=================================================== Bu Ülke Gazetesi Haber Müdürü Celal Baygeldi, Kotku’yu yakından tanıyanların görüşlerini sevenleriyle paylaşmak için aldı. ================================================== Prof.Dr.NAZİF GÜRDOĞAN: ======================== O mükemmel bir gönül yapıcıydı. Ben kendisini 1968 yılının yaz aylarında tanıma mutluluğuna erdim.Hiç unutmadığım şey ise onu görür görmez nasıl etkilendiğimdir. Gördüğümde kalabalık sayılacak bir grup içindeydi. İlk bakışta insana çok çarpıcı gelen yanları vardı. Alışageldiğimiz hocalardan biri değildi. Kolay anlatılmayan çekicilikleri bulunduğu yeri sarardı. Bu yüzden kalabalık içinde hemen seçilirlerdi.
*
Güçlü bir hafızaya sahip olduklarını ikinci defa karşılaştığınızda hemen anlardınız. İslamın hayata geçirilmesi için gerekli tutum ve davranışları, basit formüller halinde verirlerdi. İnsana güven ve huzur veren bir görünümleri vardı. Onun yanındayken içinizde bahar şenliklerinin başladığını, bütün sıkıntıların bu şenlikler içinde kaybolup gittiğini hissederdiniz.
*
Mehmet Zahid Kotku, Anadolu insanının varlıklarını, kültürlerini koruma ve bir araya getirme yolunda büyük rüyalar gören bir aydınlar ordusunun yönlendiricisi ve yol göstericisiydi. Günlük hayat içinde, dış çizgileriyle sıradan insanlar gibi yaşayan, herkesin karşılaştığı sorunlarla karşılaşan, ancak tutum ve davranışlarıyla büyük ruh ve gönül zenginliği sergileyen görülmeyen üniversiteydi.
*
Bugün elli yaşın üzerindeki nesilden, İslamın ölçü ve değerlerine bağlı olanlar; onun engin bilgi ve sevgisinin çevresinde, belirli bir iç zenginlik kazanmış ilk üniversite kuşağındandırlar.
*
Erdem Beyazıt’ın deyişiyle “O mükemmel bir gönül yapıcıydı. Köprüleri atan değil köprüleri kuran kişiydi.” Beraber çalıştığı herkes, düşünce ve inançları ne olursa olsun onunla bağlarını koparmaz, o da elinden geldiğince hepsinin yardımına koşmaya çalışırdı.
*
Kotku İskenderpaşa’da pazar günleri ikindi ila akşam namazları arasında Gümüşhaneli’nin derleyip kitaplaştırdığı Ramuz’dan hadisler okur ve açıklardı. Peygamberlerin yolunu anlama ve sevme bakımından büyük önem taşıyan bu sohbetleri kalabalık bir dinleyici topluluğu İskenderpaşa Camii’sinde hiç kıpırdamadan coşkuyla saatlerce dinlerdi. Ankara’ya gelişlerinde damatları Esat Coşan Hoca’nın evinde kalırlar ve her akşam değişik bir evde sohbet yaparlardı. Sohbetler akşam namazında başlayıp gece geç saatlere kadar devam ederdi. Bu sohbetlere üniversite, iş ve politika çevrelerinden çok sayıda aydın, büyük bir ilgiyle devam ederdi. Sohbetler sırasında herkes birbirini daha yakından tanıyarak karşılıklı gönül bağlarını pekiştirirdi.
*
Hocaefendi sık sık “insanın canını istediği her şeyi yemesi ve giymesi de israftan sayılmıştır.” derdi. Çünkü dünya çıkar sağlamak gösteriş yapmak için bir yarış alanı değildir. Bir şeyi satın alırken, giyerken ve içerken kime ve niçin nasıl hizmet edildiğini bilmek zorunludur. Çoğu zaman insan kendi eliyle kendi can damarını keserde farkına bile varmaz.
*
Gümüş Motor’un kurulmasına öncülük etti. Kotku kendi kültürümüze sahip olmak ve Batının pazarı olmaktan kurtulmak için, temel ihtiyaçlarımızı karşılayacak bir sanayileşmenin, ekonomik ve siyasi bağımsızlığın elde edilmesinde önemli bir güç olduğuna inanıyordu.
*
Üreten el olma sevdalısı Kotku, Türkiye’nin sanayileşme tarihinde çok önemli bir girişim olan Gümüş Motor fabrikasının kurulmasında öncü olmuştur. Erbakan Hoca’nın gerçekleştirdiği bu önemli proje Kotku’nun sohbetlerinde oluştu.
