Prof. Dr. Nazif Gürdoğan Yazar, Akademisyen

Eylül 2019

21 yazı

1 Eylül 2019, 11:25

DÜNYADA SERMAYENİN ÜLKESİNDEN ÖNCE İLKESİ ÖNEMLİDİR

Dünyaya açılmış küresel kuruluşlardan, ülke sınırlarını aşmayan yerel kuruluşlara kadar, bütün insanlar hayatlarını dört yanından kuşatan, kuruluşlar dünyasında yaşamaktadırlar. Ülkelerin ürün, hizmet ve bilgi üretme güçlerinin büyütülmesinde, ister kamu, ister özel, ister gönüllü olsun, bütün kuruluşların, vazgeçilmez bir yerleri vardır.Bu yüzden İnsanları büyük bir çoğunluğu, ömürlerinin önemli bir bölümünü, evlerinden daha çok, kuruluşlarda geçirmektedirler.

*

Dünyanın bütün ülkelerinde ürünler, hizmetler ve bilgiler, ister büyük ister küçük olsun kuruluşlarda üretilir. üretim sürecinde üreten ellerin elinde, sermaye kolaylaştırıcı bir işlev yüklenir. Alın terinden önce akıl teri döken eller, üretimde sürükleyici güçlerin başında, yer alırlar. Sermayenin önemi üretici gücünü, değerlendirmesini bilen ellerden kaynaklanır. Üretim sürecine kazanma ve kazandırma gücüne, uzun dönemli düşünmesini bilen girişimciler, yeni zenginlikler kazandırırlar.

*

Kuruluşları uzun ömürlü kılanlar, üretimde ve yönetimde yenilik yapmanın, çoşkusunu duyan üretici insan kaynaklarıdır. Onlar giderleri azaltarak, gelirleri çoğaltarak, kuruluşlarıyla birlikte, toplumların da üretici güçlerine yeni açılımlar kazandırırlar. Onların elinde sermaye üretime dönüşerek, paradan para kazanma yolunda değil, ürün ve hizmet üretiminden para kazanma yolunda değerlendirilir. Onlar toplumların gerçek ihtiyaçlarını karşılamanın derdindedirler.

*

Ülkeler arasındaki uzaklık ve yakınlık farkının ortadan kalktığı bir dünyada, hem yerel hem küresel olmasını bilen kuruluşlar için, bulundukları ülkeler kadar, sermayelerini değerlendirdikleri ülkeler de önem kazanmıştır. Yirmi birinci yüzyılda kuruluşların ülkelerinden önce ilkeleri belirleyicidir. Dünyanın her yanında kuruluşlar ülkeleriyle değil, ilkeleriyle uzun ömürlü olurlar. Kuruluşların güçleri ürünleriyle birlikte, ilkeleriyle de sınırları aşmalarını bilmelerinden kaynaklanır.

*

Ürünleri kadar ilkeleri de güçlü olmayan kuruluşların ellerinde, sermayeler güneş altında, karların erimeleri gibi erirler. Sermayeleri etik ve hukuk ilkelerini çiğnemeden değerlendiren kuruluşların, dünyanın her ülkesinde saygınlıkları olur. Girişimciler hangi milletten olursa olsunlar, kuruluşlar hangi ülkede faaliyet gösterirse göstersinler, başarıları etik ve kültür ilkelerine bağlılıkları yanında, hukukun ve ekonominin kurallarına gösterdikleri bağlılıklarından kaynaklanır.

*

İlkeleri ilkesizlik kuralları kuralsızlık olan kuruluşlar, hiçbir alanda başarılı olamayacakları gibi, her ülkede de yasal engellerle karşılaşırlar. Bunun için her ülkede kuruluşların ülkeleriyle değil, ilkeleriyle değerlendirilirler. Kuruluşlarda ürünler değerlerini yitirirler, İlkeler geçerliliklerini hiçbir zaman yitirmezler. Bu yüzden ilkesiz kuruluşların, yalnızca kendi ülkelerine değil, her ülkelere zararları dokunur. Kuruluşlar dünya pazarlarındaki yerlerini ülkelerinden önce ilkeleriyle korurlar.

*

Ülkelerde yerli ve yabancı olmalarından daha çok, etik ilkelere saygılı olmalarıyla güç kazanırlar.

*

Kuruluşların güçleri ürünlerinden önce ilkelerinde gizlidir. Güzel kuruluşların güzel ilkeleri olur.

*

Etik ve hukuk ilkeleri gibi, güzelliğin, doğruluğun ve iyiliğin ilkeleri de küreseldir.

2 Eylül 2019, 16:07

SİYASAL SINIRLARIN ÖNEMSİZLEŞTİĞİ DÜNYANIN GÜZELLİK AVCILARI

Gece ile gündüz farkının ortadan kalktığı kare dünyada, toplum üçgeninin tabanında yoksulluk varken, tavanında zenginlik olmaz. Toplumların tavanlarının başarısı, tabanlarının üretim güçlerinden kaynaklanır. Tabanlarının üretim güçleri yetersiz olan ülkelerin, tavanlarının üretim güçlerinin yeterli olması mümkün değildir. Kare dünyada ülkelerin tavanları ve tabanları, karşılıklı iletişim ve etkileşim içinde, güzellik avcıları olmalıdırlar.

*

Toplumların üretim güçlerini büyütmede ve yeni boyutlar kazandırmada, insanların gelir farkları değil, bilgi farkları önemlidir. İnsanların bilgi düzeyleri, gelir düzeylerinden daha hızlı ve daha eşit olarak artırılır. Bilgi düzeyleri yüksek olan toplumların, üretim düzeyleri yüksek olur. Ülkelerin üretim güçsüzlüğünün, üstesinden gelmek için,toplum tavanının çorak topraklarına değil, toplum tabanının verimli topraklarına yatırım yapmak gerekir.

*

İnsanlar bilgi düzeylerini, kuruluşlar üretim düzeylerini, güzellikte yarışarak zenginleştirirler. Geçmişte kalan insanlar ve kuruluşlar geleceğin, ürün, hizmet ve bilgilerini üretemezler. Geçmişin bilimsel birikimiyle yetinenler, geleceğin bilimsel birikimine katkıda bulunamazlar. Küre dünyanın teknolojik ürünlerine takılıp kalanlar, kare dünyanın teknolojik ürünlerini üretemezler. Küre dünyanın güzellik yöntemleriyle, kare dünyanın güzellik sorunları çözülmez.

*

Güzellik avcılarının dünyasında, her öğrenilen bilgi bir noktadır. Büyük güzelliklerin kaynağında, küçük küçük güzellikler vardır. Apple’ın kurucusu, Steve Jobs’un dediği gibi: “İnsanlar öğrenebilecekleri kadar çok, yeni bilgi öğrenmelidirler. Bir gün biriktirilen bilgi noktalarının birleşerek, çok güzel bir resim oluşturduğunu göreceklerdir”. Güzellik avcılarının elinde, ne kadar çok bilgi birikirse, ortaya çıkacak ürün de o kadar güzel ve sıra dışı olur.

*

Hayatın ekonomik, siyasal ve kültürel boyutlarında, her güzellik avcısı bir öncüdür. Ancak her öncü bir güzellik avcısı değildir. Güzellik avcıları yakaladıkları güzelliklerle, toplumların hem tabanlarında hem tavanlarında köklü dönüşümlere yol açarlar. Güzellik avcıları rüzgarlara direnmezler, rüzgarlardan yararlanırlar. Hayatın bütün boyutlarında güzelliği yakalayanlar, hem kendilerini hem çevrelerini güzelleştirirler.

*

Güzellik yolunda yarışanlar, güzellik arayanların yol göstericileri olurlar. Onlar bütün boyutlarıyla, hayatı güzelleştirmenin yol ve yöntemlerini geliştirirler.Nasıl bulutlar yağmur taşırlarsa, güzellik avcıları da güzellik taşırlar. Kuşların uçmadan yaşayamadıkları gibi, güzellik avcıları güzellikte yarışmadan yaşayamazlar.

*

Hayatın her alanında güzellikte yarışanlardan kimse usanmaz. Toplumların tabanları için güzel olanlar, tavanları için de güzel olurlar.

*

Dünyada insanların gönüllerinin kapıları, her zaman güzel olmasını bilenlere açılır.

*

Güzellikte yarışmayanlar, hiçbir alanda yarış üstünlüğü kazanamazlar.

*

Yenilik avcıları, her gün yeniden doğmasını bilirlerler.

*

Yeni olanlar güzeldir, güzel olanlar yenidir.

*

Yenilenenler hiçbir yerde yenilmezler.

4 Eylül 2019, 15:17

HAYATIN BÜTÜN BOYUTLARINDA KÜLTÜR EKONOMİNİN ÖZNESİDİR

Yirminci yüzyılda gücünün, doruk noktasına ulaşan seküler kültür, bütün ülkeleri sarsan ekonomik krizlerin ana kaynağı olmuştur. Ekonominin sekülerleşmesi, gelir dağılımındaki eşitsizliklerle birlikte, haksız kazançların katlanarak artmasına yol açmıştır. Ekonominin kutsal değerlerden arındırılması, insanları ekonominin öznesi olmaktan çıkarmış, tüketimin nesnesi haline getirmiştir.

*

Seküler kültürle yoğrulan, kutsal değerlere bütünüyle kapalı ekonomi, Hiroşima ve Nagazaki’de olduğu gibi, bütün şehirleri yerle bir edecek, nükleer silahları armağan etmiştir.Bu yüzden kültürden ekonomiye, her alanda yeni bir paradigması arayışı içinde olan, Fritjof Capra, “Değerlerden bağımsız bilim olmaz” demektedir. Bilim insan içindir, insanların iç ve dış dünyalarını zenginleştirmek için vardır.

*

Anadolu’nun Yunus izli, Mevlana çizgili bütün aydınlarının sürekli vurguladıkları gibi, iç dünyayla dış dünya kültürüyle, ekonomisiyle bir bütündür. Toplumların çağları peşlerinden sürüklemeleri, yaşadıkları çağın olaylarını doğru yorumlamalarına, çağın kaynaklarını doğru değerlendirmelerine bağlıdır. İki dünya arasındaki dengeyi koruyamayan toplumlar, iki yani keskin kılıç olan zamanın nabzını tutamazlar, çağlarının akışına uyum sağlayamazlar.

*

İster ekonomik, ister siyasal, isterse kültürel olsun, her alanda çağlarını dönüştürmeyen toplumlar, çağlarını tarafından dönüştürülürler. Çağlarını kıyasıya sorgulamayan aydınlar, bütün insanlığı kucaklayacak değerlerin, geleceğe taşıyıcıları olamazlar. Aydınlar geçmişin yorumlanmasından, geleceğin tasarlanmasından sorumludurlar. Onlar düşünceleriyle ve eylemleriyle, bütün insanlığa ışık tutmak zorundadırlar.

