Prof. Dr. Nazif Gürdoğan Yazar, Akademisyen

Temmuz 2017

45 yazı

1 Temmuz 2017, 11:09

DÜNYADA HUKUKSUZ DEVLET DEVLETSİZ HUKUK OLMAZ

================================================ Hukuk gelenekleri sağlam olmayan devletlerin, yönetim gelenekleri güçlü olmaz. Hukuk toplumun, toplum yönetimin güç kaynağıdır. Hukukun olmadığı toplumlarda, uyumsuzluk ve düzensizlik vardır. Uyumun yerine uyumsuzluğun, düzenin yerine düzensizliğin geçtiği bir toplumda, kurum ve kuruluşlar hiçbir alanda başarılı çalışmalar yapamaz. Toplumların üstünlükleri, hukuklarının kusursuzluklarına dayanır. Hukuku kusursuz olan bir toplumun, her kurum ve kuruluşu kusursuz olur.

*

Her zaman bilginin üzerinde bir bilgi vardır. Yönetimlerin başarısı, bilginin üzerindeki bilgiyi bilmelerine dayanır. Allah''ın bilgisi, bütün bilgilerin üstündedir. Bütün insanlığın bilgisi, Allah''ın bilgisine düşülmüş bir dipnottur. Bütün kitaplar, kutsal kitapların insanlığa yön gösteren ilkelerini açıklamak için yazılmıştır. Çünkü, dünyanın ağaçları kalem, denizleri mürekkep olsa, kutsal kitapların açıklanmasına yetmez. Onlar kıyısız bir denize benzerler.

*

Hukuk ve yönetimin ana kaynağı kutsal kitaplardır. Kur''an''da kesinlikle yapılması ve kaçınılması gereken eylemlerle hoş görülen ve görülmeyen davranışlar belirlenmiştir. Ancak bu eylem ve davranışların sayısı oldukça sınırlıdır. Belirlenen ana çerçeve içinde, insana sayısız eylem ve davranış için, her konuda büyük bir serbest alan bırakılmıştır. Toplumun bütün kesimlerinin üretim güçlerinin büyütülmesi, yönetimlerin yapılması gereken eylemlerle, kaçınılması gereken eylemlere özen göstermelerine bağlıdır.

*

İslam dünyasının hukuk ve yönetim anlayışının oluşmasında “Hanefi Okulu”nun kurucusu Büyük İmam Ebu Hanife''nin vazgeçilmez bir yeri vardır. O kurduğu “Akademi” ile İslam hukuk ve yönetiminin temellerini atmıştır.Muhammed Hamidullah, Kemal Kuşçu''nun çevirdiği, Sadettin Acar'ın sadeleştirdiği “İmam-ı Azam ve Eseri” isimli kitabında, Ebu Hanife''nin hukuk ve yönetimi düzenlemek amacıyla oluşturduğu, hocaları öğrenci, öğrencileri hoca olan “Akademi”yi ana özellikleriyle anlatır.

*

Bir toplumda hukuk ve yönetim, hayatın bütün boyutlarıyla ilgili olduğu için, sağlam temellere dayanmak zorundadır. Bunun için, Ebu Hanife, ünlü akademisini, eğitimlerini tamamlayan bin öğrencisi arasından seçtiği kırk iyi yetişmiş öğrencisiyle oluşturmuştur. Onlar kırk farklı görüş olmadan, bir doğru görüşün ortaya çıkmayacağını düşünmüşlerdir. O kırk kişi, doğruyu aramada ve doğruyu bulmada, sabahlara kadar tartışabilecek bilgi ve birikime sahip, kırk kişidir.

*

İslam''ın Çin''den İspanya''ya kadar çok geniş bir coğrafyada, büyük bir dirençle karşılaşmadan hızla yayılması, sağlam bir hukuk ve tutarlı bir yönetim anlayışından kaynaklanır. Onlar, gittikleri her ülkenin Kur''an ve Hadis''e aykırı olmayan geleneklerini kabul etmede ve onları hukuk ve yönetimlerinin bir parçası haline getirmede, çok açık ve çok kararlı davranmışlardır.

*

Allah''a dayanan bir hukuk ve yönetimi, hiçbir güç doğruyu aramaktan alıkoyamaz.

*

Doğruyu aramayan bir hukuk, yanlışın savunucusu olur.

*

Hukuk doğruyu aramaktır doğru yanlışla açıklannmaz.

*

Yanlışa dayanan hiçbir kurum uzun ömürlü olmaz.

*

Hukuk ve yönetimde doğrunun vatanı olmaz.

1 Temmuz 2017, 17:00

HİÇ EFELENME AVRUPALI RÖNESANSIN ENDÜLÜSLÜ

Bu yazı daha önce 29.04.2017 tarihinde de yayımlanmıştı.

================================================ Müslümanların İspanya ve Orta Asya’ya ulaşmalarıyla, büyük bir canlılık kazanan ekonomik, siyasal ve kültürel hayat, mezhep savaşlarıyla yakılıp yıkılan, Avrupa ülkelerine de yansıdı. Orta Asya’nın büyük bilginleri Hint ve Yunan kültürünü İslam kültürünün ışığında özümseyerek, fizikten kimyaya kadar sosyal, sağlık ve teknik bilimlerin her alanında, özgünlüğünü hiç yitirmeyen, eşsiz eserler ortaya koydular ve bilim dünyasının kutup yıldızları oldular.

*

Bilim tarihçisi Fuat Sezgin’in ayrıntılı olarak ortaya koyduğu gibi: Orta Çağ Müslümanları, kendilerinden önceki bilimleri geliştirdiler, yeni bilimler kurdular ve bugün Batı dünyasında geliştirilen pek çok bilimin de temellerini attılar. Günümüzde dünyanın bilimsel alandaki başarısı: Müslümanların öncülüklerini yaptıkları, temel eserlerini verdikleri bilimlerin geliştirilmesi, zenginleştirilmesi ve yeni boyutlar kazandırılmasına dayanır. Bilimsel gelişme kesintisiz bir süreçtir.

*

İbni Sina,İbn Rüşd,İbn Arabi, Biruni,Farabi ve İbn Haldun bilim dünyasının parlaklıklarını hiç yitirmeyen kutup yıldızlarıdır. Aynı dönemde Orta Asya’da yaşayan üç büyük bilgin ve düşünür, felsefe, tıp, astronomi ve matematik alanlarında verdikleri eserlerle, dünya bilim tarihinde kendilerine vazgeçilmez bir yer açtılar. Dünya düşünce tarihinde Farabi’nin adı, Aristo’dan önce anılır. Farabi Batı dünyasını aydınlatan, “Muallimi Sani” olarak ünlenen, ilk Türk ve Müslüman düşünürdür.

*

Aydın Sayılı ve Seyit Hüseyin Nasr’ın doktora hocası, Harvard’ın bilim tarihçisi George Sarton aşılmamış “Bilim Tarihi” kitabında bilimsel gelişmeleri, her biri elli yıl süren dönemlere ayırır ve her dönemi ismini veren, bir düşünürle açıklar. Dünya bilim tarihinde Yunanlı bilginler “450 ve 300” arasında üç dönem, Avrupalılar “1100 ve 1200” arasında iki dönem, Müslümanlar “750 ve 1100” ile “1200 ve 1350” yılları arasında beş ve üç dönemlik yer tutarlar. Dünyadaki bilimsel gelişmelerin lokomotifi Yunanlı bilginler değil, Müslüman bilginlerdir.

*

İslam’ın doğuşunun üzerinden bir yüzyıl bile geçmeden, Müslümanların Çin Denizi’nden Atlantik Okyanusu’na kadar uzanan mucizevi açılmaları olmasaydı, bilinen Avrupa başka bir Avrupa olacaktı. Yunanlı bilginlerin çalışmaları, çok dar bir coğrafyada kalırken, Müslüman bilginlerin çalışmaları, çok geniş bir coğrafyaya yayıldı. Ticaretin özendirildiği, üreten el olmanın erdem kabul edildiği, Müslüman toplumlardaki bilimsel canlılık, ekonomik ve sosyal yapıda da köklü dönüşümlere yol açtı.

*

Orta Çağ Müslümanlardan daha çok Hristiyanlar için karanlık çağdır. Orta Çağ’da Avrupa şehirleri yoksullukla boğuşurken, Şam, Bağdat, Kurtuba, Buhara ve Semerkant, her alanda altın dönemlerini yaşıyorlardı. “Roma gölü” olan Akdeniz, “Müslüman gölü”ne dönüştü.

*

Batı düşüncesinin temellerini Yunanlı bilginlerden önce Müslüman bilginler attı. Müslümanlar için “Muallimi Sani” olan Farabi, Hristiyanlar için “Muallimi Evvel”dir.

*

Avrupalılar Rönesans’larını Yunanlılardan değil, Müslümanlardan ödünç aldıklarıyla gerçekleştirdiler.

*

Avrupa Rönesans’ında İslam’ın payı Yunan, Roma ve Hristiyanlık'tan geri kalmaz.

*

Avrupa’da Rönesans adına ne varsa, hepsi İslam’dan borç alındı.

*

Önüne bak Avrupalı izlediğin öncülerin hepsi Endülüs'e gelen Ortadoğulu.

*

Endülüslü bilgin ve bilgeler olmasaydı,Avrupa Rönesansı olmazdı.

*

Ortadoğulular Avrupalılara ödünç verdikleri bilgi ve bilgelikleri geri isteseler,elinizde yalnızca atom bombanız kalırdı.

1 Temmuz 2017, 22:49

BARIŞTA DAĞLARDAN AŞILIR SAVAŞTA OVADA ŞAŞILIR

================================================ Devlet yönetiminde erdem, ülkeler arasındaki üretim yarışını, savaş ekonomisinden, ticaretin aracılığıyla, barış ekonomisine, dönüştürmesine bilmektedir. Tarihin her döneminde, barış isteyenler, savaş isteyenlerden daha güçlü olmuşlardır. Tarih boyunca gözlendiği gibi, insanlığın en güzel eserleri,savaş dönemlerinde cephelerde değil,barış dönemlerinde şehirlerinde verilmiştir.

*

Cemil Oktay,"Modern Toplumlarda Savaş ve Barış" Başlıklı kitabında, Kant''tan Hegel''e İbn Haldun''dan Marks''a kadar önemli düşünürrlerde, savaş ve barış kavramlarına yüklenen anlamları ve kazandırılan açılımları ele alıyor. Oktay, Tevfik Fikret''in " Milletim nev-i beşerdir, vatanın ruy-i zemin" dizesini hatırlatarak, insanlığı yeni ufuklara taşıyacak, küresel barışın stratejilerine tartışıyor.Savaşta kan,barışta ter dökülür.

*

Oktay, Tarihçi Herodot''un "Hiç kimse savaşı barışa tercih edecek kadar deli değildir, savaşta babalar oğullarını defnederler, barışta ise oğullar babalarını defnederler" değerlendirmesini aktararak, günümüzde, gençlerin bulunduğu cepheyle yaşlıların bulunduğu cephe gerisinin de savaşın yıkıcı etkileriyle karşı karşıya olduğunu vurguluyor. Sanayi ve bilgi toplumlarının geliştirdiği silahlar, savaşın yıkıcı etkilerini, cephelerden şehirlere taşıdılar.

*

Düzleşen dünyada bütün ülkelerin karşı karşıya oldukları ana sorun, savaş ekonomisinden önce barış ekonomisine küresel boyutlar kazandırmaktır.Artık Clausewitz''in çatışma üstüne geliştirdiği "topyekun savaş " stratejileri değil, Kant''ın geliştirdiği " sürekli barış" stratejileri önemlidir. Bir ülkenin kendini silahlandırmasıyla, rakibini silahlandırması arasında bir fark yoktur.Amerika'nın elindeki bir silah kısa zaman sonra Rusya'nın elinde olur.

*

"Kanunların Ruhu" kitabında Montesquieu, tüccar toplumların barışa savaştan daha yaktın olduklarının üzerinde önemle durur. Çünkü, ticaretin olduğu yerde savaş olmaz. Birbirleriyle alışveriş yapan ülkeler, birbiriyle savaşmazlar. Ticaretin doğasında çatışma değil, uzlaşma vardır, pazarlık vardır ve karşılıklı güven vardır. Ticaret savaştan önce, barışta yeni boyutlar kazanır.

*

Bütün ülkeler, savaş ekonomisinden barış ekonomisine geçmek ve birbirleri arasındaki ekonomik ilişkilere geliştirmek zorundadırlar. Rusya ile Amerika arasındaki silahlanma yarışında olduğu gibi, bir ülke kendisi nükleer silahlara sahip olmaya çalışırken, farkında olmadan karşısındaki ülkeyi de nükleer silah sahibi yapar. Bu yüzden, ülkeler cephelerde değil pazarlarda yarışmalıdırlar.

*

Dünyaya kesintisiz barışı, üniforma değil forma giyenler getirir.

*

Dünyada forma barışın, üniforma savaşın simgesidir.

*

Barış isteyenler, savaş isteyenlerden üstündür.

*

Dünya neyi arıyorsa, onu bulur.

*

Savaş arayan savaş bulur.

*

Barış arayan barış bulur.

2 Temmuz 2017, 09:29

TÜRKLERİN BÜYÜK TÜRKİSTAN'I YENİ DÜNYA MERKEZİDİR

================================================ Büyük Türkistan Avrasya'nın olduğu kadar dünyanın da odak noktasıdır. Çünkü kültürlerin harman olduğu bu coğrafya, Rus, Çin ve Hint toplumlarının düğüm noktasıdır. Avrasya ekseninde İstanbul dışında Semerkant, Almatı ve Kaşgar üçgeni kadar stratejik öneme sahip başka bir coğrafya yoktur. Bu yüzden, Osmanlı toprakları gibi Turan ülkesi de yapay sınırlarla bölünmüştür.

*

Haritalarda Büyük Türkistan'ın yerinde Doğu Türkistan, Kazakistan, Özbekistan, Türkmenistan, Kırgızistan, Tacikistan ve Kuzey Afganistan olmak üzere yedi ülke görülür. Ancak Doğu Türkistan, 1949'da kurulan Çin Halk Cumhuriyeti tarafından işgal edilmiştir. Doğu Türkistan'daki bugünkü "Sinkiang Uygur Özerk Yönetim"i işgalden altı yıl sonra kurulmuştur.

*

Türkiyeye masa tenisi diplomasisiyle başlayan gelişmeler sonucu, Batı ülkeleriyle birlikte 1970 yılında Çin'i tanımıştır. Çin'le Türkiye'nin diplomatik bağları çok yeni olsa da, üç bin yıllık bir tarihi geçmişi vardır. Uzaydan görülen tek insan yapısı olarak bilinen binlerce kilometrelik "Çin Seddi"nin Türkler'e karşı yapıldığı herkes tarafından bilinir.

*

Geçmişte Çinliler'e kendilerini savunmak için büyük duvarlar yaptıran Türkler, şimdi Doğu Türkistan'daki Uygurlar'ın temel hak ve özgürlüklerini gündeme getirmelidir. Asya'nın kalbindeki Anadolu'nun sorunlarını uluslararası platformlara taşıyarak, bütün dünyadaki Türkler'in kültürel haklarını savunması Türkiye'ye düşmektedir.

*

Asya ve Avrupa'yı yakından tanıyan Mehmet Öğütçü, "Geleceğimiz Asya'da mı" isimli kitabında, Avrasya ekseninde Türkiye'nin önüne çıkan tehdit ve fırsatları ele alıyor. Avrasya'nın yükselen yıldızı Türkiye'dir.Türkiye Asya ile Avrupa arasında köprü ülke değil,merkez ülkedir.Türkiye Asya'nın en Doğusunda Avrupa'nın en Batısındadır.Hem bir Avrupa hem de bir Asya ülkesidir.

*

Türkiye'nin gücü, Asya'nın en Batı'sı, Avrupa'nın da en Doğu'su olmasında gizlidir. Türkiye ve Türk Cumhuriyetleri, Avrupa'yı bütünüyle çekildiği Asya'ya açacak ana ülkedir. Türkiye'nin Avrupa'daki ağırlığı kendinden önce, temsil ettiği Türk ve İslam dünyasından kaynaklanıyor. Doğu Türkistan'ın ise, ayrı bir yeri ve önemi vardır. Çünkü "Uygur Özerk Bölgesi", geleceğin süper gücü Çin'in içinde, ancak ondan ayrı bir güç odağıdır.

*

Taşkent'ten Semerkant'a giderken, Doğu Türkistan'ı diğer Türk Cumhuriyetlerinden Tienşan dağlarının ayırdığı görülür. Bir yanda Kaşgar bir yanda Semerkant vardır. Doğu Türkistan zengin petrol ve doğalgaz kaynaklarıyla yalnızca Çin'in değil bütün Asya'nın California'sıdır.

*

Çin ve Doğu Türkistan arasındaki çatışma 1757'den beri devam etmektedir. Sultan Abdülhamit 1866'da kurulan bağımsız devlete el uzatmış ve onları yalnız bırakmamıştır.

*

Turan dünyasında Doğu Türkistan Anadolu, Anadolu Doğu Türkistan'dır.

*

Doğu'dan Batı'ya akan büyük Türk ırmağı Doğu Türkistan'dan doğar.

*

Asya'nın Avrupa'ya yürüyüşü Doğu Türkistan'dan başlayacaktır.

*

Yirmi birinci yüzyılın yeni güç merkezi Amerika değil Çin'dir.

*

Asya'da yeri olmayan bir Türkiye'nin Amerika'da yeri olmaz.

*

Dicle ve Fırat gibi Ceyhun ve Seyhun da Türk nehirleridir.

*

Maturidi,Buhari,Biruni,Türkistan'ın batmayan güneşleridir.

*

Buhara Türk dünyasının yeni medeniyet merkezidir.

*

Güneş Buhara'dan doğacaktır.

*

Işık Doğu'dan gelir.

4 Temmuz 2017, 11:57

BÜYÜK SAVAŞ YÜZYILINDA BİR OLMAYAN DÜNYA YOK OLUR

================================================== Tarihsel süreçte toplumlar bulundukları yerde kalmazlar konumlarını sürekli değiştirirler. Toplumların yapı değiştirmeleri, olumlu yönde büyümeye dönük olduğu gibi, olumsuz yönde küçülmeye dönük de olabilir. Tabiattaki doğal olayların uymak zorunda olduğu doğal yasalar varsa, toplumda da insanların uymaları gereken toplumsal yasalar vardır. Toplumsal yasaların kısa dönemden daha çok uzun dönemde geçerliliklerini hiç aksatmadan korudukları açıkça gözlenir. * * * Toplumsal yasaların işlerlik kazanabilmesi, insanların tek tek bilinçlenip, yeri ve zamanı gelince, hep birlikte hareket edebilmelerine bağlıdır. Zamanı gelmiş bir dönüşümü, nasıl hiç kimse durduramazsa, zamanı gelmemiş bir dönüşümü de hiç kimse başlatamaz. Toplumsal olaylar karşısında kişisel tepkilerin etkisi çok sınırlıdır. Çünkü toplumsal yasalar, kişilerden önce kitle hareketleri ve toplum davranışları için geçerlidir. * * * Toplumların dönüştürücü gücü, adil bir yönetimin güvencesi olan devletten kaynaklanır. Toprak için su nasıl bir görev yüklenirse, toplum için de, devlet aynı görevi yüklenir. Suların toprakların verimliliğini artırdıkları gibi, adil yönetimleriyle devletler de, toplumların üretici güçlerini büyütürler. Bunun için, Anadolu insanının kültüründe, adil yönetimin güvencesi devlete ve devlet yönetiminde “adalet dairesi”ne büyük önem verilir. * * * Tarihin her döneminde, adil yönetimler toplumların en büyük hazineleri olmuşlardır. Eğer Anadolu insanı, adaleti her türlü başarı ve huzurun kaynağı olarak görmeseydi, Anadolu''dan üç kıtaya açılarak, İstanbul''u dünyanın en önemli kültür merkezlerinden biri haline getiremezdi. Çünkü, adil yönetimin olduğu toplumda huzur, huzurun olduğu toplumda da bolluk vardır. Toplumların dönüşümünde huzur dairesi, adalet dairesiyle bütünleşir. * * * Dünyanın neresinde olursa olsun, barış ve huzur her ülkede büyük servet birikmesine yol açar. Zenginlik ise, tarih her döneminde hem gurur kaynağı, hem de savaş sebebi olmuştur. Zenginlikleriyle kibirlenen toplumlar, dünyanın kaynaklarını paylaşmak için, birbirleriyle savaşmışlardır. Savaşlar geçmişte toplumları yoksul düşürdükleri gibi, gelecekte de toplumların yoksulluğunun ana kaynağı olacaklardır. Tarih boyunca, her savaş, her toplumda bir nükleer silah etkisi yapmıştır. * * * Tarihin her döneminde toplumların yüz yıllar içinde oluşturdukları huzur daireleri, savaşlarla parçalanmıştır. Savaşlar toplumların korkularını artırmakla kalmazlar, bütün varlıklarını da alıp götürürler. Bütün insanlığın huzurunu savşalar tehdit etmektedir. Savaşların birbirlerini izlediği bir dünya da hiçbir ülkenin huzurlu olması mümkün değildir. Einstein''nin dediği gibi: “Dünya ya bir olacaktır ya da yok olacaktır.” * * * Dünyanın geleceği, insanlığın huzur ve güvenliği için, bütün ülkelerde savaşın şahinleri değil, barışın güvercinleri desteklenmelidir. Adil yönetilen her ülke, herkesin vatanıdır. Yeryüzü bütün insanlığa vatan kılınmıştır, önemli olan, kimin yönettiği değil, nasıl yönettiğidir. * * * Huzur dairesinin güvenliğinden herkes sorumludur. * * * Adil yönetilmek başta gelen insan hakkıdır.

