Prof. Dr. Nazif Gürdoğan Yazar, Akademisyen

Ekim 2018

34 yazı

1 Ekim 2018, 11:48

ÜSKÜDAR ÜNİVERSİTESİ'NDE "ÇAĞIN BUNALIMI TERÖR" SEMPOZYUMUNDA YAPTIĞIMIZ "DÜNYADA NEFRETİN DOĞURDUĞU NEFRET" KONUŞMAMIZ

========================================================= Düşünce dünyasının asla batmayan güneşi İbn Haldun Mukaddime’de ısrarla der ki; medeniyetler, devletler, kurumlar, kuruluşlar canlılar gibidir. Nasıl insanlar ölürse kurumlar, kuruluşlar, devletler, medeniyetler de ölür. Gerçekten tarihe baktığımız zaman tarih bir med cezir sürecidir.

*

Mevsimler gibi, sürekli kış ya da sürekli yaz yoktur. Bahar ayları vardır, yaz ayları vardır, kış ayları vardır, sonbahar ayları vardır. Bu açıdan bakarsak postkolonyalin dönemini anlamak için prekolonyal ve kolonyal dönemi iyi anlamak gerekir.

*

Prekolonyal dönem İslam’ın doğuş yıllarıdır. İslam’ın çok mucizevi bir doğuşu vardır.Muhammed Hamidullah İslam Peygamberi kitabında İslam'ın doğuş ve yükseliş yıllarını ana kaynaklara inerek çok güzel anlatır. Medine iki vadi arasında bir küçük şehirdir.Hicretin üzerinden 100 sene geçmeden küçük bir alanda kurulan Medine Şehir Devleti büyük bir dünya devleti olmuştur.

*

Müslümanların bir kolu Kuzey Afrika’yı baştan başa ele geçirmiş, İspanya’ya geçmişler.Üç yılda İspanya bütünüyle Müslümanların geçmiştir.Araplar Pireneleri aşarak, Fransa’nın içlerine kadar uzanmışlardır.

*

Müslümanların bir kolu Anadolu’ya gelmiş, Türkler İslam’la tanışmışlar. Bir kolu Orta Asya’ya gitmiş, Kafkaslara gitmişler. Müthiş bir dinamizm var. Bu dönemde Müslümanlar son derece rahatlar. Hiç kaygıları yok. Korkuları yok. Kendilerinden, kültürlerinden, kaynaklarından eminler.

*

İlk Müslümanlar Eski Yunanı hiç komplekse kapılmadan, mitolojik bir kültür demeden, enine boyuna, mitolojik unsurlarından bütünüyle temizleyerek ,İslam’ın temel kaynakları içinde özümseyerek ve içselleştirerek, yeni bir medeniyetin temellerini atmışlardır. Hiç kaygıları yok, hiç korkuları yok, son derece kendilerinden eminler.

*

İspanya’da büyük bir bilgi ve bigelik patlaması olmuştur. Her üç kitaplı din en büyük eserlerini o dönemde İspanya’da vermiştir. Avrupalılar Müslümanların bu zengin birikimini alarak kendi seküler kültürü içinde özümseyerek, içselleştirerek Avrupa Rönesansının temellerin atmışlardır.Avrupalılar Eski Yunan’a Müslümanlar aracılığıyla ulaşmışlardır.

*

Seyyid Hüseyin Nasr kitaplarında ısrarla vurguladığı gibi, Avrupalıların ulaştığı eski Yunan, Aristo, Platon, Sokrat Müslümanların süzgecinden geçmiş bir Eski Yunan’dır. O dönemde onlarca Aristo, Platon tercümeleri yapılmıştır.

*

Prekolonya dönem ve Kolonyal dönem gelmiş geçmiştir. Şimdi yeni bir dönem başlamıştır. Postkolonyal bir dönem yaşanıyor. Postkolonyal dönemin başlangıcını Berlin duvarının yıkılışı olarak kabul edebilir. Berlin duvarı yıkıldıktan sonra dünyada bütün duvarlar yıkıldı. Artık duvarsız, kapısız, çatısız bir dünya var. Örtüsüz bir dünya var.

*

Bilinen küre, yuvarlak dünya gitti, onun yerine düz, kare bir dünya geldi. Düz, kare dünyada herkes birbirini görüyor, bu dünyada sınırlar önemli değil. Bilgisayar ekranına sığan bir dünya. Uzaklık yakınlık farkı yok. Gece gündüz farkı yok.

*

Postkolonyal dönemde sağcılar, solcular çatışmıyor. Yoksullar zenginler savaşmıyor. Huntington’ın vurguladığı gibi, dünyada devletlerden daha çok medeniyetlerin savaştığı bir dünya var. Hatta Huntington bunu biraz daha ileriye götürdü.Bir tarafta Batılılar var, diğer tarafta da Batılıların dışında olanlar var, dedi.

*

Medeniyetler savaşını iyi okuyamayan toplumlar postkolonyal gelişmelere ayak uydurmakta zorlanıyor. Bunların başında ABD geliyor. Amerikalılar Vietnam’da büyük bir başarısızlığa uğradılar. Milyonlarca insan hayatını kaybetti. Geri çekilmek zorunda kaldılar. Dünyanın en güçlü ordusu dünyanın en güçsüz ordusu karşısında mağlup oldu.

*

Ruslar, Afganistan’da aynı tecrübeyi yaşadılar. Afganistan, Sovyetler Birliği’nin dağılma sebebi oldu. Ancak ne Amerikalılar ne Ruslar Afganistan’dan ders almadan biri geldi Irak’ı işgal etti, diğeri tekrar Afganistan’a girdi, Ruslar da Suriye’ye geldiler.

*

Amerika’da "bir adamın elinde çekiç varsa her sorunu çivi olarak görür"denilir.Amerika’nın elinde çok güçlü bir ordu var.Amerika orduyla her sorunu güçle çözeriz düşüncesine kapıldı. O nedenle de güçle Vietnam’ı çözmeye kalktılar, çözemediler. Güçle Irak’ı çözmeye kalktılar, çözemediler. Güçle Afganistan’ı çözmeye kalktılar çözemediler. Güçle Suriye’nin problemlerini çözmeye kalktılar çözemediler.

*

Yeni bir dünya var. Bu yeni dünyaya herkes ayak uydurmak zorundadır. Amerikalıların yanlış okuması, Rusların, Avrupalıların yanlış okuması, İslam dünyasının yanlış okuması bu gelişmenin tersine döndüğü anlamına gelmez. Herkes bu gelişmelerden ders almak zorundadır. Çünkü bildiğimiz dünya gitti, yerine yeni bir dünya geldi. Bu yeni dünyada herkes birbirine bağımlı.

*

Ben 68 kuşağındanım.Bu kuşak için sağ sol çatışması çok önemliydi. Amerikalılar Vietnam savaşında sayıları milyonu aşan Vietnamlıyı öldürler,kendileri de büyük kayıplar verdiler. Ruslar Çekoslavakya’yı işgal etmişlerdi. Ve sağ sol çatışmaları içinde dünyanın çok büyük kaynakları heder oldu.

*

Dünyada artık sağcıların, solcuların, yoksulların, zenginlerin çatışması yok. Şimdi küresel düşünmesini bilenlerle, geçmişten ders almasını bilenlerle, geçmişte kalan yerel düşünenlerin çatışması var. İleri eğitim almışlarla, eğitim düzeyi düşüklerin çatışması var. Demokratik kültüre saygılı olanlarla, despotik kültür yanlısı olanların çatışması var.

*

Bu bağlamda İslam dünyasına çok büyük bir görev düşüyor. Çünkü dediğimiz gibi dünya öyle bir dünya ki herkes birbirine bağımlı. Hiç kimse bağımsız değil. Bizim gençlik yıllarımızda denilirdi ki; Amerikalılar öksürürse Avrupalılar yatağa düşer.

*

Yeni yüzyılda öyle bir dünya var ki sadece Amerikalılar öksürünce değil, Çinliler öksürürse de dünya yatağa düşüyor, Suriye öksürürse dünya nezle oluyor, zatürre oluyor. İran öksürse aynı şey oluyor. Türkiye öksürse aynı şey oluyor. Çünkü duvarsız, kapısız, sınırsız bir dünya var. Herkesin birbirine bağımlı olduğu bir dünya var.

*

Marx'ın değiştiremediği dünyayı dönüştürmenin ya da postkolonyal gelişmelere ayak uydurmanın, postkolonyal bir diriliş stratejisi geliştirmenin yolu tekrar kutsal kitaplara dönmekten geçiyor.

*

Mehmet Zelka ile birlikte bir İbn Haldun paneli yapmıştık. Orada ısrarla vurguladık. Artık sosyologlar, tarihçiler, iktisatçılar; Marks’ta, Keynes’te, Adam Smith’te, Max Weber’de arayıp da bulamadıkları ne varsa hepsini gelsinler İbn Haldun’un Mukaddimesinde bulsunlar demiştik.

*

En sonda gelen,ancak en başta olan İslam’ın temel kaynaklarına dönerek bugünün sorunlarına çözüm bulunması gerekir. Bunun da sorumluluğu üniversitelerimize düşüyor, aydınlarımıza düşüyor. Kültür ve medeniyet tarihçilerimize düşüyor. İktisatçılarımıza düşüyor, mühendislerimize, hukukçularımıza düşüyor. Herkese sorumluluk düşüyor. Herkes bu konuda görev almak zorunda.

*

İslam medeniyeti iki dünya medeniyetidir. Seküler kültür gibi yalnızca dünya demez. Uzakdoğu kültürü gibi Nirvana peşinde, hiçlik peşinde koşmaz. İki dünyayı altın oranda harmanlayan bir kültürdür.

*

İslamda cihad iki boyutlu bir eylemdir. Bir boyutu iç dünyaya dönük, bir boyutu dış dünyaya dönüktür. İç dünyaya dönük boyutun yol haritası Mesnevi’dedir, dış dünyaya dönük boyutun yol haritası da İbn Haldun’dadır.

*

İkisi altın oranda harmanlanmazsa, ikisi baş başa, el ele götürülmezse dünyanın savaşlardan kurtulması çok zordur.Bu yüzden artık İslam dünyası da Batı dünyası da değişmeye ayak uydurmak zorundadır.

*

Müslümanlar prekolonyal dönemde üç defa Avrupa’yı toptan Müslüman olma noktasına getirmişler. Birincisi İspanya’dan Araplarla, ikincisi Balkanlardan Türklerle, üçüncüsü de Tatarlarla Moskova’da Avrupa’yı toptan Müslüman olma noktasına getirmişler.

*

Timur Anadolu’ya değil Çin’in üzerine gitselerdi, Timur ile Bayezid Ankara’da birbiriyle savaşmasaydı, Timur Altınordu devletiyle uğraşmasaydı bugün gerçekten Avrupa Asya ekseninde İslam’dan başka din, dil olarak da Türkçe ve Arapçadan başka dil olmazdı.

*

Dünyayı yeniden bir bütün olarak görüp artık herkesin birbirine bağlı olduğu, kimsenin birbirinden bağımsız olmadığı bir vücut gibi düşünmek gerekir.

*

Müslümanlara ya da Asya’da bir ülkenin başına gelen bir problem aynı zamanda Amerika’daki bir ülkenin başına gelen bir problemdir, Avrupa’da bir ülkeye gelen bir problemdir diye görüp ortak çözümler üretmek zorundayız. Ortak yol haritaları üretmek zorundayız. Evrensel hukuk, evrensel etik, evrensel iktisat ilkelerine saygı göstermek zorundayız. Ortak bir paydada buluşmak zorundayız.

*

Müslümanlar, İslam’ın içindeki demokratik kültürü keşfetmek zorundalar.Bugünkü dünyada tartışılan demokratik gelişmelerin başlangıç noktası Magna Carta olarak değil Medine Vesikası olarak alınmalıdır.

*

Dünyayı dönüştürecek olan Atina demokrasisi değil, Medine demokrasisidir. Atina demokrasisi halkın yüzde 80’inin köle olduğu bir toplumun demokrasisidir. Medine demokrasisi ise toplumun hepsinin katıldığı bir demokrasidir. İslam’ın ana kaynaklarında bunun ilkeleri çok açık, çok net biçimde vurgulanmıştır.

*

Barışın yolu veren el olmaktan geçiyor, üretmesini bilmekten geçiyor. Dünyadaki değişimlerin peşinden koşmaktan değil, bu değişimlerin önünde gitmekten geçiyor.

*

Ya dünya ya ahiret diyen, ya siyah ya beyaz diyen bir klasik geleneksel mantıkla değil, paradoksal mantıkla dünyaya bakmak gerekiyor.

*

Müslümanlar, Sinan gibi Süleymaniye’yi, Selimiye’yi inşa edecek birikime sahip olmak, Yunus gibi de yaşamasını öğrenmek zorundalar.

*

Sezai Karakoç’un kitaplarında ısrarla vurguladığı gibi,Türkiye üretirken bütün dünyayla doğru orantılı bir yarışa, tüketirken de ters orantılı bir yarışa girmek zorundalar.

*

Üretirken tasavvufun kavramlarıyla söylenirse, bin lokma bin hırka üretmek, tüketirken de bir lokma bir hırka tüketmek zorundalar. O zaman dünya dönüşür. O zaman biz dünyanın arkasında olmayız, dünya bizim peşimizden gelir.

*

Dünyanın, teknolojinin, sermayenin burnuna takmanın incelikleri sırları Yunus’tadır, Mevlana’dadır, Hacı Bayram’dadır, Hacı Bektaş’tadır.

*

Yeni şeyler söylemek zorundayız. Ben yöneticiyim mühendis kökenliyim. Mühendisler, iktisatçılar, işletmeciler sürekli şunu vurguluyorlar. Bildiğimiz dünya gitti, yeni bir dünya var, bu dünyada bildiklerinizin kesinlikle sizi tekrar başarılı kılması mümkün değil. Bildiklerinizin hepsini unutun çünkü dünya bildiğiniz dünya değil. Dün sizi başarılı kılan ne varsa bugün başarınızın kesinlikle garantisi olmayacaktır diyorlar.

*

Dünün çözümleri bugünün sorunlarıdır deniliyor. Bunu Mevlana 750 sene önce söylemiş. Diyor ki dün geçti, düne dair sözler de dün gibi geçip gitti. Yeni şeyler söylemek gerekir.

*

Her konuda yeni şeyler söylemek zorundayız. Ekonomide yeni şeyler söylemek zorundayız. Sosyolojide yeni şeyler söylemek zorundayız. Uluslararası ilişkilerde yeni şeyler söylemek zorundayız. Mühendislikte yeni şeyler söylemek zorundayız. Teknolojide yeni şeyler söylemek zorundayız. Siyasette yeni şeyler söylemek zorundayız. Yunus’un dediği gibi, her dem yeni olmasını bilmek zorundayız.

*

Dünyaya baktığımız zaman geçen yüzyılda Avrupa yakılmış, yıkılmış. Avrupalılar mezhep savaşlarını geçen yüzyılda yaşamışlar. Bu yüzyılın başından itibaren de maalesef İslam dünyası yakılıyor, yıkılıyor

*

Savaşların önüne geçmenin yolu yeniden kültüre, sanata, edebiyata dönmek gerekiyor. Toynbee'nin vurguladığı gibi: “Her kuşak tarihi yeniden yazmak, yeniden yorumlamak zorundadır”

*

Bu kuşak da tarihi bütün boyutlarıyla yeniden yorumlamak zorunda, yeniden yazmak zorunda. Artık dünya tarihinde, bütün Doğulular, Batılılar, Hıristiyanlar, Müslümanlar, Yahudiler yok; insanlar var.

*

Türkler 400 sene Kudüs’te barışı gerçekleştirmişler. Kudüs’e gittiğiniz zaman kalede kitabede “Lâ İlâhe İllallah Muhammedun Resulullah” yazmamışlar. “La ilahe illallah, İbrahim Halilullah” yazmışlar.

*

Türkler Kudüs peygamberler şehridir, biz buranın sahipleri değiliz, koruyucularıyız. Burada La ilahe illallah demesini bilenler, Muhammed habibullah demesini bilir, İbrahim halilullah demesini bilir, Musa kelimullah demesini bilir, İsa ruhullah demesini bilir.

*

Peygamberler arasında ayrım gözetilmez.Bütün peygamberlere saygı göstermesini bilir demişler. Ve 400 senede kimsenin burnunu kanatmadan Kudüs’ü korumuşlar, yaşatmışlar, yönetmişler.

*

Bugün tekrar bütün insanlığın o Kudüs’teki ruha dönmesi gerekiyor. Bu ruha dönmenin yolunun en güzelini belki Ümmi Sinan’ın hepimizin bildiği ilahisindeki dörtlükte özetleniyor. Ümmi Sinan diyor ki: "Gül alırlar gül satarlar Gülden terazi tutarlar Gülü gül ile tartarlar Çarşı pazarı güldür gül".

*

İşte bütün dünyanın özlediği toplum bu. Güzelliğin alındığı, güzelliğin satıldığı, dürüstlüğün alındığı, dürüstlüğün satıldığı, iyiliğin alındığı, iyiliğin satıld bir toplum.

*

Barış dünyası Yunus’suz olmaz, Mevlana’sız olmaz, Hacı Bayram’sız olmaz, Hacı Bektaş’sız olmaz, Shakespeare’siz olmaz, Goethe’siz olmaz.

*

Dünyada artık sağcılar solcular, Doğulular, Batılılar, Müslümanlar, Hristiyanlar, Yahudiler yok; insanlar var.

*

Herkes ortak insanlık paydasında buluşup inanma özgürlüğüne sonuna kadar saygı göstererek bir arada yaşamasını öğrenmek zorundadır.

2 Ekim 2018, 10:29

DÜNYADA YÖNETİCİLER ERDEMLİ ERDEMLİLER YÖNETİCİ OLMALIDIR

============================================================ Ülkelerin ve kuruluşların yönetimi, tarihin bütün dönemlerinde, tartışılan konuların başında gelmiştir. Ülkelerin yönetiminde olduğu gibi, kuruluşların yönetiminde ana sorun, gerekli kaynakları bulunması ve bulunan kaynakların verimli olarak değerlendirilmesidir. Bütün yönetimlerde kuram ve uygulama, anahtar ve kilit gibi, karşı karşıya olunan, sorunların üstesinden gelmede, birbirinden ayrılmaz bir bütündür

*

Yüzyıllar boyunca yönetilenlerin, hiçbir kesimine haksızlık yapmadan, ülkelerin ve kuruluşların yönetimi, bütün kültürlerin ortak sorunu olmuştur. Yöneticileri erdemli olan kuruluşlarda, yönetimlerin amaçlar değişmez, yönetimde yararlanılan araçlar değişir. Yöneticilerin erdemi değişen araçlardan önce, değişmeyen amaçlardan kaynaklanır. Araçların değişme hızına, uyum sağlamayan yöneticiler, ülkelerini ve kuruluşlarını kuşaklardan kuşaklara taşıyamazlar.

*

Erdemli yöneticiler erdemli toplumların içinden çıkarlar.Erdemli toplumların erdemli olurlar. Erdemli yöneticilerin taşımak zorunda oldukları nitelikler, geçmiş yüzyıllarda önemli oldukları gibi, gelecek yüzyıllarda da önemli olacaktır. Dünya düşünce tarihinin öncülerinden Farabi, “ Erdemli Şehir” kitabında, erdemli şehirlerin, erdemli ülkelerin erdemli kuruluşların erdemli yöneticilerinde olmaları gereken nitelikleri, on iki başlık altında toplamaktadır.

*

1.Sağlıkları yerinde ve görünümleri kusursuz olmalıdır.

*

2.Sorunları dinlemede ve çözmede, anlayışlı olurlarsa hata yapmazlar.

*

3.Hafızası güçlü, gördüğünü, duyduğunu ve öğrendiğini unutmamalıdır.

*

4.Uyanık ve akıllı olmalı, olayların olumlu ve olumsuz yanlarını görmelidir.

*

5.Açık ve güzel konuşmalı, kinse sözlerini yanlış anlamamalıdır.

*

6.Öğretmeyi sevdiği kadar, öğrenmeyi de sevmelidir.

*

7.Yemeye, içmeye, eğlenceye ve cinselliğe düşkünlük göstermemelidir.

*

8.Doğruyu ve doğruları sevmeli, yalandan ve yalancılardan kaçmalıdır.

*

9.Küçük işlerle uğraşmamalı,büyük olmayı,büyük düşünmeyi sevmelidir.

*

10.Dayatmadan ve dayatmacılardan uzak durmalı,adil olmayı ve adaleti sevmelidir.