*

Toplumların aydınlık ve karanlık yüzlerini gözler önüne sermek için, aydınlar toplumlara hem aşağıdan, hem de yukarıdan bakmasını bilirler. Onlar hiçbir zaman kültür için kültür, ekonomi için ekonomi demezler, kültürü ekonomiden, ekonomiyi kültürden ayırmazlar. Bütün alanlarıyla hayatın yaşanır kılınmasıda, ekonomiyi kültür için bilen insanlar, hiçbir ekonominin peşinden sürüklenen nesnesi olmazlar, ekonomiyi peşlerinden sürükleyen özne olurlar. *Dünyanın bütün ekonomik ve kültürel zenginliklerinin değerlenlendirilmesinden bütün insanlar sorumludur. Rızk riskin ikiz kardeşidir.Rızk insanları aramaz,insanlar rızkı ararlar.

*

Toplumlar, dünyanını kültürel kaynaklarından olduğu kadar, ekonomik zenginliklerinden yararlanmanın yollarını ve yöntemlerini bulmak zorundadırlar.

*

Kültür dünyasına yatırım yapmayanlar, ekonomi dünyasındaki yatırımların verimliliklerini artıramazlar.

*

Dünya kültürün ve ekonomini gizemli atölyesidir.

5 Eylül 2019, 11:34

ÖĞRENMESİNİ ÖĞRENENLER HER ALANDA ÜRETİMİ ARTIRIRLAR

Dünyada bütün boyutlarıyla hayatın, dönüştürücü gücü hem öğrenmesini, hem öğretmesini bilen insandır. İster kültürel ister ekonomik olsun, toplumların üretim gücünü, öğrenmesini öğrenen insanlar büyütürler.Dünyaya geniş açıdan bakılırsa, üretim yoksulu değil, öğrenme yoksulu toplumlar vardır. Dünyanın her yerinde yoksulluk, sermaye yokluğundan daha çok bilgi yokluğundan kaynaklanır. Bilgisizlik toplumların, ekonomik ve kültürel, üretim gücünü yok eder.

*

Toplumlarda üretim güçsüzlüğünün üstesinden, paylaşıldıkça değer yitirmekten daha çok değer kazanan bilgiyle gelinir. Bilgi çoğaldıkca değer yitirmez, değer kazanır. Öğrenmesini öğrenerek, bilgi birikimini geliştirmesini bilenler, ürünlerine ve hizmetlerine, zenginlik kazandırmasını bilirler. Bunun için Peter Senge, öğrenmeyi aksatmamak için, her kuruluşa bir “Organizational Learning Center” önermektedir. Kuruluşlarda yeni atılımlar, yıldan yıla zenginleşen, bilgi birikimiyle yapılır.

*

Bilgi gücünün bir boyutunda kültürel, bir boyutunda da ekonomik üretim vardır. Bilgi zenginliği ekonomik ve kültürel birikimin bileşkesidir. Kuramsal ve uygulamalı alanlarıyla, bilgi birikiminin büyüklüğü, hayatın bütün boyutlarına katlanarak yansır. Dünyanın her yanında zenginlik, toplumun bilgi zenginliğini izler. Tarih boyunca bilgi birikiminin hacmini genişletenler, hayatın her alanındaki üretimlerine, bilinmeyen yeni boyutlar kazandırmışlardır.

*

Bir toplumda bilgi birikimini zenginleştirme çalışması, aynı zamanda ekonomik ve kültürel üretimde yenilik yapma ve verimliliği artırma çalışmasıdır.Toplumun bütün kesimlerinde öğrenme, doğumdan ölüme kadar devam eden, kesintisiz bir süreçtir. İnsan öğrenen bir varlıktır. O her gün öğrendikleriyle, hazırlamak zorunda olduğu hayat kitabına yeni kelimeler kazandırır. Kelimeler cümleleri, cümleler sayfaları, sayfalar bölümleri, bölümler hayatın kitabını oluşturur.

*

Ekonomik ve kültürel boyutlarıyla, hayatın herkes için yaşanır kılınması, herkesin hayat kitabını okuyabilir olmasına bağlıdır.Öğrenme gücünün bilincinde olan insanlar, kültürel ve ekonomik gücünü büyütecek, dinamikleri harekete geçirmesini bilir.İnsanlar geleceğin önceden bilinmeyen, hayat kitaplarını okumak için, yaptıkları işleri, hızlı yapmak, daha hızlı yapmak, çok daha hızlı yapmak zorundadırlar. Okuma hızları yüksek olanların, üretim hızları düşük olmaz.

*

Öğrenmesini ve öğretmesini bilen, bilgili insanlardan oluşan toplumlarda, kuruluşlar ekonomik krizlerdeki fırsatları, yakalamakta güçlük çekmezler. Eğitim seviyesi yüksek insanlarla, üstesinden gelinmeyecek kriz yoktur. Hiçbir kuram ve uygulama, eğitim alanını dışında değildir. Eğitimle insanlar üretimde ve yönetimde, geçersiz kuralları kaldırılarak, geçerli kuralları yürürlüğe koyarlar, verimliliği artırırlar. Öğrenenler zenginleşirler, zenginleşenler üretirler.

*

Her kuruluş öğrenebilir, öğrenmek isteyenlere, kapılar sonuna kadar açıktır.

*

Öğrenmesini bilen insan, ürün, hizmet ve bilgi üretmesini bilir.

*

Öğrenmek servettir, öğrenenler yoksul düşmezler.

7 Eylül 2019, 12:19

TÜRKİYE'DE MAVERA BALLAR BALINI BULANLARIN DERGİSİDİR

Anadolu insanının edebiyat geleneği, Asya’nın içlerinden Avrupa’nın içlerine doğru, büyük ve uzun bir yolculuğa çıkan, Türklerin bin yıllık tarihleri içinde oluşmuştur. Bir ayaklarıyla Doğu’da, bir ayaklarıyla da Batı’da olan Türkler, edebiyatı medeniyet için bilmişler, edebiyatız medeniyet, medeniyetsiz edebiyat olmayacağına inanmışlardır.

*

Edebiyatın sınırların ötesinde, ülkelerin üstünde, insanların düşünce ve eylem dünyalarına, yeni boyutlar kazandıran, çok zengin, çok gizemli bir dünyası vardır. Edebiyat geleneğini derinleştirmeden, medeniyet dünyasını zenginleştirmek mümkün değildir. Hayatın her boyutunda, edebiyatın büyük bir çarpan ve çoğaltan etkisi vardır.

*

Karacaoğlan’dan Faruk Nafiz Çamlıbel’e kadar, Türklerin Anadolu’daki bin yıllık tarihlerinden yola çıkarak, tarihin içinden konuşan edebiyatçılar, edebiyat geleneğinin oluşmasında, canlılığını korumasında, vazgeçilmez bir yer tutarlar. Onlara sayfalarını ve gönüllerini açmayan, edebiyat dergilerinin, güçlü bir edebiyat geleneği oluşturmaları mümkün değildir. Onlar toplumların hafızaları, düşünce ve eylem hazineleridir.

*

Dünyanın neresinde olursa olsun, düşünceleri geliştirmede, eylemleri güçlendirmede, yardımlaşma ve dayanışmaya ihtiyaç duyuldukça, bilgi ve bilgelik dünyasına, yeni açılımlar kazandıran, köklü bir edebiyat geleneğine de ihtiyaç duyulacaktır. Güçlü bir edebiyat geleneği olmadan, köklü bir medeniyet geleneği olmaz. Edebiyatlar medeniyetlerin gürül gürül akan nehirleridir. Tarihin her döneminde, toplumların dönüşmesinde, en etkili güç, güncelliğini hiç yitirmeyen edebiyat eserleri olmuştur.

*

Anadolu insanının edebiyat geleneğinde, bütünlük ve sü- reklilik vardır. Mavera Dergisi Anadolu insanının, edebiyat geleneğinin dünyaya açılmasında, çığır açıcı bir işlev yüklen- miştir. Mavera Fatih Yalçın’ın “Yeni İslamcı Akımının Edebiyat Okulu Mavera Dergisi” çalışmasında vurguladığı gibi: “Ede- biyat dergiciliği tarihimiz içerisinde yayın ilkeleri, kurumsal- laşma çabası, dergi ile birlikte kurulan Akabe yayınevi aracı- lığıyla, yürütülen faaliyetler dikkate alındığında, önemli ve özellikli bir yere sahiptir.”

*

Edebiyat alanında yapılan araştırmalarda, “Yerli Edebiyat Akımı” başlığından daha çok, “Yeni İslamcı Akım” başlığı altın- da, ele alınan yerli edebiyat geleneğini, M. Şükrü Hanioğlu’nun, “Gerek modernliğin ürünü olan yeni dünyanın sorunlarına ce- vap verme, gerekse de Batı siyasal ve kültürel hegemonyasına karşı koyma amacını taşıyan” akım olarak tanımlaması, yeterli olmasa da açıklayıcıdır. Her geleneğin kendi edebiyatı vardır. Edebiyat geleneğin binbir meyvalı bahçesidir.

*

Dört dergi ve yazarlarının, karşılıklı saygı ve sevgi içinde, Necip Fazıl’ın başlattığı, Sezai Karakoç’un yeni açılımlar ka- zandırdığı, yerli edebiyat geleneği, Edebiyat ve Mavera der- gileriyle, temel değerlerini yitirmeden, değişmeden gelişerek, dünyaya açılmış ve Türkiye’nin son yüzyılına damgasını vur- muştur. Onlar yerel düşünerek, küresel davranmasını bilmişler, yerelleşerek küreselleşmişler, küreselleşerek yerelleşmişlerdir.

*

Mavera dergisinin kurucuları 68 kuşağının içinde yer amalarına rağmen, dünyanın Sağ ve Sol diye, ikiye bölündüğü bir dönemde, Türkiye’nin geleceğini Moskova ya da Washin- gton’da değil, Anadolu’da aramışlardır.

*

Mavera Sağda ve Solda olmaktan daha çok, önde olan bir dergidir. Kendisini Sağ ve Sol kültür içinde değil, Yunus kültürü içinde konumlandırmış, dünyanın bütün kültürleriyle de her alanda hesaplaşmasını bilmiştir.

9 Eylül 2019, 10:57

DÜNYADA ORTA DOĞU'NUN GÜNEŞİ HİÇBİR ZAMAN BATMAZ

Eşsiz ve bulunmaz jeokültürel ve jeoekomik konumuyla, Orta Doğu, dünyanın odak noktasında yer alır. Orta Doğu''nun zengin ekonomik ve kültürel kaynaklarından yararlanmayan ülkelerin, dünyanın büyük güçlerinden biri olmaları mümkün değildir. Bu yüzden Orta Doğu, tarih boyunca medeniyetlerin savaş alanı olmuştur. Orta Doğu, Doğu''nun değil, dünyanın orta kuşağı olan, bilgelik merkezidir.

*

Güne, her dostuna kalemini göstererek, “Bugün Orta Doğu için ne yazdınız” sorusuyla başlayan Bilge Yazar Nuri Pakdil''in vurguladığı gibi: “Türk ulusu, Orta Doğuludur, çünkü Orta Doğu uygarlığını oluşturan uluslardan biridir.” Erdemi uçlarda aramayan Anadolu insanı, Orta Doğu''nun bilgi ve bilgelik birikimini Avrupa''ya taşımıştır. Türkçe ,Arapça ve Farsca dünyanın ana kültür dilleri olmuştur.

