Prof. Dr. Nazif Gürdoğan Yazar, Akademisyen

Kasım 2019

33 yazı

1 Kasım 2019, 12:07

CEPHELERDEKİ SAVAŞ KÜÇÜK PAZARLARDAKİ BÜYÜK CİHATTIR

Türkler İslam kültürüyle, yoğrulmaya başladıktan sonra, “Hem Doğu, hem Batı, hem Güney, hem Kuzey inananlarındır” diyerek, bütün dünyayı bir cihat beldesi olarak görmüşlerdir. Müslümanların tarihte benzeri görülmedik, bir hızla dünyayı bir hilal gibi kuşatmaları, çok yönlü cihat kültürlerinden kaynaklanır. İslam kültüründe cihat, ekonomik, siya- sal, kültürel ve askeri boyutlarıyla, hayatı anlamlı kılmak için,dünyayı dört yanından kuşatan, düşünce ve eylemleri içerir.

*

Dünyada cihat denilince, insanların aklına ilk defa cihatın askeri boyut gelir. Dünyanın her yanında, ellerinde silah olanlar, karşılarına çıkan her sorunu, silahla çözmeye çalışırlar. Ancak fizik dünyada geçerli olan “Etki ve tepki” yasası, metafizik dünyada da geçerlidir. Hiçbir alanda zorlamaya yer yoktur. Hangi alanda olursa olsun, silaha başvuranlara, silahla karşılık verilir. Her yerde baskı ve şiddete, büyük direnç gösterilir. Bu yüzden, baskı ve şiddetle cihat olmaz.

*

İnsanların gönül dünyalarını derinleştirmeden, akıl dünyalarını zenginleştirmek mümkün değildir. Dünyayı akıl değerleriyle karar verenler, kararları gönül değerleriyle uygulayanlar yaşanır kılarlar. Uygulanması zor olan, aklın doğruları değil, gönlün doğrularıdır. Gönlün doğruları, aklın doğrularından hem daha güçlüdür, hem daha etkilidir. Tarihin her döneminde, büyük cihatlar, akılla yapılan cihatlardan daha çok, gönülle yapılan cihatlar olmuştur.

*

Dünyada haksızlıklara karşı çıkmanın, değişik kesimlerden gelen dayatmalara direnmenin, ana yöntemlerinden biri, Throeau, Tolstoy ve Emerson gibi, şiddete dayanmayan eylemlerin öncülerinin geliştirdiği “Sivil İtaatsizlik”tir. Gandi Hindistan’da işgalci İngilizlere karşı başarıyla uyguladığı, “Pasif Direnme” yöntemini, Batılı bilgelerden esinlenerek geliştirmiştir. Kitlelerin katıldığı silahsız eylemler, demokratik ülkelerde haksızlıkları önlemenin, başta gelen yöntemlerinden biri olmuştur.

*

Anadolu’da yüzyıllarından içinden süzülüp gelen cihat kültürü, iç dünyayla birlikte dış dünyanın da zenginleştirilmesine, günden güne her iki dünyaya da yeni açılımlar kazandırılmasına dayanır. Türklerin gönül dünyasını Mesnevi, akıl dünyasını da Mukaddime aydınlatmıştır. Anadolu’da gönül ile akıl dünyası, bir bütünlük ve süreklilik içinde ele alınır. Türklerin cihat kültürünün kaynağında, başlarının üstünde taşıdıkları Kutsal Kitapları vardır.

*

Gönül dünyasının zenginliği, akıl dünyasının zenginliğinden çok daha büyük ve çok daha derindir. Bu yüzden dergah kültürünün kutup yıldızları, büyük cihatla gönülleri kazanmanın, cephelerde savaş kazanmaktan çok daha zor olduğunun üzerinde önemle durmuşlardır. Çünkü büyük cihatla gönülleri kazanmasını başaramayanların, küçük cihatla sınırları aşmaları, coğrafyaları fethetmeleri mümkün değildir.

*

Anadolu insanın mayası küçük cihatla değil, büyük cihatla yoğrulmuştur.

*

Her zaman ve her yerde, küçük cihat sınırlı, büyük cihat sınırsızdır.

*

Dünyada silahla kazanılanlar, silahla kaybedilirler.

*

Silahla yürüyenler silahla durdururlar.

2 Kasım 2019, 12:38

FİZİKTE METAFİZİĞİ BİLGİDE BİLGELİĞİ GÖREN BİLGELERDEN OLMAK

Ümitsizlik ve güvensizliğin insanı, dört yanından kuşattığı büyük şehirlerde, insanların yalnızlığı günden güne katlanarak artmaktadır. Dünyanın her şehrinde,kalabalıklarla birlikte yaşayan, ancak kalabalıkların rüzgarına kapılmayanların oluşturdukları, huzur ve güven adaları vardır. Bir bilge gönül zengininin, çekim alanında oluşan, korkudan ve tedirginlikten uzak, ümit adalarında, insanlar iç dünyalarıyla birlikte, dış dünyalarını da dönüştürürler.

*

İstanbul başta olmak üzere, bütün Anadolu şehirlerinde, insanların iç ve dış dünyalarını güzelleştirmek için, bütün ömür- lerini adayan bilgeler vardır. Onlar nerede olurlarsa olsunlar, çevrelerinde herkesin kolaylıkla ulaşabileceği, duvarsız, kapısız, bilgi ve bilgelik paylaşım halkaları oluşur. Bilgi ve bilgeliğin büyütüldüğü halkalarda, herkes bilenlere öğrenci, bilmeyenlere öğretici olur. Bilgelerin olduğu her yerde, insanlar hem öğrenci, hem de öğretici olmanın, anlatılmaz mutluluğunu yaşarlar.

*

Görünmeyen dünyayı yok sayan bilimin gelişmesiyle, görünen dünyadaki teknolojik başarıların, yeryüzünü bir Cennete dönüştürmesi beklenmiştir. Ancak her şeyi bileceği, her sorunu çözeceği, kabul edilen bilimin, insanlığa en büyük armağanı, nükleer silahlar olmuştur. Seküler dünyanın tek yol gösterici olarak, kabul ettiği bilimin ürünü, dehşet verici silahlarla, dünyada milyonlarca insan hayatını kaybetmiştir. Kutsal kültürle bağlarını koparan seküler kültür, bilimi yanına alarak, bütün dünyayı Cehenneme, dönüştürmeye devam etmektedir.

*

Kutsal kültürün doğruları değişmez, seküler kültürün doğruları ise sürekli değişir. Bilimdeki değişmeler, en açık olarak Fizikte gözlenir. Fizikteki yeni gelişmeler, bilimin değişmez sanılan doğrularını, bütünüyle değiştirerek, seküler kültürde büyük kırılmalara yol açmıştır. Bilim yapısı gereği, sürekli değişmek zorundadır. Bir dönemin doğruları, başka bir dönemin doğruları tarafından yanlışlanır. Karl Popper tanımıyla: “Bilim yanlışlanabilir olandır.” Görünen dünyanın yanlışlanabilen doğrularıyla, görünmeyen dünyanın yanlışlanamayan doğ- rularına ulaşılamaz.

*

Kutsal kültürü afyon sayarak, bütünüyle hayatın dışına atan Sovyetler Birliğinin sonu, bilimi tek yol gösterici kabul eden, seküler kültürün de sonu olmuştur. İnsanlar değişen bilimin doğrularını, değişmeyen doğrular olarak kabul ederlerse, büyük ekonomik, siyasal ve kültürel krizlerle boğuşmak zorunda kalırlar.

*

İnsanların krizsiz bir dünya için, Fiziğin kılavuzluğundan önce, Metafiziğin kılavuzluğuna ihtiyaçları vardır. Metafiziğin kılavuzluğunda Fizik, şehirlere bomba yağdıran uçaklar gibi değil, yeryüzüne yağmur yağdıran bulutlar gibi olur.

*

Savaşan dünyada insanların, Fizik ve Metafizik dünyalarına, anlam kazandıracak olanlar, Fiziğin burnuna Metafiziğin halkasını takmasını ve bütün insanlığın hizmetine sunmasını, bilen bilgeler olacaktır.

*

Metafizikte Fiziği, Fizikte Metafiziği gören bilgeler, bilgileri bilgeliklere, bilinmeyenleri bilinenlere, kötülükleri iyiliklere, karanlıkları aydınlıklara ve düşmanlıkları dostluklara dönüştürürler.

*

İnsanlığın Fizik birikiminde Metafizik birikimi, bilgi birikiminde bilgelik birikimini görenler, geleceğin barış dünyasının mimarları olacaklardır.

4 Kasım 2019, 11:47

BÜTÜN DÜNYADA KIRMIZI EKONOMİDEN YEŞİL EKONOMİYE GEÇMEK

Dünyanın önde gelen bütün ülkelerinde, her yıl düzenlenen toplantılarla, yeryüzü ölçeğinde etkilerini gösteren, çevresel ve ekonomik krizler tartışılmaktadır. Doğal bilimlerin etki ve tepki yasasıyla, birbirlerini büyüten krizlerin, ortak paydasını oluşturan, sonu gelmez açgözlülük oluşturmaktadır. Dünyayı bir bulaşıcı hastalık gibi kuşatan, sınır tanımayan açgözlülüğün yol açtığı savurganlık, bütün ülkeleri krizden krize sürüklemektedir.

*

Küresel krizlerin üstesinden gelmek için, yoksul ya da zengin bütün ülkelerin, Kırmızı ekonomiden Yeşil ekonomiye geçmenin, yol haritalarını hazırlamaları hayati önem taşıyor. Leig Stringer’in “Yeşil İşyeri” kitabında vurguladığı gibi, Yeşil ekonomi, yeşil üretim, yeşil tüketim, yeşil enerji ve yeşil yönetime odaklanan kurum ve kuruluşlarla inşa edilir. Kırmızı ekonomi sınırsız büyümeye, Yeşil ekonomi sınırlı büyümeye dayanır.

*

Ekonomik, siyasal ve kültürel hayatta, kırmızı orantısız gücün, yeşil dengeli gücün simgesidir. Kırmızı ekonomi orantısız gücün doğurduğu dengesizlikten, Yeşil ekonomi orantılı gücün getirdiği dengeden beslenir. Birinde hayatın değişik boyutlarında eşitsizlikler hızla büyürken, birinde eşitsizlikler yavaş yavaş azalır. Kırmızı ekonomi sürekli ekonomik büyümenin peşinde koşar, Yeşil ekonomi sürdürülebilir ekonomik büyümenin peşine düşer.

*

Bütün dünyanın ekonomik ve çevresel krizlerle, karşı karşıya olduğu çalkantılı bir yüzyılda, tek çıkış yolu, düşünülmeyeni düşünmek, yapılmayanı yapmaktır. Yeni yüzyıl tokgözlülüğün, tutumluluğun, özverinin ve özgeçinin yüzyılı olacaktır. Gösteriş harcamalarına ve savurganlığa dünya ölçeğinde savaş açılacaktır. Savaş sürecinde, düşünceler, yaklaşımlar, değerler, üretim ve tüketim kalıpları, bütünüyle baştan sona değişecektir.

*

Kırmızı ekonomi yüzyılından, Yeşil ekonomi yüzyılına geçiliyor. Artık Kırmızı ekonominin sürekli büyüme stratejileriyle, küresel krizlerin üstesinden gelmek ve gelir dengesizliğinin yol açtığı savurganlığın önüne geçmek mümkün değildir. İşsizlik ve yoksulluk sorunlarının, büyük boyutlara ulaştığı bir dünyada, Kırmızı ekonominin kitlesel üretim yöntemlerinden daha çok, Yeşil ekonominin kitlelerin katıldığı üretim yöntemlerine ihtiyaç vardır.

*

Yeşil ekonomi Adam Smith ya da Karl Marx’ın yolunda olan ekonomi değil, onların önünde, tabiatın ve hayatın yanında olan doğal ekonomidir. Yeşil ekonomide dünya, yeryüzü ve yeraltı zenginlikleriyle, bedelsiz doğal kaynak deposu olarak görülmez. Kırmızı ekonominin yarışı savaşa dönüştüren ekolojisine karşı, Yeşil ekonominin yarışı barışa dönüştüren ekolojisi vardır. Kırmızı ekonomide çözüm üreten paradigma, Yeşil ekonomide sorun üreten paradigmaya dönüşmüştür.

*

Ekonomik hayatta bugün, dünün yarını, yarının dünüdür.

*

Bugünün bilinenleri, dünün bilinmeyenleridir.

*

Dünün doğrusu, bugünün yanlışıdır.

5 Kasım 2019, 12:33

DÜNYANIN HER ÜLKESİNDE OLUNMADAN BİR ÜLKESİNDE OLUNMAZ

İslamın doğuş yüzyılında,Arapların 711'de, İspanya topraklarına ayak basarak, Avrupa Rönesansını hazırlayan, büyük düşünürleriyle, bütün dünyayı aydınlatan Müslümanların ,sekiz yüzyıl kaldıkları İspanya’dan, çekilmelerinden sonra, Avrupa’ya açılan ikinci kapı, Balkanlar olmuştur.Vatanlarını yanlarında taşıyan Türkler, 1354’te ayak bastıkları Doğu Avrupa’ya, bir daha geri dönmemek üzere yerleşmişlerdir.

*

Yirminci yüzyılın ikinci yarısında, Anadolu’dan Avrupa ülkelerine yapılan işgücü göçü, Türklerin Avrupa’daki varlıklarını iyice perçinlemiştir. Anadolu insanı sürekli Doğu’dan Batı’ya gitmiş, Batı’dan Doğu’ya gitmek, Türklere suların yokuşa akması gibi gelmiştir.Tarih boyunca Anadolu insanının gözü Asya’da değil, Avrupa’da olmuştur.

*

Türkler Avrupa’ya giderek, Asya’yı yeniden bulacaklarına inanmışlar. Avrupa’da olmak, Türkler için, Asya’yı güvenceye almanın yolu olmuş. Bütün Türk devletleri,Avrupa’da olmadan, Asya’da olunmaz diye düşünmüşler.Bunun için Türk devletleri, Doğudan Batıya sürekli, hareket halinde olmuşlar.

*

İletişimdeki ve ulaşımdaki gelişmelerle, siyasal sınırların önemini yitirmesi, Türkiye’deki bütün kurum ve kuruluşları, devlet yönetiminden üniversite yönetimine kadar, her alanda dünyadaki gelişmelerin önünde gitmeye zorluyor.Türkiye oluşmakta olan dünyanın, üretim ve yönetim gücü olmalıdır.

*

Avrupa'dakiTürkiye’nin, pek çok Avrupa Birliği üyesi, ülkeden daha büyük olması, Türklerin tarih içindeki Doğu’dan Batı’ya yürüyüşlerinin, yeniden başladığını gösteriyor.Yirminci yüzyılın başından duran yürüyüş,aradan bir yüz yıl geçmeden, yeniden başlamıştır. Her Avrupa ülkesinde, küçük küçük Türkiye'ler vardır.

*

Amerikalılar ve Avrupalılar, Türk ve İslam dünyasıyla sağlıklı ekonomik ve kültürel bağlar kurmadan, dünya barışına giden yolun açıklamayacağını görmüşlerdir.Ülkeler arasında uzaklık ve yakınlık farkının ortadan kalktığı bir dünyada,Türk ve İslam dünyasının yardımı olmadan, dünyadaki savaşların önüne geçmek mümkün değildir.

*

Türkiye dünya barışının en büyük, en güçlü ve en önemli güvencesidir.Dünyadaki gelişmeler, Türkiye’nin Avrupa'da olmasının gerekli, ancak yeterli olmadığını gösteriyor. Artık Türkiye kurumlarıyla, kuruluşlarıyla, Avrupa yanında, Amerika'da, Çin'de, Hindistan'da,Rusya'da da olmak zorundadır.

*

Güç Atlantik’in Batı yakasından, Pasifik yakasına doğru kaymaktadır.Dünyanın yeni güç merkezi Atlantik okyonusu değil,Pasifik okyonusudur.Çin,Hindistan,Endonezya,İran dünyanın yeni üretim ve tüketim merkezleridir.

*

Dünyanında her yerinde olmayan bir Türkiye'nin,dünyanın bir yerinde olması mümkün değildir. Türkiye'nin yeni hedefi bütün dünya ülkeleri, bütün dünya denizleri olmalıdır.

*

Düz kare dünyada bütün şehirler, ulaşılacak bir Kızıl Elmadır.

6 Kasım 2019, 11:52

ŞEHİRLERDE DEĞİŞİME DİRENİLMEZ DEĞİŞİM YÖNLENDİRİLİR

Şehirler ve kuruluşar, herşey sürekli değişir. Şehirlerin ve kuruluşların, zaman içinde değişmelerine direnilmez. Çünkü, zamanı gelmiş bir doğum gibi, zamanı gelmiş bir değişimin önünde hiçbir güç duramaz. Bu yüzden, değişime karşı durulmaz, değişim yönlendirilir. Değişimi yönlendirmede ana ilke: Değişerek gelişmek, gelişerek değişmektir. Dünyada bir kuruluş, bir şehir, ne kadar değişirse, o kadar gelişir.

