖRMEK

============================================= Yirmi birinci yüzyılda, ülkelerin karşı karşıya olduğu sorunlar, bir boyuta indirgenemediği gibi, sorumluluklarda bir kesime yüklenemez. Ekonomik, siyasal ve kültürel sorunlara bütün olarak bakılmazsa, azınlığın saplantıları, çoğunluğun beklentileri olarak gösterilir. Azınlığın sesi çoğunluğun sesinden daha çok çıkar

*

Çoğunluğun ümitlerinin, azınlığın korkularıyla kuşatıldığı toplumlarda, güvensizlik, tedirginlik ve sorumsuzluk, zamanla yeni boyutlar kazanırlar. İkiyüzlülük, bencillik ve açgözlülük, bulaşıcı hastalık gibi, toplumun bütün kesimlerine yayılır. Azınlığın doğrularının, çoğunluğun doğruları olarak sunulursa, haksızlıkların önüne hiç bir güç geçemez. Çünkü, azınlığın değerleriyle çoğunluğun değerleri çatışırlar. Çoğunluk sağduyuda birleşirken, azınlık birleşmez.

*

Sorunların ekonomik ya da kültürel yalnızca bir boyuta indirgenerek, bütünden soyutlanması, sağlıklı çözümler bulunmasını önler. Aynı şekilde sorumluluklar da, denetimsiz ve sorumsuz bir azınlığa yüklenirse, çözüm değil, sorun üretilir. Bu yüzden, ülkelerin sınırlı kaynaklarının dağıtılmasında ve değerlendirilmesinde, toplumun bütün kesimleri görev almalı ve sorumluluk yüklenmelidir. Görev ve sorumlulukların dağıtılmadığı ülkelerin, kurum ve kuruluşları kendilerini yenileyemezler.

*

Dünyada bütün olarak bakıldığında, ülkelerin ekonomik, siyasal ya da kültürel sorunlarının değil, bir sorunlar yumağının olduğu görülür. Çoğu kez, ekonomik alanda ortaya çıkan sorunların, kültürel alandaki sorunlardan kaynaklandığı gözlenir. Bazan siyasal alanda bulunan çözümler, ekonomik alanda sorunlara yol açabilir. Türkiye''nin yakın tarihinde, açıkca gözlendiği gibi, bugünün ekonomik sorunları, dünün kültürel çözümlerinden kaynaklanırlar.

*

Ekonomik, siyasal ve kültürel alanlarda ortaya çıkan sorunlara sağlıklı çözümler bulabilmek için, sorunun ortaya çıktığı alana özgü boyutlarıyla diğer alanlarla ortak boyutları, ayrıntılı olarak incelenmelidir. Hem ulusal, hem de uluslararası düzeyde, her alan birbirleriyle iletişim ve etkileşim içinde olan bir bütündür. Bir alandaki çözümün, başka bir alanda sorun doğurmaması için, dünyayla birlikte hayata da bütüncü bir gözle bakmak ve geniş bir vizyonda değerlendirmek, büyük önem taşır.

*

Hayatın canlılığı, değişik alanlarda ortaya sorunların ve sorunlara bulunan çözümlerin, bütünlük içinde ele alınmasına dayanmaktadır. Bütün ülkelerin karşı karşıya olduğu sorunlar, tek boyutlu düşünmekten kaynaklanmaktadır. Dünyanın her yerinde tek boyutlu düşünme dönemi kapanmış, çok boyutlu düşünme dönemi başlamıştır. Yeni yüzyılda sorunlar ve çözümler gibi, ülkeler de birbirlerinden bağımsız değildirler.

*

Bütün insanlığın bilgi ve bilgelik birikimine dayanarak, hayatı her boyutuyla kucaklayan, bütüncü bir bakış açısı geliştirmeden, dünyadaki sıcak ve soğuk savaşların önüne geçilemez.

*

Çok boyutlu bir dünyada, hiçbir ülke, hiçbir kurum ve hiçbir kuruluş, yalnız başına varlığını koruyamaz.

6 Ekim 2016, 20:38

DÜNYA ÖTEKİ DÜNYANIN GİZEMLİ ATÖLYESİDİR

========================================== Anadolu insanı'nın kültüründe dünya ve ötedünya ayrımı yoktur. İnsan dünyayı güzelleştirirken, aynı zamanda ötedünyayı da güzelleştirir. Çünkü dünyasız ötedünya olmaz. Hayatın ölümü içinde taşıdığı gibi, ötedünya da dünyayı içinde taşır. Dünya ve ötedünya bir bütündür. Ötedünyada kurtuluşa ermek isteyenler, dünyayı hem kendileri, hem de başkaları için yaşanır kılmak zorundadır. Bu bağlamda, Anadolu'da büyük bir değişim yaşandığı gözleniyor. Türk toplumu dünyayı üretim gücünü büyütmede bir atölye olarak görme yanında, iyilikleri özendirme,kötülükleri de önleme yeri olarak da görüyor.

*

Konya, Adana,Antep,Kayseri, Eskişehir ve Denizli gibi, Anadolu'nun değişik şehirlerinin girişimcileri, tek tek güçlerini birleştirerek, önce İstanbul'a, ardından da dünyaya açılmak için yorulma bilmez bir gayret içindeler. Anadolu şehirleri güçlerini birleştirmenin keyfini yakaladı. Bu süreçde çok ortaklı kuruluşlar, çok önemli bir görev ve işlev yüklendiler.

*

Zonguldak''da TKİ, Kırıkkale''deki MKEK , yan sanayiyi geliştirmede çok etkili olmadı. Ayrıca onlar eğitimli, eğitimsiz herkesin göz diktiği kurumlar oldukları için de, girişimciliği de büyük ölçüde örselediler. Söz konusu işletmelerde çalışanlarla, çalışmayanlar arasında büyük bir gelir farkı olduğu için, onlar herkesin çalışmak istediği ideal kurumlar oldular.

*

Bütün kamu işletmelerinde vermliliğe özen gösterilmediği için, çoğu zaman gelirleri giderlerini karşılamakta zorlanır.İster kamu,ister özel olsun ,gelirleri giderlerini karşılamayan bütün kurum ve kuruluşlar,yalnızca ülkelerini değil,bütün ülkeleri yoksullaştırır.

*

Üretim gücünün büyütülmesi, yalnızca insanların gelirlerini artırmaz, üreticilerle tüketiciler arasındaki iş ve dostluk bağlarını geliştirerek, "toplumsal barış"a ve "kültürel gelişmeye" de katkıda bulunur. Dünyayı,iki günü birbirinden farklı kılmasını bilen, üreten eller değiştirir.

*

Ötedünyanın dünyadan ayrılması üretim güçsüzlüğünü gidermek bir yana, yoksulluğu yaygınlaştırarak, huzursuzlukları büyütür.İki dünyada da vermesini bilen üreten eller,almasını bilen tüketen ellerden üstündür.

*

Dünyasız ötedünya olmadığı gibi, ötedünyasız dünya da olmaz.

*

Dünyada ekilmeyen ötedünyada biçilmez.

*

Ötedünya dünyada kazanılır.

7 Ekim 2016, 06:46

İnsanlar atalarının yitirdiği YİTİK CENNET'e giden yol haritasını

İnsanlar atalarının yitirdiği YİTİK CENNET'e giden yol haritasını yitirdi.Kimse sorumluluğu başkalarına yüklemesin kendisinde arasın.SEZAİ KARAKOÇ'un YİTİK CENNET'i ARABİ'nin FÜSÜS' nun Yirmi birinci yüzyıldaki versiyonudur.Yitirilen Yol Haritası MUHAMMED HABİBULLAH MUSA KELİMULLAH İSA RUHULLAH İBRAHİM HALİLULLAH ADEM TURABULLAH DİYENLERDEDİR.

7 Ekim 2016, 12:01

ESTERGON KALESİ BRÜKSEL'E GİDEN YOLDA ARA DURAKTIR

==================================================== Asya''nın en Batı''sı Anadolu ile Avrupa''nın en Doğu''su Rumeli Osmanlı Devleti''nin iki ana kaynağını oluşturur. İki kıtanın bir araya gelmesinin doğurduğu, ekonomik, siyasal ve kültürel güçle, Türkler tarihlerinin, en büyük, en güçlü ve en uzun ömürlü devletlerini kurmuşlardır. Rumeli, büyümesi dört yüzyıl, küçülmesi de iki yüzyıl süren Osmanlıların dünyadaki gelişmeleri izleyen gözleri ve koklayan burunları olmuştur.

*

Türkler altı yüzyıllık Osmanlı Devleti''nin özü ve özeti olan İstanbul''dan, üç kıta ve iki denizdeki varlıklarını güvence altına almışlardır. Şam, Bağdat, Beyrut, İstanbul''un Asya''daki Sofya, Belgrad ve Budapeşte Avrupa''daki dost yüzleridir. Sarı Saltuk''un Belgrad''ı, Gül Baba''nın Budin''i, İstanbul''un, Merzifonlu''nun Viyana''sına açılan kapılarıdır. Estergon Kalesi, Avusturya, Macaristan ve Slovenya''nın denetildiği Rumeli Hisarı''dır.

*

Estergon Kalesi''nden Tuna''nın akışını izleyen Türkler, Sakarya''yı düşünürler, Necip Fazıl gibi: “Hani Yunus Emre ki, kıyında geziyordu / Hani ardına çil çil kubbeler serpen ordu?/ Nerde kardeşlerin cömert Nil, Yeşil Tuna/ Giden şanlı akıncı ne gün döner yurduna?” diye sormaktan kendilerini alamazlar. Viyana önlerinden ve Estergon Kalesi''nden 1683''de Anadolu''ya dönen akıncılar, 1983''de “Türk Viyana”ya döndüler.

*

Geçen yüzyıllarda Tuna''yı geçerek, “dev gibi orduları” yenen akıncıların ortadan kaldıramadığı sınırları, Yirmi birinci Yüzyıl''da, ürün, hizmet ve bilgi üretiminde, kusursuzluğun bayrağını taşıyan girişimciler kaldırdı. Dünyanın her ülkesinde ve dünyanın her kentinde, ülkelerinin bayraklarını taşıyan orduların yerlerine kusursuzluğun bayraklarını taşıyan girişimciler geçtiler.

*

Muhteşem Kanuni''nin Budin Kalesi''nin bayrağındaki “Gaziler meskenidir beyim burda gayr olmaz / Burada zulm eyleyenin akibeti hayr olmaz” mısralarıyla özetlediği, erdemli devlet, erdemli yönetici ilkeleri, erdemli şirket, erdemli girişimciler için de geçerlidir. Osmanlı Devleti gibi, uzun ömürlü kurum ve kuruluşların temellerini atmak isteyen girişimciler, zalim olmaktansa, mazlum olmayı yeğlemesini bilmelidirler.

*

Estergon Kalesi''nin Türk bölgesini Anadolu''dan gelen girişimciler yenilemektedirler. Onlar Estergon''dan almaktan daha çok Estergon''a vermek için gelmişlerdir.

*

Erdemli girişimciler alan el olmanın değil, veren el olmanın ustasıdırlar.

*

Estergon Brüksel başı ara duraktır.

7 Ekim 2016, 12:07

TÜRKLER İÇİN NEHİR TUNA DAĞ BALKAN'DIR

============================================= Fatih, Yavuz ve Kanuni, İstanbul'dan aylarca uzak kalmayı göze almasalardı, Kahire'ye, Otranto'ya ve Viyana'ya kadar gitme cesaretini göstermeselerdi, Tuna Anadolu insanının ölesiye sevdiği nehir haline gelmezdi. Batı'dan doğan, Doğu'ya akan Tuna nehri, Doğu'dan gelen, Batı'ya giden Türklere Avrupa kalbine uzanan yolları açmıştır. Doğu Avrupa'yı Batı Avrupa'dan ayıran Tuna, Avrupa'daki Anadolu'nun doğal sınırıdır. Tuna'nın Doğu'daki öyküsü, Türklerin Batı'daki öyküsüdür.

*

Ümmi Sinan'ın deyişiyle, "asmasında gül dalları", "kovanında gül balları" ve "ağacında gül halleri" olan Anadolu insanları, akıntıya karşı yüzen somon balıkları gibi, Tuna'nın doğduğu topraklara doğru gitmişler. Viyana başı durak olan Estergon Kalesi, Tuna üzerindeki en stratejik şehirdir. Tuna'daki "İnce Donanma", Avrupa'nın Tuna ülkeleriyle, Anadolu arasındaki ekonomik ve kültürel köprülerin güvenliğini sağlamış. Tuna'nın kıyısındaki şehirlerin ekonomilerine kazandırdıkları katma değer, "Osmanlı Barışı"nın en büyük güvencesi olmuştur.

*

Tuna Almanya'da Karaorman bölgesindeki Donaueschingen'den doğar, Avusturya, Macaristan, Slovakya, Hırvatistan, Sırbistan, Romanya, Bulgaristan, Moldavya'dan geçerek, Ukrayna'da Karadeniz'e dökülür. Almanya'dan Ukrayna'ya kadar on ülkenin ortak kültür ve ortak ekonomi kaynağı olan Tuna'nın uzunluğu 2840 kilometredir. Tuna'dan sularla birlikte, tarih akar, edebiyat akar, sanat akar, musiki akar ve her yönüyle bütün bir hayat akar.

*

Viyana, Bratislava, Budapeşte ve Belgrad Tuna üzerindeki başkentlerdir. Tuna başkentler yanında onlarca şehire kıyılarını açmıştır. Avrupa'nın en güzel şehirleri Tuna kıyılarında doğmuşlar. Tuna iki kıtanın yanında iki denizin de, kültürüyle birlikte ekonomisinin de omurgasını oluşturur. Tuna nehrini kirletenler, Karadeniz ve Akdeniz'i de kirleterek, iki deniz çevresindeki bütün ülkelere büyük zarar verirler.

*

Tuna'yı sevmeyenler, Tuna şehirlerini sevemezler, coğrafyanın güzelliğinin ve tarihin zenginliğinin coşkusunu duyamazlar.

*

Anadolu insanının tarihinin derinliklerine inmek için, Tuna'nın şehirlerini bir bir gezmek gerekir.

*

Tuna zamanı aşan bir nehirdir.

7 Ekim 2016, 19:59

ÜSKÜP BURSA'NIN ŞAR DAĞINDA DEVAMIDIR

========================================== Makeedonya'nın başkenti Üsküp, Balkanların kültür, ekonomi ve eğitim merkezlerinden biridir. Şehrin ortasından Vardar nehri geçer. Üsküp nehirin iki yakasına kurulmuştur. Osmanlı yapısı Taşköprü, eski ve yeni şehiri birbirine bağlar.

*

Üsküp 1392 yılından 1913 yılına kadar, aralıksız 521 yıl Türkler''in şehri olmuştur. Anadolu insanı, bütün Osmanlı şehirleri gibi, eski Üsküp'ü camiler, hanlar, hamamlar, çarşılar ve çeşmelerle donatmıştır.

*

İki milyonu biraz aşan nüfusu ve 26.000 kilometrekarelik toprağıyla, Makedonya, Yunanistan, Bulgaristan, Sırbistan, Arnavutluk ve Kosova''ya komşu, güzel bir “Balkan Cumhuriyeti”dir.

*

Üsküp yanında, Kalkandelen, Ohri, Gostivar, İştip, Ustrumca ve Köprülü, ülkenin önde gelen yerleşim merkezleridir. “Üsküp''te doğdum. Orada doğmasaydım yanardım” diyen Yahya Kemal, Üsküp kadar Bursa''yı da sever, ikisini birbirinden ayırmaz.

*

Türkiye''nin Avrupa''da kendisine sağlam bir yer edinebilmesi için Bursa''nın ekonomik ve kültürel değerleriyle, başta ikiz kardeşi Üsküp olmak üzere, bütün Balkan şehirlerine açılması gerekir.

*

Ürettikleri ürünlerle Türkiye''nin sınırlarını aşmayı başaran Anadolu girişimcileri,Üsküp'teki Balkan Üniversitesi gibi, Gümülcine, Sofya, Tiran, Ohri, Belgrad, Bükreş, Budapeşte, Travnik ve Zagrep'te kurulacak yeni üniversitelere öncülük yapmalılar.

*

Üniversitelerin oluşturduğu çekim alanında, ekonomik ve kültürel hayat büyük canlılık kazanır.Her yüzyılı öne çıkaran ve dönüştüren kendine özgü bir dil vardır. Üniversitelerde her yüzyılın dili konuşulur. Bunun için, üniversiteler, her yüzyılda önemli olmuşlardır.

*

Üniversiteleri güçlü olan ülkelerin, ekonomileri de güçlü olur. Ülkelerin ekonomik ve kültürel kaynaklarını değerlendirmenin, sürükleyici gücü üniversitelerdir. Kültür ve ekonomi üniversiteleri izler. Yoksulluğun üstesinden üniversiteler gelir.

*

Kültür ve ekonomide canlılık, üniversitelerin eğitime süreklilik kazandırmasıyla sağlanır. Bir ülkede, kültürel ve ekonomik çöküntünün önünü, bütün kurum ve kuruluşlarıyla, toplumu sürekli yenilemesini bilen üniversiteler alır.

*

Üniversiteler ülkelerin, düşünceleri eylemlere, eylemleri düşüncelere dönüştüren kuruluşlarıdır. Onlar dünyada görülmeyenleri görürler, duyulmayanları duyarlar ve yapılmayanları yaparlar.

*

Üniversiteler dünyada hem bilgi, hem de bilgelik kaynağı olan kuruluşlardır.

*

Toplumlar üniversiteleriyle var olurlar.

*

Düşünce bilgelikle eyleme dönüşür.

7 Ekim 2016, 21:01

VİYANA'YA MEVLANA İLE GİDEN BRÜKSEL'E YUNUS'LA GİDER

==================================================== Bin yıllık tarih içinde, Türkler''in rüzgarı Asya''dan Avrupa''ya doğru esmiştir. Eskişehir yöresinde kurulan, kısa zamanda Bursa''yı, kendisine başkent yapan Osmanlı tarihi, Türk yüzyıllarının en parlak dönemidir.

*

Osmanlı döneminde Anadolu insanı, Çanakkale ve İstanbul boğazlarından, Balkanlar''a açılmıştır. Türkler Avrupa topraklarında nereye gitmişlerse, gittikleri yere yerleşmişler ve başkentlerini de, oraya taşımışlardır. Balkanlar''daki Türk varlığı, Anadolu''daki Türk varlığını perçinlemiştir.

*

Türkler''in Anadolu''dan Balkanlar''a yürüyüşünde, Eskişehir''in kültür hazinelerinin vazgeçilmez bir yeri vardır. Eskişehir''in kültür hazinelerinin başında Yunus Emre, Seyit Gazi ve Nasrettin Hoca gelir. Onlar Anadolu insanının Avrupa''ya açılışında yanlarında taşıdıkları vatanları olmuştur.

*

Türkler Asya''dan Avrupa''ya Yunus''un şiirlerini okuyarak, Seyit Gazi''nin kahramanlıklarını dinleyerek ve Nasrettin Hoca''nın fıkralarına gülerek gitmişler.Avrupa Birliği sürecinde, Türkler''in Doğu''dan Batı''ya giden bin yıllık yürüyüşleri yeni boyutlar kazandı.

*

Anadolu insanı, bin yıllık tarihinin Osmanlı döneminde Viyana''ya Mesnevi okuyarak gitmişti, Cumhuriyet döneminde de Brüksel''e Yunus''un şiirlerini okuyarak gidecektir.Şiirleriyle konuşan şairlaer söze can ve kan verirler.

*

Türkler tarihlerinin her döneminde, Yunus Emre gönüllü, Seyit Gazi görünümlü ve Nasrettin Hoca gülüşlü olmuşlardır. Bunun için, Semerkant''tan Saraybosna''ya kadar Eskişehir gibi, her şehrin, bir Yunus Emre''si, bir Seyit Gazi''si ve bir Nasrettin Hoca''sı vardır.

*

Türkiye''nin Avrupa Birliği''ne tam üye olmasıyla, Anadolu insanının Osmanlılar döneminde Viyana'da duran, Cumhuriyet döneminde insan gücü göçüyle, yeniden başlayan, bin yıllık yürüyüşü, büyük bir hız ve güç kazanacaktır.

*

Avrupa Birliği''ne tam üye olan Türkiye'ye, yalnızca Brüksel'in değil, bütün üye ülkelerin başkentlerinin kapıları sonuna kadar açılacaktır. Bu yüzden, Türkiye''de önemli bir çoğunluk, Avrupa Birliği'ni, büyük bir fırsat olarak görmektedir.

*

Avrupa Birliği, ekonomik büyüklükte dünyanın ilk yirmisinde yer alan Türkiye'yi ilk ona taşımak için, yeni kapılar açıyor ve büyük imkanlar sunuyor.Önünden iki defa geriye dönülen Viyana'nın anahtarları Anadolu girişimcilerine veriliyor.

*

Türkiye, bütün kurum ve kuruluşlarını, “Kopenhag” ve “Maastricht” kriterleri ışığında, açıklık içinde, yeniden yapılandırarak, Avrupa''nın pazarlarıyla birlikte Amerika''nın pazarlarında da, kendisine sağlam bir yer tutmalıdır.

*

Türkiye Avrupa Birliği içinde yer alarak, “Türk ve İslam Devletleri Birliği”nin temellerini de kolaylıkla atar.

*

Avrupa Birliği''nin ekonomik ve siyasal standartlarını yakalayan Türkiye, Türk ve İslam ülkelerinin dünyaya açılan kapısı olur.

*

Yunus''u sevenler, kapılarını 72 millete açarlar.

*

Yunus'un kültüründe karamsarlık yoktur.

7 Ekim 2016, 21:46

MAHİR İZ HOCA SIRADIŞI 68 KUŞAĞININ ÜZERİNDE KALICı İZLER BIRAKAN TASAVVUF VE ŞİİR SEVDALISIDIR. CUMHURİYET DÖNEMİNDE GELMİŞ BİR YUNUS'TUR

ONUN BİR KUŞAĞIN YETİŞMESİNDE YARARLANDIĞI VE OKUMA VE YAZMA TUTKUNLARINA TAVSİYE ETTİĞİ KİTAPLAR.BEREKETLİ OKUMALAR TEMENNİSİYLE SUNULUR.

8 Ekim 2016, 10:13

ORTAK AKILDA İKİ AKIL BİR AKLIDAN DAHA ÜSTÜNDÜR

=============================================== Tarihin bütün dönelerinde, kurum ve kuruluşlarda yöneticilerin belirlenmesi, yönetim bilimlerinde sürekli tartışılan konuların başında gelir. En büyük kuruluşun yönetiminden, en küçük kurumun yönetimine kadar, her yerde yönetim, bir yarışma, bir çatışma ve bir uzlaşma alanıdır. Nerede olursa olsun, her yönetimin amacı, iyilikleri özendirmek, kötülükleri önlemek, kurum ve kuruluşlarda bütünlüğü ve sürekliliği sağlamaktır.

*

Tarihin derinliklerine inildiğinde, yönetimin çok geniş bir alan içinde, sürekli gelişme yolunda olan, bir bilim dalı olduğu görülür. Bu bağlamda yönetim, kıyısız bir deniz gibi, sınırları bütünüyle bilinmeyen, politikadan kültüre her alanı kapsayan, sanatların en yaşlısı, bilimlerin en gencidir. Her alanda yol gösterici ve çığır açıcı yönetim, sanatlarda olduğu kadar, bilimlerden de yararlanmak zorundadır.

*

Hayatındaki yalınlığı, bilgisindeki derinliğe dönüştüren, yaşayışıyla yalınlığın olmadığı yerde derinlik olmaz diyen, Muhammed Hamidullah, ''İslam''da Devlet İdaresi'' kitabında, İlk Halife''nin seçimindeki tartışmalardan yola çıkarak, tarihte, iki yöneticili, ortak yönetimlerin varlığını vurgular. Mısır''da Peygamber Musa ile kardeşi Harun, insanlık tarihi içinde ''iki yönetici''li, orta yönetimin başarıyla uygulanan ilk ''eş yönetici'' örneğini verirler.

*

Büyük ya da küçük bütün kurum ve kuruluşların yönetiminde, her zaman her yerde uygulanabilen, tek ve değişmez bir model yoktur. Bu alanda bütün bilim ve sanat çevrelerine düşen görev ve sorumluluk, dünyanın barış ve güvenliğine katkıda bulunacak ve adalette İran''ın Nuşirevan''ından geride kalmayacak, bir yönetimin yolunu açmak ve yönetim sürecine yeni boyutlar kazandırmaktır. Öncü girişimci Michael Dell ''İki lider bir liderden daha iyi düşünür'' diyerek, işletmelere iki eş başkanlı yönetim önerir.

*

Dünyadaki ekonomik krizler ve toplumsal patlamalar, her ülkede geçmişte benzeri görülmeyen büyük göçler ve iç savaşlar, her ülkeyi sarsan silahlı terör eylemleri, kamu, özel ve gönüllü kurum ve kuruluşlarda, ''tek kişi'' yönetimlerinden, en azından ''iki kişi'' yönetimlerine geçmeyi zorunlu kılıyor. Dünyanın neresinde olursa olsun her kurum ve kuruluşta eşit yetkilere sahip iki yönetici, tek yetkili bir yöneticiden, her zaman daha sağlıklı ve daha uygulanabilir karar alır.

*

Bir yöneticinin yetkisi, gücünün sınırlarını aşarsa, kendi yetki alanını genişletir, yardımcılarının yetki alanlarını da daraltır. Yetki paylaşılmaz diyen, bütün yetkileri kendilerinde toplayan yöneticiler, hem yalnızlıklarını, hem de kusurlarını büyütürler. Kurum ve kuruluşlarda yetkilerini paylaşmayan yöneticiler, yönetilenler üzerindeki etkilerini yitirirler.

*

İki yöneticinin yetkileri ve etkileri, her zaman bir yöneticinin yetkisi ve etkisinden daha büyüktür.

*

Bir yönetici ne kadar az yetki kullanırsa, o kadar çok etkili olur.

*

En iyi yönetici en az yöneten yöneticidir.

*

Yönetim insanı, bilmektir.

*

Yönetim baştan bozulur.

8 Ekim 2016, 15:47

Uzaklık ve yakınlık farkının ortadan kalktığı kare

Uzaklık ve yakınlık farkının ortadan kalktığı kare dünyanın yeni akıncıları Osman Şahbaz gibi üreten el olmasını ve iki gününü birbirinden farklı kılmasını bilen Anadolu girişimcileridir.Onlar ürettikleri dünya malı ürünlerle yalnızca Tuna gibi nehirleri değil,bütün denizleri,bütün okyonusları her gün geçerler.

9 Ekim 2016, 16:36

ERGENEKON'DAN ÇIKAR GİBİ TERÖRDEN ÇIKMAK

Bu yazı daha önce 26.08.2016 tarihinde de yayımlanmıştı.

============================================ Ülkeler arasındaki uzaklık ve yakınlık farkının, önemini yitirdiği kare dünyada, ordularıyla Amerika'nın Irak'ı, Rusya'nın Suriye'yi işgale kalkışması, bütün Avrupa'yı Ortadoğulaştırdı. Kudüs'ün kalbine bir hançer gibi saplanan İsrail, bütün Ortadoğu'yu Filistinleştirmişti. Şam ve Bağdat'ın ortasına bomba yüklü bir uçak gibi düşen Rusya ve Amerika da bütün dünyayı Filistinleştirdi. Dünya Filistin'e,kurumsal devlet terörüyle bireysel direniş terörünün, birbirini büyüttüğü, terör ülkesi anlamı yükledi, Filistin terörle özdeşleştirildi.

*

Terör Filistin'den Ortadoğu'ya, Ortadoğu'dan Avrupa'ya, Avrupa'dan bütün dünyaya, Camus'nün ve Veba romanında anlattığı, salgın hastalık gibi yayıldı. Amerika, Rusya ve İsrail'in Ortadoğu'da, işgal ettikleri ülkelerde, orantısız güce başvurmaları, direniş hareketlerine, terörden başka çıkış yolu bırakmadı. Ortadoğu'yu işgal etmeye kalkışanlar, terörle dört bir tarafından kuşatıldılar. Dünya Türklerin Ergenekon'dan çıkışlarında buldukları yol gibi, terör kuşatmasından bir çıkış yolu bulmak zorundadır. Terör dünyayı tehdit eden vebadır.

*

Terör kuşatması altındaki dünya, ateş çemberi içindeki akrep gibi, ya bir çıkış yolu bulacak, ya da kendi kendini yok edecektir. Dünyada derin bilgi ve köklü bilgelik adına ne varsa, hepsi terörün oluşturduğu ateş çemberinin dışındadır. Dünyayı terör kuşatmasından, terörün ateş çemberinden insanlığın büyük bilgeleri kurtaracaktır. Dağların zirveleri nasıl bir birlerini görür ve bilirlerse, dünyanın gelmiş geçmiş büyük bilgeleri de birbirlerini sever ve sayar.

*

Görünmeyen dünyanın bilgeleri ne kadar büyükse, görünen dünyanın bilgeleri de o kadar büyüktür. Her iki dünyanın büyükleri ise, hepsinden büyüktür. “İkiliği bir yana bıraktım gördüm ki, her iki dünya da birdir” diyen Mevlana, iki dünya bilgelerinin başında gelir. Mevlana insanlık tarihinin bilgelik zirvesidir. İnsanlığın bilgelik birikimi içinde Mesnevi'de ele alınmamış, ayrıntısına inilmeden tartışılmamış hiçbir olgu yoktur. Dünya terörden çıkış yolunu, Mesnevi okuyarak bulacaktır. Mesnevi iki dünya barışının yol haritasıdır.

*

Güvenlik Konseyi'nin beş üyesi arasındaki soğuk savaşın, Ortadoğu'da sıcak savaşa dönüşmesi, direniş hareketlerine intihar saldırıları gibi, hiçbir dinde yeri olmayan, ölüm saçan, dehşet verici yeni yöntemler kazandırdı. Avrupa'nın yabancısı olmadığı, Ortadoğu'da süreklilik kazanan intihar saldırıları, Doğusu ve Batısıyla, bütün bir dünyayı, bir anlam ve bir değer krizine sürükledi. Bütün dünyanın, Mevlana gibi, düşmanları dostlara, arkadaşları kardeşlere dönüştürecek, büyük bilgelere ihtiyacı var.

*

Birbirini izleyen ekonomik, siyasal ve kültürel krizler ve intihar saldırılarıyla, sarsılan dünya; doğmuş ve doğacak, bütün Ademoğullarına kardeşlik bilinci kazandıracak, bir saygı, bir sevgi, bir barış devrimi bekliyor. Beklenilen devrim, “yeni sözler söyleme” devrimidir. Aydınlanma döneminden bu yana, bütün dünyada sürekli tekrarlanan sözler, tedavülden kaldırılan paralar gibi, bütünüyle geçerliliğini yitirmiştir. Bilinmeyen kare dünya, bilinen küre dünya değildir.

*

Mesnevi tarih içinde bulanmadan donmadan, yitirilen sonsuzluk denizine akan, bilgi ve bilgelik ırmağıdır.

*

Dünyanın her kentinde “Açık Mesnevi” üniversiteleri kurulmalıdır.

*

Dünyada adına akademi kurulan tek kitap Mesnevi'dir.

*

Mevlana “gebe bırakan söz”ün en büyük ustasıdır.

*

Terörün ateş çemberini Mesnevi parçalar.

*

Mesnevi keramet değil feragat kitabıdır.

11 Ekim 2016, 09:58

SAVAŞI CEPHELERDEN PAZARLARA TAŞIMAK

======================================= Ortaklık kültürünün gelişmediği toplumlar, ellerindeki imkanları değerlendirmekte güçlük çektikleri gibi, zaman içinde yoksul düşmekten de kurtulamaz.Ortaklık kültürünün gelişmediği toplumlarda, ticaret ve üretim kültürü gelişmez

*

Ortaklık yapmasını bilenler, sahip oldukları yeraltı ve yerüstü hammadde kaynaklarını en verimli bir biçimde değerlendirerek, ekonomik ve kültürel gelişmenin lokomotifi olurlar. Tarihin her döneminde insanların bir araya gelerek, oluşturdukları ortaklıklar, toplumların güç kaynağı olmuştur.

*

Bir toplumda ekonomik ve kültürel amaçları gerçekleştirmek için, kurulan ortaklıklarla herkesin gelirleri artar, işsizlik azalır, yatırımlar genişler, dostluklar pekişir ve bütün boyutlarıyla da hayat zenginleşir.

*

Ortaklıklar, ekonomik ve kültürel zenginliğin en önemli kaynağıdır. Ortaklık yapmada başarılı olan toplumlar, hiçbir zaman yoksul düşmezler. Bunun için Anadolu'da "Bir elin nesi var, iki elin sesi var" denilir.

*

Anadolu insanının dünyasında aile ve iş hayatı birbirinden ayrılmayan ve birbirini tamamlayan bir bütündür. Onun aile hayatında nasıl yardımlaşma ve dayanışma doruk noktasındaysa, iş hayatında da ortakları, çalışanları, tedarikçileri ve müşterileriyle işbirliği yapma da doruk noktasındadır.

*

Anadolu'nun eli, gönlü ve sofrası herkese açık girişimleri, ortaklık yapmada en büyük, en etkili sermayenin dürüstlük ve fedakarlık olduğunu çok iyi bilirler.Ortaklıkta paylaşmasını bilmeyenler, paylaşmasını bilenler tarafından paylaşılırlar.

*

Paylaşma kültürünün gelişmediği toplumlarda ortaklık kültürü yeni boyutlar kazanamaz. Gerçek ortaklık, kazancın olduğu kadar zararın da paylaşılmasında dayanışmanın en güzel örneklerinin verildiği ortamlarda kendini gösterir.

*

Ortaklıkta zararı paylaşmayı bilmeyenler, paylaşacak gelirlerin yolunu açmada başarılı olamazlar. Çünkü zarar etmeyi göze alamayan ortaklar, kar edecek iş ortamını da oluşturamaz. Ortaklıkta her zaman kar ve zarar birlikte bulunur, ikisini birbirinden ayırmak mümkün değildir.

*

Ortaklıkta başarı, ortakların her birinin kendisi için istediğini, bütün ortakları için de istemesine dayanır. Hangi alanda faaliyet gösterirse göstersin, paylaşma kültürünü zenginleştirmeyen ortaklıklar, uzun ömürlü olmaz.

*

Ortaklıkta zararlar paylaşıldıkça azalır, karlar da paylaşıldıkça çoğalır.

*

Paylaşmasını bilenler, sorun değil, çözüm üretirler.

*

Paylaşma kültürünün geliştiği toplumlarda savaş olmaz.

11 Ekim 2016, 10:12

BAĞDAT İLE ŞAM ARASINDA SÖZ İSTANBUL'UNDUR

============================================= Endonezya''dan Fas''a kadar geniş bir coğrafyaya yayılan İslam ülkeleri, dünyanın orta kuşağını oluştururlar. Müslüman ülkeler, Kuzey''in yüksek gelirli ülkeleriyle, Güney''in düşük gelirli ülkeleri arasında en büyük ve en etkili denge gücüdürler. İslam dünyasında savaş olursa, dünyada barış olmaz. Bütün savaşları durdurmak isteyen ülkeler, Müslüman ülkelerdeki barış hareketlerini desteklemek zorundadırlar.

*

Bağdat ve Şam'ın İstanbul'da buluşması, savaş kuşağı İslam dünyasının barış kuşağı İslam dünyasına dönüşmesinde, atılmış çok önemli bir adımdır. Türkiye Ortadoğu''dur, Ortadoğu Türkiye''dir. Dört yanındaki ülkelerle sınırlarını kaldırarak, ekonomik yapıları zenginleştiren Türkiye, dünya barışının, başka ülkeler tarafından yeri doldurulması mümkün olmayan, en güçlü güvencesidir. Ortadoğu''da Araplarsız savaş, Türklersiz barış olmaz. Yol barış isteyenlerin yoludur.

*

Müslüman ülkelerdeki savaşların ve sivillere yönelik intihar saldırılarının kaynağında, Batı dünyası var. Batı ülkeleri, İslam dünyasındaki demokrasi düşmanı dayatmacı yönetimleri destekleyerek, hem İslam dünyasına, hem de demokrasiye ihanet ettiler. Batılılar bağımsızlık savaşlarıyla, terörist eylemleri arasındaki sınırları birbirine karıştırdılar. Batılıların, başka açık kapı bırakmayan, baskı politikalarına karşı cevap olan intihar saldırılarıyla, Ortadoğu kan gölüne dönüştü.

*

Mısır''dan Endülüs''e kadar bütün insanlığın ortak kaynağı olan, bilimsel ve teknolojik birikimi değerlendirerek, Batı dünyası son iki yüzyılda, geçmişte benzeri olmayan, büyük bir zenginliğe kavuştu. Zengin Kuzey ülkeleri ulaştıklarını üretim gücünü, dünyaya barış getirme yolunda kullanabilirlerdi. Ancak, mısırlıların Nil''in sularından yararlanarak ulaştıkları üretim güçlerini, piramitleri inşa ederek, yok etmeleri gibi, Batılılar da zenginliklerini dünya savaşlarında yok ettiler.

*

Bağdat,Şam ve İstanbull'un el ele vermesi, önce Ortadoğu''da, ardından Kafkaslar ve Balkanlar''da çıkar odaklı dış politikadan, etik odaklı dış politikaya geçişin miladı olmalıdır. Son yüzyıllardaki savaşlarda milyonlarca insan hayatını kaybetti. Ancak savaşlarda tarafların kazançlarının toplamı, ölen suçsuz insanların hayatlarının karşılığı değildir. Bu bağlamda, insanlık tarihi içinde, suçsuz insanların ölmediği bir savaş neredeyse yoktur. Her ülke barışa katkıda bulunarak, kanlı ellerini temizlemelidir.