*

Orta Doğu coğrafyası, İran, Afganistan, Arap yarımadası ülkeleri, Irak, Ürdün, Suriye, Lübnan, Mısır, İsrail, Filistin ve Türkiye''yi kapsar. Nüfus ve toprak büyüklüğüyle, Amerika ve AB''den geri kalmaz. Orta Doğu Akdeniz''i Karadeniz ve Kızıldeniz''e bağlayan stratejik boğazlar bölgesidir. Dünyanın doğal kaynak ve kutsal kültür hazinesidir. Orta Doğu''nün gözü ağlarsa,dünyanın gözü gülmez.

*

Orta Doğu, “Dört kitabın manasını bir Elif''te” bulan ve kitaba dayanan dinlerin ve bütün insanlığın anavatanıdır. Bütün dünyanın bilgi ve bilgelik birikimiyle birlikte, bilimsel ve teknolojik birikimi de, Orta Doğu kaynaklıdır. Avrupa ve Amerika başta olmak üzere, dünyada kutsal kültür kaynaklı ne varsa, hepsi Orta Doğu''dan ithal edilmiştir. Bütün ülkeler,ekonomik ve kültürel varlıklarını, anavatanlarına borçludurlar.

*

Bir kıvılcımın bütün bir dünyayı ateşe verebileceği bir dönemde, ülkelerin gelecekte Orta Doğu''ya olan ihtiyaçları geçmişte olduğundan çok daha fazla olacaktır. Hiçbir Batılı düşünürün, dünyayı İbn Haldun''dan, insanı İbn Arabi''den daha iyi bilmesi ve daha iyi kavraması, mümkün değildir. Onlar geçmişin dünyasını aydınlattıkları gibi, geleceğin dünyasını da aydınlatacaklardır.

*

İbn Arabi ve İbn Haldun, yalnızca Orta Doğulu değiller, hem Doğuludurlar, hem de Batılıdırlar. Bunun için onlar, hem Doğulular, hem de Batılılar tarafından, büyük saygı görürler. Nerede onların adı sevgiyle karşılanırsa, orası Orta Doğu''dur, orada Orta Doğu vardır.

*

Seküler kültürden daha çok, kutsa kültürün tartışıldığı bir yüzyılda, Orta Doğu''nun yıldızı yeniden parlamaktadır.

*

Orta Doğu''nun güneşi asla batmaz.

*

Güneş Orta Doğu''dan doğar.

10 Eylül 2019, 11:02

İKİ DÜNYAYI EDEBİYATLA ALTIN ORANDA HARMANLAMAK

Anadolu insanının düşünce tarihinde, hem yenilenme hem de yabancılaşma akımlarının, öncüleri edebiyaçılar olmuştur. Edebiyatlar ile medeniyetler arasında, kendine özgü bir iletişim ve etkileşim vardır. Medeniyetler edebiyatları, edebiyatlar medeniyetleri zenginleştirmişlerdir. Türkiye’nin geleceğini, kendi medeniyetlerinde arayan edebiyatçılar, düşünce ve eylem dünyasına, yeni boyutlar kazandırmışlardır.

*

Büyük Doğu, Diriliş, Edebiyat ve Mavera dergileri, çevresinde toplanan edebiyatçılar, Batı medeniyetinin değerlerine karşı, İslam medeniyetinin değerlerini savunmuşlardır. Söz konusu dergilerin öncüleri olan Necip Fazıl, Sezai Karakoç, Nuri Pakdil, Cahit Zarifoğlu ve onları izleyen edebiyatçılar, Türklerin Anadolu’daki bin yıllık tarihlerinden yola çıkarak, hem Asya’da, hem de Avrupa’daki gelişmeleri, eleştirel bir gözle sorgulamışlardır. Mehmet Nezir Eryarsoy, Rasim Özdenören’in hayatını, sa- natını ve eserlerini, “Gül Yetiştiren Adam” çalışmasında ele alarak, Türkiye’nin dönüştürücü edebiyatçılarının, düşünce ve eylem dünyalarını, büyük ölçüde aydınlatmaktadır. Onlar hayatlarını sanatlarıyla, sanatlarını da hayatlarıyla bütünleş- tirmişlerdir. Denemeleriyle, hikayeleriyle, şiirleriyle, oyunlarıyla, romanlarıyla, Anadolu insanına yön gösteren birer pusula olmuşlardır.

*

Türk dünyasının Tolstoy’u aratmayan büyük romancısı, Cengiz Aytmatov’un dediği gibi: “Her yazar kendi toplumunu anlatır.” Edebiyatta kalıcı olanlar, yerel olanın ötesine geçerek, küresel değerleri yakalayanlardır. Her edebiyatçı çağındaki gelişmelerden, sorumlu olduğu gerçeğini unutmadan, kendi toplumunun türküsünü söyler, yaşadığı çağın, düşünce ve ey- lem birikimini yansıtır. Edebiyatçılar için yol, hiçbir zaman kalabalıkların yolu olmamıştır.

*

Çığır açan edebiyatçılar, yazmanın olduğu kadar, okumanın da ustasıdırlar. Onlar yüz sayfa yazmak için, bin sayfa okumak gerektiğini bilirler. Bazen bir cümle bir kitap yazdırır. Bu yüzden, usta yazarlar, bir kuyumcu titizliğiyle, bir kelime, bir cümle, bir sayfa, bir kitap ararlar. Edebiyatçılar akıllarıyla düşünürler, gönülleriyle konuşurlar. Onların çift uçlu olan gizemli kalemleri, hem başlarındadır, hem de gönüllerindedir.

*

Düşünce ve eylemi edebiyata dönüştüren edebiyatçılar, hiçbir zaman yazdıklarıyla yetinmezler. Onlar her zaman, yazmak istediklerini, yazamadıklarını düşünürler. Bunun için, onlar yazmaya hiç ara vermezler, ömürlerini okumaya ve yazmaya adamışlardır. Bildiklerini ve düşündüklerini paylaşmak için, sürekli yazma zorunluluğu duyarlar. Öncü ve usta edebiyatçılar, romanları, hikayeleri, şiirleri ve denemeleriyle, geçmişten geleceğe, ışık tutarlar.

*

Edebiyatla silahlanmasını bilenler, hiçbir savaşta üstünlük- lerini yitirmezler.

*

Dünyada köklü, medeniyetleri olan toplumların, zengin edebiyatları olur.

*

Anadolu’nun gücü, edebiyatı medeniyet için, bilmesinden kaynaklanır.

13 Eylül 2019, 11:42

DÜNYADA ŞAİRLER SEZGİLERİYLE YILLARCA SONRASINI GÖRÜRLER

Şairler toplumlardaki dönüşümlerin habercileridir. Onlar toplumların geçmişlerinde, geleceklerinin ağaçlarını görürler. Geçmişin ağaçları meyvalerın gelecekte verirler. Sınırları aşmasını bilen büyük şairler, çekirdeklerdeki ağaçları ve ağaçlardaki meyvaları şiirlerine yansıtırlar. Her ağaç çekirdeğine göre meyva verir. Nasıl çekirdekleri sağlam olan ağaçların, meyvaları güzel olursa, şairleri güçlü olan toplumların, gelecekleri aydınlık olur.

*

Şiirler düşüncelerin olduğu kadar, duyguların da çekirdeklerini yapılarında taşırlar. Şiirlerde düşünceler duygulara, duygular düşüncelere dönüşürler. Şairler toplumların geçmişlerine ayna tuttukları gibi, geleceklerine de ayna tutarlar. Sezai Karakoç, Türk şiirinin üç ana kaynağı olarak, Yahya Kemal, Mehmet Akif ve Necip Fazıl’ı görür. Yahya Kemal Anadolu insanına dünden, Mehmet Akif bugünden ve Necip Fazıl da yarından bakmıştır.

*

Mehmet Akif şiirinde, Türk toplumunun Avrupa ülkelerine karşısında, yüzyıllarca sürdürdüğü üstünlüğü, yitirmesinin ekonomik, siyasal, kültürel hayattaki yansımalarını, çok yalın ve gerçekçi bir dille ele almıştır. Onun kadar bütün boyutlarıyla, yaşadığı yılları şiirine yansıtmayı başaran, başka bir şair yoktur. O Anadolu insanının savaş alanlarında gösterdiği başarıyı, ekonomik alanlarında gösterememesinin, kaynaklarını sorgulayıcı bir dille ortaya koymuştur.

*

Mehmet Akif görünmeyen dünyayı, görünen dünyadan daha çok seven, Anadolu insanının hem özü hem de özetidir. Anadolu insanını babası Orta Asya’dan, annesi ise Balkanlardan gelmiş, Söğüt’te buluşmuştur. Türkler İstanbul’da yeniden doğmuş, birer Horasan erenidir. Anadolu’yu Anadolu yapan Türkler tarihleri boyunca, Batı karşısında yenik düşen, Doğu insanını yeniden ayağa kaldırmaya çalışmışlardır. Son Peygamberin sevgisini kazanan İstanbul, Türklerin hem Mekke'sidir, hem Medine'sidir.

*

Türkler için İstanbul, Türk ve İslam dünyasına, hiç bıkmadan, usanmadan yön gösteren, dünyanın merkezinde, muhteşem bir deniz feneridir.

*

Deniz fenerleri olmayan toplumlar, tarihin kayalıklarında parçalanıp yok olup gitmekten hiçbir zaman kurtulamazlar.

*

Türkler, tarihlerinde, iğneyi Avrupalılara batırırken, çuvaldızı kendi toplumlarına batırmaktan çekinmemişlerdir.

*

Türkler tarihlerinde, hiçbir zaman karamsarlığa düşmemişlerdir.

*

Türklerin düşünce dünyası, kötümserlik dünyası değildir.

14 Eylül 2019, 12:20

NE KADAR GEÇMİŞTEN BAKILIRSA O KADAR GELECEK GÖRÜLÜR

Seksenli yılların başında öğretim üyeliği görevini, Ankara Üniversitesinden Cidde Kral Abdülaziz Üniversitesine aktardım. Cahit Zarifoğlu, İstanbul’da “Bir daha göremeyebilirsin, Necip Fazıl’a bilgi vermeden, iznini almadan gitme” diye tekrar tekrar uyardı. Yücel Çakmaklı ve Ahmet Bayazıt ile birlikte Necip Fazıl’ı evinde ziyaret ettik. Türkiye’nin ve dünyanın çalkantılı bir dönemden geçtiği, Sağ ve Sol çatışmalarının doruk noktasına ulaştığı günlerde, Necip Fazıl uzun uzun sinemada neler yapılması gerektiğini anlattı.

*

Söz dönüp dolaşıp benim yurtdışına gitmeme geldiğinde, Necip Fazıl birden öfkeyle karışık bir sesle, “Ben Okyanus ortasında batmakta olan bir geminin “s. o. s.” sinyalleri vermesi gibi, çığlık çığlığa tehlike mesajları veriyorum, siz yurtdışına gitme peşindesiniz”, diyerek sitem etmekle birlikte,Hicaz’da yapılacaklar vardır diyerek, yapılması gerekenleri sıraladı. Necip Fazıl ömrünü “Düşünmeyi düşün: Düşünülecek her şey ondan sonra kuyruğa girer” dediği, Anadolu insanına adamıştır. O Türkiye’nin yeniden, dünyanın büyük gücü, olacağına inancını her fırsata vurgulamıştır.

