Prof. Dr. Nazif Gürdoğan Yazar, Akademisyen

Eylül 2018

27 yazı

2 Eylül 2018, 14:37

SİYASAL SINIRLARIN ÖNEMSİZLEŞTİĞİ DÜNYANIN GÜZELLİK AVCILARI

=========================================================== Gece ile gündüz farkının ortadan kalktığı kare dünyada, toplum üçgeninin tabanında yoksulluk varken, tavanında zenginlik olmaz. Toplumların tavanlarının başarısı, tabanlarının üretim güçlerinden kaynaklanır. Tabanlarının üretim güçleri yetersiz olan ülkelerin, tavanlarının üretim güçlerinin yeterli olması mümkün değildir. Kare dünyada ülkelerin tavan ve tabanları, karşılıklı iletişim ve etkileşim içinde, güzellik avcıları olmalıdır.

*

Toplumların üretim güçlerini büyütmede ve yeni boyutlar kazandırmada, insanların gelir farkları değil, bilgi farkları önemlidir. İnsanların bilgi düzeyleri, gelir düzeylerinden daha hızlı ve daha eşit olarak artırılır. Bilgi düzeyleri yüksek olan toplumların, üretim düzeyleri yüksek olur. Ülkelerin üretim güçsüzlüğünün, üstesinden gelmek için,toplum tavanının çorak topraklarına değil, toplum tabanının verimli topraklarına yatırım yapmak gerekir.

*

İnsanlar bilgi düzeylerini, kuruluşlar üretim düzeylerini, güzellikte yarışarak zenginleştirirler. Geçmişte kalan insanlar ve kuruluşlar geleceğin, ürün, hizmet ve bilgilerini üretemezler. Geçmişin bilimsel birikimiyle yetinenler, geleceğin bilimsel birikimine katkıda bulunamazlar. Küre dünyanın teknolojik ürünlerine takılıp kalanlar, kare dünyanın teknolojik ürünlerini üretemezler. Küre dünyanın güzellik yöntemleriyle, kare dünyanın güzellik sorunları çözülmez.

*

Güzellik avcılarının dünyasında, her öğrenilen bilgi bir noktadır. Büyük güzelliklerin kaynağında, küçük küçük güzellikler vardır. Apple’ın kurucusu, Steve Jobs’un dediği gibi: “İnsanlar öğrenebilecekleri kadar çok, yeni bilgi öğrenmelidirler. Bir gün biriktirilen bilgi noktalarının birleşerek, çok güzel bir resim oluşturduğunu göreceklerdir”. Güzellik avcılarının elinde, ne kadar çok bilgi birikirse, ortaya çıkacak ürün de o kadar güzel ve sıra dışı olur.

*

Hayatın ekonomik, siyasal ve kültürel boyutlarında, her güzellik avcısı bir öncüdür. Ancak her öncü bir güzellik avcısı değildir. Güzellik avcıları yakaladıkları güzelliklerle, toplumların hem tabanlarında hem tavanlarında köklü dönüşümlere yol açarlar. Güzellik avcıları rüzgarlara direnmezler, rüzgarlardan yararlanırlar. Hayatın bütün boyutlarında güzelliği yakalayanlar, hem kendilerini hem çevrelerini güzelleştirirler.

*

Güzellik yolunda yarışanlar, güzellik arayanların yol göstericileri olurlar. Onlar bütün boyutlarıyla, hayatı güzelleştirmenin yol ve yöntemlerini geliştirirler.Nasıl bulutlar yağmur taşırlarsa, güzellik avcıları da güzellik taşırlar. Kuşların uçmadan yaşayamadıkları gibi, güzellik avcıları güzellikte yarışmadan yaşayamazlar.

*

Hayatın her alanında güzellikte yarışanlardan kimse usanmaz. Toplumların tabanları için güzel olanlar, tavanları için de güzel olurlar.

*

Dünyada insanların gönüllerinin kapıları, her zaman güzel olmasını bilenlere açılır.

*

Güzellikte yarışmayanlar, hiçbir alanda yarış üstünlüğü kazanamazlar.

*

Yenilik avcıları, her gün yeniden doğmasını bilirlerler.

*

Yeni olanlar güzeldir, güzel olanlar yenidir.

*

Yenilenenler hiçbir yerde yenilmezler.

3 Eylül 2018, 09:29

ŞEHİRLER AYNI DİLDEN KONUŞURLAR

============================================= Anadolu coğrafyası, Batı Asya ve Doğu Avrupa’da yer alır. Asya’nın en Batısı, Avrupa’nın en Doğusudur. Arnavutlar, Boşnaklar, Pomaklar, Tatarlar, Çerkezler, Kürtler ve Araplar Anadolu’nun demografik yapısını oluştururlar. Anadolu coğrafyasının merkezinde Türkler vardır. Hem Asya’da, hem Avrupa’da Türkiye, Doğu ile Batı arasında, iletişimi sağlayan, en önemli dostluk köprüsü ve en büyük barış güvencesidir.

*

İslam dünyasının en hayati sorunu, aynı ülke şemsiyesi altında yaşayanların, birbirlerinin temel hak ve özgürlüklerine saygı gösterilmeleri ve sürdürülebilir bir barış ortamı oluşturmalarıdır. Türkiye başta olmak üzere, Kazakistan’dan Arnavutluk’a kadar, İslam dünyasının bütün şehirlerinde, farklı etnik kökenlerden gelen Müslümanlar birlikte yaşarlar. Bu bağlamda, İstanbul’un Kahire ve Tahran ile ekonomik yapısı ve kültür dokusu, birbirinden çok farklı değildir.

*

Ülkelerin yönetiminde, hangi ülkede olursa olsun devlet, toplumları oluşturan bütün kesimlerin, temsilcisi ve silaha başvurma hakkı olan yürütme gücüdür. Değişik dönemlerde, silahlı çatışmaya dönüşen hoşnutsuzluklar yüzünden, devlet ile farklı etnik topluluklar arasında, karşılıklı saygı ve güvenin sağlanabilmesi için, devletin bütün kurum ve kuruluşlarında, tutum ve davranışlarıyla sempatik olması, empatik davranması büyük önem taşımaktadır.

*

Anadolu insanının kültüründe empatinin özü ve özeti, kendin için istediğini başkası için de istemek, kendin için kötü olanının, başkası için iyi olmadığını bilmektir. Empati yapma yolunda, atılacak ilk adım, yapılacak ilk iş: En çok şikayeti olanı, en çok dinlemek ve en çok sevmektir. Empati sürecinde, tatlı dil ve güler yüz, bütün çatışmaların üstesinden gelir, düşmanlıkları önler, yardımlaşmayı başlatır ve sempati duymanın yolunu açar.

*

Dünyanın her yerinde güvenlik güçleri ve hukuk, suçluları cezalandırmaktan önce, suçları önlemek için vardır. Hukukun üstünlüğünün geçerli olmadığı ve saygı görmediği ülkelerde, üstünlerin hukuku geçerli olur ve saygı görür. İslam coğrafyasının bütün ülkelerinde, hukuk herkese eşit uygulanmalı ve ayrımcılık yapılmamalıdır. Hukukun tarafsızlığını yitirdiği ülkelerde, demokratik devletler, farkında olmadan dayatmacı devletlere dönüşürler.

*

İslam dünyasının geleceği, bütün ülkelerde demokratik hak ve özgürlerin, güvence altına alınmasına bağlıdır. Demokratik hak ve özgürlükler, ekonomik, siyasal ve kültürel hayata yön gösteren pusulaya benzerler. Yönsüzlük hayatın her alanında, bütün dengeleri altüst eder. Orta Doğu’da zora başvurarak, zorlukların üstesinden gelinmez. Zorla Türk olunmaz. İnsanların sempatiden önce, empatiye ihtiyaçları vardır. Empatinin olmadığı yerde sempati olmaz.

*

Sevgi ortamları, kusursuz empatiyle oluşturulur.

*

Empati yapanlar, haksızlık yapmazlar.

*

Haksızlık karşısında susulmaz.

4 Eylül 2018, 14:47

HAYATIN BÜTÜN BOYUTLARINDA KÜLTÜR EKONOMİNİN ÖZNESİDİR

======================================================== Yirminci yüzyılda gücünün doruk noktasına ulaşan seküler kültür, bütün ülkeleri sarsan ekonomik krizlerin ana kaynağı olmuştur. Ekonominin sekülerleşmesi, gelir dağılımındaki eşitsizliklerle birlikte, haksız kazançların katlanarak artmasına yol açmıştır. Ekonominin kutsal değerlerden arındırılması, insanları ekonominin öznesi olmaktan çıkarmış, tüketimin nesnesi haline getirmiştir.

*

Seküler kültürle yoğrulan, kutsal değerlere bütünüyle kapalı ekonomi, Hiroşima ve Nagazaki’de olduğu gibi, bütün şehirleri yerle bir edecek, nükleer silahları armağan etmiştir.Bu yüzden kültürden ekonomiye, her alanda yeni bir paradigması arayışı içinde olan, Nükleer Fizikçi Fritjof Capra, “Değerlerden bağımsız bilim olmaz” demektedir. Bilim insan içindir, insanların iç ve dış dünyalarını kolaylaştırmak için vardır.

*

Anadolu’nun Yunus izli, Mevlana çizgili bütün aydınlarının sürekli vurguladıkları gibi, iç dünyayla dış dünya kültürüyle, ekonomisiyle bir bütündür. Toplumların çağları peşlerinden sürüklemeleri, yaşadıkları çağın olaylarını doğru yorumlamalarına, çağın kaynaklarını doğru değerlendirmelerine bağlıdır. İki dünya arasındaki dengeyi koruyamayan toplumlar, iki yani keskin kılıç olan zamanın nabzını tutamazlar, çağlarının akışına uyum sağlayamazlar.

*

İster ekonomik, ister siyasal, isterse kültürel olsun, her alanda çağlarını dönüştürmeyen toplumlar, çağlarını tarafından dönüştürülürler. Çağlarını kıyasıya sorgulamayan aydınlar, bütün insanlığı kucaklayacak değerlerin, geleceğe taşıyıcıları olamazlar. Aydınlar geçmişin yorumlanmasından, geleceğin tasarlanmasından sorumludurlar. Onlar düşünceleriyle ve eylemleriyle, bütün insanlığa ışık tutmak zorundadırlar.

*

Toplumların aydınlık ve karanlık yüzlerini gözler önüne sermek için, aydınlar toplumlara hem aşağıdan, hem de yukarıdan bakmasını bilirler. Onlar hiçbir zaman kültür için kültür, ekonomi için ekonomi demezler, kültürü ekonomiden, ekonomiyi kültürden ayırmazlar. Bütün alanlarıyla hayatın yaşanır kılınmasıda, ekonomiyi kültür için bilen insanlar, hiçbir ekonominin peşinden sürüklenen nesnesi olmazlar, ekonomiyi peşlerinden sürükleyen özne olurlar.

*

Dünyanın bütün ekonomik ve kültürel zenginliklerinin değerlenlendirilmesinden bütün insanlar sorumludur. Bunun için toplumlar, dünyanını kültürel kaynaklarından olduğu kadar, ekonomik zenginliklerinden yararlanmanın yollarını ve yöntemlerini bulmak zorundadırlar. Kültür dünyasına yatım yapmayanlar, ekonomi dünyasındaki yatırımların verimliliklerini artıramazlar. Dünya kültürün ve ekonomini gizemli atölyesidir.

5 Eylül 2018, 15:08

FELSEFE DÜŞÜNMESİNİ DÜŞÜNMENİN YOL HARİTASIDIR

Bu yazı daha önce 05.09.2016 tarihinde de yayımlanmıştı.

================================================= Felsefe dünyasının büyük bilgelerinin, bütün insanlığa bıraktıkları en büyük mirasları, ekonomik, siyasal ve kültürel boyutlarıyla, hayatı yaşanır kılmada yararlanılan yol haritalarıdır. Onların bıraktıkları yol haritalarını doğru okuyamayanlar, hayatın derinliklerine inerek, hayatı bütün boyutlarıyla kavramakta güçlük çekerler. Bu bağlamda, kaynakları değerlendirme ustalığı olan ekonomi bilimi de, bütün bilimler gibi, felsefe biliminin ayak izlerinden doğmuştur.

*

Felsefe hayatı yaşanır kılmanın değerlerini insanda arar, insan hayatın hem özü, hem de özetidir. Çünkü evrensel etik ve hukuk ilkeleri içinde, insan için yararlı olan, toplum için yararlıdır. Başta ekonomi olmak üzere bütün bilimlerin amacı, hem insana, hem de topluma yararlı olan ürün, hizmet ve bilgileri üretmektir. İnsanların ihtiyaçlarını karşılayanlar, toplumun da ihtiyaçlarını karşılarlar. İnsandan topluma, toplumdan insana gidilir, insan toplum, toplum insandır.

*

John Stuart Mill''in, “Tartışma olmayınca”, yalnızca Ekonomi''de değil, her alanda “kelimeler artık düşünceleri iletemez olurlar”, görüşünden yola çıkarak, bilimin özünü yitirmeden, canlı bir tartışma ortamı oluşturmak entellektüellerin başta gelen görevidir. Çünkü, iletişim ve etkileşimi kolaylaştıran, özgür bir tartışma alanı oluşturmadan, hiçbir alanda çoraklaşmanın önüne geçmek mümkün değildir.

*

Ekonomi ile birlikte bütün bilimler, insanın yararını toplumun yararıyla, toplumun yararını da insanın yararıyla bütünleştirmek zorundadırlar. Yalnızca uzun dönemde değil, kısa dönemde de, topluma zarar verenler, farkında olmadan kendilerine zarar verirler. Bunun için, sağlıklı bir toplum, herkesin iyilikleri özendirmeye, kötülükleri önlemeye çalıştığı toplumdur. Hayatın her alanında, insan için iyi olan, toplum için, toplum için iyi olan, insan için iyidir.

*

Doğru olan güzeldir diyen, felsefe ile doğru olanın peşinde olan Ekonomi''yi bütünleştirmek, bütün bilimlerin en başta gelen görevleri olmalıdır. Aslında felsefe, sanat ve bilim arasında amaç farkı değil, yöntem farkı vardır. Onların birleştikleri ortak alanları, ayrıldıkları alanlardan çok daha büyüktür. Üçü de, insanı toplumdan, toplumu insandan ayırmadan, gerçeğin, iyiliğin ve güzelliğin peşindedirler. Onların bulgularından, bütün insanlık yararlanır.