*

Ekonomik, siyasal ve kültürel hayatın odak noktasını değişimin hızı ve yönü oluşturur. Her talep kendi kendi arzını oluşturduğu gibi, her arz da kendi talebini oluşturur. Hergün değişerek, yeniden doğmayan kuruluşlar ve şehirler, canlılıklarını koruyamazlar. Değişime direnen, değişme özürlü, kuruluşların ve şehirlerin, uzun ömürlü olmaları mümkün değildir. Değişimin anayasası, arz ve talep yasası, ana yöntemi fayda ve maliyet analizidir.

*

Dünyanın hiçbir ülkesinde, arz ve talep yasası kusursuz işlemediği, fayda ve maliyet analizi eksiksiz yapılmadığı için, kuruluşlar ve şehirler, çözüm yeri oldukları kadar, sorun kaynağı da olurlar. Bunun için, plansız şehirleşme, ilkesiz kurumsallaşma, hayatın bütün boyutlarında, büyük sorunlara yol açar. Denetimden çıkan rant kaynağı büyük şehirler, ileri boyutlara ulaşan çevre kirlenmesi ve her alanda etkilerini gösteren kültürel kirlenmenin ana kaynağıdırlar.

*

Yaşanabilir bir Türkiye için, İstanbul başta olmak üzere, köklü bir değişimle, bütün şehirlerin yıkılıp, insani boyutlarda yeniden inşa edilmeleri gerekir. Yalnızca Türkiye"nin değil, bütün ülkelerin, ağaçlar arasında binaları olan, yeşil ve kolay yaşanılan, akılları gönüllerinde şehirlere ihtiyacı var. Ve akıllı yeşil şehir, aklı başında olan şehir değil, aklı gönlünde olan şehirdir.

*

Yeşil ve akıllı şehirlerin simgesi, göklere isyan edercesine uzanan çok katlı binalar değil, göklerle uyum ve alışveriş içinde olan ağaçlardır. Yeşil ve akıllı şehirlerin, hiçbir binası ağaçlardan daha büyük yapılmaz. Yeşil ve akıllı şehirlerde, binalar arasında ağaçlar yoktur, ağaçlar arasında binalar vardır. Yeşil ve akıllı şehirde, her ağaca bir insan, her insana bir ağaç düşer.

*

Yeşil ve akıllı şehirler, yerel yönetimler ve yapı işletmeleri için, para basan makinalar değildir. İster kamu kuruluşu, isterse özel kuruluş olsun, şehirleri para basan makinalar olarak görenler, önünde ya da sonunda, rant için inşa ettikleri, gökdelenlerin altında kalırlar.

*

Dünyanın hiçbir yerinde, şehirlere karşılıksız para kazandıran, bitmez ve tükenmez rant merkezleri gözüyle bakılmamalıdır.

*

Şehirlerden ihtiyacından daha fazlasını alanlar, kendi ölüm fermanlarını kendileri imzalarlar.

*

Yeşil ve akıllı şehirler, rant paylaşım alanları değil, hizmet sunma alanlarıdır.

*

Yaşanabilir kentlerde, akıl gözünden önce gönül gözüne önem verilir.

7 Kasım 2019, 12:53

DÜNYADA GERÇEĞİ GÜZELLİKTE GÜZELLİĞİ GERÇEKTE ARAMAK

Günden güne değişen hayatın, bütün boyutlarıyla zenginleştirilmesi için, her toplumun denizi arayan ırmaklar gibi, doğruluğu araması gerekir. John Keats’ın dizelerinde, çok yalın olarak vurguladığı gibi: “Güzellik doğruluktur, doğruluk da güzelliktir.” Dünyada herkes, güzelliği tanıma, doğruluğu yakalama, gücüne sahiptir. Barajların enerji üretme potansiyellerini, yapılarında taşıdıkları gibi, insanlar da çığır açma ve öncü olma yeteneklerini yüreklerinde taşırlar. Güzelliği arayan doğruluk, doğruluğu arayan güzellik bulur.

*

Dünyada iyiliklerin özendirilmesi, kötülüklerin önlenmesi, insanların güzellik peşinde koşmasını, doğru düşünmesini öğrenmesine bağlıdır. Her insanın kendisinden etkilendiği, bilgeliğin simgesi, güzelliği aramanın yorulma bilmez yolcuları, düşünce ve eylem öncüleri vardır. Onların yolu, doğruluğun, güzelliğin,iyiliğin yoludur. Dünyanın neresinde olursa olsun, çığır açan bilgeler, denizlerdeki gemilere kayalıkları gösteren, deniz fenerlerine benzerler. Onların parlaklığını yitirmeyen ışıklarından, dünyanın bütün gemileri yararlanırlar.

*

Çirkinliğin güzelliğe, yanlışlığın doğruluğa, kötülüğün iyiliğe üstün gelmeye başladığı dönemlerde, bilgi ve bilgelik sevgi- sinin doruklarına ulaşanların, tuttuğu ışığa yönelmek ve onlara bağlanmak, büyük önem taşımaktadır. İnsanlar iç dünyalarında uyuyan aslanların farkına, onları dinleyerek ve onları izleyerek varırlar. Onların yardımı ve desteği olmadan, hayatı hem kolaylaştıracak, hem de güzelleştirecek, iç ve dış dünyanın kapıları kendiliğinden aralanmaz. Güzelliğin yolunda olanlar, güzelliği arayanların rehberi olurlar.

*

Her insanın yapısında, güzellik tutkusu ve doğruluk ara- yışı doğuştan vardır. İnsanın iç dünyasından, dış dünyasına doğru uzanan, öğrenmesini öğrenme süreciyle, gönlünün de- rinliklerinde uyuyan aslanlar, bir bir uyandırılır. Bunun için büyük bilgi ve bilgelik sahiplerinin, yol ve yöntemlerinin, inceliklerinin kavranılması ve bütün zenginlikleriyle, gündeme taşınması gerekir. İnsanlar içlerinde taşıdıkları, paha biçilmez zenginliklerin bilincine, gönül dünyasında çığır açan eserler, ilham veren çarpıcı hayat öyküleriyle varırlar.

*

Anadolu insanı, yanlışlığın üstesinden doğrulukla, kötülüğün üstesinden iyilikle, çirkinliğin üstesinden güzellikle ve ümitsizliğin üstesinden de ümitle gelmesini bilmiştir. İnsanın doğru düşünme ve doğruluğu bulma yolunda, kendisiyle savaşmasından daha büyük bir savaş yoktur. İnsan için en büyük başarı kendi sınırlarını aşarak, büyük gönül dünyasının büyüklerinin, düşünce ve eylemleriyle, kendi yol haritasını kendisinin bulmasıdır. Tarihin her döneminde, geleceğin büyükleri, geçmişin büyüklerinin, omuzlarında yükselmiştir.

*

İç dünyanın zenginliklerini göz ardı eden insanlar, dış dünyada dostluklardan daha çok düşmanlıkları büyüterek, bütün dünyayı krizden krize sürüklemektedirler. İç dünyaları bir Cehennem olanların, dış dünyalarının bir Cennet olması mümkün değildir. Dış dünya bütün insanların, iç dünyalarının kültürel ve ekonomik alandaki yansımalarıdır. İnsanlar tek tek iç dünyalarındaki, güzellikleri yakalarsa, dış dünyanın bütün çirkinlikleri bir bir yok olup gidecektir.

*

İnsanlar ellerinde olmayan, dış dünyalarından daha çok, ellerinde olan iç dünyalarına ağırlık vermelidirler. İçlerindeki sınırsız kaynakların değerini bilmeyenler, dışlarındaki sınırlı kaynakları değerlendirmede başarılı olamazlar.

*

Dışarıda görülen dünya, içerideki dünyanın ürünüdür. İç dünyayla, dış dünya arasında, çatışma olursa, iki dünya birden yitirilir.

*

İç dünyalarıyla, dış dünyalarını denetim altına almayanlar, dış dünyalarının tutsağı olmaktan kurtulamazlar.

8 Kasım 2019, 12:03

İŞGAL EDEN AMERİKA'YI İŞGAL EDİLENLER İŞGAL EDECEKTİR

Amerika'nın kuruluşu söz konusu olunca, akla hemen Colomb sonrası, Amerika'yı işgal etmeye başlayan, Avrupalı göçmenler gelir. Amerika İspanyol, İngiliz, İtalyan, Alman, Fransız ve Hollandalı göçmenlerin kurduğu, bir göçmenler ülkesidir. Amerika'da Kızılderililerin dışında herkes göçmendir, hiç kimse Amerika'nın yerlisi değildir. Kızılderililerin atalarının da, Bering Boğazı'ndan Amerika'ya geçen Moğollar olduğunu ileri süren,Muhammed Hamidullah'ın ve Fuat Sezgin'in araştırmaları vardır. Amerika'nın işgali, birbirleriyle savaşan açgözlü Avrupalıları, büyük bir zenginliğe kavuşturmuştur.

*

Avrupalı işgalciler, Aztek, İnka ve Maya kültürlerinin vatanı Amerika'da, Arapların İspanya'da ve Sicilya'da, Türklerin Yunanistan'da, Bulgaristan'da,Hırvatistan'da ve Sırbistan'da gösterdikleri, dinlere saygı ve hoşgörüyü göstermediler. “Bizden olmayan bize karşıdır” diyen, ellerinde silahla gelen Avrupalılar, Amerika'daki geleceklerinin güvencesini, yerli kültürleri bütünüyle yok etmede buldular. Prusyalı General Clauswitch'in “topyekün yok etme” odaklı savaş stratejisini, İspanyollar Endülüs'te, Amerikalılar Vietnam'da, Fransızlar Cezayir'de uygulamışlardır.

*

Avrupa'dan Amerika'ya göç edenlerin çoğunluğunu, savaşlardan kaçanlar ve yoksullar oluşturuyordu. Avrupalı göçmenler Amerikalı yerlilerin, topraklarını zorla ellerinden aldılar, akıl almaz baskı ve şiddet yöntemleri uyguladılar. Amerika Avrupalılar için, herkesin kısa yoldan zenginlik peşinde koştuğu “vaad edilen altın ülke” olarak görülmmüştür. Zengin doğal kaynakları, tarıma elverişli geniş topraklarıyla, Avrupalılar Amerika'yı Avrupa'nın tahıl ambarı yapmak için, Afrika'nın siyah insanını köleleştirdiler. Alex Haley Kökler kitabında, siyah insanın Amerika serüvenini ayrıntılı olarak anlatır.

*

Amerika'nın kısa tarihinde, derin yaralar açan, bağımsızlık savaşının ardından gelen, büyük bir iç savaştan sonra, ulaştığı çok kültürlü toplumsal ve siyasal yapısının mimarları, Avrupa, Afrika ve Asya'dan gelen göçmenlerin torunlarıdır. Orta Doğu'nun omurgasını oluşturan Araplar ve Türkler olmasaydı, bugünkü Avrupa olmazdı. Rönesans Avrupası olmasaydı, dünyanın en büyük ekonomik ve askeri gücü olan Amerika, başka bir Amerika olurdu. Orta Doğu bugünkü Avrupa'nın, Avrupa bugünkü Amerika'nın temelindeki en güçlü dinamiktir. İbrahim Peygamber'in ülkesi Orta Doğu, medeniyetlerin ana kaynağıdır.Medeniyet adına ne varsa,hepsi Orta Doğu kaynaklıdır.

*

Halford Mackinder'in Asya, Avrupa, Afrika'dan oluşan “Dünya Adası”nın tarihi, fetihler ve yeniden fetihlerin, yol açtığı kıyımlar ve göçlerle doludur. İslam'ın doğuşuyla büyük bir dinamizm kazanan Orta Doğu yüzyıllarca üç kıtanın belirleyici gücü olmuştur. Avrupa'nın birbiriyle savaşan ülkelerinin aralarındaki sınırları ortadan kaldırarak, ortak para birimine geçmeleri, Avrupa'da “tarihin sonu”nu getirmemiştir. Yalnızca kendine demokrat, yalnızca kendine adil Avrupa'da, tarih yeni başlamaktadır.Orta Doğu Avrupa'yı er ya da geç,işgal edecektir.

*

Avrupa'nın tarihi yeniden yazılacak, yeniden yorumlanacaktır. Tarihte yeni açılımlar, yeni yaklaşımlar, yeni yorumlar, bugün olduğu gibi, büyük göç dalgalarının olduğu, çalkantılı dönemlerde görülür. Yeni dönemde Amerika'yı işgal eden Avrupa, Endonezya'dan Endülüs'e büyük Ortadoğu tarafından işgal edilecektir.

*

Geçmişte Orta Doğu Yunan ve Roma'yı içselleştirerek, dünyaya Endülüs'ü armağan etmiştir. Avrupa Endülüs'ü içselleştirerek, Rönesans dönemindeki atılımların temellerini atmıştır. Büyük ve Engin Ortadoğu, Avrupa ve Amerika'yı içselleştirerek, yeni dünyanın, yeni “Dünya Adası”nı inşa edecektir.

*

Yeni dünyanın mimarları “kurşun atana gül atan”, şiddet karşıtları, yeni Yunus'lar, yeni Thoreau'lar, yeni Tolstoy'lar, yeni Schweitzer'ler, yeni Gandi'ler olacaktır.

*

Orta Doğu ilkinden sonuncusuna kadar, peygamberler ülkesidir.

*

Orta Doğu zehirle pişmiş aşı, bal eyleyenlerin coğrafyasıdır.

*

Orta Doğu'da ateş alanı gül bahçesine dönüşür.

9 Kasım 2019, 12:18

ANADOLU DÜNYADA BİLGELİĞE DÖNÜŞEN BİLGİNİN KIYISIZ DENİZİDİR

Küçük bir yerleşim birimine çekilerek, dünyadaki gelişmelerden uzak durmanın, imkansız olduğu bir dönemde, gönül hazinelerinin zenginleştirilmesi, bütün insanlık için hayati önem taşımaktadır. Evlerin, caddelerin, mahallelerin birbirleriyle iletişim ve etkileşim içinde oldukları gibi, şehirler, ülkeler ve kıtalar da birbirleriyle iletişim ve etkileşim içindedirler. Artık şehirleri, ülkeleri, kıtaları siyasal sınırlarla birbirinden ayırmak ve silahlı güçlerle korumak mümkün değildir.

*

İnsanlar, kurumlar, kuruluşlar ve ülkeler arasındaki sınırları genişletme yarışları, dünyayı hiçbir ülkenin dışında kalmadığı, bir savaş alanına dönüştürmüştür. Savaşların üstesinden gelmek için, bütün ülkelerin ekonomik ve kültürel kaynaklarını, verimli olarak değerlendirmeleri, gelirler kadar giderleri de paylaşmasını öğrenmelerine bağlıdır. Dünyanın doğal zenginlikleri, bütün ülkelerin ortak mirasıdır. Entelektüel kaynaklar gibi, doğal kaynaklar da paylaşıldıkça zenginleşirler.

*

Paylaşılmayan zenginlikler, verimli olarak değerlendirilemezler. Dünyadaki her kurum, her kuruluş, her ülke, ulaştığı zenginliği korumak için, ortaklık kültürüne yeni boyutlar kazandırmak zorundadır. Uzaklık ve yakınlık farkının önemini yitirdiği bir dünyada, bütün kurumlar, bütün kuruluşlar, bütün ülkeler birlikte yaşamasını öğrenmeden varlıklarını sürdüremezler. Dünyadaki savaşların önlenmesi, bütün kurum ve kuruluşlarıyla, her ülkenin ekonomik ve kültürel zenginliklerinin, gün ışığına çıkarılmasına ve adil olarak paylaşılmasına bağlıdır.

*

Tarihin her döneminde, toplumlar ve ülkeler arasındaki duvarları yıkanlar, ekonomi dünyasının öncülerinden daha çok, kültür dünyasının öncüleri olmuştur. Kalıcı düşünce ve eylem hareketleri, bilgi ve bilgeliklerini bir meydan çeşmesi gibi, bütün insanlığın yararına sunmasını, bilenlerin öncülü- ğünde gerçekleşmiştir. Onlar dünyanın neresinde yaşarlarsa yaşasınlar, çevrelerinde bilgi ve bilgeliklerin paylaşıldığı, dü- şünce ve eylemin bin bir çiçeğinin açıldığı, büyük çekim alan- ları oluştururlar.

*

Dünyanın bilgi ve bilgelik tarihinde, Yunus ve Mevlana gibi, düşünce ve eylemleriyle çığır açan ve çok etkili olan, gönül dünyasının büyüklerinden biri de İbn Arabi’dir. O İspanya’da doğmuş, Fas, Tunus, Cezayir, Mısır, Suriye, Irak ve Anadolu’yu şehir şehir dolaşmıştır. İbn Arabi gittiği her şehirde, hem öğreten hem de öğrenen olarak, bilgi ve bilgelik dünyasının hazinelerini, bütün insanlığa sunmasını bilen, eşsiz bir açık üniversite olmuştur. Onun kitapları yalnızca kendi çağına değil, bütün çağlara ışık tutmaya devam etmektedir.

*

İbn Arabi’nin adı, özgün bir peygamberler tarihi olarak, yirmi yedi peygambere verilen bilgi ve bilgelikleri ele aldığı, bütün zenginliklerin Son Peygamberde toplandığını anlattığı, “Fusus” isimli kitabını çağrıştırır. Ancak onun en kapsamlı ese- ri, “Fütuhat”tır. İbn Arabi’nin tarihin her döneminde, bütün toplumlar için geçerli olan tavsiyelerini, Adem Ergül “Öğütler Pınarı” adı altında, Türkçeye kazandırmıştır. Kitaplarını İngilizceye çeviren William Chittick’in vurguladığı gibi: “İbn Arabi dünya entelektüel tarihinin ulaşılmaz en büyük dehalarında biridir”.

