Prof. Dr. Nazif Gürdoğan Yazar, Akademisyen

Mart 2017

40 yazı

1 Mart 2017, 22:48

YALINLIKTA DERİNLİK VARDIR

============================ İster ekonomik, ister siyasal, isterse de kültürel olsun, hayatın her alanında savurganlık gösterişten, derinlik de yalınlıktan kaynaklanır. Her yerde ve her zaman, gösterişte savurganlık, derinlikte yalınlık vardır. Hayatın hangi alanında olursa olsun, gösteriş savurganlığın, yalınlık da derinliğin kapılarını sonuna kadar açar. Üretim gücü büyük olan toplumlar gösteriş yatırımlarından kaçınırken, üretimde başarısızlığa uğrayanlar, gösteriş tüketiminde yarışırlar.

*

Hayatın her boyutunda en büyük zenginlik, tok gözlülükten kaynaklanan kültürel derinliktir. Kültürel derinliğini yitiren toplumlar, ekonominin hiçbir alanında başarılı olamadıkları gibi, her alanda büyük bir boşluğa düşmekten de kurtulamazlar. Çünkü kültürel zenginlik olmadan, finansal zenginlik, savurganlığa yeni boyutlar kazandırmaktan başka bir işe yaramaz. Kültürel zenginliğin yerini, parasal zenginlik, hiçbir zaman dolduramaz.

*

Konya Anadolu''nun dönüştürücü gücünün simgesi, derinlik ve zenginlik abidesi Mevlana''nın şehridir. İnsanların ürettikleri ürün ve hizmetlerden daha çok tükettikleri ürün ve hizmetlerle değerlendirildiği bir dünyada, Mevlana Konya''dan bütün insanlığa yalın yaşamanın yollarını göstermiştir. Mevlana''nın ışığını bugüne taşıyan “Gönül Mimarları”nın her fırsatta vurguladıkları gibi, yeri ve zamanı gelince, dünyadan vazgeçmesini bilmeyenler, bütün zenginlikleriyle dünyayı peşlerinden sürükleyemezler.

*

Dünyayı yaşanır kılmak için hayatın odak noktasına savurganlığı değil, yalınlığı yerleştirmek gerekir. İnsanın dört bir yanından kuşatan tüketim kültürünün kaynakları, yalınlıkla derinleşen, görünen dünyayı görünmeyen dünyanın atölyesi olarak gören ve hayatı bütün boyutları kuşatan zengin bir kültürle kurutulabilir. Dünya güçlü bir yarış atına benzer, ağzına gem takılmazsa, bütün bir toplum ata hizmet eder, atın ağzına gem takılması başarılırsa, at topluma hizmet eder.

*

Bütün boyutlarıyla hayatı basitleştirerek, yalın yaşamasını başaramayan toplumlar, dünyanın kaynaklarını sağlıklı bir biçimde değerlendiremedikleri gibi, kültürlerine de hiçbir derinlik kazandıramazlar.

*

Olgunluğa giden yolda insanların en büyük sermayesi yalınlıktır.

*

Yalınlık olmadan derinlik, derinlik olmadan da zenginlik olmaz.

*

Dünyada her insan yalınlığı kadar güçlü ve zengindir.

1 Mart 2017, 22:58

GÖSTERİŞ TÜKETİMİNİN BÜYÜSÜNÜ YALINLIK BOZAR

=============================================== Gösteriş tüketiminin anavatanı Los Angeles'tir. Gösteriş tüketimi bir yanında Hollywood, bir yanında Disneyland olan Los Angeles'tan, bütün dünyaya ihraç edildi. Bütün dünyanın varlıklı kesimlerinin, Amerika'dan gösteriş tüketimi ithal etmesinin sonucu, dünyanın her ülkesinde, tarihin hiçbir döneminde görülmeyen, bir tüketim patlaması yaşanıyor. Tüketim kültürünün böylesine önemsenmesi, bütün yatırımları karınlardan daha çok, gözlerin doyurmaya yönlendirdi.

*

Yeryüzü kaynaklarının ihtiyaçlardan önce istekleri karşılamaya çalışması, hayatın her alanındaki gösteriş harcamalarına, yeni boyutlar kazandırdı. Pazarlama ve tanıtım çalışmalarını, yalnızca işletme ve yönetim bilimlerinin değil, bütün bilimlerin ana araştırma konusu haline getirdi. Artık her alandaki bilimsel ve teknolojik çalışmaların değerlendirilmesinde, insanların sonu gelen ihtiyaçlarından önce, sonu gelmeyen isteklerini ne ölçüde, karşılayıp karşılamadığına bakılıyor.

*

Dünyanın neresinde olursa olsun, insanların ihtiyaçlarını karşılamanın bir sınırı varken, isteklerini karşılamanın bir sınırı yoktur. Çünkü insanların ihtiyaçları sınırlı, buna karşılık istekleri sınırsızdır. Dünyanın kaynakları, dünyada yaşayan bütün canlıların ihtiyaçlarını karşılamaya yeterli zenginliktedir. Ancak bu zenginliğin, bırakın başka ülkeleri, yalnızca Amerika'da yaşayanların bile, bütün isteklerini karşılaması mümkün değildir. İnsanların isteklerini karşılayamaya, ihtiyaçlaın karşılamaktan daha fazla yatırım yapmak, toplumsal patlamalara davetiye çıkarmaktır.

*

Dünyada istekleri karşılamaya yölen gösteriş harcamaları, Himalayaların Everest tepesinden kopan bir çığ gibi, her yıl büyüyerek, yuvarlanmaya devam ediyor. Dağın tepesinden aşağıya doğru gelen çığ, o kadar büyük ki, dağın eteklerine ulaştığında, hangi ülkeyi, hangi kenti yok edecek, gelecek bilimcile bile hayal edemiyor. Titanic faciası, iki dünya savaşı, Chernobyl, Challanger kazaları, Vietnam, Afganistan, Irak, Suriye işgalleri, kasırgalar, seller, dehşet saçan terör örgütleri, çığdan kopan parçaların, yol açtığı büyük yeryüzü felaketleridir.

*

Yalınlık, gösteriş harcamalarının yol açtığı, büyük felaketlerle savaşmada, her insanın elindeki en güçlü silahtır.Azla yetinmek dünyadaki güç zehirlenmesine karşı en etkili panzehirdir. Yalınlıkla silahlanmasını bilenler, gösteriş tüketimin oluşturduğu çekim alanının dışında kalmayı bilirler. Onlar hiçbir zaman gösteriş tüketiminin büyüsüne kapılmazlar, hiçbir yerde tüketim kültürünün tuzaklarına düşmezler.Yalınlık insanları bildikleri bir iklimden alır, bilmedikleri bir iklime taşır. Bütün kültürlerde yalınlık derinliğin evrensel simgesidir.

*

Gösteriş dünyanın yol açtığı büyük felaketlerin, şehirleri yakıp, yıkan savaşların, kan dondurucu terörist eylemlerin, önüne geçmek, siyasetcilerden önce Yunus gibi, yalın yaşamasını bilen, büyük gönül zenginlerinin işidir. İnsanların içine düştükleri gösteriş bağımlılığının üstesinden, yalnızca gönül zenginleri gelir.

*

İnsanın insanı herşeyin daha fazlasını tüketmek için, acımasızca öldürdüğü her yerde, yalınlık, en vurucu, en güçlü silahtır. Yalınlığın gücüne silahla karşı konulmaz. Erdem yalınlığı izler.

*

Bütün dünyada yalın hayatın üç önemli doktoru vardır. Onlar dr az ye, dr az konuş, dr az uyudur. Yalın hayat erdemli hayattır.

*

Yalın toplumda yalın olan iyidir iyi olan yalındır.

*

Hayat yalınlıkla yaşanır kılınır.

*

Yalınlık zenginliktir.

5 Mart 2017, 23:03

UZLAŞMAK ÇATIŞMAKTAN DAHA ERDEMLİDİR

======================================= Eski dünya savaş odaklı bir dünyaydı. ''Kazan ya da kaybet'' stratejisi geçerliydi. ''Çatışma olmadan gelişme olmaz'' denilirdi. Yeni dünya barış odaklı bir dünyadır. ''Hem kazan hem kazandır'' stratejisi geçerlidir. ''Uzlaşma olmadan dönüşme olmaz'' denilir. Eski dünyada değişime direnilirdi. Yeni dünyada değişim yönetilir. Yeni dünyada değişimi yönetemeyen ülkelerin ağırlığı yoktur.

*

Eski dünyanın, yeni dünyaya dönüştüğünü görmeyen ülkelerin başında, Müslüman ülkeler geliyor. Bu yüzden, Irak, Suriye ve Afganistan''da, her gün binlerce insanın kanı dökülüyor. İslam dünyasında siyasal iktidar çatışmaları, birbirini izliyor. İktidar savaşlarında, siyasal örgütler, uzlaşmaktan daha çok çatışmayı tercih ettikleri için, her gün bütün insanlığı öldürüyorlar.

*

İnsanlık tarihi, iktidar savaşlarının tarihidir. İnsanların olduğu yerde, yönetim sorunları vardır. Yönetimlerde, iktidarın nasıl temsil edileceği, son sözü kimin söyleyeceği, sosyal bilimlerin ana tartışma konularını oluşturur. İktidarlar hem yönetirler, hem yönetilirler. Son sözü, yalnızca ben söylerim diyerek, iktidarlarını paylaşmayan iktidarlar, önünde ya da sonunda paylaşılırlar.

*

Eski dünyada yöneticiler, iktidarlarını ve ülkelerinin sınırlarını, başka ülkelerle olan düşmanlıkları büyüterek korurlardı. Yeni dünyada sınır olmadığı için, ülkelerin yöneticileri iktidarları, dostlukları büyüterek, korurlar. Korku ve düşmanlıklara dayanan eski dünyada çatışma varken, ümit ve güvene dayanan yeni dünyada uzlaşma vardır. Sınırsız dünyada iyi çatışma, kötü uzlaşma yoktur.

*

Bütün Müslüman ülkelerin hem yöneticileri, hem yönetilenleri, birbirleriyle savaşmayı bırakarak, yeni dünyanın insanlarına, Nuh''un güvercinleri gibi, barışın simgesi zeytin dalı sunmazlarsa, İslam''ın barış kültürü olduğunu kimseye anlatamazlar. Yemen, Suriye ya da Irak''ta iktidarın ömrü, çatışmalarda ölen insanların sayısıyla değil, verilen oyların tartılmasıyla belirlenmelidir.

*

Eski dünyanın iktidar savaşlarında, milyonlarca insan hayatını yitirdi, iktidar savaşlarında ölmek ve öldürmek bir kahramanlık olarak görüldü. Oysa suçsuz bir insanı öldürmekle, bütün insanlığı öldürmek arasında fark yoktur, dünyada hiçbir iktidar, bir insan hayatının karşılığı değildir.

*

Yeni dünyada iktidar olmanın tek ve değişmez yolu, son sözü söyleyen yönetim kademelerine gelmek değildir.

*

İktidar olmadan da iktidar olmanın yol ve yöntemlerini bulmak gerekir.

*

Bilgiyi bilgeliğe dönüştürenler, iktidar olmadan iktidar olurlar.

*

İktidardan içeri bir iktidar vardır.

6 Mart 2017, 09:28

Girişimciler Abdurrahman Bin Afv gibi çarşının yolunu bilirler

Girişimciler Abdurrahman Bin Afv gibi çarşının yolunu bilirler. Üreten elin tüketen elden üstün olduğunu bilenler gerçekleşmeyecek rüyalar görmezler.Onlar iki günü birbirinden farklı kılmanın ustasıdır.

8 Mart 2017, 22:39

EKONOMİNİN MERKEZİNDE GÜZEL İNSAN GÜZEL AHLAK VARDIR

====================================================== Teknolojik gelişmeler büyük bir hızla arttı. İki yüz yıldır da İslam topraklarında değil, Batı’nın elinde. Bu durumu bazı art niyetliler maalesef İslam’a bağlama gibi bir gaflet içindeler. Bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz? ====================================================== Bilgi ve bilgelik inananların yitirilmiş değerleri olarak görülür. O yüzden de bilginin, teknolojinin vatanı olmaz diye düşünülür. Bilgi de ve bilginin bir sonucu olan teknoloji de bir yolcu gibidir, bütün dünyayı dolaşır, kendisine nerede büyük ilgi gösterilirse orada daha uzun süreli kalır diyebiliriz. İlk olarak Müslümanlara baktığımız zaman Abbasiler ve Emeviler döneminde eski Yunan kültürüne soğuk bakmamışlar. Şam’da kurulan “hikmet evinde” yine Abbasi ve Emevi halifelerinin destekleriyle eski Yunan’ın bütün birikimi Arapçaya tercüme edilmiş. Eski Yunan da aslında Yunan kültürünün bir ürünü değil, onlar da kendinden önce Mısır ve Mezopotamya kültürünün birikiminin üzerine kendi çalışmalarını eklemişler. Dolayısıyla İslam’da prensipler belirlidir, ana çerçeve çizilmiştir, o çerçeve içinde bilgiden yararlanılır, bilginin vatanı yok diye kabul edilir. Eski dönemde de ilk Müslümanlar böyle baktıkları için Yunan düşünce birikiminin, Yunan felsefesinin öncüleri olan Aristo’nun, Eflatun’un eserlerini çevirmekte tereddüt etmemişler. Ancak o çevirilerde onlar o birikimi kendi değerleri ışığında içselleştirmişler. Esasında Osmanlılar bilgiye önem verirlerdi. Anadolu’ya Türkistan kültürüyle geliyorlar ama o yeni keşfettikleri medeniyeti inkâr etmeden içselleştiriyorlar. O medeniyetin üzerine yeni ve güçlü bir medeniyet bina ediyorlar… Değil mi? ===================================================== Evet, Osmanlılar da Orta Asya’dan çıkıp Avrupa’nın içlerine kadar gitmişler. Bu büyük ve uzun yolculuklarında Orta Asya’daki İslam birikimini, Selçuklular dönemini, Abbasilerin tecrübelerini, Emevilerin tecrübelerini kendi kültürleri içinde, kendi dünyaları içinde içselleştirerek, yeniden üreterek 600 sene ayakta kalan bir devletin kurucusu olmuşlar. Bugünkü Türkiye de o 600 senelik birikimin üzerine inşa edilmiştir. Mağluplar Galipleri Taklit Ederler Hocam gerçi bir redd-i miras oldu ama… ====================================================== İbni Haldun’un çok alıntılanan bir sözü vardır, diyor ki: “mağluplar galipleri taklit ederler.” Tanzimat’tan sonra, Batı karşısında üstünlüklerini yitirdiklerini görünce ilk akıllarına gelen ya da ilk yaptıkları, Batı medeniyetinin değerlerini olduğu gibi alarak kendi değerlerini bütünüyle reddetmişler. Batının ordularını, kıyafetlerini taklit etmişler. Bu taklit süreci Cumhuriyet döneminde doruk noktasına çıkmış. Cumhuriyetin ilk yıllarında Osmanlı’dan iz taşıyan ne varsa hepsi reddedilmiş. Kıyafetten yazıya, ticaret kanunundan medeni kanuna kadar da bütün kanunlar Batı’dan adapte edilmiş. İbni Haldun “mağluplar galipleri taklit ederler.” der, bunu vurgular, arkasından da der ki: “Bunu toplumun bütününe kabul ettirmek mümkün değildir. Bir süre sonra toplumun çoğunluğu bu taklide karşı çıkar. Ayrıca da hiçbir taklit aslının yerini tutmaz, dolayısıyla da bir medeniyetin değerleri başka bir medeniyete taklit ederek aktarılmaz.” Gerçekten Türkiye’de Cumhuriyetin ilk yıllarında çok aşırı noktalara götürülen, kendi değerlerinden vazgeçip bütünüyle Batı değerlerini alma politikaları 50’li yıllardan sonra değişmeye başlamıştır. “Bunu toplumun bütününe kabul ettirmek mümkün değildir. Bir süre sonra toplumun çoğunluğu bu taklide karşı çıkar. Ayrıca da hiçbir taklit aslının yerini tutmaz, dolayısıyla da bir medeniyetin değerleri başka bir medeniyete taklit ederek aktarılmaz.” Gerçekten Türkiye’de Cumhuriyetin ilk yıllarında çok aşırı noktalara götürülen, kendi değerlerinden vazgeçip bütünüyle Batı değerlerini alma politikaları 50’li yıllardan sonra değişmeye başlamıştır. Seksenli yıllardan sonra çok daha köklü dönüşümler yaşanmış ve şu anda da artık Türkiye’de hemen hemen bütün kesimlerin kabul ettiği gibi Batı’dan yararlanmaya kimsenin itirazı yok ama hiç kimse de Batı’nın değerlerini, Batı’nın seküler kültürünü bütünüyle aktarma peşinde değil... Çünkü önemli olan Türkiye’nin üretim gücünü büyütmektir, üretim gücünü büyütmek için de Batı’nın seküler değerlerini benimsemek gerekmez. Nasıl ki ilk Müslümanlar hicretin üzerinden 100 yıl geçmeden çok büyük bir hamle yapmışlar, bir ucu 711’de İspanya’ya gitmiş, bir ucu aynı yıllarda Orta Asya’ya gitmiş, diğer ucu Türkmenistan’la tanışmış, oradan Anadolu’ya gelmişler, İstanbul’a gelmişler… Bu dinamizmin temelinde bilgiyi yitirilmiş bir kaynak, yitirilmiş bir ürün, yitirilmiş bir mal gibi görme anlayışları var. Nerede bulurlarsa almışlar ama hiçbir zaman da körü körüne değil, kendi değerleri içinde özümseyerek, sorgulayarak, yeniden üreterek almışlar. Dolayısıyla Cumhuriyet döneminin o ilk yıllarındaki kökten toptan reddetme yerine 50’lerden, 80’lerden sonra da sorgulama dönemi başlamış. Bugün bu sorgulama dönemi çok daha ileri boyutlarda… Veren El Olma Medeniyeti Batı ile aramızdaki ‘bilim makası’, teknoloji olarak da epey açılmış durumda. Bunun kapatılması mümkün mü sizce, nasıl öngörüyorsunuz? ====================================================== Burada belki şunu söylemek lazım; bizim kültürümüz, medeniyetimiz, İslam medeniyeti “Veren el olma medeniyeti.” Onun için Kapalıçarşı’nın kapısında “el kâsibu Habibullah” “Kazanan üreten, Allah’ın sevgilisidir.” yazar. Bizde veren el olmak sürekli tavsiye edilir. Hiç ölmeyecekmiş gibi üretmek. O zaman toplumun yapısı değişir, iki gününü birbirinden farklı kılan bir topluma dönüşür. İslam’ın temel değerleri ticarete sıcak bakar. Hristiyanlıkta, Yahudilikte, eski Yunan’da olduğu gibi Müslümanlar hiçbir zaman ticarete olumsuz gözle bakmamışlar, tam tersine ticaret özendirilmiştir. Hazreti Peygamber (sav) ticaretle uğraşmış, Müslümanların Annesi Hazreti Hatice Mekke’nin en büyük tüccarlarından biridir. Müslümanların diğer bir Annesi Hazreti Aişe en büyük fıkıh âlimlerinden biridir, dolayısıyla Müslümanların annesi bile ticaretle uğraşmış. İmam-ı Azam da tüccarlara en güzel örneklerden biridir. Ticaret sürekli tavsiye edilmiş, özendirilmiş… Mekke’ye, Medine’ye baktığımız zaman Medine’nin merkezinde üç tane kurum görürüz; çarşısı, Hazreti Peygamberin (sav) mescidi ve Ashab-ı Suffa yani bugünün diliyle “Müslümanların ilk üniversitesi.” Dolayısıyla Müslüman toplum üç ayaklı masa gibi üç ana sütun üzerine inşa edilir; bu sütunlardan biri camidir, biri çarşıdır, diğeri de okuldur. Camisiz bir çarşının değerleri ahlakı olmaz, çarşısız bir caminin gücü ve etkisi olmaz, okulsuzbir cami ve çarşı da kendisini geliştiremez. O yüzden Müslümanların kurduğu şehirlere baktığımız zaman hepsinin odak noktasında çarşı, cami ve okul vardır. Saray Bosna böyledir, Üsküp böyledir, Buhara böyledir, Semerkant böyledir, Bursa böyledir, İstanbul böyledir… Müslümanların kurduğu bütün şehirlerin odak noktasında bu üç ana kurum vardır. O yüzden son yıllarda ticarette başarısızlığa uğramışsa Müslümanlar, bu ancak kendi kültürel değerlerinden uzaklaşmaktan kaynaklanmıştır. Şimdi tekrar o değerlere döndüklerinde eski güç ve başarılarına tekrar dönecekler ve Endülüs’te, Orta Asya’da olduğu gibi, Osmanlıların Fatih, Yavuz ve Kanunî döneminde olduğu gibi tekrar başarılı örnekler vereceklerdir. Erdemli Şehir Erdemli İnsan Farabi, erdemli şehri, sağlıklı bir bedene benzetir. Erdemli ülke de erdemli şehir gibidir. Bir ülke yönetenleri ve yönetilenleri, üretenleri ve tüketenleri, ithalatçıları ve ihracatçılarıyla aynı gaye doğrultusunda bir vücudun organları gibi, birbirleriyle yardımlaşarak çalışamazlarsa üretim gücünü büyütmede başarılı olunamaz. Bu yüzden Türkiye’de ekonomik tıkanmanın önüne geçmek için, yürürlükteki zihniyetin topyekûn değişmesi gerekir. Ekonomi, zihniyetin, daha açık bir deyişle, değer ve düşünce sisteminin ekonomik yapıdaki yansımasıdır. Yürürlükteki zihniyeti değiştirmeden, ekonomik tıkanmayı gidermek ve üretim gücünü arttırmak mümkün değildir.Türkiye’nin sorunu Anadolu insanını harekete geçirerek mal, hizmet ve bilgi üretim gücünü artırmaktır. Bunun için devletin Anadolu insanıyla barışık olması gerekir. Üretim gücünü büyütecek olanlar, Anadolu’nun inanmış, erdemli insanlarıdır. Erdemli bir insandan daha güçlü bir kaynak olmadığı gibi, daha verimli bir üretim girdisi de yoktur. Önümüzdeki yıllarda üretim gücünün kaynağı, sermaye ve hammadde kaynaklarından daha çok, kendini bilen, vizyon sahibi ve dünyadaki gelişmeleri yakından izleyen inanmış insan olacaktır. Avrupa Üniversitelerinde Okuyan Binlerce Öğrenci Var Malumunuz 80’li yıllarda Türkiye’den büyük bir beyin göçü oldu. Rahmetli Turgut Özal’ın onları geri getirmek için çabaları oldu ama belli bir süre devam etti ve biz hep şöyle övünür olduk: Amerikalardaki üniversitelerde Türk bilim adamları var, güzel çalışmaları var… Bugün tam tersine bir beyin göçü gerçekleşebilir mi, böyle bir trend yakalayabilir miyiz? Üniversitelerimiz bu konuda hazır mı? Yasal prosedürümüzde bu konuda uygun zemin var mı? Üniversitelerimize, sahasında en iyi yabancı bilim adamlarının gelmesi mümkün mü? ===================================================== Şöyle bakmak lazım: Evet, Türkiye’de bir iş gücü göçü oldu, 60’lı yıllarda başladı ve bu sene 50. yılı. Türkiye’nin, Anadolu insanının Avrupa’ya özellikle de Almanya’ya gitmesi… Şimdi başlangıçta düz iş gücü olarak giden insanımız, Anadolu insanı, şimdi Avrupa’da büyük bir mesafe kat etmiş durumda. İkinci kuşak, üçüncü kuşak çok eğitimli. Avrupa üniversitelerinde okuyan binlerce öğrenci var. Avrupa’da doğmuş gençler bunlar. Hollanda’da, Danimarka’da, İsviçre’de, Almanya’da liseyi bitiren bir genç üç dili rahatlıkla öğrenebilir, konuşabilir durumda. Üniversite eğitimini tamamlamış çok sayıda genç kuşak var. Dediğiniz gibi Avrupa üniversitelerinde hocalık yapan ciddi bir akademisyen kesim var. Şimdi yeni bir yapı oluştu, artık eskisi gibi değil, onların elbette geriye gelmeleri de önemli. Ama artık sınırların ortadan kalktığı bir dünya var, düz bir dünya var, mesafe farkı ortadan kalktı, zaman farkı ortadan kalktı. İşte bir hoca Almanya’da hocalık yapabilir, aynı zamanda Türkiye’deki üniversitelere, işletmelere de katkıda bulunabilir. Türkiye’deki bir hoca Almanya’daki üniversitelere katkıda bulunabilir. Berlin’de Yüze Yakın Cami Var Anadolu insanının teşkilatçı bir yapısı var değil mi? ===================================================== Evet, kısa zamanda örgütleniyor, her yerde camileri var, mescitleri var. Bunu görev bilmişler ve her gittikleri yere mescitlerini götürmüşler. Müslümanlar, bizim atalarımız, ezanın okunduğu yeri vatan bilmişler, ezan okunmayan yerde de ezan okumayı görev bilmişler. O yüzden Necip Fazıl’ın “Sakarya Türküsü” isimli şiirinde vurguladığı gibi “arkalarına çil çil kubbeler serperek” taa Viyana’ya kadar gitmişler. Çok kolay örgütlenebiliyorlar, bu insanımızın özelliği. Sürekli hareket hâlinde, Asya’nın içlerinden Avrupa’nın içlerine kadar yürüyen bir kervan gibi. Yardımlaşma dayanışma konusunda çok iyiler. Gittikleri her yeri camilerle donatmışlar. Los Angeles’ta 60 tane cami var ki; Los Angeles bir tarafında Hollywood olan bir tarafında Disneyland olan bir şehir. Berlin’de yüze yakın cami var, bütün Avrupa şehirlerinde yüzlerce cami var. Köln’de Avrupa’nın en büyük camii yapılıyor. Bir ara ben gittiğimde Ren nehrinin karşı kıyısında bir bina satılıyormuş, büyükçe de bir alan. Bir Arap iş adamı onu alıp cami yapmak istemiş, bütün Köln ayağa kalkmış, “Köln katedraline rakip olarak yapacaklar, Köln katedralinin karşısında minareleri ve kubbesi olan bir cami yapılacak.” diye… Şimdi Köln katedralinin hemen yanında Avrupa’nın en büyük camii yapılıyor, önümüzdeki günlerde de açılacak. Her Avrupa başkentinde kubbeli minareli camiler var, Avrupa şehirlerini gezdiğiniz zaman bunu görürsünüz. Avrupa’da, Atina dışında kubbeli minareli cami olmayan hiçbir başkent yok. Ayrıca Müslümanlar Avrupa’da yeni değiller, 711’den beri Müslümanlar Avrupa’da. İspanya’da 800 sene kalmışlar. İspanya, Portekiz, Yunanistan, Sicilya adası, İtalya’nın güneyi… Bir Almanya gibi değil, orada Müslümanların izleri hâlen canlı, kültürlerinin etkileri var, onlar da bunun farkındalar. Kurtuba, Gırnata şehirleri, bir Anadolu şehri gibi, Müslüman ülkesi gibi. Dolayısıyla zaten Avrupa’dayız, sınırlar ortadan kalkıyor. 27 Avrupa ülkesinin 20’sinin toplam nüfusu 7 milyonun altında. Oysa Avrupa’da 7 milyona yakın Türk yaşıyor. Demek ki Avrupa’da yaşayan Türklerin nüfusu 20 Avrupa ülkesinden daha kalabalık. Dolayısıyla korku yok. Onlar orada kalsalar da buraya gelseler de Türkiye’ye yardımcı olurlar, hizmet ederler. Son zamanlarda da tersine bir göç var. Bu da Türkiye ekonomisinin Avrupa ülkeleri ekonomisine yaklaştığını gösteriyor. Türkiye’de de her alanda yetişmiş insan gücünü çekecek iş alanları var. Bunu rahatlıkla görüyoruz. Kültürü İhraç Etmenin Yolu Kültürü ihraç etmenin yolu, sermaye ihraç etmekten geçer. Sermayelerini, daha yerinde bir deyişle örgütlerini dışarıya açmayan ülkeler, ürün ve hizmetlerine dış pazarlarda yer bulamadıkları gibi, başkalarının ürün ve hizmetlerini kültürleriyle birlikte ithal etmek zorunda kalırlar. Mesela otel zincirinin kurucusu Conrad Hilton, şirketinin uzun vadeli politikasını, ülke içinde oteller kurmaktan bütün dünyada oteller açmaya çeviriyor. Bu bağlamda ilk oteli 1953’te Madrid’de, ikincisini de 1955’te İstanbul’da açıyor. Bugün, söz konusu otel zincirinin dünyada olmadığı büyük şehir yoktur. Conrad Hilton 1955’te İstanbul’daki otelini açarken, kurdukları her otelin “Küçük Bir Amerika” olduğunu söylüyor. Gerçekten bu oteller, Amerikan yaşama biçiminin, dilinin, müziğinin mutfağının ve değerlerinin sergilendiği, yirmi dört saat açık fuarlara benziyor. Benzeri oteller, dünyada hangi şehirde olursa olsunlar, Batı hayat tarzının ihraç edildiği merkezlerdir. Bugün bütün dünyada otel zincirimiz olmalı, bu çok önemli… Ayrıca Türkiye Batı’dan yardım değil, ticarette işbirliği istemelidir. Rahmetli Özal ile başlayan dışa dönük ekonomi politikaları, tekrar ele alınarak yenilenmelidir. Bunun için de Anadolu insanının yönü ve gözü dışarıya çevrilmelidir. Dünyası küçük olan toplumların, görüşleri de kısır olur. Ekonomi AhlaktanBağımsız Değildir Peki, bu bağlamda dünya ekonomisinin geldiği dar boğazı nasıl değerlendiriyorsunuz? ====================================================== Türkiye’nin sorunları, her şeyden önce, iyi yetişmiş, vizyon sahibi, erdemli insanların güç sahibi olmalarında odaklanmaktadır. Sağlıklı ve dengeli bir ekonomik yapılanma için iki yüz yıl boyunca egemenliğini sürdüren pozitivist değerlerin terk edilmesi gerekir. Ekonomi ahlaktan bağımsızdır diyerek, ekonomik modellerden sökülüp atılan ahlakî ölçü ve değerlere dönmek zorunludur. Çünkü ahlak dışı yollardan, ahlaki sonuçlar elde edilemez. Artık rant ekonomisiyle milyonların canı pahasına dolar biriktirmek, biriktirenlerin de huzurunu kaçırıyor. Görünmeyen Üniversitenin Hocası Mehmet Zahid Kotku Bu arada görünmeyen üniversitede kitabınızın konusu olan Mehmet Zahit Kotku Hz.’nden bahsedelim. Ne kadar büyük bir damga vurdu. Kendisinin çok enteresan bir tarzı vardı. Türkiye’nin sanayisi için ne büyük bir gayretle çalıştı. Büyük bir ev yapmak isteyen kişiye “Sen ağır sanayi ile uğraş, ev yapma!” diyerek sanki buz kıran öncü gemiler gibi bir yol açtı. Bu yönü de maalesef pek bilinmiyor. ====================================================== Türkiye’de tasavvufun Nakşî kolu çok etkili olmuş, onun ana kaynağı Buhara, Bahaddin Nakşibend Hazretleri… Ben de gittiğimde dikkatimi çekti Kasr-ı Arifan’a. Çok yalın çok güzel bir camisi var, kubbesi yok. Biz gittiğimizde belirli bir noktadan sonra oradakiler demişlerdi ki: “Hazretin vasiyeti var. Bu noktadan sonra yaya gidilmesi gerekir, arabalarınızı bırakın...” Arabaları bıraktık yürüyerek gittik. Tam camisine girerken, türbesine yaklaşırken dediler ki: “Annesinin türbesi çok yakında. ‘Beni ziyarete gelen önce annemi ziyaret etsin.’ diye vasiyeti var, önce orayı ziyaret eder misiniz?” Yanımızda Hayrettin Karaman Hoca, Bekir Topaloğlu Hoca vardı… Hayrettin Hoca: “Tasavvufun büyüklüğünü, önemini anlamak için Bahaddin Nakşibend Hazretleri’nin bu iki vasiyetini anlamak yeter.” demişti. Ne kadar ince bir düşünce değil mi? Gerçekten Nakşî kolu tasavvufta önemli bir yer tutar. Bir gün rahmetli Mehmet Zahit Kotku Hocaefendi ve Hamit Algar bir sohbette beraberdik. Hamit Algar, Nakşiliğin tarihiyle ilgili çalışmalar yapan çok önemli İngiliz asıllı bir Müslüman’dır. Şu anda Amerika’da… Hoca Efendi Hamit Algar’a niye Nakşiliği araştırdığını sormuştu. Hamit Algar güzel bir cevap vermişti, dedi ki: “Ben Saray Bosna’dan Buhara’ya, Semerkant’a kadar bütün Nakşî tekkelerini gezdim, dolaştım, şeyhleriyle tanıştım, halkalarına katıldım. Saray Bosna’da nasılsa, İstanbul’da, Konya’da, Buhara’da da ve her yerde öyle. Dolayısıyla bozulmamış. Safiyetini koruyan tasavvuf kollarının başında Nakşîlik geliyor, o yüzden Nakşîliği araştırıyorum.” Gerçekten de tasavvufta ana kolların başında Nakşîlik geliyor, Mevlânâ Halid Bağdadî geliyor. Onlar bütün Nakşî kollarının ana kol başları. Hoca Efendi de ve diğer benzer kollar da Anadolu’yu koruyan ve Anadolu’nun değerlerini savunan kesimlerin yetişmesinde çok etkili olmuşlar. Özal, Hoca Efendiyi çok severdi, o da onu çok severdi. 50’li yıllarda demiş ki: “Bu mühendislere dikkat edin, bunlar ilerde Türkiye’ye çok hizmet edecekler.” Gerçekten Özal, Türkiye’de çok önemli bir dönüşümün öncüsü oldu, bir milat diye düşünebiliriz. Türkiye insanını dünyaya açtı, büyük düşünmeyi öğretti, ithalatçı Türkiye’yi ihracatçı Türkiye’ye döndürdü. Tüketen Türkiye’yi üreten Türkiye’ye dönüştürdü. Mehmet Zahit Kotku Hz. birçok konunun fikrî alt yapısını da hazırlıyor değil mi? ===================================================== Dergilerin çıkışına öncülük yapmış. İlk dergiler; kitap, televizyon, radyo konularında öncülük yapmış, en önemlisi bu. 50’li yıllarda, Türkiye’de toplu iğne üretilemeyen dönemde onlar Gümüş Motor Fabrikasını kurmuşlar, motor üretmişler. Hoca Efendi sağına motor profesörü Erbakan Hoca’yı almış, soluna iktisat profesörü Sabahaddin Zaim Hoca’yı almış, Almanya’da pancar motoru patenti aldıkları fabrikayı gezmişler. Onlar gerçekten, Türkiye nasıl üreten bir Türkiye’ye dönüşür, Türkiye ihtiyaçları olan üretimi nasıl sağlar, Türkiye nasıl el açan değil el açılan bir ülke olur, tüketen bir ülke iken nasıl üreten bir ülke olur, alan el değil veren bir el nasıl olur, bu konularda köklü çalışmalar yapmışlar. Yeni çalışmalarınız var mı? ====================================================== Yeni çalışmalarımız var. “İki Dünyanın Hesaplaşması” isimli bir kitabımız çıktı. Başarılar diliyoruz. Bize vakit ayırdınız… Çok teşekkür ederiz. Ben teşekkür ederim… FEYZ DERGİSİNDE YAYINLANAN KONUŞMA ======================================================