*

11.Ilımlı olamalı, baskı ve şiddete başvurmamalıdır.

*

12.İradesi ve azmi güçlü olmalı, cesur ve kararlı davranmalıdır.

*

Farabi’ye göre bilgi ve bilgelik sahibi olmak, erdemli ve adil yöneticileri vazgeçilmez niteliklerinin başında gelir. Bir yönetici on iki niteliğe sahip olsa bile, erdemli bir ülkenin, erdemli bir kuruluşn yönetisi olamaz. Ülkeleri ve kuruluşları yönetenlerin bilgi ve bilgelik birikimleri yetersizse, yönetimleri uzun ömürlü olmaz. Baskıya ve şiddete dayanan yönetimlerde, hiçbir güç haksızlıkların ve yolsuzlukların önüne geçemez.

3 Ekim 2018, 10:02

BOSNA AVRUPA'DA YENİ AYDINLANMANIN ENDÜLÜS'Ü OLACAKTIR

========================================================= İslam dünyası ile Avrupa ülkeleri arasındaki ilişkiler, son elli yılda yeni bir döneme girmiştir. Tarihin hiçbir döneminde Müslümanlar, Avrupa’da bu kadar büyük bir nüfusa ulaşmamışlardır. Nüfusu azalmaya başlayan Avrupa ülkelerinde, doğan çocukların yarıdan fazlasının ismi ya Fatma ya da Ali’dir. Avrupa'nın yalnızca Doğusunda değil, Batısında da Müslümanlar toplumun ekonomik, siyasal ve kültürel yapısında önemli bir yer tutmaktadırlar.

*

Kuzey Afrika ve Orta Doğu’daki gelişmelerle, İslam dünyasıyla Batı dünyası arasındaki ilişkiler, zor bir dönemden geçmektedir. Demokratik olmayan ülkelerden, şiddet ve yoksulluk, salgın bir hastalık gibi, bütün dünyaya yayılmaktadır. Bütün dünyayı sarsan şiddet olayları, eğitimsizliğin yol açtığı yoksulluk, eşitsizlik, haksızlık ve yolsuzluktan kaynaklanmaktadır. Dünyanın neresinde olursa olsun, eğitime yapılan her yatırım, şiddeti azaltmaya ve yoksulluğu gidermeye karşı atılmış bir adımdır.

*

Dünyada eğitime yapılan harcamalar, karanlığa karşı yakılmış meşalelerdir. Kin ve nefretin beslediği savaş güçlerine karşı, sevgi ve hoşgörüden beslenen barış güçlerini yetiştirmek için, eğitimi seviyesini yükseltmekten başka çıkar yol yoktur. Yeni oluşmakta olan Avrupa’nın merkezi Saraybosna’ya, yapılan medreseler, camiler ve çarşılar, Bosnalıların sarsılmaz inancının bir simgesi olarak, hiç kesintiye uğramadan çalışmalarına devam etmektedirler.

*

Kurdukları şehirleri medresesiz, çarşısız ve camisiz bırakmayan Türkler, İstanbul’da en güzel örneğini verdiklerini şehirlerini, yüzyıllar içinde gittikleri her ülkeye taşımışlardır. Saraybosna’da kurulan yeni üniversiteler de, geçmişte olduğu gibi, Yunus’tan Yahya Kemal’e, Gazali’den İbn Haldun’a, İslam dünyasının bilgi ve bilgelik zirvelerinin değerlerini, bütün Avrupa’ya taşıyacaklardır. Geçmişte nasıl Endülüs, Avrupa aydınlanmasının kaynağı olmuşsa, gelecekte Bosna da çok kültürlü Yeni Batı aydınlanmasının kaynağı olacaktır.

*

Balkanlardaki Müslümanlar, eğitim kurumlarıyla, farklı kültürlerle bir arada yaşama geleneğini, Yirmi birinci yüzyıla taşıyarak, Saraybosna’nın çevresinde halka halka genişleyen, bir barış sürecinin başlatıcıları olacaklardır. Ömrünü Afrika’nın eğitim ve sağlığına adayan Albert Schweitzer’in vurguladığı gibi, “Her insanın iki eğitimi vardır: Biri başkalarından aldığı, biri ve daha önemlisi ise, kendi kendine verdiğidir.” Bosnalılar zengin birikimleriyle, hem kendilerini, hem Balkanları eğiteceklerdir.

*

İslam dünyasının ekonomik ve siyasal alandaki başarısızlığının kaynağında, eğitiminin yetersizliği vardır. Eğitim kurumları güçlü olmayan ülkelerin, ekonomileri gibi, yönetimleri de, hem güçsüz hem de yetersiz olmaktadır. Bunun için Albert Einstein, “Bir ülkenin geleceği, o ülkenin insanlarının göreceği eğitime bağlıdır” demektedir. Eğitiminin gelişmediği ülkelerde, üretim gücü büyütülemediği gibi, yönetim kültürü de zenginleştirilemez.

*

Eğitim seviyesi yüksek olan toplumlar barış içinde bir arada yaşamasını bilirler.

*

Şehirler küreselleşen dünyanın, duvarsız, kapısız, açık üniversiteleridir.

*

Şehirlerde öğrenmesini öğrenmek isteyenlerden ücret alınmaz.

3 Ekim 2018, 11:55

BATI FIRTINASINA KARŞI DOĞU RÜZGARI ESTİRMEK

"Yerli edebiyat deyince, akla hem Edebiyat Dergisi ve Nuri Pakdil gelir. Kudüs ile silahlanan Edebiyat Dergisi, referansları Washington ve Moskova olmayan, bir düşünce ve eylem dergisidir. Mavera"nın "Yedi Güzel Adam"ı da, İslam dünyasının üzerine bir karabasan gibi çöken, yabancılaşma bulutlarını dağıtmayı, kendilerine en büyük görev ve sorumluluk bilmişlerdir." EDEBİYAT MEDENİYET DÜŞÜNCE EYLEM ŞİİR İMAN İÇİN BİLİNİR Nazif Gürdoğan

4 Ekim 2018, 10:31

DEVLET GÜCÜNÜN KAYNAĞI ADALETİN DOĞRU TARTAN TERAZİSİDİR

=========================================================== Müslümanların İspanya ve Sicilya’dan Araplarla başlayan Avrupa’ya yürüyüşü, Osmanlılarla Balkanlar’dan devam etmiştir. Osmanlı toplumunda, değişik etnik ve dini kesimler arasında, yardımlaşma ve dayanışma doruk noktasına ulaşmıştır. Merkezden daha çok, yerinden yönetime dayanan, geniş Osmanlı coğrafyasında hiçbir kesim, başka bir kesimin inancını değiştirmeye zorlamamıştır.

*

Tarihin uzun ömürlü yönetimlerinden, biri olan Osmanlı devletinin başarısı, toplumun bütün kesimleri arasında, adaletten ayrılmayan devlet yapısı yanında, yönetici elit yetiştiren güçlü eğitim kurumlarından kaynaklanır. Osmanlı devletinde yönetilenlerle yönetenler arasındaki uyum, devlet kurum ve kuruluşlarının, ekonomik yapının omurgasını oluşturan üretici kesimi desteklemesine ve korumasına dayanır. Devletin başarısı, üretici yapının yanında yer almasından kaynaklanır.

*

Tarihin her döneminde toplumları ayakta, adil yönetimler ve adaletten hiç taviz vermeyen yöneticiler tutmuştur. Her ülkenin adil yönetime ihtiyacı, toprağın suya olan ihtiyacından çok daha fazladır. Çünkü toprağın suya ihtiyacının belirli bir zamanı vardır. Toplumların adil yönetime ihtiyaçları ise süreklidir. Bütün ülkelerde adil yönetimin, her zaman büyük önemi olmuştur. Adil yönetimin olduğu her ülkede, hayat bütün boyutlarıyla canlılığını korur.

*

Halil İnalcık Chicago Üniversitesi’nin Tarih Bölümünü, bütün dünya tarihini kucaklayan bir düşünce akademisine dönüştürmüştür. Aynı bölümde öğretim üyesi olan William Mc Neill, “The Rise of The West” isimli kitabında, fütuhata dayanan büyük devletlerin, ya yağmaya ya da toplumu zenginleştiren, adalet ve güvenliği sağlayan, yönetime dayandıklarını anlatarak, Osmanlı devletinin ikinci grupta yer aldığını, açık ve seçik bir biçimde ortaya koymuştur.

*

Osmanlı devlet geleneğinde, adil yönetim, can, mal ve aile güvenliği, her şeyin başında gelmiştir. Halil İnalcık da tarih çalışmalarında, Osmanlı yönetiminin, en temel ilkesinin adalet olduğunu önemle vurgulamıştır. Ona göre: “İdeal Osmanlı hükümdarı, Kanuni Sultan Süleyman tipinde, kanunla idare eden, adil bir hükümdardır”. İnalcık Ortodoks ve Protestan Avrupa'yı, Osmanlıların ayakta tuttuğunu, tarihi belgeler ışığında, bütün dünyaya göstermiştir.

*

Osmanlı tarihinin Avrupa’da geçen dönemi, Asya’da geçen dönemi kadar önemlidir. Osmanlı tarihi Avrupa’ya dayanmış ve Avrupa’da geçmiştir. Osmanlı olmadan Avrupa, Avrupa olmadan Osmanlı olmaz. Gelecekte de Türkiye olmadan, Brüksel olmayacaktır. Ancak Brüksel’in kalıcı bir birlik olması için, Roma’yı değil, Osmanlı’yı kendine örnek alması gerekir. Bunun için de Avrupa Birliğinin başkenti, Brüksel’den Saraybosna’ya taşınmalıdır. Saraybosna Avrupa’nın özetidir.

*

Saraybosna Yahudiler, Katolikler, Protestanlar, Ortodokslar ve Müslümanların birlikte yaşadığı Avrupa’da bir Kudüs’tür.

*

Avrupa’nın bütün büyük şehirlerinde yer alan, haberleşme kulelerinden daha çok, adalet kulelerine ihtiyaç vardır.

*

Dünyayı gören adalet kuleleri olmayan ülkeler, Asya ve Afrika’daki savaşları önleyemezler.

5 Ekim 2018, 10:36

SARAYBOSNA ANADOLU'YA GAZİ HÜSREV BEY'İN EMANETİDİR

====================================================== Gazi Hüsrev Beyin camisi, Saraybosna’nın kalbinin attığı, Başçarşının tam ortasındadır. Cami taş döşeli sokakların arasında, medresesi, dergahı, çarşısı, kütüphanesi, saat kulesi ve kervansarayıyla bir bütündür. Saraybosna’nın simgesi olan caminin minaresi, savaşta yüzlerce havan mermisine hedef olmuştur. Ancak Bosna’nın güçlü insanı gibi yıkılmamıştır. Göklerden gelen muştulu bir haber gibi, çevresini aydınlatmaya devam etmektedir.

*

Yapıldığı 1531 yılından bu yana, Gazi Hüsrev Bey’in Camisi, medeniyetlerin harman olduğu Bosna’da, İslam kültürünün kaynağında, Atina ve Roma’nın değil, Mekke ve Medine’nin olduğunu, sabırla anlatmaktadır. O Saraybosna’nın hem yer altını, hem de yer üstünü korumuş, Macar, Avusturya, Sırp ve Hırvat ordularından, camiyle birlikte yakılmaktan, minareye sığınan kadın ve çocukların, şerefeden atılmasına kadar, akıl almaz ölümlere katlanmıştır.

*

Sırplar ve Hırvatlar, bütün Balkanlardaki camileri, son savaşta olduğu gibi, yerle bir etseler de, Gazi Hüsrev Beyin camisi, Saraybosna’da ayakta kaldıkça, Batı dünyasının hiçbir gücü, Müslümanları Balkanlardan söküp atamaz. Saraybosna’ya damgasını vuran Gazi Hüsrev Bey, 1450 ve 1541 yılları arasında yaşamış, Belgrad’ın kazanılmasına katılmış, Kanuni döneminde Bosna’yı yönetenlerdendir. Bir seferde şehit düşmüş, türbesi camisinin avlusundadır.

*

Gazi Hüsrev Bey Saraybosna’yı Saraybosna yapan ender yöneticilerden biridir. İstanbul medreselerini örnek alarak, kurduğu medresenin mimarının Sinan olduğu söylenmektedir. Vakıfnamesinde, zamanın ve bölgenin özelliklerine göre, yeni konuların öğretilmesi şart koşulmuştur. O zamanın nabzını tutmasını bilen bir uç beyidir. Bir Müslüman, bir Türk şehirini gezip de, Sinan’ın eserlerini görmemesi mümkün değildir. Bosna’da birçok mimari yapı da öğrencisi, Mimar Hayrettin’in eseridir.

*

Türklerin tarihinde Mimar Sinan ve Evliya Çelebi yüzyılları yoktur, bütün yüzyıllar onların yüzyıllarıdır. İki dehanın değerleri Osmanlılardan, Osmanlıların değerleri onlardan gelmektedir. Biri On altıncı yüzyıl Osmanlısını, camileri, medreseleri, çarşıları, köprüleri ve kervansaraylarıyla, bütün eserlerine olanca görkemiyle yansıtmıştır. Biri de On yedinci yüzyıl Osmanlı dünyasının, görünen ve görünmeyen zenginlikleriyle, eksiksiz bir kültürel haritasını çıkarmıştır.

*

Adam Lebor, “Doğu’ya dönük bir kalple, Batı’da yaşayan Müslümanları” anlattığı, “A Heart Turned East” isimli kitabına, Balkanlarda Gazi Hüsrev Beyi ölümsüzleştiren eserlerini anlatan, bir ezginin sözleriyle başlamaktadır. “O küçük bir köyden ölümsüz Saraybosna’yı çıkarmıştır.” Gazi Hüsrev Beyi anlamayan, Saraybosna’yı anlayamaz. Balkanlarda bütün güzelliklerin, kendisinde toplandığı Saraybosna, Balkan şehirlerinin amentüsüdür.

6 Ekim 2018, 10:23

EĞİTİM HAYATI YAŞARKEN ÖĞRENMEK ÖĞRENİRKEN YAŞAMAKTIR

============================================================ Dünyanın kültürel deriniliğini ve ekonomik zenginliğini, öğretmekte olduğu kadar, öğrenmekte sınır tanımayan üniversitelerle, yeni açılımlar kazanacaktır. Öğrenmesini öğrenmeyi ve öğretmeyi kampüslerin dışına taşıyarak, bütün ülkelerle iş birbirliği yapan üniversiteler, ülkeleriyle birlikte insanlığın, bilgi birikimine katkıda bulunurlar. Onlar bilgiyi zenginleştirirken, ülkeleri de zenginleştirirler.

*

Dünyada üniversite ve üniversite sonrası eğitim, sınırların önemsizleştiği dünyaya uyum sağlamalıdır. Düzleşen kare dünyadaki gelişmeler ışığında, öğretim programlarını, öğrenme ve öğretme yöntemlerini, sürekli yenilemeyen üniversiteler, dünya sıralamalarında ön sıralarda yer alamazlar. Dünyadaki bütün üniversiteler, insanlığın bilgi birikimini bilgeliğe dönüştürerek, savaşların olmadığı bir dünyanın temellerini atmalıdırlar.

*

Yüz yüze eğitimler yanında, uzaktan eğitimlere de veren, bilgiden önce bilgelik diyen üniversiteler, dünyanın her yerinde, insanlığın düşünce ve eylem birikimine katkıda bulunurlar. Bu yüzden üniversiteler, değişik ülkelerden gelen öğrencilere ve öğretim üyelerine büyük önem vermektedirler. Bütün ülkeler ekonomik, siyasal ve kültürel alanlarındaki, başarılarını üniversitelere borçludurlar. Düşünce ve eylemin rengarenk çiçekleri üniversitelerde açarlar.

*

Üniversitelerin hiç değişmeyen amaçları, sürekli değişen ve zenginleşen dünyanın, bilgi ve bilgelik birikimini, bir yandan zenginleştirmek, bir yandan da uygulamaya dönüştürmektir. Üniversitelerde öğrenmede ve öğretmede, zaman ve mekan farkı ortadan kalkmıştır. Üniversiteler günün yirmi dört saati, haftanın yedi günü ve yılın on iki ayı hem öğretirler hem de öğrenirler. Eğitimin her kademesinde, önemli olan öğrenmesini öğretmektir.

*

Dünyadaki bütün üniversiteler, birbirleriyle ne kadar çok iş birliği yaparlarsa, insanlığın bilgi ve bilgelik birikimine, o kadar çok katkıda bulunurlar. Onlar çevrelerinde öğretenleriyle, ve öğrenenleriyle birlikte, toplumun bütün kesimlerinden insanların katıldığı, büyük ve geniş çekim alanları oluşturarak, ülkelerin kültürel dokularında ve ekonomik yapılarında, köklü dönüşümlere yol açarlar. Üniversiteler eğitimi, eğitim toplumları zenginleştirir.

*

Üniversitelerde hem öğretme, hem de öğrenme, merkezden çevreye, çevreden merkeze devam eden, çift yönlü kesintisiz bir süreçtir. Üniversitelerde bütün alanlarıyla eğitim, yararlı bilgiyi yararsız bilgiden ayırmasını öğrenmektir. Yaşayarak öğrenilir, öğrenerek yaşanılır. Üniversitelerin en büyük görevleri ve en önemli sorumlulukları, dünyanın bilgi birikimini eleştirel bir bakışla geliştirerek, insanlığın yararına değerlendirilmesinin çığırını açmaktır.

*

Toplumları eğitimli olanlar dönüştürürler. Yararlı bilgiler kazananlar yararlı işler yaparlar.

*

Eğitim öğrenmesini öğrenmektir. Üniversitelerin görevi öğrenmesini öğretmektir.

*

Dünyada üniversiteler mezunlarıyla, bütün ülkelere katkıda bulunurlar.

7 Ekim 2018, 10:10

DÜNYADA DAVOS EKONOMİSİNİ KUDÜS EKONOMİSİNE DÖNÜŞTÜRMEK

=========================================================== Doğu ülkelerinden dalga dalga bütün dünyaya yayılan, Kudüs kültürünün yaz rüzgarlarına karşı, Batı ülkelerinin Davos kültüründen kış rüzgarları esiyor. Davos kültüründen beslenen Davos ekonomisinin estirdiği kış rüzgarları bütün ülkelerin ekonomik ve kültürel temellerini sarsmaktadır. Batı ülkelerinin ekonomileri küçülürken, Doğu ülkelerinin ekonomileri büyüyor. Dünyanın kasası olan Davos’un elinde, dünya kumarhaneler ülkesi, Monaco’ya dönüşmüştür.

*

Ekonomik ve kültürel hayatı canlı tutma işlevi yüklenen parayı, alınıp satılan bir ürüne dönüştüren Davos ekonomisi, parayı bir değişim aracı olarak gören Kudüs ekonomisine karşı, yürüttüğü savaşı yitirmiştir. Yirminci yüzyılda reel ürün ticaretinden önce, sanal para ticaretinden, zengin olan Davos ekonomisi, yolun sonuna gelmiştir. Geçen yüzyılın finansman yöntemleriyle, gelen yüzyılın ekonomik sorunlarını çözülmemektedir.

*

Dünyada nasıl değer toplumunun sorunları, bilgi toplumunun yöntemleriyle çözülemezse, Kudüs ekonomisinin sorunları da, Davos ekonomisinin yöntemleriyle çözülemez. Milyonlarca insanın işsiz olduğu ülkelerde, Davos’un kitlesel üretim yöntemlerinden önce, kitlelerin üretime katıldığı üretim yöntemlerine ihtiyaç vardır. Yirmi birinci yüzyılda bütün ülkeler, bütün kuruluşlarıyla, Davos ekonomisinin bankalarının, değirmenine su taşımayı bırakmalıdırlar.

*

Davos ekonomisinin yol açtığı ekonomik ve kültürel krizlerin üstesinden gelmek için, dünyanın bütün kuruluşları, gelirlerini ve giderlerini bankaların görünmeyen hesaplarından, kuruluşların görünen kasalarına aktarmalıdırlar. Dünyadaki bütün kuruluşlar, paralarını kasalarında saklama zahmetine katlanırlarsa, parayı elden ele dolaştırarak, ortadan kaldıran Davos ekonomisinin, insanların gözlerini kamaştıran büyüsü bozulacaktır.