*

Adalet her alanda başarının güvencesidir.

*

Uzun ömürlü devletler adil devletlerdir.

5 Temmuz 2017, 23:28

SAVAŞ YÜZYILI BİLGİYE BARIŞ YÜZYILI BİLGELİĞE DAYANIR

================================================== İnsanlığın dört bin yıllık birikimine dayanan kültürün, iki ana boyutu vardır. İnsanla yaşıt kültürün bir boyutunu savaş, bir boyutunu da barış oluşturmaktadır. Habil ve Kabil''den bu yana, dünyada Ademoğulları savaşmaktadır. Dünyada savaşsız bir yüzyıl yoktur. Savaşların tarihi, insanlığın tarihi olmuştur. Bu yüzden, Yirmi birinci yüzyılda da, savaşlar birbirini izlemekte, uluslararası kuruluşlar, savaşları önleyememektedir.

*

Yirmibirinci yüzyılın en büyük ve en önemli sorunu, sürekli savaş ortamından çıkıp, kesintisiz barış ortamına geçmektir. Geçiş sürecinin sancısız olabilmesi için, bütün ülkelere önemli görevler ve büyük sorumluluklar düşmektedir. Dünyanın neresinde olursa olsun, her ülke savaşları önleme yolunda, yorulma bilmez bir çalışma, ortaya koymak zorundadır. Yeni yüzyılda her ülkenin misyonu, barışı özendirmek, savaşları önlemek olmalıdır.

*

M.Cevat Yıldırım, “AB''de Federalist Yaklaşımın Bütünleşme Perspektifine Etkisi ve Türkiye Tartışması” başlıklı çalışmasında, Immanuel Kant''ın 1795''de yayınlanan “Daimi Barış” isimli felsefi denemesinin, AB''nin temelini oluşturduğunu vurgular. Clausewitz''in “Savaş kültürü”ne karşı Kant''ın “Barış Kültürü” yalnızca Avrupa bütünleşmesinin değil, Amerika, Asya ve Afrika ülkeleri arasındaki bütünleşmenin de ana kaynağı olmalıdır.

*

İnsanlığın geleceğinin güvencesi, sürekli savaş değil, sürekli barıştır. Gelecekteki savaşların önüne geçmek için, savaş kültüründen önce barış kültürüne, yeni açılımlar ve yeni boyutlar kazandırılmalıdır. Tarihin her döneminde barış kültürünü anlatmak, savaş kültürünü anlatmaktan çok daha güç olmuştur. Ülkelere barışı sevdirmek, savaşı sevdirmekten daha zor gelmiştir. Bunun için, dünyada savaş yüzyılları barış yüzyıllarından daha uzundur.

*

Barıştan uzaklaşanlar, hayattan uzaklaşırlar. Barışta gençler yaşlıların, savaşta yaşlılar gençlerin ölümlerini görür. Savaşta bir gencin ölümü, bütün insanlığın ölümüdür. Tabiatta savaş değil, barış vardır. Hayata savaştan önce, barış egemen olmalıdır. Bir hayatı yok eden, bütün hayatı yok eder. Bir hayatı kurtaran, bütün hayatı kurtarır. Hayatın anlamını kavrayan insan, barışın gücünü kavrar. Sürekli barışın güvencesi insandır.

*

“Vurana elsiz” ve “sövene dilsiz” olmayı öneren, barışın evrensel simgesi, Yunus''a benzetilerek söylenirse, “barış barış bilmektir” ve “barış insanı bilmektir”. Dünyada insanı bilmeyenler, barışmaktan daha çok savaşmayı bilirler. İnsanı bilmeyenlerin, yönetici oldukları bir dünyada savaşların sonu gelmez.

*

İnsanlar gökyüzünden yeryüzüne savaşmaktan daha çok barışmak için gönderilmişlerdir. Kesintisiz barış zor, sürekli savaş kolaydır. Savaş küçük, barış büyük eylemdir.

*

İnsanlara sevgiyle silahlanmış bir gönül, savaş yapmak için değil, barış yapmak için verilmiştir. İnsanı aramayanlar, barışı bulamazlar.

*

Barış büyük, savaş küçük insanın işidir.

*

Savaş bilgi, barış bilgelik ister.

6 Temmuz 2017, 00:38

İLK ADIM DERGİSİNDE M.SELÇUK ÖZDOĞAN'IN "GÖRÜNMEYEN ÜNİVERSİTE" KİTABIMIZLA İLGİLİ YAZISI

================================================= Ersin Nazif GÜRDOĞAN, Görünmeyen Üniversite kitabında genel olarak tasavvuf, tasavvufun temsilcilerini, özel olarak ise Mehmed Zahid KOTKU'yu anlatmaktadır. Kitabın ilk bölümlerinde İslam Tarihi içerisinde görünmeyen üniversitelerle ilgili bilgiler veriliyor. Daha sonra yazar,Erbakan'dan Özal'a kadar Türkiye'yi dönüştüren öncülerin halkalandığı eşsiz "GÖRÜNMEYEN ÜNİVERSİTE'yi tanıtıyor.

*

Hocaefendi’yle tanışması, Hocaefendi’nin hayatı, çevresine etkileri bölümleri bizleri karşılıyor. Kitabımızın son bölümünde de tüketim ekonomisinin sinsi planları, günümüzdeki uygulamaları, bizlerin alacağı tedbirler yer alıyor.

*

Sonda söyleyeceğimi başta söylemem gerekirse aylardır elimin altında olan çok kıymetli bir kitabı geç okumanın pişmanlığı içerisindeyim. Bizler tüketim çarklarının içerisinde ezilip gidiyoruz. Birçoğumuz belki o çarktan hiç çıkamıyor.

*

Gün geçtikçe de tüketim sisteminin içerisinde yerimizi iyice sabitliyoruz. Tüketimi sele benzetirsek bizler de selin üzerindeki malzemeler gibiyiz. İşte bu kitap bir nebze olsun bu olumsuz gidişata bir dur diyor. “Tüketim çılgınlığının önüne bulunca dağıtan, bulamayınca şükreden insan geçer” diyor yazarımız.

*

Yazarımız kitabın farklı bölümlerinde de şunları hatırlatıyor bizlere; Ruh ve gönül zenginliğini dünyevi zenginlikten daha hızlı büyüterek, iç dünyanın güç ve kaynaklarını harekete geçirmeliyiz.

*

Bizler şunu hiçbir zaman aklımızdan çıkarmamalıyız: “Kim ki, Allah dışında geçici güçlere bağlanıyorsa, er ya da geç büyük bir boşluğa düşecektir.”

*

"Görünmeyen dünyanın kapılarının anahtarları peygamberlerdedir. Kapıları açmanın sırrı, görünmeyen üniversitelerde öğrenilir. Aklın üstünde, ancak aklın dışında olmayan dünyanın perdeleri görünmeyen üniversitelerde açılır."

*

"Onlar iç dünyaları zenginleştirmenin yolunu açarken, dış dünyayı da aydınlatırlar. Onların sayılarının azalması, iç dünyayla birlikte dış dünyayı da yoksullaştırır."

*

"İç dünyasının derinliklerine dalmasını bilmeyen, dış dünyanın zenginliklerini de değerlendiremez. Rasyonel üretimle gelen zenginlik, irrasyonel tüketimle yok olur gider."

*

Modern insanın tapınakları haline gelen alışveriş merkezleriyle ilişkimizi tekrar gözden geçirmeliyiz.

*

"Kendimize suni ihtiyaçlar üretmeyelim.Varlığa sevinmeden, yokluğa yerinmeden yaşayalım."

*

"Yalın yaşamak en büyük zenginliktir."

*

"Yalınlık derinliktir."

7 Temmuz 2017, 00:02

Çarşılarda ihtiyaçlar,alışveriş merkezlerinde istekler karşılanır

Çarşılarda ihtiyaçlar,alışveriş merkezlerinde istekler karşılanır. İhtiyaçlar sınırlı istekler sınırsızdır.İhtiyaçlar karınları istekler gözleri doyurmaya yarar.İnsanların karınları doyar gözleri doymaz. Anadolu'da denildiği gibi:"Gözün karnı yoktur."Gözleri yalnızca toprak doyurur.

7 Temmuz 2017, 00:28

Savaşta avuçlanan altın toprak,barışta avuçlanan toprak altın olur

Savaşta avuçlanan altın toprak,barışta avuçlanan toprak altın olur. Barışın mimarları dünyanın haramlarından olduğu kadar helallerinden de geçmesini bilenlerin arasından çıkacaktır.Savaşta yollara kan barışta yollara gül dökülür.İç savaş bir ülkenin başına gelebilecek en büyük felakettir.İç savaşta dost düşman birbirine karışır.Düşman nerede,düşman kim kimse bilmez,herkes birer canavar kesilir.

8 Temmuz 2017, 17:52

TÜRKİYE BATI DÜNYASI GİBİ ÜRETMESİNİ ÖĞRENMELİDİR

================================================== Cumhuriyet tarihi boyunca, ekonomik, siyasal ve kültürel alandaki başarıyı, “Avrupalılar gibi üretme”de değil, “Avrupalılar gibi tüketme”de arayan Türkiye, büyük bir üretim güçsüzlüğüne düştü. Türkiye''deki bütün devlet kurum ve kuruluşları Avrupa ülkelerinin tüketim biçimlerini benimsemede çok başarılı oldular. Ancak, onların hiç biri, Avrupaların üretim biçimini benimseyerek, onlar gibi, üretmesini öğrenemedi.

*

Kamu kurum ve kuruluşlarının, Almanya üretimi pahalı arabalara sahip olması, Türkiye''nin pahalı arabalar üreten işletmelere sahip olması anlamına gelmiyor. Aynı şekilde, devlette çalışan her devlet görevlisi, Avrupalılar gibi giyiniyor. Avrupalılar gibi giyinmeleri, onların Avrupalılar gibi, üretmelerinin güvencesi olmuyor. Her alanda açıkça gözlendiği gibi, tüketmede Avrupalılara benzemek çok kolay, üretmede onlara benzemek ise çok zordur.

*

Tüketici olmak için, hiçbir bilgi ve birikime ihtiyaç yoktur. Üretici olmak ise, büyük bir birikim ve bilgi gerektirir. Bir binayı yıkmak ne kadar kolaysa, bir ürünü tüketmek de o kadar kolaydır. Bir binayı yapmak ne kadar zorsa, bir ürünü üretmek de o kadar zordur. Son yıllarda açıkça görüldüğü gibi, Türkiye''nin tüketen değil, üreten ülke olması çok güç değildir. Bunun için, Türkiye''nin tek parti döneminde oluşan misyonunun değişmesi gerekir.

*

Türkiye''nin eski misyonu, ikibinli yılların başında yaşanan ekonomik ve siyasal krizlerle büyük ölçüde değişti. Kültürdeki değişim ekonomiye, ekonomideki değişim politikaya yansıdı. Artık Türk toplumu, tüketen bir misyona değil, üreten bir misyona sahip. Türk ve İslam dünyasının sağlıklı bir mozaiği olan Anadolu, bütün Türkiye''yi tüketen bir ülke olmaktan çıkararak, üreten bir ülke haline getirmiştir. Anadolu''nun kültür ve ekonomideki ağırlığı, son seçimlerle politikaya da yansımıştır.

*

Anadolu insanının misyonu, Türkiye''yi Avrupalılar gibi tüketen bir ülke değil, Avrupalılar gibi üreten bir ülke yapmaktır. Üretimde Avrupalılarla doğru, tüketimde ise, Avrupalılarla ters orantılı bir yarışa giren Anadolu insanı Türkiye''yi ithalatçı bir ülke olmaktan kurtarmış, ihracatçı bir ülke haline getirmiştir. Türkiye''nin ekonomisinde köklü dönüşümlere yol açan Anadolu insanı, politikasında da köklü dönüşümlere yol açmıştır. Türkiye tek parti döneminin Türkiye''si değildir.

*

Türkiye''nin yönetiminde Anadolu insanı, en yukarıdan en aşağıya kadar devlet piramidinin bütün kademelerinde temsil edilmektedir.

*

Türk toplumunun kültür, ekonomi ve politikasının merkezinde, Anadolu insanı ve onun yüzyılların içinde oluşan değerleri vardır.

*

Anadolu insanı, Türkiye''nin tek parti döneminde baskıyla belirlenen misyonunu, çok partili dönemde yeniden belirledi.

*

Türk toplumu,Anadolu kültürüne yabancılaşmadan ekonomisini güçlendirmek istiyor.

*

Yeni misyon: Sekülerleşmeden çağdaşlaşmaktır.

*

Çağdaşlaşmak demek sekülerleşmek değildir.

*

Ülkeler sürekli yenilenerek çağdaşlaşırlar.

9 Temmuz 2017, 10:05

Mehmet Kamil Berse'nin yönetiminde "Dersaadet Platformu"

Mehmet Kamil Berse'nin yönetiminde "Dersaadet Platformu" arkadaşlıkları kardeşliğe dönüştüren kültürel çalışmaları ve "ŞEHİR ve KÜLTÜR" dergisiyle,Bahçesaray'dan Kazan'a kadar kadar bütün Türk Dünyasına el uzatan adına yakışır bir sivil toplum kuruluşu oldu.Sevenlerinin destek ve katkılarıyla bir "VAKIF" olmak için yorulma bilmez bir gayretle çalışıyor.Avukat dostumuz Mehmet Cangir sözleşmeyi hazırlıyor. Bütün "DERSAADET DOSTLARI"na duyurulur. "ÇOK TEŞEKKÜRLER FACEBOOK EKİBİ"

9 Temmuz 2017, 21:36

BÜTÜN DÜNYA DUVARSIZ KAPISIZ AÇIK BİR ÜNİVERSİTEDİR

================================================== Üniversiteler bütün insanlığın bilim ve sanat birikiminin araştırıldığı, sorgulandığı, geliştirildiği, öğretildiği ve uygulama alanına aktarılma çalışmalarının yapıldığı kurumlardır. Dünyanın her yerinde üniversiteler, bir yandan ülkelerinin bilimsel ve teknolojik birikimine yeni boyutlar kazandırmaya, bir yandan da, hayatı kolaylaştırmaya çalıştıkları için, bütün ülkelerde el üstünde tutulurlar.

*

Üniversiteler, dünyanın bilgi ve bilgelik birikimine katkıda bulunmaya çalışırken, bütün boyutlarıyla hayatı kolaylaştırmanın yollarını ve yöntemlerini de bulmak zorundadırlar. Üniversiteler birbirine bağlı bu iki ana sorumluluğu yerine getirdikleri ölçüde güçlü ve başarılı olurlar. Dünyanın hangi ülkesinde olursa olsun, her üniversitenin gelecekteki başarısı, kapılarını toplumun bütün kesimlerine, sonuna kadar açmasına bağlıdır.

*

Üniversiteler örtüsüz ve çatısız dünyanın olduğu kadar sınırları içinde yer aldıkları ülkenin de doğal bir kurumu olmalıdırlar. Bilginin, sermayenin, teknolojinin vatanının olmadığı bir dünyada üniversitelerin de vatanı olmaz. Bir üniversitenin vatanı, değerleriyle birlikte ülkelerin düşünce ve eylem dünyasına katkıda bulunan, bütün dünyayla iletişim ve etkileşim içinde olan, dünyayı vizesiz dolaşan hocaları ve öğrencileridir. Onlar için vatan bütün dünyadır.

*

Üniversiteler, dünya ölçeğinde yardımlaşma ve dayanışma içinde oldukları, kurum ve kuruluşların büyüklüğüyle orantılı olarak gelişir. Bu yüzden, dünyanın en güçlü, teknoloji geliştirme ve yenilik yapma merkezlerinden olan MIT, kapılarını bütün ülkelere açmış ve yüzyılların ürünü bilimsel ve teknolojik birikimini, dünyayla paylaşmaktadır. MIT bilgi ve bilgeliğin paylaşılmakla azalmayacağının bilincindedir.

*

Üniversiteler insanlığın bilgi ve bilgelik birikimine katkıda bulunabilmelerinin yolu, Fizik ve Metafizik dünyayı, bütünlük ve süreklilik içinde ele almaktan geçer. Fizik dünyanın yasaları, canlıların dünyası Biyoloji''nin yasalarıyla çatışmaz. Aynı şeklide, Biyoloji''nin yasaları da, sosyal bilimlerin yasalarıyla savaşmaz. Her alanın kendine özgü yasalarının olması bütündeki uyum ve düzenini, hiçbir zaman altüst etmez.

*

Müslümanların İspanya''daki eğitim kurumlarından büyük ölçüde yararlanan ve dünyanın önde gelen eğitim kurumlarından olan Oxford Üniversitesi, kendisine yol gösterici olarak, “Tanrı Benim Işığımdır” ilkesini seçmiştir. Sezai Karakoç''un vurguladığı gibi: “Varoluş Tanrı''yla başlar.” Allah Metafizik ve Fizik dünyanın nuru ve varoluşun kaynağıdır.

*

Dünyanın bilgi ve bilgelik birikimine katkıda bulunmak isteyen her üniversite, varoluşun hiyerarşisine saygı göstermelidir.

*

Hiyerarşide Fizik, Biyoloji'den sonra gelir. Cansız dünya, canlı dünya için vardır.

*

Üniversitelerin ülkelerinden önce ilkeleri vardır.

*

Üniversite evrensel olmayı bilmektir.

11 Temmuz 2017, 00:11

MEDYA KURUM VE KURULUŞLARI DÜNYAYA TUTULAN AYNADIR

======================================================== Çalışma alanı ne olursa olsun, bütün kurum ve kuruluşlar uzun ömürlü olabilmek için, katı bir merkezi yapıdan, hem ulusal hem de uluslararası ölçekte geniş alana yayılmış esnek yapılara geçmek zorundalar. Globalleşmenin büyük bir hız ve yoğunluk kazandığı yeni dünyada, üretilen ürün ve hizmetlerin en hızlı ve en güvenli bir biçimde alıcıya ulaştırılması, her işletmenin ana sorunudur.

*

Ulaşım ve iletişim sorunu, her kurum ve kuruluş gibi, medya işletmelerinin de sorunlarının başında gelir. Misyonu iletişim yoluyla etkileşim sağlamak olan meyda kuruluşlarının başarısı, yöneticileri, çalışanları, yazarları, oldukça geniş bir coğrafyaya yayılmış temsilcileri ve okuyucularıyla global bir aile gibi örgütlenmesine bağlıdır. Global ailenin genişliği ne kadar büyükse, başarısı ve gücü de o kadar büyük olur.

*

Medya kurum ve kuruluşları, ulusal ve uluslararası yazar ve okuyucularıyla birbirine sosyal ağlarla bağlanmış geniş ve güçlü bir aile oluşturular.Aile içinde iletişim,yardımlaşma,etkileşim ve dayanışma doruk noktasındadır.Medyanın etkinliği,okuyucularıyla bütünleşmesinden kaynaklanmaktadır.