8 Mart 2017, 23:39

GÜZELİN ŞİİRİ GÜZEL HAYATIN ŞİİRİDİR

================================ Sınırlı hayatla sınırsız hayatı kazanmak için, dünyaya bakışın bütünüyle değişmesi gerekiyor. Dünyayı ahiretten bağımsız olarak düşünmek, insanı hem fiziksel hem de ruhsal olarak bunaltıyor. Sözkonusu bunalımın önünü almada ana görev sanat ve edebiyat ustalarına düşüyor. Onlar görünmeyen dünyanın doğrularını, görünen dünyaya taşıyamazlarsa, ilkesizlik, bugün olduğundan çok daha büyük boyutlara ulaşır.

*

Dünyanın neresinde olursa olsun kültürsüz ve sanatsız, temiz bir sanayi ve krizsiz bir ekonomi olmayacağının bilenler,edebiyat çalışmalarına büyük önem vermektedirler.Türkiye'de güzel adam ve şiir denilince akla şiir dolu uyanıkken rüya gören Cahit Zarifoğlu gelir.

*

Ben Zarifoğlu''nu ilk defa yetmişli yılların başında Ankara''da tanıdım. "Yedi Güzel Adam" isimli, ikinci şiir kitabını hazırlamıştı. Birkaç yayıneviyle görüştük. Nuri Pakdil kitabın "Edebiyat Dergisi Yayınları" arasında yer almasını uygun gördü.

*

Zarifoğlu yediveren gülü gibi, her parmağında yedi marifet vardı. Ancak çok alçak gönüllü hiçbir zaman önde görünmeyi istemezdi. Nerede bir kültür ve sanat çalışması varsa, orada o mutlaka olurdu. Kimseyi kırmaz, hiçbir yardım talebini geri çevirmezdi. Kusur derecesinde cömertti.

*

Mavera''nın bütün yükünü taşırdı. Dergi için Avustralya''dan Amerika''ya kadar herkese bıkmadan usanmadan günde en az on tane mektup yazardı. Yüz yüze görüşemediklerini mektupla harekete geçirirdi.

*

Dergiye abone olmaları için, dünyanın önde gelen üniversite ve kütüphanelerine mektup yazmıştı. Bir ara Mavera''nın yüzlerce yurt dışı abonesi olmuştu. Onun bıkıp usanmadan yazdığı mektuplarla Mavera dünyanın önde gelen üniversitelerinin kütüphanelerine girmişti.

*

Zarifoğlu Ankara''dan bütün dünyaya yetişirdi. Afganistan''ın Ruslar tarafından işgal edilmesiyle çekilen bütün acıları yüreğinde duydu. Ana dili Türkçe olmayan Afgan Meral Maruf''u cesaretlendirerek usta bir öykücü olmasını sağladı.

*

Afganistan belgeselinin çekilmesi için Tofaş''tan iki araba sağlama projesinde de onun imzası vardır. Firma yetkilileri arabalarının tanıtım programını çok çekici buldukları için, proje ekibine iki araba vermeyi hemen kabul etmişlerdi.

*

Yıllar sonra ünlü reklamcı Jacques Séquéla''nın benzer bir projeyi Citroen firmasına sunduğunu öğrendik. Séquéla hatıralarında bu projesini büyük bir keyifle anlatır.

*

Zarifoğlu''nun her alandaki başarısının kaynağında biraz da şiirdeki ustalığı yatardı. O sözün sultanı olmanın verdiği bir güvenle, kimsenin cesaret edemediği işlerin üstesinden kolaylıkla gelirdi. Şiir gibi güç bir alanda başarılı olan Zarifoğlu, ustalığını her alanda göstermişti.

*

Şiirinin karmaşık, anlaşılması güç, bir imaj çağlayanı olduğunu söyleyenlere, ilk olarak uzmanlık alanını sorardı. Ardından da "ne yapalım, herkes her alanda uzman olamaz, bende botanik''ten hiç anlamam" derdi.

*

Zarifoğlu, şiiriyle okuyucuyu rahatlamak yerine tam tersine tedirgin eder. Okuyucunun yanına gitmez, onu elinden tutup kendi yanına çekmeye çalışır.

*

Mavera sanatla perdeleri aralayıp, fizik ile metafizik arasındaki uyum ve düzeni sağlamaya çalışanların dergisiydi.

*

Zarifoğlu şiiriyle insanı silkeler,fizikten fizik ötesine geç,ufku görmekle yetinme ufuk ötesine bak diye zorlar.

13 Mart 2017, 22:47

Çevre kirlenmesi kültürel kirlenmenin su,toprak ve havaya

Çevre kirlenmesi kültürel kirlenmenin su,toprak ve havaya yansımasıdır.Kültürel kirlenme büyük buzdağının su altında kalan kısmıdır.Kültürün kirlendiği bir dünyada çevre kirlenmesini önüne geçmek mümkün değildir.

13 Mart 2017, 22:57

MESNEVİ AKLIN CİLASI GÖNLÜN AYNASIDIR

========================================== Her kitabın etkisi, kendinden önce yazılan, düşünce ve eylem dünyasına yeni boyutlar kazandırmış, sıra dışı kitaplardan gelir. Yüz yılların içinde önemini hiç yitirmeyen, bugün yazılmış gibi, yeni olan kitaplar, bütün insanlığın bilgi ve bilgelik birikiminden yararlanırlar. Onlar her yüzyılda yeniden doğarlar, hiç kimse onları tekrar tekrar okumaktan, tekrar tekrar yorumlamaktan usanmaz. Dönemin aklının özü, gönlünün özeti olan Mesnevi, söz konusu kitapların başında gelir.

*

Ülkeler arasındaki uzaklıkların anlamını yitirdiği bir dünyada, savaş ülkelerini barış ülkelerine dönüştürecek yol, “Beni yabancı sanmayınız. Ben bu ülkedenim, Sizin ülkenizde evimi arıyorum” diyen, Mesnevi'nin yoludur. Aranılan ev, insanlığın atalarının yitirdiği barış evidir. Barış evi, Asyalıların, Avrupalıların, Afrikalıların, Amerikalıların evi değil, kimsenin kimseye üstün olmadığı, Ademoğlullarının evidir. Barış evinde, savaşın sorumluları, evin dışında değil evin içinde aranır.

*

Barış ülkesinin, barış evinde yaşayan, barış aileleri, insanlık dairesinin üzerindeki başlama ve bitme noktaları gibi, hem bir birlerine çok yakın, hem de çok uzaktır. Barış ülkelerinde güç, birbirbiren benzer olmayanların birbirleriyle, çatışmalarından daha çok birbirleriyle uzalşmalarından kaynaklanır. Onlar bir kitapta konuşan bir bilge gibi, zamanı gelmemişse susarlar, zamanı gelince konuşurlar. Barış dünyasında bir uçta olmak değil, iki uçta birden olmak önemlidir.

*

Barış kitabı Mesnevi, bütün insanlığın bilgi ve bilgelik hazinesidir. Bilgelikler bilgeliğini bulan Mevlana, dünyanın hangi ülkesinde yaşarsa yaşasın, herkesi Mesnevi'nin bilgeliklerini paylaşmaya çağırır. Dünyada kim Mesnevi'den ne alırsa alsın, aldığını insanlığın hazinesinden alır. Akla zenginlik, gönle derinlik kazandıran Mesnevi'den, herkese yer vardır. Çoklukta birliği, birlikte çokluğu yakalayan Mesnevi'nin yol haritası, insanlığı barışa götürecek yol haritasıdır.

*

Gönlünün derinliklerinde uzun yolculuklara çıkanlar, aklının zenginliklerine yeni açılımlar kazandırır. Hayatın ekonomik, siyasal ve kültürel alanlarında, sürdürülebilir bir gelişme sağlamada, gönlün derinlikleri, aklın zenginliklerinden çok daha önemli, çok daha etkilidir. Hayatın hiçbir alanında gelişmeye karşı konulmaz, gelişme yönlendirilir. Gönlün derinliklerinin geliştirilmesi, aklın zenginliklerinin geliştirilmesinden daha büyük bir çalışma gerektirir.

*

Son yüzyıllarda bütün dünyayı bir savaş alanına dönüştüren seküler Batı, akılla gönül arasında aşılmaz duvarlar inşa etti. Aklın zenginlikleriyle gönlün derinlikleri arasındaki duvarları, Mesnevi'den başka yıkacak bir güç yoktur. Mesnevi'de akıl gönüldür, gönül akıldır, akılla gönül arasında senlik ve benlik kavgası olmaz, ikisi bir bütünün birbirinden ayrılmaz iki yüzüdür.

*

Mesnevi küresel doğruları dile getiren, küresel sorunlara küresel çözümler öneren, paylaşıldıkca zenginleşen küresel bir hazinedir.

*

Mesnevi dostları Parisli, Berlinli, Cambridgeli, Konyalı, New Yorklu, Moskovalı, Pekinli, Tokyolu olmaz, dünyalıdırlar.

*

Barış dünyasının mimarları akıl terinden önce gönül teri dökenlerdir.

*

Mesnevi bütün insanlığı sürdürülebilir bir barışa çağırır.

*

Mesnevi'nin sesi bütün insanlığın sesidir.

*

Mesnevi'de karamsarlık yoktur.

14 Mart 2017, 11:40

Yirminci Yüzyıl Batı Dünyasının Yüzyılı oldu.Yirmi Birinci Yüzyıl

Yirminci Yüzyıl Batı Dünyasının Yüzyılı oldu.Yirmi Birinci Yüzyıl İslam DünyasınınYüzyılı olacaktır.İngiltere'de bir Pakistan,Fransa'da bir Cezayir,Almanya'da bir Türkiye,Hollanda'da bir Endonezya vardır.Araplar 711,Türkler 1354,Tatarlar 1200'den beri Avrupa topraklarındadır.Yirmi Birinci Yüzyıl ya Müslümanların Yüzyılı. olacak ya da hiç olmayacaktır.Tarihin değişmez yasası:İşgal edenler işgal edilirler.Avrupa işgal edlecektir.

14 Mart 2017, 14:19

AVRUPA GLOKALLEŞEN GİRİŞİMCİLERLE İŞGAL EDİLİR

=============================================== Dünyada siyasal sınırlar ülkeler arasında aşılmaz duvarlar olma özelilklerini yitirince, Amerika'nın gösteriş harcamaları odaklı tüketim kültürü, bir bulaşıcı hastalık gibi, bütün dünyaya yayıldı. Batı'dan, Doğu'ya bütün dünyanın içeceği kola, yiyeceği hamburger, giyeceği marka ürünler oldu. Tüketim kültürü, Los Angeles'ten bütün dünyaya ihraç edildi. Globalleşme en genel anlamıyla, dünyada siyasal sınırlardan daha çok, ekonomik sınırların önem kazanmasıdır.

*

Dünyanın en büyük globalleştirici gücü Amerika, Pentagon'un üniformalı generalleriyle, Irak'tan Afganistan'a bütün Ortadoğu'yu işgal etmekle yetinmedi. General Motors, General Electric ve Hewlett Packard gibi, Wall Street'in ünfiormasız genaralleriyle de bütün dünya pazarlarını işgal etti. Amerika'nın öncülüğünde Batı dünyasının globalleşme stratejilerine karşı, Türkiye ve Ortadoğu'nun öncülüğünde Doğu dünyası, glokalleşme stratejileri geliştirmelidir.

*

Siyasal sınırları üniformalı generallerin savaşla belirlediği dünyada, ekonomik sınırları barış ortamında, üniformasız generaller belirler. Kısa dönemde siyasal sınırlar çok değişmezken, ekonomik sınırlar sürekli değişir. İki binli yıllardan önce ekonomik sınırları belirleyenlerin başında, Amerikalı ve Avrupalı kuruluşlar geliyordu. İki binli yılardan sonra Asyalı ve Afrikalı kuruluşlar, ağırlık kazanmaya başladı. Batı odaklı tek kutuplu dünya, Doğu odaklı çok kutuplu dünyaya dönüştü.

*

Soğuk Savaş yıllarında dünya denilince, akla Amerika ve Rusya geliyordu. Berlin Duvarı yıkıldıktan sonra, akla Amerika ve Rusya'nın yanında, Çin, Hindistan, Endonezya, Brezilya, Türkiye, İran, Pakistan, Mısır ve Meksika gelmeye başladı. Siyasal sınırlardan daha çok, ekonomik sınırların önemli olduğu, çok kutuplu dünyada, Vietnam, Afganistan, Irak ve Suriye işgallerinin yol açtığı yıkım, gerçek savaş alanlarının, üniformalı generallerin savaştığı cepheler değil, üniformasız generallerin yarıştığı, pazarların olduğunu bütün dünyaya gösterdi.

*

Batı'nın globalleşme saldırısını, Doğu glokalleşme saldırısıyla dengelemek zorundadır. Glokalleşme saldırısı, Doğu ülkelerinin kendileri kalarak, kendi ülkelerinin üniformasız generallerine, Batı ülkelerinin üniformasız generalleriyle yarışta, dünya pazarlarında, rekabet üstünlüğü kazandırma stratejisidir. Glokalleşme stratejisini, “efradını cami ağyarını mani” bir biçimde, Mevlana'nın pergel stratejisi anlatır. Türkiye'nin üniformasız generalleri de, İstanbul'da ürettikleri ürünleriyle, bütün dünya şehirlerinin pazarlarında yer almalıdırlar.

*

Üniformasız generallerin savaşı, üniformalı generallerin savaşı gibi cephelerde silahlarla yapılan bir savaş değil, pazarlarda mükemmelliği yakalayan ürünlerle yapılan bir savaştır. Üniformasız generallerin en güçlü, en etkili, en önemli silahları, mükemmelliği arayan ürünleridir.

*

Dünya pazarlarının fatihleri, “pazarlar mükümmeldir, sen mükemmelsen, mükemmellik bulunmaz sen mükemmel değilsen” diyen üniformasız generallerdir.

*

Dünya barışına giden yolu üniformalı generallerin silahları değil, üniformasız generallerin ürünleri açacaktır.

*

Batı Batı kardeşliğini dünya kardeşliğine dönüştürmedi. Doğu Dou kardeşliğini dünya kardeşliğine dünüştürmelidir.

*

Pazarlarda yarışanlar cephelerde birbirleriyle savaşmazlar.

*

Üretin elden daha üstün bir silah bulunmamıştır.

*

Pazar iki günü birbirinden üstün kılanlarındır.