*

Felsefe, sanat ve bilim, insanın yararını gözetme, hayatını kolaylaştırma ve dünyasını güzelleştirme yolunda, ortak alanlarını sürekli büyütürler. Bu yüzden, hangi alanda uzman olursa olsun, başarılı ve tutarlı olmak isteyen her akademisyen, üç alanla birden ilgilenmek zorundadır. Birbirini bütünleyen üç alanın ortak sesi, insanın sesidir, toplumun sesidir, sağduyunun sesidir, ortak aklın sesidir.

*

İnsanlığın ortak birikimine dayanmayan doğrular, genel kabul görmeyecekleri için, uzun ömürlü olmazlar.

*

'Felsefe, Sanat ve Bilim'de üçlü gerçeğe yer yoktur. Her üçünün ortak amacı gerçeği aramaktır.

*

Hayatı yaşanır kılanlar, gerçeği arayanlardır.

*

Gerçek güzeldir, güzel gerçektir.

7 Eylül 2018, 14:14

DÜNYAYI İŞİ GÜZEL DEĞİL GÜZEL İŞİ YAPANLAR DÖNÜŞTÜRÜRLER

=========================================================== Ekonomik, siyasal ve kültürel dönüşümlerin kaynağında, kendisi için istediğini bütün insanlar için isteyen liderler vardır. Onlar insanlığın bilgi ve bilgelik hazinelerinin, paylaşıldıkca zenginleştiğini bilirler. Liderlerin güçleri, dürüstlükte sınır tanımayan, açıklıklarından kaynaklanır. Onların düşünce ve eylem dünyalarında, ilkesizliğe kesinlikle yer yoktur, düşünceleri eylemlerine, eylemleri düşüncelerine yansır.

*

Görünmeyen dünyayı yok sayarak, kutsal kültürün değerlerinden daha çok, görünen dünyanın doğrularına önem vermek, bütün dünyanın sorumsuzca yağmalanmasına yol açacak, büyük bir soygunun ateşleyicisi olmaktır. Gökyüzünün değerleri, yeryüzünün doğrularının işaret fişekleridir. Onların ışığından yararlanmayanlar, gösterdikleri yönü izlemeyenler, yeryüzünün şiirini yakalayamazlar, dünyayı bütün insanlar için yaşanır kılamazlar.

*

Dünyayı dönüştüren liderler, kutsal kültürün güzellikte yarışan, öncülerinin arasından çıkmışlardır. Onlar dürüstlükte, açıklıkta, cesarette ve güzellikte, yarışmanın en güzel örneklerini vermişler, ekonomik, siyasal ve kültürel alanda, çığır açmışlar, bütün insanlığın izlediği değişmez örnekler olmuşlardır. Tarihin her döneminde ve dünyanın her yerinde liderleri lider yapan doğruluk, iyilik ve güzellikte sonu gelmez bir yarışa girmeleri olmuştur.

*

Liderlik alanında yaptığı çalışmalarıyla bilinen Warren Bennis, “Bir Lider Olabilmek” kitabında, Bir liderlerle yöneticileri karşılaştırır. Toplumları dönüştürenler yönetici niteliklerinden önce, lider nitelikleri taşıyanlardır. Her lider bir yöneticidir, ancak her yönetici bir lider değildir. Geleceğin dünyasını inşa etmede, Bennis’in liderler için gündeme getirdiği, on iki nitelikten dört tanesi çok önemlidir.

*

1.Yöneticiler birbirine benzer, liderler ise özgündür. Her birinin kendine özgü nitelikleri vardır.

*

2.Yöneticiler elindeki kaynakları korumaya çalışıken, liderler geliştirmeye ve yeni boyutlar kazandırmaya çalışırlar.

*

3.Yöneticilerin gözleri ufukta, liderlerin gözleri ufuktan daha çok ufuk ötesindedir. 4.Yöneticiler işlerini doğru, liderler doğru işleri yapar. İster özel, ister kamu, isterse de gönüllü olsun, bütün kuruluşlarda liderlerden daha çok yöneticiler vardır. Bu yüzden ordular gibi yapılanan, ayrıcalıklarla donatılmış yöneticiler,dünyanın kemikleşmiş siyasal ve kültürel yapıları dönüştürmekte başarısızlığa uğramaktadırlar.

*

Güzel işleri güzel yapmasını, güzel olmasını ve güzellikte yarışmasını bilmeyen yöneticiler, dünyayı savaştan savaşa, krizden krize sürüklemektedirler.

*

Dünya her alanda risk almayı bilen ve doğru işleri başlatacak liderler bekliyor.

*

Doğru işi yapmak için, sorumluluk almasını bilmek gerekir.

*

Lider sorumluluk yüklenendir.

9 Eylül 2018, 12:08

EKONOMİK HAYATTA CAN MALIN DEĞİL MAL CANIN YONGASIDIR

======================================================= Dünyada ister özel, ister kamu, isterse sivil olsun, bütün kurum ve kuruluşların başta gelen ekonomik sorunu: Ellerindeki kaynakları en doğru yolda, en verimli olarak değerlendirmektir. Hayatın bir boyutunda üretim varsa, bir boyutunda tüketim vardır. Hayatın hiçbir alanında üretmeden tüketmek mümkün değildir. Ekonomi, hayatın yaşanır kılınmasında, üretim ile tüketim arasındaki uyum, düzen ve dengenin sağlanmasıdır. Ekonomi ekonomi bilmektir, ekonomi insanı bilmektir.

*

Üretim ile tüketim arasındaki uyum ve düzen yazılı ve yazılı olmayan, etik ve ekonomik ilkelerle sağlanır. Bu bağlamda, hayatın odak noktasında, ekonomik insandan önce etik insan vardır. Üretim ve tüketimin yönetilmesinde, insanlar yeteneklerine göre üretirler, ihtiyaçlarına göre de tüketirlerse, kimsenin durumu kötüleşmeden, herkesin durumu iyileşir. Sağlıklı bir ekonomide, temel ihtiyaçların kıtlığı çekilmez ve hayatın bütün boyutlarında savurganlık önlenir.

*

Bir ekonomide insanlar, kurumlar, kuruluşlar üretmediklerini tüketmezlerse, bütün dünyaya bir bulaşıcı hastalık gibi yayılan tüketim yarışı, temel ihtiyaçları karşılayan, üretim yarışına dönüşür. Doğal hayatta olduğu gibi, ekonomik hayatta da, hiçbir şey israf edilmezse, üretim ve tüketim sonrası oluşan artıklar da ortadan kalkar. Ekonomik hayatta enflasyon başta olmak üzere, israf bütün sorunların anasıdır. İsraf verimsizliktir. Enflasyon sorumsuzluktur. Enflasyon üretilmeyeni tüketmektir.

*

Dünyada enflasyonun ekonomik, siyasal ve kültürel hayatta yol açtığı yıkımlara örnek olarak, savaş yıllarının Almanya''sı verilir. O yıllarda devlet görevlilerine, haftalık, hatta günlük ücret ödenmeye başlanır. Aynı yıllarda Maliye Bakanlığı''nda çalışan Prof. Dr. Neumak'' ın anlattığına göre, sabah verilen ücretlerin, öğle yemeğini karşılamadığı günler olur. Mark değer ölçüsü olma özelliğini yitirir. Bütün kurum ve kuruluşlarıyla Almanya felç olur. İnsanlar ekonominin öznesi olmaktan çıkar, herkes ekonominin nesnesi olur.

*

İnsanlar ekonominin nesnesi olurlarsa, kişilikleriyle birlikte sorumluluklarını da yitirirler, ekonomik hayatın her boyutunda yolsuzluklar, haksızlıklar ve soygunlar katlanarak artar. Ayrıca şans oyunlarına gösterilen ilgi ve alkollü içkilerle olan düşkünlük, inanılmaz boyutlara ulaşır. Bir toplumda insanların ekonominin öznesi olma özeliklerini yitirmeleri, topluma savaşlardan çok daha büyük zarar verir. Toplumun bütün kurum ve kuruluşlarıyla alt üst olur.

*

Dünyanın yeraltı ve yerüstü kaynaklarını israfa ve aç gözlülüğe kurban eden ekonominin sonuna gelinmiştir. Bütün dünya, insanı tüketimin nesnesi haline getiren bir ekonomi değil, insanı üretimin öznesi haline getirecek bir ekonomi istiyor. İnsanlık yatağını yitirmiş bir nehirin denizi araması gibi, kafasını taştan taşa vura vura, ekonomi ve etik arasındaki uyum ve dengeyi aramaktadır.

*

Yirmi birinci yüzyılda, insan ya ekonominin öznesi olacak, ya da ekonominin nesnesi olarak, dünyayı büyük bir uçurumun kenarına sürükleyecek.

*

Yeni dünya da ekonomi insanı değil, insan ekonomiyi nesneleştirmelidir.

*

Ekonomi de israf insanı nesne etik özne kılar.

*

Yeni dünya yeni ekonomi gerekir.

*

Ağaç büyürse içinden çürür

*

Ekonomiyi israf çürütür.

*

İsraf büyük cinayettir.

10 Eylül 2018, 09:26

ŞEHİRLER ŞEHİRLERE BAKARAK GÜZELLEŞİRLER

============================================= Dünya tarihinde ülkelerin, geçmişten geleceğe çıktıkları büyük yolculuklarında, ordular önemli görevler yüklenmiştir. Yüzyıllarca ülkeler güçlerini ordularından almışlardır. Yirminci yüzyılın sonunda Sovyetler Birliğinin dağılmasıyla, sıcak savaşların dönemi kapanmıştır. Ancak Yirmi birinci yüzyılın başında, Amerika’nın Irak’ı, Rusya’nın Suriye’yi ordularla işgal etmeye kalkışmasıyla, dünya yeniden sıcak savaş yıllarına dönmüştür.

*

Yirmi birinci yüzyılın savaşları, Yirminci yüzyılın savaşları gibi, düzenli orduların savaşları değildir. Düzenli ordular şehirlerde değil, cephelerde savaşırlar. Şehirlerde orduların karşısında, ne zaman, nerede, nasıl vuracağı belli olmayan, intihar saldırıları yapan, düzensiz küçük silahlı güçler vardır. Onların en büyük silahları, şehirleri ateşe vermek, şehirlerin kalabalık yerlerinde terör estirmek, insanları tedirgin etmek, bütün dünyaya korku salmaktır.

*

İslam dünyasındaki yönetimleri, Batı dünyasının demokrasi dışı yöntemlerle değiştirmeye çalışması, ülkelerdeki yönetim savaşlarını, her gün binlerce insanın hayatını kaybettiği düzensiz savaşlara dönüştürmüştür. Kazanan ve kaybeden tarafların belli olmadığı, düzensiz savaşların önlenmesi, bütün dünya için büyük önem taşımaktadır. İslam dünyasında demokratikleşme sancılarının yaşandığı bir dönemde, şehirler arasındaki dayanışma ve iş birliği barışa giden yolda atılacak ilk adımdır.

*

Şehirler arasında yeni ulaşım yolları açıldıkça, savaşa göre yapılanan ordular, barışa göre yeniden yapılanmak zorunda kalacaklardır. Sakarya’dan Şeki’ye kadar, kıyıya ve birbirine paralel uzanan sıra dağları, doğal güzellikleri, bitki örtüsü, mavi ile yeşilin el ele verdiği nefes kesici sahilleri, göllerle kaplı, birbirinden güzel yaylalarıyla, Karadeniz Türk ve Slav dünyasının barış havzası olacaktır. Trabzon’dan Samsun’a Soçi’ye uğramadan gidilmeyecektir.

*

Karadeniz Anadolu’nun Kafkaslar ve Balkanlar üzerinden, Rusya Federasyonu içinde yer alan, yüze yakın Özerk Cumhuriyete açılan kapısıdır. Kafkas ülkeleriyle, ekonomik ve kültürel ilişkilerin geliştirilmesi, Konya’ya Kazan yolunu açacaktır. Kuzey Türklerinin, Türkiye’nin Avrupa’daki varlığını perçinlenmesinde çok önemli yerleri vardır. Karadeniz’den Akdeniz’e, yeni bir dönemin tohumları yeşermektedir. Kaçkar dağları Türkiye’de barışın güvencesi Yeni Alp dağlarıdır.

*

Dünyanın her yerinde Richard Florida’nın “Who’s Your City”, kitabında ortaya koyduğu gibi, şehirler oluşturdukları çekim alanlarıyla, dünyadan ne kadar çok entelektüel sermaye çekerlerse, o kadar güçlü ve kadar çok etkili olurlar. Edebiyat, eğitim, sağlık, iş ve ekonomi dünyasının öncüleri, şehirlerin entelektüel sermayelerini oluştururlar. Karadeniz çevresinde yer alan şehirler, Singapur, Kuala Lumpur, Seul gibi, dünyanın yeni şehirleri olmaya adaydırlar.

*

Şehirler güçlendikçe, bir yandan devletin yükü hafiflerken, bir yandan da kültür ve ekonomiye dönük, barış çalışmaları hız ve yoğunluk kazanacaktır.

*

Nobel ödüllü barış eylemcisi, Bertha von Suttner’ın “Silahları Bırakın” çağrısına, ilk uyanların başında, entelektüel sermaye zengini olan şehirler gelecektir.

*

Düz kare dünyada şehirler ülkeleri, ülkeler de orduları, savaş alanlarından barış alanlarına taşıyacaklardır.

*

Düzensiz savaşların üstesinden, ordular değil şehirler gelir.

11 Eylül 2018, 09:50

İPEK YOLU DÜNYANIN BARIŞ YOLUDUR

============================================= Birbirine deniz yollarından daha çok kara yollarıyla bağlı, Asya, Avrupa, Afrika, dünyanın yeraltı ve yerüstü zenginliklerinin toplandığı coğrafyadır. Üç kıtada hem yerel, hem de küresel önem taşıyan, dünyada pek çok ülkeden daha büyük şehirler vardır. Pekin, Buhara, Bakü, İstanbul, Berlin ve Brüksel ekseninde birçok şehir, ülkelerinin sınırlarını aşan, bir ekonomik ve kültürel güce sahiptir. Onlar ülkelerinin olduğu kadar, dünyanın da zenginlik kaynağıdırlar.

*

İstanbul gibi, üretim gücünün büyüme oranı, ülkelerinden daha büyük olan şehirler, bütün dünyanın ekonomik gelişme havzaları olurlar. Dünyadaki ürün, hizmet ve bilgi üretiminin, büyük bir kısmı, büyük şehirlerde gerçekleştirilmektedir. Philip ve Milton Kotler’in, “Küresel Pazarları Kazanmak” isimli kitaplarında vurguladıkları gibi: “Sovyetler Birliği'nin çökmesinin kaynağı, şehirlerinin çökmesidir. Aynı tehlike Amerika için de geçerlidir.” Dünyanın üretim merkezi, Amerika'dan Çin’e kaymaktadır.