*

Şairler her dönemde, ülkelerin geçmişlerini geleceklerine, geleceklerini geçmişlerine bağlayan köprü olmuşlardır. Onlar toplumların hem geçmişlerini, hem de geleceklerini bugüne taşırlar. Bugünü en güzel biçimde değerlendirebilmek için, geçmişin bütün ayrıntılarıyla incelenmesi, geleceğin de ayrıntılı olarak tasarlanması gerekir. Bugünün değerlendirilmesinin yol haritası, şairlerin ölümsüz şiirlerindedir. Anadolu insanının geçmişiyle birlikte, geleceğini de bugüne şairleri taşımıştır.

*

Anadolu insanının düşünce ve eylem dünyasına, yeni boyutlar kazandıran şairler, Türklerin Anadolu’daki bin yılık tarihlerine, bazen Yahya Kemal gibi geçmişten, bazen de Sezai Karakoç gibi gelecekten bakmışlardır. Onlar güzel düşünmenin, güzelliği aramanın, güzel olmanın kaynağını Mekke’de Medine’de ve Kudüs’te aramışlardır. Onların açtıkları yoldan ilerleyen, onları izleyen şairler, bugüne odaklanarak, Anadolu insanını düşünce ve eylem dünyasını derinleştirmişlerdir.

*

Sanatı güzelliği aramak olarak bilenler, geçmişle gelecek arasında olduğu gibi, görünen dünyayla görünmeyen dünya, arasında da köprü olmasını bilmişlerdir. Kutsal kültür dünya- sında, ruhlar ölümsüzdür. Geçmişin ruhlarıyla yaşayanların ruhları, bir arada yaşadıkları gibi, bugünü değerlendirmek için, birbirleriyle de yardımlaşırlar. Fırtınalara karşı nasıl ağaçları, dalları değil de kökleri korursa, toplumsal çalkantılara karşı, ülkeleri de devletlerden önce, güçlerini tarihin derinliklerinden alan şairler korurlar.

*

Dünyada ölümsüzlüğün sırları, geçmiş ile gelecek arasında köprü olan, şairlerin şiirlerde gizlidir. Şairler ölümsüzlüğün yakalayan şiirleriyle, ölümden sonra yeniden doğarlar, bir daha ölmezler.

*

Dünyanın her yanında ölürse şairlerin bedenleri ölür, canları olan şiirleri ise, hiçbir zaman ölmezler. Şairler ölümsüzlüğün doyumsuz tadına, ölümsüz şiirleriyle varırlar.

*

Ölümsüzlüğü tadan şairlerin şiirleri, dillerden önce gönüllerde okunur. Onlar iki dünyada da sevenleriyle, sevdikleriyle, birlikte olurlar ve el üstünde tutulurlar.

15 Eylül 2019, 12:41

DÜŞÜNCE VE EYLEMİN KAPILARINI AÇAN ŞAİRLER ANADOLU'DANDIR BAHÇELER BAHÇESİ ANADOLU'DUR GÜLLER GÜLÜ ANADOLU'DADIR

Soğuk Savaş’ın büyük bir hız kazandığı yıllarda, Sağ ve Sol çatışmaları, bulaşıcı bir hastalık gibi, bütün dünyaya yayılmıştır. Amerika ile Rusya arasındaki ekonomik, siyasal ve kültürel yarışın, doruk noktasına çıktığı bir dönemde, Anadolu’nun bin yıllık tarihiyle yoğrulmuş bir kuşak, Türk ve İslam dünyasının geleceğini Batı’nın seküler kültüründe değil, Doğu’nun kutsal kültüründe aramıştır. Onlar her zaman,bütün insanlığın düşünce ve eylem birikiminin, kutsal kitaplara dayandığının bilincinde olmuşlardır.

*

Türk ve İslam dünyasını dönüştüren kuşağın öncüleri, kutsal kitapların küresel değerlerine sarılarak, bütün dünyaya, “Bahçe biziz, gül bizdedir” diyen şairler olmuştur. Kutsal kitaplardan kaynaklanan kültürde, gül güzelliğin, zenginliğin, iyiliğin, merhametin ve sevginin küresel simgesidir. Şairler güzelliğin simgesi, gül ile güzeli ararlar. Hayatını güzelliği aramaya adamış düşünürlerin başında, “Gül Muştusu” ve “Monna Rosa”nın şairi, Sezai Karakoç gelir. Karakoç insanın sürgün edildiği dünyada, yitirilen güzelliğin şiirini yakalamıştır.

*

Asya'nın en Batısı,Avrupa'nın en Doğusu Anadolu, tarih boyunca Balkanlar, Kafkaslar ve Orta Doğu gibi, Avrupa’nın seküler kültürüyle, Asya’nın kutsal kültürünün hesaplaştığı, coğrafyaların odak noktasını oluşturmuştur. Anadolu bütün güzelliklerin, kendisinde dile geldiği, bin bir çeşit gülün, bin bir çeşit meyvanın anavatanıdır. Gül yetiştirmesini bilen Anadolu, şair yetiştirmesini de bilmiştir. Gül güzelliğini toprağında, şair derinliğini dilinde göstermiştir. Şiirde sözden önce öz gelir. Her zaman söz, ele aldığı öze göre şiir olmuştur.

*

Anadolu’da gül, güzelliği arayan şairlerin dünyasında, vazgeçilmez bir yer tutmuştur. Ümmi Sinan’ın çok sevilen şiirin- de olduğu gibi, Anadolu’nun her yerleşim yerinin, asmasında gül dalları, kovanında gül balları ve ağacında gül halleri vardır. Anadolu’da gül olanın aslı güldür. Kutsal kültürün dilleri güldür, özleri güldür, sözleri güldür. Gül güzelliğin aynasıdır. Gülün güzelliği, gül yetiştirenlerin yüzüne yansımıştır. Anadolu insanının düşünce ve eylem dünyası, gül gönüllülerin, gül yüzlülerin dünyasıdır.

*

Dünyaya gülün penceresinden bakan, gül öğütülen, gülden değirmeni olan şairler, Yirminci yüzyılın ilk yarısında, yakılan ve yıkılan Anadolu’nun, düşünce ve eylem dünyasına yeni açılımlar kazandırmışlardır. Onlar şiiri gerçek için bilmişler, gerçeğin güzel, güzelin gerçek olduğuna inanmışlardır.

*

Gerçeği arayan bilge şairlere göre şiir, iki dünyada birden gerçeğinin aranmasıdır. Şiir Karakoç’un önemle vurguladığı gibi: “Ruh pencerelerini Allah’a açtıkça şiirdir.” Şiir tarih içinde gerçeğin, geçmişten geleceğe akan, gizemli ırmağı olmuştur.

*

Kültürel, siyasal ve ekonomik hayatın, savaşlarla altüst olduğu bir dünyada, kan medeniyetini gül medeniyetine dönüştürecek olanlar, kutsal kültürün sınırsız kaynaklarından, beslenen şairler olacaktır.

*

Dünyanın her yanında şairler, toplumların ufuk ötesini gören gözleri, savaş cephelerini barış bahçelerine çeviren elleri ve çatışmaları uzlaşmalara dönüştüren dilleridir.

*

Şairleri olmayan toplumlar, hayatın hiçbir alanında, kalıcı eserler veremedikleri gibi, varlıklarını da koruyamazlar.

16 Eylül 2019, 12:10

DÜNYADA NEFRETİ SEVGİYE ZORLULUĞU KOLAYLIĞA DÖNÜŞTÜRMEK

Anadolu bin yıllık tarihi boyunca, omuzlarında silahtan daha çok, kitap taşıyan Türklerin ülkesi olmuştur. Anadolu insanının düşünce ve eylem dünyasında, bir insanı öldürmekle, bütün insanlığı öldürmek arasında fark yoktur. Yunus’un şiirleriyle yoğurulan Türkler, dünyayı Cehenneme dönüştürmek için değil, Cennete dönüştürmek için var olduklarına inanmışlar.Onlar hayatı kolaylaştırmayı ve güzelleştirmeyi görev bilmişlerdir.

*

“Sebeb Ey” diyen, Erdem Bayazıt’ın dizeleriyle söylenirse, Anadolu insanının dostluk dünyası: “Hint Okyanusu gibi derin”dir. O Ferhat’a dağı deldiren Şirin, Yahya Kemal’e Sü- leymaniye’de Bayram Sabahı’nı yazdıran Sinan’dır. Onun yü- zünün coğrafyası, Anadolu gibi zengindir. O sevdiklerine Cen- net, sevmediklerine Cehennem'dir. Anadolu insanının simgesi, Cumhuriyet döneminde gelmiş, bir Horasan Ereni olan, Fethi Gemuhoğlu’dur.

*

Yunus Anadolu insanının dağlarla, taşlarla, ağaçlarla, sularla konuşan dilidir. Onun dünyasında düşmanlığa yer yoktur, ömrünü dostlarını sevmeye ve sevdirmeye adamıştır. Anado- lu’da dostluk iman için bilinir, Allah için dost olunur. Allah’ın sev dediklerini sevilir, sevme dediklerini sevilmez. Anadolu’da Mecnun’a Allah’ı bulduran Leyla’nın peşine düşülür. Anado- lu’nun Leyla’sı, Türklerin bayrağını üç kıtaya taşıyan Büyük Osmanlı Devleti’dir.

*

İnsanlar görünen dünyada dostlarla, görünmeyen dünyada meleklerle yol alırlar. Anadolu insanının düşünce ve eylem dünyasında, gerçek dostluğun sevgiyle kazanılabileceği sürekli vurgulamıştır. Anadolu’nun dostluk pazarında, sevgi alınır, sevgi satılır, sevgiden terazi tutulur, sevgi sevgiyle tartılır, dünya sevgiyle yaşanır kılınır. Savaşların birbirini izlediği dünyada, barışa giden yolun nefretten değil, sevgiden geçtiğini, Anadolu erenleri büyük bir ustalıkla herkese anlatmışlardır.

*

Anadolu insanının bin yıllık tarihinde açıkça görüldüğü gibi, sevme coşkusu gönülden gönüle, gözden göze, yüzden yüze, sohbetle aktarılır. Bu yüzden Anadolu insanının, hayatı bütün boyutlarıyla, kuşatan kültüründe, sohbetin ayrı bir yeri ve önemi vardır. Her Anadolu ereni eşsiz bir sohbet ustasıdır. Onlar nerede olurlarsa olsunlar, çevrelerinde soru sorarak öğrenen, öğrenerek soru soran, öğrenir gibi öğreten, öğretir gibi öğrenen, geniş sohbet halkaları oluştururlar.

*

Sohbet düşüncenin, sevgi eylemin şiiridir. Sohbetin olmadığı yerde düşünce, sevginin olmadığı yerde de eylem olmaz. Sohbetlerde kötümserlikler iyimserliklere, düşünceler eylemlere, sözler şiirlere dönüşürler. Sohbetlerin gizemli dünyaların- da düşünceler eylemlerin, sözler şiirlerin habercisidir. Düşüncesiz eylemler, şiirsiz sözler temelsiz binalar gibi, yapılmadan yıkılırlar. Anadolu’nun insanları, güzel haberler veren, güzel insanlardır.

