Prof. Dr. Nazif Gürdoğan Yazar, Akademisyen

Aralık 2019

33 yazı

2 Aralık 2019, 11:49

NURİ PAKDİL ELİNDEKİ BALTAYLA PUT KIRICI BİR İBRAHİM OLMUŞTUR

Biz liseyi altmışlı yılların ilk yarısında tamamladık. O yılların gözde eğitim alanı mühendislikti. Türkiye’nin içine düştüğü üretim güçsüzlüğünü vurgulamak için, toplu iğne bile üretemeyen bir ülke olunduğu, her yerde sürekli tekrarlanırdı. Bugün her evde onlarcası olan, elektrikli ev aletlerine herkes imrenerek bakardı. Batı dünyasının tüketim ürünleri herkesin gözünü kamaştırırdı. Batı’nın israf kültürü bütün dünyayı büyülemişti.

*

Altmışlı yıllarda toplum bilimlerinden daha çok teknik bilimlere önem verilirdi. Türkiye’nin Cumhuriyet öncesi, yok sayıldığı için, her alanda eğitim 1923 sonrasına odaklanmıştı. Bizim kuşak sağ ve sol çatışmalarının doruk noktasına çıktığı yıllarda üniversite eğitimini tamamladı. İki kutuplu bir dünya vardı: Bir yanda Amerika, bir yanda Rusya. Washington ve Moskova’nın dışında çözüm aranmazdı. İslam dünyası, sağ ve sol çatışmalarının merkezi oldu.

*

Mühendislik eğitimi alan bizim kuşak, özgürlükten yola çıkan Kapitalizm’in nasıl bir emperyalist bir yapıya dönüştüğünü gördü. Eşitlikten yola çıkan Sosyalizm’in de nasıl dehşet verici kanlı dayatmacı yönetimlere yataklık yaptığına şahit oldu. Böyle bir dönemde, ben DPT’de "Klas Duruş"lu, eylem bakışlı,düşünce sevdalısı, Nuri Pakdil ile tanıştım. Pakdil: “Bunalım Batıcı yazarların, Marksçı yazarların halk düşmanı oluşlarında toplanmaktadır” yargısını, her fırsatta dile getirir, bıkmadan, usanmadan tekrarlardı.

*

“Ülke yazarla bozulur, yazarla düzelir” diyen Pakdil, “Kapitalizmin ve Marksçlığın bir benciliklik öfkesine dönüştürdüğü insanın karşısına, mistik bir insan çıkarmanın vakti geldi. Mistik insanın gereği yazıla yazıla, mistik insan sökün ettirilir” demekten hiç geri kalmadı. Bu yüzden, Pakdil, her karşılaştığına, insanda toplumu, toplumda insanı anlatan romanın, önemini vurgulamak için, “Roman okur musunuz”, “Biz roman okumayanın düşmanıyız” demekten kendini alamaz. Herkesi bizim romanımız olan Mesnevi’yi okumaya çağırdı.

*

Pakdil ne sağdadır, ne de soldadır, Pakdil yalnızca İslam’dadır. Bu bağlamda, Pakdil parayı başının üstünde değil, ayaklarının altında taşıyan, kirli mülkiyete, eğri mülkiyete, kanlı mülkiyete kesinlikle karşı, put kırıcı, çağdaş bir İbrahim’dir, bir devrimcidir, bir savaşçıdır. Ancak onun savaşçılığı, savaş değil, yeniliğe dönüktür, çağı yenileyen, edebiyatı yenileyen, insanı yenileyen, bir savaşçılıktır. Pakdil şiirleriyle savaşır, dizeleriyle savaşır, kelimeleriyle savaşır. O şiirleriyle silahlanan bir savaşçıdır.

*

Savaş ve korku çağını, barış ve ümit çağına edebiyatçılar dönüştürecektir. Pakdil’in vurguladığı gibi: “Arşa en yakın duran: Duadan sonra: Boyun eğmeyen edebiyattır İblis’e.” Dünyayı yenileyecek insanın can damarlarını edebiyat besler. Bütün dünyanın sabırsızlıkla beklediği “Godot”, savaş değil barıştır, korku değil umuttur. Karamsarlık bulutlarını edebiyat dağıtır.