*

Çin dünyada Amerika’nın ardından gelen, ikinci büyük ekonomidir. “Çin Anonim Şirketi” ithalatı ve ihracatıyla, dünyanın en büyük ekonomik ağına sahiptir. Pekin gibi, Şanghay gibi, yirmiyi aşan büyük kentiyle, Çin coğrafyası, bütün ülkeleri, İpek Yolunu keşfetmeye, İpek Yoluyla bağlantı kurmaya zorluyor. Çin çekici teşvikleri ve büyük iç pazarıyla, dünya araba sanayisinin merkezi olmuştur. Bütün dünyanın önde gelen, küresel kuruluşlarının yolu, önünde ya da sonunda İpek Yoluna bağlanır.

*

Dünya ekonomisinde güç ve ağırlık, Atlantik deniz yolu ekseninden, İpek Yolu kara eksenine geçmektedir. Türkiye’nin dünya ekonomisinde, kendisine kalıcı bir yer edinebilmesi, deniz ekseni kadar, kara eksenine de önem vermesine bağlıdır. Kara eksenindeki İpek Yolu, üç kıtayı birbirine bağlayan, dünyanın en eski ticaret yoludur. Şehirler ticareti izler, ticaret yollarının kavşak noktalarına kurulur. Ticaret şehirleri, şehirler ekonomileri büyütürler. Yeni kervanlar tır konvoylarıdır.

*

Selçuklular ve Osmanlılar döneminde İpek Yolu, büyük bir gelişme göstermiştir. Şehirler, yollar, kervanlar, kervansaraylar, ekonomik ve kültürel hayatın merkezi olmuştur. Bugün olduğu gibi, geçmişte, Çin, Hint ve Türk pazarları, Avrupa pazarlarından çok daha canlı, çok daha önemlidir. Türkler yüzyıllar boyunca, İdil ve İndüs nehirlerinden, Nil ve Tuna nehirlerine kadar, İpek Yolunun güvenliğini sağlamakla kalmamışlar, ekonomik ve kültürel hayata da büyük bir canlılık kazandırmışlardır.

*

Çin’in içlerinden Avrupa’nın içlerine kadar şehirleri birbirine bağlayan İpek Yolu, kervanları ve kervansaraylarıyla, ticaret ve kültürün bin bir renkli çiçeğinin açtığı, kıyılarında sürekli fuarlar olan yoldur. İpek Yolu şehirleri ülkelerle, ülkeleri de dünyayla bütünleştirmiştir. Şehirler ticaretle, ekonomi şehirlerle yeni boyutlar kazanmıştır. Yunus’tan Kant’a kadar, düşünce dünyasının zirvelerinin, özlemini çektikleri barış ortamı, şehirlerde oluşturulur. Barışın güvenliği ticaretle sağlanır. Ticaret hayatın kendisidir.

*

Kazanırken kazandıranlar birbirleriyle savaşmazlar.

*

Ticaret çatışma işi değil, uzlaşma işidir.

*

Bırakınız alsınlar bırakınız satsınlar.

*

Ticaret toplumları olgunlaştırır.

*

Barışın mimarı ticarettir.

12 Eylül 2018, 11:03

ORTADOĞULULARIN GÖRDÜKLERİ SAVAŞLARI KİMSE GÖRMEDİ SAVAŞLARDA DÜNYADA KİMSE ORTADOĞULULAR GİBİ ÖLMEDİ

======================================================= Bütün dünyada ülkeler, savaşların dayanılmaz ağırlığı altında eziliyor. Yirminci yüzyılda Avrupa ülkelerini yakan, yıkan savaşlar, yirmibirinci yüzyılda Müslüman ülkeleri yakıp, yıkıyor.En dehşet verici yüzleriyle ortaya çıkan, sonu gelmeyen, savaşlar, Asya ve Afrika ülkelerinde ekonomik, siyasal ve kültürel hayatı felç ettiler. Irak'ın ,Suriye'nin Amerika,İran ve Rusya tarafından yerle bir edilmesi, en son savaş yıkımıdır.

*

Savaş yıllarını gören Mehmet Akif'in yıllar önce Rusya için söyledikleri, bugünkü Irak,Afganistan,Yemen,Somali,Nijerya, Suriye ve Filistin için de geçerlidir. ''Bilmiyorlar ki bu şiddetlerin olmaz hükmü / Göz yıllar önce, fakat sonra kanıksar ölümü / Sanıyorlar kafa kesmekle, beyin ezmekle / Fikr-i hürriyet ölür. Hey gidi şaşkın hezele / Daha kuvvetleniyor kanla sulanmış toprak / Ekilen gövdelerin hepsi yarın fışkıracak.'' Ancak, Washington , Moskova ,Tahran, Bağdat, Şam ve Kandil çocukları öldürmekten, şehirleri bombalamaktan başka savaş bilmiyor.

*

Savaş dünyasını, barış dünyasına dönüştürecek olanlar, seküler kültürün bilginleri değil, kutsal kültürün bilgeleridir. Onlar, bütün ülkelerin içinde olduğu dünya gemisinin, kasırgalar denizinde, dev dalgalara kapıldığını, yolunu, yönünü şaşırdığını pusulasını yitirdiğini, parçalanmasının çok yakın olduğunu, anlatmaya çalışıyorlar.Ancak dünya onların farkında değildir, onlara karşı kördür, sağırdır ve dilsizdir.

*

Dünyanın dört bir yanından seslenen kutsal kültürün bilgelerinin sürekli vurguladıkları gibi: ''Kutsal kültür tarafından içselleştirilerek özümsemiyen seküler kültür, kutsal kültürü içselleştirerek özümser ve barış kültürünü savaş kültürüne dönüştürür.'' Bütün dünyada savaş rüzgarları estiren seküler kültürün silahları, öldürdükleri insanların mezar taşlarıyla, ülkelerin arasına yıkılması yıllar alacak, görünmeyen yeni Berlin duvarları inşa ediyorlar.

*

Barış dünyasının sınır taşlarının yerine, savaş dünyasının mezar taşlarının geçtiği bir yüzyılda, bütün dünya, ''Öldürmeyeceksin yaşatacaksın, zorlaştırmayacaksın kolaylaştıracaksın, ararsan bulacaksın'' diyen, kutsal kültüre dönmeli ve kutsal kitaplara odaklanmalıdır. Kutsal kitaplar, insanlık tarihi boyunca yazılmış bütün kitapların anasıdır. Yazılmış ve yazılacak bütün kitaplar, kutsal kitapların ışığında, hayatı anlamlı kılmak için yazılmış ve yazılacaktır. Yeni sözler kutsal kitaplardan yola çıkılarak söylenir.

*

Kutsal kitapların zamana bağımlı olmayan ilkeleri, hayatın kumaşına renk veren, sağlamlık kazandıran ana girdilerdir. Kutsal kitaplar, Seyyid Hüseyin Nasr''ın eserlerinde sürekli vurguladığı gibi, akıl dıış değiller, ancak akıl üstüdürler. Seküler kültürün sınırlarının dışına çıkmadan, kutsal kültürü hayata taşımak, hayatı kutsal kültürle yoğurmak mümkün değildir.

*

Kutsal kitaplar, gökyüzünde yazılır,ancak yeryüzünde okunurlar.

*

Gökyüzünün rahmet kapıları savaş günlerinde herkese açılır.

*

Kutsal kültürde bir insanı öldüren, bütün insanlığı öldürür.

*

Barış aramayanlar, farkında olmadan savaş bulurlar.

*

Dünyada barış her zaman savaştan üstündür

13 Eylül 2018, 11:29

BİLGİNİN MÜRİDİ OLMADAN BİLGELİĞİN MÜRŞİDİ OLUNMAZ

Bu yazı daha önce 13.09.2016 tarihinde de yayımlanmıştı.

================================================= Geçmişten geleceğe yolculukta, bilgili olmak kadar da önemlidir. Bilgiyi bilgeliğe, Yunus gibi, bilginin müridi bilgeliğin mürşidi, bilgeler dönüştürür. Bilgeliğin sultanı Yunus'tur.

*

Bilgi Yunus ile bilgelik olmuştur. Yunus geçmişle gelecek arasındaki sınırları ortadan kaldırmıştır. Bilgeler geçmişe bakarken geleceği görürler. İnsanlık tarihinde, geçmiş gelecektir. Gelecek geçmiştir.

*

Bilgelik hayatın olgularla, olguların hayatla anlatımıdır. Bütünlük ve süreklilik içinde bilgeler, geçmişi bugüne, bugünü geleceğe taşıyacak, düşünce ve eylemlerin temellerini atarlar. Düşünce eylemlerle eylemler düşüncelerle inşa edilir.

*

Her yeni düşünce, her yeni eylem, yeni kelimelerle , yeni kavramlarla sunulur. Bilgi ve bilgelikle, düşünce ve eylemin özü söze, söz yazıya dönüşür. Öz olmadan söz olmaz. Önce söz değil öz vardır.

*

Kavram ve kelimeler, düşünce ve eylemlerin, özden söze yolculuğunda, vazgeçilmez önem taşırlar. Bilinen kelime ve kavramların hacmiyle, düşünce ve eylem gücü arasında doğru orantılı bir bağ vardır.

*

Çok dil bilen, kelime ve kavram dünyaları zengin olanların, düşünce ve eylem dünyaları zengin olur. Dünyanın her yerinde, büyük bir bilgelik birikimine sahip olanlar, arkalarında insanlık tarihini dönüştüren eserler bırakırlar.

*

Osmanlı'nın son, Cumhuriyet'in ilk yıllarının bilge insanları, Mesnevi ve Mukaddime yazıldığı dilde okudukları gibi, Shakespeare ve Rimbaud'yu da ana dillerinde okuyorlardı.Küre dünya bilgi ve bilgeliğin vatanının olmadığı kare dünyadır.

*

Anadolu insanı Arapça düşünmesini, İngilizce yazmasını, Türkçe konuşmasını öğrenmek zorundadır. En azından üç dilde, düşünmesini, yazmasını, konuşmasını bilmeyenler, dünyanın bilgi ve bilgelik birikimine katkıda bulunamazlar.

*

Büyük bilge denizci, Barbaros Hayrettin, en az yedi dil bilen, düşünce ve eylem dünyası oldukça zengin Osmanlı üst düzey devlet yöneticisidir. Geçmişten geleceğe bakan bir bilgelikle, 'paylaşılmaz' denilen iktidar ve yönetim gücünü paylaşmıştır.

*

Barbaros Kuzey Afrika'yı Anadolu ile bütünleştirmiştir. Cezayir sultanlığından feragat ederek “Denizlerin sultanı” olmuştur. Akdeniz'i bir Türk gölüne dönüştürmüştür. Barbaros Anadolu'yu Amerika'ya taşımayı ,Hindistan'ı fethetmeyi, Çin'e el atmayı düşünmüştür.

*

Bilgiden bilgeliğe, düşünceden eyleme yolculukta, öz kadar olmasa da, sözün de yeri vardır. Söz özün habercisidir. Özü olmayan sözün gücü, sözü olmayan özün etkisi olmaz. Öz söze, söz öze kavram ve kelimelerle dönüşür.

*

Bilginin bilgeliğe düşüncesinin eyleme dönüşmesinde, söz değişir, öz değişmez. Her kuşağın bilgelerinin sorumluluklarının başında, özü tekrar tekrar yorumlamak gelir.

*

Bilgi yığınları arasında bilgelik yitirildi Bilgi peşinde koşanlar, bilgelik arayanların açık ara önlerine geçtiler ve bütün yol başlarını tuttular.

*

Seküler dünyada bilgiyi bilgeliğe dönüştürme susuzluğu çekilmiyor.

*

Bilgelik kerametle değil,feragatle yeni açılımlar kazanır.

*

Bilgiyi bilgeliğe dönüştürmeyen dünya çoraklaşır.

*

Dünya bilgelikle savaşlardan arınır.

*

Bilgi artarsa bilgelik azalır.

*

Savaşları bilgeler önler.

14 Eylül 2018, 11:16

DÜNYADA GÖÇMEN KUŞLAR GİBİ YARDIMLAŞMASINI BİLMEK

==================================================== Ekonomik, siyasal ve kültürel boyutlarıyla,toplumlar bir kervana benzerler. Her alanda hayatın canlılığını koruyabilmesi, kervanın hareket halinde olmasına bağlıdır. Zamanın ritmini yakalayan toplumlar, ürün, hizmet ve bilgi üretiminde, ilk sıralarda yer alırlar.üstünlük sağlamasını bilen toplumlardır. Üretmesini bilmeyen toplumlar, üretim güçleriyle birlikte, hareket yeteneklerini de yitirirler. Üretimin olmadığı toplumlarda hayatın hiçbir alanında canlılık ve zenginlik olmaz.

*

Göçmen kuşlar da, insanlar gibi, bir coğrafyadan bir coğrafyaya, bir iklimden bir iklime, sürekli hareket halindedirler. Kuşların hareket yetenekleri ülkeleri aşarken, birlikte uçmalarından kaynaklanır. Kuşlar V şeklinde uçarlarken yardımlaşmaları ve dayanışmaları doruk noktasına ulaşır. Onların uçarken oluşturdukları V harfi, uçuş hızlarıyla birlikte, uçuşa dayanma güçlerini de büyük ölçüde arttırır. Onlar karşılaştıkları sorunları birlikte çözmesini bilirler.

*

Kuşların uçma yöntemlerine ilişkin yapılan araştırmalar, bir V harfi oluşturarak uçarken, hızlarını ve dirençlerini artırdıklarını ortaya koymuştur. Önde uçan her kuşun kanatlarını çırpmasıyla oluşan hava akımı, arkasından gelen kuşların, yalnızca uçuşlarını kolaylaştırmakla kalmaz, aynı zamanda hızlarına da hız katar. Onların gücü, birlikte uçmaları, uçuşta gerçekleştirdikleri, kusursuz düzenden kaynaklanır. Onlar uçuşlarında “Birlikten güç doğar” kuralını uygularlar.

