Prof. Dr. Nazif Gürdoğan Yazar, Akademisyen

Aralık 2018

35 yazı

1 Aralık 2018, 10:39

VAZGEÇİLMEZ OLANLAR YÖNETENLER DEĞİL YÖNETİLENLERDİR

=========================================================== Ülkeler tavanlarındaki yönetenlerden, tabanlarındaki yönetilenlere kadar, toplumun bütün kesimlerinin, vazgeçilmez haklarına saygı göstererek, ekonomik ve kültürel üretim güçlerine, yeni boyutlar kazandırırlar. Dünyanın her yanında, ülkelerin geçmişleri, geleceklerinin habercileridir. Ülkelerin gelecekleri, geçmişlerinin temelleri üzerine inşa edilir.Ülkelerde her kuşak, geleceğin kitabını yazmak için, geçmişi yeniden okur.

*

Geçmişi yeniden okumada, geleceğin kitabını yazmada, insanların vazgeçilmez haklarına, karşı çıkılmaz özgürlüklerine saygı göstermek, bütün kuşakların görevidir. İnsanların vazgeçilmez haklarının başında, “İnanmada zorlama yoktur.Herkesin inancı kendinedir” diyen, inanma hakkı gelir. Dünyanın neresinde olursa olsun, inanma hakkının olmadığı ülkelerde, olumlu katma değer üretmek ve büyük atılımlar yapmak mümkün değildir.

*

Ülkelerde yönetenlerle yönetilenler arasında, uyum ve düzenin sağlanması için, açık ve yalın bir dille ortaya konulan vazgeçilmez haklar,toplumun bütün kesimleri tarafından benimsenmelidir. Doğu’dan Batı’ya bütün ülkelerde, vazgeçilmez haklarla denetilmeyen güçlerin, zorlayıcı güçlere dönüşmesini, hiçbir güç önleyemez.Bu yüzden güce başvurma gücünün, vazgeçilmez haklarla sınırlandırılması, bütün ülkelerde vazgeçilmez bir haktır.

*

Dünyanın her yanında, vazgeçilmez hakların devleti olmayan ülkeler, vazgeçilmezlerin devletleri olan ülkeler olurlar. Bunun için demokratik ülkelerde, vazgeçilmez hakları güvence altına almak için,yasaların hazırlanması, yasaların uygulanması, insanların yargılanması, birbirinden ayrılarak, bağımsız yapılara dönüştürülmüşlerdir. Yönetimde güçler ayrılığına önem vermeyen ülkeler, siyasal ve ekonomik krizlerden başlarını alamazlar.

*

Dünyada vazgeçilmez haklar sözkonusu olduğunda,Doğu ülkeleri Batı ülkelerinden geri kalmamalıdırlar.Vazgeçilmez hakların ayaklar altına alındığı ülkelerde, genel hukuk kurallarının ve ortak etik ilkelerinin çiğnenmesini kimse önleyemez. Bunun için bütün ülkelerde, güç sahiplerinin güçleri, vazgeçilmez haklarla sınırlandırılır. Ülkelerde vazgeçilmez haklar, yönetilenlerin en büyük güvenceleridir.

*

Ülkelerin yönetenleri yönetilenlerin, vazgeçilmez haklarını savunmazlarsa, dünya ülkeleri karşısında vazgeçilmez haklarından vazgeçmek zorunda kalırlar.Ülkeler başarılarının ve başarısızlıklarının kaynaklarını ararken,başarılarını kendilerinden, başarısızlıklarını başkalarından bilmeyi bırakmalıdırlar.Tarihin her döneminde, olumluluklar ülkelerin kendilerinden kaynaklandığı gibi,olumsuzluklar da ülkelerin kendilerinden kaynaklanır.

*

Dünyayı Cennete dönüştürenler güneşi Cennetten, Cehenneme dönüştürenler ateşi Cehennemden getirmezler.

*

Yönetimlerde mükemmelliği yaklayanlar,bedellerini ödeyenlerdir. Bedel ödenmeden mükemmel ötesine ulaşılmaz.

*

Demokratik yönetimlerde yönetenlerden, kaynaklanan sorunların çözümleri, yönetilenlerde aranmalıdır.

1 Aralık 2018, 11:28

Nuri Pakdil bilgiyi bilgeliğe dönüştüren,AKRAPOL değil, AKSA MESCİDİ diyen,eylem tutkunu bilgedir.O Kudüs'ü…

Nuri Pakdil bilgiyi bilgeliğe dönüştüren,AKRAPOL değil, AKSA MESCİDİ diyen,eylem tutkunu bilgedir.O Kudüs'ü göğsünde kurşun gibi taşır.Geleceğin barış dünyasını Atina'yı değil Kudüs'ü referans alanlar inşa edeceklerdir.

2 Aralık 2018, 09:24

KARE DÜNYADA GÜÇ SERMAYEDEN DEĞİL BİLGİDEN KAYNAKLANIR

========================================================= Dünyada yeni bilimsel ve teknolojik gelişmeler, büyük dönüşümlere yol açmakta, ekonomik, siyasal ve kültürel yapıları altüst etmektedir.Alvin Toffler, “Gelecek Korkusu”, “Üçüncü Dalga” ve “Zenginlik Devrimi” kitaplarıyla, Yirminci yüzyılın ikinci yarısında, ileri boyutlara ulaşan değişmelerin, toplumları nasıl sarstıklarını, sarsıntılar arasında ayakta kalmak için, alınması gereken önlemleri tartışmaktadır.

*

Toffler çalışmalarında dünyada, geleceği öngörmeye çalışan bir toplum bilimci olarak, Sovyetler Birliğininin dağılmasından önce, uygulanan Sosyalizm ile birlikte, bilinen Kapitalizmin de ömrünü doldurduğunu tekrar tekrar vurgulamıştır. Sanayi toplumlarının bilgi toplumlarına dönüşmesiyle, açıklık içinde sürekli kendilerini yenilemeyen ülkelerin, Yirmi birinci yüzyılda ayakta kalamayacakları, bütün dünyanın gözleri önüne serilmiştir.

*

Toffler ekonomik ve kültürel dünyaya, sanayi toplumunun içinden bakarak, bilgi toplumunun oluşumunu gözlemlemiştir. Bütün kültür ve ekonomi dünyasının öncüleri gibi, Toffler da yazdığı kitaplarıyla yetinmemiştir. O dünyayı sürekli dolaşan, ülkelerin ve kuruluşların yöneticileriyle görüşen, dünyaya bütün olarak bakan bir gözlemcidir. Onun düşüncelerinin tutarlılığı,dünyanın ortak birikiminden yararlanmasını bilmesinden ve hayatın içinde olmasından kaynaklanmaktadır.

*

Toffler’in önerilerine değer veren Malezya, Japonya ve Güney Kore yanında, Pasifik havzasınında, bilgi toplumu olma yolunda önemli adımlar atan ülkelerden biri olmayı başarmıştır. Malezya sanayi toplumunun, fabrikalarda üretim yapan alanlarına verdiği önem kadar, bilgi toplumunun bilgisayarlara dayanan, üretim alanlarına da önem vermiştir. Toffler’a göre Malezya, Müslüman ülkeler arasında en başarılı bilgi toplumu ülkesidir.

*

Dünyanın her yanında ülkeler, ekonominin dinamiklerine verdikleri önem kadar, kültürün dinamiklerine önem vermezlerse, savurganlık körlüğüyle birlikte, aşırı kazanç sağlama tuzağına düşerek, büyük krizlere sürüklenirler. Bilgi toplumu olmanın sağladığı gücün, bilincinde olamayan ülkeler, dünyadaki bilimsel ve teknolojik, gelişmelerden yeterince yararlanamazlar. Bilgi toplumunda düşünce gücü, sermaye gücünden çok daha önemlidir.

*

Dünyadaki bütün kuruluşlar ayakta kalmak için, Amerika’dan Çin’e, İngiltere’den Japonya’ya kadar, bütün ülkeler öğrenmesini ve öğretmesini öğrenmek zorundadırlar.

*

Ülkeler bütün insanlığın bilgi ve bilgelik birikimine katkıda üniversiteleriyle,dünyanın önde gelen devletleri arasında yer alırlar.

*

Ekonomik ve kültürel başarıların kaynağında,ülkelerin büyük başarılar kadar unutulmayan başarısızlıklar da vardır.

*

Bilgi toplumunda kuruluşlar, zarar etmezler zarardan kazanmanın yollarını öğrenirler.

3 Aralık 2018, 15:19

GLOBALLEŞMENİN ÜSTESİNDEN GLOKALLEŞEREK GELMEK

=================================================== Dünyada siyasal sınırlar ülkeler arasında aşılmaz duvarlar olma özelilklerini yitirince, Amerika'nın gösteriş harcamaları odaklı tüketim kültürü, bir bulaşıcı hastalık gibi, bütün dünyaya yayıldı. Batı'dan, Doğu'ya bütün dünyanın içeceği kola, yiyeceği hamburger, giyeceği marka ürünler oldu. Tüketim kültürü, Los Angeles'ten bütün dünyaya ihraç edildi. Globalleşme en genel anlamıyla, dünyada siyasal sınırlardan daha çok, ekonomik sınırların önem kazanmasıdır.

*

Dünyanın en büyük globalleştirici gücü Amerika, Pentagon'un üniformalı generalleriyle, Irak'tan Afganistan'a bütün Ortadoğu'yu işgal etmekle yetinmedi. General Motors, General Electric ve Hewlett Packard gibi, Wall Street'in ünfiormasız genaralleriyle de bütün dünya pazarlarını işgal etti. Amerika'nın öncülüğünde Batı dünyasının globalleşme stratejilerine karşı, Türkiye ve Ortadoğu'nun öncülüğünde Doğu dünyası, glokalleşme stratejileri geliştirmelidir.

*

Siyasal sınırları üniformalı generallerin savaşla belirlediği dünyada, ekonomik sınırları barış ortamında, üniformasız generaller belirler. Kısa dönemde siyasal sınırlar çok değişmezken, ekonomik sınırlar sürekli değişir. İkibinli yıllardan önce ekonomik sınırları belirleyenlerin başında, Amerikalı ve Avrupalı kuruluşlar geliyordu. İkibinli yıllardan sonra Asyalı ve Afrikalı kuruluşlar, ağırlık kazanmaya başlamıştır. Batı odaklı tek kutuplu dünya, Doğu odaklı çok kutuplu dünyaya dönüştmüştür.

*

Soğuk Savaş yıllarında dünya denilince, akla Amerika ve Rusya geliyordu. Berlin Duvarı yıkıldıktan sonra, akla Amerika ve Rusya'nın yanında, Çin, Hindistan, Endonezya, Brezilya, Türkiye, İran, Pakistan, Mısır ve Meksika gelmeye başlamıştır. Siyasal sınırlardan daha çok, ekonomik sınırların önemli olduğu, çok kutuplu dünyada, Vietnam, Afganistan, Irak ve Suriye işgallerinin yol açtığı yıkım, gerçek savaş alanlarının, üniformalı generallerin savaştığı cepheler değil, üniformasız generallerin yarıştığı, pazarların olduğunu bütün dünyaya göstermiştir.

*

Batı'nın globalleşme saldırısını, Doğu glokalleşme saldırısıyla dengelemek zorundadır. Glokalleşme saldırısı, Doğu ülkelerinin kendileri kalarak, kendi ülkelerinin üniformasız generallerine, Batı ülkelerinin üniformasız generalleriyle yarışta, dünya pazarlarında, rekabet üstünlüğü kazandırma stratejisidir. Glokalleşme stratejisini, “efradını cami ağyarını mani” bir biçimde, Mevlana'nın pergel stratejisi anlatır. Türkiye'nin üniformasız generalleri de, İstanbul'da ürettikleri ürünleriyle, bütün dünya şehirlerinin pazarlarında yer almalıdırlar.

*

Üniformasız generallerin savaşı, üniformalı generallerin savaşı gibi, cephelerde silahlarla yapılan bir savaş değildir, pazarlarda mükemmelliği yakalayan ürünlerle yapılan bir savaştır. Üniformasız generallerin en güçlü, en etkili, en önemli silahları, mükemmelliği arayan ürünleridir.

*

Dünya pazarlarının fatihleri, “pazarlar mükemmeldir, sen mükemmelsen, mükemmellik bulunmaz sen mükemmel değilsen” diyen üniformasız generallerdir.

*

Dünya barışına giden yolu üniformalı generallerin silahları değil, üniformasız generallerin ürünleri açacaktır.

*

Batı Batı kardeşliğini dünya kardeşliğine dönüştürmedi. Doğu Doğu kardeşliğini dünya kardeşliğine dünüştürmelidir.

*

Pazarlarda yarışanlar cephelerde birbirleriyle savaşmazlar.

*

Üreten elden daha üstün bir silah bulunmamıştır.

*

Pazar iki günü birbirinden üstün kılanlarındır.

*

İki günü birbirne eşit olanlar zarardadırlar.

4 Aralık 2018, 11:01

GELECEĞİN KURULUŞLARI GEÇMİŞTEKİLERDEN FARKLI OLACAKTIR

========================================================= Ülkelerin olduğu kadar, şehirlerin de kültürel ve ekonomik güçleri, dünya standartlarını belirleyen ürün, hizmet ve bilgi üreten kuruluşlarından kaynaklanır. Güzel ürün, güzel hizmet ve güzel bilgi üretmesini bilen kuruluşlar, ekonomik, siyasal ve kültürel dönüşümlerin, eşiğinde olan dünyanın yeni mimarlarıdır. Onlar yıldan yıla, yeni boyutlar kazanan üretimleriyle, bütün dünyayı değiştireceklerdir.

*

Dünyada en hızlı değişen kesimlerin başında, sıra dışı yenilikler yapmasını bilen, öncü kuruluşlar gelmektedir. Onlar kültürlerini, misyonlarını, vizyonlarını, fonksiyonlarını, sermayelerini, üretim yöntemlerini, çalışanlarını, tedarikçilerini ve müşterilerini değiştirerek, toplumun bütün kesimlerini değişmeye zorlamaktadırlar. Geleceğin kuruluşlarının geçmişin kuruluşlarından, çok farklı olacağını görmeyenler silinip gideceklerdir.

*

Kuruluşların gelecekleri, devletlerin ellerinde değil, kendi ellerindedir. Kuruluşlar değişerek gelişmek yerine, değişmeden gelişmeyi tercih ederlerse, pazarlardaki yerlerini koruyamazlar, kendilerini sürekli yenileyen kuruluşlara bırakmak zorunda kalırlar. Kuruluşların değişmesi tavanlarından gelen baskılarlardan daha çok, tabanlarından gelen isteklerle gerçekleşir.Bu yüzden kuruluşlarda, değişime direnenler değil, değişimi isteyenler belirleycidir.

*

Değişimler dünyasında her gün, yeniden başlayan uzun soluklu yarışta, kuruluşların başarılı olmaları, eski ürünlerin eski yöntemlerle üretmeye ve pazarlamaya değil, yeni ürünleri yeni yöntemlerle üretmeye ve pazarlamaya bağlıdır. Bunun için her kuruluşun, büyük riskler alarak, bilinmeyen ürünleri bilinmeyen yöntemlerle üretmesini öğrenmesi gerekir. İmkansız denilen ürünleri düşünmeyenler, imkansız denilen yöntemleri geliştiremezler.

*

Kuruluşların ürünleriyle birlikte, üretim yöntemlerini geliştirmede, işletme ve yönetim fonksiyonlarında, verimliliklerin artırılmasında, ağırlık ve belirleyicilik, mavi yakalı çalışanlardan, beyaz yakalı çalışanlara kaymıştır. Üretim süreçlerinde özel yetenek istemeyen, tekrarlanan işler yerine, sürekli eğitim isteyen yazılım ağırlıklı işler geçmiştir. Ürün, hizmet ve bilgi üretim sürecindeki değişmeler, her alanda ezberleri bozmaktadır.