*

“Hayaline başkonulan büyük sevdadır hayatı yaşanır kılan.”

*

Büyük hayaller büyük dönüşümlerin habercileridir.

*

Rüyası görülmeyen eylemler kalıcı olmazlar.

*

Dünyada varolanlar eylem yapanlardır.

*

Edebiyat eylemin okuludur.

3 Aralık 2019, 11:02

DOĞU TÜRKİSTAN BÜYÜK TÜRK DÜNYASININ ANA YURDU BABA EVİDİR

Büyük Türkistan Avrasya'nın olduğu kadar dünyanın da odak noktasıdır. Çünkü kültürlerin harman olduğu bu coğrafya, Rus, Çin ve Hint toplumlarının düğüm noktasıdır. Avrasya ekseninde İstanbul dışında Semerkant, Almatı ve Kaşgar üçgeni kadar stratejik öneme sahip başka bir coğrafya yoktur. Bu yüzden, Osmanlı toprakları gibi Turan ülkesi de yapay sınırlarla bölünmüştür.

*

Haritalarda Büyük Türkistan'ın yerinde Doğu Türkistan, Kazakistan, Özbekistan, Türkmenistan, Kırgızistan, Tacikistan ve Kuzey Afganistan olmak üzere yedi ülke görülür. Ancak Doğu Türkistan, 1949'da kurulan Çin Halk Cumhuriyeti tarafından işgal edilmiştir. Doğu Türkistan'daki bugünkü "Sinkiang Uygur Özerk Yönetim"i işgalden altı yıl sonra kurulmuştur.

*

Türkiyeye masa tenisi diplomasisiyle başlayan gelişmeler sonucu, Batı ülkeleriyle birlikte 1970 yılında Çin'i tanımıştır. Çin'le Türkiye'nin diplomatik bağları çok yeni olsa da, üç bin yıllık bir tarihi geçmişi vardır. Uzaydan görülen tek insan yapısı olarak bilinen binlerce kilometrelik "Çin Seddi"nin Türkler'e karşı yapıldığı herkes tarafından bilinir.

*

Geçmişte Çinliler'e kendilerini savunmak için büyük duvarlar yaptıran Türkler, şimdi Doğu Türkistan'daki Uygurların temel hak ve özgürlüklerini gündeme getirmelidir. Asya'nın kalbindeki Anadolu'nun sorunlarını uluslararası platformlara taşıyarak, bütün dünyadaki Türklerin kültürel haklarını savunması Türkiye'ye düşmektedir.

*

Asya ve Avrupa'yı yakından tanıyan Mehmet Öğütçü, "Geleceğimiz Asya'da mı" isimli kitabında, Avrasya ekseninde Türkiye'nin önüne çıkan tehdit ve fırsatları ele alıyor. Avrasya'nın yükselen yıldızı Türkiye'dir.Türkiye Asya ile Avrupa arasında köprü ülke değil,merkez ülkedir.Türkiye Asya'nın en Doğusunda Avrupa'nın en Batısındadır.Hem bir Avrupa hem de bir Asya ülkesidir.

*

Türkiye'nin gücü, Asya'nın en Batı'sı, Avrupa'nın da en Doğu'su olmasında gizlidir. Türkiye ve Türk Cumhuriyetleri, Avrupa'yı bütünüyle çekildiği Asya'ya açacak ana ülkedir. Türkiye'nin Avrupa'daki ağırlığı kendinden önce, temsil ettiği Türk ve İslam dünyasından kaynaklanıyor. Doğu Türkistan'ın ise, ayrı bir yeri ve önemi vardır. Çünkü "Uygur Özerk Bölgesi", geleceğin süper gücü Çin'in içinde, ancak ondan ayrı bir güç odağıdır.

*

Taşkent'ten Semerkant'a giderken, Doğu Türkistan'ı diğer Türk Cumhuriyetlerinden Tienşan dağlarının ayırdığı görülür. Bir yanda Kaşgar bir yanda Semerkant vardır. Doğu Türkistan zengin petrol ve doğalgaz kaynaklarıyla yalnızca Çin'in değil bütün Asya'nın California'sıdır.