*

Tarih boyunca bütün toplumlarda, para değer koruma, değer taşıma ve değer ölçme aracı olmuştur. Parayı araç olmaktan çıkararak, amaç haline getiren toplumlar, paranın getirdiği yükler altında ezilerek, ekonomik krizlerden kültürel krizlere sürüklenmişlerdir.Ekonomide paranın bir zaman değeri vardır. Para zamanla değer kazanırken, ürünler zamanla değer yitirirler. Bütün ekonomilerde paranın değeri ve işlevi, her zaman tartışma konusu olmuştur.

*

Dünyanın karşı karşıya olduğu ekonomik ve kültürel krizlerin üstesinden gelmesi için, seküler kaynaklardan dayanan Davos ekonomisinden, kutsal kaynaklara dayanan Kudüs ekonomisine dönüşmenin, yol ve yöntemlerini bulması gerekir.

*

Davos ekonomisinin bütün ülkeleri etkileyen finansal krizleri, bütün ülkeleri Kudüs ile bağlarını yenilemeye zorlamaktadır.

*

Paraya kutsallaştıranlar, bütün ülkelere büyük bedeller ödetirler.

*

İnsan değer verirse, paranın değeri vardır.

8 Ekim 2018, 10:57

HAYATIN HER ALANINDA İKİ YÖNETİCİ BİR YÖNETİCİDEN DAHA İYİDİR

============================================================ Tarihin bütün dönemlerinde,ülkelerde ve kuruluşlarda yöneticilerin belirlenmesi, yönetim ve siyaset bilimlerinde sürekli tartışılan konuların başında gelir. En büyük ülkenin yönetiminden, en küçük kuruluşun yönetimine kadar, her yerde yönetim, bir yarışma, bir çatışma ve bir uzlaşma alanıdır. Nerede olursa olsun, her yönetimin amacı, iyilikleri özendirmek, kötülükleri önlemek, ülkelerde ve kuruluşlarda bütünlüğü ve sürekliliği sağlamaktır.

*

Tarihin derinliklerine inildiğinde, yönetimin çok geniş bir alan içinde, sürekli gelişme yolunda olan, bir bilim dalı olduğu görülür. Bu bağlamda yönetim, kıyısız bir deniz gibi, sınırları bütünüyle bilinmeyen, politikadan kültüre her alanı kapsayan, sanatların en yaşlısı, bilimlerin en gencidir. Her alanda yol gösterici ve çığır açıcı yönetim, sanatlardan olduğu kadar, bilimlerden de yararlanmak zorundadır.

*

Hayatındaki yalınlığı, bilgisindeki derinliğe dönüştüren, yaşayışıyla yalınlığın olmadığı yerde derinlik olmaz diyen, Muhammed Hamidullah, ''İslam''da Devlet İdaresi'' kitabında, İlk Halife''nin seçimindeki tartışmalardan yola çıkarak, tarihte, iki yöneticili, ortak yönetimlerin varlığını vurgular. Mısır''da Peygamber Musa ile kardeşi Harun, insanlık tarihi içinde ''iki yönetici''li, ortak yönetimin başarıyla uygulanan ilk ''eş yönetici''ler örneğini verirler.

*

Büyük ya da küçük bütün ülkelerin ve kuruluşların yönetiminde, her zaman, her yerde uygulanabilen, tek ve değişmez bir model yoktur. Bu alanda bütün bilim ve sanat çevrelerine düşen görev ve sorumluluk, dünyanın barış ve güvenliğine katkıda bulunacak ve adalette İran''ın Nuşirevan''ından,,Habeşistan'nın Necaşi'inden geride kalmayacak, bir yönetimin yolunu açmak ve yönetim sürecine yeni boyutlar kazandırmaktır. Öncü girişimcilerden Michael Dell ''İki lider bir liderden daha iyi düşünür'' diyerek, işletmelere iki eş başkanlı yönetim önerir.

*

Dünyadaki ekonomik krizler ve toplumsal patlamalar, her ülkede geçmişte benzeri görülmeyen büyük göçler ve iç savaşlar, her ülkeyi sarsan silahlı terör eylemleri, kamu, özel ve gönüllü kurum ve kuruluşlarda, ''tek kişi'' yönetimlerinden, en azından ''iki kişi'' yönetimlerine geçmeyi zorunlu kılıyor. Dünyanın neresinde olursa olsun, her kurum ve kuruluşta eşit yetkilere sahip iki yönetici, tek yetkili bir yöneticiden, her zaman daha sağlıklı ve daha uygulanabilir karar alırlar.

*

Bir yöneticinin yetkisi, gücünün sınırlarını aşarsa, kendi yetki alanını genişletir, yardımcılarının yetki alanlarını da daraltır. Yetki paylaşılmaz diyenler, bütün yetkileri kendilerinde toplayan yöneticiler, hem yalnızlıklarını, hem de kusurlarını büyütürler. Kurum ve kuruluşlarda yetkilerini paylaşmayan yöneticiler, yönetilenler üzerindeki etkilerini yitirirler.

*

İki yöneticinin yetkileri ve etkileri, her zaman bir yöneticinin yetkisi ve etkisinden daha büyüktür.

*

Bir yönetici ne kadar az yetki kullanırsa, o kadar çok etkili olur.

*

Dünyada en iyi yönetici en az yönetici olan yöneticidir.

*

Paylaşılmayan yönetim uzun ömürlü olmaz.

9 Ekim 2018, 10:43

KÜLTÜREL HAYATTA ŞEHİRLER AMENTÜLERİYLE AYAKTA KALIRLAR

=========================================================== Her şehirin olduğu gibi, Saraybosna’nın da bir eski, bir de yeni yerleşim alanı vardır. Eski Saraybosna Medine’ye, yenisi ise New York’a benzemektedir. Artık dünyada New York’a özenmeyen, içinde küçük bir Manhattan taşımayan bir şehir yoktur. Asya’dan Avrupa’ya, Türklerin kurdukları her şehirde olduğu gibi, Saraybosna’nın kurulmasında da ana örnek, Peygamber şehiri Medine olmuştur.

*

Saraybosna’nın kalbinde camisi, medresesi ve çarşısı vardır. Saraybosna camisi ve çarşısının çevresinde, bir vücudun organları gibi, dayanışarak, yardımlaşarak genişlemiştir. Buhara’dan Bursa’ya kadar, Türklerin bütün şehirlerinde cami ve çarşı eşsiz bir uyum ve düzen içinde, birbirini tamamlamıştır. Şehirlerin canlılıklar kültürlerinden, kültürlerin canlılığı da ekonomilerinden kaynaklanır. Kültürler güçlerini tarihlerinden, ekonomiler güçlerini toplumlarından alırlar.

*

Tarihin her döneminde şehirler, zamana adanan amentüleriyle canlılıklarını korumuşlardır. İbn Haldun, şehirlerin kuruluşunda her zaman geçerli olan ilkeleri, Mukaddime’de uzun uzun anlatır. Genellikle güvenlik açısından şehirler ya dağların eteklerine ya da göl, deniz ve nehirlerin kenarlarına kurulurlar. Saraybosna Milyaka ırmağının kıyılarından, çevresindeki dağların eteklerine doğru, her bir bütün olan mahalle mahalle büyümüştür.

*

Eskişehir’in ortasından Porsuk’un geçtiği gibi, Saraybosna’nın ortasından Milyaka geçmektedir. Milyaka nehrinin ikiye böldüğü şehir, köprülerle birbirine bağlanmıştır. Bosna’nın yerleşim yerlerinde her nehir ve köprü ayrı bir öyküsü vardır. Nehir değişeni, köprü ise değişmeyeni simgeler, nehir kervana, köprü kaleye benzer. Kervanın hareketliliği, kalenin sağlamlığından gelir. Bosna’nın şehirlerindeki köprüler, iki kıtayı, iki kültürü birbirine bağlamışlardır.

*

Etrafı dağlarla çevrili Saraybosna’da göze çarpan yapılardan biri de bir bira fabrikasıdır. Türklerin Bosna’dan geri çekilmesiyle, Saraybosna’yı işgal eden Avusturyalıların kurdukları bir işletmedir. Savaş sırasında epeyce işe yaramış, Boşnaklar içki karşılığında, Sırp ve Hırvatlardan silah almışlar. Avusturyalılar, “Müslüman bir topluma içki girdi mi iş biter, Batılılaşma hız ve yoğunluk kazanır, gerisi çorap söküğü gibi gelir” diye düşünmüşler.

*

Ruslar da Türk cumhuriyetlerinde, alkolü yaygınlaştırmak için, ellerinden geleni yapmışlardır. Seküler mantık değişmiyor. Türkiye’yi de Batılılaştırmak isteyenlerin ilk eylemi, içkili Cumhuriyet baloları düzenlemek olmuştur. Oysa kültürler birbirlerinden, düşünce biçimleri kadar, yaşama biçimleriyle de ayrılırlar. Sınırların önemini yitirdiği bir dünyada, toplumlar ekonomilerinden önce kültürleriyle, üstünlük kazanırlar. Saraybosna’da tepelere yerleşen Boşnaklar, yeni dünyanın temellerini atmaktadırlar.

*

Toplumlar gibi şehirler de, kaderleri olan tarihlerinden kaçamazlar.

*

Tarihi boyunca Bosna büyük acılarla sınanmıştır.

*

Balkanlarda bütün yollar Bosna’ya çıkar.

*

Avrupa'yı Bosna aydınlatacaktır.

*

Avrupa'nın Doğu'su Bosnadır.

*

Batı'ya ışık Doğu'dan gelir.

10 Ekim 2018, 10:51

SAVAŞ YÜZYILINDA BALKANLARDA ÖLÜM ÇEMBERİNDEN GEÇMEK

======================================================== Avrupalılar büyük etnik ve kültürel kıyımı, 1490’lı yıllarda Endülüs’te, ardından işgal ettikleri Amerika’da yapmışlardır. Onlar başka büyük kıyımı, Doksanlı yıllarda Bosna’da gerçekleştirdiler. Doksanlı yılların sonuna doğru, aradan daha beş yıl geçmeden, aynı cinayetler Kosova’da tekrarlanmıştır. Yirminci yüzyılda bütün Avrupa şehirleri, Müslümanların ateş çemberinden geçtikleri, ölüm merkezleri olmuştur.

*

Bernard Lewis’in “Müslümanların Avrupa’yı Keşfi” kitabında, vurguladığı gibi, Avrupa adı ilk defa 732’de Puvatye Savaşında kullanılmıştır. Avrupa yalnızca adını değil, varlığını da Müslümanlara borçludur. Abdurrahman Gafiki’nin savaş alanında hayatını yitirmesi üzerine, Arapların Pireneleri aşıp, Fransa’nın içlerine kadar uzanan büyük yürüyüşleri durmuştur. Türklerin Balkanlar üzerinden Avrupa’daki genişlemelerinin önü de, iki defa gittikleri Viyana’da kesilmiştir.

*

Yirminci yüzyılın sonunda önce Saraybosna’da, sonra Kosova’da yaşlılar, çocuklar ve kadınlar isimleri, Ahmet, Mehmet, Ayşe ve Fatma olduğu için öldürülmüşlerdir. Gelecek kuşaklar geri dönüp baktıklarında, dünyada en çok kan dökenlerin, Avrupaların olduklarını göreceklerdir. Bosna’da Ortodoks Sırplarla Katolik Hırvatlar, insanları öldürürken isimlerine bakmışlar. Onlar tarihleri boyunca, Balkanlarda kan dökenlerin başını çekmişlerdir.

*

Savaş boyunca, Sırp topçular, Saraybosna çevresinde yuvalandıkları tepelerden, şehrin yaşlı, kadın ve çocuklarının üzerine, üç yıl boyunca bomba yağdırmış, binlerce insanın kanına girmişler. Onlar Başçarşıda altmıştan fazla suçsuz insanın hayatını yitirdiği, pazaryeri cinayetini, Müslümanlara karşı Avrupalıları koruma adına işlemişlerdir. Sırplar Fransızların Cezayir’de, İngilizlerin Hindistan’da, Hollandalıların Endonezya’da, Yunanlıların Kıbrıs’ta yaptıkları soykırımı, Bosna’da tekrarlamışlardır.

*

Ülkelerden daha çok medeniyetlerin savaştığının bir dünyada, Bosna soykırımı, Avrupa’nın 1492’deki yüzünü, bir defa daha dünyaya göstermiştir. Dünyada kan dökmede hiçbir ülke, Avrupalı ülkelerin eline su dökemez. Irak’ta, Suriye’de, Yemen’de, Filistin’de Batı gerçek yüzünü göstermektedir. Srebreniska’da Hollandalı Birleşmiş Milletler Gücünün koruması altında, isimleri yüzünden sekiz bin insan toplu olarak öldürülmüştür.

*

Kötülük Batı medeniyetinin özündedir, kaynağında, metafiziğe kapalı, seküler kültür vardır. Onların kültürü Romalı olmayanları, binlerce insanın gözleri önünde, vahşi hayvanlara parçalatan, kanla beslenen ve kan dökmeye doymayan, Atina’nın kutsal kültüre kör, sağır, dilsiz mitolojik kültürüdür.

*

Avrupa Katolikleriyle, Ortodokslarıyla ve Protestanlarıyla, Roma’nın mirasçısıdır.

*

Yirmi birinci yüzyılda Roma’yı Batılılar temsil etmektedirler.

*

Batılılar kan dökmede Romalılarla yarışmaktadırlar.

11 Ekim 2018, 10:52

DÜNYANIN YENİ SORUNLARI ESKİ YÖNTEMLERLE ÇÖZÜLMEZLER

======================================================= Sürekli dönüşen ve dönüştüren dünyanın, dönüştürücü gücü olmak için, ülkeler gelecek vizyonlarını, durmadan yenilemek zorundadırlar. Dünyanın dönüşüm hızından daha düşük hızla dönüşen ülkeler, dönüştüren ülkeler değil, dönüştürülen ülkeler olurlar. Ülkelerin, dünyanın dönüştürücü güçlerinden biri olmaları, ürün, hizmet ve bilgi üretme güçlerine, yeni boyutlar kazandırmalarına bağlıdır.

*

Yeni dünyada ülkelerin bayrakları, küresel pazarlara hiyerarşik kamu kuruluşlarıyla değil, esnek özel kuruluşlarla taşınırlar. Küreden kareye dönüşen düz dünyada, en güçlü devlet, nüfusuna göre, en küçük parlamentosu, en az parlamenteri ve bakanlarının sayısı çok az olan devlettir. Dönüşümün öznesi olan ülkelerde, üretimde verimliliği düşük, yönetimde bürokratik, yenilik yapmayan, risk almayan, kuruluşlara yer yoktur.

*

Yirmi birinci yüzyıl, temsili demokrasiden katılımcı demokrasiye, siyasal toplumdan sivil topluma, kapalı yerel ekonomiden, açık küresel ekonomiye, tek kültürlü ülkeden çok kültürlü ülkeye dönüşmeye direnen ülkelerden daha çok, dönüşmeyi yönetenlerin yüzyılı olacaktır. Ülkeler dönüşmeyen misyonlarıyla, dönüşen vizyonlarını ne kadar hızlı dönüştürürlerse, ekonomik, siyasal ve kültürel güçlerini de o kadar hızlı büyütürler.

*

Yeni yüzyılda ister kültürel, ister siyasal, ister ekonomik olsun, ülkelerle birlikte, bütün kuruluşlar her alanda, kusursuzluğu yakalamak için yarışmak zorundadırlar. Kusursuzluğunn kimlik taşımadığı küresel pazarlarda, her gün yeniden doğmasını başaramayan, ülkeler ve kuruluşlar ülkelerarası ilişkilerde krizlerin tetikleyicileri olurlar. Dünde kalan ülkelerle ve kuruluşlarla,ülkelerin ve kuruluşların kaynakları verimli olarak değerlendiremez.

*

Küre dünyanın serbest pazar ekonomisi, kare dünyada kusursuz pazar ekonomisine dönüşmüştür. Artık ülkeler arasında ekonomik bağımsızlıktan daha çok, ekonomik bağımlılık önemlidir. Her ülke elindeki kaynakların değerlendirilmesinden sorumludur. Ülkeler birbirleriyle ortaklık yapmak zorundadırlar. Ülkeler küre dünyada uyuyacaklar, kare dünyada uyanacaklar. Kare dünyanın üzümü, küre dünyanın erik dalında yenilecektir.

*

Yeni yüzyılda ülkelerin vizyonları, ya dönüşmek ya dönüşmemek değil, hem dönüşmek hem dönüşmemek olacaktır. Uzaklık yakınlık farkının olmadığı kare dünyada, Anadolu kuruluşlarının pergellerinin sabit ayaklarının Türkiye’de olması için, değişken ayaklarının bütün ülkeleri, bir bir dolaşması gerekir. Brüksel’de, Moskova’da, Washington’da, Yeni Delhi’de, Pekin’de Tokyo’da olmayanlar, İstanbul’da olmazlar.

*

Kare dünyada ateş yanan yerden duman çıkmaz,duman çıkan yerde ateş yanmaz.

*

Küre dünyanın büyük çamları, kare dünyanın küçük bardaklarıdır.

*

Yeni dünya her alanda, hayatı kolaylaştıranların dünyasıdır.

12 Ekim 2018, 10:54

YENİ YÜZYILDA OSLOBODENYA'LAR SİLAHLA SUSTURULAMAZLAR

======================================================== Yeni Saraybosna’da dolaşanların, gözüne çarpan önemli yapılardan biri, dört yıl süren savaşta, yayınına hiç ara vermeyen Oslobodenya gazetesinin Sırplar tarafından bombalanmış binası olur. Havaalanına giderken yolun solunda kalan bina, Saraybosna’nın direnme gücünün simgesidir. Savaşta gazetenin binası yıkılmış, ancak sesi kesilememiştir. Gazete savaş boyunca hiç ara vermeden, yayınlanmaya devam etmiştir.

*

Boşnakçada özgürlük anlamına gelen Oslobodenya, kuşatma altındaki şehirde, Bosnalıların hem ülke içinde, hem de dışında sözcüleri olmuştur. Gazetenin genel yönetmeni Kemal Kurpahiç, Bosna’nın çok kültürlü yapısını, yansıtan yazar kadrosuyla, yayını savaşta da sürdürmeyi başarmıştır. Savaş sırasında bina, Sırpların yağdırdıkları bombalarla, bir enkaza dönüşmüştür. Yıkılmış hastaneler, bombalanmış camiler, yakılmış okullar, Avrupa’nın dünyaya “Üçüncü Bin Yıl” armağanı olmuştur.

*

Gazetenin yöneticileri ve yazarları savaşta sığınaklarda çalışmışlar. Pazartesi gelip hafta sonuna kadar dışarıya çıkamadıkları günler olmuştur. Kendi jeneratörlerini, savaş yüzünden dört saatten fazla çalıştıramadıkları için, geri kalan zamanda mum ışığında çalışmak zorunda kalmışlar. Sırpların top ve tüfekleri, Bosnalıların sesini susturamamıştır. Onlar hastalarını tedavi etmeye çalışırken, top mermileriyle parçalanan doktorların, kuş gibi avlanan çocukların, canlı şahitleri olmuşlardır.

*

Sırplar sırtlarını soykırım uzmanı Rusya’ya dayayarak, Bosna’nın çok kültürlü yapısını kana bulamışlardır. Başta Rusya olmak üzere, bütün Avrupa ülkeleri, Sırpların yolunu açmıştır. Onlar da camileri, havraları ve kiliseleriyle bütün bir Saraybosna’yı ateşe vermişlerdir. Oslobodenya Bosnalıların, bütün dünyaya ulaştırdıkları, sesleri olmayı başarmıştır. Bosna’da Oslobodenya bir yazısıyla, Sırpların bin topundan çok daha etkili olmayı bilmiştir.

*

Toplumları ayakta tutan, dirençlerini artıran ve geleceğe güvenle bakmalarını sağlayan medyalarıdır. Medyanın sesi, toplumun sesi olduğunda, etkinliğiyle birlikte güvenirliği de büyük ölçüde artmaktadır. Bosna’nın Bilge Başkanı, Alia İzzetbegoviç’in vurguladığı gibi: “Son elli yılda yitirilmiş hiçbir bağımsızlık savaşı yoktur”. Rusya ve Yugoslavya gibi, temel hak ve özgürlükleri ayaklar altına alan devletlerin, düz kare dünyada varlıklarını sürdürmeleri mümkün değildir.

*

Bosna aydını, medyası, yöneticisiyle direnmiş, kültürünü ve kimliğini korumuştur. Duvarsız ve kapısız dünyanın, hiçbir ülkesinde, hiçbir gücün, bir toplumun kültürünü top ve tüfekle yok edemez.