*

İnsanların elindeki en etkili gücün oyu ve parası olduğu, çoğulcu demokrasi ve pazar ekonomilerinde, medya kurum ve kuruluşları ekonomik, siyasal ve kültürel hayatın odak noktasına yerleşmiştir. Bilgi toplumlarında bütün kuruluşların gücü, büyük ağlarla birbirine bağlanan, şeffaf yapılarından kaynaklanır. Her toplumda da şeffaflığın en büyük ve en önemli güvencesi, medya kuruluşlarıdır.

*

Ekonomik, siyasal ve kültürel hayatın bütün boyutlarında şeffaflığın güvencesi haber yapan değil, haber veren medyadır. Medyanın ana misyonu, verdiği düzenli haberler ve yaptığı yorumlarla iyilik ve güzellikleri büyütmek ve kötülük ve çirkinlikleri de önlemektir. Medya ana misyonunu yitirirse, ekonomik ve siyasal krizlerin kaynağı haline gelir.

*

Medya ulusal ve uluslararası alanda olup bitenleri haber verirken, doğrularla birlikte yanlışları da göstermek zorundadır. Yanlışları gözler önüne sermeyen medya, doğruları anlatmakta güçlük çeker.

*

Medyanın görev ve sorumluluğu, ulusal ve uluslararası ölçekte gerçekleşen olguların olumlu ve olumsuz boyutlarıyla, okuyucularına en kısa yoldan, en güvenli bir biçimde ulaştırmaktır.

*

Dünyada aydınların görevleriyle medyanın görevi örtüşmektedir. Olaylardan yola çıkarak, olup biteni yorumlamada aydınların görüş ve yorumlarıyla,medya güven kazanır.

*

İyilikleri özendirmenin ve kötülükleri de önlemenin sürükleyici gücü medyadır. Bu yanıyla medya dünyaya tutulmuş bir aynadır.

*

Medya yönetenler ile yönetilenler arasında başka kuruluşlar tarafından yerine getirilmesi mümkün olmayan bir görev yüklenir.

*

Bütün dünyada herkesin gözü medyadadır. Medyası sağlıklı olan bir ülkenin, bütün kurum ve kuruluşları sağlıklı olur.

*

Medya bütün dünyadaki gelişmeleri yansıtan büyük bir aynadır.

*

Medyanın görevi haber yapmak değil haber vermektir.

11 Temmuz 2017, 10:06

DÜNYA HER ŞEYDİR DİYENLER DÜNYA İÇİN HER ŞEYİ YAPAR

================================================== Yirminci yüzyılda kutsal kültür düşmanlığı doruk noktasına ulaştı. Kökten sekülerlik, dalga dalga bütün dünyaya yayıldı. Kutsal kültürün değerlerine karşı, seküler kültürün değerleri kutsallaştırıldı. Kutsal değerler, ekonomik, siyasal ve kültürel hayatın dışına sürüldü. Kutsal kültürden arındırılan seküler kültür, Tanrı''yı öldürdü. Kutsal kültür, bütün dünyada çözüm değil, sorun kaynağı olarak görüldü.

*

Kutsal kültürün denetiminden çıkan seküler insan, tokgözlülük yerine açgözlülüğü büyüttü. Açgözlülüğün körüklediği tüketim yarışı içinde, dünyanın bütün zenginlikleri yağmalandı. Tanrı''yı öldüren seküler insanı, dizginleyecek hiçbir güç kalmadı. Kutsal değerlerden bağımsızlığını ilan edenler, seküler kültürün tutsağı oldu. Çözüm üretmesi beklenen seküler kültür, tam tersine sorun üretti, kriz üretti.

*

Kutsal değerleri bırakıp, seküler değerleri benimseye zorlanan insanlık, sudan çıkarılmış bir balık gibi, hayat kaynağını yitirmiştir. Bütün dünya, nehirlerin denizi araması gibi, yitirdiği Cennet''i aramaktadır. Seküler kültürün öncüleri, Cennet varsa, onu yok etmeli, diyor. Onlara göre, Cennet toplumların afyonudur. Kutsal kültürün öncüleri ise, dünyayı Cennet''e çevirmeden, yitirilen Cennet bulunamaz, demektedir.

*

Kutsal kültürle bağlarını koparan seküler kültürün, iki yüz yıllık temelleri sarsılmaktadır. Dünya bir yeryüzü Cenneti''ne dönüştürülemediği gibi, ekonomik krizlerle de birbirini izlemektedir. Yitirilen Cennet ile bağlarını koparanlar, aç kurtlar gibi, birbirlerini yemeye başlar. Onların elinde insan, insanın dostu değil, insan insanın düşmanı olur. Ekonomi ve politikada insanlar birbirlerini yok ederek ayakta kalmaya çalışır.

*

“Cennet yoksa, herşey mübahtır”, diyen seküler kültürün elinde, dünya bir Cennet''ten daha çok bir Cehennem''e dönüştü. Çünkü kutsal değerlerden bağımsız bir ekonomi olmadığı gibi, bir politika da olmaz. Kutsal değerlerle bağlarını koparmış bir ekonomi ve politikanın, krizlerden kurtulması mümkün değildir.

*

Ekonomi ve politikanın tek ve değişmez belirleyicisi kabul edilen seküler kültür, bütün dünyada öldü. Rusya''nın seküler kültürü gibi, Amerika''nın seküler kültürü de çöktü.

*

Bütün dünyada seküler kültürün güneşi battı. Kutsal kültürün güneşi ise, batmaz. Dünya kutsal kültürde yeniden yapılanma dönemine girdi.

*

Bütün dünya, Marx''ı değil, Weber''i yeniden yorumlayarak, yeni bir yol haritası hazırlamak zorundadır.

*

Dünyada kutsal kültür durur, seküler kültür geçer.

*

Güzel olanlar kutsaldır, kutsal olanlar güzeldir.

*

Kültürü güzel olanın, ekonomisi güzel olur.

*

Güzellik her şeyin üstesinden gelir.

*

Güzelliği aşan güç yoktur.

11 Temmuz 2017, 10:06

DÜNYA HER ŞEYDİR DİYENLER DÜNYA İÇİN HER ŞEYİ YAPAR

==================================================== Yirminci yüzyılda kutsal kültür düşmanlığı doruk noktasına ulaştı. Kökten sekülerlik, dalga dalga bütün dünyaya yayıldı. Kutsal kültürün değerlerine karşı, seküler kültürün değerleri kutsallaştırıldı. Kutsal değerler, ekonomik, siyasal ve kültürel hayatın dışına sürüldü. Kutsal kültürden arındırılan seküler kültür, Tanrı''yı öldürdü. Kutsal kültür, bütün dünyada çözüm değil, sorun kaynağı olarak görüldü.

*

Kutsal kültürün denetiminden çıkan seküler insan, tokgözlülük yerine açgözlülüğü büyüttü. Açgözlülüğün körüklediği tüketim yarışı içinde, dünyanın bütün zenginlikleri yağmalandı. Tanrı''yı öldüren seküler insanı, dizginleyecek hiçbir güç kalmadı. Kutsal değerlerden bağımsızlığını ilan edenler, seküler kültürün tutsağı oldu. Çözüm üretmesi beklenen seküler kültür, tam tersine sorun üretti, kriz üretti.

*

Kutsal değerleri bırakıp, seküler değerleri benimseye zorlanan insanlık, sudan çıkarılmış bir balık gibi, hayat kaynağını yitirmiştir. Bütün dünya, nehirlerin denizi araması gibi, yitirdiği Cennet''i aramaktadır. Seküler kültürün öncüleri, Cennet varsa, onu yok etmeli, diyor. Onlara göre, Cennet toplumların afyonudur. Kutsal kültürün öncüleri ise, dünyayı Cennet''e çevirmeden, yitirilen Cennet bulunamaz, demektedir.

*

Kutsal kültürle bağlarını koparan seküler kültürün, iki yüz yıllık temelleri sarsılmaktadır. Dünya bir yeryüzü Cenneti''ne dönüştürülemediği gibi, ekonomik krizlerle de birbirini izlemektedir. Yitirilen Cennet ile bağlarını koparanlar, aç kurtlar gibi, birbirlerini yemeye başlar. Onların elinde insan, insanın dostu değil, insan insanın düşmanı olur. Ekonomi ve politikada insanlar birbirlerini yok ederek ayakta kalmaya çalışır.

*

“Cennet yoksa, herşey mübahtır”, diyen seküler kültürün elinde, dünya bir Cennet''ten daha çok bir Cehennem''e dönüştü. Çünkü kutsal değerlerden bağımsız bir ekonomi olmadığı gibi, bir politika da olmaz. Kutsal değerlerle bağlarını koparmış bir ekonomi ve politikanın, krizlerden kurtulması mümkün değildir.

*

Ekonomi ve politikanın tek ve değişmez belirleyicisi kabul edilen seküler kültür, bütün dünyada öldü. Rusya''nın seküler kültürü gibi, Amerika''nın seküler kültürü de çöktü.

*

Bütün dünyada seküler kültürün güneşi battı. Kutsal kültürün güneşi ise, batmaz. Dünya kutsal kültürde yeniden yapılanma dönemine girdi.

*

Bütün dünya, Marx''ı değil, Weber''i yeniden yorumlayarak, yeni bir yol haritası hazırlamak zorundadır.

*

Dünyada kutsal kültür durur, seküler kültür geçer.

*

Güzel olanlar kutsaldır, kutsal olanlar güzeldir.

*

Kültürü güzel olanın, ekonomisi güzel olur.

*

Güzellik her şeyin üstesinden gelir.

*

Güzelliği aşan güç yoktur.

12 Temmuz 2017, 20:37

DARBELERE KARŞI DEMOKRASİYİ SAVUNMAK GÖREVDİR

================================================= Arnold Toynbee tarih ve medeniyete bakışını "Her zaman bir ayağım şimdiki zamanda, öbür ayağım da geçmiş zamanda durdum" diyerek anlatır. Amerika'ya yapılan saldırının Doğu ve Batı üzerinde doğuracağı etkilerini tahmin edebilmek için dünyanın tarihine bütün olarak bakmak gerekir.Amerika'nın Irak'ı işgal etmesi,Ortadoğu'yu kan gölüne çevirmekle kalmadı,İslam dünyasındaki demokratik haraketlere büyük darbe vurmuştur.

*

Kültürlerin geçmişini sağlıklı bir biçimde değerlendirmeden, bütün dünyayı nasıl bir gelecek beklediğini tahmin etmek mümkün değildir. Çünkü ülkeler gibi, medeniyetler de yalnızca bugünde yaşamaz. Geçmişi hatırlamadan, geleceğe ümitle bakılamaz. Sınırların önemini yitirdiği bir dünyada kültürler, glokalleşmezlerse, yoksulluktan kurtulamazlar. İçine kapanan medeniyet yıkılır.

*

Batı dünyası, özellikle Asya ve Afrika ülkelerinin hammadde kaynaklarının Batı'ya akışını güvence altına alabilmek için, söz konusu ülkelerdeki demokratik hareketleri desteklemedi. Ayrıca Batılılar özellikle Müslüman ülkelerde dayatmacıların iktidar olmaları için ellerinden geleni geri koymadılar.

*

Cezayir, Tunus, Mısır, Pakistan, Endonezya ve Türkiye'de dayatmacıların ve demokrasi karşıtı yönetimlerin güçlenmesi, toplumun önemli bir kesimini siyaset dışına çıkmaya zorladı. Amerika başta olmak üzere Avrupalı'ların bütün Müslümanları "terörist" olarak göstermeye çalışmaları, İslam ülkelerindeki demokratik gelişmelerin önündeki en büyük engel oldu.

*

İslam ülkelerinde demokratik yoldan yönetime katılmanın tek yolu olan "Siyasal İslam"ın tehdit olarak görülmesi, başta İran ve Cezayir olmak üzere, Müslüman toplumlarda terörü ateşledi. Böylece demokratik hareketler gerilerken, şiddet ve baskı hareketleri hız ve yoğunluk kazandı. Asya ve Afrika ülkelerinde şiddet örgütleri ve darbeciler siyasi partilerin yerine geçti.

*

Terör çeteleri İsrail'deki devlet terörünü kayıtsız ve şartsız bir biçimde destekleyen Amerika'yı, kendi evinde dehşet verici bir biçimde vurdu. Amerika'nın vurulmasıyla yalnızca Avrupa değil, bütün dünya büyük bir Filistin'e dönüştü. Bütün ülkelerde şiddet örgütleri önemli bir güç ve etkinlik kazandı. Başta İsrail olmak üzere birçok ülkede "teröre karşı terör" devlet politikası haline geldi.

*

Terörle savaşabilmek için, bütün ülkelerde dayatmacılığın değil, demokratik örgütlenmelerin desteklenmesi gerekir. Amerika ve Avrupa terörle savaşmak istiyorsa, açık ve seçik bir biçimde, Türkiye'de ve bütün İslam dünyasında darbecileri yanında değil, demokratik hareketlerin yanında yer almalıdır. Artık hiçbir ülkede demokrasi karşıtı yönetimler desteklenmemelidir. Aksi halde terör eylemleri bütün dünyayı bir kanser gibi sarar.

*

Terörle savaş yeni bir savaştır. Yeni savaş eski yöntemlerle olmaz. Artık Cezayir, Irak, İran, Libya,Suriye,Yemen ve Filistin model olamaz.

*

Glokalleşen dünyada bütün işgallere son verilmeli ve Keşmir, Afganistan, Çeçenistan, Filistin ve Doğu Türkistan'da, herkes kendi yönetimini kendisi seçmelidir.

*

Demokrasinin olmadığı ülkelerde dayatma, dayatmanın olduğu yerde de baskı ve şiddet vardır.

*

Dünyanın neresinde olursa olsun, her ülke darbecilerin değil, demokrasiyi savunanların yanında yer almalıdır.

*

Amerika darbecileri destekleyerek,kendi demokrasisine en büyük kötülüğü yapmaktadır.

*

Darbe demek kan demektir,gözyaşı demektir,hukuksuzluk demektir.

*

Amerika ve Avrupa demokrasinin dünyadaki en büyük iki düşmanıdır.

*

İslam dünyasında demokrasisinin kaynağı Atina değil Medine olacaktır.

*

Türkiye İslam dünyasında demokrasinin en büyük savunucusu olmuştur.

*

Türkiye'de çoğunluk hiçbir zaman yanlışta birleşmemiştir.

*

Anadolu'da sağduyu için yol her zaman bir olmuştur.

*

Türk toplumu ortak akılda birleşmesini bilmiştir.

13 Temmuz 2017, 21:24

GERÇEK İHTİYAÇLAR KARIN YAPAY İHTİYAÇLAR GÖZ DOYURUR

====================================================== Amerika'nın Silikon Vadisi'nden Çin'in Dalian'ına kadar, dünyanın değişik merkezlerinde yapılan araştırmalarla, bilgi ekonomisi yeni boyutlar kazanıyor. İletişim teknolojisindeki her gelişme, insanların yapay ihtiyaçların peşinden koşması için, dünya ölçeğinde büyük bir yarış alanı açıyor. Yapay ihtiyaçlar dünyanın sınırlı kaynaklarını sınırsızca tüketerek, gösteriş tüketiminde, sonu gelmez doyumsuzluk fırtınaları estiriyor.

*

İnsanların akıllarını karıştıran, gözlerini kamaştıran ve hayatı yapaylaştıran, teknolojik araçlara gerçekten ihtiyaç olup olmadığı, bütün dünyada sorgulanıyor. Dünyanın bir yanında, yapay ihtiyaçlar öne çıktıkça, başka bir yanında da, gerçek ihtiyaçların karşılanması imkansızlaşıyor. Dünyada milyarlarca insan, yoksulluk sınırının altında yaşıyor ve açlık çekiyor. Yapay ürün tutkusu, gerçek ürün kıtlığına dönüşüyor.

*

Yapay ihtiyaçların gerçekten yapay oldukları ve hayatı yapaylaştırdıkları, bütün insanlığa anlatılırsa, yapay ihtiyaçları karşılamaya odaklanan bilim ve teknoloji, gerçek ihtiyaçların karşılanmasına odaklanmak zorunda kalır. Böylesine köklü bir politika değişikliğinin sonucu, dünyanın sınırlı kaynakları, sınırsız yapay ihtiyaçların değil, sınırlı gerçek ihtiyaçların karşılaması yolunda değerlendirilir.

*

Yaşanabilir, bütün ülkelerinde, gerçek ihtiyaçların karşılandığı bir dünya inşa etmek için, insanların tok gözlülüğü, yeni açılımlarla zenginleştirilmelidir. Hayat bir yüzünü kültürün, bir yüzünü de ekonominin oluşturduğu, iki yüzü de değerli bir ipek kumaşa benzer. Kumaşın değeri gibi, hayatın değeri de iki yüze birlikte önem verilmesinden kaynaklanır. Birinin iç, birinin dış dünyaya dönük olması, bütün değerini etkilemez.

*

Kültürün değerleriyle kuşatılan ekonomi alanında, insanlardan kaynaklanan sorunlar, insanlarla çözülür. Dünyanın can alıcı sorunu: İnsanları, hayatı paylaştıran, yapay ürünlerin çekim alanın dışına çıkarmaktır. Hayatın iç yüzünü oluşturan kültüre, dış yüzünü oluşturan kültüre, dış yüzünü oluşturan ekonomiden daha çok değer verilmelidir. Kültürün değerleri ekonominin sınırlarını belirler.

*

Gerçek ihtiyaçlar, yapay ihtiyaçların burnuna halka takıp peşlerinden sürüklenmezse, seküler dünyanın akıllı bilgisayarları, bütün insanlığın gözlerini kamaştırır. Tabiatta yapaylık yok, doğallık vardır. Kültür ve ekonomik tabiattan uzaklaşırsa, hayattan da uzaklaşır.

*

Kültür için iyi olan ekonomi içinde iyidir. Kültürün “Görünen El"i olmazsa ekonominin “Görünmeyen El"i işlevini yerine getiremez.

*

İnsanlığın özlediği gelecek, ekonominin “Serbest Pazarı" ile değil, kültürün “Etik Pazarı" ile inşa edilir.

*

Ekonominin pozitif entropisi kültürün negatif entropisiyle durdurulur.

*

Ekonomi her şeydir diyenler ekonomi için her şeyi yaparlar.

14 Temmuz 2017, 09:48

Eğitim derinliğini yitirirse,dünya kültürel,ekonomik,siyasal ve ekolojik

Eğitim derinliğini yitirirse,dünya kültürel,ekonomik,siyasal ve ekolojik dengesini yitirir.Savaş ve barış,sevgi ve nefret,iyilik ve kötülük,aydınlık ve karanlık arasındaki uyum ve düzen altüst olur,terazide olumsuzluklar ağır basmaya başlar.Olumsuzlukların olumlulukları aştığı bir toplumda, her alanda krizler krizleri izler.Eğitim insanlara olumlulukları çoğaltmak, olumsuzlukları azaltmak bilgi ve bilgeliği kazandırmaktır,yeri,zamanı ve yaşı yoktur,beşikten mezara kadar devam eden kesintisiz bir süreçtir.

14 Temmuz 2017, 23:35

DARBE YIL DÖNÜMÜNDE YENİ PARADİGMA ARAYIŞLARI

================================================= İster yerel, ister küresel düzeyde bakılsın, ülkelerin siyasal sınırlarla birbirinden ayrıldığı, dünyanın sonuna gelindi. Hava alanları ülkeler, çarşılar markalar, akıllı telefonlar insanlar arasındaki duvarları ortadan kaldırdı. Duvarsız dünyanın, yeni sınır kapıları hava alanlarıdır. Hava alanları bütün ülkeleri bir ülkeye, bir ülkeyi bütün ülkelere dönüştürdü. Duvarsız dünyada: “Her ülke bin ülkedir, bin ülke bir ülkedir.”

