Prof. Dr. Nazif Gürdoğan Yazar, Akademisyen

Mart 2019

35 yazı

1 Mart 2019, 10:37

VARLIĞA SEVİNMEDEN YOKLUĞA YERİNMEDEN YALIN YAŞAMAK

====================================================== İster ekonomik, ister siyasal, isterse de kültürel olsun, hayatın her alanında savurganlık gösterişten, derinlik de yalınlıktan kaynaklanır. Her yerde ve her zamanda, gösterişte savurganlık, derinlikte yalınlık vardır. Hayatın hangi alanında olursa olsun, gösteriş savurganlığın, yalınlık da derinliğin kapılarını sonuna kadar açar. Üretim gücü büyük olan toplumlar, gösteriş yatırımlarından kaçınırken, üretimde başarısızlığa uğrayanlar, gösteriş tüketiminde yarışırlar.

*

Hayatın her boyutunda, en büyük zenginlik, tok gözlülükten kaynaklanan, kültürel derinliktir. Kültürel derinliğini yitiren toplumlar, ekonominin hiçbir alanında başarılı olamadıkları gibi, her alanda büyük bir boşluğa düşmekten de kurtulamazlar. Kültürel zenginlik olmadan, finansal zenginlik savurganlığa, yeni boyutlar kazandırmaktan başka bir işe yaramaz. Kültürel zenginliğin yerini, parasal zenginlik, hiçbir zaman dolduramaz.

*

Eskişehir Anadolu''nun dönüştürücü gücünün simgesi, derinlik ve zenginlik abidesi Yunus''un şehiridir. İnsanların ürettikleri ürün ve hizmetlerden daha çok, tükettikleri ürün ve hizmetlerle değerlendirildiği bir dünyada, Yunus Eskişehir''den bütün insanlığa, yalın yaşamanın yollarını göstermiştir."Mal da yalan mülk de yalan" diyen Yunus''un ışığını bütün dünyaya taşıyan “Dergah Kültürünün Zirveleri”nin, her fırsatta vurguladıkları gibi, yeri ve zamanı gelince, dünyadan vazgeçmesini bilmeyenler, dünyayı peşlerinden sürükleyemezler.

*

Dünyayı yaşanır kılmak için hayatın odak noktasına savurganlığı değil, yalınlığı yerleştirmek gerekir. İnsanın dört bir yanından kuşatan tüketim kültürünün kaynakları, yalınlıkla derinleşen, görünen dünyayı görünmeyen dünyanın, atölyesi olarak gören ve hayatı bütün boyutları kuşatan zengin Dergah kültürüyle kurutulur. Dünya güçlü bir yarış atına benzer, ağzına gem takılmazsa, bütün bir toplum ata hizmet eder, atın ağzına gem takılırsa, at topluma hizmet eder.Her yüzyılın kendine özgü atı vardır.

*

Bütün boyutlarıyla hayatı basitleştirerek, yalın yaşamasını başaramayan toplumlar, dünyanın kaynaklarını sağlıklı bir biçimde değerlendiremedikleri gibi, kültürlerine de hiçbir derinlik kazandıramazlar.

*

Olgunluğa giden yolda insanların en büyük sermayesi yalınlıktır.

*

Yalınlık olmadan derinlik, derinlik olmadan da zenginlik olmaz.

*

Dünyada her insan yalınlığı kadar güçlü ve zengindir.

*

Yalınlık karşısında bütün silahlar gücünü yitirir.

*

Dergah kültürü yalınlıkla silahlanmaktır.

2 Mart 2019, 09:44

TÜRKLERDE SİNAN KUBBELERİN BARBAROS DENİZLERİN SULTANIDIR

=========================================================== Anadolu insanı sanatının en güzel örneklerini, Semerkant’tan Saraybosna’ya kadar uzanan geniş bir coğrafyaya yayılan camiler, dergahlar, türbeler, kervansaraylar, çarşılar, köprüler ve çeşmelerde vermiştir. Onun sanatı, değişik şehirlerde birbirinden güzel yüzler kazansa da, en büyük eserlerini İstanbul”da vermiştir. Büyük Sinan ile Anadolu insanının sanatı, doruk noktasına ulaşmıştır.Kanuni Türklerin, Barbaros denizlerin, Sinan kubbelerin sultanıdır.

*

Ademoğullarının tarihinin her döneminde, ölümsüz sanat eserleri, ekonomik, siyasal ve kültürel hayatın odak noktasını oluşturmuşlardır. Bu bağlamda, yeryüzünün ilk sanat eseri, gerçeğin değişmezliğinin simgesi, yeryüzünün gökyüzüne açılan kapısı, Kabe’dir. Bunun için, Titus Burchardt, kutsal kültürün sanatını, yalınlığın getirdiği güzelliğin erişilmez örneği Kabe ile başlatır. Anadolu insanının sanatının zenginliği, Kâbe’nin yalınlığından kaynaklanır.

*

Kabe ile bütünleşmiş camilerden su kemerlerine kadar mimarinin her alanında ölümsüz eserler veren Büyük Sinan, Anadolu insanının erişilmesi mümkün olmayan zirvesidir. İstanbul’da Allah’a adanan Süleymaniye sanki yeryüzünde insanlar tarafından değil de, gökyüzünde melekler tarafından yapılmışcasına mükemmel ve kusursuzdur. Süleymaniye olmasaydı, yalnızca Avrupa’nın değil, dünyanın kültür ve sanat merkezi İstanbul olmazdı.

*

Büyük Sinan’ın gökyüzünü yeryüzüne taşıyan kubbeleri, bütün insanlığın ulaştığı teknolojik ve bilimsel bilgi birikiminin ışığında bile sırları, bütünüyle çözülemeyecek mükemmelliktedir. O İslam öncesi, tek örnek olan, Ayasofya’da erişilemeyen kubbe büyüklüğünü, mekan birliğini ve simetrik bütünlüğü Selimiye’de gerçekleştirmiştir. Büyük Sinan ile İstanbul ve Edirne, duvarsız, kapısız, bir açık hava müzesine dönüşmüştür.

*

Kubbelerin Sultanı Sinan’ın Mevlana’nın ünlü pergel metaforunda olduğu gibi, gönlü Kabe”de, aklı bütün dünyada olmuştur. O her eserini gönlüyle düşünmüş, aklıyla da inşa etmiştir. Bu yüzden, Onun eserleri, Rönesans mimarisinin ana ilham kaynağı olmuşlardır. Başta Roma olmak üzere bütün Avrupa başkentleri İstanbul ile yarışmışlardır. İnşa edilen kubbelerin büyüklüğü ve yüksekliği, devletlerin en önemli güç göstergesi olmuştur.

*

Yeni yüzyılın Sinanları, kubbelerle birlikte kuruluşların da sultanları olmak zorundadırlar. Anadolu insanı, onaltıncı yüzyılda Büyük Sinan’ın kubbe inşa etmekte gösterdiği ustalığı, kurum inşa etmede göstermelidir. Anadolu’nun girişimcileri, hayatı bütün boyutlarıyla kucaklayan ve zenginleştiren Süleymaniye yapılar topluluğu gibi, şirket toplulukları oluşturmalıdırlar.

*

Kubbeler kültüre, kuruluşlar ekonomiye canlılık kazandırırlar. Anadolu insanı Süleymaniye’yi inşa etme gücünü göstermeseydi, İstanbul dünyanın kültür ve ekonomi merkezi olamazdı.

*

Kurumlar kubbeleri izlerler. Kubbeler şehirlerin hayat kaynaklarıdır.

*

Sinan Süleymani’nin,Selimiye’nin sultanıdır.

*

Sinan Osmanlıdır, Osmanlı Sinan’dır.

3 Mart 2019, 10:33

AZICIK OLSUN BENİM OLSUN DEĞİL ÇOK OLSUN HEPİMİZİN OLSUN

======================================================== Ülkelerin kuruluşları arasındaki ilişkilerde, bağımsızlığın yerine karşılıklı bağımlığın, geçtiği bir dünyada, yarışın yapısı ve anlamı büyük ölçüde değişmiştir. Artık bütün kuruluşlar arasında, öldürücü yarıştan daha çok, işbirliğinde, güçbirliğinde ve elbirliğinde, yarış önem kazanmıştır. Dünyada kuruluşlar arasında acımasız yarış, yarışanların sayısını azaltırken, ortaklaşa yarış yarışanlar sayısını çoğaltmaktadır.

*

Dünyanın bütün kuruluşlarının ana sorunu, güçbirliği yaparak ülkelerin, üretim gücünü büyütmektir. Bunun için bütün kuruluşların, “Azıcık olsun, benim olsun” anlayışı yerine, “Çok olsun, hepimizin olsun” anlayışını benimsemesi ve uygulaması gerekir. İster ülke, ister şehir, isterse de kuruluş ölçeğinde olsun, yeni yarışma ortamına uyum sağlayamayanlar, sağlayanlar tarafından pazardan çekilmeye zorlanırlar.

*

Dünyanın her ülkesinde, her yıl yüz binlerce insanın işşiz kaldığı, çalışmak için iş aradığı bir dönemde, yeni yatırımlarla ürün,hizmet ve bilgi üretme gücünü büyütmekten başka çıkar yol yoktur. İşsizliğin üstesinden gelmek, bütün ülkelerin sorunudur. Bunun için dünyanın, yeraltı ve yerüstü kaynakları, İşletme ve Yönetim Bilimlerinin desteğiyle, en uygun olarak dağıtılmalı ve en verimli olarak da değerlendirilmelidir.

*

Ülkelerin üretim güçlerini büyütmede, pek çok ülkede verilen başarılı örneklerinde olduğu gibi, mülkiyetin geniş tabana yayıldığı, bütün tasarruf sahiplerinin katıldığı, çok ortaklı kuruluşların sayılarının artırılması, büyük önem taşımaktadır. Bu yüzden başta Anadolu’nun, dünyaya açık şehirleri olmak üzere, dünyadaki bütün şehirlerin, gelecek yerli ve yabancı yatırımcıların, ulaşım ve konaklama sorunlarını çözmeleri gerekir.

*

Şehirlerin yerel yöneticilerinin, bütün ülkelerden yatırımcıların katılacağı, çok ortaklı kuruluşlara öncülük yapmaları, dünyadaki yoksulluğun üstesinden gelmede, atılacak adımların başında gelmektedir. Ülkelerde üretim gücüne, yeni açılımlar kazandırmada, belirleyici olan sermaye değildir. Yeni ürünler, yeni hizmetler ve yeni bilgiler üretenlere,dünyanın bütün ülkelerinden “Melekler” olarak nitelendirilen, yatırımcı kuruluşlar destek olurlar.Yoksulluğu yenmek,şeytanların değil, meleklerin işidir.

*

Türkiye dünyanın bütün ülkeleriyle, hava, deniz ve karayolu ulaşım ağlarını genişleterek, Türk yüzyıllarında olduğu gibi, yeniden üç kıtanın ve üç denizin merkez ülkesi olmalıdır.

*

Geleceğin merkez ülkesininin temellerini, “Azıcık aşım, dertsiz başım” diyenler değil, “Çok aşım dik başım” diyenler atacaktır.Aşı çoğaltmak herkesin görevidir.

*

Türkiye’yi yarına,çok çalışalım, hepimiz çalışalım diyen, hem çevre, hem de merkez olmasını başaran, küreselleşmiş şehirler taşıyacaktır.

4 Mart 2019, 10:34

AVRUPA KİMİN YÖNETTİĞİNE DEĞİL NASIL YÖNETTİĞİNE BAKACAKTIR

=========================================================== Anadolu insanı, demokratik kültürü içselleştirerek, geçmiş ile geleceği bugünde yaşamaya başlamıştır. Türkiye dış alıma dayanan bir ekonomik yapıdan, dış satıma dayanan bir ekonomik yapıya evrilerek, dönüştürülen bir ülke olmaktan çıkmıştır, dönüştüren bir ülke konumu kazanmıştır. Seçmenlerin ağırlığını yitirdiği bürokratik devlet, seçmenlerin ağırlık kazandığı girokratik devlete dönüşmüştür. Bütün ülkeler dünyayı dönüştürenlerin, üniforma giyenler değil, forma giyenler olduğunu görmektedirler. Çünkü üniformalılar emir alırlar ve emir verirler,formalılar yardımlaşırlar ve dayanışırlar. Bu yüzden dünyayı yardımlaşmasını bilenler dönüştürür.

*

Dünyada temel hak ve özgürlüklerin, en büyük ve en önemli güvencesi demokratik mekanizma, yıldan yıla açıklık içinde yeniden yapılanarak, yeni boyutlar kazanmaktadır. En güçlü ve en etkili silahlarının oyları ve paraları olduğunun bilincine varan seçmenler, ülkelerin siyasal yapılarıyla birlikte, ekonomik yapılarını da yenilemektedirler. Hiçbir toplumun yerinde durması mümkün değildir, her toplum ya olumlu ya da olumsuz yönden dönüşür. Demokratik kültür, bütün dünyada sağlıklı dönüşümün güvencesidir.Dünyanın her yanında ülkeler, devletin çorak topraklarına değil, milletin bereketli topraklarına yatırım yapmalıdırlar.

*

Doğu ve Batı değerlerine hayatın içinden bakan, aralarındaki iç içe geçişleri, iletişim ve etkileşimi yakından gözleyen, Nilüfer Göle'nin, Ayşe Çavdar ile yaptığı "Mahremin Göçü" isimli söyleşi kitabında, Türkiye'nin AB adaylığıyla, Avrupa ülkelerini nasıl dönüştürdüğünü, bir kuyumcu titizliğiyle, ayrıntılı olarak anlatmaktadır. Batılılar, Osmanlı sonrası İslam dünyasında, yalnızca sakalı ve başörtüsünü gördüler, dayatmacı yönetimleri yanında yer alarak, yenilenmenin yolunu kestiler. Darbeleri destekleyerek,Cezayir'e, Afganistan'a,İran'a, Türkiye'ye ve Mısır'a en büyük zararı verdiler.Müslüman ülkelerdeki her darbenin, arkasında sonuna kadar durdular.

*

Yirminci yüzyılın başında Avrupalılar işgalci olarak İslam dünyasına giderken, sonunda Müslüman ülkeler göçmen olarak Avrupa ülkelerine gelmişlerdir. İşgal eden ülkeler bir bir işgal edilmektedirler. Almanya'da bir Türkiye, Fransa'da bir Cezayir, ve İngiltere'de bir Pakistan vardır. Avrupalılar İslam dünyasından insanlar bekliyorlardı, ancak Müslümanların geldiklerini gördüler. Artık seküler kültür Avrupa ülkelerinde, Müslüman ülkelerde tartışıldığından daha çok tartışılıyor, daha çok sorgulanıyor. Her Avrupa ülkesinde Yeni Endülüsler ortaya çıkıyor.Yalnız İspanya değil,bütün Balkan ülkeleri birer Müslüman ülkesidir.

*

Avrupa'yı dönüştürecek olanlar, Batılı entellektüellerden önce Doğulu entellektüeller olacaktır. Avrupa'daki Mısır, Lübnan ve Fas'ın, iki dünyanın nerede birbirlerinden ayrıldıklarını ve nasıl birbirleriyle birleştiklerini, iyi bilen entellektüelleri, Müslüman ve Hristiyan dünyanın yeni mimarları olacaklardır. Yirmi birinci yüzyılda, Avrupa'da "Çin Seddi"ne kesinlikle yer yoktur. İçine kapanan Avrupa'yı, Çin ve Hint dünyalarının istilasından hiçbir duvar, hiçbir gümrük kurtaramaz.

*

İslam ve Hristiyan kültürlerinin ortak olan yanları, farklı olan yanlarından çok daha büyüktür. Oysa her iki kültürün Hint ve Çin kültürleriyle ortak yanları yok denecek kadar azdır. Müslümanları dışlayan Avrupalıların Hintli ve Çinli kuşatmasına karşı nasıl bir tepki vereceklerini, bütün dünya merak etmektedir. Müslümanlarla ortak geçmişlerini inkar eden Avrupalıların, geleceklerinde Hintliler ve Çinlilerden başkasına yer kalmaz.

*

"Temsili" demokrasilerin "Katılımcı" demokrasilere, "Serbest Pazar" ekonomilerinin "Etik Pazar" ekonomilerine evrildiği bir dünyada, İslamı kamusal alanın dışına atmak, Paris'in, Londra'nın, Köln'ün merkezindeki camileri bombalamaktır.

*

Tek başına tek bir Avrupa yoktur. Her Avrupa ülkesi bir Hristiyan ülkesi olduğu kadar da,bir Müslüman ülkesidir.Gelecek yıllarda Londra'nın yanında,Paris'in, Brüksel'in,Amsterdam'ın,Berlin'in belediye başkanları da Müslümanlar olacaktır.