*

Bir kuş birlikten ayrılarak, tek başına uçmaya kalkarsa, uçuş hızıyla birlikte, gücünü de uzun süre koruyamaz. Tek başına uçan kuş, birlikte uçan kuşlara göre daha az yol alır. Birlikten ayrılan kuş, hiçbir zaman istediği yere ulaşamaz. Birliğin gücünden yararlanmak için, birlikten ayrılmamak gerekir. Bunun için Anadolu’da “Sürüden ayrılan koyunu kurt kapar” denilir. Ekonomik, siyasal ve kültürel hayatta, birlikte çalışmasını bilenler, hiçbir alanda üstünlüklerini yitirmezler.

*

Kuşların V harfi şeklinde uçabilmeleri için, içlerinden birinin uçuşa öncülük etmesi gerekir. Birliğe öncülük yapmak, daha çok yorulma yanında, daha çok da risk alma demektir. Birliğin başarısı ve geleceği, yeri ve zamanı gelince, öncülüğün getirdiği güçün paylaşılmasına bağlıdır. Bu yüzden, uçuşa öncülük eden kuş, yorulunca birliğin en arkasına geçerek, görevini hemen arkasındaki kuşa bırakır. Onlar paylaşılmayan öncülüğün, uzun ömürlü olmayacağını belirler.

*

Hayatın bütün alanlarında başarılı olmak için, hem zorlukların hem de kolaylıkların paylaşılması gerekir. Bir zorluğun peşinden bir kolaylık gelir. Zorluklara katlanmasını bilmeyenler, kolaylıklardan yararlanmasını bilemezler. Bu yüzden ister ekonomik ister siyasal, isterse de kültürel olsun, her birliğin gücü ve ömrü, külfetleriyle birlikte nimetlerinin de, adil olarak paylaşılmasına bağlıdır.Bir alanda oluşturulan birliğin ömrünü, paylaşmada gösterilen başarı belirler.

*

Göçmen kuşların örnek başarıları, birlikte uçmada gösterdikleri yardımlaşmadan kaynaklanır.

*

Kuşların uçuşlarında olduğu gibi, hareketten birlik, birlikten de güç doğar.

*

Birliklerde karlar kadar, zararların paylaşılması büyük önem taşır.

*

Yolda olanlar kavgayla, zaman ve güç kaybetmezler.

*

Paylaşılmayan güç hiçbir zaman kalıcı olmaz.

15 Eylül 2018, 11:43

DÜNYA BARIŞI İÇİN EKONOMİZMİ EKOLOJİZME DÖNÜŞTÜRMEK

====================================================== Ekonomizm yüzyılında dünyanın, geleceğini küresel tüketiciler belirleyecektir. Onlar özel araçlar yerine, toplu taşıma araçlarını tercih ederek, küresel ısınmayı önleyeceklerdir. Hayatın her alanında son sözü tüketiciler söylerler. Bütün dünyanın tüketicileri, içindekilerden daha pahalı olan, metal kağıt ve plastik kutularla satılan ürünlerden uzak durarak, Ekonomizmin can damarlarını keseceklerdir.

*

Dünyanın her ülkesinde tüketiciler, hiç ölmeyecek gibi tüketmek yerine, hemen ölecek gibi tüketirlerse, dünyada dolu dizgin giden tüketim yarışının hızını hiçbir kuruluş artıramaz. Ömürlerinin sonuna yaklaşan insanlar, hayatlarının kalan kısımlarını alışveriş merkezlerinde değil, gönüllü hizmetlerde geçirirler. Onlar her günlerini son günleri gibi, öğrenme ve öğretme alanlarında değerlendirmeyi, herkesten çok daha iyi bilirler.

*

Dünyadaki harcama yarışı, ister Doğu ülkelerinde, isterse de Batı ülkelerinde olsun, bütün toplumlarda Ekonomizmin değirmenine su taşıyan en büyük ve en etkili dinamiktir. Ekonomizmde, Benjamin Franklin’in dediği gibi: “Bir insan ne kadar fazla şeye sahipse, o kadar daha fazla şey ister. Para bir boşluğu doldurmak yerine, yeni bir boşluk doğurur”. Tüketim de para gibi, bir ihtiyacı gidermekten daha çok, yeni bir ihtiyacın kapılarını açar.

*

Ele geçirilen zenginliği büyütmek için Ekonomizm, hiçbir ilke ve hiçbir sınır tanımadan güçlenmeye devam etmektedir. Ekonomizm hayatın yaşanırlığını zorlaştırmakla kalmıyor, bütün insanları, bedelsiz ürünler dağıtan büyük bir alışveriş merkezi gibi gördüğü, tabiatın doğal kaynaklarını yağmalamaya davet etmektedir. Yalnızca tüketim, yalnızca kazanç diyen, Ekonomizmin elinde, insanlarla tabiat arasındaki eşsiz dostluk, acımasız düşmanlığa dönüşmüştür.

*

Dünyanın her yanında ülkeler, sınırlardan daha çok doğal kaynaklar için savaşıyorlar. Ekonomizmin körüklemesiyle dünyada, doğal kaynakların yağmalanması, akıl almaz boyutlar kazanmıştır. Doğal kaynaklardan sağlanan kazançların, estirdiği büyük gösteriş fırtınası içinde, kimsenin gözü kimseyi görmüyor. Ekonomizm içinde daha çok kazanma yarışı, daha az kazananların sayılarını azaltarak, kaynakların sınırlı ellerde toplanmasına yol açıyor.

*

Soğuk Savaş sonrasında, tüketimde eşitlik peşinde koşan Komünizmin ve tüketimde özgürlük peşinde koşan Kapitalizm ölmüştür.

*

Birlikte ölen Komünizmin ve Kapitalizmin küllerinden Ekonomizm doğmuştur.

*

Ekonomizm yüzyılında, her ülke büyüklüğüne göre bir alışveriş merkezine dönüşmüştür.

*

Büyük küçük bütün ülkelerin katkılarıyla, Ekonomizm yeni açılımlar kazanmaktadır.

*

Bütün dünya el ele vererek, Ekonomizmi Ekolojizme dönüştürmelidir.

16 Eylül 2018, 10:06

TABİATIN DOĞAL YAPISINDA HER ETKİYE BİR TEPKİ VARDIR

======================================================= Ekolojin canlıların birbirleriyle ve çevreleriyle olan ilişkilerini araştıran, başta Biyoloji olmak üzere, Anatomi, Fizyoloji, Psikoloji ve Ekonomiden yararlanan, çok boyutlu bir bilim dalıdır. Ekoloji tabiattaki canlıların birbirleriyle, iletişim ve etkileşim içinde, yaşamalarını inceler, dünyada Yirminci yüzyılın ilk yarısında yapılan çalışmalarla, geliştirilen bilimlerin başında yer almaktadır.

*

Ekoloji tabiattaki canlılar arasındaki ilişkileri incelerken, hayatı her alanıyla birlikte, bütüncül bir yaklaşımla ele alır. Sosyoloji insanın insanlarla, Ekoloji de canlılarla birlikte yaşamasındaki, uyum ve düzenin, kurallarını ve temellerini araştırır. Dünyanın yaşanır kılınmasında, Sosyoloji ve Ekoloji hayatın, birbirini tamamlayan iki ayrı yüzüdür. İnsanın sosyal çevresiyle, uyum içinde olması için, doğal çevresiyle uyumlu olması büyük önem taşır.

*

Tabiat denizleriyle, dağlarıyla, ovalarıyla, bitkileriyle, hayvanlarıyla ve insanlarıyla, eşsiz bir düzen, kusursuz bir uyum ve bozulmaz bir denge içinde olan bir bütündür. Tabiattaki varlıklar birbirleriyle ilişkilerinde ve etkileşimlerinde, büyük bir ekosistem oluştururlar. Ekosistemin merkezinde inançlarıyla, değerleriyle ve kültürleriyle bütün insanlar vardır. İnsanlar dünyanın sınırlı olduğunu unuturlarsa, tabiattaki bütünlüğü yok ederler.

*

Tabiatta olduğu gibi, ekonomide de üreticileriyle ve tüketicileriyle, yönetenleriyle ve yönetilenleriyle, yerel ve küresel boyutlarda oluşan büyük bir ekosistemdir. Bütünlük içinde arabaların çevresinde, petrol kuyuları, rafineriler, araçları üretenler, lastiklerden camlara kadar, binlerce ara ürün sağlayan sanayiler, dünyanın dört bir yanına dağılmış petrol istasyonları, tamir ve bakım servislerinden oluşan, alt ekosistem çok kırılgandır.

*

Tabittaki her etkiye karşılık, eşit güçte olması, bir doğal fizik yasasıdır.İnsanlar tabiatın doğal kaynaklara ne kadar etkilerlerse, tabiat insanlara o kadar tepki gösterir.Tabiatta her etkiye karşılık, eşit şiddette bir tepki vardır. İnsanlar tabiattan ihtiyaçlarından daha fazlasını alırlarsa, farkında olmadan tabiattaki, eşsiz uyum ve düzeni bozarlar. Ekolojik bilince ulaşan toplumlar, insanların sınırsız isteklerini karşılamak için, tabiattaki uyum ve düzeni dinamitlemeye kalkışmazlar.

*

Tabiatın sınırlı yeraltı ve yerüstü kaynaklarını, doyma bilmez bir açgözlülükle, sorumsuzca tüketenler, dünyanın ekolojik dengesini bozmakla kalmazlar, hayatın en büyük kaynağını da kuruturlar.

*

Canlı cansız bütün varlıklarıyla, tabiatın bitmez tükenmez bir doğal kaynak olarak görülmesi, dünya ekonomisinin oluşturduğu ekosistemi tehdit etmektedir.

*

Ekosistemi oluşturan halkalardan birinde ortaya çıkan aksama, bütün sistemi çökertecektir.

*

Tabiatın doğal yapısında her etki bir tepkiyle karşılaşır.

*

İhtiyacından fazlasını tüketenler bedelini öderler.

17 Eylül 2018, 11:28

AMERİKALILAR YİRMİ BİRİNCİ YÜZYILIN ÖLÜM SAÇAN MOĞOLLARIDIR

============================================================ Soğuk Savaş sonrası Avrupa ve Asya'nın ekonomik, siyasal ve kültürel hayatının yenilenmesinde Türkiye, Osmanlı öncesinde olduğu gibi, sürükleyici ve toparlayıcı bir işlev yüklenecektir. Tarih içinde Anadolu kadar Avrupa ve Asya'nın karşılaştığı, savaştığı ve hesaplaştığı başka bir coğrafya yoktur. Roma ile İslam'ın bu topraklardaki hesaplaşması yüzyıllarca sürmüştür. Roma İslam'ı Anadolu'dan silmek isterken, kendisi Asya'dan bütünüyle silinip gitmiştir.

*

Sezai Karakoç'un "Mevlana" isimli kitabında: Anadolu toprağına durmadan tohum saçıldı. Bundandır ki, açılan binbir çiçek ve gül, Horasan derildi. Maveraünnehir derildi. Ahmet Yesevi'den ses geldi Anadolu'ya"demektedir. Anadolu Yunus, Mevlana, Hacı Bayram ve Emir Sultan'ların vatanı olmuştur. Onlar için vatan ezanın okunduğu yerdir. Onun için,gönül mimarları namaz kılınmayan yerde ezan okumayı en büyük cihad bilmişlerdir.

*

Bütün Horasan erenleri Mevlana gibi bugünkü Afganistan'dan İran'a, oradan Irak ve Suriye'ye giderek, aradıklarını, Anadolu'da bulmuşlardır. O günün Avrupa ve Asya eksenindeki, en önemli cihad beldesi, Anadolu olmuştur. Anadolu'da kök salan İslam, kısa zamanda Avrupa'ya sıçramıştır. Asya'nın içlerinden kalkıp, Anadolu'ya yerleşen Horasan erenleri, Osmanlılarla Avrupa'nın içlerine kadar uzanmıştır ve Avrupa'da kalıcı olmuştur.

*

Haçlılarla birlikte Moğollara karşı Anadolu, Horasan erenleriyle silahsız bir savaşa hazırlanmıştır. Silahlı savaşın bittiği yerde, silahsız savaş başlamıştır. Ordular gücünü yitirmiş, orduların yerine erenler, gönül erleri, kültür ve sanat ustaları geçmiştir. Moğollar geldiğinde bütün şehirleri yakıp, yıkmışlardır. Ancak Anadolu'nun gönül kalelerini kimsenin teslim alması mümkün değildir. Toplum onlarda kendini yenilenmiştir. Yeni kültürel silahlarla, yeni bir savaşa girişmiştir.

*

Haçlı ve Moğollar Anadolu'yu değil, Anadolu Haçlı ve Moğolları dönüştürmüştür. Selçukluların yıkılışı, Haçlıların geri çekilişi ve Moğolların dönüşümü ardından, Osmanlı Devletinin kuruluşu ve yükselişi gelmiştir. Bu süreçte başta Mevlana olmak üzere gönül erenlerinin vazgeçilmez bir yer ve önemi vardır. Türkiye'yle birlikte İslam dünyası, Osmanlının kuruluşunda olduğu gibi, yenilenerek, Avrupa ve Asya'yı değiştirmelidir. Günümüzün 'Moğollar'ı Amerikalı ve Avrupalı Neoconlardır. Moğollar Bağdat ve Konya'da nasıl değiştilerse Neoconlar da Ortadoğu'da öyle değişeceklerdir.

*

Amerika "11 Eylül"den sonra büyük bir korkuya kapılmıştır. Amerika'nın kendisinden daha güçlü, kendisinden daha büyük düşmanı yoktur. Amerika, Avrupa gibi, bir Komünizm, bir Faşizm doğurmaktan korkmuştur. Komünizm ve Faşizm'i yenmeden Avrupa'ya yardım etmiştir. Amerika olmasaydı, Avrupa Komünist ve Faşist yönetimler altında olacaktı. Amerika Avrupa'ya bakarken kendi doğurduğu Faşizm'in eline düşmütür. Amerika "11 Eylül" sonrasında başka bir Faşizm doğurmuştur. O da "Neocon Faşizmi"dir.

*

Amerika terörü yenmek için Afganistan ve Irak'ı işgal etmiştir. Ancak zorla güzellik olmaz. Amerika İslam dünyasına Demokrasi ihraç etmek isterken, Avrupa'dan Faşizm ithal etmiştir. Faşizm'le Demokrasi değil, başka bir ırka dayanan başka bir ırkın 'Faşizm'i gelir. Demokrasi şiddet değil, dayanışma, yardımlaşma ve uzlaşma yönetimidir. Avrupa'nın 'Faşizm'i Avrupa'yı çökermiştir. İki dünya savaşında Avrupa'da taş üstünde taş kalmamıştır. Amerika'nın 'Faşizm'i ise, kendisini çökertecektir.