14 Mart 2017, 23:17

7 GÜZEL ADAM TÜRKİYE'NİN GELECEĞİNİ AVRUPA'DA ARAMADI

===================================================== Yedi Güzel Adam’ın amacının, Cumhuriyet döneminde yaşanan yabancılaşma akımına karşı çıkmak olduğunu ifade eden Prof. Dr. Nazif Gürdoğan, “Onlar Türkiye’nin geleceğini hiçbir zaman Moskova’da Washington’da, Paris’te aramadı. " Bir dönemin edebiyata damgasını vuran önemli isimlerinden Cahit Zarifoğlu, Rasim ve Alaaddin Özdenören, Nuri Pakdil, Erdem Beyazıt, Akif İnan ve Sezai Karakoç Yedi Güzel Adam olarak anılıyor. Edebiyatımızın bu önemli isimlerinin hayatının anlatıldığı televizyon dizisi izleyicilerin oldukça beğenisini kazandı. Şiirleri hala dilden dile dolaşan usta kalemlerin Mavera adı altında bir arada toplandığı ve derginin kurucuları arasında yer alan Prof. Dr. Nazif Gürdoğan’la Yedi güzel adamı ve Mavera Dergisi’ni konuştuk. EDEBİYAT MEDENİYET İÇİNDİR ===================================================== Yedi güzel adamla yürüdüğünüz yolda edebiyatla iç içeydiniz. Bize yedi güzel adamın edebiyata bakış açısını anlatır mısınız? ===================================================== Bizim kültür ve medeniyetimizde edebiyatın ayrı bir yeri vardır. Edebiyatlar medeniyetlerin şarkılarıdır. Edebiyatsız medeniyet, medeniyetsiz edebiyat olmaz. Bu yüzden bizim kuşağımız ve bizden öncekiler; Necip Fazıl, Sezai Karakoç, Yahya Kemal, Mehmet Akif ve Mavera Dergisi’nin kurucu ve yazarları edebiyatı medeniyet için bilmişlerdir. Yahya Kemal geçmişi bugüne taşıyan şairimizdir. Sezai Karakoç’un deyişiyle; “ bozgunda bir fetih düşü gibidir.” Mehmet Akif şiiri edebiyata, edebiyatı şiire taşıyan şairimizdir yani hayatı şiire, şiiri hayata taşımıştır. Necip Fazıl yarının Türkiye’sini ele alan bir üstattır. Sezai Karakoç ise medeniyetin şairidir. O da medeniyetimizin, edebiyatımızın öncülüğünü yapmıştır. Bu bağlamda baktığımız zaman 20. yüzyılımızı bir edebiyat yüzyılı olarak görmek mümkün. ====================================================== Mavera Dergisi’ni birlikte çıkaran ve onları yakından tanıyan biri olarak ‘Yedi Güzel Adam’ı ve Mavera yolculuğunu sizden dinleyebilir miyiz? ====================================================== Türk edebiyatının yedi güzel adamı kimlerdir dersek; Mehmet Akif Türk Edebiyatı’nın yedi güzel adamından biridir. Yahya Kemal, Necip Fazıl, Sezai Karakoç, Nuri Pakdil, Cahit Zarifoğlu, Erdem Beyazıt, Akif İnan, Rasim ve Alaaddin Özdenören’de Türk Edebiyatı’nın yedi güzel insanlarındandır. Mavera Dergisi Büyük Doğu ve Diriliş dergilerinden ayrı bir yerdedir. Büyük Doğu’nun bir kurucusu vardır ve bu kişi Necip Fazıl’dır. Orada Çetin Altan, Oktay Akbal ve Sait Faik’e kadar Büyük Doğu Dergisi’nde herkes yazı yazmıştır ama Büyük Doğu Dergisi dediğimiz zaman akla kurucusu ve öncüsü Necip Fazıl, Diriliş Dergisi denince de akla Sezai Karakoç gelir ama Mavera Dergisi denince akla yedi şair birden gelir. Nerede birinin adı geçerse yedi kurucusunun da adı geçer. Mavera’nın kurucuları şiirde, düşüncede, eylemde, sanatta, edebiyatta çok etkili olmuşlardır. Mavera adeta bir üniversite olmuş ve bir döneme damga vurmuştur. EDEBİYATI İMAN İÇİN BİLMEK ===================================================== Derginin kendine has bir manifestosu var mıydı? ===================================================== Derginin manifestosu olarak Rasim Özdenören bir mektup hazırladı. Orada vurgulanan şuydu; biz edebiyatı medeniyet ve iman için biliriz. Bizim şiirde hikâye de, roman da, deneme de amacımız güzelliği aramaktır. Necip Fazıl, “edebiyat, şiir, sanat, mutlak gerçeği; yani Allah’ı aramaktır” der. Mavera’da Necip Fazıl’ın bu tanımını kendisine rehber olarak alan bir dergi oldu. Hiçbir zaman başkalarının kusur ve eksikleriyle ilgilenilmedi, polemiğe yer verilmedi. Biz kendi doğrularımızı söyledik. Derginin amacı; Anadolu insanının sanatını, kültürünü anlatmak ve Cumhuriyet döneminde yaşanan yabancılaşma akımına karşı çıkıp yerli kültürü; Yunus’u, Mevlana’yı, Hacı Bayram ve Hacı Bektaş’ı anlamak ve anlatmak oldu. Hiçbir zaman Türkiye’nin geleceğini Moskova’da Washington’da, Paris’te aramadı. Türkiye'nin geleceğini Anadolu’da aradı. ==================================================== Türkiye’de edebiyat şu an ne durumda? Kalite mi yoksa popülarite mi önde? ==================================================== Türkiye’de edebiyat çok geniş bir alana yansımamakla beraber önemini koruyor. Türkiye’de her alanda büyük şairlerimizin izlerini görüyoruz. Artık televizyonlarda da önemli belgeseller yapılıyor. Yakın bir dönemde Nuri Pakdil’in mektupları yayınlandı. O mektuplarda da açıkça görüldüğü gibi onlar bir dönemi kucaklayan ve bugünün alt yapısını hazırlayan çalışmalardır. Nuri Pakdil romana çok önem verir geniş kitlelere ulaşmanın en önemli yolu olduğunu ifade ederdi. “Dostoyevski’yi okumayana ehliyet bile verilmemeli, biz roman okumayanın düşmanıyız” derdi. HERKESİN BİR OKUMA KOTASI OLMALI ====================================================== “Kırk kitap okunmadan bir kitap yazılmaz” sözünüzden yola çıkarsak Türkiye’deki kitap okunma ve yazılma oranlarını nasıl değerlendiriyorsunuz? ====================================================== Fetih Gemuhluoğlu, “oku emri var, yaz emri yok” derdi. Cahit Zarifoğlu yurt dışına giden herkese defter, kalem hediye ederdi ve “senin orada gördüklerin çok önemli değil ama senin oraya ait üniversitelerde, sokaklarda, caddelerde gördüklerin Türkiye’deki insanlar için önemli, mutlaka yaz” derdi. Nuri Pakdil, “okumak ciddi bir iştir, kitap okurken mutlaka takım elbise giyerek, masanın başında okumak gerekir. Çizilmemiş ve not düşülmemiş kitap okunmamış demektir” derdi. Herkesin bir okuma kotası olmalı. Yemek yemeği nasıl ihmal etmiyorsak okumayı da aynı oranda ihmal etmemeliyiz. Zira yeni dünya da kültürler öne çıkıyor. Artık ordular ve devletler değil, kültür ve medeniyet savaşıyor. Savaş alanlarının yerine kültür alanları ve üniversiteler geçti. Bu bağlamda edebiyat ve sanatçılar yeni dünyanın misyonerleridir. ====================================================== TRT de yayınlanan Yedi Güzel Adam dizisi hakkında görüşleriniz nelerdir? Dizi Yedi Güzel Adam’ın hayatına gerçek bir perspektiften yaklaşıyor mu? ====================================================== Yedi Güzel Adam Dizisi birebir gerçeği yansıtmıyor. Arkadaşlar dizinin izlenebilirliğini artırmak için ilaveler yaparak dramatik unsurlar eklemişler. Bununla birlikte bazı eklemeler yapılmasaydı bu kadar ilgi görüp sevilmeyebilirdi. Orada şairlerimizin fikirlerinin yansımalarını görüyorum. Düşüncelerin geniş kitlelere yayılmasında sosyal medyanın önemli bir payı var. BÜYÜK BİR DOSTLUĞUN HİKÂYESİ ====================================================== Yedi güzel adamı döneminin diğer şairlerinden farklı kılan özelliği nedir? ====================================================== Her edebiyat hareketinin ardında mutlaka büyük dostluklar vardır. Yedi güzel adamın arasında da kırk yıllık dostluk vardır. Cahit Zarifoğlu, Rasim Özdenören, Alaaddin Özdenören ve Erdem Beyazıt ilkokuldan liseye kadar aynı okulda okumuşlardır. Akif İnan Urfa’dan Maraş Lisesi’ne gelmiş olup Sezai Karakoç MaraşLlisesini yatılı okumuştur. Aralarında çocukluktan gelen büyük bir dostluk vardı. ====================================================== Cahit Zarifoğlu’nun okuyuculara yazdığı cevaplar Mavera Dergisi’nin öne çıkan en önemli noktalarından biri. Bu mektuplardan bize bahseder misiniz? ====================================================== Cahit Zarifoğlu yazmayı çok severdi. Bir günde onlarca mektup yazar Avusturalya’dan Amerika’ya kadar dünyayı harekete geçirirdi. O günlerde elbette sosyal medya canlı değildi, buna rağmen Zarifoğlu mektupla ve telefonla insanları teşvik etmesini bilirdi. Onun okuyucularla Mavera Dergisi’ndeki yazışmaları efsanedir. Bu yazışmalar derginin son sayfalarındaydı. Bu yüzden adı; sondan okunmaya başlayan dergiye çıkmıştı. Mustafa İslamoğlu’ndan Prof. Fatih Andı’ya kadar yüzlerce tanınmış şahsiyetin mektubuna Mavera’da cevap yazılmıştır. Rasim Özdenören, “Biz yazalım. Yazılan kalır ve er ya da geç muhatabını bulur” derdi. Bu sözden yola çıkarsak Mevlana ve Yunus eser yazmasalardı isimleri bugüne ulaşmazdı. Fatih Sultan Üniversitesi’nde bir yeni Türk Edebiyatı merkezi kurma çalışması yapılıyor. Yedi güzel adamla ilgili tüm kişisel eşyaları toplanarak bir müze oluşturulacak. Bu şair ve yazarlarla alakalı yapılmış doktora tezleri, belgesel ve röportaj toparlanarak müzeye dahil edilecek. Söyleşi: Milat / Özlem DOĞAN

15 Mart 2017, 12:52

Güler yüz ve tatlı dil,ekonomik,siyasal ve kültürel hayatın temelidir

Güler yüz ve tatlı dil,ekonomik,siyasal ve kültürel hayatın temelidir. Güler yüzlü ve tatlı dilli insanların avuçladıkları toprak altın olur.Onlar üreten el olmasını bildileri gibi veren el olmasını da bilirler.

15 Mart 2017, 13:18

GÖNÜLLERDE UYUYAN MELEKLERİ UYANDIRMAK

============================================= Yönetim düşünürlerinden Charles Handy,girişimcileri "simyacılar"a benzetmektedir.Nasıl simyacılar bakırı altına çevirmeye çalışmışlarsa,girişimciler de gönüllerde uyayan aslanları uyandırarak,ham maddeleri ürünlere dönüştürürler.

*

Kutsal kültürde Rene Guenon''un dediği gibi, "gizli bilimler" değil, "gizlenmiş bilimler" vardır. Yanlış ellerde, zararlı olmaması için gizlenen bilimlerin başında tasavvuf ve simya gelir.

*

Simya, ekonomi, yönetim ve politika gibi, bir yanıyla bilim, diğer yanıyla da sanattır. Her bilgi alanı gibi, simya da dünya ve ahirete bütüncü bir gözle bakmaya çalışır.

*

Seyyid Hüseyin Nasr, İlhan Kutluer''in çevirdiği "İslam ve İlim" isimli kitabında simyanın "herşeyin herşeyde olduğu" ilkesine dayandığını vurgulayarak, simya ile tasavvuf arasında bire bir bağ olduğunu anlatır.

*

Ruh bedende beden de ruhtadır. Ruhunu güzelleştiremeyen bedenini güzelleştiremez. Çünkü ruh ve beden birbirinden ayrılmaz bir bütündür.Ruhsuz beden olmaz.Beden ölür,ruh ölmez.

*

Dünya ve öteki dünya da ruh ve beden gibi bir bütündür. Ancak dünya ölümlü,öteki dünya ölümsüzdür. Dünyayı cennete çeviremeyen, öteki dünyada cennete eremez.

*

Simyacılar madenlerle ilgilendikleri gibi, ruhlarla da ilgilenir. Onlar her madeni altına çevirmeye çalışır. Bu yönüyle simyacılar gerçek girişimcilerdir.

*

Tasavvuf simyada hazır bir dil buldu. Gönül ustası da bir insana olgunluğun zirvesine taşımanın yolunu açmayı kendisine görev edinir.İnsanların içinde uyuyan melekleri uyandırır.

*

Gönül ehli insanı, simyacı madeni değiştirmeyi amaçlar. Onlar değişme olmadan iç ve dış dünyada ilerleme olmayacağını bilirler.

*

Simyacılar madenleri, tasavvuf ustaları gönülleri, girişimciler de şirketleri değiştirirler.İnsan toplumun,şirket ekonominin lokomotifidir.

*

Simyacı gönül ustası girişimciler, madenler ve insanlarla birlikte örgütleri değiştirerek, ekonomik, sosyal ve siyasal yapıda köklü dönüşümlere yol açarlar.

*

Gerçekten, kim ne derse desin, günümüzün misyonerleri simyacı girişimlerdir.

*

Onların gitmediği coğrafyalara ne din gider, ne kültür, ne de bayrak gider.

*

Girişimcilik de simya gibi, bir bilim olduğu kadar aynı zamanda da bir sanattır.

*

Simyacıların cevheri altına dönüştürdükleri gibi, girişimciler de rüyaları gerçeğe dönüştürürler.

*

Girişimciler amaçlarla araçları birbirine karıştırmadıklarında, değişmeden değişmenin öncülüğünü yaparlar.

*

Onlar, hayatın ekonomik, sosyal, siyasal ve kültürel boyutlarıyla yaşanır kılınmasındaki dönüşümün lokomotifleridir.

*

Bir ülkede değişmenin coşkusunu duymayanlar, maddi ve manevi yoksulluğun zincirlerini kıramazlar.

16 Mart 2017, 13:01

ORTADOĞU YENİ YÜZYILDA AVRUPA'YI İŞGAL EDECEKTİR

================================================ İnsanlığın bilinen dört bin yıllık medeniyet tarihi içinde, Habil ve Kabil'den bu yana iki ana akımın sürekli bir hesaplaşma içinde oldukları görülür. Bir yanda Habil'in yolundan gidenler vardır, bir yanda da Kabil'in yolundan gidenler. Habil'in izleyicilerinin inşa ettikleri medeniyetler, kutsal kaynaklardan beslenirken, Kabil'in izleyicilerinin inşa ettikleri medeniyetler, seküler kaynaklardan beslenir. Habil uzlaşmanın Kabil çatışmanın simgesidir.

*

Medeniyetlerin harman olduğu Avrupa'da, Ademoğullarıyla, insanlığın gündemine giden “Ana Akım Medeniyet”ler, kendi aralarında hesaplaştıkları gibi, kendi içlerinde de hesaplaşmaya devam ediyor. Bu bağlamda, Ortadoğu'da, hem aynı medeniyet içinde, hem de medeniyetler arasında kanlı bir savaş yaşanıyor. Seküler medeniyetlerin misyonerliğini yapan Batı, Ortadoğu'nun kalbine zehirli bir hançer gibi saplanmıştır. Bütün Avrupa büyük bir Ortadoğu'ya dönüşmüştür. Avrupa Ortadoğu'ya Ortadoğu Avrupa'ya taşınmıştır.

*

Kutsal kitapların anavatanı Ortadoğu'nun bir ülkesinde savaş olursa, Batı'nın hiçbir ülkesinde barış olmaz. Ortadoğu'nun kutlu kentlerinin kapıları Cennet'e açıldıkları gibi, Cehennem'e de açılır. Ortadoğulular sevdiklerine Cennet, sevmediklerine Cehennem kesilir. Ortadoğu'da savaş çığırtkanlığı yapan Avrupa ülkeleri, hiçbir Batı ülkesinde barışın bekçiliğini yapamaz. Filistin Cehennem olursa, ne Avrupa, ne de Amerika Cennet olur. Savaş ekilen Ortadoğu'dan barış biçilmez.

*

Tarihin her döneminde, Kabil'in kartalları gecenin karanlığında uçarken, Habil'in güvercinleri gündüzün aydınlığında uçarlar. Ortadoğu'nun tarihi, bütün insanlığın tarihidir. Ortadoğu Adem “Turabullah”, İbrahim “Habibullah”, Musa “Kelimullah”, İsa “Ruhullah”, Muhammed “Habibullah” diyerek, bütünlük ve süreklilik içinde, bütün insanlığı kucaklar. Ademoğullarının, tarih içindeki düşünce ve eylem birikimleri, Ortadoğu'nun kutsal kitaplarının bol dipnotlu bir yorumudur.

*

Ortadoğu'da tarih yeniden yazılıyor. Ortadoğu seküler Kabil medeniyetinin arka bahçesi olmaktan çıktı, kutsal Habil medeniyetinin ön bahçesi oldu. Ortadoğu Orta Çağ'da “Ana Akım Dünya Medeniyeti”nin nasıl öznesi olmuşsa, yeniden aynı işlevi görmeye adaydır. Ortadoğu'daki savaş, Ortadoğu'nun demokrasiye isyanı değil, Ortadoğu'nun dayatmaya isyanıdır. Ortadoğu Batı'nın iki yüzlülüğüne karşı, Kabil'de, Bağdat'ta, Şam'da Kahire'de yürüttüğü savaşı, Paris'e, Moskova'ya, Londra'ya, New York'a taşımıştır. Artık dünyada her ülke bir Ortadoğu'dur.

*

Ortadoğu'nun yeni kuşakları, kendi medeniyet tarihleriyle birlikte dünya medeniyet tarihini de yeniden yorumlamak zorundalar. Dünyada dar açıdan, uluscu gözle yazılan yerel tarihler değil, geniş açıdan, uluslarüstü gözle yazılan küresel tarihler önemlidir. Geçmişin ayrıştırıcı tarihlerinin yerini, çağdaş bütünleştirici tarihler almalıdır. İnsanlık tarihi bölünmez bir bütündür. Yitirilen Cennet yalnız bulunmaz.

*

Avrupa'da ellerine kan bulaşmamış bir devlet yoktur.

*

Devlet adaletin sağlanması için bir zorunluluktur.

*

Adaletin devleti bütün devletlerin üstündedir.

*

Devletsiz adalet adaletsiz devlet olmaz.

*

Adalet devletin yanılmaz vicdanıdır.

*

Avrupa vicdanını yitirmiştir.

16 Mart 2017, 23:21

MERHAMET ETMEYEN AVRUPA'YA MERHAMET EDİLMEZ

================================================ Berlin Duvarı’nın yıkılması, gurur abidesi, bencil Batı dünyasında, büyük bir medeniyet körlüğüne yol açtı. Francis Fukuyama, bütün dünya için, “tarihin sonu”nun geldiğini ilan etti. Samuel Huntington, dünyada devletlerden daha çok medeniyetlerin savaştığını vurguladı. Huntigton’a göre, artık dünyanın yalnızca ”Batısı ve Gerisi” vardı. Batı dünyası ekonomik gelişmenin olduğu kadar, etik zenginleşmenin de öncüsü olacaktı.

*

Ulaştığı ekonomik gücün verdiği sarhoşlukla, benzersiz bir gurura kapılan Batı, etik değerlerin kaynağı olan ne varsa, hepsini ekonomik, siyasal ve kültürel hayattan söküp attı. Batı teknolojik yeniliklerle, sürekli kan tazeleyen ekonomik büyümenin, dünyadaki bütün sorunları çözeceğine inandı. Gelenekten beslenen kurallar ayaklar altına alındı. Gelenek harabeye çevrildi. Bilim yanılmaz kabul edildi.

*

Ekonomik gücün kaynağına ilişkin yanılgı, bilime gizemli bir güç kazandırdı. Hayatı anlama ve anlamdırma çalışmaları önemini yitirdi. Üretim gücünün büyütülmesinin, bütün sorunların üstesinden gelmesi beklendi. Bırakın küresel ısınmayı, yoksulluk sorunu bile çözülemedi. Etik değerlerin anlamsızlaştığı bir dünyada, haksızlık ve yolsuzluklar, çok boyutlu küresel sorunlara dönüştü. Batı’nın ekonomik gücünün dünyaya zararı yararını çoktan aştı, Orta Doğu’da büyük kan gölleri oluştu.

*

Hayatın değeri, ekonomik güçten daha çok bilgeliğe dönüşen etik güçten kaynaklanır. Dünya barışının güvencesi ekonomik güçten önce etik güçtür. Medeniyetlerin uzun ömürlü olmalarında, etik zenginlik çok daha önemlidir. Geleneklerinden kopan, toplumu ayakta tutan değerleri, yerlerde süründüren medeniyetlerin, ekonomik gelişmelerinin sürdürülebilir olması mümkün değildir. Etik değerleri çiğneyenler, çiğnemeyenler tarafından çiğnenirler.

*

Yıllar önce Batı’yı İsa’nın düşünce ve eylem dünyasını paylaşmaya davet eden Dostoyevsky’nin öngördüğü gibi: “Avrupa’nın toplayıp kilere yığdığı bütün zenginlikler bir araya gelse, Avrupa’yı çöküntüden kurtaramayacak, çünkü bir göz açıp kapayana kadar bütün zenginlikler de yerle bir olacak.” Ancak medeniyetler dünyasında etik değerler güneş gibidir. Dünyayı aydınlatan güneş, Avrupa’da batarsa, Asya’da doğar.

*

Etik ile ekonomi arasındaki savaşı ekonomi kazanamaz. Çünkü ekonomik başarılar geçici, etik değerler kalıcıdır. Etik değerlere savaş açılmaz.

*

Dünyada “Musa mı Marx mı, Mevlana mı, Darwin mi”, diye bir oylama yapılsa, Musa ve Mevlana açık ara önde gelir.

*

Hayat etik değere ekonomi kazanca dayanır.

*

Etik kazanç değil kazancın ana kaynağıdır.

*

Kazançlar değişir, değerler değişmez.

*

Ekonomi oylanır etik oylanmaz.

*

Ekonomi etiğin ödülüdür.

17 Mart 2017, 14:04

ÇANAKKALE'DE TARİH YENİDEN YAZILMALIDIR

================================================ Küre dünyada medeniyetler arasında savaş siyasal ve ekonomik güç gösterisinin cephelere taşınmasıydı. Kare dünyada savaşlar, cephelerden pazarlara taşındı. Kare dünyanın fatihleri, üniforma giyen genareller değil, forma genarelleridir. Amerika’nın “General Motors” ve “General Electrik” gibi, formalı generalleri, ülkelerinin bayraklarını, bütün dünyaya taşıdılar. Dünyanın hiçbir ülkesinde, onlara ne pasaport ne de vize soruldu.

*

Son yüzyılların savaşlarını araştıran, Avrupa’nın modern savaş kuramcısı General Clausewitz’in vurguladığı gibi: “Savaş bir bukalemundur.” Yirminci yüzyılın kara, deniz ve hava şavaşlarındaki hızlı dönüşüm, savaşların ortama göre renk değiştiren bukelemunlara benzediklerinin en önemli göstergesidir. Savaşlar nasıl değişirse, tarihin yorumları da öyle değişir. Bütün bilimlerin ana kaynağı olan tarihi, her kuşak yeniden yazmak ve yeniden yorumlamak zorundadır

*

Tarihe dar bir açıdan değil, geniş bir açıdan bakmak gerekir. Tarihin ana konusu, medeniyetlerin dinamiklerini araştırmaktır. İbn Haldun, Arnold Toynbee ve Oswald Spenler’in kitaplarının, bütün dünyada büyük ilgi görmeleri, medeniyet tarihçileri olmalarından kaynaklanır. Her kuşağın yeniden yorumladığı tarih, ekonomik, siyasal ve kültürel tarihe, yeni açılımlar, yeni yaklaşımlar ve yeni boyutlar kazandırır.

*

Türklerin Asya’dan Avrupa’ya uzanan, uzun ve büyük yürüyüşünde, Doğu ile Batı’nın özeti olan Anadolu’nun vazgeçilmez bir yeri vardır. Malazgirt Anadolu’ya gelmenin, Çanakkale Anadolu’da kalmanın savaşıdır. Çanakkale savaşıyla, Anadolu insanının Asya ve Avrupa’daki varlığı perçinlendi ve güvence altına alındı. Çanakkale Türk tarihinin dönüm noktalarından biridir. Bu yüzden Çanakkale savaşının tarihi, bütün ayrıntıları ve bütün boyutlarıyla yeniden yazılmalıdır.

*

Savaşsız bir İslam dünyasına, savaşsız bir Avrupa’ya, Çanakkale savaşının, tekrar tekrar yazılması tekrar tekrar yorumlanmasıyla ulaşılır. Çanakkale’nin kara ve denizde, tarihin en çok kan dökülen savaşlarından biri gerçekleşti. Son araştırmalarda, “57. Alay”ı oluşturan İstanbul Üniversitesi'nin öğrencileri gibi, yarım milyon genç insan hayatını yitirdi. Savaş kararı olan devlet yöneticileri, Çanakkale’de yüzlerce üniversiteyi toprağa gömdüler, yüzlerce genci kurban ettiler.

*

Çanakkale’den sonra Avrupa ülkeleri, kendi aralarında savaşarak, yakılmadık, yıkılmadık ülke bırakmadılar,

*

Küre dünyanın savaş şehri Çanakkale, kare dünyanın barış şehri Çanakkale’ye dönüştürülmelidir.

*

Küre dünya kapalı toplumların, kare dünya açık toplumların dünyasıdır.

*

Açık toplumlarda bir ülke öksürse bütün ülkeler nezle olur.

*

Barışın güvercinin bir kanadı bilgi bir kanadı bilgeliktir.

*

Kusursuz barış isteyen savaşa davetiye çıkarır.

*

Savaşlar gençlerin kurdudur.

*

Barış hayat kaynağıdır.

17 Mart 2017, 14:14

ÇANAKKALE SAVAŞI AVRUPA İÇİN BİR MİLATTIR

=============================================== Tarihin ilk yüzyıllarından beri, barış dönemleri, savaş dönemlerinden çok daha kısa olmuştur. Her ülke, barış isteyen ülkenin, savaşa hazır olması gerektiğine inanmıştır. Barış savaşa verilen hazırlık arası olarak görülmüştür. Bunun için, dünyada barışın sonu geliyor, savaşın sonu gelmiyor. Büyük Osmanlı Devleti'ni parçalayan, üzerinden tam bir yüzyıl geçen, birinci Dünya Savaşı, Avrupa'da beklenmeyen bir savaş değildi. Ancak yol açtığı yıkım, yok ettiği insan kaynakları çok büyük oldu.

*

Sürekli geliştirilen savaş gemileri, tanklar, uzun menzilli toplar, makinalı tüfekler, yüzyıl önceki savaşta, geçmiş yüzyıllarda benzeri görülmeyen, büyük kan ve gözyaşı gölleri oluşturdu. Sultan Abdülhamid'in eşsiz bir diplomatik ustalıkla koruduğu, Avrupa ülkeleri arasındaki dengeler yitirildi. Hicaz Demiryolu gibi, altyapı ve köklü eğitim yatırımları aksadı. Sultan'ın kırk yıllık barış ülkesi, savaş ülkesine dönüştü. Büyük Osmanlı coğrafyası kırk parçaya ayrıldı.

*

Abdülhamid'i devlet yönetiminden uzaklaştıran İttihatçıların elinde, ülkenin mali yapısı çöktü. İttihatçılar Balkanlar, Kafkaslar ve Orta Doğu'da başarısızlığa uğradılar. Ülkede haksızlıklar, yolsuzluklar her yere yayıldı. Devletin güçsüz düştüğü bir dönemde, İttihatçıların oldubittisiyle, Osmanlı Devleti, Almanya'nın yanında savaşa sürüklendi. İngiltere ve Fransa Çanakkale'de Almanya'yı durdurdu, Osmanlı Devleti'ni parçaladı, kendileri de parçalandılar.