*

Anadolu’da yol kardeşliği kadar kader kardeşliğine de önemlidir.

*

Anadolu’nun sevgi dünyasında, nefrete kesinlikle yer yoktur.

*

Dünyada nefretin iyisi, sevginin kötüsü olmaz.

18 Eylül 2019, 10:24

HAYATIN GERÇEKLERİNİN ŞİİRİ GÜZEL EDEBİYATÇILARLA YAKALANIR

Edebiyatçıları olmayan bir kültür, zamanın dalgalarına direnemez. Edebiyatçılarından beslenmeyen bir toplum, değerlerini koruyamaz. Edebiyatçılar değerleri, değerler de toplumları ayakta tutarlar. Her edebiyatçı, arasında yer aldığı toplumun kültürüne yeni boyutlar kazandırır. Onların görevlerinin başında, toplumlarını ayakta tutan değerleri, zenginleştirmek gelir. Edebiyatçılarla yerel değerler, bütün insanlığa ulaşarak, evrensel değerlere dönüşürler.

*

Anadolu''yu dönüştüren değerler, “Hayat ağacı biziz, ölümsüzlüğün meyvası bizdedir” diyen, şiirin zirveleriyle, bütün dünyaya taşınmıştır. Onların önünde, zamanın estirdiği rüzgarlarla, yeniliğini hiç yitirmeyen Yunus yer alır. O Türkler''in Anadolu''daki bin yıllık tarihinde, köklü bir dönüşümün habercisidir. Yunus “Yitirilen Cennet”i, insanın kendisinde araması gerektiğini bütün dünyaya göstermiştir.

*

Bin yıllık Anadolu tarihinde, edebiyatçılar yönetenler ile yönetilenler arasında, uyum ve düzeni sağlamışlardır. Edebiyatçılar yönetenlerin değil, yönetenler edebiyatçıların peşinden koşmuşlardır. Çünkü düşünce ve eyleme yöneticilerden daha çok, edebiyatçılar derinlik kazandırırlar. Yönetenlerin etkileri, yaşadıkları yılları çok aşmaz. Edebiyatçıların etkileri ise, yaşadıkları yıllarla sınırlı kalmazlar.

*

Edebiyat hayatı zenginleştirirse ve insanların iç dünyalarını güzelleştirse edebiyat olur. Cumhuriyet dönemi Anadolu edebiyatçılarının düşünce ve eylem dünyalarında, edebiyat hayatın amacı değil, hayatı anlamlı kılmanın aracı olmuştur. Onlar arasında Yahya Kemal, Necip Fazıl ve Sezai Karakoç, üç ana sütundur. Türk toplumunun yeniden dünyaya açılmasında, yol gösterici yıldızlar, edebiyatçılar olacaklardır.

*

Edebiyatçılar değişen dünyada, değişmeyen gerçekleri ararlar. Onlar gerçeğin güzel, güzelin gerçek olduğunu bilirler.

*

Değişen dünyadan, değişmeyen gerçekler çıkarılırsa, hayat güzelliğiyle birlikte anlamını yitirir.

*

Edebiyatçılar, dünyada güzelliğin habercisidirler.Dünyanın şiiri edebiyatçılarla yakalanır.

19 Eylül 2019, 13:46

GÜZEL EDEBİYATÇILAR HAYATIN BÜTÜN GÜZELLİKLERİNİ GÖRÜRLER

Edebiyatçı hayatın bütün boyutlarında, güzel olanı arayandır. Güzellikte sınır tanımayanlar, güzellik arayanların öncüleri olurlar. Çok boyutlu edebiyat dünyasının kapıları, düşünce ve eylemleriyle, güzel olmasını bilenlere açılır. Edebiyat hiç kimsenin kolaylıkla anlatamadığı, görünce herkesin anladığı, güzelliklerin peşine düşmektir. Edebiyatçı güzellik avcısıdır. Hayat güzelliktir, güzellik hayattır. Hayatı yaşanır kılanlar, onun güzelliklerini görenlerdir.

*

Anadolu insanının kültüründe, güzellikte yarışmanın ye- ri ve zamanı yoktur. Toplumun bütün kesimleri, doğumdan ölüme kadar güzellikte yarışmak zorundadır. Güzellikte yarışmanın olmadığı bir toplumda, edebiyatın hiçbir alanında, hayatın hiçbir boyutunda gelişme olmaz. Toplumları dönüştürenler, her alanda güzellikte yarışmasını bilenlerdir. Edebiyat dünyasının öncüleri, insanları değiştiren edebiyatın sırrının, sınır tanımayan güzellikte gizlendiğini bilirler.

*

“Menziller”in şairi, Cahit Zarifoğlu şiiri gibi, kendisini hemen ele vermeyen bir güzellik avcısıdır. Güzellik arayıcıları gece uyurken değil, gündüz uyanıkken güzel rüya görürler. Onlar güzelliğin şiirinin, rüyasız yazılamayacağını bilirler. Anadolu’yu dönüştürenlerin düşünce ve eylem dünyaları şiirle yoğurulmuştur. “Doğruluğa aşıktır doğru canlar/ Doğrulukta bulur onu bulanlar” diyen Yunus gibi, hayatın şiirini yakalayanlar da, “Güzelliğe aşıktır güzel olanlar/Güzellikte bulur şiiri bulanlar” demekten hiç geri durmazlar.

*

Güzelliğin şiirini yakalamak, kalabalıkların değil, kalabalıklar arasında yalnız kalmasını bilenlerin işidir. Onlar hayatlarının her aşamasında, dünyaya yalnız geldiklerini, dünyadan yalnız gideceklerini bilirler. Hayatın her alanında, her güzellik, her zaman, yalnızlığın derinliklerindedir. Kalabalıklar arasında, yalnızlığın derinliklerinde, büyük yolculuklara çıkmasını bilmeyenler, güzelliğin şiirini yakalamakta büyük güçlük çekerler. Bütün dünyada, güzelliğin şiirini bulanlar, kalabalıklardan uzak duranlardır.

*

Güzelliğin üzerinde güzellik vardır, diyenleri unutulmaz kılan, güzelliğin şiirini ararken, özverili ve özgecili davran- malarından kaynaklanır. Kalabalıkta yalnız kalmasını bilenler, yalnızlıktan kurtulmakla kalmazlar, görünmeyen dünyanın güzelliklerini, görünen dünyaya yansıtmanın da imrenilen zirve- leri olurlar. Ağaçlar, güller, güvercinler güzelliklerinin sırlarını, yalnızlığın derinliklerinde uzun yolculuklara çıkanlara açarlar.

*

Şairlerin dünyası gördükleri dünya değil, düşündükleri dün- yadır. Onlar gördükleri dünyayı, düşündükleri dünyanın rengiyle boyarlar.

*

Şairler dünyada kalabalıkların baktıkları, doğal zenginliklere bakarlar, ancak hiç kimsenin görmediği güzellikleri görürler.

*

Ölümsüz şiirlerin şairleri, tarih içinde geçmiş- ten geleceğe giden, güzellik kervanının gizemli yolcularıdır.

*

İnsanlığın atalarının yitirdiği, Cennetin yol haritası, güzelliği arayan şairlerin şiirlerindedir.

20 Eylül 2019, 11:32

HAYATIN ŞİİRİNİ YAKALAYAN ÖLÜMSÜZLÜĞÜN ŞİİRİNİ YAKALAR

Seküler kültürün kaynakları Batı’da, kutsal kültürün kay- nakları ise Doğu’dadır. Son iki yüzyılda seküler kültür, kutlu kenti Paris’ten, bütün dünyaya ihraç edilmiştir.Seküler kültürle, fizik ve metafizik dünyanın arasına aşılmaz duvarlar yükseltilmiştir. İki dünya arasına inşa edilen duvarları yıkmada, bütün insanlığın elindeki küresel silah, şairlerin ölümsüz şiirleridir. İnsanları kutsal kültürden koparan, seküler kültürün duvarları, bilgiyi bilgeliğe dönüştüren şiirle yıkılacaktır.

*

Fizik dünya bedense, metafizik dünya ruhtur. Bedenler ölür, ruhlar ölmez. Ölümlü dünyada, ölümsüz dünyanın, kapılarını şairler açarlar. İnsanlar ölümsüzlüğün tadına şiirlerde varırlar. Şairler metafizik dünyanın ışığını, fizik dünyaya yansıtan şiirleriyle, insanların ruhlarında ölümsüzlük rüzgarları estirirler. Ölümsüzlüğün şiiri, hayatı yaşanır kılan güzellikte gizlidir. Güzelliğin şiirini yakalayanlar, ölümsüzlüğün tadını herkese tattırırlar. Dünyanın her yerinde, güzel şiir ölümsüz- dür, ölümsüz şiir güzeldir. Osmanlı coğrafyasının hayat kaynağı Anadolu’nun, acılar- la yoğurulmuş toprağı, Asya’dan gelen Mevlana’dan, Avru- pa’dan gelen İbn Arabi’ye kadar, ölümsüzlüğün tadını tatmış, ölümsüz şairlerin, gönüllerinde taşıdıkları vatanları olmuştur. Onların vatanlarının üzerinden güneş hiç batmaz. O vatanda ölümsüzlüğün olduğu kadar, güzelliğin de simgesi Kabe’dir. Sanat tarihçisi Titus Burckhardt, Turan Koç'un çevirdiği “İslam Sanatı” kitabında, Kabe’yi güzelliği arayan sanatçıların, yollarının buluştuğu, büyük insanlık dairesinin merkezi olarak görmektedir.

*

Yalın yapısı ve derin anlamıyla, Kabe sürekli okunması ge- reken gizemli bir kitaptır. Kabe insanlığın varoluşuyla yaşıt ta- rihiyle, gerçeğin tek ve değişmez olduğunu, bütün dünyaya ya- lın ve simgesel bir dille anlatmaktadır. Zamanın sınırlarını aşan, insanlığa adanmış Kâbe, İlk Peygamberden Son Peygambere ka- dar, bütün peygamberlerden silinmez izler taşımaktadır. Hayatı bütün boyutlarıyla kuşatan gerçekler, Kabe’de simgesel anlatı- mın doruk noktasına ulaşırlar. Ölümsüzlüğün şiiri, onun fizik gerçeklerini aşan, metafizik gerçeklerinin derinliklerinde gizlidir.

*

Dünyaya sürgün edilen insanlığın, atalarının ayrılmak zorunda kaldıkları Cennetin, sınırlı yeryüzünden, sınırsız gökyüzüne uzanan hem görünen hem görünmeyen görkemli kapısı Kabe’dir. Dünyada ölümsüzlüğün şiirini yakalayan şairler, insanlığın anne ve babalarının yitirdiği, yeniden dönüş yurdu, Cennetin kapılarını açmasını bilenlerdir. Şairler güzelliğin sınırlarını zorlayan şiirleriyle, bir daha ölmemek için, ölümlerinden sonra yeniden doğarlar. Onlar dünyada güzel oldukları gibi, öteki dünyada da güzel olacaklardır.