*

Kuruluşların daha güçlü ekonomik temeller atmak ve daha kalıcı kültürel değerler geliştirmek için, kurumsal kazançlar kadar, toplumsal kazançlara da önem vermeleri gerekir. Toplumlara yararlarla birlikte, zararlar da veren kuruluşlara, dünyanın hiçbir ülkesinde yer yoktur. Geleceğin kuruluşları, çevreye dost ürünlerini tasarlamak, kimseye zarar vermeyen üretim yöntemleri geliştirerek, insanlığın geleceğini güvence altına, alacak adımlar atmalıdırlar.

*

Sürekli kendilerini yenilemeyen kuruluşlar, dünyadaki hızlı gelişmelerin gerisinde kalırlar.

*

Toplumsal etkilerini sorgulamayan kuruluşlar, geleceğin kuruluşları olamazlar.

*

Kuruluşlar geleceğe, yaptıkları yatırımlarla uzun ömürlü olurlar.

5 Aralık 2018, 11:26

BATI'NIN GÜNEŞİ BATMAKTADIR DOĞU'NUN GÜNEŞİ DOĞMAKTADIR

========================================================= Berlin Duvarı’nın yıkılması, gurur abidesi, bencil Batı dünyasında, büyük bir medeniyet körlüğüne yol açmıştır. Francis Fukuyama,doksanlı yıllarda bütün dünya için, “tarihin sonu”nun geldiğini ilan etmiştir. Samuel Huntington, dünyada devletlerden daha çok, medeniyetlerin savaştığını söylemiştir. Huntigton’a göre, artık dünyanın yalnızca ”Batısı ve Gerisi” vardır. Batı dünyası ekonomik gelişmenin olduğu kadar, etik zenginleşmenin de öncüsü olacaktır.

*

Ulaştığı ekonomik gücün verdiği sarhoşlukla, benzersiz bir gurura kapılan Batı, etik değerlerin kaynağı olan ne varsa, hepsini ekonomik, siyasal ve kültürel hayattan söküp atmıştır. Batı teknolojik yeniliklerle, sürekli kan tazeleyen ekonomik büyümenin, dünyadaki bütün sorunları çözeceğine inanmıştır. Gelenekten beslenen kurallar ayaklar altına alınmıştır. Gelenek harabeye çevrilmiştir. Bilim yanılmaz kabul edilmiştir.

*

Ekonomik gücün kaynağına ilişkin yanılgı, bilime gizemli bir güç kazandırmıştır. Hayatı anlama ve anlamdırma çalışmaları önemini yitirmiştir. Üretim gücünün büyütülmesinin, bütün sorunların üstesinden gelmesi beklenmiştir. Ancak bırakın küresel ısınmayı, yoksulluk sorunu bile çözülememiştir. Etik değerlerin anlamsızlaştığı bir dünyada, haksızlıklar ve yolsuzluklar, çok boyutlu küresel sorunlara dönüşmüştür. Batı’nın ekonomik gücünün dünyaya zararı yararını çoktan aşmıştır, Orta Doğu’da büyük kan gölleri oluşmuştur.

*

Hayatın değeri, tarihin her döneminde, ekonomik güçten daha çok, bilgeliğe dönüşen etik güçten kaynaklanmıştır. Dünya barışının güvencesi, ekonomik güçten önce etik güçtür. Medeniyetlerin uzun ömürlü olmalarında, etik zenginlik çok daha önemlidir. Geleneklerinden kopan, toplumu ayakta tutan değerleri, yerlerde süründüren medeniyetlerin, ekonomik gelişmelerinin sürdürülebilir olması mümkün değildir. Etik değerleri çiğneyenler, çiğnemeyenler tarafından çiğnenirler.

*

Yıllar önce Batı’yı İsa’nın düşünce ve eylem dünyasını paylaşmaya davet eden Dostoyevsky’nin öngördüğü gibi: “Avrupa’nın toplayıp kilere yığdığı bütün zenginlikler bir araya gelse, Avrupa’yı çöküntüden kurtaramayacak, çünkü bir göz açıp kapayana kadar bütün zenginlikler de yerle bir olacaktır.” Ancak medeniyetler dünyasında etik değerler güneş gibidir. Dünyayı aydınlatan güneş, Batı’da batarsa, Doğu’da doğar.

*

Etik ile ekonomi arasındaki savaşı ekonomi kazanamaz. Çünkü ekonomik başarılar geçici, etik değerler kalıcıdır. Etik değerlere savaş açılmaz.Batı'nın güneşi batmıştır,Doğu'nun güneşi doğmaktadır.

*

Dünyada “Peygamber İsa mı Dinsiz Marx mı”, diye bir oylama yapılsa, İsa Peygamber açık ara önde çıkar.

*

Hayat kutsal değerlere ekonomi kazançlara dayanır.

*

Deperler kazanç değil, kazancın ana kaynağıdır.

*

Kazançlar değişir, değerler değişmez.

*

Ekonomi oylanır değerler oylanmaz.

*

Ekonomi değerlerin ödülüdür.

6 Aralık 2018, 14:35

CANLA TEN KÜLTÜRLE EKONOMİ BİRBİRİNDEN AYRILMAZ BÜTÜNDÜR

========================================================== Seküler kültür fizikötesi dünyayı, bütünüyle yok sayarak, yalnızca fizik dünyaya odaklanmıştır. Seküler kültürün savunucuları, hayatın her alanında belirleyici olanın, görünmeyen fizikötesi dünyanın kutsal değerlerinin değil, görünen fizik dünyadan beslenen, ekonomik değerlerin olduğunu, tekrar tekrar vurgulamaktan usanmazlar. Onların düşünce ve eylem dünyalarında, kutsal değerler, toplumların afyonu olarak görülürler.

*

Kutsal kültürün zengin bilgi ve bilgelik birikiminde, can ile tenin bir bütün olduğu gibi, kültür ile ekonomi de bir bütündür. Onları birbirinden ayıran aşılmaz duvarlar yoktur. Can ve ten, kültür ve ekonomi, birbirinden bağımsız değil, birbirleriyle iletişim ve etkileşim içinde olan, iç içe geçmiş iki dünyadır. Nasıl can ve ten bir bütünlük içinde ele alınırsa, kültür ve ekonomi de birbirinden ayrılmaz, bir bütün olarak ele alınmalıdır.

*

Dünyanın neresinde olursa olsun, hiçbir zaman cansız bir ten düşünülemezse, kültürden bütünüyle arındırılmış bir ekonomi de düşünülemez. Kültürsüz bir ekonomi, cansız bir ten gibi hayat kaynaklarını yitirir. Kültür ekonomiden, ekonomi kültürden soyutlanamaz. İnsanın can ve ten bütünlüğüne dayanan doğallığı, kültür ve ekonomi bütünlüğüne de yansır. Hayat etik değerlerden, hukuk ilkelerinden ve düşünme yeteneğinden, oluşan kültürle yaşanır kılınır.

*

Bütün bilimler gibi, ekonomi de insan ve doğadaki eşsiz uyum, düzen ve dengeye dayanır. Yunus’un vurguladığı gibi: “Yaratılanları Yaratandan dolayı hoş görmek”, sevgi ve saygıyla karşılamak gerekir. Çünkü Allah’ın sınırlarını çizdiği, doğal düzende, eksiklik, uyumsuzluk ve düzensizlik yoktur. Ekonominin yasaları, hayatın doğal yasalarıyla, çatışmamalıdır. Hayatın doğal yasaları, insanların yaptığı yasalardan, çok daha kusursuz ve çok daha üstündür.

*

Bütün dünyanın doğal kaynaklarına dayanan, doğal ekonomik bütünlük doğa gibi, insan elinden çıkmamıştır, insan yapısı değildir. Ancak ekonomik yapı, hem açgözlü hem de tokgözlü olmasını bilen, bir sarkaç gibi, iyilik ile kötülük arasında gidip gelen, insanlarla canlılığını korur. Seküler kültürün ekonomisini, açgözlü ekonomik insan, kutsal kültürün ekonomisini de, tokgözlü güzel insan ayakta tutar. Güzelliğin şehiri kültür, kapısı ekonomidir.

*

Güzel insanların kültürleri gibi, ekonomileri de güzel olur.Açgözlü insanın elinde tabiatın kaynakları sonuna kadar yağmalanırken, tokgözlü insanın elinde, israf edilmeden değerlendirilir. Dünya ekonomi ve kültürün, nimet ve küflet dengesine dayanan, ortak atölyesidir. Kusursuz atölyede, kusursuz insanlarla, kusursuz ürünler üretilir. Kusurlu ellerle, kusursuz ürünler üretilemez. Sağlam kültürü olanın, sağlam ekonomisi olur.

7 Aralık 2018, 10:53

HAYATI AKIL TERİYLE KOLAYLAŞTIRMAK YAŞANIRLIĞINI ARTIRMAKTIR

=========================================================== Kültürün olduğu gibi ekonominin de, odak noktasında insan vardır. İnsanın ruhunun derinliklerine inmeden, tutum ve davranışları yönlendiren, ihtiyaç ve istekleri kavramadan, kültür ile ekonomi arasındaki bütünlüğü anlamak mümkün değildir. Birbiriyle çatışıyor gibi görünen, kültür ile ekonomi arasında, diyalektik bir ilişki vardır. İnsanı ilgilendiren her olgu, hem kültürel hem de ekonomiktir.

*

Hayatın yaşanır kılınmasında, iki alandan birini seçmek değil, aynı zaman kesitinde ikisine birden, yeni boyutlar kazandırmak önemlidir. Uzak Doğu düşüncesindeki “ying” ve “yang” dairesi gibi, kültür ile ekonomi de bir daire oluşturur. Her kültürel faaliyetin, bir ekonomik boyutu olduğu gibi, bütün ekonomik faaliyetlerin de, bir kültürel boyutu olur. Değişik alanlarıyla hayatın zenginliği, iki alanda da köklü dönüşümlerin, gerçekleştirilmesine bağlıdır.

*

İki alandan yalnızca birine önem verenler, iki alanı altın oranda harmanlamasını bilmeyenler, her ikisinde de büyük atılımlar gerçekleştiremezler. Kültür ve ekonomi dairesi içinde, her ikisine de gereken önemi vererek, aralarındaki uyum ve dengeyi sağlayan toplumlar, ürün, hizmet ve bilgi üretme güçlerine yeni açılımlar kazandıranlar, saatli bomba gibi patlamaya hazır dünyanın, en büyük güvencesi olurlar. Ekonominin yasaları, kültürün yasalarıyla dengelenirler.

*

Vermeden almaya, üretmeden tüketmeye kalkan kuruluşlarla, hayatın hiçbir boyutunda üretim güçsüzlüğünün üstesinden gelinemez. Dünyanın her yerinde, üretmeden tüketenler, ekonomik, siyasal ve kültürel hayatı yoksullaştırırlar. Kültürel alanda olduğu kadar, ekonomik alanda da güçlenmek için, insanların toplumlardan aldıklarına, katma değer kazandırarak toplumlara geri vermeleri, büyük önem taşır. Her alanda güç yüksek katma değerli üretimden kaynaklanır.

*

Toplumdan aldığı ürün, hizmet ve bilgiye hiçbir değer ilave etmeyenler, iki günlerini birbirlerinden farklı kılmasını bilmeyenler, kendileriyle birlikte çevrelerini de üretim güçsüzlüğüne sürüklerler. Ekonomik ve kültürel hayatın değeri, tüketilenlerin değerine bakılarak değil, üretilenlerin değerine bakılarak hesaplanır. Yaşanılan ve yaşanılacak hayatı güzelleştirenler, birbirleriyle tüketimde değil, üretimde yarışanlardır.

*

Hayatın her alanında üretmek demek, tüketime savaş açmak demektir. Bunun için, her zaman üretim zor, tüketim kolay olmuştur. Ekonomik dokuda ve kültürel yapıda, üretimi yönlendirme yanında, tüketimi sınırlandırma her zaman, toplumların çözmek zorunda oldukları, sorunların başında gelmiştir.Yeryüzünün ve gökyüzünün kaynakları, bütün insanlığın doğal zenginlikleridir. Dünyada üretmeden tüketenlere, hiçbir doğal kaynak yetmez.

*

Toplumdan aldıklarına karşılık, verdiklerini büyütmeyenler, insanları üretmeye değil, tüketmeye özendirirler.

*

Hayatı değerlendirmesini bilenler, kendilerine verilen zamanı tüketerek değil, üreterek harcamasını bilirler.

*

Hayat tüketmekten daha çok, üretmekle anlam ve değer kazanır.

*

Toplumların üretim güçsüzlüğünü, toplumun üretici gücünü büyütmesini bilenler giderirler.

*

Kültürde üretici olmayanlar, ekonomide tüketici olurlar.

8 Aralık 2018, 10:25

DÜNYADA HER ZAMAN ÜRETEN ELLER TÜKETENLERDEN ÜSTÜNDÜR

=========================================================== Bir toplumun üretim gücünün büyütülmesi, kimseye haksızlık yapılmadan, üretilen bilgi, ürün ve hizmetlerin paylaşılması, bütün ülkelerin ana sorunudur. Toplumların üretim gücünü büyütme ve üretimi paylaşma yöntemleri, yüzyıllar içinde büyük değişiklikler göstermiştir. Ancak kaynakları değerlendirme ve ihtiyaçları karşılama sorunları, başlangıçtan beri vardır, var olmaya da devam edecektir.

*

Dünyada insan hayatının başlangıcında, İncil’de vurgulandığı gibi, ekmek ya da ekonomi değil, söz ya da kültür vardır. Yalnız ekonomiyle yaşanmadığı gibi, yalnız kültürle de yaşanmaz. İnsanlığın atalarının yitirdiği, hiçbir şeyin kıtlığı çekilmeyen, Cennetin sınırsız kaynakları yanında, bütün insanların yaşadığı dünyanın kaynakları sınırlıdır. İnsanlık dünyanın sınırlı kaynaklarıyla, yitirdiği sınırsız kaynakların Cennetini bulacaktır.

*

Arka bahçesi dünya olan, Yitirilen Cennete giden yolun kutup yıldızları, seküler kültürün arayış içinde olan filozofları değil, kutsal kültürün üstün habercileri olan peygamberlerdir. Kutsal kültürün peygamberlerini izleyenler, yitirdikleri Cenneti bulmakla kalmazlar, yaşadıkları coğrafyayı da bir Yeryüzü Cennetine dönüştürürler. Bunun için Pascal filozofların buldukları Allah’a değil, peygamberlerin haberini verdikleri Allah’a inanır.

*

Sınırlı kaynaklarıyla bütün dünyayı, herkesin ihtiyacı karşılanan bir Cennete çevirecekler, hayatın bütün boyutlarında nimetleri büyütmeyi, külfetleri küçültmeyi kendilerine görev edinenler olacaktır. Ekonomi hayatı kolaylaştırmanın ve yaşanır kılmanın bilimidir. Bu yüzden, ekonominin tarihi, ekmeğin tarihiyle yaşıttır. Ekmeğe ihtiyaç duyulan her yerde, ekonomiye de ihtiyaç duyulur. Bu yönüyle, ekonomi sanatların en eskisi, bilimlerin de en yenisidir.

*

Kutsal kültüre saygılı olmak, ekonomiye ilgisiz olmak anlamına gelmez. Kutsal kültürde, yoksullar gibi yaşamak bir erdemdir, ancak yoksulluk bir erdem değildir. Yoksullukla savaşmak, herkesin vazgeçilmez sorumluluğudur. Çünkü yoksulluk, hiç kimsenin giymek istemediği ateşten bir gömlektir. Yoksullukla savaş, ekonominin inceliklerini iyi bilmeyi gerektirir. Ekonominin işleyiş mekanizmasını bilenler, hiçbir zaman yoksul düşmezler.