*

Savaşın şokunu atlatan Bosna, Sarı Saltuk gibi tüketen, Gazi Hüsrev Bey gibi üreten, katılımcı ve paylaşımcı ekonomi ve yönetim politikaları izleyerek, Doğu Avrupa’nın İsviçre’si olacaktır.

*

Konya duruşlu, Bursa yürüyüşlü Saraybosna, yeni uç beyleri beklemektedir.

*

Saraybosna güvende olmazsa,Orta Doğu'da hiçbir başkent güvende olmaz.

*

Saraybosna İstanbul'un Avrupa'daki gözüdür,kuluğıdır,elidir.

13 Ekim 2018, 09:16

EKONOMİK KRİZLER HİÇBİR ZAMAN HABER VERMEDEN GELMEZLER

============================================================ Ekonominin üretim boyutundan daha çok, finans boyutuna ağırlık verenler, bütün ülkelerin ekonomilerinde depreme benzer sarsıntılara yol açarlar. Çalışma alanı dışı, faiz gelirlerini amaç, ürün, hizmet ve bilgi üretiminden gelir sağlamayı araç gören, bütün kuruluşlarda, tehlike çanları sürekli çalar. Dünyadaki finansal bunalımlar, bütün kuruluşları, şimdiye kadar bildikleri doğruları unutmaya zorlamaktadır.

*

Dünyaya yeni yüzyılda da bunalımdan çıkış yolu gösterecek, iktisatçı gözüyle bakılan Keynes: “Faiz öyle bir araçtır ki, bir noktaya kadar ekonomideki özel parayı yatırımlara yönlendirir. Bir noktadan sonra da, yatırımcıyı atıl hale getirir” demektedir. Keynes'’in sözünü ettiği kritik nokta, bütün ülkelerde çoktan aşılmıştır. Bu yüzden, dünya toplam üretimin on kat fazlası kaynak, üretim alanından, finans alanına kaydırılarak, dünya ekonomisi kırılganlaştırılmıştır.

*

Dünyadaki yatırımların, ürün, hizmet ve bilgi üretiminden daha çok, döviz, para ve risk alım satımına kayması, bütün yatırımcıların üretim güçlerini dinamitlemiştir. Üretim alanında her talebin, kendi arzını oluşturduğu gibi, finans alanında her yatırım fırsatı, kendi bunalım riskini oluşturur. Finans alanındaki kuruluşlar, taşıdıkları risklerin, büyük bunalımlara gebe olduklarını görmezler. Kuruluşlarda hiç eksik olmayan bunalımların yedi önemli habercisi vardır.

*

1. Kuruluşların gelecekte ne yapacaklarıyla değil, geçmişte ne yaptıklarıyla öğünmeye başlamaları.

*

2. Geçmişte kendilerini başarılı kılan çözümlerin, gelecekte çözmek zorunda kalacakları sorunlar olacaklarını görmemeleri.

*

3. Ölü yatırımlar yaparak kuruluşların işletmelerini, büyük şehirlerdeki plazalarından, göstermelik yönetim kurullarıyla yönetmeleri.

*

4. Kuruluşların kaynaklarını çalışma alanlarındaki, ürün ve hizmet üretiminden, alan dışındaki paradan para kazanma araçlarına yönlendirmeleri.

*

5. Para başkalarının parasıyla kazanılır diyerek, kuruluşların özvarlıklarını çok aşan miktarlarda borçlanmak için, onlarca bankanın peşinde dolaşmaları.

*

6. Dünyadaki gelişmelere ayak uydurmak bahanesiyle, yöneticilerin kuruluşlardaki karar ve uygulama yetkilerini tek elde toplamaya çalışmaları.

*

7. Kuruluşların denetimlerindeki her işletmeyi, kurucuların heykelleri ve sık sık değiştirdikleri bayraklarıyla donatmaları.

*

Kolay kazanç peşinde koşan, amacı paradan para kazanma olan kuruluşların, başlarını bunalımlardan kurtarmaları mümkün değildir. Bunalımlar işaretlerini, başarının doruk noktasında vermeye başlar.

*

Yukarıda sıralanan yedi bunalım işareti, kuruluşlar için olduğu kadar, ülkeler için de geçerlidir.Kolay kazanç arayanlar, kolay bunalıma düşerler.

*

Her yerde bunalım çanları çalar, ancak onlar duymazlar, duyduklarında da kritik nokta çoktan aşılmış olur.

14 Ekim 2018, 09:58

DÜNYA DOLARI DURDURMAZSA DOLAR BÜTÜN DÜNYAYI İŞGAL EDER

=========================================================== New York’ta Birleşmiş Milletler binasında olduğu gibi, dünyanın bütün dilleri konuşulur. Dünyanın her yerinden gelmiş, her milletten ve her dinden insanlar yaşar. Wall Street’i, küresel bankalarıyla ve uluslararüstü kurumlarıyla, New York dünyanın para merkezidir. Washington Amerika’nın, New York paranın başşehridir. New York’un finans kuruluşları öksürürse, bütün ülkelerin ekonomileri hasta olur.

*

Wall Street küresel şirketlerin hisse senetlerinin, alınıp satıldığı borsaların olduğu kadar, dünyada paradan para kazanmanın büyülü merkezidir. New York’ta gözleri doymayan insanlar, döviz kurları ve borsa endeksleriyle beslenirler. New York’luların ekonomik, siyasal ve kültürel hayatları, doların rengine boyanmıştır. Dünyanın merkezinde, her şey dolarla ölçülür ve dolarla değerlendirilir. New York paranın Yirmi birinci, yüzyıldaki yeni vatanıdır.

*

Wall Street dünyada borsa endekslerinden ve döviz kurlarından kazanç sağlamanın en önemli ve en başarılı örneğini oluşturmaktadır. Londra borsasından Tokyo borsasına kadar, bütün ülkelerin borsaları, Wall Street’i örnek almaktadırlar. New York küresel finans kuruluşlarıyla, bütün ülkelerdeki, paradan para kazanma işlemlerini birbirine bağlamaktadır. Bu yüzden Wall Street’te yaşanan bir finansal kriz, dalga dalga bütün dünya borsalarına yayılmaktadır.

*

Dünyada insanlar paranın kazandığı sarsılmaz iktidara başkaldırıyorlar. Bütün ülkelerde insanlar, paranın kutsallaştırılmasına karşı çıkıyorlar. Dünyayı yaşanır kılacak, her şeyin parayla ölçülmesine, bütün ülkelerdeki erdemli insanlar isyan etmektedirler. Artık dünyanın para merkezi Wall Street, bütün toplumların karşı karşıya oldukları, küresel sorunları çözmekte yetersiz kalmaktadır.Kolayca kazanılan paralar,kolayca yitirilmektedir.

*

Şehirlerde temel ürün ve zorunlu hizmet üretimini bir kenara iterek, paradan para kazanmayı kutsallaştıranlar, bütün şehirleri büyük bir kumarhaneye dönüştürmüşlerdir. Bunun için faiz odaklı, parasal ekonominin kaynaklarını kurutmadan, dünyanın finansal krizlerin üstesinden gelmek mümkün değildir. Şehirlerde parayı yöneten, küçük bir azınlığın çoğunluk karşısında seslerinin çok çıkması, hiçbir zaman güçlerinin, büyük olduğu anlamına gelmemektedir.

*

Dünyanın bütün şehirlerindeki, para çekim merkezlerinin iktidarları sarsılıyor. Dünyada büyük bir çoğunluk, haksız parasal kazançlara, yönetimlerdeki yolsuzluklara karşı, seslerini duyurma yolunda önemli adımlar atmaktadır.

*

Ülkelerinin borsalarında ve finans merkezlerinde, paralarının değerini koruyamayan yönetimler, büyük bir sarsıntı geçirmektedirler.

*

Dünyanın her yanında, haksız kazançlar ve sonu gelmeyen yolsuzluklar, bütün kötülüklerin anasıdır.

15 Ekim 2018, 11:26

ORTA DOĞU'DA DEVLETLERDEN ÖNCE MEDENİYETLER SAVAŞIYOR

======================================================== Dünyanın hiçbir yerinde toplumlar bulundukları yerde durmazlar. Toplumlar da ırmaklar gibi akarlar. Tarih içinde Necip Fazıl'ın “Sakarya Türküsü” şiirinde vurguladığı gibi: “Her şey akar.” Medeniyetler, kültürler, ülkeler, değerler. Oluklar çift birinden kutsal medeniyetler akar, birinden seküler medeniyetler.

*

Geçmişten geleceğe doğru olan bu akışta, medeniyetler, birbirleriyle hem yarışırlar, hem de savaşırlar. Dünyadaki ekonomik, siyasal ve kültürel canlılık, medeniyetlerin birbirleriyle savaşmasından daha çok yarışmasından kaynaklanır.Medeniyetler cephelerde değil,pazarlarda yarışırlar.

*

Dünyada her şeyin karşıtlarıyla bir arada bulunması gibi, medeniyetler de karşıtlarıyla bir arada bulunurlar. Nasıl gündüz geceye ihtiyaç duyarsa, kutsal kültürden beslenen medeniyetler de seküler kültürden beslenen medeniyetlere ihtiyaç duyarlar. Dünya medeniyetlerin binbir çiçek açan bahçesidir.

*

Farklı medeniyetlerin bir arada bulunmadığı toplumlarda, hayatın hiçbir alanında zenginleşme olmaz. Medeniyetler birbirleriyle yarışarak dönüşürler, dönüşerek yarışırlar. Kapılarını dünyaya kapatan medeniyetlerin, insanlık tarihinde kalıcı izler bırakmaları mümkün değildir.

*

Ondokuz ve Yirminci yüzyıllarda, kutsal kültüre yaslanan İslam medeniyeti, süküler kültüre yaslanan Batı medeniyeti karşısındaki üstünlüğünü yitirmiştir. İbn Haldun'un, “Mağluplar galipleri taklit ederler”, değişim yasası uyarınca, mağluplar galipleri taklit etmeye başlarlar.

*

Orta Doğu ve dünyadaki büyük savaşlar, Doğululaşmaktan daha çok Batılılaşmaya verilen önem ve ağırlıktan kaynaklanıyor. Orta Doğu'da son iki yüzyılda, iki medeniyet her alanda kıran kırana savaşıyor. Seküler Batı medeniyeti, bir gül bahçesine düşen göktaşı gibi, kutsal kaynaklara dayanan Doğu medeniyetinin bütün değerlerini yerle bir etmiştir.

*

Batı'nın estirdiği teknoloji odaklı seküler fırtına, bütün dünyada çok etkili olmuştur. Dünyanın her ülkesinde köklü dönüşümlere yol açmıştır. Bütün dünya Batı'nın seküler kültürüne dört elle sarılmıştır. Ancak Batı'da “Tanrı öldü” diyenler, hem Doğu'ya, hem de Batı'ya yalnızca savaş getirmişlerdir.

*

Dünyada medeniyetler neyi arıyorlarsa, toplumlar da medeniyetlerin aradığını bulurlar. Her medeniyetin kendine özgü bir sosyolojisi ve kendine özgü bir edebiyatı vardır. Bir medeniyetin sosyolojisi olanları ele alırken, bir medeniyetin edebiyatı olması gerekenleri ele alır.

*

Batı'nın seküler medeniyetinin bir bulaşıcı hastalık gibi, bütün dünyaya yayılmasıyla, dünyada olanlarla olması gerekenler arasında aşılmaz dağların olduğu ortaya çıkmıştır. Bütün dünyanın el ele vererek, olanla olması gereken arasında yükselen dağları aşması hayati önem taşımaktadır.

*

Seküler Batı medeniyetinde kutsal kültür adına ne varsa hepsi Doğu medeniyetinden ithal edilmiştir. Batı'nın seküler medeniyetinin temelinde, yakıp yıktığı Bağdat ve Şam vardır. Şam ve Bağdat olmasaydı, Kurtuba ve Gırnata olmazdı. Gırnata ve Kurtuba olmasaydı, Paris, Londra, Berlin olmazdı.

*

Doğu ile Batı'nın harman olduğu Orta Doğu'da, devletler değil medeniyetler savaşıyor. Orta Doğu'daki savaşın sorumluları devletlerden önce medeniyetlerdir.

*

Orta Doğu'da Batı medeniyeti öldü. Doğu medeniyetinin doğum sancıları yaşanıyor

*

Doğu medeniyetinin inşasında en büyük sorumluluk Türkiye'ye düşmektedir.

*

Türkiye İslam medenyetinin son büyük devletinin mirascısıdır.

*

İslam en sonda gelen, ancak en başta olan medeniyettir.

*

İslam medeniyeti bütün medeniyetlerin kaynağıdır.

*

İslam medeniyeti iki dünya medeniyetidir.

16 Ekim 2018, 11:37

EKONOMİK SORUNLARIN ÇÖZÜMÜNDE PARA AMAÇ DEĞİL ARAÇTIR

======================================================== Ülkelerin, kurumların, kuruluşların ve insanların birbirine bağımlılığının artmasına paralel olarak, şehirlerde yaşamanın güçlükleri, yıldan yıla katlanarak artmaktadır. İnsanların işleri ve yaşları ne olursa olsun, hayatı yaşanır kılmanın getirdiği parasal yükler, dünyada bütün insanları, paranın peşinden koşmaya zorluyor. Ürün, hizmet ve bilgi üretiminde, para araç olmaktan çıkmıştır, amaç haline gelmiştir.

*

Ekonomik, siyasal ve kültürel hayatı yönlendiren, finans kuruluşlarının yönlendirici gücü, paradan para kazanmanın dayanılmaz çekiciliğinden kaynaklanmaktadır. Onlar geliştirdikleri değişik finansman yöntemleriyle, dünyanın kaynaklarını, reel ekonomiden daha çok parasal ekonomiye yönlendirmektedirler. Dünyanın her yerinde reel ekonomiyi kat kat aşan, parasal ekonomi vardır. Para almak, para satmak, herkesi paranın peşinden koşturmaktadır.

*

Ekonomik sorunların çözümü, yalnızca ekonomi dünyasına, kültürel sorunların çözümü, yalnızca kültür dünyasına bırakılmamalıdır. Bütün dünyada ürün odaklı reel ekonominin yerine, faiz odaklı parasal ekonominin geçmesi, hayatın ekonomik, siyasal ve kültürel boyutlarında büyük dengesizliklere yol açmaktadır. Bu yüzden tarih boyunca faiz, dinlerin ve bilimlerin ana tartışma konusu olmuştur. Hiçbir din para alımını ve satımını özendirmemiştir.

*

Büyük depremler gibi, bütün dünyayı sarsan finansal krizlerin, üstesinden gelebilmek için, dünyanın bütün kaynaklarının, parasal ekonomiden reel ekonomiye kaydırılması gerekir. Bunun için bütün insanlar bir yabancı dil öğrenir gibi, kültürün olduğu kadar, ekonominin de dilini öğrenmelidir. Kültürün çok boyutlu karmaşık dilini bilmeyenler, Ekonominin tek boyutlu yalın dilini kavrayamazlar. Ekonominin dilinin paranın dilinin yalınlığından kaynaklanır.

*

Bütün insanlığın peşinden koştuğu paranın burnuna halka takmadan, ekonominin denetim altına alınması mümkün değildir. Ekonomik, siyasal ve kültürel krizler, paranın denetimden çıkmasından kaynaklanır. Yönetimler paranın burnuna halka takamazlarsa, para yönetimlerin burnuna halka takar. Parayı peşlerinden sürüklemesini başaramayanlar, paranın peşinden sürüklenirler. Paranın baştan çıkarmayacağı insan sayısı çok azdır.

*

Sağlam bir kültürel doku ve güçlü bir ekonomik yapı için, insan paraya değil, para insana hizmet etmelidir.

*

Paranın yeri, başın üstü değil, ayağın altı olmalıdır. Para iyi bir memur, kötü bir amirdir.

*

Para memur olmaz amir olursa, bütün insanlık bir krizden bir krize sürüklenir.

*

Dünyada reel ekonomi desteklenmelidir, parasal ekonomi dizginlenmelidir.

*

Reel ekonomi zenginliklere, parasal ekonomi yoksulluklara yol açar.

*

Parasal ekonomi, üretim gücünü yok eder.

17 Ekim 2018, 12:41

BİLİMDEN İRFANA BİR AYDIN PORTRESİ:NAZİF GÜRDOĞAN

=================================================== Dilimizde ilgi alanları geniş olanlar için özel bir deyim vardır; çok yönlü bir şahsiyet. Ülkemizde bu tanıma en fazla uyan insanlardan birisi sanırım Nazif Gürdoğan’dır. Öyle ki hangi yönünde yoğunlaşsanız, diğer yönlerini ihmal etmiş olursunuz. Bu yazımızda onun akademik kariyer ve kimliğinden ziyade düşünür ve yazar kimliği üzerinde durmak istiyoruz.

*

Öncelikle o bir bilim adamıdır. Ülkemizde, yurt dışında muhtelif üniversitelerde öğretim üyeliği yaptı, yapıyor. Buna bağlı olarak iş dünyasında, finans kurumlarında önemli görevlerde bulundu. Akademi ve iş dünyasındaki bu birikimi, düşünce dünyası üzerine ipuçları vermesi açısından oldukça işimize yarayacaktır. Ama bizim tanıdığımız, burada anlatmaya çalışacağımız Gürdoğan, başka birisidir.

*

Nazif Gürdoğan adı, kültür ve yayın dünyamızda düşünür ve yazar kimliğiyle daha çok tanınıyor. Eserlerinde adının “Ersin” adıyla birlikte veya ayrı yazılması merak uyandıran bir husus olsa da ülkemizin belli başlı yazar ve düşünürleri arasındaki yerini on yıllardır koruyor. Deneme, gezi, günlük alanında birçok eseri bulunuyor. Uzun yıllar gazete köşe yazarlığı yaptı.

*

Mavera dergisinin kurucuları arasındaydı. İlk sayısında yer alan ve onun da katıldığı “Edebiyatımızda Evrensellik ve Yerellik Sorunu” başlıklı konuşma, yazı dünyamızda bir fenomen olmuş, halen unutulmamıştır. Kolay değil, 1976’dan söz ediyoruz. Neredeyse yarım asır olmuş. Sonraki yıllarda İslam ve İlim ve Sanat dergilerinin yayın kurulunda yer aldı. Yazılarıyla katkıda bulundu. Esasen onun yazılarını veya yapılan konuşmaları dergilerde görmek okuyucu için bir alışkanlık haline geldi.

*

ÇOK YÖNLÜ BİR KİŞİLİK

*

Yazılarına ve konuşmalarına yansıyan temel özellik, çok yönlü kişiliğidir. Bulunduğu ortamların ve yayınların dünyaya açılan penceresi oldu. Bir ayağıyla kültür ve medeniyet dünyamıza dayanırken öbür ayağıyla dışımızdaki dünyaya uzanmayı, yorumlamayı prensip haline getirdi. Dışarıdan bakmadan kendimizi bütünüyle göremeyeceğimizi hep vurguladı. Dışarısı derken bunu iki anlamda söylüyordu; coğrafi anlamda dışımızdaki dünya; Ortadoğu, Avrupa, Asya, Afrika, Amerika… İkincisi, kültür anlamında dışımızdaki dünya; İslam kültür coğrafyasının sınırları, kapsamı, diğer kültür ve inanç dünyalarıyla teması.

*

Kendisi bu anlamda yorumlayıp karşılaştırmalar yapacak donanım ve deneyime sahiptir. Uzun yıllar yurtdışında kaldı. Mühendis ve işletmeci bir aydın olmak sanıyorum ona farklı avantajlar sağlıyordu. Dünyada sanayi ve ekonomi alanındaki gelişmeleri, verileri, eğilimleri yerli bir düşünür gözüyle hakkıyla değerlendirebilecek birikime sahiptir. Bunu düşünce ve kültür dünyamıza uyarlama vazifesi hep ona kaldı. Toptancı yargılar, üstünkörü ve hamasi yaklaşımlar ona göre değildir.

*

Eserlerinde, konuşmalarında, ilhamını Sezai Karakoç’tan alan bir medeniyet perspektifi sundu. Büyük Doğu, Diriliş, Edebiyat, Mavera dergisi geleneğine bağlıydı. İslam toplumlarının bugünkü durumunu, sebep ve sonuçlarını gerçekçi ve cesur bir yaklaşımla değerlendirdi. Medeniyetimizin geldiği noktayı ve geçmişini gözlemlemek için İslam dünyasını doğudan batıya gezdi. Büyük birikimlerin yaşandığı merkezleri dikkatle inceledi. Medeniyet ekseninin uğradığı şehirlerde odaklandı. Aldığı notları kitaplarında değerlendirdi. Hicaz’dan Endülüs’e, Zamanı Aşan Şehirler adlı eserleri bu anlamda önemli ipuçları veriyor.