*

Avrupa'yı dayatmacı yönetimlerden Amerika kurtarmıştır. Amerika'yı Amerika'dan ise, Mesnevi'yle yoğrulan ve sevgiyle silahlanan barışseverler kurtaracaktır.

*

Mevlana Anadolu'da Moğol fırtınasını bahar rüzgarına çevirmiştir. Şimdi de Bağdat'taki Amerikan Faşizmi'ni "İslam Demokrasisi"ne çevirecektir.

*

Bağdat geçmişte Avrupa Rönesansı'na kaynak olmuştur. Şimdi de Amerika Rönesansı'na kaynak olacaktır.

*

Amerika ve Avrupa'da, dünyayı savaşa sürükleyen Neoconların güneşi batmıştır.

*

Bütün dünyada barışın güneş Batı'dan değil,Doğu'dan doğacaktır.

*

"Özgürlük,Eşitlik,Kardeşlik"artık Paris'ten gelmeyecektir.

*

Kudüs'ün barış çağrısı kesinlikle karşılıksız kalmaz.

*

"Işık Doğu'dan gelir."Dünyayı Mekke aydınlatır

18 Eylül 2018, 10:35

HACI BAYRAM'LAR ANKARA'NIN ÜRETEN ELLERİDİR

============================================= Tarihin değişik dönemlerinde mabetleri, meydanları, çarşıları, okulları ve hastaneleriyle şehirlerin oluşması, dünyada sürekli araştırılan konuların başında gelir. Şehirleşmenin hız ve yoğunluk kazanmasına paralel olarak, büyüyen ürün ve hizmet tüketiminin doğurduğu, ekonomik ve kültürel sorunlar, toplumun bütün kesimlerini etkiler. Şehirler bir yandan ekonomik, gelişmenin sürükleyicisi olurken, bir yandan çevresel sorunların kaynağı olurlar.

*

Dünya düşünce tarihinin zirvelerinden Farabi, erdemli şehirleri sağlıklı bir bedene benzetir. Sağlıklı bir bedende bütün organlar, birbirleriyle büyük bir uyum ve düzen içinde, hem yardımlaşır, hem de dayanışırlar. Şehirlerin de canlılıklarını korumaları için, şehirde yaşayanların, birbirleriyle olduğu kadar, yerel ve merkezi yönetimlerle, dayanışma ve yardımlaşma içinde olmaları gerekir. İnsanlar arasındaki iş bölümüyle, şehirlerin ekonomik ve kültürel üretimleri zenginleşir.

*

Anadolu’nun düşünce ve eylem dünyasını, Ankara ve çevresinin merkezine yerleşen, büyük gönül zirvesi Hacı Bayram zenginleştirmiştir. Hacı Bayram’sız Ankara, Ankara'sız Anadolu düşünülmez. O Ankara’da Solfasol’da doğmuştur. Topraktan uzak olan, hayattan da uzak olur diyen, Hacı Bayram’ın yoğurduğu gönüllerin elinde, Anadolu’nun kültürel ve ekonomik temelleri atılmıştır. O kökleri yerde dalları gökte olan, Anadolu çınarının beslendiği, ana kaynaklarından biridir.

*

Hacı Bayram’ın Ulus’ta Ogustüs tapınağının yanına yapılan, Osmanlı ile yaşıt cami ve türbesi, bugün yapılmış gibi, yeni ve canlıdır. O Anadolu’nun dayandığı temellerin, sağlamlığından hiç şüphe duymaz. Anadolu’da Roma’nın dönemi Malazgirt’te Alparslan ile kapanmıştır. Gönül dünyasının mimarlarının öncülüğünde, Anadolu “Taş ve toprak arasında” bütün kurum ve kuruluşlarıyla, köy köy, kaza kaza ve şehir şehir yeni baştan inşa edilmiştir.

*

Anadolu şehirlerinin kültürel dokusu ve ekonomik yapısının oluşmasında, cami ve çarşıların büyük sorumlulukları vardır. Şehirlerde camiler kültürün, çarşılar da ekonominin elle tutulur, gözle görülür, en somut yansımalarıdır. Camileri cıvıl cıvıl olmayan toplumların kültürleri, çarşıları cıvıl cıvıl olmayan toplumların ekonomileri, yeni zenginlikler kazanamaz. Cami ve çarşı arasında uyum ve düzen olmadan, şehirler toplumları dönüştürücü işlevlerini yerine getiremezler.

*

Şehirler kültürlerin, mabetler şehirlerin çekim ve yoğunlaşma merkezleridir. Kültürler şehirlere, mabetler çevrelerindeki yapılara kimlik kazandırırlar. Dünyada mabetsiz şehir, şehirsiz kültür yoktur. Dünyadaki şehirleri Amerika şehirlerinin yolunu izleyerek, gökdelen ormanlarına çevirmek, yeni piramitlerle donatmak şehircilik değildir. Şehirler medeniyetlerle yaşıttır, her medeniyetin kendi değerlerini yansıtan şehirleri vardır. Şehirler anıtlaşmış yapılarıyla bilinirler.

*

Şehirler insanların gündüz gördükleri rüyalarıdır.

*

Mabetler ağaçlardan büyük yapılmaz.

*

Ağaçlar güzelliğin simgesidir.

19 Eylül 2018, 10:25

ŞEHİRLER ALDIKLARINDAN FAZLASINI VERİRLER

============================================= Anadolu insanının kültürü, dergah kültürüyle yeni açılımlar kazanmıştır. Dergah kültüründe zenginliğe sevinilmez, yoksulluğa üzülünmez. Türkler için mutluluk kaynağı, tüketmek değil üretmektir. Onlar ömürlerini almaktan daha çok vermeye adamışlardır. Anadolu’da insanların toplumdan aldıklarından önce, topluma verdiklerine bakılır. Türklerin kültüründe, verenlere fazlasıyla verilir. Verenlerin alanlardan çok olduğu toplumlarda, hiç kimse yoksulluk çekmez.

*

Anadolu insanı, veren el olmak için, tüketimden daha çok üretime önem vermiştir. Dünyanın her şehirinde veren el olmak için, gelen günün geçen günden, daha yaşanır, daha iyi, daha güzel olması, büyük önem taşır. Üreten el olmasını bilmeyenler, veren el olamadıkları gibi, toplumlarını geleceğe taşıyamazlar. Dünyanın hiçbir yerinde, alan eller saygı görmezler. Bunun için bütün Anadolu şehirlerinde, insanların, toprakların, doğal kaynakların, boş kalması hoş karşılanmaz.

*

Türkiye’de üretimde yarışan şehirlerin başında Bursa gelir. Bursa’nın üreten el olmasını bilen, yeni akıncıları ürettikleri ürün ve hizmetlerle birlikte, Anadolu insanının küresel değerlerini, bütün dünyaya taşımaya büyük özen göstermektedirler. Anadolu’nun yeni uç beyleri, tarım toplumunu sanayi toplumuna dönüştürerek, Türkiye’nin bayrağının dünyanın her şehrinde dalgalandıracak, ürünler, hizmetler ve bilgiler üretmek için, bütün dünyayla kıran kırana yarışmaktadırlar.

*

Anadolu’yu dönüştüren el olmada, sınır tanımayan Anadolu’nun yeni uç beyleri, Emir Sultan’ın Bursa’yı aydınlatan kandillerini, Brüksel, Washington, Moskova, Pekin ve Tokyo’ya taşıyorlar. Onlar üretmeden tüketenlerin, yol açtıkları yoksulluğun üstesinden, vermekle zenginleşen katılımcı ve paylaşımcı ekonomiyle gelmenin öncüleridir. Onların düşünce ve eylem dünyaları, paylaşıldıkça büyüyen, büyüdükçe yeni boyutlar kazanan, dergah kültüründen beslenmektedir.

*

Anadolu insanının öncülük yaparak, geliştirdiği kurum ve kuruluşlar, kazanmaktan önce kazandırmaya bakarlar. Anadolu’da ürün, hizmet ve bilgi üretimi, veren el olmanın en önemli olduğu kadar, en etkili de yoludur. Bu yüzden Anadolu’da alın teri, göz nuru ve el emeğine dayanan üretim sürekli özendirilmiştir. Tarihin her döneminde toplumları çökertenler, üretmeden tüketenler olmuştur. Her yerde vermeden alanlar, toplumları krizden krize sürükleyicileri olurlar.

*

Bütün ülkelerde yoksulluğu ortadan kaldırmanın yolu, savurganlığı önlemekten geçer. Savurganlığın yaygınlaştığı toplumlarda, bir taraftan insanların tasarruf alışkanlıkları yok olurken, bir taraftan da kaynakların üretime kayması önlenir. Üretim gücünü yitiren toplumların, hiçbir alanda veren el olmaları mümkün değildir. Hayatın her alanında, üretim güneş gibi, bütün boyutlarıyla ekonominin olduğu kadar, kültürün de katma değer kaynağıdır.

*

Ekonomide ne tüketmesini, nasıl tüketmesini bilmek, ne üretmesini, nasıl üretmesini bilmektir.

*

Bir toplumda ne tüketilirse o üretilir. Güzel tüketmesini bilenler, güzel üretmesini bilirler.

*

Güzel ürünleri, güzel hizmetleri üretenlerin, tüketimleri ve tüketicileri güzel olurlar.

19 Eylül 2018, 11:50

AYŞE EFE ile "İKİ DÜNYANIN HESAPLAŞMASI"

kitabımızla ilgili ayrıntılı sohbet tadında bir konuşma ================================================= "Sınırların önemini yitirdiği düzleşen dünyada medeniyetler değil edebiyatlar savaşıyor" diyen, Maltepe Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Nazif Gürdoğan ile "İKİ DÜNYANIN HESAPLALMASI" üstüne konuştuk.

*

Mavera Dergisini'nin "Yedi Güzel Adam" ından biri olan Gürdoğan, edebiyatı medeniyetle, medeniyeti edebiyatla bütünleştiren yazarlarımızın önde gelenlerindendir. Mavera, nerede bir yazarının adı geçerse, yedi yazarı birden akla gelen dergidir.

*

Edebiyatın öncüleri Anadolu insanının düşünce ve eylem dünyasında yeni bir çığır açtılar, geleceğe geçmişten bakarak, bugünü değerlendirdiler. Onlar edebiyatı medeniyet için bildiler.

*

Necip Fazıl'sız, Sezai Karakoç'suz ve Nuri Pakdil'siz bir Türk edebiyat ve medeniyet tarihi düşünülemez. SORU ===== İki Dünya'nın Hesaplaşması'nda Necip Fazıl'dan Sezai Karakoç'a, Nuri Pakdil'den Erdem Beyazıt'a kadar Türk Edebiyatı'nın önde gelen isimleriyle ilgili yazılarınız var. Niçin edebiyat önemli, edebiyat ile medeniyet arasında nasıl bir bağ var? CEVAP ====== Edebiyatsız medeniyet, medeniyetsiz edebiyat olmaz. Edebiyatlar medeniyetlerin ruhlarıdır. Nasıl ruhsuz beden olmazsa, edebiyatsız medeniyet olmaz. Anadolu insanın edebiyatının kilometre taşları aynı zamanda medeniyetinin kilometre taşlarıdır. Biz Erdem Beyazıt ile birlikte "Edebiyatın ve Medeniyetin Kilometre taşları" diye bir televizyon programı düşünmüştük. Edebiyat ve medeniyetin kutup yıldızlarını tek tek ele alıp tartışacaktık. Ancak Erdem Beyazıt'ın ömrü o programı yapmaya izin vermedi.

*

Anadolu insanının düşünce ve eylem dünyasında hem edebiyat hem medeniyet iman için bilinir. Yunus'suz, Mevlanasız, Mehmet Akif'siz, Yahya Kemal'siz, Nuri Pakdil'siz, Rasim Özdöneren'siz, Cahit Zarifoğlu'suz, Akif İnan'sız bir Türk ve İslam dünyası düşünülemez. Onlar edebiyata olduğu kadar medeniyete de yeni boyutlar kazandırmışlardır. Kitapta söz konusu edebiyatçılardan yola çıkılarak, iki medeniyetin, iki dünyanın hesaplaşması, değişik boyutlarıyla ele alındı. Çünkü Türkiye'de hiç kimse "biz batılı olduk" diye bu hesaplaşmadan kaçamaz. İslam medeniyeti önünde ya da sonunda Batı medeniyetiyle hesaplaşacaktır ve ilk hesaplaşma edebiyatlar arasında olacaktır. SORU ===== Globalleşmeye karşı glokalleşmeyi öneriyorsunuz. İki kavramı biraz açmak gerekirse neler söylemek istersiniz? CEVAP ====== Globalleşme en genel anlamıyla dünyanın düzleşmesi, sınırların ortadan kalkması olarak tanımlanabilir. Dünya'nın çatısı ortadan kalkınca, seküler batı medeniyetinin tüketime dönük değerleri bütün dünyayı işgal etti. İngilizce dünyanın dili haline geldi. Dünyanın içeceği kola, yiyeceği hamburger, giyeceği kot oldu.

*

Batı medeniyetinin tüketim kalıpları, seküler medeniyetin kutsal kentler Atina ve Roma'dan Paris, Londra, Berlin ve Washington aracılığıyla bütün dünyaya ihraç edildi. Dünya'nın en büyük küreselleştirici gücü Amerika, dünyayı yalnızca ordularıyla değil, Hollywood filmleri ve eğlence parklarıyla da işgal etti.

*

Batı dünyasının globalleşme stratejilerine karşı Doğu dünyası glokalleşme stratejileri geliştirmektedir. Bir dünya, bir küre var ancak birden fazla küreselleşme, birden fazla globalleşme var. Eskiden dünya denilince akla yalnızca Batı dünyası geliyordu. Şimdi dünya denilince akla İslam dünyası geliyor, Çin geliyor, Hindistan geliyor.

*

Yirminci yüzyılda dünyanın batılaşması tartışıldı. Yirmibirinci yüzyılda dünyanın doğulaşması tartışılacak. Tek odaklı dünya, çok odaklı dünyaya dönüştü. Dünya'nın odak noktasında Batı medeniyetinin yanında İslam, Çin ve Hint medeniyetleri vardır.

*

Glokalleşme, bir medeniyeti kendi kalarak, diğer medeniyetleri aşma stratejisidir. Glokalleşmeyi en güzel biçimde Mevlana'nın pergel metaforu anlatır. Mevlana Anadolu insanını bir pergele benzetir. Pergel sabit ayağı kendi medeniyetinde, değişken ayağı da diğer medeniyetleri dolaşır.