*

Gerçeğin gizemli yol haritası, seküler kültürün sınırlı fiziksel zenginliklerinde değil, kutsal kültürün sınırsız metafizik derinliklerinde aranmalıdır. Seküler kültürü içine düştüğü bunalımdan, ölümsüzlüğün tadını tadan, şiirleriyle bütün insanlığa tattıran şairler kurtaracaktır.

*

Bütün insanlığın Ademoğulları olduğunun bilincine varmadan, iki dünya arasındaki duvarların yıkılması mümkün değildir.

*

İnsanların yaratılışta birbirinin kardeşi olduğunun bilinmesi, dünya barışının en büyük güvencesidir.

*

Küresel kardeşliği güçlendirmek, hayatı yok edici silahlar geliştirmekten, çok daha önemlidir.

*

Dünyada kardeşlik bilinci, ölümsüzlüğü arayan şairlerin, şiirleriyle keskinleşir.

*

Ölümsüz şiir usanılmadan okunan, küresel dili yakalayan şiirdir.

21 Eylül 2019, 12:09

SAVAŞLARIN ÜSTESİNDEN KÜLTÜRÜN GÖZETİM KULELERİYLE GELİNİR

Tarihin hiçbir döneminde, kendi içine kapanan toplumların, ekonomik ve kültürel üretim güçlerini büyüttükleri görülmemiştir. Kapalı toplumların, dünyadaki bilimsel ve teknolojik gelişmelere, ayak uydurmaları mümkün değildir. Dünyanın düşünce ve eylem birikimini içselleştiremeyen ülkeler, ürün, hizmet ve bilgi üretme güçlerine yeni boyutlar kazandıramazlar. Bilimin vatanı olmadığı gibi, ekonominin de vatanı olmaz. Ülkeler arasındaki sınırları ortadan kaldıranlar, geleceği önceden okumasını bilen liderlerdir.

*

Türklere Anadolu’nun kapılarını açan Osman Gazi, Osmanlı tarihçisi Halil İnalcık’ın kitaplarında ayrıntılı olarak anlattığı gibi, sınırları aşmasını bilen, çağındaki gelişmeleri çok yakından izleyen, liderlerin başında gelir. O Eskişehir Karacahisar’daki yönetim merkezini, Bursa ve İznik’i denetim altında tutan Yenişehir’e taşımıştır. Yenişehir Osmanlıların ilk başkentidir. Hayata önem veren Osman Gazi, yakınlarına inşa ettirdiği gözetim kuleleriyle, insanların kafalarını değil, ticaret yollarını keserek, Bursa ve İznik’i teslim almıştır.

*

Anadolu insanı bir yanıyla Orta Asya’ya, bir yanıyla Orta Avrupa'ya uzanan Türklerin, bin yıllık tarihlerinin ana dinamiğidir. Türkler dünyaya açılmasını bilen Osman ve Orhan Gazilerin liderliğinde, Osmanlı şehirciliğinin ilk güzel örneğini Bursa’da vermişlerdir. Bursa ilk yıllarından bu yana, Doğu ve Batı’nın İpek Yolu üzerinde yer alan, en önemli kültür ve ekonomi merkezlerinden biri olmuştur. Bursa üç kıtanın ürünlerinin alınıp satıldığı çarşılarıyla, bütün Osmanlı coğrafyasındaki şehirlerin ana örneğidir. Yirminci yüzyılın başında, İstanbul’a çekilmek zorunda kalan Anadolu, Kanuni’nin Anadolu’su değildir.

*

Dünya savaşı yıllarının, dört bir yanından kuşatılan Ana- dolu’sunu ve İslam dünyasını Mehmet Akif, “Şark” şiirinde, milliyetçi duygulara kapılmadan, gerçekçi bir dille anlatır. Batı karşısında ekonomik üstünlüğünü yitiren Müslüman coğrafya, “harap iller”, “yıkılmış köprüler”, “yolcusuz yollar”, “yanmış ormanlar”, “ekinsiz tarlalar”, “çökmüş kanallar” ve “dindaş öldüren biçare dindaşlar” ile doludur Anadolu’nun geleceğini değerlerine bağlanan, ayağını toprağına sağlam basan, hayat elbette hakkımdır diyen, Asım’ın neslinde görmektedir.

*

Erdem Bayazıt’ın “Kar Altında Hüzün Denemesi” şiirindeki mısralarıyla anlatılırsa, içinde “Kuşların uçuştuğu” ve “Deniz- lerin boğuştuğu” Anadolu insanı, Asım’ın neslini Büyük Doğu nesline, Büyük Doğu neslini Diriliş nesline, Diriliş neslini Mavera nesline dönüştürerek, derin kültürü ve zengin ekonomisiyle, dünyanın bütün ülkelerine açılmıştır. Anadolu insanı, dünyanın her ülkesinde olmadan, Anadolu’da olunamayacağını görmüştür. Nasıl arılar kovanlarının dışına, çıkmadan bal yapamazlarsa, ülkeler de sınırlarının dışına çıkmadan, ekono- mik ve kültürel yapılarını geliştiremezler.

*

Anadolu insanı, Osmanlı’nın kuruluş yıllarında olduğu gibi, Bursa’yı yeniden Türkiye’nin kültür ve ekonomi merkezi haline getirmiştir. Küresel dünyada köklü dönüşümlere yol açan, ekonomik ve kültürel gelişmeleri yakından izleyen, gözetleme kulelerini dünyanın bütün şehirlerine taşımıştır. Bilgi ve bilgeliğin vatanı olmadığı gibi, bilim ve teknolojinin de vatanı yoktur. Onlardan yararlanmak, yaşamak hakkı gibi, bütün insanlığın doğal ve vazgeçilmez hakkıdır. Bu yüzden Türkler, gittikleri her ülkede hem öğreten hem de öğrenen olmayı bilmişlerdir.

*

Bilginin olumsuzlukları bilgeliğin, teknolojinin olumsuz etkileri de bilimin, bütün üniversitelerde yer alması gereken, gözetleme kuleleriyle denetim altına alınır. Dünyadaki hiçbir bilimsel ve teknolojik kazanım, bir insanın hayatından daha değerli değildir.

*

Hayatın değerini bilenlerin hayatlarının değeri bilinir. Allah’ın verdiği canı Allah alır. Yaşamak her insanın hakkıdır. Bir insanı öldüren bütün insanlığı öldürür.

*

Teknolojinin sürekli yeni boyutlar kazanan, olumsuz etkilerinden bir insanın hayatını korumak, bütün insanların hayatını korumaktır.

22 Eylül 2019, 11:12

DÜNYADA BARIŞ ZAMANIN DIŞINDA DEĞİL ÜSTÜNDE OLANLARIN İŞİDİR

Kültürel,siyasal ve ekonomik boyutlarıyla, hayatın hiçbir alanı zamandan bağımsız değildir. Akıp giden hayat içinde her şey zamanla değişir. Zaman hayatın,hayat zamanın hazinesidir. Zamanın sultanı olmadan, hayatın sultanı olunmaz. Gündüzün geceye, gecenin gündüze bağımlı olduğu gibi, zaman hayata, hayat zamana bağımlıdır. Hayatın yaşanır kılınması için, zamanın iyi değerlendirilmesi gerekir.

*

Günleri, haftaları, ayları ve yıllarıyla zamanı verimli değer- lendirenler, bütün boyutlarıyla hayatı zenginleştirirler. Eko- nomik ve kültürel boyutlarıyla hayatın zenginleştirilmesi, zamanın akışı içinde, gelen günün geçen günden daha verimli kılınmasına bağlıdır. Necip Fazıl, bir şiirinde “İnsan nasıl olmalı” diyene, “Son anda nasıl olacaksa hep öyle” kalmalı cevabıyla, hayatı yaşanır kılmanın altın kuralına vurgu yapmaktadır.

*

Horasan erenlerinin öyküleriyle yoğurulan, Anadolu insanının kültüründe zaman, ürün, hizmet ve bilgi üretiminin ana kaynağıdır. Herkesin yararlanmasına açık olan zaman, günü geldiğinde nasıl değerlendirildiğinin, hesabı verilecek bir öz sermayedir. Toplumun ortak kültür ekonomisine, katkıda bulunmak için, hayat gibi zamanın da sınırlı olduğunun bilincin- de olmak gerekir. Sınırsız zamandaki hayat, sınırlı zamandaki hayatta kazanılacaktır.

*

İnsan “Zamanın parçalanmaz akışında”, Ahmet Hamdi Tan- pınar’ın şiirinde vurguladığı gibi: Ne içindedir zamanın “ne de büsbütün dışında”dır. Bunun için, görünen ve görünmeyen boyutlarıyla, zaman bütünlük içinde algılanmalı ve değerlen- dirilmelidir. Bütünlüğü içinde zaman, iki yanı keskin bir kılıç gibi, insanın iç dünyasıyla birlikte, dış dünyasını da hem zenginleştirir hem de yoksullaştırır. Zamana karşı konulmaz, zamana direnilmez, verilen sınırlı zaman yönetilir ve verimli olarak değerlendirilir.

*

Zamanı kutsal kültürün ışığında değerlendirenler, insanın ruhunu yücelterek dünyayı bir yeryüzü Cennetine çevirirler. Seküler kültürün verileriyle zamandan yararlananlar, insanın ruhunu öldürerek, öteki dünyadaki Cehennemi bu dünyaya taşırlar. Yirmi birinci yüzyılda insanlık, ya kutsal kültürün dört bin yıllık değerlerini yeniden keşfederek, zamanın sultanı olacak, ya da onları bütünüyle yok sayarak, zamanın istediklerini yerine getiren tutsağı olacaktır.

*

Beden ve ruh olarak, nasıl insanı ortasından ikiye bölen bir bakış, tutarlı olmazsa, zaman içinde de kültürü de kutsal ve se- küler diye, ikiye bölen bir medeniyet de sağlıklı olmaz. Zamanla var olan kültür, iç ve dış dünyasıyla bir bütündür. Ebülbeka Salih Bin Şerif’in “Endülüs’e Ağıt” şiirinde vurguladığı gibi: “Zaman bu, ona ne kılınç dayanır ne meşhur kaleleri sultanların / Kınlar eskir, kaleler çürür, o kaleler dünyanın en sarp yurdu Gımdan olsa da”, zamanın kara deliklerinde yok olurlar.

*

Dünya zamanın değerini kavramayan, seküler kültürün krallarının, daha çok büyük olmak, daha çok güç kazanmak için başlattıkları, birbirini izleyen ve büyüten kanlı savaşlarla, büyük bir yangın alanına dönüşmüştür. Kutsal kültürün değişmeyen doğrularının, zamanın değişen doğrularına uyum sağlaması değil, zamanın değişen doğrularının, kutsal kültürün değişmeyen doğrularına, uyum sağlaması hayati önem taşımaktadır.İnsanlık tarihinde kutsal kültürün ışığında, zamanı değerlendirmesini bilenler, uzun ömürlü olmuşlardır.

*

Dünyada insanlar iç zenginliklerle, zamanı denetim altına almazlarsa, zaman dış zenginliklerle insanları denetim altına alır. Zaman her dönemde, gizemli dünyasını kendisine, savaş açanlardan önce, kendisiyle barış içinde yaşayanlara açar.