*

Çin ve Doğu Türkistan arasındaki çatışma 1757'den beri devam etmektedir. Sultan Abdülhamit 1866'da kurulan bağımsız devlete el uzatmış ve onları yalnız bırakmamıştır.

*

Turan dünyasında Doğu Türkistan Anadolu, Anadolu Doğu Türkistan'dır.

*

Doğu'dan Batı'ya akan büyük Türk ırmağı Doğu Türkistan'dan doğar.

*

Asya'nın Avrupa'ya yürüyüşü Doğu Türkistan'dan başlayacaktır.

*

Yirmi birinci yüzyılın yeni güç merkezi Amerika değil Çin'dir.

*

Asya'da yeri olmayan bir Türkiye'nin Amerika'da yeri olmaz.

*

Dicle ve Fırat gibi Ceyhun ve Seyhun da Türk nehirleridir.

*

Maturidi,Buhari,Biruni,Türkistan'ın batmayan güneşleridir.

*

Buhara Türk dünyasının yeni medeniyet merkezidir.

*

Güneş Buhara'dan doğacaktır.

*

Işık Doğu'dan gelir.

4 Aralık 2019, 12:05

DÜNYADA SAVAŞLARIN YARARLISI BARIŞLARIN ZARARLISI OLMAZ

Devlet yönetiminde erdem, ülkeler arasındaki üretim yarışını, savaş ekonomisinden, barış ekonomisine, dönüştürmesine bilmektedir. Tarihin her döneminde, barış isteyenler, savaş isteyenlerden daha güçlü olmuşlardır. Tarih boyunca gözlendiği gibi, insanlığın en güzel eserleri, cephelerde değil, şehirlerde verilmiştir.Dünyada savaşın iyisi barışın kötüsü olmaz.

*

Cemil Oktay,"Modern Toplumlarda Savaş ve Barış" Başlıklı kitabında, Kant''tan Hegel''e İbn Haldun''dan Marx''a kadar önemli düşürlerde, savaş ve barış kavramlarına yüklenen anlamları ve kazandırılan açılımları tartışarak, barışın yolunu açmaya çalışmaktadır."Bir insanı öldüren,bütün insanlığı öldürür" diyenler, savaş peşinde değil,barış peşinde koşarlar.Bütün aydınların oyu barıştan yana olmalıdır.

*

Oktay, Tarihçi Herodot''un "Hiç kimse savaşı barışa tercih edecek kadar deli değildir, savaşta babalar oğullarını defnederler, barışta ise oğullar babalarını defnederler" sözünü aktararak, günümüzde, gençlerin bulunduğu cepheyle, yaşlıların bulunduğu cephe gerisinin de, savaşın yıkıcı etkileriyle karşı karşıya olduğunu vurguluyor. Sanayi ve bilgi toplumlarının geliştirdiği silahlar, savaşın yıkıcı etkilerini, cephelerden şehirlere taşımaktadırlar.Savaşlarda şehirler birer Hiroşima'ya dönüşüyor.

*

Düzleşen dünyada bütün ülkelerin, karşı karşıya oldukları ana sorun, savaş ekonomisinden önce barış ekonomisine küresel boyutlar kazandırmaktır.Artık Clausewitz''in çatışma üstüne geliştirdiği "topyekun savaş " stratejileri değil, Kant''ın geliştirdiği " sürekli barış" stratejileri önemlidir. Bir ülkenin kendini silahlandırmasıyla, rakibini silahlandırması arasında bir fark yoktur.Bugün Amerika'nın elinde olan silah,yarın Rusya'nın elinde olacaktır.

*

"Kanunların Ruhu" kitabında Montesquieu, tüccar toplumların barışa savaştan daha yaktın olduklarının üzerinde önemle durmaktadır. Çünkü, ticaretin olduğu yerde savaş olmaz. Birbirleriyle alışveriş yapan ülkeler, birbiriyle savaşmazlar. Ticaretin doğasında çatışma değil, uzlaşma vardır, pazarlık vardır ve karşılıklı güven vardır. Ticaret savaştan önce, barışta yeni boyutlar kazanır.