*

Ortadoğu''nun yol gösteren kutup yıldızı, savaş değil, barış olmalıdır. Savaş isteyen devletler, savaşın bedelini, kendileriyle birlikte bütün dünyaya ödetirler. Devletler barışa hizmet ederek büyürler. Dünyada defteri kapanmayan güçlü devlet, savaştan önce barışa hizmet eden devlettir. Yol savaş isteyenlerin yolu değildir.

*

Dış politikanın olduğu kadar iç politikanın da odak noktasında, savaş peşinde koşanlardan daha çok barış peşinde koşanlar vardır. Savaş peşinde koşanlar savaş, barış peşinde koşanlar barış bulur.

*

En iyi devlet en az savaş yapan devlettir.

*

Savaş eken devlet ölüm biçer.

*

Güçlü olan devlet savaş

12 Ekim 2016, 12:13

TÜRKİYE DOĞU İLE BATI ARASINDA KÖPRÜ DEĞİL MERKEZDİR.KÖPRÜDEN GEÇİLİR GİDİLİR MERKEZE GELEN KALIR.MERKEZ ÇEVRESİNDE BÜYÜK BİR

ÇEKİM ALANI OLUŞTURUR.DERGİDEKİ YAZIMIZ: =========================================== "TÜRKİYE DOĞU İLE BATI ARASINDA MERKEZDİR." ===========================================

12 Ekim 2016, 14:49

SAVAŞ ÇAĞINDA GENÇLER TERÖR VE ŞİDDET

=========================================== Savaş çağında ,akıntı ve şiddet toplumunda insanların sahip oldukları ile sahip olmaya şartlandırıldıkları arasındaki fark, günümüzde büyük boyutlara ulaşmıştır. Dünyanınn varlıklı kesimleri, ele geçirdikleri zenginliklerin hesabını vermenin değil, başkalarının sahip oldukları zenginliklerin hesabını sormanın peşindeler. Batı dünyasının haksız kazanç ve ucuz doğal kaynak peşine düşmesi, hayatın her alanında şiddet eylemlerini hızlandırmaktadır.

*

Dünyanın her yerinde ekonomik, siyasal ve kültürel bunalımlara ilk tepkiler üniversitelerden gelir. Çünkü gençler, kolay inanırlar, uzun vadeli düşünmezler ve çoğu zaman da hayalleriyle gerçekleri birbirine karıştırırlar. Hepsinden önemlisi kısa dönemde gençlerin kaybedecekleri bir şeyleri yoktur. Bu yüzden, bütün dünyada kitle hareketlerinin öncülüğünü gençler yaparlar. Nerede bir protesto eylemi varsa, orada mutlaka gençler vardır.

*

“Kültür ve Sanayileşme” kitabımızdaki “Kitle Kültürü ve Gençler” başlıklı konuşmamızda vurguladığımız gibi, bütün dayatmacı yönetimler güçlerini propoganda ve gençlerden almışlardır. Lenin, “Önemli olan bütün toplum katlarında kargaşa çıkarmak ve propaganda yapmaktır”, Hitler “Propaganda iktidarı elde tutmamızı sağladı, dünyayı fethetme imkanını da bize propoganda verecektir” derken, dünyaya dehşet saçan, iki dayatmacı yönetimin ana dinamiklerini ortaya koymaktadırlar.

*

Şiddet değil, eylem yanlısı olan gençler iktidar peşinde koşan dayatmacı yönetimler tarafından yalnız bırakılsalar, hiçbir çıkar gözetmeden, daha doğru düşünürler ve daha doğru adımlar atarlar. Çünkü, onların iktidar beklentileri yoktur. Ayrıca gençler, konumları gereği, toplumun diğer kesimlerine göre, toplumsal sorunlarla daha iç içedirler. Ancak gençler, kolay aldanırlar, uyarılara açıktırlar ve rüya peşinde koşmaya çok yatkındırlar.

*

Genellikle gençlerin eylemlerinin arkasında, iktidar susuzluğu çeken, politikacılar vardır. Türkiye''nin yakın tarihinde açıkca görüldüğü gibi, ne zaman, sorumsuz, düzensiz ve şiddet odaklı öğrenci ve terör hareketleri olmuşsa, peşinden darbeler gelmiştir. Dünyanın bütün ülkelerinde, dayatmacı yönetimler, gençlerin eylemlerinin arkalarına gizlenerek, devlete el koymuşlardır. Darbeciler güçlerini ordulardan önce gençlerden alırlar.

*

Gençlerin iktidarları uyarmaları, şiddet yanlısı değil, eylem yanlısı olmalarına bağlıdır. Çünkü dünyanın neresinde olursa olsun, şiddet eylemlerinin peşinden daha büyük şiddet eylemleri gelir. Şiddette, hiçbir gençlik hareketi, güvenlik güçleriyle başa çıkamaz. Şiddet nereden gelirse gelsin, kimseye fayda sağlamaz.

*

İktidarları şiddet eylemleri değil, protesto eylemleri sarsar. Gençler şiddetle değil, sıradışı eylemlerle dikkat çekerler. Eylem yapmak demek, yakıp yıkmak demek değildir.

*

Eylem yapan var olur, var olan eylem yapar.

*

Düşüncesiz eylem, eylemsiz düşünce olmaz.

*

Seçmek en büyük eylemdir.

12 Ekim 2016, 22:08

DÜN İSTANBUL'U YAKAN HAÇLILAR BUGÜN HALEP'İ YAKIYOR

==================================================== Adriatik denizinin ticaret ve turizm merkezi olan Venedik Latinlerin olduğu kadar Türkler''in tarihinde de önemli bir yer tutar. Güçlü bir deniz ticaret filosu ve donanmaya sahip olan Venedik Cumhuriyeti, Doğu Roma''nın bir parçası olarak kurulmuştur. Başkenti İstanbul olan Doğu Roma''nın Kuzey İtalya''dan çekilmesiyle, bağımsız bir yönetime kavuşan Venedik, Fatih dönemine kadar Avrupa''nın en güçlü ülkelerinden biri olma özelliğini korur ve İstanbul''u ele geçirecek güce ulaşır.

*

Asya devletlerinden aldıkları ürünleri Avrupa devletlerine satarak, Venedik iki kıtanın en büyük ekonomik ve askeri gücü olur. Çok güçlenen Venedik, Dördüncü Haçlı seferine katılarak, 1204''de Latinlerin o dönemin İstanbul''unu işgal etmelerine öncülük yapar. Latinlerin istilasına uğrayan İstanbul, tarihte eşine az rastlanır bir biçimde, yakılır, yıkılır ve bütün zenginlikleri yağmalanır. Bunun için, Latin işgali İstanbul''da yalnızca 57 yıl sürer. Onlar 1261''de İstanbul''dan çekildiklerinde, arkalarında harap bir şehir kalır.

*

Adalar, kanallar, köprüler ve gondollar kenti Venedik''in odak noktası San Marko Meydanı''dır. Semerkant''taki üç tarafında üç büyük cami ve medresesinin yer aldığı Registan Meydanı Asya, Venedik''teki San Marko Meydanı da Avrupa şehirlerinin imrendiği alanların başında gelir. Onlar şehirlerinin bütün dünyaca bilinen simgeleri olmuşlardır. Venedik''te üç yanı tarihi yapılarla çevrili dikdörtgen meydanın, kısa kenarlarından birini, ön duvarını İstanbul''dan getirilen atların süslediği San Marko Kilisesi oluşturur.

*

Kilise''nin meydana bakan çatısında, ön ayaklarından birinde İncil tutan arslan Aziz Marko ve Venedik Cumhuriyeti''nin simgesidir. Teras kattaki dört at heykeli de, Dördüncü Haçlı seferinde yapılan yağmalamada İstanbul''dan alınıp Venedik''e getirilmiştir. Ancak atların uzun yolculuğu Venedik''te bitmemiştir. Napolyon''un 1797''de bin yıllık Venedik Cumhuriyeti''ni yıkmasıyla, atlar Venedik''ten Paris''e taşınmıştır. İtalyan birliğinin sağlanmasıyla 1815''te atlar Venedik''e dönmüştür. Gelecek bilinmez, atlar bir gün, anavatanları İstanbul''a da geri döner.

*

Venedik Cumhuriyet''i Osmanlıların Avrupa''da en çok savaştıkları devletlerin başında gelir. Çünkü Doğu Roma''nın gerçek mirasçıları İstanbul''u yağmalayan Latinler değil, yıkılmış, yakılmış kenti yeniden inşa eden Türkler''dir.Halep'i de Türkler inşa edecektir.

*

Osmanlı orduları 1471, 1478, 1499 ve 1500 yıllarında Venedik ve çevresine ulaşmışlardır. Latinler ile Türkler''in miras savaşları, 1715 yılına kadar devam etmiştir.

*

İstanbul''a Doğu''dan ve Batı''dan bakanlar, her ikisinin ortak alanlarını açık seçik bir biçimde görürler.

*

İstanbul Doğu ile Batı arasında köprü değil ana merkezdir.

*

Asya ve Avrupa İstanbul''da el ele verir.

*

Doğu''suz Batı, Batı''sız Doğu olmaz.

*

Fatih Doğu ve Batı''nın Sultanı''dır.

12 Ekim 2016, 22:23

DÜNYAYI KAN DÖKÜLMEYEN KABE TOPRAĞI KILMAK

============================================== Bütün dünyada açıkca gözlendiği gibi, görünmeyen değerler dünyası, görünen değerler dünyasına bütünüyle teslim oldu. Etik değerlerin ekonomik değerleri doğrulaması gerekirken, bütün dünyada ekonomik değerler, her alandaki değerlerin tek ve değişmez doğrulayıcısı, konumuna yükseltildi. “Ekonomik değerler herşeydir” deniler, ekonomik değerleri büyütmek için herşey yapıldı. Etik değerlerle ekonomik değerler arasına aşılmaz duvarlar inşa edilmesi, dünyayı büyük bir yangın alanına dönüştürdü.

*

Ekonomik değerlerin, etik değerlerden arındırılarak, dünya tarihinde benzeri görülmedik bir biçimde büyütülmesiyle, bütün sorunların üstesinden gelineceği düşünülüyordu. Ancak beklenilenin tam tersine, su, hava, toprak kirlenmesi yanında insan, bilgi, kültür kirlenmesi, dehşet verici boyutlara ulaştı. Ekonomide gösterişe dayalı, yapay ihtiyaçlara dönük tüketimin, yıldan yıla sürekli artırılmaya çalışılması, dünyanın doğal kaynaklarını kirletmekle kalmadı, insanlığın kültürel kaynaklarını da kirletti.

*

Etik değerlerden uzaklaştıkça, büyük bir hız ve yoğunluk kazanan çevre ve kültür kirlenmesi, devasa bir buzdağına benzemektedir. Hava, su, toprak kirlenmesinden kaynaklanan çevresel sorunlar, buzdağının su üstünde kalan görünen kısmını oluştururken, buzdağının deniz içinde kalan görünmeyen kısmını ise, değer karmaşasının yol açtığı kültürel kirlenme oluşturmaktadır. Çevre kirlenmesinin etkileri kolayca görüldüğü için, bütün dünyanın gündemindedir. Ancak önemli bir çoğunluk kültür kirlenmesinin farkında değildir.

*

Dünyanın neresinde olursa olsun, insanlar etik değerlerden uzaklaştıkça, çevre kirlenmesiyle birlikte kültür kirlenmesi de katlanarak artıyor. Bütün dünyada etik değerlerin ayaklar altına alınması, ekonomik dünyayı paslandırdı. Nasıl pas, demiri tüketirse, değersizliğin büyüttüğü etkisizlik de, dünyanın bütün zenginliklerini tüketiyor. Ekonomide etik değerlerden uzaklaşma, insanın aklını hem başından hem de gönlünden aldı. Çağdaş insan dünyayı yaşanır kılmada, sağlıklı düşünme yeteneğini yitirdi.

*

Her yıl belirli bir oranda tüketimi büyütme adına, etik değerleri tedavülden kaldıran ekonomik değerler, sınırsız sanılan dünya kaynaklarıyla, sonsuz kabul edilen ihtiyaçları tatmin etmek için, bütün insanlığı sonu gelmez bir yarışta, acımasızca koşturuyor. Çevresel ve kültürel kirlenme sorunları, etik değerleri gözardı eden ekonomik değerlerin, bütün insanlığı ödemek zorunda bıraktığı büyük faturadır. Dünyanın neresinde yaşarlarsa yaşasınlar, hem bir tüketici, hem de bir üretici olarak, herkes her gün ödenecek bedeli büyütmeye katkıda bulunuyor.

*

Etik değerlerle ekonomik değerler arasındaki uyum ve dengenin bozulması sonucu, ortaya çıkan, kirlenme buzdağının üstesinden gelmek için, bütün dünyanın “Kabe Toprağı”na dönüştürülmesi gerekir. Kabe çevresinde, kan dökülmez, hayvanlar öldürülmez, ağaçlar kesilmez, bitkiler koparılmaz, Kabe toprağında güvenlik vardır.Dünyadaki savaşların durdurmak için başta Ortadoğu olmak üzere bütün dünyanın Kabe toprağı kılınması gerekir.

*

Uzaydan bakılduığın, bir nokta kadar küçük dünyada, Güney dünyanın sınırlı kaynaklarıyla, Kuzey dünyanın sınırsız isteklerini tatmin etmek mümkün değildir.

*

Dünyada bir kitap gibidir. Okuyana konuşur, okumayana susar.

*

İnsanı okumasını bilmeyen dünyayı okumasını bilmez.

*

Sorumluluk dünyada değil açgözlü insandadır.

*

İnsan dünyasından belli olur.

*

Dünya insanın evidir.

*

Ev çevredir.

12 Ekim 2016, 22:40

Girişimci tüketen el değil üreten el olmayı bilendir

Girişimci tüketen el değil üreten el olmayı bilendir. Dünyanın her yanında veren eller alan ellerden üstündür.İki günü birbirinden farklı kılmasını bilmeyenler üreten el olamazlar.Sabancı üreten el olmasını bilen Anadolu girişimcisiydi.

12 Ekim 2016, 22:59

KÜLTÜREL DÖNÜŞÜM OLMADAN KENTSEL DÖNÜŞÜM OLMAZ

=================================================== Kentler tarihin her döneminde, ulaşımda güçlük çekilmeyen, yerleşim alanlarına kurulmuşlardır. İzmit, İzmir, Trabzon, Tekirdağ, Mersin ve Zonguldak gibi, Anadolu şehirlerinin hızlı büyümeleri, büyük ölçüde deniz kenarlarında yer almalarından kaynaklanır. İstanbul gücünü, hem kıtaların, hem de denizlerin buluştuğu, stratejik kavşakta bulunmasından alır. Büyük şehirler, kuş uçan, kervan geçen yolların armağanlarıdır.

*

Türkiye'nin tarımdan sanayiye, sanayiden hizmetlere kayan üretim gücüne küresel boyutları, kentsel dönüşümünü başarmış Anadolu şehirleri kazandıracaktır. Onlar yeni yüzyılda, ekonomik gelişmenin olduğu kadar kültürel zenginliğin de, lokomotifi olacaklardır. Dünyanın her yerinde, şehirlerin fiziksel büyümesine paralel olarak ekonomik yatırımlarla birlikte kültürel yatırımlar da artar.

*

Geleceğini arayan şehirlerin gelecekteki başarısı, tarım, sanayi, turizm, eğitim ve sağlık alanlarında, bugünden planlanan stratejik projelere bağlıdır. Bunun için de, kentte yaşayanların kentsel dönüşümü hızlandıracak yatırımlara destek olmaları gerekir. Bir kent yöresel ürünlerinin üretim merkezi olduğu kadar turizmin ve sporlarının da merkezi olmalıdır. Kümelenme çalışmaları hızlandırılmalıdır. Çünkü, "bir dükkanla çarşı olmaz".

*

Sağlıklı bir kent bilinci oluşturabilmek için, bütün Anadolu şehirlerinde ekonomik yatırımlarla birlikte kültürel yatırımlara da önem verilmelidir. Şehirlerin gelişmesi bir buzdağına benzer. Buzdağının su üstünde kalan kısmı fiziksel gelişmeyi, su altında kalan kısmı da, kültürel gelişmeyi gösterir. Şehirlerde güçlü bir ekonomik yapı, sağlam bir kültürel doku üzerine inşa edilir.

*

Sezai Karakoç'un yazılarında sürekli vurguladığı gibi: "Ağır kültür olmadan, ağır sanayi olmaz". Benzer şekilde söylenirse: "köklü bir kültür bilinci olmadan, sağlıklı bir kent bilinci olmaz". Bütün kentlerin "kızıl elması", kuşların öldürülmediği, ağaçların kesilmediği ve çiçeklerin koparılmadığı, "Kabe Toprağı"na dönüşme olmalıdır.

*

Tarlalar olmadan tarım, fabrikalar olmadan sanayi, oteller olmadan turizm, ormanlar olmadan yayla, okullar olmadan eğitim, aydınlar olmadan kültür olmaz.

*

Kentler ekonomiye katkılarından önce kültüre katkılarıyla kent olurlar. Kültürsüz kent, kentsiz kültür olmaz.

*

Kent bilinci, kültür bilinci, çevre bilincidir.

12 Ekim 2016, 23:26

KUTSAL KÜLTÜRÜN KUTLU KENTLERİ

====================================== Bir medeniyetin değerleri şehirlerin ekonomik, sosyal ve kültürel dokusunu oluşturur. Camiler, çarşılar,çeşmeler, dergahlar,meydanlar ve evler, kültürlerin şehirlerdeki elle tutulur, gözle görülür yansımalarıdır.Medeniyetleri diri tutan,her alanda güçlü kılan, onların ruhlarıdır. İç dünyaları canlı ve zengin olmayan medeniyetlerin,şehirlerinin bir şiir gibi, düzen ve uyum içinde olmaları beklenmez .Çünkü bir medeniyetin değerleri; ahlakı, sanatı ve düşünceyi biçimlendiren, bilim ve teknolojiyi yönlendiren, geniş bir çerçevenin sınırlarını ve kırmızı çizgilerini belirler

*

İslam medeniyeti, teori ve pratiğiyle bir inançlar bütünüdür. İslam medeniyetinin teorisini imanın, pratiğini de İslamın şartları oluşturur. İmanın çerçevesinde; Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, öteki dünyaya, kadere, iyiliğin ve kötülüğün O’ndan geldiğine ve ölümden sonra dirilmeye inanmadır. İslamın şartları olan şehadet, namaz, oruç, hac ve zekat da pratiği oluştururlar. İç ve dış dünya İslam medeniyetinde iç içe, birbirini besleyen ve zenginleştiren bir bütündür.İnsanın iç dünyası, dış dünyasına yansır.İç dünya dış dünyayı hayatın ölümü içinde taşıdığı gibi taşır.İslam Medeniyetinin ortak noktaları,imanın ve İslamın şartlarıdır. Onları teori ve pratik gibi, bir bütün olarak ele alıp derinliğine kavramadan Müslümanları anlamak mümkün değildir. Şehirler medeniyetin, camiler de şehirlerin ruhudur.

*

İslam medeniyetinin özünü kavrama açısından, üç cami, yeryüzündeki mabetlerin başında gelir. Onlar, diğer mabetlerden daha anlamlı oldukları gibi, erdemlilikte de hiçbir mabet onlarla boy ölçüşemez. Bu mabetler, Mekke’nin, Medine’nin ve Kudüs’ün kalbinde yer alan mescitlerdir. Mekke’de Harem, Medine’de Peygamber ve Kudüs’te Aksa Mescitleri İslam Medeniyetinin köşe taşlarıdır. Onlar Mekke, Medine ve Kudüs’ün simgeleridir. Erdemli şehirlerin ve erdemli yönetimlerin bilgisi, İslam Milletinin kalbi olan bu şehirlerdir.

*

Mekke, ilk Peygamber’den son Peygamber’e kadar bütün Peygamberlerden izler taşır. Malcolm X’in deyişiyle, Mekke zaman kadar eski bir şehirdir. Bu yüzden, şehirlerin Anası Mekke’ye, İslam Milletinin başşehri gözüyle bakılır. Mekke İslam Milleti’nin, Kabe de Mekke’nin merkezidir. Kur’an’da haber verildiği gibi, Kabe yeryüzünün ilk mabedidir. Kabe ilk defa melekler, sonra da ilk insan ve ilk peygamber Âdem tarafından inşa edilmiş. İslam Medeniyetinde sürekliliğin, bütünlüğün ve değişmezliğin simgesi. Kabe’yi İbrahim Peygamber, oğlu İsmail ile birlikte, eski yerine yeniden yapmıştır. Son olarak Son Peygamber tarafından yenilenerek, putlardan temizlendi.

*

Kabe ile Mekke, İslam kültür ve sanatında vazgeçilmez bir yer tutar.Kabe Müslümanların sanatında, Titus Burchart'un vurguladığı gibi, bir kutup yıldızı işlevi yüklenmiştir.Çevresinde toprağa verilmiş yüzlerce peygamberle birlikte bütün insanlığa yol gösteren Mekke’yi, Müslümanlar ömürlerinde en az bir kere ziyaret etmek zorundadırlar. İslamın şartlarından biri olan Hac, Mekke merkezli bir ibadettir.

*

Medine Peygamber şehridir. Etrafı dağlarla çevrili olan Medine, Muhammed ümmetinin başşehri konumundadır.Medine’nin merkezi Peygamber Mescidi’dir. Peygamber, dünya değiştirdiği evde toprağa verilmiştir. O toprak ki, bütün insanlığa rahmet olarak gönderilmiş Son Peygamber’i bağrında taşımaktadır. Varoluşun kaynağı olmasıyla, Ravza yeryüzünün en aziz köşesidir. Ravza’yı ziyaretin, Son Peygamber’i sağlında ziyaret gibi olduğu, kendisi tarafında müjdelenmiştir.

*

Kudüs, Yakupoğulları’ndan Peygamberlik ile Sultanlığı birleştiren Davut ve oğlu Süleyman’a başşehir olmuştur. Mukaddes Beyt, Musa Peygamber’den beş asır sonra Süleyman Peygamber tarafından yapılmıştır. Seçilmiş Meryem, bu mescit çevresinde iç olgunluğa erişerek, İsa’yı babasız olarak doğurmuştur. İsa Peygamber ölüleri diriltme, doğuştan görmeyen gözleri açma gibi, bütün mucizelerini bu şehirde göstermiştir.

*

Otuz yaşında peygamber olan İsa ile, İslam Milletinin bayrağı Musa ümmetinden İsa ümmetine geçmiştir. Ancak üç yıllık peygamberlik süresinde kendisine yalnızca on iki kişi inanmıştır.İsa Peygamber havarileriyle son görüşmesinde, “Horoz ötmeden sizin biriniz beni inkar edecek ve pek az paraya satacak” demiştir. Yuda O’nu ele vermiş ancak onun yerine kendisi cezalandırılmıştır.

*

Romalılar, İsa Peygamber'in göğe çekilişinden kırk yıl sonra Kudüs’ü ele geçirerek, yakıp yıkmışlar. Üç asır içinde imparator Konstantin eliyle de, Hıristiyan olmuşlardır.Konstantin ikinci Roma olarak İstanbul’u kurmuştur.Kudüs Halife Ömer ile Müslümanlara geçmiş. Son Peygamber’in Miraç kenti, Mekke’den önceki kıble ve Halife Ömer’in yaptığı camiyle İslam kültüründe önemli bir yer tutar. Bu yüzden Kudüs, Muhammed, Musa ve İsa ümmetlerinin ortak başkentidir. İslam Milletinin erdemli şehirlerinin üçüncüsüdür.

*

İslam kültürü içinde şehirlerin kurulmasında ana örnek, Peygamber şehri Medine olmuştur. Müslümanların kurdukları şehirlerin merkezinde cami, çarşı ve okul bulunur. Şehri bu üçlünün çevresinde işyerleri, evleri, mektepleri, kütüphaneleri, hanları, hamamları ve çeşmeleriyle birlikte ezan sesinin duyulduğu sınıra kadar halka halka genişler. Ezan sesinin işitilmediği sınırdan sonra, başka bir yerleşim kümesinin çevresi başlar. Merkez ile çevre, çevre ile merkez yoğun bir alışveriş içindedir. Buhara’dan Saraybosna ve Kurtuba’ya kadar Müslümanların kurdukları bütün şehirlerde, söz konusu fiziksel gelişme bütün ayrıntılarıyla gözlenir.

*

İstanbul’un eski merkezine bakıldığında İslam kültürü içinde oluşan şehirlerin ana özellikleri açıkça görülür. Beyazıt, Süleymaniye ve Nuruosmaniye camileri üçgenindeki yapılar, medrese, cami ve kapalıçarşıyı odak noktası alan mekansal bir bütünlük gösterirler. Şehrin oluşumunda yapılar ve doğal çevre tatlı bir uyum ve düzen içindedir. Camiler, çarşılar, çeşmeler ve meskenlerle ağaçlar birbirini tamamlar.

*

Mecidiyeköy ve Maslak sözkonusu olduğu zaman, gökyüzüne isyan edercesine çok katlı binalar ve onların arasında ezilen ağaçların oluşturduğu bir yapılaşma vardır. Eski İstanbul bir uyum ve düzeni yansıtırken, yeni İstanbul göklere başkaldıran bir yapılaşmayı sergiler. Eski İstanbul’un örneği Hz. Peygamber’in hicret yurdu Medine iken, yeni İstanbul’un örneği modern çağların Roma’sı New York’tur.

*

Dünyadaki her şehir, Medine ile Roma’yı; gündüzün geceyi, gecenin gündüzü içinde bulundurması gibi yapısında taşır. Medine’ye özenenlerde hoşgörü ve güzellik öne çıkarken, Roma’ya özenenlerde isyan ve şiddet ağırlık kazanır.Geleceğin erdemli şehirlerinin örneği Medine’de, eski İstanbul’da ve eski Kurtuba’da ,hiçbir yapı, Yaratıcı ile yarış olabilir kaygısıyla, ağaçlardan büyük yapılmamıştır.

*

Eski Şam, eski Konya ve eski Bağdat’ta doğal çevreyle, insan eliyle yapılanlar arasında eşsiz bir uyum ve düzen vardır. Çünkü onların mimari eserlerdeki örneği, hayatın olduğu kadar doğal çevrenin de benzersiz bir simgesi olan ağaçlarla birlikte tabiattır. Tabiat, Allah’ın sözsüz ayetleridir. İnananlar, Kur’an gibi tabiatı da okumak zorundadır.

*

Şehirleşme olgusu, son yüzyılda ekonomik, sosyal ve kültürel yapıda ortaya çıkan en önemli gelişmelerden biridir. Nüfusun çoğunluğunun şehirlerde yaşamasıyla sosyal, ekonomik hayat köklü değişikliklere uğramıştır. İbn Haldun, şehirlerin büyümesiyle üretimin de kat kat artacağını söyler. Üretimin artmasıyla gelir ve bolluk da büyür.

*

Şehirlerin yaşama düzeyi ve zenginliği de üretime paralel olarak gelişir. Ancak şehirleşmeyle insanların üretim düzeylerinden daha çok tüketim düzeyleri yükselirse, şehirler kültürlerin gerilemesine yol açarlar. Şehirler, ürettiklerinden daha çok tüketmeye heveslenirlerse, toplumların çökmesinin kaynağı ve hazırlayıcı olurlar.

*

Bir ülkede şehirler, kültürlerin aynası oldukları kadar kültürlerin zenginleşmesinin de sürükleyici gücüdürler.Bu yüzden Mevlana, köyde üç gün kalanın kırk gün aklı başına gelmez, diyerek merkez ile çevre arasındaki işlev farkını çarpıcı bir biçimde dile getirir.Şehirler tarih boyunca ekonomik ve kültürel canlılık kaynakları olmuşlardır.

*

İslam Medeniyetinin geleceği, Medine’yi örnek alan İstanbul, Buhara, Bursa, Bakü, Kazan, Saraybosna,Kayseri, Konya ve Maraş gibi şehirlerdir. Onlar ülkelerinden önce şehirlerini, gelecekte kaçınılması sözkonusu olmayan bir kültür ve medeniyet hesaplaşmasına hazırlıyorlar. Onların mayası Mekke, Medine ve Kudüs gibi erdemli şehirlerde yoğrulmuştur.

*

Bütün dünyada İnananlar, Medine’de Son Peygamber’in çevresinde halkalanan ilk Müslümanların coşkusunu taşıyorlar. İstanbul’u kuşatanlar gibi, Paris’i, Londra’yı, Berlin’i, Moskova’yı, Roma’yı ve New York’u kuşatmaya hazırlanıyorlar.

*

İstanbul'u yeniden kuşatanlar orduların yerini gönüllü kuruluşların, devletlerin yerini de şehirlerin aldığının bilincindediler.Duvarsız , kapısız ve sınırsız kare dünyada her şehir bir dünya, dünya bir şehirdir.

13 Ekim 2016, 23:28

OSMANLI KALESİNDE GEDİK AÇAN İKİNCİ VİYANA KUŞATMASI

=================================================== Merzifonlu Kara Mustafa Paşa''nın 1683 yılında İkinci Viyana Kuşatması''nda başarısızlığa uğraması, bir dünya devleti olan Osmanlıların saygınlığına büyük darbe vurmuştur. Avrupa ülkeleriyle 1699''da yapılan Karlofça Anlaşması, Osmanlı topraklarını küçülten ilk anlaşmadır. Saygınlığın zedelenmesinin başlangıç yılı olan 1683''den 1699''a kadar Osmanlı Devleti tek başına Almanya, Venedik, Polonya ve Rusya''ya karşı savaşmak zorunda kalmıştır.

*

Kanuni''nin amacı, 1529''daki Birinci Viyana kuşatmasında, kalesiyle iyi korunan Viyana''yı almak değildir. Bu yüzden, kalede gedik açacak ağır toplar getirmediği gibi, kuşatmayı da 17 gün sonra kaldırmıştır. O Avrupalılara gözdağı vermiş, Osmanlılar''ın Macaristan''da kalıcı olduklarını vurgulayarak, geri çekilmiştir. İkinci Viyana Kuşatması öncesinde, Sultan 4. Mehmet de ordunun başında oğullarıyla birlikte, Almanlar''ı uyarmak için, Belgrad''a kadar gitmiştir. Merzifonlu''nun yönetiminde ordu Budapeşte''ye doğru sefere devam etmiştir.

*

Merzifonlu Budapeşte''de topladığı savaş divanında, Almanlar''a ders vermek için, Viyana''nın alınması gerektiğini ileri sürerek, kuşatma kararı alır. Osmanlı ordusu Budapeşte''den Bratislava ve çevre şehirleri ele geçirerek Viyana''yı kuşatır. İmparator Leopold Viyana''yı bırakarak, Linz kalesine çekilmek zorunda kalır. Kont Stahremberg yönetiminde binlerce topla savunulan Viyana, o dönemde dünyanın en sağlam kalelerinden birine sahiptir. Türkler iki ay on günlük bir kuşatmayla Viyana''nın dış kesimlerini ele geçirirler.

*

Paşa Viyana''nın tahrip edilmesinden korktuğu için, şehirin kendiliğinden teslim olmasını beklemektedir. Ayrıca Merzifonlu Kanuni''nin hatasını tekrarlayarak, Budapeşte''den Viyana kalesinde gedikler açacak ağır toplar getirmez. Kuşatmanın uzaması, Avusturyalılar''ın imdadına yetişir. Papalığın öncülük yaptığı “kutsal ittifak” kurularak, Lehistan Kralı Jan Sobieski yönetiminde toplanan kalabalık ordu, Viyana yakınlarındaki Tuna üzerindeki İskender köprüsüne kadar gelir.

*

Köprünün savunulması ve yardıma gelen güçlerin yolunun kesilmesi görevi, Kırım Hanı Murat Giray''ın yönetimindeki askerlere verilir. Sobieski''nin ordusu Tuna''yı geçerse onları karşılamakla, Budin Beylerbeyi İbrahim Paşa görevlendirilir. Ancak hem Murat Giray hem de İbrahim Paşa, Merzifonlu ile olan kişisel çatışmalara cevaplarını, kuşatmaya karşı Avusturyalılar''a yardıma gelen ordularla hiç savaşmayarak verirler.

*

Murat Giray''ın haçlı ordusu Tuna''yı geçerken karşı koymaması, Osmanlı tarihinin en büyük ihanetlerinden biridir. O Osmanlılar''a güçlerini göstermek ve Tatarlar''ın değerini anlatmak için, askerlerinin yalvarmalarına rağmen, bir tepeden savaşı izlemekle yetinmiştir. Merzifonlu yanındaki güçlerle haçlı ordusuyla Kahlenberg dağında savaşsa da, ordudaki çözülmenin önüne geçememiştir.

*

Tarihi iyi bilmeyenler, geçmişte yapılan hataları bir daha yapmaktan hiçbir zaman kurtulamazlar.

*

Tarih bütün insanlığın yararlandığı ortak birikim ve ortak akıldır.

*

Tarihe sırtını dönenler, hayat kaynaklarını kuruturlar.

14 Ekim 2016, 10:25

SAVAŞLAR ÜRETMEDEN TÜKETENLERDEN KAYNAKLANIR

================================================ Dünyanın kaynakları sınırlı olduğu için, hem kişisel, hem de kurumsal alanda, herkes ekonomik sorunlarla karşı karşıya gelir.

*

Eldeki kaynakların değerlendirilmesi ve ihtiyaçların karşılanmasının bilimi olan ekonominin tarihi, ilk insanla başlar.İnsanın olduğu yerde tüketim vardır,üretim vardır.İnsan hem tüken hem üreten varlıktır.

*

İnsanların yaşadığı her yerde, üretim ve tüketim vardır. Ekonomi üretim ve tüketim arasındaki uyumsuzluğu gidermenin ve dengeyi sağlamanın bilimidir.Ekonomi bilenler yoksul düşmezler.

*

Sağlıklı bir toplumda, ekonomik hayatın odak noktasında, seküler kültürün “ekonomik insan”ı değil, kutsal kültürün “erdemli insan”ı vardır. Bütün ülkelerin ekonomik dengelerini altüst eden finansal krizler, gösteriş tüketiminde yarışan, doyma nedir bilmeyen, sürekli kendi ellerine geçenlere bakan, açgözlü insanlarından kaynaklanır.

*

Açgözlü insanların gözlerini dünyada yalnızca toprak doyurur. İster ekonomik ister siyasal olsu bütün küresel krizler açgözlü insanlardan kaynaklanır. Sınırların ve duvarların ortadan kalktığı bir dünyada, bir ülkede ortaya çıkan bir kriz, kısa zamanda bütün ülkelerde etkisini gösterir.

*

Krizlerden arınmış bir dünya için, Yunus’un varlığa sevinmeyen yokluğa yerinmeyen hayatıyla , en güzel örneğini verdiği, erişilmez yalınlığı, işi ve yaşı ne olursa olsun, herkesin benimsemesi gerekir.

*

Yunus'un en etkili eseri, yalınlığın zirvesine ulaşan hayatıdır. Kanadalı iletişimci Marshall McLuhan, “İletişim aracı mesajın kendisidir” demişti.Yunus'un insanlığa ölümsüz mesajı şiirlerinden önce yalınlığın zirvesi hayatıdır.

*

Uzun ve bereketli ömründe, canı pahasına, düşüncesinden ve hayat tarzından hiç taviz vermeyen gönül dünyasının erenlerinin en etkili mesajları da, “bir lokma bir hırka”ya dayanan yalın hayatlarıdır. Bilge insanlar, hayatlarıyla, en büyük mesajlarını verirler.

*

Bilgelerin mesajları hayatlarıdır.Yıllar önce Fethi Gemuhluoğlu, İngiltere’de bulunduğum sırada, bir mektubunda, “Dünya beni haramından men etti, ben onun helalinden de geçtim” diyen Hz. Ali’nin bu sözünü, bizlere bir vasiyet olarak bıraktığını yazmıştı.

*

Horasan er ve erenlerinin hayatı herkes için yaşanır kılmada yol haritaları çok sevdikleri Hz. Ali’nin bu sözü olmuştur. Onlar dünyanın yalnızca haramlarından değil, helallerinden vazgeçerek, bütün zenginlikleriyle, dünyayı peşinden sürüklerler.

*

Türkler için vatan, doğdukları yerler değil, doydukları yerlerdir. Osmanlılar Doğu Avrupa’ya “Mesnevi” okuyarak gitmişlerdi. Onların torunları dünyaya “Yunus” okuyarak gidiyorlar.

*

“Yeryüzü bana mescit kılınmıştır” diyenlerin önünde, bütün dünya şehirlerinin kapıları açılır.

*

Dünyadaki bütün krizler üretmeden tüketenlerden kaynaklanır.