*

Glokalleşme, Türkiye'nin kendi medeniyetine, kendi edebiyatına yaslanarak, diğer medeniyetlerle, diğer edebiyatlarla yarışması, diğer medeniyetleri, diğer edebiyatları aşmaya çalışmasıdır.

*

Türkiye'nin edebiyat ve medeniyet değerlerine dayanarak, korku ve düşman üretmeyi bir kenara bırakıp, ümit ve güven üretmesini öğrenmesi gerekir.

*

Anadolu insanının edebiyatı karamsarlık edebiyatı, medeniyeti ümitsizlik medeniyeti değildir, o her gün yeniden doğar. SORU ===== Düzleşen dünyanın fatihleri edebiyatçılar mı ? Medeniyetlerin savaşında edebiyatçılara düşen görevler nelerdir ? CEVAP ====== Medeniyetlerin savaşında, devletlerin en güçlü, en etkili silahları edebiyatlardır. Edebiyatın ustaları, bütün dünyayı pasaportsuz dolaşırlar. İster Doğu'nun ister Batı'nın edebiyat ustaları olsun, dünyanın hiçbir ülkesinde onlara vize sorulmaz.

*

Yunus'a Shakspeare'e , Goethe'ye dünyanın hiçbir ülkesinde kimlik sorulmaz, onlar bütün kapılardan geçerler, onların kimlikleri eserleridir. Medeniyetlerin savaşı, devletlerin savaşı gibi cephelerde yapılan bir savaş değildir. Medeniyetlerin savaşı edebiyat eserleriyle yapılan bir savaştır.

*

Edebiyat mükemmelliği aramaktır. Mükemmelliği arayanlar, mükemmellik yolunda ilerleyenler, mükemmelliğin kaynağı olurlar. Bütün dünyada " herkes mükemmeldir, sen mükemmelsen. Mükemmellik bulunmaz sen mükemmel değilsen." diyenlerin güneşi doğmaktadır.

*

Dünya barışına giden yolu mükemmellik savaşçıları olan edebiyatçılar açacaktır. Çünkü mükemmel olan güzeldir, güzel olan mükemmeldir.

*

Viyana'ya mesnevi okuyarak giden Anadolu insanı, Washington'a Yunus okuyarak gidecektir.

*

İki Dünya'nın Hesaplaşması'nda Türkiye'de o edebiyatçıların öncülerinin düşünce ve eylem dünyaları ele alınmıştır.

*

Düzleşen kare dünyada izlenmesi gereken stratejiler tartışılmıştır.

*

Edebiyatsız medeniye güçsüz, medeniyetsiz edebiyat etkisiz olur.

*

Düzleşen kare dünya yeni söz söyleyenlerin dünyasıdır.

21 Eylül 2018, 11:02

MANİSA'DA YERLİ MALI DEĞİL DÜNYA MALI ÜRETMEK

============================================= Siyasal sınırların önemini yitirdiği dünyada, üretim güçsüzlüğünün giderilmesi, bütün şehirlerin ana sorunudur. Devletlerin siyasal güçleri, şehirlerinin üretim güçlerinin büyüklüğünden kaynaklanır. Ürettikleriyle tükettiklerini karşılamayan devletler, açıklarını kapatmak için, hem içeriye, hem de dışarıya borçlanmak zorunda kalırlar. Borçlarını borçla ödeyen devletlerde, hiçbir güç toplumsal patlamaların önüne geçemez.

*

Egenin üretim merkezi Manisa, Anadolu’nun kültür ve eğitim şehiri olmuştur. Devletler dünyada şehirleriyle, siyasal ağırlık kazanırlar. “Saruhan Tahtı” denilen Manisa, başta Fatih ve Kanuni olmak üzere, Osmanlı Sultanlarının ilk yönetim tecrübelerini kazandıkları valilik şehiridir. Manisa’da Fatih altı, Kanuni de yedi yıl valilik yapmıştır. Onlar Spil dağının eteklerindeki Manisa’da, kazandıkları iç derinlikle, biri Anadolu insanını İstanbul’a, biri de Viyana’ya taşımıştır.

*

Şehirlerin üretim güçlerinin kaynağında, tarım toplumlarında toprak, sanayi toplumlarında sermaye, bilgi toplumlarında bilgisayar vardır. Bilgi toplumlarında üretimi artırmanın, sürükleyici gücü olan bilgisayarlar, hayatın her alanındaki üretim gücüne, geçmiş dönemlerde benzeri görülmedik, bir hız ve yoğunluk kazandırmışlardır. Yazılım ve donanımlarıyla, bilgisayar dünyasındaki gelişmeler, dünya ekonomisinin yapısında köklü dönüşümlere yol açmıştır.

*

Dünyada bilgisayar teknolojisinin doğum yeri, bilimsel ve teknolojik bilgi üretmede, ilk sıralarda yer alan üniversiteleriyle Amerika’dır. Dünyanın önde gelen bilgisayar yazılım ve donanım şirketleri, üniversitelerle işletmelerin el ele vermesiyle, Amerika’da ortaya çıkmıştır. Onlar kısa zamanda, akıllı telefonlardan akıllı evlere kadar, pek çok yeni teknolojik ürünün öncülüğünü yapmışlardır. Dünyada pek çok ülke, bilgisayar teknolojisinden yararlanmak için, Amerikan şirketleriyle ortaklık yapmaktadır.

*

Üniversitelerdeki bilimsel araştırmaların sonucu ortaya çıkan yenilikler, bilgisayarların olduğu kadar, yeni üretim ve yeni yönetim kuramlarındaki, gelişmelerin de ana kaynağıdırlar. İletişim dünyasındaki gelişmeler, kültür, ekonomi ve politika da köklü değişikliklere yol açmıştır. Artık bilgisayarların girmediği ve değiştirmediği hiçbir alan yoktur. Dünyadaki yeni gelişmelerden yararlanmayan, kurum ve kuruluşların, uzun ömürlü olmaları mümkün değildir.

*

Manisa çevresindeki kuruluşlar, dünyadaki gelişmelere uyum sağlamak için, araştırma merkezlerini Amerika’ya taşımaktadırlar. Onlar dünyanın bilimsel ve teknolojik birikiminden yararlanarak, geliştirdikleri ürünleri, dünya pazarlarına ihraç ederek, Tüketen Türkiye’nin, üreten Türkiye’ye dönüşmesine, katkıda bulunmaktadırlar. Anadolu’nun yenilikçi kuruluşları, yerli malından daha çok dünya malı üretmenin önemini kavrayarak, dünya pazarlarından yer tutmaya büyük özen göstermektedirler.

*

Dünyanın üretim gücü büyük ülkeleri, yerli malı üreten ülkeler değil, dünya malı üreten ülkelerdir.

*

Türkiye üretim gücünü, katma değeri yüksek bilgi ağırlıklı ürünler üreterek büyütecektir.

*

Yeni dünya yerli malı üretenlerden daha çok, dünya malı üretenlerin dünyasıdır.

22 Eylül 2018, 11:55

BİLGİ TOPULUMUNDAN ÖNCE SEVGİ TOPLUMU OLMAK

Bu yazı daha önce 13.11.2016 tarihinde de yayımlanmıştı.

=============================================== İnsanların birbirlerini sevdikleri ve birbirleri tarafından sevildikleri sevgi toplumunda, bütün boyutlarıyla hayat, ömür boyu süren, uzun soluklu bir yarıştır. Kültürel, siyasal ve ekonomik hayatın canlılığı, sevgiyi sevgiyle tartmaktan kaynaklanır. Sevgiden terazi tutulan bir toplumda, sevgi sevgiyle büyütülür. Sevginin sevgiyle, yeni boyutlar kazandığı bir toplumda, sevgi alınır, sevgi satılır.Bilgi toplumundan önce sevgi toplumu olmak gerekir.

*

Sevgi toplumunda hiçbir sevgi, daha derini hayal edilmeyecek kadar büyük değildir. Nefret çağında, sevgide sınır tanımayanlar, sınırsız sevginin kaynağı olurlar. Sevgi toplumunda insanlar, ulaşılmayacak sevgiyi hayal etmezler. Onlar ne hayal ediyorlarsa, hayal ettiklerine ulaşırlar. Çünkü, Albert Einstein’ın vurguladığı gibi: “Hayal gücü, bilgi gücünden daha önemlidir”. Hayal gücü, bilgi toplumlarında daha çok, sevgi toplumlarında zenginleşir.

*

Bilgi toplumları insanları doğal dünyanın, sevgi dolu bağrından alarak, göklere savaş açarcasına uzanan, gökdelenlerin bağrına atmıştır. İnsanlar tabiatın sınırsız zenginliklerinden uzaklaşarak, gökdelenlerin sınırlı dünyalarına kapanmak zorunda kalmışlardır. Dünyanın neresinde olursa olsun, bütün büyük kentlerde, insanlar tabiattan uzaklaştıkça, insanları bir arada tutan sevgiden de uzaklaşmışlar ve birbirlerine yabancılaşmışlardır.

*

Bilgi toplumlarının büyüttüğü, gökdelen ormanına dönüşen kentlerde, insanlar nereye giderlerse gitsinler, karşılarına dış dünyaya bütünüyle kapalı, cam duvarlar çıkmaktadır. İnsanları birbirine yabancılaştıran bilgi toplumlarında, sevginin yerini akıllı telefonlar almıştır. Hayatın hangi alanında çalışırlarsa çalışsınlar, insanların yüzleri artık telefon ekranlarında görülüyor. Ekranlı telefonlar, küçülen aileleri iyice küçültmüşlerdir.

*

Bilgi toplumlarında akıl gözüyle, sevgi toplumlarında gönül gözüyle görülür. İnsanlar ne hayal ederlerse, onu görürler, onunla yaşarlar. Ancak akıl gözüyle, gönül gözüyle görülenler görülmez. Anadolu’nun bilgeleri, “Akıl hesap yaparken, gönül güler” derler. Sevgi toplumun gücü, akıl gözünden önce, gönül gözüyle görülmesinden kaynaklanır. Gönül gözü sevginin gözüdür. Sevgiyle yoğrulan toplumlarda, insanların dış dünyalarından önce iç dünyaları zenginleşir.

*

Bilgi toplumları, insansız üretim peşinde koşarlarken, sevgi toplumları insanla üretim peşinde koşarlar. Bilgi toplumlarında akıl alınır, akıl satılır. Sevgi toplumlarında, gönül alınır gönül verilir.

*

Sevginin gücünü bilenler, hem kendilerini hem çevrelerini değiştirirler. Sevgi toplumunda, insanlar hayatın dış yüzünü gördükleri kadar, iç yüzünü de görürler.

*

Sevgiyle silahlanan sevgi toplumlarında, insanların hem akıl hem gönül gözleri, ufuk ötesini görecek açılımlar kazanır.

*

Gönül dünyalarını zenginleştiremeyenler, akıl dünyalarını, zenginleştiremezler. Hayatın iç zenginliği dış zenginliğinden daha önemlidir.

*

İnsanın iç dünyası dış dünyasına yansır.

23 Eylül 2018, 10:00

İNSANLARI ALIŞVERİŞ BAĞIMLILIĞINDAN KURTARMAK

============================================== Dünyanın dört bir yanını, etkisi altına alan tüketim ekonomisinde, üreticiler tüketicilerin davranışlarını etkilemek için, değişik pazarlama yöntemlerine başvururlar. Tüketiciyi satın almaya ikna etme, yöntemleri arasında indirimli satışlardan, “hemen al, sonra öde” ve “bir öde üç al”diyen, vadeli ödemeler ilk sıralarda yer alırlar. Onları göz yanılmalarına dayanan, aldatıcı uygulamalar izler.

*

Kuruluşlar tesislerinde ürün üretirler, alışveriş merkezlerinde ise, isimlerini satarlar. Onlar satışlarını arttırabilmek için, yanıltıcı tanıtımlardan, ürünlerin değerini abartan sunumlara kadar her yöntemden yararlanırlar. Normal fiyatların mevsimlik satışlarla ucuz gösterilmesi, en çok başvurulan yollardan biridir. Birbirini tamamlayan ve birlikte satılan, iki üründen birinin fiyatı düşük tutulurken birinin fiyatı yüksek tutularak kazançlar düşürülmez. Tüketim ekonomisinin ana vatını olan Amerika’da, gerekli gereksiz durmadan mağaza mağaza dolaşarak, alışveriş peşinde koşmak, bir hastalık olarak kabul edilmektedir.

*

Üreticilerin yanıltıcı pazarlama yöntemleriyle, özendirdiği alışveriş çılgınlığı, sel suyu gibi Amerika'dan bütün dünyaya yayılmıştır. Erich Fromm’un "Olmak ya da Sahip Olmak" kitabında, vurguladığı gibi,insanlar birbirlerinin ne bildiklerine değil, nelere sahip olduklarına bakmaktadırlar.

*

Alışveriş bağımlılığının bir hastalığa dönüştüren, insanları durmadan bir şeyler satın almaya zorlayan, kışkırtıcı ortamlar ve alınması gereken önlemler, bütün dünya üniversitelerinde araştırılmaktadır. Bağımlı önleyici ilaçlar ve tedavi yöntemleri geliştiriliyor.

*

Stanford Üniversitesinde yapılan bir araştırma, alışveriş bağımlılarıyla birlikte, tüketim ortamının özelliklerinin altı ana başlık altında toplandığını ortaya koymaktadır.

*

1. Alışveriş bağımlıları kafalarında sürekli bir şeyler satın alma düşüncesiyle dolaşırlar.

*

2. Hastalar gece gündüz bir şeyler satın almayı düşündükleri için, genellikle ihtiyaçları olmayan şeyleri alırlar.

*

3. Tüketimi arttırmak için, üreticiler gerçek ihtiyaçlardan daha çok, yapay ihtiyaçlar üreterek, tüketicileri sürekli bir şeyler almaya zorlarlar.

*

4. Gereksiz alışveriş, tüketicileri, banka kartlarıyla borçlanmayı özendirir.

*

5. Alışveriş bağımlığı aile huzurunu bozarak, sosyal patlamalara yol açar.

*

6. Alışveriş bağımlıları, her gün satış yerlerini dolaşmazlarsa, tedirgin olurlar.

*

Alışverişlerin bir bağımlığa dönüştüğü, sahip olmada yarışının her alanı kuşattığı toplumlarda, hayatın kalitesini arttırmayan ve kültürel zenginliğe hiçbir katkısı olmayan ürünlerin üretilmesi ve satılması büyük önem kazanmaktadır.

*

Savurganlığı akıl almaz boyutlara ulaştıran alışveriş bağımlıları, toplumların üretici gücünü özendirmekten daha çok tüketici gücünü özendirirler.