*

“Abdülhamit Barışı”nı kavramadan, “Çanakkale Savaşı”nı kavramak mümkün değildir. Abdülhamid'i Anadolu insanının gündemine taşıyan Necip Fazıl'ın vurguladığı gibi: “Abdülhamid'i anlamak herşeyi anlamak olacaktır.” Çanakkale Savaşı, Malazgirt Savaşı gibi, Türklerin Anadolu'daki tarihlerinin milatlarından biridir. Malazgirt'te Türkler İstanbul'a gelmek için, Çanakkale'de ise, İstanbul'u korumak ve İstanbul'da kalmak için savaştılar.

*

Anadolu insanının tarihi, “Çanakkale Öncesi” ve “Çanakkale Sonrası” olmak üzere ikiye ayrılır. Çanakkale'den önceki yıllar, Abdülhamid'in barış yılları, sonraki yıllar ise İttihatçıların savaş yıllarıdır. Sultan'ın barış yıllarında devletin bütünlüğü korunmuş, hayatın her alanında köklü dönüşümlerin temelleri atılmış, uzun dönemli yenilenme süreci başlatılmıştır. Abdülhamid'i yönetimden uzaklaştıran İttihatçıların savaş yıllarında ise, koskoca Osmanlı, kırk devlete bölünmüştür.

*

Tarihin her döneminde savaşlar yıkıcı, barışlar yapıcı olmuşlardır. Bunun için, Barış Sultanı Abdülhamit: “Savaş yalnız sınırlarda olmaz. Savaş bir milletin topyekün ateşe girmesidir. Eğer bu bütünlük sağlanmamışsa, zafer tesadüfi, yenilgi kaderdir” demektedir.

*

Savaş ülkeyi yangın yerine çevirirken, barış gül bahçesine çevirir. Çanakkale dünyanın barış merkezi olmalıdır.

*

Savaşı başlatmak değil, barışı yaşatmak önemlidir.

*

Savaş devletten barış milletten güç alır.

*

Barışın sesi milletin sesidir.

*

Savaşın yükünü millet taşır.

*

Tarihin anası barıştır.

17 Mart 2017, 14:20

TÜRKİYE SAVAŞ KENTİ ÇANAKKALE'Yİ BARIŞ KENTİ YAPMIŞTIR

==================================================== Ülkelerin tarihleri, en büyük, en önemli ve en değerli zenginlikleridir. Değişik alanlardaki zenginliklerini değerlendirmesini başaramayan ülkeler, ekonomik, siyasal ve kültürel üretim güçlerine yeni boyutlar kazandıramazlar. Ülkelerin gelecekteki zenginlikleri, geçmişteki zenginliklerine dayanılarak, ülkelerarası pazarlara taşınır. Ülkelerle birlikte dünyanın tarihi, bilim ve teknolojinin olduğu kadar, kültür ve sanatın da anasıdır.

*

Tarihin her döneminde, bir millet geçmişini ne kadar iyi bilirse, geleceğini o kadar iyi görür. Tarihsiz millet, milletsiz tarih olmaz. Ancak, bir milletin, bir ülkenin her kuşağı, tarihini yeniden yazmak ve yeniden yorumlamak zorundadır. Çünkü tarihin olguları değişmez, buna karşılık yorumları durmadan değişir. Bu bağlamda, dünya tarihin önemli dönüm noktalarından biri olan Çanakkale Savaşları, tekrar tekrar yazılmalı ve sürekli yorumlanmalıdır.

*

Bir uluslararası ilişkiler ustası olan Abdülhamit, İkinci Viyana kuşatmasıyla başlayan savunma döneminde, Avrupa karşısında güçsüz düşen Osmanlı ülkesinin bütünlüğünü, Yirminci yüzyılın başına kadar otuzüç yıl korumayı başardı. Sultan gözlerini zengin Osmanlı coğrafyasına diken İngiltere, Fransa, İtalya, Avusturya, Rusya ve Almanya"yı birbirleriyle dengeleyerek, Anadolu insanını savaşlardan uzak tutmayı bildi. Abdülhamit durulması gereken yeri gördü.

*

İttihatçılar baskı ve şiddete dayanan yöntemlerle, altyapı, eğitim ve sağlık alanlarına yapılan yatırımlarıyla, Osmanlı ülkesini yeniden inşa ettiği bir dönemde Abdülhamit"i yönetimden uzaklaştırdılar. İttihatçıların 1908"de yönetimi ele geçirdiklerinde, Bosna, Bulgaristan, Girit, Kıbrıs, Irak, Suriye, Ürdün, Filistin, Lübnan, Mısır ve Kuzey Afrika, çeşitli anlaşmalar ve değişik düzeylerdeki ilişkilerle, İstanbul"a bağlıydılar.

*

Abdülhamit"in büyük bir diplomatik ustalıkla, savaştan uzak tuttuğu Osmanlı Devletini, İttihatçıların, aynen Merzifonlu"nun Viyana kuşatmasında olduğu gibi, oldu bittiyle Almanya"nın saflarında savaşa sürmeleri, Çanakkale"de, savaşan taraflardan toplam 500 bin insanın hayatını kaybetmesine yol açtı. Çanakkale savaşları sonrasında, 4.5 milyon metrekaye yakın Osmanlı coğrafyası, Avrupa ülkeleri tarafından paylaşıldı. Yönetimler nerede duracaklarını bilmezlerse, bedelini çok ağır olarak öderler.

*

İkinci Viyana Kuşatması, İttihatçıların Abdülhamit"i yönetimden uzaklaştırmaları ve Çanakkale Savaşları, bin yıllık Anadolu tarihinin akışını değiştiren düşüş noktalarıdır. Tarihin geçmişteki düşüş noktalarını, bütün boyutlarıyla kavramadan, gelecekteki düşüş noktaları öngörmek mümkün değildir. Tarih savaş ve barışıyla üç gündür: Dün, bugün, yarın. Dün araştırılır, bugün değerlendirilir, yarın planlanır.

*

Çanakkale dünyanın savaş başkenti değil, ülkelerin barış başkenti olmalıdır.

*

Dünyada barışları planlamayanlar, savaşları planlarlar.

*

Tarihin hazinelerini ülkeler, savaşlarda yok edemezler.

*

Tarihte her damla kan bin cana bedeldir.

*

Tarih yerelde evrenseli görmektir.

20 Mart 2017, 15:54

Ö.SEYFEDDİN'İN K.ELMASI TÜRKİYE'NİN K.ELMASIDIR

================================================ Anadolu insanının düşünce ve eylem dünyasında, Türk boylarının olduğu kadar Müslüman soyların da tarihi yansır. Onun dünyanın Cennet'e açılan şehri olan Mekke'nin ışığını, yeryüzünün bütün şehirlerine ulaştırma tutkusu, onu dünyada "Kızıl Elma"yı arayan bir eylem sevdalısına dönüştürmüştür. Benim atalarım Asya'da doğmuşlardı. Ben ve çocuklarım Anadolu'da doğdular. Torunlarım da Avrupa'da doğacaklar. Anadolu insanı için doğulan şehirlerden önce, doğruyu arayan şehirler önemlidir.

*

Tarihin her döneminde eylemin kaynağı, yetiştirdiği büyük düşünürlerle toplumları dönüştüren, Anadolu'nun sesi olmuştur. O ses Ömer Seyfeddin'in sesidir. O ses Rasim Özdenören'in sesidir. Onların sanat dünyasında, düşmanlığa yer olmadığı gibi, karamsarlığa da yer yoktur. Onlar, Anadolu insanının Asya'dan Avrupa'ya uzanan uzun yolculuğunda hem iç, hem de dış dünyasına dönük met ve cezirleri büyük bir ustalıkla anlatırlar.

*

Ömer Seyfeddin'e göre Kızılelma, sizin "Atınızın gittiği yerdir". Türkler atlarıyla gittikleri Asya ve Avrupa ekseninde bütün şehirleri, kalelerinde bayraklarının dalgalanması gereken bir Kızılelma olarak görmüşlerdir. Onlar binlerce kale fethetmiş, binlerce de kale inşa etmişler. Ancak hiçbir zaman kale gibi, statik bir toplum olmamışlar. Tam tersine sürekli hareket halinde olan dinamik bir yapı oluşturmuşlardır.

*

Türkler için vatan, bayraklarının burçlarında yükseldiği coğrafya olmuştur. Onlar bayrakları gibi, vatanlarını da yanlarında taşımışlardır. Ömer Seyfeddin'in "Forsa" isimli hikayesinin kahramanı, doğduğu topraklarda değil, "Albayrağın dalgalandığı yerde" ölmek ister. Bunun için, Kaşgar'dan Budapeşte'ye kadar geniş bir coğrafyada camiler, medreseler, türbeler ve kervansaraylar, görünen ve görünmeyen dünya gibi, eleledirler. Türkler için, yerin üstü kadar yerin altı da değerlidir.

*

Geçmişte Türkler Kızıl Elma'nın peşine atlarıyla düşmüşlerdi. Onlar bir şehri fethedince, başka bir şehre giden Kızıl Elma'nın peşinde Doğu'dan Batı'ya bir kutlu nehir gibi, akmışlardır. Anadolu'nun bereketli toprakları da Malazgirt savaşından sonra Türkler'in eline geçmiştir. Bursa Türkler'in Ege ve Trakya'ya açılma kapısı olmuştur.

*

Anadolu kaplıcaları, ovaları ve doğal kaynaklarıyla Anadolu'nun kültür, turizm ve kongre merkezi olma yolunda hızla ilerliyor.

*

Bilgi toplumunda Amerika, Avrupa, Hindistan ve Çin ile birlikte bütün dünya Anadolu insanının gitmesi gereken Kızıl Elma oldu.

*

Kızıll Elma artık dünyada değil, uzaydadır.

20 Mart 2017, 16:55

HAYAT YOLCULUKLARLA YENİ BOYUTLAR KAZANIR

============================================ Her kitapta insanı çeken, düşünce ve duyguyu, deneme, günlük ve anıyla harmanlayan, hayatın içinde anlatımlardır. Kendi payıma söylemek gerekirse, ben deneme tadı taşıyan, gezi kitaplarını, sınırsız bir keyif alarak okurum. Bu tür kitaplarda, söz istenilse bile gereğinden fazla uzatılamaz. Bütünüyle gözden geçirilmiş, ''Hicaz''dan Endülüs''e'', ''Zamanı Aşan Şehirler'' ve New York''tan Los Angeles''a Amerika''yı anlatan ''Yeni Roma'', bu anlayışın sonucu ortaya çıkan gezi kitaplarım oldular.

*

Erzurum İşletme Fakültesi''ndeki görevimi, Ankara SBF''ne aktarmanın ardından, seksenli yılların başında, Cidde''deki Kral Abdülaziz Üniversitesi''nin Mühendislik Fakültesi''ne öğretim üyesi olarak kabul edildim. ''Yedi Güzel Kurucu''su olan Mavera dergisinde ''Noktalamalar'' ve ''Karalama Defteri'' başlığı altında yazdığım yazılara, Cahit Zarifoğlu ve Erdem Bayazıt''ın zorlamalarıyla, Hicaz bölgesinde bulunduğum yıllarda da, hiç aksatmadan devam ettim.

*

Kızılcahamam Orman İşletmeleri''nde, 1986 yılında, Rasim ve Aleaddin Özdenören ile birlikte, bir haftalığına ailecek Sait Zarifoğlu''nun misafiri olduk. Gece ve gündüz, hazırlamayı düşündüğünüz kitapları konuştuk. Aleaddin Özdenören, benim toplamayı düşündüğüm yazılardan oluşacak kitaba, kendi şiir kitabı için düşündüğünü, bana severek verebileceği ''Bulut Sardı Penceremi'' ismini önerdi. Ancak Özdenören''in, yolculuğu anlatan şiirsel ismi, kitaba isim değil, önsöze başlık oldu.

*

Asya ve Avrupa''nın Hicaz ve Endülüs''ü küresel bir üniversiteye dönüşen kare dünyanın, iki büyük kültür merkezidir. Hicaz Yunan''ın bilgi ve bilgelik birimini içselleştirdi, Endülüs''te büyük bir kültür ve sanat patlamasına yol açtı. Avrupa Endülüs''ün kültür ve sanat birimini özümsedi ve Batı dünyasının bilimsel ve teknolojik dönüşümünü hazırladı. Artık dünyada, bilim ve teknoljinin vatanı yok. Kare dünyanın fatihleri, insanlığın birikimiyle, yeni bir rönesansın öncülüğünü yapanlar olacaktır.

*

Gezi kitapları, okuyanlara çok boyutlu düşünme yeteneği kazandırırlar. Gözlemler, izlenimler, anılar ve alıntılarla, gezi kitapları zenginleşir, bir canlı gibi, nefes alır ve nefes verirler. Her kitap varlığını, kendisinden önce yazılan kitaplara borçludur. İnsanlığın düşünce ve eylem birikimi geçmişten geleceğe bir nehir gibi akar. Bir yüzyıl, iki kere yaşanmaz. Yeni düşünce, yeni yüzyılda eski yüzyılın yaşaması değil, yeniden yazılması ve yeniden yorumlanmasıdır.

*

Kare dünyada, Hicaz''da ya da Endülüs''te olmak önemli değildir. Önemli olan önde olmaktır. Mekke, Kurtuba, Lefkoşe, Londra ve Tanca, aynı mahallede yaşayan komşulardır. Yıkılan duvarlar, Asya ya da Avrupa baskısını kaldırdı, küresel hukuk ve etik baskısını getirdi. Doğu''suz Batı, Batı''sız Doğu olmaz. Bu bağlamda Necip Fazıl''ın vurguladığı gibi: ''Doğu''nun eksiği Batı''da, Batı''nın eksiği Doğu''dadır.

*

Küre dünyada Doğu ve Batı eksenindeki çatışma, kare dünyada kültür ve ekonomi arasındaki uyum ve dengeyi sağlama yarışına dönüştü.

*

Kare dünyanın kültürünü derinleştirmeden, ekonomisini zenginleştirmek mümkün değildir.

*

İnsanlığın kültürel ve ekonomik birikimi kutsal kitaplara düşülmüş uzun bir dipnottur.

*

Kutsal kitapların güneşi hiçbir zaman batmaz.

*

Kutsala yolculuk güneşe yolculuktur.

20 Mart 2017, 17:12

DÜZ KARE DÜNYA BİR ÜLKEDİR BİR ÜLKE HER ÜLKEDİR

============================================== İyi bilinen küre dünya gitti. İyi bilinmeyen kare dünya geldi. Kare dünya bir ülkedir, bir ülke her ülkedir. Kare dünyada zaman, mekan ve teknoloji farkı kalktı. Artık dünyada birbirine uzak ülke yok. Bir ülke kurum ve kuruluşlarıyla, her ülkede olmazsa, kare dünyada kendine kalıcı bir konum elde edemez. Bir ülkede olmak için, her ülkede olmak gerekir. Bir ülkeyi her ülkeye, dünya değeri olan, ekonomik ve kültürel kurum ve kuruluşları taşır.

*

Yirminci yüzyılın başında kurulan Harvard Business School, Yönetim ve İşletme Bilimlerinin Harb Akademisi ve en önemli, kültür taşıyıcısı kuruluşların başında gelir. Kare dünyanın bütün kurum ve kuruluşları, HBS''u izlerler. Harvard Business Review, HBS''un kuramsal ve uygulamaya dönük, öncü çalışmaların yer aldığı, yılda on sayı yayınlanan yarı akademik dergisidir. Dünyada onu aşkın dilde okuyucularına ulaşan derginin, dilleri arasına Türkçe de katılmıştır.

*

Peter Drucker''dan Gary Hamel''e, yönetim bilimleri çevresinden ustaların, çalışmalarına önem veren HBR, dünyayı kareleştiren odakların önde gelenlerindendir. İlk defa Harvard Üniversitesi''nde düzenlenen MBA eğitimleri, bütün dünya üniversitelerinin, vazgeçilmez yönetim ve işletme yüksek lisans programları haline geldiler. Artık dünyanın hiçbir yerinde, MBA programlarının olmadığı üniversite ve HBR dergisinin girmediği ülk e yok.

*

Dünyanın kareleşmesi ve üzerindeki örtülerin kaldırılması, sanayileşmeden daha önemli ve daha etkili değişmelere yol açan, bir ekonomik ve kültürel dönüşümdür. Kare dünya bırakın babaları, büyük kardeşlerin, küçük kardeşleri tanımakta zorluk çektikleri bir dünyadır. Hiyerarşi ve bürokrasinin sıfırlandığı, kurum ve kuruluşlar, her gün yeniden doğuyorlar. Ürün, hizmet ve bilgi üretimine yeni boyutlar kazandırmak için, işletmeler verimliliğin peşinden, olimpiyat rekorları kılan atletler gibi koşmaktadırlar.

*

Küre dünyanın deniz gemilerinin kaptanları, Amerika gibi, dünyada yeni kıtalar buldular. Kare dünyanın uzay gemilerinin astronotları da dünya gibi, evrende yeni gezegenler bulacaklar. Küre dünya kıtaların dünyası oldu. Kare dünya ise, gezegenlerin dünyası olacak. Kare dünyanın bütün ülkelere dağılan tedarikçi, ortak, çalışan ve müşteri ağları, küre dünyayı yeniden yapılandıracaklar. Yeni kaldıraç, savurganlıktan bütünüyle arındırılmış, mükemmel ötesi bir verimlilik ve yenilik yolculuğudur.

*

Kare dünyada coğrafya kader olmaktan bütünüyle çıktı. Ülkelerin iç ve dış politikalarını coğrafyaları belirlemiyor. Çin Amerika''ya komşu oldu. Amerika''daki yabancı öğrencilerin başını Çinliler çekiyor. MBA programları ve HBR''nün Çincesi, Çin''de büyük ilgi görüyor.

*

Kare dünyanın yolları, küre dünyanın yollarından daha hızlı ve daha akışkandır. İpek Yollarının yerlerini havayolları, kervansarayların yerlerini de havaalanları aldı. Limanlar dünyanın sahillerine, havaalanları ise, dünyanın heryerine kurulur.

*

Küre dünyada herkesin bildiği sorunlara, kare dünyada kimsenin bilmediği çözümler aranır.

*

Küre dünyada bir akıldan yararlanılırsa, kare dünyada bin akıldan yararlanılır.

*

Kare dünya, eksiksiz büyük bir takım oyunudur.

*

Kare dünyada herkes herkese bağımlıdır.

*

Savaşan ülkeler her ülkeye zarar verir.

*

Dünya bir ülkedir bir ülke her ülkedir.

20 Mart 2017, 17:32

GÜZEL İNSANLARIN DÜNYASINDA HERKES GÜZELDİR

=============================================== İnsanların iç dünyalarının güzelliği dış dünyalarına yansır. Bu yüzden, iç dünyalarını güzelleştiremeyenlerin, dış dünyalarını güzelleştirmeleri mümkün değildir. Bunun için, iç dünyanın güzelleştirilmesi, dış dünyanın güzelleştirilmesinden, her zaman hem daha zor, hem de daha önemli olmuştur. Bütün insanlığın geleceğini ilgilendiren sevgiyle silahlanmada ana sorun, insanın dış dünyasını güzelleştirmeden önce iç dünyasını güzelleştirmektir.

*

Anadolu insanının kültüründe, iç ve dış dünyayı güzelleştirmenin yolu, Yunus'un yoludur. Onun yolunda, iç ve dış boyutlarıyla hayat ne kadar yalınlaştırılırsa, o kadar güzelleştirilir. Yunus'un yolunu izleyenler, hayatı yalınlaştırarak güzelleştirmişler, güzelleştirerek yalınlaştırmışlardır. Onlar hayatın her alanında güzellikte yarıştıkları ve herkesi güzel bildikleri için, onlarla birlikte herkes güzel olmuştur.

*

Cahit Zarifoğlu'nun "Yedi Güzel Adam"da, "Gül açar boyunlarında / Kolkola durup bağırdıklarında / Bomba düşmüş gibi deprenir toprak / Konuştuklarında" dizeleriyle tanımladığı Anadolu insanının kültüründe, toplumun bütün kesimleri, güzellikte yarışmak ve güzellikle silahlanmak zorundadır. Çünkü güzellikle silahlanarak, güzellikte yarışmanın olmadığı bir toplumda, hayatın hiçbir alanında güzelleşme ve gelişme olmaz.

*

Güzel insanın iç ve dış dünyasında, güzellik alınır, güzellik satılır, hayatı zenginleştirmede, ne aranılıyorsa, aranılan güzellikte bulunur. Dünyanın her yerinde ülkelerin, üretici gücünü, güzellikte yarışan insanlar belirler. Her ülke güzellikte yarışan kurum ve kuruluşları kadar güçlüdür. Güzellik işletmelerin dünyasında ne kadar geniş yer tutarsa, üretici gözleri de o kadar büyük olur. Güzellik ekonomik, siyasal ve kültürel hayatın can suyudur.

*

Güzellik için her şeye katlananlar, güzellik her şeydir diyenlerdir. Güzellikten toplumun hiçbir kesimi zarar görmez. Ancak güzelliği insanlar, dış dünyalarından daha çok iç dünyalarında aramalıdırlar. İki dünyalarında da, insanlar neyi arıyorlarsa, onu bulurlar. Güzeller güzelini bulanlar, her gün güzel olmasını bilenlerdir.

*

İnsanlar için, tek tek güzel olan, toplum için de güzel olur. İnsanın kendini güzelleştirmesi, hayatı güzelleştirmesidir.

*

Güzelliği sevenler, güzel olurlar.

*

Güzelliğin güneşi asla batmaz.