*

Kimse alnını terinin karşılığından fazlasını tüketmesin

14 Ekim 2016, 10:59

ÖZEL VE GÜZEL İNSAN:NURİ PAKDİL

=================================== Nuri Pakdil�in Edebiyat Dergisi yayın hayatının son yıllarındayken ben Ankara�da üniversite öğrencisiydim. Edebiyat�la, Nuri Pakdil�le o yıllarda tanışmak nasip olmadı. 1983 yılı Eylül ayında ilk sayısı yayınlanan İslam Mecmuası�nın Ankara Temsilcisi idim. 1980�li yılların sonlarıydı. Hüseyin Karakaya Ağabey, �Nuri Ağabey�e Mecmua ulaştıralım� dedi. Akay Yokuşu�ndaki Demirler Pasajına gittim. Yanımda bir arkadaşım vardı. Ben tembihlenmiştim; �İlk tanışmada sert olabilir, sabırla dinleyin� demişti Hüseyin Ağabey. Yanımdaki arkadaş kiminle görüşeceğimizi yeteri kadar bilmiyordu, o sadece bana refakat etmek üzere yanımdaydı. Nuri Ağabey�in tek odalı mütevazı mekânına girdiğimizde bir tahta masa, bir sandalye, etrafta çelik rafları doldurmuş karton koliler ve yerden yukarıya doğru istiflenmiş çok sayıda gazete bizi karşıladı. Nuri Ağabey bir köşede namaz kılıyordu, huşu içerisinde ve adeta iki büklüm. Bizden önce gelmiş bir ziyaretçi kapıdan girince solda, masanın karşısında bir sandalyede oturuyordu. Namaz bitince yerine oturdu Nuri Ağabey. Tanıştık ve sessizlik başladı. Ne kadar sürdüğünü bilmiyorum o durumun. Birlikte gittiğimiz arkadaş alışık olmadığı sükûttan sıkılmış olmalı ki, havadan sudan bahseden bir cümle ile sohbeti başlatmak istedi. İşte o zaman olan oldu! Nuri Ağabey patladı. Başladı konuşmaya. Dakikalar süren bir konuşma yaptı bize. �Ayaklarınızı 1923�e basın� dediğini, mülkiyeti, mal biriktirmeyi, dünyayı sevmeyi zemmeden sözlerini hatırlıyorum. Biz müsaade isteyip çıktık. Diğer ziyaretçi de bizimle birlikte çıktı. Kızılay�a doğru üçümüz yürürken dinlediklerimizi hazmetmeye çalışıyorduk. Yeni tanıştığımız kişi Sincan�da öğretmenmiş ve bir süredir Nuri Ağabey�i takip ediyormuş. �Biraz önce dinledikleriniz, Nuri Ağabey�in kitaplarının özeti gibiydi� dedi. �Bir sonraki ziyaretimi tek başıma yapmalıyım� diye geçirdim içimden. Bir ay kadar sonra da İslam Mecmuası�nın yeni sayısını alıp gittim. Yalnızdı. Masasının üstünde farklı renklerde çokça kalem vardı. Ben içeri girdiğimde namaz kılıyordu. Yerine geçince, beni hatırlamakta zorlanmadı, �Siz geldiğinizde namaz hep olgusuyla karşı karşıya oluyoruz� dedi. Bu görüşme uzun sürmedi. Zira ilk gidişimizde söylediklerini tekrar etmedi. O görüşme sonrasında röportaj yapmak üzere Rasim Özdenören Ağabey�le birkaç defa evinde eve DPT�de görüşmelerimiz oldu. Ben ona Sezai Karakoç�u, Nuri Pakdil�i, Cahit Zarifoğlu�nu sordum hep. O yıllarda Erdem Beyazıt, Akif İnan ve Alaaddin Özdenören Ağabeylerle nasip olmuş birkaç defa görüşmüştüm. Yedi Güzel Adam�dan tanışmadıklarımın çeşitli özelliklerini Rasim Ağabey�den dinledim. Erdem Bey, Cahit Zarifoğlu�nu anlatırken onun nasıl ele avuca sığmayan, hızlı ve kolay yazan birisi olduğunu, Üstat Necip Fazıl Kısakürek�in ona, bu renkli ve hareketli yönlerine işaret ederek �artist� dediğini anlatmıştı. Alaaddin Özdenören Ağabey İslam Mecmuası�nın Mithatpaşa Caddesi�ndeki bürosuna ziyarete geldiğinde Nuri Ağabeyle yaptığım iki görüşmeden yola çıkarak yazdığım yazıyı verdim. Niyetim, onun yazıyı okuyup değerlendirme yapmasını istemekti. Ne söylese istifade edecektim. Yazıyı okudu, �Güzel olmuş. Bunu Mavera�da yayınlayalım� dedi. Benim canıma minnetti. O yıllarda Mavera İstanbul�a taşınmıştı. Bu görüşmeden kısa süre sonra da yayın hayatına son verdi. Benim yazı yayınlanmadı. Üstelik tek nüsha olduğu ve görüşmeden kısa süre sonra kaleme alındığı için o haliyle bir daha yazılamazdı. Tesellim, Nuri ağabeyle görüşmenin notları büyük ölçüde günlüklerimde bulunduğu için istediğim zaman tekrar yazabilecektim. Kısa bir süre sonra, 1990 Şubat�ında İslam Mecmuası�nın Genel Yayın Yönetmeni olarak İstanbul�a geldim. Sahaflarda Nuri Pakdil imzalı ne kadar kitap buldumsa aldım. Aradığım kitapların bir kısmını bulamadım. Yeni baskısı da yoktu. Ankara�da daha kendisiyle tanışmadığım dönemde İlim ve Sanat Dergisinin bir sayısında Batı Notları�na ve Nuri Pakdil�e atıflar okumuştum. Özellikle de Batı Notları�nı çok aradım. Onun eski kitaplarının yeni baskılarına ve yeni kitaplarına kavuşmamız için biraz beklememiz gerekecekti. Bağlanma kitabını ve Bir Yazarın Notları�ndan birkaçını sahaflarda bulduğum haliyle okuyup çok kişiye okuttum, hatta yeni nesilden çok kişinin Nuri Ağabey�le tanışmasına vesile oldum. 16 Kasım 2014 günü Nazif Gürdoğan Hocam aradı ve Eyüp�te Nuri Ağabeyin konu edileceği bir programa gideceğini haber verdi. Bana yol arkadaşlığı teklif ediyordu. Bense kısa bir süre önce Deniz Feneri Derneği Antalya Temsilcisi Ahmet Sargın�dan bir mesaj almış, ona oğlu Ömer Faruk için Nuri Pakdil imzalı bir kitap sözü vermiştim, fırsat kolluyordum. Ömer Faruk TRT 1�de Yedi Güzel Adam dizisini izlerken babası üzerinden benden böyle bir talepte bulunmuştu. Eyüp Sultan Belediyesi Kültür ve Sanat Merkezi�ndeki programda Nuri Pakdil, kitapları, özellikle de 3 cilt halinde yayınlanan Mektupları ele alındı. Necip Evlice�nin yönettiği oturumun konuşmacıları Prof. Dr. Nazif Gürdoğan, Prof. Dr. Turan Koç ve İbrahim Demirci idi. Programda Pakdil�i konuşanların hepsinin saatlerce konuşabilecek kadar hatırası vardı ve hepsi de ondan mektup almış kimselerdi. Programı takip edenlerin çoğu üniversite öğrencileriydi. Onların dışında Mehmet Nuri Yardım ve Zeki Bulduk gibi tanıdık isimler de bulunuyordu. Nuri Ağabey de oradaydı ve konuşmaları baştan sona dikkatle dinledi. Bazı yerlerinde katkıda bulundu. Sonra soru cevap kısmında öğrencilerden birisi Nuri Ağabey�i geç tanımaktan ötürü üzüntülerini dile getirdi, tavsiye istedi. Nuri Ağabey ona ve salonda bulunan herkese, �Kitaplarımı okuyun� tavsiyesinde bulundu. Aynı gün kitap fuarında gençlere şu iki tavsiyede bulunmuştu, �Mutlaka kitap okuyunuz ve çok okuyunuz. Bir yabancı dili mutlaka iyi derecede öğreniniz.� O gece bu iki tavsiyeye şu üçüncüsünü ekledi; �Ezeli, ebedi Ulu Önderimiz Hz. Peygamber s.a.s�i, dört halifesini, Hz. Hüseyin�i ve Hz. Hasan�ı çok sevin. Her gece onlara birer Fatiha yollayın.� Mektupları için Pakdil, �Her yere serptiğim tohumlar� tanımlamasını yapıyor. Şimdilerde o il il dolaşarak kitaplarını binlerce yeni okuyucuları için imzalıyor. Onların çoğu gençler, üniversite öğrencileri. Nuri Pakdil 80 yaşında ve dimdik, dipdiri ayakta bir eylemci ve devrimci.. O, 60 yıl önce mektuplarla başlattığı tohum atmayı, imzalarıyla devam ettiriyor.. � Bu güzel program için ev sahipliklerinden ötürü Eyüp Belediye Başkanı Remzi Aydın ve Kültür ve Sosyal İşler Müdürü İrfan Çalışkan�ı tebrik ediyorum.

14 Ekim 2016, 22:23

SAVAŞA HAYIR DEMEK PICASSO'LARIN İŞİDİR

======================================= İnsanlar topraktan gelmişlerdir, kendilerine verilen zaman tamamlanınca, yeniden toprağa döneceklerdir. Dünyada bebin yıllık insanlık tarihine bütün olarak bakıldığında, dünyanın insanlara ait değil, insanların dünyaya ait oldukları görülür. Bu yüzden, ne Doğu"da, ne de Batı"da, ne kadar güçlü olursa olsun, hiçbir ülke, dünyanın tek sahibi olamaz. Dünya ülkelerden önce, bütün dünyalılarındır.

*

Dünyayı bütün dünyalılar için, yaşanır kılacak olanlar, savaşların şahinlerinden daha çok barışların güvercinleridir. Çünkü, savaşa hayır demesini bilen barış güvercinleri, tarihin her döneminde, barışa hayır demesini bilen, savaş şahinlerinden daha güçlü olmuşlardır. Barışlar yaşamaya ve yaşatmaya, savaşlar ölmeye ve öldürmeye çağrılardır. Bunun için, kanlı barış, kansız savaş yoktur.

*

Batı dünyasında savaşa hayır demenin öncülerinden biri Picasso"dur. Edebiyat dergisinde, Nuri Pakdil"in çalışma odasının duvarına astığı, ve derginin yayın hayatı boyunca yerini koruyan Picasso"nun Guernica tablosu, dünyada savaş karşıtlığının simgesidir. İspanya iç savaşında, Guernica"nın yerle bir edilmesinin ardından Picasso tarafından, öldürülen insanları anmak ve anılarını yaşatmak için yapılmıştır.

*

Savaş uçakları geliştirildikten sonra, bütün yıkımlar, gece saatlerinde yapıldıkları için, Picasso tabloyu gündüz ve gecenin simgesi, siyah ve bayaz yapmıştır. Tabloda insan gözüne benzeyen ışık kaynağı, yüzyılların içinde oluşan ve sanatçıların yeni boyutlar kazandırdığı, savaşa karşı ortak bilinci yansıtır. Tablonun ana unsuru, kolu ve kanadı kırılan at, her savaşta büyük yaralar alan toplumu temsil eder. Picasso, gaz lambası taşıyan insanla, ümitsizlik bulutlarını dağıtır.

*

Uzaklık ve yakınlık farkının ortadan kalktığı kare dünyada savaşlar politikanın cephelerde devamı olmaktan çıkmıştır. Yeni dünyanın savaşları, savaşa evet diyen politikacılarla sınır boylarında değil, savaşa hayır diyen sanatçılarla, üniversite salonlarında yapılıyor. Dünya barışının güvencesi, ordulardan önce sanatçılardır.

*

Dünyanın neresinde olursa olsun, bütün savaşların faturasını, savaş kararı alan politikacılar değil, savaşlardan en büyük zararı gören toplumlar öder. Savaşları yönetenler başlatırlar, yönetilenler durdurur. Her savaşın kaynağında,yöneticilerin son sözü söyleme tutkusu vardır.

*

Dünyanın her ülkesinde savaşla var olan iktidarlar, savaşla yok olurlar. Savaşta tanklarla yürüyenler, uçaklarla durdurulurlar.

*

Hırs yüklü yöneticilerle oluşan savaş fırtınaları, sevgi yüklü sanatçılarla barış rüzgarlarına dönüşür.

*

İnsanlar dünyaya savaş yapmaya değil barış yapmaya gelmişlerdir.

*

Omuzunda silah taşıyan Picasso yoktur.

*

Savaşta her az çok olur.

*

Hayat barışla korunur.

14 Ekim 2016, 22:59

DÜNYADA HER ŞEHİR BİR BİLGEYE EMANET EDİLMİŞTİR

================================================ Beşiktaş'taki Yahya Efendi Dergahı'nın son yol göstericilerinden Abdülhay Öztoprak, "Ankara'nın sahibi ve koruyucusu Hacı Bayram-ı Veli'dir, gittiğinizde önce onu ziyaret edin" dermiş.

*

Öztoprak'ın torunu Enis Safayhi, Ankara'ya geldiği zaman, onun kapısına gidip, bir Fatiha okumadan hiçbir yere gitmezdi. Fethi Gemuhluoğlu da Ankara'ya geldiği zaman, Posta Caddesi'ndeki "Zümrüt Palas"ta kalır, dostlarıyla Hacı Bayram'da buluşmaya çok özen gösterirdi.

*

Nasıl Ankara'da ilk olarak 'cami ve dergah'ını Roma tapınağının yıkıntılarının yanına inşa eden Hacı Bayram akla gelirse, Kopenhag'da da Danimarka'nın ünlü Hrıstiyan düşünürü, varoluşçuluğun babası Kierkegaard akla gelir.

*

Kierkegaard çağdaş Avrupa düşünce dünyasını oluşturan düşünürlerin başında gelir. Onun temellerini attığı egzistansiyalist felsefenin ümitsizlik ve özgürlük boyutu Jaspers ve Heidegger, dine dönük yanı da Marcel ve Unamuno tarafından zenginleştirildi.

*

Bizim kuşağımız, Kierkegaard'ı, adı Sezai Karakoç'la özdeşleşen Diriliş Dergisi'nde, Prof. Dr. Erol Güngör'ün "Fear and Trembling"ten yaptığı çevirilerle tanıdı. Altmışlı yılların sonunda Londra'ya gittiğimde, ilk aradığım kitapların başında onun yazdıkları gelir.

*

O hayatını "Gerçek Hristiyanlık"tan uzaklaşan "Resmi Hrıstiyanlık"la hesaplaşmaya adamış bir düşünür. Allah'a iman, kendini bilme ve seçmeyle bir iman sıçraması yapma onun düşüncesinin özüdür.

*

"Either Or" isimli kitabında insanın hayatında seçimin ve iradenin önemini vurgulayarak, iyilik ya da kötülüğün dışarıda değil, insanın kendisinde olduğunu anlatır. Bir şeyin gerçek olabilmesini, insanın onu derinden kavrayarak, isteyip istememesine dayandırır.

*

O "Korku ve Titreyiş"te büyük dinlerin kendisinde buluştuğu ve birleştiği Hz. İbrahim'i çok çarpıcı bir dille anlatır. Hz. İbrahim Allah'ı seviyor ve gönülden inanıyordu. Çok derinden bağlandığı Yaradan'ı ondan oğlunu kurban etmesini istemişti.

*

Hz. İbrahim biliyordu ki, herkes sevdiğince büyüktür. Oğlunun gözlerini bağladı ve bıçağını çekti. Ancak bıçak kesmedi. Onun acısı trajedinin boyutlarını aşar. Onun eylemi önünde herşey anlamını yitirir. Allah'ı ve oğlunu seven hiç kimse böylesine güç, böylesine acı, böylesine trajik bir imtihandan geçmedi.

*

Kierkegaard'ın Hz. İbrahim'i anlattığı Kopenhag o Avrupa'nın ana giriş kapılarından biri. "Tivoli Eğlence Parkı" çevresinde yoğunlaşan şehirde Anadolu'nun kusur derecesinde cömert insanlarının oluşturduğu küçük bir Anadolu vardır.

*

Danimarka'daki Küçük Anadolu'ya göre,araç trafiğine kapalı "Yürüme Caddesinde" Filistinliler'in işlettiği "Shawerma" Restoranı'nda ".bir döner yemek, işgalci İsrail'e bir taş atmak gibidir, bir taş atmadan geçmezler.

*

Rönesans sonrası Avrupa'da Yahudi diasporası gibi bir Filistin ve Anadolu diasporası da oluşuyor.

*

Kierkegaard'ın 'Kopenhag'ında camiyle kilise bir arada varlığını sürdürüyor.

*

Kur'an'sız Zebur,Tevrat ve İncil eksik kalır.

*

Bütünlük ve süreklilik Kur'an'la sağlanır.

*

Kur'an snda gelen,ancak başta olandır.

14 Ekim 2016, 23:13

YENİ MOĞOLLAR BAĞDAT'TAN ŞAM'A GEÇTİLER

=========================================== Soğuk Savaş sonrası Avrasya'nın ekonomik, siyasal ve kültürel boyutarının yenilenmesinde Anadolu Osmanlı öncesinde olduğu gibi, sürükleyici ve toparlayıcı bir işlev yüklenecek. Tarih içinde Anadolu kadar Avrupa ve Asya'nın karşılaştığı, savaştığı ve hesaplaştığı başka bir coğrafya yoktur. Roma ile İslam'ın bu topraklardaki hesaplaşması yüzyıllarca devam etti. Roma İslam'ı Anadolu'dan silmek isterken, kendisi Asya'dan bütünüyle silinip gitti.

*

Sezai Karakoç'un "Mevlana" isimli kitabında vurguladığı gibi: Anadolu toprağına durmadan tohum saçıldı. Bundandır ki, açılan binbir çiçek ve gül, Horasan koktu. Maveraünnehir koktu. Ahmet Yesevi'den ses geldi Anadolu'ya." Anadolu Yunus, Mevlana, Hacı Bayram ve Emir Sultan'ların vatanı oldu. Onlar için vatan ezanın okunduğu yerdi. Onun için, namaz kılınmayan yerde ezan okumayı en büyük cihad bildiler.

*

Bütün Horasan erenleri Mevlana gibi bugünkü Afganistan'dan İran'a, oradan Irak ve Suriye'ye giderek, aradıklarını, Anadolu'da buldu. O günün Avrasya eksenindeki en önemli cihad beldesi, Anadolu'ydu. Anadolu'da kök salan İslam kolaylıkla Avrupa'ya sıçrayabilirdi. Öyle de oldu. Asya'nın içlerinden kalkıp Anadolu'ya yerleşen Horasan erenleri, Osmanlılar'la Avrupa'nın içlerine uzandı.

*

Haçlılar'la birlikte Moğollar'a karşı Anadolu Horasan erenleriyle silahsız bir savaşa hazırlanmıştı. Silahlı savaşın bittiği yerde silahsız savaş başlamıştı. Ordular gücünü yitirmiş, orduların yerine erenler, gönül erleri, kültür ve sanat ustaları geçmişti. Moğollar geldiğinde bütün şehirleri yakıp, yıkmışlardı. Ancak Anadolu'nun gönül kalelerini kimsenin teslim alması mümkün değildi. Toplum onlarda kendini yeniliyor, yeni silahlarla yeni bir direnişe hazırlanıyordu.

*

Haçlı ve Moğollar Anadolu'yu değil, Anadolu Haçlı ve Moğollar'ı değiştirdi. Selçuklular'ın yıkılışı, Haçlılar'ın geri çekilişi ve Moğollar'ın değişimi ardından Osmanlı'nın kuruluşu ve yükselişi geldi. Bu süreçte başta Mevlana olmak üzere gönül erenlerinin vazgeçilmez bir yer ve önemi vardır.

*

Türkiye'yle birlikte İslam dünyası, Osmanlı'nın kuruluşunda olduğu gibi, yenilenecek, Avrasya'yı değiştirmelidir. Günümüzün 'Moğollar'ı Amerikalılar'dır. Moğollar Bağdat ve Konya'da nasıl değiştilerse Amerikalılar da öyle değişeceklerdir.

*

Amerika "11 Eylül"den sonra büyük bir korkuya kapıldı. Amerika'nın kendisinden daha güçlü, kendisinden daha büyük düşmanı yok. Amerika, Avrupa gibi, bir Komünizm, bir Faşizm doğurmaktan korkuyordu.

*

Komünizm ve Faşizm'i yenmeden Avrupa'ya yardım etti. Amerika olmasaydı, Avrupa Komünist ve Faşist yönetimler altında olacaktı. Amerika Avrupa'ya bakarken kendi doğurduğu Faşizm'in eline düştü. Amerika "11 Eylül" sonrasında başka bir Faşizm doğurdu: "Demokrasi Faşizmi".

*

Amerika terörü yenmek için Afganistan ve Irak'ı işgal etti. Ancak zorla Demokrasi olmaz. Amerika İslam dünyasına Demokrasi'yi ihraç etmek isterken, Avrupa'dan Faşizm ithal etti. Faşizm'le Demokrasi değil, başka bir ırka dayanan başka bir ırkın 'Faşizm'i gelir.

*

Demokrasi şiddet değil, dayanışma, yardımlaşma ve uzlaşma yönetimidir. Avrupa'nın 'Faşizm'i Avrupa'yı çökertti. İki dünya savaşında Avrupa'da taş üstünde taş kalmadı. Amerika'nın 'Faşizm'i ise, kendisini çökertecek.

*

Avrupa'yı dayatmacı yönetimlerden Amerika kurtardı. Amerika'yı Amerika'dan ise, Mesnevi'yle yoğrulan Ortadoğu ve Anadolu insanı kurtaracak.

*

Mevlana Anadolu'da Moğol fırtınasını bahar rüzgarına çevirdi. Şimdi de Bağdat'taki Amerikan Faşizmi'ni "İslam Demokrasisi"ne çevirecek.

*

Bağdat geçmişte Avrupa Rönesansı'na kaynak oldu.

*

Amerika Rönesansı'na da Bağdat kaynak olacak.

14 Ekim 2016, 23:31

YENİ KIZIL ELMA ROMA DEĞİL BRÜKSEL'DİR

========================================= Avrupa'nın Asya'daki varlığı putperest Roma'yla kalıcılık kazandı. Roma Mısır, Suriye, Irak, Anadolu ve Filistin'e yerleşti. Hz. İsa Kudüs'te kutsal geleneğin meşalesini yaktı. Onun ışığını Havariler Roma'ya taşıdı. Ancak Hristiyanlar Roma'yı Hristiyanlaştıramadı. Buna karşılık, Roma Hristiyanlığı Romalılaştırdı. Asya'da Roma'nın yolu İslam'la kesildi. Hz. Peygamber'le Allah'ın güneşi hem Asya'da hem de Avrupa'da doğdu.

*

Selçuklularla başlayan Anadolu'nun Müslümanlaşması Osmanlılarla Asya'nın içlerinden Avrupa'nın içlerine taşındı. Bursa 1325'de, Edirne 1360'da ve İstanbul da 1453'de Osmanlı'nın başkenti oldu. Osmanlılar 1300'den 1500'e 200 yılda Roma'yı Kuzey'den ve Güney'den bir hilal gibi kuşattı. Atina 1458, Tebriz 1514, Şam 1516, Kahire 1517, Belgrad 1521, Rodos 1522, Bağdat 1534, Budapeşte 1541, Trablus 1551 ve Kıbrıs da 1571'de Osmanlı şemsiyesi altında toplandı.

*

İstanbul'un alınışının üzerinden daha bir yüzyıl bile geçmeden Kanuni'nin orduları Asya'da Bağdat'a, Avrupa'da ise Viyana'ya kadar ulaştı. Osmanlıların Kanuni dönemindeki Kızılelma'sı Viyana'dır.Türkler bir değil, iki defa kuşattı Viyana'yı. Kanuni döneminde Viyana düşseydi, Osmanlılara İtalya, Fransa ve Almanya'nın kapıları sonuna kadar açılacaktı. Viyana'yı Osmanlılara karşı Avrupa'nın ordularından daha çok iklimi ve İstanbul'dan uzaklığı korudu.

*

Türklerin tarihi incelenirse, Avrasya ekseninde sürekli Asya'dan Avrupa'ya doğru gittikleri görülür. Osmanlılar döneminde de bu ilkeye büyük ölçüde uyuldu. İstanbul'u Türklere armağan eden Fatih Avrupa derken, Kudüs'ü Osmanlı yönetimine katan Yavuz Asya diyordu. Yavuz Avrupa'daki Osmanlı varlığını güvenceye almak için Asya'ya ağırlık verdi. Çünkü Yavuz dünyayı bir sultana çok iki sultana az görüyordu.

*

Osmanlılar başkenti Edirne'den İstanbul'a taşımakla Asya'dan Avrupa'ya yürüme ilkesine ters düştüler. Eğer Osmanlılar başkentlerini Edirne'nin Doğu'su İstanbul'a değil de Batı'sı Belgrad'a taşımış olsalardı, Akdeniz'le birlikte Atlantik'i de Türk denizi haline getirebilirlerdi. Gelenek sürseydi, Belgrad'ı kuşkusuz Budapeşte izleyecekti. O zaman da sıra kaçınılmaz olarak Viyana'ya gelecekti. Vinaya'ya giden Osmanlı, Paris'e, Londra'ya ve Amerika'ya da giderdi.

*

Osmanlılar'ın Avrupa'da önlenemez yükselişi karşısında Shakespeare ünlü oyunu "Othello"da "Ortak düşmanları Osmanlıya karşı" bütün güçlerini birleştirmeye çağırır. Onun yüzyılı Avrupa'da Osmanlı yüzyılıydı. Osmanlılar Avrupa'nın tartışmasız en büyük gücüydü. Bu yüzden Shakespeare'in zamanında ve daha sonraki yüzyıllarda bütün Avrupalıları Osmanlılara karşı birleşmeye çağırması oldukça doğaldı.

*

Osmanlı devleti ülkedeki bütün kesimlerin temel hak ve özgürlüklerine saygı gösteren yönetimiyle Avrupa ülkeleri arasındaki üstünlüğünü yüzyıllarca korudu. Kusursuz işleyen devlet yönetimi son iki yüzyılda Avrupa'daki gelişmelere uyum sağlamada zorlandı. Miri toprak yapısı, millet sistemi, vakıflar ve esnaf örgütlerine dayanan Osmanlı yönetimi Avrupa karşısında yenik düşerek, İstanbul'a çekilmek zorunda kaldı.

*

Osmanlı devleti gibi, Avrupa'nın güçlü ülkeleri İngiltere, Fransa ve Almanya iki dünya savaşında yakılıp, yıkıldılar. Bütün Avrupa ülkeleri Asya ve Afrika ülkelerinden tek tek çekildiler. İkinci Dünya Savaşı Avrupa İmparatorluklarının sonu oldu. Avrupalılar, başta Çin olmak üzere Hindistan ve Rusya'ya karşı üstünlüklerini koruyabilmek için başkenti Brüksel olan Avrupa Birliği şemsiyesi altında kaynaklarını birleştirdiler.

*

AB Osmanlı "Millet sistemi"nin güncelleştirilmesidir. Adalet odaklı yönetimin merkezi artık Bağdat, Şam ya da Ankara değildir. Kusursuz yönetim hiçbir başkentin tekelinde de değildir.

*

Türkiye, Osmanlı geleneğine uyarak yeni Kızıl ıdırelma'yı Asya'da değil, Avrupa'da aramalı.dır

15 Ekim 2016, 13:42

DEMOKRASİ DÜŞMANI AMERİKA'NIN DEMOKRASİ İMTİHANI

================================================ Coğrafi sınırların önemini yitirdiği, kare dünyanın siyasal gücü, ülkelerin siyasal güçlerinin tek tek toplamından çok daha büyüktür. İster Amerika, ister Çin olsun, hiçbir ülkenin tek başına ekonomik, siyasal ve kültürel gücünü pekiştirmesi ve geliştirmesi mümkün değildir. İki kutuplu dünyanın, çok kutuplu dünyaya dönüştüğü, ikibinli yıllarda, yalnız yaşayan ülkelere yer yok. Kare dünyada yalnız yaşamak, her alanda fırsatların kapılarını kapatırken, tehditlerin kapılarını da açar.

*

Kare dünyadaki siyasal, ekonomik ve kültürel dönüşümler, bütün ülkeleri, temsili demokratik yönetimlerden, katılımcı demokratik yönetimlere evrilmeye zorluyor. Bütün köşeleriyle, kare dünyada tarihin akışının değiştirilmesi, katılımcı, demokratik bir siyasal yönetimin oluşturulmasına bağlıdır. Çok kutuplu dünyada, Çin ve Rusya başta olmak üzere, Batı dışındaki ülkelerin, katılımcı demokrasi yolu, bilgi ve bilgelik isteyen uzun ve ince bir yoldur.

*

Batılısı ve Doğulusuyla, dünyadaki bütün ülkeler, bir demokratik sınavından geçerken, demokrasi de, özellikle Orta Doğu ülkelerinde, bir yeterlilik sınavına hazırlanıyor. Batı ülkeleri, Şili''den Cezayir''e, Türkiye''den Mısır''a, hiçbir ülkede, seçilmiş yönetimlerin yanında yer almadı. Onlar her fırsatta yalnızca kendilerine demokrat olduklarını gösterdiler. Batılılar demokrasi dışı yönetimleri silahlandırarak, kendilerini zenginleştirirken, ötekileştirdiklerini de yoksullaştırdılar.

*

Batı dünyasında demokratlık, Orta Doğu''da da, demokrasi sınanıyor. Biri bitmeden biri başlayan Orta Doğu savaşları ve Ukrayna''daki bölünme, bölge ülkeleri yanında, dünyadaki her ülkeyi etkiliyor. Yalnızlığın olmadığı kare dünyada, iki ülkenin savaşı, bütün ülkelerin savaşıdır. Savaşlar dünyanın her yanında ekonomik yapıyı altüst eden büyük depremlerin tetikleyicileri oldu. Kare dünyada, Avrupa''da Berlin duvarları yıkılırken, Orta Doğu''da yeni Berlin duvarları inşa edildi.

*

Orta Doğu''da, İslam ve demokrasi birbirinin alternatifi olmadığı gibi, birbirinin düşmanı da değildir. Batı dünyasının gerçekleştirmek istediği gibi, Orta Doğu''da İslam''ın değerlerinden arındırılmış bir demokratik yönetimin, yaşatılması mümkün değildir. İslam derin tarihsel değerleriyle, demokratik ilkelerin dışında değil, onların çok daha üstünde ve çok daha önündedir. Orta Doğu''nun ana sorunu: Eski Medine''de yaşamaktan önce Eski Medine''yi bugüne taşımaktır.

*

Batı demokrasisi için Atina simgesel bir önem taşır. Orta Doğu demokrasisi için ise, Medine zaman ve mekanı aşan bir değerler bütünüdür. Tarihin derinliklerindeki gerçekler, hiçbir zaman değişmez, ancak gerçeklerin yorumu, her zaman değişir. Her ülke kendi demokrasisini ve kendi gerçeğini kendisi inşa eder.

*

Orta Doğu''da barış için demokrasi gereklidir, ancak yeterli değildir. Nasıl Avrupa Atina''yı içselleştirdiyse, Orta Doğu da Medine''yi içselleştirecektir.

*

Batı''nın ya İslam, ya demokrasi dayatmasına karşı, Orta Doğu hem İslam, hem demokrasi demek zorundadır.

*

Orta Doğu kendine dönerek, değerlerini koruyacak, dünyaya açılarak, kendini yenileyecektir.

*

Orta Doğu''dan önce Batı demokrasi imtihanından geçiyor.

*

Dünyada demokrasinin en büyük düşmanı Amerika'dır.

*

Amerika yalnızca kendine demokrattır.

*

Batı demokrasiyle yıkılacaktır.

15 Ekim 2016, 21:20

GİRİŞİMCİYE HER ŞEHİR FETHEDİLECEK BİR İSTANBUL'DUR

================================================== Girişimciye dünyada her şehir fethedilecek bir İstanbul'dur.Kıtalar arasındaki zaman ve mesafe farkı azalınca, ülkelerden daha çok şehirler güç ve önem kazandı. İstanbul Türkiye'den, Berlin Almanya'dan, Paris Fransa'dan, Londra İngiltere'den ve New York da Amerika'dan daha iyi biliniyor.

*

Ticaretin hız ve yoğunluk kazanmasıyla, ülkelerin değil, şehirlerin ağırlık kazandığı bir dünya oluştu. Şehirlerin yeni sahipleri, babalarından çok daha donanımlı, çok daha iyi eğitim almış ve bütün şehirleri fethedilecek bir İstanbul gibi gören genç girişimcilerdir.Girişimcileruzaklık ve yakınlık farkının ortadan kalktığı dünyanın hem fatihleri,hem de misyonerleridir.

*

İster Brüksel'e, ister Stockholm'e isterse de Amsterdam'a gidin, her şehirde, Yeni İstanbul'ların peşine düşmüş, babalarından çok daha ileri gitmek için, dünyayı cihad alanı olarak gören akıncılarla karşılaşırsınız. Ancak onlar cephelerde değil, çarşılarda savaşıyor. Onların cihad alanı savaş meydanları değil, bütün şehirlerin kıran kırana yarıştığı pazarlardır. Onlar doğrulukta, iyilikte ve güzellikte sınır tanımaz. Onlar iç dünyalarının sınırsız zenginliklerini, sınırlı dünyayı yaşanır kılma yolunda değerlendirir.

*

Görünen dünyayı, görünmeyen dünyanın bir işyeri, bir okulu ve bir hizmet alanı olarak görenler,kurduklar şirketler,vakıflar ve okullarda üretikleri,ürünler,hizmetler ve bilgilerle,bütün dünya şehirlerini bir bir fethediyorlar. "Eğitim, yalnızca eğitim, ömür boyu eğitim"diyerek, üstesinden gelinmeyecek bir sorun , gerçekleştirilmeyecek rüya yoktur.Allah insanlara gerçekleşmeyecek rüyayı göstermez.

*

Anadolu insanı, yirminci yüzyılın ikinci yarısında büyük bir dönüşüm yaşadı. Yahya Kemal'in aynı yüzyılın başında keşfettiği sırrı, Anadolu insanı, İstanbul'da değil de, Münih, Köln, Rotterdam, Viyana ve Lyon'da keşfetti. Yahya Kemal Topkapı Sarayı'nda okunan "Kur'an" ve Ayasofya'da okunan "Ezan" susmadıkça, Türkler'i İstanbul'dan hiçbir güç çıkaramaz demişti. Avrupa en güçlü döneminde bile İstanbul'da kalamadı.İstanbul Son Peygamberin övgüsünü almış ve sevgisini kazanmış bir şehirdir.

*

Bütün bir Anadolu, "Son Haçlı Seferi"ni düzenleyen Avrupalılar'a karşı canını dişine takarak, büyük bir savaş verdi. O yanında silahtan daha çok kitap taşıyan, kendisini yalnızca Emevi, Abbasi ve Selçuklular'ın değil, Doğu'su ve Batı'sıyla birlikte Roma'nın da mirasçısı olarak gören Fatih'in emanetini korudu. Şimdi İstanbul tek başına Yunanistan, Bulgaristan, Avusturya, Sırbistan, Hırvatistan, Danimarka ve İsveç'ten daha büyük dir Avrupa devletidir..

*

İstanbul Fatih'in aldığı, Rum, Ermeni ve Yahudiler'e sonuna kadar kendi içlerinde özgürlük tanıdığı ve Müslümanlar'ın çoğunluk olmadığı şehir de değildir. Bütün bir Anadolu bugün İstanbul'dadır. Bırakın İstanbul'u Anadolu insanı Japonya'dan Amerika'ya kadar her ülkede bir İstanbul kurdu. Artık yalnızca Topkapı'da "Kur'an" ve Ayasofya'da "Ezan" okunmuyor,bütün dünya şehirlerinde ezan ve Kur'an okunuyor.

*

Tokyo'dan Washington'a kadar,dünyanın hangi şehrine giderseniz gidin,her şehirde bir Ayasofya ve bir Topkapı var. Yirmi birinci yüzyılda dünyada içinde "Kur'an" ve "Ezan" okunmayan hiçbir şehir yoktur. Elbette hiçbir şehirdeki Ayasofya kılıç gücüyle kiliseden çevrilmedi. Onların ürün, hizmet, emek ve bilgisini yeni cihad alanı pazarlara taşımasını bilen yeni dünyanın uçbeyleri Müslümanlar inşa etti.

*

Yeni dönemde fethedilecek şehir İstanbul değil, İstanbul onbeş milyonu bulan Anadolu insanı tarafından milyonlarca defa kuşatılmış ve fethedilmiştir.Dünyanın hiçbir güçün Kurtuba'yı yeniden fetheder gibi,İstanbul'u yeniden fethetmesi mümkün değildir.İstanbul İkinci Roma'dır,üçüncüsü,olmamıştır,Kıyamet'e kadar da olmayacaktır.

*

Yirmi birinci yüzyılda bütün dünya şehirleri birer fethedilecek İstanbul'dur .Dünyanın yeni İstanbul'ları yeni şehirler, toplarla tüfeklerle değil hizmette sınır tanımayan girişimcilerle fethedilecektir.

*

Anadolu girişimcilerine,her şehir fethedilecek bir İstanbul'dur.

*

İstanbul'da olmak için dünyanın her şehrinde olmak gerekir.

*

Fatih'in mirası her yıl dünyada bir İstanbul kurarak korunur.

*

İstanbul bize Fatih'ten miras kalmadı Fatih'ten ödünç alındı.

*

İstanbul'da güçlü olan dünyanın her şehrinde güçlü olur.

15 Ekim 2016, 23:57

Prof.Dr.Ahmet Cihan & Doç.Dr.Ömer Say'ın

Prof.Dr.Ahmet Cihan & Doç.Dr.Ömer Say'ın editörlüğünü yaptığı "MAVERA DERGİSİ" araştırması MEDENİYET ÜNİVERSİTESİ Tarafından yayınlandı.Araştırmada NAZİF GÜRDOĞANveRASİM ÖZDENÖREN ile uzun konuşmalara ek olarak Ahmet Cihan, Ömer Say,Elif Süreyya Genç,Esra Poyraz, Ayşe Derya Saraçoğlu,incelemeleri yer alıyor. Meraklısı olanlar satılmadığı için Üniversite'den ve Say'dan temin edebilrler.

16 Ekim 2016, 00:21

MAVERA'NIN YEDİ GÜZEL ADAMI YEDİ GÜZEL KURUCUSU

==================================================== Anadolu insanı yirminci yüzyılda, büyük bir kültürel çoraklaşma sürecinden geçti. Avrupa ülkeleri karşısında ekonomik üstünlüğünü yitiren Türkiye, üretim gücünü büyütmenin çaresini, mağlupların galipleri taklit etmesinde aradı. Batı ve Doğu dünyası arasındaki değer çatışması, Türk toplumunun hem kültürel dokusunda, hem de ekonomik yapısında, onulmaz yaralar açtı. Anadolu insanı her alanda, büyük bir üretim güçsüzlüğüne düştü.

