Prof. Dr. Nazif Gürdoğan Yazar, Akademisyen

Ağustos 2018

48 yazı

1 Ağustos 2018, 09:17

ÜSKÜDAR'DA YAHYA KEMAL GİBİ GELECEK RÜYALARI GÖRMEK

====================================================== Şehirler bütün dünyada ülkelerin, kültürlerini yansıtan görünen yüzleridir. Camileri, çarşıları, çeşmeleri, evleri ve meydanlarıyla şehirler, tarihe, sanata ve hayata tutulan aynalardır. Kültürler şehirleri, şehirler de kültürleri, karşılıklı iletişim ve etkileşim içinde zenginleştirirler. İslam medeniyeti gibi, hayatı bütün boyutlarıyla kucaklayan, köklü medeniyetlerin değerlerini yansıtan, dünyanın dört bir yanına dağılmış şehirleri vardır.

*

Üsküdar Anadolu insanının, İstanbul’a nasıl bir canlılık kazandırdığını yaşamış bir şehirdir. Alparslan’la Asya'dan Anadolu’ya gelen Türkler, Fatih’le İstanbul’dan Avrupa’ya gitmişlerdir. Üsküdar Asya’nın Avrupa’ya, Avrupa’nın da Asya’ya açılan kapısıdır. Anadolu insanının gözünde Üsküdar, “İstanbul’a yüz bin meleğin uçtuğunu” görme mutluluğuna ermiştir. Bu yüzden sultan hanımlar başta olmak üzere, Türkler Üsküdar'’ ve Üsküdar toprağına, başka bir gözle bakmışlardır.

*

Türklerin Asya’dan Avrupa’ya uzanan yolculuklarında Üsküdar'ın stratejik bir konumu vardır. Anadolu insanı, Asya ve Avrupa'daki varlığını güvence altına almak için hem Anadolu hem de Rumeli hisarlarını inşa etmiştir. Türklerin tarihinde, Malazgirt’ten İznik’e yürüyüşte, Anadolu nasıl bir önem taşıyorsa, Üsküdar’dan Viyana’ya yürüyüşte de Balkanlar aynı önemi taşımıştır. Anadolu’da Malazgirt İznik’in, Balkanlar da Üsküdar’a Saraybosna’nın yolunu açmıştır.

*

Üsküdar Son Peygamberin haberini verdiği, Fatih’in ordularının İstanbul’a, karadan ve denizden nasıl girdiklerini görmüştür. Tarihi şiirleştiren Yahya Kemal, “İstanbul Fethini Gören Üsküdar” şiirinde, “Hangi şehir görmüş onun gördüğünü? / Bizim İstanbul’u fethettiğimiz mutlu günü!” diyerek, Türklerin dünya devletinde, nasıl büyük bir dönüm noktası olan, İstanbul’un alınışını anlatır. Türklerin tarihinde günden bugüne, Üsküdar önemini korumaktadır.

*

Avrupa’da yeniden büyük bir alan açmada, Anadolu Balkanları, Balkanlar da Anadolu’yu güçlü kılacaktır. Bir yanına Üsküdar’ı diğer yanına da Eyüp’ü alan İstanbul, Asya ve Avrupa’daki Türklerin değişmez başşehiridir. Asya’dan Avrupa’ya uzun bir yürüyüş, gerçekleştiren Türklerin gücü, kusursuzluğu arayan yönetiminlerinden kaynaklanır. Balkan ülkeleri Türklerin dinlerinden önce, toplumları nasıl yönettiklerine ve ülkelerin kaynaklarını nasıl değerlendirdiklerine bakmışlardır.

*

Kusursuzluk peşinde koşan yönetimde, hiçbir Asya ve Avrupa başşehirinin, kendisiyle yarışamadığı İstanbul, Türk toplumları gibi, Orta Doğu ve Balkan ülkelerinin ortak başşehiri olmuştur. Haksızlıkları ortadan kaldıran merkezi ve yerel yönetimleriyle, İstanbul Osmanlı coğrafyasında ekonomik, siyasal ve kültürel gelişmenin sürükleyici gücü olmuştur. Yönetimde kusursuzluğu arayan şehirler, İstanbul gibi bütün şehirlere örnek olurlar.

1 Ağustos 2018, 17:36

İSLAM DÜNYASINDA SAVAŞ OLURSA DÜNYADA BARIŞ OLMAZ

Bu yazı daha önce 01.08.2017 tarihinde de yayımlanmıştı.

===================================================== Sezai Karakoç'un "İSLAMIN DİRİLİŞİ" kitabı Müslüman Ülkeler arasında kültürel,siyasal,ekonomik işbirliğine gitmenin öz ve özet yol haritasıdır.İslam dünyası savaşların sorumluluğunu başkalarına yüklemeden önce kendi içinde aramalıdır.Birlik oluşturmasını bilmeyenler,birlik oluştumasını bilenler karşısında birliklerini koruyamazlar.BİRLİKTEN GÜÇ DOĞAR.Bir olan diri olur.Kanuni'nin vurguladığı gibi:"Saltanat dedikleri şey ancak bir cihan kavgasıdır./ Dünyada birlik gibi mutluluk ve talih yoktur."

2 Ağustos 2018, 08:01

KUTSAL KÜLTÜR İKİ DÜNYA KÜLTÜRÜDÜR

============================================= Türkiye’nin Brüksel’de yer tutması, Anadolu insanının kendi kültüründen vazgeçmesi anlamına gelmez. Türkiye Batı’nın seküler kültürünü benimseyerek, Avrupa ülkeleri arasında saygınlık kazanamaz. Hayatın bütün alanlarında, hiçbir şeyin taklidi, aslının yerini geçmez. Türkler Avrupa topraklarında yüzyıllarca kaldılar. Anadolu insanı Avrupa’da yaşamış, ancak hiçbir zaman Avrupalı olmamıştır.

*

Müslümanların kültür kaynaklarıyla, Hristiyanların ve Yahudilerin kültür kaynakları birbirlerinden etkilenmiş, su ve yağ gibi, bir arada bulunmuş, ancak birbirine karışmamıştır. P. Valery'den T. S. Eliot’a kadar, bütün Batılı düşünürlerin vurguladıkları gibi, Avrupa kültürünün temelleri Yunan, Roma ve Hristiyanlığa dayanır. Bu üç kaynağa dört elle sarılan her ülke, hangi kıtada bulunursa bulunsun, coğrafya olarak Avrupalı olmasa da kültür olarak Avrupalı sayılır.

*

Avrupa’nın seküler kültürünün belirleyici kaynağı, Yunan ve Hristiyanlıktan daha çok Roma’dır. Roma Hristiyanlığı, Yunan mitolojik kültürü içinde eritmiştir. Kudüs Roma’yı Kudüsleştirmemiştir. Buna karşılık Roma Kudüs’ü Romalılaştırmıştır. Batı kaynaklarında çok görkemli olarak anlatılan Roma, Yahya Kemal’in dediği gibi, iç dünyasıyla hissizdir. Romalılar Atinalılar gibi, Romalı olmayanları, kendileri için çalışan, hiçbir değeri olmayan varlıklar olarak görmüşlerdir.

*

Türklerin Anadolu’nun bin yıllık tarihinde, oluşan kültürlerin temelinde, kutsal kitapların sonuncusu Kur’an vardır. Türkler Avrupa kültürünün kaynaklarını, kendi kültürlerinin ışığında özümseyerek, Maveraünnehir ile birlikte, Anadolu’da büyük bir kültürel patlamaya yol açmışlardır. Anadolu insanının kültüründe, ekonomik, sosyal ve kültürel hayat, öteki dünyaya göre düzenlenir. Dünyada yapılan hiçbir iyiliğin, hiçbir kötülüğün karşılıksız, kalmayacağına inanılır.

*

Dünyadaki sınırlı hayatın, yaşanır kılınması, sınırsız hayata ayarlanması, ağaçların meyva vermeleri için, sürekli budanmaları gibi, sürekli yeniden yapılanmasına bağlıdır. Kültürler de ağaçlar gibi, büyürler, olgunlaşırlar ve ölürler. Ülkeler arasındaki değer farkının önem kazandığı bir dünyada, Batının seküler kültürü, Doğunun kutsal kültüründen daha canlı, daha güçlü değildir. Dünyada seküler kültürünün güneşi batarken, kutsal kültürün batmayan güneşinin bilincine varılmaktadır.

*

Yirmi birinci yüzyılda dünyanın neresinde olursa olsun, her ülkenin kültürü kendinedir. Dünyada hiçbir ülke, güçle kendi kültürünü başka bir ülkeye ihraç edemez. Güçlü olan kültür, farklı olan, farklı olduğunu bilen kültürdür. Seküler kültüre karşı, kutsal kültürün üstünlüğü, iki dünyayı birbirinden ayırmamasından kaynaklanır. Yaşanılan dünyada, ürün, hizmet ve bilgi üretmesini bilenlerin, yaşanılacak dünyada hiçbir şeyin yoksulluğunu çekmezler.

2 Ağustos 2018, 16:44

FİLİSTINLILERİN HAKLARININ YORULMA BİLMEZ SAVUNUCUSU, BÜTÜN DÜNYADA SES GETİREN "ORYANTALİZM" KİTABININ YAZARI, ETKİSİ SINIRLARI AŞAN KUDÜSLÜ COLUBIA ÜNİVERSİTESİ PROFESÖRÜ,YERSİZ YURTSUZ ENTELLEKTÜEL:EDWARD SAİD

Bu yazı daha önce 06.05.2015 tarihinde de yayımlanmıştı.

3 Ağustos 2018, 09:06

İSTANBUL'DA YİTİRİLEN DEĞERLER PARİS'TE ARANMAZ

=============================================== Osmanlı döneminde Türk toplumunun, İstanbul’da yoğunlaşan değer merkezi, Cumhuriyet döneminde, dünyanın seküler değer merkezi Paris’e kaydırılmıştır. Kamu yönetimi ve kamunun desteğiyle, varlıklarını sürdüren aydınlar, Anadolu’ya İstanbul’dan daha çok, Paris’ten bakmaya başlamışlardır. Anadolu insanının bin yıllık birikimiyle, oluşan değer merkezinin, Türkiye’den Fransa’ya kaydırılması, toplumda büyük sarsıntılara yol açmıştır.

*

Cumhuriyet döneminde devletin yanında, milletin karşısında yer alan aydınların, akıllarıyla birlikte gönülleri de Avrupa’ya ayarlanmıştır. Onlar Türkiye’nin geleceğini Fransız Devrimiyle temelleri atılan, seküler kaynaklı “Özgürlük, Eşitlik, Kardeşlik” ilkelerinden yola çıkan, kutsal iz taşımayan değerlerde aramışlardır. Türk toplumunun ekonomik, siyasal ve kültürel yapısı, İstanbul’un değerlerinden arındırılarak, Paris’in değerleriyle dönüştürmek için, bir dizi devrimler yapılmıştır.

*

Seküler kültürü savunanlar, İstanbul’dan ne kadar uzaklaşırlarsa, o kadar Paris’e yakınlaşacaklarını sanmışlardır. Mekke, Medine, Kudüs’ten kaynaklanan değerlerin yerine Atina, Roma, Paris’ten kaynaklanan değerlerin benimsenmesi, Türk toplumunun, İstanbul ile Paris arasında kararsız kalmasına yol açmıştır. İstanbul’un yüzyılların içinde oluşan dili unutulmuş, Paris’in son yüzyıllarda oluşan dili ise, öğrenilememiştir.

*

Türkiye ne İstanbul’u bütünüyle bırakabilmiş ne de Paris’i her şeyiyle benimseyebilmiştir. İlk tepkiler Mehmet Akif, Yahya Kemal, Necip Fazıl, Sezai Karakoç gibi, Paris’e ilgisiz kalmadan, İstanbul’la bağları koparmadan, Türkiye’nin geleceğini bin yıllık Anadolu tarihi içinde arayan, şair düşünürlerden gelmiştir. Onların gözünde, insanlığın bilgi ve bilgelik tarihi içinde, Paris İstanbul’a düşülmüş küçük bir dipnottur, İstanbul olmadan, Paris olmaz.

*

Yahya Kemal Türkiye’nin İstanbul’da yitirdiği değerleri, Paris’te bulmuştur. Nasıl Albert Sorel, Fransızlığı bin yıllık Fransa toprağında aramış ve bulmuşsa, Yahya Kemal de Türklüğü Malazgirt Savaşı sonrası Anadolu toprağında aramış ve bulmuştur. Ona göre, Paris’in İstanbul’a ihtiyacı, İstanbul’un Paris’e ihtiyacından daha büyüktür. Çünkü Paris ruhunu, İstanbul ise boyasını yitirmiştir. Ruhunu yitiren her şeyini yitirirken, boyasını yitiren yalnızca rengini yitirir.

*

Paris’in seküler kültürünün temelinde, Yunan ve Latin mitolojisinin düşünce ve eylem birikimi, İstanbul’un kutsal kültürünün temelinde ise, insanlık tarihinin peygamberleri vardır. Yirmi birinci yüzyılda, seküler kültüre dayanan Paris İstanbul’u değil, kutsal kültüre dayanan İstanbul Paris’i içselleştirecektir. İstanbul’suz Paris köksüz, Paris’siz İstanbul güçsüz olur. Güç kazanılır, kök kazanılmaz. Kök kalıcı güç geçicidir. İstanbul’da bulunmayan, Paris’te hiç bulunamaz.

3 Ağustos 2018, 14:19

YEDİ İKLİM DERGİSİNDE DOSTLARIMIZIN YAZILARI

=========================================== 1.Osman Bayraktar,"BÜYÜME PARADİGMASINA İTİRAZ EDEN YAZAR." 2.Ali Haydar Haksal,"ERSİN NAZİF GÜRDOĞAN VE İYİMSERLİK." 3.Seyfettin Ünlü,"GÜNLÜK / ZAMAN DEFTERİ'NDEN." 4.Hüseyin Yorulmaz,"NAZİF GÜRDOĞAN,KACINCI GÜZEL ADAM?" 5.Osman Koca,"KALENDER BİLİM VE SANAT İNSANI ERSİN NAZİF GÜRDOĞAN." 6.ŞAKİR KURTULMUŞ,"GÖRÜNMEYEN ÜNİVERSİTENİN MİMARI." Hepsine ayrı ayrı teşekkür ediyorum.

4 Ağustos 2018, 14:47

DÜNYA İKİ DÜNYALI İKİ GÖZLÜ İKİ KOLLU İKİ AYAKLI EKONOMİ İSTİYOR

Bu yazı daha önce 04.08.2017 tarihinde de yayımlanmıştı.

=========================================================== Kusursuz politika olmadığı gibi, kusursuz ekonomi de yoktur. Ancak en başarılı ekonomi, en az ekonomi olan ekonomidir, en güçlü politika da, en az politika olan politikadır. Ekonomisiz politika, politikasız ekonomi olmaz. Terörist eylemler, dehşet saçan savaşlar, evlerinden yurtlarından olan sığınmacılar, finansal krizler, yasa dışı ticaret, küresel ısınma, dünyada hem politikacıların, hem de ekonomistlerin uykularını kaçırıyor. Dünya geçmişte olduğu gibi, “tek kollu” ekonomistler değil, “iki kollu”,"iki gözlü" ve “iki dünyalı” ekonomistler istiyor.

*

Yerel ve küresel sorunların üstesinden gelmede, ekonomiyi düzenleyen Pazar mekanizmasının kuralları ve politikayı denetleyen Demokratik mekanizmanın ilkeleri, büyük bir fonksiyon yüklenir. Buna karşılık, hem ekonominin kuralları, hem de politikanın ilkeleri kutsal değildir. Pazarda üretilen her ürün, seçimle gelen her politikacı, toplumun bütünü tarafından benimsenmez. Ekonomik kurallar ve siyasal ilkelerden çok daha önemli, kutsal değerler vardır. Ekonomi ve politika binbir yüzlü hayatın yalnızca iki yüzüdür.

*

Hayatını ekonomiye adayanlar, kendilerini politikaya verenler için, bütün krizler, ekonomik kurallar ve siyasal ilkelere, tam iman etmemekten kaynaklanır. Harvard Üniversitesi'nden Harvey Cox'un vurguladığı gibi: "Onlar iki dünyalı ekonomi ve politika pazarını, tek dünyaya dönüştürerek kutsallaştırdılar." Tek dünyalı ekonomi ve politikada, ne olup bittiğini anlamak isteyenlerin, kare dünyanın televizyon kanallarını izlemeleri ve gazetelerini okumaları yeter.

*

Bankalar ve borsalar tek dünyalı seküler çağın göz kamaştırıcı görkemli tapınaklarıdır. İki dünyalı kültür hiyerarşisinin tepe noktasında, kutsal değerler yer alıyordu. Tek dünyalı kültür hiyerarşisinin tepe noktasını ise, finansal değerler tutuyor. İnsanlık tarihi boyunca, ekonomi ve politika, her zaman büyük önem taşıdı. Ancak tarihin hiçbir döneminde, ekonomi böylesine kutsallaştırılmadı. Karl Polanyi “Büyük Dönüşüm” isimli kitabında, ekonominin putlaştırılma sürecini, yalın bir dille ayrıntılı olarak anlatır.

*

Dünyadaki ekonomik doku ve siyasal yapı, toplumların parasal kazançlarından önce, kutsal değerlerini güvence altına almalıdır. Dünyanın her ülkesinde ekonomistler ve politikacılar, toplumun bütün kesimlerinin hayatlarını zorlaştırmak için değil kolaylaştırmak,korkutmak için değil sevdirmek için vardır. Toplumsal hayatın önemli iki yüzü olan, ekonomik ve siyasal alandaki oyun kuruculardan, insanların bekledikleri, dünyanın her yanında, iyiliklerin sonuna kadar özendirilmesi, kötülüklerin de ortadan kaldırılmasıdır.

*

Pazarın odak noktasında, kendi eline geçenler kadar başkasının eline geçmeyenlere de önem veren, kutsal değerlere saygılı, “iki dünyalı insan” olmalıdır. Pazarın kuralları, esnetilmesi söz konusu olmayan, kutsal kurallar değildir. Ekonomi de, politika da, hayatı yaşanır kılmanın önemli araçlarıdır. Ancak ikisinin elinde de sihirli değnek yoktur.

*

Pazar mekanizması, toplumda gelirlerden önce, doğrulukları maksimize etmeli giderlerden önce de, yanlışlıkları minimize etmelidir.

*

Türkiye'de İstanbul'da Taksim, Ankara'da Kızılay neyse, Anadolu'da her şehir meydanı o değildir.

*

Dünyadaki yolsuzlukların, haksızlıkların üstesinden tek dünyalı ekonomi ve politikayla gelinmez.

*

İki dünyayla uyumlu saat ayarı kutsal değerlerle yapılır.

*

Kutsal değerler unutulursa ekonomik kazançlar artmaz.

*

Tek dünyalılar tek dünya için her şeyi yaparlar.

*

Krizler iki dünyalı ekonomistlerle önlenir.

*

Tek dünyalılar iki dünyayı da yitirirler.

4 Ağustos 2018, 14:50

DÜNYADA HER CAMİ BİR AÇIK ÖĞRETİM FAKÜLTESİ OLMALIDIR

======================================================= Dünyanın her yerinde üniversitelerin ana görevi, gençlerin bilgilerini zenginleştirmek, gönüllerini genişletmek ve onlara bir medeniyet bilinci kazandırmaktır. İster üniversite öncesinde, isterse üniversite sonrasında olsun, eğitimin değişik alanlarına yapılan yatırım, geleceğe yapılan yatırımdır. Türkiye''nin geleceğinin geçmişinden daha üretici kılınması sürecinde, eğitimin sağladığı katma değer yanında diğer alanların katma değeri çok düşük kalır.

*

Ekonomik, siyasal ve kültürel alanda, gençlerin tutum ve davranışlarını belirleyen bilgiler, zaman ve mekana bağlı olmadan, isteyen herkese, özgür bir ortamda, karşılıklı bilgi alışverişiyle aktarılmalıdır. Eğitim, zaman zaman öğretenlerin öğrenci, zaman zaman da öğrencilerin öğretici olduğu, hayat boyu devam eden kesintisiz bir öğrenme sürecidir. Bu öğrenme sürecinde, camilerin vazgeçilmez bir yeri vardır. Her cami, toplumun odak noktasında yer alan bir açık üniversitedir.