*

Mevlana Asya’dan, İbn Arabi de Avrupa’dan Anadolu’ya gelerek, Yunus ile buluşmuşlar, dünya düşünce tarihinin, zirveleri olan kitaplarını, Anadolu’da yazmışlardır. Onlar Konya’da İslam’ın doğuş yıllarında olduğu gibi, benzeri görülmedik bir hızla büyüyen, Türklerin bayrağını üç kıtaya taşıyan, son büyük İslam Devletinin, ana dinamiklerini oluşturmuşlardır. İbn Arabi’nin Şam’dan uzattığı eli tutan Yavuz, Mekke, Medine ve Kudüs’e el uzatmış, Türkler dört yüzyıl kimsenin burnunu kanatmadan, sahipleri peygamberler olan, kutsal kültürün kutlu kentlerinin koruyucuları olmuşlardır.

*

Dünyayı bütün insanlar için yaşanır kılmanın yolu, bütün boyutlarıyla hayatı yalınlaştırmaktan geçer. Gönül dünyasının derinliklerini keşfetmeden, ekonomik, siyasal ve kültürel ha- yata yeni açılımlar kazandırmak mümkün değildir. İnsanların iç dünyalarının kaynakları, dış dünyalarının kaynaklarından daha zengindir. Görünen dünya görünmeyen dünyanın, doğumla gelinen ölümle gidilen konuk evidir. Dünyanın çekici- liğine kapılmayanlar, onun ölümlü dünyadan ölümsüz dünyaya geçişte bir dönem olduğunu unutmayanlardır.

*

Kimseden yardım istemeden, herkese yardım edebilmek için, dış dünyanın bilinen ve tükenen kaynaklarından daha çok, iç dünyanın bilinen ve tükenmeyen kaynaklarına yönelmek büyük önem taşımaktadır.

*

İç dünyanın zenginlikleriyle, dış dünyanın zenginliklerini, altın oranda harmanlayarak, değerlendirmesini bilmeyenler, dünyanın kaynaklarını paylaşma savaşlarının önüne geçemezler.

*

İç dünyayla birlikte dış dünyayı da Cennete çevirmenin yol haritası, iyilikleri özendirmek, kötülükleri önlemek için,sonu Kıyamete kadar gelmeyen bir yarışa girmektir.

10 Kasım 2019, 13:09

GAZALİ AYDINLAR DÜNYASINDA ELEŞTİREL DÜŞÜNCENİN ZİRVESİDİR

Tarih içinde geniş bir açıdan bakıldığında, toplumların dönüşümde aydınların öncü bir işlev yüklendikleri görülür. Aydınların gücü öncüsü oldukları düşüncelerin, derinliğiyle birlikte, zenginliğine dayanır. Düşüncelerin zenginliği, dünyanın ürün, hizmet ve bilgi üretme gücüne, yaptıkları katkılarla doğru orantılı olarak artar. Dünyanın düşünce ve eylem gücüne katkısı olmayan bilgilerin ve bilgeliklerin, peşinden koşanların peşinden kimse koşmaz. Aydınların etkisi, kitleleri peşlerinden sürüklemelerinden kaynaklanır.

*

Dünyanın her yerinde aydın denilince, insanların aklına, çirkinlikleri azaltmaya, güzellikleri çoğaltmaya çalışan kesimler gelir. Onlara biraz yakından bakılırsa, hepsinin ya öğretenler, ya da öğrenenler oldukları görülür. Zaten bu iki kesimden başka bir kesimde, yer alanlardan aydın olmaz. Aydınlar kapılarını, öğrenme açlığı çeken ve eylem susuzluğu duyan, insanlara sonuna kadar açarlar. Düşünce ve eylem dünyasına katkıda bulunanlar, nerede yaşarlarsa yaşasınlar, her yerde saygıyla karşılanırlar.

*

W. Montgomery Watt, Gazali’yi incelediği “Müslüman Aydın” kitabında aydınları, aracı, düzenleyici ve sezgici olmak üzere üç ana kesime ayırır. Toplumlarda köklü, dönüşümlere yol açan, derin bir iç ve dış dünyaya, sahip olan aydınların, en güçlü ve en güzel örneklerini peygamberler vermiştir. Onlar hayatın bütün boyutlarında, büyük dönüşümlerin öncüleri olurlar. Onların akıllar kadar gönüllere de önem verirler. Onların koruyucuları Allah’tır. Allah’ın koruduğuna kimse zarar veremez. Allah korumadığına kimse yardım edemez.

*

Gazali başta olmak üzere, insanlığın düşünce eylem tarihi içinde, seçilmiş aydınların vazgeçilmez bir yerleri vardır. Onlar kutsal kültürün ana kaynaklarının ışığında, kendilerinden önceki bütün kültür ve medeniyetlerin birikimini değerlendirerek, içselleştirmesini bilmişlerdir. Onların kalıcı başarısı, iki dünyanın görünen ve görünmeyen gerçekleriyle, örtüşmeyen mitolojik söylentileri ayıklayarak, bütün insanlığın ortak bilgi ve bilgelik birikimine dayanan, ana ve orta yolu genişletmek olmuştur. Philip K. Hiti’nin “Arap Tarihinin Mimarları” kitabında ortaya koyduğu gibi, Gazali “İhya” kitabıyla, İslam düşünce tarihinde, büyük ve önemli bir yer tutmasını başarmıştır.

*

Gazali’nin İbni Sina ve Farabi eleştirisinin, İbn Rüşd tarafından eleştirilmesi, yeni bir felsefi gelenek oluşturmuştur. Gazali büyük ölçüde kendisini anlattığı, “Yanlışlıklardan Kurtuluş” kitabı, Hilmi Ziya Ülken tarafından, Dekart’ın “Yöntem Üzerine Konuşmalar”ı, Augustin ve Rousseau’nun “İtirafları”na benzetilir. Gazali söz konusu kitabında, düşüncelerinin oluşum sürecini, ikna edici bir şiirsel bir dille, ustaca ortaya koymuştur. Gazali dünyanın bütün önemli dillerine çevrilen, yüzlerce kitabıyla, iç ve dış dünyada krizlerden kurtuluşun, yolunun son durağının, Peygamberler Peygamberinin olduğunu, ayrıntılı olarak anlatan seçkin bir aydındır.

*

Gazali felsefeye ağırlık verenler arasında, Aristo’nun birinci, Farabi’nin ikinci öğretmen olarak nitelendirilmesini, “Bizim öğretmenimiz Son Peygamber’dir” diyerek, kutsal bilginin tek ve değişmez kaynağının peygamberler olduğunu sürekli vurgulamıştır. Ayrıca İbn Sina ve Farabi kadar Aristo’nun bilgi ve düşüncelerini, hakkıyla sorgulayıp aktaranın olmadığını, be- lirtmekten geri durmamıştır. O hiçbir zaman bilgiye karşı ol- mamış, her alanı da sonuna kadar araştırmaya, büyük özen göstermiştir. Onun şiddetle karşı çıktığı, felsefecilerin kendi- lerini peygamberlerin yerine koyarak, bilmedikleri dünyadan biliyormuş gibi haberler vermeleridir.

*

Geleceğin sağlıklı toplumunun oluşturulması, aydınların insanlık tarihi boyunca, yüzyıldan yüzyıla, yeni açılımlar ka- zanan, bilgi ve bilgelik birikiminden yararlanmasını bilmele- rine bağlıdır. Gelmiş geçmiş toplumların, bilgi ve bilgelik biri- kimleri, bütün insanlığın katkısının olduğu zengin bir mirastır. Bütün insanlığın payının olduğu, ortak miras üzerinde geçmiş kuşaklar kadar, gelecek kuşaklar da hak sahibidir. Bu yüzden, hiçbir ülkenin tekelinde olmayan bilgi ve bilgelik, birikimini bütün insanlığa sunmada, aydınların sorumluğu katlanarak artmaktadır.

*

İnsanlığın ortak mirası ne kadar zengin olursa olsun dünyanın, bütün aydınları tarafından verimli olarak değerlendirilmedikçe, yeni açılımlar kazanmaz. Aydınların görevleri, söylenmeyen gerçekleri söylemek, görülmeyen güzellikleri görmek, bilinmeyen bilgileri öğrenmektir.

*

Gökyüzünde gezegenler nasıl birbirlerini görür ve bilirlerse, dünyanın aydınları da birbirlerini görür ve bilirler.O nların düşünce eylem dünyalarında,kıskançlığa kesinlikle yer yoktur.

*

Aydınlar paylaşılmayan bilgi ve bilgeliklerin zenginleşmeyeceğini çok iyi bilirler.

10 Kasım 2019, 13:22

Yeni dünyanın Yeni Ahileri, hem Yunus Emre,hem Mimar Sinan olmasını bilenler olacaktır.Onların bir ellerinde…

Yeni dünyanın Yeni Ahileri, hem Yunus Emre,hem Mimar Sinan olmasını bilenler olacaktır.Onların bir ellerinde Mesnevi,bir ellerinde Mukaddime vardır.Onlar savaş dünyasını,barış dünyasına çevireceklerdir.Onların silahları ürettikleri ürünlerdir,verdikleri hizmetlerdir,geliştirdikleri bilgilerdir.Onlar düz kare dünyanın yeni akıncılarıdır,yeni fatihleridir,yeni Sarı Saltuklarıdır.

11 Kasım 2019, 11:01

DÜNYADA HİLAL VE HAÇ HESAPLAŞMASI YENİ BİR DÖNEME GİRMİŞTİR

Devletler gelirler geçerler. Ancak dinlere dayanan medeniyetler gelip geçmezler. Dünyada Hilal ve Haç hesaplaşmasında yeni bir dönem başlamıştır. Yeni dönemin belirleyici özelliği kendi kimliğini inkar değil, tam tersine kendi kimliğine, dört elle sarılma dönemidir.Üreten ellerin tüketen ellerden daha güçlü, daha üstün olduğu dünyada, yeni dengeler oluşuyor. Üretim gücü Batı'dan Doğu'ya kayıyor.

*

Sovyet İmparatorluğu'nun dağılmasıyla, Yirminci yüzyılın "Roma İmparatorluğu" olan Amerika,bütün dünyayı Balkanlaştırmak için,bütün ülkelerde Soğuk Savaş yöntemleri uyguluyor.Müslümanların tarihi, Hıristiyanların kurdukları Roma İmparatorluklarıyla her alanda, hesaplaşma tarihidir. Tarihi hesaplaşma, Yirmi birinci yüzyılda da, bütün şiddetiyle devam etmektedir.

*

Müslümanların Hıristiyanlarla ilk karşılaşmaları Dört Halife döneminde olmuştur. Emeviler ve Abbasiler döneminde Müslümanlar, Suriye. Mısır, Kuzey Afrika ve İspanya'yı ele geçirerek, Fransa'nın içlerine kadar uzanmışlardır. Müslümanlara ve Türklere karşı papalığın öncülüğünde, "Haçlı Seferleri" içinde birleşen Avrupalıların, savaşları yüzyıllarca sürmüştür.

*

Hıristiyanlar yedi yüzyıl sonra da olsa, Avrupa'dan Müslümanları uzaklaştırarak, ele geçirilmesi üç sene süren İspanya 'yı yeniden ele geçirdiler.Müslümanların İspanya'daki eşsiz zenginlikleriyle, Ortaçağ'ın karanlıklarından sıyrılan Hıristiyanlar, Müslümanları Kuzey Afrika'dan silmeye çalışırken, karşılarına Osmanlılar çıkmıştır.

*

Osmanlılar iki yüzyıl içinde, Asya'nın, Afrika'nın ve Avrupa'nın önemli bir bölümüne sahip olarak, yüzyıllar boyu Akdeniz ticaretin! kontrol altında tutmayı başarmışlardır. Türkler adil yönetimleriyle, bütün Akdeniz çevresindeki ülkeleri, Osmanlı Devletinin şemsiyesi altında, barış içinde bir arada tutmayı başarmışlardır.

*

On beş, on altı ve on yedinci yüzyıllar içinde, Roma'nın söz sahibi olduğu bütün ülkeler Osmanlı Devleti'nin yönetimine geçmiştir. Osmanlılarda kılıcını İslam için, kullanan insanın bilinci, kılıçtan daha keskin olduğu için, kurdukları devlet yirminci yüzyılın başına kadar devam etmiştir.

*

Arapların İspanya'dan, Osmanlıların Balkanlar'dan ve Kuzey Türkleri'nin Rusya'dan Avrupa'ya akınları birbirleriyle, Viyana, Paris ya da Moskova'da buluşsaydı, Hıristiyanlık varlığını, Amerika'da bile sürdüremezdi. Haçlı orduları adı altında birleşen Hıristiyanlar, Arapları Kuzey Afrika'ya, Osmanlıları, Anadolu'ya, Kuzey Türklerini de, Orta Asya'ya çekilmeye zorlamışlardır.

*

Hıristiyanların Balkanlardaki, Kafkaslardaki ve Ortadoğudaki saldırılarıyla, söz konusu hesaplaşma, bütün yoğunluğuyla devam etmektedir. Ve Kıyamet'e kadar da devam edecektir. Çünkü yüzyıllar içinden bakıldığı zaman, tarihin iki dünya arasında devam eden, bir hesaplaşma tarihi olduğu görülür.Hilal ile Haçın hesaplaşma tarihinin, önemli doruk noktalarından birinin arefesindeyiz.

*

Fukuyama, "Liberal Demokrasi"nin ve "Pazar Ekonomisi"nin insanlığın düşünce gelişmesi içinde ulaşılabilecek son nokta olduğunu ileri sürüyorsa da, etik ölçü ve değerlerden arındırılmış, içi boş seküler bir dış çerçevenin oluşturduğu, tablonun, uzun ömürlü olması mümkün değildir.

*

Liberal demokrasi ve pazar ekonomisinin oluşturduğu toplum tablosunda, dış çerçeveyi oluşturan kuralların iyi belirlenmesi, tablonun sağlıklı olduğunu göstermez. Seküler, dünyacı, aklın dışında bir kaynak kabul etmeyen Batı'da, aslında tarihin sonu gelmiyor, tam tersine, Batılılar için,tarih yeni başlıyor.

*

Marx'ın dediği gibi toplumların afyonu "din" değil, "sekülerlik" olmuştur. Dünyayı bütün kaynaklarıyla ele geçirmeye çalışan Batılılar, sermaye her şeydir diyerek, sermaye biriktirmek için her şeyi yapmışlardır. Batının bütün değerleri ayaklar altına alarak, geliştirdiği nükleer silahlar, dünyayı bin defa yok edecek güce ulaşmıştır.

*

Kutsal değerlerden arındırılan, Liberal demokrasi ve Pazar Ekonomisinin dış çerçevesini çizdiği tablonun, içini, dinin dışında hiçbir ideolojinin doldurması mümkün değildir. Çünkü demokrasi ve pazar ekonomisi, ülkede yönetiminde, pazarda fiyatların belirlenmesinde, kullanılan yöntemler yığınıdır. Bu yöntemlerin değer üretmesi söz konusu değildir.Değerlerin kaynağı Allah'tır.Dünyada inanan insandan daha güçlü bir silah yoktur.

*

Demokratik ve ekonomik yöntemler yalnızca Batılıların geliştirdiği teknikler değildir. Bu yöntemlerin sağlıklı olarak uygulanabilmesi için, aklı hem başında, hem de gönlünde bilgin ve bilgelere ihtiyaç vardır. Nietzsche'nin dediği gibi, Batı'da "Allah" değil, "etik" ölmüştür,"din" ölmüştür,"inanç" ölmüştür.Allah ölümsüzdür.

*

Müslümanlar ve bütün insanlık için "Tarihin sonu" Son Peygamberle gelmiştir. Bu yüzden, insanlığa yeni bir ölçü, yeni bir değer değil, yalnızca inanmış insan lazımdır. Kur'an'da "inanıyorsanız güçlüsünüz" denilir,üreten el olmak,iki günü birbirinden farklı kılmak sürekli özendirilir.

*

Bağdat'ta,Şam'da,Halep'te,Gazze'de 'taş üstünde taş kalmasa da, İslam Kıyamet'e kadar, ışığını saçmaya devam edecektir. O'nun koruyucusu Allah'tır. Bugün Halep yıkılır, yarın Paris'te yeni bir Paris,Londra'da yeni bir Londra,Moskova'da yeni bir Moskova, Berlin'de yeni bir Berlin kurulur.

*

Amerika ve Avrupa ilk "Roma" imparatorluğuna benzemektedir. Nasıl Roma bir iç ya da dış saldırıyla yıkılmadıysa, Avrupa ve Amerika'da, bir savaş sonucu yıkılmayacaktır. Onlar aynen birinci "Roma"da olduğu gibi bir "etik" krizi sonunda değişip, dönüşeceklerdir.

*

Tarihe bakıldığında her peygamberden önce bir etik krizinin yaşandığı görülür.Seküler Batı dünyasında yoğun bir etik krizi yaşanmaktadır. Ve İslam'dan önce bir etik krizi gelir. Seküler kültür ölür, kutsal kültür ölmez.Kutsal kültürün koruyucu Allah'tır.