*

Mavera dergisi, Türkiye''de devletin estirdiği kültürel yabancılaşma fırtınasına karşı duran sanatçıların toplandığı, bir döşünce platformu oluşturdu. Mavera, yüzyılların birikimi olan zengin kültürüyle, bağları koparılan Anadolu insanının, kültür ve sanat dünyasına, yeni bir renk ve tat kazandırdı. Rasim Özdenören, Cahit Zarifoğlu, Erdem Bayazıt, Akif İnan, Bahri Zengin, Alaeddin Özdenören,Hasan Seyithanoğlu ve ben Mavera''nın kurucuları arasında yer aldık.

*

Mavera dergisinin kurucusu değil, kurucuları, girişimcisi değil, girişimcileri, öncüsü deği, öncüleri, şairi değil, şairleri vardır. Anadolu insanının düşünce dünyasında yedi sayısı önemli bir yer tutar, yeti isim kolay ezberlenir, birbirine karıştırılmaz ve çabuk unutulmaz. Bu yüzden, Zarifoğlu''nun ''Yedi Güzel Adam''ı, Mavera''nın kurucularını çağrıştırdığı için, Mavera''yı sevenler tarafından benimsendi ve kuruculara ''Mavera''nın Yedi Güzel Adamı'' denildi.

*

Nerede Mavera sözkonusu olursa, yedi kurucusunun adı akla gelir, hepsi birlikte konuşulur. Ne zaman birinin ismi anılırsa, yedisinin ismi de tek tek anılır. Mavera bir edebiyat dergisi olarak kuruldu. Ancak sayfalarında, hikayeden şiire, gezi yazılarından düşünce yazılarına, sinemadan televizyona ve teknolojinin etkilerinden çevre sorunlarına kadar her alana yer verdi. Kısa zamanda, bütün dünyadan okuyucuları ve yazarları olan, küresel bir düşünce ve eylem dergisine dönüştü.

*

Düşüncede eylemi, eylemde düşünceyi görmek ve iki dünyayı bütüncü bir gözle bakmak, Mavera kurucularının ana misyonunu oluşturdu. Mavera''nın dört kurucusu, dört güzel şairi, şiirden hiç kopmadan, sendikadan siyasete, hayatın her alanıyla ilgilendiler. Onlar Sezai Karakoç''un yazılarında sürekli vurguladığı gibi, edebiyatsız medeniyet, medeniyetsiz edebiyat olmayacağının bilincindeydiler ve edebiyatı medeniyet için bildiler.

*

Mavera''nın kurucuları ve çevresinde toplanan aydınlar, Türkiye''nin ve dünyanın geleceğini Moskova ve Washington''da değil, Kudüs''te aradılar. Kudüs iki dünyanın medeniyet başkentidir. Gelecek yıllarda, dünyanın Atinalaşması değil, Kudüsleşmesi tartışılacaktır. İnsanlığın geleceği, Batı''nın fizik dünya odaklı değerlerinden önce, Doğu''nun metafizik dünya odaklı değerlerinde aranacaktır.

*

Yirmibirinci yüzyılda dünya, edebiyatla ya kutsal kültürün zenginliklerini yeniden keşfedecek, ya da seküler kültürün nükleer silahlarıyla yok olup gidecek.

*

Edebiyatın kutup yıldızları, Mavera''ya dönük iki dünya medeniyetinin kilometre taşlarıdır.

*

Seküler kültür tek dünya, kutsal kültür iki dünya medeniyetidir.

*

Edebiyat iki dünya medeniyetinin şiirini yakalamaktır.

*

Mavera iki dünyayı kucaklayan şiirdir.

16 Ekim 2016, 09:09

EDEBİYAT HAYATTIR HAYAT EDEBİYATTIR

====================================== EDEBİYAT VE MEDENİYET HAYAT İÇİN BİLİNİR Rasim Özdenören, Amerikalı romancı William Faulkner gibi, "insanın ruhunun yüceltilmesini" edebiyatın ana işlevi olarak görür. Bu yüzden edebiyat yazılarını topladığı kitabına "Ruhun Malzemeleri" adını vermiştir. Ona göre, insanın iniş çıkışlarla dolu ruh dünyasını ele almayan bir yazar, evrensel edebiyatın kapılarını açamaz.

*

Herkesin her yıl gelir düzeyini belirli bir oranda artırarak, ekonomik sorunları çözmesi, insanın mutlu olmasına yetmiyor. Toplum sağlığı açısından ekonomik sorunların çözülmesi gerekli, ancak hiçbir zaman yeterli değil. Çünkü yüz yüze olunan ekonomik krizin kaynağı maddi değil, manevidir. Ruhu sağlıklı olmayan bir toplumun ekonomisinin dengeli olması mümkün değildir.

*

Hayat nedir? Yaşama gücü nereden kaynaklanır? Yaşanan hayatın kalitesi nasıl artırılır? Yaşı, işi ve mesleği ne olursa olsun, herkes bu sorulara cevap arar. İnsanın kararan ruhunu günün kirlerinden arıtmadan, ekonomik krizlerin üstesinden gelinemez. İnsanın karnının doyurulması ruhunun da doyurulması anlamına gelmez.

*

Dünyanın her yerinde ruh ekonomiyle değil, edebiyatla beslenir. Bu yüzden edebiyat hayattır. Hayatın candamarları da edebiyat dergileridir. Anadolu insanının ruhunun beslendiği kaynakların başında gelen Büyük Doğu, Diriliş, Edebiyat , Mavera,Yedi İklim, Hece ve Kaşgar dergiler gelir.

*

Dergilerin her sayısı ayrı bir coşku kaynağıdır. Onların yorulma bilmez yazar ve yöneticileri, Anadolu insanının düşünce ve eylem dünyasına yeni açılımlar kazandırmak için çırpınırlar. Onlar bilirler ki, coşkusuz bir toplum, canlılıkla birlikte güzelliğini de yitirir. Derinliği olmayan bir edebiyatla güçlü bir toplum, sağlam bir ekonomi oluşturulamaz. Ruhsal gücün olduğu kadar, fiziksel gücün kaynağı da edebiyattır. Bu yüzden, kutsal kitapların her biri bir edebiyat şaheseridir.

*

Dayatmacılığa edebiyatla karşı çıkılır. Çünkü edebiyatsız eylem, eylemsiz edebiyat olmaz. Edebiyat kılıçtan daha keskindir. Edebiyatın güç kazandığı toplumlarda kılıçlar değil, kalemler konuşur. He rzaman toplumları savaşın ustaları değil, edebiyatın ustaları değiştirir.

*

Kaşgar''ın 20''nci sayısında yetmiş sonrası Türk edebiyatının ustalarından Özdenören''le yapılmış uzun ve kapsamlı bir konuşma var. Yılların öykü ve deneme yazarı, bu konuşmasında sanat anlayışına ilişkin önemli ipuçları veriyor. Kendisiyle birlikte edebiyatçı dostlarını da anlatıyor

*

Özdenören Sezai Karakoç, Dostoyevski ve Baudlaire gibi, bütün tutarlıkları ve tutarsızlıklarıyla "insanı şahdamarından yakalayan" sanatçılara vurgundur. Çünkü o yazdıkları ne olursa olsun, "yazılıp bitirildikten sonra yücelmiş bir dünyada olma hissini vermeli" diye düşünür. Ben kendi payıma Dostoyevski''yi kitaplarından daha çok, ondan dinleyerek sevdim.

*

Özdenören''i okuyan bulunduğu iklimden çok bilmediği başka bir iklime taşınır, iç dünyasında yeni kapılar açılır, gerçekten ruhunun zenginleştiğini hisseder. "Yüzler" ve "Köpekçe Düşünceler"i okuyanlar, insanın ne kadar çok yüzünün olduğunun yanında, bütün açmaz ve çıkmazlarıyla ne kadar karmaşık bir iç dünyası olduğunu da ister istemez düşünmek zorunda kalırlar.

*

Gittikçe küçülen dünyada edebiyatın önemi daha da artıyor. Geçmişte bir toplumdaki maddi ve manevi kirlenme yalnızca o toplumu etkilerdi. Günümüzde ise, krizler domino etkisiyle bütün dünyaya aynı zaman diliminde sel suyu gibi yayılıyor.

*

Bir toplum edebiyata bakarak, nasıl bir kirlenme ya da arınma içinde olduğunu açıkça görebilir.

*

Toplumları çökerten kirlenmeye karşı elde edebiyattan daha vurucu bir silah yoktur.

*

Edebiyat hayattır hayat edebiyattır.

*

İnsanı seven edebiyatı sever.

*

Hayat edebiyatın kendisidir.

16 Ekim 2016, 15:06

ASYA’DAN AVRUPA’YA GİDEN KERVAN

=================================== Ziya Gökalp ile Yahya Kemal bir gün aralarında konuşuyorlarmış. Gökalp “Tarihimize bakıyorum, büyük sultanlar yetiştirmişiz, büyük şairler yetiştirmişiz, büyük paşalar yetiştirmişiz. Ancak arıyorum arıyorum, büyük filozoflar bulamıyorum. Felsefe yapan, filozof yetiştiren bir millet değiliz.” demiş. Yahya Kemal de: “ Boşuna arama, biz felsefe yapan değil, fetih yapan bir milletiz. Eğer felsefe yapan bir millet olsaydık şimdi hepimiz Orta Asya’da olurduk” diye karşılık vermiş.

*

Tarihin derinliklerinden bakılırsa Türk milletinin fetih yapan bir millet olduğu görülür. Asya’nın içlerinden Avrupa’nın içlerine kadar Türkler sürekli hareket halinde olmuşlar. Anadolu insanın çok dinamik, çok canlı bir yapısı var, ezan okunan yeri vatan, ezan okunmayan yerde de ezan okutmayı görev bilmiştir. Türk milletinin dinamizmi sürekli hareket halinde olmasından kaynaklanır. Bunun için Anadolu’da “ gezen kedi uyuyan kaplandan iyidir” denilir.

*

Yirminci yüzyılın ilk yarısında Avrupa’dan çekilen Türkiye, ikinci yarısında büyük nüfus gücüyle yeniden Avrupa’ya açıldı. Avrupa’nın her ülkesinde küçük bir Türkiye vardır. Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne tam üyelik tartışmaları yapılırken Avusturya “ Türkiye’yi Avrupa Birliği’ne tam üye kabul etmek, önlerinden iki defa döndükleri Viyana’nın anahtarını Türklere teslim etmektir.” demekten kendini alamamıştır.

*

AB Türkiye’ye yalnızca Viyana’nın değil, bütün AB ülkelerinin başkentlerinin kapılarını açmaktadır. Avusturya Avrupa’nın korkularını yansıtıyor. Ancak Türkler, Osmanlı Devleti’nin ilk yıllarında Avrupa topraklarına ayak basmışlar, o günden bugüne Avrupa’dalar. Üç yüzyıl önce Avusturya’ya kadar giden Türkler, dünyanın her yerine gidebilirler.

*

Seksenli yıllarda bir Amerika’lı gazeteci: “ Türkçe bilirseniz, Viyana’dan Çin Seddi’ne kadar hiçbir güçlükle karşılaşmadan dolaşabilirsiniz.” diye yazmıştı. Yirmibirinciyüzyılın başında dünyaya açılan Türk kurum ve kuruluşlarıyla, yalnızca Viyana ile Çin Seddi arasında değil, San Francisco’dan Şikago’ya, Tokyo’dan Pekin’e kadar dünyanın her yerinde Türkçe konuşabilir ve sıkıntı çekmeden yaşabilirsiniz.Özal, Türkiye’nin dünyaya açılmasının altyapısını oluşturmuştur.

*

Türkiye Batılılardan yardım istemiyor, kapılarını Türk işletmelerine açmalarını istiyor. Türkiye seksenli yıllardan sonra büyük ölçüde değişmiştir. İthalatçı ülke, ihracatçı Ülke’ye dönüşmüştür. Seksenli yılların başında Türkiye’nin toplam ihracatı 3 yada 4 milyar doları aşmıyordu. Bunun yüzde sekseni tarım ürünlerinden oluşuyordu. Sanayi ürünleri yok denecek kadar azdı. Son elli yılda Bursa’nın sanayi merkezi haline gelmesi, Samsun’daki tesislerin kurulması, Karadeniz Ereğli, İskenderun demir çelik tesislerinin kurulmasıyla Türkiye sanayi toplumu özellikleri kazandı.

*

İkibinli yıllarda, Türkiye’nin toplam ihracatı 140 milyar dolara ulaştı, bunun yüzde sekseni sanayi ürünlerinden oluşuyor. Türkiye yapı değiştirdi. Türkiye tüketen toplumdan üreten topluma dönüştü. Alan el olan ülke, veren el olan ülke oldu. Yeni bir Türkiye ortaya çıktı.Düzleşen dünyada orduların dönemi kapandı. Türkiye’nin her yerinde ordunun yeniden yapılanması tartışılıyor.

*

Geçmişte ordularla Viyana’ya kadar gidilmişti, Viyana Türkler için uzun dönem kızıl elma oldu. İstanbul alındıktan sonra bir dönem Roma kızıl elma olmuştu. Fatihin gözü aslında Roma’daydı. İstanbul’dan sonra Roma’yı düşünüyordu. Arnavutluk’u Roma’ya açılan kapı olarak görüyordu.

*

Arnavutluk’tan 1480’de Gedik Ahmet Paşa komutasında bir donanma İtalya’ya giderek Otronto Kalesi’ni aldı. Osmanlı orduları bir sene İtalya’da kaldı. Roma’ya giden yol açılmıştı. Ancak Fatih’in genç yaşta ölümü Roma’nın kurtuluşu oldu. Ardından gelen Yavuz, Mısır’a önem verdi. Yavuz, Avrupa’da var olma yolunun Mısır’dan geçtiğini görmüştür. Akdeniz’i güvenceye almadan Avrupa’da ilerleyemeyiz diye düşünüyordu. Kanuni ise hem Bağdat, hem Viyana diyerek, Türklerin coğrafyasını en geniş sınırlarına ulaştırmıştır.

*

Küreselleşme dünyada her şehri bir kızıl elmaya dönüştürdü. Kızıl elma artık Roma ve Viyana değil, bütün dünya. İstanbul’da, Ankara’da, Diyarbakır’da ayağını yere sağlam basmak için, Türkiye’nin, Paris’te , Londra’da , Berlin’de , Pekin’de , Moskova’da ve New York’ta da olması gerekiyor.

*

Türkiye İstanbul’da olmak istiyorsa, dünyanın her yerinde olmalıdır. Her yerde olamayan ülkelerin bir yerde olmaları mümkün değildir. Her yerde olmanın yolu, dünya standartlarında ürün, hizmet ve bilgi üretmekten geçer. Artık yeni dünyanın fatihleri ordular değil, girişimcilerdir.

*

Bütün dünyada orduların yerini girişimciler, medya kuruluşları yerel yönetimler, gönüllü kuruluşlar ve aydınlar aldı. Savaş meydanlarının yerine pazarlar geçti. Yeni savaşlar cephelerde değil pazarlarda veriliyor. Kuruluşlar savaşıyor, kurumlar savaşıyor, aydınlar savaşıyor, medya kurumları savaşıyor, girişimciler savaşıyor, kültürler savaşıyor, Huntington’un deyişiyle medeniyetler savaşıyor. Pazarlarda alınıp satılacak ürün, hizmet ve bilgi iletmeyenlerin dünya politikasında ağırlıkları , uluslararası ilişkilerde sözleri olmaz.

*

Konya’daki bir holding Konya ölçeğinde büyür, Konya çevresini görür. Ancak Konya’da büyük olmak Türkiye’de büyük olmak değildir. Türkiye’de büyük bir holding olmak için, mutlaka bir ayağının İstanbul’da olması gerekir. İstanbul’daki bir kuruluş, İstanbul ölçeğinde büyür, Bütün Türkiye’yi görür, bütün Türkiye’nin imkanlarından yararlanır ve bir Türkiye kuruluşu olur. Türkiye’de büyük olmak Avrupa’da da büyük olmak anlamına gelmez.

*

Avrupa’da da büyük olmak için bir ayağın Londra’da olması gerekir. Londra’da olduğu zaman bir kuruluş Avrupa ölçeğinde büyür ve bütün Avrupa’yı görür. Avrupa’da büyük olmakta dünyada büyük olmak anlamına gelmez. Dünyada büyük bir kuruluş olmak isteyenin, mutlaka bir ayağının da Washington’da olması gerekir. O zaman bütün dünyayı görür, bütün dünyadaki gelişmelerden yararlanır ve bir dünya kuruluşu olur.

*

Dünyaya açık olanlar, dünya ölçeğinde büyürler.Türkiye’den bir kuruluş bir ülkeye giderse, gittiği o ülkeye Türkiye’yi taşır. Türkiye’nin dilini, işgücünü, değerlerini, mutfağını,gazetesini, radyosunu götürür.Yeni dünyanın fatihleri kuruluşlardır. Dünyaya açılan kuruluşlar, dünyanın önde gelen kuruluşları olurlar.

*

Türkiye’deki kuruluşlar da, Türkiye gibi dünyaya açılmak zorundalar. Türkiye seksenli yıllardan sonra dünyaya açılarak bir trilyon dolara yakın üretim gücüne sahip oldu. Türkiye 140 milyar dolar ihracat, 200 milyar dolar ithalat yapıyor. Dünyayla 350 milyar dolarlık alışverişi olan bir ülke.

*

Gönüllü kuruluşlar Somali’ye, Kenya’ya, Gazze’ye yardım götürüyorlar, oralarda okullar açıyorlar. Dünyadaki gelişmelerin arkasından değil, önünden giden bir Türkiye var.Tarihe bakıldığında dünyaya açılma yolunun, üreten el olmaktan geçtiği görülür.

*

Türklerin Balkanlar’da 500 sene kalmalarının sırrı, ordularının büyüklüğünden gelmiyor, gönüllerinin büyüklüğünden geliyor. Mesnevi, gönülleri kazanmanın yolunu gösteren kitaptır. Gül Baba, Budapeşte’nin gerçek fatihidir. Kanunin Budin’i almasından önce 1520’li yıllarda Budin’e gitmiş, 1541’de Budin’de vefat etmiş. Aynı Mevlana’nın vefatında olduğu gibi, çok büyük bir cenazeze töreni yapılmış. Neredeyse bütün balkanlar cenaze törenine katılmış.

*

Gül Baba’nın gücü, gönülleri kazanmayı bilmesinden geliyor. Bir şey almaya değil bir şey vermeye gidiyor.Anadolu insanının kültürünün temel özelliklerinden biri veren el olmasını bilmektir. “Veren el, alan elden daha üstündür.” Dünyanın hiç bir yerinde el açan insan saygı görmez. Saygı görmek isteyenler veren el, üreten el olmak zorundadırlar.

*

Tarihin her döneminde el açan değil, el açılan olmak önemli olmuştur. Ürün üretiyorsanız, hizmet üretiyorsunuz, bilgi üretiyorsunuz, ürünlerinizle, hizmetlerinizle, bilgilerinizle bütün dünyaya açılırsınız. Bütün dünyaya açılmanın, dünyada saygı görmenin yolu, veren el olmaktan geçer.

*

İstanbul Teknik Üniversitesi 250 yıllık bir üniversite. Makina Fakültesindeki öğrenciler, bütün eğitim hayatları boyunca kaldırma makineleri, motorlar, su makineleri gibi dersler vardır. Hiçbir zaman bir hoca gelip de : “Tamam bunları öğreniyorsunuz, bunlar çok önemli, gemi yapmasını öğrenin, motor yapmasını öğrenin ancak kendi işinizi kurmayı da öğrenin, kendi ayaklarınız üstünde durmasını da biliniz” demez.

*

İstanbul Teknik Üniversitesi'nin kuruluş amacı devlete mühendis yetiştirmektir. Artık üniversiteler, iş isteyen gençler değil, iş kuran gençler yetiştirmelidir. Türkiye’de girişimcilik ve girişim kültürünün geliştirilmesi Prens Sabahattin’den beri tartışılmaktadır, önümüzdeki yıllarda da tartışılmaya devam edilecektir.

*

Anadolu’da : “ Her yiğidin gönlünde bir aslan yatar” denilir. Üniversite eğitimi insanların gönüllerinde yatan aslanları uyandırmalıdır. Girişimcilik eğitimi dünyada da bütün üniversitelerde veriliyor. Amerika girişimcilikte en başarılı ülkedir.

*

Avrupa ülkelerinde de girişim kültürü çok ciddi bir şekilde tartışılıyor. Avrupa da birinci kuşak üniversiteler eğitim veriyorlardı, ikinci kuşak üniversiteler araştırma yapıyorlardı, şimdi üçüncü kuşak üniversiteler girişimcilik öğretiyorlar.

*

Kapalı çarşıda Fesçiler kapısında “ Kazanan, Allah’ın sevgilisidir” yazar, yaptığı işi güzel yapanlar, dünyanın, ülkelerin, ailelerin ve Allah’ın sevgilileridir. Çünkü onlar tüketen değil üreten ellerdir.Anadolu kültürünün temel ilkelerinden biri, iki günü birbirinden farklı kılmaktır. Yunus’un dediği gibi, her gün yeniden doğmaktır.

*

İşletmeleri, kurumlar, kuruluşlar, gönüllü kuruluşlar, yerel yönetimler sürekli kendilerini yenilemek zorundalar. Sürekli yenilenmek, sürekli daha iyiye gitmek, sürekli daha güzelini yapmak, ekonomik, siyasal ve kültürel gelişmenin ana kaynağıdır. Kurum ve kuruluşlarda insanlar, daha güzelini daha doğrusunu yapmak için yarışmazlarsa toplumlar hem gelişmezler hem de dönüşmezler.

*

Afrika’lılar: “ Afrika’da her sabah bir ceylan uyanır, o ceylan en yavaş koşan ceylandan daha hızlı koşmadıkça aslanlara yem olacağını bilir. Yine Afrika’da her sabah bir aslan uyanır, o aslan en yavaş koşan ceylandan daha hızlı koşmadıkça aç kalacağını bilir. Aslan veya ceylan olmak önemli değil, siz her sabah yarışa yeniden başlayın.” derlermiş. Afrika’lıların atasözü, ekonomik, siyasal ve kültürel hayatı çok güzel anlatmaktadır. Hayat her gün yeniden başlayan bir maratona benzer. Sürekli bir yarış var, yarış her gün yeniden başlıyor ve her gün yeni şampiyonlar belirleniyor.

*

İşletmeler, yerel yönetimler, üniversiteler,bütün insanlar iyiliklerin, güzelliklerin peşinden aslanlar gibi koşmalı;kötülüklerin, çirkinliklerin önünden de ceylanlar gibi kaçmalılar. O zaman toplum değişir, o zaman hayat değişir, o zaman kentsel dönüşüm gerçekleşir. Şehirler, caddeler,çarşılar,evler ve hayat güzelleşir.

*

Yılanlar her bahar deri değiştirmezlerse yaşayamazlar. İşletmeler kurumlar da her bahar kendilerini yenilemek zorundalar. Kendilerini yenileyemeyen kuruluşlar hiçbir zaman başarılı olamazlar. İbn Haldun: “ Mağluplar, galipleri taklit ederler.” demektedir.

*

Türkiye Batı karşısında üstünlüğünü yitirince, kurtuluşu onları taklit etmekte bulmuştur. Kanunlardan, kıyafete kadar her şey Batı’dan hiç bir uyarlama yapılmadan olduğu gibi alındı. Türkiye batının tüketim biçimlerini aldı, üretim yöntemlerini almadı. Batılılar gibi yaşanılırsa Fransa’nın, İngiltere’nin ekonomik gücüne ulaşılır sanıldı. Ancak hiçbir taklit aslının yerini alamaz.

*

Batılıların tüketim kalıplarını değil, üretim yöntemleri Türkiye’ye taşınsaydı Türkiye’de daha farklı bir toplum ortaya çıkardı. Bugün gelinen konuma, elli sene önce gelinmiş olunurdu.Sezai Karakoç: “Türkiye’nin Batı Dünyasıyla rekabet edebilmesi için üretimde onlarla doğru orantılı; tüketimde de ters orantılı bir yarışa girmesi gerekir!” diyerek, bugüne kadar yapılana karşı bir strateji önermektedir.

*

Mehmet Zahit Kotku Hoca, Özal’ı çok severmiş, ellili yıllarda, “ Bu mühendislere dikkat edin, ileride Türkiye’ye çok hizmet edecekler.” dermiş. Kotku hoca sağına Prof. Dr. Necmettin Erbakan’ı soluna Prof. Dr. Sabahattin Zaim’i almış, üçü birlikte pancar motor fabrikasının Almanya’da patent aldığı fabrikayı gezmiş.Onlar Türkiye’nin üreten bir ülke olması için, büyük gayret göstermişler, toplu iğne üretilmeyen ülkede motor üretmişler.

*

Anadolu’da yoksullar gibi yaşamak bir erdemdir. Basit, yalın bir hayat sürmek, az ile yetinmek, gösterişten uzak durmak her zaman bir erdemdir. Buna karşılık yoksulluk bir erdem değildir. Yoksulluğun üstesinden gelmek gerekir. Yoksulluğun üstesinden gelmenin yolu da eğitimden, meslek sahibi olmaktan, veren el olmaktan, iki günü birbirinden farklı kılmaktan geçer.

*

El açan insanlar olmaktan çıkıp el açılan insanlar olmak bir sermaye sorunu değildir. Girişimcilik denildiği zaman herkesin aklına sermaye gelir. Parasız iş yapılmaz denilir. Ancak girişimcilik bir para işi değil, bir proje işidir, yenilik yapma, risk alma işidir. Düz dünyada iş yapmak, bir sermaye işi olmaktan çıkmış, bir eğitim işine dönüşmüştür. Anadolu’da: “ Tabağınızda balınız olsun, arısı Bağdat’tan gelir” denilir. Güzel bir projeniz olursa, sermaye her yerden gelir.

*

Bütün dünyada devletler, gençlerine balık dağıtmak yerine, balık tutmasını öğretmeye çalışıyorlar. Çünkü insanlara balık verdiğiniz zaman bir öğün doyurursunuz, balık tutmasını öğrettiğiniz zaman ise, bir ömür boyu doyurursunuz. Bu amaç, meslek kazandırmakla, eğitim seviyesini yükseltmekle, girişimcilik kültürünü geliştirmekle, dünyadaki gelişmeleri çok yakından izleyerek, her insanımızı bir meslek sahibi yapmakla gerçekleşir.Türkiye’deki bütün kurum ve kuruluşlar: yoksulluğun, mesleksizliğin ve savurganlığın üstesinden gelmek için, hep birlikte çalışmak zorundalar.

*

Türkiye’de gençler, internetten yararlanıyorlar,dünyaya açıklar, AB’ye girmenin doğru olduğunu düşünüyorlar, yurt dışında çalışmak istiyorlar, arkadaşlığa, değerlerine ve inançlarına çok önem veriyorlar. Türkiye değişti, gençler de değişti, Türkiye korkularından kurtuldu. Türkiye’de herkes dil öğrenmenin, bilgisayar bilmenin, eğitimin önemine inanıyor.

*

Yirmi birinciyüzyılda, Mevlana gibi: “ Dün geçti, düne dair sözlerde dün gibi geçip gitti. Bugün yeni şeyler söylemek lazım” demek gerekir. Bugün her alanda yeni şeyler söylemek zorunludur. Yeni olmayı, risk almayı, doğru işi yapmayı bilmek önemlidir. Bir toplumda herkes iyilikleri, güzellikleri büyütmek için yarışmazsa, o toplum hiçbir alanda kendini yenileyemez.

*

Düzleşen dünya her gün yeniden doğmasını, her gün yeni olmasını bilenlerin dünyasıdır. Anadolu ,insanı, dünyada kendisine saygın bir yer edinebilmek için, Asya’dan Avrupa’ya olan, bin yıllık yürüyüşüne devam etmelidir.

*

AB Türkiye’nin Viyana’da duran yürüyüşünün yeniden başlamasıdır.Düzleşen dünyada; Asya’dan Avrupa’ya giden kervan, Avrupa’dan Amerika’ya yürüyüşüne devam etmelidir.

*

Türk toplumunun canlılığı, kale toplumu değil, kervan toplumu olmasından kaynaklanır.

17 Ekim 2016, 12:17

ERGENEKON'DAN ÇIKAR GİBİ TERÖRDEN ÇIKMAK

Bu yazı daha önce 26.08.2016 tarihinde de yayımlanmıştı.

============================================ Ülkeler arasındaki uzaklık ve yakınlık farkının, önemini yitirdiği kare dünyada, ordularıyla Amerika'nın Irak'ı, Rusya'nın Suriye'yi işgale kalkışması, bütün Avrupa'yı Ortadoğulaştırdı. Kudüs'ün kalbine bir hançer gibi saplanan İsrail, bütün Ortadoğu'yu Filistinleştirmişti. Şam ve Bağdat'ın ortasına bomba yüklü bir uçak gibi düşen Rusya ve Amerika da bütün dünyayı Filistinleştirdi. Dünya Filistin'e,kurumsal devlet terörüyle bireysel direniş terörünün, birbirini büyüttüğü, terör ülkesi anlamı yükledi, Filistin terörle özdeşleştirildi.

*

Terör Filistin'den Ortadoğu'ya, Ortadoğu'dan Avrupa'ya, Avrupa'dan bütün dünyaya, Camus'nün ve Veba romanında anlattığı, salgın hastalık gibi yayıldı. Amerika, Rusya ve İsrail'in Ortadoğu'da, işgal ettikleri ülkelerde, orantısız güce başvurmaları, direniş hareketlerine, terörden başka çıkış yolu bırakmadı. Ortadoğu'yu işgal etmeye kalkışanlar, terörle dört bir tarafından kuşatıldılar. Dünya Türklerin Ergenekon'dan çıkışlarında buldukları yol gibi, terör kuşatmasından bir çıkış yolu bulmak zorundadır. Terör dünyayı tehdit eden vebadır.

*

Terör kuşatması altındaki dünya, ateş çemberi içindeki akrep gibi, ya bir çıkış yolu bulacak, ya da kendi kendini yok edecektir. Dünyada derin bilgi ve köklü bilgelik adına ne varsa, hepsi terörün oluşturduğu ateş çemberinin dışındadır. Dünyayı terör kuşatmasından, terörün ateş çemberinden insanlığın büyük bilgeleri kurtaracaktır. Dağların zirveleri nasıl bir birlerini görür ve bilirlerse, dünyanın gelmiş geçmiş büyük bilgeleri de birbirlerini sever ve sayar.

*

Görünmeyen dünyanın bilgeleri ne kadar büyükse, görünen dünyanın bilgeleri de o kadar büyüktür. Her iki dünyanın büyükleri ise, hepsinden büyüktür. “İkiliği bir yana bıraktım gördüm ki, her iki dünya da birdir” diyen Mevlana, iki dünya bilgelerinin başında gelir. Mevlana insanlık tarihinin bilgelik zirvesidir. İnsanlığın bilgelik birikimi içinde Mesnevi'de ele alınmamış, ayrıntısına inilmeden tartışılmamış hiçbir olgu yoktur. Dünya terörden çıkış yolunu, Mesnevi okuyarak bulacaktır. Mesnevi iki dünya barışının yol haritasıdır.

*

Güvenlik Konseyi'nin beş üyesi arasındaki soğuk savaşın, Ortadoğu'da sıcak savaşa dönüşmesi, direniş hareketlerine intihar saldırıları gibi, hiçbir dinde yeri olmayan, ölüm saçan, dehşet verici yeni yöntemler kazandırdı. Avrupa'nın yabancısı olmadığı, Ortadoğu'da süreklilik kazanan intihar saldırıları, Doğusu ve Batısıyla, bütün bir dünyayı, bir anlam ve bir değer krizine sürükledi. Bütün dünyanın, Mevlana gibi, düşmanları dostlara, arkadaşları kardeşlere dönüştürecek, büyük bilgelere ihtiyacı var.

*

Birbirini izleyen ekonomik, siyasal ve kültürel krizler ve intihar saldırılarıyla, sarsılan dünya; doğmuş ve doğacak, bütün Ademoğullarına kardeşlik bilinci kazandıracak, bir saygı, bir sevgi, bir barış devrimi bekliyor. Beklenilen devrim, “yeni sözler söyleme” devrimidir. Aydınlanma döneminden bu yana, bütün dünyada sürekli tekrarlanan sözler, tedavülden kaldırılan paralar gibi, bütünüyle geçerliliğini yitirmiştir. Bilinmeyen kare dünya, bilinen küre dünya değildir.

*

Mesnevi tarih içinde bulanmadan donmadan, yitirilen sonsuzluk denizine akan, bilgi ve bilgelik ırmağıdır.

*

Dünyanın her kentinde “Açık Mesnevi” üniversiteleri kurulmalıdır.

*

Dünyada adına akademi kurulan tek kitap Mesnevi'dir.

*

Mevlana “gebe bırakan söz”ün en büyük ustasıdır.

*

Terörün ateş çemberini Mesnevi parçalar.

*

Mesnevi keramet değil feragat kitabıdır.

17 Ekim 2016, 12:34

BAĞDAT İLE ŞAM ARASINDA SÖZ İSTANBUL'UNDUR

Bu yazı daha önce 11.10.2016 tarihinde de yayımlanmıştı.

============================================= Endonezya''dan Fas''a kadar geniş bir coğrafyaya yayılan İslam ülkeleri, dünyanın orta kuşağını oluştururlar. Müslüman ülkeler, Kuzey''in yüksek gelirli ülkeleriyle, Güney''in düşük gelirli ülkeleri arasında en büyük ve en etkili denge gücüdürler. İslam dünyasında savaş olursa, dünyada barış olmaz. Bütün savaşları durdurmak isteyen ülkeler, Müslüman ülkelerdeki barış hareketlerini desteklemek zorundadırlar.

*

Bağdat ve Şam'ın İstanbul'da buluşması, savaş kuşağı İslam dünyasının barış kuşağı İslam dünyasına dönüşmesinde, atılmış çok önemli bir adımdır. Türkiye Ortadoğu''dur, Ortadoğu Türkiye''dir. Dört yanındaki ülkelerle sınırlarını kaldırarak, ekonomik yapıları zenginleştiren Türkiye, dünya barışının, başka ülkeler tarafından yeri doldurulması mümkün olmayan, en güçlü güvencesidir. Ortadoğu''da Araplarsız savaş, Türklersiz barış olmaz. Yol barış isteyenlerin yoludur.

*

Müslüman ülkelerdeki savaşların ve sivillere yönelik intihar saldırılarının kaynağında, Batı dünyası var. Batı ülkeleri, İslam dünyasındaki demokrasi düşmanı dayatmacı yönetimleri destekleyerek, hem İslam dünyasına, hem de demokrasiye ihanet ettiler. Batılılar bağımsızlık savaşlarıyla, terörist eylemleri arasındaki sınırları birbirine karıştırdılar. Batılıların, başka açık kapı bırakmayan, baskı politikalarına karşı cevap olan intihar saldırılarıyla, Ortadoğu kan gölüne dönüştü.

*

Mısır''dan Endülüs''e kadar bütün insanlığın ortak kaynağı olan, bilimsel ve teknolojik birikimi değerlendirerek, Batı dünyası son iki yüzyılda, geçmişte benzeri olmayan, büyük bir zenginliğe kavuştu. Zengin Kuzey ülkeleri ulaştıklarını üretim gücünü, dünyaya barış getirme yolunda kullanabilirlerdi. Ancak, mısırlıların Nil''in sularından yararlanarak ulaştıkları üretim güçlerini, piramitleri inşa ederek, yok etmeleri gibi, Batılılar da zenginliklerini dünya savaşlarında yok ettiler.

*

Bağdat,Şam ve İstanbull'un el ele vermesi, önce Ortadoğu''da, ardından Kafkaslar ve Balkanlar''da çıkar odaklı dış politikadan, etik odaklı dış politikaya geçişin miladı olmalıdır. Son yüzyıllardaki savaşlarda milyonlarca insan hayatını kaybetti. Ancak savaşlarda tarafların kazançlarının toplamı, ölen suçsuz insanların hayatlarının karşılığı değildir. Bu bağlamda, insanlık tarihi içinde, suçsuz insanların ölmediği bir savaş neredeyse yoktur. Her ülke barışa katkıda bulunarak, kanlı ellerini temizlemelidir.

*

Ortadoğu''nun yol gösteren kutup yıldızı, savaş değil, barış olmalıdır. Savaş isteyen devletler, savaşın bedelini, kendileriyle birlikte bütün dünyaya ödetirler. Devletler barışa hizmet ederek büyürler. Dünyada defteri kapanmayan güçlü devlet, savaştan önce barışa hizmet eden devlettir. Yol savaş isteyenlerin yolu değildir.

*

Dış politikanın olduğu kadar iç politikanın da odak noktasında, savaş peşinde koşanlardan daha çok barış peşinde koşanlar vardır. Savaş peşinde koşanlar savaş, barış peşinde koşanlar barış bulur.

*

En iyi devlet en az savaş yapan devlettir.

*

Savaş eken devlet ölüm biçer.

*

Güçlü olan devlet savaş Yorum

17 Ekim 2016, 12:39

SAVAŞ ÇAĞINDA GENÇLER TERÖR VE ŞİDDET

Bu yazı daha önce 12.10.2016 tarihinde de yayımlanmıştı.

=========================================== Savaş çağında ,akıntı ve şiddet toplumunda insanların sahip oldukları ile sahip olmaya şartlandırıldıkları arasındaki fark, günümüzde büyük boyutlara ulaşmıştır. Dünyanınn varlıklı kesimleri, ele geçirdikleri zenginliklerin hesabını vermenin değil, başkalarının sahip oldukları zenginliklerin hesabını sormanın peşindeler. Batı dünyasının haksız kazanç ve ucuz doğal kaynak peşine düşmesi, hayatın her alanında şiddet eylemlerini hızlandırmaktadır.