*

Avrupa'da her ülkenin güvencesi, bütün dinlere saygılı, zenginleştirilmiş katılımcı, demokratik kültürdür. Düz kare dünyada ülkeleri kimin yönettiği değil,nasıl yönettiği önemlidir.

*

Avrupa'nın yeni başkenti, Brüksel değil, Kurtuba olacaktır.

*

Avrupa İslam dünyasıyla birlikte yaşamak zorundadır.

*

Avrupa Birliği Yirmi birinci yüzyılın Endülüsü'dür.

*

Endülüs'te kimsenin dini tartışılmaz.

*

Herkesin dini kendinedir.

5 Mart 2019, 09:57

ORTAKLIKLARDA HER ZAMAN İKİ KERE İKİ DÖRTTEN ÇOK BÜYÜKTÜR

========================================================== Toplumların ekonomik ve kültürel gücü, ürün, hizmet ve bilgi üretim hacminin büyütülmesi yanında, tarım, sanayi ve hizmet alanlarına dönük, altyapı yatırımlarına dayanır. Bir ülkede eğitim hizmetlerini yaygınlaştırarak, toplumun bütün kesimlerinde, üretimi artırma bilincini geliştirmeden, tasarrufların ekonomiye kazandırılması, yatırımlarda verimliğin artırılması ve gelir dağılımının iyileştirilmesi mümkün değildir.

*

Tasarruflar sermayenin, sermaye yatırımların, yatırımlar ekonominin, değişik alanlarındaki üretimin, verimliliğini artırarak ürün, hizmet ve bilgi üretimine, yeni boyutlar kazandırırlar. Bunun için her ülkede, tasarrufların verimli yatırımlara dönüştürülmesi, ekonomik ve kültürel gücün omurgasını oluşturur. Yatırımlarla üretim gücünü büyüten kuruluşlar, toplumların bütün kesimlerine, çok boyutlu bir canlılık kazandırarak, köklü dönüşümlere yol açarlar.

*

Ekonomik ve kültürel boyutlarıyla, ortaklık kültürünü zenginleştiremeyen toplumlar, hiçbir alanda gelişme sağlayamazlar. Anadolu insanının kültüründe, zamanın boşa geçmesi, insanın ve paranın boş durması hoş karşılanmaz. Her ülkede ürün, hizmet ve bilgi üretmek üzere, insanları bir araya getiren kuruluşlar, ekonomik ve kültürel hayatın lokomotifi olurlar. Bir toplumda ortaklık çatısı, altında birleşmesini bilenler, ekonomik hayatın güçlüklerinin üstesinden gelmesini bilirler.

*

Para günlük hayatın vazgeçilmez bir parçasıdır. Dünyanın neresinde olursa olsun, herkes cebinde para taşımak zorundadır. Ancak çok az kimse paranın gizeminin farkındadır. İhtiyaçtan fazla para tasarrufa, tasarruf da ekonomiye, canlılık kazandırır. Ortaklık kültürünün geliştiği toplumlarda, tasarruflar kolaylıkla sermayeye dönüşür. Ortaklık yapmasını bilmeyen toplumlarda tasarruflar, farkında olmadan savurganlığın kaynağı olurlar.

*

Toplumların üretim gücünü büyütmede ana dinamik, tasarrufların ekonomiye kazandırılmasıdır. Sermaye kolaylıkla ekonomiye kazandırılırken, arsalar,binalar ve evlerden oluşan varlıklara ise, kısa zamanda üretici güç kazandırılamaz.Tasarrufların gücü, kolaylıkla ekonomiye kazandırılmasından kaynaklanır. Tasarrufları artırmasını bilen toplumlar, üretim güçlerini büyüterek, yoksulluğun önüne geçmesini bilirler.

*

Tasarruf gücü ortaklık kültürünün, geliştiği toplumlarda doruk noktasına ulaşır.Ortaklık yapmasını başaranlar, tasarruf yapmasını başarırlar.

*

Ortaklığı özendirmeyen ve zenginleştirmeyen ülkelerde, hiçbir alanda üretimi artırmanın yolları açılmaz.

*

Ortaklar dünyasında iki kere iki, her alanda, her zaman, dörtten çok daha dörtten büyüktür.

*

Kaynaklarını paylaşanlar, sorun çıkarmada değil, çözüm bulmada yarışırlar.

*

Ortaklıklarda ortakların güçlerinin üzerinde güç vardır.

*

Ortaklara her gün yeni üretim kapıları açılır.

*

Ortaklar hiçbir zaman yoksul düşmezler.

6 Mart 2019, 12:33

HİÇBİR ALANDA DÜŞÜNCESİZ EYLEM EYLEMSİZ DÜŞÜNCE OLMAZ

======================================================== İlk insandan beri bilinen,Mevlana'nın yaygınlaştırdığı paradoksal yöntem, hayatın her boyutunda, her şeyin karşıtlarıyla birlikte bulunmasına dayanır. Hegel ve Marks tarihi yorumlamada, Heraklit''ten ödünç aldıkları paradoksal yöntemden yararlanmışlardır. Necip Fazıl''ın bir mısrasında vurguladığı gibi: “Her şey akar, su, tarih, yıldız, insan ve fikir.” Hayatın yaşanır kılınmasında, her şey akar, hiçbir şey yerinde kalmaz.Tek değişmeyen gerçek ölümdür.

*

Hayatın akışında, karanlık aydınlığa, aydınlık karanlığa dönüştüğü gibi, başarı başarısızlığa, başarısızlık başarıya dönüşür. Çünkü, her başarısızlıkta bir başarı ve her başarıda bir bir başarısızlık vardır. Hayatın bir boyutunda kazanılan bir başarı,aynı zamanda bir başarısızlığın da başlangıcıdır. Başarının sürekli kılınabilmesi için, düşünce eylemle, eylem düşüceyle desteklenerek, hem yeni boyutlar kazanır, hem de birbirini büyütür.

*

Kalıcı başarı, çift başlı Selçuk kartalı gibi, iki başlı ve dört gözlüdür. İki göz iç dünyanın güzelliklerine dönükken, iki göz de dış dünyanın zenginliklerine dönüktür. İç dünyanın güzelliklerini yakalamada gösterilen başarılar, dış dünyanın zenginliklerine ulaşmada gösterilen başarılara yansır. insanların dış dünyalarının zenginlikleri, iç dünyalarının derinliklerinden kaynaklanır.İç dünyaları yoksul olanların dış dünyalarında zenginlik olmaz.

*

Her alanda kalıcı başarıları yakalayanlar, iç dünyalarının derinliklerini, dış dünyalarının zenginliklerine taşıyabilenlerdir. İç dünyaları derin olmayanların, dış dünyalarının zengin olması mümkün değildir. Her iç dünyaya dönük bir düşüncenin, dış dünyayla ilgili bir eylem boyutu, her dış dünyaya dönük bir eylemin, iç dünyayla ilgili bir düşünce boyutu vardır. İç dünya dış dünyayı, düşüncenin eylemi içinde taşıdığı gibi taşır.

*

Hayatın her boyutunda, karşılıklı iletişim ve etkileşim içinde düşünce eyleme güç katarken, eylem de dünşünceye zenginlik katar. Ekonomik, siyasal ve kültürel hayatta kalıcı yenilikler yapmada, paradoksal yöntemin gücü, düşünce ve eylem arasında iki yönlü etkileşim ve iletişimden kaynaklanır. Düşünce ve eylem arasındaki ilişki birleşik kaplar arasındaki ilişkiye benzer. Düşünce alanındaki gelişmeler, eylem alanındaki gelişmeleri gösterirler.

*

Düşünce ve eylem arasındaki iletişim ve etkileşim, sanat ve edebiyatla sürekli kılınır, her dönemde, değişik alanlarda yapılan sanat ve edebiyat çalışmaları, düşünce ve eylem arasındaki uyum ve düzeni sağlarlar. Sanat ve edebiyatla desteklenmeyen düşünce ve eylem kalıcı olmaz.

*

Yılın mevsimleri arasında yazları kışların izlemesi gibi, düşünce ve eylem arasında da sıcak ilişkileri soğuk ilişkiler, soğuk ilişkileri sıcak ilişkiler izler. Düşünce ve eylem süreklilik ve bütünlük içinde birbirini zenginleştirir.

*

Dünyada bütün boyutlarıyla, hayatı yaşanır kılanlar, açgözlülükleri büyütenlerin karşısına tokgözlükle çıkmasını bilenlerdir. Tokgözlüler ikiyüzlülüklerin önüne, açık yüreklilikle geçerler ve önyargıların üstesinden hoşgörüyle gelirler.

*

İnsanların düşünceleriyle, eylemleri birbirinden ayrılmaz.

*

Her alanda düşünceler eylemlerin habercisidir.

*

Hiçbir yerde düşüncesiz eylem olmaz.

7 Mart 2019, 11:01

NECİP FAZIL DOĞU'DA KAYBEDİLEN DEĞERLERİ BATI'DA ARAMAMIŞTIR

=========================================================== Anadolu insanının düşünce, sanat ve eylem dünyasında, Necip Fazıl''ın göz ardı edilmesi mümkün olmayan bir etkisi vardır. Necip Fazıl, bin yıllık Anadolu tarihinin kültürel dinamiklerini, bütün boyutlarıyla, Yirminci yüzyıla taşımıştır. Cumhuriyet döneminin canlı bir aynası olmuştur. Onun bir ömür boyu devam eden, med lerle ve cezirlerle dolu şiir dünyası, Türkiye''nin yaşadığı siyasal ve kültürel çalkantıların, entelektüel düzlemdeki tarihidir.

*

Anadolu insanının edebiyatının karakutusu olan Orhan Okay: ''Bir faninin hayatı içinde 60 yıl, adeta durup dinlenmeden yazı yazmak, hem de Necip Fazıl gibi şiir, tiyatro, hikaye, roman, deneme, fıkra; tarihi, dini, tasavvufi incelemeler; siyasi ve sosyal makelelerle çok değişik türlerde ve alanlarda yazmak; 42 yıl süreyle, hem tek başına denebilecek bir azimle dergi ve gazete çıkarmak, bir milletin kültür tarihinde nadir görülen bir hadisedir.'' diyerek, Necip Fazıl'ın Türkiye'nin düşünce ve eylem dünyasındaki yerini ve önemini anlatır.

*

Necip Fazıl Anadolu insanın yaşadığı büyük kriz dönemlerinde, öncüsü olmayan öncüdür. Eylem sevdalısı Nuri Pakdil''in vurguladığı gibi: ''Onunla sözcüklere kurşun gibi ağır, ama öldüren değil, inşa eden bir yük yüklendi.'' Soğuk Savaş dönemindeki sağ ve sol çatışmalarının doruk noktasına çıktığı yıllarda, O Türkiye''de yaşanılan siyasal ve kültürel krizlerin çözümünü, Washington ve Moskova''da değil, Ankara''da, içinde yaşadığı toplumda, Anadolu''da aramıştır.

*

Tarihin her döneminde, kültür ve ekonomi arasındaki ilişkiler ile kültürün ve ekonominin altın oranda harmanlanması, büyük sorunların başında gelir. Bunun için, dünyada ekonomist olmayan ekonomistlerin, büyüklerinden kabul edilen J. K. Galbraith, ''Kapitalizm''de insan insanı, Komünizm''de ise, insanı insan sömürür'' demekten kendini alamaz. Necip Fazıl da, bütün dünyaya ''Kapitalizm ve Komünizm arayıp da bulamadığı ne varsa, gelsin onu İslam'da bulsun'' çağrısında bulunmuştur.

*

İslamın özü tasavvuftur, tasavvufun özü sohbettir, sohbetin özü şiirdir. İlk şiiri 1923''te 18 yaşında yayınlanan, 23 yaşında bütün edebiyat çevrelerinde saygı gören, 1983 yılında ölümüne kadar şiir yazan, Necip Fazıl''a göre: ''Şair Allah''ın beni ara diye ok attığı insandır.'' Necip Fazıl düşünce, sanat ve eylemi, İslam için bilmiştir. O İslam''ın hizmetinde olduğunu ve islam ile ödüllendirildiğini hiçbir zaman ne unutmuştur ne de çevresinde yer alanları unutturmuştur.

*

Necip Fazıl Anadolu insanının şiirini Yunus''ta aramış ve Yunus''ta bulmuştur. Anadolu''nun sesi Yunus''a: ''Rüzgara bir koku ver ki, hırkandan / Geleyim, izine doğru arkandan / Bırakmam, tutmuşum artık yakandan,'' diye seslenir. O şiiriyle, görünmeyen dünyanın balını, görünen dünyanın peteğine taşımıştır. Dergisi Büyük Doğu, gerçeği arama yolunda, büyük rüya görenlerin ve beyaz haber verenlerin dergisidir.

*

Bütün insanlığın, canhıraş bir telaşla aradığı gerçek şiirdedir. Gerçeği aramak, iki dünyanın üzerindeki örtüyü kaldırmaktır.

*

Gerçeğin örtüsünü kaldıran, kendini bulur, kendini bulan, Allah''ı bulur.

*

Şiirle bilinen sorulara bilinmeyen cevaplar aranır.

8 Mart 2019, 12:24

ARZ TALEP YASASI HAYATIN BÜTÜN ALANLARININ ANAYASASIDIR

======================================================= Ekonomi dünyada, Avrupa’da ortaya çıkmış, bir bilim dalı değildir. Ekonomik konular, ilk insandan bugüne, hayatın her alanında, insanın karşısına çıkarlar, toplumsal, siyasal ve kültürel boyutlarıyla hayatı dönüştürürler. Her bilim dalı gibi, Ekonomi de insanların karşılaştıkları, sorunları çözmeye yarayan, herkesin anlayacağı, küresel bir dildir. Her dil gibi ekonominin dili de sindire sindire öğrenilmelidir.

*

Arz ve talep yasası, Ekonomi dilinin anası ise, maliyet ve fayda analizi de babasıdır. İnsanlar ister farkında olsunlar, isterse olmasınlar, aldıkları kısa ve uzun vadeli kararlarda, Ekonominin olduğu kadar İşletme bilimlerinin de temeli olan, iki analiz tekniğinden karşılaştıkları, sorunların çözümünde yararlanırlar. Hayatın her alanındaki önemli kararlarda, iki temel yöntemden yararlanmasını bilenler, üretim güçlerini büyüterek, iki günlerini birbirlerinden farklı kılmasını başarırlar.

*

Ekonominin her alanında, veren el olmada, iki günü birbirinden farklı kılmada, çarşının yolunu öğrenmede, kültürü ekonomiye, ekonomiyi kültüre dönüştürmenin dili ve yöntemleri büyük önem taşırlar. Matthew Arnold, “Şiir, bir şeyi en güzel, en etkileyici ve en gerçek şekilde ifade etme sanatıdır” demektedir. Ekonomi de şiire benzer, bir ürünü, bir hizmeti, bir bilgiyi, en düşük giderle üretme ve en uygun gelirle pazarlama sanatıdır.

*

Ekonomi de şiir gibi, bütün insanlığın konuştuğu ve anladığı, en çok bilinen küresel bir dildir. Ekonominin öğrettiği yalın dille, her toplum, kültür ve ekonomi arasındaki, altın oranı yakalar ve dünyayı dönüştürme gücü kazanır. Kültür ve ekonomi arasında, hayatın şiirini yakalayabilmek için, ürün, hizmet ve bilgi üretiminde, fayda ve maliyet ya da nimet ve külfet arasında, tutarlı bir araştırma ve karşılaştırma yapmasının bilmek gerekir.

*

Ülkelerde insanların tüketimlerinin, değişik ürün ve hizmetlerin, arz ve taleplerinde yol açtığı değişmelerin, ekonomik ve kültürel etkilerini ayrıntılı olarak araştırmadan, sağlıklı bir kültürel doku ve sağlam bir ekonomik yapı oluşturulamaz.Köklü bir kültürel ve ekonomik yapıyla, ürün,hizmet ve bilgi üretimi, şehirler arasında olduğu kadar, ülkeler arasında da ekonomik ve kültürel alışverişe, büyük bir hız ve yoğunluk kazandırırak, barışa en önemli katkıda bulunur.

*

Ekonomik faaliyetler çoğaltan ve hızlandıran etkileriyle, toplumun bütün kesimlerinde olumlu ve olumsuz değişmelere yol açarlar.

*

Maliyet ve fayda analizleriyle, bütün kurum ve kuruluşların, iki günleri, iki ayları ve iki yılları arasındaki, değişmeler değerlendirilir.