*

Alışveriş bağımlılığı, insanların tasarruf güçlerini dinamitleyerek, varlık içinde yokluk çektirir.

24 Eylül 2018, 11:57

EĞİTİME YAPILAN YATIRIM GETİRİSİ EN YÜKSEK OLAN YATIRIMDIR

Bu yazı daha önce 24.09.2017 tarihinde de yayımlanmıştı.

======================================================= Üretim seviyesi yüksek toplumların eğitim seviyeleri de yüksektir. Bir ülkede üretimde verimliliğin yolunu, ileri seviyede eğitim almış insanlar açar. Eğitim seviyesi düşük bir toplumun üretim seviyesinin yüksek olması mümkün değildir.Dünyanın hiçbir yerinde eğitim seviyesi yüksek,üretim seviyesi düşük ülke yoktur.Eğitim getirisi en yüksek olan yatırımdır.

*

Eğitim Kurumları eğitimi ömür boyu devam eden bir öğrenme sürecine dönüştürmek için,toplumun bütün kesimleriyle iş birliği yapmak zorundadırlar.Türkiye'de eğitime yapılan yatırım Anadolu'nun geleceğine yapılan yatırımdır . Günümüzde eğitim, özellikle "internet" teknolojisindeki gelişmelerle yeni boyutlar kazanmıştır.Öğrenmesini öğrenmek okulların dışına taşmıştır.

*

Duvarsız kapısız toplumda eğitimin odak noktasına "internet" yerleşmiştir. İnternet bilgi kaynaklarına ulaşmada zaman ve mesafe farkını kaldırmıştır. İnternetle ulaşılmayacak bilgi kaynağı yoktur.Bilgisayarlarla zaman sınırlaması da ortadan kalkmıştır.

*

Öğretmenler ve öğrenciler günde yirmi dört saat internetle çalışabilir. İnternette öğrenmenin yeri,zamanı ve yaşı olmaz. Öğretmen ve öğrenci istediği zamanda aradığı bilgiyi elde edebilir. Bütün dünya ğitimde yeni bir döneme giriyor.

*

Eğitimde artık okulların yerine aile ve internet, öğretmenlerin yerine de Google'lar,Facebook'lar geçiyor. Japon yönetim uzmanı Kenichi Ohmae''nin ayrıntılı olarak anlattığı gibi, internetle "Görünmeyen Bir Kıta" oluşmuştur. Yeni oluşan görünmeyen kıtada kendine sağlam bir yer tutamayan kurum ve kuruluşlar, görünen kıtalardaki yerlerini koruyamazlar.

*

Son yıllarda Batı dünyasının önde gelen bütün üniversiteleri, internetle "uzaktan" eğitime başladılar. Onların her biri artık birer "açık üniversite" haline geliyor.Hepsinde sürekli eğitim merkezleri vardır.

*

Temel eğitimden üniversitelere kadar bütün okullar da diğer kurum ve kuruluşlar gibi, görünen varlıklarını koruyabilmek için, görünmeyen varlıklara da yatırım yapmak zorundadır.

*

Bir çok konuda öğrencileri okula getirmektense, okul ve öğretmenleri bilgisayar ve akıllı telefonlar aracılığıyla evlere götürmek daha kolay olacaktır.

*

Sınırların önemini yitirdiği bir dünyada İngilizce bilmek, üniversite bitirmek kadar önemlidir. İngilizce bilene çalışmak için bütün ülkelerin kapıları açıktır.

*

Amerikalıların değil,dünyanın dili olan İngilizce internetin de ana dilidir.İnternet yalnızca İngilizceyi değil,bütün dilleri bilir.

*

Bir dili bilen internet aracıyla dünyadaki bütün dilleri konuşur,okur ve yazar.

*

Sanayi toplumunun kurumu olan okul yerine bilgi toplumunda aile geçiyor.

*

Eğitimin başarısında okul ve ailenin el ele vermesi büyük önem taşır.

*

Dünya bütün ülkelere açık büyük bir üniversiteye dönüşmüştür.

*

Yeni dünyada okullar evlerle evler okullarla bütünleşmiştir.

*

Dünyanın geleceği eğitime yapılan yatırımlara bağlıdır.

*

Eğitime yapılan yatırım,getirisi yüksek olan yatırımdır.

*

Eğitimliler her zaman her yerde kazanırlar.

*

Eğitim öğrenmesini öğrenmektir.

*

Eğitim hayatı okumaktır.

*

Hayat bir üniversitedir.

25 Eylül 2018, 10:22

DÜNYADA DEVLETLER KURUMSALLAŞARAK UZUN ÖMÜRLÜ OLURLAR

=========================================================== Toplumların birbirleriyle iletişim ve etkileşim içinde oldukları dünyada,kültürün ve ekonominin, ana dinamiğini kuruluşlar oluşturur. Dünyanın neresinde olurlarsa olsunlar, toplumları üç alanda üretim yapan kuruluşlar ayakta tutarlar. Onlar üç ayaklı masaya benzerler, kuruluşlardan biri eksik olursa, toplumların dengesi bozulur. Onlarla toplumların ekonomik, siyasal ve kültürel yapıları, arasında uyum ve düzen sağlanır.

*

Kuruluşların oluşturdukları birbiriyle kesişen üç daire, her biri farklı işlevleri olan kamu, vakıf ve özel kuruluşları temsil ederler. Özel kuruluşlar varlıklarını devam ettirebilmek için, kar amaçlı olmak zorundadır, işlevleri ürettikleri ürünlerle, toplumun ihtiyaçlarını karşılamaktır. Kamu kurumlarının amaçları kar elde etmek değildir, işlevleri toplumda güvenliği ve adaleti sağlamaktır. Vakıflar amaçları hizmet üretmek olan kuruluşlardır, işlevleri hayatı kolaylaştırmaktır.

*

İster kamu, ister vakıf, isterse özel olsun, bütün kuruluşların, temsil edildiği üç dairenin örtüştüğü ortak alan üretim alanıdır. Bütün kuruluşların değişmeyen amaçları alanlarında üretim yapmaktır. Dünyanın her yerinde, kuruluşların güçleri ve başarıları, ürettiklerinin değerleriyle ölçülür. Dünyayı yaşanır kılanlar, tükettiklerinden daha fazlasını üretenlerdir. Tarih boyunca dünyayı, tüketmesini değil, üretmesini bilenler değiştirmiştir.

*

Kuruluşlar, birbirleriyle gelirlerini artırmada doğru, giderlerini azaltmada ters orantılı, bir yarışa girerek toplumlara katkıda bulunurlar. Kuruluşlar arasında yarış olmazsa, hayatın hiçbir alanında, yenilik yapmak ve üretimi büyütmek mümkün değildir. Bütün kuruluşları kurucularından daha çok, yüzyılların içinden süzülüp gelen kuralları uzun ömürlü kılarlar. Kuralların olmadığı yerde kurumsallaşma olmaz.

*

Yüzyılların meydan okumasına, kişi merkezli kuruluşlar değil, kural merkezli kuruluşlar direnirler.Daron Acemoğlu ve James Robinson'un “Ulusların Düşüşü” kitaplarında vurguladıkları gibi: “Tarih içinde devletleri güçlü ve başarılı kılan, sahip oldukları doğal kaynaklarından önce, özel mülkiyete saygı gösteren, hukukun üstünlüğüne önem veren, kurumsallaşmış kurum ve kuruluşlarıdır”. Kurum ve kuruluşlar küresel kurallarıyla kurumsallaşırlar.

*

Bütün kurum ve kuruluşların tükettikleri girdiler ve ürettikleri çıktılarla, birbirleriyle alışveriş içinde oldukları kare dünyada, kurumsallaşma, geçmişte olduğundan çok daha büyük, bir değer kazanmıştır. Toplumlarda kurumsallaşan kuruluşlar, güçlü ve etkili bir açık üniversite görevi yüklenirler.

*

Kuralların ayaklar altına alındığı bir topumlarda, hiçbir kurum, hiçbir kuruluş ayakta kalamaz.Kurallar kurumsallaşmanın temelini oluştururlar.

*

Kurumsallaşmada belirleyici olan kuruculardan daha çok kurallardır.

*

Kurum ve kuruluşlar silahlarla değil kurallarla kurumsallaşırlar.

*

Kuralların saygı görmediği, ülkelerde kurumsallaşma olmaz.

*

Kurumsallaşma silahlardan önce kurallara dayanır.

*

Kurallaşmayanlar kurumsallaşamazlar.

26 Eylül 2018, 10:11

RUMELİ ANADOLU'NUN AVRUPA'DAKİ GÖNLÜDÜR

============================================= Üç yanı yüksek dağlarla çevrili Saraybosna’yı görenler, kendilerini Anadolu’nun bir şehirinde sanırlar. Şehirin dört bir yanından göklere uzanan minareleri, kurşun kubbeleri, medreseleri, hanları ve çarşılarıyla Saraybosna, Balkanların Bursa’sıdır. Şeki Kafkaslardaki, Saraybosna Balkanlardaki, Bursa’nın kardeşidir. Her üçü de Asya’dan Avrupa’ya ilerlerken, ardına “çil çil kubbeler serpen”, Türklerin tarihinden silinmez izler taşır.

*

Bosna’nın siyasal ve kültürel varlığı, bin yıl öncesine kadar uzanır. O günden bugüne, değişik ülkelerin saldırılarına uğrayan Bosna, belirli alanlarda bağımsız kültürel yapısını korumayı başarmıştır. Bosna’nın acılarla geçen tarihi, Katolik Hırvatlarla, Ortodoks Sırplar arasındaki çatışmalarla doludur. Bosna Hristiyanlığın iki yorumu karşısında, hiçbirine katılmadan teslis karşıtı, İslam’a yakın Bogamillerin yolunu benimsemiş ve Balkanlarda dengeleyici bir işlev yüklenmiştir.

*

Bosnalılar İslamla Kuzey Afrika, İspanya ve Sicilya yoluyla, Türkler gelmeden önce karşılaşmışlardır. Harun Han Şirvani “Muslim Colonies in France Northern Italy and Switzerland” isimli kitabında, Müslümanların Osmanlı öncesi Avrupa topraklarına gelişlerini anlatır. Bosna Fatih’le 1463’de Osmanlı ülkesine katılmıştır. Bugünkü sınırlarıyla Bosna ve Hersek’in, Osmanlıların Millet Sistemine katılması, 1526’daki Mohaç Savaşından sonra gerçekleşmiştir.

*

Osmanlıların Bosna’daki varlıkları, 1878’de Avusturya’nın bölgeyi işgal etmesine kadar devam etmiştir. Türklerin Balkanlara gelişiyle, Bosna’da İslam zorlamadan kendiliğinden, Bosna ve Hersek’in merkezinden, çevresine doğru genişleyerek yayılmıştır. Bölgenin Slav kökenli yeni Müslüman toplumu “Bosnalı” anlamına gelen “Boşnak” olarak isimlendirilmiştir. Anadolu’nun kapıları Boşnaklara sonuna kadar açılmış, İstanbul’da “Yeni Bosna”lar kurulmuştur.

*

Avusturya yönetiminin 1918’den sona ermesinden sonra, Bosna ve Hersek, bugünkü sınırlarıyla, 1918’de Yugoslavya federal devletler topluluğuna katılmıştır. Paris’te 1947’de yapılan anlaşmayla, Eski Yugoslavya’nın iç ve dış sınırları, bütün ülkelerce kabul edilmiştir. Sovyetler Birliğinin dağılması ve Doğu Avrupa’daki gelişmeler, Yugoslavya’nın da dağılmasına yol açmıştır. Izzetbegoviç’in öncülüğünde 1990’da, Bosna’da Demokratik Eylem Partisi yönetimi ele almıştır.

*

Bosna Devleti Avrupa ile birlikte, bütün dünyaya örnek olabilecek, post modern yönetime sahip bir ülkedir. Müslüman, Yahudi, Ortodoks ve Katolik Hristiyanlar, bugüne kadar bir arada hoşgörü içinde yaşamışlardır. Sırp ve Hırvat ırkçıları savaş sırasında, suçlu suçsuz, genç yaşlı, kadın erkek, hiçbir ayrım gözetmeden, Bosna’da yüzbinlerce insanın kanına girmişlerdir. Saraybosna savaş boyunca, dünyanın en dehşet verici, iç savaşlardan birini yaşamıştır.

*

Bosna Osmanlıların çok uluslu, çok dinli, çok dilli yöntemini gelecek yüzyıla taşıyacaktır.

*

Bosna’nın çok kültürlü yapısının korunması, Avrupa’nın da korunmasıdır.

*

Toprakları ormanlarla kaplı Bosna, Balkanların sevilen ülkesidir.

27 Eylül 2018, 11:08

DÜNYA LİDERLERİ GELECEĞİ İYİ OKUYANLARIN ARASINDAN ÇIKAR

=========================================================== Üretim ve yönetim dünyasında, son yıllarda en çok araştırılan konuların başında liderlik gelmektedir. Kamu, özel ve gönüllü kuruluşların yönetiminde, ordu benzeri yapılanmaların önemini yitirmesi, liderlerin başarılarının kaynaklarını, bütün boyutlarıyla araştırılmasına yol açmıştır. Düşünce ve eylemde, yeni kapılar açan liderlerin sırları, bütün kuruluşlarda her kademe yer alan yöneticilere, yol gösterici olmaktadır.

*

Tarih boyunca başarıyla denenmiş, liderlikte geçerliliği zamana bağlı olmayan, küresel değerlerin kaynakları, Doğu’dan Batı’ya düşünce ve eylem dünyasının unutulmayan eşşiz çığır açıcılarıdır. Onlar kurum ve kuruluşlara ekip oluşturmak, güç kullanmak, etkili olmak, sezgileri geliştirmek, toplumlarda rüzgar estirmek, yetki dağıtmak ve ortak bir yönetim kültürü geliştirmek için, bütün insanlığa eşsiz bir hazine sunarlar.

*

Tarihin her döneminde liderlik, izleyiciler, ekonomik, siyasal ve kültürel ortam arasında iletişim ve etkileşime dayanan karmaşık bir süreçte ortaya çıkmıştır. Liderler belirli bir amaç doğrultusunda çevresinde toplanan insanları etkileyen, yönlendiren ve hedefe ulaştıran öncülerdir. Bu yüzden çalışma alanı ne olursa olsun, lider ve liderlik, her kurum ve kuruluş için büyük önem taşır. Bu bağlamda yönetici ve lider eş anlamlı değildir.