*

Dünyanın her yerinde ekonomik, siyasal ve kültürel bunalımlara ilk tepkiler üniversitelerden gelir. Çünkü gençler, kolay inanırlar, uzun vadeli düşünmezler ve çoğu zaman da hayalleriyle gerçekleri birbirine karıştırırlar. Hepsinden önemlisi kısa dönemde gençlerin kaybedecekleri bir şeyleri yoktur. Bu yüzden, bütün dünyada kitle hareketlerinin öncülüğünü gençler yaparlar. Nerede bir protesto eylemi varsa, orada mutlaka gençler vardır.

*

“Kültür ve Sanayileşme” kitabımızdaki “Kitle Kültürü ve Gençler” başlıklı konuşmamızda vurguladığımız gibi, bütün dayatmacı yönetimler güçlerini propoganda ve gençlerden almışlardır. Lenin, “Önemli olan bütün toplum katlarında kargaşa çıkarmak ve propaganda yapmaktır”, Hitler “Propaganda iktidarı elde tutmamızı sağladı, dünyayı fethetme imkanını da bize propoganda verecektir” derken, dünyaya dehşet saçan, iki dayatmacı yönetimin ana dinamiklerini ortaya koymaktadırlar.

*

Şiddet değil, eylem yanlısı olan gençler iktidar peşinde koşan dayatmacı yönetimler tarafından yalnız bırakılsalar, hiçbir çıkar gözetmeden, daha doğru düşünürler ve daha doğru adımlar atarlar. Çünkü, onların iktidar beklentileri yoktur. Ayrıca gençler, konumları gereği, toplumun diğer kesimlerine göre, toplumsal sorunlarla daha iç içedirler. Ancak gençler, kolay aldanırlar, uyarılara açıktırlar ve rüya peşinde koşmaya çok yatkındırlar.

*

Genellikle gençlerin eylemlerinin arkasında, iktidar susuzluğu çeken, politikacılar vardır. Türkiye''nin yakın tarihinde açıkca görüldüğü gibi, ne zaman, sorumsuz, düzensiz ve şiddet odaklı öğrenci ve terör hareketleri olmuşsa, peşinden darbeler gelmiştir. Dünyanın bütün ülkelerinde, dayatmacı yönetimler, gençlerin eylemlerinin arkalarına gizlenerek, devlete el koymuşlardır. Darbeciler güçlerini ordulardan önce gençlerden alırlar.

*

Gençlerin iktidarları uyarmaları, şiddet yanlısı değil, eylem yanlısı olmalarına bağlıdır. Çünkü dünyanın neresinde olursa olsun, şiddet eylemlerinin peşinden daha büyük şiddet eylemleri gelir. Şiddette, hiçbir gençlik hareketi, güvenlik güçleriyle başa çıkamaz. Şiddet nereden gelirse gelsin, kimseye fayda sağlamaz.

*

İktidarları şiddet eylemleri değil, protesto eylemleri sarsar. Gençler şiddetle değil, sıradışı eylemlerle dikkat çekerler. Eylem yapmak demek, yakıp yıkmak demek değildir.

*

Eylem yapan var olur, var olan eylem yapar.

*

Düşüncesiz eylem, eylemsiz düşünce olmaz.

*

Seçmek en büyük eylemdir.

17 Ekim 2016, 13:04

ORTADOĞU'NUN BAŞKENTİ İSTANBUL'DUR

======================================== Clinton birleşen Almanya''nın yeni başşehri Berlin''de yaptığı konuşmada, Türkiye''nin AB''ye tam üye olması gerektiğini vurguladı. Washington, Türkiye''nin Brüksel''de yer alması için Ankara''dan çok daha fazla diplomatik gayret gösteriyor.

*

Amerikan yönetimi, Türkiye''nin AB''ye katılmasıyla, Avrupa ile birlikte kendi sınırlarının Çin''in içlerine kadar genişleyeceğini biliyor. Batılılar bütünüyle terk etmek zorunda kaldıkları Asya''ya Türkiye aracılığıyla yeniden dönecekler.

*

Türkiye ise, geçen yüzyılın başında çekildiği Avrupa''ya hiçbir engelle karşılaşmadan girebilme hakkını elde edecek. Ayrıca, AB Ankara''yı ekonomik, siyasal ve sosyal açıdan yeniden yapılanmaya zorlayacak.

*

Dünyadaki gelişmeler, Türkiye''deki devlet örgütünün bütün kurum ve kuruluşlarıyle yeniden yapılanmaya zorluyor. Devlet örgütünde köklü değişikliklerin yapılması, Ortadoğu insanının talebi. Ortadoğu'da devlet, millet, kültür ve bağımsızlık kavramlarının dünyadaki gelişmeler ışığında yeniden yorumlanması gerekir.

*

Köklü bir dönüşümün yolu, Türkiye''de Ankara''dan değil, İstanbul''dan açılır. Bu yüzden, mevcut anayasanın bütünüyle elden geçirilmesi gerekir. Sezai Karakoç''un her fırsatta vurguladığı gibi, ilk adım olarak, İstanbul yeniden başşehir yapılmalıdır. Bunun için de Anayasa''nın değişmesi gerekir.

*

Brüksel''in hem Belçika''nın, hem de AB''nin başşehri olduğu gibi, İstanbul da Türkiye ile birlikte Türk ve İslam dünyasının başşehri olmalı. Bakü, Taşkent, Aşkaabat, Saraybosna, Kahire, Tahran ve Beyrut Ankara''dan daha çok İstanbul''a kulak verir.

*

İstanbul, eski Atina ve Roma gibi antik medeniyetleri değil, yaşayan bir medeniyeti temsil eder. Bu yüzden, İstanbul, Atina ve Roma gibi tükenmemiş, tüketilmiştir. Tükenen bir medeniyet yeniden hayat bulamaz. İslam gibi sağlam kaynaklara sahip bir medeniyet ise kolaylıkla yeniden dirilebilir.

*

Almanya iki büyük savaştan sonra, yeniden yapılanarak, dünyanın, en büyük ekonomilerinden biri haline gelmesini bildi. Berlin duvarının yıkılmasıyla Almanya''nın ilk yaptığı iş, başşehri Bonn''dan Berlin''e taşımak oldu. Çünkü Almanya''nın kültür ve medeniyet merkezi Berlin''dir. Berlin''siz bir Almanya düşünülemez.

*

Aynı şekilde Türkiye''nin kültür ve medeniyet merkezi Ankara değil İstanbul''dur. İstanbul''suz bir Türkiye AB ülkeleri arasında çok zayıf kalır. Türkiye İstanbul olmadan kültürel alanda olduğu gibi, ekonomik alanda da bir varlık gösteremez.

*

İstanbul''la Avrupa, Rönesans''ta Endülüs''te bulduğu kaynağı yeniden keşfetme imkanına kavuşacak.

*

İstanbul Türkiye ile birlikte AB''ye de büyük bir dinamizm kazandır.

*

İstanbul iki kıtanın, iki denizin, iki medeniyetin merkezidir.

*

Bağdat,Şam,Konya,Kurtuba birikimiyle İstanbul'dadır.

*

Mekke,Medine,Kudüs İstanbul'da buluşur.

*

İstanbul kutlu şehirlerin özetidir.

18 Ekim 2016, 11:12

MESNEVİ ETKİSİ CAN VERİR HAYAT KAZANDIRIR

=============================================== Anadolu insanının düşünce ve eylem dünyasında, Mevlana''nın doldurulamaz bir yeri ve vazgeçilemez bir önemi vardır. Türklerin bin yıllık anavatanı Anadolu''nun, taşı ve toprağı Mesnevi ile yoğrulmuştur. Mesnevi kıyısız bir denize benzer, okuyan herkes onda kendini görür, kendini bulur. Mesnevi yağmur gibidir, Anadolu toprağına canlılık kazandırmış ve verimli kılmıştır. Mevlana, iki dünyayı birbirinden ayırmayanların ve iki dünyada da, güzel olmak isteyenlerin sultanıdır.

*

Mesnevi dünyada Peygamber sevgisinde yok olanların kitabıdır. Peygamber''i sevenler Allah''ın sevgisini kazanırlar. Allah''ın sevgisini kazananlar, hayatın ekonomik, siyasal ve kültürel boyutunda, Malcolm Gladwell''in “Outliers” kitabında vurguladığı “Matta Etkisi” gibi, bir “Mesnevi Etkisi” kazanırlar. Çünkü Allah sevdiği insanın düşünen aklı, seven gönlü, gören gözü ve üreten eli olur. Mesnevi Etkisi, Yunus Etkisi''ne dönüşür: Sevenler sevilirler.

*

Mesnevi Etkisi''nin bilincinde olan Anadolu insanı, Buhara''dan Budapeşte''ye kadar ezan okunan şehirleri, Mesnevi okunan dergahlarla donatmıştır. Mesnevi kültürüyle yoğrulanlar, gökyüzünün zenginliklerini, yeryüzüne taşırlar, gökyüzünden alırlar, yeryüzüne verirler. Onların bir elleri gökyüzüne, bir elleri yeryüzüne dönüktür. Onlar hayatın her alanında, tüketen el olmaktan önce üreten el olmaya önem verirler.

*

Osmanlı coğrafyasında Türklerin şehirlerinin odak noktasında “bahçe biziz gül bizdedir” ya da “arı biziz bal bizdedir” diyen dergahlar vardır. Gül yetiştirilen dergahlarda, el emeği, göz nuru ve alın teriyle harmanlanır. Üç kuşağın birlikte yaşadığı şehirlerde aile toplumun, çarşı ekonominin omurgasını oluşturu. Şehirlerin, çarşı ve pazarlarında yalınlık alınır, yalınlık satılır, yalınlıktan terazi tutulur, yalınlık yalınlıkla tartılır.

*

Büyüklerin saygı, küçüklerin sevgi gördükler dergahlarınçevresinde yardımlaşma ve dayanışma doruk noktasına ulaşır. Olumlulukları özendirmek, olumsuzlukları önlemek, yaşı ve işi ne olursa olsun, herkesin görevidir. Mesnevi Etkisi, iyilikleri çoğaltmada, doğru orantılı yönde, kötülükleri azaltmada ise, ters orantılı yönde kendin gösterir. Mesnevi yalınlıkta yarışma olmadan, derinleşme olmaz, diyenlerin kitabıdır.

*

Mesnevi Etkisi''nin yoğunlaştığı şehirler, donmadan akarlar, değişmeden değişirler, çirkinleşmeden güzelleşirler ve kötüleşmeden iyileşirler. Mesnevi''nin derinliklerine inenler, hayatın değişmeyen boyutunda değişen boyutu, değişen boyutunda da, değişmeyen boyutu yakalamasını bilirler. Onlar dünün dünle geçip gittiğini gördükleri gibi, yarının da yarınla geleceğini öngörürler. Onların çarşılarında geçmişin ürünlerinden daha çok geleceğin ürünleri alınır ve satılır.

*

Dergahlarında Mesnevi okunan şehirlerde, çarşılar denizlere, insanlar gemilere benzerler. Gemieri sağlam olan toplumların, çarşıları sağlıklı olur.

*

Gemilerdeki sular değil, denizlerdeki sular hayat kaynağıdır.

*

Gemisiz deniz yararsız, denizsiz gemi anlamsız olur.

*

Deniz gemisini, Mesnevi Etkisi''nde bulur.

18 Ekim 2016, 11:27

ORTADOĞU OSMANLI ORTADOĞU'SUNU ÖZLÜYOR

========================================================= Dil, tarih ve coğrafyanın derinliklerine inmeden, Ortadoğu'nun, ekonomik, siyasal ve kültürel zenginliklerinin değerini kavramak mümkün değildir. İnsanlık tarihi içinde, Ortadoğu'nun yeri doldurulamaz bir önemi vardır. İnsanlığın düşünce ve eylem serüveninde kutsal kültür adına ne varsa hepsi Ortadoğu kaynaklıdır. Ortadoğu dinlerin, dillerin ve ırkların birlikte yaşadığı, birbirine karıştığı, yerüstü ve yeraltı kaynaklarıyla, çekim merkezi olmuş, zengin bir coğrafyadır.

*

İslam'ın ilk yıllarından, Romalılar, Emeviler, Abbasiler, Selçuklular, Eyyübiler, Mısır Memlukları ve Osmanlı dönemlerine kadar Ortadoğu, stratejik ve kültürel önemini hep korumuştur. Kendisini Ortadoğu'nun “hakimi” değil “hadimi” olarak gören, Yavuz Selim'le Suriye, Hicaz ve Mısır Anadolu ile bütünleşti. Beyrut, Şam ve Kahire; Üsküdar ile Mekke, Eyüp ile Medine, Kadıköy ile Kudüs kapısı olan İstanbul'un güvencesi altına alındı. Ortadoğu'da 1517'de başlayan “Osmanlı Barışı”, 1917'ye kadar fasılasız dört asır sürdü.

*

Üst düzey yönetimde etnik köken gözetmeyen, kimseyi dinini ve dilini değiştirmeye zorlamayan Osmanlı insanının gücü; “Sinan akıllı” ve “Yunus gönüllü” olmasından kaynaklanır. Osmanlı insanı gittiği her yerde “Ya sinan ya Yunus” değil, “hem Sinan hem Yunus” olmayı bilmiştir. Bu yüzden, Ortadoğu ve Balkanlar en başta olmak üzere, Osmanlılar gittikleri her coğrafyayı; çarşılar, çeşmeler, camiler, dergahlar, hamamlar ve hanlarla donatarak, ekonomik ve kültürel hayata büyük bir canlılık kazandırdılar.

*

Yüzyıl önce, Birinci Dünya Savaşı'nın sonunda, Osmanlıların Ortadoğu'dan çekilmesiyle, açgözlü Avrupalılar Amerika'nın altınlarına hücum eder gibi, Ortadoğu'nun petrollerine hücum ettiler. Sahip oldukları petrol yataklarına göre; Ortadoğu coğrafyası, kaynaklarına kolay el konulabilecek, küçük devletlere bölündü. İngilizler Almanya'dan sürülen Yahudilere, bir vatan bulmak amacıyla, Filistin'de İsrail devletinin kurulmasına öncü oldular. Birbirinden ayrılmaz ikili Amerika ve İsrail, el ele vererek, Ortadoğu'yu dehşet verici bir kan gölüne çevirdi.

*

Türklerin tarihinde ve hafızasında çok canlı ve çok güncel olan Ortadoğu, yüzyıl sonra yeniden dünya güçlerinin, hesaplaşma ve doğal kaynakları paylaşma coğrafyası oldu. Amerika Osmanlı insanının yüzyılların içinde inşa ettiği ve özenle koruduğu barış ortamını dinamitledi. İsrail'in peşine takılarak, bütün bir Ortadoğu'yu Balkanlaştırdı. Ortadoğu ülkeleri, birbirlerinden nefret eden, birbirleriyle kanlı bıçaklı olan Balkan ülkeleri oldular. Dünyanın yeraltından kültür fışkıran coğrafyası, gökyüzünden ölüm yağan coğrafyaya dönüştü.

*

Ortadoğu'nun simgesi Kudüs, dünyanın “Açık Hava Müzesi” ve kutsal kültürün “Açık Öğretim Üniversitesi”dir. Bunun için Kudüs, Osmanlı insanın elinde, bütün sorunları çözen ve kapalı kapıları açan bir altın anahtar olmuştur. Kudüs peygamberler şehridir. Osmanlılar kendilerini Kudüs'ün sahipleri olarak değil, koruyucuları olarak gördüler. Kudüs'ün sahipleri peygamberlerdir. Kudüs'te kan dökenler döktükleri kanda boğulurlar.

*

Ülkelerin birbirleriyle savaştığı, canlı bombaların ölüm yağdırdığı Ortadoğu'da, Osmanlı unutulmaz, aranır ve özlenir.

*

Osmanlı Devleti'nin en büyük zenginliği “Adalet Dairesi”ne odaklanan adil yönetimidir.

*

Osmanlı insanı “senin dinin sana benim dinim bana” demesini biliyordu.

*

Adalette hiçbir devlet başkanı Neçaşi'den geri kalmamalıdır.

*

Adil yönetilen her ülke hher aydının ikinci vatanıdır.

*

Barışın en önemli güvencesi aydınlardır.

*

Barış aydının kendisidir.

18 Ekim 2016, 11:34

PARAMPARÇA OLAN ORTADOĞU BÜYÜK BİR YANGIN ALANINA DÖNÜŞTÜ

============================================================= Eskiden savaşlar yalnızca birbirleriyle savaşan ülkeleri yakar yıkardı. Şimdi savaşlar birbirleriyle savaşsın savaşmasın, bütün ülkeleri yakıp yıkıyor. Rusya'nın Afganistan'ı, Amerika'nın Irak'ı işgal etmesinden bu yana, İslam dünyasında milyonlarca insan hayatını kaybetti. Kendini yenilemekte geç kalan son büyük Müslüman devlet Osmanlı'nın, Anadolu'ya çekilmesinden sonra, İslam dünyası paramparça oldu. İran ve Irak savaşında olduğu gibi, Ortadoğu ülkeleri savaşlarda, bir birlerine en büyük zararı verdi. Petrolden gelen savaşa gitti.

*

İslam medeniyeti, dünyanın yaşayan en köklü, en güçlü medeniyetlerinin başında gelen, iki dünya medeniyetidir. İslam tarihinin dinamikleri kavranılmadan dünya tarihinin dinamikleri kavranılmaz. Müslüman ülkeler, Endonezya'dan Endülüs'e kadar, dünyanın doğal kaynaklarının toplandığı, bereketli orta kuşağı oluşturur. Ortadoğu dünyanın ekonomik, siyasal ve kültürel “adalet terazisi”dir. İster Rusya, ister Amerika, ister İngiltere olsun, Ortadoğu'da savaşan, başını arı kovanına sokar, savaşı kendi ülkesine taşır. Ortadoğu'da silahla yaşanmaz.

*

Yirmibirinci Yüzyıl'ın başında, yalnızca Ortadoğu değil, bütün dünya zembereğinden boşalmış, mekanik bir saat gibi, akrep ve yelkovanı çılgınca dönüyor, kriz üstüne kriz, savaş üstüne savaş üretiyor. Dünyada krizler, savaşları, savaşlar krizleri tetikliyor. Ne dünya Ortadoğu'yu anlıyor, ne de Ortadoğu dünyayı, dünya Ortadoğu'ya, Ortadoğu da dünyaya uyum sağlamakta, ayak uydurmakta zorlanıyor. Sınav soruları çalışılmayan yerlerden geldi diye, hem dünya, hem de Ortadoğu, “adalet terazisi”ne, gereken özeni göstermiyor.

*

Yunan ve Roma'dan beslenen Batı dünyasının, “Bırakınız yaksınlar, bırakınız yıksınlar” ya da “Bırakınız ölsünler, bırakınız öldürsünler” diyen paradigmasıyla, ne dünyaya, ne de Ortadoğu'ya barış getirilir. Bu bağlamda, seküler Batı dünyasının, Ortadoğu'nun kutsal kültürüne, yakıp yıktığı kutlu kentlerine, her zamankinden çok daha fazla ihtiyacı var. Metafizik dünyaya bütünüyle kapalı seküler Batı'nın, tarihte silinmez izler bırakan, iki Amerika yağmalamasını, Ortadoğu'da tekrarlaması mümkün değildir. İslam medeniyeti, en sonda gelen, ancak en başta olan, yaşayan bir medeniyettir. Ortadoğu savaştan ne kadar etkilenirse, etkilendiğinden çok daha fazla etkiler.

*

Seküler Batı dünyasının metafizik temel kaynaklarının, ne kadar yüzeysel olduğu Ortadoğu'da açıkca görüldü. Batı dünyasının son yüzyılda, Ortadoğu'nun petrolleriyle ulaştığı zenginlik, güneş karşısındaki kar gibi eriyor. Göklere isyan edercesine yükselen gökdelenler, büyük alışveriş merkezleri, şehirleri işgal eden fabrikalar, Çin karşısınad tek tek boşalıyor. Batı'da finansal krizleri, kültürel krizleri izliyor. Avrupa ülkeleri işgal ettikleri, Ortadoğu ülkeleri tarafından işgal ediliyor. Her Batı ülkesinde, yen ibir Ortadoğu inşa ediliyor.

*

«“Adalet terazi”si, Pisagor'un ters çana benzeyen altı delik ancak içindeki su dökülmeyen, “adalet kupası”na benzer. Aç gözlülük yapılır da, su sınır çizgisini aşarsa, kupadaki suyun tamamı dökülür. Batı Ortadoğu'da yol açtığı göç dalgalarına sınırlarını kapamada, sınırları aşarsa, kupada suyun tamamının yitirilmesi gibi bütün sınırlarını bir bir yitirir.İngiltere Pakistanlaşır, Fransa Cezayirleşir, Almanya Türkiyeleşir, Rusya Suriyeleşir.

*

Yirminci Yüzyıl'ın Hitler'i gibi, nerede durulacağını bilmeyen Yirmibirinci yüzyılın Hitler'leri, Ortadoğu'da milyonlarca insanı, ükelerinden, şehirlerinden, evlerinden ve işyerlerinden kopardılar.

*

Nasıl çürüyen bir dişteki ağrı, bütün bedene yayılırsa, sınırların birbirine karıştığı dünyada, bir ülkenin savaşı da, bütün dünyaya yayılır.

*

Batı Ortadoğu'ya petrole giderken evindeki arabayı Çin'den alacaktır.

*

Ortadoğu'nun canalıcı sorunları Batı'nın getirdiği çözümlerdir.

*

Adaletin terazisini parçalayan, ülkesini parçalar.

*

Ortadoğu'da kan dökenlerin kanı dökülür.

18 Ekim 2016, 21:28

KÜLTÜRSÜZ ŞEHİR ŞEHİRSİZ KÜLTÜR OLMAZ

======================================== Türkiye’de ellili yıllarda büyük bir ivme kazanan şehirleşme olgusu ekonomik, siyasal ve kültürel yapıda köklü dönüşümlere yol açtı. Şehirler ekonomik gelişmenin olduğu kadar kültürel zenginleşmenin de lokomotifi oldu.

*

İbn Haldun’un Mukaddime’de “köy” ve “şehir” karşılaştırmasında vurguladığı gibi, şehirler talebi talep de arzı artırır. Bu yüzden, her ülkede şehirler gelişmişliğin sürükleyici gücü ve simgesi olarak görülür.

*

Londra nasıl İngiltere’nin özü ve özeti ise, İstanbul da Türkiye’nin özü ve özetidir. İstanbul yirmi milyonu yaklaşan nüfusuyla küçük bir Türkiye’dir. İstanbulsuz bir Türkiye hem ekonomik hem de kültürel açıdan çok yoksul olurdu. Çünkü şehirsiz güçlü bir ekonomik yapı olmadığı gibi, sağlam bir kültürel doku da olamaz.

*

Şehirler sundukları ekonomik, siyasal ve kültürel imkanlarla tarihin her döneminde çekim merkezi olmuşlardır.Türkiye’de zorunlu göç sonucu ortaya çıkan şehirler hem sorun, hem de çözüm kaynağıdır. Kültürel dengesizlik, işsizlik, gecekondulaşma, altyapı hizmetlerinde aksama, çevre bozulması, gelir dağılımdaki eşitsizlik, sosyal çözümleme, denetimsizlik ve kültürsüzleşme gibi sorunlar şehirlerde yoğunlaşır.

*

İnsanlar sorunlarla karşı karşıya gelmeden, bir arayış içine girmedikleri için, şehirler aynı zamanda çözüm üretme ortamlarıdır. Şehirlerin sorunları gibi, imkanları da büyük olur. Bunun için, Anadolu kültüründe çevreden merkeze doğru gitme özendirilir. Çünkü çevre statik, merkez dinamiktir. Çevreden merkeze emek ve hammadde, merkezden çevreye de hizmet ve ürün gider.

*

Çevrede üretilen ürün ve hizmetin katma değeri düşüktür. Merkezde üretilen ürün ve hizmetin katma değeri ise, çevreden çok daha büyüktür. Bu yüzden, merkezlerin ekonomileri çevreden daha güçlü ve daha sağlam olur.Merkezler, daha doğrusu şehirler, büyüdükçe, belediyelerin sorumlulukları da artar.

*

Belediyelerin başarılı olabilmesi için, yerel yönetim sınırları içinde yaşayan, yaşı, cinsiyeti ve mesleği ne olursa olsun, herkesin yönetime katılması gerekir. Kuşkusuz yerel yöneticilerin şehirlerinde yaşayan herkese hizmet götürmesi zorunludur.

*

Şehirlerde hizmetlerin karşılığını bulabilmesi için, belediye sınırları içinde yaşayan herkesin de yerel yöneticilere yardımcı olması büyük önem taşır.

*

Yerel yönetimlerde güç ve başarı büyük ölçüde paylaşmasını bilme kültürüne dayanır.

*

Şehirler ağaçlara benzerler, ağaçlar gibi büyümelidirler. Ağaçsız yapı, yapısız şehir olmaz.

*

Katılımcı demokrasi, katılımcı yerel yönetim ister.

*

Yerel yönetimler demokrasinin beşiğidirler.

*

Demokrasi yerel yönetimlerin türevidir.

19 Ekim 2016, 12:55

İslam iki dünya medeniyetidir.İki dünyaya birden odaklanır

İslam iki dünya medeniyetidir.İki dünyaya birden odaklanır. Anadolu insanını kültürünün özü Tasavvuf,Tasavvuf'un özü sohbet,sohbetin özü şiirdir. Tasavvuf'la hayatın şiirini yakalayanlar iki dünyada birden kurtuluşa ererler. "TASAVVUF ve GÖRÜNMEYEN ÜNİVERSİTE"üzerine Recep Garip ile yaptığımız ve çok sevilen ve okunan söyleşi: =================================================== SORU: Sizin çok sevilen kitaplarınızdan biri de "Görünmeyen Üniversite"dir. Siz bir üniversite öğretim üyesi olarak "görünen" ile "görünmeyen" üniversite arasında nasıl bir bağ kuruyorsunuz? =================================================== CEVAP: İnsanın "gözünün görür", "elinin tutar" ve "ayağının yürür" hale gelebilmesi için ruhunun derinliklerine doğru uzun bir yürüyüşe çıkması gerekir. Bunun için de insanın "görünen" üniversitelerden daha çok "görünmeyen üniversitelerde öğrenmeyi öğrenmesi gerekir. Çünkü öğrenme beşikten mezara kadar devam eden kesintisiz bir süreçtir. Bir insan gönlünün derinliklerindeki incileri toplamasını başaramazsa, ruhunu güzelleştiremediği gibi çevresini de zenginleştiremez.

*

Ruh döviz kurlarıyla değil, şiirle beslenir. Şiirsiz bir toplum ruhsuz bir toplumdur. Şiiri yakalamak için, görünen dünyayla görünmeyen dünyayı bir bütün olarak görmesini bilmek gerekir. Nasıl çekirdeğin ağaç olmak ün toprak ve suya ihtiyacı varsa, insan da gönlünü zenginleştirebilmek için üniversite ve öğrenime ihtiyaç duyar.

*

Öğrencileriyle büyük bir "Görünmeyen Üniversite" olan Mevlana, öğrenimi suya, insanı ağaca benzetir. Ağaç suyla dallanıp budaklanırsa, insan da öğrenimle iç ve dış dünyasını zenginleştirir. Bunun için görünmeyen üniversiteler çekirdekte ağacı, ağaçta da çekirdeği gören, büyük bir değiştirici ve dönüştürücü gücün kaynağıdırlar.

*

Görünmeyen üniversitelerin başında Son Peygamberimiz ve onun mirasçılarının olduğu,Doğu'dan Batı'ya bütün dünyaya yayılan büyük bir öğrenim kurumları zinciridir. Eklenen yeni halkalarla bu zincir, kıyamete kadar varlığını ve etkinliğini sürdürecektir. Öğrenim çok boyutlu bir süreç ve çok boyutlu bir eylemdir. İki ana boyutunu bilim ve sanat oluşturur.

*

Bilim görünen dünyanın sırlarını çözmeye çalışırken, sanat da görünmeyen dünyanın sırlarını çözmeye çalışır. Bilim ve sanat görünen ve görünmeyen dünya gibi, bir bütünün iki yarısıdır. Sanatsız bilim, bilimsiz sanat olmaz. Çünkü sanatsız bilim yüzeysel, bilimsiz sanat da yoksul olur.

*

Bilimin gelişip zenginleştiği dünyada tabiatın ilkeleri geçerlidir. Bu dünyanın bilgisi görünen üniversitelerde büyütülür. Bu alanın bilgileri deney ve gözleme dayanır. Ayrıca, bu bilgiler zaman içinde hem değişir hem de gelişirler.

*

Sanatın dünyasında ise tabiat ötesi alan önemlidir. Bu alanın bilgileri görünen üniversitelerden kaynaklanır. Onların haber kaynaklarının başında peygamberler gelir. O dünya Kutsal Kitaplarda beslenir.

*

Kutsal Kitaplar hem görünen hem de görünmeyen dünyaları aydınlatır. Çünkü onlar akıl üstü, ancak akıl dışı değildirler. Bu yüzden onların ışığını söndürmeye kimsenin gücü yetmez. =============================================== SORU: "Görünmeyen Üniversite"nin yazılma öyküsünü anlatır mısınız? Bu kitap nasıl ortaya çıktı? ==================================================== CEVAP : "Görünmeyen Üniversite" benim sevilen kitaplarımın başında gelir. Yakınlarda onuncu baskısını yapıldı. Kitabın temeli Mehmet Zahid Kotku'nun ölümü dolayısıyla yazılan biyografik bir yazı oluşturdu. Bu yazı ilk defa Mavera'da yer aldı. Kitabın ismi bu kısa biyografik incelemeden geliyor.

*

Söz konusu kısa incelemenin hazırlanmasında Cahit Zarifoğlu çok etkili oldu. M.Z.K.'yu en yakından sen tanıyorsun, Mavera'da mutlaka onu anlatan bir yazı olmalı, senin onunla ilgili yazı gelmeden dergi çıkmaz" demişti. Yazıyı okuduktan sonra da "Günümüzde Tasavvuf'un basit, yalın ve gösterişten uzak yaşama tarzı olduğun bundan daha güzel anlatılamazdı" yargısına varmıştı.

*

Zarifoğlu'nun özendirmesiyle M.Z.K. ile ilgili yazıyı çok kısa zamanda yazmak zorunda, kaldım. Çünkü Zarifoğlu'nun yanında Rasim Özdenören ile birlikte Erdem Bayezıt da vardı. Ben onların her üçüne de şükran borçluyum. Çünkü bu küçük inceleme çok sevildi. Mavera'da yayınlanır yayınlanmaz. Yeni Devir gazetesinde bir dizi olarak yeniden yayınlandı.

*

Mavera ve İslam dergilerinde Tasavvuf ve tüketime ilişkin yazıların bir araya getirilerek, yeniden düzenlenip ve genişletilmesinden "Görünmeyen Üniversite" kitabı ortaya çıktı.Basılmadan önce kitabın hazırlıklarını gören Prof.Dr. Esad Coşan, "Kitap "İskenderpaşa Dergahı"nı Tasavvuf literatürüne kazandırır" diyerek kitabın yayınlanmasını teşvik etti.

*

"Görünmeyen Üniversite" tüketim toplumunda Tasavvufun işlevini ortaya koymada öncü bir çalışma oldu.Türkiye'ninBatı kültürünü içselleştirmede de Tasavvuf'un yerini belirleyecek çalışmalara bir hareket noktası oluşturdu.

*

"Görünmeyen Üniversite" Türkiye'deki Tasavvuf kültürünü uluslar arası akademik çevrelere taşıdı. Prof. Dr. Şeref Mardin, Doç. Dr. Emin Yaşar Demirci, Prof.Dr. Hakan Yavuz ve Ruşen Çakır çalışmalarında bu kitaptan yararlandılar.

*

================================================== SORU : Büyük Doğu, Diriliş, Edebiyat ve Mavera gibi kültür ve sanat dergilerini de bir "Görünmeyen Üniversite" gibi değerlendirebilir miyiz? =================================================== CEVAP: Bizim kültürümüzde öğretmenin öğrenmenin en etkin yolu sohbettir. Sohbet, karşılıklı konuşarak, tartışarak sıraya dizilmeden kendisi dışında başka birisi ile yarışa girmeden bir öğrenme ve öğretme yöntemi izlenir. Böylesine bir eğitimin sürdürüldüğü mekanların başında kültür, sanat ve düşünce dergileri gelir.

*

Bizim kuşağımız için bu dergilerin arasında Büyük Doğu, Diriliş, Edebiyat ve Mavera dergileri ilk sıraya alır. Büyük Doğu Necip Fazıl Kısakürek'le Diriliş Sezai Karakoç'la Edebiyat da Nuri Pakdil'le özdeşlesin Bu dergilerin her biri birer "Görünmeyen Üniversite"ydi.

*

Bizim kuşağımız onlardan çok şeye öğrendi. Mavera'nın ise bir değil yedi kurucusu vardı. Zarifoğlu'nun deyişiyle "Yedi Güzel Adam" kurmuştu. Onlardan aslında önceki dergilerde yer almışlardı. Söz konusu dergilerin hepsi yayına ara verince Mavera çıkmaya başladı.

*

Mavera'ya da Rasim Özdenören, Cahit Zarifoğlu, Erdem Bayezıt, Akif İnan, Alaeddin Özdenören, Bahri Zengin ve ben kurdum. Mavera uzun süren ömründe gerçekten bir kültür , sanat ve düşünce üniversitesi oldu.

*

Biz hiçbir zaman başkalarının yanlışlarıyla uğraşmadık. Sayfalarımızı edebiyata ilgi duyan herkese açtık. Bu yüzden de Edirne'den Kars'a kadar bütün sanatseverlerin yanımızda bulduk.

*

Biz 68 kuşağının sağ ve sol tarafından yer almayan, başka bir kesimin temsilcileriydik. Bizim için sağ ve sol ya da Amerika ve Rusya çatışması önemli değildi. Biz dünyada Kutsal Kitaplarla beslenenlerle beslenmeyenlerin çatıştığına inanıyorduk.

*

İlk insandan bu yana Peygamberlerin getirdiği haberlere kulak verenlerle, kulaklarını tıkayanlar çatışıyordu. Bu çatışma Kıyamet'e kadar devam edecektir. Bizim kuşağımız bu çatışmanın bilincindeydi.

*

Bizim kuşağımız Büyük Doğu, Diriliş, Edebiyat ve Mavera gibi, sağ ve sol dışında, bizim ana kaynaklarımıza dayanan yerli düşünceyi yoğurmaya çalışan düşünce, sanat ve kültür dergileri çevresinde toplanmıştı.

*

Biz hiçbir zaman Marks’ın izleyicileri gibi, dinin toplumların afyonu olduğuna inanmıyorduk. Bizim kuşağımız bütün bir Batı gibi, Nietzsche'nin de Allah'ın değil, ruhu öldürdüğünün bilincindeydi.

*

"Edebiyatın 68 Kuşağı" kesim kesimlikle materyalist diyalektiğin büyüsüne kapılmadı. Söz konusu kuşak Türkiye'de yeni bir değişim ve dönüşümün öncüsü oldu.

*

Bu kuşağın düşüncedeki öncüleri Mevlana ve İbn Haldun'dan, Necip Fazıl ve Sezai Karakeçi kadar İslam düşünce, kültür ve sanat zincirinin gelmiş bütün halklardır.

*

Yeni kuşağın bir elinde Mesnevi bir elinde Mukaddime vardır.Mevlana iç dünyayı,İbn Haldun Dış dünyayı inşa etmenin yol haritasını verir.

*

İslam iki dünya medeniyetidir."Ya dünya ya öteki dünya"demez, "Hem dünya hem öteki dünya"der.

*

Anadolu insanı Sinan gibi inşa etmiş Yunus gibi yaşamıştır. Recep Garip

19 Ekim 2016, 19:52

İNSANIN DEĞERİNİ HAYATIN ŞİİRİNİ YAKAYANLAR BİLİR

============================================== Zarifoğlu'nu yetmişli yılların başında Ankara'da tanıdım. Ben bir yıl kadar kaldığım İngiltere’den yeni dönmüştüm. Küçükkesat’ta Erdem Bayazıt'ın kaldığı evde Rasim Özdenören'in yerine geçtim. Özdenören evlenmiş ve yakında bir eve taşınmıştı. Zarifoğlu "İşaret çocukları"ndan sonra ikinci şiir kitabı "Yedi Güzel Adam"ı hazırlamış, yayınevi arıyordu.

*

O yıllarda arkadaşlarıyla birlikte Gelişme dergisini yöneten Nabi Avcı çok sevdiği Zarifoğlu’nun kitabının ortak arkadaşlarımızın kurduğu Akçağ’da yayınlanabileceğini söyledi. Onun ihtiyacı olan parayı telif olarak ben ödedim. Özdenören ile Bayazıt'ın şahit olduğu bir tutanak da imzaladık.

*

Akçağ'ın kurucusu İsmail Ünalmış hiç şiir kitadı yayınlamamıştı. Biz kitabın Nuri Pakdil'in büyük bir coşku ve özveriyle sürdürdüğü Edebiyat Dergisi Yayınları arasında yer almasını uygun bulduk. "Yedi Güzel Adam" Edebiyat dergisi yayınları arasında yer aldı

*

Zarifoğlu uyurken değil, uyanıkken rüya görür ve gönlünün derinliklerine uzun yolculuklar yapardı. O rüya görmeyen, hayal kurmayan ve dünyada bir yolcu gibi yaşamayanların gönüllerinde yatan "şiir"i yakalayamayacaklarını bilirdi. Onu olmayacak hayaller kurmakla suçlayanlara da "Allah insana gerçekleştirmeyeceği rüyayı uykuda göstermez" derdi.