20 Mart 2017, 17:42

ORTADOĞU ÜLKELERİ BİR LOKMA TÜKETMESİNİ BİN LOKMA ÜRETMESİNİ ÖĞRENMELİDİR

Ersin Nazif Gürdoğan, Akademisyen ama hem alaylı hem de mektepli!.. Sadece, güzel arkadaşlarından izler taşıması bile onu değerli kılmaya yeterli. Tüketim kültürüyle yıllardır mücadele içerisinde. Fikirleriyle beyin işgalini önlemeye çalışıyor. Teknolojinin Ötesi, Kirlenmenin Boyutları, Görünmeyen Üniversite eserlerinden bazıları. Bir döneme damgazını vuran Mavera dergisinin mutfağındakilerden. Söyleşi için kapısını çaldığımızda bizi çok iyi karşıladı. Gülfettin Çelik Hoca’yı da davet edince her şey hazırdı artık. Tüketim çılgınlığında olan dünyayı tasavvufla hizaya getirebileceğimizi ifade ediyorsunuz. Tasavvuf’un çıkış sloganı “Bir lokma, bir hırka” bunu nasıl anlamalıyız. Bu dünyadan el çekmeyle ilişkilendiriliyor genelde. Nazif Gürdoğan: Mevlana diyor ki: “Dünya; mal mülk değil, Allah’tan gafil olmaktır.” İnsan Allah’tan habersizse çöpü dahi olmasa dünyaya batmış demektir. İnsan Allah’la bağlarını koparmazsa dünyaya sahip de olsa dünya onun gözünde fazla yer tutmaz. Mesnevi’de güzel bir benzetme var: Dünya denizdir, insan gemidir. İnsan eğer dünya sevgisini içine alırsa bile gemi batar. Eğer insan dünya sevgisini içine almazsa gönlüne yerleştirmezse deniz geminin yüzmesi için vazgeçilmezdir. Hepimizin doğal ihtiyaçları var, herkesin karnını doyuracağız, herkese ev bulacağız, herkese elbise yapacağız, ihtiyacını karşılayacağız. İslam hem dünya hem ahiret diyen bir din, hayatı bütün olarak görüyor. Dünyada kör olan ahirette de kördür diyor. Dünyada yalın ayak olan bir adam ilkel olan bir adam ahirette de ilkel olur. Üreten el olmak veren el olmak önemli. Kapalı çarşıda fesçiler kapısına bakarsanız “Kazanan Allah’ın sevgilisidir.” hadisi yazar. Özal bunları söyledi, ben yaptığı işi güzel yapanı severim dedi “Ben zenginleri severim.” diye yansıtıldı. Önemli olan yerli malı üretmek değil, dünya malı üretmektir. Öyle bir mal üreteceksin ki bütün dünya o malı isteyecek. Kalite pasaport taşımaz. Müslümanlık yalın ayak yürümek değil, beceriksizlik değil, el açmak hiç değil. El açan değil, el açılan olmak, onun için de iki günü de birbirinden farklı kılacaksın; tükettiğin kadar üreteceksin, ürettiğinden daha fazlasını tüketirsen toplumu yoksullaştırıyorsun. Üretirken bin lokma bin hırka üreteceksin tüketirken bir lokma bir hırka tüketeceksin. Sezai Karakoç’un güzel bir formülü var, der ki: “İslam dünyası Batı dünyasıyla rekabet etmek istiyorsa yapması gereken çok basit üretirken onlarla doğru orantılı bir yarış, tüketirken de ters orantılı bir yarış. Bir lokma bir hırkayı böyle yorumlamak lazım. Dünyanın burnuna bir halka takmak lazım. Eskiden sokaklarda, parklarda ayı oynatırlardı. Kuvvetli, koskoca bir ayı on yaşındaki çocuğun peşinden gidiyor ve def çaldığı zaman oynuyor, normalde mümkün değil ama ayının burnunda halka var, o halka o güçlü kuvvetli hayvanı küçücük bir çocuğun peşinden sürüklüyor. Ekonominin, bilimin, teknolojinin, burnuna halka takarsan sana hizmet eder, halka takmazsan sen ona hizmet edersin, sen onun peşinde koşarsın. Temellerin doğrudan Kur’an ahlakından ve sahih sünnetten alan bir ekonomi anlayışını nasıl oluşturabiliriz? Nazif Gürdoğan: Ekonomi ne Adam Smith’le başladı. Ne Karl Max’la başladı. İlk insan olduğu günden beri ekonomik problemler var. İlk insan olduğu günden beri ihtiyaçların karşılanması söz konusu ama İslam ekonomisinin bazı temel kırmızı çizgileri var. Onların başında da faiz yasağı geliyor. Müslümanların dünyasında bir kere helal haram anlayışı var. Para kazanmak için her şey mubah değil. Şimdi seküler kültür, seküler ekonomi para kazanmak için her şeyi mubah hâle getirmiş, Las Vegas’ı kurmuşlar. Las Vegas’ta her şey alınıp satılıyor. Eğlenceyi bir sanayiye döndürmüşler. Cinselliği bir sanayiye döndürmüşler. Şans oyunlarını bir sanayiye döndürmüşler. Şimdi aynı şey Kıbrıs’ta yaşanıyor. Aynı şey Avrupa ülkelerinde var. Aynı şey Dubai’de yaşanıyor. Dubai küçük bir Las Vegas’a dönüşmüş durumda. Üreten el olmak gerekli ama üreten el olmak için her şey mubah değil. İslam’ın ilkeleri bunları sınırlıyor. Bu sınırlar içinde üretimi arttırmak önemli. İktisatla ilgili özgün söz söyleyebilecek düşünürlerimiz var mı? İktisat teorilerimiz var mı? Prof. Dr. Gülfettin Çelik: İslam dünyasının böylesi çok ciddi teorisyenlere Batı dünyasında olduğu kadar ihtiyacı yok. İslam dünyası Peygamberden bu güne öyle bir nizam vaz etmiş ki devlet olmasa bile, teorisyeni olmasa bile, kurumu olmasa bile, Müslüman hayatı zaten dengelidir. O anlamda bir teorik yaklaşıma ihtiyaç bile yok. Tarihe bakarsanız Emeviler, Abbasiler dönemleri ya da Osmanlı dönemindeki fetret devri. Devletin otoritesinin kaybolduğu halifenin bir anlam taşımadığı o yüzyıllarda İslam dünyası yine o dönemin refah bölgesidir. Devlet olmadığı hâlde iktisadi hayat inanılmaz bir refah ortamı içindedir. Neden böyledir bu? Çünkü otoriteye zaten ihtiyaç yoktur ki. İnsanın günlük hayatında ne kadar üreteceği, ne kadar harcayacağı bunu nasıl dağıtacağı bunların hepsi bellidir zaten. Yeni bir teorik yaklaşıma ihtiyaç yoktur. Gazali’den sonra bir boşluk oldu. Günümüz modern dünyasında son 50 yıldır problem var. O da bizim kendi özümüze, kaynaklarımıza olan vukufiyetsizliğimizle alakalıdır. Biz öze dönebilmiş olsak yepyeni bir teorisyen olmadan da o anlamda ciddi bir boşluk kalmadan bu özgün dünya hayatı yeniden kurgulanabilir. Nazif Gürdoğan: Bir Müslüman tek başına köyde dahi yaşasa dört dörtlük neyi nasıl üreteceği, nasıl harcayacağını bilir ama Batı insanı bilmez. Onun mutlaka yönlendirilmesi gerekir. Hocam bizim iktisat teorilerimiz yok ama teoriye ihtiyacımız da yok, diyebilir miyiz? Prof. Dr. Gülfettin Çelik: Tabi bu kadar basitleştirmemek lazım. İhtiyacımız yok değil. Elbette ihtiyacımız var. Ama bu teori zaten İslam’ın gündelik hayatında içselleştirilmiş olarak var. Pratiğe dönük boyutuyla var. Hocam şu an dünyaya hâkim olan bir medeniyet var ancak tükenmeye doğru gidiyor. Siz teknolojinin ötesi kitabınızda bu medeniyetin temel ilkelerini reddedenler dünya için bir umut olabilir diyorsunuz. Nazif Gürdoğan: İki kültür var dünyada. Bir seküler kültür var. Bir de hem dünya hem ahret diyen bir kültür. Dünya’yı yaşanır kılacak olanlar hem dünya hem ahiret diyenlerdir. İslam iki dünya medeniyetidir. Hem bu dünyayı, hem öbür dünyayı imar eder. İnsanlar bu dünyayı cennete dönüştüremiyorlarsa öbür dünyadaki cennete ulaşmaları mümkün değil. İyilikte güzellikte, dürüstlükte yarışmaktır. Bilginin vatanı yoktur, teknolojinin vatanı yoktur, sermayenin vatanı yoktur diye bakabiliriz. Kim güzel yapıyorsa herkes onu izler. Önemli olan sizin güzel insan olmanız. Siz güzelseniz, herkes güzeldir, Yunus’un dediği gibi. Yunus diyor ya: “Cümleler doğrudur sen doğru isen, doğru bulunmaz sen eğri isen.” Sen doğruysan herkes seni izler. Peygamberi izledikleri gibi… Önemli olan güzel örnekler vermektir. Dünyanın ihtiyacı da bu zaten, güzel olmak. Bir hadiste vurgulanıyor: Allah güzeldir, güzelliği sever. Peygamber güzeldir, sahabiler güzeldir güzelliği severler. Güzellikte yarışmak gerekir. Kalite pasaport taşımaz. Kaliteniz varsa bütün dünyayı pasaportsuz, vizesiz dolaşırsınız. Dünyada hiç kimse Mevlana’ya pasaport sormaz. Dünyada hiç kimse Shakespeare’e Goethe’ye pasaport, vize sormaz. Siz kaliteli bir eser, kaliteli bir ürün, kaliteli bir hizmet, kaliteli bir bilgi koysanız bütün dünya sizin peşinizden gelir. Hocam AVM’lere nasıl bakmalıyız? Nazif Gürdoğan: Çarşılar gerekli ama AVM’ler çarşı fonksiyonunun ötesinde insanların gözlerini doyurmak üzere kurulmuş, ihtiyacı olmayan ürünleri satmak üzere kurulmuş kurumlar. Tüketim kültürünün mabetleri diyebiliriz. İnsanlar orada sadece ihtiyaçlarını gidermek için değil, gözlerini doyurmak için gidiyorlar, ibadet edercesine oraları tavaf ediyorlar. Farklı bir fonksiyon yüklenmiş AVM’ler. İnsanları değerlerine bağlı hâle getirirseniz nereye gideceklerine, nasıl gideceklerine de daha kolay karar verebilirler. Müslüman üretecek. İnsan olarak hepimizin ihtiyaçları var Müslüman yapmazsa başkası yapacak. Ticaret onun için bizim kültürümüzde çok önemsenmiş. Peygamber efendimiz ticaretle uğraşmış. Hatice annemiz Mekke’nin en büyük tüccarlarından biri. İmam-ı Azam en güzel örneklerden biri. İslam kültürü ticaret kültürüdür. Eski Roma’da, Yunan’da, Hristiyanlık’ta ticaret hoş karşılanmaz ama İslam ticareti önemser. Efendimiz “Bizim pazarımıza mal getirenler cephede savaşanlar gibidir.” diyor. Dürüst tüccarlar öbür dünyada benimle beraber olacaklardır, diyor. Sistemler (kapitalizm, komünizm) geçicidir, önemli olan üretim ve tüketim ilişkisi. Bu insanlık var oldukça olacak, buradaki dengeyi kurmak lazım diyorsunuz. Nazif Gürdoğan: Burada dengeler ölçüler önemli. Ne üreteceğiz, para kazanmak için her şey mubah değil. Para kazanacağız diye içki üretemeyiz, para kazanacağız diye domuz etine dayalı sanayi kuramayız, para kazanacağız diye para ticareti yapamayız, bankacılık yapamayız ama insanların ihtiyacını karşılamak zorundasın, karnını doyuracaksın. Uluslar arası standartlarda iş yapmak gerekiyor. Amerikalılar bizim malımız olan köfteyi bize hamburger diye satıyorlar, Amerikalılara kızmamız mı gerekir? Biz köftemizi alıp dünyaya taşıyamıyorsak, benim başka bir şubem yok diyorsak, öbürü de benim dünyanın her yerinde şubem var, ben yaptığım işi güzel yaparım, ben senin köfteni senden daha iyi yaparım diyip, getirip bize satıyorsa bunun sorumlusu Amerikalılar mı, biz miyiz? “Esnaf satılan mal geriye alınmaz.” diye dükkânına yazıyor. Ne demek satılan mal geri alınmaz. Kardeşim ben bu malı sana sattım, kazık attım, seni aldattım, geçmiş olsun demektir. Amerikalı da tam tersini yapıyor. Kardeşim ben sattığım malın arkasındayım, bir eksiği varsa getir, geri alırım, diyor. Mesnevide çok güzel bir örnek var, diyor ki: Alışveriş gündüz güneş altında olmalıdır çünkü güneş altında hiçkimse malının kusurunu gizleyemez. Artık öyle bir dünya var ki herkes güneş altında hiçkimse sahtekârlık yapamıyor, hiçkimsenin sahtekârlık yapma, hiçkimsenin dürüst olmama gibi bir lüksü, şansı yok. Herkes dürüst olmak zorunda. Toyota bir sahtekârlık yaptı bedelini çok ağır ödüyor. Enron bir sahtekârlık yaptı bedelini çok ağır ödüyor, toptan kapandı bütün yöneticiler şu anda hapisteler. Hiçkimsenin sahtekârlık yapmak, başkalarını aldatmak hakkı ve gücü yok. Herkes dürüst olacak. Kim dürüst olursa Allah da ona verir. Allah çalışana veriyor “Müslüman’a veririm.” demiyor, “Kim çalışırsa ona veririm.” diyor. Hocam seksenli yıllarda “Müslüman ülkeler Batı zulmüne karşı ölçü tanımayan bir dostluk kurmalı. Siyasi alanda, ticari alanda kültürel alanda çalışmalar yapacak bir birlik. Bugün için de aynı şey söz konusu mu? Yuvarlak dünya gitti, yerine düz, kare bir dünya geldi. Artık İstanbul’dan; Tokyo’yu, Paris’i, Moskova’yı, Berlin’i, Newyork’u görüyorsunuz. Bilgisayar ekranından bütün ülkeleri görme şansınız var. Kare bir dünyadayız. Bu dünyada her yerde olmak gerekir. Eskiden kızıl elma kavramı vardı Türkiye ‘de. Bir dönem İstanbul, bir dönem Viyana kızıl elma olmuş. Artık her yer kızıl elma. Dünyanın her yerinde olmadığın zaman İstanbul’da olamazsınız. Türkiye İstanbul’da olmak istiyorsa Londra’da da olacak, Paris’te de olacak, Moskova’da da olacak, Pekin’de de olacak. Dünyanın her yerinde olmanın yolu da ürünlerinizle, aydınlarınızla olmaktır. Prof. Dr. Gülfettin Çelik: Sebahattin Zaim Hoca’nın Mevlana’dan verdiği bir örnek vardı. Müslüman sağ ayağını sabit bir yere mıhlayacak, sol ayağını da açabildiğince açacak. Dünyayla buluşmanın öncelikli şartı inebildiğince köklere inmek. Benim endişem şu: Biz istesek de istemesek de bu köy küçülüyor ama biz kendi özümüze hem düşünce hem yaşayış itibarıyla eskisi kadar vâkıf değiliz. İçinde değiliz artık o dünyanın. Mesafe gittikçe azalıyor. Armut dibine değil artık gittikçe uzağa düşüyor. Nazif Gürdoğan: Dayanağımız, kökümüz olmalı. Kur’an, sünnet, kıyas-ı fukaha, İcma-ı Ümmet. Söyleşi: Fatih Karadayı, Mustafa Furkan / Gençdoku Ocak 2013 Fotoğraflayan: Sadullah Terzioğlu

21 Mart 2017, 19:34

İBN HALDUN SOSYOLOJİNİN KURUCUSU OLAN BİLGEDİR

=============================================== Batı dünyasında Sosyoloji''nin bir bilim olarak doğuşu ve temellerinin atılması, genellikle Auguste Comte''a bağlanır. Dünya bilim tarihini, bütüncü bir gözle inceleyenler, Tarih''in olduğu kadar Sosyoloji''nin de kurucusunun İbn Haldun olduğunu görürler. Düşünce tarihinde, onun halefi ve selefi yoktur. Bu yüzden, Mevlana gibi, İbn Haldun''un da, Eski Mısır ve Eski Yunan''a hiçbir borcu yoktur. Batılılar Mesnevi ve Mukaddime''den büyük ölçüde yararlanmışlar, ancak hiç kaynak göstermemişlerdir.

*

İran''dan Mısır''a İslam dünyasındaki gelişmeler, dünyadaki Batılaşma rüzgarlarının Doğululaşma rüzgarlarına dönüştüğünü gösteriyor. Ancak, ister zengin Kuzey''de, isterse yoksul Güney''de olsun, bütün ülkelerde, seküler değerlerle yoğrulan Batı medeniyetlerinden daha çok kutsal değerlerle yoğrulan Doğu medeniyetleri tartışılıyor. Bütün dünyada kutsal kültür adına ne varsa, İlk Peygamber''den Son Peygamber''e kadar hepsi Akdenizli''dir. Medeniyetlerin ana kaynağı Akdeniz''dir. Akdeniz barışın güvencesidir.

*

Dünyanın Atina''dan kaynaklanan seküler kültürden daha çok Kudüs''ten beslenen kutsal kültürle harmanlanmasında, Marx''ın “çatışmacı” devrim stratejisi değil, İbn Haldun''un “uzlaşmacı” evrim stratejisi önemlidir. Tarih boyunca, bütün devrimler, toplumların değerlerini değersizleştirmek ve kendi değrelerini kutsallaştırmak için, dünyayı ateşe vermekten kaçınmamışlardır. Oysa hiçbir kutsal amaç, toplu kıyımları haklı gösteremez.

*

İnsanlığın Dirilişi''ni medeniyetlerin yarışması bağlamında ele alan, Sezai Karakoç''un yazılarında sürekli vurguladığı gibi, Doğu dünyasıyla birlikte Batı dünyasının da dönüşmesinde, “devrim” yöntemleri değil, “evrim” yöntemleri hayati önem taşırlar. Tarihin her döneminde, uzun ömürlü devletler, coğrafyalardan önce insanların gönüllerini fetheden toplumların arasından çıkmışlardır. Gönülleri de, sevgiyle silahlananlar fethederler.

*

Tunus''ta doğan Mısır''da ölen İbn Haldun Afrika''nın olduğu kadar Asya, Avrupa ve Amerika''nın da hiç batmayan güneşidir. Bunun için, Yves Lacoste “İbn Haldun adı, Kuzey Afrika''da sıradan insanlara bile tarihin muhteşem günlerini hatırlatır” demektedir. Tarihçi Philip Hitti''ye göre “İbn Haldun İslam dünyasının bir eşini daha çıkaramadığı, en büyük filozof ve tarihçidir, yaşamış bütün filozof ve tarihçilerin de en büyüklerinden biridir.”

*

Bütün Doğu ve Batı dünyası büyük ve derin değişim ve dönüşüm yaşamaktadır. Dönüşümün sürükleyici gücü, Batı ülkelerinden önce Doğu ülkeleridir. Dünyanın en büyük ordularına sahip olan Amerika, bütün ülkeleri denetmek istiyor. Ancak, en gelişmiş silahlarla donattığı ordusuyla, Bağdat''ta bile denetimi sağlayamıyor. Dünyayı yok edecek nükleer silahlar; Pakistan ya da Hindistan''ın üretim gücünü büyütmüyor.

*

Yirminci yüzyıl çatışması seküler medeniyetlerin yüzyılı olmuştur. Yirmibirinci yüzyıl uzlaşmacı kutsal medeniyetlerin yüzyılı olacaktır.

*

Kutsal kültürde bir insanı öldüren, bütün insanlığı öldürür.

*

Bütün acıların kaynağında savaş vardır.

21 Mart 2017, 23:32

AVRUPA ORTADOĞU'YA KARŞI KÖR SAĞIR VE DİLSİZDİR

================================================== Dünyanın her yerinde, ülkelerin yangın alanına dönüşmesini önlemede, en büyük sorumluluk aydınlara düşer. Aydınlar görevlerini yerine getirmezlerse, bir ülkedeki yangın, bütün ülkelere sıçrar. Julien Benda’nın, “Aydınların ihaneti” kitabında vurguladığı gibi, Avrupalı aydınların iki dünya savaşı arasında, Avrupa’da yükselen emperyal ve milliyetçi akımların yükselişini, engellemedeki başarısızlıkları, bütün Avrupa’yı kan gölüne çevirdi.

*

Avrupalı ve Asyalı ülkeler farkının, ortadan kalktığı kare dünyada, İslam dünyasının yangın alanına dönüşmesinden yalnızca Avrupalı ya da Asyalı aydınlar değil, kare dünyanın bütün aydınları sorumludur. Aydınlar kendi inançları ne olursa olsun, bütün toplumların inançlarına saygı göstermek zorundalar. İnanç haklarının olmadığı bir dünyada insan hakları olmaz. İnsan haklarının güvence altına alınması gerekir. En önemli insan hakkı inanç hakkıdır.

*

Batı dünyası, İslam dünyasındaki sorunların boyutları ne olursa olsun, seküler dayatmacılığı bir kenara bırakıp, “herkesin inancı kendine, kimse kimsenin inancını küçümseyemez”, demesini öğrenmelidir. Avrupa’da seküler kültürün yıldızının parlaması, kutsal kültürün ışığının söndüğü anlamına gelmez. Avrupa ve Amerika, İslam dünyasına silah zoruyla, seküler din ihracından vazgeçmezse, Bağdat, Sana, Şam ve Kabil’deki savaşı, Paris, Londra, Berlin ve New York’ta taşır.

*

“İslam Uygarlığının Buhranı” kitabında, “Son evrensel İslam Devleti olan Osmanlı İmparatorluğu’nun hazin parçalanışı, ardından Avrupa sömürge imparatorluklarının elli yıl içinde dağılmasıyla,Müslüman ülkeler devletleşme sürecini tamamladı” diyen Bağdatlı aydın Ali A. Allawi, İslam’ın Orta Doğu’da toplumsal,siyasal ve kültürel hayatın ana kaynağı olduğunu önemle vurgular. Ancak seküler dünyanın büyüsüne kapılan, İslam dünyasının dayatmacı yöneticileri ve batıcı aydınları, Batı dünyanın seküler güçleriyle el ele vererek, İslam dünyasını, büyük bir enkaza dönüştürdüler.

*

İslam dünyası hem içeriden hem dışarıdan gelen seküler saldırılardan, çok büyük, çok derin yaralar aldı. Sekülerleşme şoku, tarihe yabancılaşma, İslam’ı algılama ve uygulamada ortaya çıkan ayrılıklar, İslam dünyasında geçmişte görülmeyen bir parçalanmaya yol açtı. İslam dünyasının ilk terörist oluşumları, “Hariciler” ve “Haşhaşiler” dünyanın her yanında, yayılmacı işgal güçlerine direnmenin ilham kaynağı oldu. İslam dünyasında yenilenme yolu elbirliğiyle kapanınca, şiddet politika oldu.

*

İslam İspanya’dan bütünüyle, Doğu ve Kuzey Avrupa’dan kısmen çekildiği Batı dünyasına, beklenmedik bir biçimde geri döndü. Aslında İslam Avrupa’yı hiç bırakmadı. Avrupa İslam dünyasından ayrılmak zorunda kaldı.

*

Batı dünyasının karşısında, Filistin gibi, yakılmış, yıkılmış, ancak inancını ve direncini yitirmemiş bir İslam dünyası var.

*

Batı dünyası Müslüman ülkeleri Filistinlileştirerek Batı dünyasının güvenliğini sağlayamaz.

*

Amerika Orta Doğu’yu Filistinlileştirmeyi bırakıp, İsveçleştirmeye bakmalıdır.

*

Kare dünyada her ülkenin işgale direnme hakkı tartışılmaz.

22 Mart 2017, 13:33

KOMÜNİZM VE KAPİTALİZM İLE BİRLİKTE EKONOMİZM DE ÖLDÜ

===================================================== Bulaşıcı bir hastalık gibi, Amerika''dan bütün dünyaya yayılan tüketim çılgınlığı, Ekonomizm''in sürükleyici gücü haline geldi. İlkesi ilkesizlik olan, açgözlü ve gösteriş tutkunu kitleler, yeni düşünce ve yaşama biçimi Ekonomizm''in omurgasını oluşturuyorlar. Sonu gelmez tüketim ve üretim yarışı sırasında ortaya çıkan, teneke kutular, pet şişeler, plastik torbalar, egzos ve baca gazları, dünyanın fiziksel ve ruhsal dengesini bozarak, bütün canlıların hayatını tehdit ediyor.

*

Ekonomizm''in körüklediği tüketim çılgınlığı içinde, her gün biraz daha tüketmekten başka sorunları olmayan açgözlü insanlar, tokgözlü insanları ekonomik, siyasal ve kültürel hayattan uzaklaştırıyor. Açgözlülerin iktidar olduğu ekonomik ve kültürel yapıda, herşey meta ekonomik değil, ekonomik kriterlerle belirleniyor. Dağları, denizleri, ovaları, ormanları, gölleri, nehirleri ve herkesin yararlandığı havasıyla, dünya bitmez tükenmez bir ekonomik kaynak deposu olarak görülüyor.

*

Dünya denizleri, karaları ve kendisini kuşatan hava tabakasıyla birlikte bütün canlılar için tek ve değişmez hayat kaynağıdır. Sonsuzmuşcasına uzanan dünya kaynaklarının canlıların yaşamasına elverişli kısımları, sanıldığından çok daha azdır. “Dünyanın kaynakları sınırsızdır” yanılgısına dayanan Ekonomizm''in değerleri yaygınlık kazandıkça, tüketim çılgınlığı, çevre ve ruh kirlenmesi yeni boyutlar kazanıyor. Dünyanın sınırlı kaynakları, sınırsızmışcasına tüketiliyor.

*

Ekonomizm''in değerleri, bütün insanlığın ruhunu paslandırdı. Pasın demiri yok etmesi gibi, Ekonomizm de insanlığın ruhunu yok ediyor. Tüketim çılgınlığının verdiği sarhoşlukla, insanlar metaekonomik değerlerden uzaklaştıkça, küresel ısınmanın yol açtığı iklim değişiklikleri hız ve yoğunluk kazanıyor. Küresel ısınmanın tetiklediği iklim değişiklikleri, dünyanın bir kısmını seller altında bırakırken, diğer bir kısmını da, susuzluktan çoraklaştırmaktadır.

*

Avrupa''da Aydınlanma döneminden bu yana estirilen Postivizm fırtınası içinde, insanlığın bilinci bulandı, kültürü kirlendi, aklı karıştı ve ruhu paslandı. Meta ekonomik değerlerin yerine ekonomik değerlerin geçmesi, insanla birlikte iklimi de değiştirdi. Küresel ısınmayla hızlanan iklim değişikliği, bütün dünyayı tehdit etmektedir. Kuzey Kutbu''ndaki buzların erimesi, Avrupa''yı baştan sona sular altında bırakabilir.

*

Anadolu insanının meta ekonomik değerlerinde, bir insanın korunması, bütün insanlığın korunmasıyla bir tutulur. İnsan hayatı ekonomik değil, metaekonomik bir olgudur. Hiçbir ekonomik değer, bir insan hayatının karşılığı değildir.

*

Küresel ısınmaya yol açan iklim değişikliği ekonomik olmaktan daha çok meta ekonomik bir sorundur.

*

Ekonominin ilkeleri göz ardı edilebilir. Ancak meta ekonominin ilkelerini hiç göz ardı edilemez.

*

Ekonomi her şeydir diyenler ekonomi için her şeyi yaparlar.

*

Kimse unutmasın sınırlı dünyada sınırsız tüketim olmaz.

22 Mart 2017, 13:48

KUDÜS'TE SOYDAN ÖNCE YOL KARDEŞLİĞİ ÖNEMLİDİR

================================================= Son Osmanlı Kudüs Valisi Haşim El-Hüzeyni, kenti 1918'de İngiliz General Edmund Allenby'ye teslim ettikten sonra, Ortadoğu'da dört yüzyıl süren “Osmanlı Barışı” dönemi kapandı. O yıldan bu yıla, Ortadoğu'da, Müslümanlar, Hristiyanlar, Yahudiler, Edvard Munch'un, “Çığlık Tablosu”nda tuvale yansıttığı, çığlığın dehşetini yaşıyor. Kudüs'te barışın yollarını kapatanlar, savaşın yollarını açtılar. Savunmasız kalan Ortadoğu'da, kardeşler kardeşliği kendi evlerinde öldürdü.

*

Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra, Fransa ve İngiltere'nin gelmesiyle, Ortadoğu'nun kültürel dokusu ve siyasal yapısı dinamitlendi. Soğuk Savaş ertesinde Amerika'nın Irak'a, Rusya'nın Suriye'ye silahlı güçleriyle müdahaleye kalkışması, Ortadoğu'daki Osmanlı kardeşliğiyle birlikte, demokratikleşme hareketlerine de, en büyük darbeyi vurdu, bütün kazanımları yok etti. Batılı ülkelerin körüklediği din, mezhep ve ırk ayrımcılığı, Ortadoğu'da çok kanlı bir tarihin yazılmasına yol açtı.

*

Osmanlı Ortadoğusu'nun üzerindeki örtü kaldırılmalı, dört yüzyıl süren, Kudüs odaklı, başkenti Kudüs olan, “Osmanlı Millet Sistemi”, ayrıntılı olarak, tarihin derinliklerinden çıkarılıp, Yirmibirinci yüzyıla taşınmalıdır. Dilleri, dinleri ve ırklarıyla Ortadoğu'yu, Kudüs'ten tanıyan Michelle U. Campos'un, “Osmanlı Kardeşler” kitabı, Yirminci yüzyılın başlarındaki Kudüs'ten yola çıkarak, dünya barışının en önemli güvencesi olan, Ortadoğu üzerindeki savaş bulutlarını büyük ölçüde dağıtıyor.

*

Ortadoğu'nun güzel yılları, Batılıların savaş yılları değil, Osmanlıların barış yıllarıdır. Barışın mimarları da “Osmanlı Kardeşler” olan Müslümlar, Hristiyanlar ve Yahudilerdir. Hem içerden hem de dışardan baskılarla Osmanlı kardeşliğinin parçalanması, Ortadoğu'nun paramparça olmasına yol açtı. Karşılıklı zorunlu göçler, geniş Ortadoğu coğrafyasındaki savaşların ana kaynağını oluşturdu. Ortadoğu'nun bütün zenginlikleri bir şans oyununda harcanır gibi, sorumsuzca harcandı.

*

Petrol denizinin üzerindeki Ortadoğu, Allenby'den bu yana, ekonomik, siyasal ve kültürel zenginleşmeye, en önemlisi barışa hasret kaldı. Onbeşinci yüzyılda İspanya ve Portekiz Yahudilerine kapılarını açan, “İkinci Beyazid Ortadoğusu”, Yirmibirinci yüzyılda, savaştan kaçan göçmenlerine, Avrupa ülkelerinin kapılarını açmasını bekliyor. Avrupaların geçen yüzyılda, Ortadoğu'ya getirdikleri çözümleri, gelen yüzyılda üstesinden gelinemez sorunları oldu. Barış coğrafyası Ortadoğu, savaş coğrafyasına dönüştü.