*

BATI DÜNYASINI ÇOK İYİ TANIYOR

*

Batı dünyasını çok iyi tanıması ona verimli karşılaştırmalar yapma imkânı sundu. Yazılarında tüketime dayanan, insanın arka plana itildiği kapitalist yaşam tarzına karşı sürekli ve sağlam bir duruş sergiledi. Bu anlamda Nuri Pakdil ile olan duyuşsal ve düşünsel yakınlığından söz edilebilir. Fakat Nazif Gürdoğan şair değildir. Elbette yazılarında ilham ve düşüncenin önemi büyüktür. Ama o, Batı dünyasının işleyişini yakından, profesyonel olarak izleme imkanı buldu. İlhamını, irfanını bulgularla destekleyen bir yaklaşım sergiledi.

*

Onun bakışı, yorumları, düşünce ve kültür evreninin dışında, sosyoekonomik verilere, hatta rakamlara dayanır. Bunun için bizimle Batı dünyası arasındaki karşılaştırma, değerlendirme ve eleştirilerinde bilgiye dayanan bir zeminde durduğunu hissedersiniz. Reaksiyoner değildir, ezik değildir, umutsuz değildir. Aksine sürekli yol gösterici formül arayışı içindedir. Ne de olsa hastalıklar, devaya giden yolu da işaret etmektedir.

*

BİR PROJE ADAMI

*

Her şeyden önce o bir proje adamıdır. Bu anlamda onun Teknoloji’nin Ötesi (1985) ve Kültür ve Sanayileşme (1987) adlı eserleriyle İsmet Özel’in Teknik Medeniyet, Yabancılaşma (1978) adlı eserinin karşılaştırması ilginç sonuçlar ortaya koyabilir. Çünkü bu eserler ülkemizde ve dünyada belli ekonomik, siyasi ve kültürel koşulların yaşandığı birbirine yakın bir dönemde kaleme alınmışlardır.

*

Türk aydını belli zamanlarda ortaya çıkan sorunlara karşı ortak bir duyarlık geliştirmiş ve ortak duruşlar sergilemiştir. Sonuçta aydınların toplumun aynası olma gibi bir vazifeleri veya özellikleri vardır. Bunu yapabildikleri ölçüde topluma mal olurlar ve kalıcı eserler ortaya koyarlar. Bu bağlamda, belli dönemlerde yazılan eserlerin ortak bir arka planı, ruh akrabalıkları oluyor. Söz konusu Görünmeyen Üniversite (1993) olunca, önce Necip Fazıl’ın O ve Ben (1975) ve Nuri Pakdil’in Bağlanma (1979) adlı eserlerini hatırlamakta fayda vardır.

*

Nazif Gürdoğan’ın Görünmeyen Üniversite adlı eseri, o dönemde ülkemiz sosyal yaşamında, hatta aydınlar arasında etkili olan ve bu topraklarda derin kökleri bulunan tasavvufi anlamda “bağlanma” kültürüyle yakından ilgilidir. Bu kapsamdaki önemli eserlerin üç beş yıl arayla arka arkaya gelmesi elbette bir rastlantı değildir. Dönemin sosyokültürel kodlarına tekabül eden özellikleri vardır. Bunları bırakalım uzmanları araştırsın.

*

Biz burada Gürdoğan’ın dünyasında yoğunlaşmak istiyoruz. Açıkçası Gürdoğan’ın kurucuları arasında yer aldığı Mavera dergisi ortamında da tasavvuf geleneği açısından yoğun bir dönem yaşanmıştır. Akif İnan, Cahit Zarifoğlu bu alanda özel tecrübelere sahiptir ve bu yönleri, eserlerine bir şekilde yansımıştır. Zarifoğlu, Arvasi hazretlerinin manevi dünyasından feyz almıştır. Necip Fazıl ile manevi akrabalığından söz edilebilir.

*

EĞİTİMİ İSKENDERPAŞA'YA GÖTÜRDÜ

*

Nazif Gürdoğan’ın yolu ise İskenderpaşa ekolüne çıkmıştır. Bunun nedenleri “iki tarafın” özelliklerinde aranmalıdır. Gürdoğan İTÜ Makine Mühendisliği mezunudur. Sonra işletme ve yönetim alanına kaymıştır. Akademik çalışmaları devam etmiştir. Belli bir dönem ülkenin kalburüstü bürokratları veya iş dünyasının önemli kadroları arasında yer almıştır.

*

Bu özelliklerin işaret ettiği yön, eğer tasavvuftan söz ediyorsak, İskenderpaşa ekolünden başkası değildir. Gerçekten Mehmet Zahid Kotku yaşadığı dönemde ülke ve dünya siyasetini, ekonomisini yakından izlemiş, kalkınma için milli bir ekonomi ve sanayi düşüncesini teşvik etmiştir. Burada İskenderpaşa’ya yakınlığıyla bilinen Erbakan ve Özal’ın da İTÜ çıkışlı olduğunu hatırlamakta fayda vardır.

*

Bugün mevcut iktidar partisinin kendisini ekol olarak Erbakan, Özal ve Menderes arka planına dayandırdığı düşünülürse, İskenderpaşa Camisinnde görevli olan Mehmet Zahit Kotku'nun nasıl önemli bir noktada durduğu daha iyi anlaşılır. Evet, o “gönüller sultanı”dır. Ama ülkesinin sorunlarına yabancı değildir. Devrinin en önemli aydınlarına, bürokratlarına hitap eden, manevi destek veren, işaretleriyle yol gösteren bir özelliğe sahiptir. Adeta Sultan Abdülhamid devrindeki Gümüşhanevi dergahının işlevini üstlenmiştir.

*

MEHMET ZAHİT KOTKU: GÖRÜNMEYEN ÜNİVERSİTE

*

Birçok kimse, birçok aydın ve yazar, Mehmet Zahit Kotku'yu tanımış ve bir şekilde feyz almıştır. Ama bu ruh halinin ve insanlar üzerindeki etkilerinin manifestosunu yazmak, Nazif Gürdoğan’a nasip olmuştur. Farkında mıdırlar bilmem ama bu eser en çok da tasavvuf tarihçilerini ilgilendirmektedir. Literatürde yer alan bütün o tasavvuf büyüklerine ait eserler, menkıbeler ve usul kitapları kendi dönemlerinde büyük bir fonksiyon görmüşlerdir. Dönemlerinin “geride kaldığını” söylemek, elbette doğru olmaz. İnsanoğlunun zamana bağlı olmayan, yaratılışa bağlı temel özellikleri vardır.

*

O büyükler kendi zamanlarının önde gelen manevi liderleri, düşünür ve aydınlarıdır. Nice şairler gibi onlar da zamanı aşan sözler söylemiş, insanın temel özelliklerinin üzerine gitmiş, bununla kalmayıp bizzat model ortaya koymuşlardır. Onlardan günümüzde alınacak nice dersler vardır. Tamamen insanların alma kabiliyetine ve isteğine bağlıdır. Ama belli zamanlar belli insanları ortaya çıkarıyor. Onlar topluma yön verme işlevini görüyor. Manevi iklime katkıda bulunarak sosyal hayatı, insan ilişkilerini olumlu yönde etkiliyor. İnsanların karamsarlığa düştüğü zamanlarda onların içlerini aydınlatarak yollarını bulmalarını, insanlığa faydalı işler yapmalarını sağlıyor.

*

Gürdoğan Görünmeyen Üniversite adlı eserinde günümüz dünyası karşısında saflığını, özgünlüğünü koruyan bir manevi liderin ve ekolün üstlendiği fonksiyonu, verdiği ilhamları söz konusu ediyor. Bir yanda Hz. Peygamber’e kadar uzanan bir geleneğin sağlam bir temsilcisi olarak günümüz dünyasını yakından izleyen, ülkemizin içinde bulunduğu problemleri ve çözüm yollarını düşünen ve teşvik eden bir tasavvuf büyüğü. Öte yanda günümüz üniversitelerinde hocalık yapan, eserleriyle tanınmış, aynı zamanda sosyal benliğimizin bir parçası olan manevi değerlerimize sahip çıkan bir aydın. Görünmeyen Üniversite bu iki tarafın buluşmasının hikayesidir.

*

GİRİŞİMCİ OLMAK VE ÇÖZÜME ODAKLANMAK

*

Nazif Gürdoğan düşüncesi deyince aklımıza önce modern dünyanın temel özellikleri ve sorunları için çözüm arayışları geliyor. Tüketim çılgınlığı, kültür kirlenmesi gibi deyimler bir bakıma onun tarafından literatürümüze kazandırılmıştır. Bunu kökten bir reddiye olarak anlamaksa doğru değildir. Dengeli bir yaklaşım arayışı içindedir. Bunalımlar üzerinde yoğunlaşıp, başarıya götüren faktörleri ihmal etmemeye çalışır. Ne de olsa Batı yüzyılında yaşıyoruz.

*

İçinde bulunduğumuz dünya sisteminin temel dinamikleri üzerine çok kafa yormuştur. Bu çerçevede çok kullandığı anahtar kavramlardan birisi, girişimciliktir. İş dünyası onun bilim ve düşünce adamı olarak odaklandığı bir alandır. Geçmişte olduğu gibi günümüzde de ticaretin ülkeler ve toplumlararası ilişkileri düzenlemede önemli katkıları olduğuna inanır:

*

“Girişimciler ürün, hizmet ve bilgi akışında sınırların önemini yitirdiği yüzyılın yeni fatihleridir. Sınırsız dünyanın en etkili ve güçlü ordularıdır. Onlar toplumları silahlarıyla değil, ürün ve hizmetleriyle değiştirirler.”

*

Gerçekten, İslam’ın ilk asırlarında orduların yanında ilk dönem Müslüman tüccarların büyük rolleri olmuştur. Orduların hiç ulaşmadığı Uzakdoğu’daki İslam varlığı, ticari ilişkilerin bir sonucudur. Bunu yaparken Endülüs’ün, İstanbul’un fethini önemsemediği anlamı çıkmamalıdır. Çağımıza uygun ve uygulanabilir söylemler bulma çabası içindedir.

*

Gürdoğan, günümüz dünyasında ticaretin, hizmet sektörlerinin kültürler ve toplumlar arası ilişkilerde önemli fonksiyonlar üstlendiğini, bu alanda kıyasıya bir rekabet yaşandığını, bizim de etkili bir şekilde bu yarışta yer almamız gerektiğini vurgular. Ona göre bu yarış bir varoluş sorununa dönmektedir.

*

SEKÜLER DÜNYANIN KURTULUŞU TASAVVUFTA

*

Gürdoğan tasavvuf geleneğinin günümüz dünyasının yorumlanmasında önemli fonksiyonlar üstlenebileceğini, esasen mevcut kapitalist dünya sisteminin böyle bir katkıya şiddetle ihtiyaç duyduğunu her fırsatta vurguluyor.

*

Tüketim çılgınlığı karşısında sade, mütevazı, paylaşımcı, empatik, doğayla barış içinde bir yaşam tarzını öngören tasavvufun, sürdürülebilir bir sosyoekonomik yapı için model sunduğunu söylüyor.

*

Gürdoğan’ın yaklaşımı siyah ve beyaz şeklinde değildir. Yapıcı öneriler ortaya koyan, günümüz dünyasında verimli, etkili bir katılım arayışı içinde olan İskenderpaşa ortamı bu açıdan ona uygun gelmiş olmalıdır.

*

Mehmet Zahit Kotku bir yandan gönüller inşa ederken, bir yandan bu insanları pozitif düşünmeye, projeler ortaya koymaya sevk eden bir ekol, bir üniversite işlevi görmüştür. Üniversitelerde adeta nelerin yapılamayacağının öğretildiği, bir çeşit aşağılık kompleksinin aşılandığı bir dönemde Mehmet Zahit Kotku, bizzat üretim ve sanayi ile ilgilenmiştir.

*

Mehmet Zahit Kotku döneminde büyük bir proje olan Gümüş Motor fabrikalarının kuruluşunda manevi anlamda önemli bir rol oynamıştır. Hatta işbirliği yapılan Almanya’daki dizel motor fabrikalarını ziyaret etmiş, istek üzerine, ziyaret defterine bir şeyler yazmıştır. O sırada Almanya ile aramızda ekonomik anlamda devasa bir uçurum söz konusudur.

*

GÖRÜNMEYEN ÜNİVERSİTE EĞİTİME DEVAM EDİYOR

*

İstikrarsız bir siyasi ve ekonomik ortamın hakim olduğu devirde bu dergah bir çeşit tamamlayıcı mektep rolü oynadı. Gönüllü olarak yolu buraya düşen gençlere bir şeyler yapılabileceği, hatta bunu kendilerinin yapacağı duygusunu vermeyi başardı.

*

Ulaşılan başarı kuşkusuz o dönemde bizdeki üniversitelerin ve yaygın kültürün yapabildiği bir şey değildir. O zaman sosyal anlamda karamsar bir atmosfer hakimdir. Ülkemize zayıf Ortadoğu ülkelerinden birisi olarak bakılmaktadır. Bu bakış uzun yıllar boyunca insanımızın ruhuna sirayet etmiştir. Eğitim kurumları ve medya, bir duyguyu pekiştirme yarışı içindedir; Sen yapamazsın!

*

O günlerden günümüze bir şeyler değişmiş olabilir ama bu anlamda atılacak daha çok adım vardır. Günlük hayatla daha yakından ilgili olan Batı dünyasındaki üniversitelerde görülen temel özellik şudur: Gençleri dünyaya hazırlamak, belli alanlarda verdikleri bilgi ve donanımın yanında onlara girişimci, buluşçu bir ruh kazandırmak.

*

Görünmeyen Üniversite, tam da bu durumun üzerine gitmiştir. Gençlerin manevi dünyalarına, bu toprakların birikimine dayanarak özgüven aşılamak için kuvvetli bir şekilde seslenmiştir: Yapabilirsin!

*

Bu sesin ne kadar etkili olduğunu geçtiğimiz on yıllar boyunca gözlemledik. Dünya sistemindeki rekabet, propaganda ve toplum mühendisliği çalışmaları, yeni araçlarla, yeni söylemlerle devam ediyor.

*

Onlara karşı ruh dünyamızı takviye edecek, motive edecek, besleyecek, sağlam ve yerli kaynaklara dayanan, geçerli, yapıcı, etkili bir duruşa, bir modele olan ihtiyaç da devam ediyor. Görünmeyen Üniversite, işlevini tamamlamış değildir. Dr.KEMAL KAHRAMAN

18 Ekim 2018, 14:06

TÜRKİYE DOĞU BATI ARASINDA HEM ANAHTAR HEM KİLİT OLMUŞTUR

============================================================ Geçen iki yüzyılda, Türklerin başını çektikleri Doğu dünyası, Avrupalıların başını çektiği Batı dünyası karşısında, ekonomik ve kültürel üstünlüğünü yitirmiştir. Ancak Türklerin Anadolu’nun bin yıllık tarihi içinde oluşan, çok köklü bir düşünce ve eylem birikimleri vardır. Tarihleri boyunca Asya’dan Avrupa’ya, uzun bir yolculuğa çıkan Anadolu insanı, Yirminci yüzyılın başında çekildiği Avrupa’ya, aynı yüzyılın sonunda geri dönmüştür.

*

Avrupa’nın her ülkesinde küçük küçük Anadolu’lar vardır. Avrupa’daki Türklerin nüfusü, yirmi Avrupa Birliği üyesi ülkeden çok daha büyüktür. Türkler 1354’de Gelibolu’da, ayak bastıkları Avrupa topraklarında, ilerlemeye devam etmektedirler.Son iki yüzyılda dünyada Batılılaşma tartışılmıştır. Artık Avrupa’da Batılılaşma değil, Doğululaşma tartışılmaktadır.Avrupa ya Müslümanlarla birlikte yaşayacak, ya da Amerika’ya göç edecektir.

*

Tarihleri boyunca Türkler ezanın okunduğu coğrafyaları vatanları bilmişlerdir.Avrupa’nın düğümünü Türkiye çözecektir. Geçmişte Viyana’ya kadar gidenTürkler, Yirmi birinci yüzyılda Stockholm’e kadar gitmişlerdir. Dublin’den Berlin’e kadar Avrupa’da Türklerin olmadığı hiçbir başkent yoktur.Artık yanızca İstanbul’un Ayasofya’sında değil, Bütün Avrupa şehirlerinin Ayasofya’larında ezanlar okunmaktadır.Tarihte her karanlığın bir aydınlığı vardır.

*

Altmışlı yılların sonuda ilk karşılaşmamızda, bana “Biz roman okumayanın düşmanıyız” diyen Pakdil’in,okumak için ilk verdiği kitap, cetvelle ve renkli kalemlerle çizilmiş, sayfa kenarlarına uzun notlar düşülerek okunmuş, Tahsin Paşa’nın “Abdülhamit Han Yıldız Sarayı Hatıraları” kitabı olmuştur.Onun çizerek, notlar düşerek, okuduğu kitapları okuyanlar, notlardan kitaptan öğrendiklerinden daha çok şey öğrenirler.

*

Necip Fazıl’ın çok önem verdiği, Türk tarihinin anahtar sultanlarının başında gördüğü, Abdülhamit’i anlamadan, “Avrupa düğümü”nü, “Amerika düğümü”nü ve “Orta Doğu düğümü”nü çözmek mümkün değildir.Abdülhahit taçlı diplomattır.Onun barış yıllarında Orta Doğu bütünlüğünü korumuştur.İttihatçıların savaş yıllarında, Türklerin arkalarına bakma dan, Kudüs’ten, Kosova’dan, Üsküp’ten İstanbul’a çekilmişlerdir.

*

Türkiye derin tarihsel birikimiyle, zengin kültürel kaynaklarıyla, edebiyatı medeniyet için bilen denemecileriyle, şairleriyle, hikayecileriyle, romancılarıyla İslam dünyasında olduğu kadar, bütün dünyada da barışa açılan kapıların anahtarı, savaşa açılan kapıların da kilidi olacaktır. Edebiyatta tartışılan düşünceler, kısa zamanda eylemlere dönüşürler. Türkiye Doğu ülkeleriyle Batı ülkeleri arasında, hem anahtardır, hem kilittir.

19 Ekim 2018, 12:11

HAYATIN HER ALANINDA DÜRÜSTLÜK ALINIR DÜRÜSTLÜK SATILIR

=========================================================== Alışverişin tarihi ilk insanla başlar. Ekonomik, sosyal ve kültürel boyutlarıyla, alışverişin serüveni, Doğu’dan Batı’ya, toplumların serüvenidir. Tarım toplumundan sanayi toplumuna, sanayi toplumundan bilgi toplumuna doğru, alışverişin yapısının değişmesine rağmen, özünde köklü değişiklikler olmamıştır. Bütün toplumlarda ekonominin lokomotifi olarak alışveriş, tarihin her döneminde önemini korumuştur.

*

Tarih içindeki büyük yerleşim birimleri, alışveriş yolları üzerinde kurulmuştur. Alışverişin olmadığı yerde insan, insanın olmadığı yerde üretim, üretimin olmadığı yerde de şehir olmaz. Mekke, Medine ve Kudüs başta olmak üzere, bütün büyük şehirlerin temelinde, alışverişin tetiklediği üretimle gelen, zenginlik patlaması vardır. Dünyanın dört bir yanına dağılan büyük şehirler, alışverişin bütün insanlığa kazandırdığı, paha biçilmez hazinelerdir.

*

Müslümanlar Hristiyanlar gibi, ticarete soğuk bakmazlar. Hristiyanlar dünya ile öteki dünyayı birbirinden ayırırken, Müslümanlar iki dünyayı birbirinden ayrılmazlar, bir bütün olarak görürler. İslam kültüründe, dünyaya öteki dünyanın tarlası gözüyle bakılır. Dünyada toprağa atılmayan buğdayların, öteki dünyada başakları toplanmaz. Dünyada başlayan alışverişte dürüstlük yarışları, yarış sonuçlandıktan sonra da devam ederler.

*

Ekonomik hayatta olduğu kadar kültürel hayatta da, dürüstlükten uzaklaşanlar, toplumların bütün kesimlerine, büyük zararlar vermekle kalmazlar, her alanda etkilerini gösteren haksızlıklara kapı açarlar. Bunun için Müslümanların, kültür ve ekonomi dünyalarında, dürüstlüğün ve dürüst insanların vazgeçilmez bir yerleri vardır.Onlar bereketli topraklara benzerler, aldıklarından çok daha fazlasın verirler. Ana kaynaklarda onların iki dünyada, kurtuluşa erecekleri sürekli tekrarlanmıştır.