*

Bin ülkenin bir ülkeye, bir ülkenin bin ülkeye dönüştüğü yeni dünyada, havayolu şirketleri yeni kervanlar, hava alanları da yeni kervansaraylardır. Yeni kervanların, yeni kervansarayların yeni dünyasını, eski paradigmalarla anlamak ve anlatmak mümkün değildir. Thomas Kuhn'un “Bilimsel Devrimlerin Yapısı” kitabında ele aldığı bağlamda; yeni bir paradigmaya, yeni bir kavramsal çerçeveye, yeni bir bütüncü bakış açısına, yeni bir şey söylemeye, duyulan ihtiyaç günden güne artıyor.

*

Yeni paradigma arayış dönemlerinde, gerilim yüklü toplumsal çalkantılar, büyük bir hız ve yoğunluk kazanır. Bilinen sorunlara bilinmeyen sorunlar eklenir. Ekonomik, siyasal, kültürel sorunlar katlanarak artar. Sorunları çözmede, bilinen yöntemler yetersiz kaldığından, karamsarlık, kötümserlik, ümitsizlik bir bulaşıcı hastalık gibi, bütün dünyaya yayılır. Çözümsüzlüğün doğurduğu krizlerin üstesinden gelmek için, bütün dünyayla birlikte Türkiye'nin çatışma odaklı paradigmadan, uzlaşma odaklı paradigmaya geçmesi gerekir.

*

Eski paradigma: “Çatışma olmadan gelişme olmaz” ilkesine dayanıyordu. Her sorunun silahla çözüleceğine inanılıyordu. Ülkelerin gücü ellerindeki silahlardan gelir deniliyordu. Yeni paradigma: “Uzlaşma olmadan gelişme olmaz” diyor. Ülkelerin gücü, ellerindeki savaş uçaklarından daha çok, yolcu uçaklarından kaynaklanır deniliyor. Duvarsız dünyada, çözümsüz sorunlara, savaş uçaklarıyla hava alanlarını bombalamakla değil, yolcu uçaklarıyla bir hava alanından bir hava alanına girişimci taşımakla, köklü çözümler bulunur.

*

Tek bir ülkeye dönüşen dünyada, ölüm saçan savaş uçakları ve askeri hava alanlarına ihtiyaç yoktur. Sivil uçakların zaman ve mekan farkını kaldırdığı bir dünyada, herkes dünyanın kaynaklarını en verimli bir biçimde değerlendirmek ve en adil biçimde de paylaşmak zorundadır.Barış için savaşmak, insanların temel ve zorunlu ihtiyaçlarını karşılamak herkesin görevidir. Dünyada bir suçsuz insan ölüyorsa, bütün insanlar katildir. Bir insanın ölümü, bütün insanlığın ölümüdür. Kimse sorumluluktan kaçamaz.

*

Uzlaşmacı paradigmanın özü ve özeti: Paylaşılan her şey çoğalır, paylaşılmayan her şey azalır. Duvarların baştan sona yıkıldığı dünyada, bilinen ekonominin bilinen yasaları geçerliliklerini bütünüyle yitirdi. Her yerde, her zamanda, her insan, hem üretimin, hem tüketimin vazgeçilmez öznesi haline geldi. İnsan yoksa, hiçbir şeyin önemi yoktur.

*

Çatışanlar her yerde kaybederler, uzlaşanlar her zaman kazanırlar.

*

Duvarsız dünya inanılmaz bir işbirliğinin kazandırdığı ödülüdür.

*

Dünyada işe yaramayan insan, toprak, su ve sermaye yoktur.

*

Sermayenin servete dönüşmesi sava doğurur.

*

Savaş her yerde hem yıkıcı hem öldürücüdür.

*

Barış için savaşmak herkesin görevidir.

*

Duvarsız dünya bir takım oyunudur.

*

Takım oyununda herkese yer vardır.

*

Takım uyum ve denge demektir.

16 Temmuz 2017, 10:45

İSLAM DÜNYASI DEMOKRATİK DİLİNİ BULMAK ZORUNDADIR

================================================== Sanayi odaklı küre dünyanın demokratik dili gibi, bilgi odaklı kare dünyanın da, kendine özgü bir demokratik dili vardır. Sanayi yüzyılından bilgi yüzyılına, demokrasinin dili hızla değişiyor. Küre dünyanın demokratik dilinde, pozitif kültürün kavramları öne çıkıyordu. Kare dünyanın demokratik dilinde ise, kutsal kültürün kavramları öne çıkacaktır.

*

Yirminci yüzyılın demokratik diline Hristiyan demokratlar damgalarını vurdular. Onlar kutsal kültürün değerlerini, demokratik dile çevirerek, bütün dünyada kabul görmesinin yolunu açtılar. Yirmi birinci yüzyılın demokratik diline, Müslüman demokratlar damgalarını vuracaklar. Müslüman demokratlar, Mesnevi ve Mukaddime ile yeni bir demokratik dil oluşturacak.

*

Kendi dünyalarında tek başlarına birer güneş olan Mevlana ve İbn Haldun''un, Yunan düşüncesinden ödünç aldıkları hiçbir şey yoktur. Yirmi birinci yüzyılda, azınlığa dayanan Atina demokrasisini, çoğunluğa dayanan Kudüs demokrasisine dönüştürülecektir. Mesnevi ve Mukaddime''den başka, hayatın içinde,iki dünyayı birden kucaklayan kaynak yoktur. Dünyanın beklediği yeni demokratik dil, onlarla inşa edilecektir.

*

Demokratik kültürün dili yalındır, kutsal kültürün dili gibi, zengin değildir. Kutsal kültür demokratik kültür dışı değil, demokratik kültür üstüdür. Demokratik kültür, bardaktaki çay gibi, kutsal kültürün şekeri ve sütüyle, hem tatlandırılmalı, hem de renklendirilmelidir. Çünkü, kutsal kültür, toplumsal, siyasal ve ekonomik hayatın, eşsiz tadı, doyumsuz rengidir.

*

Kutsal kültürün iki dünyayı kucaklayan zengin diliyle, demokratik kültürün diline yeni kavramlar, yeni açılımlar kazandırmadan, dünyadaki savaşların önünü almak mümkün değildir. Batı dünyası, İslam çaydaki şeker gibi, tad versin, ama kamusal alanda, hiç görülmesin istiyor. Ancak İslam iki dünya medeniyetidir, seküler kültür gibi, iki dünyayı birbirinden ayırmaz.

*

Müslümanlar tarihleri boyunca, İbn Haldun gibi dünyaya, Mevlana gibi de, öteki dünyaya önem vermiştir. Kutsal kültür, yalnızca özel alanı değil, hayatın bütün alanlarını kuşatan, bütüncü bir değerler manzumesine sahiptir.

*

Kutsal kültürün dili, demokratik dili içeren, dünyada herkesin anlayabileceği, küresel bir dildir.

*

Kutsal kültürün dilini bilmeyenler, sağlıklı bir demokratik dil oluşturamaz.

*

Demokrasinin yalın dili, kutsalın zengin dilinden beslenir.

*

Kutsal kültür bütün Ademoğullarına bir gözle bakar.

*

Kutsal kültürün ışığını kimse söndüremez.

*

Işık Mekke, Medine ve Kudüs'ten gelir.

*

Mekke Ademoğullarının başkentidir.

16 Temmuz 2017, 17:51

DARBE KAPIDAN GİRERSE DEMOKRASİ PENCEREDEN ÇIKAR

=================================================== Türkiye''nin, önündeki en büyük sorun, demokratik kültürün özümsenerek içselleştirilmesidir. Türkiye''deki siyasi partiler, ister muhafazakar demokrat, ister sosyal demokrat, ister milliyetçi demokrat, isterse de liberal demokrat olsun, hepsi demokrasi ortak paydasında buluşmak zorundadır. Demokratik kültürün zenginleşmesine katkıda bulunmayan siyasi partilerin elinde, Türkiye bir darbeler ülkesi olmaktan kurtulamaz.

*

Bütün dünyada demokratik yönetimlerin kaynağında, yönetilenlerin temel haklarıyla birlikte özgürlükleri vardır. Dünyadaki son iki yüzyıldaki uygulamalarla, demokratik ülkelerin benimsediği, evrensel hukuk ilkeleri ve genel geçer ahlak kuralları oluşmuştur. “Yönetilen Demokrasi” değil, “Yöneten Demokrasi” olmak için, toplumun bütün kesimlerinin, demokratik yönetimin kurum ve kurallarına saygılı olmaları gerekir.

*

Demokratik yönetimi benimsemiş ülkelerin merkezinde seçmenler vardır. Demokratik mekanızmaya işlerlik kazandıracak olanlar, kültürel, siyasal ve ekonomik sorumluluklarının bilincinde olan entellektüellerdir. Onlar açıkladıkları bir oylarıyla, bir milyon oyu peşlerinden sürükler. Açık toplumların merkezinde yer alan çoğunluk, her zaman daha önemliyi, daha gerekliyi ve daha etkiliyi görür ve bilir.Entellektüellerin kültürel ve toplumsal sorumluluğu,çoğunluğun görme ve bilme sürecini hızlandırmaktır.

*

Kültürel güçlerinin üzerinde kültürel güç olmayan entellektüeller, doğru, güzel ve iyi bildikleri değerleri, en açık, en yalın ve en alçak gönüllü biçimde açıkladıkları ölçüde başarılı ve etkili olur. Dünyanın hiçbir ülkesinde çoğunluk, üst perdeden konuşan, yanılmaz olduğunu iddia eden, kendisinden başkasını görmeyenleri sevmez ve izlemez. Bu yüzden, söyleyecek sözü olan, yalın ve açık olmayı bilen, entellektüellerin, piramitler kadar ömürleri olsa, hayatları boyunca konuşmaları beklenir.

*

Demokrasiyle yönetilen ülkelerin gücü, demokratik yönetimlerin ilkelerinin, çok yalın ve çok açık olmalarından kaynaklanır. Toplumların yönetiminde açıklık gibi, yalınlık da en büyük ve en etkili güç kaynağıdır. Bunun için, bütün ülkelerde demokratik yönetimler benimsenmektedir. En dayatmacı yönetimler bile, kendilerinin de demokratik olduklarını ileri sürmek zorunda kalmaktadır. Çünkü yönetilenlerin çoğunluğunun onaylamadığı hiçbir yönetim uzun ömürlü olamaz.

*

Türkiye''de kamu, özel ya da gönüllü bütün kurum ve kuruluşlar, demokratik kültüre yeni boyutlar kazandırmak için, var güçleriyle çalışmalıdır. Sınırların önemini yitirdiği bir dünyada, dayatmacı ülkeler, uluslarüstü birliklerde kendilerine sağlam bir yer bulamaz.

*

Dünyanın her ülkesinde demokratik kültür, kültürel sorumluluklarının bilincinde olan entellektüellerle özümsenir ve içselleştirilir.

*

Kusursuz insan olmadığı gibi, kusursuz demokrasi de yoktur. Demokratik yönetim kusursuzluğu arama yolunda uzun soluklu bir arayıştır.

*

Entellektüeller dünyanın gidişinden ve çağlarından sorumludur.

*

Demokrasiye direnilmez demokratik süreç yönetilir.

*

Demokrasilerde çoğunluk yolunu şaşırmaz.

*

Çoğunluk insanlığın ortak aklıyla düşünür.

*

Çoğunluk doğruyu uçlarda aramaz.

*

Doğru uçlarda değil merkezdedir.

17 Temmuz 2017, 22:04

DÜNYADA MEDENİYET KAYNAĞI TEK MEDENİYET VARDIR

================================================= Son iki yüzyılda, insanlığın düşünce ve eylem birikiminin yalnızca seküler boyutuna dayanan Batı düşüncesi, bütün dünyayı savaş alanına dönüştüren Kapitalizm ve Komünizm''i doğurdu. İnsanlığa özgürlük vaad eden Kapitalizm, dünya ölçeğinde bir soygun ve sömürüye yol açtı. Eşitsizliklere isyandan yola çıkan Komünizm ise, baskı ve şiddete dayanan dayatmacı yönetimlerin, en dehşet verici örneklerini verdi.

*

Bütün dünyada kutsal kültürün hayatın dışına atılarak seküler kültürün her alana egemen kılınması, ekonomik ve siyasal yapıda büyük krizlerin tetikleyicisi oldu. İnsanlığın bilincini donduran, iç ve dış dünyasını altüst eden dinamikler, kutsal kültürden değil, seküler kültürden kaynaklandı. Yirminci yüzyılın sonunda, duvarlar yıkılınca, seküler kültüre dayanan medeniyetlerin, temellerinin sağlam olmadıkları görüldü.

*

Soğuk Savaş sonrasında, Samuel Huntington yeni dönemde “dünyada devletler değil, medeniyetler savaşacak” dediğinde, bütün dünyada büyük tartışmalara yol açmıştı. Oysa medeniyetler arasındaki savaş yeni başlamadı. Cumhuriyet döneminde düşünce ve sanatta büyük bir çığır açan, şair ve düşünür Sezai Karakoç''un kitaplarında tekrar tekrar vurguladığı gibi, medeniyetlerin savaşı, insanlığın tarihiyle yaşıttır.

*

İnsanlığın tarihi boyunca devam eden ve Kıyamet gününe kadar devam edecek savaş, aslında kutsal kültüre dayanan medeniyetlerle seküler kültürden kaynaklanan medeniyetler arasındadır. Bir yanda kutsal, diğer yanda seküler medeniyetin değerleri vardır. Bir tarafta İbrahim''ler, Musa''lar, diğer tarafta Nemrut''lar, Firavun''lar bulunmaktadır. Bu savaş gündüz ile gecenin savaşı gibi, insanlık tarihinin ayrılmaz bir parçasıdır.

*

Karakoç''un “Fizikötesi Açısından Ufuklar ve Daha Ötesi” isimli üç ciltlik kitabında ele aldığı gibi: “Mısır Medeniyetinde de, Yunan ve Roma Medeniyetinde de, hükümdarların tanrılaştırılması, efsaneyi hakikat sayma yanılgısı, tevazuu terk ediş, Allah''ı unutuş, o medeniyetlerin sonu oldu”. Seküler kültüre dayanan medeniyetler, birbirlerini yok ederler. Kutsal kültürden kaynaklanan medeniyetler ise, birbirlerini tamamlar.

*

Karakoç''un temel tezi medeniyet tezidir. Ona göre tek medeniyet vardır, o da "Hakikat Medeniyeti”dir.

*

Bütün medeniyetler “Hakikat Medeniyeti”nden doğmuştur.

*

Ana medeniyetten ayrılanlar er ya da geç yok olur.

*

Hakikat medeniyetinin güneşi hiçbir zaman batmaz.

*

Hakikat medeniyeti ölümsüzlüğün medeniyetidir.

18 Temmuz 2017, 09:47

Dünyada defteri kapanmayanlardan olmada Mehmet Kamil

Dünyada defteri kapanmayanlardan olmada Mehmet Kamil Berse'nin sürekli tekrarladığı gibi:"Kim olduğunuz değil,kimlerle olduğunuz önemlidir." Facebook'un verdiği hizmetlerle Sözen ile birlikte dört yıldan bu yana görüşlerimizi paylaşarak yeni açılımlar kazandırıyoruz.Teşekkürler Sinan Sözen,teşekkürler Facebook.

18 Temmuz 2017, 13:03

BİLGİ TOPLUMLARINDAN ETİK TOPLUMLARA GEÇMEK

Dünyada devletleri, üretimde ve yönetimde yenilik yaparak, yerel ürünleri küresel ürünlere dönüştürme yanında, yeni ürünler geliştirmesini bilen kuruluşlar ayakta tutmaktadırlar. Yirmi birinci yüzyılda devletlerin güçleri, toprak genişliğinden ve sermaye büyüklüğünden daha çok, etik derinliklerinden ve küresel kuruluşlarından kaynaklanacaktır. Onlarla bilgi toplumları etik toplumlara evrilerek, insanlar kötülüklerin önüne iyilikle, yanlışlıkların önüne doğrulukla geçeceklerdir.

*

Tarım, sanayi, bilgi toplumu kuruluşlarının yan yana,el ele olduğu bir dünyada,etik ilkeler saygı göstermeyen kuruluşların ürünlerine, hiçbir ülkede saygı gösterilmeyecektir. Üretimde ve yönetimde, etik ilkeler ekonomik gelişmelerin tetikleyicileridir. Etik ilkelerin ayaklar altına alındığı kuruluşlarda, ekonomik başarıların sürdürülebilir olması mümkün değildir.Bunun için bütün ülkelerde, etik ilkelerin korunmasından, kuruluşlarla birlikte toplumların, bütün kesimleri sorumludur.

*

Dünyanın kanlı savaş yüzyıllarının, başında gelen Yirminci yüzyıl, etik ilkelerin en çok çiğnendiği yüzyıl olmuştur. Kutsal kültürün kaynaklarının kurutan savaş yüzyılında, ilkesizlik ilke, etiksizlik etik sayılmıştır. Ekonomik,siyasal ve kültürel hayatın merkezine, etik insan değil,ekonomik insan yerleştirilmiştir.Etik ilkeler kutsallıklarını yitirirken, ekonomik ilkeler kutsallık kazanmışlardır.Ekonomik ilkelere dört elle sarılan, seküler Batı dünyası, bütün ülkeleri savaş alanına çevirmiştir.

*

Dünyada kutsal kültürün kaynaklarını dinamitleyenler, ellerine geçirdikleri ekonomik zenginlikleri korumak için, üretimde ve yönetimde etik dışı, her yönteme başvurmuşlardır.Onların ellerinde yalnızca şehirler değil, denizler de toplu mezarlara dönüşmüşlerdir. Onlar bütün ülkelerle işbirliği yaparak, ya bilgi toplumlarını etik toplumlara dönüştürecekler, ya da Musa’ya karşı savaşan Firavun’un askerleri gibi, Kızıldeniz’de seçilen ve seçilmeyen krallarıyla, yok olup gideceklerdir.

*

İnsanları zamanda ve mekanda, uzun yolculuklara çıkaran, genel kabul gören etik ilkeler, bütün insanlığın yüzyılların içinde oluşturduğu, küresel değerlerdir.Dünyada benimsenen etik oldukları kadar, ekonomik de olan ilkeler, dinlerin ortak değerlerine dayanır. Etiğin ilkeleri, yönetimin kuralları ve ekonominin yöntemleri, tarihin her döneminde, birbirleriyle iletişim ve etkileşim içinde olmuşlardır. Onların örtüştüğü ortak alan, her insana içinden seslenen, insanlığın ortak vicdanı olmuştur.

*

Dünyanın ortak vicdanın, tarihin derinliklerinden gelen, uyarıcı sesini duymayan kuruluşlar, üretimde ve yönetimde etik ilkelerin, çiğnenmesinin yol açtığı haksızları,hiçbir zaman önleyemezler. Ürettikleri ürünlerle, etik ilkeleri içselleştirerek, özümseyen kuruluşlar, kendilerini bilgi toplumundan, etik topluma götürecek, aydınlık yolda bulurlar. Karanlıkları aydınlatan etik değerlerin kapsamadığı hiçbir alan yoktur. Onlara içtenlikle sarılanlar, kötülükleri iyiliklere dönüştürmede güçlük çekmezler.

*

Etik toplumlar birbirleriyle, iç içe olan tarım,sanayi ve bilgi toplumlarının ortak alanlarına, yeni zenginlikler kazandırarak,hep birlikte dönüştürürler.

*

Bilgi toplumlarını etik toplumlara dönüştürmeye çalışmayanlar,ekonomik,siyasal ve kültürel hayatın kaynaklarını kuruturlar.

*

Etik toplumların temellerinde,insanların vicdanına dayanan, her insanın bildiği ortak doğrular vardır.

18 Temmuz 2017, 21:01

MÜKEMMELLİĞİ ARAYANLAR MÜKEMMELLİĞİN KAYNAĞI OLUR

====================================================== Türkiye''de "medeniyetler savaşı" denildiği zaman, akla Samuel Huntington''dan önce düşünür ve şair Sezai Karakoç gelir. Karakoç''a göre, büyük dinlerin ortaya çıktığı, insanlığın dört bin yıllık tarihi, medeniyet savaşlarının tarihidir. İnsanlık tarihi boyunca, dünyada devletlerden daha çok medeniyetler savaşmıştır. Medeniyetler savaşında devletlerin güçleri ordularından kaynaklanmaz.