*

Ekonomi Adam Smith ve Karl Marx ile başlamadığı gibi, onlarla da bitmemiştir. Sanayi toplumunun sorunlarına odaklanan dünya ekonomi biliminin, iki yüz yıllık bir geçmişi vardır. Soğuk Savaş sonrası gelişmeler, ekonominin seküler kültürün bir türevi olmadığını göstermiştir.Yirmi birinci yüzyılda, kimse ekonomik gelişmenin yolunun sekülerleşmeden geçtiğini söyleyemez. Sekülerleşme ekonomik başarının güvencesi değildir.

*

Dünyanın sorunu sekülerleşmeden, ekonominin ilkeleri ışığında, üretim gücünü büyütmektir.

*

Kutsal kültürde üretmek ve tüketmekten önce, erdemli olmak önemlidir.

*

Erdemli insanın üretimi ve tüketimi erdemli olur.

9 Aralık 2018, 10:19

HAYATIN HER ALANINDA KÜLTÜRLE EKİLEN EKONOMİYLE BİÇİLİR

======================================================= Dünyada insanlığın kültürel, siyasal ve ekonomik düşüncesinin ana kaynağı, hayatı bütün boyutlarıyla kuşatan kutsal kitaplardır. İnsanlığın düşünce ve eylem dünyasının, derinlik ve zenginlik kazanmasında, kutsal kitaplara dayanan kültürün vazgeçilmez bir yeri vardır. Tarihin her döneminde, toplumları ekonomilerinden önce, kültürleri ayakta tutmuştur. Toplumun bütün kesimleri için, hayatı yaşanır kılan ekonomi değil kültürdür.

*

Toplumların geleceğini belirleyen, ekonomiden kaynaklanan üretim tarzı değil, kültürden beslenen düşünce tarzıdır. Yirminci yüzyıldaki gelişmeler, dinleri toplumların afyonu gören Marx’ın yanıldığını göstermiştir. Marx’ın aksine, dinleri ekonomik başarının kaynağı gören Weber doğrulanmıştır. Toplumların üretim güçleri, ekonominin ilkelerinden daha çok, kültürün değerlerine dayanır. Kültürün derinliği hayatın her alanına yansır.

*

Kültür ve ekonomi, bir bütünün iki ayrı yüzüdür. Nasıl görünmeyen dünya, görünen dünyayı, bütün boyutlarıyla kuşatırsa, kültür de ekonomiyi dört bir yanından kuşatır. Kültür kutsal, ekonomi bilimsel kitaplara dayanır. Belirleyici ve yönlendirici olan, bilimin değişen doğruları değil, kültürün değişmeyen değerleridir. Biri sınırsız kaynaklara dayanan peygamberlerin, biri sınırlı kaynaklardan beslenen bilginlerin, elinde yeni zenginlikler kazanır.

*

Bütün toplumlarda kültürel alanda, yapılan çok boyutlu çalışmalar, en güzel meyvalarını ekonomik alanda verirler. Kültürel alana yatırım yapmadan, ekonomik alana yapılan yatırımlardan, beklenen getiri elde edilmez. Kültürlerini derinleştirmeyen toplumlar, ekonomilerini zenginleştiremezler. Kültür ve ekonomi arasındaki uyum düzen, bilginlerin sınırlı dünyalarının kazanımlarıyla değil, peygamberlerin sınırsız dünyalarının birikimleriyle sağlanır.

*

Kültürlerin canlılığı, ekonomilerin sınırlarını aşan kaynaklardan gelir. Kültürler ana kaynakları olan, kutsal kitaplarla bağlarını koparmazlarsa, ekonomileri denetme ve yönlendirme güçlerini yitirmezler. Kültür bilgeliğin, ekonomi bilginin peşindedir. Dünyada bilgiyi bilgeliğe bilgeler dönüştürürler. Bilgelik deniz, bilgi balıktır. Nasıl dünyada deniz olmadan balık olmazsa,bilgelik olmadan da bilgi olmaz. İnsanlar teknolojisiz yaşarlar, geleceksiz yaşayamazlar.

*

İnsanlığın düşünce ve eylem tarihinde, insanlar ufuklarını bilginlerle, ufuk ötelerini de bilgelerle görmüşlerdir.

*

Bilgeler ve bilginler insanların, iki dünyayı birlikte gören, birlikte okuyan gözleri olmuşlardır.

*

Dünyada insanlar bilgeliğin öğrencisi olmadan, bilginin öğreticisi olamazlar.

*

Hiç kimse kültürün ustası olmadan, ekonominin çırağı olmaya soyunamaz.

*

Bilgeliğin kaynaklarıyla kültür derinleştikce, bilginin kaynaklarıyla ekonomi zenginleşir.

9 Aralık 2018, 23:35

Doksanlı yılların başında Bakü, Şeki, Taşkent, Semerkant ve

Doksanlı yılların başında Bakü, Şeki, Taşkent, Semerkant ve Buhara şehirlerine, yapılan bir geziden deneme tadında izlenimler, gözlemler ve çağrışımlar. Hayatın hiçbir alanında hiyerarşik, katı, sert, dayatmacı ekonomik ve siyasal düzenlere yer yoktur.Faşiszm, Komünizm, Kapializm tedavülden kaldırılmış paralar gibi, ömürlerini yitirmişlerdir. Dünyada düşünceler durunca, eylemler başlamaz. Akıllar susunca gönüller konuşmaz.

10 Aralık 2018, 11:40

MESNEVİ BÜTÜN İNSANLIĞIN AKLININ CİLASI GÖNLÜNÜN AYNASIDIR

=========================================================== Her kitabın etkisi, kendinden önce yazılan, düşünce ve eylem dünyasına yeni boyutlar kazandırmış, sıra dışı kitaplardan gelir. Yüzyılların içinde önemini hiç yitirmeyen, bugün yazılmış gibi, yeni olan kitaplar, bütün insanlığın bilgi ve bilgelik birikiminden yararlanırlar. Onlar her yüzyılda yeniden doğarlar, hiç kimse onları tekrar tekrar okumaktan, tekrar tekrar yorumlamaktan usanmaz. Dönemin aklının özü, gönlünün özeti olan Mesnevi, söz konusu kitapların başında gelir.

*

Ülkeler arasındaki uzaklıkların anlamını yitirdiği kare dünyada, savaş ülkelerini barış ülkelerine dönüştürecek yol, “Beni yabancı sanmayınız. Ben bu ülkedenim, sizin ülkenizde evimi arıyorum” diyen, Mesnevi’nin yoludur. Aranılan ev, insanlığın atalarının yitirdiği barış evidir. Barış evi, Asyalıların, Avrupalıların, Afrikalıların, Amerikalıların evi değil, kimsenin kimseye üstün olmadığı, Ademoğullarının evidir. Barış evinde, savaşın sorumluları, evin dışında değil evin içinde aranır.

*

Barış ülkesinin, barış evinde yaşayan, barış aileleri, insanlık dairesinin üzerindeki başlama ve bitme noktaları gibi hem birbirlerine çok yakın, hem de çok uzaktır. Barış ülkelerinde güç, birbirine benzer olmayanların birbirleriyle, çatışmalarından daha çok birbirleriyle uzlaşmalarından kaynaklanır. Onlar bir kitapta konuşan bir bilge gibi, zamanı gelmemişse susarlar, zamanı gelince konuşurlar. Barış dünyasında bir uçta olmak değil, iki uçta birden olmak önemlidir.

*

Barış kitabı Mesnevi, bütün insanlığın bilgi ve bilgelik hazinesidir. Bilgelikler bilgeliğini bulan Mevlana, dünyanın hangi ülkesinde yaşarsa yaşasın, herkesi Mesnevi’nin bilgeliklerini paylaşmaya çağırır. Dünyada kim Mesnevi’den ne alırsa alsın, aldığını insanlığın hazinesinden alır. Akla zenginlik, gönle derinlik kazandıran Mesnevi’de, herkese yer vardır. Çoklukta birliği, birlikte çokluğu yakalayan Mesnevi’nin yol haritası, insanlığı barışa götürecek yol haritasıdır.

*

Gönlünün derinliklerinde uzun yolculuklara çıkanlar, aklının zenginliklerine yeni açılımlar kazandırırlar. Hayatın ekonomik, siyasal ve kültürel alanlarında, sürdürülebilir bir gelişme sağlamada, gönlün derinlikleri, aklın zenginliklerinden çok daha önemli, çok daha etkilidir. Hayatın hiçbir alanında gelişmeye karşı konulmaz, gelişme yönlendirilir. Gönlün derinliklerinin geliştirilmesi, aklın zenginliklerinin geliştirilmesinden daha büyük bir çalışma gerektirir.

*

Son yüzyıllarda bütün dünyayı bir savaş alanına dönüştüren seküler Batı, akılla gönül arasında aşılmaz duvarlar inşa etmiştir. Aklın zenginlikleriyle gönlün derinlikleri arasındaki duvarları, Mesnevi’den başka yıkacak bir güç yoktur. Mesnevi’de akıl gönüldür, gönül akıldır, akılla gönül arasında senlik ve benlik kavgası olmaz, ikisi bir bütünün birbirinden ayrılmaz iki yüzüdür.

*

Mesnevi küresel doğruları dile getiren, küresel sorunlara küresel çözümler öneren, paylaşıldıkça zenginleşen küresel bir hazinedir.

*

Mesnevi dostları, Parisli, Berlinli, Cambridgeli, Konyalı,Kurtubalı New Yorklu, Moskovalı,Kazanlı, Pekinli, Tokyolu değil, dünyalıdırlar.

*

Barış dünyasının mimarları akıl terinden önce gönül teri dökenlerdir. Mesnevi bütün insanlığı sürdürülebilir bir barışa çağırır.

*

Mesnevi’nin sesi bütün insanlığın sesidir. Mesnevi’de karamsarlık yoktur.

*

Mesnevi insanlığın atalarının yitirdiği Cennetin yol haritasıdır.

11 Aralık 2018, 10:25

BİR DÜNYADA İKİ DÜNYAYI ALTIN ORANDA HARMANLAMAK

================================================= Dünyanın her yanında, insanların tüketim düzeylerini artırma yolunda, yapılan her yatırım ve atılan her adım, fizik dünyayla metafizik dünya arasındaki duvarları sağlamlaştırıyor. Oysa yaşanabilir bir hayat ve sürdürülebilir bir tüketim için, iki dünya arasındaki duvarların güçlendirilmesi değil, baştan sona bütünüyle yıkılması gerekir. Çünkü bütün krizler, iki dünya arasındaki aşılmaz duvarlardan kaynaklanmaktadır.

*

Metafizik dünyaya açılan kapıların, anahtarları peygamberlere verilmiştir. Onlar bütün insanlığa beyaz haberler getiren, eşsiz ve seçkin habercilerdir. İnsanlığın atalarının yitirdikleri, Cennetlerin haberleri peygamberlerdedir. Sezai Karakoç’un Yitik Cennet’te anlattığı yalnızca peygamberlerin değil, aynı zamanda insanlığın da tarihidir. Bütün insanlığın, ekonomik, siyasal ve kültürel birikimi, peygamberler tarihinin ayrıntılı bir yorumudur.

*

Görünmeyen metafizik dünya, gözle görülen, elle tutulan ve dille tadılan fizik dünya kadar insanlara yakındır. Avrupa’da Antik Yunan ve Eski Roma’nın, mitolojik dünyasının yeniden inşa edilmesiyle, duvarlarla ikiye bölünen bir bütün, yarım dünyaya dönüştürülmüştür. Yarım dünya yeraltı ve yerüstü kaynaklarıyla, peygamberlerin haber verdiği Yitik Cennet’in rüyasını görmeyenlerin elinde, Latin Amerika’nın hazineleri gibi yağmalanmaktadır.

*

İlk insandan bu yana fizik dünya, metafizik dünyanın ışığıyla aydınlatılmıştır. Süleyman Peygamber gibi, iki dünyanın sultanları olan peygamberler, dünyaları birbirinden ayıran sınırları kaldırmışlardır. Onların izlerinden gidenler ve onlara inananlar, iki dünyanın birbirinden ayrılmaz bir bütünün, iki ayrı yüzü olduğunu görmüşlerdir. Yeryüzü ve gökyüzü gibi, fizik ve metafizik dünya,birbirinden ayrılmaz, birbirinin varoluş kaynağıdır.

*

Metafizik dünyayla iletişim ve etkileşimi ortadan kaldıran fizik dünya, hayatın yaşanabilirliğini baltalamakla kalmamış, kendi eliyle hayat kaynaklarını da kurutmuştur. Yeryüzünün canlılığını koruyabilmesi için, nasıl gökyüzüne ihtiyacı varsa, fizik dünyanın da anlam kazanabilmesi için, metafizik dünyaya ihtiyacı vardır. Çünkü, fizik dünyanın sınırlı kaynakları, metafizik dünyanın kutsal yasalarıyla, verimli ve değerli kılınır.

*

Metafizik dünya ölümsüz, fizik dünya ölümlüdür. Kıyamet koptuğunda, fizik dünya dağları, denizleri, ovaları ve şehirleriyle yok olup giderken, hem Cenneti hem de Cehennemiyle metafizik dünya kalıcıdır. Bir ayağı görünen, bir ayağı görünmeyen dünyada olanlar, Kıyamet kopuyor olsa bile, ellerindeki tohumları toprağa saçarlar.

*

İki dünyada da Cennet peşinde koşanlar Cenneti, Cehennem peşinde koşanlar Cehennemi bulurlar.

*

Dünyada “Cehennem başkalarıdır” diyenler, iki dünyada da Cenneti yitirirler.

*

İnsanlar inanmadıklarını bilmezler, bilmediklerini inanmazlar.

*

Fizik dünyada yazılmayan, metafizik dünyada okunmaz.

12 Aralık 2018, 11:09

KATILIMCI DEMOKRASİNİN DUYARLI GÜVERCİNİ KARANLIKTA UÇMAZ

========================================================== Dünyada bilgi ve bilgeliğin vatanı olmadığı gibi, yönetim ve demokrasinin de vatanı yoktur. Onların küresel kaynakları, kurumları ve kuralları vardır. Onlar dünyayı vatan olarak gören bir yolcu benzeri, ülkeler arasında durmadan gelirler giderler. Kendilerine saygı ve sevgi gösterilen ülkelerde uzun süre kalırlar, o ülkeleri kendilerine vatan edinirler. Bunun için, demokratik birikimde Türkiye, oldukça zengin bir tarihe sahiptir.

*

Azerbaycan'dan Özbekistan'a, Irak'tan Mısır'a,Türk ve İslam dünyası için, Yirmibirinci yüzyıl, Türkiye'yi izleyen demokrasi yüzyılı olacaktır. AB üyesi olma yolunda olan Türkiye, Türk ve İslam dünyasında demokrasiye ebelik, Müslüman Demokratlara da öncülük yapacaktır. Bütün dünyada, “Atina Odaklı Demokrasi” den daha çok “Medine Odaklı Demokrasi” tartışılacak, dünyanın ekonomik, siyasal ve kültürel güç merkezi Amerika'dan Asya'ya kayacaktır.

*

Düşünce ve eylem dünyasının kutup yıldızı İbn Haldun'un, ele alınmadık hiçbir alan bırakmadığı Mukaddime, Medine odaklı demokrasi kadar, Medine odaklı ekonominin de ana kaynağıdır. İbn Haldun, devletin gücünün sınırlarını ve sınırlama yöntemlerini, ekonomide mülkiyet haklarının önemini, fiyatını pazarda oluşumunu, sermaye birikiminde vergi oranlarının etkisini, Adam Smith ve Karl Marx'tan çok daha önce, ayrıntılı olarak ele alınır ve tartışır.

*

Ekonomideki fiyat düzeniyle demokrasideki seçim düzeni, her iki alandaki kural ve kurumların, genel geçer ilke ve yöntemlerine oluşturur. Vatandaş olmanın temel haklarına sahip seçmenler, siyasal partiler, birlikler, meslek odaları, sendikalar, özel, kamu ve gönüllü kuruluşlar, fiyat ve seçim düzeninin hem oyun kurucuları, hem de oyuncularıdır. Seçmenler ve seçimler, birbirini tamamlayan iki düzenin, en büyük en önemli güvencesidirler.