*
Kotku sık sık “insanın canını istediği her şeyi yemesi ve giymesi de israftan sayılmıştır.” derdi. Çünkü dünya çıkar sağlamak gösteriş yapmak için bir yarış alanı değildir. Bir şeyi satın alırken, giyerken ve içerken kime ve niçin nasıl hizmet edildiğini bilmek zorunludur. Çoğu zaman insan kendi eliyle kendi can damarını keserde farkına bile varmaz.
*
Dünyadaki bütün kırizler israftan kaynaklanır.İsrafta iyilik,iyilikte israf yoktur. Geleceğin dünyasını üretmediklerini tüketmeyenler inşa edecektir. ALİ RIZA TEMEL: =============== ‘Bir çok yeniliğin öncüsüydü’ Ben kendisini 1965’de ilk defa gördüm. İstanbul seyahatimiz vardı. İskenderpaşa’ya yolumuz düştü. 1967’de imam hatipten mezun olunca Turgutlu’da vaizlik yapmaya başladım. Hocaefendiyi ben şahsen 1965 yılında gördüm ama görmeden önce elimde olan yararlandığım bir kitap vardı. Bu Tezkiretü’l Evliya’idi. Bu kitabın tercümesini M.Z.K. yapıyordu. Elbette ben bu MZK’nin Mehmet Zahid Kotku olduğunu bilmiyordum. Ben o kitaptan vaazlarımda sürekli istifade ettim. Meğer MZK Mehmet Zahid Kotku’imiş. Yani Hocaefendiyi daha evvel gıyaben tanıyormuşuz.
*
1976 yılında Haseki Eğitim Merkezi’ne ilk başladığımızda tevafuk Necati Coşan Amcamız vardı. Hocaefendinin dünürü. Esad Coşan Hocaefendi’nin babası. Aynı apartmanda komşu olduk Necati Amcayla. Şimdi biz o apartmanda olmamız sebebiyle İskenderpaşa ile de tanışmış olduk. Ben vaiz olduğum için bizi tanıyan kişilerde vardı. Hocaefendi’ye beni ‘bu vaizdir, istifade edilir’ diye tanıttılar. Ben Mehmet Zahid Kotku Hocaefendi’nin müsadesiyle İskenderpaşa Camii’nde kandil geceleri vaaz etmeye başladım. Hatta bazı vaazlarımızın ardından kendi memnuniyetini de bizzat ifade etmiştir. Hatta kitaplarında da bu mevcuttur. Hocaefendi’yi 1976 yılından itibaren tam manasıyla tanımaya başladık.O zamanlar İskenderpaşa Camii İstanbul’un kalbiydi. Yani Ersin Nazif Gürdoğan’ın tabiriyle burası “Görünmeyen Üniversiteydi.”.
*
İstanbul’un bütün entellektüelleri burada toplanırdı. Bu hem bir tanışmaya vesile olur hem de orası bir okul gibi insanları yetiştirirdi. Hocaefendi Allah rahmet eylesin bir Osmanlı beyfendisiydi. Şekliyle,tebessümüyle müstesna bir insandı. Hocaefendi o dönemde derdi olan her kesimden insanın sığınabileceği bir limandı.
*
Amerika’dan bir turist gelmiş. Hocaefendi merhumu duymuş görüşmek istiyor. Evet görüşecek ama alt yapı yok. Hocaefendi ona baktı gördü. Bunu bizim Hacı Muzaffer’e götürün dedi. Muzaffer Ozak biraz daha özgürlükçüydü. Onunla biraz görüşsün diye buyurdu. Bu bir kademedir. Tarikatlarda çeşitlilik vardır. Bu bir zenginliktir.
*
Vefatından üç sene önce rahatsızlanmaya başladı. O dönemde pazar sohbetlerini genellikle bendeniz yapardım. Vefat ettiği sene hacca gitmişti. Hacca gitmeden evvel yaptığı konuşma ise bir veda konuşması gibiydi. Hacdan döndükten kısa bir süre sonra 1980 13 Kasım’da vefat etti. Son sözlerinden birisi ise “İş yok dervişlikte şeyhte iş Allah’ın rızasını kazanmata” idi.