*

Bütün ülkeler, savaş ekonomisinden barış ekonomisine geçmek ve birbirleri arasındaki ekonomik ilişkilere geliştirmek zorundadırlar. İsrail ile iran arasındaki silahlanma yarışında olduğu gibi, bir ülke kendisi nükleer silahlara sahip olmaya çalışırken, farkında olmadan karşısındaki ülkeyi de nükleer silah sahibi yapar. Bu yüzden, ülkeler cephelerde değil pazarlarda yarışmalıdırlar.

*

Dünyaya kesintisiz barışı, üniforma değil, forma giyenler getirir.

*

Dünyada forma barışın, üniforma savaşın simgesidir.

*

Barış güvercini,savaşın kartalından güçlüdür.

5 Aralık 2019, 12:34

AMERİKA DÜNYADA ETİĞİN DEĞİL ETİKSİZLİĞİN ZİRVESİ OLMUŞTUR

Rusya’nın Moskova'ya çekilmek zorunda kalması, gurur abidesi, bencil Amerika'da, büyük bir medeniyet körlüğüne yol açmıştır. Francis Fukuyama,doksanlı yıllarda bütün dünya için, “Tarihin Sonu”nun geldiğini ilan etmiştir. Samuel Huntington, dünyada devletlerden daha çok, medeniyetlerin savaştığını söylemiştir. Huntigton’a göre, artık dünyanın yalnızca ”Batısı ve Gerisi” vardır, Batı dünyası ekonomik gelişmenin olduğu kadar, etik zenginleşmenin de öncüsü olacaktır.Ancak Amerika dünyada etiğin değil, etiksizliğin öncüsü olmuştur.

*

Ulaştığı ekonomik gücün verdiği sarhoşlukla, benzersiz bir gurura kapılan Amerika, etik değerlerin kaynağı olan ne varsa, hepsini ekonomik, siyasal ve kültürel hayattan söküp atmıştır. Amerika teknolojik yeniliklerle, sürekli kan tazeleyen ekonomik büyümenin, dünyadaki bütün sorunları çözeceğine inanmıştır. Gelenekten beslenen kurallar ayaklar altına alınmıştır. Gelenek harabeye çevrilmiştir. Bilim yanılmaz kabul edilmiştir.

*

Ekonomik gücün kaynağına ilişkin yanılgı, bilime gizemli bir güç kazandırmıştır. Hayatı anlama ve anlamdırma çalışmaları önemini yitirmiştir. Üretim gücünün büyütülmesinin, bütün sorunların üstesinden gelmesi beklenmiştir. Ancak bırakın küresel ısınmayı, yoksulluk sorunu bile çözülememiştir. Etik değerlerin anlamsızlaştığı bir dünyada, haksızlıklar ve yolsuzluklar, çok boyutlu küresel sorunlara dönüşmüştür. Amerika’nın ekonomik gücünün dünyaya zararı, yararını çoktan aşmıştır, Orta Doğu’da büyük kan gölleri oluşmuştur.

*

Hayatın değeri, tarihin her döneminde, ekonomik güçten daha çok, bilgeliğe dönüşen etik güçten kaynaklanmıştır. Dünya barışının güvencesi, ekonomik güçten önce etik güçtür. Medeniyetlerin uzun ömürlü olmalarında, etik zenginlik çok daha önemlidir. Geleneklerinden kopan, toplumu ayakta tutan değerleri, yerlerde süründüren medeniyetlerin, ekonomik gelişmelerinin sürdürülebilir olması mümkün değildir. Etik değerleri çiğneyenler, çiğnemeyenler tarafından çiğnenirler.

*

Yıllar önce Amerika'nın babası Avrupa’yı İsa’nın düşünce ve eylem dünyasını paylaşmaya davet eden Dostoyevsky’nin, “Avrupa’nın toplayıp kilere yığdığı bütün zenginlikler bir araya gelse, Avrupa’yı çöküntüden kurtaramayacak, çünkü bir göz açıp kapayana kadar bütün zenginlikler de yerle bir olacaktır.”öngörüsü,Yeni Avrupa olan Amerika için de geçerlidir. Ancak medeniyetler dünyasında etik değerler güneş gibidir. Dünyayı aydınlatan güneş, Amerika’da batarsa, Anadolu’da doğar.