*

Demokratik yönetim ve ekonomik başarı, dünya da hiçbir ülkenin tekelinde değildir. Özgürlük ve eşitliğe önem veren, farklılığa saygılı, birlikte yaşamayı bilen her ülke, ekonomik ve demokratik birikime katkıda bulunur. Yetişkinler, seçmen olmanın görev ve sorumluluklarını yerine getirerek, hem fiyat, hem de seçim düzenini dengeli bir biçimde işletirler. Onların en önemli, en güçlü ve en etkili silahları paraları ve oylarıdır.

*

Fiyat düzeninin ustası olan seçmenler, seçim düzeninin de ustası olmayı başarırlar. Paralarıyla ekonomiyi, oylarıyla hükümeti yönlendiren seçmenler, politika ile ekonomiyi altın oranda kaynaştırırlar. Onların anayasası: “Arz ve Talep Yasası” , ana yöntemi de: “Fayda Maliyet Analizi”'dir. Seçmenlerin sağduyusu “Büyük Sayılar Yasası” na dayanır, yanlışta birleşmez.

*

Bütün dünyada demokrasinin yolu şiddetin değil, seçimin yoludur. Seçmesini bilen seçilmesini bilir.

*

Erdemli seçmenlerin seçtikleri seçilmişler erdemli olur.

*

Demokrasi erdemli yöneticileri seçme yöntemidir.

*

Demokrasilerde çoğunluk yanlışta birleşmez.

*

Çoğunluğun sesi sağduyunun sesidir.

13 Aralık 2018, 09:41

DÜNYADA DAVOS EKONOMİSİNİ KUDÜS EKONOMİSİNE DÖNÜŞTÜRMEK

=========================================================== Ülkelerin yıldan yıla, birbirlerine daha bağımlı, bir hale geldiği bir dünyada, en büyük dinamik, küreselleşmenin kazandığı yeni boyutları kavramaktır. Kendilerini en etkili küreselleştirici güçler olarak gören Batı ülkeleri, küreselleştirdiklerini düşündükleri Doğu ülkelerini bıraktıkları yerlerde sanıyorlar. Oysa başta Müslüman ülkeler olmak üzere, Çin ve Hindistan, Batı dünyasını geçtikleri yerlerde görüyorlar.

*

Dünyadaki bütün ülkelerin, bir vücudun organları gibi, karşılıklı iletişim ve etkileşim içinde olmaları, ülkeler arasındaki Doğu ve Batı farkını, büyük ölçüde ortadan kaldırmıştır. Dünyanın neresinde olursa olsun, artık her ülke, bir bir merkez ülkesi olduğu kadar, bir çevre ülkesidir, bir çevre ülkesi olduğu kadar da bir merkez ülkesidir. Dünyada merkez ülkeler denilince artık akla, Çin ve Hindistan yanında Brezilya, Endonezya, Meksika, Nijerya ve Türkiye de geliyor.

*

Her ülkenin hem merkez, hem de çevre ülke olduğu bir dünyada, hiçbir ülkenin yalnızca çevre ülke olarak kalması mümkün değildir. Bir çevre ülkesinin dünyadan kopuk yönetimlerinin, toplumun merkez ülke olma taleplerine karşı duramazlar. Bu yüzden, küreselleşme merkez ülkeler için, bulunmaz bir fırsatsa, çevre ülkeler içen de, karşı konulması oldukça güç bir tehdittir.Bu yüzden her ülke küreselleşmeye uyum sağlamak zorundadır.

*

Peter Berger ve Samuel Huntington, Türkçe’ye “Bir Küre Bin Bir küreselleşme” olarak çevrilen derleme kitaplarında, Japonya’dan Şili’ye kadar on ülkenin, tecrübelerinden yola çıkarak, Yirmi birinci yüzyıl dünyasındaki, kültürel çeşitliliği tartışmaktadırlar. Onlar dünyanın en büyük küreselleştirici gücünün, bilimi, sanatı, kültürü ve diliyle Amerika olduğunu vurguluyorlar. Onun her ülkeye bir kültürel kargo gönderdiğini söylüyorlar.

*

Bütün ülkelere birer kültürel ve ekonomik kargo gönderen platformların başında, her yıl Davos’ta toplanan “Dünya Ekonomik Forumu” gelmektedir. Yeni yüzyılda bir Batı, bir de geride kalanlar var diyen, ve dünyada medeniyetlerin savaştığını ileri süren Huntington, söz konusu kargoya, Davos kültürü demektedir. Davos’tan bütün dünyaya ihraç edilen Batının, ne pahasına olursa olsun, yalnızca kazanmayı düşünen kültürü, Batının çevresinde bir ateş çemberi oluşturmuştur.

*

Etik ya da etik dışı yok, kazanan ya da zarar eden ekonomi vardır diyen, Davos kültürünün kuşatması altındaki Batı dünyası, ateş çemberi içine sıkıştırılmış bir akrebe benzemektedir. Ateş çemberiyle kuşatılan bir akrep, nasıl dışarı çıkmak için çırpınırsa, Batı dünyası da Davos kültürünün kuşatmasını aşmak için çırpınmaktadır. Çünkü, kutsal ve etik olan ne varsa, hepsi ateş çemberinin dışında kalmıştır. Batı dünyası bir çıkış yolu bulmak zorundadır.

*

Dünyadaki bütün ülkeler, Davos kültüründen önce, Kudüs kültürüne odaklanmalıdırlar.

*

Davos’un sorunlarının kaynağında; Kudüs'ün çözümlerinden uzaklaşan Batı vardır.

*

Sorunları çözecek ortak değerlerin, merkezi Davos değil Kudüs’tür.

*

Kudüs'te kimse alnının terinden, gözünün nurundan, elinin emeğinden fazlasını tüketmez.

*

Kudüs'te bir insanı açlıktan öldüren bütün insanlığı öldürür.

13 Aralık 2018, 21:45

ÜÜTV'de M.Kamil Berse'nin hazırlayıp sunduğu

ÜÜTV'de M.Kamil Berse'nin hazırlayıp sunduğu "ŞEHİR ve KÜLTÜR" sohbetlerinde,Prof.Dr.Mehmet Zelka,Doç.Dr.Mehmet Aslan ile birlikte "DÜNYADA YENİ PARADİGMA ARAYIŞLARI"nı ele aldık.Artık bütün dünyada "SERBEST PAZAR EKONOMİSİ"değil, "ETİK PAZAR EKONOMİSİ" tartışılacaktır.Batının "EKONOMİK İNSAN"ı,"Doğunun "ETİK İNSAN"ına dönüşecektir.

14 Aralık 2018, 10:29

HER ALANDA İHTİYAÇLAR SINIRLI İSTEKLER SINIRSIZDIR

=============================================== Kültür ve ekonomi kişisel ve toplumsal hayatın, birbirinden bağımsız olmayan iki ana boyutudur. İki boyutun oluşturduğu alanda, insanın istekleri ile ihtiyaçları birbirleriyle hem yarışırlar hem de çatışırlar. İnsanın her isteği, bir yanıyla ihtiyaçtır. Her ihtiyacı da bir yanıyla istektir. Bir tüketim konusunun ne oranda ihtiyaç ve ne oranda da istek olduğunu, ekonomiden daha çok kültür belirler.

*

Hayatın herkes için, yaşanır kılınabilmesi, öncelikle ihtiyaçların karşılanmasına bağlıdır. Ekonomi bütün boyutlarıyla, hayatı hem yaşanır, hem de anlamlı kılma ustalığıdır. Hayat ekonomiyle yaşanır, kültürle de anlamlı kılınır. Ekonomi kültürden ne kadar uzaklaşırsa, o kadar istekleri karşılamaya odaklanır. Kültürle bağlarını koparmayan ekonomi için, ihtiyaçları gidermek önem ve öncelik kazanır. Hayatı isteklerden önce, ihtiyaçları karşılıyanlar kolaylaştırır.

*

Ekonomiyi kültürden soyutlayan Batı dünyası, insanların açgözlülüğünü büyüterek, sınırlı ihtiyaçların karşılanmasından daha çok, sınırsız isteklerin karşılanmasına odaklanmıştır. İhtiyaçlardan önce isteklere odaklanan ekonomi, bütün dünyayı yağmalanacak bir hazine olarak görmektedir. Dünyanın sınırlı kaynaklarıyla, sınırsız isteklerini karşılamaya çalışanların yol açtıkları krizler, insanlığa yeni bir “Nuh Tufanı” hazırlamaktadır. Dünyada tufan öncesi sessizlik yaşanıyor.

*

Aşırı yoksulluk gibi, aşırı zenginlik de tufan kaynağıdır. Tarih boyunca, insanların ihtiyaçlarını değil de, isteklerini karşılamaya odaklanan toplumlar, açgözlülüklerinin bedellerini çok ağır olarak ödemişlerdir. Çünkü kimse sınırlı dünyada sınırsız isteklerini, karşılama gücüne sahip değildir. İnsanlar önü ve arkası olmayan isteklerinin peşlerine düşerlerse, tufanları kapalı Bilderberg, açık Davos toplantıları da önleyemez.

*

Seküler ekonomi, isteklerin karşılanmasını, bütün dünyaya tek mutluluk kaynağı olarak sunmuştur. Dünyada herkes, dokunduğu her şeyi, altına dönüştürecek, bir sihirli değnek peşinde koşmaktadır. Oysa bugüne kadar sonu gelmeyen isteklerin peşinde koşmak, üretmeden tüketmek, kimseyi mutlu etmemiştir. Dünyanın kaynakları insanların sınırlı ihtiyaçları karşılar, ancak sınırsız isteklerini karşılayamazlar. İhtiyaçların sonu vardır, isteklerin sonu yoktur.

*

Bir insan ne kadar çok varlığa sahipse, her gün sahip olduğu varlıklardan daha fazlasını ister. İnsanın sahip olduğu her varlık, onun hayatında bir isteğini karşılamaktan daha çok, onun yeni isteklerine kapı açar. İnsanın istekleri, doğum ile ölüm arasında, günden güne artarak devam eder. Onun gözünü topraktan başka hiçbir şey doyurmaz. Barış içinde bir dünya için, bütün ülkelerin istek odaklı ekonomi stratejilerinden, ihtiyaç odaklı ekonomi stratejilerine yönelmeleri gerekir.

*

Dünyada toprak en büyük zenginliktir.İnsanlar topraktan geldiler, yine toprağa dönecekler.

*

Gökdelenlerle topraktan uzaklaşmak, insanların toprağa dönüşlerini geciktirmez.

*

Toprak sevenlerine gül verirken, sevmeyenlerine de diken verir.

15 Aralık 2018, 10:47

YOLCULUK YAPMASINI BİLMEK YALIN YAŞAMASINI BİLMEKTİR

======================================================= Kültürel ve ekonomik krizlerin, birbirini tetiklediği dünyanın ana sorunu, tüketimde yarışın, üretimde yarışa dönüştürülmesidir. Bunun için toplumdaki, tüketim açlığının yerine, üretim coşkusunun geçmesi gerekir. Toplumların ekonomik, siyasal ve kültürel yapılarına tüketmesini değil, üretmesini bilenler yalınlaştırırlar. Toplumlarda yalınlığın yolunu, her alanda savurganlığın üstesinden gelmesini bilenler açarlar.

*

İnsanların birbirleriyle üretimde doğru, tüketimde ters orantılı bir yarışa girmeleri, yalın yaşamaya yeni boyutlar kazandırmalarına bağlıdır. Her gün pazara bir yenisi çıkarılan tüketim ürünleriyle, karmaşıklığı günden güne artan hayatı yalınlaştırmadan, ekonomik krizlerin üstesinden gelmek mümkün değildir. Yalın yaşamasını bilenler, üretmeden tüketenlerin yol açtıkları krizleri, fırsatlara dönüştürmesini bilirler.

*

Gerekli gereksiz tüketim ürünleriyle, kuşatılmış karmaşık hayatı, yalınlaştırmanın bilinen en eski ve en etkili yolu, sık sık yolculuk yapmaktır. Her ay yurt içinde ve dışında, günlerce süren yolculuklara çıkanlar, hayatlarını yalınlaştırdıkları gibi, dünyada bir yolcu olduklarının da bilincine varırlar. Yolculukta hiç kimse, yanında gerekli olandan fazla eşya taşımaz.Yolcular gelip geçilen köprülerin üstüne, içinde oturmayacakları evler yapmazlar.

*

Dünyada hayat, doğumdan ölüme giden bir yolculuktur. Hayatı kolaylaştıranlar ve yalınlaştıranlar, her günlerini son günleri gibi, yaşamasını bilenlerdir. Dünyada son günlerini yaşayanlar için, insanların gözlerini kamaştıran tüketim ürünlerinin hiçbir değeri yoktur. Onlar olabildiğince yalın yaşayarak bilgi, hizmet ve ürün üretim gücüne yeni boyutlar kazandırırlar. Onlar son günlerine kadar, bütün güçlerini vermede değerlendirirler.

*

Yalın yaşamayı öğrenmenin en kolay yolu, haftanın bir gününü, ayın bir haftasını ve yılın da bir ayını yolculukta geçirmektir. Yolculuk yapanlar, yalın yaşamasını öğrendikleri gibi, düşünce ve eylem dünyalarına da yeni boyutlar kazandırırlar. Bu yüzden , “Uyuyan kaplan olmaktansa, gezen kedi olmak daha iyidir” denilir. Yuvarlanmayan taşların yosun tutması gibi, hareket etmeyen insanlar eylem güçlerini yitirirler.

*

Dünyada nasıl işleyen demirler paslanmazlarsa, yolculuk yapan insanlar da güçsüz düşmezler. Üretim güçsüzlüğünün üstesinden, yolculuk yapmasını bilenler gelirler. Yönetim bilimlerinin bilgeleri, başarılı olmak isteyen yöneticilere, kapalı kapıların arkasında oturmamalarını, kapılarını sürekli açık tutmalarını önerirler. Yaşadığı şehirin, çalıştığı kuruluşun, oturduğu odanın dışına çıkmayanlar, dünyadaki değişmelerin hızına ayak uyduramazlar.

*

Yolculuklarla hayatlarını yalınlaştırmayanlar, düşünce dünyalarını zenginleştiremezler.

*

Yolculukta yalınlık, yalınlıkta derinlik vardır.Yalınlığın gücü yolculukta yakalanır.

*

Hayatın bütün boyutlarında, insanların düşünceleri durursa, eylemleri yürümez.

*

Hayatın hiçbir alanında düşüncesiz eylem,eylemsiz düşünce olmaz.

*

Üretimde ve yönetimde eylem düşünceyi izler.

16 Aralık 2018, 10:10

ÜLKELERDE KIRMIZI EKONOMİDEN YEŞİL EKONOMİYE GEÇMEK

========================================================= Dünyanın önde gelen bütün ülkelerinde, her yıl düzenlenen toplantılarla, yeryüzü ölçeğinde etkilerini gösteren, çevresel ve ekonomik krizler tartışılmaktadır. Doğal bilimlerin etki ve tepki yasasıyla, birbirlerini büyüten krizlerin, ortak paydasını oluşturan, sonu gelmez aç gözlülük oluşturmaktadır. Dünyayı bir bulaşıcı hastalık gibi kuşatan, sınır tanımayan savurganlık, bütün ülkeleri krizden krize sürüklemektedir.

*

Küresel krizlerin üstesinden gelmek için, yoksul ya da zengin bütün ülkelerin, Kırmızı ekonomiden Yeşil ekonomiye geçmenin, yol haritalarını hazırlamaları hayati önem taşıyor. Leig Stringer’in “Yeşil İşyeri” kitabında vurguladığı gibi, Yeşil ekonomi, yeşil üretim, yeşil tüketim, yeşil enerji ve yeşil yönetime odaklanan kurum ve kuruluşlarla inşa edilir. Kırmızı ekonomi sınırsız büyümeye, Yeşil ekonomi sınırlı büyümeye dayanır.