*

Tarih boyunca, eğitimde ana yöntem, yüz yüze bilgi alışverişine dayanan sohbet olmuştur. Herkese, her zaman açık, sohbet mekanlarının başında camiler gelir. Türkiye''de girişimcilik kültürüne yeni boyutlar kazandırabilmek için, geçmişte olduğu gibi, bütün camilerin, açık bir üniversiteye dönüştürülmeleri gerekir. Eğitimle, insanın gönlünde yatan aslanlar uyandırılır. Elbette, yalnızca eğitimle girişimci olunmaz. Ancak, girişimcilerin büyük çoğunluğu, eğitimlilerin arasından çıkar.

*

Öğrenmesini bilenler, yoksul düşmedikleri gibi, kendileriyle birlikte çevrelerini de değiştirir. Çünkü eğitimsizliğin üstesinden gelenler, tüketimde değil, üretimde işbirliği yapar. Üretimde işbirliği yapanlar da, karşılaşılan sorunlara çözüm bulmasını bilir. Onlar en ümitsiz durumlarda bile, ümitlerini yitirmeyerek, karşılarına çıkan engelleri aşmanın yöntemlerini geliştirir. Öğrenmesini öğrenenler, aradıkları kaynakları bulurlar, buldukları kaynakları değerlendirirler.

*

Eğitimli insanlar doğru düşünür, doğru düşünenler eğitimlidir. Eğitimliler çoğu zaman yanlışta birleşmezler.

*

Bir toplumda doğru düşünmek ve doğruyu aramak herkesin görevidir.

*

Doğru düşünenlerin azınlıkta olduğu bir toplumda, gelişme olmaz. Yuvarlanan taş yosun tutmaz, öğrenen insan çaresiz kalmaz.

*

Cami ve çarşı arasındaki uyum ve düzen eğitimle sağlanır.

*

Camisiz kültür, çarşısız ekonomi zenginleşmez.

*

Üreten eller tüketen ellerden üstündür.

*

Üretmesini bilenler yoksul düşmez.

*

Üretmeden tüketilmez.

*

Alın teri kutludur.

4 Ağustos 2018, 15:24

Dünyada Yeni "GÖRÜNMEYEN ÜNİVERSİTE"lere her zamankinden

Dünyada Yeni "GÖRÜNMEYEN ÜNİVERSİTE"lere her zamankinden daha çok ihtiyaç duyulmaktadır.Onların bir ellerinde "MESNEVİ", bir ellerinde de "MUKADDİME" vardır. Onlar YUNUS gibi yaşarlar, SİNAN gibi inşa ederler,üretmediklerini hiçbir zaman da tüketmezler.Teşekkerler Değerli HATİCE İBİŞ okduğunuz kitaplara bereket.

4 Ağustos 2018, 15:32

AYDIN GÜNLÜK POLİTİKANIN DIŞINDA DEĞİL ÜSTÜNDE OLMALIDIR

==================================================== Dünyanın her ülkesinde aydınlar, yüzyılların içinden süzülüp gelen, insanlığın ortak aklına, yeni açılımlar kazandırır. Sağlıklı bir kültürel dokunun ve zengin bir ekonomik yapının kaynağında, insanlığın bilimsel ve teknolojik biriminden beslenen ortak akıl vardır. İnsanlığın ortak aklı, en çalkantılı dönemlerde bile, kusurlarında direnmez. Dünyada çoğunluğun izlediği akıl, kusursuzluğu arayan insanların sağduyusudur.

*

Gizliliğin olmadığı kare dünyada, kusursuzluğu arayan aydınlar, kusursuzluğa giden, uzun ve ince bir yolun, kutup yıldızları olur. Kutup yıldızının bütün insanlığa sürekli Kuzey kutbunu göstermesi gibi, aydınlarda düşünce ve eylemleriyle, bütün dünyaya sağduyunun odak noktasını gösterir. Aydınların ülkeleri değil, ilkeleri önemlidir. Can alıcı ve önemli olan bir ülkenin değil, dünyanın aydını olmaktır ve dünyayı vizesiz dolaşmaktır.

*

Dünyanın neresinde olursa olsun, bütün ülkelerde, aydın ve politika ilişkisi, pervane ve ateş ilişkisine benzer. Ateşi seven pervane ateşe yaklaşırsa, ışığını parlatır ve etkinliğini artırır. Ancak, pervanenin ateşin alevleri arasında kalma tehlikesi artar ve yanma riskiyle karşı karşıya kalır. Ateşten kaçan pervane, ateşin çevresinden uzaklaşırsa, ışığının parlaklığı görülmez ve sesi duyulmaz. Soğukta kalan pervane, üşüme ve donma sorunuyla yüz yüze gelir.

*

Pervaneye benzeyen aydınlar da, politikanın içinde yer alırsa, etkinliklerini yitirir, politikanın dışında kalırlarsa, unutulur. Bunun için, aydınların kendilerini konumlandırırken, politikanın içinde ya da dışında değil, politikanın üstünde olmaya, büyük özen göstermeleri çok önem taşır. Etkili aydın, kültür ile politikayı, altın oranda harmanlamasını bilen aydındır. Politika aydını sığlaştırırken, kültür derinleştirir. Kültürsüz politika, politikasız kültür olmaz.

*

Aydınların düşünce ve eylem dünyalarında, kültür kalıcı, politika geçicidir. Güçlü politikacılar, arkalarına dönüp bir bakarlarsa izlerinin, kendilerinden önce gelen etkili aydınların, izleriyle birbirine karıştığını görür. Bilgiyi bilgeliğe dönüştüren her aydın, düşüncelerini yazıya döker, insanlığın ortak aklının ölçüsü, sağduyunun da sözcüsü olur. Etkili aydınlar, yazdıkları kadar yazdırdıklarıyla da, kusursuzluğa giden yolda çığır açıcı olur.

*

Batı"da dünya savaşları sonrasında ekonomiye damgasını vuran Keynes"in vurguladığı gibi: "Zor olan yeni fikirler bulmak değil, eski fikirlerden kurtulmaktır." Aydınlar için, "yaz" emrinden önce "oku" emri vardır. Söz"ün kaynağı hiçbir zaman kurumaz. Dünyayı okumasını bilenlere, tarihin her döneminde yeni sözler söyleme alanı sonuna kadar açıktır. Dünyayı yeni sözler söylemesini bilenler değiştirir.

*

Bilinmeyen bahçelerin görülmemiş gülleri, yeni sözlerin toprağında açar.

*

Güneş altında söylenmedik pek çok söz vardır.

*

Her kuşak kendi öyküsünü anlatmalıdır.

*

Öyküsü olmayan kuşağın aydını olmaz.

*

Aydın söyleyecek sözü olandır.

*

Aydın yeni sözler peşindedir.

5 Ağustos 2018, 13:15

SOHBET MEDENİYETİNDE BİLGİ BİLGELİĞE DÖNÜŞTÜRÜLÜR

Bu yazı daha önce 05.08.2017 tarihinde de yayımlanmıştı.

=================================================== Sohbet ustalarının oluşturduğu manyetik alan içinde, daha önce hiç görüşmemiş olan insanlar, kısa zamanda, birbirlerinin kardeşleri olduklarının bilincine varır. Onlar nerede olurlarsa olsunlar, çevrelerinde, gizemli bir çekim alanı oluşturur. Onların çevrelerindeki sevgi zincirleri, suya atılan taşların oluşturdukları halkalar gibi, genişleyen dalgalar halinde yayılır. Sohbetle dostluk zincirlerinin halkaları birbirlerine bağlanır. Sohbet gönülden gönüle köprü kurma sanatıdır.

*

Anadolu insanının medeniyeti bir sohbet medeniyetidir. Sohbet halkalarında düşünceler eylemlere, eylemler düşüncelere dönüşür. Tarih üzerine sohbet etmek, edebiyat üzerine sohbet etmek, mimari üzerine sohbet etmek ve musiki üzerine sohbet etmek, bir medeniyeti medeniyet yapan değerlerin hayata kazandırılmasıdır. Sezai Karakoç''un vurguladığı gibi: “Hayat düşünce üretir, düşünceden hayat doğar. Bu, bir yaradılış mucizesidir.” Hayat sohbetle, sohbet hayatla zenginleşir.

*

Sohbet medeniyetinin, sohbet ustalarının sohbetlerinde, susarak konuşulur, konuşarak susulur. Onlar, en küçük bir iyiliğin ve en küçük bir kötülüğün karşılıksız kalmayacağını bildikleri için, eylemleriyle konuşur. Görünen dünyayı, görünmeyen dünyanın sohbet alanı gören, sohbet medeniyetinde, düşüncesiz eylemin gücü, eylemsiz düşüncenin etkisi olmaz. Sohbet medeniyetinde düşünce ekenler, eylem biçer, eylem biçenler düşünce eker. Düşünce ve eylem, sohbetin birbirini tamamlayan ve birbirinden ayrılmayan ayrı iki yüzüdür.

*

Cahit Zarifoğlu “Yaşamak” isimli kitabında,Anadolu Bilgesi ve Sohbet Ustası Fethi Gemuhluoğlu''nun katılanlara büyük sorumluluklar yükleyen, doyumsuz sohbetlerini çok çarpıcı bir dille anlatır. Zarifoğlu, Gemuhluoğlu ile bir sohbetin ardından, “iki üç saat süren sohbetlerinden sonra, gafletimizin derinliklerinden çıkarıp, kalbimizin ve omuzlarımızın üzerine koyduğu sorumluluğumuzun tahammül edilmez ağırlığı ve hüznü içerisinde evlerimize dağılırdık” diyerek, nasıl bir sorumluluk yüklenildiğinin dehşetini duyar.

*

Gökkubbenin altından sohbet ustaları, hiçbir zaman eksik olmaz. Allah gökkubbenin altını hiçbir zaman boş bırakmaz.Görünmeyen bir üniversite benzeyen Allah dostları güneş gibi, bir şehirde batarlarsa, başka bir şehirde doğar. Aslında gönül dünyasının eşşiz mimarları ölmez, onların sohbet halkaları kuşaktan kuşağa genişleyerek devam eder. Çünkü sohbet medeniyetinde, konuşanlar ölür, konuşulanlar ölmez. Konuşulanlar dilden dile, gönülden gönüle aktarıla aktarıla ölümsüzleşir.

*

Sohbet medeniyetinde insanlar öğrenmesini kitaplardan daha çok sohbetlerden öğrenir. Kitaplar okuyanlara bilgi kazandırırken, sohbetler dinleyenlere bilgelik kazandırır.

*

Sohbet medeniyetlerin uyanıkken görülen rüyaları,edebiyat da rüyaların şiire dönüşmesidir.Rüyasız medeniyet,şiirsiz edebiyat olmaz.

*

Hayatı zenginleştiren düşünce ve eylem, bilgiden önce bilgelikte yeni boyutlar kazanır.

*

Sohbette insanlar arasında iletişim ve etkileşim doruk noktasına ulaşır.

*

Sohbet medeniyetin rüyası,edebiyatın şiiridir.

*

Sohbet hem bilgi hem bilgelik kaynağıdır.

*

Sohbet sürekli yeni sözler söylemektir.

6 Ağustos 2018, 09:26

GÖÇMESİNİ BİLENE HER ŞEHİR VATANDIR

============================================= Yirminci yüzyıl dünyada savaş yüzyılı olduğu kadar, göç yüzyılı da olmuştur. Dünyada pek çok ülke arasında, büyük göç hareketleri yaşanmıştır. Balkan ülkelerindeki Türkler Anadolu’ya göç ederlerken, Avrupalılar da Amerika’ya göç etmişlerdir. Nasıl Türkiye’de bir Bosna, bir Arnavutluk, bir Kırım varsa, Amerika’da bir İngiltere, bir Almanya, bir İtalya vardır. Avustralya’dan Arjantin’e kadar, her ülke bir göçmenler ülkesidir.

*

Dünyada göç ve göç kültürü denilince, hemen akla ilk Müslümanların Mekke’den Medine’ye göçleri gelir. Hicretin Müslümanların tarihinde çok önemli bir yeri vardır. Hicretle ilk Müslümanlar Mekke’deki pasif konumlarından, Medine’deki aktif konumlarına yükselmişlerdir. Tarihteki pek çok örnekte açıkça gözlendiği gibi, göçler toplumların gizil güçlerinin, açığa çıkarılmasının en önemli aracı olmuşlardır. Göçte güç vardır. Göç edenler güçsüz düşmezler.

*

Türkler tarihleri boyunca göçlerle iç içe yaşamışlar, sürekli bir coğrafyadan bir coğrafyaya göç etmişlerdir. Türklerin devlet kurmadaki başarıları, kendilerini savunmadaki ustalıkları, ordu millete dönüşmeleri, göç kültürüyle yoğrulmalarından kaynaklanır. Göç etmesini bilen toplumlar, Türkler gibi, ellerindeki kaynakları en verimli olarak, değerlendirmesini de bilirler. Nasıl akan sular kir tutmazlarsa, göç eden toplumlar da yoksul düşmezler.

*

Göç kültürü güç kültürüdür. Göç etmesini başaran güçlü olmasını başarır. Göç etmede en büyük risk, hiç risk almamaktır. Doğduğu coğrafyalardan ayrılmayı göze alamayanlar, başka coğrafyalara giden yolları açamazlar. Bunun için Türkler bayraklarının dalgalandığı coğrafyayı vatan, dünyanın her yerinde bayraklarını dalgalandırmayı da görev bilmişlerdir. Orta Asya’dan Küçük Asya’ya göç eden Türkler, her zaman hareketin olduğu yerde, bereketin olduğuna inanmışlardır.

*

Türklerin büyük göçlerin yaşandığı, göçlerle dolu bin yıllık tarihleri boyunca, vatanları yanlarında taşıdıkları bayrakları olmuştur. Bayrakların gücü devletlerinden, devletlerin gücü toplumlarından, toplumların gücü birbirleriyle yardımlaşma ve dayanışmadan kaynaklanır. İbn Haldun’un Mukaddime’de, büyük bir gözlem gücüyle ortaya koyduğu gibi, göçebe toplumlar paylaşmada, iş bölümü ve iş birliği yapmada, yerleşik toplumlardan çok daha başarılı olmuşlardır.

*

Yirminci yüzyılın ilk yarısında Anadolu’ya çekilen Türkler, ikinci yarısında Avrupa’ya açılarak, Türkiye’nin ekonomik, siyasal ve kültürel yapısını değiştirmişlerdir. Yirmi birinci yüzyılın başında yardım edilen Türkiye, aynı yüzyılın sonunda yardım eden Türkiye’ye dönüşmüştür. Güçlü oldukları dönemlerde, ordularıyla Viyana’ya kadar giden Türkler, sınırların önemini yitirdiği dünyada girişimcileriyle, Tokyo’dan Washington’a kadar, dünyanın bütün şehirlerine gitmektedirler.

6 Ağustos 2018, 17:20

MAVERA Dergisiyle ilgili güzel bir çalışma.BÜYÜK DOĞU

MAVERA Dergisiyle ilgili güzel bir çalışma.BÜYÜK DOĞU, DİRLİŞ,EDEBİYAT,İSLAM,İLİM VE SANAT,KADIN VE AİLE dergileri için bütün üniversitelerde benzer çaİlışmalar yapılmalıdır.Yirmi birinci yüzyılın mimarları bir elinde MESNEVİ bir elinde MUKADDİME olan, bu dergilerin kurucuları,yazarları ve okuyucuları olacaktır.

6 Ağustos 2018, 18:17

PETROL DENİZİ ÜZERİNDE YÜZEN HAZİNELER DİYARI ZENGİN ORTADOĞU'DAN YENİ STEVE JOBS'LAR ÇIKARMAYA BAKMAK

Bu yazı daha önce 06.08.2017 tarihinde de yayımlanmıştı.

==================================================== Amerika''dan Çin ve Hindistan''a kadar dünyanın önde gelen ekonomik güçleri, bütçelerinde eğitime büyük kaynak ayırıyor. Dünyanın her ülkesinde, eğitim katma değeri ve getirisi en yüksek olan sermayedir. Ülkelerin ekonomik, siyasal ve kültürel alanlardaki üretim güçleri, kaynaklarını düşük katma değerli ürünlerin üretiminden, yüksek katma değerli ürünlerin üretimine aktarmasını bilen, eğitimli kesimlerine dayanır.

*

Dünyanın neresinde olursa olsun, bütün ülkelerde, insanlar kaynaklarını en verimli bir biçimde değerlendirme ustalıklarını, eğitimle kazanır ve uygulamayla da geliştirir. Eğitim kurumlarının işlevlerinin başında, insanlığın bilgi ve bilgelik birikimini, kuşaktan kuşağa aktararak, uygulamaya yeni boyutlar kazandırmaları gelir. Hayatta karşılığı olmayan, bilgi ve bilgeliği kimse benimsemez.

*

Yirmibirinci yüzyılda Türkiye'de ve bütün Ortadoğu ülkelerinde tarım, sanayi ve hizmet sektörlerinde, katma değeri yüksek ürünler üretmek, çok büyük önem kazandı. Hangi sektörde olursa olsun, katma değeri yüksek ürün üretenler, katma değeri düşük ürün üretenlerden daha çok kazanır. Dünyanın her yerinde, katma değeri yüksek ürün üretmek, bir sermaye işi değil, bir eğitim işidir. Eğitimli olanlar, el açanlar değil, el açılanlar olur.

*

Eğitim düzeyi düşük toplumların, katma değeri yüksek ürünler üretmeleri mümkün değildir. Ülkelerin, dolayısıyle dünyanın eğitim düzeyini yüksetmek, yalnızca Ortadoğu'nun değil, bütün dünyanın sorunudur. Bu yüzden, bütün ülkeler, eğitime büyük kaynak ayırıyor. Çünkü dünyanın hiçbir yerinde, eğitim düzeyi yüksek, buna karşılık üretim ve gelir düzeyi düşük, yoksul hiçbir ülke yoktur.

*

Amerika''da yetişkin nüfusun yüzde kırkı üniversite eğitimi almıştır. Ortadoğu'da üniversite eğitimi alanlar, yetişkin nufusun yüzde onunu bulmaz.Ortadoğu'nin Amerika''nın eğitim düzeyini yakalayabilmesi için, her kentte bir üniversite yanında, her kazada da içinde güçlü bir teknoparkı olan,bir teknik üniversiteye ihtiyacı vardır.Bütün bir Ortadoğu kentleri mesleksizliğin üstesinden gelecek teknik üniversitelerle desteklenmelidir. Mesleksizlik eğitimsizlikten kaynaklanır.Ortadoğu'da meslek meselesi en hayati meseledir.

*

Katma değeri yüksek ürünler üretecek olanlar, çevrelerini küçük bir “Silikon Vadisi”ne dönüştüren, teknik üniversitelerden yetişir.

*

Mühendisler yeni dünyanın simyacılarıdır.Dünyayı değiştirecek Yeni Steve Jobs''lar onların aralarından çıkacaktır.

*

Jobs Suriyeli bir baba ve Malatya'dan göç etmiş Ermeni aileden gelen bir annenin oğludur.

*

Amerika bir göçmenler ülkesidir.Kızılderililer dışında herkes Amerika dışından gelmiştir.

*

İçine kapanan toplumlar üretici güçlerini yitirir.Göçte güç vardır.

*

İbn Haldun paylaşma, savunma ustası göçmenlere hayrandır.

*

Ortadoğu kültürü bir hicret,bir göç ve ticaret kültürüdür.

*

Ticaret yapmasını bilen toplumlar üretmesini de bilirler.

*

Paylaşıldıkca azalmayan bilgi, en önemli sermayedir.

*

Bilgiyi büyütenler, dünyayı her alanda zenginleştirir.

*

Üretmek yerleşiklerden daha çok göçmenlerin işidir.

*

Yeni fatihler göçmenlerin arasından çıkacaktır

*

Göçün hep gizemli bir dinamizmi olmuştur.

6 Ağustos 2018, 18:27

MEDİPOL ÜNİVERSİTESİ DEĞERLİ ÖĞRETİM ÜYESİ

Prof.Dr.RECEP ÖZTÜRK'e teşekkürler ve sevgiler. İnsanlar kitaplardan daha çok sohbetlerden öğrenirler. =========================================== Medeniyetimizin kurulup gelişmesinde ve idamesinde temel güçlerden biri olan SOHBET "bilginin ve bilgeliğin kaynağı olup insanlar arası iletişim ve etkileşimi doruk noktasına ulaştırır" ***** Ehlince yapılan SOHBET; toplumun her kesimi için "beşikten mezara" yaşam boyu öğrenmenin ana kaynağıdır. ***** Bilge zatlar olan sohbet ustaları "görünmeyen bir açık üniversite" gibidirler,kapıları herkese açıktır. ***** Onların düşünce ve eylemle ürettikleri hikmet dolu, gönüle ve akla hitap eden sözleri kuşaktan kuşağa aktarılır ve toplumu "mayalayarak" birleştirir. ***** Bu bağlamda Nazif Gürdoğan hocanın Görünmeyen Üniversite adlı eserini naçizane tavsiye ederim.