*

Etik ile ekonomi arasındaki savaşı ekonomi kazanamaz. Çünkü ekonomik başarılar geçici, etik değerler kalıcıdır. Etik değerlere savaş açılmaz.

*

Dünyada “Dindar İbn Haldun mu, Dinsiz Marx mı”, diye bir oylama yapılsa, İbn Haldun açık ara önde çıkar.

*

Medeniyetlerin temelinde filozoflar değil, peygamberler vardır.

5 Aralık 2019, 13:12

Üsküdar Üniversitesinde "İbn Haldun Çalışmaları"

Üsküdar Üniversitesinde "İbn Haldun Çalışmaları" dersinde,Kuzey Türk Dünyasını içinden tanıyan, Prof.Dr. Ebülfez Süleymanlı'nın katkılarıyla,"Bir Elde Mesnevi Bir Elde Mukaddime" ile Yirmi birinci yüzyılın dünyasını inşa etmeye,öncülük yapmayı tartıştık. Mesnevi ve Mukaddime, bütün dünyada Kıyamete kadar tekrar tekrar yorumlanacak iki ana kaynaktır. Yirminci yüzyıl Adam Smith'in ve Karl Marx'ın yüzyılı oldu,Yirmi birinci yüzyıl Mevlana'nın ve İbn Haldun'un yüzyılı olacak.

6 Aralık 2019, 12:20

NURİ PAKDİL'DE MEKTUP YAZMAK UZUN BİR YOLCULUĞA ÇIKMAKTIR

Yazmak, gizemli bir mıknatıs gibi, çeker yazarı. Kırk sayfa okunmadan, bir sayfa yazılmaz. Güçlü bir yazar, hem konuşurken, hem yazarken, sözü gereğinden fazla uzatmaz. O konuyu dağıtmadan, anlatmak istediğini yalın bir dille anlatır. Onun yazdıklarında, ne bir cümle eksik, ne bir cümle fazladır. Etkili yazarın satır aralarında, büyük boşluklar vardır. Aradaki boşlukları doldurmak okuyucuya kalır.Okumayı yazma, yazmayı okumayla bütünleştiren Nuri Pakdil, sözü edilen yazarların başında gelir.

*

Pakdil bir deneme, bir oyun, bir şiir yazma ustası olduğu kadar, bir mektup yazma ustasıdır. Yakınlarına binlerce mektup yazmıştır.Pakdil''in vurguladığı gibi: ''Yazmak uzun bir yürüyüşe başlamaktır.'' İnsanın doğum ile ölüm arasındaki yürüyüşü, düşünceyi eyleme, eylemi düşünceye dönüştüren yazıyla, anlam kazanır. Onun yazdıklarını yaşadığı, yaşadıklarını yazdığı mektupları, düşünce ve eylem dünyasında ayrı bir yer tutar. O yakınlarını eyleme çağırmak, karamsarlık, kötümserlik ve ümitsizlik bulutlarını dağıtmak için, mektup yazar.

*

Pakdil, ''Karşındaki ile konuşuyormuş gibi yaz, o zaman güzel mektup yazarsın'' diyen Goethe''nin önerisini, her alanda yazmanın ana kuralı olarak genelleştirir. Pakdil''in bir tür deneme olan mektupları, zengin yazı dünyasının, önemli verimleri arasında yer alır. Pakdil, John Steinback gibi, ''Yetmiş yılda, arkamda pek çok iz bıraktım'' diyebilmek için, düşünce dünyasının yol haritası olan, mektuplar yazmıştır.

*

Pakdil, altmışlı yılların sonunda, İngiltere''de bulunduğum sırada, yazdığı bir mektupta, ''Umudu, okumayı, düşünmeyi, eylemi gün gün arttıralım'' diyerek, ''Selam, bir hedefe attığımız ilk kurşunun adıdır. Eylemin izdüşümüdür selam. Selamı yaygınlaştıralım. İdeoloji, pergel cetvel kafayla sunulmaz'' uyarısında bulunmuştu. ''Asıl bizdedir, teori ve pratik el ele'', demeyi de, unutmamıştı.