*

Hayatın bütün alanlarında, insanın elindeki en değerli, getirisi en büyük olan sermaye, insana verilen zamandır.İnsan zamanın elinde bir nesne değil, zaman insanın elinde bir nesnedir.

*

Dünya barışının anahtarları, iki yanı keskin olan zamanın nesnesi olanların değil, öznesi olanların eline verilmiştir.

23 Eylül 2019, 16:15

ASYA'NIN İÇLERİNDEN AVRUPA'NIN İÇLERİNE BÜYÜK YOLCULUK

Fatih Asyalıların olduğu kadar, Avrupalıların da tarihinde köklü dönüşmelere yol açan, Türk sultanlarının başında gelir. Batı'nın İskender'le başlayan Sezar'la devam eden yürüyüşünün yönünü, Fatih İstanbul'u alarak, Doğu'dan Batı'ya çevirmiştir. Fatih üç kıta ve iki denizi sınırlarının içine alan “Büyük Osmanlı Devleti”nin rüyasını görmüştür. “İkinci Roma” İstanbul'u Türklere başkent yaparak, Orta Çağ'ı kapılarını kapatmış, Yakın Çağ'ın kapılarını açmıştır.

*

Türklerin Avrupa'da 1354'te Gelibolu'da başlayan yolculuğu, 1361'de Edirne, 1369'da Sofya, 1389'da Kosova, 1392'de Üsküp, 1430'da Selanik,1453'te İstanbul, 1463'te Saraybosna, 1468'de Belgrad, 1526'da Budapeşte, 1529'da Viyana'ya kadar, yeni katılmalarla, genişleyerek devam etmiştir. Avrupa'da Tuna, Asya'da Dicle, Fırat, Afrika'da Nil, Fatih'in kurumsallaştırdığı, bütün dinlerin ve geleneklerin güvenliğini sağlayan, “Osmanlı Barışı”nın, hayat kaynakları, bereketli nehirler olmuştur.

*

Doğusuyla ve Batısıyla “İki Roma”yı bir kızıl elma olarak gören Fatih, Osmanlı barışının en büyük, en güçlü güvencesinin Asya'daki Türk varlığından daha çok Avrupa'daki Türk varlığının olduğunu düşünmüştür. Bu yüzden, Gedik Ahmet Paşa'nın yönettiği gemilerle, Türkler Arnavutluk'tan İtalya'ya geçmişler ve Otranto kalesine yerleşmişlerdir. Türkler için, İkinci Roma'dan sonra Birinci Roma'ya giden yol da açılmıştır. Ancak Fatih'in 1481'de sefere hazırlandığı bir dönemde, ellisini bulmayan genç bir yaşta ölümü, Osmanlıların gözünü Roma'dan Viyana'ya çevirmiştir.

*

İstanbul'un Türklerin başkenti olmasının üzerinden bir yüzyıl geçmeden, Fatih'in Avrupa, Yavuz'un Asya, Kanuni'nin hem Asya hem Avrupa diyen vizyonlarıyla, Osmanlı Devleti, üç kıta ve iki denizin en büyük, en önemli gücü olmuştur. Kanuni döneminde Türklerin Kızıl Elma'sı Roma değil, Viyana'dır. Türkler Viyana'nın kapılarının önüne, bir kere değil, iki kere gitmşlerdir. Türklerin İstanbul'dan geri gitmemek üzere gelişlerinin yıldönümleri kadar, Viyana'dan geri dönüşlerinin yıldönümleri de önemlidir. Viyana'daki başarısızlığın kaynaklarını anlamadan, İstanbul'daki başarının kaynakları anlaşılmaz.

*

Tarihte başarıların da başarısızlıkların da çok önemli kaynakları vardır. Türkler İstanbul'da başarılı olmuşlarsa, başarının çok ciddi sebebleri vardır, Viyana'da başarısız olmuşlarsa, başarısızlığın çok ciddi sebepleri vardır. Türkiye'nin geleceğini inşa etmede, geçmişin başarılarıyla birlikte, başarısızlıklarından da alınması gereken dersler, bütün ayrıntılarıyla ortaya konulmalıdır. Fatih kendisinden önce, onlarca defa kuşatılan İstanbul surlarının önlerinde uğranılan başarısızlıklardaki hataları, tekrarlamadığı için başarılı olmuştur.

*

Hiçbir ülke kendisine yeni bir geçmiş inşa edemez. Ancak her ülke kendi geleceğini kendisi inşa eder. Geleceği inşa edecek mimarlar, geçmişin üniforma giyen askerleri değil, geleceğin forma giyen grişimcileridir.Siyasal sınırların çok değişimediği, ekonomik sınırların sürekli değiştiği, düz kare dünyanın, yeni fatihleri, ürünleriyle, hizmetleriyle, bilgileriyle,pazarlarda savaşan girişimcilerdir.

*

Kare dünyanın pazarları, gökyüzü gibi, bütün ülkelerindir, hiç bir ülkenin tek başına sahip olamayacağı kadar büyüktür.

*

Kare dünya ya Fatih ya Akşemseddin olanların değil, hem Fatih hem Akşemseddin olanların dünyasıdır.

24 Eylül 2019, 12:34

EĞİTİMSİZLİĞİN ÜSTESİNDEN GELENLER MESLEKSİZLİĞİN ÜRETİMSİZLİĞİN İŞSİZLİĞİN ÜSTESİNDEN GELİRLER

Üretim seviyesi yüksek toplumların eğitim seviyeleri de yüksektir. Bir ülkede üretimde verimliliğin yolunu, ileri seviyede eğitim almış insanlar açar. Eğitim seviyesi düşük bir toplumun üretim seviyesinin yüksek olması mümkün değildir.Dünyanın hiçbir yerinde, eğitim seviyesi yüksek,üretim seviyesi düşük ülke yoktur.Eğitim getirisi en yüksek olan yatırımdır.

*

Eğitim Kurumları eğitimi ömür boyu devam eden bir öğrenme sürecine dönüştürmek için,toplumun bütün kesimleriyle işbirliği yapmak zorundadırlar. Türkiye'de eğitime yapılan yatırım Anadolu'nun geleceğine yapılan yatırımdır . Günümüzde eğitim, özellikle "İnternet" dünyasındaki gelişmelerle, yeni boyutlar kazanmıştır. Öğrenmesini öğrenmek okulların dışına taşmıştır.

*

Duvarsız, kapısız,çatısız dünyada, eğitimin odak noktasına "İletişim" yerleşmiştir.Büyük bir hız ve yoğunluk kazanan İletişim araçları, bilgi kaynaklarına ulaşmada zaman ve mesafe farkını ortadan kaldırmıştır. İnternetle ulaşılmayacak bilgi kaynağı yoktur.Bilgisayarlarla zaman ve mekan sınırlaması yoktur. Artık uzaklar yakındır, yakınlar uzaktır.

*

Öğretmenler ve öğrenciler günde yirmi dört saat internetle çalışabilir. İnternette öğrenmenin yeri,zamanı ve yaşı olmaz. Öğretmen ve öğrenci istediği zamanda, aradığı bilgiyi elde edebilir. Bütün dünya eğitimde yeni bir döneme girmektedir. Eğitimde okulların yerine aile ve internet, öğretmenlerin yerine de Google'lar,Facebook'lar geçmektedir.

*

Japon yönetim uzmanı Kenichi Ohmae''nin ayrıntılı olarak anlattığı gibi, internetle "Görünmeyen Bir Kıta" oluşmuştur. Yeni oluşan görünmeyen kıtada kendine sağlam bir yer tutamayan kurumlar ve kuruluşlar, görünen kıtalardaki yerlerini koruyamazlar.

*

Son yıllarda Batı dünyasının önde gelen bütün üniversiteleri, internetle "Uzaktan" eğitime başlamışlardır. Onların her biri birer "Açık Üniversite" haline gelmektedir.Hepsinde öğrenmek isteyen herkese eğitim veren, sürekli eğitim merkezleri vardır.

*

Temel eğitimden üniversitelere kadar bütün okullar da diğer kurumlar ve kuruluşlar gibi, görünen varlıklarını koruyabilmek için, görünmeyen varlıklara da yatırım yapmak zorundadır.

*

Bir çok konuda öğrencileri okula getirmektense, okulları ve öğretmenleri bilgisayarlar ve akıllı telefonlar aracılığıyla, evlere götürmek daha kolay olacaktır.Her ev bir okuldur.

*

Sanayi toplumunun kurumu olan okul yerine, bilgi toplumunda aile geçiyor.

*

Eğitimin başarısında okul ve ailenin el ele vermesi, büyük önem taşıyor.

*

Yeni dünyada okullar evlere evler okullarla bütünleşmiştir.

*

Dünyanın geleceği, eğitime yapılan yatırımlara bağlıdır.

25 Eylül 2019, 11:40

YENİ SEKÜLER HAÇLI SEFERLERİNİN ÜSTESİNDEN ADALETLE GELMEK

Avrupa'da Rönesans'la temelleri atılan seküler kültürünü,bütün dünyaya ihraç etmeye çalışan Amerika ve Avrupa ülkeleri, ifade özgürlüğü adı altında, bütün peygamberlere saygısızlıkta birbirleriyle yarışıyorlar. Batı dünyası, İslam dünyasına karşı seküler haçlı seferlerini başlatmıştır. Yirminci yüzyılın ekonomik emperyalizminin yerine, Yirmibirinci yüzyılda sekülerlik emperyalizmi geçmiştir.

*

Batı dünyasının Hristiyanlığın misyonerliğini bırakıp, sekülerizmin misyonerliğine soyunması, bütün dünyada coşkuyla karşılanan İslam dünyasının ''Demokrasi Baharı''nı, ''darbelerle durdurmuştur. Batı dünyası, Doğu dünyasına yalnızca sekülerizm ihraç etmeyi değil, demokrasi ihraç etmeyi de bırakmalıdır. Türkiye gibi, her İslam ülkesi, kendi demokrasisini, kendi kültürüyle inşa edecek, tarihi birikime sahiptir.

*

Devletlerden daha çok kültürlerin savaştığı düz kare dünyada, ülkelerin en büyük ve en önemli sermayeleri ''senin kültürün sana, benim kültürüm bana'' demesini bilen, adil yönetimlerdir. Dünyanın neresinde olurlarsa olsunlar, adil ülkeler, ''Kültürde zorlama yoktur'' diyenlerin doğal vatanlarıdır. Artık her ülke, kapılarını başka kültürlere açmak zorundadır. Hiçbir ülke, başka bir ülkenin kültürünü küçümseyemez.

*

Kültürlerin bir tarağın dişleri gibi, yan yana ve bir arada yaşadıkları bir dünya oluşuyor. Başta Amerika başkanı olmak üzere, her ülkenin başkanı, adil yönetimde ve kültüre saygıda, yüzyıllar öncesinden yaşayan, Necaşi"yi yakalamaya çalışmalıdır. Yönetimde adalet, yerel değil, küresel bir sorundur. Hangi kültürden gelirse gelsin, dünyanın neresinde yaşarsa yaşasın, her seçmen seçme sorumluluğu taşır,doğru yöneticiyi seçecek,doğruyu yanlıştan ayıracak, sağduyuya sahiptir.