*

Ekonomik, siyasal ve kültürel hayatta, kırmızı orantısız gücün, yeşil dengeli gücün simgesidir. Kırmızı ekonomi orantısız gücün doğurduğu dengesizlikten, Yeşil ekonomi orantılı gücün getirdiği dengeden beslenir. Birinde hayatın değişik boyutlarında eşitsizlikler hızla büyürken, birinde eşitsizlikler yavaş yavaş azalır. Kırmızı ekonomi sürekli ekonomik büyümenin peşinde koşar, Yeşil ekonomi sürdürülebilir ekonomik büyümenin peşine düşer.

*

Bütün dünyanın ekonomik ve çevresel krizlerle, karşı karşıya olduğu çalkantılı bir yüzyılda, tek çıkış yolu, düşünülmeyeni düşünmek, yapılmayanı yapmaktır. Yeni yüzyıl tokgözlülüğün, tutumluluğun, özverinin ve özgeçinin yüzyılı olacaktır. Gösteriş harcamalarına ve savurganlığa dünya ölçeğinde savaş açılacaktır. Savaş sürecinde, düşünceler, yaklaşımlar, değerler, üretim ve tüketim kalıpları, bütünüyle baştan sona değişecektir.

*

Kırmızı ekonomi yüzyılından, Yeşil ekonomi yüzyılına geçiliyor. Artık Kırmızı ekonominin sürekli büyüme stratejileriyle, küresel krizlerin üstesinden gelmek ve gelir dengesizliğinin yol açtığı savurganlığın önüne geçmek mümkün değildir. İşsizlik ve yoksulluk sorunlarının, büyük boyutlara ulaştığı bir dünyada, Kırmızı ekonominin kitlesel üretim yöntemlerinden daha çok, Yeşil ekonominin kitlelerin katıldığı üretim yöntemlerine ihtiyaç vardır.

*

Yeşil ekonomi Adam Smith ya da Karl Marx’ın yolunda olan ekonomi değil, onların önünde, tabiatın ve hayatın yanında olan doğal ekonomidir. Yeşil ekonomide dünya, yeryüzü ve yeraltı zenginlikleriyle, bedelsiz doğal kaynak deposu olarak görülmez. Kırmızı ekonominin yarışı savaşa dönüştüren ekolojisine karşı, Yeşil ekonominin yarışı barışa dönüştüren ekolojisi vardır. Kırmızı ekonomide çözüm üreten paradigma, Yeşil ekonomide sorun üreten paradigmaya dönüşmüştür.

*

Ekonomik hayatta bugün, dünün yarını, yarının dünüdür.

*

Bugünün bilinenleri, dünün bilinmeyenleridir.

*

Dünün doğrusu, bugünün yanlışıdır.

17 Aralık 2018, 10:53

MESNEVİ BÜTÜN İNSANLIĞIN ORTAK BİLGİ VE BİLGELİK KAYNAĞIDIR

=========================================================== Anadolu insanı, kimliğini oluşturan bin yıllık tarihiyle birlikte yaşar. Her Anadolu insanı bin yıl yaşamış gibi, bilgi ve bilgelikle yüklüdür. Bütün insanları sevgiye, saygıya, kardeşliğe ve kurtuluşa çağıran Mesnevi, Anadolu insanının yanında taşıdığı vatanıdır. Mesnevi bütün insanlığa Yitik Cennet'in yolunu gösteren kutup yıldızıdır. Dünyada bilgelik kaybolsa, Asya’dan Avrupa’ya Mesnevi okuyarak giden Anadolu insanı, bilgeliği yeniden bulur.

*

Anadolu insanının Osmanlı tarihçisi Hammer'in, Mevlana ve İkbal sevdalısı Annemarie Schimmel’in vurguladığı gibi: Kıyısız bir deniz olan Mesnevi, Avrupa ve Amerika’da, Dergah kültürüyle yeni boyutlar kazanan bilgeliğin, bütün dünyanın peşine düştüğü, gizemli şifresidir. Bilgeliğin zirvelerinden, Molla Cami Mevlana için, “Peygamber değildi, ancak kitabı vardı” demekten kendini alamaz. Söz konusu olan kitap ise, 26 bine yaklaşan beyitiyle Mesnevi’dir. Mesnevi adına dünyada üniversiteler açılan kitaptır.

*

“Kandan elbiseler” giyilen, gözyaşlarının yağmur olduğu dünyada, bütün ülkelerin canhıraş bir şekilde aradığı barış Mesnevi’dedir. Mevlana ister Amerikalı, ister Avrupalı, ister Asyalı, isterse Afrikalı olsun herkesi, düşünülmeyenleri düşünenlerin, görülmeyenleri görenlerin ve bilinilmeyenleri bilenlerin, barış dünyasına çağırır. Mevlana’nın bütün insanlığa kapılarını açtığı dünya, savaşmasını değil, barışmasını bilenlerin dünyasıdır. O dünyada ümitsizliğe, karamsarlığa, kötümserliğe yer yoktur.

*

Savaş dünyası, bir insanı bir savaş alanından alır, başka bir savaş alanına taşır. Barış dünyası ise, bir insana bir gönül kazanmanın, bir savaş kazanmaktan daha önemli olduğunu anlatır. Mesnevi’de cephelerdeki savaşlardan daha çok gönüllerdeki savaşları kazanmanın incelikleri anlatılır. Bir insanın gönlünü kazanmak, bütün insanlığın gönlünü kazanmaktır. Ölümü bir “Düğün Gecesi” olarak karşılayan Mevlana, kendisinin gönüllerde yaşayacağını haber verir. Gönüllerde yaşayanlar ölmezler. Her gün, her yerde anılan Mevlana, ölümsüzlüğün zirvesine ulaşanlardandır.Yunus'un dediği gibi:"Ölürse tenler ölür,canlar ölümlü değildir."

*

Mevlana dünyada, her gün bir ülkeden başka bir ülkeye göçer, her gün bir gönülden başka bir gönüle konuk olur. Mesnevi Doğu’dan Batı’ya, Güney’den Kuzey’e bulanmadan ve donmadan akar. Bütün dünyada, her insanın gönlünde Mevlana, her gün yeniden doğar. Dünyanın hiçbir yerinde, hiçbir kimse, bilinen sorulara bilinmeyen cevaplar arayan Mesnevi’den usanmaz. Dünyanın neresinde olursa olsun, Mesnevi okuyan Mesnevi’de kendini bulur, Mesnevi'yle yeniden doğar.

*

Mevlana iki dünyanın üzerindeki örtüleri kaldırarak, iki dünyayı bütün çirkinlikleriyle ve bütün güzellikleriyle insanların gözlerinin önüne serer. Mevlana’nın düşünce ve eylem dünyasında, çirkinlik arayan çirkinlik, güzellik arayan güzellik bulur. İnsan iki dünyada da neyin peşindeyse, peşinde koştuğuna kavuşur. İyilik peşinde koşanlar iyiliklerle, kötülük peşinde koşanlar kötülüklerle karşılaşırlar.

*

Mevlana ne Doğuludur ne de Batılıdır, Mevlana bütün dünyalıdır. Onun ana vatanı, insanlığın atalarının yitirdiği, bir buğday tanesi karşılığında vazgeçtikleri "Yitik Cennet"tir. Mesnevi Ytirilen Cennet'in yol haritasıdır.

*

Bir insanı öldüren bütün insanlığı öldürür.Nerede bir insan ölüyorsa, Mevlana oralıdır.Mevlana ölenle ölendir.

*

Ölümümün Asyalısı,Avrupalısı,Amerikalısı yoktur.

*

Yitik Cennet Doğuluya, Batılıya eşit uzaklıktadır.

*

Dünya Yitik Cennet'e dönüş yolculuğudur.

*

İnsanlığın anavatanı Yitik Cennet'tir.

18 Aralık 2018, 10:47

SAVAŞI BARIŞA BİLGELİK TOPLUMUNUN BİLGELERİ DÖNÜŞTÜRÜR

======================================================== Dünyada hiçbir ülke, bilgelik toplumunun ve adil yönetimin kusursuz temsilcisi değildir. Mükemmel bir bilgelik toplumu olmak isteyen ülkelerin, kurum ve kuruluşlarıyla birlikte, toplumlarını dünyaya açmaları gerekir. Dünyaları küçük olan toplumlardan, çığır açıcı düşünce ve kalıcı eylem öncüleri çıkmaz. Sınırları aşmasını bilmeyen toplumlardan, etkileri sınırları aşan, bilgelerin çıkması mümkün değildir.

*

Doğal coğrafyası yoksul olan ülkelerin, insan coğrafyası zengin olmaz. Coğrafik konum ve bilge insan zenginliği, jeopolitiğin ve joekültürün iki vazgeçilmez kaynağıdır. Müslüman ülkeler dünyanın, bereketli orta kuşağını oluşturan, zengin coğrafyalarına rağmen, Yirminci yüzyılda dünyadaki, bilgi ve bilgelikte öncü olma, çığır açma güçlerini yitirdiler. Artık İslam coğrafyasından Farabi’ler, Gazali’ler, Mevlana’lar ve İbn Haldun'lar çıkmıyor.

*

İslam dünyasının kimsenin sormak istemediği, soruları soran aydınları, düşünürleri ve bilgeleri, güvenli ve verimli çalışma ortamını, kendi ülkelerinden daha çok, Batı ükelerinde bulmaktadırlar. Tarihin hiçbir döneminde bu kadar çok sayıda Müslüman aydın Batı ülkelerinde yaşamak zorunda kalmamıştır. Aydınların başta gelen görevleri, araştırılmak istenmeyen konuları araştırmaktır, canları pahasına gerçeği savunmaktır.

*

Amerika’da yaşamak zorunda kalan, çok sayıdaki Müslüman aydınların önde gelenlerinden biri de, George Washington Üniversitesi öğretim üyesi Seyyid Hüseyin Nasr’dır. Dünyanın çok boyutlu sorunlarıyla, ilgilenen her aydın, Nasr’ın zengin bilgi ve bilgelik birikiminden yararlanmıştır. Nasr Doğu ve Batı dünyasının, en üretken bilge akademisyenlerinden biridir. Değişik alanlardaki kalıcı çalışmalarıyla, Nasr bir kuşağın öncüsü olmuştur.

*

Ömrünü Amerika’da tamamlayan Muhammed Hamidullah da, Kur'an ve Hadis kitapları başta olmak üzere, temel kaynakları Fransızcaya çevirmede ve İslam Peygamberini bütün yönleriyle Avrupa’ya anlatmada, Paris’te tek başına bir üniversite görevi yüklenmiştir. Onun çalışmalarıyla, binlerce Fransız Müslüman olmuştur. Hamidullah’ın kitapları, bütün Batı dillerine de çevrilerek, dünyada İslam’a ilgi duyan herkesin ana kaynağıdır.

*

Hamidullah’ın Paris’teki örnek çalışmalarını, Nasr Washington’da tekrarlamaktadır. Birinin Hindistan, birinin de İran olan ülkelerine dönmeleri yasaktır. Onlar Doğu ve Batı’yı içinden tanıyan küresel bilgelik toplumunun, bütün insanlığı kurtuluşa çağıran, iki büyük bilgesidir. Onların Doğu ve Batı dünyasının, düşünce kaynaklarına ilişkin zengin birikimleri, iki dünyanın yüzyıllarca birbirine kapanan kapılarını, büyük bir ustalıkla sonuna kadar açmıştır.

*

Yeni yüzyılın can alıcı sorunu, bilgi toplumu olmaktan daha çok, bilgelik toplumu olmaktır.

*

Bilgelik toplumlarında kültür ve ekonomi altın oranda harmanlanır.

*

Bilgeler bilgiyi bilgeliğe, kültürü ekonomiye, düşünceyi eyleme dönüştürürler.

*

Bilgelik toplumunun odak noktasında bilgeler vardır.

*

Bilgeler bütün dünyayı cihat alanı olarak görürler.

*

Onlara Doğu ve Batı gibi, Güney ve Kuzey birdir.

*

Bilgi ve bilgeliğin vatanı, onların da vatanıdır.

19 Aralık 2018, 11:23

GAZALİ İKİ DÜNYAYI ALTIN ORANDA HARMANLAYAN BÜYÜK AYDINDIR

========================================================== Tarih içinde geniş bir açıdan bakıldığında, toplumların dönüşümde aydınların öncü bir işlev yüklendikleri görülür. Aydınların gücü öncüsü oldukları düşüncelerin, derinliğiyle birlikte zenginliğine dayanır. Düşüncelerin zenginliği, dünyanın ürün, hizmet ve bilgi üretme gücüne, yaptıkları katkılarla doğru orantılı olarak artar. Dünyanın düşünce ve eylem gücüne katkısı olmayan bilgilerin ve bilgeliklerin, peşinden koşanların peşinden kimse koşmaz. Aydınların etkisi,düşünceleriyle ve eylemleriyle kitleleri ekilemelerinden kaynaklanır .

*

Dünyanın her yerinde aydın denilince, insanların aklına kötülükleri azaltmaya, iyilikleri çoğaltmaya çalışan kesimler gelir. Onlara biraz yakından bakılırsa, hepsinin ya öğretenler ya da öğrenenler oldukları görülür. Zaten bu iki kesimden başka bir kesimde, yer alanların kimseye faydası dokunmaz. Aydınlar kapılarını, öğrenme açlığı çeken ve eylem susuzluğu duyan insanlara sonuna kadar açarlar. Düşünce ve eylem dünyasına katkıda bulunanlar, nerede yaşarlarsa yaşasınlar, her yerde saygıya karşılanırlar.

*

W. Montgomery Watt, Gazali’yi incelediği “Müslüman Aydın” kitabında aydınları, aracı, düzenleyici ve sezgici olmak üzere üç ana kesime ayırır.Toplumlarda köklü dönüşümlere yol açan,derin bir iç dünyaya sahip olan aydınların, en güçlü ve en güzel örneklerini peygamberler vermiştir.Onlar hayatın bütün boyutlarında yeni açılımların öncüleri olmuşlardır.Onların akılları hem başlarında,hem gönüllerindedir.Onlar başlarındaki akıllarıyla karar verirler,gönüllerindeki akıllarıyla uygularlar.Onların koruyucuları Allah’tır. Allah’ın koruduğuna kimse zarar veremez.

*

Gazali başta olmak üzere, insanlığın düşünce ve eylem tarihi içinde, sorumluluk taşıyan,iki dünyayı altın oranda harmanlayan aydınların, vazgeçilmez bir yerleri vardır. Onlar kutsal kültürün, ana kaynaklarının ışığında, kendilerinden önceki bütün kültür ve medeniyetlerin birikimini değerlendirerek, içselleştirmesini bilmişlerdir. Onların kalıcı başarısı, iki dünyanın görünen ve görünmeyen gerçekleriyle, örtüşmeyen mitolojik söylentileri ayıklayarak, bütün insanlığın ortak bilgi ve bilgelik birikimine dayanan, ana ve orta yolu korumak olmuştur. ,Philip K.Hiti’nin “Arap Tarihinin Mimarları”kitabında ortaya koyduğu gibi Gazali, ”İhya” İslam düşünce tarihinde büyük ve önemli bir yer tutar.

*

Gazali’nin İbni Sina ve Farabi eleştirisinin, İbn Rüşd tarafından eleştirilmesi, yeni bir felsefi gelenek oluşturmuştur.Gazali büyük ölçüde kendisini anlattığı “Yanlışlıklardan Kurtuluş” kitabı,Hilmi Ziya Ülken tarafından, Dekart’ın “Yöntem Üzerine Konuşmalar”ı,Augustin ve Rousseau’nun “İtirafları”na benzetilir.Gazali söz konusu kitabında , düşüncelerinin oluşum sürecini ikna edici bir şiirsel bir dille ustaca ortaya koymuştur.Gazali dünyanın bütün önemli dillerine çevrilen yüzlerce kitabıyla, iç ve dış dünyada krizlerden kurtuluşun yolunun, son durağının Peygamberler Peygamberi’nin olduğunu ayrıntılı olarak anlatan sorumluluk sahibi aydındır.