*

Milletlerin tarihinde, köklü dönüşümlerin yolunu, edebiyat medeniyeti, medeniyetle edebiyatı bütünleştirmesini bilen, düşünür edebiyatılar açmışlardır. Edebiyatlar medeniyetlerin, en etkili, en güçlü silahlarıdır.Zengin edebiyatı olmayan toplumların köklü ve kalıcı medeniyetleri olmaz.

*

Yahya Kemal''den Necip Fazıl''a Türk edebiyatının kutup yıldızları, edebiyatı medeniyet, medeniyeti edebiyat için bilmişler, edebiyatlarının aynasında, medeniyetlerini yansıtmışlardır.Cumhuriyet dönemi, Anadolu edebiyatının, önde gelen isimlerinin, edebiyatı iman için bilen, düşünce ve eylem dünyaları çok çalkantılı,çok acılı olmuştur.

*

Edebiyatları medeniyetlerin aynaları olarak görenlerin ve görünen dünya ile görünmeyen dünya arasındaki sınırları kaldıranların dünyasında, mükemmeli arayış yolculuğu, beşikten mezara kadar aralıksız devam eder. Medeniyetlerden önce edebiyatların savaştığı düzleşen dünyada, edebiyat ve medeniyet, mükemmeli aramak ve mükemmellik yolunda olmaktır.

*

Edebiyat ve medeniyette mükemmeli aramak ve mükemmel olmak, dünya ölçeğinde uzun ve büyük bir yolculuktur. Mükemmelliği bulmak için, mükemmellik yolunda olmak gerekir. İnsanlık tarihi boyunca, mükemmelliğe ulaşanlar, mükemmellik yolunda olanlar olmuştur. Tarihin her döneminde yol kalabalıkların yolu değil, kalabalıkların izlediği mükemmelliği arayanların yolu olmuştur.

*

Mükemmeli arayan düşünce ve eylem öncülerinin, yollarını izlemeyenler, akmayan suların kirlenmesi gibi kirlenir. Mükemmeli arayanlar, dünyada bir yolcu gibi olmasını bilir. Mükemmellik yolunda olanlar, yorulmadıkları gibi, canlılıklarını da yitirmez, onların gelen günleri, geçen günlerinden daha coşkulu olur.

*

Yolda olanlar, yol açmasını bilenler, mükemmeli aramasını ve mükemmel olmasını bilirler.

*

Mükemmel olanlar, mükemmellerin yollarını izlerler.

*

Mükemmellerin yolu, kalabalıkların yolu değildir.

*

Yolda olanlar aradıklarını bulur.

*

Bulanlar aramasını bilenlerdir.

19 Temmuz 2017, 18:00

DEMOKRASİ İLE DARBE ARASINDA BİTARAF OLAN BERTARAF OLUR DEMOKRASİNİN ÜSTÜNLÜĞÜ TARTIŞILMAZ

================================================== İnsanın sonu ölüme çıkan ömür yolculuğunda kimse ölümün nerede nasıl geleceğini bilmez. Bunun için, herkes yaşı, işi, ne olursa olsun, dünyanın neresinde yaşarsa yaşasın, ölüme hazırlıklı olmak zorundadır. İnsanın kaderi önceden yazılır, ancak önceden okunmaz. Ölüm insana gelirken haber vermez. İnsan ölümü değil , ölüm insanı bulur.

*

Hayat ölümü ölüm hayatı, gündüzün geceyi içinde taşıdığı gibi taşır. İnsanın ömür boyu süren, doğum ile ölüm arasındaki yolculuğunda, bir metal paranın iki yüzü gibi, ölüm hayattan hayat ölümden ayrılmaz. Barış çağında çocuklar babalarının, savaş çağında babalar çocuklarının ölümlerini görür. İntihar saldırılarında ise, hem babalar hem çocuklar birlikte ölür.

*

Savaş ve terör çağında, ölüm insana bir intihar saldırısından farksız, başarısız bir darbe girişimiyle İstanbul'da geldiği gibi, akıl tutulmasıyla yapılan bir terör eylemiyle,Bağdat'ta gelir,Halep'te gelir,Paris'te gelir,Londra'da gelir.Topraktan gelen insan toprağa döner.Topraktan uzaklaşan nasıl hayattan uzaklaşırsa, demokrasiden uzaklaşan da toplumdan uzaklaşır.

*

Sağlıklı ve tutarlı toplum olmak demek, aynı değerlere inanmak demektir.Temel hak ve özgürlükler başta olmak üzere, aynı değerlere inanmayan toplumlarda, yardımlaşma, dayanışma ve paylaşmaya dayanan güçlü bir demokratik birlik oluşmaz.Demokratik birlikte ortak değerleri paylaşan farklı kimlikler bir arada yaşar.Darbeler demokratik birliğe düzenlenen intihar saldırılarıdır.

*

Türkiye çok partili dönemde bile, demokratik kurum ve kuralları içselleştiremediği için, her on yılda bir yapılan darbeler yüzünden , temsili demokrasiden paylaşımcı demokrasiye geçemedi.Türkiye'de ekonomik,siyasal ve kültürel hayatın odak noktasında “Demokratik insan”dan daha çok “Dayatmacı insan” vardır.Dayatmacılık toplumun genlerinden bir türlü sökülüp atılamadı.

*

Başarısız darbe girişiminden sonra Türkiye'de demokrasi tarihi yeniden yazılacak ve yeniden yorumlanacaktır. Dünya demokrasi tarihi içinde, “Atina” merkezli, Atina'da uygulanan demokrasi yanında , “Medine” merkezli, Medine'de uygulanan demokrasi de vardır.Gelecekte dünyada Atina demokrasisi kadar Medine demokrasisi de tartışılacaktır.

*

İster Avrupa ülkelerinde olsun, isterse Asya ülkelerinde olsun, demokratik kurum ve kuralları geliştirmede, paylaşımcı doğrudan demokraside kusursuzluğu arama süreci, statik olan değil, dinamik olan uzun soluklu bir yarıştır.Dünyada demokrasinin çokluk içinde birliği, birlik içinde çokluğu bir arada tutan uzun bir tarihi yoktur.Bugün tartışılan demokrasinin iki yüz yıllık bir tarihi vardır.

*

Ekonomik bağımsızlıktan daha çok ekonomik bağımlılığın önem kazandığı, ülkeler arasındaki uzaklık ve yakınlık farkının önemini yitirdiği kare dünyada, Atina ya da Medine'deki demokrasi yaklaşımlarıyla birlikte, dünyadaki son iki yüz yıldaki demokrasi uygulamaları önemlidir. Demokrasinin kurum ve kuralları insanlığın ortak aklının ışığında yeniden ele alınması ve enine boyuna tartışılması gerekir.

*

Türkiye'de darbeler dönemi bütünüyle kapandı,yeni bir dönem başladı.Bu güne kadar çok partili dönemde bile “Ordu'nun Devleti” vardı.Artık bu günden sonra “Devlet'in Ordusu” olacaktır.Artık orduda hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır.Ankara'yı bekleyen ordu sınırları bekleyen, orduya dönüşecektir.

*

Demokratik birikim açısından, Avrupa ülkelerinden geri kalmayan,dayandığı kaynaklarıyla onlardan daha zengin olan Türkiye , kendi demokrasisini kendisi inşa ederek ,yalnızca Müslüman ülkelere değil, bütün ülkelere örnek olacaktır.

*

Demokratik birikim zenginleştikce dünyadaki çatışma paradigması, uzlaşma paradigmasına dönüşecektir.Einstein'in vurguladığı gibi:”Barış zor kullanılarak korunamaz.Ona yalnızca anlayışla ulaşılabilir.”

*

Demokratik süreç kültürel başarıların ekonomik başarılara, ekonomik başarıların siyasal başarılara dönüştüğü üç boyutlu bir bütündür.

*

Geleceğin Türkiye'si, edebiyatcılarıyla bilinecek, girişimcileriyle büyüyecek, siyasetcileriyle yönetilecek, generalleriyle savunulacaktır.

*

Demokratik süreçte kimse sorumluluk ve görev almaktan kaçamaz. Demokratik yönetimde kusursuzluğu aramak herkesin görevidir.

*

Toplumdaki yeri ne olursa olsun,her seçmen demokratik sürecin izleyicisi değil,belirleyicisidir.

*

Demokratik süreç yardımlaşmayanın,paylaşmayanın elendiği bir takım oyunudur.

*

Demokratik süreçte silahın yapamadığı değişimi oy yapar.

*

Demokrasilerde seçmenlerin en büyük silahı oyudur.

*

Yönetimler kurşun atarak değil,oy atarak değişir.

*

Demokrasilerde oy para gibi değerlidir.

*

Paranın değeri oyun değerini izler.

*

Oy kılıçtan daha keskindir.

20 Temmuz 2017, 12:44

ANADOLU'DA EDEBİYAT BALLAR BALINI BULMA ARAYIŞIDIR

==================================================== Anadolu insanının edebiyat geleneği, Asya'nın içlerinden Avrupa'nın içlerine doğru, büyük ve uzun bir yolculuğa çıkan Türklerin, bin yıllık tarihleri içinde oluşmuştur. Bir ayaklarıyla Doğu'da, bir ayaklarıyla da Batı'da olan Türkler, edebiyatı medeniyet için bildiler, edebiyatsız medeniyet, medeniyetsiz edebiyat olmayacağına inandılar.

*

Edebiyatın sınırların ötesinde, ülkelerin üstünde, insanların düşünce ve eylem dünyalarına, yeni boyutlar kazandıran, çok zengin ve çok gizemli bir dünyası vardır. Edebiyat geleneğini derinleştirmeden, medeniyet dünyasını zenginleştirmek mümkün değildir. Hayatın her boyutunda edebiyatın çarpan ve çoğaltan etkisi vardır.Edebiyat çok boyutlu bir alandır.

*

Yunus Emre'den ve Mevlana'dan Mehmet Akif ve Yahya Kemal'e kadar, bin yıllık tarihten yola çıkarak, tarihin içinden konuşan edebiyatçılar, edebiyat geleneğinin oluşmasında ve canlılığını korumasında vazgeçilmez bir yer tutar. Onlara sayfalarını ve gönüllerini açmayan, bir edebiyat hareketinin, güçlü bir edebiyat geleneği oluşturması mümkün değildir.

*

Dünyanın neresinde olursa olsun, iyilikleri özendirmede ve kötülükleri önlemede, yardımlaşma ve dayanışmaya ihtiyaç duyuldukça, düşünce ve eylem gücüne yeni açılımlar kazandıran, köklü bir edebiyat geleneğine de ihtiyaç duyulacaktır. Güçlü bir edebiyat geleneği olmadan, köklü bir medeniyet geleneği de olmaz.Edebiyatlar medeniyetlerin yolarını aydınlatan meşaleleridir.

*

Mavera, Anadolu insanının edebiyat geleneğinin dünyaya açılmasında, Fatih Yalçın'ın “Yeni İslamcı Akımın Edebiyat Okulu Mavera Dergisi“ çalışmasında vurguladığı gibi:”Edebiyat dergiciliği tarihimiz içerisinde yayın ilkeleri, kurumsallaşma çabası, dergi ile birlikte kurulan Akabe yayınevi aracılığıyla, yürütülen faaliyetler dikkate alındığında, önemli ve özellikli bir yere sahiptir.”

*

Büyük Doğu, Diriliş, Edebiyat ve Mavera dergileri, Anadolu insanının yerli edebiyat geleneğinin temellerini attılar. Anadolu insanının edebiyat geleneğinde bir bütünlük ve süreklilik vardır. Tarihin her döneminde, toplumların değişmesinde ve dönüşmesinde en etkili, en önemli, en güçlü kaynak edebiyat olmuştur.Edebiyatsız medeniyet kalıcı olmaz.

*

Son yıllarda yapılan araştırmalarda, “Yerli Edebiyat Akımı” başlığından daha çok “Yeni İslamcı Akım” başlığı altında ele alınan, söz konusu geleneği, M. Şükrü Hanioğlu'nun “Gerek modernliğin ürünü olan yeni dünyanın sorunlarına cevap verme, gerekse de Batı siyasal ve kültürel hegemonyasına karşı koyma amacını taşıyan” akım olarak tanımlaması, yeterli olmasa da açıklayıcıdır.

*

Dört dergi ve yazarları, karşılıklı saygı ve sevgi içinde Necip Fazıl'ın başlattığı, Sezai Karakoç'un yeni açılımlar kazandırdığı yerli edebiyat geleneği, Edebiyat ve Mavera dergileriyle, değişmeden değişerek, dünyaya açıldı ve Türkiye'nin son yüz yılına damgasını vurdu. Onlar yerel düşündüler evrensel davrandılar. Edebiyatta yerelleşerek evrenselleşilir, evrenselleşerek yerelleşilir.

*

Mavera dergisinin kurucuları, “68 Kuşağı”nın içinde yer almalarına rağmen, dünyanın sağ ve sol diye, ikiyi bölündüğü bir dönemde, Türkiye'nin geleceğini Moskova ve Washington'da değil, Anadolu'da aradılar. Mavera sağda ve solda olmaktan daha çok, önde olan bir dergiydi. Kendisini sağ ya da sol kültür içinde değil, Yunus Emre kültürü içinde konumlandırdı.

*

Türklerin Anadolu'daki bin yıllık tarihlerinde açıkça görüldüğü gibi, İslam medeniyeti, iyilikleri büyütmede, kötülükleri önlemede, toplumun bütün kesimlerinin birbirleriyle yarıştığı, iki dünya medeniyetidir. İki dünyanın birden kazanılması için edebiyat ile medeniyetin karşılıklı iletişim ve etkileşim içinde altın oranda harmanlanması gerekir.

*

Pablo Neruda “Aklı başında olan insandan şair olmaz. Şair insanın aklı başında olmaz” derse de, Anadolu insanının edebiyat geleneğinde, Mavera şair ve yazarlarında olduğu gibi, şair ve yazarların akılları hem başlarında hem de gönüllerindedir. Onlar akıllarıyla düşünürler, gönülleriyle yazarlar düşünceyi eyleme, eylemi düşünceye dönüştürürler.

*

Yunus Emre'nin şiir geleneğinde, “Dağ ne kadar yüksek ise/ Yol onun üstünden aşar”. Edebiyatçılar aşılmaz dağ yolu üzerinde, yolcuların kulaklarına doğrululuğun, iyiliğin ve güzelliğin sırlarını fısıldarlar.

*

İki dünya arasında uyum ve düzeni sağlayan medeniyet köprüsü edebiyatın ölümsüz eserleriyle inşa edilir.

*

Köklü bir edebiyat gelenekleri olmayan toplumların güçlü medeniyet değerleri olmaz.

*

Edebiyatta kusursuzluğu arayanlar kusursuz medeniyetin kaynağı olurlar.

*

Ballar balını bulanlar kusursuzluğu arayanlardır.

21 Temmuz 2017, 11:20

GEYVE'NİN HİÇ SOLMAYAN AK GÜLLERİ SİYAH GÜLLERİ

================================================= Soğuk Savaş''ın büyük bir hız kazandığı yıllarda, Sağ ve Sol çatışmaları, bulaşıcı bir hastalık gibi, bütün dünyaya yayıldı. Amerika ile Rusya arasındaki ekonomik, siyasal ve kültürel yarışın doruk noktasına çıktığı bir dönemde, Anadolu''nun bin yıllık tarihiyle yoğrulmuş bir nesil, Türkiye''nin geleceğini Batı''nın seküler kültüründen daha çok Doğu''nun kutsal kültüründe arıyordu. Onlar, bütün insanlığın düşünce ve eylem birikiminin, kutsal kitaplara dayandığını biliyorlardı.

*

Türkiye''yi dönüştüren kuşağın öncüleri, kutsal kitapların evrensel değerlerine sarılarak, bütün dünyaya “Bahçe biziz, gül bizdedir” diyen şairler olmuştur. Kutsal kitaplardan kaynaklanan kültürde, gül güzelliğin, zenginliğin, iyiliğin, merhametin ve sevginin evrensel simgesidir. Şairler güzelliğin simgesi gülle, güzelliği ararlar. Hayatını güzelliği aramaya adamış düşünürlerin başında “Gül Muştusu” ve “Monna Rosa”nın şairi Sezai Karakoç gelir. O hayatı yaşanır kılacak güzelliğin, şiirini yakalamış şairdir.

*

Geyve'den geçerken şiir sevenlerin aklına, Karakoç''un “Mona Rosa” şiirinin ilk yayınlanışındaki, ilk dizeleri gelir: “Mona Rosa siyah güller, ak güller/Geyve''nin gülleri ve beyaz yatak/Kanadı kırık kuş merhamet ister.” Karakoç yanlış yorumlara yol açmamak için, yeni baskıda Geyve''yi, gül kenti Gülce''ye dönüştürmüştür.

*

Göynük, Taraklı, Geyve, Alifuatpaşa, Doğançay ve Pamukova Orta Anadolu''yu Marmara ve Karadeniz''e bağlayan Sakarya vadisinde, değişik meyvaları ve gülleriyle ünlü yerleşim alanlarıdır. Yedi bölgesiyle Anadolu, tarih boyunca, Balkanlar, Kafkaslar ve Orta Doğu gibi, Avrupa''nın seküler kültürü ile Asya''nın kutsal kültürünün hesaplaştığı coğrafyaların odak noktasını oluşturmuştur. Anadolu, bütün güzelliklerin kendisinde dile geldiği, binbir çeşit gülün anavatanıdır. Gül yetiştirmesini bilen Anadolu, şair yetiştirmesini de bilmiştir.

*

Gül, güzelliği arayan şairlerin dünyasında, vazgeçilmez bir yer tutar. Ümmi Sinan''ın çok sevilen şiirinde olduğu gibi, Anadolu''nun her yerleşim yerinin “Asmasında gül dalları”, “Kovanında gül balları” ve “Ağacında gül halleri” vardır. Anadolu''da “Gül olanın aslı güldür” ve kutsal kültürün zirvesi “Peygamberin nesli güldür”. Gül, güzel insanların aynasıdır. Gülün güzelliği, insanların yüzüne yansır. Gönlü zengin olanların, yüzleri aydınlık olur.

*

Hayata kutsal kültürün penceresinden bakan şairler, Anadolu''nun düşünce ve eylem dünyasına yeni açılımlar kazandırmışlardır. Ümmi Sinan''ın gördüğü gibi, onların “Gülden değirmeni döner”, o değirmende gül öğütülür, değirmenin “Akar suyu döner çarkı” ve “Bendi pınarı güldür gül”dür.

*

Toplumsal hayatın vazgeçilmez iki alanı olan “Pazar Mekanizması” ve “Demokratik Mekanizma”, kutsal kültürün zamanla değişmeyen ilkelerini, göz ardı ederlerse, “gül” medeniyetini, “kan” medeniyetine dönüştürürler.

*

Dünyada gülün rengini unutanlar, kanın rengine boyanır.

*

Savaşlar kan dökerek değil, gül yetiştirerek önlenir.

*

Barışın mimarları gül yetiştirenler olacaktır.

22 Temmuz 2017, 00:01

KÖTÜMSERLİKTEN İYİMSERLİĞE BİLGİDEN BİLGELİĞE HİCRET ETMEK

=========================================================== Geçmişten geleceğe yolculukta, bilgili olmak kadar bilgelik de önemlidir. Bilgiyi bilgeliğe, Yunus gibi, bilginin müridi bilgeliğin mürşidi, bilgeler dönüştürür. Bilgeliğin sultanı Yunus'tur. Bilgi Yunus ile bilgelik olmuştur. Yunus geçmişle gelecek arasındaki sınırları ortadan kaldırmıştır. Bilgeler geçmişe bakarken geleceği görür. İnsanlık tarihinde, geçmiş gelecektir. Gelecek geçmiştir.

*

Bilgelik hayatın olgularla, olguların hayatla anlatımıdır. Bütünlük ve süreklilik içinde bilgeler, geçmişi bugüne, bugünü geleceğe taşıyacak, düşünce ve eylemlerin temellerini atarlar. Düşünce eylemlerle eylemler düşüncelerle inşa edilir. Her yeni düşünce, her yeni eylem, yeni kelimelerle , yeni kavramlarla sunulur. Bilgi ve bilgelikle, düşünce ve eylemin özü söze, söz yazıya dönüşür. Öz olmadan söz olmaz. Önce söz değil öz vardır.