*

Zarifoğlu herkesi ya yazmaya ya da yazanları desteklemeye çağırırdı. Ancak kendisi hiçbir zaman önde görünmezdi. Hiç kimse onu bir toplantıda konuşurken görmemiştir.O kalabalıktan sürekli kaçardı. Her yerde görülür, herkese yardım eder, hiçbir zaman öne çıkmazdı.

*

Zarifoğlu'nun durmadan yeni dünyalar kurabilmesi, kalabalıkta bile olsa, ayrı dünyalarda yaşamasına bağlıydı. Çoğu zaman yanındakilere bırakır, kendi dünyasına dalardı. Geri döndüğünde elinde şiir, elinde eylem olurdu. O şiirle eylemi birbirinden ayırmaz, eylemsiz şiirin, şiirsiz eylemin de yüzeysellikten kurtulamayacağına inanırdı.

*

Zarifoğlu şiiri yakalayamayanların arasından toplumları peşinden sürükleyecek öncülerin çıkmayacağını söylerdi. Bu yüzden de her gördüğüne "şiir sever misiniz?" ya da "Dostoyevski'yi okudunuz mu?" diye sormadan edemezdi.

*

Şiire ilişkin tek bir soruyla özellikle politikacılar arasında soruşturma yapmak isterdi. Ancak çoğu zaman onlardan cevap alamaz, aydınlara yönelmek zorunda kalırdı.

*

Zarifoğlu bir proje dehasıydı, ayaküstü onlarca soruşturma dosyası hazırlar, yazı ve kitap konuları belirlerdi.

*

Zarifoğlu şiirin olmadığı yerde barış ortamının oluşturulamayacağını düşünürdü.

*

Şiir sevmeyen hayatın değerini bilmez insanı sevmez.

*

Savaş fırtınalarını barış rüzgarlarına şairler çevirir.

*

Barış yapmak şairlerin işidir.

19 Ekim 2016, 21:02

MAVERA DERGİSİNİN YAZARLARI VARDIR

==================================== Mavera geniş vizyonuyla hem uzun ömürlü, hem de çok etkili oldu. Dünyada ulaşmadığı ülke yok gibiydi. Avustralya'dan Amerika'ya kadar dergiyi özenle izleyen okuyucu ve yazarları vardı.

*

Mavera’nın kurucuları "Edebiyatı amacı kendinden ibaret olan bir çalışma alanı" olarak görmüyorlardı. Bu yüzden de, dergide hiçbir zaman başkalarının, edebiyat alanındaki yanlış ve kusurlarını ele alan yazılara yer verilmedi.

*

Mavera’yı yönetenler için başkalarının yanlışları değil, derginin "ortak misyonu", "ortak vizyonu" ve "ortak doğru"ları önemliydi. Derginin "ortak doğru"su da adında gizlidir.Mavera pozitif alanı normatif alanda içselleştirerek, bilginin tek ve değişmez kaynağının "Vahiy" olduğuna inananların dergisiydi.

*

Mavera edebiyat ve sanata baktığı gibi, dünyaya da bütüncü bir gözle bakıyordu. Mavera yazarları dünyada öteki dünyayı, öteteki dünyada da dünyayı görüyorlardı. Yöneticilere insanın olduğu her yerde Mavera olmalı diyerek, dünyayı öteki dünyanın olduğu kadar sanatın da kaynağı olduğunu düşünüyorlardı.

*

Mavera'da Afganistan'dan Filistin'e Keşmir'den Doğu Türkistan'a bütün İslam dünyasının sorunlarına geniş yer veriliyordu. Suriye'deki olaylar yakından izleniyor, Hatay ile Halep arasında ayrım yapılmadığı gibi, Berlin ile Bursa arasında da fark gözetilmiyordu.

*

Mustafa Kutlu "Maveranın yazarları vardı, başka edebiyat dergileri bu konuda onun kadar şanslı olmadı" demişti. Gerçekten Mavera’nın kurucularıyla birlikte çok sayıda yazarları vardır. Talat Halman, Zarifoğlu’na Amerika'dan yazdığı bir mektupta "Mavera şairleri" isimli bir kitap hazırlamayı düşündüğünü yazmıştı.

*

Halman bu kitap çalışmasını gerçekleştiremedi. Mavera’nın şairlerini şiirleri gibi, hikâyecilerinin hikâyeleri; denemecilerin denemelerini toplayan kitaplar hazırlanabilir. Böyle bir çığır açmak için dergide yayınlanan konuşmalar ve açık oturumlar Zarifoğlu’nun gayretiyle yayınlanmıştı.

*

Parçada kaybolmama ve bütüncü bir gözle bakma amacı ile Maveranın yazarları edebiyatın her alanına eğildi. Bütün kaygısı, Zarifoğlu’nun da öncülük yapmasıyla, Mavera’nın yazarlarını insanın her sorunuyla ilgilenmeye zorladı.

*

Özdenören hikayeden, Zarifoğlu şiirden hiç kopmadı. Ancak onlar gazete köşe yazarlığından, roman ve çocuk kitaplarına kadar değişik alanlarda başarılı çalışmalar yaptılar.

*

Denemede Sezai Karakoç'un yolu izlenerek geniş bir çığır açıldı. O günlerden bugünlere, Mavera yazarları hala gazetelerde köşe yazıları yazıyorlar.

*

Mavera öteki dünyaya kapalı, "metafizik gerilim" olmadan, zengin bir edebiyat geleneği oluşturulamayacağının bilincindeydi.

*

İslam medeniyeti fizik ve ve metafizik dünyayı altın oranda harmanlayan iki dünya medeniyetidir.

*

Edebiyatsız medeniyet medeniyetsiz edebiyat olmaz.

*

Mavera edebiyatı medeniyet için bilenlerin dergisidir.

20 Ekim 2016, 16:00

EDEBİYAT DÜNYADA GÜZEL OLANI ARAMAKTIR

========================================= Türk toplumu Cumhuriyet döneminde, tarihinde benzeri görülmemiş bir kültürel yabancılaşma süreci yaşadı. Batı karşısındaki üstünlüğünü yitiren Türkiye, üretim gücünü büyütmenin yolunu, yüzyılların birikimi olan kendi kültürünü yeniden üretme yerine, Batı kültürüne dört elle sarılmada buldu.

*

İki dünya arasındaki değer uyuşmazlığı, Türk toplumunun kültürel dokusunda olduğu kadar ekonomik yapısında da onulmaz yaralar açtı. Bunun sonucu, Türk toplumu ürün, hizmet ve bilgi üretim gücü büyük ölçüde yitirdi.Türkiye'de yüzyılı bulan yabancılaşma sürecinin sonunda yönetim ile toplum arasında bir dil farklılaşması ortaya çıktı.

*

Dil ayrılığını gidermede en büyük görev, edebiyat ve sanata düşüyor. Bir kültürünün, bir toplumun yeniden yapılanmasında, Sezai Karakoç edebiyat ve sanatın payını, "ruhun vücuttaki payı"na benzetir. Nasıl vücut ruhsuz diriliğini koruyamazsa, edebiyatsız bir toplum da canlılığını koruyamaz.

*

Sanat ve edebiyatsız toplum, çorak toprak gibi, hiçbir alanda, verimli ve doğurgan olamaz. Bütün dünyada, sanat ve edebiyatın doruklarına, hayatın içinden bakışları, düşünceleri, davranışları ve değerleriyle, insanlar arasında sevgi ve dostluk köprüleri kurmanın, yorulma bilmez ustaları ulaşır.

*

Edebiyatcılar meyvede ağacı gören vizyonlarıyla iç dünyalarında kopan fırtınaları, toplumu dalgalandıran bahar rüzgarlarına dönüştürürler. Toplumun ortak bilincinin yansıtıcısı olarak, onların bir eli yönetenlerde, diğer elleri de yönetilenlerdedir. Düşünce ve duygular arasında kurdukları uyum ve düzenle onlar, sanatlarına hem derinlik, hem de zenginlik kazandırmanın yolunu açarlar.

*

Düşüncesiz sanat sığ, sanatsız düşünce de kaba olur. Gerçeği aramada olduğu kadar gerçeğe giden yolları açmada da, sanat ve sanatçıların, bütün toplumlarda vazgeçilmez bir önem ve işlevleri vardır. İyilikleri özendirme ve kötülükleri önlemede, sanat Necip Fazıl'ın tanımlamasıyla "mutlak hakikati arama işidir".

*

Sanatçının görevi, insanı görünen dünyadan görünmeyen dünyaya çekerek, "İnsan her şeyi ister, ancak her istediğiniz yapamaz" diye, Schopenhauer'ın ustaca özetlediği, büyük açmazla karşı karşıya getirmektedir.

*

Sanatcılar A. Cahit Zarifoğlu'nun "İsmimim baş harflerinde kimliğim" diyerek bilgece tanımladığı dizelerinde dile getirdiği, Rasim Özdenören'in "kutsanası" dediği, insanın Allah karşısındaki "acz"ini ayrıntılarıyla anlatabildikleri ölçüde, metafizik dünyanın ışığı fizik dünyaya taşırlar.

*

Sanatcı Allah karşısında her varı yok görmeden,var olamadığı gibi, kalıcı eserler de veremez.

*

Allah güzeldir güzelliği sever.

*

Sanatcı güzelliği arar.

21 Ekim 2016, 09:56

YERİ GELDİĞİNDE DÜNYANIN HELALLERİNDEN VAZGEÇMESİNİ BİLMEYENLER DÜNYANIN HARAMLARI ATINDA EZİLMEKTEN KURTULAMAZLAR.BUNUN İÇİN DÖRDÜNCÜ BÜYÜK HALİFE

ALİ:"DÜNYA BENİ HARAMLARINDAN MEN ETTİ BEN ONUN HELALLERİNDEN DE GEÇTİM"DİYOR.DÜNYANIN BURNUNA HALKA TAKMAYANLARIN DÜNYA BURNUNA HALKA TAKAR

21 Ekim 2016, 21:57

KÜLTÜRSÜZ EKONOMİ EKONOMİSİZ KÜLTÜR OLMAZ

================================================ Yirminci yüzyılda gücünün doruk noktasına ulaşan seküler kültür, bütün ülkeleri sarsan, ekonomik krizlerin ana kaynağı olmuştur. Ekonominin sekülerleşmesi, gelir dağılımındaki eşitsizliklerle birlikte haksız kazançların katlanarak artmasına yol açmıştır. Ekonomi değerlerden arındırılarak, insan ekonominin öznesi olmaktan çıkarılmış, tüketimin doyma bilmez nesnesi haline getirilmiştir.

*

Seküler kültürle yoğrulan, kutsal değerlere bütünüyle kapalı ekonomi, Hiroşima Nagazaki''de olduğu gibi, büyük dünya şehirlerini bir anda yerle bir edebilecek, nükleer silahları armağan etmiştir. Yeni bir ekonomi paradigması peşinde olan, Nükleer Fizikçi Fritjof Capra, “değerlerden bağımsız bilim olmaz” demektedir. Bilimler insanlar içindir, “Yitik Cennet”i bulmak için vardırlar.

*

Türkiye'de yarım yüzyılı aşkın bir süredir, “Kültürsüz ekonomi, ekonomisiz kültür olmaz” diyen, Anadolu''da yeni bir Diriliş''in temellerini atan, büyük düşünür ve şair Sezai Karakoç'un vurguladığı gibi:Ekonomi kültürün üretim ve tüketime dönük yüzüdür.

*

“Yunus izli Mevlana çizgili” şiir ustası Karakoç için, “Ruh birinci değerdir, madde ondan kopmaz”, ikisinin arasındaki dengeyi koruyamayan toplumlar iki yanı “keskin bir kılınç” olan çağların nabzını tutamazlar. Bu yüzden, Karakoç'a göre çağdaşlaşma “Çağın olaylarını doğru yorumlama ve çağın olaylarını doğru değerlendirme”dir.

*

Çağlarını doğru okuyamayanlar, bütün insanlığı kucaklayacak değerlerin, taşıyıcıları olamazlar.İster ekonomik, ister siyasal ve isterse kültürel olsun, her alanda çağlarını dönüştürmeyen toplumlar, çağları tarafından dönüştürülürler.

*

Karakoç, çağından sorumlu bir aydın olarak, düşüncede, sanatta ve siyasette, Anadolu insanına yeni bir misyon ve yeni bir vizyon kazandırmıştır. O ömrü boyunca Türk dünyasıyla birlikte bütün İslam dünyasını, Batı medeniyetini içselleştirerek onu aşacak stratejiler geliştirmeye çağırmıştır.

*

Karakoç, hiçbir zaman düşünce için düşünce, sanat için sanat ve siyaset için siyaset peşinde olmamıştır. O düşüncesini, sanatını ve eylemini İslam kültürünün Diriliş'ine adamış, güneşi hiçbir zaman batmayan bir medeniyetin, silahsız savaşçısı olmuştur.

*

Karakoç, Zülküfül dağından, İslam dünyasını, her alanda Batı dünyasıyla tüketimde değil, üretimde yarışmaya davet eder.

*

İnananlar dünyanın mirasçılarıdır. Bu yüzden, Karakoç, ekonomiyi medeniyetin üretime dönük yüzü olarak görür.

*

Görünmeyen dünyada tüketmek için, görünen dünyada üretmek gerekir.

*

Dünya kutsal kültürün gizemli atölyesidir.

*

Kültür ekonominin nesnesi değil, öznesidir.

21 Ekim 2016, 22:07

KADER ÖNCEDEN OKUNMAZ KADERİN GİZEMİ GİZLİLİĞİNDEDİR

==================================================== İnsanın kaderi gibi, coğrafyanın da kaderi vardır. Türk toplumunu yoğuran, Anadolu toprağının kaderi de insanının kaderi gibi, büyük yükseliş ve büyük düşüşlerle doludur. Kötülük peşinde koşanların sayısı, iyilik peşinde koşanları aşarsa, toprağa damla damla düşen kötülükler, önce yağmur, sonra sel olur,

*

Bütün bir toplum, çırpına çırpına sele kapılmaktan kurtulamaz. Ancak hem insanların, hem de toplumların, kaderlerinden kaçmaları da mümkün değildir. Merkezinde Anadolu'nun yer aldığı coğrafyanın acılarla dolu, inişli çıkışlı gizemli bir kaderi olmuştur. İnsanlık varoldukça, insan ve coğrafyayla birlikte, toplumların da kaderi tartışılacaktır.

*

Ekonomik, siyasal ve kültürel varoluşun yasaları vardır. İnananlar varoluşun sırlarını, Allah'ın denizlerin mürekkep, ağaçların kalem olmasıyla bile, yazılamayacak bilgisinde ararlar. Canlı, cansız, bütün varlıkların, her yer ve zamanda, varoluşun bütününe ilişkin gelişmeler, eksiksiz ve kusursuz biçimde, Allah tarafından bilinir. Kader varoluşun yasalarının, Allah''ın sınırsız bilgisiyle açıklanmasıdır.

*

Dünyanın nereden gelip, nereye gittiğini, Allah en küçük ayrıntısına kadar bilir. Ancak insanlar kendileriyle birlikte toplumlarının ve coğrafyalarının geleceğinin nerede, nasıl olacağını bilemezler. İnsanların geleceğe ilişkin bildikleri tek gerçek, geleceği kesin olarak bilemeyecekleridir. Martin Heidegger'in, Ergun Göze''nin çevirdiği bir konuşmasında vurguladığı gibi: “Kimse ileride ne olacağımızı şimdiden göremez. Kimse ileride ne düşüneceğimizi şimdiden bilemez.”

*

Türk dünyasının büyük romancısı Cengiz Aytmatov, “Dağlar Devrildiğinde” isimli romanında, kaderi “Değiştirilmesi ve önceden bilinmesi mümkün olmayan” gerçek olarak açıklar. İnsanlar gibi, toplumlar ve coğrafyalar kaderlerini yaşarlar. Kaderler yaşanılırken öğrenilirler, öğrenilirken yaşanırlar. Bütün insanlığın anne ve babası olan, Adem ve Havva''dan beri, kader, dünyaya gelen herkesin, en önemli gerçeği ve en büyük sırrı olmaya devam etmektedir.

*

Kaderin sır olması da bir kaderdir. İlk insandan beri, insanlık tarihi boyunca, her yıl, her ay, her hafta, her gün, her saat, her dakika sır olan kader, herkes için, Kıyamet''e kadar gizemini koruyacaktır. İnsanın, toplumun, coğrafyanın alnına yazılan ne varsa, önceden okunmaz. Alınyazısı yaşanmadan bilinmez. İnsanların, toplumların, coğrafyaların kaderleri, önceden görülmezler.

*

Kader sorgulanmaz, kaderi sorgulamaya kalkanlar, onun sırrını keşfedemedikleri gibi, o sırrın derinliklerinde yok olup giderler. Kadere başkaldıranlar, kadere değil, kendilerine başkaldırırlar.

*

İnsanın önceden okuyamadığı kaderini Allah''ın okuması, insanı sorumluluktan kurtarmaz. Necip Fazıl, “Bir Adam Yaratmak” oyununda kaderi, enine boyuna tartışır.

*

Sezai Karakoç, “Kader” başlıklı denemesinde, ölümü, “insanı, alınyazısının kayalarının önüne götürüp bırakan dev dalgalı bir deniz”e benzetir.

*

İnsanlar, toplumlar, coğrafyalar kaderlerini önceden okuyamadıkları için, herkes iyilik, güzellik ve doğruluk peşinde koşmak zorundadır.

*

Kader olandır, olanda iyilik, güzellik ve doğruluk vardır.

*

Kader dev dalgalı bilinmezlik deniziyle savaşmaktır.

21 Ekim 2016, 22:58

ZAMANI YÖNETEMEYEN HİÇBİR ŞEYİ YÖNETEMEZ

========================================== Kültürel ve ekonomik boyutlarıyla, hayatın hiçbir alanı, zamandan bağımsız değildir. Akıp giden hayat içinde, herşey zamanla değişir. Zaman hayatın, hayat zamanın hazinesidir. Zamanın sultanı olmadan, hayatın sultanı olunmaz. Gündüzün geceye, gecenin gündüze bağımlı olduğu gibi, zaman hayata, hayat zamana bağımlıdır. Hayatın yaşanır kılınması için, zamanın iyi değerlendirilmesi gerekir.

*

Günleri, haftaları, ayları ve yıllarıyla, zamanı verimli değerlendirenler, bütün boyutlarıyla hayatı zenginleştirirler. Ekonomik ve kültürel boyutlarıyla, hayatın zenginleştirilmesi, zamanın akışı içinde, gelen günün geçen günden daha verimli kılınmasına bağlıdır. Şairlerin sultanı Necip Fazıl, bir şiirinde, “İnsan nasıl olmalı” diyene, “Son anda nasıl olacaksa hep öyle” kalmalı cevabıyla, hayatı yaşanır kılmanın altın kuralına vurgu yapar.

*

Horasan erenlerinin öyküleriyle yoğrulan Anadolu insanının kültüründe zaman, ürün, hizmet ve bilgi üretiminin ana kaynağıdır. Herkesin yararlanmasına açık olan zaman, günü geldiğinde nasıl değerlendirildiğinin, hesabı verilecek bir sermayedir. Toplumun ortak kültür ve ekonomisine katkıda bulunmak için, hayat gibi zamanın da sınırlı olduğunun bilincinde olmak gerekir. Sınırsız zaman, sınırlı zamanda kazanılır.

*

İnsan zamanın “parçalanmaz akışında”, Ahmet Hamdi Tanpınar''ın şiirinde vurguladığı gibi, ne içindedir, “ne de büsbütün dışında”. Bunun için, görünen ve görünmeyen boyutlarıyla, zaman bütünlük içinde algılanmalı ve değerlendirilmelidir. Bütünlüğü içinde zaman, iki yanı keskin bir kılıç gibi, insanın iç dünyasıyla birlikte, dış dünyasını da hem zenginleştirir, hem de yoksullaştırır.

*

Zamanı kutsal kültürün ışığında değerlendirenler, insanın ruhunu yücelterek, dünyayı Cennet''e çevirirler. Seküler kültürün verileriyle, zamandan yararlananlar, insanın ruhunu öldürerek, Cehennem''i dünyaya taşırlar. Yirmi birinci yüzyılda insanlık, ya kutsal kültürün dört bin yıllık değerlerini yeniden keşfederek zamanın sultanı ya da bütünüyle yok sayarak, zamanın kölesi olacaktır.

*

Nasıl beden ve ruh olarak, insanı ortasından ikiye bölen bir bakış tutarlı olmazsa, kültürü ikiye bölen bir medeniyet de sağlıklı olmaz. Bu yüzden, dünya birbirini izleyen seküler medeniyetin savaşlarıyla bir cehenneme dönüşmüştür.

*

İnsanlığın tarihi zamanı, en verimli ve en güzel biçimde değerlendiren, kutsal kültürün peygamberlerinin tarihidir.

*

Zamanın kölesi değil, sultanı olan toplumlar ayakta kalırlar.

*

Zamana sultan olanın elinde, dünya cennete dönüşür.

24 Ekim 2016, 09:43

SİLİKON VADİSİ DÜNYA TAKIM SPORLARININ MERKEZİDİR

================================================ Ülkeler arasındaki bilimsel ve teknolojik birikim farklarının giderek azaldığı bir dönemde, Silikon Vadisi dünyanın en önemli teknoloji merkezi olma özelliğini koruyor. Sağında ve solunda dünyanın önde gelen iki üniversitesi, Stanford ve UC Berkeley''in yer aldığı Vadi, bütün dünyadan girişimcilerin buluştuğu adrestir. Dünyanın her yerinde gelen çalışanlarıyla, Vadi''deki şirketler, “Birleşmiş Milletler”e benzerler.

*

Dünyanın neresinde olursa olsun, girişimcilik, tek başına değil, birlikte çalışmaya yatkın insanların, yorulma bilmez gayretleriyle, yeni boyutlar kazanır. HP''den Apple''a dünyanın en başarılı teknoloji şirketlerinin doğum yeri olan Vadi''de, girişimcilik bir takım işidir. Takımlar da kusurlar kolaylıkla görülür. Kusurları giderecek önlemler de hep birlikte alınır. Büyük resim takımların çalışmalarıyla netlik kazanır.

*

Kutsal kültürle yoğrulan, sürekli arayış içinde olan, aklın doğrularından önce gönlün sezgilerine önem veren, bir Vadi girişimcisi, Steve Jobs, hayatını yitirdi. “Apple bir takım sporudur” diyen Jobs, bilgisayar ve iletişim dünyasında köklü dönüşümlere yol açan, bilgi toplumu ürünleriyle, ekonomik ve kültürel hayata yeni boyutlar kazandırdı. Silikon Vadisi''ndeki güçlü yenilik tutkusu, hayatı hem kolaylaştırdı, hem de karmaşıklaştırdı.

*

Silikon Vadisi''nde girişimcilerin, başarıya giden merdivenden düşerek başarısız olmaları, hoş karşılanır. Vadi''de “başarılı olmanın yolu başarısızlıktan geçer,başarısızlık pahalı da olsa, en önemli tecrübedir” denilir. Ürettikleri bilgi, hizmet ve ürünlerle, dünyayı yerinden oynatan girişimcilerin, izleyicileri tarafından başarısızlıkları değil, başarıları konuşulur. Vadi''de başarıyla birlikte başarısızlık da bir sermayedir.

*

Çalışanlarıyla birlikte Apple her gün yeniden kefetmenin peşinde olan, Shakespeare hayranı Jobs, Himayalarda ölümle burun buruna gelmiş. Denizde ölümle karşı karşıya gelen müzik ustası Yusuf İslam gibi, Jobs da, “Ulu Tanrım buradan kurtulabilirsem, kesinlikle iyi insan olacağım” diye, kendi kendisine söz vermiş. Dünyanın her yanında, Jobs gibi, hayatı kolaylaştıran yeniliklerin peşinde olan girişimcilerin, en büyük güç kaynakları, inançlarıdır.

*

Girişimcilerin yolu kalabalıkların yolu değildir. Onlar kalabalıkların büyük rüyalar görmediklerini bilirler, herkesin geçtiği yollardan geçerler, kimsenin düşünmediğini dünüşürler, kimsenin görmediğini görürler. Hayatın değişik boyutlarında kalıcı izler bırakan girişimciler, ufuk ötesinine bakarak, geleceği şekillendirecek ürün ve hizmetleri bulurlar. Girişimcilerin dünyalarında, rüyanın gücü, sermayenin gücünden daha önemli ve daha büyüktür.

*

Dünyadaki gelişmeleri yakından izlemek isteyen Anadolu girişimcileri, Silikon Vadisi''nin teknoloji ve risk sermayesi şirketlerinin oluşturduğu ağlarla, bütünleşmeye bakmalıdırlar. Artık hiçbir girişimci, keşfedileni keşfetmeye kalkışmamalıdır.

*

Silikon Vadisi''nin taşı ve toprağı girişimciliktir.

*

Girişimcilik bir sermaye işi değildir.

25 Ekim 2016, 16:54

TÜRKİYE'NİN YENİ VİZYONU BARBAROS'UN VİZYONUDUR

=============================================== Yirminci yüzyılın başında Anadolu insanı, Balkanlar, Kafkaslar ve Orta Doğu''dan çekilerek, çok boyutlu bir misyon değiştirme sürecine girdi. Milletten daha çok devletten gelen bir baskıyla, Türk toplumunun misyonunu oluşturan ana değerler, ekonomik, siyasal ve kültürel yapıdan bir bir sökülüp atıldı. Bu bağlamda, başkent İstanbul''dan Ankara''ya taşındı. Bunun için, şiiriyle Yeni Türkiye''nin sesi olan Sezai Karakoç, yitirilen vizyonun Ankara''da değil, İstanbul''da aranması gerektiğini sürekli gündeminde tuttu.

*

Asya''nın en batısında, Avrupa''nın en doğusunda yer alan Anadolu, İspanya gibi, Doğu dünyasının olduğu kadar Batı dünyasının da harman olduğu ortak coğrafyadır. Türkiye ve İspanya''nın tarihi, Asya ve Avrupa''nın da tarihidir. Anadolu coğrafyası, ya Avrupa, ya Asya diyen, bir coğrafya değil, hem Avrupa hem Asya diyen bir coğrafyadır. Yahya Kemal''in vurguladığı gibi: Türk kimliği bin yılda Anadolu coğrafyasında yoğrulmuştur. Anadolu insanı aklıyla Avrupa''da, gönlüyle Asya''dadır. Türkler Asya''da Avrupalı, Avrupa''da Asyalıdır.

*

Türk toplumun Ankara''da yitirdiğini misyonunu İstanbul''da yeniden bulabilmesi için, dünyanın dört bir yanındaki her Anadolu insanının, Osmanlı Devleti''nin kurucusu Osman Gazi''nin bin yıllık Türk tarihinin özü ve özeti olan kuruluş rüyasını, tekrar tekrar görmesi gerekir. İnsanlar görmedikleri rüyaları gerçekleştiremezler. Osman Gazi''nin rüyasında olduğu gibi, görülen rüyalar önünde ya da sonunda, erken ya da geç, bir gün mutlaka gerçekleşir. Türklerin tarihi, med ve cezirlerle doludur, her düşüşün bir yükselişi vardır.

*

Yeni bir vizyon kazanmak için, dünyayı Akdeniz''i yüzyıllarca Türk barışının merkezi haline getiren, Barbaros gibi görmek gerekir. Ekrem Reşit, Onun ulaşılmaz vizyonunu, çok çarpıcı cümlelerle dile getirir: ''Gözlerinin önünde, kıtaları, denizleri, kıyıları ve uçsuz bucaksız ovalarıyla bütün dünyayı canlandırır. Doğu''dan Batı''ya Okyanusun ta ötesine, Yeni dünyaya kadar uzanacak muhteşem bir devletin hayalini kurar... Hindistan''ı fethetmeyi ve Çin''e el atmanın rüyasını görürdü'' der. Yeni Türkiye''nin yeni vizyonu, Barbaros''tan esinlenerek, dünyayı bütünüyle kucaklamalıdır. Tarih misyonun, coğrafya vizyonun habercisidir.

*

Toplumların gördükleri büyük rüyalar değişmez. Ancak rüyaları gerçekleştirmenin yol ve yöntemleri değişir. Gerçekleştirecek rüyası olanlar, her yüzyılda dört defa tarihi yeniden yazar ve yeniden yorumlarlar. Anadolu insanı da, Yeni Türkiye''nin yeni misyonu ve yeni vizyonu için, yakın ve uzak tarihi, ekonomik, siyasal ve kültürel boyutlarıyla, yeniden yazmak ve yeniden yorumlamak zorundadır. Tarihle yoğrulmuş coğrafyalar, tarihle donanmış toplumlar, tarihle yaşıt bilgi ve bilgelik kazanırlar.

*

Küreden kareye dönüşen yeni dünyanın yeni Barbarosları, denizlerin sultanları değil, pazarların sultanlarıdır. Daralan pazarlar, yeni ürünler, yeni hizmetler ve yeni bilgiler üretenlerle genişletilir.

*

Pazarlar ekonomik, siyasal ve kültürel boyutlarıyla hayatı zorlaştırmak için değil, kolaylaştırmak için vardırlar.

*

Yeniler satan ve her gün yeniden doğan pazarın sultanlarından kimse usanmaz.

*

Pazarlarda paylaşmasını bilmeyenler, cephelerde savaşırlar.

*

Pazarların değişmez yasası tatlı dil ve güler yüzdür.

*

Pazarın yolu üstünlük kazanmanın yoludur.

*

Pazar sürekli yenilenmesini bilenlerindir.

*

Pazarda yeni olan yenilmez.

25 Ekim 2016, 17:06

SAVAŞIN KAZANANI BARIŞIN KAYBEDENİ OLMAZ: İYİ SAVAŞ KÖTÜ BARIŞ YOKTUR.İNSAN DÜNYAYA SAVAŞ YAPMAK İÇİN DEĞİL BARIŞ YAPMAK İÇİN GÖNDERİLMİŞTİR

İSTANBUL ORTADOĞU BARIŞININ EN BÜYÜK GÜVENCESİDİR. BAĞDAT TAHRAN VE ŞAM ÜÇGENİNDE SÖZ İSTANBUL'UNDUR: ADNAN TEKŞEN'İN EDİTÖR OLDUĞU "FİKİR COĞRAFYASI"NDAKİ YAZIMIZ

25 Ekim 2016, 18:41

EKONOMİ BİLİMİ İSTEKLERİ DEĞİL İHTİYAÇLARI KARŞILAR

================================================= SINIRSIZ İSTEKLER GÖZ SINIRLI İHTİYAÇLAR KARIN DOYURUR Kültür ve ekonomi kişisel ve toplumsal hayatın, birbirinden bağımsız olmayan iki boyutudur. İki boyutun oluşturduğu alanda, insanın istekleri ile ihtiyaçları birbirleriyle hem yarışırlar, hem de çatışırlar. İnsanın her isteği, bir yanıyla ihtiyaçtır. Her ihtiyacı da bir yanıyla istektir. Bir tüketim konusunun ne oranda ihtiyaç ve ne oranda da istek olduğunu, ekonomiden daha çok kültür belirler.

*

Hayatın herkes için, yaşanır kılınabilmesi için, öncelikle ihtiyaçların karşılanması gerekir. Ekonomi, bütün boyutlarıyla hayatı hem yaşanır, hem de anlamlı kılma ustalığıdır. Hayat ekonomiyle yaşanır, kültürle de anlamlı kılınır. Ekonomi kültürden ne kadar uzaklaşırsa, o kadar istekleri karşılamaya odaklanır. Kültürle bağlarını koparmayan ekonomi için, ihtiyaçları gidermek önem ve öncelik kazanır.

*

Ekonomiyi kültürden soyutlayan Batı dünyası, insanların açgözlülüğünü kamçılıyarak, sınırlı ihtiyaçların karşılanmasından daha çok sınırsız isteklerin karşılanmasına odaklandı. İhtiyaçlardan önce isteklere odaklanan ekonomi, bütün dünyayı yağmalanacak bir hazine olarak gördü. Dünyanın sınırlı kaynaklarıyla, sınırsız isteklerini karşılamaya çalışanların yol açtıkları krizler, insanlığa yeni bir “Nuh Tufanı” hazırlıyorlar. Bütün dünyada, tufan öncesi bir sessizlik yaşanıyor.

*

Aşırı yoksulluk gibi, aşırı zenginlik de, tufan kaynağıdır. Tarih boyunca, insanların ihtiyaçlarını değil de, isteklerini karşılamaya odaklanan toplumlar, açgözlülüklerinin bedellerini çok ağır biçimde ödemişlerdir. Çünkü, kimse sınırlı dünyada sınırsız isteklerini karşılama gücüne sahip değildir. İnsanların istekleri gibi, boyları da sınırsızca büyüyebilseydi, herkesin başı yıldızlara değerdi. İnsanlar boylarını aşan isteklerinin peşlerine düşerlerse, tufanları ne kapalı Bilderberg ne de açık Davos toplantıları önleyebilir.

*

Seküler ekonomi, isteklerin karşılanmasını, bütün dünyaya tek mutluluk kaynağı olarak sundu. Dünyada herkes, dokunduğu her şeyi, altına dönüştürecek, bir sihirli değnek peşinde. Oysa bugüne kadar isteklerin peşinde koşmak, üretmeden tüketmek, kimseyi mutlu etmemiştir. İnsanların ihtiyaçları karşılanabilir, ancak istekleri karşılanamaz.

*

Bir insan ne kadar çok varlığa sahipse, her gün sahip olduğu varlıklardan daha fazlasını ister. İnsanın sahip olduğu her varlık, onun hayatında bir isteğini karşılamaktan daha çok, onun yeni isteklerine kapı açar. İnsanın istekleri, doğum ile ölüm arasında, günden güne artarak devam eder. Onun gözünü topraktan başka hiçbir şey doyuramaz.

*

Barış içinde bir dünya için, başta Batı ülkeleri olmak üzere her ülke, istek odaklı ekonomi stratejilerinden, ihtiyaç odak ekonomi stratejilerine yönelmelidir.

*

İnsan topraktan geldi, yine toprağa dönecektir. Toprak en büyük varlıktır.

*

Gökdelenlerde yaşamak, toprağa dönüşü geciktirmez.

26 Ekim 2016, 07:43

ANADOLU MUHAMMED HABİBULLAH,İSA RUHULLAH, MUSA KELİMULLAH,İBRAHİM HALİLULLAH ADEM TURABULLAH DİYENLERİN ÜLKESİDİR.İSLAM "EN SONDA

GELEN ANCAK EN BAŞTA OLAN" HAKİKAT MEDENİYETİNİN BÜTÜN İNSANLIĞI KUŞATAN ÖZÜ VE ÖZETİDİR.

26 Ekim 2016, 08:19

EDEBİYATSIZ MEDENİYET MEDENİYETSİZ EDEBİYAT OLMAZ

================================================== Anadolu insanının edebiyat geleneği, Asya'nın içlerinden Avrupa'nın içlerine doğru, büyük ve uzun bir yolculuğa çıkan Türklerin, bin yıllık tarihleri içinde oluşmuştur. Bir ayaklarıyla Doğu'da, bir ayaklarıyla da Batı'da olan Türkler, edebiyatı medeniyet için bildiler, edebiyatsız medeniyet, medeniyetsiz edebiyat olmayacağına inandılar.

*

Edebiyatın sınırların ötesinde, ülkelerin üstünde, insanların düşünce ve eylem dünyalarına, yeni boyutlar kazandıran, çok zengin ve çok gizemli bir dünyası vardır. Edebiyat geleneğini derinleştirmeden, medeniyet dünyasını zenginleştirmek mümkün değildir. Hayatın her boyutunda edebiyatın çarpan ve çoğaltan etkisi vardır.

*

Yunus Emre'den ve Mevlana'dan Mehmet Akif ve Yahya Kemal'e kadar, bin yıllık tarihten yola çıkarak, tarihin içinden konuşan edebiyatçılar, edebiyat geleneğinin oluşmasında ve canlılığını korumasında vazgeçilmez bir yer tutarlar. Onlara sayfalarını ve gönüllerini açmayan, bir edebiyat dergisinin, güçlü bir edebiyat geleneği oluşturması mümkün değildir.

*

Dünyanın neresinde olursa olsun, iyilikleri özendirmede ve kötülükleri önlemede, yardımlaşma ve dayanışmaya ihtiyaç duyuldukça, düşünce ve eylem gücüne yeni açılımlar kazandıran, köklü bir edebiyat geleneğine de ihtiyaç duyulacaktır. Güçlü bir edebiyat geleneği olmadan, köklü bir medeniyet geleneği de olmaz.

*

Mavera, Anadolu insanının edebiyat geleneğinin dünyaya açılmasında, Fatih Yalçın'ın “Yeni İslamcı Akımın Edebiyat Okulu Mavera Dergisi“ çalışmasında vurguladığı gibi:”Edebiyat dergiciliği tarihimiz içerisinde yayın ilkeleri, kurumsallaşma çabası, dergi ile birlikte kurulan Akabe yayınevi aracılığıyla, yürütülen faaliyetler dikkate alındığında, önemli ve özellikli bir yere sahiptir.”

*

Büyük Doğu, Diriliş, Edebiyat ve Mavera dergileri, Anadolu insanının yerli edebiyat geleneğinin temellerini attılar. Anadolu insanının edebiyat geleneğinde bir bütünlük ve süreklilik vardır. Tarihin her döneminde, toplumların değişmesinde ve dönüşmesinde en etkili, en önemli, en güçlü kaynak edebiyat olmuştur.

*

Son yıllarda yapılan araştırmalarda, “Yerli Edebiyat Akımı” başlığından daha çok “Yeni İslamcı Akım” başlığı altında ele alınan, söz konusu geleneği, M. Şükrü Hanioğlu'nun “Gerek modernliğin ürünü olan yeni dünyanın sorunlarına cevap verme, gerekse de Batı siyasal ve kültürel hegemonyasına karşı koyma amacını taşıyan” akım olarak tanımlaması, yeterli olmasa da açıklayıcıdır.