*

Gazali, felsefeye ağırlık verenler arasında, Aristo’nun birinci, Farabi’nin ikinci öğretmen olarak nitelendirilmesini, “Bizim öğretmenimiz Son Peygamber’dir” diyerek, kutsal bilginin tek ve değişmez kaynağının peygamberler olduğunu sürekli vurgulamıştır. Ayrıca İbn Sina ve Farabi kadar Aristo’nun bilgi ve düşüncelerini, hakkıyla sorgulayıp aktaranın olmadığını belirtmekten de hiç geri durmamıştır. O hiçbir zaman bilgiye karşı olmamış ve her alanı da, sonuna kadar araştırmaya büyük özen göstermiştir. Onun şiddetle karşı çıktığı felsefecilerin kendilerini peygamberlerin yerine koyarak, bilmedikleri dünyadan biliyormuş gibi haber vermeleridir.

*

Geleceğin sağlıklı toplumunun oluşturulması, aydınların insanlık tarihi boyunca, yüzyıldan yüzyıla yeni açılımlar kazanan, bilgi ve bilgelik birikiminden yararlanmasını bilmelerine bağlıdır. Gelmiş geçmiş tolumların bilgi ve bilgelik birikimleri, bütün insanlığın katkısının olduğu ortak mirastır. Bütün insanlığın payının olduğu ortak miras üzerinde geçmiş kuşaklar kadar,gelecek kuşaklar da hak sahibir. Bu yüzden, hiçbir ülkenin tekelinde olmayan bilgi ve bilgelik birikiminden yararlanmada, aydınların sorumluğu katlanarak artmaktadır.

*

İnsanlığın ortak mirası,ne kadar zengin olursa olsun dünyanın, bütün aydınları tarafından verimli olarak değerlendirilmedikçe, yeni açılımlar kazanmaz.

*

Aydınların görevleri, söylenmeyen gerçekleri söylemek,görülmeyen güzellikleri görmek, bilinmeyen bilgileri öğrenmektir.

*

Dağların zirveleri nasıl birbirlerini görürlerse ve bilirlerse, dünyanın aydınları da birbirlerini görüler ve bilirler.

19 Aralık 2018, 14:53

Dünü açıklayan paradigmalar dünde kaldılar

Dünü açıklayan paradigmalar dünde kaldılar. Bugünü açıklamak için yeni paradigmalara ihtiyaç var. Dünün yöntemleriyle bugünün sorunları çözülmez.Her alanda yeni sözler söylemek,yeni açılımlar yapmak,yeni yaklaşımlar geliştirmek gerekir.

20 Aralık 2018, 10:20

DÜNYANIN HER YERİNDE EKONOMİNİN DİLİ HER ZAMAN YALINDIR

======================================================== Kültürün zengin dilini öğrenmeden, ekonominin yalın dilini öğrenmek mümkün değildir. Bütün boyutlarıyla hayatı, zenginleştiren ana kaynak kültürdür. Ekonomi hayatın üretim ve tüketime bakan yüzüdür. Ekonominin özü, ürün, hizmet ve bilgi üretiminde, giderleri azaltırken, gelirleri artırmaya çalışmaktır. Bu yüzden, ekonomin dili yalındır. Ancak bu yalın dil, kültürün zenginliklerinden süzülerek oluşur.

*

Sağlıklı ekonomilerde ekonomik karlılkla, toplumsal karlılık arasında farklılık olmaz. Bir ürün Almanya'da elli, Türkiye'de yüz birime üretiliyorsa, üretimi yapan kuruluş, ekonomik açıdan kazançlı olsa da, toplum açısından, üretimde verimliliği düşük, ancak topluma maliyeti yüksek, bir üretim yapmaktadır. İki ülke arasındaki fiyat farkını, verimsiz çalışan kuruluş değil, bütün bir toplum ödemektedir. Üretimde verimlilik ülkelerin zenginlik kaynağıdır.

*

Pahalı ürün ve hizmet üreten kuruluşlar, özel kaynaklara dayanıyorlarsa, gelirleri giderlerini karşılamadığında, pazardan çekilmek zorunda kalırlar. Ancak devlet kuruluşları söz konusu olduğunda, zararları kamu gelirlerinden karşılandığı için, maliyet ve pazar baskısıyla, karşı karşıya kalmazlar. Bunun için uluslararası finans kuruluşlarında, özel ve kamu yatırımları, toplumsal açıdan değerlendirilirken, dünya fiyatları esas alınır.

*

Türkiye'deki kuruluşların ürettikleri ürün ve hizmetleri ihraç edebilmeleri için, üretim maliyetlerinin dünya değerleriyle, yarışabilir olması gerekir. Dünya maliyetlerinde ürün ve hizmet üretemeyen kuruluşların, iç ve dış pazarlarda sağlam yerleri olmaz. Dünyanın bütün ülkelerinde işletmeler, dünya maliyetlerinin altında üretim yapmak için, verimliliklerini artırmaya çalışmazlarsa, uzun dönemde varlıklarını koruyamazlar.

*

Ülkelerin çağın ritmini yakalayabilmeleri için, maliyetlerini düşüremeyen kamu işletmelerini, ekonominin yalın dilini, devletten çok daha iyi kavrayan, özel kuruluşlara devretmeleri gerekir. Devlet kuruluşlarının dünya maliyetlerinde üretim yapmaları, ekonominin yalın dilini çok iyi kavramalarına bağlıdır. Ancak devletin hantal ve bürokratik yapısı içinde, ekonominin yalın dili, anlamıyla birlikte, geçerliliğini de büyük ölçüde yitirir.

*

Verimliliği artırmada iki yılı birbirine eşit olan kuruluşlar, dünya maliyetlerinin altında üretim yapamazlar. Kaliteli ürün, hizmet ve bilgi üretmek için, Charles Handy’nin kavramlaştırmasıyla, "fil" gibi hareket etme yetenekleri düşük kamu kuruluşlarına değil, "pire" gibi sıçramasını bilen, özel kuruluşlara ihtiyaç vardır. Bunun için bütün ülkeler, verimsiz ve hantal kamu kuruluşlarını özelleştirerek, dünya maliyetlerinde üretim yapmaya çalışmaktadırlar.

*

Dünyanın neresinde olursa olsun, bütün ülkelerinde devletin ekonomik alandan çekilmesi, verimlikle birlikte, ülkenin güç ve etkinliğini de artıracaktır. Devletlerin güçleri, ürettikleri ürünlerden değil, ürün ve hizmet üretimini kolaylaştırmadaki altyapı yatırımlarından, sağladıkları eşgüdüm ve denetimden gelir. Devlet zaten topladığı doğrudan ve dolaylı vergilerle, üretilen her ürün ve hizmete ortaktır. Devlet ortaklığında adil olursa, kendisiyle birlikte toplumun da gücünü büyütür.

*

Dili yalın olan ekonomi, kültürel hayatın en dinamik yüzüdür.

*

Toplumda ekonomiyi canlı tutmak etik bir sorumluluktur.

*

Ekonominin gücü toplumsal karlılığından kaynaklanır.

21 Aralık 2018, 10:05

DÜNYADA HER ALANDA YATIRIM YAPARKEN KIRK ÖLÇMEK BİR BİÇMEK

=========================================================== Kuruluşlar ellerindeki sınırlı kaynakları, değişik yatırım alanları arasında uygun oranda dağıtmak ve verimli olarak değerlendirmek zorundadırlar. Kaynakların bir alanda değerlendirilmesi, başka alanlarda yapılacak yatırımları önlediği için, kuruluşların yatırım yapmadan önce, ayrıntılı yatırım projeleri hazırlamaları, ekonomilerin can damarlarını oluşturur. Başarılı kuruluşlarda, hiçbir zaman projesiz yatırım yapılmaz.

*

Yatırımlar kuruluşlara uzun dönemde gelir sağlamak amacıyla, ellerindeki kaynakların uzun dönemde bağlanmasına yol açarlar. İşletmelerin yatırımlarından bekledikleri gelirleri sağlayabilmeleri, yatırım projelerinin ekonomik, finansal ve teknik açıdan ayrıntılı olarak hazırlanmasına bağlıdır. Sağlıklı bilgilere dayanmayan, araştırma yapılmadan hazırlanan projeler, beklenen karlılığı sağlamadıkları gibi, kuruluşların kaynaklarını erimesine yol açarlar.

*

Projeler yatırımların, yatırımlar işletmelerin başarısında büyük önem taşırlar. Projesiz yatırım, yatırımsız işletme olmaz. Yatırımların geleceği projelere, işletmelerin geleceği de yatırımlara bağlıdır. Projeler yatırımların, yatırımlar da işletmelerin geleceklerini güvence altına alırlar. Kuruluşlar ülkelerin, yatırımlar işletmelerin rüyalarını gerçekleştirirler. Bu yüzden işletmelerin, kaynaklarını değerlendirirken, kırk düşünmeleri ve bir yatırım yapmaları gerekir.

*

Yapılan bir yatırımdan, geri dönmek hem zor, hem de bedeli çok ağırdır. Bir düşünüp, kırk yatırım yapan işletmelerin, uzun dönemde ayakta kalmaları mümkün değildir.Proje hazırlama gibi, proje değerlendirme de, çok boyutlu bir araştırma ve geliştirme sürecidir. Bir proje hazırlanırken ve değerlendirilirken, yatırım konusu, ekonomik, teknik, finansal ve pazar açısından, olumlu ve olumsuz yönleriyle, enine ve boyuna ayrıntılı olarak araştırılmalıdır.

*

İşletmelerde yatırım projeleri, her aşamada eleştirel bir gözle hazırlanır ve değerlendirilir. Bir projenin uygunluğu, üretimde yararlanılan girdilerle, elde edilen çıktıların değerlerine bağlıdır. Projelerin başarılı olabilmesi için, sağladıkları gelirlerin, yol açtığı giderlerden daha fazla olması, büyük önem taşır. Gelirleri giderlerini karşılamayan projeler, büyük zararlara yol açarlar. İşletmeler dostlar yatırım yaparken, görsün diye yatırım yapmazlar.

*

Ekonomilerde projesiz yatırım yapan işletmeler, haritasız denize açılan gemilere benzerler. Nereye gideceklerini bilmedikleri gibi, nasıl bir yere ulaşacaklarını da bilemezler.

*

Projesiz yatırım yapan işletmelerin zararlarını, hiçbir finans kuruluşu karşılamak istemez.

*

Dünyanın başarılı işletmeleri, kırk düşünüp bir yatırım yapanlardır.

*

Projeler işletmeleri tufandan koruyacak Nuh’un gemileridir.

*

Gemiler tufandan önce hazırlanırlarsa kurtarıcı olurlar.

22 Aralık 2018, 11:38

GÜNDÜZLERİ GECELERDE GÖRÜLMEYEN RÜYALAR GÖRMEK

====================================================== İletişim teknolojisindeki gelişmeler, bütün kurum ve kuruluşları, dünyadaki değişmelere ayak uydurmak için, yeniden yapılanmaya zorluyor. Sürekli yenilenen dijital dünyadan, yararlamayan işletmelerin, sınırların dışına çıkmaları ve dünyadaki dönüşümlerin, özneleri olmaları mümkün değildir. Dijitalleşmeyen kurum ve kuruluşlar, çok boyutlu iletişim ağlarının oluşturduğu, büyük küresel pazarların sunduğu, sınırsız fırsatları yakalayamazlar.

*

Kendi içine kapanan kuruluşlar, büyük rüyalar göremezler. Büyük rüya görmeyen kuruluşlar, hem ulusal hem de uluslararası alanda, çığır açıcı yenilklerin öncüsü olamazlar. Eğer kuruluşlar gördükleri rüyalar doğrultusunda yürürler, rüyalarınnın gerçekleşmesi uğrunda, ümitsizliğe ve karamsarlığa düşmeden, yorulma bilmez bir gayretle çalışırlarsa, hiç beklemedikleri bir zamanda, geçmişlerinde görülmeyen başarılara imzalarını atarlar.

*

Rüyalar kuruluşların çok boyutlu ve çok yönlü düşünen, rüyaları gerçekleştirmek için, tükenmez bir coşkuyla çalışanların, ellerinde ete ve kemiğe bürünürler. Dijital dünyada kuruluşların başarısının gizli bir formülü yoktur. Başarıyı yakalayanlar, rüyalarının gerçekleşmesi yolunda, hiçbir sınır tanımayan kuruluşlardır. Kendilerini ülkeleriyle sınırlayan kuruluşlar, büyük rüyalar göremezler. Kuruluşlarda rüya görmek demek, risk almasını bilmek demektir.

*

Eğitimde sınırları aşma konusunu vurgulamada, dokuz nokta testinden yararlanılır. Teste katılanlara aynı aralık ve büyüklükte, üçer üçer alt alta işaretlenmiş dokuz nokta verilir. Katılımcılardan hiç el kaldırmadan, bir noktanın üzerinden iki defa gitmeden, dört doğruyla dokuz noktanın, üzerinden geçmeleri istenir. Katılımcılar genellikle doğruları noktadan noktaya çizmeye çalışırlar. Doğruları noktaların dışına uzatarak, sınırları aşma gücü gösterenler başarılı olurlar.

*

Kuruluşların yöneticileri ve çalışanları, sınırları aşmasını bilmelidir.Kuruluşlar dünyasında sınırlar, gece gündüz görülen rüyalarla aşılır. Bu yüzden rüya görmeyen kuruluşlar, ülkelerinin dışına açılmada başarılı olamazlar. Başarılı kuruluşlar, en kötü günlerinde bile, rüya görmeyi bilirler. Rüyalar kuruluşları başarıya taşıyacak yol haritalarıdır. Rüyalarını gerçekleştirmek için, gecesini gündüzüne katan kuruluşların, başarısını küresel dünyanın hiçbir gücü engelleyemez.

*

Kuruluşların rüyaları yöneticileriyle birlikte, bütün çalışanlarının hayatına güç ve anlam kazandırırlar, onları ümitsizliğe ve boşluğa düşmekten kurtarırlar. Rüyalar zamanla kuruluşların önünde mutlaka yakalanması gereken, somut bir hedefe ve büyük bir tutkuya dönüşürler. Yöneticilerin öncülüğünde, kuruluşlar yaptıkları işleri severler, sevdikleri işleri sürekli geliştirirler. Rüyalarını çalışanlarına benimseten kuruluşlar, çalışanları için ümit ve ilham kaynağı olurlar.

*

Kuruluşlar dünyaya baktıkları yere göre rüya görürler. İstanbul’dan Türkiye’nin, Brüksel’den Avrupa’nın, New York’tan bütün dünyanın rüyası görülür.

*

Kuruluşlarda güç, bütün dünyada görülmeyen rüyaları gören, düşünülmeyen yenilikleri düşünen, yatırım tutarı düşük, katma değeri büyük, yeniliklerden kaynaklanır.

*

Yazılım kuruluşlarının fabrikaları, maden yatakları, petrol kaynakları yoktur.

*

Küresel kuruluşların bütün dünyayı, kuşatan büyük rüyaları vardır.

23 Aralık 2018, 11:31

KÜLTÜRDE VE EKONOMİDE BİR KANDİLİ BİN KANDİL YAPMAK

==================================================== Tarih içinde inançların serüveni, aynı zamanda insanlığın da serüvenidir. Tarihin hiçbir döneminde, insanlığın ekonomik, siyasal ve kültürel gelişimi, inançlardan bağımsız olmamıştır. İnançların serüveni, Babil, Mısır, Hint, Çin, Yunan, Roma, İslam, Batı kültürleriyle, kuşaktan kuşağa geçerek devam etmektedir. İnançların ortaya çıkışları, yükselişleri, gerileyişleri, birbirlerine etkileri her alanın araştırma konusu olmuştur.