*

Ekonomilerin canlılığı, insanların, kurumların ve kuruluşların, dünyadan aldıklarından daha fazlasını dünyaya vermelerinden kaynaklanır.

*

Dünya öteki dünyanın gizemli bahçesidir.Dünya bahçelerinin meyvaları öteki dünyada toplanır.

9 Mart 2019, 09:59

SORUN ÜLKELERİN NÜFUS GÜCÜNE ÜRETİM GÜCÜ KAZANDIRMAKTIR

=========================================================== Ülkeler ürün, hizmet ve bilgi üretme güçlerine göre sıralanırlar. Elementlerin periyodik tablosu gibi, ülkelerin de bir periyodik tablosu vardır. Her ülke nüfusuyla, tarihiyle, coğrafyasıyla, diliyle, üniversiteleriyle, hastaneleriyle, kamu, özel ve gönüllü kuruluşlarıyla, ülkeler sıralamasında yerini alır. Ülkelerin ekonomik, siyasal ve kültürel başarıların kaynağında, nüfusları ve üretim güçleri vardır.

*

Güçlü bir ülke olmada, nüfus büyüklüğünü bir fırsat olarak gören İbn Haldun’dan, bir tehdit olarak gören Malthus’a kadar, nüfustaki gelişmeler, bütün ülkelerde ekonomik, siyasal ve kültürel hayatın en önemli tartışma konusu olmuştur. Ülkelerin nüfus yapılarıyla, ekonomik yapıları arasında doğru orantılı bir bağıntı vardır. Tarihin hiçbir döneminde, nüfusu küçük ülkelerin, siyasal güçleri büyük olmamıştır.Nüfusu büyük olan ülkelerin, üretimleri,güçleri ve etkileri büyük olur.

*

Bir ülkede çocuklar aileyi, aileler ekonomiyi ayakta tutarlar. Nüfusu küçük olan ülkelerin, ekonomileri büyük olmaz. Bir ülkede her aile, bir çocuk sahibi olursa, o ülkenin nüfusu azalır, iki çocuk sahibi olursa, ne azalır ne çoğalır. Bir ülkenin nüfusunun düzenli olarak artabilmesi için, her ailenin en azından, üç çocuk sahibi olması gerekir. Ailelerin ortalama çocuk sayısı üçün altında kalırsa, nüfus azalmaya başlar. Avrupa ülkeleri nüfus azalması sorunuyla karşı karşıyadır.

*

Düzleşen kare dünyada, toprak ve sermaye büyüklüğü, belirleyici üretim faktörü olmaktan çıkmıştır. Bütün dünyada genç, meslek sahibi, girişimci, paylaşmasını ve risk almasını bilenler, ülkelerin üretici entelektüel sermayelerini oluştururlar. Türkiye’nin nüfusu seksen milyon yerine, yirmi milyon olsaydı, bölgesinde ve dünyada ağırlığı, sözü ve etkisi çok önemli olmazdı. Ülkelerin periyodik tablosunda, Türkiye de sıradan bir ülke olurdu.

*

Sabahattin Zaim’in “Türkiye’de Nüfus Meselesi” kitabında, ayrıntılı olarak ortaya koyduğu gibi: “Nüfus meselesi memleket meselesidir”. Bir ülke nüfus meselesini çözmeden, meslek meselesini çözemez. Türkiye, eğitimsizlikten kaynaklanan mesleksizliğin üstesinden gelmek için, genç nüfusuna daha çok yatırım yapmalı ve daha çok önem vermelidir.Mesleksizliğin üstesinden gelen, nüusu büyük ülkeler, üretim güçlerini büyütmede zorluk çekmezler.

*

Genç nüfusu azalan bir ülkenin, üretici kesimi ve ekonomik gücü büyümez, göçe açık hale gelir.Göç kabul etmezse gücünü koruyamaz.

*

Her alanda üreticiler, genç nüfus arasından çıkarlar. Gençler yenilikci, yenilikçiler genç olurlar.Gençler risk almasını severler.

*

Genç insanların hayal etme güçleri, yenilik yapma yetenekleri ve risk olma cesaretleri, yaşlı insanlardan çok daha büyük olur.

*

Üretenler yoksul düşmezler. Gençler her zaman, bana hayallerimi verenlere, ben dünyaları veririm, demesini bilirler.

9 Mart 2019, 10:12

Edebiyatçılar sevdikleri insanların düşünen akılları

Edebiyatçılar sevdikleri insanların düşünen akılları, seven gönülleri olurlar.Edebiyatta tartışılan düşünceler,hayatta eylemlere dönüşürler. Anadolu insanı edebiyatı medeniyet için bilir. "Edebiyatsız Medeniyet,Medeniyetsiz Edebiyat Olmaz."

9 Mart 2019, 21:53

Dünyadaki doğal afetlerin üstesinden "Doğrusal Ekonomik Büyüme"

Dünyadaki doğal afetlerin üstesinden "Doğrusal Ekonomik Büyüme" ile değil "Döngüsel Ekolojik Büyüme" ile gelinir. Ekonomi de ağaçlar gibi doğal büyümelidir.İhtiyaçlar sınırsız,ekonomik büyüme sonsuz değildir.Büyüme sonsuz olsaydı,ağaçların dalları yıldızlara ulaşırdı. Sınırlı dünyada sınırsız büyüme istemek,"NUH TUFANI" istemektir. Okuyucularına bereket "ŞEHİR ve KÜLTÜR",kalemine güç M.K.Berse.

10 Mart 2019, 14:15

İNSANLAR KENDİLERİ İSTEDİKLERİNİ HERKES İÇİN İSTEMELİDİRLER

========================================================= Empatinin olmadığı yerde sempati olmaz. Empatinin özü: Kendin için istediğini başkası için de istemek, kendin için kötü olanının başkası için iyi olmadığını bilmektir. Empati yapma yolunda, atılacak ilk adım, yapılacak ilk iş: Güler yüzlü ve tatlı dilli olmak, en çok şikayeti olanı, en çok sevmektir. Empati sürecinde, tatlı dil ve güler yüz, bütün çatışmaların üstesinden gelir, düşmanlıkları önler, yardımlaşmayı başlatır ve sempati duymanın yolunu açar.

11 Mart 2019, 11:43

KIRIM KAZAN HEDER OLDU BUHARA BAĞDAT HALEP BETER OLDU

======================================================= Anadolu başının üstünde Karadeniz, ayaklarının altında Akdeniz, Yunus'un savaş fırtınalarını, barış rüzgarlarına çevirdiği coğrafyadır. Akdeniz'de Kıbrıs, Karadeniz'de Kırım, yüzmeyen büyük uçak gemisi konumlarıyla, dünya barışının bekçileridir. Kıbrıs ve Kırım, medeniyetlerin birbirleriyle savaştığı adalardan, birbirleriyle buluştuğu adalara dönüşmelidir. Bunun için, Kafkasların, Balkanların ve Orta Doğu'nun, acılarla dolu, gözyaşlarıyla yoğrulmuş, tarihleri tekrar tekrar yazılmalıdır.

*

Balkanlar,Kafkaslar,Kıbrıs ve Kırım yüzyıllarca Anadolu'nun Akdeniz ve Karadeniz'deki medeniyet kaleleri olmuşlardır. Gül bahçesi Balkanladan,Kafkaslardan Anadolu'ya gül tohumları saçılmıştır, gül fidanları dikilmiştir. Kırım 1.500, Anadolu da 1,000 yıllık Türk ülkesidir. Fatih Kırım'ı Anadolu ile bütünleştirmiştir. Yavuz'un eşi Giray Han'ın kızıdır. Kanuni Kırım'da Sancak Beyliği yapmıştır. Üç büyük sultan, en uzun ömürlü Türk Devleti Osmanlı'nın temellerini sağlamlaştırmıştır ve üç kıtaya açmıştır.

*

Türklerle Ruslar arasındaki savaşlarda, Balkanlılar ve Kafkaslılar büyük kayıplara uğramışlardır.Onların topraklarına el konulmuş, yüz binlercesi doğdukları topraklardan sürgün edilmiştir. Ziya Gökalp'in bir şiirinde: “Kırım, Kazan heder oldu / Tuna Kafkas beter oldu /Türkistan'da neler oldu / İşitmedi Kulağımız” diye, çok yalın ve çarpıcı bir biçimde özetlediği gibi, Türkiye, Cumhuriyetin ilk yıllarında, kendi içine kapanarak, Türk ve İslam dünyasının unutmuştur.

*

Demir perdelerin açılmasından sonra, Kanuni Süleyman'ın “Saltanat dedikleri şey ancak bir cihan kavgasıdır / Dünyada birlik gibi mutluluk ve talih yoktur” dizeleri, seksenli yıllar sonrasında Türkiye'nin, yol haritası olmuştur. Anadolu insanı, Turan ve İslam ülkelerinde birlik sağlama yolunda, önemli adımlar atmıştır. Savaş alanlarının yerine, pazarların geçtiğini gören Türkiye, bütün kurum ve kuruluşlarıyla dünyaya açılmıştır.

*

Yahya Kemal'e benzeterek söylenirse, Turan ülkeleri için, Batı'da nehir Tuna dağ Balkan'dır, Kuzey'de nehir İdil dağ Urallar'dır, Doğu'da nehir Ceyhun dağ Kaşgar'dır. Türkler dünyanın neresinde yaşarlarsa yaşasınlar, vatanlarını yanlarında taşırlar. Onların vatanları yanlarında taşıdıkları Kur'an'dır. Cengiz Aytmotov'u, Şehabeddin Mercani'si, Mehmet Akif'i,Necip Fazıl'ı,Sezai Karakoç'u ve Erdem Bayazıt'ı ile Turan ülkeleri, İsmail Gaspıralı'nın “Dilde birlik, fikirde birlik, işde birlik” rüyasını gerçekleştirmişlerdir.

*

Müslüman ülkeler, sınır taşlarının olmadığı düz kare dünyada, her kıtada kendilerini konumlandırmadan, Asya ve Avrupa'daki konumlarını koruyamazlar. Fetihler med cezir dalgalarına benzerler, fethedenler fethedilirler. Yeni Fatihler üniforma giyenler değil, forma giyenlerdir.

*

Her kuşak tarihi yeniden yazmak, yeniden yorumlamak ve yeniden inşa etmek zorundadır.

*

Zaman içinde tarihin olguları değişmez, algıları değişir.

*

Tarih sürekli yorumlanarak küllerinden arındırılır.

*

Gelecek tarihin kor ateşiyle inşa edilir.

12 Mart 2019, 10:21

YÖNETENLER ÜNİFORMADAN ÖNCE FORMA GİYMESİNİ ÖĞRENMELİ

========================================================= İnsanlık tarihi boyunca, hiyerarşik kuruluşların başında ordular gelir. Tarihin her döneminde, orduların hiyerarşik yapıları, bütün kurum ve kuruluşların ana ve değişmez örnekleri olmuştur. Her hiyerarşik kuruluşta bir tepe noktası olur. Tabanı geniş olan hiyerarşik kuruluşta, yukarı doğru çıkıldıkça sayı azalır, tepe noktasında yalnızca bir yönetici vardır. Yukarıdan bakıldığında, geniş taban görülmez.

*

Dünyada ordular gibi, hiyerarşik kuruluşlar da değişmeye açık değildir. Hiyerarşik bir kuruluşta, yönetim kademeleri arasında görev ve sorumlulukların, sınırları belirli olduğu için, kimse değişim istemez. Bir kuruluşun hiyerarşik yapısındaki küçük bir değişiklik, görev ve sorumlulukların altüst olmasına yol açar. Bunun için hiyerarşik kuruluşlarda, önemli bir çoğunluk, değişimden hoşlanmaz, değişime direnirler.

*

Hiyerarşiye dayanan bir kuruluşta, mevcut durumdan duyulan rahatsızlık, değişime direnenlerin azalması ve değişim isteyenlerin çoğalması, değişmenin dinamiklerini harekete geçirir. Hiyerarşik yapısı, ne kadar güçlü olursa olsun, hiçbir kurum ve kuruluş, zamanı gelmiş bir değişime direnemez. Dünyanın her yerinde, çevrelerindeki değişime hızına uyum sağlamayan kuruluşların, ömürleri hiçbir zaman uzun olmaz.

*

Dünyanın bütün orduları gibi, esnek bir yönetim yapısına, sahip olmayan kuruluşlar, dünyadaki değişime ayak uydurmak zorundadırlar. Düzleşen dünyada, bütün hiyerarşik kuruluşlar, değişime direnmeyi bir kenara bırakmalı, değişimi yönetmesini öğrenmeye bakmalıdır. Kurum ve kuruluşlarda değişimi yönetmesini öğrenmek, bir bilgi sorunu olmaktan daha çok, bir bilgelik sorunudur. Hiyerarşik bir kuruluşta, bilgelik yeni boyutlar kazanmaz.

*

Dünyada değişime direnen kuruluşların başında hiyerarşik kurumlar gelmektedir. Bu yüzden, değişim yönetiminde ilk yapılması gereken, katı hiyerarşik yapıdan, esnek hiyerarşik yapıya geçmektir. Düz kare dünyanın başarılı kuruluşları, yüzde yüz hiyerarşiden, sıfır hiyerarşiye dönüşmesini bilen kuruluşlardır. Rekabet üstünlüğü kazanmak için, her kuruluş katı hiyerarşik yapısını, son sınırına kadar düzleştirmelidir.

*

Değişim rüzgarları, hiyerarşik kuruluşların tepelerinden önce tabanlarında eserler. Köklü değişimlerin öncülüğünü, kuruluşlarının tabanlarının önünde duran liderler değil, tabanlarının yanında duran liderler yaparlar. Kuruluşlara değişmesini öğretenler, tabanların omuzlarda taşıdığı liderlerden daha çok, tabanlarının sorumluluklarını omuzlarında taşıyan liderlerdir. Onlar birlikte çalıştıkları insanların, başarılı olmaları için, ellerinden geleni yaparlar.

*

Kare dünya kademeli hiyerarşik kuruluşların değil, kademesiz düz kuruluşların dünyasıdır.

*

Sıfır hiyerarşiyi uygulayacak olanlar, üniformalılardan önce formalılardır.

*

Forma giyenler, üniforma giyenlerden, daha başarılı olurlar.

13 Mart 2019, 10:51

MEHMET AKİF'İN GÜCÜ İÇTENLİĞİNE VE DÜRÜSTLÜĞÜNE DAYANIR

======================================================== Dünyanın dört bir yanındaki bütün ülkelerin gücü, açıklık içinde sürekli kendilerini yenilemeyi bilmelerinden kaynaklanır. Ülkelerin ekonomik, siyasal ve kültürel yapılarını yenileyerek, dünyadaki gelişmeleri yönlendirmelerinde, en güçlü ve en etkili sermayeleri içtenlikte ve dürüstlükte yarışan insanlarıdır. Onlar içtenliği ve dürüstlüğü özendiren, açgözlülüğü önleyen çalışmalarıyla, ülkelerinin her alandaki başarılarının omurgasını oluştururlar.

*

İçtenlikte ve dürüstlükte yarışan insanların sayısının, kritik sınırın altında kalan bir ülke, başka ülkelere örnek olacak ekonomik ve kültürel canlılık gösteremez. Kültürel dokusuyla birlikte, ekonomik yapısı güçlü olan toplumların, pazarlarında dürüstlük alınır, dürüstlük satılır, dürüstlükten terazi tutulur, dürüstlük dürüstlükle tartılır. Onlar her gün yenilenerek, yeniden doğarlar. Türk toplumunda dürüstlük deyince, akla ilk önce gelen isim,şiirleriyle bir döneme damgasını vuran, Mehmet Akif olur.

*

Dünyada iyilikleri özendirmeyi, kötülükleri önlemeyi bir edebiyatçı sorumluluğu olarak gören, bütün Türkiye’nin ayakta dinlediği, Millet Marşı’nın şairi Mehmet Akif, Anadolu insanının bir dürüstlük anıtıdır. Onun hayatı, dürüstlükte destan yazan Türklerin, bin yıllık tarihlerinin özetidir. O şiiri gibi, ömrünü de, Türk toplumuna adamıştır, kendi için değil Anadolu insanı için yaşamıştır, kişisel sorunlarını değil, toplumun sorunlarını dile getirmiştir.