*

Kavram ve kelimeler, düşünce ve eylemlerin, özden söze yolculuğunda, vazgeçilmez bir önem taşırlar. Bilinen kelime ve kavramların hacmiyle, düşünce ve eylem gücü arasında doğru orantılı bir bağ vardır. Çok dil bilen, kelime ve kavram dünyaları zengin olanların, düşünce ve eylem dünyaları zengin olur. Dünyanın her yerinde, büyük bir bilgelik birikimine sahip olanlar, arkalarında insanlık tarihini dönüştüren eserler bırakır.

*

Osmanlı'nın son, Cumhuriyet'in ilk yıllarının bilge insanları, Mesnevi ve Mukaddime yazıldığı dilde okudukları gibi, Shakespeare ve Rimbaud'yu da ana dillerinde okuyorlardı. Bilgi ve bilgeliğin vatanının olmadığı kare dünyada, Anadolu insanı Arapça düşünmesini, İngilizce yazmasını, Türkçe konuşmasını öğrenmek zorundadır. En azından üç dilde, düşünmesini, yazmasını, konuşmasını bilmeyenler, dünyanın bilgi ve bilgelik birikimine katkıda bulunamaz.

*

Büyük bilge denizci, Barbaros Hayrettin, en az yedi dil bilen, düşünce ve eylem dünyası oldukça zengin bir Osmanlı üst düzey devlet yöneticisiydi. Geçmişten geleceğe bakan bir bilgelikle, 'paylaşılmaz' denilen iktidar ve yönetim gücünü paylaştı. Kuzey Afrika'yı Anadolu ile bütünleştirdi. Cezayir sultanlığından feragat ederek “Denizlerin sultanı” oldu. Akdeniz'i bir Türk gölüne dönüştürdü. Barbaros Anadolu'yu Amerika'ya taşımayı ,Hindistan'ı fethetmeyi, Çin'e el atmayı düşündü.

*

Bilgiden bilgeliğe, düşünceden eyleme yolculukta, öz kadar olmasa da, sözün de yeri vardır. Söz özün habercisidir. Özü olmayan sözün gücü, sözü olmayan özün etkisi olmaz. Öz söze, söz öze kavram ve kelimelerle dönüşür.

*

Bilginin bilgeliğe düşüncesinin eyleme dönüşmesinde, söz değişir, öz değişmez. Her kuşağın bilgelerinin sorumluluklarının başında, özü tekrar tekrar yorumlamak gelir.

*

Bilgi yığınları arasında bilgelik yitirildi Bilgi peşinde koşanlar, bilgelik arayanların açık ara önlerine geçti ve bütün yol başlarını tuttular.

*

Seküler dünyada bilgiyi bilgeliğe dönüştürme susuzluğu çekilmiyor.

*

Bilgiyi bilgeliğe dönüştürmeyen dünya çoraklaşır.

*

Dünya bilgelikle bütün savaşlardan arınır.

*

Dünyada bilgi artarsa bilgelik azalır.

*

Bilgi bilgeliğe dönüşmelidir.

22 Temmuz 2017, 09:21

AVRUPA BAŞKENTLERİ İSTANBUL GİBİ OLMAK ZORUNDADIR

================================================== Avrupa''nın geçmişinde olduğu gibi, geleceğinde de İstanbul vardır. İstanbul iki kıta ve iki denizi birbirine bağlayan bir köprü değil, bir merkezdir. Tarihin her döneminde, Asya''dan Avrupa''ya, Avrupa''dan Asya''ya giden bütün yollar, İstanbul''dan başlar, İstanbul''da buluşurlar. Geçmişte İstanbul Avrupa''nın kültürünü etkilemede Roma''dan geri kalmamıştır, gelecekte de Brüksel''den geri kalmayacaktır.

*

Birinci Dünya Savaşı, Büyük Türk Devleti''nin, İkinci Dünya Savaşı da, Büyük İngiltere, Fransa ve Almanya''nın sonu oldu. Avrupa ülkeleri, Amerika karşısında rekabet üstünlüklerini korumak için, yeniden yapılanarak, AB çatısı altında, ekonomik, siyasal ve kültürel güçlerini birleştirdiler. Dünyanın en güçlü ekonomilerinde ve Almanya''nın öncülüğünde Avrupa ülkeleri, Roma''dan sonra, son yüzyılların en büyük güç birliğini gerçekleştirdi.

*

İstanbul, AB şemsiyesi altında birleşen Avrupa''nın ana “kültür başkent”lerinden biridir. Avrupa''nın önde gelen tarihi kentleri kadar korunulamasa da, İstanbul güzellikte Paris, Londra ve Berlin''den geri kalmaz. Ahmet Hamdi Tanpınar, “İstanbul''da her semt bir sanat eseri gibi güzeldir” demekten kendini alamaz. İstanbul''un güzelliğine hayran olan Yahya Kemel, onun bir semtini bile sevmeyi, “bir ömre değer” bulur.

*

İstanbul benzeri, Anadolu insanının elinde yüzyılların içinde oluşan bir şehir denilince, Maurice Münir Cerasi''nin “Osmanlı Kenti” kitabında vurguladığı gibi: “Mimari ve doğanın içiçe girişi, su öğesine ve ağaçlara karşı derin saygı, geniş alanlara yayılmış içi kaynayan çarşılar, uyumsuz ve zıt parçalardan inşa edilmiş kent sokağı akla gelir”. Türkler, Asya''nın içlerinden Avrupa''nın içlerine kadar uzanan, geniş kültür coğrafyalarında, tarihin en güzel şehirlerini kurmuşlardır.

*

Ahmet Haşim''in gözlemiyle, Avrupa''nın birbirine benzeyen şehirleri arasında İstanbul, Türk ve İslam kültürünü, bütün zenginliğiyle yansıtan eşsiz bir özettir. Devletlerden daha çok kültürlerin savaştığı bir dünyada İstanbul, Avrupa''ya ayrı bir renk ve ayrı bir tad kazandıracaktır. Çünkü, İstanbul''da kimsenin kültürü küçümsenmediği gibi, kimse de kültürünü değiştirmeye zorlanmaz. Türkler''in İstanbul''u, korkunun değil ümidin, nefretin değil sevginin, kenti olmuştur.

*

İstanbul''un kültürel zenginliği, herkesin kültürü kendinedir, zorla güzellik olmadığı gibi, zorla kültür de olmaz, anlayışından kaynaklanır.İstanbul'da değerli olana değer verilir.

*

Anadolu''da, İstanbul''un Türkiye''den daha büyük ve daha etkili olduğuna inanılır.İstanbul Semerkant'tan Saraybosna'ya kadar Türk şehirlerinin özetidir.

*

Sınırların ortadan kalktığı bir Avrupa''da, İstanbul''un değerlerini Batı dünyasına devlet kurumlarından daha çok gönüllü kuruluşlar taşıyacaktır.

*

Kültürlerin rüzgarsız dalgalanan bayraklarını, İstanbul gibi, sınırları aşmasını bilen, gönül dünyasının Fatihleri olan, şehirler taşır.

*

Kültür hazinesi şehirler, ülkelerinin barış elçileridir.

*

Şehirler kültürlere tutulan aynalardır.

22 Temmuz 2017, 16:36

KUDÜS'TE KAN DÖKENLER DÖKTÜKLERİ KANDA BOĞULUR

================================================== Arapların yönetimindeki İspanya‘da, üç İbrahimi dinden düşünürler, insanlık tarihinin en büyük felsefe, bilim ve sanat eserlerini verdiler.Kutsal kitaplar,en önemli ortak düşünce kaynaklarıydı.Arapça,Latince,İbranice dünyanın bilim ve sanat dili olmuştu.Müslümanların döneminde İspanya,Yunan,Roma ve İslam medeniyetlerinin Avrupa ülkelerine aktarılma merkezi oldu.

*

Batı dünyası, İspanya‘da Yunan kültürünü İslam kültürü ışığında, güncelleştirilerek, yeniden üretilmiş olarak buldu. Avrupa Rönesansı‘nın temelleri arasında İslam medeniyetinin vazgeçilmez bir yeri vardır. Bu yüzden, İsveçli Diplomat Ingmar Karlsson, İspanya‘da yüzyıllarca başarıyla uygulanan, çok kültürlü "Elhamra Modeli"ni AB‘ne, benimsenmesi gereken bir örnek olarak gösterir.

*

Kurtuba gibi, Kudüs de, Türkler‘in yönetiminde üç İbrahimi dinin, dört yüzyıl boyunca barış içinde yaşadığı kutlu kentlerden biridir. Kutsal geleneğin üç temsilcisinden biri, Kudüs‘ü kendisine başkent yapmaya kalkarsa, barış şehrini, savaş şehrine çevirir. Osmanlılar, Kudüs‘ü Kitaplı Dinlerin başkenti olarak kabul ettikleri için, kendilerini şehrin sahipleri olarak değil, koruyucuları olarak görmüşlerdir.

*

Kudüs‘ün gerçek sahipleri, üç büyük dinin peygamberleridir. Filistin İbrahimi dinlerin peygamberlerinden silinmez izler taşır. İslam Kitaplı Dinlerin en sonda gelen, ancak en başta olanıdır. Bu yüzden, Kur‘an, Tevrat ve İncil‘in hem tamamlayıcısı, hem de doğrulayıcısıdır. Bugün olduğu gibi, yalnızca Yahudilerin yönetimindeki bir Kudüs, dehşet verici bir savaş alanına dönüşür.

*

Ünlü gazeteciler Larry Collins ve Dominique Lapierre, "Kudüs Ey Kudüs"te, İngilizler‘in Filistin‘e gelişlerini, dağınık Yahudilere kapıları açışlarını ve arkalarında nasıl bir ateş topu bıraktıklarını akıcı bir dille anlatırlar. M.S. Yetmiş yılından bu yana, Kudüs‘ün hiçbir kapısının anahtarı, Yahudilerin elinde olmamıştır. İngilizler 1948‘de Filistin‘den ayrıldılar, Yahudiler İsrail devletini kurdular ve Araplar bitmeyen savaşı başlattılar.

*

Filistin‘de 1948‘den beri savaş hiç durmadı, Kudüs‘te başlayan yangın hiç sönmedi, akan kan hiç durmadı ve dökülen gözyaşı hiç dinmedi.

*

Yahudilerin elinde Filistin‘in bütün şehirlerinde büyük kan gölleri oluştu.İsrail kendi sonunu kendisi hazırlıyor.

*

Dünyada barışa giden bütün yollar Kudüs‘e çıkar.Kudüs peygamberler şehridir.

*

Barış şehri Kudüs‘te savaş olursa, dünyanın hiçbir şehrinde barış olmaz.

*

Bütün ülkeler, Kudüs‘ün kutlu barış şemsiyesi altında toplanmalıdır.

*

Dünyanın "Elhamra Modeli"nden önce "Kudüs Modeli"ne ihtiyacı vardır.

*

Filistin İbrahim Peygamber‘in ülkesi, Kudüs Kitaplı Dinler‘in başşehridir.

*

Kudüs‘ün değerini bilmeyenlerin başlarından savaş eksik olmaz.

*

Savaşı durdurmayan İsrail barışa hasret kalır.

*

Kudüs‘ün misyonunu unutanlar barışı unutur.

*

Kudüs savaş değil barış kentidir.

*

Kudüs'teki savaş Kudüs'te kalmaz.

*

Bağdat Şam gibi Tel Aviv de yıkılır.

23 Temmuz 2017, 10:09

DÜNYADA KUDÜS BİLİNCİNİ EDEBİYATLA KESKİNLEŞTİRMEK

================================================== Güneş altında dillendirilmemiş söz yoktur. İnsana iki göz, iki kulak, bir dil, görmesi, dinlemesi, gördüklerini, dinlediklerini, dillendirmesi, söze dökmesi için verilmiştir. Edebiyat hayatı görme, hayatı dinleme, hayatı dile dökme eylemidir. Edebiyatçı hayatta insanı, insanda hayatı görür. İnsana karşı hayat, hayata karşı insan, edebiyatla savunulur. Edebiyat hayatı yaşanır kılma ustalığıdır.

*

Nuri Pakdil’in yazdıklarında ve söyleşilerinde sürekli vurguladığı gibi, edebiyatçının görevi: “İnsana karşı insanı savunmaktır.” Edebiyatçı çağının savaşlarından, çağının cinayetlerinden sorumludur. Hayatın hiçbir alanında hiçbir kazanım, bir insanın hayatından daha değerli değildir. Bu yüzden, dünyanın neresinde bulunursa bulunsun, her edebiyatçı, barış istemek, barışın peşinde koşmak zorundadır. Hayatı, barışla silahlananlar, yaşanır kılar.

*

Edebiyatların dilleri, insanların dilleridir. Edebiyatçıların sözleri insanların sözleridir. Bu bağlamda, eski edebiyatlar, yeni edebiyatlar yoktur, yeni diller, yeni sözler vardır. Her dönemin edebiyatları, kendilerinden önceki dönemlerin edebiyatlarının geçtikleri yollardan geçer, insanları savunan özlerini koruyarak, insanların savunulmasına yeni boyutlar kazandırır. Çünkü tarihin bütün dönemlerinde, her “kent pusuda”dır, “avı insan”dır.

*

Pakdil, Rimbaud, Necip Fazıl,Sezai Karakoç, metafizik sancı çeken,“metafizik gerilim” olmadan, metafizik dünyanın kapılarının açılamayacağının bilincindedir. Metafizik kaygı taşımayanlar, metafizik boyut taşıyan eserler veremez. Bunun için, Türk Edebiyatı’nın “Yedi Güzel Adam”ı, dünyada çatışmanın, Washington ile Moskova arasında değil, Kudüs ile Atina arasında olduğunu sürekli gündemde tutmuşlardır.Dünyanın geleceği iflas eden Kapitalizm ve Komünizmde değildir.

*

Dünya İsrail'e hiç ödün vermeden,bütün uluslar arası kurum ve kuruluşlarıyla, oyunu hiç tereddüt etmeden oyunu Kudüs’ten yana kullanmalıdır.Pakdil bütün insanlığa “Gel / Anne ol / Çünkü anne / Bir çocuktan bir Kudüs yapar / Adam baba olunca / İçinde bir Kudüs canlanır / Yürü kardeşim / Ayaklarına bir Kudüs gücü gelsin” diye seslenmektedir.Dünyanın oyunu Kudüs’ten yana kullanması, savaşın değil barışın yanında olduğunu göstermek olacaktır.Kudüs'te savaş olursa dünyada barış olmaz.

*

Dünyayı seküler dünyanın başkenti Atina değil, kutsal kültürün başkenti Kudüs değiştirir. Savaş dünyasını, barış dünyasına dönüştürmek için, insanların Atina’dan daha çok Kudüs ile barışmaları gerekir. Kudüs bütün insanlığı kucaklayan peygamberler ülkesidir. Dünya barışının en büyük güvencesi, edebiyatı iman için bilen, ufukları peygamberler olan, edebiyatçılardır. Atina’nın burçlarına Kudüs’ün bayrağını onlar çekecektir.

*

Kudüs barışı, yüzyıldan yüzyıla, toplumdan topluma, edebiyatın insanı dönüştüren, küresel diliyle taşınır. Edebiyat barış dünyasının kapısıdır.

*

Elinde kılıç taşıyan bir Mevlana, bir Shakespeare, bir Goethe yoktur.

*

Edebiyat ölümsüzlüğün arandığı sonu olmayan yolda olmaktır.

*

Edebiyatçı kıyısı olmayan denizde yolunu arayan kaptandır.

*

Hayat edebiyattır, edebiyat hayattır.

*

İnsan edebiyatla savunulur.

*

Edebiyat iman için bilinir.

23 Temmuz 2017, 13:01

Kudüs Peygamberlerin ve ADEM Turabullah,İBRAHİM Halilullah,MUSA Kelimullah,İSA Ruhullah,MUHAMMED HABİBULLAH…

Kudüs Peygamberlerin ve ADEM Turabullah,İBRAHİM Halilullah,MUSA Kelimullah,İSA Ruhullah,MUHAMMED HABİBULLAH diyenlerin başkentidir.Kudüs'ü sevmek insanı sevmektir,nerede bir insan ölürse,orada bütün bir insanlık ölür ve o insanın ölümünden bütün insanlık sorumludur.

23 Temmuz 2017, 23:38

BARIŞ ŞEHRİ KUDÜS DÜNYADAKİ ŞEHİRLERİN UFKUDUR

================================================= İnsanlığın atalarının yitirdiği Cennet''i dünyada bulabilmesi, seküler kültürün gökdelen ormanı kentlerinden önce, kutsal kültürün kutlu kentlerine dönmesine bağlıdır. İnsanlar, ''Beş ülke'' liderinin, bir Cehennem''e dönüştürdüğü dünyayı, Cennet''e dönüştürmeyi, ülkelerin ellerinde silah taşıyan siyasal liderlerinden değil, kutsal kültürün ellerinde gül taşıyan gönül önderlerinden bekliyor. Dünyanın her yerinde barışın en önemli güvencesi, büyük gönül fatihleri,büyük gönül mimarlarıdır.

*

Bir insanı, bir kenti, bir ülkeyi dönüştürecek olan güçlerin ana kaynağı, bütün insanlığın bilgi ve bilgelik birikiminin dayandığı, kutsal kitaplar ve kutlu kentlerdir. Bunun için, dünyada herkes kutlu kitaplarla silahlanmalı ve düşünceyi eyleme dönüştürme ustası Nuri Pakdil gibi: ''Yüreğimin yarısı Mekke''dir, geri kalanı da Medine''dir. Üstünde tül gibi Kudüs vardır'' demesini bilmelidir. Üç kutlu sehir, dünyadaki bütün şehirleri dönüştürecek, kutsal kültürün anavatanıdır. Üçü de Asya''dadır, Avrupa''da kutsal kültüre anavatan olmuş hiçbir şehir yoktur.

*

Bir şehir dönüşmek istiyorsa, Mekke özlü, Medine sözlü ve Kudüs yüzlü olmalıdır. Dünyanın neresinde olursa olsun, bir şehir Yitirilen Cennet''i, her iki dünyada da bulmak için, kusursuz bir yol haritasını, yalnızca üç kutlu şehirde bulur. Üç kutlu şehrin eşsiz yol göstericileri peygamberlerdir. Üç şehrin her biri, her peygamberden derin izler taşır. Kutlu şehirlerde kutsal kitaplar saygı gösterilir,hepsi baş üstünde taşınır. Bütün insanlara bir gözle bakılır. Kimse kimseden üstün değildir. İnsanlar aynı anne ve babanın çocuklarıdır.

*

Savaş dünyasından barış dünyasına geçmek için, hayatın, ekonomik, siyasal ve kültürel boyutlarında köklü değişikliklerin yapılması gerekir. Dünyadaki bütün şehirler, Erdem Beyazıt''ın dizeleriyle söylenirse: ''Bir yüzüm Batıya dönük / Bir yüzüm Doğuya / Arkamda bütün yönler / Önümde kıble'' diyerek, yeni dönüşüm stratejileri geliştirmek zorundadır. Dünyadaki her şehir, kutlu şehirleri kendisine örnek alarak, kervandaki yolcu gibi, yolda gördüğü şehirler değişmeli, ancak kendisi değişmemelidir.

*

Kutsal kültürle harmanlanmış şehirler ne kadar değişirlerse, o kadar aynı kalırlar. Kutlu şehirler, kutsal kitaplar gibidir, hem konuşur, hem susarlar. Bütün şehirler, kutlu şehirlerin ışığında değişmeden değişir. Bu yüzden kutlu şehirler, ya ''Yeryüzü Cenneti'' ya da ''Yitilen Cennet'' demezler, onlar hem ''Yitirilen Cennet'' hem de ''Yeryüzü Cenneti'' derler. Peygamberlerin gizemli tarlası olan kutlu şehirler, yalnızca tek Cennet''i isteyenlerin, iki Cennet''i birden yitireceklerini bilir.

*

Kutsal kültürün kutlu şehirlerinde, iki Cennet birden istendiği için, her yerde, ilk peygamberden son peygambere kadar, her peygamberin eseri ve anısı bulunur. Kudüs''te süreklilik ve bütünlük vardır. Kutsal kültürde,Adem Turabullah, İbrahim Halilullah, Musa Kelimullah, İsa Ruhullah ve Muhammed Habibullah''tır.Peygamberler arasında fark gözetilmez hepsine saygı gösterilir.