*

Dün sosyalizmin cenaze töreni yapıldı. Bugün pozitivizmin cenaze töreni yapılıyor. Yarın Liberalizmin cenaze töreni yapılacak. Sosyalizm, Kapitalizm, Komünizm ve Liberalizm hiç yıkılmayacak sanılan, "Roma İmparatorluğu" gibi, değişir,dönüşür.

*

Kim Allah'ın bildirdiği dışında doğru arıyorsa, bulduğunu sandığı doğru ile birlikte, er ya da geç değişmeye,dönüşmeye mahkumdur.Allah mutlak doğrunun,mutlak kaynağıdır.İnsan dünyada Allah'ı bulmak için vardır.

*

Kim Allah'ın bildirdiğine sarılıyor ve güveniyorsa, o mutlaka üstün gelecektir.Hayatın bütün alanlarında,Allah'ını verdiğini kimse alamaz.Allah'ın vermediğini kimse veremez.

*

Allah'ın gücünün üzerinde güç yoktur.Allah sevgisini kazananların dönüştüren gücü olur,düşünen aklı olur,seven gönlü olur,gören gözü olur. .

12 Kasım 2019, 14:35

SAVAŞLARIN SONUNU SONSUZLUK KERVANINA KATILANLAR GETİRİR

Sevgiyle silahlanmak olan, Dergah kültürünün hedefi, hayatı yaşanır kılma yolunda, insana her yaptığı iyiliğin ve kötülüğün, Allah tarafından görüldüğü bilincini kazandırmaktır. Hayatı güzelleştirenler, görünmeyen dünyanın ışığıyla görünen dünyaya bakmayı bilen güzel insanlardır. Onların dünyasında geceler de gündüzdür. Onlar her şeyi gizleyen geceleri gündüze çevirerek, hiçbir alanda çifte bakışa yer bırakmazlar. Savaşsız barış içinde bir dünya için, onların dünyasını bütün insanlığın dünyası olmalıdır.

*

Yunus kültürünün insanı değiştirerek, zorluğu kolaylığa, karanlığı aydınlığa ve yoksulluğu zenginliğe dönüştüren ilkelerine, dünyanın neresinde yaşarsa yaşasın, bütün insanların ihtiyacı vardır. Bunun için Mevlana'nın ve İbn Arabi'nin düşünceleri ve eylemleri, bütün dünyada derin yankıları uyandırmaktadır. Onlar insanlığın ortak duyguları olan özveri, hoşgörü ve sevgiyi harekete geçirerek, bütün dünyada yeni bir dönüşümün yolunu açıyorlar. Anadolu’yu dönüştürenler, yeni yüzyılda, dünyayı da dönüştüreceklerdir.

*

Medine’den yola çıkan sonsuzluk kervanı, yeni katılanlarla yıldan yıla büyüyerek, bütün insanlığı barışa, dostluğa ve kardeşliğe çağırıyor. Kervan peşlerinden gelenlerin seven gönlü, düşünen aklı ve üreten eli olarak, iki dünya arasındaki sınırları kaldırıyor. Onlar hayatı ölümden, ölümü de hayattan ayırmadıkları için, hayatla birlikte ölümü de güzelleştirmişlerdir.Onlar doğarken güzeldir,ölürken güzeldir, ölümden sonra dirilirken de güzel olacaklardır.

*

Onların dünyasında, ölüm bir son değil, yeni bir hayatın başlangıcıdır. Onlar ölümü ölümsüzlüğe geçiş olarak görmüşlerdir. Onları izleyenlere, yepyeni bir dünya, armağan edilir. O dünyada kötülükler iyiliğe, çirkinlikler güzelliğe, nefretler sevgiye dönüşür. O dünyada yaşamıyor gibi yaşanır, yaşanıyor gibi ölünür. Hayat ile ölüm arasındaki duvarlar bir bir yıkılarak, iki dünya arasındaki uyum, denge ve düzen sağlanır.

*

Necip Fazıl, “O ve Ben” isimli kitabında ayrıntılı olarak anlattığı gibi, peygamber halkasından bir Allah dostunu tanır ve bütün dünyası değişir. “Çile” şiiri onun yaşadığı derin entelektüel krizin, krizden kurtuluşun, insana korku ve ümit veren dizelerle anlatılmasıdır. Onun can elmasını kül eden entelektüel kriz, şiirine bütün boyutlarıyla yansır. Ruhuna yerleştirilen saatli bombayla, bildiği dünya paramparça olur ve kendisine bilmediği yeni bir dünya armağan edilir.

*

Çile şiiri Necip Fazıl’ın, düşünce ve eylem dünyasında, yaşadığı köklü dönüşümlerin öyküsüdür. Geçirdiği büyük bir entelektüel kriz sonrasında, Necip Fazıl doğrular doğrusunu, gerçekler gerçeğini bulmuştur.Allah güzeldir, güzelliği sever.Çile başında “Aynalar söyleyin bana,ben kimim ?”diyen Necip Fazıl’ın, sonunda “Bildim seni ey Rab,bilinmez meşhur” dediği, “Güzeller Güzeli”ni aramanın bulmanın ve olmanın şiiridir.

*

Necip Fazıl “Çöle İnen Nur”da, yalnızca Anadolu’nun değil, bütün insanlığın hem geçmişini, hem de geleceğini görür. Bu yüzden Doğusuyla, Batısıyla, Güneyiyle ve Kuzeyiyle bütün dünyayı,kendisi gibi büyük çilelere katlanmadan, ölümsüzlük kervanına katılmaya, “Anladım işi, sanat Allah’ı aramakmış” demeye çağırır. Onun için, artık düşünce düşünce için değil, düşünce iman içindir. O düşünce, sanat ve eylemi iman için bilmiş ve imanı zenginleştirme gayreti olarak görmüştür.

*

Doğu’nun Batı’ya yolculuğu, Allah yolunda büyük çilelere katlanan, peygamberlerle başlamış, onların peşinden giden,çile çekilmeden olgunlaşılmaz diyen, gönül dünyasının mimarlarıyla devam etmektedir.

*

Temellerini Gazali, İbn Arabi ve Mevlana’nın attığı dergah kültürü, iki dünyaya kılavuz olma özelliğini korudukça, insanları değiştirme gücünü de koruyacaktır.

*

Sonsuzluk kervanı,güzellikte yarışanların, kendilerini aşanların,ölümsüzlüğe erenlerin, gerçeğin meşalesini elden ele taşıyanların kervanıdır.

*

Sonsuzluk kervanının tarih içindeki,büyük ve uzun yolculuğu, geçmişten geleceğe.zenginleşe zenginleşe devam etmektedir.

13 Kasım 2019, 10:47

GÖRÜNMEYEN ÜNİVERSİTELERDE İKİ DÜNYA BİRLİKTE ÖĞRETİLİR

İnsanlar gönül zenginlikleriyle, akıl zenginliklerini altın oranda harmanlayarak, kültürel dokuyu ve ekonomik yapıyı dönüştürürler. Dönüşüm sürecinde, gönül zenginliği akıl zenginliğine, akıl zenginliği gönül zenginliğine yeni açılımlar kazandırır. Gönül zenginliğiyle akıl zenginliği arasında diyalektik bir etkileşim vardır. Gönül dünyasında ekilenler, akıl dünyasında, akıl dünyasında ekilenler, gönül dünyasında biçilir. İki dünyada birden ekilmeyen, iki dünyada birden biçilmez.

*

Gönül zenginliğiyle akıl zenginliğini birbirinden kesin sınırlarla ayıran toplumlar, iki dünyanın zenginliklerini birden yitirirler. Nasıl iki kılıç tek elle tutulmazsa, aşılmaz duvarlarla birbirinden bağımsız iki dünyaya bölünmüş bir dünya da tek elde toplanmaz. Gönül zenginliğiyle akıl zenginliğinin, birbirini destekleyip büyütmesi için, iki bağımsızlaştırılmış dünyanın bir dünyaya dönüştürülmesi gerekir. İki dünyayı da, hem akıl hem gönül gözüyle görenler bütünleştirir.

*

İster gönül ister akıl zenginliği olsun, insanlığın bilgi ve bilgelik kaynakları, tarih içinde geçmişten geleceğe bir bütünlük ve süreklilik içinde uzanır. Akıl zenginliği bilgiye yeni boyutlar kazandırırken, gönül zenginliği bilgeliğe yeni boyutlar kazandırır. Gönül zenginliğinde kazanılan başarı, akıl zenginliğinde kazanılacak başarının yol haritasını verir. Her iki alanda ulaşılan başarının seviyesi, birleşik kaplar yasasıyla belirlenir, zaman içinde birbiriyle eşitlenir.

*

Asya ve Avrupa arasında mekik dokuyan Türkler, hem Asyalı hem Avrupalı olarak Anadolu'ya yerleştiler. Cumhuriyet tarihinde iki gönül insanı, Abdülhakim Arvasi ve Mehmed Zahid Kotku ile iki akıl insanı, Necip Fazıl ve Turgut Özal, çok önemli bir yer tutar. Cumhuriyet döneminde gelmiş iki Horasan ereni, etkiledikleri iki düşünce ve eylem sevdasıyla, Anadolu'nun gönül ve akıl zenginliğine en büyük katkıyı yaptılar. Onlar iki dünyayı bir dünyaya dönüştürerek, Türkiye'yi kuşatan gönül ve akıl yoksulluğunun çelik çemberini parçaladılar.

*

Gönül ve akıl zenginliği arayanlar uzaklara gitmesinler, çarşılara ve camilere baksınlar. Nerede iyilikler özendiriliyor, nerede kötülükler önleniyorsa, orada gönül insanları vardır, orada akıl insanları vardır. Kültür ve ekonomiyi güzelleştiren, bilgi ve bilgelik oradadır. Bilgiyi bilgeliliğe dönüştürenler, ekonomik, siyasal ve kültürel hayata canlılık getirmekle kalmazlar, büyük bir dönüşümün de lokomotifi olurlar. Onlar eğitimlerine hiç ara vermeyen, Kıyamet'e kadar açık kalacak, bütün insanlığın “Görünmeyen Üniversite”leridir.

*

Dünyanın görünmeyen üniversitelerinin kapıları bütün insanlara ardına kadar açıktır. Onların sürekli yeni açılımlarla, zenginleştirilen, bilgi ve bilgeliklerinden, farkında olsunlar ya da olmasınlar, herkes yararlanır.

*

Görünmeyen üniversitelerde ya Ebu Hanife ya İbrahim Ethem olmanın değil, hem Ebu Hanife hem İbrahim Ethem olmanın sırları öğretilir.

*

Akıl dünyasının zenginlikleri gönül dünyasının zenginlikleriyle yoğrulmuştur.

*

Akıl işi güzel yapmaya gönül güzel işi yapmaya vurgundur.

*

Akıl zenginlikleri ırmak gönül zenginlikleri denizdir.

*

Dünya herşeyiyle güzel olmalıdır.

*

Gönül dünyanın vicdanıdır.

*

Güzellik gönüldendir.

13 Kasım 2019, 12:18

GÖRÜNMEYEN ÜNİVERSİTELERDE EĞİTİME ARA VERİLMEZ

Aramızdan ayrılışının yeni bir yıl dönümümde,başta ÖZAL,ERBAKAN ve KUTAN olmak üzere,çevresinde halkalanan,hem Yunus Emre,hem Mimar Sinan olmasını bilen mühendislerle,Türkiyenin tarım toplumundan sanayi toplumuna geçmesine öncülük yapan MEHMED ZAHİD KOTKU'yu andık.Tv5'te "BİZİMHANE" programının yapımcısı Ayşe Yılmaz'a ve Hasan Durmuş'a teşekkürler.Programda ana kaynağımız, "GÖRÜNMEYEN ÜNİVERSİTE"nin genişletilmiş ve yeniden yazılmış onuncu baskısı oldu.

15 Kasım 2019, 11:08

FATİH'İN İSTANBUL'U FATİH'TE EDEBİYAT

Zeyrek Kitaplı Kahvede, Fatih Belediye Başkanı M.Ergün Turan'ın öncüğünde,Feyzullah Altunkaynak'ın katkılarıyla düzenlenen söyleşide, Şair Şakir Kurtulmuş ve başta Rumeli sevdalısı Melek Aras, Yazar Selvigül Şahin, Filiz Ertekin, Nazlı Kement olmak üzere,çok değerli katılımcılarla, Mehmet Akif'in Fatih'inde, "Fatih'te Edebiyatı Edebiyatta Fatih'i"konuştuk.

15 Kasım 2019, 11:48

SEHİRLER MEDENİYETLERİN SÜREKLİ YORUMLANAN KİTAPLARIDIR

Şehirler medeniyetlerin, kültür merkezleri şehirlerin, çekim alanlarını oluştururlar. Şehirlerde medeniyetler sürekli okunan ve sürekli yorumlanan, yazılmamış kitaplara dönüşürler. Medeniyetler şehirleriyle, şehirler kültür merkezleriyle konuşurlar. Şehirler medeniyetlerin, kültür merkezleri şehirlerin vitrinleridir. Bunun için, Yirmibirinci yüzyıl ülkelerden daha çok, şehirlerin yüzyılı olacaktır. Yitirilen Cennete açılan kapıları arayanlar, aradıklarını şehirlerde bulacaklardır.

*

Bütün ülkelerde şehirlerin çevreleri ekonomiye, merkezleri de kültüre ağırlık verirler. Şehirlerin canlılığı, merkez ve çevre arasındaki, karşılıklı iletişim ve etkileşimden kaynaklanır. Merkez ile çevre arasında iletişim ve etkileşimin olmadığı şehirlerde, ekonomik, siyasal ve kültürel alanların hiçbirinde gelişme olmaz. Ancak sürükleyici ve belirleyici olan, şehirlerin çevrelerinden daha çok merkezleridir. Şehirlerin merkezleri hem sorunların, hem de çözümlerin kaynaklarını bağırlarında taşırlar. Onlar zenginleşmenin olduğu kadar yoksullaşmanın da kaynağıdırlar.

*

Şehirlerin merkezlerinin odak noktalarında üniversiteler, çevrelerinin odak noktalarında ise fabrikalar vardır. Merkezler düşüncelere, çevreler eylemlere hız ve yoğunluk kazandırırlar. Merkezler eylemleri düşüncelere, çevreler düşünceleri eylemlere dönüştürürler. Nasıl pilotsuz uçakların, kaptansız gemilerin, sürücüsüz arabaların güçlerinden yararlanılmazsa, merkezsiz şehirlerin de güçlerinden de yararlanılmaz. Şehirlerin merkezleri dünyanın açık üniversiteleridir. Dünyadaki bütün üniversitelerinin, başarılarının kaynağında açık üniversi- teler vardır.

*

Dünyanın hiçbir yerinde, şehirleri olmayan medeniyet, medeniyetleri olmayan şehirler yoktur. Dünyada şehirler medeniyetlerin görünen yüzleridir. Medeniyetlerin iç dünyayla, dış dünyalarını dengeleyen değerleri, şehirlerinden dalga dalga çevrelerine yayılırlar. Dünyadaki ekonomik, siyasal ve kültürel gelişmeler doğrultusunda, sürekli kendilerini yenilemeyen şehirler, canlılıklarını koruyamazlar. Rilke’nin Malte’sinin, Paris’te görmesini öğrenmesi gibi, insanlar şehirlerde iç ve dış dünyaya, başka bir gözle bakmasını,her ikisinden de yarar- lanmasını öğrenirler.

*

Türklerin bin yıllık tarihleri içinde, Anadolu’nun önde gelen şehirleri, bir merkez görevi yüklenerek, çevrelerini dönüştür- müşlerdir. Türkler Anadolu’da kültür ve ekonomiye başka bir gözle bakmasını öğrenmişlerdir. İki binli yılların Anadolu’sunda, her şehri koruyan bir merkez ve merkezi izleyen, birden çok çevre vardır. Şehirlerin dinamizmlerini korumada, merkezler kültürlerin atar, çevreler de ekonomilerin toplar damarları görevlerini yüklenirler. Merkezler düşünceye derinlik, çevreler eyleme zenginlik kazandırırlar.

*

Şehirlerde merkezler bilgelik, çevreler bilgi üretmenin, gizemli atölyeleridir.Anadolu’nun şehirlerinden dünyanın şehirlerine, bilgi ve bilgelik yüklü uzun anlam arayış yolculukları, Mevlana ve Yunus’tan başlar, Baki ve Sinan’dan geçer, Mehmet Akif ve Yahya Kemal’e uğrar, Necip Fazıl ve Sezai Karakoç’a ulaşır. Şehirlerin anası Mekke’den başlayan bilgi ve bilgelik yolculukları, geçmişten geleceğe giden, Sonsuzluk Kervanına benzerler.Kervan durur gibi akan, derin bir ırmak gibi, yakınından geçtiği şehirleri, dönüştüre dönüştüre yoluna devam eder.

*

Kervanın düşünce ve eylem zenginliği, bütün insanlığın bilgi ve bilgelik birikiminden, yararlanmasını bilmesinden kaynaklanır.Türkiye şehirlerinin çevrelerine ümit ve güven veren merkezlerin üzerinde, Dede Korkut’un dilinden, Süleyman Çelebi’nin sözlerinden ve İbn Haldun’un medeniyet bilincinden yararlanmasını bilenlerin, gökyüzünden alan, yeryüzüne veren elleri vardır. Onlar yılların içinden süzülerek gelen düşün- ce ve eylem birikimleriyle, çevrelerinin bilgi ve bilgelik üretim gücüne, değerine paha biçilmez katkılarda bulunurlar. Bunun için, Anadolu şehirleri, merkez ve çevreleriyle, hem yaşanılan hem de çalışılan, şehirler olmuşlardır.