*

Dört dergi ve yazarları, karşılıklı saygı ve sevgi içinde Necip Fazıl'ın başlattığı, Sezai Karakoç'un yeni açılımlar kazandırdığı yerli edebiyat geleneği, Edebiyat ve Mavera dergileriyle, değişmeden değişerek, dünyaya açıldı ve Türkiye'nin son yüz yılına damgasını vurdu. Onlar yerel düşündüler evrensel davrandılar. Edebiyatta yerelleşerek evrenselleşilir, evrenselleşerek yerelleşilir.

*

Mavera dergisinin kurucuları, “68 Kuşağı”nın içinde yer almalarına rağmen, dünyanın sağ ve sol diye, ikiyi bölündüğü bir dönemde, Türkiye'nin geleceğini Moskova ve Washington'da değil, Anadolu'da aradılar. Mavera sağda ve solda olmaktan daha çok, önde olan bir dergiydi. Kendisini sağ ya da sol kültür içinde değil, Yunus Emre kültürü içinde konumlandırdı.

*

Türklerin Anadolu'daki bin yıllık tarihlerinde açıkça görüldüğü gibi, İslam medeniyeti, iyilikleri büyütmede, kötülükleri önlemede, toplumun bütün kesimlerinin birbirleriyle yarıştığı, iki dünya medeniyetidir. İki dünyanın birden kazanılması için edebiyat ile medeniyetin karşılıklı iletişim ve etkileşim içinde altın oranda harmanlanması gerekir.

*

Pablo Neruda “Aklı başında olan insandan şair olmaz. Şair insanın aklı başında olmaz” derse de, Anadolu insanının edebiyat geleneğinde, Mavera şair ve yazarlarında olduğu gibi, şair ve yazarların akılları hem başlarında hem de gönüllerindedir. Onlar akıllarıyla düşünürler, gönülleriyle yazarlar düşünceyi eyleme, eylemi düşünceye dönüştürürler.

*

Yunus Emre'nin şiir geleneğinde, “Dağ ne kadar yüksek olsa/ Yol onun üstünden aşar”. Edebiyatçılar aşılmaz dağ yolu üzerinde, yolcuların kulaklarına doğrululuğun, iyiliğin ve güzelliğin sırlarını fısıldarlar.

*

İki dünya arasında uyum ve düzeni sağlayan medeniyet köprüsü edebiyatın ölümsüz eserleriyle inşa edilir.

*

Köklü bir edebiyat gelenekleri olmayan toplumların güçlü medeniyet değerleri olmaz.

*

Edebiyatta kusursuzluğu arayanlar kusursuz medeniyetin kaynağı olurlar.

*

Ballar balını bulanlar kusursuzluğu arayanlardır.

26 Ekim 2016, 08:27

DÜŞÜNCE VE EYLEMİN AÇIK ÜNİVERSİTESİ OLAN DERGİLER

==================================================== Yerli edebiyat deyince, akla hem Edebiyat Dergisi ve Nuri Pakdil geliyor. Edebiyat Dergisi referansları Washington ve Moskova olmayan, Kudüs olan, bir düşünce ve sanat dergisidir. Mavera"nın "Yedi Güzel Adam"ı da, İslam dünyasının üzerine bir karabasan gibi çöken, yabancılaşma bulutlarını dağıtmayı, kendilerine en büyük görev ve sorumluluk bilmişlerdir.

*

Anadolu edebiyatının kutup yıldızları, iki dünyanın şiirini yakalayan edebiyatı, medeniyet için bildiler. Onlar arkalarında bıraktıkları edebiyat eserlerinde, edebiyatsız medeniyet, medeniyetsiz edebiyat olmayacağını sürekli vurguladılar. Yerli edebiyatın öncüleri, düşünce ve eylemleriyle, bir edebiyat eserinin ne kadar yerliyse, o kadar evrensel olacağını gösterdiler. Kalıcı edebiyatın, evrensel olguları ele alan edebiyat olduğunun altını çizdiler.

*

Bin yıllık Anadolu tarihinde, Anadolu"yu dönüştürenler, Anadolu insanının önünde duran yöneticilerden daha çok Anadolu insanının yanında duran edebiyatçılar olmuştur. Bu yüzden, Edebiyat Dergisi"nin kurucusu Pakdil ve arkadaşları için, bütün boyutlarıyla hayatı kucaklayan edebiyat, yöneticilerin desteklediği edebiyat değil, toplumların desteklediği edebiyattır. Edebiyatın gücü, sesi olduğu ve seslendiği insanlardan kaynaklanır.

*

Büyük Doğu, Diriliş ve Mavera dergileri gibi, Edebiyat Dergisi de, Anadolu insanının düşünce ve eylem dünyasında, bir kültür ve sanat akademisi görevi yüklenmiştir. Onların çevresinde toplanan sanatçılar, sıradan edebiyatçılar gibi akıntı, yönünde giden değil, somon balıkları gibi, akıntıya karşı giden, sıradışı edebiyatçılardır. Onlar güçlerini eleştirdikleri devletten önce, seslendikleri milletten alırlar.

*

Yerli edebiyat, evrensel edebiyatı, hayatın ölümü içinde taşıdığı gibi taşır. Yerli edebiyat evrensel edebiyatın habercisidir. Yerli edebiyatı evrensel edebiyata dönüştürenlerin, Necip Fazıl"ın mısralarıyla söylenirse, "dudakları ölümsüzlük şarkısında" ve " imzaları mavera yurdu haritasında"dır. Onlar, insanlığın akıl dünyasına, gönül dünyasının ışığını taşırlar. Ve gerçeği arayan gerçek avcılarıdır.

*

Edebiyatın seslendiği insan, küçük bir dünya değildir, onda büyük bir dünya gizlidir. Yerli edebiyatı, evrensel edebiyata dönüştüren edebiyat, insanın hem aklına, hem gönlüne seslenir. Evrensel edebiyatta, insanın aklı görünmez gölgesi okunur, insanın gönlü okunmaz sesi duyulur.

*

Yirmibirinci yüzyılda insan bir yandan kendine yabancılaşırken, bir yandan da yalnızlaşmaktadır.

*

Karmaşık ekonomik yapı içinde, herşeyi bilen insan, kendini unutmuştur.

*

İnsan edebiyatla değil, borsayla besleniyor.

*

Edebiyat insana unuttuğunu hatırlatır.

*

Hayat edebiyattır, edebiyat hayattı

26 Ekim 2016, 12:34

MEHMET AKİF YAHYA KEMAL İKİ BÜYÜK BALKAN ARMAĞANIDIR

==================================================== Ülkelerin tarihi coğrafyasından bağımsız olarak ele alınmaz. İbn Haldun'a göre, coğrafik yapı ve iklim toplumlara değişmez özellikler kazandırır. Dağlık ülkelerde yaşayanlar, uzlaşmadan daha çok çatışmaya yatkın bir yapıya sahiptir. Onlar barış içinde bir arada yaşamaya değil, farklı kesimler arasında savaşmaya eğilimlidir. Bunun için, dünyadaki çatışma alanları, Balkanlar, Kafkaslar ve Kuzey Irak ya da Güney Doğu Anadolu gibi dağlık bölgelerdir.

*

Dünyadaki savaş bölgelerinin başında Balkanlar gelir. Balkanların tarihi dağlık ve güç iklim şartlarının doğal bir sonucudur. "Ülkelerin tarihini coğrafyası belirler" yargısı sanki Balkanlar için söylenmiştir. "Balkan" sık ormanlarla kaplı sıradağ, "Balkanlaşma" da küçük parçalara ayrılarak, dağılma anlamına gelir. Her biri, savaşla diğerlerini yok etme peşinde koşan Balkan ülkelerinin tarihi dağlık coğrafyasıyla çok yakından ilgilidir. Balkan ülkeleri savaşta gösterdikleri ustalığı, kültür ve ekonomide gösterememişlerdir.

*

Malazgirt'de Doğu Roma'ya karşı Alpaslan'ın saflarına geçen Peçenekler ve Kumanlar gibi, Oğuzlar ve Vardar Türkleri Osmanlılardan önce Kuzey'den Balkanlar'a yerleşmişlerdi. Osmanlar 1354'de Gelibolu'dan Balkanlar'ın içlerine doğru ilerlemeye başlayınca Kuzey'den gelen Türk boylarıyla karşılaşmışlardır. Yahya Kemal'in "Aziz İstanbul"da vurguladığı gibi: "Bizim Rumeli'de duruşumuz, burada kendi milletimizin bulunmasındandır."

*

Osmanlıların Balkanlar'daki varlığı İkinci Murat ve Fatih'le süreklilik kazandı. Fatih'in gözü İstanbul'dan sonra Roma'daydı. "Osmanlı Barışı" alanını Balkanlar'dan İtalya'yla birlikte Akdeniz ve Kuzey Afrika'ya doğru genişletmek istiyordu. Bunun için de, 1478'de Arnavutluk seferini düzenledi. Adriatik kıyısındaki Venediklilerin kalelerini ele geçirerek, İskodra'yı kuşattı. Ancak Fatih kenti düşüremeden İstanbul'a döndü. İskodra 1479'da Osmanlılar'a geçti. Fatih'in 1480'de Arnavutluk'tan gönderdiği donanmayla Osmanlı İtalya topraklarına ayak bastı. Ancak onun ömrü Roma'yı fethetmeye yetmedi.

*

"Kartallar Ülkesi" anlamına gelen Arnavutluk, Balkanlar'ın Anadolu'yla, Anadolu'nun da Balkanlar'la kucaklaşmasında ana merkezlerden biri olmuştur. Çünkü Rumeli kaynaklarında, Arnavut kökenli 52 paşa ve 33 sadrazamın Osmanlı Devleti'nin yönetiminde görev aldığı belirtilmektedir.

*

Balkanlar Anadolu için "Bizim Rumeli", Türkiye de Balkanlar için "Bizim Anadolu"dur. Osmanlı yönetici eliti içinde yeniliklere açık, Avrupa ülkeleriyle içiçe yaşayan, vizyon sahibi Balkan kökenlilerin bürokrasiyle birlikte ekonomi ve kültürde de önemli bir yeri vardır.

*

Osmanlıların Rumeli barışı, ordularının gücünden daha çok yöneticilerinin din, ırk ve dil ayrımı gözetmeyen adalet anlayışlarından kaynaklanır. Onlar gittikleri her coğrafyaya bir koloni gözüyle değil, ekonomik, siyasal ve kültürel alanda hizmet bekleyen bir vatan parçası olarak bakmışlardır.

*

Tiran'ın ana meydanın simgesi, eski devlet binalarının arasında bir biblo gibi duran Etem Bey camiiyle birlikte meydanı Osmanlı asırlarına ayarlayan saat kulesidir. Adriatik'ten Çin Seddi'ne kadar uzanan "Osmanlı Diasporası"nın merkezi Balkanlar'dır. Anadolu'yu Avrupa Birliği'ne Balkan Cumhuriyetleri taşıyacaktır.

*

Balkanlar Anadolu insanın 500 yıl süren serüveninin özü ve özetidir.

*

Balkanlar'ı anlayamayan, Osmanlı'nın gücünün kaynağının sırrını keşfedemez.

*

Balkanlar yetmiş ik dilli Ademoğullarının harman olduğu coğrafyadır.

*

Balkanlar Avrupa'nın Anadolu'sudur.

26 Ekim 2016, 12:50

BALKANLARDAKİ ÇOK KÜLTÜRLÜLÜK OSMANLI MİRASIDIR

================================================== Türkler bin yıllık tarihlerinde, iki deniz ve üç kıtada Kıyamet'e kadar ayakta kalacak bir kültür ve sanat mirası bırakmışlardır Türkler'in Balkanlar'dan çekilmesiyle başlayan yıkım ve yok etme çalışmalarına rağmen, bütün Balkan şehirlerindeki Osmanlı mirası, varlığını korumaktadır Osmanlılar'ın kurduğu şehirlerin odak noktasını oluşturan yapılar, çok fonksiyonlu oldukları için, her dönemde yararlı olmuşlardır Hiçbir yönetim onları bütünüyle yok etmeye kalkışmamıştır.

*

Kaleler, köprüler,dergahlar, kervansaraylar, çarşılar, medreseler, şifahaneler, imarethaneler ve camiler Osmanlı dönemindeki ekonomik, siyasal ve kültürel hayatın, elle tutulur, gözle görülür, en önemli ve en güçlü şahitleridir Onların yaşanan hayatın içine çekmeden, eski fonksiyonlarına yeni fonksiyonlar kazandırmadan, Osmanlılar'ın Balkanlar'da beşyüz yıl süren, uzun soluklu koşusunun dayandığı temelleri ortaya çıkarmak, anlamak ve anlatmak mümkün değildir.

*

Başta Türkiye olmak üzere, Osmanlı coğrafyasındaki, eski eserlerin yerine yenilerinin yapılması, büyük gelirler sağladığı için, bütün şehirlerde tarihin görünen yüzü olan mimari yapıları korumak her zaman çok güç olmuştur Bu yüzden,Türkiye'deki bütün kuruluşların, Türk dünyasındaki eski şehirlerin yıkılıp, bir beton yığını yapılara dönüşmemesi için, sosyal ve kültürel sorumluluk projelerine destek vermeleri gerekir.

*

Yerel yönetimlerin şehirlerdeki eski mahallelerle birlikte tarihi eserlerin yıkılmalarını önlemeleri, eskilerinin yanında yeni mahallelerin kurulmasına öncülük yapmalarına bağlıdır Şehirlerdeki tarihi ve kültürel mirası korumak için, tarihin silinmez izlerini taşıyan eski şehirleri yıkmadan, Manhattan'ı örnek alan, yüksek çelik bina ormanı yeni şehirler, Paris'te olduğu gibi, şehir merkezinden uzak alanlara kurulmalıdır

*

Mostar, Saraybosna, Üsküp, Priştine, Prizren ve Şumnu'da başarılı örnekleri verilen, tarihi şehirlerin kültürel dokusunu bozmadan, çevrede yeni yerleşim alanları kurarak, tarihi yapılarla birlikte evrensel değerler de korunabilir.Osmanlı coğrafyasındaki tarihi ve kültürel mirası korumada başarısızlığa uğrayan ülkelerin başında Türkiye gelir.

*

Osmanlı döneminden Cumhuriyet dönemine geçişte, büyük tarihi miras reddedildiği için, başta İstanbul olmak üzere bütün Anadolu şehirlerindeki Osmanlı mirası yapılar, bir bir yıkılarak, yok olup gitmişlerdir.

*

Olumlu ve olumsuz yönleriyle, bütün tarihini kucaklamayan bir toplum, yüzyılların içinde oluşan tarihi yapılarını ve kültürel değerlerini korumakta büyük güçlük çeker.

*

Tarihi ve kültürel eserler, bütün insanlığın açık üniversiteleridir.

*

Tarihi miras geçmişi değil, geleceği aydınlatır.

*

Tarih toplumların geleceğine tutulan aynadır.

26 Ekim 2016, 16:45

BÜROKRASİDEN GİROKRASİYE BÜROKRATTAN GİROKRATA

=================================================== BAŞARI SIFIR HİYERARŞİ SIFIR BÜROKRASİ SIFIR PROTOKOLDE ==================================================== Her kamu, ister özel, isterse de gönüllü olsun, her kurum ve kuruluş, yönetici, yönetim ve yenilenme sorunlarıyla karşı karşıyadır. Bir kamu, özel ya da gönüllü kuruluş, finansal kaynaklarından daha çok insan kaynaklarıyla uzun ömürlü olur. İnsanların olduğu her kurum ve kuruluşta, yönetenler ve yönetilenler vardır. Yönetenler ile yönetilenler arasındaki görev ve sorumlulukların belirlenmesi ve değişik yönetim kademeleri arasında ilişkilerde, uyulması gereken ilkeler, bütün kurum ve kuruluşlarda, hayati bir önem taşır. **** Başta kamu, kurum ve kuruluşları olmak üzere, yönetenler ile yönetilenlerin olduğu her yerde, iki kesim arasındaki iletişim ve etkileşimde, uyulması gereken ilkeler, kendine özgü bir bürokrasi oluşturur. Gönüllü kuruluşların esnek bürokrasine karşılık, kamu kurumlarının katı bir bürokrasisi vardır. Bürokratik yapılar, ülkenden ülkeye, kuruluştan kuruluşa, büyük farklılıklar gösterirler. Max Weber''e göre, bir kuruluşun başarısında, bürokratik yapısı, önemli ve belirleyici bir fonksiyon yüklenir. ***** Bürokrasi, kurum ve kuruluşların, ürün, hizmet ve bilgi üretiminde izlediği yönetim ilkeleridir. Kurum ve kuruluşlarda izlenen yönetim ilkeleri, hem yönetenlerin hem de yönetilenlerin, ekonomik, siyasal ve kültürel hayatını doğrudan etkiler. Yönetimdeki ilkeler, yönetilenlerin hayatını bütün boyutlarıyla, kolaylaştırdığı gibi, katlanılması güç boyutlara da taşıyabilir. Bunun için, yönetim ilkeleri, hayatı zorlaştırmak için değil, kolaylaştırmak için geliştirilmelidir.

*

Yeni yüzyılda, bütün kurum ve kuruluşların başarılı olabilmesi için, bürokratik katı ilkelere değil, girokratik esnek ilkelere ihtiyacı vardır. Her kurum ve kuruluş, bürokrasiden girokrasiye geçtiği ölçüde başarılı olacaktır. Çünkü, bürokrasi kuruluşu korumak için, ilkeler geliştirirken, girokrasi, kuruluşa yeni açılımlar kazandırmak için, ilkeler geliştirir. Bürokrasi statükoyu savunan bürokratlara, girokrasi statükoyu sorgulayan girokratlara dayanır. **** Kurum ve kuruluşlarda, bürokratlar yöneticilerin, girokratlar girişimcilerin özelliklerini taşırlar. Bürokratlar yalnızca yönetmeyi, girokratlar ise, sürekli geliştirmeyi düşünürler.

*

Bir kurum ve kuruluşta bürokratların vazgeçilmez görevi, işleri doğru, girokratların vazgeçilmez görevi ise, doğru işleri yapmaktır.

*

Her girokrat, aynı zamanda bir bürokrattır. Ancak her bürokrat bir girokrat değildir.

*

Girokratlar güçlerini seküler kültürden daha çok kutsal kültürden alırlar.

*

Seküler ilkeler değişir, kutsal ilkeler değişmez.

*

Kurum ve kuruluşları, değişmeyen ilkeleri korur.

26 Ekim 2016, 16:51

İSTANBUL ŞANGAY HONG KONG DUBAİ MANHATTEN OLMASIN

===================================================== TOPRAKTAN UZAKLAŞANLAR ALLAH'TAN DA UZAKLAŞIRLAR Tarihin her döneminde kentler,ekonomik,siyasal dönüşümlerinlokomotifi oldular.Kültürler kentleri dönüştürürken, kentler de kentler de kültürleri dönüştürdüler. Dünyanın neresine giderse gidilsin, her kültürün bir kenti, her kültürün bir kenti olduğu görülür. Dünyanın bir ucundan bakılınca, diğer ucunun görülmesi, bütün kentlerin birbirine benzemesine yol açtı.

*

Seküler kültürle yoğrulan yirminci yüzyılda, dünyanın bina ve eğlenci kenti, Las Vegas, dünya kent kültürünün değişmez örneğini oluşturdu. Gökyüzüne başkaldırırcasına yükselen binalar ve kumarhaneler Amerika''dan bütün dünyaya ihraç edildi. Odak noktasını çok yıldızlı otellerin oluşturduğu eğlence merkezleri, bütün dünyada ekonomik ve kültüren gelişmişliğin değişmez göstergeleri haline geldiler.

*

Dubai, Frankfurt, Şangay ve Hong Kong dünyanın Amerika dışındaki Las Vegas''larıdır. Las Vegas ve Singapur un petrol dalarıyla harmanlanmasından doğan Dubai Arap Dünyasının küresel finans ve eğlence başkentidir.Dubai''de konuşulan dil Arapça''dan önce dolardır. Dubai''nin Cebel Ali limanı, Hamburg ve Rotterdam ile yazışarak fiziksel ve finansal alt yapıya sahiptir.

*

Dubai sıfırlana vergileri, sınırsız vize kolaylıkları, yabancı sermayeye sonuna kadar açılan kapıları, ithalat ve ihracat imkanlarının dünyanın en büyük serbest bölgelerinden biridir.Dubai''de bir bankada hesabı olanın, hem oturma, hem çalışma izni olur. Dubai''de bir evi olan, Dubaili sayılır. Çağdaş piramitleri ve alışveriş ve eğlence alanlarıya, dubai Arapların Las Vega''ıdır.

*

Eyfel Kulesi inşa edilirken 300 kişi çalışmıştı Dubai''nin Kulelerini inşa etmek için ise bir milyonu aşkın insan çalıştı ve çalışıyor.Zahmetsiz kazanılan petrol dolarlarıyla, milyonlarca insanın alın teri ve elinin emeği karşılığı inşa edilen gökdelenler, Dünyanın yeni Babil kuleleridir.Dubai''de bütün dünya dillerinin konuşulduğu Babil kentidir. Ancak, Dubai''nin dili paranın evrensel dilidir.

*

Dubai herşeyin alınıp satıldığı dünyanın en önemli açık pazarıdır.Ancak Çin''de olduğu gibi Dubai''de de, herşey bir kere tüketilmek için tasarlanır ve üretilir. Amerika''nın Hollywood''u Hindistan''da "Bollywood"a Arap dünyasında''da Dollywood''a dönüşmüştür.

*

Dubai''nin güah şehri, yasasızlığın yasa olduğu uluslar arası sularda inşa edilmiş ve inşa edilmeye devam ediliyor.

*

Kültürel dönüşümün olmadığı yerlerde kentsel dönüşüm olmaz.

*

Kentsel dönüşüm kültürel dönüşümü izler.

*

Kültür öksürürse kent yatağa düşer

*

Dubai olmak iyi olmak değildir.

27 Ekim 2016, 12:59

DÜNÜN PARADİGMALARIYLA BUGÜNÜN SORUNLARI ÇÖZÜLMEZ

Bu yazı daha önce 17.09.2016 tarihinde de yayımlanmıştı.

==================================================== Doksanlı yılların başında uç veren dönüşümlerle, ekonomi ve politikadaki sağ ve sol paradigmalar, tedavülden kaldırılmış paralar gibi, geçerliliklerini büyük ölçüde yitirdiler. Sağ ve sol paradigmaların dışında, birbirinden bağımsız devletleri, birbirine bağımlı devletlere dönüştüren yeni yapılanma, gelip geçici bir ekonomik ve siyasal akım değildir. Yaşanan, geri döndürülmesi mümkün olmayan, dünya dengelerini altüst edecek, yeni bir paradigmanın oluşum sürecidir. Yeni paradigmaya taraftar ya da karşı olmak, dönüşüm sürecini tersine çevirmeye yetmez. Süreç hızını hiç kesmeden devam ediyor.

*

Sağ ve sol paradgmalar, birbirinden bağımsız devletleri, siyasal sınırlarını genişletmek için, silahlanmaya ve savaş ekonomisine büyük yatırım yapmaya zorladı. Sözkonusu paradigmalarla, devletler arasındaki sınır savaşları, büyük bir hız ve yoğunluk kazandı. “İki Dünya Savaşı”nın öncesinde ve sonrasında yapılan savaşlarla, dünyada yakılmadık, yıkılmadık ülke kalmadı.Devletlerin doğal kaynaklarıyla birlikte insan kaynaklarının da yitirilmesiyle, savaşın hiçbir ülkeye yarar sağlamadığını, bütün dünya gördü. Savaşlar dünyaya yarardan daha çok zarar getirdi.

*

Sağ ve sol paradigmalar savaşa dayanan, savaşlardan beslenen, savaş paradigmalarıdır. Onlar savaşı, ekonomik gelişmenin ve siyasal başarının ana kaynağı olarak görürler. Onlara göre, savaşlarda kazananların kazancı, kaybedenlerin kaybından, her zaman daha önemlidir ve daha büyüktür. Bu bağlamda, sağ ve sol paradigma arasında hiçbir fark yoktur. Sol “savaş kazandırır” derken, sağ “savaş kaybettirmez” der. Her ikisi de, barışa değil savaşa önem verir, barışı değil, savaşı kutsar.

*

Savaşların yol açtığı yıkımlara ve büyük göç dalgalarına şahit olan, Yirmibirinci yüzyılın yeni paradigması, “savaş odaklı” olmaktan değil, “barış odaklı” olmak zorundadır. Artık sağın ya da solun içinde olmak değil, onların önünde olmak, onların üstünde olmak önemlidir. Bütün ülkelerin ekonomik açıdan birbirine bağımlı hale geldiği bir dünyada, bir ülkedeki iç savaş, Ortadoğu'da olduğu gibi, bütün ülkeleri etkileyen, ülkelerarası yıkıcı bir savaşa dönüşür. Kendisiyle savaşan ülke, farkında olmadan dünyayla savaşır.

*

Yirminci yüzyılın ikinci yarısında, sol paradigma gibi, sağ paradigma da tarihe gömüldü. Eşitlikten yola çıkan sol paradigma dehşet verici bir baskı ve şiddet düzenine dönüştü ve yıkıldı. Özgürlükten yola çıkan sağ paradigma da, Batı dışındaki dünyada dayanılmaz bir yoksulluğa, benzeri görülmemiş bir soyguna yol açtı. Her iki paradigmanın da, başta Ortadoğu olmak üzere birbiriyle iletişim ve etkileşim içinde olan ülkelere, söyleyecek sözü, önerilecek çözümü kalmadı.

*

Sağ ve sol paradigmaların hem “homo economicus”u, hem de “homo sovyeticus”u, insanlığa barış getirmede, büyük bir başarasızlığa uğradı. Başarısızlıklarından hiç ders almayan, sağ ve sol paradigma dünyalarının mimarları, el ele vererek, bütün bir Ortadoğu'yu büyük bir yangın yerine çevirdiler. Ortadoğu bir ateş topuna dönüştü.

*

Petrol denizinin üzerinde yüzen Ortadoğu, Amerika'nın Irak'ı işgalinden sonra yoksulluk denizinde yüzmeye başladı. Ortadoğu hazine sandığı üzerinde oturan dilenci konumuna düştü.

*

Ortadoğu “yoksul olduğu için yoksul” değildir, işgal altında olduğu için yoksuldur. Yitirilen cennet Ortadoğu'da aranmalıdır.

*

Ortadoğulular atalarının yitirdikleri cennetin sürgünleridir.

*

Yitirilen cennet barışla silahlanarak bulunulacaktır.

*

Ortadoğu'da özlenilen barışa sevgiyle ulaşılacaktır.

*

Sevginin batmayan güneşi Ortadoğu'dan doğar.

*

Yeni paradigma Ortadoğu'da inşa edilir.

*

Nuh'un Gemisi Ortadoğu'dadır.

27 Ekim 2016, 13:07

Girişimcilik bir sermaye işi değil bir proje işidir.Bunun için

Girişimcilik bir sermaye işi değil bir proje işidir.Bunun için Anadolu'da:"Tabağınızda balınız olsun arısı Bağdat'tan gelir" denilir.Yenilik getiren bir projeniz olsun,sermaye "Hızır Yatırımcılar" dan gelir.İnsanlar ellerinde paraları yenilikci girişimcileri bekliyorlar.

27 Ekim 2016, 16:28

PARA TİCARETİNDEN PARA KAZANAN DÜNYANIN KRİZİ

============================================== Para ticaretiyle paradan para kazanan Wall Street Amerika ve Yunanistan''dan Portekiz''e kadar Avrupa ülkelerinde kış rüzgarları estiriyor. Avrupa Birliği''nin simgesi olan Euro''nun krizi, Avrupa''nın temellerini sarsıyor. İtalya ve İspanya ekonomileri küçülürken, Fransa ve İngiltere''nin ekonomilerinde durgunluk yaşanıyor. Avrupa''nın sürükleyici gücü, Alman Ekonomisi zorlanıyor.

*

İsviçre''nin Davos kentinde toplanan Dünya Ekonomik Forumu, Avrupa ekonomisini çöküntüden kurtarmanın yollarını arıyor. Seküler Batı kültürüyle yoğrulan Davos ekonomisi bütün dünyayı krize sürüklüyor. Dünyanın kasası İsviçre''de, dünyayı kumarhaneler ülkesi, büyük bir Monaco''ya benzeten Avrupa''nın, para sorunları tartışılıyor. Davos''un üzerine çöken karamsarlık bulutları Çin ve Amerika''ya kadar uzanıyor.

*

Parayı alınıp satılan bir ticari ürün gibi gören Davos ekonomisi, parayı bir değişim aracı olarak gören Kudüs ekonomisine karşı yürüttüğü savaşı kaybetti. Yirminci yüzyılda reel ürün ticaretinden daha çok sanal para ticaretiyle zengin olan Avrupalılar için deniz tükendi. Geçen yüzyılın finansman yöntemleriyle, gelen yüzyılın ekonomik sorunlarını çözmenin mümkün olmadığını herkes görüyor.

*

Nasıl değer toplumunun sorunları, bilgi toplumunun yöntemleriyle çözülemezse, Kudüs ekonomisinin sorunları da, Davos ekonomisinin yöntemleriyle çözülemez. Milyonlarca insanın işsiz olduğu Avrupa''da, kitlesel üretim teknolojilerinden önce, kitlelerin üretime katıldığı üretim teknolojilerine ihtiyaç var. Artık her ülke bütün kurum ve kuruluşlarıyla, bankaların değirmenine su taşımayı bırakmalıdır.

*

Dünyanın bütün kurum ve kuruluşlarının yöneticileri Cola''nın yöneticileri Donald Keough ve Muhtar Kent gibi, ödemelerini ceplerinde taşıdıkları kredi kartlarıyla değil, yanlarında bulundurdukları nakit paralarıyla yapmalılar. Dünyada herkes bu zahmete katlandığı zaman, nakit parayı elden ele dolaştırarak, ortadan kaldıran Davos ekonomisinin, herkesin gözünü boyayan ve herkesi yanıltan büyüsü bozulacaktır.

*

Tarih boyunca para değer koruma, değer taşıma ve değer ölçme aracı olmuştur. Parayı araç olmaktan çıkararak, amaç haline getiren toplumlar, paranın getirdiği yükler altında ezilmekten kurtulamazlar. Çünkü paranın bir zaman değeri vardır. Para zamanla değer kazanırken, ürünler zamanla değer yitirirler. Bu yüzden, bütün ekonomilerde paranın değer ve işlevi yılın önemli tartışma konusu olmuştur.

*

Avrupa''nın karşı karşıya olduğu ekonomik krizlerin üstesinden gelmesi için, sanal Davos ekonomisinden, reel Kudüs ekonomisine dönüşmenin, yol ve yöntemlerini bulması gerekir.

*

Paraya yeni işlevler yükleyenler, yeni bedeller öderler.

*

İnsan varsa, paranın değeri vardır.

27 Ekim 2016, 16:37

EKONOMİ EKOLOJİNİN İKİZ KARDEŞİDİR

==================================== Bütün insanlığın ortak hayat kaynağı olan tabiatta, herşey yerli yerindedir, hiçbir şeyin eksiksizliği hissedilmediği gibi, hiçbir şeyin fazlalığı da hissedilmez. Denizleri, dağları ve ovalarıyla tabiatın bağrında taşıdığı canlılar arasındaki iletişim ve etkileşimde, eşsiz bir yardımlaşma ve dayanışma vardır. Son yıllarda büyük bir gelişme göseren Ekonoji, canlıların birbirleri ve çevreleriyle olan iletişim ve etkileşimlerini araştırna yeni ve önemli bir doğa bilimleri dalıdır.

*

Birinci Termodinamik Kanunu''na göre, tabiatta var olan madde ve enerji, bir yapıdan başka bir yapıya dönüşebilir, ancak hiçbir zaman yok edilemez. Bu yüzden, insanların tükettikleri ürün ve hizmetlerden geride kalanları, denizlere atarak, onlardan kurtulmaları mümkün değildir. Taşı toprağı, suyu ve havasıyla tabiatın doğal kaynaklarına dayanılarak, yapılan her tüketimin mutlaka bir bedeli vardır. Tabiat insanlara karşılıksız ürün ve hizmetler sunan, büyük bir alışveriş merkezi değlidir.

*

Doğal bilimlerin olduğu kadar sosyal bilimlerin de odak noktasını, nimet ve külfet arasındaki ilişkilerin araştırılması ve değerlendirilmesi oluşturur. Ekonomi ve Ekoloji de hiçbir nimet külfetsiz değildir. Hayatın hiçbir alanında külfetsiz nimet, nimetsiz külfet olmaz. Nimetlerle külfetlerin arasındaki dengelerin gözetilmesinde, farklılıkların korunması, en büyük güvencedir. Farklılıkların olmadığı bir toplumda,nimetler ile külfetler arasında uyum ve düzen sağlanamaz.

*

İnsanlığın ortak hazinesi olan tabiatın doğal kaynaklarından yararlanmada, nimet ve külfet dengesini korumada, doğal bilimlerin kanunlarıyla birlikte sosyal bilimlerin kanunları, kutup yıldızları gibi, bütün toplumlara yol gösterirler. Çünkü doğal hayat gibi, ekonomik hayat da, birbirleriyle uyumlu ve düzenli bir biçimde çalışan çarklardan oluşan, dünya ölçeğinde bir saate benzer. Kim hayat kaynağı tabiattan ihtiyacından daha fazlasını alırsa, farkında olmadan arı kovanına çomak sokar gibi, saatin çarklarına kum atmış olur.

*

Tabiatın kaynakları herkesin karnını doyuracak kadar bol, kimsenin gözünü doyuramayacak kadar da kıttır. Hiç kimse Ekoloji''nin genel geçer yasalarına meydan okumayı aklından bile geçirmemelidir. Ekonoljistlerin sürekli vurguladıkları gibi: Tabiatın sınırlı kaynaklarıyla, insanların sınırsız istekleri karşılanamaz. Büyüme sonsuz, ihtiyaçlar sonsuz değlidir.

*

Hem Ekoloji, hem de Ekonomi bilmek, her gelirin bir gideri olduğunu bilmektir. Bunun için, İzzet Molla: “Kimse aç kalmaz cihanda / Bilse nimet kadrini” demektedir.

*

İnsanı bilen tabiatı bilir, tabiatı bilen hayatı bilir, hayatı bilen “Biyokonomi”yi bilir.

*

Tabiatta kimse ekmediğini biçemez, üretmediğini tüketemez.

27 Ekim 2016, 16:44

EKNOMİNİN EKOLOJİSİ EKOLOJİNİN EKONOMİSİ

======================================== Ekoloji, canlıların doğal çevre içinde varlıklarını sürdürürken, birbirleri arasındaki iletişim ve etkileşim ilişkilerini inceler. Ekonomi ise, üretim, sermaye ve tüketim üçgeninde, insanların birbirleriyle olan iletişim ve etkileşim ilişkilerini araştırır. Bütün bilimler gibi, ekoloji ve ekonomi de, her alanda hayatın sürdürebilirliğini sağlamak için, insanın doğal, ekonomik, siyasal ve kültürel çevresiyle, uyumsuzluklarını gidermeye çalışır.

*

Dünyadaki ekolojik dengelerle birlikte ekonomik dengelerin altüst olmaları, çevresel, siyasal, kültürel ve ekonomik sorunların, birbirlerini etkileyen bir bütünlük ve süreklilik içinde, ele alınmalarını gerekli kılıyor. Çünkü dünyanın çok boyutlu çevresel, çok köklü ekonomik, çok önemli siyasal ve çok derin kültürel sorunları var. Bu yüzden, bütün ülkelerde hayatın güvencesi olan, ekolojinin ekonomisini ve ekonominin ekolojisini araştıran çalışmalar yapılıyor.

*

İnsanlar Fransa''da tasarlanan elbiseler giyerek, Hindistan''daki pamuk yetiştiricisinden, Brezilya ve Türkiye''deki kumaş üreticisine kadar milyonlarca üretici ve tüketicisinin hayatını etkiliyorlar. Bütün dünyada, günlük yaşantının vazgeçilmez bir parçası haline gelen, motorlu araçların egzos gazları, dünyanın karşı karşıya olduğu çevre sorunlarına, siyasal, ekonomik, ekolojik ve etik boyutlar getiriyor. İnsanların doğal kaynakların bedelsiz olduğunu düşünmeleri, dünyanın dengelerini dinamitliyor.

*

Ahmet Hamdi Tanpınar''ın mısralarına benzetilerek söylenirse, insanlar ekolojinin ekonomisinin ve ekonominin ekolojisinin ne bütünüyle içinde ne de bütünüyle dşında dururlar. Ekonominin olduğu kadar ekolojinin de, insanların değerlerinden arındırılarak, onların davranışlarından soyutlanması mümkün değildir. İnsanların rant elde etmek için her yol ve yöntemi mübah görmeleri, dünyayı büyük bir savaş alanına dönüştürdü. Ekonominin olduğu kadar ekolojinin de odak noktasında insan var.

*

Ekoloji ekonomiden, ekonomiyi ekolojiden ayırarak, aralarına aşılmaz duvarlar örenler, fiziksel ürün ve hizmet üretiminden daha çok finansal ürün ve hizmet üretiminde yarışırlar. Yarış sonucunda, hayatın bütün boyutlarında, canlılar arasındaki doğal yasalardan önce insanların elinde doğallığını yitiren yasalar ağırlık ve önem kazanır. Doğallığını yitiren ekonomi, insanlardan daha çok tekellere hizmet eder, onların gücüne güç katar.