*

Hasan Basri Çantay, "Akifnamesi"nde, “O, ne yazdı ise duyarak yazdı, ağlayarak yazdı, pare pare sıhhatini, varlığını eriterek yazdı. İnandı, yazdı, inanmadığına iltifat etmedi. Samimiyeti Akif’in hayatının esası idi. Az söylerdi, öz söylerdi. Temiz ruhu muhatabını mest eder, bilmeyerek onu kendisine çekerdi” diyerek, sanki Mehmet Akif’i değil, Cumhuriyet döneminin bir Horasan erenini anlatır. Mehmet Akif’in hayatı gibi, düşüncesi,eylemi ve dili de yalın ve canlıdır.

*

Türklerin bilimsel düşünce tarihini, gün yüzüne çıkaran Adnan Adıvar, “Ben Akif’i yalnız şair diye değil, daha çok büyük bir insan ve büyük bir fen adamı diye severim. Onun Fatih Kürsüsü eşsiz bir sanat abidesidir. O eserin her kelimesi ilim ve sanat deryasında saçılmış inciler, cevherler, dalgalardır” demekten kendini alamaz. Mehmet Akif karanlık savaş yıllarında, hiçbir korkuya kapılmadan, Türkiye’nin aydınlık barış yıllarını görmüş, Anadolu insanına “Korkma” diye seslenmesini bilmiştir, "Korkma Allah inananlarla birliktedir" demiştir.

*

Mehmet Akif büyük bir medeniyet değişiminin yaşandığı bir dönemde,Sezai Karakoç’un, "Mehmet Akif" kitabında, açıkça ortaya koyduğu gibi: “Şiirleriyle,makaleleriyle,verdiği derslerle,çevirdiği çağdaş İslam mütefekkirlerinin eserleriyle, aydınlara hakikatleri anlatmaya çalıştı. İslamdan kopmanın felaketlerini gösterdi. Sefaletimizin maddi ve manevi tablosunu çizdi. Gittikçe resmileşmeye yüz tutan Batıcı fikirlerin yön yön tenkidini" yapmıştır. Anadolu insanının bin yıllık tarihiyle olan, bağlarının koparılmasını doğru bulmamıştır,gelenlere yaranmak için, gidenleri yermemiştir.

*

Mehmet Akif, büyük bir bilgi ve bilgelik birikimine sahip olan Türkiye’nin, “Tek dişi kalmış canavar”karşısında, yitirdiği üstünlüğün, Batı medeniyetinin kaynaklarında değil,yerli İslam medeniyetinin ana kaynaklarında aranması gerektiğinin üzerinde önemle durmuştur.

*

Dünyada bilimi ve teknolojiyi bulan eller değil,bilimi ve teknoljiyi kullanan eller önemlidir diyenler için, bilimin ve teknolojinin ülkesi yoktur, ilkesi vardır,bulundukları ülkelerden alınırlar.

*

Mehmet Akif, eski eski olduğu için bırakılmaz,yararsız olduğu için bırakılır, yeni yeni olduğu için benimsenmez,yararlı olduğu için benimsenir, demeyi ömrü boyunca tekrarlamıştır.

*

Mehmet Akif’in büyüklüğü: “Doğacaktır sana vaad ettiği günler Hakk’ın” demeyi bilmesinden kaynaklanır.

*

Büyük Şairin düşünce ve eylem dünyasında karamsarlığa, kötümserliğe ve ümitsizliğe yer yoktur.

14 Mart 2019, 09:42

MİLAT GAZETESİNDE ÖZLEM DOĞAN İLE "7 GÜZEL ADAM" SÖYLEŞİSİ

========================================================== Yedi Güzel Adam’ın amacının, Cumhuriyet döneminde yaşanan yabancılaşma akımına karşı çıkmak olduğunu ifade eden Prof. Dr. Nazif Gürdoğan, “Onlar Türkiye’nin geleceğini hiçbir zaman Moskova’da, Washington’da, Paris’te,Londra'da aramadılar"demektedir.

*

Bir dönemin edebiyatına damgasını vuran önemli isimlerinden, Cahit Zarifoğlu, Rasim Özdenören,Nazif Gürdoğan, Alaaddin Özdenören, Nuri Pakdil, Erdem Beyazıt, Akif İnan ve Sezai Karakoç Türk edebiyatının "Yedi Güzel Adam"ları olarak anılan yazarlarındandır.

*

Edebiyatımızın bu önemli isimlerinin hayatının anlatıldığı televizyon dizisi,bütün Türkiye'de ilgiyle izlenmiştir. Şiirleri hala dilden dile dolaşan usta kalemlerin Mavera Dergisinde bir araya toplanmışlardır. Derginin kurucuları arasında yer alan, Prof. Dr. Nazif Gürdoğan’la Yedi güzel adamı ve Mavera Dergisi’ni konuştuk. EDEBİYAT MEDENİYET İÇİNDİR ===================================================== Yedi güzel adamla yürüdüğünüz yolda edebiyatla iç içeydiniz. Bize yedi güzel adamın edebiyata bakış açısını anlatır mısınız? ===================================================== Bizim kültür ve medeniyetimizde edebiyatın ayrı bir yeri vardır. Edebiyatlar medeniyetlerin şarkılarıdır. Edebiyatsız medeniyet, medeniyetsiz edebiyat olmaz. Bu yüzden bizim kuşağımız ve bizden öncekiler; Necip Fazıl, Sezai Karakoç, Yahya Kemal, Mehmet Akif ve Mavera Dergisi’nin kurucu ve yazarları edebiyatı medeniyet için bilmişlerdir. Yahya Kemal geçmişi bugüne taşıyan şairimizdir. Sezai Karakoç’un deyişiyle; “ bozgunda bir fetih düşü gibidir.” Mehmet Akif şiiri edebiyata, edebiyatı şiire taşıyan şairimizdir yani hayatı şiire, şiiri hayata taşımıştır. Necip Fazıl yarının Türkiye’sini ele alan bir üstattır. Sezai Karakoç ise medeniyetin şairidir. O da medeniyetimizin, edebiyatımızın öncülüğünü yapmıştır. Bu bağlamda baktığımız zaman, 20. yüzyılımızı bir edebiyat yüzyılı olarak görmek gerekir. ====================================================== Mavera Dergisi’ni birlikte çıkaran ve onları yakından tanıyan biri olarak ‘Yedi Güzel Adam’ı ve Mavera yolculuğunu sizden dinleyebilir miyiz? ====================================================== Türk edebiyatının yedi güzel adamı kimlerdir dersek; Mehmet Akif Türk Edebiyatı’nın yedi güzel adamından biridir. Yahya Kemal, Necip Fazıl, Sezai Karakoç, Nuri Pakdil, Cahit Zarifoğlu, Erdem Beyazıt, Akif İnan, Rasim ve Alaaddin Özdenören’de Türk Edebiyatı’nın yedi güzel insanlarındandır. Mavera Dergisi Büyük Doğu ve Diriliş dergilerinden ayrı bir yerdedir. Büyük Doğu’nun bir kurucusu vardır ve bu kişi Necip Fazıl’dır. Orada Çetin Altan, Oktay Akbal ve Sait Faik’e kadar Büyük Doğu Dergisi’nde herkes yazı yazmıştır ama Büyük Doğu Dergisi dediğimiz zaman akla kurucusu ve öncüsü Necip Fazıl, Diriliş Dergisi denince de akla Sezai Karakoç gelir ama Mavera Dergisi denince akla yedi şair birden gelir. Nerede birinin adı geçerse yedi kurucusunun da adı geçer. Mavera’nın kurucuları şiirde, düşüncede, eylemde, sanatta, edebiyatta çok etkili olmuşlardır. Mavera adeta bir üniversite olmuş ve bir döneme damga vurmuştur. EDEBİYATI İMAN İÇİN BİLMEK ===================================================== Derginin kendine has bir manifestosu var mıydı? ===================================================== Derginin manifestosu olarak Rasim Özdenören bir mektup hazırladı. Orada vurgulanan şuydu; biz edebiyatı medeniyet ve iman için biliriz. Bizim şiirde hikâye de, roman da, deneme de amacımız güzelliği aramaktır. Necip Fazıl, “edebiyat, şiir, sanat, mutlak gerçeği; yani Allah’ı aramaktır” der. Mavera’da Necip Fazıl’ın bu tanımını kendisine rehber olarak alan bir dergi oldu. Hiçbir zaman başkalarının kusur ve eksikleriyle ilgilenilmedi, polemiğe yer verilmedi. Biz kendi doğrularımızı söyledik. Derginin amacı; Anadolu insanının sanatını, kültürünü anlatmak ve Cumhuriyet döneminde yaşanan yabancılaşma akımına karşı çıkıp yerli kültürü; Yunus’u, Mevlana’yı, Hacı Bayram ve Hacı Bektaş’ı anlamak ve anlatmak oldu. Hiçbir zaman Türkiye’nin geleceğini Moskova’da Washington’da, Paris’te aramadı. Türkiye'nin geleceğini Anadolu’da aradı. ==================================================== Türkiye’de edebiyat şu an ne durumda? Kalite mi yoksa popülarite mi önde? ==================================================== Türkiye’de edebiyat çok geniş bir alana yansımamakla beraber önemini koruyor. Türkiye’de her alanda büyük şairlerimizin izlerini görüyoruz. Artık televizyonlarda da önemli belgeseller yapılıyor. Yakın bir dönemde Nuri Pakdil’in mektupları yayınlandı. O mektuplarda da açıkça görüldüğü gibi onlar bir dönemi kucaklayan ve bugünün alt yapısını hazırlayan çalışmalardır. Nuri Pakdil romana çok önem verir geniş kitlelere ulaşmanın en önemli yolu olduğunu ifade ederdi. “Dostoyevski’yi okumayana ehliyet bile verilmemeli, biz roman okumayanın düşmanıyız” derdi. HERKESİN BİR OKUMA KOTASI OLMALI ====================================================== “Kırk kitap okunmadan bir kitap yazılmaz” sözünüzden yola çıkarsak Türkiye’deki kitap okunma ve yazılma oranlarını nasıl değerlendiriyorsunuz? ====================================================== Fetih Gemuhluoğlu, “oku emri var, yaz emri yok” derdi. Cahit Zarifoğlu yurt dışına giden herkese defter, kalem hediye ederdi ve “senin orada gördüklerin çok önemli değil ama senin oraya ait üniversitelerde, sokaklarda, caddelerde gördüklerin Türkiye’deki insanlar için önemli, mutlaka yaz” derdi. Nuri Pakdil, “okumak ciddi bir iştir, kitap okurken mutlaka takım elbise giyerek, masanın başında okumak gerekir. Çizilmemiş ve not düşülmemiş kitap okunmamış demektir” derdi. Herkesin bir okuma kotası olmalı. Yemek yemeği nasıl ihmal etmiyorsak okumayı da aynı oranda ihmal etmemeliyiz. Zira yeni dünya da kültürler öne çıkıyor. Artık ordular ve devletler değil, kültür ve medeniyet savaşıyor. Savaş alanlarının yerine kültür alanları ve üniversiteler geçti. Bu bağlamda edebiyat ve sanatçılar yeni dünyanın misyonerleridir. ====================================================== TRT de yayınlanan Yedi Güzel Adam dizisi hakkında görüşleriniz nelerdir? Dizi Yedi Güzel Adam’ın hayatına gerçek bir perspektiften yaklaşıyor mu? ====================================================== Yedi Güzel Adam Dizisi birebir gerçeği yansıtmıyor. Arkadaşlar dizinin izlenebilirliğini artırmak için ilaveler yaparak dramatik unsurlar eklemişler. Bununla birlikte bazı eklemeler yapılmasaydı bu kadar ilgi görüp sevilmeyebilirdi. Orada şairlerimizin fikirlerinin yansımalarını görüyorum. Düşüncelerin geniş kitlelere yayılmasında sosyal medyanın önemli bir payı var. BÜYÜK BİR DOSTLUĞUN HİKÂYESİ ====================================================== Yedi güzel adamı döneminin diğer şairlerinden farklı kılan özelliği nedir? ====================================================== Her edebiyat hareketinin ardında mutlaka büyük dostluklar vardır. Yedi güzel adamın arasında da kırk yıllık dostluk vardır. Cahit Zarifoğlu, Rasim Özdenören, Alaaddin Özdenören ve Erdem Beyazıt ilkokuldan liseye kadar aynı okulda okumuşlardır. Akif İnan Urfa’dan Maraş Lisesi’ne gelmiş olup Sezai Karakoç MaraşLlisesini yatılı okumuştur. Aralarında çocukluktan gelen büyük bir dostluk vardır. ====================================================== Cahit Zarifoğlu’nun okuyuculara yazdığı cevaplar Mavera Dergisi’nin öne çıkan en önemli noktalarından biri. Bu mektuplardan bize bahseder misiniz? ====================================================== Cahit Zarifoğlu yazmayı çok severdi. Bir günde onlarca mektup yazar Avusturalya’dan Amerika’ya kadar dünyayı harekete geçirirdi. O günlerde elbette sosyal medya canlı değildi, buna rağmen Zarifoğlu mektupla ve telefonla insanları teşvik etmesini bilirdi. Onun okuyucularla Mavera Dergisi’ndeki yazışmaları efsanedir. Bu yazışmalar derginin son sayfalarındaydı. Bu yüzden adı; sondan okunmaya başlayan dergiye çıkmıştı. Mustafa İslamoğlu’ndan Prof. Fatih Andı’ya kadar yüzlerce tanınmış şahsiyetin mektubuna Mavera’da cevap yazılmıştır. Rasim Özdenören, “Biz yazalım. Yazılan kalır ve er ya da geç muhatabını bulur” derdi. Bu sözden yola çıkarsak Mevlana ve Yunus eser yazmasalardı isimleri bugüne ulaşmazdı. Fatih Sultan Üniversitesi’nde bir yeni Türk Edebiyatı merkezi kurma çalışması yapılıyor. Yedi güzel adamla ilgili tüm kişisel eşyaları toplanarak bir müze oluşturulacak. Bu şair ve yazarlarla alakalı yapılmış doktora tezleri, belgesel ve röportaj toparlanarak müzeye dahil edilecektir.

14 Mart 2019, 15:27

BREXIT'TEN VE YENİ ZELANDA KATLİAMINDAN SONRA AVRUPA BAŞKA BİR AVRUPA OLACAKTIR

========================================= Yirminci Yüzyıl Batı Dünyasının Yüzyılı oldu.Yirmi Birinci Yüzyıl İslam DünyasınınYüzyılı olacaktır.İngiltere'de bir Pakistan,Fransa'da bir Cezayir,Almanya'da bir Türkiye,Hollanda'da bir Endonezya vardır.Moskova'da bir Tataristan vardır.Araplar 711,Türkler 1354,Tatarlar 1200'den beri Avrupa topraklarındadırlar.Yirmi Birinci Yüzyıl ya Müslümanların Yüzyılı olacak ya da hiç olmayacaktır.Tarihin değişmez yasası:İşgal edenler işgal edilirler.Avrupa işgal ettiği ülkeler tarafından işgal edilecektir.Yeni Avrupa yeniden Müslümanların Avrupası olacaktır. Londra,Paris, Berlin, Amsterdam, Brüksel,Moskova'da İslam ikinci büyük dindir.Avrupa'nın her kentinde Hristiyanlar ile Müslümanlar birlikte yaşamak zorundadırlar.

15 Mart 2019, 11:33

ARALARINDA ALIŞVERİŞ OLAN ÜLKELER SAVAŞMAZLAR

=============================================== Bir ülkenin üretim gücünün artırılmasında, yalın ve derin ticaret kültürü, vazgeçilmez bir yer tutar. Dünyanın neresinde olursa olsun, ticaretin gelişmediği bir toplumda üretim olmadığı için, hiçbir alanda zenginleşme olmaz. Gelişmişlik düzeyinden bağımsız olarak, bir toplumun ekonomik başarısı, ticaretten sanayiye geçiş, sürecindeki verimliliğe dayanır. Alıp satmasını öğrenmeden, üretmesini öğrenmek mümkün değildir.

*

Anadolu’da ticaretten sanayiye geçişte, ilginç bir strateji izlenir. Önce perakende ticareti, öğrenmek için “al sat” denilir. Sonra sıra toptan ticarete gelir. Bunun için de “tart sat” önerisinde bulunulur. Bu iki aşamada başarılı olunmuşsa, üretim kaçınılmaz olur. Stratejinin son aşamasında “yap sat” gündeme gelir. Perakende ve toptan ticarette, kazanılan birikim ve başarı, girişimcileri üretime yönlendirerek, sanayileşmenin yolunu açar.

*

Dünyada bütün başarılı işletmelerin kurucularının, başarı grafiklerinde ticaretten sanayiye, geçiş stratejisindeki aşamalar açıkça gözlenir. Kuruluşların olduğu kadar, toplumların gelişmesinin de, tarihin derinliklerinden süzülüp gelen, ekonomik ve etik ilkeler vardır. Bu ilkeler sanıldığından çok daha etkilidirler. Girişimciler çoğu zaman, farkında bile olmadan, söz konusu etik ve ekonomik ilkeleri, kendilerine değişmez kılavuz edinirler.