7 Ağustos 2018, 09:28

GELİBOLU'DAN BARIŞ GÜVERCİNLERİ UÇURMAK

============================================= Osmanlı Devleti, Karasi Beyliğini ülke topraklarına katınca, bir donanma sahibi de olmuştur. Karasi oğullarının tecrübeli denizcilerden oluşan, denizlere açılmaya hazır, küçük bir donanmaları vardır. Süleyman Paşa donanmayı geliştirerek, Edincik kazasının Marmara kıyısını, bir deniz üssü haline getirmiştir. Paşa donanmasıyla 1354 yılında Gelibolu kalesini alarak, Avrupa topraklarına ayak basmıştır.

*

Paşa üç yıl içinde Doğu Roma’nın önemli bir deniz üssü olan, bütün Gelibolu yarımadasında yönetimi ele almıştır. Türklerin Avrupa topraklarındaki varlığı, o günden bugüne aralıksız devam etmektedir. Osmanlıların Balkanlardaki varlığını perçinleyen Kosova savaşı olmuştur. Kosova savaşı kazanılmış, ancak Birinci Murat yitirilmiştir. Kosova’nın gerçek sahibi, bölgeyi koruyan Sultan Murat’tır. Balkanlar toprağın üstündekilerden daha çok altındakilerle korunmuştur.

*

Kosova savaşında Sultan Murat akıncılarıyla, Türklere Avrupa kapılarını sonuna kadar açmıştır. Kosova savaşı Osmanlı Devleti’nin, Balkanlardaki varlığının, beş yüz yıllık güvencesi olmuştur. Osmanlılar gittikleri her ülkede, inanma özgürlüğü tanıyan, baskı ve şiddete dayanmayan, adalete büyük önem veren yönetimleriyle, yüzyıllarca kalmışlardır. Balkanlardan Türklerin çekilmesiyle, doğan yönetim boşluğunu, bırakın bölge ülkelerini, Avrupa ülkeleri de dolduramamıştır.

*

Bosna gibi, Kosova’nın da dünyanın gözleri önünde yakılıp yıkılması, Avrupa ülkeleri tarafından, Kosova savaşıyla başlayan, hesaplaşmanın devamı olarak görülmüştür. Ancak o günden bugüne kadar devam eden Haçlı seferleri, Türklerin Balkanlardaki varlığını yok edememiştir. Osmanlı millet sistemiyle, Rumlar Sırplaşmaktan, Sırplar, Hırvatlar ve Bulgarlar da Slavlaşmaktan kurtulmuşlardır. Osmanlılar gittikleri hiçbir ülkede, İspanyolların Endülüs’te yaptıklarını yapmamışlardır.

*

Anadolu insanının kültüründe, kimse din değiştirmeye zorlanmadığı gibi, hiçbir kimse de dininden dolayı küçümsenmemiştir. Bu yüzden Osmanlı dünyasını iyi bilen N. R. Keddie, Orta Doğu’da savaşların sona ermesi için, Osmanlı Devleti’nin yeniden diriltilmesi gerektiği üzerinde önemle durmaktadır. Yalnızca Orta Doğu’da değil, Balkanlar ve Kafkaslarda, barış ve huzurun sağlanabilmesi için, Birinci Dünya Savaşıyla küçülen Osmanlı Devleti’nin misyonunu Türkiye yüklenmelidir.

*

Osmanlı Barışını yeniden başlatabilmek için, Türkiye Brüksel’de kendisine hem kültürel hem de ekonomik alanda, vazgeçilmez bir yer açmalıdır. Birinci Dünya Savaşı, yalnızca Osmanlı devletini küçülten bir savaş değil, H. Kissinger’ın de dediği gibi: “Milletlerarası denge ve uyumu yok eden, en büyük cinayet ve insanlık suçudur.” Batılılar benzer bir insanlık suçunu Orta Doğu’da tekrarlamaktadırlar. Avrupa’da barışın mimarı, Kosova’dan esen Osmanlı rüzgarı olacaktır.

7 Ağustos 2018, 16:05

ATOM BOMBASI HİROŞİMA VE NAGAZAKİ İLE BİRLİKTE DÜNYADA SAVAŞ HUKUKUNU DA YOK ETTİ

================================================== Eski çağlarda, Mısırlılar, tarımsal üretimde, Mısır''ın hayat kaynağı, büyük Nil nehrinin sularından yararlanmayı öğrendiklerinde, geçmişte benzeri görülmedik bir başarı sağlamışlardı. Ancak onlar elde ettikleri büyük üretimle, toplumun yaşama standartlarını geliştirerek, hayatı bütün kesimleri için yaşanır kılma yolunda değerlendirmedi. Eski Mısırlılar elde ettikleri zenginlikleri, yüzbinlerce insanın hayatı pahasına piramitlerin inşasında kullanarak, eşsiz bir savurganlık örneği verdiler.

*

Yeni çağlarda Batılılar, Endülüs'ün düşünce, Afrika ve Asya'nın zengin hammadde kaynaklarına yaslanarak, Avrupa Rönesansı''nın temellerini attılar. Batı dünyası, başkalarının kaynaklarıyla gerçekleştirdiği sanayileşme sürecinde, ürün, hizmet ve bilgi üretimini büyük boyutlara ulaştırdı. Onlar da, eski Mısırlılar gibi, ulaşılan zenginliği, yoksulluğu gidermekten daha çok dünyayı yok edecek silahların geliştirilmesinde tükettiler.

*

Kudüs''te barış, Atina''da savaş vardır.Barış isteyen kutsal kültürün başkenti Kudüs ile savaş isteyen seküler kültürün başkenti Atina arasındaki savaş Hiroşima'dan Halep'e kadar bütün şiddetiyle devam ediyor.Savaş Ortadoğu'da Hiroşima'yı aratmayacak, dehşet verici boyutlara ulaşmıştır.Japonya'da Hiroşima ve Nagazaki yok edilmişti.Ortadoğu'da bütün şehirler yerle bir edildi. Batı ülkelerinin yöneticileri, Orta Doğu''da uyguladıkları toptan yok etme, savaş stratejileriyle, ''yeni çağların firavunları'' olarak anılacaklardır.

*

Batı dünyasının geliştirdiği ölüm saçan tank ve uçaklara karşı Ortadoğulular, Cervantes''in yeldeğirmenleriyle savaşan Don Kişot''u gibi görünseler de, uzun dönemde kesinlikle kazanacak olanlar, ezenler değil, ezilenler olacaktır. Batı ülkeleri, dünyanın hiçbir ülkesine, tanklarla ''demokrasi'', savaş uçaklarıyla''insan hakları'' ve atom bombalarıyla ''özgürlük'' götürülemeyeceğini çok geç de olsa öğreneceklerdir.

*

Amerikalıların Vietnamlılara karşı uyguladığı ekonomik, siyasal ve kültürel boyutlarıyla topyekun savaş stratejisinin,Batılıların Araplara karşı tekrarlamaya kalkmaları,Amerikalıların Vietnem'dan,Rusların Afganistan yenilgilerinden ders almadıklarını göstermektedir.Ortadoğu'da en yeni silahlarla donanmış ordularının, geleneksel silahlarla kendi ülkelerini savunan küçük ekiplerle baş edemeyeceğini bütün dünya gördü.

*

Amerika ve Rusya gibi güçlü silahlara sahip olan ülkeler, Irak ve Suriye gibi, bir çok ülkeyi kısa bir zamanda işgal edebilir ve ettiler. Ancak yeni yüzyılda, bir ülkenin, başka bir ülkeyi işgali, Irak,Suriye ve Afganistan işgalinde olduğu gibi, kısa zamanda gerçekleşse bile, orada uzun süre kalması mümkün değildir.

*

Bir ülkenin ordularının vurucu gücü, işgal ettiği ülkede kalmasına yetseydi, Avrupa ülkeleri, Osmanlı sonrası işgal ettikleri, Orta Doğu ülkelerinden, çekilip gitmezlerdi. Bir ülkeye topla gidenler, gittikleri ülkeden tüfekle çıkarılır.

*

Orduların gücü, silahlarından değil, ahlaklarından kaynaklanır. Bir ordu bir ülkeye silahıyla gitse bile, o ülkede ahlakıyla kalır.

*

Batı dünyası atom bombasını icat etmeyi başardı. Ancak savaş ahlakını yitirdi.

*

Ahlakı ahlaksızlık olanların silahlarıyla, bütün insanlık, her gün binlerce defa öldürülüyor.

*

Einstein'in enerji eşittir madde çarpı hızın karesi formülü, savaş hukukunu ayaklar altına aldı.

*

Ahlakın çöktüğü hukukun çiğnendiği bir dünyada, hiçbir devlet ayakta kalamaz.

*

Bir ülkenin bir ülkeye atom bombası atması,bütün dünyayı Hiroşima'ya çevirir.

*

Hiroşima yetmiş bir sene önce yerle bir olmuştu.

*

Hiroşima'yı Japonlarla birlikte dünya unutmadı.

7 Ağustos 2018, 16:10

AMERİKA KENDİSİNİ UYANDIRACAK YENİ BAYRAK'LAR BEKLİYOR

Bu yazı daha önce 07.08.2017 tarihinde de yayımlanmıştı.

========================================================== Amerika Birleşik Devletleri, Türklerin Osmanlı Devleti gibi, çok kültürlü, bütün dinlere özgürlük tanıyan, çok milletli bir devletler topluluğudur. Her eyalette bütün kültürler, kendilerine özgür bir yaşama alanı bulur. Washington Amerika''nın politika, New York ekonomi merkezidir. Amerika''nın siyasi yapısı, şemsiye devlet konumundaki merkezi yönetim ve kendi iç işlerinde büyük ölçüde özerk, eyalet yönetimlerinden oluşur.

*

Bir Amerika değil, birden çok Amerika vardır. Protestanların, Katoliklerin, Müslümanların, Ortodoksların ve Yahudilerin Amerikaları birbirlerinden ayrıdır. Herkesin Amerikası, başkalarının Amerikalarıyla denetilir. Amerika''nın gücü, bütün Amerikaların örtüştüğü, benim ''Yeni Roma'' isimli kitabımda, anlatmaya çalıştığım, ortak odakta yoğunlaşır. Amerika Yeni Fatihlerini bekleyen bir ''Çağdaş Roma İmparatorluğu''dur.

*

Türklerin Amerika''daki uçbeylerinden, Tosun Bekir Bayraktaroğlu, ''Amerika''da Bir Türk'' başlığı altında, hatıralarını kitaplaştırdı. Türkiye, Amerika''da protesto rüzgarları estiren, sıradışılığın zirvesi, ''Tosun Baba''yı, Türk Edebiyatını Amerika''ya taşıyan ve kitaba güzel bir sunuş yazan Talat Halman''ın ''Amerika''yı Şaşırtan Türk'' yazısıyla tanıdı. Kısa soyadıyla Bayrak, Amerika''yı sarsan, yeni bir sanat akımının öncüsüdür.

*

Bayrak''ın arkadaşlarıyla birlikte geliştirdiği protesto eylemlerine, eleştirmenler ''Şok Sanatı'' adını verirler. Sanatını anlatırken Bayrak, ''İnsanlar uykuda, rüyalarını, hayallerini hakikat zannediyorlar. Güzel dedikleri, rahat kuş tüyü bir yatak gibi, onları daha derin uyutuyor. Amma bu uykularında tekme tokat etraflarını kırıp, döküp parçalıyor. Onları uyandırmak için gözlerine, kulaklarına, burunlarına, bu görmek istedikleri şeylerle hücum ediyorum'' diyor.

*

New York''taki Riverside Müzesi''nde ''Bir Arabanın Ölümü'' isimli ''Kaza Heykeli'' sergisi çok ses getirir. Sanat Eleştirmeni Grace Glueck, The New York Times''da ''Türk Lokumu'' başlıklı bir yazı yazar. Okuyucularını, ''Riverside Müzesi''nin önündeki parkta içinden bağırsaklar sarkan, kan akan parçalanmış bir otomobil görürseniz, polise haber vereceğinize, müzeye girip İstanbul doğumlu Türk Sanatkarı Tosun Bayrak''ın karanlık odasında diğer korkunç eserlerini görün'' diye uyarır.

*

Protesto ustası Bayrak, bir Konya yolculuğu sırasında tanıştığı Münevver Ayaşlı''nın önerisiyle, kendini Muzaffer Özak Hoca''nın yanında bulur. Özak Hoca, ''gönlünü, evini, sofranı Amerikalı dostlarına aç, en güzel şekilde ağırla, yapman gereken yalnızca davet etmektir'' diyerek, Bayrak''ı Amerika halifesi olarak görevlendirir.

*

Bayrak ve tanınmış bir heykeltıraş olan eşi Jean Hanım''ın özverili, hayatı hem kolaylaştıran, hem de güzelleştiren çalışmalarıyla, New York''taki Dergah, Chicago, San Francisco, Los Angeles, Toronto, Santiago, Buenos Aires ve San Paolo kollarıyla, büyük bir kültür ve sanat akademisine dönüşür.

*

Dünyaya barışı, ''bağrı taş'' olanlarla ''gözü dolu yaş'' olanlar getirecektir. Onlar ''ele geleni'' yemedikleri gibi ''dile geleni''de hemen söylemez,zamanı gelince söyler.

*

Gönül mimarları için iyilik konuşulacak bir eylem değil,yapılacak bir eylemdir.

*

İnsanlar iyiliklerin peşinden koşmazlarsa,kötülük insanların peşinden koşar.

*

Dünyada iyilikleri özendirmeyenler kötülükleri önleyemezler.

*

İnsanlar kendileri iyi olurlarsa,bütün insanları iyi görürler.

*

İyilik arayanlar iyilik kötülük arayanlar kötülük bulurlar.

*

İnsan aradığını bilmezse, bulduğunu anlayamaz.

*

Bilen bulur, bulan olur.

*

''Bil, bul, ol''

8 Ağustos 2018, 09:22

AYASOFYA MEDENİYET ÜNİVERSİTESİ OLMALIDIR

============================================= Türkler aşılmaz sularla çevrilmiş, sur içi İstanbul'unu, Doğu Roma’dan 1453 yılında, harap küçük bir şehir devlet olarak almışlardır. Tarihçi Charles Diehl, Türklerden önceki İstanbul’un nasıl bakımsız ve yoksul olduğunu, elli yedi yıllık Katolik Latinler döneminde, şehrin nasıl yağmalandığını, ayrıntılı olarak anlatmıştır. Surların içindeki İstanbul’u, Fatih surların dışına çıkarmıştır. “Boğaziçi doğrudan doğruya Türklerin eseridir”.

*

“Aziz İstanbul”un sevdalısı Yahya Kemal, Türklerin İstanbul ile bağlarının, Hicretten yüzyıl önce, Ayasofya’yı inşa ettiren İmparator Justinyanus'a kadar uzandığını vurgular. İmparator Hint ve Çin’e giden ticaret yollarını, İranlılardan daha çok, Orta Asya’daki Türklerin açmalarını bekler ve Türkleri Roma’nın varisleri olarak görür. İmparator yanılmamış ve Türklerden beklentileri gerçekleşmiştir. Roma döneminin simgesi Ayasofya, Türklerle bir bilgelik üniversitesi olmuştur.

*

Bin yıla yakın kilise ve beş yüzyıla yakın da cami olan Ayasofya, Müslümanların olduğu kadar Hristiyanların da kültüründe önemli bir yer tutar. Bu yüzden Ayasofya dünyada hem Müslümanlar hem de Hristiyanlar tarafından sevilir ve büyük saygı görür. Ayasofya İbrahim Peygamberde birleşen, İbrahimi dinlerin, ortak peygamberlerinin, ortak kitaplarının, çok kültürlü, çok kimlikli ve çok değerli, dünyada benzeri olmayan özgün bir mabedidir.

*

Türkler için Ayasofya, “İki kıta ve İki Deniz”in sultanı olarak bilinen, Fatih'in bir armağanı ve bir emanetidir. Türkler Fatih’in Ayasofya’sına türbeler, medreseler, kütüphaneler, imaretler, muvakkithaneler ve şadırvanlar ekleyerek, günün şartları içinde, eğitimle ibadeti bütünleştiren açık bir üniversiteye dönüştürmüşlerdir. Ayasofya’dan geri kalmayan Fatih, Süleymaniye, Sultanahmet, Şehzadebaşı ve Bayazıt İstanbul’un diğer açık üniversiteleri olmuşlardır.

*

Türklerin altın çağları, eğitim kurumlarına, bilim ve sanata, büyük önem veren, Fatih ile başlamıştır. Adalet odaklı yönetimin öncüsü, Kanuni ile de doruk noktasına ulaşmıştır. Fatih devlete üst düzey yönetici yetiştiren Enderun’u, kurumlaştırmış ve kendi adına yaptırdığı cami çevresindeki eğitim kurumlarıyla, Türk üniversitelerinin temellerini atmıştır. Fatih’te Fatih, bir “Osmanlı Rönesansı” başlatmış, Evliya Çelebi’nin deyişiyle: “Kurşun kubbelerle kaplı koca bir şehir kurmuştur”.

*

Ayasofya Filistin’deki Süleyman Peygamberin, Kutsal Mabedi ile İspanya’daki Kurtuba Camisi arasındaki, süreklilik ve bütünlüğünün simgesidir. Ayasofya bütün İbrahimi dinleri kucaklayan, çok zengin geçmişiyle, dünya barışının güvencesidir. Dünyada Doğu ile Batı, Asya ile Avrupa ve Hristiyanlar ile Müslümanlar savaşırsa, dünyanın hiçbir ülkesinde barış olmaz. Ayasofya, Kudüs, Kurtuba, Atina ve Roma'da kampüsleri olan, çok ülkeli bir barış üniversitesi olmalıdır.

*

Yitirilen bilgeliğin yıldızı, Ayasofya’dan parlayacaktır.

*

Dünyada bilgelik kimlik taşımadan dolaşır.

*

Bilgeliğin hiçbir zaman ülkesi olmaz.

8 Ağustos 2018, 12:59

DÜNYADA BATI'NIN GÜNEŞİ BATTI DOĞU'NUN GÜNEŞİ İSE DOĞMADI

=================================================== Büyük Doğu,Diriliş,Edebiyat ve Mavera dergileri çevresinde toplanan aydınlar, Türkiye''nin ve dünyanın geleceğini Moskova ve Washington''da değil, Kudüs''te aradılar. Kudüs iki dünyanın medeniyet başkentidir. Gelecek yıllarda, dünyanın Atinalaşması değil, Kudüsleşmesi tartışılacaktır. İnsanlığın geleceği, Batı''nın fizik dünya odaklı değerlerinden önce, Doğu''nun metafizik dünya odaklı değerlerinde aranacaktır.Kudüs'te Muhammed "Habibullah", İsa "Ruhullah", Musa "Kelimullah", İbrahim "Halilullah",Adem "Turabullah" denilir.Kudüs "YİTİK CENNET"e açılan kapıdır.

8 Ağustos 2018, 18:12

H Şükrü Yayıntaş Hocamıza teşekkür ve saygıyla

H Şükrü Yayıntaş Hocamıza teşekkür ve saygıyla ======================================= (Türkler için Ayasofya, “İki kıta ve İki Deniz”in sultanı olarak bilinen, Fatih’in bir armağanı ve bir emanetidir. Türkler Fatih’in Ayasofya’sına türbeler, medreseler, kütüphaneler, imaretler, muvakkithaneler ve şadırvanlar ekleyerek, günün şartları içinde, eğitimle ibadeti bütünleştiren açık bir üniversiteye dönüştürmüşlerdir. Ayasofya’dan geri kalmayan Fatih, Süleymaniye, Sultanahmet, Şehzadebaşı ve Bayazıt İstanbul’un diğer açık üniversiteleri olmuşlardır.) Nazif Gürdoğan hocamızın kaleminden

9 Ağustos 2018, 09:44

ÇANAKKALE'DEN BRÜKSEL'E SİLAHSIZ GİTMEK

============================================= Türklerin tarih içinde yüzyıllarca süren yolculuğunda, Küçük Asya’nın vazgeçilmez bir yeri vardır. Anadolu’nun Türklerin değişmez vatanı olmasında, belirleyici olan şehir İstanbul’dur. İstanbul'un alınmasıyla, Türklerin Avrupa’daki varlıkları süreklilik kazanmıştır. Türkler için Malazgirt Anadolu’ya gelmenin, Çanakkale Anadolu’da kalmanın savaşıdır. Çanakkale savaşıyla Türklerin, Asya ve Avrupa’daki varlıkları perçinlenmiştir.