*

Geçmiş yüzyılların, düşünce ve eylem birikimi, İstanbul’da toplanmıştır. İstanbul en sonda gelen, ancak en başta olan İslam medeniyetinin, en büyük son kültür merkezidir.

*

İstanbul dünya bilgeleri olan Yunus, İbn Arabi, Mevlana ve Katip Çelebi’nin bilgi ve bilgeliklerinin harmanlandığı,yeni zenginlikler kazandığı merkez şehirdir.

*

İstanbul bir ilçesiyle Mekke, bir ilçesiyle Medine, bir ilçesiyle de Kudüs, kapısıdır.Üç kutlu şehirin bütün güzellikleriyle İstanbul'da toplanır.

*

İstanbul’da bilgi ve bilgelik, Doğu’dan Batı’ya, çevresini dönüştüre dönüştüre akan,büyük bir yeraltı nehiridir.

16 Kasım 2019, 11:20

YENİ YÜZYILDA ENDÜLÜS YENİDEN BİLGELİK MERKEZİ OLACAK

Dünyanın kaynaklarının sınırlı olduğunu bilenler, deniz kenarında da yaşasalar, gerekli olduğu kadar su kullanır. Müslümanların kültüründe, savurganlığa kesinlikle yer yok.İktisatçılar su, hava, deniz,toprak tükenmeyecek kadar çok diyerek, savurganlığın yolunu genişletir. Kuruluşların karlılık hesaplarında, kamusal kaynakların bedeli, çoğu zaman göz ardı edilir. Yenilenmeyen kaynaklara da aynı gözle bakılır. Bunun için dünyada çevre sorunları yeni boyutlar kazanarak artıyor.

*

Üretmekten daha çok, tüketmeyi özendiren seküler toplumlarda, doğal kaynakları har vurup harman savurarak, yapılan üretim, toplam ülke gelirinde bir artış olarak kabul edilir. Tabiatın, suyun ve havanın yok kabul edilen bedelinin, giderek ödenmeyecek boyutlara ulaştığını, kimse görmek istemez. Trieste’den Torino’ya, Paris’ten Marsilya’ya, Manchester’den Londra’ya, İstanbul’dan İzmit’e yolculuk yapanlar, havanın da bir bedeli olduğunu kolaylıkla görür.

*

Çevredeki kirlenmelerin boyutlarını kavrayanlar, denizin eski deniz, havanın eski hava olmadığını anlar. Savurganlıkta sınır tanımayanlar, demir çelik tesisleriyle, çimento fabrikalarıyla, petrol rafinerileriyle, insanların iç dünyalarıyla birlikte, dış dünyalarını da kirletiyor. Endülüs’ün altın çağının,dünyayı dönüştüren, bilgi ve bilgelik hazineleriyle, bağların koparılması, bütün ülkeleri, bütün kültürleri çoraklaştırıyor.

*

Kutsal kitaplarla bağlarını, bütünüyle koparan Rönesans Avrupası, Endülüs’ün gökyüzüyle yeryüzünü barıştıran, büyük bilgelerini özlüyor. Manchester’de, Londra’da, Paris’te, Gırnata’da, Frankfurt’ta kiliselerin hayat kaynakları bir bir kuruyor. Avrupa’nın Endülüs’ün bilgi ve bilgelik birikimine dayanarak, gerçekleştirdiği Rönesansın büyük bir hız kazandırdığı sekülerleşme, artık dünyanın her ülkesinde etkisini yitiriyor.

*

Kutsal kültürün Paris’te batan güneşi, Kurtuba’da yeniden doğuyor.Kültürle ekonomi arasında yıkılan köprüler, tek tek tamir ediliyor. Kültür yeniden ekonominin, toplumun ve hayatın temel taşı oluyor. Artk dünyanın hiçbir ülkesinde, dinlere toplumların afyonu gözüyle bakılmıyor.Açgözlülükten beslenen, istekleri karşılayan değerlerin yerine, tokgözlülükten beslenen, ihtiyaçları karşılayan değerler geçiyor.

*

Dünyayı krizden krize sürükleyen, temelinde yağma ve soygun olan, tek dünyalı seküler Batı ekonomilerin, dönemini kapanıyor. Dünyada kutsal kitaplarla savaşan, Birinci Rönesans dönemi sona ererken, kutsal kitaplarla barışan, İkinci Rönesans dönemi başlıyor. Dünyada kutsal kültürün vatanı Doğu ile seküler kültürün vatanı Batı, Endülüs’te olduğu gibi el ele vererek,yeni bir yapılanma dönemine giriyor.

*

Türkiye’den Endonezya’ya, Amerika’dan Çin’e yeni bir dünya kuruluyor. Kutsal kültür her zaman geçerliliğini koruyan doğrularıyla, bütün insanlığa Mekke’den, Medine’den, İstanbul’dan, Kudüs’ten, Gırnata’dan, Kurtuba’dan, Saraybosna’dan ışık tutuyor. Gösterişin, savurganlığın önü, derin düşünmesini, yalın yaşamasını bilenlerce kesiliyor.

*

Fransızların Cezayir’e gelmesiyle, Cezayirli bilgeler Sahra çölünün içlerine çekilmiş. Onlar Camus’nün romanında anlattığı, bir veba salgını gibi gelen, seküler kültürden ve getirdiği değerlerden, düşünme ve yaşama kalıplarından kendilerini korumuş. Gelen salgın hastalığa karşı, çölün derinliklerine çekilme, yolun kenarında durma, evin içine kapanma, Afrika’da,Avrupa’da Asya’da ve Amerika’da,bütün ülkelerde yaşanmış.

*

Yeni yüzyılda insanlar, çekildikleri yerlerden, şehirlere dönüyor.Kazablanka savaş yılllarında, İspanyolların, İtalyanların saldırılarına uğramış. Neresinden bakılırsa bakılsın, son yıllarda inşa edilmiş yüzlerce cami görülür.

*

Kazablanka Cidde gibi, İstanbul gibi, Londra gibi, Paris gibi, değişen bir şehir. Şehirlerin iç dünyaları kadar, dış dünyaları da değişiyor.

*

Yeni bir dünya kuruluyor. Yeni dünyada Atinalaşma değil, Kurtubalılaşma önem kazanıyor.

*

Kurtuba yeniden dünyanın bilgi ve bilgelik başşehiri olacak.

16 Kasım 2019, 19:24

"DÜNYA KÜRESEL BİR KÖY" DEĞİL "DÜNYA KÜRESEL BİR ŞEHİR"DİR

Yılların Değerli Radyo Programcısı,Saniye Öztürk ile son kitabımız "DÜNYA BİR ŞEHİRDİR"den yola çıkarak, Türkiye'nin ve dünyanın yüz yüze olduğu ekonomik ve kültürel sorunları konuştuk."Kültürsüz ekonomi, ekonomisiz kültür olmaz"diyen,Büyük Düşünür Büyük Şair SEZAİ KARAKOÇ'u sevgiyle,saygıyla andık.İSTANBUL'un Anadolu'da Türklerin bin yıllık tarihinin özü ve özeti olduğunu vurguladık.Yakında yitirdiğimiz NURİ PAKDİL'e rahmet diledik.

17 Kasım 2019, 11:45

HEM EBU HANİFE HEM DE İBRAHİM ETEM OLMASINI BİLMEK

İnsanlar gönül zenginlikleriyle, akıl zenginliklerini altın oranda harmanlayarak, kültürel dokuyu ve ekonomik yapıyı dönüştürürler. Dönüşüm sürecinde, gönül zenginliği akıl zenginliğine, akıl zenginliği gönül zenginliğine yeni açılımlar kazandırır. Gönül zenginliğiyle akıl zenginliği arasında diyalektik bir iletişim ve etkileşim vardır. Gönül dünyasında ekilenler, akıl dünyasında, akıl dünyasında ekilenler, gönül dünyasında biçilir. İki dünyada birden ekilmeyen, iki dünyada birden biçilmez.

*

Gönül zenginliğiyle akıl zenginliğini birbirinden kesin sınırlarla ayıran toplumlar, iki dünyanın zenginliklerini birden yitirirler.Ortasından ikiye bölünmüş bir evin olamayacağı gibi, aşılmaz duvarlarla birbirinden bağımsız iki dünyaya bölünmüş bir dünya da olmaz. Gönül zenginliğiyle akıl zenginliğinin, birbirini destekleyip büyütmesi için, iki bağımsızlaştırılmış dünyanın bir dünyaya dönüştürülmesi gerekir. İki dünyayı da hem akıl hem gönül gözüyle görenler bütünleştirir.

*

İster gönül ister akıl zenginliği olsun, insanlığın bilgi ve bilgelik kaynakları, tarih içinde geçmişten geleceğe bir bütünlük ve süreklilik içinde uzanır. Akıl zenginliği bilgiye yeni boyutlar kazandırırken, gönül zenginliği bilgeliğe yeni boyutlar kazandırır. Gönül zenginliğinde kazanılan başarı, akıl zenginliğinde kazanılacak başarının yol haritasını verir. Her iki alanda ulaşılan başarının seviyesi, birleşik kaplar yasasıyla belirlenir, zaman içinde birbiriyle eşitlenir.

*

Asya ve Avrupa arasında mekik dokuyan Türkler, hem Asyalı hem Avrupalı olarak Anadolu'ya yerleştiler. Cumhuriyet tarihinde iki gönül insanı, Arvasi ve MZK ile iki akıl insanı, Necip Fazıl ve Turgut Özal, çok önemli bir yer tutarlar. Cumhuriyet döneminde gelmiş iki Horasan Eren'i, etkiledikleri iki düşünce ve eylem sevdalısıyla, Anadolu'nun gönül ve akıl zenginliğine en büyük katkıyı yaptılar. Onlar iki dünyayı bir dünyaya dönüştürerek, Türkiye'yi kuşatan gönül ve akıl yoksulluğunun çelik çemberini parçaladılar.

*

Gönül ve akıl zenginliği arayanlar uzaklara gitmesinler, çarşılara ve camilere baksınlar. Nerede iyilikler özendiriliyor, nerede kötülükler önleniyorsa, orada gönül insanları vardır, orada akıl insanları vardır. Kültür ve ekonomiyi güzelleştiren, bilgi ve bilgelik oradadır. Bilgiyi bilgeliliğe dönüştürenler, ekonomik, siyasal ve kültürel hayata canlılık getirmekle kalmazlar, büyük bir dönüşümün de lokomotifi olurlar. Onlar eğitimlerine hiç ara vermeyen, Kıyamet'e kadar açık kalacak, bütün insanlığın “Görünmeyen Üniversite”leridir.

*

Dünyanın görünmeyen üniversitelerinin kapıları bütün insanlara ardına kadar açıktır. Onların sürekli yeni açılımlarla, zenginleştirilen, bilgi ve bilgeliklerinden, farkında olsunlar ya da olmasınlar, herkes yararlanır.

*

Görünmeyen üniversitelerde ya Ebu Hanife ya İbrahim Ethem olmanın değil, hem Ebu Hanife hem İbrahim Ethem olmanın sırları öğretilir.

*

Akıl dünyasının zenginlikleri gönül dünyasının zenginlikleriyle yoğrulmuştur.

*

Akıl işi güzel yapmaya gönül güzel işi yapmaya vurgundur.

*

Akıl zenginlikleri ırmak gönül zenginlikleri denizdir.

*

Dünya her şeyiyle güzel olmalıdır.

*

Gönül dünyanın vicdanıdır.

*

Güzellik gönüldendir.

17 Kasım 2019, 11:53

HAYATI HER ALANDA HEM KOLAYLAŞTIRMAK HEM GÜZELLEŞTİRMEK

Çalışma alanları ne olursa olsun, bütün kuruluşların en başta gelen görevleri, hiçbir ayrım gözetmeden, bütün insanların hayatlarını kolaylaştırmaktır. Kuruluşlar üretikleri ürünlerle, hizmetlerle ve bilgilerle, dünyayı hem yaşanır kılmak, hem de güzelleştirmek için birbirleriyle yarışırlar. Dünyada iyilik arayan kuruluşlar güzellik bulurken, kötülük arayan kuruluşlar çirkinlik bulurlar. Kuruluşlar dünyasında aranan bulunur.

*

Mevlana’nın Mesnevi’de vurguladığı gibi, iyilik ve kötülük, doğruluk ve yanlışlık, güzellik ve çirkinlik bir aradadır. Bütün boyutlarıyla hayatın canlığı, karşıtların birbirleriyle yarışmasından kaynaklanır. Dünyanın başarılı kuruluşları, hiçbir zaman bir arayış, aynı zamanda ya doğru ya yanlış olur demezler, yerine göre hem doğru hem yanlış olur derler.Her doğru içinde bir yanlış taşıdığı gibi, her yanlış da içinde bir doğru taşır.

*

James Collins’ın ve Jerry Porras’ın, “Kalıcı Olmak” isimli kitaplarında, dünyanın başarılı kuruluşlarından, yola çıkarak ortaya koydukları gibi, kalıcı kuruluşlar “ya siyah ya beyaz” olunur paradigmasına karşı, “hem siyah hem beyaz” olunur paradigmasını benimseyenlerin arasından çıktıkların ortaya koymuşlardır.Onlar siyah ve beyaz arasında bir seçim yapmadan, hem siyah hem beyaz olmanın, bir yolunu bulmuşlardır.

*

Dünyanın güçlü kuruluşları, kısa dönemli eylemlerle, uzun dönemli eylemler arasında, bir denge aramazlar. Onlar kısa dönemli amaçlarla, uzun dönemli amaçları birlikte ele alarak,hem kısa hem uzun dönemde en iyi sonuçları almanın peşindedirler. Onların hepsi başarılı olmanın yolunun, değişmeyen amaçlarını korumadan, değişen araçlardan hakkınca yararlanmanın, mümkün olmadığının bilincindedirler.

*

Dünyanın geleceğinde söz sahibi olacak kuruluşlar, küresel kuruluşlarının önlerinde yer almak için, rakipleriyle savaşanlar arasından değil, rakipleriyle yarışanlar arasından çıkacaktır. Kuruluşlar dünyasında savaşanların kazananları, yarışanların kaybedenleri olmaz. Her kuruluş gelen yıllarını geçen yıllarından da iyi kılmak için, rakiplerinden önce kendi içinde bir yarışa girmezse, üretimim ve yönetimin hiçbir alanıda yeni açılımlar yapamaz.

*

Dünya sıralamasının neresinde yer alırlarsa alsınlar, özel, gönüllü ve kamu, bütün kuruluşlar öncelikle değerlerini korumak için yarışmalıdırlar.

*

Değerlerini korumakta başarısızlığa uğrayan kuruluşların, kısa dönemde değişen araçlarla, uzun dönemli amaçlarına ulaşmaları mümün değildir.

*

Kuruluşların değerlerindeki paslanmadan daha büyük, daha güçlü,daha etkili düşmanları yoktur.

*

Kuruluşlar değerlerini omuzlarında bir silah olarak değil, alınlarında bir ışık olarak taşırlar.

19 Kasım 2019, 11:52

YUNUS MEVLANA'YI VE İBN ARABİ'Yİ ANADOLU'DA BULUŞTURMUŞ

Küçük bir yerleşim birimine çekilerek, dünyadaki gelişmelerden uzak durmanın mümkün olmadığı bir dönemde, gönül hazinelerinin zenginleştirilmesi, bütün insanlık için hayati önem taşımaktadır. Evlerin, caddelerin ve mahallelerin birbirleriyle iletişim ve etkileşim içinde oldukları gibi, şehirler, ülkeler ve kıtalar da birbirleriyle iletişim ve etkileşim içindedir.Artık şehirleri,ülkeleri ve kıtaları siyasal sınırlarla birbirinden ayırmak ve silahlı güçlerle korumak mümkün değildir.

*

İnsanlar, kurumlar, kuruluşlar ve ülkeler arasındaki sınırları genişletme yarışları, bütün dünyayı hiçbir ülkenin dışında kalamadığı, bir savaş alanına dönüştürmüştür. Savaşların üstesinden gelmek için, bütün ülkelerin ekonomik ve kültürel kaynaklarını,verimli olarak değerlendirmesini, gelirler kadar giderleri de paylaşmasını öğrenmelerine bağlıdır.Dünyanın doğal zenginlikleri, bütün ülkelerin ortak mirasıdır. Entelektüel kaynaklar gibi doğal kaynaklar da paylaşıldıkça zenginleşirler. Paylaşılmayan zenginlikler, verimli olarak değerlendirilemezler.

*

Dünyadaki her kurum, her kuruluş ve her ülke, ulaştığı zenginliği korumak için, ortaklık kültürüne yeni boyutlar kazandırmak zorundadır. Uzaklık ve yakınlık farkının önemini yitirdiği bir dünyada, bütün kurumlar, bütün kuruluşlar ve bütün ülkeler birlikte yaşamasını öğrenmeden varlıklarını sürdüremezler. Dünyadaki savaşların önlenmesi, bütün kurum ve kuruluşlarıyla, her ülkenin ekonomik ve kültürel zenginliklerinin, gün ışığına çıkarılmasına ve adil olarak paylaşılmasına bağlıdır.