*

Kutlu şehirler kutup yıldızlarına benzer, bütün şehirlere yol gösterirler. Onlar şehirleri dönüştürecek dinamiklerin, kutsal kültürün derinliklerinde olduğunu, her fırsatta vurgular.

*

Bir şehirdee hayatın yaşanabilirliği, kutlu şehirlerle kurduğu iletişim ve etkileşimden kaynaklanır.

*

Kutlu şehirlerle insanlar Ademoğulları oldukları bilinci kazanır.

*

Denizleri arayan nehirler gibi bütün şehirler kutlu şehirleri ararlar.

*

Kudüs barış şehridir,Kudüs'te savaş olursa dünyada barış olmaz.

*

Bütün şehirlerin anası dünyanın Cennet'e açılan kapısı Mekke'dir.

24 Temmuz 2017, 19:10

AVRUPA'NIN YENİ ENDÜLÜS'Ü FRANSA VE ALMANYA OLACAKTIR

======================================================= İnsanların anası ve babası birdir. Onların ataları, yitirdikleri öz vatanlarını Mekke''de bulmuşlardır. Mekke dünyanın, Kabe Mekke''nin nirengi noktasıdır. İnananlar yüzlerini Kabe''ye, şehirler yönlerini Mekke''ye döner. Kabe mabetlerin, Mekke şehirlerin anasıdır. Kabe''ye ilk şeklini insanlığın atası İlk Peygamber Adem, son şeklini de peygamberlerin sonuncusu Son Peygamber Muhammed vermiştir. Mekke peygamberlerin ve bütün insanlığın ana vatanıdır.

*

Dünyanın neresinde yaşarsa yaşasın, bütün inananların da öz vatanı Mekke''dir. Soyları ne olursa olsun, insanlar Mekke''nin çevresinde halka halka büyüyen, kolları bütün dünyaya yayılmış, büyük bir ailedir. İkinci büyük ailenin üyeleri her yıl Mekke''de buluşur. İnananların oluşturduğu ikinci büyük aile, günde beş vakit yüzlerini Kabe''ye dönerek, onun çevresinde, onunla bağlarını yeniler. Büyük ikinci ailenin gücü, Mekke''den beslenir.

*

İnanan insan, Mekke''den Medine''ye hicret ettiği gibi, Medine''den de Buhara''dan Kurtuba''ya kadar bütün dünyaya hicret etmiştir. Onların öz vatanı yanlarında taşıdıkları Mekke''dir. Onlar Mekke gibi Kabe''yi de yanlarında taşıdıkları için, ezan okunan her yeri vatan, ezan okunmayan yerde de ezan okumayı görev bilmişlerdir. Bu yüzden, Araplar Batı, Türkler de Doğu Roma''nın bütün topraklarını kendilerine vatan edinmişlerdir.

*

Avrupa''nın “küçük Afrika”sı İspanya ve “Küçük Asya”sı Anadolu, geçmişte, Batı ve Doğu Roma''yı nasıl dönüştürmüşlerse, bugünün Roma''sı olan AB''yi de dönüştüreceklerdir. Tarık bin Ziyad İspanya''nın, Alparslan Anadolu''nun kapılarını, vatanlarını yanlarında taşıyanlara açtılar. Onlar gittikleri her ülkenin ekonomik, siyasal ve kültürel hayatına büyük bir canlılık kazandırdılar. Bu yüzden Araplar İspanya''da Türkler de Rumeli''de yüzyıllarca kaldılar.

*

Avrupa Afrika''dan Cebelitarık, Asya''dan da İstanbul Boğazı''yla ayrılır. İspanya, Afrika''nın, Rumeli de Asya''nın Avrupa''ya açılma kapısıdır. İspanya ve Türkiye, zengin tarihleri ve derin kültürleriyle Avrupa''nın geçmişinde olduğu gibi, geleceklerinde de vazgeçilmez bir yer tutacaklardır.

*

Araplar ve Türkler, Avrupa kültürüne yalnızca doyumsuz bir tad değil, solmaz bir renk de kazandıracaklardır. İki ülke olmadan Avrupa kültürünün Yirmi birinci yüzyıla uyum sağlaması verekabet üstünlüğü kazanması mümkün değildir.Geleceğin dünyasının temelleri Amerika'da değil,Avrupa'da atılacaktır.

*

Ziya Paşa''nın Batılı ve Doğulu kaynaklardan yararlanarak hazırladığı “Endülüs Tarihi” isimli kitabında anlattığı gibi, Müslümanlar zengin bilim ve düşünce çalışmalarıyla, Ortaçağ''ın karanlıklarını aydınlatarak, Avrupa Rönesansı''nın temellerini atmışlardır.

*

Endülüs, İspanya''yı, İspanya da Avrupa''yı dönüştürmüştür. Roma''nın bir parçası olan İspanya, Endülüs ile Avrupa''nın ana kaynaklarından biri olmuştur.

*

Avrupa''nın giderek hız ve yoğunluk kazanan İslam korkusunu yenmesi için, bir arada yaşamanın iki eşsiz örneği olan, Endülüs ve Osmanlı''yı daha yakından tanıması gerekir.

*

Avrupa''nın Amerika ve Çin karşısında rekabet gücünü koruyabilmesi, Türkler ile birlikte Arapların da dostluklarını kazanmasına ve onlarla yan yana yaşamalarına bağlıdır.

*

Dünyayı vatanlarını yanlarında taşıyanlar dönüştürür.Fransa ve Almanya Hristiyanlarla Müslümanların bir arada yaşadığı, Yirmi birinci yüzyılın iki Endülüs'ü olacaktır.

*

İnananlar üstlüklerini her coğrafyada korumuşlardır.

*

İnancın temelinde korku değil ümit vardır.

*

Korkunun direnmeye yararı yoktur.

*

Londra Pakistanlaşmıştır.

*

Paris Cezayirleşecektir.

*

Berlin Türkiyeleşecektir.

26 Temmuz 2017, 17:00

MAVERA DERGİSİ BALLAR BALINI BULANLARIN DERGİSİDİR

Bu yazı daha önce 26.10.2016 tarihinde de yayımlanmıştı.

================================================== Anadolu insanının edebiyat geleneği, Asya'nın içlerinden Avrupa'nın içlerine doğru, büyük ve uzun bir yolculuğa çıkan Türklerin, bin yıllık tarihleri içinde oluşmuştur. Bir ayaklarıyla Doğu'da, bir ayaklarıyla da Batı'da olan Türkler, edebiyatı medeniyet için bildiler, edebiyatsız medeniyet, medeniyetsiz edebiyat olmayacağına inandılar.

*

Edebiyatın sınırların ötesinde, ülkelerin üstünde, insanların düşünce ve eylem dünyalarına, yeni boyutlar kazandıran, çok zengin ve çok gizemli bir dünyası vardır. Edebiyat geleneğini derinleştirmeden, medeniyet dünyasını zenginleştirmek mümkün değildir. Hayatın her boyutunda edebiyatın çarpan ve çoğaltan etkisi vardır.

*

Yunus Emre'den ve Mevlana'dan Mehmet Akif ve Yahya Kemal'e kadar, bin yıllık tarihten yola çıkarak, tarihin içinden konuşan edebiyatçılar, edebiyat geleneğinin oluşmasında ve canlılığını korumasında vazgeçilmez bir yer tutar. Onlara sayfalarını ve gönüllerini açmayan, bir edebiyat dergisinin, güçlü bir edebiyat geleneği oluşturması mümkün değildir.

*

Dünyanın neresinde olursa olsun, iyilikleri özendirmede ve kötülükleri önlemede, yardımlaşma ve dayanışmaya ihtiyaç duyuldukça, düşünce ve eylem gücüne yeni açılımlar kazandıran, köklü bir edebiyat geleneğine de ihtiyaç duyulacaktır. Güçlü bir edebiyat geleneği olmadan, köklü bir medeniyet geleneği de olmaz.

*

Mavera, Anadolu insanının edebiyat geleneğinin dünyaya açılmasında, Fatih Yalçın'ın “Yeni İslamcı Akımın Edebiyat Okulu Mavera Dergisi“ çalışmasında vurguladığı gibi:”Edebiyat dergiciliği tarihimiz içerisinde yayın ilkeleri, kurumsallaşma çabası, dergi ile birlikte kurulan Akabe yayınevi aracılığıyla, yürütülen faaliyetler dikkate alındığında, önemli ve özellikli bir yere sahiptir.”

*

Büyük Doğu, Diriliş, Edebiyat ve Mavera dergileri, Anadolu insanının yerli edebiyat geleneğinin temellerini attılar. Anadolu insanının edebiyat geleneğinde bir bütünlük ve süreklilik vardır. Tarihin her döneminde, toplumların değişmesinde ve dönüşmesinde en etkili, en önemli, en güçlü kaynak edebiyat olmuştur.

*

Son yıllarda yapılan araştırmalarda, “Yerli Edebiyat Akımı” başlığından daha çok “Yeni İslamcı Akım” başlığı altında ele alınan, söz konusu geleneği, M. Şükrü Hanioğlu'nun “Gerek modernliğin ürünü olan yeni dünyanın sorunlarına cevap verme, gerekse de Batı siyasal ve kültürel hegemonyasına karşı koyma amacını taşıyan” akım olarak tanımlaması, yeterli olmasa da açıklayıcıdır.

*

Dört dergi ve yazarları, karşılıklı saygı ve sevgi içinde Necip Fazıl'ın başlattığı, Sezai Karakoç'un yeni açılımlar kazandırdığı yerli edebiyat geleneği, Edebiyat ve Mavera dergileriyle, değişmeden değişerek, dünyaya açıldı ve Türkiye'nin son yüz yılına damgasını vurdu. Onlar yerel düşündüler evrensel davrandılar. Edebiyatta yerelleşerek küreselleşilir, küreselleşerek yerelleşilir.

*

Mavera dergisinin kurucuları, “68 Kuşağı”nın içinde yer almalarına rağmen, dünyanın sağ ve sol diye, ikiyi bölündüğü bir dönemde, Türkiye'nin geleceğini Moskova ya da Washington'da değil, Anadolu'da aradılar. Mavera Sağda ve Solda olmaktan daha çok, önde olan bir dergidir. Kendisini Sağ ya da Sol kültür içinde değil, Yunus Emre kültürü içinde konumlandırmıştır.

*

Türklerin Anadolu'daki bin yıllık tarihlerinde açıkça görüldüğü gibi, İslam medeniyeti, iyilikleri büyütmede, kötülükleri önlemede, toplumun bütün kesimlerinin birbirleriyle yarıştığı, iki dünya medeniyetidir. İki dünyanın birden kazanılması için edebiyat ile medeniyetin karşılıklı iletişim ve etkileşim içinde altın oranda harmanlanması gerekir.

*

Pablo Neruda “Aklı başında olan insandan şair olmaz. Şair insanın aklı başında olmaz” derse de, Anadolu insanının edebiyat geleneğinde, Mavera şair ve yazarlarında olduğu gibi, şair ve yazarların akılları hem başlarında hem de gönüllerindedir. Onlar akıllarıyla düşünürler, gönülleriyle yazarlar düşünceyi eyleme, eylemi düşünceye dönüştürürler.

*

Yunus Emre'nin şiir geleneğinde, “Dağ ne kadar yüksek olursa olsun/ Yol onun üstünden aşar”. Edebiyatçılar aşılmaz dağları aşan dağ yolu üzerinde, yolcuların kulaklarına doğrululuğun, iyiliğin ve güzelliğin sırlarını fısıldar.

*

İki dünya arasında uyum ve düzeni sağlayan medeniyet köprüsü edebiyatın ölümsüz eserleriyle inşa edilir.

*

Köklü bir edebiyat gelenekleri olmayan toplumların güçlü medeniyet değerleri olmaz.

*

Edebiyatta kusursuzluğu arayanlar kusursuz medeniyetin kaynağı olurlar.

*

Ballar balını bulanlar kusursuzluğu arayanlardır.

27 Temmuz 2017, 21:59

İSRAİL BENZERİ IRKÇILIK YAPAN ÜLKELERE KARE DÜNYANIN HİÇBİR KITASINDA YER YOKTUR

Ülkelerin iç ve dış politikadaki ağırlıkları, hatırı sayılır bir nüfus ve üretim gücüne sahip olmalarından kaynaklanır. Bunun için, ülkelerin büyük şehirleri, ekonomik, siyasal ve kültürel hayatın ana dinamiğini oluştururlar. Şehirler ülkelerin hem ekonomik güçlerinin, hem entellektüel derinliklerinin, en somut göstergeleridir. Büyük şehirleri olmayan ülkelerin, uluslarası sorunlarda ağırlıkları olmaz.

*

İslam dünyasının bir çıban başı olan İsrail, dünyanın ne kadar büyük ordusuna sahip olursa olsun, ülkeler arasında sözü ve etkisi olan bir devlet olamaz. Çünkü, Tevrat bir ırkın kutsal kitabı olduğu gibi, Yahudilik de yalnızca Yakupoğullarının dinidir. Müslümanlık ve Hristiyanlık küreseldir, her soy ve her renkten insanın katılımına açıktır. Yahudilerde ise, anne önemlidir. Annesi Yahudi olmayan Yahudi olamaz.

*

Yahudilerin milliyetçileri Siyonistler, mavi Nil'le yeşil Fırat arasında güçlü İsrail devletinin rüyası görmektedirler. Ancak ikibin yılda, bütün dünyaya dağılmış Yahudilerin on beş milyonluk bir nüfusa ulaşmaları, onların Kıyamete kadar büyük devlet olmalarının mümkün olmayacağını göstermektedir. İsrail Filistin topraklarındaki varlığını, Amerika'nın kayıtsız şartsız desteğiyle sürdürmektedir. New York'ta Tel Aviv'den daha çok Yahudi yaşamaktadır. Siyonistlerin kutsal şehirleri, Kudüs değil "Jew York", olarak bilinen New York'tur.

*

Afganistan'da,Irak'ta,Suriye'de,Yemen'de, yaşanan olaylardan sonra açıkça ortaya çıktı ki, yalnızca silah gücüyle, ülkelerin varlıklarını korumaları mümkün değildir. Ülkelerin gelecekteki en büyük güvenceleri, ordularından önce genç nüfusları olacaktır. İsrail gibi,Körfez ülkeleri gibi, belirli bir nüfus büyüklüğüne ulaşmayan ülkelerin,doğal kaynak ve silah gücüyle, ayakta kalmaları ve varlıklarını korumalarını kimse beklemiyor.Yeni düz kare dünya, silahlı güçlerin değil,silahsız güçlerin dünyasıdır.

*

İsrail'in iç ve dış politikasını Yahudi geleneği değil, Yirminci yüzyılın en büyük ve en bulaşıcı hastalığı olan ırkçılık belirliyor. Irkçılığın anası da "Nazizm''dir. Filistin topraklarını kan ve gözyaşı göllerine çeviren, dünyanın en kanlı ırkçılık hareketlerinden biri olan Siyonizm''dir. Nazizmi aratmayan Siyonizm, son iki yüzyılın en kanlı, en dehşet verici ırkçılık hareketidir. Yahudiler Almanların kendilerine uyguladıkları, soykırımın kat kat fazlasını Filistinlilere uygulamaktadırlar. Onlar Avrupalı ustalarından, çok daha dehşet verici olmuşlardır.

*

Müslümanlarla Yahudiler, İslamın ilk yıllarından beri, yüzyıllarca bir arada yaşamışlardır. Ancak hiçbir zaman, İslam dünyasında, bir Yahudi karşıtlığı olmamıştır.

*

Irkçılık peşinde koşan, ayrımcılık yapan ülkeler, bütün dünyayı karşılarına alarak, kendi içlerine kapanmak zorunda kalırlar.

*

Yirmibirinci yüzyılda ülkelerin güçleri ırklarından değil, geçerliğini hiç yitirmeyen, ilkelerinden kaynaklanacaktır.

27 Temmuz 2017, 22:10

EDWARD SAİD İSRAİL'E TAŞ ATMASINI BİLEN ENTELLEKTÜELDİR. FİLİSTİNLİLERİN HAKLARININ YORULMA BİLMEZ SAVUNUCUSU OLMUŞTUR.EN BİLİNEN KİTABI "ORİYANTALİZM"DİR.KENDİSİNİ ANLATTIĞI "YURTSUZ" KİTABINDA FİLİSTİNLİLERİN NASIL YERSİZ

VE YURTSUZLAŞLAŞTIRILDIKLARINI ELE ALIR.

28 Temmuz 2017, 09:07

KUDÜS YENİDEN OSMANLI KARDEŞLİĞİNE DÖNMEK ZORUNDADIR

======================================================== Son Osmanlı Kudüs Valisi Haşim El Hüseyni, kenti 1918'de İngiliz General Edmund Allenby'ye teslim ettikten sonra, Ortadoğu'da dört yüzyıl süren “Osmanlı Barışı” dönemi kapandı. O yıldan bu yıla, Ortadoğu'da, Müslümanlar, Hristiyanlar, Yahudiler, Edvard Munch'un, “Çığlık Tablosu”nda tuvale yansıttığı, çığlığın dehşetini yaşıyor. Kudüs'te barışın yollarını kapatanlar, savaşın yollarını açtılar. Savunmasız kalan Ortadoğu'da, kardeşler kardeşliği kendi evlerinde öldürdü.

*

Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra, Fransa ve İngiltere'nin gelmesiyle, Ortadoğu'nun kültürel dokusu ve siyasal yapısı dinamitlendi. Soğuk Savaş ertesinde Amerika'nın Irak'a, Rusya'nın Suriye'ye silahlı güçleriyle müdahaleye kalkışması, Ortadoğu'daki Osmanlı kardeşliğiyle birlikte, demokratikleşme hareketlerine de, en büyük darbeyi vurdu, bütün kazanımları yok etti. Batılı ülkelerin körüklediği din, mezhep ve ırk ayrımcılığı, Ortadoğu'da çok kanlı bir tarihin yazılmasına yol açtı.

*

Osmanlı Ortadoğusu'nun üzerindeki örtü kaldırılmalı, dört yüzyıl süren, Kudüs odaklı, başkenti Kudüs olan, “Osmanlı Millet Sistemi”, ayrıntılı olarak, tarihin derinliklerinden çıkarılıp, Yirmibirinci yüzyıla taşınmalıdır. Dilleri, dinleri ve ırklarıyla Ortadoğu'yu, Kudüs'ten tanıyan Michelle U. Campos'un, “Osmanlı Kardeşler” kitabı, Yirminci yüzyılın başlarındaki Kudüs'ten yola çıkarak, dünya barışının en önemli güvencesi olan, Ortadoğu üzerindeki savaş bulutlarını büyük ölçüde dağıtıyor.

*

Ortadoğu'nun güzel yılları, Batılıların savaş yılları değil, Osmanlıların barış yıllarıdır. Barışın mimarları da “Osmanlı Kardeşler” olan Müslümlar, Hristiyanlar ve Yahudilerdir. Hem içerden hem de dışardan baskılarla Osmanlı kardeşliğinin parçalanması, Ortadoğu'nun paramparça olmasına yol açtı. Karşılıklı zorunlu göçler, geniş Ortadoğu coğrafyasındaki savaşların ana kaynağını oluşturdu. Ortadoğu'nun bütün zenginlikleri bir şans oyununda harcanır gibi, sorumsuzca harcandı.

*

Petrol denizinin üzerindeki Ortadoğu, Allenby'den bu yana, ekonomik, siyasal ve kültürel zenginleşmeye, en önemlisi barışa hasret kaldı. Onbeşinci yüzyılda İspanya ve Portekiz Yahudilerine kapılarını açan, “İkinci Beyazid Ortadoğusu”, Yirmibirinci yüzyılda, savaştan kaçan göçmenlerine, Avrupa ülkelerinin kapılarını açmasını bekliyor. Avrupaların geçen yüzyılda, Ortadoğu'ya getirdikleri çözümleri, gelen yüzyılda üstesinden gelinemez sorunları oldu. Barış coğrafyası Ortadoğu, savaş coğrafyasına dönüştü.

*

Ortadoğu'nun yeni kardeşliği: Eşitlik ve özgürlük odaklı, “bir insan bir oy” diyen “demokrasi kardeşliği” ve “kazan kazandır” diyen “ekonomi kardeşliği”dir. Ekonomisiz demokrasi güçsüzlüğün, demokrasisiz ekonomi ilkesizliğin üstesinden gelemez.