*

Ortadoğu'nun yeni kardeşliği: Eşitlik ve özgürlük odaklı, “bir insan bir oy” diyen “demokrasi kardeşliği” ve “kazan kazandır” diyen “ekonomi kardeşliği”dir. Ekonomisiz demokrasi güçsüzlüğün, demokrasisiz ekonomi ilkesizliğin üstesinden gelemez.

*

Ortadoğu'da geçmişten geleceğe giden yol, dağları taşları olmayan düz bir yol değildir. Osmanlı kardeşliği, tavandan tabana doğru değil, tabandan tavana doğru elbirliğiyle inşa edilir.

*

Her insan hem yöneten hem yönetilendir. İnsanların azınlığı yönetmek, çoğunluğu yönetilmek için doğmaz.

*

Ortadoğu dünya için, çaydaki süt ve şeker gibidir, dünyaya hem tat hem renk kazandırır.

*

Ortadoğu'da milliyetten daha çok marifet önemlidir.

*

Kudüs'te peygamberler arasında ayrım gözetilmez.

*

Kudüs “İbrahim mileti”nin başkentidir.

*

Kudüs'te soy değil yol önemlidir.

24 Mart 2017, 11:52

İNSANLAR SEVDİKLERİYLE GÜÇ KAZANIRLAR

========================================= Peygamber şehri Medine'de kurulan ilk Müslüman yönetimin, kuruluşundan yüzyıl sonra, kutsal kültürün son halkası, Asya ve Avrupa ekseninde, dünyayı bir gökkuşağı gibi kuşatmıştır. Müslümanların tarihte benzeri görülmedik, büyük bir başarı kazanmaları, silah gücünden daha çok sevgi gücünden kaynaklanır.

*

Silahla ülkeler, sevgiyle gönüller kazanılır. Silahla kazanılan başarılar gelip geçici, sevgiyle kazanılan başarılar ise, kalıcıdır. Kutsal kültür, “İlk Peygamber” ile başlayan ve “Son Peygamber” ile de tamamlanan peygamberler medeniyetidir. Onların düşünce ve eylem dünyalarında, bütün insanlar sevdikleri insanların, güçlerine göre güç kazanırlar.

*

Dünyanın dört bir yanında insanlar, sevdikleri insanlar kadar sevilirler. Herkes sevdiğince güçlüdür. Allah ve peygamberlerini sevenler herkesten güçlüdür. Allah peygamberlerini sevenleri yolda bırakmaz, onlara sarsılmaz bir güç verir.

*

Peygamberler arasında, İslam'ın peygamberi Hz. Muhammed, Hristiyanlığın peygamberi Hz. İsa ve Yahudiliğin peygamberi Hz. Musa ilk sıralarda yer alırlar. Üç peygamber ve üç kutsal kitap Hz. İbrahim'de birleşirler. *Kur'an kutsal kitapların, Hz. Muhammed, peygamberlerin ulaştığı doruk noktadır. Kur'an kutsal kitapların, Hz. Muhammed de peygamberlerin sonuncusudur. Ancak onların her ikisi de en sonda gelmelerine rağmen, gerçekte en başta gelmişlerdir, birbirlerinden ayrılmazlar.Kutsal kültürün bütün doğruları Kur'an'da, peygamberlerin bütün güzellikleri de Hz. Muhammed'de toplanmıştır.

*

Son Peygamber erdemlilikte bütün insanlığın en büyüğü ve en saygınıdır. Alphonse de Lamartine'nin “Türkler'in Tarihi” isimli kitabında vurguladığı gibi, insanlık tarihinde “Gayenin büyüklüğü, kullanılan vasıtaların küçüklüğü ve ulaşılan sonucun erişilmezliği, insan dehasının üç önemli ölçüsü olursa, tarihin herhangi bir büyük ismini, kimse, Hz. Muhammed ile karşılaştırmaya cesaret edemez”. O bütün insanlığın ulaşılmaz ufuk ismidir.

*

Dört büyük peygamberin, her birini geçmişten bugüne taşıyacak, kültür ve sanat programları düzenlenmelidir. Onlar tarih içindeki büyük ve uzun yolculuklarıyla, evrensel hukuk ve ahlak ilkelerinin sarsılmaz temellerini atmışlardır. Savaşsız bir dünyada yaşamak isteyen herkes, kendine seküler kültürün kahramanlarını değil, kutsal kültürün peygamberlerini örnek almalıdır.

*

Dünyanın neresinde olursa olsun, bir kötülük herkes için bir kötülük, bir iyilik de herkes için bir iyiliktir. Yaşanır bir dünya için, herkesin görevi iyilikleri özendirmek, kötülükleri önlemek olmalıdır.

*

“Allah yoksa herşey mübahtır” diyen, seküler kültürün yol açtığı savaşlar, bütün dünyada dehşet verici boyutlara ulaşmıştır.

*

Seküler kültürün estirdiği savaş fırtınaları, kutsal kültürle barış rüzgarlarına dönüştürülmelidir.

*

Yirmibirinci yüzyıl seküler kültürün değil, kutsal kültürün yüzyılı olacaktır.

*

Peygamberler hayatlarını savaştan önce, barışa adamışlardır.

*

İnananlar barış, inanmayanlar savaş peşinde koşarlar.

*

İnsan dünyaya savaş için değil barış için gelmiştir.

*

Barış yapmak savaş yapmaktan daha önemlidir.

24 Mart 2017, 12:15

BARIŞIN GÜVENCESİ MİLLETTİR

================================= Dünyanın her yerinde, savaş ve barış gibi, özgürlük ve eşitlik, toplumun bütün kesimlerinin ilgilendiren ana tartışma konularıdır. Özgürlükleri sınırlayan dayatmacı yönetimlerde, savaşın şahinleri güç kazanırlar. Eşitliğe önem veren demokratik yönetimlerde ise, barışın güvercinleri öne çıkarlar. Dayatmacı yönetimler düşmanlıkları büyüterek, ömürlerini uzatmaya çalışırken, demokratik yönetimler dostlukları geliştirerek, ömürlerine ömür katarlar.

*

Türk ve İslam dünyasının, savaş coğrafyası olmaktan çıkıp, barış coğrafyasına dönüşmelidir. Bunun için de, özgürlüklerin sınırları genişletilerek, ekonomik, siyasal ve kültürel eşitsizliklerin önlenmesi gerekir. Türkiye başta olmak üzere, bütün Müslüman ülkelerin ana sorunu, üretim güçlerini büyütme yanında demokratik yönetim birikimlerini zenginleştirmektir. Bu bağlamda, her ülke ekonomik gücünü büyütme ve yönetimini geliştirmede, birbirleriyle her alanda yardımlaşmalıdır.

*

Barışın güvercinleri camilerde,savaşın kartalları cephelerde buluşurlar. Kafkaslar, Orta Doğu ve Balkanlar'da savaşları önlemenin yol ve yöntemleri kutsal kitaplardadır. Avrupa ve Asya ekseninde barışın güvencesi, bir dünya gücü olma yolunda hızla ilerleyen Türkiye'dir. Türkiye'de savaş olursa, Türk ve İslam dünyasında barış olmaz.

*

Türkiye'ye kalıcı barışı, eşitliklerle birlikte temel hak ve özgürlükleri güvence altına alan demokratik yönetim getirir. Avrupa ülkeleri standartlarını yakalayan, katılımcı bir demokrasiyi, bütün kurum ve kurallarıyla yerleştirmeden, Türkiye'nin Kafkaslar, Balkanlar ve Orta Doğu'da barışın öncülüğünü yapması mümkün değildir.

*

Demokrasi ithal edilemediği gibi, ihraç da edilemez. Nasıl Avrupa ülkeleri, kendi demokrasilerini kendileri inşa etmişlerse,Ortadoğu da kendi demokrasini kendisi inşa edecektir.Ortadoğu demokrasisinin mimarı Türkiye olacaktır.

*

Pazar ekonomisinin, girişim özgürlüğünü güvence altına aldığı gibi, katılımcı demokrasi de, eşitlikleri güvence altına alır. Girişim özgürlüğünün olmadığı ülkelerde, ürün, hizmet ve bilgi üretme gücünde gelişme olmaz.

*

Katılımcı demokrasinin olmadığı ülkelerde de, toplumun değişik kesimleri arasındaki siyasal ve kültürel eşitsizlikler, önlenemez boyutlara ulaşır.

*

Bir ülkede, girişim özgürlüğü, üretim kültürünü, seçme ve seçilme eşitliği de yönetim kültürünü zenginleştirir. Dünyada pazar ekonomisi ve demokratik yönetimin patenti Batı ülkelerin elinde değildirş.

*

Demokrasi ve Pazar ekonomisinin gücü ve başarısı, dayandıkları evrensel hukuk ve ahlak ilkelerinden kaynaklanır.Devlet demokrasinin millet ekonominin güvencesidir.

*

Girişim özgürlüğüne dayanan sağlıklı bir ekonomik yapı olmadan, seçmenlerin seçme ve seçilme eşitliğinden kaynaklanan, güçlü bir demokratik yönetim olmaz.

*

Vatandaşlarının özgürlüğüyle birlikte eşitliğine önem veren Türkiye,Ortadoğu'nun örnek ülkesidir.

*

Türkiye'de devlet milletin, millet barışın güvencesidir. Okunma 1423 defa

24 Mart 2017, 12:37

BİLGİ TOPLUMLARINI SEVGİ TOPLUMLARINA DÖNÜŞTÜRMEK

==================================================== İnsanların birbirlerini sevdikleri ve birbirleri tarafından sevildikleri sevgi toplumunda, bütün boyutlarıyla hayat, ömür boyu süren, uzun soluklu bir yarıştır. Kültürel, siyasal ve ekonomik hayatın canlılığı, sevgiyi sevgiyle tartmaktan kaynaklanır. Sevgiden terazi tutulan bir toplumda, sevgi sevgiyle büyütülür. Sevginin sevgiyle, yeni boyutlar kazandığı bir toplumda, sevgi alınır, sevgi satılır.

*

Sevgi toplumunda hiçbir sevgi, daha derini hayal edilmeyecek kadar büyük değildir. Nefret çağında, sevgide sınır tanımayanlar, sınırsız sevginin kaynağı olurlar. Sevgi toplumunda insanlar, ulaşılmayacak sevgiyi hayal etmezler. Onlar ne hayal ediyorlarsa, hayal ettiklerine ulaşırlar. Çünkü, Albert Einstein"in vurguladığı gibi: "Hayal gücü, bilgi gücünden daha önemlidir." Hayal gücü, bilgi toplumlarında değil, sevgi toplumlarında zenginleşir.

*

Bilgi toplumu, insanları tabiatın sevgi dolu bağrından aldı, göklere savaş açarcasına uzanan, gökdelenlerin bağrına attı. İnsanlar tabiatın sınırsız zenginliklerinden uzaklaşarak, gökdelenlerin sınırlı dünyalarına kapandılar. Dünyanın neresinde olursa olsun, bütün büyük kentlerde, insanlar tabiattan uzaklaştıkça, insanları bir arada tutan sevgiden de uzaklaştılar ve birbirlerine büyük ölçüde yabancılaştılar.

*

Bilgi toplumunun büyüttüğü, gökdelen ormanına dönüşen kentlerde, insanlar nereye giderlerse gitsinler, karşılarına dışarıya bütünüyle kapalı cam duvarlar çıkıyor. İnsanları birbirine yabancılaştıran bilgi toplumunda, sevginin yerini akıllı telefonlar aldı. Hayatın hangi alanında çalışırsa çalışsın, insanların yüzleri artık telefon ekranlarında görülüyor. Ekranlı telefonlar, küçülen aileleri iyice küçülttüler.

*

Bilgi toplumunda akıl gözüyle, sevgi toplumunda gönül gözüyle görülür. İnsanlar ne hayal ederlerse, onu görürler, onunla yaşarlar. Ancak akıl gözüyle, gönül gözüyle görülenler görülmez. Bunun için, Anadolu"nun bilgileri, "Akıl hesap yaparken, göjnül güler" derler. Sevgi toplumun gücü, akıl gözünden önce, gönül gözüyle görülmesinden kaynaklanır. Gönül gözü, sevginin gözüdür.

*

Bilgi toplumu, insansız üretim peşinde koşarken, sevgi toplumu insanla üretim peşinde koşar. Bilgi toplumunda akıl alınır, akıl satılır. Sevgi toplumunda gönül alınır, gönül verilir. Sevginin gücünü bilenler, hem kendilerini, hem çevrelerini değiştirirler.

*

Sevgi toplumunda, insanlar hayatın dış yüzünü gördükleri kadar iç yüzünü de görürler. Bu yüzden, sevgiyle silahlanan sevgi toplumlarında, insanların hem akıl, hem gönül gözlerinin görme güçleri, ufuk ötesi açılımlar kazanır.

*

Sevgiyle yoğrulan toplumlarda, insanların dış dünyalarından önce iç dünyaları zenginleşir. Gönül dünyalarını zenginleştiremeyenler, akıl dünyalarını, zenginleştiremezler.

*

Hayatın içn zenginliği dış zenginliğinden daha önemlidir.

*

İnsanın iç dünyası dış dünyasına yansır.

26 Mart 2017, 23:45

GİRİŞİMCİ AKILLA KARAR VERİR GÖNÜLLE UYGULAR

================================================= Türkiye''nin karşı karşıya olduğu en önemli sorun, üretim güçsüzlüğünün üstesinden gelmektir. Anadolu''nun varlık içinde yokluk çekmemesi için, değişik alanlardaki kaynaklarının, akılla yönetilmesi, gönülle yönlendirilmesi gerekir.

*

Dünyanın her yerinde, Batı standartlarında, katma değerleri büyük, maliyetleri düşük ve kaliteleri yüksek ürün, hizmet ve bilgi üretmek, kolay değildir. Kuruluşlar, ne kadar uluslararası rekabete açık olurl ve dünya kaynaklarından ne kadar çok yararlanırlarsa, ürettikleri ürünler, hizmetler ve bilgiler de o kadar kaliteli ve değerli olur.

*

İşletmeler dünyasında rekabet üstünlüğü, ürün, hizmet ve bilgileri güzel üreterek değil, güzel ürün, güzel hizmet ve güzel bilgi üreterek kazanılır.Kuruluşların üretim güçsüzlüğünün üstesinden gelmelerinde, aklın bakış açısından daha çok, gönlün bakış açısı önemlidir.

*

Anadolu''nun şiirini yakalayan Arif Nihat Asya''nın şiirsel anlatımıyla, girişimcilerin görmesini öğrenmeleri gereken “iki büyük manzara var”dır. İnsanlar göz kapaklarını açarlarsa, “rengi, biçimi”, kaparlarsa, “iç” dünyalarının, kıyısız denizlerini görürler.

*

Aklın nehirleri, gönlün denizlerinde toplanır. Gönülsüz akıl etkisizliğin, akılsız gönül güçsüzlüğün üstesinden gelemez. Akıl bilgiyle yoğrulur, rakamlara dayanır. Gönül ise, bilgelikle yoğrulur, sezgiler dayanır. Akıl yöneticilere, gönül girişimcilere ışık tutar ve yol gösterir.

*

Bir kuruluşta her girişimci, aynı zamanda bir yöneticidir. Ancak her kuruluşta, her yönetici aynı zamanda bir girişimci değildir. Bu yüzden, ekonomik, siyasal ve kültürel kuruluşlarda, değişim rüzgarları estirenler ve birlikte çalıştığı insanları peşlerinden sürükleyenler, yöneticiler değil, girişimcilerdir.

*

Girişimcilerin pazarında güzellik alınır, güzellik satılır, yararlılık alınır, yararlılık satılır, düşler alınır, düşler satılır. Onlar bir gönül hareketiyle kökleşmiş kültürel dokuları, kemikleşmiş ekonomik yapıları değiştirirler. Onlar için önemli olan, üretim gücünü büyütmeden önce, topluma yararlı olmaktır.

*

Üretim amaç değil, yararlı olmada araçtır. Türkiye''de girişimciden daha çok yönetici vardır. Yöneticiler, günü kurtarmaya çalışırlar ve kısa dönemli düşünürler.Girişimciler uzun dönemli düşünürler, ufuk ötesini görürler.

*

Paylaşılmayan güzellik, sürdürülebilir olmaz. Bu yüzden, girişimciler güzelliğe vurgundur. Onlar güzel işi, güzel zamanda, güzel yerde yaparlar. Yunus''a benzetilerek söylenirse: “Güzelliğe aşıktır güzel girişimciler/Güzellikte bulur, girişimciliği bulanlar”.

*

Girişimcilerin oluşturduğu çekim alanında, herkes birbirleriyle çirkinlikte değil, güzellikte yarışır İster ekonomik, ister siyasal, isterse kültürel olsun, hayatın bütün boyutlarında, yararlıkta yarışanlar, güzellikte yarışan, girişimcilerin sayılarını artırır.

*

Girişimcilik sermaye sahibi olmaktan daha çok, sorumluluk sahibi olmaktır.

*

Girişimciler kıyamet kopuyor olsa da, işlerine bakarlar.

*

Pazarların fatihleri güzel üretim yapanlardır.

*

Güzelliğin kaynağı gönüldür.

*

Güzellik gönülle görülür.

26 Mart 2017, 23:55

GİRİŞİMCİ GÜL YETİŞTİREN BAHÇIVANDIR

==================================== Türkiye''nin ekonomik, siyasal ve kültürel yapısında köklü dönüşümlerin yaşandığı bir dönemde, Türk toplumunun üretim gücünün büyütülmesi, karşı karşıya olunan en büyük sorundur. Üretimde yenilik yapmasını ve risk almasını bilen girişimciler, ülkelerinin ekonomik ve kültürel değerlerini dünya pazarlarına taşırlar. Girişimlerin bayrakları, dünya markası olmuş ürünleridir. Küreselleşen dünyanın yeni fatihleri girişimcilerdir.

*

Girişimcilik, ürün, hizmet ve bilgi üretimine katma değer kazandırma ustalığıdır. Katma değeri yüksek ürünler üretmesini bilenler, her yerde ve her zaman daha çok kazanç sağlarlar. Başarılı girişimciler, ürünlere katma değer kazandırmanın, yardımlaşma ve dayanışmadan kaynaklandığını çok iyi bilirler. Anadolu''yu, işbirliği yapmada sınır tanımayan, üreten el olmanın ustası olan girişimciler, bugünlere getirmişlerdir.

*

Selçuklu ve Osmanlı döneminde olduğu gibi, Türkiye''nin üretim gücünü, cami ile çarşıyı bütünleştiren girişimciler büyüteceklerdir. Türkiye''nin ürün, hizmet ve bilgi üretme gücüne yeni boyutlar kazandırmada, girişimcilik bir bahçeye, girişimciler de bahçıvanlara benzerler.

*

Girişimciler zamanla değişen araçlarla, zamanla değişmeyen amaçlarına ulaşmak için, kuruluşlarında, bir bahçıvan titizliğiyle çalışmak zorundadır. Onlar, “bahçıvan biziz, meyva bizdedir” ya da “arı biziz bal bizdedir” demesini herkesten daha iyi bilir.

*

Hocanın hoca olmasının, yetiştirdiği öğrencilerinden belli olması gibi, girişimcinin girişimci olması da ürettiği ürünlerden belli olur. Hocalar arkalarında, okunmaya değer eserler, girişimciler de arkalarda yazılmaya değer işler bırakırlar.

*

Girişimcilerin, kendilerinden sonra gelen kuşaklara övünmeye değer kuruluşlar bırakabilmeleri için, işlerini güzel yapmaları değil, güzel işler yapmaları önemlidir.

*

Türkiye''de üretilen ürün, hizmet ve bilgilerin değerlerine değer kazandıracak olanlar, girişimcilerdir. Girişimcilerin dünya pazarlarında, rekabet üstünlüğü kazanmaları, verimlilikte olduğu kadar yararlılıkta da yarışmalarına bağlıdır.

*

Hem verimlilikte, hem de yararlılıkta yarışmanın olmadığı toplumlarda, üretim gücünde büyüme ve dönüşme olmaz.

*

Bütün ülkelerde girişimcilerin gücü, hem güzel, hemde yararlı ürün, hizmet ve bilgi üretmesini bilmelerinden kaynaklanır.

*

Girişimcilik, üretimde güzellikleri özendirmek çirkinlikleri önlemektir.

*

Girişimcisiz üretim, üretimsiz girişimci olmaz.

*

Girişimci üretmesini bilendir.

27 Mart 2017, 21:20

AVRUPA YENİ FATİH'LER YENİ AKŞEYH'LER BEKLİYOR

================================================ Fatih Asyalıların olduğu kadar, Avrupalıların da tarihinde köklü dönüşmelere yol açan, Türk sultanlarının başında gelir. Batı'nın İskender'le başlayan Sezar'la devam eden yürüyüşünün yönünü, Fatih İstanbul'u alarak, Doğu'dan Batı'ya çevirmiştir. Fatih üç kıta ve iki denizi sınırlarının içine alan “Büyük Osmanlı Devleti”nin rüyasını görüyordu. “İkinci Roma” İstanbul'u Türklere başkent yaparak, Orta Çağ'ı kapılarını kapattı, Yakın Çağ'ın kapılarını açtı. Hedefinde “Birinci Roma” vardı,Üçüncüsü olmayacaktı.

*

Türklerin Avrupa'da 1354'te Gelibolu'da başlayan yolculuğu, 1361'de Edirne, 1369'da Sofya, 1389'da Kosova, 1392'de Üsküp, 1430'da Selanik, 1453'te İstanbul, 1463'te Saraybosna, 1468'de Belgrad, 1526'da Budapeşte, 1529'da Viyana'ya kadar, yeni katılmalarla, genişleyerek devam etti. Avrupa'da Tuna, Asya'da Dicle, Fırat, Afrika'da Nil, Fatih'in kurumsallaştırdığı, bütün dinlerin ve geleneklerin güvenliğini sağlayan, “Osmanlı Barışı”nın, hayat kaynakları, kutlu nehirler oldu.

*

Doğusu ve Batısıyla “İki Roma”yı bir "Kızıl Elma" olarak gören Fatih, Osmanlı barışının en büyük, en güçlü güvencesinin Asya'daki Türk varlığından daha çok Avrupa'daki Türk varlığının olduğunu düşünüyordu. Bu yüzden, Gedik Ahmet Paşa'nın yönettiği gemilerle, Türkler Arnavutluk'tan İtalya'ya geçtiler ve Otranto kalesine yerleştiler. Türkler için, İkinci Roma'dan sonra Birinci Roma'ya giden yol da açılmıştı. Fatih'in 1481'de sefere hazırlandığı bir dönemde, ellisini bulmayan bir yaşta ölümü, Osmanlıların gözünü Roma'dan Viyana'ya çevirdi.

*

İstanbul'un Türklerin başkenti olmasının üzerinden bir yüzyıl geçmeden, Fatih'in Avrupa, Yavuz'un Asya, Kanuni'nin hem Asya hem Avrupa diyen vizyonlarıyla, Osmanlı Devleti, üç kıta ve iki denizin en büyük, en önemli gücü oldu. Kanuni döneminde Türklerin Kızıl Elma'sı Roma değil, Viyana'dır. Türkler Viyana'nın kapılarının önüne, bir kere değil, iki kere gittiler. Türklerin İstanbul'a geri gitmemek üzere gelişlerinin yıldönümleri kadar, Viyana'dan geri dönüşlerinin yıldönümleri de önemlidir. Viyana'daki başarısızlığın kaynaklarını anlamadan, İstanbul'daki başarının kaynakları anlaşılmaz.

*

Tarihte başarıların da başarısızlıkların da çok önemli kaynakları vardır. Türkler İstanbul'da başarılı olmuşlarsa, başarının çok ciddi sebebleri vardır, Viyana'da başarısız olmuşlarsa, başarısızlığın çok ciddi sebepleri vardır. Türkiye'nin geleceğini inşa etmede, geçmişin başarılarıyla birlikte başarısızlıklarından alınması gereken dersler, bütün ayrıntılarıyla ortaya konulmalıdır. Fatih kendisinden önce onlarca defa kuşatılan İstanbul surlarının önlerinde uğranılan başarısızlıklardaki hataları, tekrarlamadığı için başarılı olmuştur.

*

Hiçbir ülke kendisine yeni bir geçmiş inşa edemez. Ancak her ülke kendi geleceğini kendisi inşa eder. Geleceği inşa edecek mimarlar, geçmişin üniforma giyen askerleri değil, geleceğin forma giyen girişimcileridir. Siyasal sınırların çok değişimediği, ekonomik sınırların sürekli değiştiği Yirmi birinci yüzyılın yeni fatihleri, ürünleriyle, hizmetleriyle, bilgileriyle pazarlarda savaşan girişimcilerdir.

*

Sınırların olmadığı dünyanın pazarları, gökyüzü gibi bütün ülkelerindir, hiç bir ülkenin tek başına sahip olamayacağı kadar büyüktür.

*

Dünyanın Yeni Roma'ları ya Fatih ya da Akşemseddin olanları değil, hem Fatih hem Akşemseddin olmasını bilenleri beklemektedir.

*

Girişimciler için yeni Avrupa'nın her kenti fethedilecek bir Roma'dır.Avrupa'yı Yeni Fatih'ler,Yeni Akşeyh'ler fethedecektir.

*

Yeni dünya savaşın cephelerden pazarlara taşındığı dünyadır.

*

Geçmiş yaşanmıştır, gelecek yaşanacaktır.

*

Geçmiş araştırılır, gelecek planlanır.

*

Bugün değerlendirilir.

28 Mart 2017, 19:27

ORTADOĞU'DA DİNDAŞ ÖLDÜREN BİÇARE DİNDAŞLAR

=============================================== Yirmi birinci yüzyılın başında, Birinci Dünya Savaşı sonrasında, Türklerin Balkanlar ve Ortadoğu"dan, Anadolu"ya çekilmeleriyle, İslam dünyasında büyük bir yönetim boşluğu doğdu. Geniş Osmanlı coğrafyasında, büyük ve küçük yirmiye yakın ülke, dünya devletler topluluğuna katıldı. Başta Osmanlı Devleti"nin en büyük mirasçısı olan Türkiye olmak üzere, hiçbir ülke, İslam dünyasında oluşan, ekonomik, siyasal ve kültürel güç boşluğunu dolduramadı.