*

Alışveriş kültürünün zenginleştiği toplumlarda, öncelikle zorunlu ihtiyaçlar karşılanarak, zenginler daha zengin, yoksullar daha yoksul olmazlar. Hayatı kolaylaştıran ve güzelleştiren bolluk, toplumun yüksek gelirli kesimlerinden, düşük gelirli kesimlerine doğru dalga yayılarak, yoksulları daha yoksullaşmaktan kurtarır.Bu yüzden Mark Skousen’nin “Abide eser” dediği Adam Smith’in “Milletlerin Zenginliği” kitabı, bütün dünyada yankı bulmuştur.

*

Dürüst insanların düşünce ve eylem, dünyalarında ister alanlar, isterse satanlar olsun, kimseye haksızlık yapmadan tartan terazinin vazgeçilmez bir yeri vardır. Alışverişte önemli olan, hem alanların hem de satanların kazanmasıdır. Bunun için Anadolu’da, terazi adaletin olduğu kadar, alışverişte dürüstlüğün de simgesi olarak kabul edilir.Alışverişte başarılı olmanın sırrının, dürüstlükte gizli olduğuna inanılır. Dürüstlükten kimseye zarar gelmez.

*

Alışverişte herkes iyilikleri özendirmek, kötülükleri önlemek sorumluluğunu taşır.

*

Her iki dünyada da hiçbir iyilik ve hiçbir kötülük karşılıksız kalmaz.

*

Hayatın yaşanır kılınmasında en büyük sermaye dürüstlüktür.

*

Dünyada iyilik ekenler, öteki dünyada kötülük biçmezler.

*

Aldatanların mumları yatsıyı kadar yanmazlar.

*

Alışverişte satılan ürünler geri alınırlar.

*

Dürüstlüğün kaybedeni olmaz.

20 Ekim 2018, 16:06

KOPAN ZİNCİRİN HALKALARINI BİRBİRLERİYLE BULUŞTURMAK

====================================================== Berlin Duvarının yıkılmasıyla, duvarların ve kapıların olmadığı,uzaklık ve yakınlık farkının önemini yitirdiği, bir dünya ortaya çıkmıştır. Yeni dünyada siyasal sınırlardan daha çok, kültürel sınırlar ağırlık kazanmıştır. Yıllar içinde siyasal sınırlar çok değişmezken, kültürel sınırlar sürekli değişmektedir. Kültürel sınırların büyük bir esneklik kazandığı, yeni dünyanın fatihleri,hiçbir ülkede kendilerine pasaport sorulmayan, dergilerdir,yazarlardır,aydınlardır.

*

Anadolu insanın Ankara’da, Konya’da, Bursa’da,İstanbul’da ve Edirne’de kültürünü koruması, düşünürleriyle, yazarlarıyle, şairleriyle,başta Tokyo, Paris, Londra,Berlinde ve New York olmak üzere, dünyanın bütün şehirlerinde olmasına bağlıdır. Bin yıllık tarihiyle Anadolu insanını, bütün dünya şehirlerine, Yeni Necip Fazıl’lar,Yeni Sezai Karakoç’lar ve Yeni Nuri Pakdil’ler taşıyacaklardır.Onlar bütün dünya ülkelerini, vizesiz dolaşırlar,insanlar onların kimliklerine değil, şiirlerine bakarlar.

*

Dünyada nasıl Shakespeare’e,Geothe’ye, Rimbaud’ya, kimse doğduğu şehiri sormazsa, Fuzuli’ye,Baki’ye, Şeyh Galip’e de kimse yaşadığı ülkeyi sormaz. Şairlerin hepsi dünya vatandaşıdırlar. Bütün ülkelerin kapıları onlara sonuna kadar açıktır.Onların güçleri ülkelerinden önce şiirlerinden kaynaklanır. Özünü koruyan Mevlana’nın pergel metaforu,Yirminci yüzyıldaki gelişmelerle, yeni zenginlikler kazanmıştır.Mevlana izlediği pergel stratejisiyle, geçmişte Anadolu’yu dönüştürmüştür, gelecekte dünyayı dönüştürecektir.

*

Pakdil kitaplarında herkesin evinde, bir “Mevlana Köşesi”, olması gerektiğini sürekli vurgulamıştır. Sezai Karakoç Anadolu’nun dönüşmesinde Mevlana’nın yerini ve önemini anlatan bir kitap yazmıştır.

*

Anadolu’da Cumhuriyet döneminde kopan zincirin halkalarının iki ucunu birbiriyle, bir elinde Mesnevi, bir elinde Mukaddime taşıyan kuşaklar buluşturacaklardır.

*

İki büyük zirve Yirminci yüzyılda, bütün bilgelerin ve bütün bilginlerin yollarının kesiştiği, en önemli kavşak başlarıdır. Onlarla dünya bilgi ve bilgelik birikimi büyük zenginlik kazanmıştır.

*

Mesnevi gelecek kuşakların iç dünyalarını inşa etmenin, Mukaddime gelecek kuşakların dış dünyalarını inşa etmenin yol haritalarını verecektir.

*

Yalnızca Anadolu’nun gelecek kuşakları değil, bütün dünyanın gelecek kuşakları, Adam Smith’te, Karl Marx’ta ve Max Weber’de arayıp da bulamadıklarının hepsini, Mevlana’da ve İbn Haldun’da bulacaklardır.

*

Yirmi birinci yüzyılın dünyasının, seküler kültürün bilginlerinin bilgilerinden daha çok, kutsal kültürün bilgelerinin bilgeliklerine ihtiyacı vardır.

*

Tarihin her döneminde bilgelerin bilgelikleri,bilginlerin bilgilerinden daha önemli olmuşlardır.

21 Ekim 2018, 11:25

BEŞ ÜLKENİN DÖKTÜKLERİ KANLARIN HESABINI KUDÜS'TE SORMAK

========================================================== Yirminci yüzyılın ilk yarısı Avrupa için, ikinci yarısı Orta Doğu için, yıkım yüzyılı olmuştur. Yirmi birinci yüzyılın mimarları, kutsal kültürü toplumların afyonu olarak görenler değil, hayatın kaynağı olarak görenler olacaktır. Onlar bir yanlarına Mekke’yi, bir yanlarına Medine’yi alarak, Kudüs’ten geleceğe yürüteceklerdir. İnsanların harabeye çevrilen iç dünyalarıyla birlikte, yakılan yıkılan dış dünyalarını, inşa etmenin yol haritası,kutsal kültürün kutlu kentlerindedir.

*

Dünyadaki erdemli kentlerin, erdemli yönetimlerin anası olan kutlu kentler, bilginin ve bilgeliğin olduğu kadar, düşüncenin ve eylemin de, asla batmayan güneşleridir. Onlar geçmiş yüzyıllarda, Avrupa’yı nasıl dönüştürmüşlerse, gelecek yüzyıllarda Amerika’yı öyle dönüştüreceklerdir.

*

İnsanlığın bilgi ve bilgelik dünyasında Atina’nın güneşi batmıştır, Kudüs’ün güneşi doğmaktadır. Kudüs’ün ışığını dünyaya, İstanbul taşıyacaktır. Batı’ya Işık hep Doğu’dan gelmiştir.

*

Doğu kutsal, Batı seküler kültürün anavatanıdır.Roger Garaudy’nin kitaplarında altını çizerek vurguladığı gibi, Avrupa’da doğmuş, kutsal kentleri olan, hiçbir büyük din yoktur. Kudüs Adem “Turabullah”, İbrahim “Halilullah”, Musa “Kelimullah”, İsa “Ruhullah” ve Muhammed “Habibullah” diyenlerin kentidir.

*

Kudüs sevgisiyle silahlanmayanlar,bütün insanlığın kanını dökerler. Kudüs’te savaş olursa, Pekin’de, Moskova’da, Brüksel’de, Washington’da barış olmaz.Kan dökenlerin kanları dökülür.Dökülen kanlar yerde kalmazlar.

*

Dünyanın bütün aydınları, Yirmi birinci yüzyılda, insanlığın bilgi ve bilgelik birikiminin, şehirlerin anası, zamanla yaşıt, Mekke’den kaynaklandığını göreceklerdir. Bu yüzden Pakdil, “Kalbimin yarısı Mekke’dir,yarısı Medine’dir,üzerinde bir tül gibi Kudüs vardır” demektedir.

*

Uzaklık ve yakınlık farkının, ortadan kalktığı bir dünyada, büyük bir arayış içinde olan insanlığın, bilgi ve bilgelik susuzluğunu Mekke giderecektir.Mekke bütün peygamberlerden izler taşır, insanlığın atalarının kentidir, insanlığın anavatanıdır.

*

Batı’da kutsal kültür olarak neler varsa, onların hepsi Doğu’nun kutlu kentlerinden, ödünç alınmıştır.Dünyada kutlu kentlerin öğrencileri olanlar, seküler kentlerin öğreticileri olacaklardır. Onlar dünyanın bütün kentlerini, insanlık tarihinin derinliklerinde, uzun yürüyüşlere çıkaracaklardır.

*

Dünyanın eli kanlı “Beş Kenti”nin, döktükleri kanların sorgulamasını, kutsal kültürün kutlu kentleri yapacaklardır.

*

Atina’nın yargılanması,Kudüs’te yapılacaktır.

*

Atina hesap vermekten kaçamaz.

22 Ekim 2018, 10:48

DÜNYADA SAVAŞA KARŞI BİR OLMAYAN ÜLKELER YOK OLURLAR

========================================================= Tarihsel süreçte toplumlar bulundukları yerde kalmazlar, konumlarını sürekli değiştirirler. Toplumların yapı değiştirmeleri, olumlu yönde büyümeye dönük olduğu gibi, olumsuz yönde küçülmeye dönük de olur. Tabiattaki doğal olayların, uymak zorunda olduğu doğal yasalar varsa, toplumlarda da insanların uymaları gereken toplumsal yasalar vardır. Toplumsal yasalar uzun dönemde, geçerliliklerini hiç aksatmadan korurlar.

*

Toplumsal yasalar insanların tek tek bilinçlenip, yeri ve zamanı gelince, hep birlikte hareket etmeleriyle işlerlik kazanırlar. Zamanı gelmiş dönüşümler, nasıl durdurulmazlarsa, zamanı gelmemiş dönüşümler de başlatılamazlar. Toplumsal olaylar karşısında, kısa dönemlerde insanların kişisel tepkilerinin etkileri çok sınırlı kalır. Toplumsal yasalar kişilerin tepkilerinin, toplumsal tepkilere dönüşmeleriyle, geçerlilik kazanmaya başlarlar.

*

Toplumların dönüştürücü güçleri, adil yönetimlerin güvenceleri olan devletlerden kaynaklanır. Topraklar için sular nasıl görevler yüklenirlerse, toplumlar için de devletler aynı görevleri yüklenirler. Tatlı suların toprakların üretimlelerini artırdıkları gibi, adil devletler de toplumların üretimlerini artırırlar. Bunun için Anadolu insanının kültüründe, adil yönetimin güvencesi devlete ve devlet yönetiminde, adalet dairesine büyük önem verilir.

*

Tarihin her döneminde, adil yönetimler toplumların en büyük hazineleri olmuşlardır. Türkler adaleti ekonomik ve kültürel başarıların kaynağı olarak gördükleri için, Anadolu’dan üç kıtaya açılarak, İstanbul’u dünyanın en önemli kültür merkezlerinden biri haline getirmişlerdir. Adil yönetimlerin olduğu toplumlarda güvenlik, güvenliğin olduğu toplumlarda da bolluk vardır. Toplumların dönüşümünde, güvenlik dairesi, adalet dairesiyle bütünleşir.

*

Dünyanın neresinde olursa olsun, barış ve güvenlik bütün ülkelerde, her alanda zenginlik birikmesine yol açar. Zenginlik tarih her döneminde, hem gurur kaynağı hem de savaş kaynağı olmuştur. Zenginlikleriyle kibirlenen toplumlar, dünyanın kaynaklarını paylaşmak için, birbirleriyle savaşmışlardır. Savaşlar geçmişte toplumları yoksul düşürdükleri gibi, gelecekte de toplumların yoksulluğunun ana kaynağı olacaklardır.

*

Tarih boyunca toplumların, yüzyıllar içinde oluşturdukları, adalet ve güvenlik daireleri, savaşlarla parçalanmıştır. Savaşlar toplumların bütün varlıklarını alıp götürürler. Savaşlar nükleer silahlardan daha tehlikelidirler. Dünyada bütün insanların güvenliğini, savaşlar tehdit etmektedir. Savaşların birbirlerini izlediği bir dünyada hiçbir ülkenin güvenli olması mümkün değildir. Einstein’nin dediği gibi: “Dünya ya bir olacaktır, ya da yok olacaktır”.

*

Adil yönetilen her ülke, herkesin vatanıdır. Yeryüzü bütün insanlığa vatan kılınmıştır, önemli olan, kimin yönettiği değil, nasıl yönettiğidir.

*

Dünyanın geleceği, insanlığın huzur ve güvenliği için, bütün ülkelerde savaşın şahinleri değil, barışın güvercinleri desteklenmelidir.

*

Adalet dairesinin güvenliğinden herkes sorumludur. Adil yönetilmek başta gelen temel insan hakkıdır.

23 Ekim 2018, 10:04

DRİNA KÖPRÜSÜNÜN ALTINDAN BÜTÜN BİR TÜRK TARİHİ AKAR

====================================================== İstanbul’dan Brüksel’e giderken, yol Belgrad’tan geçer. Balkanlar Malazgid’te Alpaslan’nın saflarına geçen, Peçeneklerin, Oğuzların ve Kumanların ülkesidir. Osmanlıların Avrupa’daki gücü, daha önce Balkanlara yerleşen Türk boylarından kaynaklanır. Balkan ülkeleri yüzlerce ırk, onlarca dinden insanların, barış içinde birlikte yaşadığı Osmanlı Devletinin, Yirmi birinci yüzyılda Avrupa’da uç veren filizleridir.

*

Türkler gittikleri her ülkede, İkinci Halife Ömer Kudüs’te, başka ırk ve dinden insanlara, nasıl davranmışsa, öyle davranmışlardır. Balkanlarda Türkler temel hak ve özgürlüklere, hem saygılı olmuşlar, hem de korumuşlar. Türkler Balkanlarda İspanyolların, Endülüs’te yaptıklarını yapsalardı, Avrupa’nın bütün ülkelerinde, Türkçeden başka dil konuşulmaz, İslam’dan başka din olmazdı. Türkler her zaman, “İnançta zorlama olmaz” demeyi bilmişlerdir.

*

İvo Andriç kitaplarında Balkanları, şehirlerinde tarihin değişik dönemlerinden kalma “kiliseleri, sinagogları, minareleri incecik selvi ağaçları gibi, gökyüzüne yükselen sayısız camileriyle”, iyi barış günleri gördükleri kadar, kötü savaş günleri de gören, toplumların ülkeleri olarak anlatmıştır. Sezai Karakoç, Hırvat asıllı Sırp yazar Andriç, Nobel Edebiyat Ödülü alınca, yazdığı bir yazısında ödülün Osmanlı edebiyatına, hatta Osmanlı romanına verildiğini vurgulamıştır.

*

Osmanlı coğrafyasının bir yazarı olan Andriç, “Drina Köprüsü”nde, çocukluğunun geçtiği Vişegrad kasabasında, Drina nehrinin üstündeki, on bir kemerli köprü çevresinde, Müslümanlarla Hristiyanların bir arada barış içinde yaşamalarını anlatmaktadır. Köprü aynı bölgeden İstanbul’a getirilen, Sokullu Mehmet Paşa tarafından, 1571’de yaptırılmıştır. Drina köprüsü Saraybosna’yı, Belgrad’a bağlayan yolda, farklı kültürlerle birlikte yaşamanın bir anıtı olarak geleceğe kalacaktır.

*

Irmakların üzerlerindeki kimi tek, kimi çok kemerli köprüler, Türklerin geliş günlerinden, çekiliş günlerine kadar, Balkan toplumlarının düşünce ve eylem dünyalarında, ayrı bir yer tutmuşlardır. Andriç toplumları birbirine yakınlaştırmanın, Doğu ile Batı arasında köprü olmanın, barış içinde bir arada, yaşamanın önemini vurgularken, Müslümanlara karşı tarafsızlığını zaman zaman yitirirse de, kitaplarında Balkan ülkelerinin, Osmanlı şemsiyesi altında birlikte yaşamalarını ustalıkla anlatmıştır.

*

Andriç Türklerle birlikte, Sırpları, Hırvatları ve Boşnakları, beş yüz yıllık ortak tarihten hareket ederek, coğrafya, kültür ve gelenekleriyle, birbirine bağlı insanların dünyasına girmeye çalışmıştır. Balkanlar kültürlerin birbirleriyle alışveriş içinde oldukları coğrafyadır. Andriç’in Graz Üniversitesi’nde yaptığı doktora çalışmasının konusu, “The Development of Spirituel Life of Bosnia Under the Influence of Turkish Sovereignty”dir. O Türklere Belgrad’dan, hayatın içinden bakmıştır.

*

Kültür tarihçisi William Mc Neill, “Drina Köprüsü” için, “Osmanlı ve Balkan tarihine bundan daha güzel bir giriş kitabı olamaz” demektedir. Rusya başta olmak üzere Avrupa, Bosna savaşında Balkanlardan, Müslümanların mirasının silinmesine göz yummuştur. Sırplar Avrupa’yı Müslümanlardan korumak için, savaştıklarını ileri sürmüşlerdir. Ancak Avrupalılar ne yaparlarsa yapsınlar, Batı Avrupa ülkelerinde, Doğu Avrupa ülkelerinden daha çok Müslüman yaşamaktadır.

*

Drina köprüsü, Mostar köprüsü var oldukça, Balkanlarda Türkler var olacaklardır.

*

Avrupa’nın bütün şehirlerinde kiliselerle birlikte camiler de olacaktır.

*

Paris’te, Londra’da, Berlin’de yeni Drina köprüleri yapılacaktır.

24 Ekim 2018, 10:24

MOSTAR KÖPRÜSÜ BÜTÜN KÜLTÜRLERİN GÜVENCESİ OLAN KALEDİR

============================================================ Mostar Bosna ve Hersek’te, hayatın bütün renkleriyle, güvenlik içinde gürül gürül aktığı, Balkan şehirlerinden biridir. Şehir sessiz ve derinden akan Neretva nehri kıyılarına kurulmuştur. Mostar köprüsünün altından, acı ve tatlı günleriyle, bütün bir hayat akmaktadır. Neretva nehri köprüsüyle, şehirde yaşayanların güç ve enerji kaynağı olduğu kadar, barış ve sevgi kaynağı da olmuştur. Mostar köprüsü savaşın değil, barışın simgesidir.

*

Osmanlılar geldiklerinde, küçük bir köy olan Mostar’da ilk olarak, şehrin ve Bosna’nın özü ve özeti olan tek kemerli ünlü köprüsünü yapmışlardır. Köprü yüzyıllarca şehrin iki yakasıyla birlikte, kültürleri, tarihleri ve medeniyetleri birbiriyle buluşturmuştur. Türklerin yüzyıllarında, Mostar köprüsünün altından, nefret değil sevgi akmıştır. Türklerin çok kültürlü, çok dinli toplum yapıları, Avrupa’da Bosna ve Hersek’te devam etmektedir.

*

Türklerin yüzyıllarca başarıyla uyguladıkları, “Osmanlı Millet Sistemi”, Endülüs’te olduğu gibi, Balkanlarda Müslümanlarla Yahudileri, Katolik ve Ortodoks Hristiyanları, hoşgörü içinde bir arada tutmuştur. Avrupa’da uzun yıllar alan birliğin sağlanmasında, Arapların Endülüs’te, Türklerin Bosna’da örneğini verdikleri, bir arada barış içinde birlikte yaşama kültürü, yol gösterici olmuştur. Saraybosna dünyada havra kilise ve camilerin, yan yana olduğu tek başşehirdir.

*

Görenlere G. Apollinaire’in Sezai Karakoç’un çevirdiği, “Mirabeau Köprüsü” şiiri hatırlatan, altından Neretva akan Mostar Köprüsü, dağılan Yugoslavya’da değişik kültür ve dinlerin bir arada yaşamasının güvencesi olmuştur. Hırvatlar ve Sırplar 1492’de, İspanyolların tutulduğu ırkçılık çılgınlığıyla, önce tarihi yok etmek istercesine, köprüyü top ateşiyle yıkmışlardır. Köprüyle birlikte, “sizin kültürünüz size, bizim kültürümüz bize” diyen kültür, büyük yara almıştır.