*

Girişimciliğin üniversitesi yoktur. Eğitimli eğitimsiz, genç yaşlı, kadın erkek, herkes girişimci olabilir. Gençler arasında girişimcilik, kendi işinin kurucusu ve yöneticisi olmak, meslek seçiminde ilk sıralarda yer almaktadır. Özellikle Amerika’da girişimcilik deyince akla, küçük ya da orta ölçekli işletmeler gelir. Küçük işletmelerde işin kurucusu, aynı zamanda yöneticisidir. Başarının kaynağında, risk almasını bilmek ve yenilik yapmak yatar.

*

Risk almasını bilmeyenler, hiçbir zaman ticaretten sanayiye geçemezler. Adam Smith’in “Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” ilkesinden esinlenerek, girişimcilere de “Bırakınız alsınlar, bırakınız satsınlar” denilmelidir. Girişimcilikte önemli olan para kazanmak değil, toplumun, üretici gücünü büyütmektir. Bunun için de, her şeyden önce satmasını bilmek zorunludur. Açgözlülük ya da açıkgözlülük girişimcilikten daha çok fırsatçılıktır.

*

Anadolu girişimcisinin ticaretten sanayiye geçiş süreci, yerel ölçekte olduğu kadar, küresel ölçekte de geçerlidir. Üretimde kritik unsurların başında kalite gelir. Kalitesiz ürünler hem iç, hem de dış pazarlarda alıcı bulamazlar. İster iç isterse dış pazarlar olsun, her alıcı kalitede mükemmeli arar. Kalitede kusursuzluğu aramayan, hiçbir işletme ister küçük, ister büyük olsun, uzun ömürlü olamaz. Alıcı aramakla bulunmaz, bulanlar kaliteli üretim yapmasını bilenlerdir.

*

Kalite dış dünyaya açılmak zorunda olan, bütün işletmeler için, hayati bir önem taşır.

*

Kusursuzluk küçük işletmelerin, büyük işletmeye dönüşmelerinde kilit faktördür.

*

Her işletme pazar söz konusu olduğunda, küresel düşünmek zorundadır.

16 Mart 2019, 09:38

YUNUS KÜLTÜRÜNDE VARLIĞA SEVİNİLMEZ YOKLUĞA YERİNİLMEZ

========================================================== Dünyayı bir sevme ve sevilme, alanı olarak gören Anadolu insanı, zenginliğe sevinmediği gibi, yoksulluğa da yerinmez. Nasıl bir rüzgar gelir, yoksulluğu alır götürürse, bir sel gelir zenginliği alır götürür. Her zenginliğin ardından bir yoksulluk, her yoksulluğun peşinden bir zenginlik gelir. Bir toplum zenginlik arıyorsa zenginlik, yoksulluk arıyorsa yoksulluk bulur. İnsanlar gibi toplumlar da aradıklarını bulurlar.

*

Zenginlik paylaşılmadan çoğalmaz, yoksulluk paylaşılmadan azalmaz. Paylaşma kültürü, birbirini seven, yoksulluğu giderme yolunda, birbirleriyle yardımlaşmasını bilen, toplumlarda zenginleşir. Bir aile gibi birbirleriyle, yardımlaşmasını bilmeyen toplumlar, üretim gücünü büyütemedikleri gibi, kültürel hayatı da zenginleştiremezler. Her alanda dayanışma içinde olmayan toplumların, yoksulluktan kurtulmaları mümkün değildir.

*

Toplumların canlılığı, zenginlik ile yoksulluğun, gündüz ile gece gibi, iç içe bulunmasından kaynaklanır. Bir toplumda yetişkin olan herkes, zenginliği büyütmek, yoksulluğu da azaltmak için birbiriyle yarışmak zorundadır. Yoksulluk insanları veren el olmaktan çıkarır, alan el konumuna düşürür. Başkalarına el açan toplumlar, saygınlıklarıyla birlikte üretkenliklerini yitirirler. Üretme güçlerini yitiren bir toplumlar, düşünce ve eylem güçlerini de yitirirler.

*

Çoğulcu demokratik düzen yanında, pazar mekanizmasının sağlıklı olarak işletilmesi, kusursuz hizmet veren, kar amaçsız kuruluşlara bağlıdır.Anadolu kültürü, değişik alanlarda hizmet veren, vakıflara dayanır. Vakıf kültürünün kaynağında, ben değil biz vardır. Hayatın zenginliği, birbirini seven ve birbiriyle dayanışma içinde olan kar amaçsız kuruluşlardan gelir. Onlar bütün toplumu içine alan, bir arı kovanı dinamiği oluştururlar.

*

İnsanların kar amaçsız iç zenginlikleri, kar amaçlı dış zenginliklerine yansıdıkça, toplumlarda paylaşma kültürü, yeni boyutlar kazanır. Ekonomik ve kültürel yapıdaki, paylaşma ve dayanışma örnekleri, bütün toplumu etkileyerek, insanların ben diyen tüketici yanlarını değil, biz diyen üretici yanlarını büyütür. Üretici yanı güçlüler olumlulukları, tüketici yönü gelişenler olumsuzlukları büyütürler. Bir kesim toplumu zenginleştirirken, bir kesim de yoksullaştırır.

*

Anadolu insanının dünyasında, ekonomik ve kültürel hayatı yoksullaştıran, hırslara yer yoktur. O Yunus gibi; “Hiçbir kişi bilmez bizi, ne iş içindeyiz? / Ne hırsımız var bizim, ne nefsimiz içindeyiz” diyerek, hem iç hem de dış dünyasında, hayatı zorlaştırmanın değil, kolaylaştırmanın peşindedir. Anadolu’da herkes hayatı zenginleştirmenin yolunun, Allah’ın sevgisini kazanmaktan geçtiğini bilir. Onun sevgisini kazanan hiçbir şeyden yoksun olmaz.

*

Anlamlı bir ekonomik ve bir kültürel hayat için, toplumda herkes kendisine nasıl davranılmasını istiyorsa, başkalarına öyle davranmalıdır.

*

Kar amaçsız kuruluşlar için iyi, güzel ve doğru olan, bütün bir toplum için de iyi, güzel ve doğrudur.

*

Kusursuz kuruluşların olmadığı ülkelerde, kusursuz yerel ve merkezi yönetimler olmaz.

18 Mart 2019, 10:28

DÜNYA ÇANAKKALE SAVAŞINI ABDÜLHAMİT BARIŞINA DÖNÜŞTÜRMELİ

=========================================================== Tarihin ilk yüzyıllarından beri, barış dönemleri, savaş dönemlerinden daha kısa olmuştur. Her ülke, barış isteyen ülkenin, savaşa hazır olması gerektiğine inanmıştır. Barış savaşa verilen hazırlık arası olarak görülmüştür. Bunun için, dünyada barışların sonu geliyor, savaşların sonu gelmiyor. Büyük Osmanlı Devleti'ni parçalayan, üzerinden tam bir yüzyıl geçen, Birinci Dünya Savaşı, Avrupa'da beklenmeyen bir savaş değildir. Ancak yol açtığı yıkımlar, yok ettiği kaynaklar ve aldığı hayatlar çok büyük olmuştur.

*

Sürekli geliştirilen savaş gemileri, tanklar, uzun menzilli toplar, makinalı tüfekler, yüzyıl önceki savaşta, geçmiş yüzyıllarda benzeri görülmeyen, büyük kan ve gözyaşı gölleri oluşturmuştur. Sultan Abdülhamid'in eşsiz bir diplomatik ustalıkla koruduğu, Avrupa ülkeleri arasındaki dengeler yitirilmiştir. Hicaz Demiryolu gibi, altyapı ve köklü eğitim yatırımları aksamıştır. Sultan'ın kırk yıllık barış ülkesi, savaş ülkesine dönüşmüştür. Büyük Osmanlı coğrafyası kırk parçaya ayrılmıştır.

*

Abdülhamid'i devlet yönetiminden uzaklaştıran İttihatçıların elinde, ülkenin mali yapısı çöktmüştür. İttihatçılar Balkanlar, Kafkaslar ve Orta Doğu'da başarısızlığa uğramışlardır. Ülkede haksızlıklar, yolsuzluklar her yere yayılmıştır. Devletin güçsüz düştüğü bir dönemde, İttihatçıların oldubittisiyle, Osmanlı Devleti, Almanya'nın yanında savaşa sürüklenmiştir. İngiltere ve Fransa Çanakkale'de, Almanya'yı durdurmuş, Osmanlı Devleti'ni parçalanmış, Rus Çarlığı yıklmış,İngiliz,Fransız yayılmacılığı dönemi kapanmıştır.Yirmi birinci yüzyılda bütün dünya el ele vererek,savaş yüzyılarını barış yüzyıllarına dönüştürmelidir.

*

“Abdülhamit Barışı”nı kavramadan, “Çanakkale Savaşı”nı kavramak mümkün değildir. Abdülhamid'i Anadolu insanının gündemine taşıyan Necip Fazıl'ın vurguladığı gibi: “Abdülhamid'i anlamak herşeyi anlamak olacaktır.” Çanakkale Savaşı, Malazgirt Savaşı gibi, Türklerin Anadolu'daki tarihlerinin milatlarından biridir. Malazgirt'te Türkler İstanbul'a gelmek için, Çanakkale'de ise, İstanbul'u korumak ve İstanbul'da kalmak için savaşmışlardır.İstanbul'un tarihi Roma'nın tarihidir,Avrupa'nın tarihidir,Osmanlının tarihidir,Türklerin tarihidir.

*

Anadolu insanının tarihi, “Çanakkale Öncesi” ve “Çanakkale Sonrası” olmak üzere ikiye ayrılır. Çanakkale'den önceki yıllar, Abdülhamid'in barış yılları, sonraki yıllar ise İttihatçıların savaş yıllarıdır. Sultan'ın barış yıllarında devletin bütünlüğü korunmuş, hayatın her alanında köklü dönüşümlerin temelleri atılmış, uzun dönemli yenilenme süreci başlatılmıştır. Abdülhamid'i yönetimden uzaklaştıran İttihatçıların savaş yıllarında ise, koskoca Osmanlı çoğrafyası, kırk devlete bölünmüştür. Çanakkale ve Abdlhamit merkeze alınarak, Avrupa tarihi yeniden yazılmalıdır,yeniden yorumlanmalıdır.

*

Tarihin her döneminde savaşlar yıkıcı, barışlar yapıcı olmuşlardır. Bunun için, Barış Sultanı Abdülhamit: “Savaş yalnız sınırlarda olmaz. Savaş bir milletin topyekün ateşe girmesidir. Eğer bu bütünlük sağlanmamışsa, zafer tesadüfi, yenilgi kaderdir” demektedir.

*

Savaş ülkeyi yangın yerine çevirirken, barış gül bahçesine çevirir. Çanakkale dünyanın barış merkezi olmalıdır.

*

Savaşı başlatmak değil, barışı yaşatmak önemlidir.

*

Savaş devletten barış milletten güç alır.

*

Barışın sesi bütün milletin sesidir.

*

Savaşın yükünü herkes taşır.

*

Tarihin anası barıştır.

19 Mart 2019, 11:48

HAYATIN HER ALNINDA VERİMLİLİK HESAPSIZLIKTAN ÖNCE GELİR

======================================================== Bütün ülkeleri etkileyen sekülerleşme rüzgarlarıyla, Hollywood kültürü dünyanın köşe başlarını tutmuştur. Artık dünyanın neresine gidilirse gidilsin, insanlar ürettikleriyle değil, tükettikleriyle saygı görüyorlar, değerleri sahip oldukları evler ve arabalarla ölçülüyor. Evleri ve arabaları olmayanlara, kimse önem vermiyor. Hollywood kültüründe, yalın yaşamak, bir erdem olarak kabul edilmiyor.

*

Tüketim odaklı, seküler Hollywood kültürünü, üreten el olmayı değil, tüketen el olmayı üstün tutanlar ayakta tutuyorlar. Onların gösteriş tüketimine dönük dünyalarında,hayatın hiçbir alanında yalınlığa yer yoktur. Dergah kültürüyle yoğrulmuş, Anadolu insanı için ise, üreten el olmak, tüketen el olmaktan, her zaman daha üstün tutulmuştur. Anadolu insanının zenginliği, yalınlığın getirdiği derinlikten kaynaklanır.

*

Türkiye’nin tüketen bir ülkeden, üreten bir ülkeye dönüşmesinde, Özal bir milattır. Özal’ın ihracata dayalı, dışa dönük ekonomik büyüme stratejileriyle, Türkiye bir tarım toplumu olmaktan çıkmış, bir sanayi toplumu olmuştur. Türkiye’nin dış ticaretinde ağırlık, tarım ürünlerinden sanayi ürünlerine kaymıştır. Seküler kültürün çekim alanının, dışında kalmayı başaran Anadolu insanı, üretimde Batı ülkeleriyle yarışmaya başlamıştır.

*

Amerika’dan dünyaya bir bulaşıcı hastalık gibi, yayılan Hollywood kültürünün değerleri, tutumlulukla yoğrulan ve tutumluğu doruk noktasına ulaştıran dergah kültürüyle dengelenir. Tutumluluğun öncüleri, toplumdan aldıklarından kat kat fazlasını topluma verirler. Onların herkese açık olan, sınırsız gönül dünyalarında, karşılıksız vermenin bir sınırı yoktur. Vermesini seven gönül dünyasında,vermede tutumsuzluk olmaz.Onlar verenlere verildiğini bilirler.

*

Dergah kültüründe insanlar, tükettikleriyle değil, ürettikleriyle değer kazanırlar. Onların büyüklüğü gönüllerinin büyüklüğünden kaynaklanır. Bunun için Goethe, “Sevgiye açık bir gönül kadar dünyada değerli bir zenginlik yoktur” demektedir.Tarihin her döneminde, veren eller, alan ellerden daha üstün ve daha güçlü olmuşlardır. Çok üretim ve az tüketimle gelen tutumluluk, bütün dünyayı yerinden oynatacak kaldıraçtır.

*

Tutumluluğun gücünü kavrayanlar için, dünyanın en büyük erdemi, dünyanın en zenginleri gibi üretirken, dünyanın en yoksulları gibi tüketmektir.

*

Tutumlu yaşamasını başaranların dünyasında, insanlar bir yandan hiç ölmeyecekmiş gibi üretmeye, bir yandan da hemen ölecekmiş gibi tüketmeye odaklanırlar.

*

Onların değerlerinin başında, tutumsuzluk değil, tutumluluk gelir. Anadolu’nun düşünce ve eylem dünyasında, tutumsuz insanlara saygı gösterilmez.

19 Mart 2019, 16:55

Eskişehir'in üç büyük hazinesi vardır:Yunus Emre,Seyit Gazi,Nasreddin Hoca

Eskişehir'in üç büyük hazinesi vardır:Yunus Emre,Seyit Gazi,Nasreddin Hoca. Anadolu İnsanının derinliği Eskişehir'in eşsiz hazinelerinden kaynaklanır. Onun düşüncesi Yunus'a,eylemi Seyit Gazi'ye,bilgeliği Nasreddin Hoca'ya dayanır.Anadolu'da yerin altı yerin üstünden daha zengindir.

20 Mart 2019, 10:36

DÜNYADA DEMOKRATİK DEĞERLERE YENİ BOYUTLAR KAZANDIRMAK

========================================================== Bulaşıcı bir hastalık gibi yayılan terör eylemleri, İslam dünyası kadar Batı dünyasını da can evinden vuruyor. Müslüman ülkelerdeki ekonomik ve siyasal sorunların, kurşun atılan savaş alanlarında değil, oy atılan seçim sandıklarında çözülmesi, bütün dünya için hayati önem taşıyor. İslam dünyasıyla, Batı dünyası arasında,dengenin sağlanmasında, moderatörlük görevi demokrasisi ve ekonomisi gelişmişTürkiye"ye düşüyor.

*

Türkiye kültürel derinliği, ekonomik zenginliği ve demokratik yönetimiyle, Avrupa ile Asya arasında bir çevre ülke olmaktan daha çok, bir merkez ülkedir. Demokratik kültürü ve ekonomik yapısıyla Türkiye, Batı ile İslam dünyası arasındaki barışın en büyük ve en güçlü güvencesidir. Türkiye"de çatışma olursa, hem İslam hem Batı dünyası, ekonomik ve siyasal krizlerden kurtulamaz. Dünyadaki bütün krizlerin kaynağında baskı ve şiddet vardır. Suçsuz insanları hedef alan şiddet, bütün ülkelerin birlikte savaşması gereken ortak düşmandır.