*

Müslüman ülkeler İslam dünyasının geleceğini, seküler Batı ülkelerinin "Sağ" ve "Sol" ekonomi öğretilerinde aradılar. Ancak, dünyanın iki büyük gücü, Amerika ve Rusya, hem soğuk, hem de sıcak savaş dönemlerinde, beklenen ekonomik ve siyasal gelişmelerin destekçileri değil, köstekçileri oldular. Düz dünyanın "Deli Dumrul"larının elinde, İslam dünyasının önde gelen ülkeleri, tek tek Filistinleştirilerek, iç savaşlara sürüklendiler. Mehmet Akif"in deyişiyle Müslümanlar, cihat adına, "Gaza namıyla dindaş öldüren biçare dindaşlar"a dönüştüler.

*

Filistinleşen Irak, Ukrayna, Suriye, Pakistan ve Mısır, bütün dünya barışını tehdit ediyor. Çivisi çıkan dünyada Filistinleşme, bir bulaşıcı hastalık gibi, Doğu"dan Batı"ya bütün ülkelere yayılıyor. Çünkü Asya"da savaş olursa, Avrupa"da barış olmaz. Bu yüzden, bütün dünya, uluslararası kurum ve kuruluşlarıyla, kangren olan Filistin sorununu çözerek, dünyadaki Filistinleşmenin önüne geçmelidir. Filistinleşmeyle, dünyada savaş hayatın vazgeçilmez bir boyutu haline geldi.

*

İkinci Dünya Savaş"ında birbirleriyle, savaşan, İngiltere, Almanya ve Fransa"nın "Avrupa Birliği" şemsiyesi altında, aralarındaki sınırları kaldırmaları gibi, Irak, Suriye, Ürdün ve Lübnan da aralarındaki sınırları kaldırmalıdır. Ancak sınırsız bir Ortadoğu için, siyasal sınırlardan önce ekonomik sınırlar kaldırılmalıdır. Amerika ile Kanada arasında sınırda olduğu gibi, ekonomik sınırlar kalkarsa, siyasal sınırlar önemlerini bütünüyle yitirirler.

*

Ülkeler arasındaki ekonomik ilişkilerde, çift yönlü bir kazanç vardır. Ülkelerden biri kazanırken, diğeri kaybetmez. Doğalgaz boru hatlarıyla birbirine bağlı Rusya ve Ukranya, birbirleriyle savaşı göze alamazlar. Türkiye ile İran arasındaki barışın da en önemli güvencesi, doğalgaz boru hatlarıdır. Birbirleriyle, "alışveriş" daha yerinde bir deyişle, "veriş alış" yapan ülkeler, sorunlarını cephelerde değil, paİzarlarda çözerler.

*

Bir teorik olgunun gücü, yüzyıllar içinde geçerliliğini korumasından kaynaklanır. "Ticaretin olduğu yerde savaş olmaz" olgusu da yüzyıllar boyunca geçerliliğini koruyor. Ülkeler arasındaki ekonomik sınırların kalktığı kare dünya da, barışın en büyük güvencesi, ülkelerin ekonomik ve kültürel gelişmesine katkıda bulunan ticarettir.

*

Sosyal bilimcilerin sürekli vurguladıkları gibi: "İyi bir teori kadar iyi bir pratik yoktur." Her zaman geçerli bir olgunun yerini hiçbir uygulama tutamaz.

*

Dünya barışının güvencesi dünya ticaretidir.

*

Ticaret barıştır, barış ticarettir.

*

Hayat ticaretle yaşanır kılınır.

*

Barış ticareti izler.

28 Mart 2017, 19:41

İNSAN ÖZNE EKONOMİ NESNEDİR ÖZNESİZ NESNE OLMAZ

================================================== Hayatın uyum ve denge içinde düzenlenmesinde, kaptanın gemiye, geminin kaptana ihtiyaç duyması gibi, kültür ekonomiye, ekonomi kültüre ihtiyaç duyar. Nasıl kaptansız gemi, gemisiz kaptan olmazsa, kültürden soyutlanmış ekonomi, ekonomiden soyutlanmış kültür olmaz. Kültür ekonomiyle ekonomi kültürle karşılıklı iletişim ve etkileşim içindedir. Derinliğini yitiren kültürlerin, dengeli ekonomilerinin olması mümkün değildir.

*

Yirmi birinci yüzyılda, Doğusu ve Batısıyla bütün dünya, ekonominin dışında, ekonomiden uzak bir kültür değil, ekonominin üstünde, ekonomiye yakın bir kültür istiyor. Çünkü, dünyanın kültürü ne kadar sağlıklı, ne kadar insanı kuşatıcı olursa ekonomisi o kadar sağlıklı, o kadar hayatı kucaklayıcı olur. Kültür ekonomiyi, ekonomi kültürü yansıtan aynadır. Hayatın sürdürülebilir kılınmasında, kültür amaçların ekonomi araçların yol haritasına kaynak sağlar.

*

Kültürün kaptanlığındaki ekonomi gemisinin değeri, amaçların erdemi kadar araçların erdemine de bağlıdır. Dünyanın bir barış dünyası olabilmesi için, amacın araca, aracın amaca ya da kaptanın gemiye, geminin kaptana kurban edilmesinin, önüne geçilmesi gerekir. Zamanla araçlar değişir, amaçlar değişmez. Hem kültür, hem ekonomi, geminin rotasını çizen kaptan gibi: Hem duran, hem giden, hem değişen, hem değişmeyen olmak zorundadır.

*

Kültürde güç, düşünce ile eylemi, ekonomide güç üretim ile tüketimi altın oranda harmanlamakla kazanılır. Nasıl kültürde düşüncesiz eylem olmazsa, ekonomide de üretimsiz tüketim olmaz. Toplumları değiştirenler, hem kültürel, hem ekonomik alanda, etkinliği artırmasını bilenlerdir. Üretkenliği artırmada yarışmanın olmadığı bir dünyada, ekonomik ve kültürel hayatın hiçbir boyutunda derinleşme ve zenginleşme olmaz. Bu bağlamda, kültür ekonomiyi, ekonomi kültürü diri tutar.

*

Kültürün görünmeyen yüzünün, ekonomide görünen yüze dönüşmesi için, herkesin verimliliğin peşinden aslanlar gibi koşmasını öğrenmesi gerekir. Öğrenmesini öğrenmeyenler, ekonomik ve kültürel hayata yeni boyutlar kazandıramazlar. Hem öğrenen, hem öğreten insanların, bir araya geldikleri kurum ve kuruluşlar, dünyayı değiştiren, hem gemilere, hem kaptanlara pusula olurlar.

*

Ontolojik değişmeyen bir ilkeyle, metedolojik değişen bir ilke arasındaki sınırları güvence altına almadan, ekonomik ve kültürel alanda yeni atılımlar yapılamaz.

*

Ekonomi kültürün önüne geçerse, insan ekonomim öznesi olma konumundan, nesnesi olma konumuna düşer.

*

Ekonomi herşeydir diyenler, ekonomi için herşeyi yaparlar.

*

Kültür derinleşmeden ekonomi zenginleşmez.

*

Tek boyutlu ekonomi her insana uymaz.

*

Hayat hayat binbir boyutludur.

*

Ekonomi insanın gölgesidir.

*

İnsan hayatın öznesidir.

*

Öznesiz nesne olmaz.

28 Mart 2017, 20:38

DÜNYAYI AYDINLATACAK GÜNEŞ KUDÜS'TEN DOĞACAKTIR

================================================ "Derviş Hüneri” kuşanmış Anadolu insanı, iki yüzyıla yakın bir zamandan beri, Avrupa''dan gelen yabancılaşma rüzgarlarının etkisindedir. Türklerin Avrupa coğrafyasında Asya coğrafyasına çekilmelerinde, hem içeriden, hem de dışarıdan estirilen yabancılaşma rüzgarlarının çok büyük etkisi olmuştur. Cumhuriyet''in kuruluş yılları boyunca, Anadolu''yu aydınlatacak güneşin Asya''dan değil, Avrupa''dan doğacağı vurgulandı. Hiçbir ülkenin, Batı medeniyetinin dışında kalamayacağı söylendi.

*

Bütünüyle olmasa da, bilimsel ve teknolojik gelişmelerin kaynağının, büyük ölçüde Batı olduğu doğrudur. Her ülkenin, ekonomik yeniliklere kucak açması gerekir. İster Doğu''da, isterse Batı''da olsun, hiçbir ülke, ekonomideki gelişmelere sırtını dönemez. Ancak insanın ruhunu aydınlatan ışık Batı''dan değil, Doğu''dan gelir. Doğu kutsal, Batı seküler kültürün anavatanıdır. Dünyada Kudüs Kutsal, Atina da seküler kültürün başkentidir.

*

“İnsan ya Tanrı''dan yanadır, ya da Tanrı''ya karşıdır” diyen Nuri Pakdil, Anadolu insanını, tarihine, kültürüne ve edebiyatına yabancılaştıran Batılılaşma rüzgarına karşı Kudüs''ün yanında yer almıştır. Kutsal kültürün başkenti Kudüs''ten bütün ülkelerin başkentlerine, büyük ve uzun yürüyüşler düzenleyen Pakdil''in arayışı, insanlığı “Umut” arayışıdır.

*

Eylemsiz geçen günü, gün saymayan ve okumayı en büyük eylem bilen, Pakdil''in edebiyat dünyası, “Umut”suzluk dünyası değildir. Onun bulunduğu her yerde, duvarları kitaplardan bir “Kalem Kalesi” oluşur. Söz konusu görkemli kale, statik değil, dinamiktir, yıkılır, yeniden yapılır.Nerede eylem varsa,Nuri Pakdil oradadır.Eylemsiz düşünce,düşüncesiz eylem olmaz.

*

Edebiyat Dergisi, öncüleri Büyük Doğu, Diriliş, izleyicileri Mavera, Yedi İklim dergileri gibi, Anadolu''yu Sol''dan ve Sağ''dan gelen yabancılaşma akımlarına karşı koruyan bir medeniyet Kalesi''dir. Osman Sarı''nın dizeleriyle söylenirse, bu kalede: “Sanki bir sonsuzluk bestesi / Sözleri Nuri Pakdil''in” ve “Yankılanır kulaklarda / Bu çağda her kelimesi” O herkesi başkent Kudüs''e ve Kudüs''te gemileri yakmaya çağırır.

*

Kudüs''te kutsal kültür ve tarih, insanı adım adım izleyen, “ak saçlı bir bilge''dir. Orada insan, sürekli izlendiğini ve sürekli gözlendiğini bilir. Kudüs''ün kutlu toprağında, en küçük iyilik gibi, en küçük kötülük de karşılıksız kalmaz.

*

Yalnızca Kudüs''te değil, bütün dünyada, Pakdil''in vurguladığı gibi: “Sürekli olarak bir gözcünün, bir deneticinin bakışları” insanın üzerindedir. Kimsenin meleklerin kapsama alanının dışına çıkması mümkün değildir.

*

Neruda''nın “Dünyanın burnu geleceği kokusunu alır” sözüne benzetilerek, “Kudüs''ün burnu barışın kokusunu alır” denilmelidir.

*

Anadolu Kudüs toprağıdır. Anadolu''da barış olursa, Kudüs''te savaş olmaz.

*

Kudüs''ü savunmak, insanı savunmaktır.

29 Mart 2017, 09:09

DÜNYADA TERÖRÜ MESNEVİ İLE SİLAHLANANLAR ÖNLER

================================================== Ülkeler arasındaki uzaklık ve yakınlık farkının, önemini yitirdiği kare dünyada, ordularıyla Amerika'nın Irak'ı, Rusya'nın Suriye'yi işgale kalkışması, bütün Avrupa'yı Ortadoğulaştırdı. Kudüs'ün kalbine bir hançer gibi saplanan İsrail, bütün Ortadoğu'yu Filistinleştirmişti. Şam ve Bağdat'ın ortasına bomba yüklü bir uçak gibi düşen Rusya ve Amerika da bütün dünyayı Filistinleştirdi. Dünya Filistin'e,kurumsal devlet terörüyle bireysel direniş terörünün, birbirini büyüttüğü, terör ülkesi anlamı yükledi, Filistin terörle özdeşleştirildi.

*

Terör Filistin'den Ortadoğu'ya, Ortadoğu'dan Avrupa'ya, Avrupa'dan bütün dünyaya, Camus'nün ve Veba romanında anlattığı, salgın hastalık gibi yayıldı. Amerika, Rusya ve İsrail'in Ortadoğu'da, işgal ettikleri ülkelerde, orantısız güce başvurmaları, direniş hareketlerine, terörden başka çıkış yolu bırakmadı. Ortadoğu'yu işgal etmeye kalkışanlar, terörle dört bir tarafından kuşatıldılar. Dünya Türklerin Ergenekon'dan çıkışlarında buldukları yol gibi, terör kuşatmasından bir çıkış yolu bulmak zorundadır. Terör dünyayı tehdit eden vebadır.

*

Terör kuşatması altındaki dünya, ateş çemberi içindeki akrep gibi, ya bir çıkış yolu bulacak, ya da kendi kendini yok edecektir. Dünyada derin bilgi ve köklü bilgelik adına ne varsa, hepsi terörün oluşturduğu ateş çemberinin dışındadır. Dünyayı terör kuşatmasından, terörün ateş çemberinden insanlığın büyük bilgeleri kurtaracaktır. Dağların zirveleri nasıl bir birlerini görür ve bilirlerse, dünyanın gelmiş geçmiş büyük bilgeleri de birbirlerini sever ve sayarlar.

*

Görünmeyen dünyanın bilgeleri ne kadar büyükse, görünen dünyanın bilgeleri de o kadar büyüktür. Her iki dünyanın büyükleri ise, hepsinden büyüktür. “İkiliği bir yana bıraktım gördüm ki, her iki dünya da birdir” diyen Mevlana, iki dünya bilgelerinin başında gelir. Mevlana insanlık tarihinin bilgelik zirvesidir. İnsanlığın bilgelik birikimi içinde Mesnevi'de ele alınmamış, ayrıntısına inilmeden tartışılmamış hiçbir olgu yoktur. Dünya terörden çıkış yolunu, Mesnevi okuyarak bulacaktır. Mesnevi iki dünya barışının yol haritasıdır.

*

Güvenlik Konseyi'nin beş üyesi arasındaki soğuk savaşın, Ortadoğu'da sıcak savaşa dönüşmesi, direniş hareketlerine intihar saldırıları gibi, hiçbir dinde yeri olmayan, ölüm saçan, dehşet verici yeni yöntemler kazandırdı. Avrupa'nın yabancısı olmadığı, Ortadoğu'da süreklilik kazanan intihar saldırıları, Doğusu ve Batısıyla, bütün bir dünyayı, bir anlam ve bir değer krizine sürükledi. Bütün dünyanın, Mevlana gibi, düşmanları dostlara, arkadaşları kardeşlere dönüştürecek, büyük bilgelere ihtiyacı var.

*

Birbirini izleyen ekonomik, siyasal ve kültürel krizler ve intihar saldırılarıyla, sarsılan dünya; doğmuş ve doğacak, bütün Ademoğullarına kardeşlik bilinci kazandıracak, bir saygı, bir sevgi, bir barış devrimi bekliyor. Beklenilen devrim, “yeni sözler söyleme” devrimidir. Aydınlanma döneminden bu yana, bütün dünyada sürekli tekrarlanan sözler, tedavülden kaldırılan paralar gibi, bütünüyle geçerliliğini yitirmiştir. Bilinmeyen kare dünya, bilinen küre dünya değildir.

*

Mesnevi tarih içinde bulanmadan donmadan, yitirilen sonsuzluk denizine akan, bilgi ve bilgelik ırmağıdır.

*

Dünyanın her kentinde “Açık Mesnevi” üniversiteleri kurulmalıdır.

*

Dünyada adına akademi kurulan tek kitap Mesnevi'dir.

*

Mevlana “gebe bırakan söz”ün en büyük ustasıdır.

*

Terörün ateş çemberini Mesnevi parçalar.

*

Mesnevi keramet değil feragat kitabıdır.

*

Terör feragatle önlenir.

30 Mart 2017, 09:58

GİRİŞİMCİ YETİŞTİREN ÜNİVERSİTELERİYLE BİLİNMEK

=============================================== Günden güne bilgiye zenginlik, bilgeliğe derinlik kazandırmanın, uluslararasılaşarak bütün ülkelerin sorunu haline gelmesi, dünyadaki üniversiteleri, yeniden yapılanmaya zorluyor. Artık dünyanın hangi ülkesinde olursa olsun, her üniversite araştıran bir üniversite olduğu kadar uygulayan bir üniversite de olmak zorundadır. Bunun için, üniversiteler kendi aralarında bir küresel işbirliği ağı oluşturmaktadırlar.

*

Yeni yüzyılda, odak noktasında makinaların olduğu sanayi toplumunun değerlerinden daha çok odak noktasında girişimcilerin olduğu bilgi toplumunun değerleri belirleyici olacaktır. Ürün, hizmet ve bilgi üretiminde, arz ve talep arasındaki uyum ve düzeni sağlayan girişimciler, her insanın gönlünde yatan arslanları bir bir uyandıracaklardır. Bu yüzden, dünyadaki bütün üniversiteler, iş isteyen gençler değil, iş kuran gençler yetiştirmeye odaklanmışlardır.

*

Dünyada bilgi toplumunun simgesi Silikon Vadisi''nin iki gözü olan Stanford ve Berkeley üniversiteleri gibi, İngiltere''de Cambridge Üniversitesi de, oluşturduğu büyük çekim gücüyle, çevresinde güçlü teknoloji şirketlerini toplamayı başarmıştır. Cambridge çevresinde, öğretim üyelerinin destekleriyle, çoğu üniversite öğrencisi olan girişimcilerin kurduğu binlerce küçük ölçekli şirket, dünyanın önemli teknoloji merkezlyerinden birini oluşturmuştur.

*

Türkiye''de Batı üniversitelerinin izinden giderek güçlü birer teknoparka sahip olan ODTÜ'' ve İTÜ''yü, Sabancı ve Koç Üniversiteleri izlemektedir. Girişimciliğe önem veren üniversiteler, girişimci öğrenci ve sıradışı öğretim üyeleriyle, Türkiye''nin yapısal dönüşümünün lokomotifi olacaklardır.Üniversiteleri olduğu kadar ülkeleri de geleceğe yetiştrdikleri bilge Muhammed Yunus gibi bilge girişimciler taşır.

*

J.G. Wissema''nın “Towards The Third Generation University” kitabında ayrıntılı olarak anlattığı gibi, Cambridge çevresinde, üç bin ileri bilişim teknolojisi şirketi bulunmaktadır. Yüzbinlerce çalışanı olan bu şirketlerin odak noktasında, girişimciliğe ve girişim kültürüne yeni yeni önem vermeye başlayan İngiltere''nin tarihi üniversitesi vardır. Microsoft, Nokia, Philips gibi pek çok uluslararası teknoloji şirketi, arge çalışmalarını İngiltere''de yoğunlaştırmıştır.

*

Kendisiyle birlikte hem İngiltere''ye hem de dünyayı dönüştürmede pay sahibi olan Cambridge Üniversitesi, bütün dünyadan seçilmiş, yüze yakın Nobel ödüllü öğretim üyesi ve binlerce öğrenciye sahiptir. Ünlü Fizikçi Rutherford, atomu bu üniversitede parçalayarak, atomda gizlenen, savaşta olduğu kadar barıştada kullanılabilecek, müthiş enerjiden yararlanmanın yolunu açmıştır.

*

Girişimci yetiştiren üniversiteler, hem öğretim üyelerinin, hem öğrencilerinin, gönüllerinde taşıdıkları, gizli enerjiden yararlanmasını bilen üniversitelerdir.

*

Cambridge Üniversitesi''nin ders programlarında 1983 yılına kadar hiçbir İşletme dersine yer verilmemiştir. Bu yüzden, hiçbir üniversite geç kalmış sayılmaz.

*

Her girişimci olmak isteyen üniversite Cambridge'i izlemelidir.

30 Mart 2017, 21:52

KANDİLDE PAYLAŞAN GÜÇLENİR GÜÇLENEN PAYLAŞIR

================================================= Türk ve İslam dünyasında toplumun bütün kesimleri ,ellerindeki kaynakları paylaşmada birbirleriyle yarışırlar. Dünyanın her yerinde, ekonomik, siyasal ve kültürel hayatın zenginliğinin kaynağında paylaşma vardır. Hayatın her boyutunda, paylaşılan kaynak zenginleşir, zenginleşen kaynak hayatı güzelleştirir. Ellerindeki kaynakları paylaşmasını bilenler, toplumun her kesiminin zorunlu ihtiyaçlarını karşıladıkları gibi, herkesin hayatını da kolaylaştırırlar.

*

Kişilerin, kuruluşların ve ülkelerin ellerindeki kaynaklar, paylaşma kültürünün geliştiği toplumlarda, değişik kesimler arasında dengeli olarak dağıtıldığı gibi, en verimli bir biçimde de değerlendirilir. Bunun için, paylaşmasını bilen toplumlar, hiçbir zaman yoksul düşmezler. Bütün ülkelerde yoksulluk, sahip oldukları kaynakları paylaşmasını bilmeyenlerden kaynaklanır. Paylaşmasını bilmeyenlerin elinde bütün zenginlikler, bir bir yok olup gider. “Paylaşma Kültürünün Ekonomik ve Sosyal Boyutları” bütün bilimlerin ana araştırma konusudur. konuştuk. Bütün boyutlarıyla hayatın odak noktasına “ekonomik insan”ı değil, “güzel insan”ı yerleştiren, Sabahaddin Zaim, İslam Ekonomisi konusunda öncü çalışmalar yapmıştır.Anadolu insanının kültüründe, insanlar kendilerinin sahip oldukları ürünlerden daha çok başkalarının sahip olamadıkları ürünlere bakarlar.

*

Dünyadaki bütün bunalımların kaynağında, gelir dağılımındaki dengesizliklerin doğurduğu, tüketim çılgınlığı ve savurganlık vardır. Bu yüzden, Anadolu''da “Biri yer, biri bakar. Kıyamet ondan kopar” denilir. Bir toplumda, herkesin beslenme, giyinme ve korunma gibi, temel ihtiyaçlarını karşılamadan, hayat herkes için yaşanır kılınamaz. Bunun için,Türkler gittikleri her coğrafyada, paylaşma kültürünün en güzel örneklerini vermiştir.

*

Bir toplumun üretim kaynakları, paylaşılmadan belirli ellerde toplanırsa, o toplumun, ürün, hizmet ve bilgi üretme gücüne, büyük bir hız ve yoğunluk kazandırılamaz. Toplumların üretim güçsüzlüğünün üstesinden, ellerine geçirdikleri kaynakları paylaşarak, bereketli kılmasını bilenler gelir. Paylaşılmayan kaynaklar, getiri sağlama gücünü büyük ölçüde yitirir. Kaynaklarını paylaşmayan toplumlar, hiçbir zaman zenginleşemezler.

*

Türk toplumunda değişik kesimlerinin birbirleri arasındaki yardımlaşma ve dayanışmayı sağlayan, yazılı olmayan bir “toplumsal sözleşme” vardır. Çünkü, paylaşmanın olmadığı bir toplumda, ekonomik, siyasal ya da kültürel hiçbir alanda gelişme olmaz *. Dünyanın her yerinde paylaşma ahlaki bir sorundur. Hayatın hiçbir alanı ahlaktan bağımsız değildir.

*

Paylaşma, ekonomik yapı ve kültürel dokuyu büyük krizlerden koruyan “Nuh''un Gemisi”dir.

*

Paylaşan eller paylaşmayan ellerden üstündür.

*

Paylaşma her alanda başarının güvencesidir.

*

Paylaşan insanlar melekler katına yükselir.

*

Paylaşan güçlenir, güçlenen paylaşır.

*

Kandiller paylaşma günleridir.

31 Mart 2017, 18:11

TÜRKLER ASYA'DAN AVRUPA'YA GİDEN BİR KERVANDIR

================================================ YUSUF YAZAR'LA TÜRKİYE VE"AB" ÜZERİNE BİR KONUŞMA Değerli Gürdoğan, Cumhuriyet dönemi boyunca yönetimin ve aydınının toplumdan uzaklığı ve kültürümüzden kopukluğu biliniyor. Buna rağmen söz konusu aydınlar varlıklarını ve etkilerini sürdürüyorlar. Türkiye'nin uzaklaştırılmak istendiği fakat halkın da ısrarla sahip çıktığı kimliğimiz açısından AT'na başvuruyu nasıl değerlendirirsiniz? ================================================= GÜRDOĞAN: Asya ve Afrika'nın kaynaklarına değişik yollardan el koyarak büyük bir zenginliğe kavuşan Avrupalılar, ikinci Dünya Savaşının korkunç yıkımı karşısında, ele geçirdikleri ekonomik gücün çok kısa bir sürede yok olup gittiğini gördüler. Söz konusu savaş içinde Avrupalılar varlıklarının, kültürlerinin sürekliliğini yalnızca "Avrupa Birliği" içinde sağlayabileceklerini gördüler.

*

Avrupa kendi arasında birleşirse, Amerika, Japonya ve Rusya'nın ekonomik baskılarına kolaylıkla karşı koyabilirdi. Yalnızca Avrupa Birliği ile Avrupa eski gücüne kavuşabilirdi. Avrupa siyasal ve ekonomik bir birlik kurarak dünyanın büyük ekonomik güçlerine karşı varlığını koruyabilirdi. Avrupa bu güç tazeleme, yeniden dünya politikasında sağlam yer edinme savaşında, bir kısmı önemli hammadde kaynaklarına sahip olan Müslüman ülkeleri de yanına almak istiyor.

*

Avrupa'nın macını gerçekleştirebilmesi için, ilk önce birliğe katılması gereken Müslüman ülke kuşkusuz Türkiye'dir. Çünkü müslüman ülkeler arasında ekonomik, siyasal ve kültürel işbirliği kurulmasında toparlayıcı bir işlev yüklenebilecek tek ülke Türkiye'dir. Müslüman ülkeler arasında birleştirici ülke olma görevini bir süre Mısır üstlendi. Ancak Mısır'ın zayıf ekonomisi, İsrail'e paralel politikası ve siyasal yapısı, Müslüman ülkeler arasında baş çekici bir işlev yüklenmesine engel oldu.