*

Ortadoğu'da geçmişten geleceğe giden yol, dağları taşları olmayan düz bir yol değildir. Osmanlı kardeşliği, tavandan tabana doğru değil, tabandan tavana doğru elbirliğiyle inşa edilir.

*

Her insan hem yöneten hem yönetilendir. İnsanların azınlığı yönetmek, çoğunluğu yönetilmek için doğmaz.

*

Ortadoğu dünya için, çaydaki süt ve şeker gibidir, dünyaya hem tat hem renk kazandırır.

*

Ortadoğu'da milliyetten daha çok marifet önemlidir.

*

Kudüs'te peygamberler arasında ayrım gözetilmez.

*

Kudüs “İbrahim mileti”nin başkentidir.

28 Temmuz 2017, 14:36

Yirmi birinci yüzyılın insanın elinde iki güçlü silahı vardır.Silahlarından biri Oy'u,biri de…

Yirmi birinci yüzyılın insanın elinde iki güçlü silahı vardır.Silahlarından biri Oy'u,biri de Para'sıdır.Oyuyla yönetimleri,parasıyla ekonomiyi değiştirir.Oyun gücü paranın gücünden daha büyüktür.Oyla devlet parayayla millet yönlendirilir.Dmomokratik ve pazar mekanizmasının yönetilmesinde "çoğunluk yanlışta birleşmez" ve "sağduyu için yol birdir" diyenler,Yunus gibi yaşamasını,Sinan gibi inşa etmesini bilir.

29 Temmuz 2017, 00:23

KUDÜS İSLAM DÜNYASININ AĞLAYAN GÖZÜ KANAYAN YARASIDIR

======================================================== Dünya güçten başka hukuk tanımayanlar tarafından yıkılırken, hukuktan başka güç tanımayanlar tarafından da yeniden inşa ediliyor. Bir taraf kendi sınırlarının içine kapanarak, korku ve düşmanlıkları büyütürken, diğer taraf da sevgi ve dostlukları büyüterek, sınırlarının dışına açılıyor. Düşmanlıkları büyütenler bütün kaynaklarını savaşa, dostlukları büyütenler de barışa yönlendiriyor.

*

Kaynaklarının büyük bir kısmını silahlanmaya ayıranlar için, hukuk silahlının işine gelirse ve onun iktidarına güç katarsa hukuktur. Onlar, uluslararası hukuka, beklentilerine katkıda bulunduğu ve iktidarlarına destek olduğu ölçüde saygı gösterir.Silahtan başka güç tanımayanlar için, hukukun silahı değil, silahın hukuku vardır. Doğru ve önemli olan, güçsüzün hakkı değil, haksız da olsa güçlünün istediğidir.

*

Eli silahlı olanlar, kendi doğrularını kabul ettirmek için, bütün dünyayı kan gölüne dönüştürürler. Amerika Irak'ı,Afganistan'ı, Libya'yı ve Suriye'yi, İsrail de Lübnan ve Filistin'i, kendi doğrularını kabul ettirmek için, kan gölüne dönüştürdü. Batı dünyasının hukukunda, güçlü korku ülkelerinin bir insanı, güçsüz ülkelerin bir insanından daha değerli sayılır. Onların güvenliğini sarsacak her davranış şiddetle cezalandırılır.

*

İsrail Orta Doğu'da Amerika'nın bir eyaletine benziyordu. Ancak İsrail ile Filistin ve Lübnan arasındaki savaşla, Amerika ile İsrail'in konumu birbirine karıştı. İsrail mi Amerika'nın, Amerika mı İsrail'in bir eyaleti, kimse bilmiyor. Yönetimleri birbirine karışan İsrail ve Amerika için, bir savaş uçağı Beyrut'tan, bir tank da Gazze'den hem daha değerli, hem de daha önemlidir.

*

Barışta olduğu gibi, savaşta da bir hukuk vardır. Eskiden bir ülke, bir ülkeye ordularıyla gider, gittiği yerde de kimseye haksızlık yapmayan, herkesin hakkını gözeten hukukuyla kalırdı.

*

Montaigne'nin "Denemeler"inde vurguladığı gibi, Yavuz Sultan Selim'in Mısır'la birlikte Filistin'i de Osmanlı topraklarına kattığı seferinde "Şam şehrini bolluk ve güzellikle saran eşsiz bahçelere askerlerinden hiç birinin eli değmemiş"tir.

*

Filistin'de dörtyüz yıllık Osmanlı yönetiminde, kimsenin burnu kanamamış ve kimseye de haksızlık yapılmamıştır.Türkler kendilerini Kudüs'ün sahipleri olarak değil,korusuları olarak görmüşlerdir.

*

İsrail ve Amerika son elli yılda büyük savaş bedelleri ödemelerine rağmen, barışın savaştan çok daha zor ve savaşın barıştan çok daha pahalı olduğunu anlayamadı.

*

Yahudiler ve Hristiyanlar Müslümanların varlıklarını, inançları uğruna insan öldürmekten daha çok inançları uğruna ölmeyi bilmelerine borçlu olduklarını bir türlü kavrayamıyor.

*

İsrailliler ve Amerikalılar her gün öldürdükleri suçsuz insanlarla birlikte, bütün insanlığı öldürdüklerinin farkında değiller.

*

Yirmi birinci yüzyıl, Yirminci yüzyıl gibi, savaş odaklı değil, barış odaklı bir yüzyıl olacaktır. Savaşan herşeyini bütünüyle yitirir. Yirmi birinci yüzyılda bir ülkenin bir ülkeyi yakıp yıkmasıyla, kendi ülkesini yakıp yıkması arasında hiçbir fark yoktur.

*

Ülkelerin iç içe olduğu bir dünyada, bir ülkede çıkarılan savaş, bütün dünyayı içine alır.

*

Kudüs İslam dünyasının kanayan yarası ve ağlayan gözüdür.

*

Kudüs ağlarken Washington ve Tel Aviv gülmez.

*

Kudüs'te savaş olursa dünyada barış olmaz.

29 Temmuz 2017, 10:40

KUDÜS BARIŞI İÇİN ATİNA DEĞİL MEDİNE DEMOKRASİSİ GEREKİR

========================================================= Çok kültürlü bir ortamın oluşması yüzyıllar ister. Emir komuta zinciri içinde çok kültürlü bir yapı oluşturulamaz. Hiç bir kültür de silah gücüyle ayakta duramaz. Osmanlı toplumunun çok uluslu, çok dinli ve çok kültürlü yapısı yalnızca Türklerin gayretiyle kurulmadı.

*

Osmanlı yönetimi gittiği coğrafyalarda farklı kültürlerle sürekli alışveriş içinde oldu. Osmanlı devletinin Orta Doğu ve Balkanlar'da kurduğu çok kültürlü yönetim yüzyıllarca süren barışın ana güvencesi oldu.

*

Osmanlılar'ın Anadolu'ya çekilmesiyle, kanlı savaşlar birbirini izledi. Avrupa ve Amerika söz konusu bölgelerde akan kanı durduramaz.Çünkü Kudüs'ü sürekli kanayan yaraya onlar dönüştürdü.

*

Ortadoğu'da kan ve gözyaşı dökülen bölgelerin başında Filistin gelir. İster Müslüman, ister Hristiyan, isterse de Musevi olsun, bütün Filistinliler dört yüzyıllık Osmanlı yönetiminde, birbirleriyle savaşmadan barış içinde yaşadılar.

*

Osmanlılar 1918'de Filistin'den çekilince, bölgeye İngilizler geldi. İngilizler Filistinlilere rağmen bölgeye başka ülkelerden gelen Yahudilerin yerleşmesine büyük destek verdiler. Bunun sonucu 1948'de İsrail devleti kuruldu.

*

İsrail devletinin kurulmasından sonra Filistin'de akan kan ve gözyaşı hiç dinmedi. Artık orası Osmanlı devletinin, bıraktığı, çok uluslu, çok dinli, çok kültürlü Filistin değil. Her gün onlarca suçsuz, kadın, yaşlı ve çocuğun öldüğü bir can pazarıdır.

*

İsrail devleti içinde kalan Filistinli Arapların evleri ve toprakları ellerinden alındı. Filistinlilerin önemli bir bölümü de başka ülkelerde sürgün hayatı yaşamak zorunda kaldı. Bölgeyi terketmeyenler de İsrail'in devlet terörü altında yaşıyor.

*

Sürgünlerden biri de Arap asıllı Hıristiyan Filistinli Edward Said'dir. Said ilk defa 1999'da yayınlanan,Türkçeye "Yurtsuz" diye çevrilen "Out of Place" isimli kitabında, Filistin'den Mısır'a,Mısır'dan da Amerika'ya gidişlerini usta bir sanatçı duyarlığıyla anlatır.

*

Said'in "Oryantalizm" isimli kitabını adadığı, Filistinli İbrahim'in eşi Sosyoloji Profesörü Amerikalı Janet'in, New York'taki evlerinin sürgündeki Filistinlilere nasıl bir sığınak olmuştur.Filistin Kurtuluş Örgütü'nün temelleri de onların evlerinde sabahlara kadar süren toplantılarda atılmıştır.

*

Said Osmanlı sonrasında dağıtılmış bir ülkenin vatandaşıdır. Bu yüzden, bütün dünyada kabul gören bir kimliği yoktur. Asya, Afrika ve Latin Amerika'da pek çok ülke bağımsızlığına kavuştuğu halde Said'in "Talbieh" mahallesinde doğduğu ve çocukluğunun geçtiği Kudüs İsrail işgali altındadır.

*

İslam dünyası Filistin devletinin kurulmasına yardımcı olmak istiyorsa, her şeyden önce,Ortadoğu'da kendi elleriyle yok ettikleri çok kültürlü toplum yapısını yeniden oluşturmak zorundadır.

*

Ortadoğu Osmanlı'yı inkar eden tek kültürlü devlet ve yönetim yapısıyla, bırakın Filistin bağımsızlığına yardım etmeyi,Irak,Suriye ve Yemen'deki iç savaşların üstesinden gelemez.

*

Kudüs Peygamberlrin şehridir.Gökyüzünde İsa'ya,Tur dağındaki Musa'ya ve Miraç'taki Muhammed'e sevgisi olmayanların Kudüs'e barış getirmeleri mümkün değildir.

*

Kudüs'e barış getirmek için Son Peygamber'in Medine'de büyük bir adalet ve eşitlikle uyguladığı "Medine Anayasası"na dönmek ve dört elle sarılmak gerekir.

*

Üç dinin Kudüs Anayasası, İnsanlığın İlk Anayasası ve ilk "Toplumsal Sözleşmesi"olan "Medine Vesikası"olmalıdır.

*

Medine Anayası,Medine Demokrasisi,İnsanlığın Anayasası, İnsanlığın Demokrasidir.

*

Dünya barışı için bütün ülkeler kendilerine Atina demokrasisini değil,Medine demokrasini örnek almalıdır.

*

Atina kölelerin Medine özgürlerin demokrasidir.Atina'da azınlık Medine'de bütün insanlar söz sahibidir.

*

Kudüs'te barış için dünyanın Medine demokrasisine ihtiyacı vardır.

*

Medine'nin sesi bütün Ademoğullarının,bütün insanlığın sesidir.

30 Temmuz 2017, 11:27

KUDÜS BARIŞTAN ELBİSELER GİYEN İNSANLARIN KENTİDİR

================================================== Bütün dünyada ülkeler, savaşların dayanılmaz ağırlığı altında eziliyor. Yirmi yüzyılda Avrupa ülkelerini yakan, yıkan savaşlar, Yirmi birinci yüzyılda Müslüman ülkeleri yakıp, yıkıyor. En dehşet verici yüzleriyle ortaya çıkan, sonu gelmeyen, savaşlar, Asya ve Afrika ülkelerinde ekonomik, siyasal ve kültürel hayatı felç etti. Irak'ın Amerika,Suriye'nin Rusya,Filistin'nin İsrail ordusu tarafından yerle bir edilmesi,Ortadoğu'da en son savaş yıkımıdır.

*

Savaş yıllarını gören Mehmet Akif''in yıllar önce Rusya için söyledikleri, bugünkü Irak, Suriye,Yemen ve Filistin için de geçerlidir. ''Bilmiyorlar ki bu şiddetlerin olmaz hükmü / Göz yıllar önce, fakat sonra kanıksar ölümü / Sanıyorlar kafa kesmekle, beyin ezmekle / Fikr-i hürriyet ölür. Hey gidi şaşkın hezele / Daha kuvvetleniyor kanla sulanmış toprak / Ekilen gövdelerin hepsi yarın fışkıracak.'' Ancak, Washington, Brüksel, Moskova ve İsrail, çocuklar öldürmekten, şehirleri bombalamaktan başka savaş bilmiyor.

*

Savaş dünyasını, barış dünyasına dönüştürecek olanlar, seküler kültürün bilginleri değil, kutsal kültürün bilgeleridir. Onlar, bütün ülkelerin içinde olduğu dünya gemisinin, kasırgalar denizinde, dev dalgalara kapıldığını, yolunu, yönünü şaşırdığını pusulasını yitirdiğini, parçalanmasının çok yakın olduğunu, anlatmaya çalışıyor. Dünya onların farkında değil, onlara karşı kör, sağır ve dilsiz.Çünkü Nuh Tufanı unutuldu.

*

Dünyanın dört bir yanından seslenen kutsal kültürün bilgelerinin sürekli vurguladıkları gibi: ''Kutsal kültür tarafından içselleştirilerek özümsemiyen seküler kültür, kutsal kültürü içselleştirerek özümser ve barış kültürünü savaş kültürüne dönüştürür.'' Bütün dünyada savaş rüzgarları estiren seküler kültürün silahları, öldürdükleri insanların mezar taşlarıyla, ülkelerin arasına yıkılması yıllar alacak, görünmeyen yeni Berlin duvarları inşa ediyor.

*

Barış dünyasının sınır taşlarının yerine, savaş dünyasının mezar taşlarının geçtiği bir yüzyılda, bütün dünya, ''öldürmeyeceksin yaşatacaksın, zorlaştırmayacaksın kolaylaştıracaksın, ararsan bulacaksın'' diyen, kutsal kültüre dönmeli ve kutsal kitaplara odaklanmalıdır. Kutsal kitaplar, insanlık tarihi boyunca yazılmış bütün kitapların anasıdır. Yazılmış ve yazılacak bütün kitaplar, kutsal kitapların ışığında, hayatı anlamlı kılmak için yazılmış ve yazılacaktır. Yeni sözler kutsal kitaplardan yola çıkılarak söylenir.

*

Kutsal kitapların zamana bağımlı olmayan ilkeleri, hayatın kumaşına renk veren, sağlamlık kazandıran ana girdilerdir. Kutsal kitaplar,Seyyid Hüseyin Nasr''ın eserlerinde sürekli vurguladığı gibi, akıl dışı değil, ancak akıl üstüdür. Seküler kültürün sınırlarının dışına çıkmadan, kutsal kültürü hayata taşımak, hayatı kutsal kültürle yoğurmak mümkün değildir.

*

Kutsal kitaplar, gökyüzünde yazılır, yeryüzünde okunur.

*

Kudüs, meleklerin insanlara karıştığı kutlu kenttir.

*

Kudüs'te gökyüzünün kapıları herkese açılır.

*

Kudüs kenti dünyanın güzel barış kentidir.

*

Barışı sevenler bütün insanları sever.

*

Barıştan kimseye zarar gelmez.

*

Barış savaştan üstündür.

*

Savaş ölümdür.

*

Barış hayattır.

31 Temmuz 2017, 23:10

DÜNYADA EDEBİYATA KILIÇ ÇEKİLMEZ KURŞUN ATILMAZ

================================================== Edebiyat aracılığıyla barış.Dünyayı savaş yapmasını bilenler değil, barış yapmasını bilenler değiştirir.Herkes atom bombasının geliştirilmesine öncülük yaparak,Hiroşima ve Nagazaki'de yüzbinlerce insanın ölümüne yol açan ALBERT EINSTEIN gibi:"Savaş için hiç direnmeden verdiğimiz kurbanları,barış için de vermeye hazır olmalıyız.Benim için bundan daha önemli bir şey yoktur"demelidir.İnsan dünyada savaşmak için değil,barışmak için vardır.Savaş hayatı zorlaştırır,barış kolaylaştırır.Japonya'da olduğu gibi,Irak'ta olduğu gibi,Suriye'de olduğu gibi, suçsuz bir insanı öldüren bütün insanlığı öldürür.Savaşın iyisi,barışın kötüsü olmaz.Savaş yalnızca askerlere barış da yalnızca politikacılara bırakılamayacak kadar önemlidir ve bütün dünyayı ilgilendirir. ================================================== BARIŞ ARAMAKTAN DAHA ÜSTÜN BİR DEĞER YOKTUR

31 Temmuz 2017, 23:44

DÜNYANIN ÖZLEDİĞİ BARIŞI BİR İNSANI ÖLDÜREN BÜTÜN İNSANLIĞI ÖLDÜRÜR DİYEN KUTSAL KÜLTÜR GETİRİR

================================================== Bilimsel ve teknolojik gelişmelerle,ekonomik büyüme büyük bir hız ve yoğunluk kazandı.Akıllı makinalar ekonomik ve kültürel hayatta köklü dönüşümlere yol açıyor. Hayatın yönünü kültürel değerler değil, ekonomik değerler belirler.Kültürel değerler, hayata hem renk verir, hem de tat verir.Ancak dünyada kimse, kazanç sağlamayan bir değerin peşinden koşmuyor.Ekonomi her şeydir diyen Seküler dünya,daha çok kazanmak için bütün Ortadoğu ülkelerini Filistinleştirdi.

*

Hayata yön kazandırmada, ekonomik değerlerden önce, kültürel değerler gelir. Kültürel değerler, hayatın soyut hedeflerini yansıtan amaç değerlerdir. Ekonomik değerler ise, hayatın somut hedeflerini yansıtan araç değerlerdir. Kültürel değerler, bilim ve teknolojinin normatif boyutundan, ekonomik değerler de pozitif boyutundan beslenir.

*

Dağların ortasında çamurlu bir gölde, nilüfer çiçekleri çamuru emerek, güzel kokulara dönüştürür. Benzer şekilde, hayatın merkezinde yer alan kültürel değerler de, ekonomik değerlerin, olumsuz etkilerini olumlu etkilere dönüştererek, hayatı yaşanır kılar. Hayatın yaşanırlığının en büyük, en önemli ve en etkili güvencesi, ekonomik değerleri kuşatan ve dönüştüren kültürel değerlerdir.

*

Son yüzyıllarda, insanların bilimsel ve teknolojik gelişmelerin ürünlerinden yararlanmak için, sonu gelmez bir tüketim yarışına girmeleri, ekonomik değerlere, Hint inekleri gibi, dokunulmazlık kazandırdı. Dünyanın her yerinde, kültürel değerlerden daha çok ekonomik değerlere önem veriliyor. Yaşanmaya değer hayatın kalitesi, insanların tükettikleri ürün ve hizmetlerle ölçülüyor.

*

Kültürel ve ekonomik değerler arasındaki uyum ve dengeyi sağlayabilmek için, kültürel değerlerdeki ekonomik değerleri, ekonomik değerlerdeki kültürel değerleri görmek gerekir. Her kültürel değerde, bir ekonomik değer, her ekonomik değerde, bir kültürel değer vardır. Bütün toplumlarda, ekonomik değerler olanları, kültürel değerler olması gerekenleri gösterir.

*

Tarih bütün değerlerin ana kaynağıdır. Kültürel değerlerin kabul ettiklerine, ekonomik değerler karşı çıkmaz. Ekonomik değerlerin meyvası, kültürel değerlerin ağacında yenilir. Kültürel değerlerin gücü, ekonomik değerlerin gücünden çok daha kapsayıcıdır ve çok daha geniş boyutludur.

*

Ekonomik değerler, toplumlara bilgi sunarken, kültürel değerler, bilgelik sunar.

*

Ekonomik değerleri beslemeyen kültürel değerler uzun ömürlü olmaz.

*

Bir kültürel değer, bin ekonomik değere bedeldir.

*

Güzel kültürel değer,en iyi ekonomik değerdir.