*

Ekolojide olduğu gibi, ekonomide de tekelci bir yapı değil, çokelci bir yapı olmalıdır. Nasıl ekolojide, bütün canlılar arasında eşsiz bir uyum ve düzen varsa ekonomide de insanlar arasında eşsiz bir uyum ve düzen olmalıdır. Ekoloji tabiatın, ekonomi hayatın şarkısıdır. Tabiatın şarkısının güftesi olmadan, hayatın şarkısı bestelenmez.

*

Ekolojik bilinçle ekonomik bilinç ortak alanlarını yitirirlerse, suyu, havası ve toprağıyla çevre, kültürü, politikası ve ekonomisiyle insan kirlenir.

*

Tabiat ekolojinin, hayat ekonominin temelidir.

*

Ekonomi ekolojinin yolunda olmaktır.

*

Hayatı koruyan tabiatı korur.

*

İnsanı yitiren herşeyi yitirir.

27 Ekim 2016, 18:23

ROMAN OKUMAYAN HAYATIN ŞİİRİNİ YAKALAYAMAZ

============================================= Sınırları değiştirme ve toplumları dönüştürme çatışmalarını, savaş alanlarından kültür alanlarına taşımada, romancılar en önemli görevleri yüklenirler. Romancılar ülkelerin yıkıcı güvenlik güçlerinden daha çok yapıcı kültürel güçlerini oluştururlar. Romanlarla yüzyıllar içinde oluşan kültürel, siyasal ve ekonomik değerler, geçmişten geleceğe taşınırlar. Romanlar zamanda iz bırakan olguların, kuşaktan kuşağa aktarılan yorumlarıdır.

*

Bir kervan gibi, tarih boyunca Asya''dan Avrupa''ya giden Türklerin romanları, dilden dile dolaşan yolculuk ve yiğitlik öyküleri olmuştur. Hayatı iman için bilenler, insanı romanla, romanı hayatla bütünleştirirler. Dünyanın her yerinde romanlarda tartışılan değerler, hayatın bütün boyutlarına yansır ve toplumların yaşama biçimleri romanlarda şekillenir. Romanlar toplumların hem aynaları, hem de hafızalarıdır.

*

Boğaziçi Yayınları''nda, her ikisi de aramızdan ayrılan Ergün Göze ve Erdem Bayazıt ile birlikte, romanın tarihsel gelişimini konuşurken, Türkiye''de mutlaka bir “Roman Yazmayı Özendirme Vakfı” kurulmasının, ne kadar gerekli ve ne kadar önemli olduğunu vurgulamıştık. Ülkelerin tarihlerindeki dönüm noktalarının öykü ve insanlarını anlatan, büyük romanları yoksa, o ülkelerde hayatı anlamlı ve yaşanır kılan, bir kültür ve sanat bilinci oluşmaz.

*

Tarihi olaylar değişmez, ancak yorumlar değişir. Her kuşak, kendi kuşağının romancılarıyla hayatın olgularını yeniden yazmak ve yeniden yorumlamak zorundadır. Bunun için, Nuri Pakdil''in Maraş''ta lise öğrencisiyken tanıdığı Bekir Karlığa''ya ilk tavsiyesi “roman oku” olmuştur. Roman okumasını bilenler, her alanda okunmaya değer olanları buldukları gibi, kendi alanlarında yazılmaya değer olanları da yazar.

*

Romancılar, Rasim Özdenören''in romanının isminden ödünç alınarak söylenirse, “Gül Yetiştiren”, karamsarlık bulutlarını dağıtarak, “Bahçe Biziz” ve “Gül Bizdedir” diyen bahçıvanlardır. Onlar hayatın malzemeleriyle ruhun romanını yazarlar. Yunus gibi, “tenler ölür, ruhlar ölmez” derler.

*

Romancılar, Alain''in “Hakikate giden en uzun yolu takip ediniz” tavsiyesine uyarak, hayatı bütün olarak ele alan, uzun soluklu bir anlatım yolunu benimserler.

*

Hareketli savaş alanı olan hayat, okunan romanlardan geride kalan bir öz ve özettir.

*

Yazar insanda toplumu toplumda insanı okur ve yazar. Her insan okunacak bir romandır.

*

Her insan yazılacak bir romandır.

*

Her roman insanla roman olur.

*

Roman hayatın kendisidir.

*

Roman insanı anlatır.

27 Ekim 2016, 18:46

İNSAN EKONOMİK HAYATIN NESNESİ DEĞİL ÖZNESİDİR

================================================ Dünyada ister özel, ister kamu, isterse sivil olsun, bütün kurum ve kuruluşların başta gelen ekonomik sorunu: Ellerindeki kaynakları en doğru yolda değerlendirmektir. Hayatın bir boyutunda üretim varsa, bir boyutunda tüketim vardır. Hayatın hiçbir alanında üretmeden tüketmek mümkün değildir. Ekonomi, hayatın yaşanır kılınmasında, üretim ile tüketim arasındaki uyum, düzen ve dengenin sağlanmasıdır. Ekonomi ekonomi bilmektir, ekonomi insanı bilmektir.

*

Üretim ile tüketim arasındaki uyum ve düzen yazılı ve yazılı olmayan, etik ve ekonomik ilkelerle sağlanır. Bu bağlamda, hayatın odak noktasında, ekonomik insandan önce etik insan vardır. Üretim ve tüketimin yönetilmesinde, insanlar yeteneklerine göre üretirler, ihtiyaçlarına göre de tüketirlerse, kimsenin durumu kötüleşmeden, herkesin durumu iyileşir. Sağlıklı bir ekonomide, temel ihtiyaçların kıtlığı çekilmez ve hayatın bütün boyutlarında savurganlık önlenir.

*

Bir ekonomide insanlar, kurumlar, kuruluşlar üretmediklerini tüketmezlerse, bütün dünyaya bir bulaşıcı hastalık gibi yayılan tüketim yarışı, temel ihtiyaçları karşılayan, üretim yarışına dönüşür. Doğal hayatta olduğu gibi, ekonomik hayatta da, hiçbir şey israf edilmezse, üretim ve tüketim sonrası oluşan artıklar da ortadan kalkar. Ekonomik hayatta enflasyon başta olmak üzere, israf bütün sorunların anasıdır. İsraf verimsizliktir. Enflasyon sorumsuzluktur. Enflasyon üretilmeyeni tüketmektir.

*

Dünyada enflasyonun ekonomik, siyasal ve kültürel hayatta yol açtığı yıkımlara örnek olarak, savaş yıllarının Almanya'sı verilir. O yıllarda devlet görevlilerine, haftalık, hatta günlük ücret ödenmeye başlanır. Aynı yıllarda Maliye Bakanlığı'nda çalışan Neumak' ın anlattığına göre, sabah verilen ücretlerin, öğle yemeğini karşılamadığı günler olur. Mark değer ölçüsü olma özelliğini yitirir. Bütün kurum ve kuruluşlarıyla Almanya felç olur. İnsanlar ekonominin öznesi olmaktan çıkarlar, herkes ekonominin nesnesi olur.

*

İnsanlar ekonominin nesnesi olurlarsa, kişilikleriyle birlikte sorumluluklarını da yitirirler, ekonomik hayatın her boyutunda yolsuzluklar, haksızlıklar ve soygunlar katlanarak artar. Ayrıca şans oyunlarına gösterilen ilgi ve alkollü içkilerle olan düşkünlük, inanılmaz boyutlara ulaşır. Bir toplumda insanların ekonominin öznesi olma özeliklerini yitirmeleri, o topluma savaşlardan çok daha büyük zarar verir. Toplumun bütün kurum ve kuruluşlarıyla alt üst olur.

*

Dünyanın yeraltı ve yerüstü kaynaklarını israfa ve aç gözlülüğe kurban eden ekonominin sonuna gelindi. Bütün dünya, insanı tüketimin nesnesi haline getiren bir ekonomi değil, insanı üretimin öznesi haline getirecek bir ekonomi istiyor. İnsanlık yatağını yitirmiş bir nehirin denizi araması gibi, kafasını taştan taşa vura vura, ekonomi ve etik arasındaki uyu ve dengeyi arıyor.

*

Yirmibirinci yüzyılda, insan ya ekonominin öznesi olacak, ya da ekonominin nesnesi olarak, dünyayı büyük bir uçurumun kenarına sürükleyecek.

*

Yeni dünya da ekonomi insanı değil, insan ekonomiyi nesneleştirmelidir.

*

Ekonomi de israf insanı nesne etik özne kılar.

*

Yeni dünya yeni ekonomi gerekir.

*

Ağaç büyürse içinden çürür

*

Ekonomiyi israf çürüt.

28 Ekim 2016, 10:08

TERÖRÜN ÜSTESİNDEN GÖNÜL GÖZÜYLE GÖRENLER GELİR

==================================================== Bulaşıcı bir hastalık gibi yayılan terör eylemleri, İslam dünyası kadar Batı dünyasını da can evinden vuruyor. Müslüman ülkelerdeki ekonomik ve siyasal sorunların, kurşun atarak savaş alanlarında değil, oy atılan seçim sandıklarında çözülmesi, bütün dünya için hayati önem taşıyor. Demokrasi ve ekonomisi gelişmemiş İslam dünyasıyla, demokrasisi ve ekonomisi gelişmiş Batı dünyası arasında uyum ve dengenin sağlanmasında, moderatörlük görevi Türkiye"ye düşüyor.

*

Türkiye kültürel derinliği, ekonomik zenginliği ve demokratik yönetimiyle, Avrupa ile Asya arasında bir çevre ülke olmaktan daha çok, bir merkez ülkedir. Demokratik kültürü ve ekonomik yapısıyla Türkiye, Batı ile İslam dünyası arasındaki barışın en büyük ve en güçlü güvencesidir. Türkiye"de terör olursa, hem İslam hem Batı dünyası, ekonomik ve siyasal krizlerden kurtulamaz. Dünyadaki bütün krizlerin kaynağı terördür. Suçsuz insanları hedef alan terör, ülkelerin birlikte savaşması gereken ortak düşmandır.

*

Dünyanın her yanında, dinine, ırkına ve yaşına bakmadan, herkesin güvenliğini tehdit ve kamu düzenini sarsan terörle savaşmak, bütün ülkelerin başta gelen görevidir. İnsan hayatına hiç önem vermeyen, kamu düzenini altüst eden terör, bütün dünyanın ana sorunudur. Terör sorununu sözle çözmek, silahla çözmekten çok daha önemli ve çok daha etkilidir. Kamu düzeninin sağlanmasında, dönüştürücü sözün ustası, aklı hem başında, hem gönlünde olan bilgelerin, tartışılmaz bir sorumlulukları vardır.

*

Akıllarıyla düşünen, gönülleriyle konuşan bilgeler, kutup yıldızına benzerler. Nasıl kutup yıldızı, sürekli kuzeyi gösterirse, bilgeler de akıllarıyla kamunun, gönülleriyle de toplumun yanında yer alarak, sürekli doğru olan, yapılması gerekeni gösterirler. Onlar çağlarından sorumludurlar. Bilgeler düşünce ve eylemleriyle, korku ve düşman üretmezler, insanlara ümit ve güven verirler, Terör eylemlerinin üstesinden gelmenin yol haritası bilgelerdedir. Bilgeler uzakları görür, düşünülmeyeni düşünürler.

*

Hayatın özünü edebiyatın sözüne dönüştüren bilgeler, bilgeliği akıldan akıla olduğu kadar gönülden gönüle de, bir meşale gibi bir kuşatan bir kuşağa taşırlar. İnsanların düşünce ve eylem dünyaları gönüllerinde gizlidir. Dönüştürücü sözün ustası bilgeler, insanların gönlünde gizli olanları dillerinde açığa çıkarırlar. Hayat özün söze, sözün öze dönüşmesiyle anlamlı ve yaşanır kılınır. Bilgeler tutum ve davranışlarıyla, insanların özgürlükleri gibi, güvenliklerinin de önemli olduğunu sürekli vurgularlar.

*

Görevleri iyilikleri özendirmek, kötülükleri önlemek olan bilgeler, birbirleriyle savunulmaz olanı savunmak için değil, savunulmayanı savunmak için yarışırlar. Ancak dünyanın hiçbir yerinde, bilge olmak demek, her yerde, her şeye karşı olmak demek değildir.

*

Çağından sorumlu her bilge, Farabi gibi "Aristo"u severim, ancak gerçeği daha çok severim" demek zorundadır.Farabi hem birinci hem de ikinci büyük bilgedir.

*

Dünyanın bütün bilgeleri, insanlık tarihinin her döneminde, "gerçek güzeldir, güzel gerçektir" demişlerdir.

*

Gerçeği arayan bilge, sürekli lav püskürten yanardağ gibi, sürekli düşünce üretir.

*

Gerçeğin ateşinden geçmeyen bilgin bilge değildir.

*

Balık sudan, bilge toplumdan ayrı yaşayamaz.

*

İnsan silahla değil bilgi ve bilgelikle değişir.

*

Değişen insan dünyayı değiştirir.

*

İnsan dünyanın özü ve özetidir.

*

İnsana hoşca bakılmalıdır.

28 Ekim 2016, 10:54

SEZAİ KARAKOÇ'UN MONNA ROSA'INDAN BİR BÖLÜM: "ELLERİN,ELLERİN VE PARMAKLARIN BİR NAR ÇİÇEĞİNİ EZİYOR GİBİ

ELLERİNDEN BELLİ OLUR BİR KADIN. DENİZİN DİBİNDE GEZİYOR GİBİ ELLERİN,ELLERİN VE PARMAKLARIN."

28 Ekim 2016, 22:40

CUMHURİYET'İN YENİ BİR YIL DÖNÜMÜNDE TÜRKİYE

============================================= Cumhuriyet'in Tek Parti döneminde Anadolu insanı, tarihinde benzeri olmayan büyük bir kültür değişimine zorlandı. Tanzimatla başlayan yenileşme ve dünyadaki gelişmelere ayak uydurma gayretleri, Cumhuriyet döneminde, İslam kültürürünün bütünüyle reddedilmesine dönüştü.

*

Osmanlı Devletinin mirası üzerine kurulan Cumhuriyet, tercihini bütün kurum ve kuruluşlarıyla Batı kültüründen yana kullandı. Osmanlı döneminde Batı'nın bilim ve teknolojisini transfer etmeye çalışan yenileşme eylemleri Cumhuriyet'le yabancı bir kültürü bütün sosyal ve kültürel kurumlarıyle birlikte benimsemeye yöneldi. Cumhuriyet yönetimi, kurtuluşu, yılların birikimi olan kendi kültürünü yeniden üretme yerine, Batı kültürünü bütün kurum ve kuruluşlarıyla olduğu gibi transfer etmede aradı. Avrupa ülkelerinin ekonomik üstünlüğünün kaynağı, onların yaşama biçimiyle, kurum ve kuruluşlarında arandı.

*

Batının tüketim standartları benimsenirse onların üretim standartlarına ulaşılacağı sanıldı. Dünyadaki gelişmelere ayak uyduramayan ülkelerin, bir kültürün kurum ve kuruluşlarını bırakarak, başka bir kültürün kurum ve kuruluşlarını benimsemesi, Anadolu insanını büyük bir kültür kriziyle karşı karşıya getirdi.

*

Tek Parti Döneminde çarşıları, camileri, medreseleri, dergâhları, sanatları ve yaşama biçimiyle yüzyılların kültürü İslâm bütünüyle reddedildi. İslam kültüründen iz taşıyan herşey siyasal, ekonomik, sosyal ve kültürel yapıdan ayıklanmaya çalışıldı.

*

Siyasal, sosyal ve kültürel kurumlarıyla Batı yaşama biçimi tartışılması söz konusu olmayan yeni kutsal değerler olarak kabul edildi.Bu bağlamda İsviçre medeni kanunu hiç değiştirilmeden Türkçe'ye çevrilerek benimsendi. İtalyan ceza hukuku alınarak, İslam hukuku bütünüyle yürürlükten kaldırıldı. Alfabe değişikliğine gidilerek Anadolu insanının tarihi, kültürü ve sanatıyla olan bağları koparıldı.

*

Türk toplumu, Cumhuriyet döneminde İngiliz tarihçi Arnold Toynbee'nin "Herodiyen" diye nitelendirdiği bir yaklaşımla, kendi kimliğini bir kenara bırakarak Batı kimliğini benimsemesi yolunda değişmeye zorlandı. İslam kültürünün kurum ve kuruluşları yokedilirken, Batı kültürü bütün kurum ve kuruluşlarıyle kutsallaştırıldı.

*

Büyük düşünür İbn Haldun'un dediği gibi "Yenilenler kendilerini yenenlerin kurum ve kuruluşlarını taklid ederler." Ancak Cumhuriyet döneminde Batı kurum ve kuruluşlarını taklitte öylesine ileri gidildi ki, orta öğretimde Grekce ve Latince öğretilmeden Batılı olunamayacağı bile ileri sürüldü. Anadolu insanı, Batılılar gibi yaşama yolunda akıl almaz baskılara uğradı.

*

Cumhuriyet'in yeni bir yıl dönünde geriye dönüp bakıdığında, devlet kurum ve kuruluşlarının Batı'nın yaşama ve tüketme biçimini benimsemede büyük bir başarı sağladığını görüyoruz. Buna karşılık devletin kurum ve kuruluşlarının Batılılar gibi ürün ve hizmet üretmede ise akıl almaz bir başarısızlığa uğradığı gözleniyor. Bir toplum şapka giyerek ya da yazısında Latin harflerini kullanarak, Almanya'nın üretim gücüne ulaşamıyor.

*

Batılılar gibi tüketip, ancak Batılılar gibi üretememenin cezasını da ekonomik ve siyasal ktizlerle bütün bir toplum ödüyor. Yazıyı değiştirme ya da fesi çıkarıp şapka giyme, Cumhuriyet Türkiye'sini Batılıların üretim gücüne ulaştıramadığı gibi, onların yardım ve desteği olmadan da ayakta durmaya yetmiyor. Anadolu insanlı 50 li yıllarda çoğulcu Demokrasi, seksenli yıllarda da Pazar Ekomisiyle tanıştı. Özal Anadolu insanını dış dünyaya açtı. Türk toplumunun Batı'dan yardım alarak, Batılıların üretim seviyesine ulaşamayacağını gördü. Özal Türk toplumunun üretimde Batı ülkeleriyle rekabet etmesini kolaylaştıracak, ekonomik ve sosyal düzenlemelere gitti.

*

Haberleşme, ulaşım ve finans sektöründe yeni yatırımlar yapılarak, bütün kurum ve kuruluşlarıya Türk toplumu dünya standartlarında üretim yapmaya zorlandı. Yönetenleri, yönetilenleri üretenleri ve tüketenleriyle bütün Anadolu, dünya pazarlarında sağlam bir yer tutmak için, kendi kültür ve medeniyetini reddetmek zorunda olmadığını gördü.

*

Globalleşmeyle yaşanan hızlı değişim, dünya pazarlarında, sağlam bir yer edinmenin kendi kütlürünü inkardan değil, tam tersine medeniyetine sıkı sıkıya sarılmaktan geçtiğini ortaya koyuyor. Artık dünyada ülkeler değil, kültürler yarışıyor. Başka kültürlerle yarışmanın yolu, dünyaya kapanmaktan daha çok dünyaya açılmaktan geçiyor. Kapalı bir toplum ayakta kalabilseydi dünyanın en zengin hammadde kaynaklarına sahip olan Sovyetler Birliği dağılıp gitmezdi.

*

Sınırların ortadan kalktığı bir dünyada, Türkiye Batı yaşama biçimini benimseyerek, Batıların saldırısından kurtulamaz. Türkiye Türk ve İslam dünyasıyla birlikte Cumhuriyet'in yüzyıla tamamlanan diliminde Batıyla ciddi bir hesaplaşma süreci yaşayacaktır. Batıyla hesaplaşmada Anadolu insanının en büyük silahı kültür ve medeniyetidir.

*

Kültürlerin savaştığı bir dönemde kültürünü inkar eden ülkelerin, dünya ekonomisinde olduğu kadar, dünya politikasında da önemli bir yerlerinin olması mümkün değildir. Kendisi olmaya karşı çıkarak başkasına özenen insan nasıl gülünç olursa, aynı şekilde kendi kültürünü reddederek, başka kültüre öykünen ülkeler de, diğer ülkeler yanında itibarlarını yitirirler.

*

İkibinli yılların başında sınırların ortadan kalkması, Anadolu insanını başka kültürlere açarken, kendi kültürüne dönme gayretlerini de hızlandırıyor. Çünkü tarihe bakıldığı zaman en güzel kültür ve sanat eserlerinin, başka kültürlerle iç içe yaşandığı dönemlere rastladığı görülüyor islâm kültürünün düşünce ve sanatta en güzel eserleri, İspanya'da Maveraünnehir'de ve Osmanlı'da verilmiş.

*

Onsekizinci ve ondukuzuncu yüzyıl Avrupa'nın yüzyılları oldu. Avrupa dünyanın merkeziydi. Diğer ülkelerin konumu Avrupa'ya yakınlıkları ya da uzaklıklarıyle belirleniyordu. Onüçüncü-onaltıncı yüzyıllar da Osmanlı Yüzyıllarıydı. Osmanlılar Roma imparatorluğunun bütün topraklarını ele geçirerek, ortaçağı kapatarak yeni çağın kapılarını açtılar. Yirminci yüzyıl ise, Amerika'nın yüzyılı oldu. Ancak Amerika'nın dönemi uzun sürmedi. Soğuk savaşın sona ermesiyle, dünya çift kutupluluktan çok kutuplu bir yapıya dönüştü.

*

Cumhuriyet'in yaşının yüz yıla yaklaştığı bir dönemde, Türkiye, Anadolu insanının dünyaya açılmasıyla, Balkanlar, Kafkaslar, Orta Doğu ve Asya'da önemli bir güç merkezi olma yolunda oluşan yeni yapı içinde Avrupa'daki Anadolu önemli ve vazgeçilmez bir yer tutuyor. Türkler Avrupa'yı camilerle birlikte iş yerleriyle de donattılar. Türk girişimcileri Japonya'dan Amerika'ya kadar dünyanın her ülkesinde yatırım yapmaya başladılar.

*

Türkiye iki binli yılların başında , Avrupa'nın çevre ülkesi değil, Türk ve İslâm dünyasının merkez ülkesi konumuna gelmiştir. Türkiye kültürü, tarihi ve insanıyla barışırsa, iki binli yılların başında yapacağı yatırımlarla bütün Balkan ülkelerini yeniden ele geçirebilir.

*

Gelecek yüzyılın fatihleri ordular değil, girişimciler olacak. Girişimciler ürün ve hizmetlerini götürdükleri ülkelere, dillerini, müziklerini, kültürlerini ve değerlerini de götürürler.

*

Medeniyetlerin savaştığı dünyada, yeryüzünü bir mescit gibi gören girişimcilerden daha önemli ve daha etkili bir güç yoktur.

30 Ekim 2016, 21:56

ÖNCE CUMHURİYET DEĞİL DEMOKRASİ VARDIR

========================================== Demokratik ülkelerde, seçmenlerin doldurulamaz yerleri ve vazgeçilmez görevleri vardır. Demokrasiler, seçmenlerin özgürlüklerini korumaya ve savunmaya dayanır. Nasıl tüketicisiz ekonomi olmazsa, seçmensiz de demokrasi olmaz. Demokratik dönüşme, sürekli değişen ve gelişen bir süreçtir. Seçenler ve seçilenlerin sorumluluklarının başında, demokratik sürecin, sağlıklı ve katılımcı bir biçimde, yönetilmesi gelir.

*

Demokratik yönetimin kurul ve kuralları, yalın ve kolay uygulanabilir oldukları için, son yüzyıllarda dünyadaki ülkelerin çoğunluğu tarafından benimsendi ve kabul gördü. Demokratik yönetimlerin gücü açık ve yenilenmeye hazır olmalarından kaynaklanır. Anadolu''da vurgulandığı gibi: ''Zorla yönetim olmaz, zorla güzellik olmaz.'' ''Ve açık yaradan kimse ölmez.'' Camdan demokratik yönetimlerde de, karşılıklı görevler ve sorumluluklar, yerine getirilerek, bütün yaralar sarılır, kimse yalnız bırakılmaz, kimse tek başına ölüme terk edilmez.

*

Türkiye yüzyılları aşan demokratik yönetim arayışlarına rağmen, demokratik yönetimi içselleştirmede, beklenildiği kadar başarılı olamadı. Cumhuriyetin kuruluşunun doksan üçüncü yılında, hala cumhuriyetsiz demokrasinin olup olmayacağı tartışılıyor. Önce cumhuriyet yoktu. Önce demokrasi vardır. İngiltere, cumhuriyetsiz örnek bir demokrasidir. Mısır demokrasisiz bir cumhuriyettir. Çin gibi, adı cumhuriyet olsa da, dünyada pek çok ülke katıksız bir diktatörlüktür.

*

Bir ülkede ordu, demokratik değerleri içselleştirmezse, yönetenler ile yönetilenler arasındaki uyum ve düzen sağlanamaz. Demokratik sürecin kesintiye uğramaması için, ordunun yönetenlerden önce yönetilenlere dayanması gerekir. Demokratik cumhuriyetlerde, orduların demokrasileri değil, demokrasilerin orduları olur. Ordu cumhuriyetlerin demokrasilerinde, hem seçilenler, hem de seçenler, seçimleri değiştiren diktatörlerden kurtulamazlar.

*

Kültürel doku ve ekonomik yapıda, iyilikleri çoğaltan, kötülükleri azaltan bir demokratik yönetim, iki ana kesime dayanır. Birincisi, bilgi ve üretim düzeyi yüksek, her alanda işbirliği yapmaya hazır, tepki vermekte gecikmeyen seçenler kesimidir. İkinci kesim de, kendilerini seçenlerin görüşlerine, önerilerine ve değerlerine önem veren, katılıma ve paylaşmaya açık, seçilen yöneticilerdir. Yönetenler ile yönetilenler arasında açılan etkili iletişim kanalları, demokratik yönetimin sigortasıdır.

*

Küre dünyanın kare dünyaya dönüşmesi, ülkeler arasındaki çatışma eksenini değiştirdi. Artık dünyada, kapitalist ve sosyalist ülkeler değil, demokratik olan ülkelerle demokratik olmayan ülkeler çatışıyor. Kare dünyada, ülke yöneticilerinin, Hristiyan demokrat, Müslüman demokrat, liberal demokrat ya da sosyal demokrat olmaları önemli değil, demokrat olmaları önemlidir.

*

Demokrasi ortak paydasında birleşen yönetimler, temel insan hakları ve özgürlükler konularında ayrılığa düşmezler.

*

Dünyada demokrasi rüzgarları eserken, hiçbir ülkenin demokrasi rüzgarlarına karşı durması mümkün değildir.

*

Demokratik sürece direnilmez.

*

Demokratik süreç yönetilir.

*

Demokrasi ortak dildir.

30 Ekim 2016, 22:07

SEÇMENSİZ SEÇİM SEÇİMSİZ DEMOKRASİ OLMAZ

========================================== DEMOKRASİSİZ CUMHURİYET MİLLETSİZ DEVLET OLUR =============================================== Büyük üretim ve tüketim gücüyle, dünya gündeminden hiç düşmeyen Çin, devlet olarak bir cumhuriyettir. Ancak adı cumhuriyet olmasına rağmen Çin, toplumun oylarıyla seçilen demokratik bir yönetime sahip değildir.

*

Türkiye'nin demokratik birikimi ve doksan üç yıllık Cumhuriyet yönetimi, Anadolu insanını oluşturan, farklı kesimlerin temel hak ve özgürlüklerinin karşılanmasında beklenen başarıyı gösterememiştir. Çünkü Türk Cumhuriyeti'nin omurgasını oluşturan devlet, milletin çoğunluğunun değerlerinden daha çok azınlığın değerlerini korumak için vardır. Oysa Özal sonrası Türkiye'de, hep vurgulandığı gibi: "Millet devlet için değil,devlet millet için vardır."

*

Cumhuriyet kurulduğu yıldan bu yana, her yıl okullarda, kamu kurum ve kuruluşlarında,tek parti dönemine hiç toz kondurmadan, her türlü eleştiriyi kapalı, sürekli tekrarlanan belirli vurgularla kutlanıyor. Cumhuriyet'in dayandığı değerler, dünyadaki gelişmeler ışığında, yenilenmedikleri için kireçlenerek, gelişme ve zenginleşme yeteneklerini yitirdiler. Bu yüzden, güçlü azınlık korku ve düşman üreterek, sessiz çoğunluğa karşı iktidarını korumaya çalışıyor.

*

Türkiye'nin yenilenme tarihi boyunca, bin yıllık Anadolu'nun değerlerine saygılı çoğunlukla, Türk toplumuna yabancılaşmış azınlık mücadele etmektedir. Türkiye'de tartışma konusu olan Cumhuriyet ve Demokrasi değil, Türkiye'yi Türkiye yapacak değerlerin nerede, nasıl aranacağıdır. Cumhuriyet'i oluşturan cumhur, Anadolu'da yitirilen değerlerin, Fransa'da aranmasını istemiyor. Türkiye'nin azınlığının gözü ise, Fransa'dan başka ülkeyi görmüyor.

*

Açıklık içinde yeniden yapılanmayan ve yıldan yıla kendilerini yenilemeyen, cumhursuz cumhuriyetler uzun ömürlü olamazlar. Türkiye'de azınlığın sesini, çoğunluğun sesi sananlar, çuvaldızı başkalarına batırırken, iğneyi de kendilerine batırmazlarsa, beş kuşak boyunca ayakta kalan Cumhuriyet'e, en büyük kötülüğü yaparlar.

*

Dünyanın hiçbir yerinde sular tersine akmaz. Çoğunluk yüksek katma değerli üründen vazgeçerek, düşük katma değerli ürüne razı olmaz.

*

Kimse fiziğin, ekonominin, sosyolojinin ve tarihin yasalarına meydan okumaya kalkışmasın.

*

Cumhursuz cumhuriyet olmaz.

*

Seçmensiz demokrasi yoktur.

31 Ekim 2016, 16:35

PAYLAŞIM EKONOMİSİNDE KAZANDIRMADAN KAZANILMAZ

================================================= Küre dünyanın kare dünyaya dönüşmesiyle, ekonomik yapı ve kültürel doku, kabuk değiştirdi. Kurum ve kuruluşlar, ürün, hizmet ve bilgilerini sattıkları insanları, bir müşteri olarak değil, bir abone olarak görmeye başladı. İşletmeler ile müşteriler arasında iletişim ve etkileşim, yeni boyutlar kazandı. İki kesimin birbiriyle ilişkilerinde süreklilik, sağlıklı büyümenin ve gelirleri artırmanın en önemli ve değerli kaynağı oldu

*

Üniversitelerde, nasıl hocalar en çok soru soran öğrencileri severlerse, işletmelerde yöneticiler de, en çok eleştiren müşterilerini severler. Bu bağlamda, işletmeler müşterileriyle ilişkilerinde, “ benimki benim seninki senin” stratejisine geçtiler. Kare dünyanın oluşturduğu, kültür ve ekonomide, giderler paylaşılarak azalırken, gelirlerde paylaşılarak çoğalır. İşletmeler bütün müşterilerini ortakları olarak görmek zorundadırlar.

*

Kare dünyanın ekonomik yapısında, kendisine önemli bir yer açan, paylaşma havuzları, getirisi en yüksek yatırımlardır. Bilişim ekonomisinde, yazılım boyutunun donanım boyutundan daha değerli olması gibi, paylaşım ekonomisinde de havuz sermayesi, finansal sermayeden daha değerlidir. Nasıl bir bilgisayara yüklenen bilgiler, bilgisayardan daha önemliyse, bir kuruluşun oluşturduğu havuzun önemi de, kuruluşun öneminden çok daha büyüktür.

*

Bilimsel gelişmelerin ekonomik yapıya etkileri konusunda öncü çalışmalar yapan, Alvin Toffler, Lester Throw, Jeremy Rifkin ve Michio Kaku' nun kitaplarında sürekli vurguladıkları gibi, dayanışma, yardımlaşma ve paylaşma odaklı yeni bir ekonomi ve yeni bir kültür inşa edildi. Açık kapı ekonomisini inşa edenlerin başında, Vikipedi, Linux, Google, Facebook, Twitter, Skype, Khan Academy, Youtube benzeri, bedelsiz ürün, hizmet ve bilgi sağlayan kuruluşlar geliyor. Yedi milyar insan, kazanırken kazandırıyor, kazandırırken kazanıyor.

*

Müşteri havuzlarının önemini kavrayan kuruluşlar, sosyal girişimcilik ve kurumsal sorumluluk yatırımlarıyla, entellektüel sermayelerini zenginleştirmeye çalışıyorlar. Kültür ve ekonomi bir dağ gibi statik değil, bir nehir gibi dinamiktir. Dönüşen kültür ve ekonomiye ayak uydurmak için, işletmeler, müşterileri abonelere, aboneleri ortaklara dönüştürmelidirler.

*

Paylaşım ekonomisinde tüketiciler üretici, üreticiler tüketicidir. Her müşteri bir “ürettüketci” ye dönüştü. Anadolu'nun “imece” yada “elbirliği” yöntemi, bütün dünyada uygulama alanı buldu. Kümelenme yaklaşımıyla, üreticiler ve tüketiciler aynı adreste buluşarak, maliyetlerini düşürdüler.

*

İmecede üreticide tüketici tüketicide üretici görülür. Üretici MBA diploması olan tüketicidir.

*

Başarılı bir üretici olmak için bilinçli bir tüketiciye ihtiyaç vardır.

*

Hiçbir kitap tek başına yazılmaz. Hiçbir üretim tek başına yapılmaz.

*

Bilenin bilmeyene, görenin görmeyene borcu vardır.

*

Paylaşımcı ekonomi imece ekonomisidir.

*

Kazandırmayanın kazanı kaynamaz.

31 Ekim 2016, 17:15

ORTADOĞU'DA BARIŞIN KÖTÜSÜ SAVAŞIN İYİSİ OLMAZ

=============================================== Dünyanın her yerinde, savaş ve barış gibi, özgürlük ve eşitlik, toplumun bütün kesimlerinin ilgilendiren ana tartışma konularıdır. Özgürlükleri sınırlayan dayatmacı yönetimlerde, savaşın şahinleri güç kazanırlar. Eşitliğe önem veren demokratik yönetimlerde ise, barışın güvercinleri öne çıkarlar. Dayatmacı yönetimler düşmanlıkları büyüterek, ömürlerini uzatmaya çalışırken, demokratik yönetimler dostlukları geliştirerek, ömürlerine ömür katarlar.

*

Türk ve İslam dünyasının, savaş coğrafyası olmaktan çıkıp, barış coğrafyasına dönüşmelidir. Bunun için de, özgürlüklerin sınırları genişletilerek, ekonomik, siyasal ve kültürel eşitsizliklerin önlenmesi gerekir. Türkiye başta olmak üzere, bütün Müslüman ülkelerin ana sorunu, üretim güçlerini büyütme yanında demokratik yönetim birikimlerini zenginleştirmektir. Bu bağlamda, her ülke ekonomik gücünü büyütme ve yönetimini geliştirmede, birbirleriyle her alanda yardımlaşma ve dayanışma içinde olmalıdır.

*

“Barışın Güvercinleri Camilerde Buluşurlar”, yazımdan yola çıkarak, Kafkaslar, Orta Doğu ve Balkanlar''da savaşları önlemenin yolu, savaşın kartallarından daha güçlü olan barışın güvercinlerini izlemekten geçer. Güvercinlerin dünyasında savaş değil,barış vardır.Avrupa ve Asya eksenin de barışın güvencesi, bir dünya gücü olma yolunda hızla ilerleyen Türkiye''dir. Türkiye''de savaş olursa, Türk ve İslam dünyasında barış olmaz.

*

Türkiye''ye kalıcı barışı, eşitliklerle birlikte temel hak ve özgürlükleri güvence altına alan demokratik yönetim getirir. Katılımcı bir demokrasiyi, bütün kurum ve kurallarıyla yerleştirmeden, Türkiye''nin Kafkaslar, Balkanlar ve Orta Doğu''da barışın öncülüğünü yapması mümkün değildir. Ancak demokrasi ithal edilemediği gibi, ihraç da edilmez. Nasıl Batı ülkeleri, kendi demokrasilerini kendileri inşa etmişlerse Türkiye de kendi demokrasini kendisi inşa edecektir.

*

Pazar ekonomisinin, girişim özgürlüğünü güvence altına aldığı gibi, katılımcı demokrasi de, eşitlikleri güvence altına alır. Girişim özgürlüğünün olmadığı ülkelerde, ürün, hizmet ve bilgi üretme gücünde hızlı gelişme olmaz. Katılımcı demokrasinin olmadığı ülkelerde de, toplumun değişik kesimleri arasındaki siyasal ve kültürel eşitsizlikler, ileri boyutlara ulaşır.

*

Bir ülkede, girişim özgürlüğü, üretim kültürünü, seçme ve seçilme eşitliği de yönetim kültürünü zenginleştirir. Dünyada pazar ekonomisi ve demokratik yönetimin patenti Batı ülkelerin elinde değildir. Ülkelerin gücü ve başarısı, dayandıkları evrensel hukuk ve ahlak ilkelerinden kaynaklanır.

*

Girişim özgürlüğüne dayanan sağlıklı bir ekonomik yapı olmadan, seçmenlerin seçme ve seçilme eşitliğinden kaynaklanan, güçlü bir demokratik yönetim olmaz.

*

Vatandaşlarının özgürlüğüyle birlikte eşitliğine önem veren ülkelerde, devlet millete hizmet etmek için vardır, hiçbir kutsallığı yoktur.

*

Devleti kutsallaştıranlar, devletin kutsal gücü altında ezilmekten kurtulamazlar.

*

Demokrasi milletin, millet barışın güvencesidir.

*

Millet devlet için değil devlet millet için vardır.

*

Milletsiz devlet devletsiz millet olmaz.

*

Milletini seven devlet güçlü devlettir.

*

Millete hizmet Hakk'a hizmettir.