*

Birleştirici bir rol oynayabilecek diğer bir ülke; nüfusu ile Müslüman ülkeler arasında birinci ve dünyada beşinci ülke olan Endonezya'dır. Malezya ve diğer Uzak Doğu Müslümanları ile Endonezya Uzakdoğu'da önemli bir güç odağı olabilir. Ancak Endonezya'nın tarihsel birikimi; böyle bir rolü yüklenmesini zorlaştırıyor. Geriye Pakistan ve Türkiye kalıyor.

*

Pakistan'ın ekonomik zorlukları ve Afganistan'daki savaş onun da toparlayıcı ülke olma şansını ortadan kaldırıyor. Ekonomik gücü, coğrafî konumu, tarihsel birikimi ile Türkiye müslüman ülkeler arasındaki işbirliğinde öncülük yapabilecek tek ülke durumundadır.

*

Avrupalılar bunu çok iyi bildikleri için, Türkiye'yi AT'na alarak, yalnızca Türkiye'yi değil Türkiye ile birlikte tüm Müslüman ülkeleri de kontrol altında tutmak istiyorlar. Böylece hem kendi ekonomik ve siyasal birliklerini güçlendirecekler, hem de Amerika, Japonya ve Rusya yanında başka bir rakip gücün de oluşmasını önleyecekler.

*

Avrupalıların bu hesabı çok açık; gizli ve kapaklı hiçbir yanı yok. David Hotham, David Barchard gibi Türkiye'de bulunan ve bulunmuş gazeteciler, Prof. F. Neumark gibi bilim adamları bu gerçeği sık sık dile getiriyorlar.

*

L'Express dergisinde Yves Cuan bugünlerdeki bir yazısında aynen şunları söylüyor: "Avrupa'nın Türkiye'yi geri çevirmesi durumunda, önümüzdeki yirmi yıl içinde iki Almanya'nın toplam nüfusundan daha kalabalık olacak bu ülke, başka birlikler kurmaya yönelebilir ve Avrupa'nın sadık dostu olma yerine, düşmanı haline gelebilir."

*

Dünyadaki son gelişmeler ışığında Türkiye'ye baktığımızda, gerçekten çok kritik günlerden geçmekteyiz. Biz bir yüzyıldan daha uzun bir süre Avrupalı olmaya çalışıyoruz. Şimdi bakıyoruz ki ne Avrupa standartlarında üretim yapabiliyoruz, ne de Müslüman kimliğimizi koruyabildik.

*

Avrupalılaşmak için bu ülkede topluma karşı, ordusuyla, adliyesiyle, bürokrasisiyle, devlet büyük bir savaş verdi. Her şeyi Avrupa kültürü içinde aradık. Avrupalı olmak için, kendi kültürümüzü, tarihimizi sanatımızı ve değerlerimizi bütünüyle reddettik. Ancak baskıyla da olsa bir toplumun değerlerini toptan reddetmesinin mümkün olmadığını görüyoruz.

*

Türkiye ve diğer müslüman ülkeler zorla benimsetilmeye çalışılan İslam dışı değerlere karşı kendi ölçü ve değerlerine yeniden coşkuyla sarılıyorlar. Türkiye'nin kendi değerlerine sahip çıkma gayretlerinin yoğunlaştığı bir dönemde, seküler güçler, güvenliği AT'na katılmada arıyor. Ve Batı'da müslüman ülkelerdeki gelişmeleri sarsıntısız atlatmak ve kendisini zayıflatmayacak şekilde yönlendirmek istiyor. Bunun için de Türkiye'nin dünyada hızla büyüyen İslam dalgasına karşı Avrupa'ya baraj olması isteniyor.

*

Kimin hesabı tutacak? Avrupa arzu ettiği şekilde Türkiye'yi ve Müslüman ülkeleri yönlendirebilecek mi? Türkiye'deki speküler güçler AT içinde daha mı güçlü olacaklar? İslam dışı bir kültürle daha bir içice olacak müslümanlar yakın geçmişte olduğu gibi, Avrupa karşısında hepten ezilecekler mi? Yoksa kendi kimliklerine dört elle sarılarak, başta kültür ve sanat olmak üzere pek çok alanda büyük bir üstünlük mü sağlayacaklar?

*

Kimin hesabı tutacak, kimin beklediği gerçekleşecek, şimdiden kesin bir yargıda bulunmak çok zor. Ancak açık olan bir gelişme varsa, o da, bütün dünyada Müslümanların, İslam dışı güçlerle her alanda açık seçik bir hesaplaşmaya giriştikleridir. Ve bu hesaplaşma sürecinde AT, NATO ve Varşova Paktlarının nasıl bir yapı kazanacağı, kimlere karşı güvence olacakları konusu oldukça karmaşıktır. =============================================== Türkiye'nin AT'a başvurusu, Türkiye'deki kimlik arayışının oldukça yoğunlaştığı, kitlelerin İslami kimliğe sahip çıkışının gözle görülür hale geldiği bir zamana rastlıyor. Bu bir rastlantı olabilir mi? ================================================ GÜRDOĞAN: Bütün dünya özellikle Avrupa yeni bir değer sistemi, yeni bir uygarlık arayışı içindeyken, Türkiye kurtuluşu Avrupa'nın dünyacı değerlerinde arıyor. Bu bir rastlantı olmayabilir. Çünkü son yıllarda Müslüman ülkeler arasında ekonomik, sosyal ve kültürel alanlarda yoğun bir işbirliği gayreti var.

*

Avrupalılar Türkiye'yi AT'la oyalayarak muhtemel bir İslam Birliği'nin önünü de kesmiş olmakla kalmıyorlar, aynı zamanda Türkiye'deki İslami gelişmeyi de kontrol edebileceklerini düşünüyorlar. Avrupalıların hesabı bir koyundan iki post çıkarmak. Ancak geleceğin özellikle Avrupa açısından ne olacağı çok berrak değil.

*

Müslüman ülkeler Avrupalıların birkaç yüzyıl süren parçalama gayretlerine rağmen tarih, kültür, ekonomik ve sosyal yapı bakımından doğal bir bütünleşme süreci içindeler. Müslümanları birbirinden ayırmak için masa basında cetvelle çizilen sınırlar giderek anlamını yitiriyor.

*

Birinci Dünya Savaşı sonrasında dünyada bağımsız yalnızca Türkiye, İran ve Afganistan varken, bugün bağımsız OIC üyesi 44 Müslüman Ülke var. Önümüzdeki yıllarda, Rusya, Hindistan ve Çin'deki müslümanlar da bağımsızlıklarını kazanacaklar. Bir zamanlar hayal gibi, kabul edilen Müslüman ülkelerin, bir araya gelerek, kendi sorunlarını tartışması ve çözümler araması artık olağan bir hale geldi.

*

Ortadoğu'da nüfusu 80 milyon, önemli bir ekonomik güce ve teknolojik seviyeye ulaşmış bir Türkiye var. Avrupalıların geçen yüzyılda "Hasta Adam" diye nitelendirdikleri Türkiye, yeni yüzyılın başında, Fransa, Almanya ve İngiltere'den daha büyük, 100 milyon nüfuslu bir ülke olacak.

*

Solun ve sağın söyleyecek bir şeylerinin kalmadığı bir ortamda, Müslümanlar yoğun bir kültürel faaliyet içindeler. Yüzün üzerinde yayınevi, ellinin üzerinde dergi ve beş tane gazete var. Müslümanların yayınladığı dergilerin toplam tirajı 500 bini aşıyor. Böylesine bir canlılığın gözlendiği bir ortamda AT'na tam üye olmak için başvurma elbette çok anlamlı.dır.

*

Avrupa, Türkiye ve dünyadaki İslami gelişmeyi kontrol altında tutmak istiyor. Ancak ne Avrupa'nın ne de Amerika'nın İslam'a alternatif olabilecek bir kültürü yok artık. Bu yüzden Batı'nın hesabı, bizdeki Batıcıların hesabı gibi tutmayabilir. Beklediklerinin tam tersi sonuç almaları kuvvetle muhtemel. Çünkü İslam, Türkiye ve dünyada kontrol edilebilecek kritik noktayı çoktan aşmış ve önlenemeyen bir gelişme içindedir.

*

Avrupa'nın son birkaç yüzyıl içinde dünyadaki etkisi çok büyük oldu. Batı ülkeleri Asya ve Afrika'nın yeraltı ve yerüstü kaynaklarım yağmalayarak, tarihte görülmedik bir zenginliğe kavuştular. Ancak Batı'nın modern bilim ve teknolojiye dayanan , Asya ve Afrika ülkelerinin kaynaklarıyla beslenen eşya uygarlığı gücünü büyük ölçüde yitirdi. Bu yüzden, pek çok batılı düşünür, Avrupa kültürünün geleceğinden endişelenmektedir.

*

O. Spengler, A. Camus, A. Malraux, A. Toynbee, ve W. Faulkner bunlardan birkaçı. Birçok batılı aydın, R. Garaudy, Rene Guenon, Titus Burchart, Martin Lings, Jan Dullas, Frithof Schoun ve benzerleri, Batı dışında, onun dayandığı temellerden tamamen farklı temellere ve kaynaklara dayanan İslam Uygarlığını seçmişlerdir.

*

Bilim ve Teknoloji politikalarını gözden geçirmeye yanaşmayanlar, kendilerinin dışında bir İslam dünyası ve müslüman kültürü olduğunu görmezlikten gelen batılı ülkeler, Challenger'le Çernoby'le, hidrojen ve nötron bombalarıyla kendileriyle birlikte tüm dünyayı ateşe vermek için yarışıyorlar.

*

Avrupa dine dönme sancıları geçirirken, Türkiye'deki Batıcılar Türkiye île birlikte tüm Müslüman ülkeleri Avrupa'nın peşine takmaya çalışıyorlar. Böylece Müslüman ülkeler için başka alternatifin olmadığını söylemek istiyorlar.

*

Avrupa dönemini artık tamamlamıştır. Kendinden önceki uygarlıklar gibi o da, görev sırasını savdı. Kendi insanına bile umut vermiyor. Şimdi kurtuluş İslam'dadır. Artık dünyada ekonomik ve kültürel üstünlük Batı'dan Doğu'ya geçiyor.

*

Bir kavşak noktasına gelmiş bulunuyoruz. Kavşakta yapacağımız seçim, Türkiye ile birlikte Müslüman Ülkeleri Avrupa, Amerika ve Rusya'yı da elbette etkileyecektir. Gelecek Avrupa'da değil kendi tarihsel birikimimizde aranmalıdır. Ancak tarihsel birikimimizin bilincine varmak için Avrupa önemli bir durak olabilir.

*

AT, Türkiye'ye NATO'nun askeri alanda yüklediği fonksiyonu, siyasal, kültürel ve ekonomik alanda mı yüklemek istiyor? Gürdoğan: Türkiye, son yüzyıl içinde sürdürdüğü batılılaşma politikasının doğal bir sonucu olarak, NATO, OECD, Avrupa Konseyi gibi, batılı ülkelerin egemen olduğu kuruluşlarda yer almıştır. Şimdi Türkiye NATO içinde askeri alanda yüklendiği fonksiyonları, AT'na katılarak, ekonomik, siyasal ve kültürel alanda da yüklenmeye zorlanmaktadır.

*

Avrupa Türkiye'yi kendi birliğine çekerek Müslüman ülkelerdeki siyasal ve kültürel gücünü artırmak istiyor. Bu yüzden AT'na tam üye olma konusu her şeyden önce siyasal ve kültürel bir sorundur. Avrupa Türkiye'nin Müslümanlaşarak, İslam ülkeleri Birliği içinde yer almasını istemiyor.

*

Yukarıda da belirttiğim gibi, bunu ne İngiltere, ne Almanya, ne de Fransa istiyor. Alman devlet başkanı Türkiye'ye geldiği zaman ilk söylediği, Türkiye'deki seküler yapının korunmasına özen gösterilmesi gerektiği, oluyor.

*

Öte yandan Türkiye'deki batıcı güçler, batıcı ve laik yönetimlerin devam etmesinin garantisini AT'na tam üye olmakla görüyorlar. Ancak hiç kimse bu siyasal ve kültürel bütünleşmenin, insanımıza nasıl bir fatura getireceğinin üzerinde düşünmüyor.

*

Nasıl bir kültürle karşılaşacağız? Çöken, gücünü yitiren bir kültür, bize ne kazandırır?

*

Bu kültürün kaynakları nelerdir? Hangi temeller üzerinde yükselmiştir?

*

Bizim kültürümüzden nerelerde nasıl ayrılıyor? Geçmişte bu kültürle nasıl bir ilişkimiz olmuş?

*

AT olayını sağlıklı bir şekilde değerlendirebilmek için bu soruların cevabını detaylı olarak araştırmak gerekir.

*

Avrupa deyince aklımıza bir kıta gelmez. Avrupa bir kültürün simgesidir. Bir yerde Sezar, Musa ve İsa Peygamber, Aristo ve Sokrat'ın adları bir anlam taşıyor ve saygı görüyorsa,. arada Avrupa vardır. Çünkü Paul Valery'nin dediği gibi: "Birbiri ardından Romalaşan, Hıristiyanlaşan ve düşünce bakımından Eski Yunan'a bağlanan her ırk, her ülke salt Avrupalıdır." T.S. Eliot, Avrupa Kültürünün kaynaklarına, Roma, Yunan ve Hıristiyanlığa ek olarak Museviliği de katmaktadır *. Şimdi AT'na tam üye olmak için çırpınırken, ne kadar farklı kültürlere sahip olduğumuz bir toplulukla bütünleşmeye çalıştığımızın bilincinde durmalıyız. Söz konusu kültür ile farklılıklarımızın üzerinde önemle durmalıyız. Bizim kültürümüz ile Avrupa kültürünün kaynakları çok farklıdır.

*

Bizim tarihimiz, Avrupa ile İslam kültürlerinin bin beş yüz yıllık çatışmasının tarihidir. AT'na tam üye olmak bin beş yüz yıllık tarihi birikimimizin hesabını kapatmaya hiçbir zaman yetmez. Biz AT'na tam üye olarak da Avrupa kültürü ile haspalaşmaktan kurtulamayız.

*

Avrupa kültürü ile er yada geç hesaplaşacağız. Bundan kurtuluş yok. AT'na tam üye olmakla belayı başımızdan atamayız. Biz kararımızı, bu hesaplaşmaya hazır olup, olmadığımıza göre vermek zorundayız.

*

Biz Batı'lı değiliz. Yüzyıllardır Avrupa topraklarında yaşamamıza rağmen Avrupa'lı da değiliz. O zaman, hesabımızı ve çalışmalarımızı bu farklılık üzerinde yoğunlaştırmak zorundayız. Kültürler, farklı kültürlerle karşılaşmaktan güç ve hız kazanırlar. Düşünceler zıtlarının olduğu ortamlarda güç bulurlar.

*

================================================= Türkiye'nin AT'na girişi kesinleşirse; Avrupa ilk kez büyük bir tarihi birikime sahip bir İslam toplumuyla tam boy karşı karşıya gelmiş olacak. Bu gerçekten tarihi bir karşılaşmaya ve hesaplaşmaya yol açabilir. Bu Almanya'daki Türk işçileri olayından farklı. Almanya'ya Türkiye'nin en yoksul kesimlerinden çoğunluğu eğitimden geçmemiş bir kitle gitmiştir. Bu kezse AT ile karşı karşıya gelen, mühendisiyle, doktoruyla, hacısıyla, hocasıyla, işçisiyle, köylüsüyle, dervişiyle, kadını ve erkeğiyle bütün bir İslam toplumudur. Bu kültürel hesaplaşma ve çatışmayı da, beraberinde getirecektir. Şöyle bir görüş var: Bir büyük mütefekkirimiz: Anadolu İslam toplumunun mukavim bir toplum oluşunu ve köklü gelenekler oluşturabilmiş olmasını Anadolu'daki İslam toplumunun, Moğollar gibi, Bizanslılar gibi, yabancı toplumlarla sürekli alış-veriş ve çatışma içersinde olmasına bağlıyor. Bu noktadan bakıldığında toplumların karşılaşmasının muhtemel getirecekleri, hem Avrupa toplumu için, hem toplumumuz için ne olabilir? ================================================= GÜRDOĞAN: Biz Türkiye olarak, daha önce de belirttiğim gibi AT'na tam üye olsak da, olmasak da Batı kültürüyle eninde ya da sonunda mutlaka hesaplaşacağız. Bu hesaplaşma Balkanlardaki müslüman azınlıklarla, Almanya'daki işçilerimizle zaten başlamış durumda. Ve sanıldığı gibi, Müslümanlar bu hesaplaşmada geçen yüzyılda olduğu üzere yenik düşmüş de değiller.

*

Almanya'daki işçilerimiz söz konusu olunca, onlarla ilgili bir gözlemi anlatmak istiyorum. İspanya'da, Ömer Faruk Abdullah anlatmıştı. Şeyh Abdülkadir es-Sufi ile birlikte Almanya'ya gitmiş. Berlin'de mi yoksa, Frankfurt'ta mı, tam hatırlamıyorum, büyük bir salonda Türk işçilerine bir konferans vermiş. Dinleyicilerin çoğu Türk'müş. Büyük bir ilgi ve dikkatle dinlemişler.

*

Konuşma sırasında ve sonrasındaki tavır ve davranışları es-Sufi'yi öylesine etkilemiş ki, Abdullah'a: 'Bu Türkler, İslam'a bütünüyle bir sarılsalar tüm Almanları bir kahvaltıda bitirirler." demiş. Gerçekten biz müslümanlar İslam'ın değerlerine yüz ölçülerine sımsıkı sarılabilsek, Avrupa'nın Doğudaki ülkelerini de bir öğle yemeğinde tüketiriz.

*

Müslümanlar, Avrupalılarla iki defa hesaplaşmanın doruk noktasına ulaşmışlar. Biri Osmanlılarla Viyana'da diğeri, Araplarla Puvatya'da. Avrupa'ya iki ayrı koldan bir hilal gibi sokulan müslümanlar, hilalin iki uçunu birleştirememişler ama bütünüyle de geri çekilip, Avrupa karşısında yok olup gitmemişler. Yok olup gitmemişler çünkü, hesaplaşma kah yenik düşerek, kah üstün gelerek sürüp gitmektedir. Ve kıyamete kadar da devam edecektir.

*

Bizim bu hesaplaşmadan, AT'na girerek, yada girmeyerek kurtulmamız mümkün değildir. Hesaplaşmada önümüzdeki yıllarda yeni doruk noktalar yaşayacağımız kuşkusuzdur. Bir med cezir gibi, müslümanlar İspanya'dan çekilirken, Balkanlardan Avrupa'ya yerleşmeye başlamışlar. Şimdi de Rusya üzerinden Avrupa'ya doğru bir müslüman dalgası geliyor. Aktardığınız görüşe katılıyorum. Güçlü ve ciddi düşmanları olmayan bir kültürün, güçlü savunucularının olması da söz konusu olamaz.

*

Necip Fazıl KISAKÜREK bunu çok açık bir şekilde ifade etmiştir:

*

" Ey düşmanım sen benim ifadem, hızımsın, Gündüz geceye muhtaç bana da sen lazımsım."

*

Nasıl uzun bir süre Amerika'ya Rusya düşmanlık görevi yüklenmişse, bize de Avrupa düşmanlık görevi yüklenecektir. Buradaki düşmanlığı basit anlamda askeri cephedeki iki karşıt güç olarak düşünmüyorum. Cephe global hesaplaşmanın yalnız küçük bir yüzüdür. Esas hesaplaşma, kültürde, sanatta, edebiyatta, sosyal hayatta ve ekonomide olacaktır.

*

Geçmişte, Bizans'ın Osmanlı'ya güç ve dinamizm verdiği gibi, şimdi de Avrupa, tüm Müslüman Ülkeler ile bize büyük bir güç ve dinamizm verebilir. Bu yüzden AT ile ilgili tartışmalarda odak noktası AT'a girip ya da girmeme değil, Avrupa ile öncelikle kültürel alanda büyük bir hesaplaşmaya hazır olup olmamadır. Ve büyük bir hesaplaşmaya hazırlık için neler yapılması gerektiğidir. ============================================== Aslında bizim karşımada kültürel anlamda güçlü bir Avrupa toplumu yok. Londra'da iken hristiyanlık propagandası yapan rahipler "kiliseler bomboş" diye söze başlıyorlardı. Gerçi teknolojik ve ekonomik anlamda güçlü bir Avrupa var karşımızda. Kültürel anlamda ise zayıf ve karşısındakine teslim olma düzeyinde bir Avrupa'dan söz edebilir miyiz? =============================================== GÜRDOĞAN: İbn Haldun'un açıkladığı gibi gücünün doruğuna ulaşmış olanlar, yeni bir umut vermezler. Batı'nın, Batı kültürünün örnek olma dönemi kapanmıştır. Batı sizin de belirttiğiniz gibi kendi insanına bile umut vermemektedir. Batının baş çekmesi, boy göstermesi artık sona ermiştir. Ancak bunu şimdilik gören gözlerin sayısı çok az.

*

Osmanlı'nın çöküşü yüzyıllar sürmüş. Elbette Avrupa'nın kültürel gücünü yitirmesi, bizim Müslüman ülkeler olarak kültürel alanda güçlü olduğumuz anlamına gelmez. Türkiye ve diğer Müslüman ülkeler olarak önümüzde oldukça uzun ve güç bir yol var.

*

Toplumların yada birliklerin değişik alanlardaki güçleri birleşik kaplar gibidir. Bir alanda güçlü ise diğer alanda da güçlüdür. Bir alanda zayıf ise diğer alanda da zayıftır. Eğer Avrupa kültürel alanda bir çöküntüye doğru gidiyorsa, ne kadar iyi görünürse görünsün, eninde sonunda ekonomik alanda da çöküntüye gidecektir.

*

Biz müslümanlar, bizim dışımızdakilerin tersine ekonomiyi tarihimizin hiçbir döneminde belirleyici olarak almadık. Bizim için ekonomi; Allah'ın ipine coşkuyla sarılmanın sonucu, insana bağışlanan bir yan üründür. Amaç değil, amaç için didinmeye karşılık verilmiş bir armağandır. Bu yüzden, AT ile hesaplaşmada, AT'a alternatifleri olgunlaştırmada, gerçek savaş ekonomik alanda değil, kültürel ve sosyal alanda verilecektir. İki alanın silahları oldukça değişiktir. Ve kültürel alandaki silahlara sahip olmadan, tanklara ve uçaklara sahip olmak, savaşta bizi üstün kılmaz.

*

Avrupa'nın kriz içindeki kültürüyle hesaplaşmada, ondan daha zengin, ölüme ve ölümden sonraki hayata hazırlıklı, hayatı bütünüyle ele alan, çok boyutlu bir kültüre ihtiyaç vardır. O da İslam'dır.

*

Bizler müslümanlar olarak İslam'ı bütün boyutlarıyla ortaya koyar ve onun ölçü ve değerlerine sımsıkı sarılabilirsek, kendimizle birlikte Avrupa'yı da kurtarabiliriz. Unutmayalım ki, beş yüz sene önce, Avrupa büyük ölçüde müslümanların egemenliğindeydi. Gırnata'da Elhamra sarayının duvarları baştan başa "Allah dışında galip yoktur." diye yazılı.

*

Gerçekten de Allah dışında güç ve güçlü yoktur. Allah ise kendi ipine bağlananların yanındadır. Hıristiyanlar İspanya'da müslümanların kaldığı kadar kalabilmeleri için yüzyıldan daha fazla zamana ihtiyaçları var. Yüzyıl içinde de ne olup ne olmayacağını şimdiden kestirmek mümkün değildir. ================================================= Peki bize düşen nedir? ================================================= GÜRDOĞAN: Öncelikle ekonomik olmaktan daha çok kültürel bir savaş vermek zorunda olduğumuzun bilincinde olmalıyız. Bunun için de, dünyada neler olup bitiyor, çok yakından izlemeliyiz. Özellikle Müslüman ülkeleri ve kendimizi Batılıların kendi gözlükleriyle yaptığı çalışmalardan değil, müslümanlar olarak kendi bakış açımızdan, kendimizce yapılan araştırmalardan, öğrenmeliyiz. Batı'yı da Doğu'yu da gerçek yönleri ve boyutlarıyla ortaya koymalıyız ki, geçmişte yapılan hatalara tekrar düşmeyelim.

*

Bütün dünyada kültür, politika, ekonomi ve teknik alanda ortaya çıkan gelişmeleri çok yakından izlemeliyiz. Biz müslümanlar olarak açık olmalıyız. Çalışmalarımızı hiçbir zaman milli sınırlara bağlı olarak düşünmemeliyiz. Milli sınırlar içinde kalarak güçlü bir kültür ortaya koymak mümkün değildir. Bu yüzden kültürel çalışmalarımızı en azından Avrupa ölçeğinde düşünmek ve planlamak zorundayız ki, Müslüman ülkeleri yanımızda, bizimle birlikte bulalım. *. Özellikle edebiyat, tarih, felsefe, sosyoloji, politika bilimi gibi alanlarda, çok ciddi ve çok yoğun çalışmalar yapmalıyız. Batılıların bizim hakkımızda yaptığı çalışmaların en az on katını biz kendimiz ve onlar hakkında yapmalıyız.

*

Tüm Müslüman Ülkelerin aydınlarıyla Üniversiteleriyle çevreleriyle işbirliği yapmalıyız. Çalışmalarımızı bizim dışımızdaki kültürlere de açmakta hiç tereddüt etmemeliyiz.

*

Kültürümüzü, sanatımızı, edebiyatımızı ortaya koyarak, balta girmemiş bir ormanda kendimize yol açarcasına sabırla ve sükunetle ilerlemeliyiz.

*

Geçmişe bakış, geleceğe dönük değerlendirmelerimiz, hep İslam'ın ana kaynakları olan Kur'an ve Sünnet'in ışığında ve doğrultusunda olacaktır.

*

Bunun için düşünce halkamızda yer almış tüm müslüman büyükleri tek tek ele alarak her alanda somut, elle tutulur çalışmalar yapmalıyız.

*

Aksi halde AT'na katılsak da, katılmasak da, dünyanın politik, ekonomik ve kültürel platformunda ciddi bir yerimizin olmayacağı kesindir.