*

Çanakkale Savaşının her yıl, savaşa katılan ülkelerde düzenlenen, kültür ve tarih toplantılarıyla, gündeme taşınması, Türkiye, Avrupa ve dünya tarihinin, yeniden yorumlanması açısından, büyük önem taşımaktadır. Türkiye’de ilk defa Turgut Özal, Osmanlı sonrası Avrupa’nın temellerinin Çanakkale’de atıldığını anlatmak için, savaşa katılan ülkelerin yöneticilerini de davet ederek, savaşı bütün boyutlarıyla ele alan, çok boyutlu anma toplantıları düzenlemiştir.

*

Türkiye Milli Marşının şairi Mehmet Akif, “Şu Boğaz Harbi nedir? /Var mı dünyada eşi? En kesif orduların yükleniyor dördü beşi, / Tepeden yol bularak geçmek için Marmara’ya / Kaç donanmayla sarılmış ufacık bir karaya... / Eski Dünya, Yeni Dünya, bütün akvam-ı beşer / Kaynıyor kum gibi... Mahşer mi, hakikat mahşer, / Yedi iklimi cihanın duruyor karşında, / Avustralya’yla beraber bakıyorsun: Kanada! / Çehreler başka, lisanlar, deriler rengarenk” dizeleriyle Çanakkale Savaşı’nın dehşetini anlatmıştır.

*

Türkiye ve Almanya ile İngiltere ve Fransa’nın, karşı karşıya geldiği Çanakkale Savaşının anılması, ulusal alandan uluslararası alana taşınmalıdır. Çanakkale’de Türk ordusu Alman subayların stratejik desteğiyle, Avrupa ordularına karşı savaşmıştır. Malazgirt savaşı Anadolu’nun kapılarını Türklere açarken, Çanakkale Savaşı Anadolu’nun kapılarını, Avrupa ülkelerine kapamıştır. Anadolu ile Trakya, Çanakkale’de, el ele vererek bütünleşmiştir.

*

Çanakkale yeni Türkiye’nin olduğu gibi, yeni İngiltere’nin, yeni Fransa’nın ve yeni Almanya’nın da temellerinin atıldığı savaştır. Uluslararası anma toplantıları devam ettirilerek, eski ve yeni Avrupa’da, Müslümanların yerinin açıkça ortaya konulması gerekir. Avrupa toprakları, İslam’ın ilk yıllarından beri, Müslüman ve Hristiyan dünyanın, kıran kırana hesaplaştığı, büyük bir savaş alanı olmuştur. Bu yüzden Avrupa, dünyada en çok parçalanan kıtadır.

*

Doğu ve Batı hesaplaşmasında, Çanakkale bir dönüm noktasıdır. Osmanlıların Balkanlardan çekilmesinden sonra, Avrupalılar da Orta Doğu ve Kuzey Afrika’dan çekilmişler. Çanakkale’den sonra Avrupa ülkeleri Müslüman ülkelerle değil, kendi aralarında savaşmışlardır. Avrupa’nın temelleri, Berlin’nin dörde bölünmesinden sonra atılmıştır. Son dünya savaşında büyük yıkıma uğrayan Almanya ve Fransa, Brüksel’in şemsiyesi altında bir araya gelerek, savaşı barışa dönüştürmüşlerdir.

*

İstanbul’da hiç istenmeyen, büyük kayıplara yol açan Çanakkale Savaşıyla, Türkler canlarını dişlerine takarak, hem karada hem denizde güçlü Avrupa ordularıyla savaşmışlardır. Türkiye’nin Avrupa ülkeleriyle ilişkilerinde, yeni bir sayfa açılmıştır. Çanakkale’de güçler yer değiştirmiş, savaş cephelerden pazarlara kaymıştır. Malazgirt savaşı gibi, Çanakkale savaşı da Türklerin tarihinde yeni bir dönem başlatmıştır. Türkler Brüksel’e silahsız gideceklerdir

*

Çanakkale Savaşı Türkiye ve Avrupa devletleri için, bir dönüm noktası olmuştur.

*

Türkiye’yi İkinci Dünya Savaşının dehşetinden Çanakkale korumuştur.

*

Anadolu savaşların döneminin kapandığını Çanakkale'de görmüştür.

10 Ağustos 2018, 10:00

DÜNYADA SAVAŞA BARIŞLA KARŞI DURMAK

============================================= Türk toplumu Cumhuriyet döneminde bin yılık tarihinden koparılmıştır. Tarihi yakın dönemle sınırlı tutmak, uzak geçmişi yok saymak, Türk toplumunun düşünce dünyasını yoksullaştırmıştır. Toplumların tarihleri, geleceklerinin güvenceleridir. Toplumların gelecekleri geçmişleriyle inşa edilir. Tarihi temellerden yoksun olan toplumlar, siyasal, ekonomik ve kültürel alanlarda köklü atılımlar yapamazlar.

*

Türkiye’nin tarihi birikimine yeni açılımlar kazandırmak için, başta Çanakkale olmak üzere, savaş şehirlerini barış şehirlerine dönüştürmek, çok büyük önem taşımaktadır. Çanakkale Savaşı İngiliz, Fransız ve Rus imparatorluklarının sonunu getirmiştir. Osmanlı ordusunun, İngiliz, Fransız, Avustralya, Kanada ve Yeni Zelanda ordularına karşı, taraflara büyük kayıplar verdiren savaşta gösterdiği direnç, Cumhuriyete dönüşen Türkiye’nin, geleceğinde nirengi noktalarından biri olmuştur.

*

Üzerinden güneş batmayan İngiliz imparatorluğunun küçülmesi, Kuzeydeki Türk ülkelerini işgal eden, Rus çarlığının yıkılması, Avrupalıların saldırılarıyla karşı karşıya kalan, Türk ve İslam dünyasına, yeniden yapılanma zamanı kazandırmıştır. Balkanlar, Kafkaslar ve Orta Asya’daki, Türk topluluklarının varlıklarını ve kültürlerini korumada, Asya ve Avrupa’da ülkelerin haritalarını değiştiren, Çanakkale Savaşının büyük bir payı vardır.

*

Türkiye Avrupa tarihinin önemli dönüm noktalarından biri olan Çanakkale’yi, bütün ayrıntılarıyla araştırarak, dünya barışına katkıda bulunmalıdır. Savaş şehri Çanakkale’nin, barış şehri Çanakkale olması, anma toplantılarının dünyanın ekonomik, siyasal ve kültürel sorunların tartışıldığı bir platforma dönüştürülmesine bağlıdır. Kurumsallaşacak Çanakkale forumunda, ülkeler geçmişlerinden yola çıkarak, geleceklerini tartışma imkanı bulacaklardır.

*

Türk ve İslam dünyasında, Çanakkale yakın tarihin bir parçası, Cumhuriyet döneminin temeli olmasına rağmen, üzerinde çok durulmayan, dünyayı değiştiren büyük savaşlardan biridir. Ömrünü Türklerin tarihini araştırmaya adayan Mehmet Niyazi Özdemir “Çanakkale Mahşeri” isimli kitabında, Çanakkale’deki savunmanın kaynaklarını büyük bir ustalıkla anlatmaktadır. Savaşların tarihini, tekrar tekrar yorumlamadan, barışa giden yolların genişletilmesi mümkün değildir.

*

Dünya tarihini yerel açıdan dar bir vizyonla ele alan bir tarihçilik değil, geniş bir vizyonla küresel açıdan ele alan karşılaştırmalı tarihçilik, Yirmi birinci yüzyıla ışık tutacaktır. Bu amaçla İbn Haldun ve peşinden gelen tarihçiler, devletlerin yükselişleri ve çöküşleriyle ilgili ayrıntılı çalışmalar yapmışlardır. Devletler de canlılara benzerler doğarlar, büyürler, ölürler. Kendilerini dünyadaki gelişmeler doğrultusunda, sürekli yenilemeyen devletler, uzun ömürlü olmazlar.

*

Dünyada Çanakkale benzeri savaşların dönemi kapanmıştır. Ancak sıcak savaşların stratejilerini kavramadan, soğuk savaşların stratejileri kavranılmaz. Çanakkale’de olduğu gibi, devletler hava, deniz ve kara güçleriyle savaşmayacaklar. İngilizler, Fransızlar, Çanakkale'ye donanmalarıyla gelmeyecekler, kurum ve kuruluşlarıyla gelecekler. Artık dünyada devletler, barışa katkılarıyla güç kazanmaktadırlar. Barışı sevenler insanları severler. Dünya barışla silahlananların dünyasıdır.

11 Ağustos 2018, 16:14

KRİZLERİN KAYNAKLARI VİCDANLARINI YİTİREN CANAVAR RUHLARDIR

============================================================ Dünyanın her ülkesinde, ekonomik krizler para ticareti yapan bankalarla başlar, domino etkisiyle reel ekonominin bütün kesimlerine yayılırlar. Ekonomik krizler etkilerini, ilk önce işletmelerin bilançolarında gösterirler. Krizlerde kuruluşlar küçülürler, işletmeleri yönetmek aktifleri ve pasifleriyle, bilançoları yönetmeye dönüşür. Bilanço yönetiminde ilk yapılması gereken, işletmelerin bankalara olan borçlarının azaltılmasıdır.

*

Bankalar tasarruf sahiplerinin, işletmeler bankaların parasıyla para kazanırlar. “Para başkalarının parasıyla kazanılır” diyen bankalar, paradan para kazanmada, en büyük payı alırlar. Bankaların aşırı kazanç peşinde koşmaları, reel ekonomiden kat kat daha büyük, bir balon ekonomi oluşturur. Parayı elden ele dolaştırarak büyütmenin, gizemli dünyası bankaların gözlerini kamaştırır. Krizler finansal kuruluşların büyüttüğü, balon ekonomilerin patlamasından kaynaklanır.

*

Her ekonomide işletmelerin, ürün ve hizmet üretmeleri için, gerekli kaynakların önemli bir kısmı, bankalar tarafından karşılanır. Bankalar tasarruf sahiplerinden düşük faizle topladıkları kaynakları, daha yüksek faizle işletmelere borç olarak verirler. Reel ekonomiyle gölge ekonomi arasında kaynakların akışı, pazar ekonomilerinin en dinamik boyutunu oluşturur. Seküler dünyada bankaların ana görevi, reel ekonomiye kısa ve uzun vadeli kaynak sağlamaktır.

*

Bütün ekonomilerde işletmelerle finansal kuruluşlar arasında, kaynak akışındaki aksamalar, her zaman krizlerin habercisi olurlar. Kriz dönemlerinde işletmelerin kapasite kullanım oranları düşer, satışları azalır, maliyetleri yükselir ve işsizlik artar. Geleceğin kesin olarak bilinmediği, ekonomi dünyasında finansal kuruluşların, hem düzenleyici hem de dengeleyici bir görevleri vardır. Finansal kuruluşlarla işletmeler, üretim süreçlerine yeni boyutlar kazandırırlar.

*

İşletmelerin üç ana fonksiyonu olan üretim, finansman ve pazarlama birbirini tamamlayan, birbirinden ayrılmaz bir bütündür. Ekonomilerde üretim değerleri parasal değerlere, parasal değerler üretim değerlerine dönüşür. Dönüşümdeki hız ve yoğunluğu, ekonomideki karlılık ve faiz oranları belirler. Faiz oranlarıyla yatırımlar arasında ters orantılı bir bağıntı vardır. Sağlıklı bir ekonomide faiz oranları sıfıra yaklaşır, kaynaklar yatırımlara kayar.

*

Ekonomilerde üretim peşinde koşan kuruluşlar ile sınırsız kazanç peşinde koşan spekülatörler, kaynakların yönlendirilmesinde büyük sorumluluk yüklenirler. Keynes’in vurguladığı gibi, ekonomik krizler, vicdanlarını yitiren canavar ruhlu spekülatörlerden kaynaklanır.

*

Nasıl olursa olsun, sürekli kazanmayı düşünen, vicdansız spekülatörlerin elinde, dünya borsaları birer kumarhaneye dönüşmüştür.Bütün krizlerin temelinde, vicdanlarını yitiren canavarlaşmış finans kuruluşları vardır.

*

Canavar ruhlu spekülatörlerin gözlerini reel ekonomilerin kazançlarıyla doymaz.

*

Paradan para kazananların dünyasında finansal çılgınlıkların sınırı yoktur.

*

Açgözlülüğün sanal finansal ekonomisinde vicdana yer olmaz.

12 Ağustos 2018, 10:34

SINIRLARININ DIŞINA ÇIKMAYANLAR SINIRLARINI KORUYAMAZLAR

======================================================== Vizyon kazanabilme biraz da insanın kendisini dünyada bir yolcu gibi, görmesine bağlıdır. Çünkü vizyon geleceği öngörebilme yeteneğidir. Geleceği ise, sınırların dışına çıkarak düşünmesini bilenler görür. Sınırlarının dışına çıkmayan ülkeler, sınırlarını korumakta güçlük çekerler. Sınırsız dünyada sınırlar, sınırların dışına çıkılarak korunur.

*

Sınırların kutlu bilindiği ülkelerde sınırları aşmak mümkün değildir. Türkiye gibi, göç içinde yoğrulmuş, yüzyıllar boyunca sınırları hem büyümüş, hem küçülmüş bir ülkede son sınırların kutlu kılınması, Türk toplumunun dünyadaki trendlere ayak uydurma yeteneğini büyük ölçüde yok etmiştir.

*

Sınırları aşmasını bilme söz konusu olduğunda akla Müslümanlar ve Hristiyanlardan önce Yahudiler gelir. Yahudiler, Amerika'ya Hristiyanlarla birlikte göç etmeye başladılar. Yahudiler New York'a Hollanda kolonisi olduğu dönemde yerleştiler. Amerika'nın kurum ve kuruluşlarında kendilerine sağlam yer edindiler.

*

New York'un Hollanda Eyalet Valisi Peter Stuyvesant döneminde Yahudiler kente büyük yatırım yaptılar. Günümüzde dünyanın en büyük Yahudi şehri New York'tur. Bu yüzden Yahudi karşıtları bu kente "Jew York" derler. New York'ta Tel Aviv'den daha çok Yahudi yaşar.

*

Henry Ford,"Beynelmilel Yahudi" isimli kitabında "Müslümanlar için Mekke, Katolikler için Roma ne ise, Yahudiler için de New York odur" demekten kendini alamaz.Yahudiler için Amerika İsrail'den daha önemlidir. Onlar için Tel Aviv New York'tan savunulur.

*

Yahudi aydınlar Tevrat'ta sözü edilen "Vaad Edilmiş Topraklar" olarak "Filistin"den daha çok "Amerika"yı görürler. Onlar New York'a "Yeni Kudüs" diye bakarlar. Çünkü "bal" ve "süt" dolu vadileri Kudüs'te değil, New York'ta bulmuşlardır.

*

İsrail Filistin'de Arap denizinin ortasında canlı kalmasını New York'a borçludur. Yahudiler "Kudüs Filistin'den değil, Amerika'da New York'tan savunulur," diyorlar. New York Yahudilerin Yirmi birinci yüzyıldaki Kudüs'ü olmuştur.

*

Savaş içinde İsrail ekonomisinin canlılığını koruması, Tel Aviv'in New York'tan savunulmasından kaynaklanıyor. İsrail artık tekstil, gıda ve kıymetli taş işlemeciliği gibi "eski" ekonomiye değil, "yeni" ekonomiye yatırım yapıyor.

*

Silikon Vadi'si şirketlerinin Hindistan ve Çin'de olduğu gibi, İsrail'de de büyük yatırımları vardır.

*

İsrail'in ileri teknoloji şirketleri "Tel Aviv" değil, "Nasdag" borsasına bağlıdır.

*

Globalleşen dünyada sınırlarının arkasına çekilen hiçbir ülke yeni yüzyılda varlığını koruyamaz.

*

Bir ülkenin sınırlarını koruyabilmesi için, dünyanın her ülkesinde kuruluşlarıyla olması gerekir.

*

Dünya yeryüzünden gökyüzüne değil, gökyüzünden yeryüzüne bakanlara kapılarını açar.

*

Dünyanın her ülkesinde, olmayan devletler, bir ülkede olamazlar.

*

Gökyüzü yeryüzünü, gündüzün geceyi, içinde taşıdığı gibi taşır.

*

Yeryüzünün kapılarını, gökyüzünün anahtarları açar

12 Ağustos 2018, 11:01

SHAKESPEARE OLSAYDI AMERİKA'YI NASIL YÖNETİRDİ

============================================= İktidar ve yönetim sorunlarına çözüm aramada felsefe ve edebiyattan yararlanma konusunda yapılan araştırmalar giderek çoğalıyor. Çünkü değişik kurum ve kuruluşların yönetiminde uygulanan yöntem ve yaklaşımlar, toplumların ekonomik ve sosyal yapısında köklü dönüşümlere yol açmaktadır.

*

Bütün dünyada değişik kurum ve kuruluşların mükemmel bir biçimde yönetilebilmesi için, felsefe, sosyoloji ve psikoloji yanında edebiyattan da yararlanmanın yolları aranmaktadır. İşi ve yaşı ne olursa olsun, bir toplumda herkes bir ölçüde yöneticidir. Yöneticileri paranın değil, sözün ustaları değiştirir. Hayatın şiirini yakalayan bir yönetici, doğruluktan, güzellikten ve iyilikten kolay kolay ayrılmaz.

*

Adil ve kusursuz bir yönetim, tarihin her döneminde, bir bilgelik işi olmuştur. Bu yüzden Aristo ve Platon'dan Farabi ve Gazali'ye kadar, bütün düşünürler erdemli yönetim ve yönetici sorunlarına eğilmişlerdir. Kuruluşlarda "doğruyu arayan", "iktidarını paylaşmayı bilen" ve "çalışanlarına değer veren" yöneticilerin yerini hiçbir güç dolduramaz.

*

Bu alanda Tom Morris'in "If Aristotle Run General Motors: The New Soul of Business" isimli kitabı öncü bir çalışmadır. Artık yönetimde kusursuzlukla birlikte, bilgeliği de arama her bilgi alanının ana çalışma alanı haline gelmiştir.Kusursuz yönetimin araştırılmadığı bir dünyada,ekonomik ve siyasal krizlerin üstesinden hiçbir ülke gelemez.

*

John O. Whitney ve Tina Packer'ın yazdığı, Steve Noble'ın resimlediği "Power Plays: Shakespeare Lesson's İn Leadership and Management" isimli çalışması,yönetimde edebiyattan yararlanmayı ele alan kitapların en önemlilerinden biridir. Sağlıklı, insan ve tabiata dost bir yönetimin ,yolunu açmak için, bütün alanların birbirleriyle, yardımlaşmaları zorunludur.

*

Savaşların cephelerden, pazarlara taşındığı bir dünyada Edebiyatcı ve Fizikçi C.P. Snow'un birbirinden kopuk, "İki Kültür"ün, yani bilim ve teknolojinin, bilgi ve bilgeliğin aralarındaki buzları eriterek, erdemli olduğu kadar paylaşımcı yönetici ve liderlere sahip, kurum ve kuruluşların sayısını, çoğaltma yolunda el ele vermeleri gerekir.

*

Shakespeare örgütlerini güçlendirmek, güçlerini bilgece kullanmak, isteyen yöneticilere, insan ruhunun derinliklerine indiği oyunlarında eşsiz hazineler sunar. Liderlerin güç kullanma, iletişim kurma yeteneğini geliştirme ve inandırıcı olma konusunda, onun oyunlarından öğrenecekleri çok önemli ipuçları vardır.

*

Whitnay ve Packar böyle bir kitap yazmak için bulunmaz bir ikili. Birincisi Colombia Üniversitesinin İşletme Fakültesi'nde uygulamayla bağını koparmamış bir akademisyen, ikincisi de bir tiyatro şirketinin kurucu ve yöneticisidir. Biri kurum ve kuruluşlar, diğeri de Shakespeare'in oyunları üzerinde uzmandır.

*

Üretim gücü,pazar alanı kazanma, alanında ilk sırayı alma ,her kurum ve kuruluşun amaçlarının başında gelir. Kuruluşların ulaştıkları gücü uzun süre koruyabilmeleri, kaynaklarıyla birlikte, elde ettikleri iktidarı, yöneticilerinin bilgece kullanmasını bilmelerine bağlıdır.