*

Savaşta Boşnaklar, yeni şehirdeki evlerini bırakarak eski şehire sığınmışlar. Savaşta Mostar’ı camileri, çeşmeleri, medreseleri, dergahları ve çarşılarıyla, tepelerin eteğindeki eski şehir doğal bir sığınak olmuştur. Barış görüşmelerine katılan Richard Holbrook: “Yıkılan Mostar Köprüsü’nün yeniden yapılması, ülkeye yapılabilecek sembolik en büyük katkı olacaktır. Çünkü savaşta yerle bir olan ülkenin araba, bilgisayar ve benzeri ürünlerden önce, dini hoşgörüye ihtiyacı vardır” demektedir.

*

“Dayton Barış Anlaşması”ndan sonra, Türkiye’nin katkılarıyla, Mostar köprüsü aslına uygun olarak yeniden yapılmıştır.

*

Bosna medeniyetlerin, kültürlerin, dinlerin ve dillerin bir arada yaşadıkları, Avrupa’nın ortasında bir Cennet ülkedir.

*

Gelecekte başta Fransa, İngiltere ve Almanya olmak üzere, bütün Avrupa ülkeleri, çok dinli ve çok kültürlü birer Bosna olacaklardır.

*

Bosna’nın çok kültürlü yapısını, korunması, Avrupa için önemli bir örnek olacaktır.

25 Ekim 2018, 10:21

BİLAGAY DERGAHINDA KARAMSARLIK VE KÖTÜMSERLİK YOKTUR

======================================================== İstanbul’un koruyucusu Eyüp Sultan, Ankara’nın Hacı Bayram’dır. İslam dünyasında her şehrin bir koruyucusu vardır. Onlar şehirleri korumasalar, güvenlik görevlileri boşuna uykusuz kalırlar. Bosna’da Köprü Mostar’ı, Köprüyü de Bilagay dergahı korumuştur. Mostar’a gidenler Bilagay Dergahını görmeden gelmezler. Mostarlılar için haftada bir kere de olsa, Sarı Saltuk’u ziyaret etmek, selam vermek, hayatlarının bir parçası olmuştur.

*

Yalçın kaya dağlarının eteğinden kaynayan, Buna çayının yanı başına inşa edilen dergah, dağ ile suyun, eşsiz bir uyum ve düzen içinde kucaklaştığı noktada, Cennete açılan bir kapı gibi yükselir. Dağdan doğan nehir, Mostarlıların bedenlerini güçlendirirken, dergah da gönüllerini güçlendirmiştir. Dağ muştunun, su hayatın, dergah da hoşgörünün sözcüsü olarak, yalnızca Mostar’ı değil, bütün Hersek’i korumaktadır. Savaş yıllarında yerin altındakiler, yerin üstündekilerden daha önemli bir görevler yüklenmişlerdir.

*

Mostar’da bir gece kalanları, sabahın erken saatlerinde, güneşten önce camilerinden, hep birden okunan ezanlar uyandırırlar. Camilerle el ele veren dergahlar, İslam’ın temel değerlerinin, hayatın bütün alanlarına yansıtılmasında, toplumların “Görünmeyen Üniversite”leri olmuşlardır. Bu yüzden Semerkant’tan Saraybosna’ya kadar, Müslümanların yaşadığı şehirlerde, insanlar arasında paylaşmayı özendiren, sevgi ve saygıyı pekiştiren, binlerce dergah inşa edilmiştir.

*

Hamid Algar “Bosna’da Nakşibendi Tarikatı üzerine Notlar” isimli araştırmasında, dergah kültürünün Bosna’ya ne zaman, nasıl girdiğini ve bugünkü durumunu ayrıntılı olarak anlatmaktadır. Dergahlar insanların güzellikte, iyilikte ve doğrulukta yarışmanın, doğallık kazandığı ortamlardır. Dergahlar güzelliğe, iyiliğe ve doğruluğa yeni açılımlar kazandırırlar. Ön Asya’yı Orta Asya’ya dönüştüren Türklerin tarihinde, dergahların da vazgeçilmez bir yerleri vardır.

*

Anadolu insanı kaleleri ele geçirmesini bildiği kadar, gönülleri ele geçirmesini de bilmiştir. Türkler gittikleri her coğrafyayı, Mostar’da olduğu gibi camiler, medreseler, köprüler, dergahlar ve çarşılarla donatmışlardır. Gönül kazanmayı bilen dervişler, yalnızca Anadolu’yu değil, Balkanları da zorlamadan dönüştürmüşlerdir. Mostar’ın korunmasında ve yenilenmesinde, Anadolu’nun üreten el olmasını, bilen Yunus gönüllü insanları, ellerini taşın altına koyarak, Muğla’yı Balkanlara taşımaktadırlar.

*

İslam’ın hayatı kolaylaştıran ve güzelleştiren küresel ilkeleri, dergahların yeni boyutlar kazandırdıkları, iç ve dış dünya zenginlikleriyle, ırk, renk ve dil farklılarıyla birlikte, bütünlük ve sürekliliklerini korumuşlardır.

*

Mostar’daki Müslümanlarla, Mardin’deki Müslümanların hayatları birbirinden büyük farklılıklar göstermezler.Onlar iyilikleri özendirmede ve kötülükleri önlemede birbirleriyle yarışırlar.

*

Dergahlar yardımlaşma ve dayanışma kültürünü zenginleştirerek, ekonomik ve kültürel hayata, eşsiz bir güç ve canlılık kazandırmışlardır.

26 Ekim 2018, 10:47

HAÇLILARIN DÖNEMİ ÇOKTAN KAPANMIŞTIR

============================================= Jean Baudrillard: “Batı’nın kirli işlerinin kuklası haline getirilen Sırplar, sanki bütün Avrupa ile bir katliam anlaşması yapmış gibiler” diyerek, Saraybosna’nın Avrupa’nın ortasında, kan gölüne dönüştüren Sırpların, arkasında kimlerin olduğunu göstermektedir. Bosna’da beş yıl süren kanlı savaştan sonra, benzer toplu cinayetlerin bütün Müslüman ülkelerde, dünyanın gözleri önünde tekrarlanması, yeni bir Haçlılar döneminin başladığını göstermektedir.

*

Avrupalılar Sırpların öncülüğünde başlattıkları, Yeni Haçlı Seferleriyle, Kosova savaşıyla Balkanlara yerleşen Türkleri, tekrar Anadolu’ya göndermek için, ellerinden geleni yapmaktadırlar. Ancak Anadolu Asya ile Avrupa arasında gelip geçilen köprü değil, iki kıtanın, iki kültürün, iki dünyanın altın oranda harmanladığı bir medeniyetler coğrafyasıdır. Avrupalılar geçmişteki Haçlı seferleriyle ulaşamadıkları amaçlarına, Yirmi birinci yüzyılda ulaşmaları düşünülemez.

*

Kosova’nın Bosna’yı, Irak’ı Suriye’nin, Afganistan’ı Libya’nın izlediği gibi, Müslüman ülkelerdeki toplu “etnik temizlik” cinayetleri, Batı Avrupa ülkelerindeki yaşayan Müslümanlara da sıçramaktadır. Dünya için en büyük tehlike, Müslüman ve Hristiyan çatışmasıdır. Batılılar Yeni Avrupa’yı, 1492’de İspanya’da yaptıkları gibi, Müslümanların kanları ve gözyaşları üzerine kurmaya kalkışırlarsa, bütün ülkeleriyle dünyayı, ölüm saçan bir ateş topuna dönüştürürler.

*

Avrupa ülkeleri tarihlerinin her döneminde, kan dökme ve yağmalamada, mirasçıları oldukları Yunanlılar ve Romalılardan, hiç geri kalmamışlardır. Onlar ataları gibi, kendileri dışındakileri insandan saymazlar. Avrupalılar çifte standart uygulamada, Romalılar gibi davranmaktan vazgeçmelidirler. İstanbul’un Türklerin eline geçmesiyle, başta Moskova olmak üzere, bütün Avrupa ülkelerinin başşehirleri, kendilerini birer “Üçüncü Roma”, görme sevdasına kapılmışlardır.

*

Roma’nın mirasçısı olduğu Yunan’da yalnızca güç saygı görmüştür. Onların anladıkları tek dil güçtür. Güçlerinin doruk noktasına ulaştıkları dönemlerde, toplumlarının yüzde sekseni kölelerden oluşmuştur. Yunan’ı insanlığın ulaşabileceği son nokta olarak gören Roma, kan dökme ve yağmalamada ustasından daha ileriye gitmiştir. Roma için Romalıların dışında herkes köledir. Avrupa’nın yeniden Roma’ya dönmesi, hem Batı’nın, hem de Doğu’nun sonu olur.

*

Dünyada yaşanan dehşet verici savaşların, tarihsel arka planını kavramak için, Avrupa kültürünün ana kaynakları olan Yunan ve Roma’nın iyi bilinmesi gerekir. Bosna’nın Bilge Başkanı Aliya İzzetbegoviç’in her fırsatta vurguladığı gibi. “Kötülük Avrupa’nın Haçlı zihniyetinin temellerindedir.” Haksızlık karşısında susan Avrupa, kötülüğün evrensel simgesi olmaktan kurtulamayacaktır. Yirmi birinci yüzyılın dünyasında, Yeni Haçlılara kesinlikle yer yoktur.

27 Ekim 2018, 11:00

MERHAMET ETMEYENE MERHAMET EDİLMEZ ÖLDÜREN ÖLDÜRÜLÜR

========================================================== Yirminci yüzyılda insanların gökyüzünün sonsuzluklarına açılmaları, denizlerin derinliklerine inmeleri, dünyaya beklenen sürekli küresel barışı getirmemiştir. Kökleri çok derinlerde olan, kültürel ve ekonomik sorunları, insanların hayatlarını hiç önemsemeyen, ülke yöneticileriyle çözmek mümkün değildir. Onların yol açtıkları savaşlarla dünya, gökyüzünden ateş yağdıran, büyük bir yangın alanına dönüşmüştür.

*

İnsanlığın geleceğinden çalınan dünya kaynaklarının, bütün ülkelerde silahlanmaya harcayan yöneticiler, öldürmekten başka bir şey düşünmemektedirler. Dünyanın her ülkesinde, ekonomik, siyasal ve kültürel hayat, kısa yoldan daha hızlı öldürmeye ve savaşlarda daha geç ölmeye odaklanmıştır. Bütün dünyada insanlar, öldürmeyen öldürülür korkusuyla yaşamaktadırlar. Kimse ölümün nereden, nasıl geleceğini bilmiyor.

*

Savaş yüzyıllarıyla büyük yaralar alan dünya gemisini, yüzdürecek ve batıracak olanlar insanlardır. Nasıl geçmiş barışlarıyla ve savaşlarıyla, insanların elleriyle inşa edilmişse, gelecek de bilgileriyle ve bilgelikleriyle, insanların elleriyle inşa edilecektir. İnsanlar ortak geçmişlerinden yola çıkarak, geleceklerini birlikte oluşturulacaklardır. İnsanlara acımayan insanlara, dünya acımaz. Dünya insanda, insan dünyada yeniden doğmalıdır.

*

İnsanlar dünyanın kaynaklarını ele geçirmek için, hem kendi aralarında hem de tabiatla yüzyıllarca savaşmışlardır. Dünyada insanlar kutsal kültürün, dört bin yıllık bilgi ve bilgelik birikiminden yararlanarak, hayatın her boyutunda, hem düşünce hem eylem açısından yeni sözler söylemek zorundadırlar. İnsanlık tarihi boyunca, savaşlarda bütün insanlar büyük zararlara uğrarken, barışlarda bütün insanlar kazanmışlardır.

*

İnsanları barış dönemlerini uzatmada, savaş dönemlerini azaltmada, el ele verdiği bütün toplumlarda, kültürel alanla birlikte, ekonomik alan da büyük bir canlılık kazanmıştır. Savaşların olmadığı bir dünyada, insanlar hayatın ekonomik, siyasal ve kültürel alanlarında, bilinmeyen dünyaların, bilinmeyen zenginliklerinin, bilinmeyen kapılarını açarlar. Yeni zenginliklere savaş ortamlarında değil, barış ortamlarında ulaşılır.

*

Dünyanın neresinde olurlarsa olsunlar, bütün ülkelerin yöneticileri adil olmada, İran’ın Nuşirevan’ından, Etiyopya’nın Neçasi’sinden geri kalmamalıdırlar. Adil yönetimlerin olmadığı dünyada, adil üretim yapısı ve adil tüketim dokusu olmaz. Adil yönetim, hayatın her boyutunda, yapılacak bütün açılımların temelidir. Montaigne’nin vurguladığı gibi: “Adaletin olmadığı yerde etik de yoktur”. Adalet ve etik hayatın birbirinden ayrılmaz iki yüzüdür.

*

İnsanlar ya sevgiyle yoğrulan bir barışın, ya da kanla beslenen bir savaşın mimarı olacaklar.

*

Kanuni “Kılıcın yapamadığını adalet yapar” diyerek, geçmişten geleceğe ışık tutuyor.

*

Adaletten ayrılmayan barışla, adaletten uzaklaşan savaşla yaşar.

*

Dünyada barışın en güçlü güvencesi adil yönetimdir.

*

Barış sevgiyle, savaş silahla yapılır.

*

Acımayana kimse acımaz.

*

Öldürenler öldürürler.

28 Ekim 2018, 11:33

DÜNYADA İLK ROMA’NIN BATI’SI SON ROMA’NIN DOĞU’SUNU BEKLİYOR

============================================================ Fatih Asyalıların olduğu kadar, Avrupalıların da tarihinde köklü dönüşmelere yol açan, Türk sultanlarının başında gelir. Fatih’in İstanbul’u alarak, Türklerin bayrağını İstanbul’a taşıması, dünya tarihinin akışını, Doğu’dan Batı’ya çevirmiştir. Fatih ömrü boyunca, üç kıta ve iki denizi sınırlarının içine alan, Büyük Osmanlı Devletinin rüyasını görmüştür. Fatih İkinci Roma’yı Türklere başşehir yaparak, dünyayı Orta Çağın yüzyıllarından, Yakın Çağın yüzyıllarına taşımıştır. Fatih’in hedefinde Birinci Roma vardır, Üçüncüsü olmayacaktır.

*

Türklerin Avrupa’ya 1354’te Gelibolu’da başlayan yolculuğu, 1361’de Edirne, 1369’da Sofya, 1389’da Kosova, 1392’de Üsküp, 1430’da Selanik, 1453’te İstanbul, 1463’te Saraybosna, 1468’de Belgrad, 1526’da Budapeşte, 1529’da Viyana’ya kadar, yeni katılmalarla, genişleyerek devam etmiştir. Avrupa’da Tuna, Asya’da Dicle, Fırat, Afrika’da Nil, Fatih’in kurumsallaştırdığı, bütün dinlerin ve geleneklerin güvenliğini sağlayan, Osmanlı Barışı’nın temellerini atmışlardır.Üç kıtanın büyük nehirleri, ekonomik ve kültürel hayatın sürükleyici gücü olmuşlardır.

*

Doğusu ve Batısıyla İki Roma’yı, bir Kızıl Elma olarak gören Fatih, Osmanlı barışının en büyük, en güçlü güvencesinin Asya’daki Türk varlığından daha çok Avupa’daki Türk varlığının olduğunu düşünmüştür. Bu yüzden Gedik Ahmet Paşa’nın yönettiği gemilerle, Türkler Arnavutluk’tan İtalya’ya geçmişler ve Otranto kalesine yerleşmişlerdir. Türkler için, İkinci Roma’dan sonra Birinci Roma’ya giden yol da açılmıştır. Fatih’in 1481’de sefere hazırlandığı bir dönemde, ellisini bulmayan bir yaşta ölümü, Osmanlıların gözünü Roma’dan Viyana’ya çevirmiştir.

*

İstanbul’un Türklerin başkenti olmasının üzerinden bir yüzyıl geçmeden, Fatih’in Avrupa, Yavuz’un Asya, Kanuni’nin hem Asya hem Avrupa diyen vizyonlarıyla, Osmanlı Devleti, üç kıta ve iki denizin en büyük, en önemli gücü olmayı başarmıştır. Kanuni döneminde Türklerin Kızıl Elma’sı Roma değil, Viyana’dır. Türkler Viyana’nın kapılarının önüne, bir kere değil, iki kere gittiler. Türklerin İstanbul’a geri gitmemek üzere gelişlerinin yıldönümleri kadar, Viyana’dan geri dönüşlerinin yıldönümleri de önemlidir.

*

Viyana’daki başarısızlığın kaynaklarını anlamadan, İstanbul’daki başarının kaynakları anlaşılmaz. Geçmiş araştırılır, gelecek planlanır,bugün değerlendirilir.Tarihte başarıların da başarısızlıkların da çok önemli kaynakları vardır. Türkler İstanbul’da başarılı olmuşlarsa, başarının çok ciddi sebepleri vardır, Viyana’da başarısız olmuşlarsa, başarısızlığın çok ciddi sebepleri vardır. Türkiye’nin geleceğini inşa etmede, geçmişin başarılarıyla birlikte başarısızlıklarından alınması gereken dersler, bütün ayrıntılarıyla ortaya konulmalıdır.

*

Fatih kendisinden önce onlarca defa kuşatılan İstanbul surlarının önlerinde uğranılan başarısızlıklardaki hataları, tekrarlamadığı için başarılı olmuştur.Hiçbir ülke kendisine yeni bir geçmiş inşa edemez. Ancak her ülke kendi geleceğini kendisi inşa eder. Geleceği inşa edecek mimarlar, geçmişin üniforma giyen askerleri değil, geleceğin forma giyen girişimcileridir. Siyasal sınırların çok değişmediği, ekonomik sınırların sürekli değiştiği Yirmi birinci yüzyılın yeni fatihleri, ürünleriyle, hizmetleriyle, bilgileriyle pazarlarda savaşan girişimcilerdir.

*

Sınırların olmadığı dünyanın pazarları, gökyüzü gibi bütün ülkelerindir, hiçbir ülkenin tek başına sahip olamayacağı kadar büyüktür ve bütün ülkelere açıktır.

*

Dünyanın Yeni Roma'ları, ya Fatih ya da Akşemseddin olanları değil, hem Fatih hem Akşemseddin olmasını bilenleri beklemektedir.

*

Girişimciler için yeni Avrupa’nın bütün şehirleri, kusursuz ürünlerle, eksiksiz hizmetlerle fethedilecek Yeni Roma’lardır.

*

Yeni dünya savaşın cephelerden pazarlara taşındığı dünyadır.

*

Geçmiş yaşanmıştır, gelecek yaşanacaktır.

*

Toplumların gelecekleri geçmişlerindedir.

29 Ekim 2018, 16:55

BAİBÜ'NDE AÇILIŞ DERSİNİN YEREL BASINDAKİ YANSIMALARI

=================================================== Bolu Abant İzzet Baysal Üniversitesi 2018-2019 Akademik Yılı’nın ilk dersini, Maltepe Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ersin Nazif Gürdoğan ve İstanbul Teknik Üniversitesi (İTÜ) Rektörü Prof. Dr. Mehmet Karaca verdi.

*

2018-2019 Akademik Yılı Açılış Töreni, ilk ders programıyla devam etti. Oturum Başkanlığını Bartın Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Orhan Uzun’un yaptığı programda, Prof. Dr. Ersin Nazif Gürdoğan ‘Girişimcilik’, Prof. Dr. Mehmet Karaca ise ‘Dijital Dönüşüm’ konusunda sunum yaptılar.

*

Programda ilk sözü alan Prof. Dr. Ersin Nazif Gürdoğan, teknolojik gelişmeler sayesinde yeni dünyanın artık cep telefonları gibi düz ve kare şeklinde olduğunu anlatarak, “Yeni dünyada uzaklık- yakınlık, gece-gündüz farkı yok, gizlilik yok. Bu dünyada yerli malı üretenler değil dünya malı üretenler güçlü oluyorlar."

*

Bu dünyada kalite, dürüstlük, üniversiteler ve girişimciler pasaport taşımıyor. Bu dünyada, başka yerde şubemiz yok, anlayışına yer yok. Bolu’da ayağınızı yere sağlam basmak istiyorsanız, Tokyo’da, Moskova’da, Pekin’de, Paris’te, Londra’da, dünyanın her yerinde olmanız gerekiyor.