*

İnançların ekonomik, siyasal ve kültürel hayat üzerindeki etkilerini, ortaya koymada iki ana yaklaşım vardır. Bu yaklaşımlardan birinde inançlar pozitif, birinde de negatif bir dinamik olarak ele alınır. Geçen yüzyılın Avrupa'sında bu yaklaşımlardan birinin öncülüğünü Weber, birinin de Marx yapmıştır. Marx sanat, bilim, edebiyat, hukuk, aile ve kültürü, ekonomi oluşturur derken, Weber özelde Protestan ahlakı, genelde din oluşturur demektedir.

*

Tarih içinde inançların kandili hiçbir zaman sönmemiştir. Işığını inançlardan alan bir kandil ekonomik, siyasal ve kültürel yapıya, binlerce kandil olarak yansır. İnançlar toplumun odak noktasına konulmuş, güneş gücünde ve güneş parlaklığında bir kandile benzerler. Bir kandilin çevresine yerleştirilen bin aynada, o bir kandil yüzbinlerce kandile dönüşür. İnançlar da toplumun merkezinde, yer alan düşünce kaynaklarıdır. Ekonomik, siyasal ve kültürel hayatta binlerce eyleme dönüşürler.

*

İnançların güçlü olduğu toplumlarda, mesleği, yaşı ve eğitimi ne olursa olsun, herkes kendisini toplumu zenginleştiren iyilikleri büyütmekten, yoksullaştıran kötülükleri de önlemekten sorumlu olarak görür. Bunun için, inançların etkili olduğu her ülkede, ekonomik, siyasal ve kültürel hayatı dönüştüren, gönüllü kuruluşlar güçlü, ekonomi kültürü de zengin olur. İnanan insanlar arabalarını dağdan aşırırlar, inanmayanlar düz ovada şaşırırlar.

*

Ekonomik, siyasal ve kültürel alanda, ister özel, ister kamu, isterse de gönüllü olsun, her kurum ve kuruluşta başarı, gereği yerine getirilirse sağlanır, getirilmezse sağlanmaz. İnancına eylem katmasını bilen, risk almaktan çekinmeyen ve yenilik yapmasını başaran yöneticilerin kendileri gibi, öncülük yaptıkları kurum ve kuruluşlar da, yıkılıp yok olup gitmezler. Hiçbir alanda başarı ve başarısızlık, kendiliğinden ortaya çıkmaz.

*

Tarihin her döneminde inançların ışığını söndürmeye çalışan toplumlar değil, onların ışığını hayatın bütün boyutlarına yansıtmaya gayret eden toplumlar varlıklarını korumuşlar ve bugünlere kadar gelmişlerdir.

*

İnsanlık tarihinde inançsızlığı, inanç haline getiren toplumların, uzun ömürlü oldukları görülmemiştir.

*

Kurum ve kuruluşlarıyla, inançların ışığına bir kandil yakarak, destek olan toplumlar, Kıyamete kadar varlıklarını sürdüreceklerdir.

24 Aralık 2018, 11:39

DÜNYADA MUTLAK GERÇEĞİ ARAYAN İKİ ŞAİRİN İKİ ÖLÜMSÜZ ŞİİRİ

======================================================== Hem hayat, hem edebiyat bir bütündür. Hayat edebiyattan, edebiyat hayattan ayrılmaz. Edebiyatta olan hayata, hayatta olan edebiyata yansır. Dünya edebiyatında Necip Fazıl ve Rimbaud içine düştükleri entelektüel krizleri, şiirlerine yansıtan usta şairlerdir. Necip Fazıl''ın Çile''si ve Rimbaud''nun Sarhoş Gemi''si, yaşadıkları entelektüel krizlerin şiirlerindeki izdüşümleridir.

*

Çile ve Sarhoş Gemi, gerçek öteki hayattır, öteki hayat gerçektir, diyen iki şairin, mutlak gerçeği aramalarının, hayatı bütün boyutlarıyla kucaklayan öyküsüdür. Onların şiirleri, metafizik sancı çeken, entelektüel kriz yaşayan şairlerin şiirleridir. Onlar fizik dünyayla kuşatılmış, Avrupa yüzyıllarının, metafizik dünyaya kaplı perdelerini açtılar. Gördükleri dünya, birini meydanlardan çekilmeye, birini meydanlar atılmaya zorladı.

*

Rimbaud, ''Yeter, yeter, ağladıklarım; artık doymuşum /Fecre, aya güneşe; hepsi acı, boş, dipsiz, / Aşkın dolmuş içime, sarhoşum; / Yarılsın artık bu tekne, alsın deniz'' diyerek, ''Meryem''in nurlu topuklarından, kudurmuş denizlerin imana gelmesini'' beklemez. Bu yüzden, denizi görmeden Sarhoş Gemi''yi yazan Rimbaud, en verimli döneminde şiiri bırakır, hayat öyküsü olan ''Cehennem''de Bir Mevsim''i yazar ve kendini Mısır''a atar.

*

Necip Fazıl yaşadığı entelektüel krizi, ''Gaiblerden bir ses geldi: Bu adam, / Gezdirsin boşluğu ense kökünde! / Ve uçtu tepemdem birdenbire dam; / Gök devrildi, künde üstüne künde…'' mısralarıyla şiirleştirir. Kriz sonrası bulduğu dünyayı, ''Nizam köpürüyor, med vakti deniz; / Nizam köpürüyor ta çenemde su, / Suda bir gizli yol, pırıltılı iz; / Suda ezel fikri, ebed duygusu.'' mısralarıyla anlatır. Artık biricik meselesi, ''Sonsuza varmaktır''.

*

Necip Fazıl Çile''nin şairidir. Necip Fazıl''ın düşünce ve eylemi, ''Çile öncesi'' ve ''Çile sonrası'' olmak üzere iki döneme ayrılır. Çile öncesini ''Kaldırımlar'', Çile sonrasını ''Sakarya Türküsü'' şiirleri özetler. Çile sonrasında Necip Fazıl, yalnızca şiirleriyle değil, oyunları, konferansları, tarih ve düşünce kitaplarıyla da, meydanlara çıkmış, Türkiye''nin geleceğini Washington ve Moskova''da değil, İstanbul''da aramıştır.

*

Necip Fazıl fizik dünyadan yola çıkarak, metafizik dünyanın kapılarını açar. ''Atomlarda cümbüş, donanma, şenlik; / Ve çevre çevre nur, çevre çevre nur, / İçiçe mimari, içiçe benlik; / Bildim seni ey Râb bilinmez meşhur,'' mısralarıyla, hayatın ölümü içinde taşıdığı gibi, fiziğin metafiziği içinde taşıdığını çarpıcı bir dille anlatır. O ''ya fizik ya metafizik değil, hem fizik hem metafizik'' demeyi hiç unutmaz.

*

Necip Fazıl şiirle, ''özeldeki geneli, geneldeki özeli'', en yalın, en etkili ve en güzel biçimde vurgular.

*

Hayatın şiirini yakalayanlar kurtuluşa ererler.

*

Şiirin yolu kalabalıkların yolu değildir.

*

Şiir iman için bilinir.

25 Aralık 2018, 10:40

HAYATTA KÜLTÜRÜ EKONOMİYE EKONOMİYİ KÜLTÜRE DÖNÜŞTÜRMEK

=========================================================== Kültürsüz ekonomi doğallıktan, ekonomisiz kültür derinlikten yoksun olur. Kültür ve ekonomi görünmeyen ve görünen dünyaya, kendi alanlarından farklı yöntemlerle bakarlar. Her ikisi de tanıma, kavrama ve anlama tutkusuyla beslenir. Kültür ve ekonomin, araçları farklı amaçları aynıdır. Ortak amaçlarına ulaşmak için, kültür ve ekonomi birbiriyle yardımlaşırlar. Onlar hayatın birbirini tamamlayan iki ayrı yüzüdür.

*

Hayatın her alanında doğal olan aydınlıktır, aydınlık olan doğaldır. Kültür ve ekonomi doğal olanı, kusursuz olarak yansıttıkları oranda, güçlü ve etkili olurlar. Kendisini bilenler kültürün, dünyayı tanıyanlar ekonomin öncüleri olurlar. Nasıl ekonomi kültürden bağımsız düşünülemezse, insan da dünyadan ayrı düşünülemez. Kültürün, ekonominin ve dünyanın merkezinde insan vardır. Dünyanın güzelleştirilmesi, insanın ruhunun derinliklerine inilerek, gönlünün zenginleştirilmesine bağlıdır.

*

Kültür ve ekonominin gücü, hayatı kolaylaştıran dinamikleri, harekete geçirmelerinden kaynaklanır. Onlar hayatın can damarlarıdır. Kültürün ve ekonominin zirveleri, dünyanın ve insanı sırlarını açığa çıkarmak için, kabullere dayanan soyutlamalar yaparlar. Kültür ve ekonomide soyutlama yoluyla yapılan basitleştirmeler, gerçeğin araştırılmasını hem kolaylaştırırlar hem de zorlaştırırlar. Kültürde ve ekonomide her soyutlama, gerçeğin perdelenmesine yol açar.

*

Kültürün ana çalışma alanı, insanın iç ve dış dünyasıdır. Kültürün öncüleri insanın iç dünyasındaki, inişleri, çıkışları, açmazları, bağlanmaları ve kopuşları ele alarak, insanı tanımanın ipuçlarını verirler. Onlar düşüncelerini ortaya koyarken, bilimsel kaygı taşımazlar. Onların çalışma alanının genişliği, onlara hiçbir zaman gözleme ve araştırmaya dayanmadan, istedikleri gibi düşünme, istedikleri gibi davranma hakkı ve gücü vermez.

*

İnsanın ruhunun derinliklerine inmeye çalışan kültür, nasıl doğal olandan koparılamazsa, dünyada üretimin ve tüketimin yasalarını araştıran ekonomi de, insanın değerlerinden koparılamaz. İleri bir araştırmanın ürünü olmayan, kutsal değerlere dayanmayan soyutlamalar, hem kültürde hem de ekonomide büyük çoraklaşmaya yol açarlar. Kültür ve ekonominin, hayat damarlarının kesildiği bir dünyada, savaşların önüne geçmek, dünyayı yaşanır kılmak mümkün değildir.

*

Kutsal değerlere dayanan gelenekte, kültür ve ekonomi, beş duyunun sınırlarının dışına çıktığı oranda derinlik ve zenginlik kazanır. Anadolu insanına görünmeyen dünyanın zenginliklerini taşıyan Yunus, İbn Arabi ve Mevlana, gözlerden bilgisizlik perdelerini kaldırarak, var olmanın güzelliğini hayatın bütün boyutlarına yansıtmışlardır. Onlar görünen dünyanın sınırlarını aşarak, ölümsüzlüğe ulaşmışlar, kültürü ekonomiye, ekonomiyi kültüre dönüştürmüşlerdir.

*

Kutsal alanda görünen dünya, görünmeyen dünyanın gölgesidir.Dünyada her şey sınırlı ve geçicidir.

*

Kutsal değerlerle yoğrulan kültürde, çatışma değil, uyum önem kazanır.

*

Kültür ve ekonominin işlevi, her iki dünyada uyum ve düzenin inceliklerini yakalamaktır.

*

Kültür ve ekonomi insanı erdemli kılmak, hayatın yaşanırlığına yeni boyutlar kazandırmak için vardır.

*

Hayatın amacı, Tek olanı bilme, kutsal verilerin ışığında, varlığın özünü kavramadır.

27 Aralık 2018, 09:35

ÜLKELER BÜROKRATLARLA DEĞİL GİROKRATLARLA DÖNÜŞÜRLER

======================================================== Bürokratik devletler,ürün, hizmet ve bilgi üretme güçlerini büyütmekte güçlüklerle karşılaşırlar.Ülkelerde üretim güçsüzlüğü, bir yandan devletin bürokratik yapısını kemikleştirirken, bir yandan da yönetimde yetkilerin merkezde toplanmasına yol açar. Hantallaşan devlet kuruluşlarında, şekilcilikle birlikte kırtasiyecilik, ileri boyutlara ulaşır. Demokratik mekanizmanın iyi işletilmediği ülkelerde, bürokratik yapı dayatmacı yapıya dönüşür.

*

Ülkelerin ürün, hizmet ve bilgi üretme gücünü büyütmek için, bürokratik devlet yapısından girokratik devlet yapısına geçmek gerekir. Risk almasını bilen, yenilik peşinde koşan girişimciler, yalnızca özel kesimin değil, kamu kesiminin de lokomotifi olurlar. Kamu kurum ve kuruluşlarını değiştirecek, girişimci bürokratlara ihtiyaç vardır. Tamer Müftüoğlu’nun önerdiği kavramla söylenirse, onlar kamu düzenini, yeniden yapılandıracak “girokrat”lardır.

*

Dünyada ister kamu, ister özel, isterse de gönüllü olsun, kurumlar ve kuruluşlar, verimliliği arttırmak için, sürekli yeniden yapılanmalıdırlar. Çalışma alanı ne olursa olsun, bütün kuruluşlar verimliliklerini artırarak, üretim güçlerine yeni üretim yöntemleri kazandırırlar. Sınırların buharlaştığı bir dünyada, bütün kuruluşların yeni zenginlik ve yeni güç kaynakları,verimlilikteki artışlardır.Yeni yüzyılda verimlilikte sınır tanımayan kuruluşlar ayakta kalacaktır.

*

Dünyada verimsiz kuruluşları,verimli kuruluşlara bürokratlar değil, girokratlar dönüştürürler. Girokratlarla yönetilen kuruluşlar, yaptıkları yeniliklerle kuruluşların verimliliğini artırarak, hem kendilerini hem de çevrelerini değiştirirler. Onların kuruluşları alışılmış kuralları aşarak, büyük dönüşümlere öncülük yaparlar. Kuruluşlarda yenilik yaparak, kuralları değiştirme riskini göze almayanlar, hiçbir alanda verimliği artıramazlar.

*

Verimliliği artırmak için her kuruluş, öğrenen bir kuruluş olmalıdır.Kuruluşları öğrenen yapıya dönüştürecek olanlar girokratlardır. Bürokrat ile girokrat arasındaki fark yönetici ile lider arasındaki fark gibidir. Warren Bennis’in “Bir lider olabilmek” kitabında, ortaya koyduğu yönetici ile liderin özellikleri, bürokrat ile girokratın özellikleri için de geçerlidir. Bürokrat kurumu korumaya, girokrat geliştirmeye çalışır. “Bürokrat işleri doğru yapar, girokrat doğru işleri yapar.”

*

Kamu kuruluşları bürokrasiden giroksiye, bürokratlarla değil, girokratlarla dönüşür.

*

Ülkeler bütün kuruluşlarıyla dönüşerek, dünya standartlarını yakalamanın yolunu açarlar.

*

Dünyada hiçbir ülkenin,verimliliği artırmadan varlığını koruması mümkün değildir.

*

Kuruluşların uzun ömürlü olmaları, yenilik yapmalarına, risk almasını bilmelerine bağlıdır.

*

Bürokratik yapıları, girokratik yapılara girokratlar dönüştürürler.

28 Aralık 2018, 09:27

M.Kamil Berse'nin yönettiği"ŞEHİR ve KÜLTÜR" sohbetlerinde,Prof.Dr.Mehmet Zelka ve Emir Uzunoğlu ile…

M.Kamil Berse'nin yönettiği"ŞEHİR ve KÜLTÜR" sohbetlerinde,Prof.Dr.Mehmet Zelka ve Emir Uzunoğlu ile birlikte,"TÜRKİYE'DE GİRİŞİMCİLİK ve GİRİŞİM KÜLTÜRÜ"nü tartıştık,AHMET MİTHAT'ı,İSMAİL GASPIRALI'yı,PRENS SABAHATTİN'i , NURİ DEMİRAĞ'ı sevgi ve saygıyla andık. Her üniversitenin kampüsünde, STANFORD ÜNİVERSİTESİ gibi, kendi "SİLİKON VADİSİ"ni kurmasının önemini vurguladık.