*

Dünyanın her yerinde kurum ve kuruluşlar ulaştıkları güçlerini ya ustaca kullanır uzun ömürlü olurlar ya da başkalarıyla paylaşmaya hiç yanaşmayarak, kısa zamanda yok olup giderler.

*

Dünyanın her ülkesinde siyasal, ekonomik ve gönüllü pek çok kurum ve kuruluş, elde ettiği gücü bilgece kullanmasını bilmediği için, çok kısa bir zamanda "Macbeth" gibi, yok olup gittiğine her yıl, bütün dünya şahit olmaktadır.

*

Liderler yeri ve zamanı gelince, güçlerini örgütlerinin değişik yönetim kademelerinde çalışanlarla paylaşmasını başaramazlarsa, daha güçlü kurum ve kuruluşlar tarafından paylaşılırlar.

*

Sınırsız iktidar beklentisi, her kurum ve kuruluşun ömrünü kısaltır.

*

Kuruluşların ömrünü uzatmak için, bilgi kadar bilgelik de önemlidir.

*

Bilgelik değeri olmayan bilgi, bilgi değeri olmayan bilgelik değildir.

*

Kuruluşlarda liderlik, bilgi ve bilgeliği, altın oranda harmanlamaktır.

*

Dünyada yönetim ustalığı, edebiyatla el ele vererek zenginleşir.

*

Edebiyat bilgi ve bilgeliğin, örtüştüğü ortak alandır.

*

Bilgi bilgeliğe, bilgelik bilgiye, değer kazandırır.

13 Ağustos 2018, 10:21

TAÇLI DİPLOMAT ABDÜLHAMİD BARIŞIN SULTANIDIR

============================================= Tarihin ilk yüzyıllarından beri, barış dönemleri, savaş dönemlerinden, çok daha kısa olmuştur. Her ülke barış isteyen ülkenin, savaşa hazır olması gerektiğine inanmıştır. Barış savaşa verilen bir hazırlık arası olarak görülmüştür. Bunun için, dünyada barışın sonu gelmekte, savaşın sonu gelmemektedir. Osmanlı ülkesini parçalayan, Birinci Dünya Savaşının, yol açtığı yıkım, yok ettiği genç hayatlar, çok büyük olmuştur.

*

Sürekli geliştirilen savaş gemileri, tanklar, uzun menzilli toplar, makinalı tüfekler, Yirminci yüzyılda, geçmiş yüzyıllarda benzeri görülmeyen, büyük kan ve gözyaşı gölleri oluşturmuştur. Sultan Abdülhamid’in eşsiz bir diplomatik ustalıkla koruduğu, Avrupa ülkeleri arasındaki dengeler yitirilmiştir. Hicaz Demiryolu gibi, altyapı ve köklü eğitim yatırımları aksamıştır. Sultanın kırk yıllık barış ülkesi, savaş ülkesine dönüşmüştür. Büyük Osmanlı coğrafyası kırk parçaya bölünmüştür.

*

Abdülhamid’i devlet yönetiminden uzaklaştıran İttihatçıların elinde, ülkenin mali yapısı çökmüştür. İttihatçılar Balkanlar, Kafkaslar ve Orta Doğu’da başarısızlığa uğramışlar. Ülkede haksızlıklar, yolsuzluklar her yere yayılmıştır. Devletin güçsüz düştüğü bir dönemde, İttihatçıların oldubittisiyle, Osmanlı Devleti, Almanya’nın yanında savaşa sürüklenmiştir. İngiltere ve Fransa Çanakkale’de Almanya’yı durdurmuş, Osmanlı Devleti’ni parçalamış, kendileri de parçalanmıştır.

*

Türkiye’de “Abdülhamit Barışı”nın önemini kavramadan, “Çanakkale Savaşı”nın dehşetini kavramak mümkün değildir. Abdülhamid’i Anadolu insanının gündemine taşıyan, Necip Fazıl’ın vurguladığı gibi: “Abdülhamid'i anlamak her şeyi anlamak olacaktır.” Çanakkale Savaşı, Malazgirt Savaşı gibi, Türklerin Anadolu'daki tarihlerinin milatlarından biridir. Ülkelerin tarihlerinde savaşlar, taraflar arasında kazanımlarıyla, sevinç kaynakları oldukları kadar, kayıplarıyla da üzüntü kaynaklarıdır.

*

Anadolu insanının tarihi, “Çanakkale Öncesi” ve “Çanakkale Sonrası” olmak üzere ikiye ayrılır. Çanakkale’den önceki yıllar, Abdülhamid’in barış yılları, sonraki yıllar ise İttihatçıların savaş yıllarıdır. Sultan’ın barış yıllarında, devletin bütünlüğü korunmuş, hayatın her alanında, köklü dönüşümlerin temelleri atılmış, uzun dönemli yenilenme süreci başlatılmıştır. Abdülhamid’i yönetimden uzaklaştıran, İttihatçıların savaş yıllarında ise, Türklerin büyük devleti yakılmış, yıkılmış, parça parça olmuştur.

*

Tarihin her döneminde savaşlar yıkıcı, barışlar yapıcı olmuşlardır. Bunun için, savaştan özenle kaçınan, Barış Sultanı, Sultan Diplomat Abdülhamid: “Savaş yalnız sınırlarda olmaz. Savaş bir milletin topyekun ateşe girmesidir. Eğer bu bütünlük sağlanmamışsa, zafer tesadüfi, yenilgi kaderdir” demektedir. Savaş ülkeyi yangın yerine çevirirken, barış gül bahçesine çevirir. Savaşı başlatmak değil, barışı yaşatmak önemlidir. Savaş devletten barış milletten güç alır.

*

Barışın sesi her yerde milletin sesidir.

*

Savaşın yükünü millet taşır.

*

Tarihin anası barıştır.

14 Ağustos 2018, 10:03

ÇANAKKALE'DE YENİ YÜZYIL SAVAŞLARININ TARİHİNİ YAZMAK

==================================================== Küre dünyada medeniyetler arasındaki savaşlar, silahlı güçlerle cephelerde yapılmıştır. Kare dünyada savaşlar, sınırlardan şehirlere taşınmıştır. Kare dünyanın fatihleri, üniforma giyen komutanlar değil, forma giyen yönetmenlerdir. Amerika’nın “General Motors” ve “General Electrik” gibi, formalı güçleri, ülkelerinin bayraklarını, bütün dünyaya taşımışlardır. Dünyanın hiçbir ülkesinin sınırlarında, kimse onları durdurmaya kalkışmamıştır.

*

Dünyada savaşların tarihini araştıran, Avrupa’nın savaş kuramcısı General Clausewitz’in vurguladığı gibi: “Savaş bir bukalemundur.” Yirminci yüzyılın kara, deniz ve hava savaşlarındaki hızlı dönüşüm, savaşların ortama göre renk değiştiren bukalemunlara, benzediklerinin en önemli göstergesidir. Savaşlar nasıl değişirse, tarihin insanlara verdikleri dersler de öyle değişir. Bütün bilimlerin ana kaynağı olan, tarihten ders almayanlar, dünyadaki savaşların önüne geçemezler.

*

Dünya tarihine yüzyılların içinden daha çok, yüzyılların üstünden bakmadan, barış dönemlerinin değeri kavranmaz. Tarihin değişmeyen ana konusu, medeniyetlerin dinamiklerini araştırmaktır. Dünya tarihini bütünlük ve süreklilik içinde ele alan, tarihçilerin kitaplarının, bütün ülkelerde büyük ilgi görmeleri, medeniyet tarihçileri olmalarından kaynaklanır. Her dönemde tarih, ekonomik, siyasal ve kültürel hayata, yeni açılımlar, yeni yaklaşımlar ve yeni boyutlar kazandırmıştır.

*

Türklerin Asya’dan Avrupa’ya uzanan tarihlerinde, Doğu ile Batı’nın özeti olan Anadolu’nun, büyük bir yeri vardır. Türklerin tarihi Anadolu’ya gelme ve Anadolu’da kalma serüvenidir. Çanakkale savaşıyla, Anadolu insanının Asya ve Avrupa’daki varlığı tescil edilmiştir. Çanakkale savaşı Türkiye ve Avrupa ülkeleri tarihinin dehşet verici sayfalarından biridir. Çanakkale’den sonra Avrupa ülkeleri, kendi aralarında savaşarak, yakılmadık, yıkılmadık şehir bırakmamışlardır.

*

Savaşsız bir İslam dünyasına, savaşsız bir Batı dünyasına, savaşsız bir dünyaya, şehirlerde savaşların yol açtıkları yıkımları, açık şehir müzelerine dönüştürerek ulaşılır. Çanakkale tarihin en çok kan dökülen savaşlarından biridir. Son savaşlarda Çanakkale’de, “57. Alay”ı oluşturan İstanbul Üniversitesinin öğrencileri gibi, milyonlarca genç insan hayatını yitirmiştir. Savaş kararı olan devlet yöneticileri, savaşlarda yüzlerce üniversiteyi toprağa gömmüşler, yüz binlerce genci kurban etmişlerdir.

*

Küre dünyanın Çanakkale’si, kare dünyanın Çanakkale’sine dönüştürülmelidir.

*

Küre dünya kapalı toplumların, kare dünya açık toplumların dünyasıdır.

*

Açık toplumlarda iki ülke savaşırsa, zararı bütün ülkelere ulaşır.

*

Barışın güvercinin bir kanadı bilgi ise, bir kanadı bilgeliktir.

*

Kusursuz barış isteyen, savaşa davetiye çıkarır.

*

Savaşlar gençlerin kurdudur.

*

Barış hayat kaynağıdır.

15 Ağustos 2018, 11:19

DÜNYADA KÜÇÜK ŞEYLERİN ÇOK BÜYÜK ETKİLERİ OLUR

================================================= Ekonomik ve kültürel boyutlarıyla, insan gibi hayat da, özenle okunacak gizemli bir kitaptır. Hayatın bir boyutunda ortaya çıkan, olumlu ya da olumsuz gelişmeler, bir boyutunda istenen ya da istenmeyen etkilere yol açarlar. Toplumlarda sürekli değişen huzur ve mutluluk dengeleri, bir insan bedenine benzeyen hayatın, boyutları arasında, yakalanacak uyum ve düzene bağlıdır.

*

Kültürel ve ekonomik boyutun birbirini güçlendirdiği toplumlarda, hayat büyük bir canlılık kazanır. Küçük şeylerden büyük dersler çıkarmasını bilen Kemal Ural, “Küçük Şey Yoktur” adını verdiği kitabında,“Ne kadar küçük olursa olsun,mevcut olan her şeyin, ileride oluşacak her şeyle ilgisi vardır” diyerek, insanların düşünce ve eylemlerinde, küçük şeylerin önemini vurgulamaktadır. İnsanların küçük eylemleri, toplumlarda büyük dalgalanmalara yol açarlar.

*

Tarihin her döneminde, düşünceleri eylemlere, eylemleri düşüncelere dönüştürmesi bilen insanlar, düşünceleriyle ve eylemleriyle, toplumları peşlerinden sürüklemişlerdir.İnsanlar her zamanda ve her yerde, kültürel ve ekonomik hayatın temel taşı olmuşlardır. Gökyüzünde yıldızların yüklendiği sorumlulukları, yeryüzünde insanlar yüklenmiştir. İnsanlar düşünceler ve eylemleriyle,yeryüzünü gökyüzüne, gökyüzünü yeryüzüne taşırlar.

*

İnsanların hareket alanlarının daraltıldığı, düşüncelerinin ve eylemlerinin sınırlandırıldığı toplumlarda, hayat bütün boyutlarıyla yoksullaşarak derinliğini yitirmekten kurtulamaz. Her yerde insanların korunması, aynı zamanda bütün boyutlarıyla, hayatın ve toplumun korunmasıdır. Toplumların kültürel ve ekonomik başarısında, insan küçük dünyadır, dünya büyük insandır. İnsanlar atalarının yitirdikleri Cenneti bulmak için dünyadadırlar.

*

Toplumlarda kültürün ve ekonominin canlılığı, küçük şeylerde büyük şeyleri gören insanlardan kaynaklanır. İnsanların kültürdeki düşünceleri, ekonomilerde büyük eylemlere yol açarlar. İnsanlar olmadan kültürel düşünceler canlılık, ekonomik eylemler zenginlik kazanmazlar. Toplumların güçleri insanlardan, insanların güçleri düşüncelerden, düşüncelerin güçleri başlattıkları eylemlerden kaynaklanır. Düşüncelere verilen önem, eylemlere verilen önemi gösterir.

*

Toplumlarda insanlar yaptıkları iyiliklerle ayakta kalırlar. İnsanların işleri, yaşları, güçleri ne olursa olsun, yapabilecekleri bir iyilik her zaman vardır. İnsanlar toplumların bitmez tükenmez düşünce ve eylem kaynaklarıdır. İnsanlar olmadan toplumlar, varlıklarını ve güçlerini koruyamazlar. İyiliğin üstsel olarak artan gücü, evden caddeye, caddeden şehire, şehirden ülkeye, ülkeden de dünyaya dalga dalga genişleyerek, bütün insanlığı etkisi altına alır.

*

Ekonomik ve kültürel hayatta, büyük şeyler küçük şeylerden güç alırlar.

*

Hayatın en küçük ve en önemli sürükleyici gücü insandır.

*

İnsana gösterilen özen, hayata verilen önemdir.

16 Ağustos 2018, 09:29

BÜTÜN KARADENİZ ÜLKELERİNİN ŞEHİRLERİ KARDEŞTİR

=============================================== İstanbul Türklerin Avrupa’ya, Kazan Rusların Asya’ya açılma kapısı olmuştur.Avrasya ekseninde, Türkiye ve Rusya iki vazgeçilmez ülkedir. Türkiye’nin Avrupa’ya, Rusya’nın Asya’ya genişlemesinde, Karadeniz en önemli rekabet alanını oluşturmuştur. Türkler ve Ruslar Karadeniz çevrenizde güç kazanmak için, yüzyıllar boyunca birbirleriyle hem yarışmışlar, hem savaşmışlar. Türkler Karadeniz’i Akdeniz gibi, yüzyıllarca “Türk Gölü”ne dönüştürmüşlerdir.

*

Sovyetler Birliğinin dağılması ve Berlin Duvarının yıkılmasıyla, Karadeniz kapalı bir deniz olmaktan çıkarak, bütün dünyaya açık bir deniz haline gelmiştir. Karadeniz Avrasya eksenindeki ülkeleri, Boğazlar ve nehirlerle, Akdeniz, Azak, Baltık, Kuzey ve Hazar denizlerine bağlayan, dünyadaki en önemli iç denizdir. Türkiye başının üstünde Karadeniz, ayaklarının altında Akdeniz ile, iki kıtanın ve iki denizin denetiminde en stratejik ülkelerden birisidir.

*

Türkiye, Rusya, Ukrayna, Romanya, Bulgaristan ve Gürcistan Karadeniz’e kıyısı olan ülkelerdir. Ancak Karadeniz’in kıyı ülkelerini aşan, bir stratejik ve kültürel etkinlik coğrafyası vardır. Bu yüzden, Halford Mackinder’in “Kara”, Alfred Thayer Mahan’ın “Deniz” güç ve denetim stratejilerinde, Karadeniz de Akdeniz kadar önemlidir. Türkiye ve Rusya, Avrasya’da anahtarı Karadeniz olan, iki kilit ülkedir. Bunun için Türkiye ve Rusya, yüzyıllarca birbirleriyle savaşmışlardır.

*

Türkiye’nin öncülüğünde Özal’ın gayretiyle, Rusya, Ukrayna, Romanya, Bulgaristan, Yunanistan, Azerbaycan, Arnavutluk, Gürcistan, Sırbistan ve Moldova arasında gerçekleştirilen, “Karadeniz Ekonomik İş Birliği”, cephelerdeki savaşları, pazarlardaki yarışlara dönüştürecektir. Doğal gaz ve petrol boru hatları, bölge ülkeleri arasındaki, siyasal sınırları ortadan kaldırmıştır. Geçen yüzyılın ülkeleri birbirine bağlayan demiryollarının yerine, yeni yüzyılda boru hatları geçmiştir. Barışının güvencesi boru hatlarıdır.

*

Kültürel iş birliğinin olduğu ülkelerde, ekonomik iş birliği, ekonomik iş birliğinin olduğu ülkelerde kültürel iş birliği vardır. Ülkeler arasındaki ekonomik ve kültürel ilişkilerde, kültür ekonomiye, ekonomi kültüre kılavuzluk yapar. Nasıl ayçiçeği yüzünü hep güneşe çevirirse, ekonomi de yüzünü hep kültüre çevirir. Ekonominin gözü sürekli kültürün üzerindedir. Kültür ekonominin olduğu kadar, insanın da vicdanıdır. Vicdan ekonomide adaletin terazisidir.

*

Kirli mülkiyete savaş açan Nuri Pakdil’in vurguladığı gibi: “Türkiye’deki insan vicdanlı olabilirse, Rusya’daki insan da vicdanlı olabilir, Çin’deki, İsveç’teki de Cezayir’deki, Kamboçya’daki de”. Vicdan insanın özü ve özetidir. İnsanı insan yapan vicdanıdır. Her yerde ve her zamanda, bütün insanların saygı duyduğu ve sevgiyle bağlandığı değerler, dünya barışını koruyan erdemlerdir. Vicdan dünyada insanları birbirine bağlayan en güçlü erdemdir. İnsanlık bütün vicdanların toplamıdır.

*

Vicdan sağlıklı kültürün, dengeli ekonominin terazisidir.

*

İnsanlığın ortak vicdan yanlışta birleşmez.

*

Dünyada vicdansız ekonomi olmaz.

16 Ağustos 2018, 15:05

EKONOMİK SORUNLARI ÇÖZMEDE A.MİTHAD TÜRKLERİN A.SMITH'İDİR

=========================================================== Ürün, hizmet ve bilgi üretiminde başarısızlık olarak ortaya çıkan ekonomik yoksulluk, bütün ülkelerin sorunlarının başında gelmektedir. Dünyanın neresinde olursa olsun, her ülke ekonomik yoksulluğun yol açtığı, sorunlarla savaşmak zorundadır. Yoksulluğun oluşturduğu kapalı toplumun duvarları, ekonomik ve kültürel üretimle yıkılırlar. Açık toplumlara dönüşmeyen ülkeler, hayatın hiçbir alanında atılım yapamazlar.

*

Dünyada yoksulluğun üstesinden gelmek, bütün ülkelerin karşı karşıya oldukları, sorunların en önemlisidir. Üretim güçsüzlüğünün belini kırmadan, çok boyutlu ekonomik ve kültürel sorunların üstesinden gelmek mümkün değildir.

*

Yoksulluktan kaynaklanan üretimsizlik, çemberinin dışına çıkmak için, Fransa’da Francois Quesnay, İngiltere’de Adam Smith, Türkiye’de Ahmet Mithad, ekonominin olduğu kadar, kültürün de her alanıyla ilgilenmişler,çözüm yolları aramışlardır.

*

Tarım toplumlarından sanayi toplumlarına geçmenin tartışıldığı yıllarda, ekonomi biliminin öncüleri,kültürle birlikte ekonominin zenginleştirilmesinde, doğal kaynakların değerlendirmenin yollarını ve yöntemlerini tartışmışlardır.

*

Onlar Avrupa’da ülkelerin tarımsal üretimden daha çok, endüstriyel üretime önem verilen bir dönemde, ekonominin yolunu genişletmişlerdir. Ahmet Mithad, kültür ve ekonomiye ilişkin çalışmalarıyla, Türklerin İbn Haldun’u olmuştur.

*

Yirmi birinci yüzyılda İngiltere, Fransa ve Türkiye, birbirleriyle silahlı güçleriyle sınırlarda savaşmayacaklar, silahsız kuruluşlarıyla pazarlarda yarışacaklardır. Avrupa ülkeleri sanayi toplumları aşamasından, bilgi toplumu aşamasına geçmişlerdir.

*

Sanayi toplumları üretimde, nasıl yeni çığırlar açmışlarsa, bilgi toplumları da yeni çığırlar açmaktadır. Artık sanayi toplumunun kültürüyle, bilgi toplumunun ekonomik, sorunlarını çözmek mümkün değildir.

*

Dünyada sağlıklı bir kültürel, güçlü bir ekonomik yapılanmanın yollarını, yalnızca ekonomi, yalnızca kültür diyen kuruluşlar değil, hem ekonomi hem kültür, diyen kuruluşlar açacaklardır.

*

Onlar ekonomik değerlerden daha çok, kültürel değerlere önem vererek, bütün dünyada değer toplumunun mimarları olacaklardır. Onların katkılarıyla ekonomik yoksullukla birlikte, kültürel yoksulluk sorunlarına da sürdürülebilir çözümler bulunacaktır.