*

Dünyanın her yanında, dinine, ırkına ve yaşına bakmadan, herkesin güvenliğini tehdit ve kamu düzenini sarsan terörle savaşmak, bütün ülkelerin başta gelen görevidir. İnsan hayatına hiç önem vermeyen, kamu düzenini altüst eden terör, bütün dünyanın ana sorunudur. Terör sorununu sözle çözmek, silahla çözmekten çok daha önemli ve çok daha etkilidir. Kamu düzeninin sağlanmasında, dönüştürücü sözün ustası, aklı hem başında, hem gönlünde olan aydınların, tartışılmaz bir sorumlulukları vardır.

*

Akıllarıyla düşünen, gönülleriyle konuşan aydınlar, kutup yıldızına benzerler. Nasıl kutup yıldızı, sürekli kuzeyi gösterirse, aydınlar da akıllarıyla kamunun, gönülleriyle de toplumun yanında yer alarak, sürekli doğru olan, yapılması gerekeni gösterirler. Onlar çağlarından sorumludurlar. Aydınlar düşünce ve eylemleriyle, korku ve düşman üretmezler, insanlara ümit ve güven verirler, Terör eylemlerinin üstesinden gelmenin yol haritası aydınlardadır. Aydınlar uzakları görürler, düşünülmeyeni düşünürler.

*

Hayatın özünü edebiyatın sözüne dönüştüren aydınlar, bilgeliği akıldan akıla olduğu kadar gönülden gönüle de, bir meşale gibi bir kuşatan bir kuşağa taşırlar. İnsanların düşünce ve eylem dünyaları gönüllerinde gizlidir. Dönüştürücü sözün ustası aydınlar, insanların gönüllerinde gizli olanları dillerinde açığa çıkarırlar. Hayat özün söze, sözün öze dönüşmesiyle anlamlı ve yaşanır kılınır. Aydınlar tutum ve davranışlarıyla, insanların özgürlükleri gibi, güvenliklerinin de önemli olduğunu sürekli vurgularlar.

*

Görevleri iyilikleri özendirmek, kötülükleri önlemek olan aydınlar, birbirleriyle, doğruyu aramak ve doğru olmak için yarışırlar.

*

Dünyanın bütün aydınları, insanlık tarihinin her döneminde, "Doğru güzeldir, güzel doğrudur" demişlerdir.

21 Mart 2019, 13:59

İBN HALDUN TOPLUMSAL BİLİMLERİNİN ÖNCÜSÜ OLAN BİLGEDİR

======================================================= Batı dünyasında Sosyoloji''nin bir bilim olarak doğuşu ve temellerinin atılması, genellikle Auguste Comte''a bağlanır. Dünya bilim tarihini, bütüncü bir gözle inceleyenler, Tarih''in olduğu kadar Sosyoloji''nin de kurucusunun İbn Haldun olduğunu görürler.O bütün toplumsal bilimlerin öncüsü olan bilgedir. Düşünce tarihinde, İbn Haldun hem halefsizdir,hem de selefsizdir. Bu yüzden, Mevlana gibi, İbn Haldun da, Eski Mısır ve Eski Yunan''dan hiçbir şey almamıştır. Onlara hiçbir borcu yoktur. Batılılar Mesnevi'den ve Mukaddime''den büyük ölçüde yararlanmışlar, ancak hiçbir zaman kaynak göstermemişlerdir.

*

Kazakistan''dan Cezayir''e İslam dünyasındaki gelişmeler, dünyadaki Batılaşma rüzgarlarının, Doğululaşma rüzgarlarına dönüştüğünü gösterimektedir. Artık ister zengin Kuzey''de, isterse yoksul Güney''de olsun, bütün ülkelerde, seküler değerlerle yoğrulan Batı medeniyetlerinden daha çok, kutsal değerlerle yoğrulan Doğu medeniyetleri tartışılıyor. Bütün dünyada kutsal kültür adına ne varsa, İlk Peygamber''den Son Peygamber''e kadar hepsi Akdenizli''dir. Medeniyetlerin ana kaynağı Akdeniz''dir. Akdeniz dünya barışının koruyucusu olduğu kadar da güvencesi olacaktır.

*

Dünyanın Atina''dan kaynaklanan seküler kültürden daha çok Kudüs''ten beslenen kutsal kültürle harmanlanmasında, Marx''ın “çatışmacı” devrim stratejisi değil, İbn Haldun''un “uzlaşmacı” evrim stratejisi önemlidir. Tarih boyunca, bütün devrimler, toplumların değerlerini değersizleştirmek ve kendi değrelerini kutsallaştırmak için, dünyayı ateşe vermekten kaçınmamışlardır. Oysa hiçbir kutsal amaç, toplu kıyımları haklı gösteremez. Tarihin hiçbir döneminde,kan ve gözyaşı gölleri üzerine kurulan yönetimler ve devletler kalıcı olmamışlardır.

*

İnsanlığın Dirilişi''ni medeniyetlerin yarışması bağlamında ele alan, Sezai Karakoç''un yazılarında sürekli vurguladığı gibi, Doğu dünyasıyla birlikte Batı dünyasının da dönüşmesinde, “devrim” yöntemleri değil, “evrim” yöntemleri hayati önem taşırlar. Tarihin her döneminde, uzun ömürlü devletler, coğrafyalardan önce insanların gönüllerini fetheden toplumların arasından çıkmışlardır. Gönülleri de, sevgiyle silahlananlar fethederler.

*

Tunus''ta doğan Mısır''da ölen İbn Haldun Afrika''nın olduğu kadar Asya, Avrupa ve Amerika''nın da hiç batmayan güneşidir. Bunun için, Yves Lacoste “İbn Haldun adı, Kuzey Afrika''da sıradan insanlara bile tarihin muhteşem günlerini hatırlatır” demektedir. Tarihçi Philip Hitti''ye göre “İbn Haldun İslam dünyasının bir eşini daha çıkaramadığı, en büyük filozof ve tarihçidir, yaşamış bütün filozof ve tarihçilerin de en büyüklerinden biridir.”

*

Bütün Doğu ve Batı dünyası, büyük bir değişim ve derin bir dönüşüm yaşamaktadır. Dönüşümün sürükleyici gücü, Batı ülkelerinden önce, Doğu ülkeleridir. Dünyanın en büyük ordularına sahip olan Amerika, bütün ülkeleri denetmek istemektedir. Ancak bırakın Amerika'yı, en gelişmiş silahlarla donatılan NATO ordusu bile, Afganistan'da denetimi sağlayamıyor. Dünyayı yok edecek nükleer silahlar; Pakistan'nın Hindistan''nın ve Kuzey Kore'nin üretim gücünü güç katmıyor.

*

Yirminci yüzyıl çatışmacı seküler medeniyetlerin yüzyılı olmuştur. Yirmi birinci yüzyıl uzlaşmacı kutsal medeniyetlerin yüzyılı olacaktır.

*

Düz kare dünyada savaşların kazananı,barışların kaybedeni olmaz.

*

Kutsal kültürde bir insanı öldüren, bütün insanlığı öldürür.

*

Dünyanın hiçbir yerinde, iyi savaş,kötü barış yoktur.

*

Bütün krizlerin kaynağında savaş vardır.

22 Mart 2019, 11:10

HER ALANDA KÜLTÜRLE EKONOMİYİ ALTIN ORANDA HARMANLAMAK

========================================================= Harvard iktisatçısı John Kenneth Galbraith, “Yeni Endüstri Devleti”kitabında, teknotratların ele geçirdikleri, sarsılmaz iktidarlarının kaynağında, bilimsel bilgi tekelinin olduğunu vurgular. Ekonominin karmaşık yapısıyla, iktisatçılar da mühendisler gibi, bir bilgi tekeli oluşturdular. Borsa endeksleri ve döviz kurlarının sürekli değiştiği bir dünyada, tasarrufları değerlendirmek, yeni bir uzmanlık alanı olmuştur.

*

Sağlıktan eğitime, her alanda olduğu gibi, ekonomi alanı da yalnızca uzmanlara bırakılmayacak kadar önemlidir. Devletlerin ekonomik alana ilişkin kararları, toplumun bütün kesimlerinde köklü dönüşümlere ve haksız kazançlara yol açar. Bunun için yönetenleri ve yönetilenleriyle, kamu, özel ve gönüllü kuruluşların, stratejik kararlara katılması, finansal krizlerin önlenmesinde, çok büyük önem taşır.

*

Yıldan yıla daha karmaşık, bir yapı kazanan ekonominin yönetilmesi, kaynakların dağıtılması ve yatırımların değerlendirilmesi için, her şeyden önce zamanla değerini yitirmeyen, sağlam bir paraya ihtiyaç vardır. Çünkü para yalnızca ticareti kolaylaştıran bir değişim aracı değil, aynı zamanda, bir değer biriktirme ve zenginlik kaynağıdır. Parasının değerini koruyamayan toplumlar, ekonomik, siyasal ve kültürel alanlar arasındaki uyum ve dengeyi koruyamazlar.

*

Gresham ilkesinde, “Pazarda değerleri birbirinden ayrı iki para olursa, değersiz paranın değerli parayı pazardan kovacağı” vurgulanır. Para değerinin inceliklerini, Gazali kitaplarında ayrıntılı olarak anlatmıştır. Benzer şekilde, toplumda sağlam insanların çoğunluğu yitirmesi, ekonomiden politikaya, her alanda haksızlıkların çoğalmasına yol açar. Çünkü açgözlü insanlar, tokgözlü insanları, hayatın her alanından uzaklaştırırlar. Bu yüzden, ekonominin yönetimi, hayatın yönetimidir.

*

Dünyanın bütün ülkelerinde, sağlam insanla ve sağlam parayla, ekonomi öyle yönetilmeli ki, herkesin temel ve zorunlu ihtiyaçları kolaylıkla karşılansın. Dünyanın kaynakları öyle dengeli bir biçimde dağıtılsın ve öyle sağlıklı bir biçimde değerlendirilsin ki, dünyada kimse aç, susuz, açıkta ve işsiz kalmasın. Ekonomik, siyasal ve kültürel hayat, toplumun bütün kesimlerinin katılımıyla, öyle verimlendirilsin ki, kimseye haksızlık yapılmasın.

*

Ekonomi hayattır, hayat ekonomidir.Hayatın kolaylaştırılması ve güzelleştirilmesi, herkesin bilgelik yolunda olmasına bağlıdır. Dünyada herkes erdemli olur, tokgözlülüğün peşinden aslanlar gibi koşar, açgözlülükten de ceylanlar gibi kaçarsa, kimse yoksul düşmez. Bunun için de, felsefecilerin söyledikleri gibi: “Yöneticilerin bilge, bilgelerin yönetici olması” yetmez. Yeni yüzyılda, hayatı bütün boyutlarıyla kavrayan bilge iktisatçılar yönetici, yöneticiler bilge iktisatcılar olmalılar ki, ekonomik, siyasal ve kültürel yapı çökmesin, dengede dursun.

*

İktisatçılar bütün bilim ve sanatları, bilgeliğin potasında eritmesini bilirlerse, bilge olurlar.

*

Ekonomi kadar haksız kazançlara yol açabilecek başka bir bilim dalı yoktur.

*

Ekonomide üretim tüketime imrenirse,tüketim gösterişe imrenir.

23 Mart 2019, 10:35

DÜNYADA TÜKETİM YAPISI DEĞİŞMEDEN ÜRETİM YAPISI DEĞİŞMEZ

========================================================= Türkiye'de şehirleşme hareketleri, son elli yılda büyük bir ivme kazanmıştır. Artık Türk toplumunun yüzde sekseni, şehirlerde yaşamaktadır. Şehirleşme ekonomik, siyasal ve kültürel yapıda, köklü dönüşümlere yol açmıştır. Şehirleşmeyle Türk toplumunun üretici gücü, yeni açılımlar kazanmıştır. Anadolu insanı, ekonomik sorunlarla birlikte, siyasal sorunların da çözümünü, doğduğu kasabalarda değil, doyduğu şehirlerde aramaktadır.

*

Şehirler bütün ülkelerde ekonomik, siyasal ve kültürel açıdan, hem tehdit hem de fırsat kaynağı, olmaya devam etmektedirler. Ülkelerin ve dünyanın geleceğinde,büyük şehirlerin ayrı bir yeri ve ayrı bir önemi vardır. Tehditler ve fırsatlar söz konusu olduğunda, büyük şehirler ülkelerin, ekonomik siyasal ve kültürel açıdan özü ve özetidir. Dünyada büyük sehirlerin yol açtıkları sorunları çözmeden, dünyanın karşı karşya olduğu küresel sorunları çözmek mümkün değildir.

*

Büyük şehirler varlıklı kesimlerle, yoksul kesimlerin harman olduğu şehirlerdir. Şehirlerin çevrelerini orta kesimle birlikte, yoksul kesimler oluştururlar.Yoksullar bütün dünyada şehirlerin merkezlerini, dört bir yanından kuşatmışlardır. Ülkelerin canlılıkları, toplumun değişik kesimler arasındaki ekonomik ve kültürel ilişkilerin yoğunluğundan kaynaklanır. Orta kesimler bütün ülkelerde,yoksullarla varlıklılar arasında, dönüştürücü bir işlev yüklenirler.

*

Yoksulluk deyince bütün dünyada akla, yoksulluğun Adam Smith’i, olarak bilinen Gunnar Myrdal gelir. Onun en önemli eseri, “Asian Drama” isimli kitabıdır. Asya ülkelerindeki yoksulluk ve yolsuzluğun bir incelemesi olan kitap, yayınlandığında dünya kamuoyunda, büyük tartışmalara yol açmıştır. Myrdal dünyadaki yoksulluk ve yolsuzluk üzerine yaptığı araştırmalarla, Ekonomi dalında Nobel ödülü almış İsveçli bir iktisatcıdır.

*

Myrdal’ın çevirdiğim yıllar önce Stocholm’de yaptığı, dünyadaki yoksulluk ve ekonomik gelişmeler üzerine yaptığı Nobel konuşması, 10 Mayıs 1976 tarihli, haftalık Diriliş dergisinde yayınlanmıştır. Myrdal konuşmasında, “Zengin ülkelerin tüketim kalıplarında köklü değişiklikler yapmadıkça, Yeni Bir Dünya Düzeni konusunda, ateşli konuşmalar yapmak, bir sahtekarlık olmaktan başka bir şey olmayacaktır” demektedir.

*

Myrdal’ın büyük ülkeler için söyledikleri, büyük şehirler için de geçerlidir. Büyük şehirler dünyanın, merkezinde yer alan, ekonomik ve kültürel gelişmesinin, sürükleyici gücüdürler. Onlar olmazsa ülkelerin, kültür ve ekonomilerini besleyen, hayat kaynakları bir bir kururlar.

*

Büyük şehirlerde toplumların değişik kesimleri arasında,tüketim kalıplarını,dönüştürmeden,ülkeler arasındaki gelir dengesizliklerini gidermek mümkün değildir.

*

Toplumlar tüketim kalıplarını değiştirmezlerse,üretim kalıplarını değiştiremezler.

*

Şehirler tüketimi özendirerek değil, üretimi özendirerek zenginleşirler.

*

Şehirlerde tüketim zenginliği, üretim zenginliği değildir.

24 Mart 2019, 11:10

HER KONUDA YUNUS'UN YALINLIĞINI YAKALAMAK BİR ERDEMDİR

======================================================= Küreselleşen dünyada, bütün insanların zorunlu ihtiyaçlarının giderilmesinde ana sorun, hayatın bütün boyutlarında savurganlığın önlenmesidir. İhtiyaçtan daha fazlasının tüketildiği, her toplumda savurganlık vardır. Sanayi toplumunun simgesi olan motorlu araçların üreticisi Henry Ford’un, vurguladığı gibi: “Bir hammadde ya da ürünün ihtiyaçtan fazla olan kısmı savurganlıktır.”

*

Dünyada motorlu araçların üretiminde, Amerikalı ve Avrupalı kuruluşların payları küçülürken, Japon kuruluşların payları artmaktadır. Seksenli yıllarda MIT tarafından yapılan bir kıyaslama çalışmasında, Japon kuruluşlarının verimlilikte, Amerikalı ve Avrupalı kuruluşlardan önde oldukları görülmüştür. James Womack ve Daniel Jones, “Dünyayı Değiştiren Makina”da, Japonların başarısının yalınlıktan, kaynaklandığını ortaya koymuşlardır.