*

Tarihin her döneminde, ülkelerin gücü, adil yönetimlerinden, erdemli devletlerinden, sorgulayıcı yönetilenlerinden kaynaklanmıştır. Adalette dünyayla yarışan ülkeler, adil yönetimde, bütün ülkelerin ana ve değişmez örnekleri olurlar.

*

Dünyanın neresinde olurlarsa olsunlar, adalette yarışmanın olmadığı ülkelerde, ekonomik, siyasal ve kültürel alanda, hiçbir gelişme olmaz.Adalet bütün zenginliklerin ana kaynağıdır.

*

Adil yönetim seküler kültürden değil, kutsal kültürden beslenir.

*

Adaletin sarsılmaz gücü, kutsal kültürden kaynaklanır.

*

Adillerin verdikleri kararlar,kimseyi rahatsız etmez.

26 Eylül 2019, 10:54

DERGİSİZ EDEBİYAT EDEBİYATSIZ KÜLTÜR ZENGİNLEŞMEZ

Yönetim uzmanları kurum ve kuruluşlarda, ekonomik ve sosyal göstergeler olumluysa, eğitim harcamalarını ikiye, olumsuzluğa doğru bir gidiş varsa, dörde katlamayı tavsiye etmektedirler. Bir toplumun ekonomik yapısın için geçerli olan kural, kültürel dokusu için de geçerlidir. Toplumun kültürel hayatı zenginleşiyorsa, kültür ve sanat dergilerinin sayısı ikiye, yoksullaşıyorsa dörde katlanmalıdır. Yönetim ustaları “eğitim, eğitim, eğitim” derken, düşüncenin öncüleri de “kültür, kültür, kültür” demelidir.

*

Edebiyatsız kültür zenginleşmez. Edebiyat özgür ortamda gelişir. Bütün kesimlerin “Devlet” bağımlısı olduğu, herkesin elinin gücüne dayanarak, kendi ayaklarının üzerinde durması yerine, dört elle bir kamu kuruluşluna sarıldığı bir dönemde, her biri ayrı bir düşünce ve edebiyat okulu olan, dergilerin önemi katlanarak artmaktadır. Toplumun bütün kesimlerine yayılan, kültürel çoraklığın üstesinden gelmek için, onlarca kültür ve edebiyat dergisine ihtiyaç vardır.

*

Toplumun ekonomik alandaki zenginleşmesi, kültürel alana yaptığı yatırımlara bağlıdır. Kültürel alandaki yatırımlar, hayatın bütün boyutlarındaki zenginleşmenin habercisidir. Türkiye’deki çoraklaşmanın önüne geçmenin çaresi, kültür ve edebiyat dergilerinin sayı ve kalitesini arttırmaktır. Bütün bir Anadolu, kültürel yoksulluğun önüne geçmek için, “Bir dergi, yeni bir dergi, daha çok dergi” çıkarmaya çalışmalıdır. Çünkü süreklilik kazanan bir dergi bin kitaptır. Dergilere yapılan yatırım kültüre yapılan yatırımdır.

*

Her dergi, yeni bir düşünce, yeni bir edebiyat, yeni bir kültür ve yeni bir eylem alanıdır. Dergilerdeki yazılar, kısa zamanda kitaplara dönüşürler. Dergi ve kitap yoksulu ülkelerin, yerel ve küresel alandaki ekonomik, siyasal ve kültürel gelişmeleri, izlemeleri mümkün değildir. Üreten el olmanın coşkusuyla, yeni açılımlar kazanan bilgi ve bilgeliği, Anadolu insanı,Ahi Evran'dan, Hacı Bayram’da almıştır. Bunun için veren eller, üretim güçsüzlüğün üstesinden gelmede, kültürel alana yapılan yatırımların, ekonomik alana yapılan yatırımlardan çok daha önemli olduğunun, her zaman bilincinde olmuşlardir.

*

Kültür ve edebiyat dünyasında, hiçbir karşılık beklemeden, bilgi ve bilgelik birikimlerini paylaşmasını bilenler, insanlığın üretim gücüne yeni boyutlar kazandırırlar. Bu yüzden, “İslam Ekonomisi” konusunda öncü çalışmalar yapan Sabahattin Zaim, kendisinden istenen bir yazı, bir konuşma, bir kitap talebini hiçbir zaman geri çevirmemiştir. Çevresinde bulunan aydınları da, “Sizi dinleyen herkes, sizin bildiklerinizi bilmez” diyerek, bildiklerini bıkmadan, usanmadan her ortamda anlatma yolunda özendirmiştir.

*

Zaim’in geleneğine uyarak, Mavera Dergisinin kurucuları ve yazarları, başka dergilerden gelen konuşma isteklerini, hiçbir zaman geri çevirmemişlerdir. Her alanda olduğu gibi, kültürel alanda da, bilgi ve bilgelik birikimleri, paylaşılmakla zenginliklerinin yitirmedikleri gibi, paylaşılarak yeni zenginlikler kazanırlar. Cahit Zarifoğlu’nun “Konuşmalar”ı ve benim konuşmalardan oluşan “Kültür ve Sanayileşme”, geri çevril- meyen konuşma isteklerine, verilen cevaplardan oluşmuştur. Nasıl bulutlar giderler, yağmurlar toprakta kalırlarsa, dergiler kapansalar da, ebelik yaptıkları kitaplar kültürde kalırlar.

*

Yeni dergilerde Anadolu’nun bin yıllık kültür ve edebiyatı, bugüne taşınarak, güncelleşmekle kalmaz, Buhara’dan Sa- raybosna’ya kadar, Türk ve İslam dünyası yanında,bütün dünyaya da açılır. Kültür ve edebiyat dergileri yazarları ve okuyucularıyla bir bütündür. Okuyucular yazarlara, yazarlar da okuyuculara güç ve zenginlik kazandırırlar. Her dergi öğrenmesini öğrenme yolunda, yeni bir düşünce ve yeni bir eylem okuludur. Yalnızca okuyanlar değil, yazanlar da öğrenirler. Yazarları da kendileriyle, aynı görüşte olmayan okuyucular öğretirler.

*

İnsanlığın ortak bilgi ve bilgelik birikimi, kutsal kaynaklar- dan beslenen değerlere dayanır.

*

Edebiyat dünyasının canlılığı, yıllar içinde geliştirilen or- tak birikimden kaynaklanır.

*

Ortak değerler yıllar içinde tekrarlana tekrarlana küresel geçerlilik kazanırlar.

30 Eylül 2019, 10:44

ORTA DOĞU BÜTÜN MEDENİYETLERİN BARIŞ ALANI OLMALIDIR

Dünyanın hiçbir yerinde toplumlar, bulundukları yerde durmazlar. Toplumlar da ırmaklar gibi akarlar. Tarih içinde Necip Fazıl'ın “Sakarya Türküsü” şiirinde vurguladığı gibi: “Her şey akar.” Medeniyetler, kültürler, ülkeler, değerler. Oluklar çift birinden kutsal medeniyetler akar, birinden seküler medeniyetler. Geçmişten geleceğe doğru olan bu akışta, medeniyetler, birbirleriyle hem yarışırlar, hem de savaşırlar. Dünyadaki ekonomik, siyasal ve kültürel canlılık, medeniyetlerin birbirleriyle savaşmasından değil, yarışmasından kaynaklanır.

*

Dünyada her şeyin karşıtlarıyla bir arada bulunması gibi, medeniyetler de karşıtlarıyla bir arada bulunur. Nasıl gündüz geceye ihtiyaç duyarsa, kutsal kültürden beslenen medeniyetler de seküler kültürden beslenen medeniyetlere ihtiyaç duyar. Dünya medeniyetlerin binbir çiçek açan bahçesidir. Farklı medeniyetlerin bir arada bulunmadığı toplumlarda, hayatın hiçbir alanında zenginleşme olmaz. Medeniyetler birbirleriyle yarışarak dönüşürler, dönüşerek yarışırlar. Kapılarını dünyaya kapatan medeniyetlerin, insanlık tarihinde kalıcı izler bırakmaları mümkün değildir.

*

Son büyük Müslüman Devletiin en büyük mirasçısı Türkiye, Orta Doğu'nun geleceğini, İslam medeniyetinin değerlerinden daha çok, Batı medeniyetinin değerlerinde aramıştır. Türkiye'de bütün yatırımlar, Doğu medeniyetinin bereketli topraklarından daha çok, Batı medeniyetinin çorak topraklarına yapılmıştır. İki medeniyetin ortak alanları ve birbirine etkileri bütünüyle göz ardı edilmiştir.Orta Doğu ve dünyadaki büyük savaşlar, Doğululaşmaktan daha çok Batılılaşmaya verilen önem ve ağırlıktan kaynaklanmaktadır.

*

Orta Doğu'da son iki yüzyılda, iki medeniyet her alanda kıran kırana çatışmaktadır. Seküler Batı medeniyeti, bir gül bahçesine düşen göktaşı gibi, kutsal kaynaklara dayanan Doğu medeniyetinin bütün değerlerini yok etmiştir. Batı'nın estirdiği teknoloji odaklı seküler fırtına, bütün dünyada çok etkili olmuştur. Dünyanın her ülkesinde köklü dönüşümlere yol açmıştır. Bütün dünya Batı'nın seküler kültürüne dört elle sarılmıştır. Ancak Batı'da “Tanrı öldü” diyenler, hem Doğu'ya, hem de Batı'ya barıştan daha çok savaş getirmişlerdir.

*

Dünyada medeniyetler neyi arıyorlarsa, toplumlar da medeniyetlerin aradığını bulurlar. Her medeniyetin kendine özgü bir sosyolojisi ve kendine özgü bir edebiyatı vardır. Bir medeniyetin sosyolojisi olanları ele alırken, bir medeniyetin edebiyatı olması gerekenleri ele alır. Batı'nın seküler medeniyetinin bir bulaşıcı hastalık gibi, bütün dünyaya yayılmasıyla, dünyada olanlarla olması gerekenler arasında aşılmaz duvarlar inşa edilmiştir. Bütün dünyanın el ele vererek, olanla olması gereken arasında, yükselen duvarları yıkması büyük önem taşımaktadır.

*

Seküler Batı medeniyetinde, kutsal kültür adına ne varsa, hepsi Doğu medeniyetinden ithal edilmiştir. Batı'nın seküler medeniyetinin temelinde, yakıp yıktığı Bağdat ve Şam vardır. Şam ve Bağdat olmasaydı, Kurtuba ve Gırnata olmazdı. Gırnata ve Kurtuba olmasaydı, Paris, Londra, Berlin olmazdı.

*

Doğu ile Batı'nın harman olduğu Orta Doğu'da, devletler değil medeniyetler savaşmaktadır. Orta Doğu'daki savaşın sorumluları devletlerden önce medeniyetlerdir.

*

Orta Doğu'da Batı medeniyeti ölmüştür.Her Müslüman ülkede Doğu medeniyetinin doğum sancıları yaşanmaktadır

*

Doğu medeniyetinin inşasında, en büyük sorumluluk Müslümanlara düşmektedir.

*

İslam en sonda gelen, ancak en başta olan medeniyettir.

*

Dünyanın aradığı Çıkış Yolu Orta Doğu'dadır.