*

Dünyanın bütün kuruluşları, kültürleriyle üretimleri, üretimleriyle kültürleri,etkileyerek dönüştürürler. Ekonomide her tüketim, kendi üretimini oluşturduğu gibi, her üretim de kendi tüketimini oluşturur.

*

Toplumlara kültürel kazançla, ekonomik kazancın birbirlerine nasıl etkiledikleri anlatılırsa, hem üreticiler hem tüketiciler, değersiz üretim ve değersiz tüketim peşinde koşmazlar, üretmediklerini tüketmek hevesine de kapılmazlar.

*

Dünyadaki ekonomik, yoksulluğun kaynağında, kültürel yoksulluk vardır.

*

Yoksulluk ihtiyacından daha fazlasını, tüketenlerden kaynaklanır.

*

İnsanlar kültürlerine göre üretirler, değerlerine göre tüketirler.

*

Tüketim üretimin, üretim tüketimin kamçısıdır.

*

Üretmeden tüketmek mirasyediliktir.

16 Ağustos 2018, 15:30

EKONOMİK SORUNLAR KÜLTÜREL ZENGİNLİKLE ÇÖZÜLÜRLER

====================================================== Ürün, hizmet ve bilgi üretiminde başarısızlık olarak ortaya çıkan ekonomik yoksulluk, bütün ülkelerin sorunlarının başında gelmektedir. Dünyanın neresinde olursa olsun, her ülke ekonomik yoksulluğun yol açtığı, sorunlarla savaşmak zorundadır. Yoksulluğun oluşturduğu kapalı toplumun duvarları, ekonomik ve kültürel üretimle yıkılırlar. Açık toplumlara dönüşmeyen ülkeler, hayatın hiçbir alanında atılım yapamazlar.

*

Dünyada yoksulluğun üstesinden gelmek, bütün ülkelerin karşı karşıya oldukları, sorunların en önemlisidir. Üretim güçsüzlüğünün belini kırmadan, çok boyutlu ekonomik ve kültürel sorunların üstesinden gelmek mümkün değildir.

*

Yoksulluktan kaynaklanan üretimsizlik, çemberinin dışına çıkmak için, Fransa’da Francois Quesnay, İngiltere’de Adam Smith, Türkiye’de Ahmet Mithad, ekonominin olduğu kadar, kültürün de her alanıyla ilgilenmişler,çözüm yolları aramışlardır.

*

Tarım toplumlarından sanayi toplumlarına geçmenin tartışıldığı yıllarda, ekonomi biliminin öncüleri,kültürle birlikte ekonominin zenginleştirilmesinde, doğal kaynakların değerlendirmenin yollarını ve yöntemlerini tartışmışlardır.

*

Onlar Avrupa’da ülkelerin tarımsal üretimden daha çok, endüstriyel üretime önem verilen bir dönemde, ekonominin yolunu genişletmişlerdir. Ahmet Mithad, kültür ve ekonomiye ilişkin çalışmalarıyla, Türklerin İbn Haldun’u olmuştur.

*

Yirmi birinci yüzyılda İngiltere, Fransa ve Türkiye, birbirleriyle silahlı güçleriyle sınırlarda savaşmayacaklar, silahsız kuruluşlarıyla pazarlarda yarışacaklardır. Avrupa ülkeleri sanayi toplumları aşamasından, bilgi toplumu aşamasına geçmişlerdir.

*

Sanayi toplumları üretimde, nasıl yeni çığırlar açmışlarsa, bilgi toplumları da yeni çığırlar açmaktadır. Artık sanayi toplumunun kültürüyle, bilgi toplumunun ekonomik, sorunlarını çözmek mümkün değildir.

*

Dünyada sağlıklı bir kültürel, güçlü bir ekonomik yapılanmanın yollarını, yalnızca ekonomi, yalnızca kültür diyen kuruluşlar değil, hem ekonomi hem kültür, diyen kuruluşlar açacaklardır.

*

Onlar ekonomik değerlerden daha çok, kültürel değerlere önem vererek, bütün dünyada değer toplum

16 Ağustos 2018, 15:31

DÜNYADA EĞİTİMİ ÇOK AZ ÜRETİMİ ÇOK BÜYÜK HİÇBİR ÜLKE YOKTUR

============================================================ Türkiye'de Vakıf Üniversitelerinin kurucuları,sosyal girişimciler olarak, Türk toplumlarının eğitim ve kültür dünyasına katkıda bulunan kurumların başında gelirler. Bir ülkenin gelecekteki başarısı, bugünden eğitime yaptığı yatırımlara bağlıdır. Dünyanın hiçbir yerinde eğitim seviyesi düşük, ancak üretim gücü büyük bir ülke,bir toplum yoktur.

*

Dünyanın neresinde olursa olsun, üretim gücünü büyütmek bir sermaye işi değildir. Bu gerçeğin bilincinde olan bütün kurum ve kuruluşlar,kaynaklarını Türk toplumunun eğitim ve kültür seviyesini artırma yolunda değerlendirmelidir.Uzun dönemde eğitime yapılan yatırımdan daha yüksek getirili bir yatırım yoktur.

*

Uzaklık ve yakınlık farkının ortadan kalktığı bir dünyada ülkeler arasındaki sınırlar gibi, eğitim kurumları arasındaki sınırlar da önemini büyük ölçüde yitirmiştir. İletişim ve etkileşim teknolojisindeki son yıllarda ortaya çıkan gelişmelerle, dünya kapısız ve duvarsız bir "açık üniversite"ye dönüşmüştür.

*

Dünyada "Sağcı"lar ve "Solcu"lar,"Yoksul"lar ve "Zengin"ler değil, dünyadaki gelişmelere ayak uyduranlarla, ayak uyduramayanlar savaşıyor. Bu savaşta belirleyicilik,büyük ölçüde ülkelerin silahlı güçlerinden silahsız güçlerine kaymıştır.Ülkelerin esnek gücünü oluşturan silahsız güçlerinin başında,bilgiyi bilgeliğe dönüştüren bilgeler yetiştiren üniversiteler gelir.

*

Bütün dünyada üniversitelerin görevi eğitim seviyesini yükselterek,üretim güçsüzlüğünün üstesinden gelmektir.Dünyanın bütün ülkelerinde mesleksizlik ve işsizlik eğitim seviyesinin düşüklüğünden kaynaklanır.Bunun için bütün ülkeler, kaynaklarının önemli bir kısmını ilk okuldan üniversiteye eğitime ayırmaktadır.

*

Anadolu insanı için eğitim söz konusu olduğu zaman akan sular durur.Bu yüzden Anadolu'da kalem tutan eller her zaman saygı ve sevgiyle karşılanır.Alın teri,göz nuru,el emeğiyle beslenen girişim, akıl ve üretim gücüne büyük önem verilir.El açan insanlar olmaya değil,el açılan insanlar olmaya büyük özen gösterilir.

*

Anadolu'da bir insan için, elinin emeğine dayanmaktan daha erdemli bir iş yoktur. Bunun için, Osmanlı sultanları bile, "Hazine"ye bel bağlamazlar, ellerinin emeğiyle geçinmek için her biri bir meslek sahibi olmaya da çalışmıştır.

*

Abdülhamit usta bir marangozdur. Yıldız Sarayı''na örnek bir atölye kurmuştur. Anadolu kültürüde hiç kimse,karşılıksız başkalarından birşey istemeyi aklından bile geçirmez. Çünkü "yardım alan, emir de alır".

*

Dünyanın hiçbir yerinde yardım isteyenlerin saygınlığı olmaz. Bu yüzden, Özal iktidar olur olmaz, "Batı''dan yardım değil, ticarette ortaklık istiyoruz" demiştir.

*

Ekonomi ve üretim kültürünün temellerini öğrenmek herkesin görevidir. Bunun için,doktora artık okula yapmaya gerek yoktur. Şehirler gibi, evler de birer okula dönüşmüştür.

*

İnternet bütün bilgi kaynaklarını eve taşımıştır. İnternette öğrenmenin sınırı yok. Günün her saatinde internetten yararlanılabilir.

*

Genel kültürün kazanılmasında temel eğitim kurumlarının yerine internet geçiyor. Bilgi toplumunda her aile bir işyeri olduğu kadar, aynı zamanda da bir okul olmak zorundadır.

*

Eğitim ve ekonominin odak noktasında bundan böyle aile olacaktır.Eğitimin yeri,zamanı ve yaşı olmaz,beşikten mezara kadar devam eder.

*

Üniversitelerde öğrenciler ödevlerini kütüphanelerden daha çok internetten yararlanarak hazırlıyor. Bütün öğrenciler çalışmalarını bilgisayarla yazıyor.

*

Okulların bir çoğunda sınırsız internet bağlantısı var. Öğrenciler ders dışı saatlerini bilgisayar odasında geçiriyor.

*

Türkiye'deki bütün sivil toplum kuruluşları kaynaklarını lisans ve lisans sonrası eğitime kaydırmak zorundadırlar.

*

Hiç kimsenin kaynakları sınırsız değildir. Ancak herkesin elindeki kaynakları verimli bir biçimde değerlendirmesi gerekir.

*

Üniversitelerde bütün yetitişen başarılı girişimci öğrenciler Türkiye'nin kültür ve ekonomisine yeni boyutlar kazandıracaklardır.

*

Ülkelerin üretim güçsüzlüğünün üstesinden iş arayan gençler değil,iş kuran gelir.

*

Anadolu'da denildiği gibi:"Her insanın gönlünde bir arslan yatar."

*

Eğitim insanların gönlünde yatan aslanları uyandırmaktır.

17 Ağustos 2018, 09:52

BÜTÜN KARADENİZ ŞEHİRLERİ YENİ FATİHLER BEKLİYOR

================================================ Türkler İslamla Emeviler döneminde tanışarak, yeni bir misyonla dünyaya açılmışlardır. İslam Karahanlıların çok sevilen Hanı, Satuk Buğra ile devletin dini haline gelmiş, Türklerin ekonomik, siyasal ve kültürel hayatlarının ana belirleyicisi olmuştur. Müslüman Türklerin Hristiyan Avrupalılarla, hesaplaşmaları yüzyıllarca sürmüştür. Karadeniz bölgesi Türklerin yönetimine, 1461 yılında Fatih'in Trabzon seferiyle katılmıştır.

*

Dünyada ordulardan daha çok, kuruluşların savaştığı bir yüzyılda, Anadolu’nun balıkçılık, arıcılık, fındıkçılık ve çaycılık merkezi Karadeniz, yeni fatihler beklemektedir. Artık şehirler Fatih’in döneminde olduğu gibi, ordularla ele geçirilmiyor. Bütün Türk boyları, Asya’nın ortalarından Avrupa’nın ortalarına kadar, ordularıyla yürümüşlerdir. Ancak Yirmi birinci yüzyıl, orduların değil, kuruluşların yüzyılıdır. Kusursuz olmasını bilen kuruluşlara, dünyanın bütün kapıları sonuna kadar açıktır.

*

Sabahattin Zaim kitaplarında, değerlerine bağlı, güzel insanların yönettiği, güzel kuruluşların, yüklendikleri sorumlulukların, önemini sürekli vurgulamıştır. Din ve ekonomi bütün ülkelerde, her bilim dalının ilgi duyduğu iki ana alan olmuştur. Marx ekonomi altyapıdır derken, Weber din altyapıdır demektedir. Son yıllardaki gelişmeler, belirleyici olanın ekonomiden daha çok dinin olduğunu göstermiştir. Yirminci yüzyıl Marx’ı değil, Weber’i doğrulamıştır.

*

Soğuk Savaş döneminin yöntemleri gibi, ekonomi kuramları da bugünün, sorunlarını çözmeye yetmemektedir. Dayatmacılıkla noktalanan Komünizm gibi, Emperyalizmle doruk noktasına ulaşan, Kapitalizm de ölmüştür. Yirminci yüzyılda etikten bağımsız, etik dışı bir bilim olduğuna inanılan ekonominin, her bilim gibi etikten, bağımsız olmadığı açıkça görülmüştür. Düz kare dünyada, bütün kuruluşların, en büyük sermayeleri, etikleriyle birlikte dürüstlükleridir.

*

Karadeniz ülkelerinin bütün şehirleri, dürüstlükte sınır tanımayan, dünyayı vatan bilen, dönüştürücü kuruluşlar bekliyor. Ülkelerin kuruluşları arasında, dürüstlükte yarışma olmadan, ekonomik hayatın hiçbir alanında gelişme olmaz. Tarihin her döneminde, dürüstlük ilkelerinden ödün vermeyen kuruluşlar, kusursuzluğun simgesi olmuşlardır. Dünyada kuruluşların başarıları, ekonomik ilkelerden önce, etik kurallara olan bağlılıklarından kaynaklanır.

*

Karadeniz’in yeşil mavi şehirleri, Karadeniz’e kıyısı olan ülkelerin şehirlerine, kusursuz ürün ve hizmet üretmesini, bilen kuruluşlarıyla açılacaktır. Nasıl Türkiye ile aynı nüfusa sahip olan Almanya’nın, ekonomik gücü, dünya pazarlarına yaptığı kusursuz ürün ve hizmet ihracatından kaynaklanıyorsa, Türkiye’nin gücü de Karadeniz ülkelerine yapacağı, kusursuz ürün ve hizmet ihracatından kaynaklanacaktır.

*

Yeni yüzyıl ithalatçı değil, ihracatçı ülkelerin yüzyılıdır.

17 Ağustos 2018, 15:17

DÜNYANIN HİÇBİR YERİNDE İYİ DEPREM VE İYİ SAVAŞ YOKTUR

Bu yazı daha önce 17.08.2017 tarihinde de yayımlanmıştı.

======================================================= Ölümden sonra dirilişi yok sayan, ölüm karşısında, susan seküler kültür, ölümü hayatın dışına atmak için, elinden geleni arkasına bırakmıyor. Seküler kültürle yoğrulan yaşama biçiminde, ölümler aile ortamından hastane ortamına taşındı. İnsanların ölüm yokmuş gibi yaşamaları için, mezarlıklar dünyanın her yerinde, yerleşim alanlarının dışında, kimsenin görmediği alanlarda, kendilerine yer bulabiliyor.

*

Kültürden, sanattan ve hayattan ölümün izlerinin silinmeye çalışılması, hayatın anlamıyla birlikte yaşanırlığını da yok ediyor. Oysa ölüm hayatın, hayat ölümün birbirinden ayrılmaz iki ayrı yüzüdür. Ölüm hayatın değişmeyen gerçeğidir. Ölümü güzelleştiremeyenler, hayatı güzelleştiremez. Nerede ve nasıl geleceği bilinmeyen ölümü güzelleştirmek için, herkesin her yerde, ölümü beklemesi gerekir.

*

Bütün dünyada savaşlar,kasırgalar depremler,ölümün bütün ülkelerde, hayatın ayrılmaz bir yüzü olduğunu gösterir. Bir anda yerde bir olan şehirler, enkaz altından günler sonra sağ olarak kurtarılanlar ve doğal afetlar ve savaşlarla ellerindeki zenginlikleri yitirenler,bütün dünyanın dikkatlerini üzerlerine çeker. Çünkü doğal afetler,savaşlar gibi, kısa zamanda ölümü bütün dünyanın gündemine taşır.

*

Doğal afetler etkilerini gösterdikleri ülkelerle birlikte başka ülkeleri de sarsar. Afetlerde ve savaşlarda ölenler, yaşayanlara ölümün çok uzaklarda olmadığını hatırlatır. Bir insanın kurtarılmasının, bütün insanlığın kurtarılmasına eşdeğer olduğunun bilincine savaşlarla birlikte doğal afetlerle varılır. Bunun için, dünyanın neresinde bir doğal afet olursa, bütün ülkelerin yardım kuruluşları, ölümden bir insanı kurtarmak için yarışır.

*

Doğal afetlerde can kayıplarına karşı gösterilen duyarlılık, savaşlardaki yaşlı, kadın ve çocuk ölümlerine karşı da gösterilir. Düzenli orduların savaşlarının yerine, dağınık,küçük terör gruplarının intihar saldırılarının geçtiği bir dünyada, bir insanın hayatının kurtarılması, bütün insanlığın geleceği için, çok büyük önem taşır. Dünyadaki her ülke, deprem enkazından canı kurtarır gibi, terör estiren çatışmalardan insan kurtarmak için, bütün gücüyle yarışmalıdır.

*

Dünyada her gün savaşlarda, doğal afetlerde ve trafik kazalarında binlerce insan hayatını yitirmektedir. İnsan hayatının ne kadar önemli olduğunu ve onun yerini hiçbir varlığın dolduramayacağını anlamak ve anlatmak için, bütün insanlık seküler kültürün değerlerinden önce kutsal kültürün değerlerine sarılmalıdır.

*

Ölümü hayatın dışına atan seküler kültürde, ölümün anlamlı kılınması ve doğallığını koruması mümkün değildir.

*

Kutsal kültürde nokta kadar iyiliğin ve nokta kadar kötülüğün hesabının mutlaka sorulacağına inanılır.

*

Bir insanı öldürenler bütün insanlığı öldürürler.Bir insanı kurtaranlar bütün insanlığı kurtarırlar.

*

İyi doğal afet olmadığı gibi iyi savaş da yoktur.

*

En güzel ölüm doğal ölümdür.

*

Öldüren öldürülür.

17 Ağustos 2018, 15:22

"VEREN ELLER HER ZAMAN ALAN ELLERDEN ÜSTÜNDÜR."

================================================= Anadolu kültüründe hiç kimse, başkalarından, karşılıksız birşey istemeyi aklından bile geçirmez. Çünkü" yardım alan, emir de alır". Dünyanın hiçbir yerinde yardım isteyenlerin saygınlığı olmaz. Bu yüzden , Turgut Özal iktidar olur olmaz," batıdan yardım değil, ticarette ortaklık istiyoruz" demiştir. Nazif Gürdoğan

18 Ağustos 2018, 15:05

TERÖR BİLGİYİ BİLGELİĞE DÖNÜŞTÜREN BİLGELERLE ÖNLENİR

===================================================== Ülkeler arasındaki uzaklık ve yakınlık farkının, önemini yitirdiği bir dünyada, ordularıyla Amerika'nın Irak'ı, Rusya'nın Suriye'yi işgale kalkışması,terörün bir salgın hastalık gibi bütün dünyaya yayılmasına yol açtı.Şam ve Bağdat'ın ortasına bomba yüklü bir uçak gibi düşen Rusya ve Amerika savaşı Müslüman ülkelerin başkentlerinden Avrupa ülkelerinin başkentlerine taşıdı.

*

Terör Camus'nün ve Veba romanında anlattığı,öldürücü bir hastalık gibi her gün yüzlerce insanın hayatını karartıyor. Amerika, Rusya ve İsrail'in orantısız güce başvurmaları, direniş hareketlerine, terörden başka çıkış yolu bırakmadı. Ortadoğu'yu işgal etmeye kalkışanlar, terörle dört bir tarafından kuşatıldılar. Dünya Türklerin Ergenekon'dan çıkışlarında buldukları yol gibi, terör kuşatmasından bir çıkış yolu bulmak zorundadır. Terör dünyayı tehdit eden bir koleradır,bir vebadır.

*

Terör kuşatması altındaki dünya, ateş çemberi içindeki akrep gibi, ya bir çıkış yolu bulacak, ya da kendi kendini yok edecektir. Dünyada derin bilgi ve köklü bilgelik adına ne varsa, hepsi terörün oluşturduğu ateş çemberinin dışında kalmıştır. Dünyayı terör kuşatmasından, terörün ateş çemberinden insanlığın büyük bilgeleri kurtaracaktır. Dağların zirveleri nasıl bir birlerini görür ve bilirlerse, dünyanın gelmiş geçmiş büyük bilgeleri de birbirlerini sever ve sayarlar.

*

Görünmeyen dünyanın bilgeleri ne kadar büyükse, görünen dünyanın bilgeleri de o kadar büyüktür. Her iki dünyanın büyükleri ise, hepsinden büyüktür. “İkiliği bir yana bıraktım gördüm ki, her iki dünya da birdir” diyenler,bilgiyi bilgeliğe dönüştüren büyük bilgelerdir.Terörden kurtulmanın yolları ve yöntemleri onların güncelliğini hiç yitirmeyen kitaplarında ayrıntılı olarak tartışılmıştır.