*

Üniversiteler de bulundukları şehrin, bulundukları ülkenin dışına çıkmazlarsa uluslararası standartlarda üretim yapamazlar, öğrenci yetiştiremezler, bilimsel çalışmalar yapamazlar” dedi.Yeni dünyaya şeklini verenlerin başında 3’üncü kuşak üniversitelerin geldiğini vurgulayan Prof. Dr. Gürdoğan, “3’üncü kuşak üniversiteler eğitim ve araştırmanın yanında araştırmaları uygulamaya dönüştüren üniversitelerdir, yani girişimciliği geliştiren üniversitelerdir.

*

Yapılan çalışmaları; sanayiye, topluma, iş dünyasına, siyasal ve kültürel yapıya taşıyan üniversitelerdir. Artık yeni bir toplum var, bilgi toplumu. Bu toplumda ülkelerin gücü, ne toprak ne de sermaye büyüklüğünden geliyor.

*

Bu toplumların gücü, gençlerden geliyor. Yeni dünyanın üretici güçleri artık gençler. Bu gençlerden biri hepimizin telefonunu cebimizde taşıdığımız Apple kurucusu Steve Jobs. Öyle bir ürün geliştiriyor ki bütün *dünyayı dönüştürüyor” diye konuştu. “BAİBÜ, Gerçekten 3’üncü Kuşak Üniversite Olma Yolunda Çok Önemli Adımlar Atmış Durumda”

*

‘Yeni dünya, herkesin katkıda bulunabildiği sınırsız bir dünya’ diyen Prof. Dr. Gürdoğan, “Bütün üniversitelerin birbirleriyle alışveriş içinde olduğu bir dünya. Bu dünyanın fatihleri artık girişimciler. 80’li yıllardan sonra ülkemizde bu bağlamda büyük mesafeler kat edildi. Artık Türkiye tüketen değil üreten bir ülke.

*

Sanayi toplumu olma aşamasını neredeyse tamamlamış, bilgi toplumu olma yolunda önemli adımlar atan bir ülke. Bilgi toplumu olabilmek için elimizdeki en büyük sermaye, üniversitelerimiz.

*

Rektörümüzün ve Ahmet Bey’in anlattıklarından gördük ki Bolu İzzet Baysal Üniversitesi gerçekten 3’üncü kuşak üniversite olma yolunda çok önemli adımlar atmış durumda. Yakın zamanda da TÜBİTAK’ın girişimcilik endeksinde yer alacağını düşünüyorum. Bolu bölgesi kolaylıkla Silikon Vadisi’ne dönüşebilir. Tarım, hayvancılık, turizm ve sağlık sektöründe çok önemli adımlar atabilir.” ifadelerini kullandı.

*

İTÜ Rektörü Prof. Dr. Mehmet Karaca ise “Dijital Dönüşüm” konusunda bir sunum gerçekleştirdi. İTÜ’nün tarihi ile bilim ve teknoloji uygulama sistemleri hakkında örneklerle ayrıntılı bilgi veren Prof. Dr. Karaca, “Silikon Vadisi kopyalanamaz, kopyalanması mümkün değil. Mutlaka farklı bir girişimcilik modeli oluşturmanız lazım” diyerek,İTÜ Girişimcilik Ekosistemini nasıl kurduklarını anlattı.

*

Prof. Dr. Mehmet Karaca, İTÜ Ginova, İTÜ Arı Teknokent, İTÜ Çekirdek, İTÜNOVA ve İTÜ Gate çalışmaları hakkında bilgi verdi.

*

Sunumların ardından soruları cevaplayan konuk akademisyenler Prof. Dr. Ersin Nazif Gürdoğan ve Prof. Dr. Mehmet Karaca’ya, Rektör Prof. Dr. Mustafa Alişarlı ve Bolu Ticaret ve Sanayi Odası Başkanı Türker Ateş tarafından teşekkür plaketi takdim edildi.

*

A.Haktan Yamantürk

29 Ekim 2018, 17:15

YİRMİ BİRİNCİ YÜZYIL YİRMİNCİ YÜZYILIN DEVAMI OLMAYACAKTIR

======================================================== Yönetimin ve üretimin uzmanlarının sürekli vurguladığı gibi, Yirmi birinci yüzyıldaki, ekonomik, siyasal ve kültürel dönüşümlerle, çalkantılı bir dönemden geçiliyor. Günden güne gelişen iletişim ve ulaşım araçlarıyla, kültürler birbirine karışarak harman olup bütün dünyaya savrulmaktadır. Büyük dönüşümler yüzyılında, ülkeler arasındaki zaman farkıyla birlikte, mekan farkını da ortadan kalkmıştır.

*

İnsanlar evinden dışarı çıkmadan, bütün dünyanın televizyon kanallarını izlemekte ve internet aracılığıyla, dünyanın bütün şehirlerini tek tek ziyaret etmektedirler.Ülkeler arasındaki kaşılıklı bağımlılıkların artması, bütün kuruluşları iletişim ve ulaşım dünyasındaki gelişmelerin, hızına uyum sağlamaya zorlamaktadır. Kuruluşlar dünyasında en büyük olanlar değil, değişmelere ayak uydurmasını bilenlar ayakta kalmaktadır.

*

Ülkeler iletişim ve ulaşım dünyasındaki dönüşümlerin peşlerinden koşarken, yüzyılların içinde oluşan kültürleri unutmaktadırlar. Ancak ülkelerin bir kesiminde unutulan kültürler, ülkelerin bir kesiminin topraklarında, yeniden canlılık kazanmaktadır. Kültürlerin harman olup bütün dünyaya savrulması, kutsal kültürleri hayatın içine çekerken, seküler kültürleri de hayatın dışına atmaktadır. Kültürel kazanımlar ekonomik kazanımların önüne geçmektedir.

*

Dünyanın araştırma merkezlerinde geliştirilen, iletişim ve ulaşım alanındaki yenilikler, bütün ülkeleri etkilemektedir. Dünyada insanları birbirine bağlayan haberleşme ağları, ekonomik ve kültürel hayatın can damarlarını oluşturmaktadırlar. Onlar insanların hayatlarını bir yandan kolaylaştırırken, bir yandan da zorlaştırmaktadır. İnsanlar iletişim ağlarıyla yönlendirilmeye çalışılırken, dört bir yanlarından gelen,büyük bir ileti yağmuru altında kalmaktadırlar.

*

İletişim ağları bir virüs gibi, bütün toplumların kanına karışmıştır. Dünyanın her ülkesinde, ileşimdeki gelişmeler insanların bir yandan korktuğu, bir yandan da taptığı, geçmişte benzeri görülmemiş bir güç kazanmışlardır. İletişim bağımlılığı insanları hem keyiften sarhoş etmektedir, hem de zehirlemektedir. İnsanlar iletişimin getirileriyle kendilerinden geçerek, kültür dünyasındaki gelişmelerle bağlarını bir bir koparmaktadırlar.

*

Dünyada insanlar deniz içindeki balıklar gibi, suların kendilerine hayat verdikleri kadar, yavaş yavaş zehirlediğinin görmemektedirler. İletişim ağlarıyla kuşatılan toplumlarda, seküler kültürlerin yıldızları sönerken, kutsal kültürlerin yıldızları parlamaktadır. Toplumlar içine düştükleri iletişim denizinde, boğulmakta olduklarının farkına varmazlarsa, dünyanın neresinde olurlarsa olsunlar, bütün şehirler yeni Hiroşima’lar olmaktan kurtulamazlar.

*

İnsanların iletişim ağlarında kaybolmamak için, kültürle silahlanmaları hayati önem taşımaktadır.

*

Dünyada iyiye gittiklerini düşünenler, zehirlenmekte olduklarının farkında olmayanlardır.

*

İletişimdeki başarılarla başarısızlıkların birlikte oldukları unutulmamalıdır.

*

Başarısızlıkların kaynaklarını bilmeyenler başarılarını sürdüremazlar.

*

Yirminci yüzyılın çözümleri,Yirmi birinci yüzyılın sorunlarıdır.

30 Ekim 2018, 09:55

GÖNÜLLÜ KURULUŞLARLA KÜLTÜREL ÇALIŞMALAR YAPMAK

=================================================== Devlet nasıl milletten ayrılmazsa, ekonomi da kültürden ayrılmaz. Devlet ile millet, ekonomi ile kültür , parmak ile tırnak gibi, birbirini hem tamamlayan, hem koruyan, hem işlevsellik, kazandıran bir bütündür. Devlet milletin, ekonomi kültürün, tırnak da parmağın uzantısı ve koruyucusudur. Devlet milletin, ekonomi kültürün, tırnak da parmağın habercisidir. Onları birbirinden ayırmak, bütün boyutlarıyla hayatı dinamitlemek demektir.

*

İnsan kültürün, kültür ekonominin, millet devletin ana güç kaynağıdır. Değersiz insan, insansız kültür, kültürsüz ekonomi, milletsiz devlet olmaz. Silahlı güçlerden daha çok, silahsız güçlerin ağırlık kazandığı dünyada, kültür kuruluşların değer kaynağı haline gelmiştir. Oluşmakta olan dünyada, ülkelerin başarıları toprak genişliğine ve sermaye büyüklüğüne değil, kültürel kaynaklarının zenginliğine dayanmaktadır.Kültür bütün zenginliklerin anasıdır.

*

Ülkelerin kültürel durgunluğu gidermek, toplumda dalgalanmalara yol açacak rüzgarlar estirmek, devlet kuruluşlarıyla doğrudan bağları olmayan, gönüllü ekonomik ve kültürel kuruluşların görevidir. Onlar bütün dünyada kültürel olduğu kadar, ekonomik hayatı da canlı tutan dinamiklerin başında gelirler. Gönüllü kuruluşlar devletin yetişemediği alanlarda, toplumun yardımsever güçlerini harekete geçirerek, paylaşma kültürünü zenginleştirirler.

*

Türklere Anadolu ile birlikte Balkan ülkelerinin kapılarını, Medine’den gelen Eyüp Ensari ve İspanya’dan gelen İbn Arabi’nin zengin düşünce ve eylem dünyaları açmıştır. Onların geniş bilgi ve derin bilgeliklerinden yararlanan Türkler, gittikleri her coğrafyada, farklı kültürlerle birlikte yaşamanın, yardımlaşmanın, dayanışmanın ve paylaşmanın en güzel örneklerini vermişlerdir.Türklerin gücü veren el olmasını, bilmelerinden kaynaklanmıştır.

*

Dünyanın her ülkesinde, seküler Batı dünyasının, tek boyutlu ekonomik değerlerine karşı, çok boyutlu kültürel değerlerin rüzgarlarını estirmek, hiyerarşik yapılanan ekonomik kuruluşların değil, esnek yapılanmasını bilen kültürel kuruluşların işidir. Onlar bütün dünyadan katılan gönüllü çalışanlarıyla, yaptıkları yardımları ve verdikleri hizmetleri, ihtiyaç duyulan her ülkeye, zamanında ulaştıracak kültürel ve ekonomik altyapıya sahiptirler.

*

Gönüllü kütürel kuruluşlar, kaynaklarını devletlerin savurganlığa yol açan verimsiz alanlarından daha çok, milletlerin verimliliğe önem veren alanlarında değerlendiririrler.

*

Gönüllü kuruluşların güçlü olmadıkları ülkelerde, ekonomik, siyasal ve kültürel kaynakların değerlendilmesinde, büyük güçlükler yaşanmaktadır.

*

Hiyerarşik devlet kuruluşlarının her alana el attığı ülkelerde, gönüllü kültürel kuruluşlar yoksullaşırken, ekonomik kuruluşlar zenginleşmezler.

31 Ekim 2018, 12:43

İNSANLIĞIN GELECEĞİNİN YOL HARİTASI TARİHİN DERİNLİKLERİNDEDİR

============================================================ Seksenli yılların başında öğretim üyeliği görevini, Ankara Üniversitesinden Cidde Kral Abdülaziz Üniversitesine aktardım. Cahit Zarifoğlu, İstanbul’da “Bir daha göremeyebilirsin, Necip Fazıl’a bilgi vermeden, iznini almadan gitme” diye tekrar tekrar uyardı. Yücel Çakmaklı ve Ahmet Bayazıt ile birlikte Necip Fazıl’ı evinde ziyaret ettik. Türkiye’nin ve dünyanın çalkantılı bir dönemden geçtiği, Sağ ve Sol çatışmalarının doruk noktasına ulaştığı günlerde, Necip Fazıl uzun uzun sinemada neler yapılması gerektiğini anlattı.

*

Söz dönüp dolaşıp benim yurtdışına gitmeme geldiğinde, Necip Fazıl birden öfkeyle karışık bir sesle, “Ben Okyanus ortasında batmakta olan bir geminin “s o s” sinyalleri vermesi gibi, çığlık çığlığa tehlike mesajları veriyorum, siz yurtdışına gitme peşindesiniz”, diyerek sitem etmekle birlikte,Hicaz’da da yapılacaklar vardır dedi. Necip Fazıl ömrünü “Düşünmeyi düşün: Düşünülecek her şey ondan sonra kuyruğa girer” dediği, Anadolu gencine adamıştır. O Türkiye’nin yeniden, dünyanın büyük gücü, olacağı günleri coşkuyla beklemiştir. Şairler her dönemde, ülkelerin geçmişlerini geleceklerine, geleceklerini geçmişlerine bağlayan köprü olmuşlardır. Onlar toplumların hem geçmişlerini, hem de geleceklerini bugüne taşırlar. Bugünü en güzel biçimde değerlendirebilmek için, geçmişin bütün ayrıntılarıyla incelenmesi, geleceğin de ayrıntılı olarak tasarlanması gerekir.

*

Bugünün değerlendirilmesinin yol haritası, şairlerin ölümsüz şiirlerindedir. Anadolu insanının geçmişiyle birlikte, geleceğini de bugüne şairleri taşımıştır.Anadolu insanının düşünce ve eylem dünyasına, yeni boyutlar kazandıran şairler, Türklerin Anadolu’daki bin yılık tarihlerine, bazen Yahya Kemal gibi geçmişten, bazen de Sezai Karakoç gibi gelecekten bakmışlardır.

*

Onlar güzel düşünmenin, güzelliği aramanın, güzel olmanın kaynağını Mekke’de Medine’de ve Kudüs’te aramışlardır. Onların açtıkları yoldan ilerleyen, onları izleyen şairler, bugüne odaklanarak, Anadolu insanını düşünce ve eylem dünyasını derinleştirmişlerdir.

*

Sanatı güzelliği aramak olarak bilenler, geçmişle gelecek arasında olduğu gibi, görünen dünyayla görünmeyen dünya, arasında da köprü olmasını bilmişlerdir. Kutsal kültür dünyasında, ruhlar ölümsüzdür.

*

Geçmişin ruhlarıyla yaşayanların ruhları, bir arada yaşadıkları gibi, bugünü değerlendirmek için, birbirleriyle de yardımlaşırlar. Fırtınalara karşı nasıl ağaçları, dalları değil de kökleri korursa, toplumsal çalkantılara karşı, ülkeleri de devletlerden önce, güçlerini tarihin derinliklerinden alan şairler korurlar.

*

Dünyada ölümsüzlüğün sırları, geçmiş ile gelecek arasında köprü olan, şairlerin şiirlerde gizlidir. Şairler ölümsüzlüğün yakalayan şiirleriyle, ölümden sonra yeniden doğarlar, bir daha ölmezler.

*

Dünyanın her yanında ölürse şairlerin bedenleri ölür, canları olan şiirleri ise, hiçbir zaman yok olup gitmezler.

*

Şairler ölümsüzlüğün doyumsuz tadına, ölümsüz şiirleriyle varırlar. *Ölümsüzlüğü tadan şairlerin şiirleri, dillerden önce gönüllerde okunurlar.

*

Onlar iki dünyada da sevenleri, sevdikleriyle, birlikte olurlar ve el üstünde tutulurlar.

31 Ekim 2018, 13:57

DEĞERLİ GAZETECİ HİLAL KAPLAN'IN D.İ.BAŞKANI Prof.Dr. ALİ ERBAŞ'IN "MÜNEVVERLER TOPLANTISI" İLE İLGİLİ YAZISI

================================================== Kuruluşu itibariyle Diyânet İşleri Başkanlığı, seküler devlet bünyesindeki bir İslâm otoritesi olması hasebiyle istisnaî konuma sahiptir.Bizde devlet hem din işlerinden ayrıdır ama aynı zamanda din işlerine içkindir. Müslüman çoğunluklu ülkeler içindeki müstesna pozisyonumuzun en önemli veçhelerinden biri de budur.

*

15 Temmuz'a giden süreçte, FETÖ gibi dini istismar eden yapıların ne denli tehlikeli olabileceğini en içeriden müşahede ettik. Keza DEAŞ gibi terörist yapıların da benzer şekilde İslâmî temellere dayandığını iddia ederek yine en çok Müslümanları mağdur ettiği malum.Bu minvalde Diyânet'e ve Başkan Ali Erbaş'a mühim vazifeler düşüyor.

*

Dün Abdülhamit Han'dan yadigâr Ertuğrul Tekkesi'ndeki özel bir toplantıda sayın Başkan, bu alandaki mücadelelerini, yayınladıkları kitap ve raporlar ile yaptıkları panel ve konferanslar üzerinden anlattı.

*

Alev Alatlı, Saadettin Ökten, Nevzat Tarhan, Nazif Gürdoğan ve Raşit Küçük gibi alanının önde gelen isimleri ile Anayasa Komisyonu Başkanı Bekir Bozdağ'ın da katıldığı ve Başkan Erbaş'ın periyodik olarak düzenlediği Münevverler Toplantısı'nda birçok ana başlık ele alındı.

*

Örneğin mezhepler arası çelişkilerin kolonyalistlerce nasıl sömürüldüğü ve kışkırtıldığı, Türkiye'nin de bu alandaki muhtemel sorunlara dair vermesi gereken mücadeleden bahsedildi. Ayrıca Başkan Erbaş, ilahiyat fakülteleriyle Diyanet arasındaki iletişimi güçlendirmek açısından geçtiğimiz haftalarda tüm ilahiyat fakültesi dekanları ve 81 il müftüsü ile bir ilk toplantı tertip ettiklerinden söz etti.

*

24 milyon öğrenciye daha yaygın ve doğru biçimde dinin nasıl anlatılabileceği ise ana mevzuların başında geliyordu. Erbaş, müftülüklerde kurulan gençlik merkezlerinden bahsetti ve kendi dönemlerinde her bir imam, müezzin ve Kur'an kursu hocasının en az on genç ile iletişimde olmaları ve maddî-manevî ihtiyaçlarının karşılanması için talimat verdiğini söyledi.

*

Yine bu toplantıda artık Türkiye'de meal basımının Din İşleri Yüksek Kurulu'nun onayına bağlı olduğunu öğrendim. Bu, Arapçaya hâkimiyeti Mısırlı bir taksi şoförü kadar bile olmayanların, kafasına göre meal yazdığı bir vasatta gerçekten gerekli bir denetimdi. Emeği geçenleri kutlarım.

*

Son kertede halkımızın, dini anlamak noktasında en çok güvendiği kurumun Diyânet İşleri Başkanlığı olduğu düşünülürse, bu makamın taşınması zor bir sorumluluk yüklendiği gerçek. Ancak herkesin sustuğu zamanda Adnancılara karşı çıkışında olduğu gibi sesini yükseltmiş, 'aşırıya giden'lere karşı had çizgisini göstermiş, en son Tunceli ziyaretinde gördüğümüz üzere toplumun tüm kesimleriyle iletişim kurmaya önem veren bir Başkan varken ümitvâr olmamak zor.

*

Başkan'ın vaize kızı.

*

Kendileri yazmamı istemediler ama belirtmeden geçemeyeceğim. Çünkü anne babası bürokraside yükselenin, evlâtlarının özel kalemlikten müşavirliğe kadar üst makamlara atandığı örneklerin yayıldığı bir devirdeyiz ve güzel örnekler de pek yazılmadığı için kimsenin haberi olmuyor.

*

Sayın Başkan'ın kızı Merve Hanım, 4 çocuk kitabına imza atmış ve aynı zamanda 4 çocuklu çalışkan bir anne. Hâlen güneydoğuda bir ilçede vaizelik görevini büyük şevkle yürütüyor. O kadar ki gitmediği köy, çalmadığı kapı kalmamış. En son bir kampanyayla 150 ihtiyaç sahibi çocuğun baştan ayağa giydirilmesine vesile olmuş.

*

Bu hikâyeyi bilmek bana büyük mutluluk verdi, siz de bilin istedim.

*

Allah emeklerini zayi etmesin.