*

Tarihin her döneminde, toplumlar ve ülkeler arasındaki duvarları yıkanlar, ekonomi dünyasının öncülerinden daha çok kültür dünyasının öncüleri olmuştur.Kalıcı düşünce ve eylem hareketleri,bilgi ve bilgeliklerini bir meydan çeşmesi gibi, bütün insanlığın yararına sunmasını bilenlerin öncülüğünde gerçekleşmiştir.Onlar dünyanın neresinde yaşarlarsa yaşasınlar, çevrelerinde bilgi ve bilgeliklerin paylaşıldığı, düşünce ve eylemin binbir çiçeğinin açtığı, büyük çekim alanları oluştururlar.

*

Dünyanın bilgi ve bilgelik tarihinde, Yunus ve Mevlana gibi,düşünce ve eylemleriyle çığır açan ve çok etkili olan gönül dünyasının büyüklerinden biri de İbn Arabi’dir. O İspanya’da doğmuş, Fas, Tunus, Cezayir, Mısır, Suriye, Irak ve Anadolu’yu şehir şehir dolaşmıştır. İbn Arabi gittiği her şehirde, hem öğreten hem de öğrenen olarak, bilgi ve bilgelik dünyasının hazinelerini, bütün insanlığın hizmetine sunan, eşsiz bir açık üniversite olmuştur. Onun kitapları yalnızca kendi çağına değil, bütün çağlara ışık tutmaya devam etmektedir.

*

İbn Arabi’nin adı, özgün bir peygamberler tarihi gibi, yirmi yedi peygambere verilen bilgi ve bilgelikleri ele aldığı ve bütün zenginliklerin Son Peygamber’de toplandığını anlattığı “Fusus” isimli kitabını çağrıştırır. Ancak onun en kapsamlı eseri “Fütuhat”tır. İbn Arabi’nin her döneminde bütün toplumlar için geçerli olan tavsiyelerini, Adem Ergül, Fütuhat’tan bir bölümü,“Öğütler Pınarı” adı altında Türkçeye kazandırmıştır. Kitaplarını İngilizceye çeviren William Chittick’in vurguladığı gibi:İbn Arabi dünya entelektüel tarihinin ulaşılmaz en büyük dehalarında biridir.

*

Mevlana Asya’dan,İbn Arabi de Avrupa’dan Anadolu’ya gelerek,Yunus ile buluşmuş, dünya düşünce tarihinin zirveleri olan kitaplarını Anadolu’da yazmışlardır. Onlar Konya’da İslam’ın doğuş yıllarında olduğu gibi, benzeri görülmedik bir hızla büyüyen,Türklerin bayrağını üç kıtaya taşıyan, son büyük İslam Devletinin ana dinamikleri oluşmuşlardır.İbn Arabi’nin Şam’dan uzattığı eli tutan Yavuz, Mekke,Medine ve Kudüs’e el uzatmış,Türkler dört yüzyıl kimsenin burnunu kanatmadan,sahipleri peygamberler olan, kutsal kültürün kutlu kentlerinin koruyucuları olmuşlardır.

*

Dünyayı bütün insanlar için yaşanır kılmanın yolu, bütün boyutlarıyla hayatı yalınlaştırmaktan geçer. Gönül dünyasının derinliklerini keşfetmeden, ekonomik, siyasal ve kültürel hayata yeni açılımlar kazandırmak mümkün değildir.İnsanların iç dünyalarının kaynakları da dış dünyalarının kaynaklarından daha zengindir.Görünen dünya görünmeyen dünyanın, doğumla gelinen ölümle gidilen konuk evidir. Dünyanın çekiciliğine kapılmayanlar, onun geçici olduğunu bilen ve unutmayanlardır.

*

Kimseden yardım istemeden, herkese yardım edebilmek için, dış dünyanın sınırlı kaynaklarından daha çok, iç dünyanın sınırsız kaynakları önemlidir.

*

İç dünyanın zenginlikleriyle dış dünyanın zenginliklerini, altın oranda harmanlamasını bilmeyenler,dünyadaki savaşların önüne geçemezler.

*

İç dünyayla birlikte dış dünyayı da Cennete çevirmenin yol haritası, iyilikleri özendirmek, kötülükleri önlemektir. 52

19 Kasım 2019, 11:52

YUNUS MEVLANA'YI VE İBN ARABİ'Yİ ANADOLU'DA BULUŞTURMUŞ

Bu yazı daha önce 19.11.2019 tarihinde de yayımlanmıştı.

Küçük bir yerleşim birimine çekilerek, dünyadaki gelişmelerden uzak durmanın mümkün olmadığı bir dönemde, gönül hazinelerinin zenginleştirilmesi, bütün insanlık için hayati önem taşımaktadır. Evlerin, caddelerin ve mahallelerin birbirleriyle iletişim ve etkileşim içinde oldukları gibi, şehirler, ülkeler ve kıtalar da birbirleriyle iletişim ve etkileşim içindedir.Artık şehirleri,ülkeleri ve kıtaları siyasal sınırlarla birbirinden ayırmak ve silahlı güçlerle korumak mümkün değildir.

*

İnsanlar, kurumlar, kuruluşlar ve ülkeler arasındaki sınırları genişletme yarışları, bütün dünyayı hiçbir ülkenin dışında kalamadığı, bir savaş alanına dönüştürmüştür. Savaşların üstesinden gelmek için, bütün ülkelerin ekonomik ve kültürel kaynaklarını,verimli olarak değerlendirmesini, gelirler kadar giderleri de paylaşmasını öğrenmelerine bağlıdır.Dünyanın doğal zenginlikleri, bütün ülkelerin ortak mirasıdır. Entelektüel kaynaklar gibi doğal kaynaklar da paylaşıldıkça zenginleşirler. Paylaşılmayan zenginlikler, verimli olarak değerlendirilemezler.

*

Dünyadaki her kurum, her kuruluş ve her ülke, ulaştığı zenginliği korumak için, ortaklık kültürüne yeni boyutlar kazandırmak zorundadır. Uzaklık ve yakınlık farkının önemini yitirdiği bir dünyada, bütün kurumlar, bütün kuruluşlar ve bütün ülkeler birlikte yaşamasını öğrenmeden varlıklarını sürdüremezler. Dünyadaki savaşların önlenmesi, bütün kurum ve kuruluşlarıyla, her ülkenin ekonomik ve kültürel zenginliklerinin, gün ışığına çıkarılmasına ve adil olarak paylaşılmasına bağlıdır.

*

Tarihin her döneminde, toplumlar ve ülkeler arasındaki duvarları yıkanlar, ekonomi dünyasının öncülerinden daha çok kültür dünyasının öncüleri olmuştur.Kalıcı düşünce ve eylem hareketleri,bilgi ve bilgeliklerini bir meydan çeşmesi gibi, bütün insanlığın yararına sunmasını bilenlerin öncülüğünde gerçekleşmiştir.Onlar dünyanın neresinde yaşarlarsa yaşasınlar, çevrelerinde bilgi ve bilgeliklerin paylaşıldığı, düşünce ve eylemin binbir çiçeğinin açtığı, büyük çekim alanları oluştururlar.

*

Dünyanın bilgi ve bilgelik tarihinde, Yunus ve Mevlana gibi,düşünce ve eylemleriyle çığır açan ve çok etkili olan gönül dünyasının büyüklerinden biri de İbn Arabi’dir. O İspanya’da doğmuş, Fas, Tunus, Cezayir, Mısır, Suriye, Irak ve Anadolu’yu şehir şehir dolaşmıştır. İbn Arabi gittiği her şehirde, hem öğreten hem de öğrenen olarak, bilgi ve bilgelik dünyasının hazinelerini, bütün insanlığın hizmetine sunan, eşsiz bir açık üniversite olmuştur. Onun kitapları yalnızca kendi çağına değil, bütün çağlara ışık tutmaya devam etmektedir.

*

İbn Arabi’nin adı, özgün bir peygamberler tarihi gibi, yirmi yedi peygambere verilen bilgi ve bilgelikleri ele aldığı ve bütün zenginliklerin Son Peygamber’de toplandığını anlattığı “Fusus” isimli kitabını çağrıştırır. Ancak onun en kapsamlı eseri “Fütuhat”tır. İbn Arabi’nin her döneminde bütün toplumlar için geçerli olan tavsiyelerini, Adem Ergül, Fütuhat’tan bir bölümü,“Öğütler Pınarı” adı altında Türkçeye kazandırmıştır. Kitaplarını İngilizceye çeviren William Chittick’in vurguladığı gibi:İbn Arabi dünya entelektüel tarihinin ulaşılmaz en büyük dehalarında biridir.

*

Mevlana Asya’dan,İbn Arabi de Avrupa’dan Anadolu’ya gelerek,Yunus ile buluşmuş, dünya düşünce tarihinin zirveleri olan kitaplarını Anadolu’da yazmışlardır. Onlar Konya’da İslam’ın doğuş yıllarında olduğu gibi, benzeri görülmedik bir hızla büyüyen,Türklerin bayrağını üç kıtaya taşıyan, son büyük İslam Devletinin ana dinamikleri oluşmuşlardır.İbn Arabi’nin Şam’dan uzattığı eli tutan Yavuz, Mekke,Medine ve Kudüs’e el uzatmış,Türkler dört yüzyıl kimsenin burnunu kanatmadan,sahipleri peygamberler olan, kutsal kültürün kutlu kentlerinin koruyucuları olmuşlardır.

*

Dünyayı bütün insanlar için yaşanır kılmanın yolu, bütün boyutlarıyla hayatı yalınlaştırmaktan geçer. Gönül dünyasının derinliklerini keşfetmeden, ekonomik, siyasal ve kültürel hayata yeni açılımlar kazandırmak mümkün değildir.İnsanların iç dünyalarının kaynakları da dış dünyalarının kaynaklarından daha zengindir.Görünen dünya görünmeyen dünyanın, doğumla gelinen ölümle gidilen konuk evidir. Dünyanın çekiciliğine kapılmayanlar, onun geçici olduğunu bilen ve unutmayanlardır.

*

Kimseden yardım istemeden, herkese yardım edebilmek için, dış dünyanın sınırlı kaynaklarından daha çok, iç dünyanın sınırsız kaynakları önemlidir.

*

İç dünyanın zenginlikleriyle dış dünyanın zenginliklerini, altın oranda harmanlamasını bilmeyenler,dünyadaki savaşların önüne geçemezler.

*

İç dünyayla birlikte dış dünyayı da Cennete çevirmenin yol haritası, iyilikleri özendirmek, kötülükleri önlemektir. 52

19 Kasım 2019, 14:46

Cahit Zarifoğlu'nun ve Rasim Özdenören'in dostu,Maltepe Üniversitesi

Cahit Zarifoğlu'nun ve Rasim Özdenören'in dostu,Maltepe Üniversitesi öğretim üyesi,etik değerlerin yorulma bilmez savunucusu,doğruyu arama sevdalısı, Prof.Dr.İonna Kuçuradi'nin çağrısına, bütün arkadaşlarımızın katılması dilekleriyle paylaşıyorum.

20 Kasım 2019, 10:50

EKONOMİ HER ŞEYDİR DİYENLER EKONOMİ İÇİN HER ŞEYİ YAPARLAR

Son iki yüzyılda özellikle Batı dünyasında ekonomik ve kültürel alanda büyük bir değer kayması yaşanmıştır. İnsanın özel ve sosyal hayatında, etik değerler anlamını yitirirken, ekonomik değerler önem kazanmıştır. Geçen yüzyılda, etik değerler bütünüyle gözardı edilerek, ekonomik değerlerin, eğitimden politikaya bütün alanların tek ve değişmez belirleyicisi olduğuna inanılmıştır. Bütün bilimler, hayatın etik boyutunu yok sayarak, ekonomik boyutu üzerinde yoğunlaşmıştır.

*

Habil ve Kabil'den bu yana insanların, bir arada ve barış içinde yaşayabilmeleri için, değişmez ekonomik ilkelerden önce, tartışılmaz ahlak ilkelerine ihtiyaç vardır. Çünkü kutsal kitaplarda sürekli vurgulandığı gibi: İnsan yalnızca ekonomik değerlere dayanarak, bütün boyutlarıyla hayatı yaşanır kılamaz. Bir insanın başka bir insanın kurdu olmaması için, Marx'ın ve izleyicilerinin iddia ettikleri gibi, ekonomik değerlerin değil, etik değerlerin yönlendirici ve belirleyici olması gerekir.

*

Etik ya da ahlaki değerler, farklı din ve kültürden toplumların, bir arada yaşamasında, herkesin benimseyebileceği evrensel hukuk ve adalet ilkelerini oluşturur. Onlar toplumlar arasındaki ilişkilerde, yardımlaşma ve dayanışmanın en önemli güvencesidir. Ekonomik değerlerin üretilebilmesi için, etik değerlerin hayatın bütün boyutlarına egemen olması gerekir. Ekonomik alanda başarı, toplumun bütün kesimlerinde iyilikleri özendirme yanında, kötülükleri de önlemesini bilmeye dayanır.

*

Ülkelerin dünyayla bütünleşme sürecinde, sermaye ve insan gücü gibi, özgürlük ve hoşgörü benzeri değerler de, dünya ülkeleri arasında vizesiz dolaşacaktır. Bütün canlılar arasında yalnızca insana özgü olan etik değerler, insanla birlikte ortaya çıkmıştır. İnsanın olduğu yerde ekonomik ve kültürel faaliyet vardır. Her iki alandaki başarı da, herkesin dört elle sarıldığı ortak etik değerlerin canlılığına bağlıdır. Dünyanın hiçbir yerinde etiksiz bir ekonomi güçlü olamayacağı gibi, ekonomisiz bir etiğin de anlamlı olması mümkün değildir.

*

Etik değerlerin başında iyilik yapmasını bilmek gelir. Çünkü, kendisi için istediğini başkası için de, istemeyen bir kimse etik olgunluğa erişemez. Henry David Thoreau'nun dediği gibi: "İyilik asla başarısız olmayacak tek yatırımdır." Bunun için Anadolu'da "İyilik yapan iyilik bulur" denilir. Ekonomik, siyasal ve kültürel alanda iyilikleri büyütmeyen, her alanda kötülüklerle karşılaşmaktan kurtulamaz. Bu yüzden dünyanın her yerinde, getirisi en yüksek olan yatırım, iyilik yapmasını bilmek olmuştur.

*

Toplumların gücünün kaynağında ekonomik değerlerden önce, etik değerler vardır.

*

Marx hem yanılmış hem yanıltmıştır.Toplumların afyonu din değil,ekonomi olmuştur.

*

Etik değerlerin eğitimine yapılan yatırım, toplumun ekonomisine yapılan yatırımdır.

*

Dünyada insan ekonomi için değil,ekonomi insan içindir.

*

İnsan ekonominin, nesnesi değil, öznesidir.

*

Ekonomi her şey değil,bir şeydir.

21 Kasım 2019, 13:55

AMERİKA ORTA DOĞU ŞEHİRLERİNİ HİROŞİMA'YA DÖNÜŞTÜRDÜ

Dünyada ilk defa atom bombası, 1945 yılının Ağustos ayında, Amerikalılar tarafından Japonya’nın Hiroşima şehrine atılmıştır. Hiroşima’nın ardından üç gün sonra ikinci atom bombası Nagazaki’ye atılır. Japonya’nın iki şehrinin haritadan silinmesi ve yüzbinlerce Japon’un haya- tın yitirmesiyle, Japonya kayıtsız ve şartsız Amerika’ya teslim olmak zorunda kalmıştır. Amerika’nın İki atom bombasıyla, Japonya’da bütün insanlık binlerce defa öldürülmüştür. Japonya’ya atılan atom bombaları insanlık tarihinde bir dönüm noktası olmuştur.

*

Anadolu’nun bütün insanlığı kucaklayan küresel sesi, Sezai Karakoç “Kutsal At” şiirinde: “Cezayir’de atların / Gördü- ğünü kimse görmedi / Kimse bu ölümlerle / Cezayir’li gibi / Ve Cezayir’li kadar ölmedi” dizeleriyle, Cezayir savaşını ölüm- süzleştirmiştir. Karakoç’un Cezayirliler için dizelere döktüğü ölümler, Nagazakililer, Hiroşimalılar, Saraybosnalılar, Gazzeliler, Bağdatlılar, Halepliler, Musullular, Kerküklüler ve Kabilliler için de geçerlidir. Ancak dünyada kimse Hiroşima ve Nagazaki’de, Japonların gördüklerini görmemiştir.

*

Einstein’nin “Enerji eşittir madde çarpı hızın karesi” formülüyle, maddeyi enerjiye dönüştürme yolunu açmıştır. Einstein’in açtığı yolu genişleten Amerika, dünyanın önde gelen Fizikçilerini bir araya getirerek, dünyada ilk atom bombasının sahibi olmuştur. Fizikçileri oluşturduğu ekibin yöneticisi Robert Oppenheimer, atom bombalarının atılmasının sonuçlarını gördükten sonra, “Ben ölümün kendisi, dünyaların yok edicisi oldum” diyerek, kalan ömrü boyunca acı çekmiştir. Çekirdek Fizikçilerin sınırsız enerji elde etme hırsı, Japonya’nın iki büyük şehrini yok etmiştir.