*

Güvenlik Konseyi'nin beş üyesi arasındaki soğuk savaşın, Ortadoğu'da sıcak savaşa dönüşmesi, direniş hareketlerine intihar saldırıları gibi, hiçbir dinde yeri olmayan, ölüm saçan, dehşet verici yeni yöntemler kazandırmıştır. Avrupa'nın yabancısı olmadığı, Ortadoğu'da süreklilik kazanan intihar saldırıları, Doğusu ve Batısıyla, bütün bir dünyayı, bir anlam ve bir değer krizine sürüklemiştir.

*

Birbirini izleyen ekonomik, siyasal ve kültürel krizler ve intihar saldırılarıyla, sarsılan dünya; doğmuş ve doğacak, bütün Ademoğullarına kardeşlik bilinci kazandıracak, bir saygı, bir sevgi, bir barış devrimi bekliyor.

*

Beklenilen devrim, “Yeni sözler söyleme,her gün yeniden doğma” devrimidir. Aydınlanma döneminden bu yana, bütün dünyada sürekli tekrarlanan sözler, tedavülden kaldırılan paralar gibi, bütünüyle geçerliliğini yitirmiştir.

*

Bilgelerin kitapları,tarih içinde bulanmadan donmadan akan Kutsal kitapların,yeniden yorumlanması,yeni açılımlar kazanması,yeni boyutlarla zenginleştirilmesidir.

*

İnsanlığın ataları Adem ile Havva'nın yitirdikleri Cennet'in yol haritası kutsal kitaplardadır.

*

Kutsal kitaplar ölümsüzlük denizini oluşturan,sahilleri olmayan bilgi ve bilgelik kaynağıdır.

*

Kur'an bütün kutsal kitapların en sonda geleni,ancak en başta olanıdır.

*

Kutsal kitaplarda ele alınmamış ve tartışılmamış bir konu yoktur.

*

Barış ve adalet el ele birlikte yürür ve iç içe birlikte inşa edilir.

*

Savaşın kartallarını üstesinden barışın güvercinleri gelir.

*

Dünya ırmakların denizi araması gibi barışı aramalıdır.

*

Dünyada terör savaşla değil barışla önlenir.

*

Kan dökenler teröre yataklık yapar.

*

Hayat tekrar yaşanmaz.

*

Bir hayat bin hayattır.

18 Ağustos 2018, 15:28

GALİPLERİN ÇÖZÜMLERİ MAĞLUPLARIN SORUNLARIDIR

================================================ DÜNÜN YÖNTEMLERİ BUGÜNÜN SORUNLARINI ÇÖZMEZ İbn Haldun'un vurguladığı gibi:"Mağluplar galipleri taklit ederler." Ancak hiçbir taklit aslının yerini tutmadığı gibi,coğunluk tarafından da benimsenmez.

*

Yapılması gereken, Mevlana'nın benzetmesiyle:Bir pergel gibi,sabit ayağı kendi kültüründe tutarak,değişen ayağıyla bütün kültürleri dolaşmak ve aşmaktır.

*

Pergel stratejisinin yönetim bilimlerinde karşılığı glokalleşmektir.Yani,lokal düşünüp,global davranmaktır.

*

Yeni dünyaglokalleşleşenlerin dünyasıdır.Yani,lokal düşünüp,global davranmasını bilmektir,

*

Yirmi birinci yüzyıl yerli malı değil, dünya malı üretenlerin yüzyılıdır.

*

BÜYÜK ÜLKELER YERLİ MALI DEĞİL DÜNYA MALI ÜRETEN ÜLKELERDİR

19 Ağustos 2018, 15:09

KIZIL ELMA BÜYÜKLÜĞÜ TOPRAK BÜYÜKLÜĞÜNDEN DAHA ÖNEMLİDİR

Bu yazı daha önce 19.08.2017 tarihinde de yayımlanmıştı.

=========================================================== Ülkelerin siyasal sınırları dış politikaları, ekonomik sınırları ise, iç politikalarıyla çizilir. Ülkelerin dış politikalarında, devletin askeri gücü etkiliyken, iç politikalarında milletin üretim gücü etkilidir. Her ülkenin üretim gücü, siyasal sınırlardan daha çok ekonomik sınırlara dayanır. Siyasal sınırlar istenildiği zaman, istenildiği kadar genişletilemez. Buna karşılık, bir ülkenin ekonomik sınırlarında sınır yoktur, sürekli değişir.

*

Üretim gücünün büyütülmesi, çift yönlü bir süreçtir. Bir ülke, başka bir ülkenin üretim gücüne katkı yapmadan, kendi üretim gücüne katkı yapamaz. Her ülke için iyi olmayan bir üretim, hiçbir ülke için iyi olmaz. Dünya barışının güvencesi, siyasal sınırların silahlı güçleri değil, ekonomik sınırların silahsız güçleridir. Silahsız güçlerin başında, bütün ülkelere bir gözle bakan, ürün, hizmet ve bilgi üretmenin öncüsü ve ustası kurum ve kuruluşlar gelir.

*

Uzaklık ve yakınlık farkının ortadan kalktığı Yirmi birinci yüzyılda, üretim gücüne yeni boyutlar kazandırmak için yarışmayan ülkeler, tüketim kültürüne yeni boyutlar kazandırmak için yarışır. Bunun için, tarihin her döneminde, üreten eller tüketen ellerden üstün görülmüştür. İster ürün, ister hizmet, isterse bilgi üretimi olsun, üretim sürecinde girdiler alınır, çıktılar verilir. Üretim süreci, bir alış ve veriş süreci olmaktan daha çok bir veriş ve alış sürecidir. Üretimde verenler alırlar, alanlar verirler.

*

Veriş ve alışın olduğu yerde savaş değil, barış vardır. Savaş ortamında kazançlar tek yönlüyken, barış ortamında kazançlar çift yönlüdür. Kazandıranlar kazanır, kazananlar kazandırır. Kazandırma ve kazanma sürecinde, en önemli, en güçlü ve en etkili sermaye dürüstlüktür. Ürün, hizmet ve bilgi üretiminde en güzel meyvalar, dürüstlüğün ağacında yetişir. Üretim dünyasında meyvası para olan ağaç yoktur. Bunun için, Anadolu''da ''Para sokaktan toplanılmaz'' denilir. Para akıl terinin,gönül derinliğinin ve üretme gücünün ödülüdür.

*

Bir ülkenin siyasal sınırları dışında yaşayan soydaşları, o ülkenin diasporasını oluşturur. Diasporalar, ülkelerin siyasal sınırlarını aşmada, ekonomik sınırlarını genişletmede, önemli bir görev yüklenir. Onlar ülkeler arasında ekonomik, siyasal ve kültürel köprüler kurar. Anadolu insanı, doğduğu şehirler kadar doyduğu şehirlere de önem verir. Kare dünyanın ekonomisinde, uzaklık yakınlık farkı gibi, gece gündüz farkı da yoktur. Bir şehirde olan her şehirde olur.

*

Yirminci yüzyılın başında ''Vatan ne Türkiye'dir Türklere, ne Türkistan / Vatan büyük ve müebbet bir ülkedir: Turan'' diyen Ziya Gökalp'ın rüyası, aynı yüzyılın sonunda gerçekleşti. Artık Turan ne Asya'dır Türklere, ne Avrupa. Turan, büyük çarşıya dönüşen, kare düz dünyadır.

*

Dünya ülkeleri, Turan ülkeleridir. Kore, Macaristan ve Finlandiya'da olmak için, kare dünyanın her köşesinde olmak gerekir. Ay büyümezse küçülür.

*

Sınırsız kare dünyada, aynı anne ve babanın çocukları birbirlerine üstünlük taslamadan, herkes birbirine saygı ve sevgi göstermek zorundadır.

*

Yirmi birinci yüzyılda insan, toprak, su ve para boş durması istenmez.

*

Yeni yüzyılda ordu milletlerin yerine girişimci milletler geçmiştir.

*

Dünyada toprak büyüklüğü değil hedef büyüklüğü önemlidir.

*

Yeni yüzyıl ordulardan önce girişimcilerin dünyasıdır.

*

Yeni yüzyılın yeni fatihleri simyacı girişimcilerdir.

20 Ağustos 2018, 13:07

BAYRAM GÜNLERİNDE DUAYLA VE SEVGİYLE SİLAHLANMAK

==================================================== Kutsal gelenekte duanın vazgeçilmez bir yeri ve önemi vardır. Bütün ibadetler baştan sona birer duadır. Dua insanın Allah'la olan bağlarını yenileme ve güçlendirme eylemidir. Allah'la bağlarını koparan insan, bütün dünyayı ele geçirse de, yoksulluktan kurtulamaz.

*

Necip Fazıl'ın kitaplarında sık sık vurguladığı gibi: "Kim ki, Allah'a sahiptir o neden mahrumdur, kim ki Allah'tan mahrumdur, o neye sahiptir?" İnsan hem dünyasını, hem de ahiretini güzel ve yaşanır kılmak için dua eder.

*

Nuri Pakdil'in yorumuyla "Bayram günleri , gerçek anlamıyla, inanmışların içlerinde bir özeleştiri yapmalarını zorunlu tutar. Özeleştiri yapmayan kişi atılım yapamaz, aşamaz kendi kendisini."

*

Özeleştirinin olmadığı bir toplumda dua olmaz, duanın olmadığı bir toplum daha güzel ve yaşanır bir hayatın kapılarını aralayamaz. Bunun için inananlara sürekli "Allah'ım gönlümü zenginleştir, işimi güzelleştir ve dilimin bağlarını çöz" diye, dua etmeleri önerilir.

*

Bayram, duanın bireysel alandan toplumsal alana çıkarak, toplumun bütün katmanları için bir güç ve sinerji kaynağına dönüşmesidir. Duanın toplumsallaştığı bir ülkede ümitsizliğe kesinlikle yer olmaz.

*

Toplumun hangi kesiminden gelirse gelsin, ümitsizlik inançsızlıktır. Türkiye gibi, durmadan korku ve düşman üreten ülkeler, özellikle bayramlarda duayla silahlanmazlarsa, ümitsizliğin üstesinden gelemezler. Dua sevginin büyütülmesidir. Sevginin büyütülmesinde ise, sınır yoktur.

*

Güzellik gibi, sevgi de bütün insanlığı kuşatacak biçimde genişletip, zenginleştirilebilir. Allah güzelliği sever. Allah'ın sevgisini kazanmak için hayatın her alanında güzel olmak gerekir. İslam'da güzel olmanın bilimi tasavvuftur.

*

Tasavvuf Allah'ın sevgisini kazanmanın sanatıdır. Allah sevdiği insanın gören gözü, üreten eli, konuşan dili ve yazan kalemi olur. Yusuf Hashacip, Ahmet Yasevi, Mevlana, Yunus ve Hacı Bayram, Allah'ın sevgisini kazanmanın verdiği güçle isimlerini ölümsüzleştirmişlerdir.

*

Dua düşünce ile eylem arasında bir köprüdür. Dua düşünce ve eylemi meyvanın çekirdeğini içinde taşıdığı gibi taşır. Duasız düşünce ve eylem, düşünce ve eylemsiz de dua olmaz. Ruslara karşı otuz sene başarıyla direnen Şeyh Şamil, sonunda yenik düşer.

*

Hacca gitmek için İstanbul'a geldiğinde Ahmet Ziyaeddin Gümüşhanevi'yle görüşür. Gümüşhanevi tasavvufta vazgeçilmez bir yer tutan "dua halkalarını terk etmeseydiniz, Ruslara yenik düşmeyebilirdiniz" değerlendirmesini yapar.

*

Tarihin her döneminde yeni fetih kapıları duayla yoğrulmuş düşünce ve eylemle açılmıştır. Dua güzelliğe giden yoldur. Yunus'un "Biz her dem tazeyiz, bizden kim usanası" dediği nitelik, düşünce ve eylemden önce duayla kazanılır.

*

Allah'ın yardım ettiği insanın önünde hiçbir güç duramaz. Allah'ın yardım etmediği bir insan da dünyanın bütün güçlerinin desteğini alsa yine de istediği hedefe ulaşamaz.

*

Görünmeyen dünyanın kapıları duayla açılır.

25 Ağustos 2018, 12:06

KÜREDEN KAREYE DÖNÜŞEN DÜNYADA YAŞAMAK

=========================================== HAYATIN HER ALANINDA YENİ OLMAYI GEREKTİRİR Küre dünya ,yerli malı, Kare dünya, dünya malı, üretenlerin dünyasıdır.Küre dünyada üniforma kare dünyada forma giyilir. Küre dünyada ordular gibi, kare dünyada orkestralar gibi olunur.

27 Ağustos 2018, 09:35

ENFLASYON İNSANLARDAN ZORLA ALINAN GİZLİ VERGİDİR

================================================== Antropolojisiyle, Sosyolojisiyle, Hukukuyla ve Ekonomisiyle, Batı dünyası seküler değerlerini, bütün dünyaya ihraç ediyor. Doğu ülkeleri ekonomik gelişme adına, bütün kurumlarıyla, bütün kuruluşlarıyla, sekülerleşmek için birbirleriyle yarışmaktadırlar. Sekülerleşmek isteyen ülkelerin üretimleri, Batı ülkeleri üretimlerinin altında olmasına rağmen, Batılılar gibi yaşamaya özen göstermektedirler .

*

Batılılar gibi yaşayanlar, Batılılar gibi üretmeden, Batılılar gibi tüketmeye başlamaktadırlar. Dünyada Batılılar gibi yaşamaya heveslenen ülkelerin, karşı karşıya oldukları sorunların başında, ikili üçlü rakamlara ulaşan enflasyon gelmektedir. Değişik oranlarda bütün ülkelerin, karşı karşıya olduğu enflasyon, üretmeden tüketmeye kalkışan yönetimlerin, toplumun bütün kesimlerine ödettikleri, çok boyutlu bir ekonomik bedeldir.

*

Enflasyon ürettiğinden daha fazlasını tüketen, gelirleri giderlerini karşılamayan yönetimlerin, insanların ceplerinden zorla aldığı gizli bir vergidir. Ekonomilerde hiç istenmeyen vergiler bile, enflasyondan daha sağlıklı kabul edilir. Enflasyon bütün toplumlarda büyük sarsıntılara yol açan, mutlaka önlenmesi gereken, salgın bir hastalığa benzer. Köklü önlemler alınarak, tedavi edilmezse, ekonomik ve kültürel krizlere hız kazandırır.

*

İnsanların ceplerindeki para, sürekli değer kaybettiği için, enflasyon toplumları tasarruf, yapmaktan daha çok, harcamaya, savurganlığa yol açar.Bu yüzden Ernest Hemingway,”İyi yönetilmeyen ülkelerde, başvurulan ilk çare enflasyon, ikincisi de savaştır. İkisi de belli bir süre için refah sağlar,ikisi kalıcı yıkımlara yol açar” demektedir. Her ülkede savaş gibi, enflasyon da, hem ekonomik hem de kültürel sorunları derinleştirir.

*

Dünyada derin kültürel ve köklü ekonomik dönüşümlerin yolunu açmadan, faiz oranlarıyla birlikte, enflasyon oranlarını da sıfıra yaklaştırmak mümkün değildir.Enflasyon gibi,faiz de hem kültürel, hem de ekonomik sorundur.Onları her ikisi de, üretmeden tüketmekten, vermeden almaktan kaynaklanır. Anadolu’da denildiği gibi: “Faizle borç almanın el açmaktan, faizle borç vermenin el koymaktan farkı yoktur.”

*

Dünyanın her yanında, gelirleri giderlerini karşılamayan yönetimler, bütçe açıklarını enflasyonla kapatırlar. Sağlıklı kültür ve ekonomi yönetimi olmayan ülkelerde, enflasyon ileri boyutlara ulaşır. Bütün ülkelerde enflasyon, ekonomik yapıya kültürel dokuya, bir koyun sürüsüne saldıran kurtlar gibi, giderilmesi yıllar alan zararlar verir. Bu yüzden enflasyonu denetim altında tutmak, ekonomi yönetimlerinin en önemli görevidir.

*

Ekonomide dolaşn para, artan fiyatlara paralel olarak artırılırsa, enflasyon kronik hale gelir.

*

Enflasyonist ortamda tüketimin artması, devletin kısa vadeli borçlanmasını hızlandırır.

*

Üretimi artırmanın yolu, her alanda üretmeden tüketmeyi terk etmekten geçer.

*

Ülkelerde üretimin artırmadan, enflasyonun üstesinden gelinmez.

*

Enflasyon hem bir ekonomik,hem de bir kültürel sorundur.

27 Ağustos 2018, 10:19

BATUM BATMAN BAKÜ DOSTTUR

============================================= Doğusunda Hazar denizi, Batısında Karadeniz, kuzeyinde Rusya, Güneyinde Türkiye ve İran olan Kafkaslar, dünyanın yeni çekim merkezidir. İki denizi birbirine bağlayan Don ve Volga nehirleri, petrol ve doğalgaz boru hatları, demir ve kara yollarıyla, Kafkas ülkeleri, dünyanın kültür ve ekonomisinde yönlendirici bir görev yüklenirler. Kafkaslarda ekonomik, siyasal ve kültürel hayat dağlarla bütünleşmiştir. Kafkaslılar dağları, dağlar Kafkaslıları severler.

*

Sarp sınır kapısıyla, Türkiye’den Gürcistan’a geçenleri, 1547’de Kanuni’nin yaptırdığı ve bir şehir kurar gibi inşa edilen Gonio Kalesi karşılar. Batum, Bağdat, Budapeşte ve Viyana gibi, Kanuni’nin Anadolu insanına emanetidir. Geçmiş yüzyıllardan, bu günlere gelen şehirler, Yirmi birinci yüzyılda canlılıklarını kalelerle değil, boru hatları, limanlar, havaalanları, üniversiteler ve hastanelerle koruyacaklar. Artık şehirlerin gücü, kalelerinde değil, kuruluşlarından gelmektedir.

*

Tiflis, Bitlis ile kardeş olduğu gibi, Rize ile, Artvin ile, Trabzon ile de kardeştir. Bu yüzden değişik alanlarda, Karadeniz üniversiteleriyle, Gürcistan üniversiteleri iş birliği yapıyorlar. Düz kare dünyanın kervanları olan havayolları, Batum ile Hopa arasındaki sınırları kaldırmıştır. İstanbul’dan Hopa’ya Batum’dan gidilmektedir. Yollar şehirleri şehirlere bağlama yanında, ülkelerin geçmişleriyle geleceklerini de birbirlerine bağlar, birlikte yaşamanın çimentosu da olurlar.

*

Balkan ve Orta Doğu ülkelerinde olduğu gibi, Kafkas ülkelerinde de güçlü bir ekonomik yapı ve zengin bir kültürel dokunun, en büyük güvencesi Türkiye’dir. Üç denizi ve üç kıtayı, deniz, hava, demir ve kara yollarıyla birbirine bağlayan Türkiye’nin, dünyaya açılan kuruluşları, düzleşen kare dünyada sınırların, birbirleriyle iş birliği yapmasını bilenlerle, korunduğunu bütün dünyaya göstermişlerdir. Kuruluşların silahlı güçleri yoktur, sorunlarını çatışarak değil, uzlaşarak çözerler.

*

Azerbaycan, Gürcistan, Türkiye, Rusya ve İran’ı doğal gaz boru hatları, hem ekonomik, hem kültürel, hem de siyasal yönden, birbirlerine bağımlı hale getirmiştir. Bütün boyutlarıyla hayatın dijitalleştiği bir dünyada, ülkelerin birbirlerinden bağımsız olmalarından daha çok, birbirlerine bağımlı olmaları, yeni güç ve yeni zenginlik kaynağı olmuştur. Ülkeler birbirleriyle ne kadar çok alışveriş yaparlarsa, birbirlerinin üretim gücünü o kadar büyütürler.

*

Ülkeler arasındaki ekonomik, siyasal ve kültürel bağımlılıklarda, her zaman, “Kazandır ve kazan” stratejileri geçerlidir. Güçlü ülkeler, kazanırken kazandıran, kazandırırken kazanan ülkelerdir. Birbirlerinden kazanan ve birbirlerine kazandıran ülkeler, birbirleriyle hiçbir zaman savaşmazlar. Ülkeler arasında ekonomi değirmeninin suyu alışveriştir. Alışverişin olduğu yerde barış olur. Batum, Batman ve Bakü dosttur. Sınırsız dünya, savaşsız dünyadır.

28 Ağustos 2018, 10:02

ANKARA'DAN ŞEHİRLERE ZEYTİN DALI UZATMAK

============================================= Endonezya’dan Fas’a kadar geniş bir coğrafyaya yayılan İslam ülkeleri, dünyanın orta kuşağını oluştururlar. Müslüman ülkeler Kuzeyin yüksek gelirli ülkeleriyle, Güneyin düşük gelirli ülkeleri arasında, en büyük ve en etkili denge gücüdürler. İslam dünyasında savaş olursa, dünyada barış olmaz. Dünyadaki savaşları durdurmak isteyen ülkeler, Müslüman ülkelerdeki barış hareketlerini desteklemek zorundadırlar.