*

Yalın üretimle, yalın tüketimle ve yalın yönetimle, her alanda savurganlığı önleyen Japon yaklaşımı, yılların birikimiyle oluşmuş, bir düşünme ve bir yaşama felsefesidir. Yaklaşımın temelinde, sürekli yalınlaştırılan, savurganlıktan arındırılmış, üretim, tüketim ve yönetim süreçleri vardır. Yalın düşüncede amaç, bütün ürün ve hizmetleri, alıcıların istedikleri zamanda, istedikleri yerde ve istedikleri miktarda karşılamaktır. Değişmeyen ana hedef , her alanda savurganlığı önlemektir.

*

Düz dünyada hangi ülkede olursa olsun, bir kuruluşun uluslararası pazarlarda, yarışma üstünlüğü kazanması, yönetim fonksiyonlarında olduğu kadar, işletme fonksiyonlarında da, sürekli iyileştirmelerle savurganlıktan kaçınmasına bağlıdır. Savurganlığın önlenmesi, her alanda ürün, hizmet ve bilgi üreten, özel, kamu ve gönüllü, bütün kurum ve kuruluşların ana sorunudur. Savurganlığın önlenmediği toplumlarda, yoksulluğun önü alınmaz.

*

Dünyada yoksulluk savaşlardan, eğitimsizlikten, ırkçılıktan, ayrımcılıktan ve açgözlülükten kaynaklanır. İster Yeni Delhi, ister Kahire, isterse Rio de Janerio olsun, dünyanın neresinde yoksulluk varsa, en önemli ve en büyük kaynağında, eğitimsizlikten beslenen savurganlık vardır. Eğitimsizliğin olduğu yerde savurganlık, savurganlığın olduğu yerde de yoksulluk vardır. Bunun için, bütün kutsal kitaplarda savurganlığın önlenmesine büyük önem verilir.

*

Aşılar zamanla etkilerini yitirmeden,insanların bulaşıcı hastalıklara karşı, dirençlerini artırırlar ve güçlerini korurlar. Hayatın bütün boyutlarını, savurganlıktan arındıran yalınlık da, ekonomik ve siyasal krizlerden etkilenmeden, bütün insanlığı yoksulluktan korur. Dünyanın neresinde olursa olsun, bütün kurum ve kuruluşlarda, yalın düşünmenin, yalın yaşamanın, yalın tüketmenin, yalın üretmenin ve yalın yönetmenin küresel ilkeleri, dünyanın her yerinde geçerlidir.

*

Dünyada ihtiyaçtan fazla tüketilen her şey savurganlıktır.

*

Yoksulluğun üstesinden yalnızca yalınlık gelir.

*

Yalın yaşayanlar yoksul düşmezler.

25 Mart 2019, 10:53

BÜTÜN DÜNYANIN SERBEST PAZAR EKONOMİSİNE DEĞİL ETİK PAZAR EKONOMİSİNE İHTİYACI VARDIR

========================================== İnanmayı afyon olarak gören Komünizm uygulanabilirliğini bütünüyle yitirmiştir. Ekonomiyi inanç ve etikten bağımsız olarak ele alan, Kapitalizmin de can damarları kurumuştur. Oysa sağlam ekonomi, sağlam insan ve sağlam topluma dayanır. Ekonomi toplumun üretim ve tüketime dönük yüzüdür. Güzel insanın üretimi gibi, tüketimi de güzel olur.

*

Matematik'ten Felsefe'ye kadar birçok bilim gibi, Ekonomi bilimi de Batılıların tekelinde değildir. Pazar mekanizmasının işleyişine ilişkin ilk önemli çalışmaları başta Gazali ve İbn Haldun olmak üzere, Müslüman düşünürler yapmıştır. Ekonomik, siyasal ve kültürel hayatın odak noktasında açgözlü, çıkarcı insan değil, tokgözlü, dürüst insan vardır.

*

Komünizm ve Kapitalizmin "Ekonomik İnsanı"nın iflas ettiği bir dönemde, kendisi için istediğini başkası için de isteyen "güzel" ve "güvenilir" insan odaklı bir ekonomik yapı oluşturmadan, yüksek kaliteli ve düşük maliyetli üretim ve tüketim yapmak mümkün değildir. Pusulanın Kuzeyi göstermesi gibi, dürüstlük ve özveriye dayanan güven ekonomisinin ilkeleri de, üretim ve tüketimde mutluluk ve başarının evrensel yönünü gösterirler.

*

Yirmi birinci yüzyılda dengeli gelir dağılımı ve ilkeli bir kültürel doku oluşturmada başarısızlığa uğrayan seküler ekonomi ile İslam ekonomisi arasındaki farkları ayrıntılı olarak ortaya koymak hayati önem taşımaktadır. Ekonomi bilimi etikten bağımsız değildir. Tam tersine etik değer ve ilkelere dayanır.

*

Paradan para kazanmanın değil, ürün ve hizmet üretiminden kazanç sağlamanın yolunu açan faizsiz finans sisteminin Türkiye ve dünyadaki gelişmesi bütün dünya için önemli bir çıkış yolu olacaktır. Çünkü para kazanmak her şeydir diyenler,para kazanmak için her şeyi yapmaktadırlar.

*

Bütün dünyada sanayiden hizmet kesimine geçişin hızlandığı bir dönemde, finansal işlemler en hızlı gelişen sektörlerin başında geliyor. New York, Londra, Frankfurt ve Tokyo gibi dünya ekonomisinin merkezlerinde ürün ve hizmet alışverişinden kat kat fazla para ve kıymetli kağıt alışverişi yapılıyor. İslami ilkelere göre yönetilen, fonların hacmi de trilyon dolarlara yaklaşıyor.

*

Müslümanların tasarruflarını çekmek için, büyük Batı bankaları, faizsiz işlemlerde değerlendirilen büyük fonlar oluşturdular. Amerika ve Avrupa'da İslami ilkelere saygılı kurum ve kuruluşlardan oluşan borsalar kuruldu.

*

Dünya bilgisayar yazılım sektörü ve ileri teknolojinin merkezi "Silikon Vadisi"nde "risksiz" faize değil de, "risk" ve ortaklığa dayanan "Venture Capital" şirketleri, yeni teknoloji geliştirme ve ekonomide yenilik yapmada bütün dünyaya örnek oluyorlar.

*

Risk sermayesi şirketlerinin İslamda ana ortaklık biçimi olan "mudarabe" ortaklığına dayanmaktadır. Bill Gates ve Michael Dell gibi ünlü girişimcilerin varlıklarını bankalara değil, risk sermayesi şirketlerine borçludurlar. Onların bir adı da "Melek" yatırımcılardır.

*

Elbirliği olmadan güçbirliği olmaz.Ekonomide paylaşmasını bilmeyenler,paylaşmasını bilenler tarafından paylaşılırlar.

*

Güzel insanların gücü "kazandır ve kazan" ilkesine dayanan ortaklık kültüründen kaynaklanır.

*

Güzel ekonomi güzel insanların kurdukları ortaklıklarla inşa edilir.

*

Güzel insanların ortaklıkları da,ekonomileri de güzel olur.

26 Mart 2019, 11:34

Yeni dünyanın fatihleri cephelerde savaşanlar değil

Yeni dünyanın fatihleri cephelerde savaşanlar değil, pazarlarda yarışanlardır.Pazarların fatihlerine dünyanın hiçbir yerinde,pasaport sorulmaz.Onların pasaportları ürettikleri ürünler,verdikleri hizmetler ve geliştirdikleri bilgilrdir.Onlar üniforma değil,forma giyerler.MÜSİAD Başkanı İsmail Çakmak,Düzce'de Yeni Fatihlerin öncülerindendir.

26 Mart 2019, 12:26

BÜYÜK ÖLÜMLER YÜZYILINDA ÜLKELER YAŞATARAK VAR OLURLAR

========================================================= Amerika İsrail''in peşinden giderek, devlet terörüyle bütün İslam dünyasını, büyük bir Filistin''e dönüştürmüştür. Artık Irak''tan Afganistan''a, Yemen''den Suriye''ye, her Müslüman ülke, her gün onlarca insanın öldürüldüğü bir Filistin olmuştur.Amerika ve İsrail''in saldırı odaklı, savaş stratejileriyle, bütün İslam Dünyası için, hem Yirminci, hem Yirmi birinci yüzyıl, milyonlarca insanın hayatını kaybettiği, bir ''Büyük Ölümler Yüzyılı''na dönüşmüştür.

*

Rusya Afganistan'ı ve Suriye'yi, Amerika Irak'ı ve Libya'yı destekçileriyle,yakıp yıkarak, tarihin en büyük göçlerine yol açmıştır. Soğuk Savaş yüzyıllarının iki düşmanı, bütün Orta Doğu Ülkelerinde, büyük kan ve gözyaşı göllerinin doğmasına yol açmışlardır. Geçmiş yüzyıllarda İspanyolların,İngilizlerin ve Fransızların, İslam ülkelerinde yaptıkları soykırımları, İsrailliler,Ruslar ve Amerikalılar, destekçileriyle birlikte, bir bir Filistinleştirdikleri, Müslüman ülkelerde tekrarlıyorlar.

*

İsrail''in Filistin''de izlediği stratejiyi, Amerika dünyada izleyerek, devlet terörünü, dış politikasının temeline yerleştirmiştir. Nasıl Yahudiler Almanya''da gördükleri baskı ve şiddeti, sürekli gündemde tutarak, Filistin''de işledikleri cinayetleri gözden uzak tutmaya çalışıyorlarsa, Amerikalılar da, New York''a yapılan saldırıyı bahane ederek, bütün dünyada savaş rüzgarları estirmektedirler.

*

''Büyük Ölümler Yüzyılı''nın sonunu getirmek için, Müslüman ülkeler kendi sorunlarıyla ilgilendikleri kadar, komşu ülkelerin sorunlarıyla da ilgilenmelidirler. İslam dünyasında iç savaşları önlemek, bütün ülkelerin en büyük soruna haline gelmiştir. Çünkü İslam dünyasında savaş olursa, dünyada hiçbir ülkede barış olmaz. Düz kare dünyada, bir ülke ağlarken bir ülke gülmez.

*

Savaşlarda ölümlerin her yıl katlanarak arttığı yüzyılda, Müslüman ülkelerin sorunları, kendilerini gündüz gözüyle yenileyemelerinden kaynaklanmaktadır. Bütün İslam dünyasının kendisini yenileyebilmesi için , zengin tarihlerinin küllerini değil, kor ateşini, geçmişten geleceğe taşımaları, hayati önem taşımaktadır.

*

Dünyadaki bütün aydınların ana görevi, hayata renk ve tad veren tarihin küllenmesini önlemektir.Aydınlar dünyadaki büyük savaşların,büyük ölümlerin önüne geçmek için, akıl birliği, gönül birliği yaparak ve birlikte düşünmek, birlikte eyleme geçmek zorundadırlar.

*

Tarih içinde terörü savunma politikası, haline getiren devletlerin, uzun ömürlü oldukları görülmemiştir. Kan dökenler,dökülen kanların oluşturduğu gölde boğulurlar.

*

Amerika ''Öldürüyorum öyleyse varım'' diyerek, varlığını koruyamaz.

*

Barış" Yaşatıyorum öyleyse varım" diyen ülkelerin işidir.

*

Düz kare dünya, savaş değil,barış istiyor.

*

Barışta iyilik, iyilikte barış vardır.

27 Mart 2019, 09:56

DÜNYANIN YENİ FATİHLERİ CEPHELERDE DEĞİL PAZARLARDADIR

======================================================== Fatih Asyalıların olduğu kadar, Avrupalıların da tarihinde köklü dönüşmelere yol açan, Türk sultanlarının başında gelir. Batı'nın İskender'le başlayan Sezar'la devam eden yürüyüşünün yönünü, Fatih İstanbul'u alarak, Doğu'dan Batı'ya çevirmiştir. Fatih üç kıta ve iki denizi sınırlarının içine alan “Büyük Osmanlı Devleti”nin rüyasını görmüştür. “İkinci Roma” olan İstanbul'u Türklere başkent yaparak, Orta Çağ'ı kapılarını kapatmış, Yakın Çağ'ın kapılarını açmıştır. Hedefinde “Birinci Roma” vardır,Üçüncüsü olmayacaktır.

*

Türklerin Avrupa'da 1354'te Gelibolu'da başlayan yolculuğu, 1361'de Edirne, 1369'da Sofya, 1389'da Kosova, 1392'de Üsküp, 1430'da Selanik, 1453'te İstanbul, 1463'te Saraybosna, 1468'de Belgrad, 1526'da Budapeşte, 1529'da Viyana'ya kadar, yeni katılmalarla, genişleyerek devam etmiştir. Avrupa'da Tuna, Asya'da Dicle, Fırat, Afrika'da Nil, Fatih'in kurumsallaştırdığı, bütün dinlerin ve geleneklerin güvenliğini sağlayan, “Osmanlı Barışı”nın, hayat kaynakları, kutlu nehirler oldmuştur.

*

Doğusu ve Batısıyla “İki Roma”yı bir "Kızıl Elma" olarak gören Fatih, Osmanlı barışının en büyük, en güçlü güvencesinin Asya'daki Türk varlığından daha çok Avrupa'daki Türk varlığının olduğunu düşünmüştür. Bu yüzden, Gedik Ahmet Paşa'nın yönettiği gemilerle, Türkler Arnavutluk'tan İtalya'ya geçmişler ve Otranto kalesine yerleşmişlerdir. Türkler için, İkinci Roma'dan sonra Birinci Roma'ya giden yol da açılmıştır. Fatih'in 1481'de sefere hazırlandığı bir dönemde, ellisini bulmayan bir yaşta ölümü, Osmanlıların gözünü Roma'dan Viyana'ya çevirmmiştir.

*

İstanbul'un Türklerin başkenti olmasının üzerinden bir yüzyıl geçmeden, Fatih'in Avrupa, Yavuz'un Asya, Kanuni'nin hem Asya hem Avrupa diyen vizyonlarıyla, Osmanlı Devleti, üç kıta ve iki denizin en büyük, en önemli gücü olmuştur. Kanuni döneminde Türklerin Kızıl Elma'sı Roma değil, Viyana'dır. Türkler Viyana'nın kapılarının önüne, bir kere değil, iki kere gitmişlerdir. Türklerin İstanbul'a geri gitmemek üzere gelişlerinin yıldönümleri kadar, Viyana'dan geri dönüşlerinin yıldönümleri de önemlidir. Viyana'daki başarısızlığın kaynaklarını anlamadan, İstanbul'daki başarının kaynakları anlaşılmaz.

*

Tarihte başarıların da başarısızlıkların da çok önemli kaynakları vardır. Türkler İstanbul'da başarılı olmuşlarsa, başarılarının çok ciddi sebebleri vardır.Viyana'da başarısız olmuşlarsa, başarısızlıklarının çok ciddi sebepleri vardır. Türkiye'nin geleceğini inşa etmede, geçmişin başarılarıyla birlikte başarısızlıklarından alınması gereken dersler, bütün ayrıntılarıyla ortaya konulmalıdır. Fatih kendisinden önce onlarca defa kuşatılan İstanbul surlarının önlerinde uğranılan başarısızlıklardaki hataları, tekrarlamadığı için başarılı olmuştur.

*

Hiçbir ülke kendisine yeni bir geçmiş inşa edemez. Ancak her ülke kendi geleceğini kendisi inşa eder. Geleceği inşa edecek mimarlar, geçmişin üniforma giyen askerleri değil, geleceğin forma giyen girişimcileridir. Siyasal sınırların çok değişimediği, ekonomik sınırların sürekli değiştiği, Yirmi birinci yüzyılın yeni fatihleri, ürünleriyle, hizmetleriyle, bilgileriyle pazarlarda yarışan girişimcilerdir.

*

Sınırların olmadığı dünyanın pazarları, gökyüzü gibi bütün ülkelerindir, hiç bir ülkenin tek başına sahip olamayacağı kadar büyüktür.

*

Dünyanın Yeni Roma'ları, ya Fatih ya da Akşemseddin olanları değil, hem Fatih hem Akşemseddin olmasını bilenleri beklemektedir.

*

Girişimciler için, yeni dünyanın her kenti fethedilecek bir Roma'dır. Dünyayı Yeni Fatih'ler,Yeni Akşeyh'ler fethedecektir.

*

Yeni dünya savaşın cephelerden pazarlara taşındığı dünyadır.

*

Geçmiş yaşanmıştır, gelecek yaşanacaktır.

*

Geçmiş araştırılır, gelecek planlanır.

*

Bugün değerlendirilir.