*

New Mexico çölünde, 1945 yılında atom bombasının denemesine katılan Fizikçi ve Generaller, bombanın patlamasıyla birlikte, oluşan büyük bir gürültü ve ışıktan dehşete kapılmışlardır. Onlar farkında olmadan, dünyayı binlerce defa yok edecek, uranyumda gizli büyük bir enerjiyi ortaya çıkarmanın, sorumluluğunu yüklenmişlerdir. Einstein başta olmak üzere Nükleer Fizikçiler, dünyayı Cehenneme çevirme silahları olan, atom bombalarının üretimine destek olmuşlar ve üretimine öncülük yapmışlar ve bütün insanlığın katilleri olmuşlardır.

*

Bütün dünyanın geleceğini tehdit eden, dehşet verici nükleer silahlarla, dünya yeni bir çağa, bir atom çağına girmiştir. Büyük dinlerin ortaya çıktığı, dört bin yıllık insanlık birikiminin, seküler Batı kültürünün geliştirdiği bombalarla, kısa zamanda bir toz ve duman bulutuna çevrilip, yok olup gitmemesi için, bütün edebiyatçılara, bütün aydınlara büyük sorumluluklar düşmektedir. Hiroşima ile başlayan korku çağı,Bağdat'la,Şam'la Halep'le,Gazze'yle devam etmektedir. Korku çağını umut çağına, dönüştürecek olanlar silah üreten fizikçiler değil, sevgi üreten edebiyatçılar olacaktır.

*

Dehşet verici savaş çağını, güven verici barış ve umut çağına dönüştürmede, Felsefeci Alfred North Whitehead’in vurguladığı gibi: “Yeni bir bakış açısı, yeni bir vizyon, yeni bir bilim ve yeni bir teknolojiden çok daha önemlidir."

*

Yirmibirinci yüzyılın bir barış yüzyılı olabilmesi için, dünyanın yeni silahlardan daha çok, yeni bilgilere, yeni bilgeliklere ihtiyacı vardır.

*

Yirminci yüzyılın silahlarıyla, Yirmibirinci yüzyılın sorunlarını çözmek mümkün değildir.

*

Geçen yüzyılın çözümleri gelen yüzyılın sorunları olmuştur.

*

Dünya yeni sözler söyleyecek aydınları beklemektedir.

22 Kasım 2019, 11:40

HER ALANDA DÜŞÜNCEYLE EYLEME YENİ AÇILIMLAR KAZANDIRMAK

Toplumlar varlıklarını tehlikeye, düşürecek bir meydan okumayla karşılaşmadan, köklü bir değişim sürecine girmezler. Toplumların dönüşüm süreci bilgi, düşünce ve eylemin, karşılıklı dayanışma içinde, el ele vermesiyle, hız ve yoğunluk kazanır. Düşünce eylemi, eylem de düşünceyi hazırlar. Düşüncenin çırağı olmayanlar, eylemin ustası olamazlar. Eylem düşünceyi etkili, düşünce eylemi güçlü kılar.

*

Toplumları harekete geçirecek düşünce, derin ve köklü, bir bilgi ve bilgelik, geleneğine dayanmadan, kendisinde eyleme geçecek gücü bulamaz. Bacon’ın dediği gibi, “Bilgi, güçtür.” Bilgi gibi, bilgelik de güçtür. Bilgeliğe dönüşen bilgi, toplumların dönüşümünde sürükleyici dinamiktir. Bilgi ve bilgelik gücü olmadan, ne düşünce ne de eylem olur. Dünyanın hiçbir yerinde, bilgiyi bilgeliğe dönüştüren, bilgelere vatanı sorulmaz. Bilgelerin ülkesi olur, bilginin ülkesi olmaz.

*

Toplumların değişiminde, bilgeliğe dönüşen bilgi, bilgiye dönüşen bilgelik, düşünce ve eylemi tetikleyerek, kitleleri ha- rekete geçirecek, peşinden sürükleyecek, ana dinamiğin, güç kaynağı olmuştur. Düşünce ve eylemle, güçlenen bilgi ve bil- gelik, zamanın eğilimleriyle örtüştüğünde, toplumların ekono- mik, siyasal ve kültürel yapılarında, büyük değişimlerin ateşleyicisi olur. Büyük değişimleri başlatanlar, liderlerden önce düşüncelerdir.

*

Değişimle gelen ödüller, değişimin öncülerine toplumla- rın, değişim yolunda katlandıkları acılar, karşılığında verilmiş kutlu armağandırlar. Dostoyevski’nin vurguladığı gibi: “Acılar insanları olgunlaştırırlar.” Acılarla yoğrulmayan insanların, kendileriyle birlikte, toplumlarını da değiştirdikleri görülmemiştir. Dünyada yeri ve zamanı gelince, kendisini değiştirmesini bilmeyenler, kendilerinde toplumları değiştirecek, gücü hiçbir zaman bulamazlar.

*

Düşünce ve eylem arasında diyalektik bir ilişki vardır. Düşünce eylemi, eylem de düşünceyi gündüzün geceyi, gecenin de gündüzü içinde taşıdığı gibi taşır. Nasıl gündüzde gece, gecede gündüz varsa, düşüncede eylem, eylemde de düşünce vardır. Eylem gücü, güç de düşünceyi ayakta tutar. Köklü bir düşünceye dayanmayan hiçbir eylem, kitleleri peşinden sürükleyemez. Eylem düşüncenin, hayata yansıyan, görünen yüzüdür.

*

Düşüncenin gelişmesi uzun dönemde, sonuç almayı amaçlayan, dinamik bir süreçtir. Eylem ise düşünceyi, hayata kazandırmayı amaçlayan, kısa dönemli bir süreçtir. Düşünce uzun dönemde gerçekleşirken, eylem kısa dönemde gerçekleşir. Düşünce eylemin habercisidir. Düşünce alanında konuşulan ve tartışılanlar, eylem alanında ete ve kemiğe bürünürler. Düşünce dünyasını zenginleştirmeden, eylem dünyasını canlılık kazandırmak mümkün değildir.

*

Türkiye Ondokuzuncu yüzyıldan, Yirminci yüzyıla geçerken, tercihini Doğu düşüncesinden yana değil, Batı düşüncesinden yana yapmıştır. Türkiye’nin kendi düşünce dünyasından koparılarak, başka bir düşünce dünyasını benimsemeye zorlanması, Anadolu insanının eylem dünyasında büyük bir çoraklaşmaya yol açmıştır. Bilgi ve bilgelik alanına yapılan bütün yatırımlar, milletin bereketli topraklarına değil de devletin çorak topraklarına yapılmıştır.

*

Türkiye’de uzun yıllar alan ekonomik, siyasal ve kültürel tıkanmanın kaynağında, devlet yapısıyla, toplum dokusunu, birbirine yabancılaştıran, Doğu düşünce dünyasıyla, Batı düşünce dünyası arasındaki kan uyuşmazlığı vardır. Türk toplumunun kendi değerlerinden daha çok, kendisine yabancı Batı değerlerine bağlanmaya zorlanması, ekonomik, siyasal ve kültürel yapısında büyük çalkantılara yol açmıştır. Anadolu insanı hayatın her alanında, akıl almaz bir üretim güçsüzlüğüne düşmüştür.

*

Tarih içinde bilgi ve bilgeliğin zenginleştirilmesinde, düşünce ve eyleme dönüştürülmesinde, bir süreklilik ve bütünlük vardır. Düşünceye canlılık kazandıran amaçlar değişmez, düşünceyi eyleme dönüştüren araçlar değişir.

*

Dünyayı değişmeyen amaçlarla, değişen araçlardan yararlanmasını bilenler dönüştürürler.

*

Amaçlar ne kadar yavaş değişirlerse, araçlar da o kadar hızlı değişirler.

*

Toplumların değişiminde önemli olan değişmeden gelişmektir.

23 Kasım 2019, 12:16

ÖĞRETMEN LERİN RAHMETLİLERİ OLUR EMEKLİLERİ OLMAZ

İlk öğretimden yüksek öğretime kadar bütün eğitim kurumları, öğrenen öğretmenleri, öğreten öğrencileriyle, ülkelerin omurgasını oluştururlar. Eğitim öğrencilere bilgi kazandırma, kazanılan bilgiyi yararlı hale getirme sürecidir. Ömür boyu devam eden bu süreçte, yaşı ve işi ne olursa olsun, herkes hem öğreten öğretmen, hem de öğrenen öğrencidir. Öğrenme ve öğretmenin yeri ve zamanı yoktur.Dünyanın her yanında insanlar öğrenmesini öğrenmek zorundadırlar.

*

İnsanlar hayatlarını öğrenmeye ve öğretmeye adamalıdır. Bir insanın en büyük ve getirisi en yüksek varlığı, bilgi ve tecrübe birikimidir. Bir insan sahip olduğu bütün varlıkları kaybedebilir. Bilgi ve tecrübesi ise, insanın kaybetmeyeceği tek varlığıdır. Bu yüzden, her ülkede eğitim günlük politikanın dışında tutulur. Öğrencileri ve öğretmenleriyle eğitime yapılan yatırım, bir ülkede getirisi en yüksek olan ve ülkenin geleceğine yapılan yatırımdır.

*

Anadolu insanının ümit ve güven kaynağı ve her dönemin öğretmen bilgesi Yunus Emre''nin bilim için söyledikleri, eğitim için de söylenmelidir.Eğitim eğitim bilmedir,eğitim insanı bilmedir,eğitim hayatı bilmedir,eğitim kültürü bilmedir,eğitim ekonomiyi bilmedir. Ülkelerin geleceğini aydınlatan eğitim, eğitimi bütün boyutlarıyla kavramaktır. Eğitimin, derinden kavranabilmesi için de, insanın kendisini bilmesi, iç ve dış dünyasını güzelleştirmesi gerekir. İnsanın kendisiyle birlikte çevresini de güzelleştirmeyen eğitim, eğitim değildir.

*

Eğitim bütün alanlarıyla hayatı zorlaştırmak için değil,kolaylaştırmak için yapılır.Eğitimle nefretler büyütülmez,sevgiler büyütülür.Eğitim dünyanın kültür ve ekonomisine yeni boyutlar kazandırarak, hem zenginleştirme, hem de güzelleştirme ustalığıdır. Ülkelerin geleceğini inşa etmede, eğitim kültür ve ekonomi yanında üçüncü temel taşını oluşturur. Ülkelerin gelecekteki başarısı temellerinin sağlamlığına bağlıdır. Bu temellerden birinin zayıflığı diğer alanlarda da etkisini gösterir. Eğitim kültürün kınından çıkan, ekonominin kılıcıdır.

*

Eğitimsizlik ekonomik ve kültürel alanda verilmesi gereken savaşı, cephelere taşır. Bu yüzden, bir ülkede eğitimsizliğin bedelini, toplumun bütün kesimleri çok pahalı olarak öderler.

*

Bütün ülkelerin en büyük ve en önemli sorunu, eğitimsizliğin üstesinden gelmektir. Bu sorunu çözmenin yolu da, herkesin hayatını eğitime adamasından geçer.

*

Öğrenen öğretmenler, öğreten öğrenciler, düşünceyi eyleme, eylemi düşünceye dönüştürerek, hem kültüre hem de ekonomiye katkıda bulunurlar.

*

Dünyada eğitimin sürükleyici ve yönlendirici gücü, ömrünü eğitime adamış,öğrenmesini ve öğretmesini öğrenen öğretmenlerdir.

*

Sabahattin Zaim Hocanın, kitaplarında ve sohbetlerinde sürekli vurguladığı gibi: "Öğretmenlerin rahmetlisi olur, emeklisi olmaz.

*

Eğitimle insanlar, dünyanın çorak topraklarını, bereketli topraklara dönüştürürler.

25 Kasım 2019, 12:20

EKONOMİ İNSANLAR ARACILIĞIYLA KAYNAKLARI DEĞERLENDİRMEKTİR

Dünyada soğuk savaş döneminin kavramları gibi, iki yüz yıllık pozitivizmin değerleri de geçerliliğini büyük ölçüde yitirmiştir. Artık ekonomide, politikada ve yönetimde geçmişte söylenenler, yarına ışık tutmamaktadır. Başta ekonomi olmak üzere her alanda Mevlana'nın dediği gibi, yeni sözler söylemek gerekir.Dünyada eski satanların dönemi kapanmıştır. Pazarlar yeni satanları beklemektedir.

*

Ekonomide başarının yolu arz ve talep yasasını kavramaktan geçer. Arz ve talep yasalarının işleyişi üzerinde ilk ciddi çalışmaları başta Gazali ve İbn Haldun olmak üzere, müslüman düşünürler yapmıştır.Diğer bilimler gibi, ekonomi de Batılıların tekelinde değildir. İslam dünyasının sorunu, bütün kaynaklarını değerlendirerek, ürün, hizmet ve bilgi üretim gücünü artırmaktır.

*

Sağlıklı bir ekonomi için, "paradan para" kazanmanın yolu mutlaka kapatılmalıdır. Çünkü Batılı iktisatçı Keynes'in vurguladığı gibi, sağlıklı bir ekonomide faiz oranları sıfır olur. Sağlıklı bir ekonomide faiz oranlarıyla birlikte, enflasyon oranı da sıfır olur. Sağlıklı bir ekonomi için, her iki oranın da sıfırlanması gerekir.Bunun nakit vakıflarının güncellenerek,yeni bir finansman yöntemi olarak, geliştirilmeleri çok büyük önem taşımaktadır.

*

Gelecekte ekonomik, sosyal, siyasal ve kültürel gücün odak noktasında paradan para kazanma değil, ürün, hizmet ve bilgi üretiminden kazanç sağlama olacaktır.

*

Erdemli, girişimci insanı ve nakit vakıflarını, gözden uzak tutan, hiçbir ekonomik politikanın başarılı olması mümkün değildir.

*

Girişimcilikte erdem eldeki kaynakları servete değil, sermayaye dönüştürerek üretimi artırmasını bilmektir.

*

Dünyanın hiçbir ülkesinde,insanların,toprakların ve paraların üretim dışında kalması istenmez.

*

Sorunlar insanlardan kaynaklanıyor. Çözümleri de insanlar bulacaktır.

26 Kasım 2019, 12:42

KORUYUCUSU ALLAH OLAN İSLAM'IN GÜNEŞİ HİÇBİR ZAMAN BATMAZ

İslam kültürü Avrupa''ya İspanya, Sicilya, Balkanlar ve Kafkaslar olmak üzere, dört ayrı yönden girmiştir. Kazan, Bahçesaray, Üsküp, Saraybosna, Mostar, Priştine, İşkodra, Palermo, Kurtuba ve Gırnata yüzyıllarca Avrupa''daki İslam kültürünün merkezleri olmuşlar.Müslümanlar 711 yılında Avrupa topraklarına ayak basmışlar.İslam Avrupa Rönesansının ana kaynağıdır. İslam'sız Avrupa,Avrupa'sız İslam,can damarlarını yitirerek, çok yoksullaşır.

*

Akdeniz ve Karadeniz''e kıyıları olan bütün Avrupa ülkelerinde İslam kültürünün eserleri varlıklarını koruyorlar. Avrupa bütünüyle Müslüman kültürüne dayanmadığı gibi, bütünüyle Hristiyan kültürüne de dayanmaz.Avrupa bütün büyük dinlerin harman olduğu kıtadır.Ancak hiçbir büyük din Avrupa topraklarında doğmamıştır.Kutsal kültürlerin vatanı Asya'dır.

*

Bugün İtalya sınırları içinde yer alan Sicilya adası, Müslümanların Akdeniz''den Güney Avrupa''ya ana giriş kapılarından birisi olmuştur. Kuzey Afrika''dan gelen Müslümanlar, İspanya''dan sonra Sicilya''ya 829''da, ada bir Doğu Roma eyaleti iken gelmişler.Ada yüzyıllarca Müslümanların yönetiminde, en parlak günlerini yaşamıştır.

*

Müslümanlar aynı yüzyılın sonunda adanın tamamında ve Güney İtalya''nın bazı kısımlarında en önemli söz sahipleri olmuşlar. Roma kapılarına kadar gelen Araplar, bütün İslam dünyasının “Kızıl elma”sı olan İstanbul''a İtalya üzerinden ulaşmayı düşünmüşler.İstanbul'u İslam dünyasına kazandırmak Araplara değil, Türklere kısmet olmuştur. İstanbul'un alınmasıyla,güç Avrupa'dan Anadolu'ya kaymıştır.

*

Müslümanların Sicilya''daki yönetimi İspanya''daki kadar uzun ömürlü olmamıştır. Adanın yönetimi binli yılların sonunda Normonlara geçince, yeni yöneticiler, Müslümanların mirasını sahiplenerek, onların yönetim geleneklerini benimsemişler. Onların zengin üretim ve yönetim birikiminden yararlanmışlar.

*

Sicilya''da İbn Haldun''un dediği gibi: “mağluplar galipleri” değil, “galipler mağlupları” taklit etmişler. Normon yönetimi, Müslümanların adadaki üç yüzyıla yakın birikimlerine güvenerek, üst düzey yöneticileri onlardan seçmiş ve çevresine Müslüman bilgin ve sanatçıları toplamıştır.

*

Kral Fredrik ve oğlu Manfred Arapça öğernmişler, Müslümanların bilgi ve bilgelik birikimini özümsemişler. Onlar İslam bilim ve sanatının Latince''ye aktarılmasına öncülük yapmışlar Onların Müslüman ve Yahudilere açık yönetiminde, Palermo, Floransa ve Roma''da Avrupa Rönesansı''nın temelleri atılmıştır. Avrupalılar Rönesanslarını Müslümanlara borçludur.