*

Pakdil, sanatı hayatla, hayatı sanatla bütünleştirerek, hayatını, peygamberlerin bütün insanlığa ulaştırılması gereken ölümsüz mesajını ulaştırmaya adamıştır. Bu yüzden, politikaya hiç ilgi duymamış, Ebu Hanife geleneğini yaşatmakiçin, olağanüstü bir gayret göstermiştir.

*

Pakdil oyunu sürekli sanattan yana kullanmış, toplumları dönüştürecek ateşin politikayla değil, sanatla büyütülebileceğine inanmıştır.

*

Pakdil''in mektupları, bire yedi yüz tane veren, toprağa düşmüş buğdaylardır.

*

Pakdil Cezayir''e vurgundur, Fransa''ya karşı Cezayir''i savunur.

*

Cezayir haksızlığa başkaldırmanın simgesidir.

7 Aralık 2019, 23:02

ETİK İNSANI BİLMEKTİR ETİK HAYATI BİLMEKTİR

Dünyadaki yoksullukların üstesinden gelmek için, "SERBEST PAZAR" ekonomilerinin, "ETİK PAZAR" ekonomilerine, dönüştürülmesi hayati önem taşıyor. Bunun için bütün kurumların ve bütün kuruluşların "EKONOMİK" düşünen yöneticilerden önce,"ETİK" düşünen yöneticilere ihtiyacı var.Bülent Şenver'in yönetiminde "ETİK LİDERLİK AKADEMİSİ",ÜSKÜDAR ÜNİVERSİTESİ"inde sekiz haftalık sertifika programları düzenlemeyi planlıyor.

8 Aralık 2019, 11:31

PEYGAMBERLER TARİHİNİN KUTLU MİRASI BÜTÜN İNSANLIĞINDIR

Türkiye’nin Doğu ve Batı ile bütünleşme sürecinin, hız ve yoğunluk kazandığı bir dönemde, Müslümanlar ile Hristiyanlar arasındaki ekonomik, siyasal ve kültürel ilişkilerin tarihi gelişimi, her iki din için de büyük önem taşımaktadır. Aynı kaynaklardan beslenen iki kültürün, birbiriyle karşılaşması, İslam’ın doğuş yıllarına kadar uzanır. O yıllardan bugüne, iki dünyanın birbiriyle savaştığı dönemler olduğu gibi, barış içinde birlikte yaşadığı dönemler de olmuştur.

*

Dünyada Müslüman ve Hristiyan ülkeler arasındaki ilişkiler, yeni bir döneme girmektedir. Bunun için dünyanın bütün ülkelerinde, iki dinin, iki kültürün birbirine etkilerini ele alan toplantılar yapılmaktadır. Avrupa kültürünün inkarı mümkün olmayan, ana kaynaklarından biri olan, İslam medeniyetinin değişik alanlardaki etkilerinin, tarihsel gelişimini ele alan, Doğu’da ve Batı’da çok sayıda araştırma yapılmıştır. Yeni dönemde bütün insanlığı kucaklayan, insanlığın ortak mirası, kutsal kültür büyük önem kazanmıştır.

*

Bekir Karlığa’nın “İslam Düşüncesinin Batı Düşüncesine Etkileri” çalışmasında vurguladığı gibi: “Uygarlıkların temelini oluşturan bilim ve düşünce insanlığın ortak değeridir. Her toplum bu ortak değere kendi kabiliyeti ve çabası nispetinde katkıda bulunmuş ve tarihin belirli zamanlarında, ona kendi rengini vermiştir.” Cevdet Paşa’nın benzetmesiyle, düşünce ve medeniyet, bir genç kız gibi, Babil, Mısır, Yunan, Roma, İslam ve Batı arasında, kendisine saygı ve sevgi gösterenlere yaklaşmış, saygı ve sevgi göstermeyenlerden de uzaklaşmıştır.