*

Ankara ile Tahran’ı, Riyad’ı, Bağdat’ı, Şam’ı, Kahire’yi ve Jakarta’yı buluşturmak, savaş kuşağının, barış kuşağına dönüşmesinin yolunu açmaktır. Dört yanındaki ülkelerle sınırlarını esneterek, ekonomik bağlantıları zenginleştiren Türkiye, dünya barışının başka ülkeler tarafından, yeri doldurulması mümkün olmayan, en güçlü güvencesi olacaktır. Orta Doğu’da Araplarsız savaş, Türklersiz barış olmaz. Dünyada yol barış isteyenlerin yoludur.

*

Müslüman ülkelerdeki savaşların, sivillere yönelik intihar saldırılarının kaynağında, Batı dünyası vardır. Batı ülkeleri İslam dünyasındaki, demokrasi düşmanı dayatmacı yönetimleri destekleyerek, hem İslam dünyasına, hem de demokrasiye en büyük kötülüğü yapmışlardır. Batılılar bağımsızlık savaşlarıyla, terörist eylemleri arasındaki sınırları birbirine karıştırmışlardır. Batılıların başka açık kapı bırakmayan, baskı politikalarına karşı, cevap olan intihar saldırılarıyla, Orta Doğu kan gölüne dönüşmüştür.

*

Mısır’dan Endülüs’e kadar, bütün insanlığın ortak kaynağı olan, bilimsel ve teknolojik birikimiyle, Asya’nın el koydukları doğal kaynaklarını değerlendirerek, Batı dünyası son iki yüzyılda, tarihte benzeri olmayan, büyük bir zenginliğe kavuşmuştur. Zengin Kuzey ülkeleri ulaştıklarını üretim gücünü, Mısırlıların Nil’in sularından yararlanarak, ulaştıkları üretim güçlerini, piramitleri inşa ederek, yok etmeleri gibi, Batılılar da ulaştıkları zenginlikleri, dünya savaşlarında yok etmişlerdir.

*

Ankara, Tahran ve Kahire el ele vererek, önce Orta Doğu’da, ardından Kafkaslar ve Balkanlar’da çıkar odaklı dış politikadan, etik odaklı dış politikaya geçişin yolunu açmalıdır. Son yüzyıllardaki savaşlarda, milyonlarca insan hayatını kaybetmiştir. Savaşlarda tarafların kayıplarının toplamı, kazançlarının toplamından kat kat fazla olmuştur. Dünya insanlık tarihinde, savaşların kaybedenleri kadar, kazananları da büyük bedeller ödemişlerdir.

*

Orta Doğu’nun yol gösteren kutup yıldızı, savaş değil, barış olmalıdır. Savaş isteyen devletler, savaşın bedelini, kendileriyle birlikte, bütün dünyaya ödetmişlerdir. Devletler barışa hizmet ederek büyürler. Dünyada defteri kapanmayan güçlü devlet, barışa hizmet eden devlettir. Dış politikanın olduğu kadar, iç politikanın da odak noktasında, savaş peşinde koşanlardan daha çok, barış peşinde koşanlar vardır. Savaş peşinde koşanlar savaş, barış peşinde koşanlar barış bulurlar.

*

En iyi devlet en az savaş yapan devlettir.

*

Savaş eken devletler ölüm biçerler.

*

Güçlü olan devlet savaşmaz.

29 Ağustos 2018, 09:55

URFA'DA ATEŞ DAĞI GÜL BAĞINA DÖNÜŞÜR

============================================= Dünyada ülkelerin geleceğini tehdit eden, üretmeden tüketenlerin yol açtığı, gizli vergi enflasyondan, daha büyük bir tehlike yoktur. Tarihin her döneminde, gizli ve açık vergiler toplumların ekonomik yapılarına, sosyal dokularına ve kültürel örgülerine, dinamitten daha çok zarar vermiştir. Ürettikleri tükettiklerini karşılamayan ülkelerde, finansal krizlerin sonu gelmez. Bunun için Adam Smith: “En iyi bütçe, denk bütçedir” demektedir.

*

Dünyada bütçe açıklarını katlanabilir bir seviyesine düşürebilmek için, bütün ülkelerin paradan para kazanılan sanal ekonomiden daha çok, üretimden para kazanılan reel ekonomiye ağırlık vermeleri gerekir. Anadolu’da üretim ekonomisinin kaynakları, Mevlana’nın Konya’sı ve İbrahim Peygamberin Urfa’sının, bereketli ovalarıdır. Onlar büyük ovaları ve zengin çarşılarıyla, bütün bir Orta Doğu’nun temel ihtiyaçlarını karşılayacak zenginliktedir.

*

Musul ve Halep ticaret yolunun üzerinde yer alan Urfa, Fırat ve Dicle nehirleri arasında, dünyanın en verimli ovalarının ortasında, Orta Doğu’nun üretim gücünü oluşturan, kaynakların başında gelir. Evliya Çelebi’nin vurguladığı gibi: “Urfa Allah’ın şehirde yaşayanlara İbrahim Peygamber bereketi verdiği bir peygamberler şehiridir.” İbrahim Peygamber Urfa’da doğmuş, Şuayb Peygamber Urfa’da yaşamış, Musa Peygamberle Urfa’da görüşmüştür. Eyüp Peygamber Urfa’dan son yolculuğuna uğurlanmıştır.

*

Allah’ın birliğine, öncesizliğine ve sonrasızlığına inanların, inanamayanların ateşiyle sınandıkları Urfa’da, bütün Urfalılar Nemrut’un ateşinin İbrahim Peygamberi yakmadığına şahit olmuşlardır. Allah dostluğunu kazanan İbrahim Peygamberi, Nemrut’un ateşinden korumuştur. Urfa’da inanmayanların ateş dağları, inananların gül bağlarına dönüşmüştür. Urfa’nın Kalesi, Balıklı Gölü ve balıkları, ateşle imtihan günlerinin canlı şahitleri olarak, varlıklarını sürdürmektedirler.

*

Orta Doğu’nun merkezi Urfa’da, enerji üretimine yapılan büyük yatırımlarla, tarım toplumunu sanayi toplumuna, sanayi toplumunu bilgi toplumuna dönüştürme yolunda, bütün Orta Doğu şehirlerine, örnek olacak önemli adımlar atılmaktadır. Yapılan araştırmalar dünyada ilk sıralarda yer alan yüz şehirinin, bütün ülkelerin toplam üretiminin yarısına yakınını gerçekleştirdiklerini göstermektedir. Orta Doğu’da üretim gücünü büyütmede, şehirler ülkelerden daha önemlidir.

*

Ülkeler ve şehirler arasındaki eşitsizliklerin, giderek azaldığı bir dünyada, üretimin sürükleyici gücü olmak, ülkelerden şehirlere geçmiştir. Dünyada ülkeler, bölgeler ve şehirler arasında, üretim maliyetlerini düşürmede, satışları artırmada, hammadde kaynaklarına yakınlık, pazarlara uzaklık önemini yitirmiştir. Şehirler arasında barışa, giden yollar ticaretle açılır. Şehirler geçilmeyen yollardan, bilinmeyen şehirlere gitmek zorundadırlar.

29 Ağustos 2018, 17:13

DÜNYADA YENİ PARADİGMANIN GÜNEŞİ ANADOLU'DAN DOĞACAKTIR

============================================================ Dünya orta kuşağında yer alan, İslam dünyası için hem Yirminci, hem Yirmibirinci yüzyıllar, savaş yüzyılları oldu. Avrupa ülkelerinin İslam dünyasının, zengin yeraltı kaynaklarını paylaşma yarışları, Ortadoğu'da büyük göçlere yol açan, gökten ölüm yağdıran, dehşet verici kanlı savaşlara dönüşmüştür.

*

Sanayi Devrimi'nden bu yana, Batı dünyası, ulaştığı zenginliği korumak için, Ortadoğu'da, savaş başta olmak üzere her yol ve yönteme başvurdu. Seküler Batı ekonomiyi bir araç olarak değil, bir amaç olarak gördü, ekonominin belirleyiciliğine inandı.

*

Dünya hayatının merkezine yerleştirilen “Ekonomik” insan “Güzel” insana, “Serbest” pazar ekonomisi, “Güzel” pazar ekonomisine dönüştürülmezse, Ortadoğu'da savaşların sonu hiç gelmeyecektir. Dünya barışının en büyük güvencesi: Ekonomik, siyasal ve kültürel alanda, can alıcı eylemlerin, güzel yapılması değil, can alıcı güzel eylemlerin yapılmasıdır.

*

Bu bağlamda, İslam dünyasıyla birlikte bütün dünyada, “Sanayi” Devrimi gibi, köklü dönüşümlere yol açacak, bir “Paradigma” devrimine ihtiyaç var. Kılavuzu ekonomi olan Batı, dünyayı savaştan savaşa sürükledi.

*

Paradigma devrimi, deniz dalgalarının, sahillerdeki sert kayaları, çarpa çarpa yumuşak kumlara dönüştürmelerinde olduğu gibi, uzun soluklu bir süreç olacaktır. Batı dünyasındaki “ekonomik insan”ların, kaya gibi sert paradigmalarını, İslam dünyasındaki “güzel insan”lar, kum gibi esnek paradigmaya dönüştürecektir.

*

Dönüşüm sürecinde kısa dönemde kayalar, uzun dönemde dalgalar kazanır. Kayalar çarpıla çarpıla, dalgalar çarpa çarpa olgunlaşır. Her ikisi parçalanan kayalardan oluşan sahilde buluşur.

*

Dalgaların yerine sahildeki kayalıklara gemiler çarparsa, kayalar değil gemiler parçalanır. Sezai Karakoç'un “Yenilgi yenilgi büyüyen bir zafer vardır” dizesinde çok güzel vurgulandığı gibi, medeniyetler tarihinde paradigma değişmeleri, uzun ve sancılı bir süreçtir.

*

Medeniyetlerin paradigma değiştirmelerinde, medeniyetler arasındaki savaşlardan daha çok medeniyetler içindeki savaşlar önemlidir.Paradigma inşası,acılarla dolu uzun ince bir yoldur. *. Medeniyet içinden gelen çatışmaların verdiği zararı, dışardan gelen çatışmalar vermez. Her medeniyet düşmanlarından önce dostları tarafından yıkılır. Düşmanlardan korunmak dostlardan korunmaktan daha kolaydır.

*

İslam dünyasının sorunları, Müslümanların Hristiyanlarla savaşlarından daha çok kendi içlerindeki iktidar savaşlarından kaynaklanıyor. Müslümanların Müslümanlara yaptıkları kötülükleri, Hristiyanlar Müslümanlara yapmıyor

*

Yeni bir "Diriliş” paradigmasının arandığı bir dönemde, İslam dünyası sorumluları, Batı dünyasında aramaktan daha çok İslam dünyasının sorunlarını çözmek için, Ortadoğu'nun birikimi yetmez, bütün dünyanın birikiminden yararlanmak gerekir. Bilginin ve bilgeliğin vatanı yoktur, nerede bulunursa oradan alınır.

*

Savaşsız bir dünya için, hem Müslüman hem Hristiyan ülkelerin kendi evlerinin önlerini kendilerinin temizlemesi çok önemlidir. Her ülke kendi evinin önünü temizlerse savaşa ihtiyaç kalmaz.

*

Barış kristal bir avizeye benzer, özen gösterilmez, sürekli temizlenmezse, ışığıyla birlikte işlevini de yitirir. Anadolu'da denildiği gibi: “Savaş olmaz Allah vermezse, Allah savaş vermez, kimse barışı bozmazsa.” Barış bozan savaşa katlanır.

*

Bütün dünya lanete uğramıştır. William Faulkner'ın deyişiyle, insanlık “lanete uğramış ölümsüzlük ve ölümsüz lanet” çağında yaşıyor. “Çağ dünyanın köhne ve felaketli rahminden doğmuş ölüm kusan bir canavara benziyor.”

*

Kılıçlardan savaş canavarının burnuna takılacak halkalar yapılmalıdır.

*

Dünün paradigmasıyla bugünün canavarı denetim altına alınmaz.

*

Savaş paradigmasının panzehiri barış paradigmasıdır.

*

Paradigma aynadır ayna paradigmadır.

*

Paradigmada dünya kendisini görür.

*

Aynayı barış güzelleştirir.

30 Ağustos 2018, 11:59

ORTADOĞU'YA ORDULARLA GİDİLİR SİLAHLARLA KALINMAZ

================================================== Doğu ile Batı dünyası arasındaki çatışmaların, doruk noktasına ulaştığı, Orta Çağ sonrası dünyanın, en büyük silahlı gücü Amerika’dır. Pentagon denizleri ve karalarıyla, dünyanın her yanına yetişebilecek bir ordunun yönetim merkezidir.

*

Kendisini dünyanın başkenti olarak gören Washington’da, Pentagon Capitol’den beş kat daha büyük bir fiziksel altyapıya sahiptir. Her biri birer yüzen hava ve kara orduları olan uçak gemileriyle, Pentagon dünyanın bütün ülkelerine ulaşacak güçtedir.

*

Pentagon Amerika’nın elinde, her yere yetişen büyük bir çekiçtir. Güç sarhoşu Amerika, dünyadaki her sorunu çekice ihtiyaç duyan bir çivi olarak görür. Bunun için, Amerika pek çok ülkede, demokratik yolla seçilmiş yönetimleri, silahlı güçlerle değiştirmenin, sayısız örneğini verdi.

*

Yirminci yüzyılda, Nazi Almanya’sında Hitler’in başaramadığını, Amerika başardı. Amerika kare dünyada hedeflerine ulaşmış bir “Nazi İmparatorluğu”dur. Ancak Amerika’nın düşmanları Yahudiler değil Müslümanlardır.

*

Capitol’un emrindeki Pentagon, sürekli barıştan daha çok sürekli savaş için inşa edilmiş devasa bir uçak gemisine benzer. Amerika için barış, yanında yer almayanları öldürmeye muktedir olmaktır.Amerika dünyanının en büyük,en güçlü savaş makinasıdır.

*

Terörü devlet politikası h aline getiren İsrail’in, dehşet verici boyutlara ulaşan, Müslüman düşmanlığı, Pentagon’un savaşta herşey mübahtır” diyen “topyekun yıkım” stratejisinden kaynaklanır. Amerika dünyanın, İsrail Orta Doğu’nun silah geliştirme ve deneme merkezidir.

*

Almanya’nın savaş yıllarında, “Avrupa’da Almanya herşeyin üstündedir” umdesi, Yirmibirinci yüzyılda, “Dünyada Amerika, Orta Doğu’da İsrail herşeyin üstündedir” umdesine dönüştü. Almanya’nın gurur ve kibir dolu, “güç zehirlenmesi” on iki yıl sürdü.

*

Amerika ve İsrail’in Pentagon’un gölgesindeki “silah körlüğü”nün kaç “on iki yıl” süreceğini, bütün dünya merak ediyor. Onlar ise “önleyici savaş” stratejileriyle, yeni saldırılar planlamakla meşguller.Ortadoğu'yu kan denizine dönüştürdüler.

*

“Terörü önleyici” amaçlı savaş, aslında Amerika’nın, karşısında olan ülkelere, istediği zaman, istediği yerde saldırmak için, geliştirdiği bir savunma stratejisidir. Amerika istemediği yönetimleri, oy atarak değil, kurşun atarak değiştirir.

*

Amerikan yönetiminin en çok sevdiği demokrasi, her önüne gelen seçmenin oy vermediği demokrasidir. Pentagon’un seçmenlerin oylarını sayacak kadar zamanı yoktur. Zaman kazanmak için, oy verecekleri öldürmek, en kestirme yöntemdir.

*

Amerika ve İsrail başta olmak üzere, dünyadaki bütün saldırgan devletlerinin önünü kesmenin yolu: Varlığa sevinmeden, yokluğa yerinmeden, iyilikleri özendirmek, kötülükleri önlemektir.

*

Küresel ve yerel yönetim sorunlarının üstesinden gelmek için, kimsenin bilmediği mucizevi bir yöntem yok. Savaşsız bir dünya için, barış savaşı, yitirile yitirile kazanılır.

*

Anadolu’da denildiği gibi: “İnanan insan tekeden süt çıkarır” ve “sabırla koruk helva olur.”

*

Zamanı gelmiş bir barışın tekerine kimse çomak sokamaz.

*

Amerika İsrail’in yükünü daha fazla taşıyamaz.

*

Savaşın yükü barışın yükünden daha ağırdır.

*

Güzel savaş çirkin barış yoktur.

*

Barış aranır savaş bulunur.

*

İnsan aradığını bulur.

31 Ağustos 2018, 11:50

DÜNYADA DİNLENMEYİ KİRLENMEYE DÖNÜŞTÜRENLERDEN OLMAMAK

============================================================ Tarım toplumundan sanayi toplumuna geçişin hız ve yoğunluk kazanmasıyla, tüketim yarışı ekonomik, siyasal ve kültürel hayatın odak noktasına yerleşmiştir. Sanayi toplumlarında tüketim yıldan yıla artırılması, herkesin hayatında vazgeçilmez bir yer tutuyor. Hayatın yaşanılırlığı tüketim harcamalarıyla belirleniyor. Bunun için toplumun bütün kesimleri, tüketimi artırma yolunda birbirleriyle kıran kırana yarışıyorlar.

*

Tüketim çılgınlığı bulaşıcı bir hastalık gibi bütün dünyaya yayılıyor.Teknik ve sosyal bilimlerdeki araştırmalarla, tüketim çılgınlığı sürekli özendiriliyor. Mühendisler, İşletmeciler ve İktisatçılar, tüketimi artırmak için, gecelerini gündüzlerine katarak çalışıyorlar. Onlar için önemli olan yaşanılan hayatın kalitesinin değil, tüketim hacminin artırılmasıdır. Eğitimi, yaşı ve işi ne olursa olsun, her gün daha fazla tüketme, herkesin en önemli ve değişmez amacı haline gelmiştir.

*

Sanayi toplumlarında harcama yarışının, ekonomik hayatın merkezine yerleştirilmesi, yeni bir tüketim alanının ortaya çıkmasına yol açmıştır. Bütün dünyada coşkuyla karşılanan yeni alan, tatil yapmadır. Dünyanın her ülkesinde dinlenme denilince, herkesin aklına tatil köyleriyle, otelleriyle, sahilleriyle denizler akla geliyor. Dünyanın hangi sahil kentine giderseniz gibin, tatil alanı açmak adına, kirletilmemiş bir deniz kıyısı bulmak mümkün değildir.

*

Dünyada bütün ülkelerin sahilleri, insan vücutlarının sergilendiği, gösteriş harcamalarının inanılmaz boyutlara ulaştığı, büyük alışveriş merkezlerine dönüşmüştür. Büyük bir sahil kentine benzeyen dünyada, herkes sahillere koşmak için yaz aylarını bekliyor.Sağlıklı bir toplumda insanlar, birbirleriyle gösteriş tüketiminde değil, öğrenmesini öğrenmede yarışırlar. Öğrenmesini öğrenmenin en verimli yolu, yeri ve zamanı gelince, farklı işler yapmasını bilmektir.

*

İnsanlar en güzel olarak, farklı işler yaparak dinlenirler. İnsanlar nasıl su içmeden ve yemek yemeden yaşayamazlarsa, çalışmadan ve öğrenmeden de yaşayamazlar. Hayat çalışmayla ve öğrenmeyle anlam kazanır. Öğrenmenin yeri ve zamanı olmadığı gibi, çalışmanın da yeri ve zamanı yoktur. İnsanlar çalışırken dinlenirler, dinlenirken de çalışırlar. Çalışmaya değil, yapılan işe ara verilir. İnsanlar ayrı işler yaparak dinlenirler.

*

Yapılan işe ara vermenin, her zaman geçerli yolu, insanın hem iç hem de dış dünyasında, uzun ve derin yolculuklara çıkmasıdır.

*

Yolculuk yapmasını bilenler, yaptıkları işlerden hiçbir zaman yorulmazlar.

*

Yolculuk yaparak dinlemenler, dinlenmeyi kirlenmeye dönüştürmezler.

*

Yolculukta azla yetinmeyenlere, çokla doymayanlara yer yoktur.

*

Yolculuk yapanlar öğrenirler, öğrenenler dinlenirler.

*

Gezenler görürler, görenler bilirler.