*
Tabi Hocaefendi bir okuldur. Dönemine ve sonraki dönemlere iz bırakan bir insandır. Birçok camii imamı vardır ama herkes de ciddi manada imam sayılmaz. Hatta hiç unutmam ben Brüksel’de bulunurken Dünya İslam Birliği Rabıta Genel Sekreteri gelmişti.
*
Oradaki görevlilere hocalara konuşma yaparken bir misal verdi. İstanbul’a uğramış Hocaefendi’yi görmüş. Size bir hoca örneği vereyim. Hoca nasıl olur? İskenderpaşa’daki Mehmet Efendi gibi olur. Çünkü cemaati var. Yani söz geçirebildiği önderlik yapabildiği insanlar var. Prof.Dr.CEVAT AKŞİT: ==================== ‘Hocaefendi herkesi hoşgörüyle dinlerdi’ İstanbul’a ilk geldiğim sene gurbetten bir çocuğum. Sirkeci’de bir hemşerimizin yanına gittik. Fırında işçi olarak çalışıyorum. 15 gün un çuvallarının arasında yattım. İlkokula beni kayıt ettiren öğretmenim İstanbul’a nakil olmuş. O öğretmenimi buldum. İmam Hatip okuluna götürdü beni. Müdür almam dedi. Şimdi köye de geri dönemiyorum. Sokaklarda bir süre gezindim durdum. Sonra müdür yardımcısı müdürden gizlice beni kayıt ettirdi okula.
*
Bir ay sonra İsmail Karaçam beni müezzin oraya yanına aldı. Caminin evine aldı. Orada emekli binbaşı vardı. Ethem Binbaşı. Ethem Binbaşı Hocaefendi’ye gidip gelirmiş sürekli. 1956 sonunda Ethem Binbaşı götürdü beni Zahid Kotku Hocaefendi’ye. Zeyrek Yokuşu başında Ümmü Gülsüm Camii’ne. İmamdı Hocaefendi o zaman.
*
İstanbul’da Fatih Müftülüğü’nde müezzinlik imtahanı açıldı. O imtahanda bana Fatih Camii geldi. Müftü rahmetli Kamil Küçük çağardı beni yanına. Oğlum dedi senin hakkın yendi Zeyrek’te yokuşun başında bir mescit var dedi. Orası yıkılacak ama yıkılıncaya kadar orada kal hem orada güzel bir hoca var dedi. Ben biliyordum orada kimin olduğunu. Bu defa yalnız ve müezzin olarak gittim. Namazdan sonra elini öptüm. Tuttu elimi ve “sağda solda dolaşıp durma, seni bana emanet ettiler.” dedi.
*
Benim babam yoktu. Onun da oğlu yoktu. Beni evlat edindi. Müezzinliğin ötesinde. Yemem, içmem, çamaşırlarım her şeyimi karşıladı. Bende onların pazar işlerini görüyorum, misafirlere hizmet ediyorum. Hocaefendi’nin çok misafiri olurdu. Ben onun misafirsiz sofraya oturduğunu zannetmiyorum. Akşama kadar gelen gidenle meşguldü. Ailesiyle ancak gece görüşebiliyordu. Ben de okula gidiyordum, okuldan sonra hemen camiye geliyordum. Hocaefendi hattatdı. Beni yazı dersine başlattı. İki sene müezzin olarak Hocaefendi’yle kaldım.
*
Tasavvufa bakışı Yanında bulunan insanların aldıkları notları incelediğimizde onun bu konudaki görüşlerini çok net görebiliriz. Tasavvufla ilgili bilgilerinde yer aldığı bu notlarda mürşit, şeyh nasıl olmalı sorusunu önce şeriat alimi olacak şeklinde yanıtlıyor. Şeriat alimi olmak yetmez güzellikler o kişide huy haline gelmelidir. Tasavvuf ilme dayalıdır.
*
Hocaefendi’nin sistemi bu. Yanlız Hocaefendi’nin değil, bozulmamış tarikatlarda hep bu şekildedir. Önce şer’i ilimlerin uygulanması gelir. Şeriat bütün mümin olanların yapması gereken kuralların bütünüdür. İşte sünnet kısmı tarikattır, tasavvuftur.