*

Değişik ekonomik ve kültürel boyutlarıyla, dünyanın güç ve zenginliği, Avrupa merkezli Batı’da toplanmışsa, bu başarıda Yunan ve Roma’dan daha çok, İlk Peygamber Adem ile başlayan, Son Peygamber Muhammed ile tamamlanan, kutsal kültürün belirleyici bir yeri vardır. Kutsal gelenek ve üç büyük kitaplı din, İbrahim Peygamberde birleşirler. İslam’ın ana kaynaklarına dayanmadan, Zebur, Tevrat ve İncil ile birlikte, bütün peygamberlerin saygı gördüğü, bir dünya barışının temelleri atılamaz. İslamsız bir Avrupa, bir Asya, bir Afrika ve bir Amerika olmaz.

*

Savaşsız bir Asya, bir Afrika, bir Avrupa için, Avustralya’dan Amerika’ya kadar bütün Hristiyanların, yeniden kutsal gele- neğin ortak nirengi noktası, İbrahim Peygambere dönmeleri ve onun çağrısına kulak vermeleri gerekir. İslam dünyası da bütün kötülüklerin, Yunan ve Roma’nın varisleri olan, Batılılardan kaynaklandığı yargısını gözden geçirmelidir. Dünya barışının geleceği, Museviler, Hristiyanlar ve Müslümanların, kutsal kültürün ortak mirasına, gösterecekleri saygıyla birlikte, verecekleri öneme bağlıdır. Dünyada gerçekten daha güzel yol gösterici yoktur.

*

Batı dünyasının İslam dünyasına, İslam dünyasının Batı dün- yasına açılmak zorunda olduğu bir dönemde, Avrupa’da yok sayılan Sicilya, Endülüs ve Osmanlı mirasının, bütün ayrıntı- larıyla bugüne taşıma zamanı gelmiştir. Sigrid Hunke’nin “Av- rupa’nın Üzerine Doğan İslam Güneşi” araştırmasında, açıkça ortaya koyduğu gibi, artık Avrupalılar Mısır ve Babil’e kısaca dokunduktan sonra, Yunan ve Roma’yı uzun uzun anlatarak, bin yıl sanki hiç yaşanmamışçasına, Rönesans’a geçme huyun- dan vazgeçmelidirler.

*

Dünyada “Gerçeği aramaktan daha büyük değer yoktur” diyen, Alain’e hak verme zamanı gelmiştir.

*

İnsanlığın düşünce ve eylem tarihinde gerçeği aramak, her dönemde uzun ve çileli olmuştur.

*

Batının bilimsel ve teknolojik başarılarıyla, gerçeğin meşa- lesi söndürülemez.

9 Aralık 2019, 11:16

DÜNYA ŞİİRİNİN ZİRVESİ MESNEVİ AKILIN CİLASI GÖNÜLÜN AYNASIDIR

Her kitabın etkisi, kendinden önce yazılan, düşünce ve eylem dünyasına yeni boyutlar kazandırmış, sıradışı kitaplardan gelir. Yüzyılların içinde önemini hiç yitirmeyen, bugün yazılmış gibi, yeni olan kitaplar, bütün insanlığın bilgi ve bilgelik birikiminden yararlanırlar. Onlar her yüzyılda yeniden doğarlar, hiç kimse onları tekrar tekrar okumaktan, tekrar tekrar yorumlamaktan usanmaz. Dönemin aklının özü, gönlünün özeti olan Mesnevi, söz konusu kitapların başında gelir.

*

Ülkeler arasındaki uzaklıkların anlamını yitirdiği kare dünyada, savaş ülkelerini barış ülkelerine dönüştürecek yol, “Beni yabancı sanmayınız. Ben bu ülkedenim, sizin ülkenizde evimi arıyorum” diyen, Mesnevi'nin yoludur. Aranılan ev, insanlığın atalarının yitirdiği barış evidir. Barış evi, Asyalıların, Avrupalıların, Afrikalıların, Amerikalıların evi değil, kimsenin kimseye üstün olmadığı, Ademoğullarının evidir. Barış evinde, savaşın sorumluları, evin dışında değil evin içinde aranır.