*

Liderliğin özü ve özeti, büyük bir orkestrada olduğu gibi, uyum ve düzen içinde,ortak amacı gerçekleştirmektir. Liderler güçlerini, etkilerini, amaçlarını, araçlarını, bütün ayrıntılarıyla özümseyerek, çevrelerindeki insanların gönüllerini kazanan öncülerdir. Onların gücü katılımcı ve paylaşımcı olmalarından kaynaklanır.Katılımın ve paylaşımın gücünü kavrayamayanlar,insanların üretici güçlerini harekete geçiremezler.

*

Kuruluşların dünyanın önde gelen, kuruluşları arasına, güçlerinin sınırlarını çevresinde halkalananların güçlerinden yararlanarak, aşmasını ve yeni alanlar açmasını bilen liderler taşırlar. Onlar sorumluluk yüklenmekten kaçınanlar değil, sorumluluk yüklenmeyi en büyük sorumluluk bilenlerdir.Bütün kuruluşlarda liderler, sorumluluk almasını bilen yöneticiler arasından çıkarlar.Liderlik her zaman sorumluluk almak olmuştur.

*

Liderler uzakları görürler, tuttuklarını koparırlar, birlikte çalıştıkları insanlara dokunurlar, amaçlarını çok açık ve net olarak dile getirirler, ulaşılacak hedefleri ulaşmışçasına çoşkuyla, kısa kısa cümlelerle anlatırlar.

*

Liderlik niteliklerini kazanmak, düşünce ve eylem dünyasının, canlılığını ve güncelliğini, hiç yitirmeyen eserlerini, didik didik ederek özümsemeyi gerektirir.

*

Liderlik tarihin derinliklerinden süzülüp gelen doğruları yakalamaktır.

28 Eylül 2018, 10:19

BİR RESİMDE İKİ İNSANI BİR HAYATTA İKİ HAYATI BİR DÜNYADA İKİ DÜNYAYI BİRDEN GÖRMEK

=========================================================== Toplumların ürün, hizmet ve bilgi üretim güçlerinin büyütülmesinde, kar amacı güden ya da gütmeyen bütün kuruluşların vazgeçilmez bir yerleri vardır. Kuruluşları güçlü olmayan toplumların, ekonomilerinin güçlü olması mümkün değildir. Su kaynaklarından yoksun toprakların çoraklaşması gibi, kuruluşlardan yoksun toplumlar da, hem ekonomik hem de kültürel olarak yoksullaşırlar.

*

Dünya tarihinin her döneminde, küçük ya da büyük ekonomik ve kültürel kuruluşlar,hayatın merkezinde yer almışlardır.Her kuruluş ekonomik, siyasal ve kültürel çevredeki gelişmelere uyum sağlayabilmek için, ana değerlerini koruyarak, amaçlarına ulaştıracak araçları, sürekli gözden geçirerek yenilemek zorundadır. Kuruluşların değerlerini korumaları, değişmeden değişmesine, gelişerek dönüşmesini bilmelerine bağlıdır.

*

Ülkeleri ekonomik ve kültürel bağlarla, birbirine bağlayan kuruluşlarda, amaçlar uzun dönemde çok yavaş değişirken, araçlar kısa dönemde çok hızlı değişmektedir. Kuruluşlar ister kar amaçlı olsunlar isterse de olmasınlar, ürettikleri ürünlerle, hizmetlerle ve bilgilerle toplumları dönüştürürler. Kuruluşların yönetimi bütün ülkelerin sorunudur, bütün bilimlerin konusudur. Yirminci yüzyıl gibi, Yirmi birinci yüzyıl da kuruluşlar yüzyılı olacaktır.

*

Kuruluşlarda karşılaşılan sorunların çözümünde, amaçların araç araçların amaç boyutları vardır. Başarılı yöneticiler yalnızca amaç ya da yalnızca araç üzerinde değil, her ikisinin üzerinde birden yoğunlaşırlar.Onlar her zaman, farklı açılardan bakarak, aynı resimde iki ayrı yüzü görmesini bilirler. Her yöneticinin kafasında yüzlerce resim vardır. Resimlerden bir kısmı, insanların yüzlerini oldukları gibi gösterirken, bir kısmı da olması gerektiği gibi gösterirler.

*

Yöneticiler çoğu zaman gördükleri yüzün, gerçekten gördükleri yüz olduğunu sanırlar. Oysa çoğu zaman bir resimde iki resim vardır. Herkes aynı resmi görmez.İşletme yönetiminin gelenekselleşmiş programlarında gösterilen ve üzerinde uzun uzun tartışılan bir resim vardır. Söz konusu resim başta Stephan Covey’in “Etkili İnsanların Yedi Alışkanlığı” olmak üzere pek çok kitapta, önemli bir eğitim aracı olarak yer alır.

*

Resime bakanlardan bir kısım, genç bir hanım görürken, bir kısmı da büyük burunlu yaşlı bir hanım görürler. Her iki kesim de haklıdır, aynı resimde iki yüz, iki insan vardır. Bir kısım insanlar genç, bir kısım insanlar da yaşlı insanı görürler. Resime dikkatle bakanlar, her insanın farklı yüzleri olacağını bilen gözler, aynı resimdeki iki ayrı yüzü de görürler.Tartışılan resim özel, kamu ve gönüllü kuruluşlarıyla ve değişik boyutlarıyla bütün bir hayattır,bütün bir dünyadır.

*

Bütün boyutlarıyla hayatın kalitesini artırmak için belirgin olanın ötesine bakmak gerekir.Yüz yüze olunan ekonomik, siyasal ve kültürel sorunlar çok boyutludur.

*

Kuruluşlar ve insanlar başarılı olmak için, karmaşık dünyaya bir bütün olarak, değişik açılardan bakmasını öğrenmelidirler.

*

Hayat değişik boyutlarıyla ele alınmadan, yüzeysel bir bakışla değerlendirilirse, belirgin olan yüzü görülür.

*

Bir resimde iki yüz olduğu gibi, bir hayatta iki hayat,bir dünyada iki dünya vardır.

29 Eylül 2018, 11:29

DÜNYADA HER ALANDA AKILLA KARAR VERMEK GÖNÜLLE UYGULAMAK

============================================================ Dünyada bütün ülkelerin, karşı karşıya olduğu sorunların başında, ekonomik ve kültürel üretim güçsüzlüğünü gidermek gelir. Ülkelerin varlık içinde yokluk çekmemeleri, yeraltı ve yerüstü kaynaklarının, akılla yönetilmesine, gönülle yönlendirilmesine bağlıdır. Dünyanın bütün ülkelerinde, katma değerleri büyük, maliyetleri düşük ve kaliteleri yüksek ürün, hizmet ve bilgi üretmek, hayati önem taşır.

*

Kuruluşlar küresel yarışmaya ne kadar açık, dünya kaynaklarından ne kadar çok yararlanırlarsa, ürettikleri ürünler, hizmetler ve bilgiler de, o kadar kaliteli ve değerli olurlar. Kuruluşlar dünyasında yarışma üstünlüğü, ürün, hizmet ve bilgileri güzel üreterek değil, güzel ürün, güzel hizmet ve güzel bilgi üreterek kazanılır. Kuruluşların üretim güçlerine yeni açılımlar kazandırmalarında, aklın bakış açısından daha çok, gönlün bakış açısı önemlidir.

*

Anadolu’nun şiirini yakalayan Arif Nihat Asya’nın şiirsel anlatımıyla, insanların görmesini öğrenmeleri gereken iki büyük manzara vardır. İnsanlar göz kapaklarını açarlarsa, rengi, biçimi, kaparlarsa, iç dünyalarının, kıyısız denizlerini görürler.Aklın nehirleri, gönlün denizlerinde toplanır. Gönülsüz akıl etkisizliğin, akılsız gönül güçsüzlüğün üstesinden gelemez.Akıl bilgiyle yoğrulur, rakamlara dayanır. Gönül bilgelikle yoğrulur, sezgiler dayanır.

*

Akıl yöneticilere, gönül öncülere ışık tutar ve yol gösterir. Bir kuruluşta her öncü, aynı zamanda bir yöneticidir. Ancak her kuruluşta, her yönetici aynı zamanda bir öncü değildir. Bu yüzden ekonomik, siyasal ve kültürel kuruluşlarda, değişim rüzgarları estirenler ve birlikte çalıştığı insanları peşlerinden sürükleyenler, yöneticiler değil öncülerdir. Öncülerin pazarında güzellik alınır, güzellik satılır, yararlılık alınır, yararlılık satılır, düşler alınır, düşler satılır.

*

Öncüler bir gönül hareketiyle kökleşmiş kültürel dokuları, kemikleşmiş ekonomik yapıları değiştirirler. Onlar için önemli olan, üretim gücünü büyütmeden önce, topluma yararlı olmaktır.Üretim amaç değil, yararlı olmada araçtır. Ülkelerde öncülerden daha çok yöneticiler vardır. Yöneticiler, günü kurtarmaya çalışırlar ve kısa dönemli düşünürler. Öncüler uzun dönemli düşünürler, ufuk ötesini görürler. Öncüler düşüncelerini, eylemlerini paylaşmasını bilirler.

*

Paylaşılmayan güzellikler, uzun ömürlü olmazlar. Bu yüzden öncüler güzelliğe vurgundurlar. Onlar güzel işi, güzel zamanda, güzel yerde yaparlar. Yunus’a benzetilerek söylenirse: Güzelliğe aşıktır güzel öncüler/Güzellikte bulur, öncülüğü bulanlar.” Öncülerin oluşturduğu çekim alanında, insanlar birbirleriyle çirkinlikte değil, güzellikte yarışırlar. Hayatın bütün boyutlarında, yararlıkta yarışanlar, güzellikte yarışan, öncülerin sayılarını artırırlar.

*

Öncülük akıl sahibi olmaktan çok, gönül sahibi olmaktır.

*

Öncüler kıyamet kopuyor olsa da işlerine bakarlar.

*

Ülkelerin fatihleri güzel üretim öncülerdir.

*

Öncülüğün kaynağı gönüldür.

*

Öncülük gönülle olunur.

30 Eylül 2018, 13:03

KURULUŞLARDA SEKSENE YİRMİ KURALIYLA SAVURGANLIĞI ÖNLEMEK

============================================================ Kuruluşlar ürün, hizmet ve bilgi üretiminde,verimliliği artırmak, yenilikçi olmak ve dünya pazarlarına açılmak için, araştırma çalışmalarına ağırlık vermek zorundadırlar. Dünyadaki her kuruluşun, tasarımda, ürün geliştirmede ve üretim sürecini iyileştirmede, gelen yılı geçen yılından daha güçlü olmalıdır. Yerel yapılanmadan küresel yapılanmaya geçmeyen kuruluşların, uzun dönemde üstünlüklerini korumaları mümkün değildir.

*

Verimlilik ve yenilik peşinde koşan yöneticiler kuruluşların yeni güç kaynağıdır. Verimliliğe önem vermeyen, yenilikçi olmayan kuruluşlar, varlıklarının erimesinin önüne geçemezler. Anadolu'da “İşten değil, dişten artar” denilir. Ancak işinde yenilik yapmayan ve verimliliğini artırmayan kuruluşların, dişlerinden artırdıklarının güçlerine katkısı olmaz. Bilgi toplumunda kuruluşların güç kaynağı, verimlilik artışıyla, kalitenin sürekli iyileştirilmesidir.

*

Kuruluşlar verimliliklerini artırmaları, Pareto ya da “Seksene Yirmi” ilkesine gösterdikleri özene bağlıdır. Seksene yirmi ilkesiyle, her kuruluş bir yandan giderlerini azaltırken, bir yandan gelirlerini çoğaltır. Richard Koch “80/20 İlkesi” kitabında, kuruluşlarda daha azıyla, daha çoğunu elde etmenin sırlarını anlatmaktadır. Ekonomik ve kültürel alanda her kuruluş, “Seksene Yirmi” ilkesiyle, üretim giderlerini düşürürken, kalitesini yükselterek gelirlerini büyütür. “Seksene Yirmi” ilkesi, Vilfredo Pareto’nun İngiltere'de toplam nüfus ile zenginliğin dağılımı arasındaki ilişkileri araştırdığı çalışmasına dayanmaktadır. Pareto zenginliğin yüzde sekseninin, toplumun yüzde yirmisinin elinde toplandığını ortaya koymuştur. İnsanların toplum içindeki paylarıyla sahip oldukları gelirleri arasındaki matematiksel ilişkinin analizi, üretim ve yönetim alanlarına uygulanarak, verimlilikte büyük artışlar sağlanmıştır.

*

“Seksene Yirmi” ilkesi, çoğu zaman çıktıların yüzde seksenine yakınının, girdilerin yüzde yirmisinden kaynaklandığını gösterir. İlke kuruluşların genellikle gelirlerin yüzde seksenini, ürettikleri ürünlerin yüzde yirmisinden elde ettiklerini anlatır. İlkeye zaman ya da enerji açısından bakılırsa, kuruluşların başarısının yüzde sekseni, harcadıkları zaman ya da enerjinin yüzde yirmisinden kaynaklandığı görülür. İlke bütün kuruluşlar için geçerlidir.

*

“Seksene Yirmi” ilkesiyle, ürün, hizmet ve bilgi üreten kuruluşlarda kullanılan kaynakların çoğunluğunun, elde edilen başarıdaki paylarını az olduğu vurgulanmaktadır. Kuruluşlarda girdilerle çıktılar arasındaki ilişkilerin araştırılması ve verimliğin artırılması başarının en büyük kaynağıdır. Bu yüzden, bütün kuruluşlarda, bütün yöneticiler, “Seksene Yirmi” ilkesine dayanan araştırmalar yaparak, verimlilikleriyle birlikte karlılıklarını da artırırlar.

*

Ekonomik, siyasal ve kültürel hayatı etkileyen dinamiklerin sonuçlar üzerindeki ağırlıklarını ayrıntılı bir biçimde analiz etmeden, verimliliğini artırmak mümkün değildir.

*

Hayatı yaşanır kılmada gerçekten önemli çok az değişken vardır. Onlar da çoğu zaman göz ardı edilir.

*

Verimsizlikten kaynaklanan bütün krizlerin kaynağında savurganlık vardır.

*

Savurganlık verimsizliğe,verimsizlik savurganlığa yol açar.

*

Savurganlık bütün verimsizliklerin kaynağıdır.

*

Savurganlığın olduğu yerde vermlilik olmaz. Verimliğin en büyük düşmanı savurganlıktır.

*

Verimliği seven savurganlığı sevmez.