*
Hocaefendi “Biz Avrupalılara neden paramızı veriyoruz? Neden motoru, otobüsü biz yapmıyoruz?” derdi. Ben hukuk okuyordum. Bana bir kere neden ilahiyata gitmedin demedi. Her sahada İslama hizmet bilincindeydi çünkü. Kendisi de teknik okulda okumuştu zaten. Hocaefendi’nin cemaati hep okumuş insanlardı. Bu halktan kimse yoktu demek değil. Doçentler, hakimler, komutanlar gelirdi. Bir de hamal vardı. İbrahim Efendi doçentin yanına otururdu. Cemaat kaynaşmıştı. Kibir, gurur yoktu. Dedikodu asla meclislerde yapılmazdı. Dini konular konuşulurdu. Yada memleket meseleleri konuşulurdu.
*
Hiçbir cemaatin aleyhine konuştuğunu görmedim. Hatta aleyhinde konuşulduğunda dahi birşey demezdi. Ben sormuştum “Efendim bu kişinin sözlerine sizin cevabınızı soruyorlar ne dersiniz?” diye. “Sorma, bende söylemiyem.” diye cevap verdi bana. Cemaatte bunun üzerine Hocaefendiyi taklit ediyordu.
*
Prof.Dr.SABAHATTİN ZAİM: ========================= ’Daima güler yüzlü ve şefkatliydi’ Abdülaziz Bekkine Hazretleri vefat etti, yerine Bursa’dan Mehmet Zahid Kotku Hazretlerine intikal etmiş oldu. Sonra da mekan olarak Zeyrek’ten İskender Paşa Camiine geçildi. Osman Çataklı tarafından camiye bir de meşruta yapıldı. Türkiye’nin çeşitli meseleleri orada masaya yatırılır, bu meseleler müdavimler arasında tartışılırdı. İstanbul ve Ankara’nın çeşitli kalburüstü, inançlı, münevverleri, hocaları ve inanmış iş adamları orada olduğu gibi üniversite hocaları da oradaydı.
*
Prof. Dr. Nazif Gürdoğan buraya “gönmeyen üniversite” adını vermiştir. Hocaefendi hayatım beni en fazla etkileyen insan olmuştur. Daima güler yüzlü şefkatli ve hoş sohbetti. Çocuklara karşı son derece müşfik ve mültefitti. Nitekim birgün oğlu Abdülhalim’i sünnet vesilesiyle oraya götürmüş, çocuk da elini öpmek için Hocaefendi’nin yanına gitmişti. O sırada cemaatten biri gelenlere şeker ikram ediyordu. Tam Abdülhalim’e şeker vereceği sırada Hocaefendi adamı durdurmuş yanına kadar giderek çocuğa şekeri bizzat kendisi ikram etmişti. Çocuklara olan alaka ve şefkati bu kadar belirgindi. Mehmet Zahid Kotku Hazretleri 1897’de Bursa’da doğmuştur.
*
6 Kasım 1980 yılında birlikte olduğumuz son haccından İstanbul’a döndü. Dönüşünden bir hafta sonra 13 Kasım 1980’de (5 Muharrem 1401) Perşembe günü dualar, Yasinler,tesbih ve tehliller arasında ahirete irtihal eyledi.
*
Profesör olmak üzere 1964’te Almanya’ya gitmiştim. Ben oradayken Hocaefendi Necmettin Bey’le beraber Almanya’ya geldi. Patent alma görüşmeleri için Hatz Motor Fabrikası’nı ziyaret etmek üzere randevu aldık. Skoda’nın kalitesi iyi olmadığı için bir Alman firması tercih edilmişti.
*
Hatz motorları dünyaca meşhurdu. Grafting’de oturuyordum. Beraberce arabayla Münih’e doğru yola çıktık. Benim niyetim bir Woksvagen alıp Türkiye’ye öyle dönmekti. Yeni terfi ettiğim için gelir durumum buna müsaitti. Hocaefendi’yle birlikte arabada seyir halindeyken yanımızdan Mercedes marka bir otomobil geçti.
*
Aramızda hiçbir konuşma geçmediği halde Hocaefendi arabayı görünce birden “Güzel bir araba… İnşallah sen de böyle bir Mercedes’cik alırsın.” diye temennide bulundu. Gel zaman git zaman Woksvagen’dan vazgeçtim, Onun yerine bir Mercedes almaya karar verdim. 1964’te memleketime dönerken almış olduğum o otomobili de yanımda getirdim.
*
Hocaefendinin her vefat yıl dönümünde bu hatıramı dile getirir “Mercedes otomobilimi bana Hocaefendi aldırdı.” diye anlatırdım. O otomobil hala durur. Hayatımda aldığım ilk ve tek arabadır. Başka bir araba almadım. Zaten uzun bir süreden beri araba kullanmıyorum.