28 Aralık 2018, 11:55

MEHMET AKİF HER ALANDA DÜRÜSTLÜKTEN TERAZİ TUTAR

==================================================== Dünyanın dört bir yanındaki, bütün ülkelerin gücü, açıklık içinde sürekli kendilerini yenilemelerinden kaynaklanır. Ülkelerin ekonomik, siyasal ve kültürel yapılarını yenileyerek, dünyadaki gelişmeleri yönlendirmelerinde, en güçlü ve en etkili sermayeleri, dürüstlükte yarışan insanlarıdır. Onlar dürüstlüğü özendiren, ikiyüzlülüğü önleyen misyonlarıyla, ülkelerinin her alandaki başarılarının omurgasını oluştururlar.

*

Dürüstlükte yarışan insanların sayısının kritik sınırın altında kaldığı bir ülke, başka ülkelere örnek olacak, bir ekonomik ve kültürel canlılık gösteremez. Çünkü, kültürel dokusuyla birlikte ekonomik yapısı güçlü olan toplumların pazarlarında dürüstlük alınır, dürüstlük satılır, dürüstlükten terazi tutulur, dürüstlük dürüstlükle tartılır. Onlar her gün yeniden doğarlar. Türk toplumunda dürüstlük deyince, akla ilk önce dürüstlüğün sigesi Mehmet Akif gelir.

*

İyiliği coşturan, kötülüğü durduran şiirin ustası, bütün Türkiye''nin ayakta dinlediği Milli Marşının şairi Mehmet Akif, Anadolu insanının dürüstlük anıtıdır. Onun hayatı, dürüstlükte destan yazan Türkler''in, bin yıllık tarihlerinin özetidir. O şiiri gibi, ömrünü de Türk toplumuna adamış, kendisi için değil, Anadolu insanı için yaşamış, kendi sorunlarını değil, toplumun sorunlarını dile getirmiştir.

*

Yakın arkadaşı Hasan Basri Çantay''ın Akifname''sinde “O, ne yazdı ise duyarak yazdı, ağlayarak yazdı, pare pare sıhhatini, varlığını eriterek yazdı. İnandı, yazdı, inanmadığına iltifat etmedi. Samimiyeti Akif''in hayatının esası idi. Az söylerdi, öz söylerdi. Temiz ruhu muhatabını mest eder, bilmeyerek onu kendisine çekerdi” diyerek, sanki onu değil, Cumhuriyet döneminin Yunus''unu anlatır.

*

Anadolu insanının bilimsel düşünce tarihini yazan Adnan Adıvar “Ben Akif''i yalnız şair diye değil, daha çok büyük bir insan ve büyük bir fen adamı diye severim. Onun Fatih kürsüsü eşsiz bir sanat abidesidir. O eserin her kelimesi ilim ve sanat deryasından saçılmış inciler, cevherler, dalgalardır” demekten kendini alamaz.

*

Mehmet Akif, Cumhuriyet döneminde gelmiş, şiirlerinde döneminin bilimsel ve teknolojik birikimini de yansıtan, yeni bir Yunus''tur.

*

O Anadolu''nun kutup yıldızı olan bütün büyük şairleri gibi, bilim ve sanatı, iman için bilmiştir.

*

Öğrenmesini öğrenmek,hayatta herkesin görevidir.

*

Dünyada bilim ve teknolojinin vatanı olmaz.

*

Vatan üretmesini bilenlerle vatan olur.

*

Üretenler el üstünde tutulurlar.

*

Üretenlere her kapı açılır.

29 Aralık 2018, 09:40

SEKÜLERLEŞMEYLE DÜNYA HEM ANLAMINI HEM DE DEĞERİNİ YİTİRİR

=========================================================== Sekülerizm Avrupa’da bilginin tek ve değişmez kaynağının, akıl olduğuna inanılan Aydınlanma dönemiyle, ortaya çıkmış bir düşünme ve yaşama yoludur. Seküler kültürün temelini, peygamberlerin haber verdiği, görünmeyen dünya değil, aklın sınırlarını aşmayan, görünen dünya oluşturur. Seküler dünya görüşü, metafizik dünyaya bütünüyle kapalı, Marksist dünyada iktidarının, doruk noktasına ulaşmıştır.

*

Görünmeyenle görünen dünya arasındaki, bağların koparılmaya çalışılması, bilginin hiyerarşisinde büyük bir karmaşaya yol açmıştır. Seküler kültürün tersine döndürdüğü bilgi hiyararşisinde, din dışı dünyanın sorgulanmaya kapalı değerleri, Fransa başta olmak üzere, Avrupa ülkelerinin yeni dini olmuştur. Artık seküler Batı ve Doğu ülkelerinde, hayatın hiçbir alanında kutsal kültüre yer yoktur. Seküler dünyada kamusal alan, bütünüyle sekülerleştirilmiştir.

*

Bilgi piramidinde ekonomik değerlere tanınan öncelik, hem kültürel hem de ekonomik hayatta, büyük çalkantılara yol açmıştır. Kutsal kültürden kaynaklanan değerlerin, ayaklar altına alındığı toplumlarda, büyük bir ivme kazanan haksız kazançlar ve yolsuzluklar, bütün ülkelerde siyasal ve finansal krizlere yol açmaktadır. Ülkeler arasındaki gelir dengesizliklerin, ileri boyutlara ulaşmasıyla, krizler dünyanın üretim ve tüketim yapılarını altüst etmektedir.

*

Batı dünyasının seküler kültüre, yeni bir din gibi sarılması, insanları kutsal kültüre karşı kör, sağır ve dilsiz bir konuma düşürmüştür. Dünyayı ekonomik ve kültürel yoksulluğa sürükleyenler, kutsal değerlerden kaynaklanan kültürlerden beslenenlerden daha çok, seküler değerlerden kaynaklanan seküler kültür dayananlar olmuştur. Dünyanın bütün aydınları, seküler kültürün metafizik dünyaya kapalı kapılarını, yeniden açılması için, el ele vererek işbirliği yapmalıdırlar.

*

Rusya’da iktidarını yitiren, Fransa’da, Türkiye’de ve bütün ülkelerde sorgulanan seküler değerlerin yol açtığı siyasal krizler, bilginin kaynağındaki hiyerarşinin alt üst olmasından kaynaklanmaktadır. Bütün dünyanın korkulu rüyası haline gelen “Amaca ulaşmak için her yol mubahtır” anlayışı, inançsızlığı inanç haline getiren seküler kültürden beslenmektedir. Ancak dünyada hiçbir erdemli amaca, etik dışı yollardan ulaşmak mümkün değildir.

*

Seküler kültürün kendi doğruları dışında doğru kabul etmeyen değerleriyle, karşı karşıya olunan ekonomik, siyasal ve kültürel sorunlarının üstesinden gelinemez. Kendi değerleri dışındaki bütün değerleri yok sayan bir kültürden, değerlerini sorgulaması ve özeleştiri yapması beklenemez. Karşıtlarına hayat hakkı tanımayan bir kültürün, kendi belirlediği kurallarla, kendisini yargılamasında, kusurlar her zaman karşı tarafa yüklenir.

*

Kendi değerleri dışındaki değerlerle, hesaplaşmaya hazır olmayanlar, uzun ömürlü olamazlar.

*

Görünen dünya, görünmeyen dünyanın değerleri, olmadan yaşanır kılınamaz.

*

Seküler dünyada inancın, yerine inançsızlık geçmiştir.

*

Görünen dünya, görünmeyen dünyanın gölgesidir.

*

Hiçbir gölge gerçeğin yerini tutamaz.

30 Aralık 2018, 12:06

HUKUKUN GÖRÜNEN ELİ EKONOMİNİN GÖRÜNMEYEN ELİNİ YÖNETİR

=========================================================== Ülkelerin uluslararası ilişkilerdeki ağırlığı, toplumlarının ekonomik, siyasal ve kültürel alanda ürün ve hizmet üretme güçlerinden kaynaklanır. Ülkeler ürün ve hizmet üretme kapasitelerini geliştirmeden, ülkeler arasındaki ilişkilerde, etkili bir görev ve sorumluluk yüklenemezler. Bütün dünyayla alışveriş içinde, dinamik bir ekonomisi olmayan ülkelerin, dünyanın ekonomik ve siyasal sınırlarının belirlenmesinde etkileri olmaz.

*

Ekonominin dinamizmi yönetenlerle yönetilenler arasındaki çift yönlü bilgi ve hizmet akışına bağlıdır. Kamu kurumlarıyla birlikte, özel kuruluşlar arasında şeffaflığın olmadığı toplumlarda, devlet yapısının dayatmacı, unsurlardan arındırılması mümkün değildir. Özgürlüğün kısıtlandığı toplumlarda, hem pazar mekanizması, hem de demokratik mekanizma tıkanır. Her iki mekanizmanın sağlıklı olarak işletilemediği ülkelerde, yolsuzlukların önüne hiçbir siyasi parti geçemez.

*

Ceza yasalarında özgürlükleri kısıtlayan maddeler, siyasi partilerden çok daha güçlü ve çok daha etkili devlet kurumlarının güçlenmesine yol açarlar. Dayatmacı ülkelerde milletin kuruluşları yargılanır, devletin kurumları yargılanmaz. Gerçek dokunulmazlığı olanlar, siyasi partilerin yöneticileri değil, siyasi olmayan kuruluşlarının yöneticileridir. Dayatmacı ülkelerde devlet yöneticilerini yargılayacak, sivil toplum kuruluşları yoktur.

*

Dünyanın karşı karşıya olduğu en büyük sorun, devletin kaynaklarından bağımsız, kurum ve kuruluşların, üretim güçlerini büyütmektir. Bunun için de devletin taraf değil, güvence olduğu bir hukuk yapılanmasına ihtiyaç vardır. Devletin taraf olduğu bir ekonomik yapılanma ve hukuk mekanizmasında, devlete dayanmayan kurum ve kuruluşlar ayakta kalamazlar. Devletin kaynak dağıtıcı olduğu bir toplumda, sivil yapılanmanın güçlenmesi oldukça zordur.

*

Yasaları sınırlayıcı maddelerle dolu olan ülkelerde, devlet kurumlarından bağımsız, toplumun düşünce ve eylem alanını genişleten, sivil kuruluşlar gelişmez. Kurumların ve kuruluşların hareket, alanlarının daraltıldığı toplumlarda, gönüllü yapılanmalarla birlikte, özel kuruluşlar da güçlü olmazlar. Her demokrasi dışı ülkede olduğu gibi, dayatmacı devlet yapısı ekonomik, siyasal ve kültürel girişimleri, yok etmekle kalmaz, devlet kurumunu da içeriden çökertir.

*

Hukukun üstünlüğüne dayanan devletin eşgüdümünde, adaletin görünen eli olmadan, pazarın ve demokrasinin görünmeyen eli, görevini hiçbir zaman yerine getiremez.

*

Hukuk mekanizmasının sağlıklı işletilemediği toplumlarda, pazar mekanizmasıyla birlikte, demokratik mekanizma da, eksiksiz olarak işletilmez.

*

Hukukun doğal ilkelerine saygı gösterilmeyen toplumlarda, hem ekonominin temel yasaları, hem de demokrasinin kuralları da geçerliliklerini yitirirler.

31 Aralık 2018, 11:38

HAYATIN HER ALANINDA İKİ YILI BİRBİRİNE EŞİT OLAN ZARARDADIR

========================================================== Dünyanın gelen yılı, geçen yılından daha iyi olmalıdır.Dünyada her kurum, her kuruluş, her insan iyi, daha iyi ve en iyi olmak için, birbirleriyle yarışmalıdır. Kurumlar, kuruluşlar ve kişiler, kendileriyle daha iyi olmak için yarışmazlarsa, bulundukları yerde iyi olarak kalamazlar. Dünyanın neresinde olursa olsun, ülkelerde her alanda birbirleriyle yarışma olmazsa, hiçbir alanda, göze görünür, dişe dokunur, gelişme olmaz.

*

Değişim rüzgarlarının bütün ülkeleri, altüst ettiği bir dönemde, Türkiye''deki her kurum, her kuruluş, değişime direnmeyi bir kenara bırakıp, değişimden yararlanmanın yol ve yöntemlerini bulmalıdır. Türkiye, değişime karşı koyarak değil, değişimi yöneterek, gelişmesini öğrenmek zorundadır. Dünyanın her yerinde ülkeleri, güçlü yönetimlerden daha çok güçlü kurumları ve güçlü kuruluşlar değiştirir. Kurumların ve kuruluşların gücü, küresel hukuk ve etik kurallarına soruna kadar bağlı kalmalarından kaynaklanır.

*

Türkiye''nin üzerinde, karabulutlar gibi dolaşan, yerel ve küresel sorunların, üstesinden gelebilmesi için, yıldan yıla ürün, hizmet ve bilgi üretme gücüne, yeni boyutlar kazandırarak, küresel pazarlara açılması gerekir. İthalatçı Türkiye''yi, ihracatçı Türkiye''ye dönüştürecek, kurumsallaşmış kurumların ve kuruluşların sayısını her yıl belirli bir hızda çoğaltmadan, Türkiye''nin dünya politikasındaki ağırlığını artırmak mümkün değildir. İnsanlar, kurumlar, kuruluşlar ve ülkeler ürettikleri ürünleriyle,hizmetleriyle,bilgileriyle değerlendirilirler.

*

Ülkeler dünya politikasında, üretim güçlerinin büyüklüğüyle, doğru orantılı olarak, güç ve ağırlık kazanırlar. Dünyanın hiçbir yerinde, ''el açan'' ülkelerin saygınlığı olmaz. Tarih boyunca açıkça görüldüğü gibi ''veren eller'', her zaman ''alan eller''den daha üstündür, daha güçlüdür ve daha etkilidir. Gelecek yıllar, ''el açan'' ülkelerin değil, ''el açılan'' ülkelerin yıllarıdır. Nasıl dağ etekleriyle birlikte büyürse, Türkiye de kurum ve kuruluşlarıyla birlikte büyüyecektir.

*

Türkiye derin bir kültüre, güçlü bir ekonomiye ve etkili bir yönetime, gelen yıllarını, geçen yıllarından daha başarılı kılmasını bilenlerle kavuşacaktır. Bütün kurum ve kuruluşlar, iki başlı ''Selçuk kartalı'' gibi, bir başlarıyla geçmiş yıla, bir başlarıyla da gelecek yıla bakarak, bütün güçleriyle içinde bulundukları yıla odaklanmalıdırlar. Yeni yılda her kurum ve her kuruluş, nerede durduğunu, nereye, nasıl gitmek istediğini, iyi düşünmek ve iyi planlamak zorundadır.

*

Kurumlarda ve kuruluşlarda, plandan önce planlama önemlidir. Geleceklerini planlamayan kurum ve kuruluşlar, geçmişlerinde kalırlar. Planlarla kurumlar ve kuruluşlar, geçmişlerinden yola çıkarak, geleceklerine bakarlar. Ülkelerin geçmişlerinde gelecekleri, geleceklerinde geçmişleri vardır. Geçmişle gelecek arasındaki uyum ve düzeni, değişmeden, gelişmesini bilenler sağlarlar.

*

Uzun vadeli planlar, kurumları ve kuruluşları, ülkeleriyle birlikte geleceğe taşıyan yürüyen merdivenlerdir.

*

Atların sahiplerine göre koştukları gibi, kurum ve kuruluşlar da gelecek planlarına göre büyürler.

*

Planlar ülkelerin,kurumların,kuruluşların,kişilerin gündüz gördükleri rüyalarıdır.

*

Ülkelerin gelecekleri gece ve gündüz gördükleri rüyalarla kazanılır.

*

Rüyaları olmayan toplumların gelecekleri de olmaz.

*

Gerçekleşmeyecek rüyalar görülmezler.

*

Rüyalar geleceğin yol haritalarıdır.