*

Müslümanların döneminde Latince ve Yunanca gibi, Arabça da ülkede ana dilidir. Sigrid Hunke''den, “Avrupa''nın Üzerine Doğan İslam Güneşi” isimli kitapta, Sicilya ve İspanya''da yeni boyutlar kazanan Müslümanların bilim ve sanatının, Avrupa''yı nasıl dönüştürdüğü ayrıntılı olarak anlatılır.Müslümanlar olmasaydı,bugünkü Avrupa olmazdı.

*

Sicilya''daki Normon yönetimi bir Hristiyan ülkeden daha çok bir Müslüman ülke yönetimine benzemiştir. Çünkü ada yüzyıllarca Müslümanların yönetiminde kalmıştır. Onların döneminde Sicilya, her yanından sular akan, bütün yerleşim birimlerinin, portakal, hurma, limon ve muz bahçeleriyle kuşatıldığı, bir bolluk ve barış adasına dönüşmüştür.

*

Hunke, kitabında, coğrafyacı İbni Havkal''ın 970''de yalnızca Palermo''da 300 cami saydığını aktarır.Büyük bulvarlar ve geniş caddelerle süslü Palermo''da 300 cami varsa, mutlaka 300 okul ve 300 de çarşı vardır.Müslümanların yaşadığı şehirlerde, her zaman çarşılar kadar camiler olmuştur.Camiler kültürün,çarşılar ekonominin can damarlarıdır.

*

Müslümanların kurduğu şehirlerde okul, cami ve çarşı birbirinden ayrılmayan ve birbirini tamamlayan bir bütünün parçalarıdır. Ekonomik ve kültürel hayatın odak noktasında üç ana kurum vardır.Kültürel doku ve ekonomik yapı üç kuruma dayanır.

*

İslam dünyasındaki şehirlerin ekonomik ve kültürel canlılığı, Müslümanların görünen dünyayı, görünmeyen dünyanın Cennet bahçesi olarak gören değerlerinden kaynaklanır. Ekonomik ve kültürel zenginliğin olduğu her şehirde de, bilim ve sanata yeni boyutlar kazanır.

*

Avrupa kültürü, yitirdiği kutsal boyutu Atina ve Roma''da değil,Bağdat'ta,Şam'da, Palermo'da, Kurtuba''da ve İstanbul'da aramalıdır.

*

Sicilya ve İspanya İslam medeniyetinin Avrupa''da kaybolmuş Yusuf''larıdır.

*

Yusuf'ların rüyaları, önünde ya da sonunda gerçekleşir.

*

Allah gerçekleşmeyecek rüyayı göstermez.

*

Rüya gücü, bilme gücünden kaynaklanır

*

Dünyayı rüya görenler değiştirirler.

26 Kasım 2019, 13:06

KRİZLERİN ÜSTESİNDEN ANNELERİ NAKİT VAKIFLARI OLAN RİSK SERMAYESİ ŞİRKETLERİ GELİR

Üretimden para kazanmanın bir sınırı,para ticaretinden para kazanmada bir sınır yoktur.Dünyadaki bütün krizler para ticareti yapan bankalardan kaynaklanmıştır. Dünyada reel ekonominin on katı sanal bir para ekonomisi vardır. Sınırlı reel dünyada, sınırsız sanal ekonomi olmaz. Düz kare dünyada, bankaların görevlerini, nakit vakıflarının güncelleştirlmesi olan risk sermayesi kuruluşları yüklenecektir.

27 Kasım 2019, 10:36

YÖNETİM YÖNETİM BİLMEKTİR YÖNETİM DÜNYAYI BİLMEKTİR

Yönetimin tarihi insanlığın tarihiyle başlar, yönetim sanatların en eskisidir, bilimlerin de en yenisidir. Dünyada köklü dönüşümlere yol açan, ekonomik ve kültürel gelişmeler doğrultusunda, değişik ülkelerde yönetim sorunlarını, ele alan kitapların sayısı, son yıllarda hızla artmaktadır. Ülkeler arasındaki sınırların önemini yitirmesiyle, her kuruluşun geleceğinde, büyük tehditler olduğu gibi, büyük fırsatlar da vardır.

*

Richard Pascale ve Antony Athos, Batı’da büyük yankı uyandıran, Türkçeye de kazandırılan, “The Art of Japanese Management” isimli kitaplarında, Amerika ile Japonya’nın yönetim anlayışlarını tartışmaktadır. Yönetim bilimi ve sanatı, kuruluşlara olduğu kadar, ülkelere de yenilikci güç kazandıran, dinamiklerin başında gelmektedir. Geleceğin dünyasında, merkeziyetçi, hiyerarşik,bürokratik,insana güvenmeyen, yönetim yaklaşımlarına yer yoktur.

*

Makinalara ağırlık veren, çalışanları makinalaştıran sanayi toplumlarının, yönetim paradigmaları, kültürlerin ve değerlerin önem kazandığı, bilgi toplumlarında geçerliliklerini yitirmişlerdir. Ürün,hizmet ve bilgi üretiminde, bir kuruluşu başarılı olarak yönetmede, “Beş M” formülüyle özetlenen girdiler,gerekli olmakla birlikte, hiçbir alanda yeterli olmamaktadır. Bilgi toplumlarında ana dinamikler bütünüyle değişmiştir.Yeni ve yeniikçi olmayı bilen insan, dönüştürücü en etkili güçtür.

*

Dünyadaki değişmelere ayak uyduramayan devletler, Roma, Madrit, Londra, Viyana, İstanbul ve Moskova çevresinde oluşan büyük güçler gibi, dağılıp gitmekten kurtulamazlar.En son dağılan Sovyetler Birliği, bir iç ya da dış savaş sonucu değil, dünyadaki gelişmelerin arkasında, kaldığı için dağılmıştır. Devletlerin geleceklerinin güvenceleri, savaşcı güçlerini yansıtan orduları değil, barışcı güçlerini yansıtan ve kusursuzluk peşinde koşan kuruluşlarıdır.

*

Devletler gibi, dünyadaki değişmelere açık olmayan, kültür ve eknomideki gelişmelerle, kendilerini sürekli yenilemeyen, yönetimdeki gelişmeleri gözlerini kapayan kuruluşlar da, küçülmekten ve yok olmaktan kurtulamazlar.Devletler dünyasında benzer olarak, kuruluşlar dünyasında da değişime ayak direyenler, çok geçmeden ömürlerini tamamlar ve ölürler.Dünyanın önde gelen büyük kuruluşlarının, ortalama ömürleri kırk yılı aşmamaktadır.

*

Athos ve Pascal kitaplarında, Amerika’nın düşmanlarının Japonlar ya da Almanlar değil, kendi kendilerini sınırlayan, yönetim kültürlerinin olduğunu ortaya koymaktadır. Amerikalılar Japonlara bakarak, kendilerini daha derinden tanımaya, sorunlarını Japonların birikimlerinden yararlanarak, daha sağlıklı olarak çözmeye çalışıyorlar. Onlar Japonları kendilerinin izlemesi gereken, değişim ve dönüşüm yönünü görecekleri bir ayna olarak düşünüyorlar.

*

Amerika, Japonya ve Almanya, ülkelerin kendilerini tanımalarında birer aynadır.

*

Öğrenme özürlü olan devletler ve kuruluşlar, uzun ömürlü olmazlar.

*

Kuruluşlar değişime uyum sağlamazlarsa ölürler.

*

Hiçbir kuruluş, para basan makina değildir.

*

Özen gösterilmeyen kuruluşlar ölürler.

*

Dünya şirket mezarlıklarıye doludur.

28 Kasım 2019, 11:36

DÜNYADA GÜNEŞ BALÇIKLA KÜLTÜR EKONOMİYLE SIVANMAZ

Kutsal kültürün ilkeleri, bütün insanlık için ortaktır, tarihin her döneminde geçerli, ekonomi, politika, hukuk ve sanatın ana kaynağıdırlar. Bütün toplumlarda ekonomik, siyasal ve hukuki yapının omurgasını, ister referans alınsınlar, isterse alınmasınlar, kutsal kültürün değerleri oluşturur. Bütün insanlığın beş bin yıllık düşünce ve eylem birikimi, kutsal kültürün evrensel ilkelerinin, tabiatın içinden ve dışından bakılarak, yapılan yorum, açılım ve yaklaşımların toplamıdır.

*

Bir yılda dört mevsimin yaşandığı tabiatta, kuralsızlık, uyumsuzluk ve düzensizlik yoktur. Canlı cansız bütün varlıkları, bağrında taşıyan doğal dünyada, kutsal kültürün ışığı, bütün parlaklığıyla yansır. Kutsal kültürü ışığı sönmüş, hiç yokmuş gibi düşünen seküler kültür, yeni yüzyılda dünyayı yeniden yapılandırmaya çalışıyor. Gözleri görmeyen, kulakları işitme- yen, burnu koku almayan seküler kültür, kutsal kültüre meydan okuyarak, bütün dünyayı gittikçe daralan bir ateş çemberiyle kuşatmıştır. Güzel olan ne varsa, hepsi çemberin dışında kalmıştır.

*

İki yüzyıl boyunca her alanda olanca şiddetiyle devam eden savaşta, kutsal kültüre karşı seküler kültür, bütün ülkelerde büyük bir üstünlük kazanmıştır. Doğal ekonomi, doğal po- litika ve doğal hukuktan uzaklaşan seküler değerleri, kutsal değerlerin yargılaması gerekirken, tam tersine bütün dünyada seküler değerler, kutsal değerleri yargılamaktadır. Hukuk, politika, ekonomi ve sanat bütün alanlar, seküler kültür tara- fından işgal edilmiştir. Seküler kültür, kutsal kültüre ilişkin, hiçbir şey bilmediğini, bilmek istememektedir.

*

Batı dünyasının öncülüğünde, pek çok ülkede hukuk, politika, ekonomi ve sanat, sanki kutsal kültür hiç yokmuşçasına yeniden yapılandırılmıştır. Kutsal kültürünün, en son ve en güçlü halkasını oluşturan Müslüman ülkeler başta olmak üzere, bütün dünya seküler kültürün tetiklediği, iç ve dış dinamiklerle temellerinden sarsılmıştır. Dünyanın bütün ülkelerinde, büyük bir karmaşa yaşanmaktadır. Altüst olan bilgi ve bilgelik piramidinin, tepe noktasında artık kutsal değil, seküler kültürün değerleri yer almaktadır.

*

Bütün dünyada evde yitirilen, eksikliği duyulan, peşinden koşulan, sınırlı seküler kültürden daha çok, sınırsız kutsal kül- türdür. Bilgi ve bilgeliğin kutsal kültürden arındırılmasının, insanlığa ödettiği bedel, çok büyük ve çok ağır olmuştur. Sa- vaşlarda milyonlarca insan hayatını yitirmiştir. Oysa seküler kültürün alanı sınırlı, kutsal kültürün alanı ise sınırsızdır. Sı- nırlı bir alanın değerleriyle, sınırsız bir alanın değerlerini de- netim altına mümkün değildir. Ayrıca kutsal kültürün kaynak- ları, seküler kültürün kaynaklarından da bağımsızdır.

*

Seküler kültür kutsal kültürü değil, kutsal kültür seküler kültürü, hayatın ölümü yapısında taşıdığı gibi taşımaktadır. Kutsal kültürün yasaları, dünyanın her yerinde, seküler kültü- rün yasalarının üstündedir. Kutsal kültür karşısında, seküler kültürün hiçbir yaptırım gücü yoktur. Hukuk, politika, ekono- mi ve sanat arasında, güçlü bir iletişim ve etkileşim olması için, hepsinin kutsal kültürün sınırsız ve ölümsüz kaynaklarından beslenmesi gerekir.

*

Dünyada bilgelik unutulursa, bilgi yapıcı olmaktan daha çok, yıkıcı, yakıcı, yok edici bir güç kazanır.

*

Düşüncede bilgeliğin kaynağı, sekülerden önce kutsal kül- türdür.

*

Kutsal kültürün güneşi, seküler kültürle sıvanmaz.

*

Bilgelik gücünü hiçbir zaman yitirmez.

30 Kasım 2019, 11:35

EDEBİYATIN SIRADIŞI KUŞAĞININ BİR ELİNDE BÜYÜK DOĞU BİR ELİNDE DİRİLİŞ OLMUŞTUR

Sıradışı kuşak altmışlı yılların birinci yarısını lisede, ikinci yarısını da üniversitede geçirmiştir. Ancak onlar bütün dünyayı kasıp kavuran, üniversitelerin altını üstüne getiren, öğrenci hareketlerinin içinde yer almamıştır. Sıradışı kuşak 68 kuşağıyla, aynı olayları yaşamakla birlikte, olayların akıntısına kapılmamıştır. Sıradışı kuşağın öncüleri, savaşlarla sarsılan dünyaya, barış getirmenin yol haritasını, birbirleriyle kıran kırana, büyük bir çatışmaya giren, Sağ ve Sol düşünce akımlarında, aramayı hiç düşünmemiştir.

*

Sıradışı kuşak Ortadoğu, Büyük Türkistan, Anadolu ve Balkanlarda, binlerce yıl içinde oluşan, zengin bir kültürün mirasçısı olduklarını, hiçbir zaman unutmamıştır. Ekonomi kuramları üzerinde yoğunlaşan, Sağ ve Sol dünya görüşleri arasında, sıradışı kuşak taraf olmaya değil, önde olmaya önem vermiştir. Onlar hiçbir zaman ekonomiyi, kültürden bağımsız olarak düşünmemiştir. Sağlam kültür olmadan, sağlam ekonomi olmaz. Hayatın her alanında belirleyici olan, ekonomiden önce kültürdür.

*

Her dönemde kültür canlılığını edebiyatla korumuştur. Sıradışı kuşaktan olan ve Türkiye’nin geleceğini Avrupa ve Amerika’da aramayanların, açık üniversiteleri, Batı’nın bencil ve seküler değerlerine karşı, köklü bir düşünce ve edebiyat hareketi başlatan, Büyük Doğu, Diriliş, Edebiyat ve Mavera dergilerinin kurucuları ve yazarları olmuştur. Edebiyatı kültürle, düşünceyi eylemle bütünleştirerek, her alanda ileri boyutlara ulaşan ekonomi akımlarına karşı, bayrak açan düşünce der- gilerinin, Anadolu’nun zengin bilgi ve bilgelik kaynakların- dan beslenen, yepyeni bir kuşağın doğmasında, vazgeçilmez bir yerleri vardır.

*

İnancını kültüründen, kültürünü de inancından ayırmayan, kültürel yabancılaşmaya karşı çıkan sıradışı edebiyatçıların, Anadolu insanının düşünce ve eylem dünyasına, kazandırdığı, zenginlikler çok boyutludur. Onların başında, her alanda çığır açıcı çalışmalar yapan, Necip Fazıl, Sezai Karakoç ve Nuri Pakdil gelir. Onları Mavera Dergisinin kurucuları izlemiştir. Onlar Türk Edebiyatının, yorulma ve usanma bilmez, “Gül Ye- tiştiren Adam”ları olmuşlardır.Onların edebiyat dünyasında, karanlıklar aydınlığa, bilgiler bilgeliklere dönüşür.

*

Anadolu insanının düşünce ve eylem dünyasına, yeni açı- lımlar kazandıran edebiyat çalışmaları, romanları, hikayeleri, şiirleri ve denemeleriyle bir bütündür. Düşüncede yeni bir açı- lım peşinde olan edebiyatçılar, özlemini duydukları dünyayı anlatmak için, edebiyatın bütün dallarından yararlanmasını bilmişlerdir. Tiyatrodan sinemaya kadar, her alanla ilgilenmiş- lerdir. Onlar romanlarıyla, hikayeleriyle, şiirleriyle ve dene- meleriyle hiçbir zaman, Sağda ya da Solda yer almaya değil, Sağın ve Solun üstünde olmaya büyük özen göstermişlerdir.

*

Hayatı bütün boyutlarıyla, kucaklayan edebiyat çalışmalarında, toplum terazisinin bir kefesinde, “Yaşanılan hayat” varsa, bir kefesinde de “Yaşanılacak hayat” vardır. Geçmişe dönük tarih çalışmaları, geçen yüzyıllarda yaşanılanları araştırır. Edebiyat çalışmaları ise, gelecekte yaşanılacakları anlatır. Tarih toplumların geçmişlerini bugüne taşırken, edebiyat toplumların geleceklerini bugüne taşır. Tarihçiler geçmişte olanların, edebiyatçılar gelecekte olacakların haberlerini verirler. Toplumların gelecekleri edebiyatçılarla inşa edilir. Edebiyatta geleceği görme gücü, geçmişi bilme gücünden kaynaklanır.

*

Yaşanan ve yaşanılacak hayata anlam kazandıran edebi- yat, zamana ve mekana bağlı kalmadan, bütün insanlığa ses- lenen edebiyattır.

*

Anlam arayışında edebiyatçıların görevi, zorlaştırmak de- ğil kolaylaştırmak, nefret ettirmek değil sevdirmektir.

*

Sıradışı edebiyatçılar yakınlardaki kuşaklardan, daha çok uzaklardaki kuşaklara seslenirler.