28 Mart 2019, 12:20

ORTA DOĞU'DA MÜSLÜMAN ÖLDÜREN HARİCİ MÜSLÜMANLAR

==================================================== Yirmi birinci yüzyılın başında, Birinci Dünya Savaşı sonrasında, Türklerin Balkanlar ve Ortadoğu"dan, Anadolu"ya çekilmeleriyle, İslam dünyasında büyük bir yönetim boşluğu doğmuştur. Geniş Osmanlı coğrafyasında, büyük ve küçük onlarca ülke, dünya devletler topluluğuna katılmıştır. Başta Osmanlı Devleti"nin en büyük mirasçısı olan Türkiye olmak üzere, hiçbir ülke, İslam dünyasında oluşan, ekonomik, siyasal ve kültürel güç boşluğunu dolduramamıştır.

*

Müslüman ülkeler Yirminci yüzyılda, İslam dünyasının geleceğini, seküler Batı ülkelerinin "Sağ" ve "Sol" ekonomi öğretilerinde aramışlardır. Ancak, dünyanın iki büyük gücü, Amerika ve Rusya, hem soğuk, hem de sıcak savaş dönemlerinde, beklenen ekonomik ve siyasal gelişmelerin destekçileri değil, köstekçileri olmuşlardır. Soğuk Savaş sonrası dünyanın " Yeni Hitler"lerinin elinde, İslam dünyasının önde gelen ülkeleri, tek tek Filistinleştirilerek, iç savaşlara sürüklenmişledir. Mehmet Akif"in deyişiyle Müslümanlar, cihat adına, "Gaza namıyla dindaş öldüren biçare dindaşlar"a dönüşmüşlerdir.

*

Filistinleşen Irak, Ukrayna, Venezuella,Suriye,Yemen,Afganistan, Pakistan,Cezayir ve Mısır, bütün dünya barışını tehdit ediyor. Çivisi çıkan dünyada Filistinleşme, bir bulaşıcı hastalık gibi, Doğu"dan Batı"ya bütün ülkelere yayılıyor. Çünkü Asya"da savaş olursa, Avrupa"da barış olmaz. Bu yüzden, bütün dünya, uluslararası kurum ve kuruluşlarıyla, kangren olan Filistin sorununu çözerek, dünyadaki Filistinleşmenin önüne geçmelidir. Filistinleşmeyle, dünyada savaş hayatın vazgeçilmez bir boyutu haline gelmiştir.

*

İkinci Dünya Savaş"ında birbirleriyle, savaşan, Almanya ve Fransa"nın "Avrupa Birliği" şemsiyesi altında, aralarındaki sınırları kaldırmaları gibi, Irak, Suriye, Ürdün ve Lübnan da aralarındaki sınırları kaldırmalıdır. Ancak sınırsız bir Orta Doğu için, siyasal sınırlardan önce ekonomik sınırlar kaldırılmalıdır. Amerika ile Kanada arasında sınırda olduğu gibi, ekonomik sınırlar kalkarsa, siyasal sınırlar önemlerini bütünüyle yitirirler.

*

Ülkeler arasındaki ekonomik ilişkilerde, çift yönlü bir kazanç vardır. Ülkelerden biri kazanırken, biri kaybetmez. Doğalgaz boru hatlarıyla birbirine bağlı Rusya ve Türkiye, birbirleriyle savaşı göze alamazlar. Türkiye ile Rusya arasındaki barışın en önemli güvencesi, doğalgaz boru hatlarıdır. Birbirleriyle, "alış veriş" daha yerinde bir deyişle, "veriş alış" yapan ülkeler, sorunlarını cephelerde değil, pazarlarda çözerler.

*

Bir kuramsal doğrunun gücü, yüzyıllar içinde geçerliliğini korumasından kaynaklanır. "Ticaretin olduğu yerde savaş olmaz" doğrusu da yüzyıllar boyunca geçerliliğini koruyor. Ülkeler arasındaki siyasal sınırların önemsizleştiği kare dünyada, barışın en büyük güvencesi, ülkelerin ekonomik ve kültürel gelişmesine katkıda bulunan kuruluşlardır. Onlar bütün dünyanın barış elçileridir. Çünkü barış olmazsa,kuruluşlar da olmazlar.

*

Ticaret yapmasını bilen ülkeler,barış yapmasını da bilirler.

*

Dünya barışının en büyük güvencesi dünya ticaretidir.

*

Dünyada ticaret barıştır, barış ticarettir.

*

Hayat ticaretle yaşanır kılınır.

*

Barış ticareti izler.

29 Mart 2019, 11:53

EKONOMİK GELİŞMEYE KÜLTÜREL GELİŞMEYLE BİLGELİK KATMAK

======================================================== Türk ve İslam dünyasının Batı ülkelerinin pazarı olmaktan kurtulmaları, ekonomik ve kültürel alanda, yeniden yapılanmalarına bağlıdır. Asya ülkelerinin düşük katma değerli ürünlerden, yüksek katma değerli ürünler üreten, ülkelere dönüşmeleri gerekir. Üretici ülkelere dönüşmek, dünyadaki gelişmelerin izleyicisi olmakla değil, yönlendiricisi olmakla gerçekleşir. Yönlendirici ülkelerin gücü, izleyici ülkelerden daha büyüktür.

*

Ülkelerin dönüşüm hızı, dünyanın dönüşüm hızının gerisinde kalırsa, kaynaklarını değerlendirmede istenen üretgenliği yakalayamazlar. Sermaye eksikliği çeken ülkeler, kaynakları üretimden daha çok tüketime yöneltmek zorunda kalırlar. Üretime yatırım yapamayan ülkeler, sanayileşme sürecine uyum sağlamakta güçlük çekerler. Sanayileşmeyle bütün ülkelerde, üretim gücüne yeni açılımlar kazandırmıştır.

*

Sanayileşme sürecinin doruk noktasını, yatırım ürünlerinin ana girdilerini sağlayan temel sanayi dallarında yapılan yatırımlar oluşturur. Türkiye’de temel sanayi yatırımları, Avrupa ülkelerinin hızında gerçekleşmediği için, Türk toplumu Yirminci yüzyılın ilk yarısında, istenen hızda sanayileşememiştir. Büyük devletten küçük devlete dönüşen Türkiye’nin, tarım toplumundan sanayi toplumuna, geçiş süreci sancılı olmuştur.

*

Ülkelerin üretim yapısında köklü dönüşümler gerçekleştirmesi, hem iç hem de dış politikasında büyük sarsıntılara yol açar. Türk toplumu dönüşümün yol açtığı sorunların bedelini ödemeye devam etmektedir. Anadolu insanının üretim gücünü göstermede, girişimcilik ve girişim kültürü tarihinde Nuri Demirağ, yapımcılığını üstlendiği büyük projelerle vazgeçilmez bir yer tutar. O Karabük Demir Çelik İşletmelerinin kuruluşuna da katkıda bulunmuştur.

*

Demirağ İstanbul Yeşilköy’de bir uçak fabrikası ve pilot okulu kurarak, İstanbul Teknik Üniversitesi, Makina Fakültesinde Uçak Mühendisliği Bölümü’nün açılmasına da öncülük yapmıştır. Türkiye’de yönetimler, yüzyılı aşan bir süreçte, Avrupalılar gibi üretmeden, Avrupalılar gibi tüketerek, ülkenin kaynaklarını sorumsuzca harcamışlardır. Yönetimlerin başarısızlığının bedelini, bütün Türk toplumu, yıllarca düşürülemeyen enflasyonla ödemiştir.

*

Dünyada sanayileşme ekonomik, siyasal ve kültürel boyutlarıyla bütün ülkeleri etkilediğinden, bütün ülkeler arasında kıran kırana bir yarışa yol açmıştır. Yirmi birinci yüzyılda sanayi toplumu gerekli,ancak yeterli değildir. Artık sanayi toplumundan, bilgi toplumuna geçmeyen ülkeler, sanayi toplumu olma güçlerini koruyamazlar.

*

Türkiye’nin üretim gücünün Avrupa ülkelerinin ortalamasına ulaşabilmesi için, yönetilenlerle birlikte yönetenlerin, sanayi toplumundan bilgi toplumuna geçmeye, bilgelik kazandıracak altyapıyı oluşturmaları, büyük önem taşımaktadır.

*

Dünyada bilgi ve bilgelik, pasaport taşımaz, her ülkeye eşit uzaklıktadır, isteyen her ülkeye kapılarını sonuna kadar açarlar.

*

Sanayi toplumları bilgiye, bilgi toplumları bilgeliğe dayanır.Yeni dünya,hem bilgi hem bilgelik diyenlerin dünyasıdır.

30 Mart 2019, 11:18

YOKSULLUK EĞİTİMSİZLİKLE GELEN MESLEKSİZLİKTEN KAYNAKLANIR

=========================================================== İster ürün, ister hizmet, isterse de bilgi olsun, üretmesini bilen toplumlar yoksul düşmezler. Hangi alanda olursa olsun, üretim insanların ihtiyaçlarını karşılamak için yapılır. Dünyada hayatı kolaylaştırmak için üretim yapanlar,bütün insanlığın sevgisini kazanırlar. Bunun için Anadolu’da, insanların zorunlu ihtiyaçlarını karşılama, yorulma bilmez bir gayretle çalışanlar, toplumun bütün kesimleri tarafından, saygıyla ve sevgiyle karşılanırlar.

*

Hacı Bayram’ın şiirleriyle yoğrulan Anadolu’da, insanların alınlarının terleri ve ellerinin emekleriyle geçinmeleri özendirilir. Anadolu insanın kültüründe mutluluk, iki uç olan yoksulluk ve zenginlikte değil, üreten el olmasını bilmekte aranır.Dünyada yoksulluğun üstesinden yoksullar gibi tüketen, varlıklılar gibi üretmesini bilenler gelirler. Anadolu’da yoksullar gibi,yaşamak bir erdemdir. Ancak başkalarına el açtıran yoksulluk, bir erdem olarak görülmez.

*

Kırgızistan’dan Fas’a kadar, Türk ve İslam dünyasının, en büyük ve en önemli sorunu, eğitimsizlikten kaynaklanan yoksulluktur. Müslüman ülkelerin ortalama eğitim seviyeleri, Avrupa ülkelerinin gerisine düştüğü için, kişi başına düşen gelir de düşük kalmaktadır. Dünyanın her yerinde, eğitim seviyesi yükselten ülkeler, gelir seviyesini de yükseltirler. Yoksulluk mesleksizlikten, mesleksizlik de eğitimsizlikten kaynaklanır.

*

İslam ülkelerinin üzerine bir karabasan gibi çöken yoksulluğun, üstesinden gelmenin yol ve yöntemleri sürekli tartışılmalıdır. Yoksulluk toplumun bütün kesimleri için, her zaman ateşten bir gömlektir. Yoksulluk sınırını aşarak, bütün toplumun temel ihtiyaçlarını karşılayamayan ülkelerin, kültürel değerlerini dünyaya taşımaları mümkün değildir. Bu yüzden Anadolu’da ümitsizlik gibi, yoksulluk da inançsızlıkla bir tutulur.

*

Toplumlarına ümit ve güven vermeyen ülkeler, tüketen el olmaktan, üreten el olmaya geçemezler. Bunun için Anadolu’da, “İnanan insan tekeden süt çıkarır” denilir. Dünyanın her ülkesinde, yoksulluğun kaynağında eğitimsizlik vardır. Mesleksizliğin üstesinden gelemeyen toplumlar, yoksulluğun pençesinden kurtulamazlar. Yaşı ne olursa olsun, toplumda herkesin üretimiyle tüketimini birbirinden farklı kılması gerekir.

*

Yoksulluğu yenmede, sanıldığı gibi sermaye değil, eğitim önemlidir. Eğitimli bir toplum ekmek peşinde koşmaz, buğday yetiştirmeye bakar. Bir yardım kuruluşu ona ekmek verirse, bir günlük ihtiyacını karşılar. Ona bir gönüllü bir kuruluş ekmek yapmasını öğretirse, onunla birlikte bütün ailesinin ömür boyu ihtiyacını karşılar. Dünyada yardım kuruluşları, ekmek dağıtmak yerine, ekmek yapmasını öğretecek, yardımlaşma yöntemleri geliştirilmelidir.

*

Dünyada yoksullukla savaşmak, her ülkenin, her kuruluşun görevidir. Eğer ülkelerin sahillerinde insanlar açlık çekiyorsa, yoksulluğun giderilmesinden bütün dünya sorumludur. İnsanlar denizden yararlanamıyorlarsa, kaynağında sermaye yetersizliği değil, eğitim yetersizliği vardır.

*

Yoksulluk ile eğitimsizlik, kapalı bir ekonomik yapı oluşturur. Eğitim seviyesi düşük toplumlar yoksuldur. Yoksul toplumların eğitim seviyesi düşüktür.

*

Bir toplumda herkes en azından, tükettiği kadar üretmesini bilirse, kimse yoksul düşmez.

*

Bütün toplumlarda,iki günü birbirine eşit olanlar, çevrelerini yoksullaştırırlar.

*

Eğitim ekonomik, siyasal ve kültürel boyutlarıyla bölünmez bir bütündür.

31 Mart 2019, 12:18

HAYATTA ÖĞRENMENİN ÖĞRETMENİN YERİ YAŞI ZAMANI YOKTUR

========================================================= Her üniversitenin karşı karşıya olduğu sorunların başında, nelerin, nerede, nasıl öğretileceği gelir. Artık üniversitelerde nelerin öğretildiği önemini yitirmiş, öğretilenlerden nasıl yararlanılacağı önem kazanmıştır. Bunun için, her üniversite fakültelerini işletmelere, işletmeleri de fakültelerine taşımaya çalışmaktadır. Çünkü Anadolu’da denildiği gibi: “Bilmek ile yapmak arasında dağlar vardır”.

*

Uygulanmayan bilgi içselleştirilmez. Özümsenen bilgi, duyularak, görülerek ve denenerek kazanılan bilgidir. Bilmek gereklidir, ancak yetmez, uygulamak gerekir. Uygulanmayan bilginin, kimseye yararı olmaz. Bu yüzden, “Düşünüyorum, öyleyse varım” diyen, Dekart’a göre, “Gerçek bilgi, yaparak, denenerek öğrenilen bilgidir”. Doğru ve uygulanabilir bilgiye ulaşmak için, üniversite ve sanayinin el ele vermesi zorunludur.

*

Türkiye’nin bütün kurum ve kuruluşlarıyla, dünya pazarlarına açılabilmesi için, işletmelerle üniversiteler arasında, teori ile pratiği altın oranda birleştiren köprüler kurulmalıdır. Dünyanın her ülkesinde, tıp fakültelerinin başarıları, hastanelerle bütünleşmelerinden kaynaklanır. Aynı şekilde, İşletme, İletişim ve Mühendislik fakülteleri de işletmelerle bütünleşmelidirler. Yeni yüzyılda üniversitelerle, işletmeler arasındaki sınırlar, bütünüyle ortadan kalkacaktır.

*

Oyun yazarı Bernard Shaw, eğitimi “Bilgi ağacından meyva toplamaya yarayan merdiven” olarak tanımlamaktadır. Bilgi ve teknolojinin vatanı yoktur. Büyük bilgi ağacının kökleri, bütün insanlığın bilgi birikiminden beslenir. Onun meyvalarından yararlanacak, merdivenin bir ayağı üniversitelerde ise, bir ayağı da işletmelerdedir.Bu yüzden üniversitelerde,masanın iki yanını bilen öğreticiler ve öğrenciler, yeni şeyler öğretmede çok daha başarılı olurlar.

*

Kuramın gözü bir ise, uygulamanınn gözü bindir. Bir resimin bin söze bedel olduğu gibi, bir güzel uygulama örneği, bin kurama bedeldir. Ancak kuramsız uygulama olmadığı gibi, uygulamasız da kuram olmaz. Yeni şeyler öğrenmede, kuram ve uygulama, birbirini tamamlayan bir bütünün, iki ayrı alanıdır. Kuramın geçerliliği uygulamaya, uygulamanın gücü kurama dayanır.Uygulamadan yola çıkanlar, önünde ya da sonunda kurama varırlar.

*

Kant’ın vurguladığı gibi: “insanın doğasındaki mükemmelliğin sırları eğitimde gizlidir”. Tabiatın yapısında, gizlenen kusursuzluğun sırları, kuramla uygulamanın el ele vermesiyle çözülür.

*

Doğal hayatta, nasıl ateş olmayan yerden duman çıkmazsa, uygulama olmayan yerden kuram çıkmaz.

*

Duman ateşin,uygulama kuramın habercisidir. Uygulama kurama giden yolda atılmış bir adımdır.

*

Uygulama insanın gönlünde yatan aslanları uyandırma sanatıdır.