*

Barış ülkesinin, barış evinde yaşayan, barış aileleri, insanlık dairesinin üzerindeki başlama ve bitme noktaları gibi, hem birbirlerine çok yakın, hem de çok uzaktır. Barış ülkelerinde güç, birbirine benzer olmayanların birbirleriyle, çatışmalarından daha çok birbirleriyle uzlaşmalarından kaynaklanır. Onlar bir kitapta konuşan bir bilge gibi, zamanı gelmemişse susarlar, zamanı gelince konuşurlar. Barış dünyasında bir uçta olmak değil, iki uçta birden olmak önemlidir.

*

Barış kitabı Mesnevi, bütün insanlığın bilgi ve bilgelik hazinesidir. Bilgelikler bilgeliğini bulan Mevlana, dünyanın hangi ülkesinde yaşarsa yaşasın, herkesi Mesnevi'nin bilgeliklerini paylaşmaya çağırır. Dünyada kim Mesnevi'den ne alırsa alsın, aldığını insanlığın hazinesinden alır. Akla zenginlik, gönüle derinlik kazandıran Mesnevi'de, herkese yer vardır. Çoklukta birliği, birlikte çokluğu yakalayan yol haritası Mesnevi'dedir.Mesnevi bütün insanlığı, barışa götürecek gizemli yol haritasıdır.

*

Gönülün derinliklerinde uzun yolculuklara çıkanlar, aklının zenginliklerine yeni açılımlar kazandırırlar. Hayatın ekonomik, siyasal ve kültürel alanlarında, sürdürülebilir bir gelişme sağlamada, gönlün derinlikleri, aklın zenginliklerinden çok daha önemli, çok daha etkilidir. Hayatın hiçbir alanında gelişmeye karşı konulmaz, gelişme yönlendirilir. Gönülün derinliklerinin geliştirilmesi, aklın zenginliklerinin geliştirilmesinden daha büyük bir çalışma gerektirir.

*

Son yüzyıllarda bütün dünyayı bir savaş alanına dönüştüren seküler Batı, akılla gönül arasında aşılmaz duvarlar inşa etmiştir. Aklın zenginlikleriyle, gönlün derinlikleri arasındaki duvarları, Mesnevi'den başka yıkacak bir güç yoktur. Mesnevi'de akıl gönüldür, gönül akıldır, akılla gönül arasında senlik ve benlik kavgası olmaz, ikisi bir bütünün birbirinden ayrılmaz iki yüzüdür.

*

Mesnevi küresel doğruları dile getiren, küresel sorunlara küresel çözümler öneren, paylaşıldıkça zenginleşen küresel bir hazinedir.

*

Mesnevi dostları, Parisli, Berlinli, Cambridgeli, Konyalı,Kurtubalı New Yorklu, Moskovalı,Kazanlı, Pekinli, Tokyolu değil, dünyalıdırlar.

*

Barış dünyasının mimarları akıl terinden önce, gönül teri dökenlerdir.Mesnevi bütün insanlığı sürdürülebilir bir barışa çağırır.

*

Mesnevi'nin sesi, bütün insanlığın sesidir.Mesnevi'de karamsarlık yoktur.

10 Aralık 2019, 17:46

İNANMA HAKLARI OLMADAN İNSAN HAKLARI OLMAZ

Son Peygamber'in Nur Dağındaki konuşması, dünyada 10 Aralık 1948' de imzalanan "İnsan Hakları Beyannamesi"nden çok daha kuşatıcı, çok daha kapsamlı, çok daha köklüdür. Bütün insanlığın Ademoğulları olarak kardeş olduklarını vurgular. Kimsenin kimseye üstünlüğü yoktur. Herkes aynı annenin ve aynı babanın çocuklarıdır.

11 Aralık 2019, 12:25

BİR ELDE MESNEVİ BİR ELDE MUKADDİME İLE GELECEĞE YÜRÜMEK

Rönesans döneminden bu yana, dünyanın her ülkesinde, kutsal kültürle, seküler kültür arasındaki ilişkiler sorgulanıyor. Sekülerleşme rüzgarlarının yol açtığı dalgalanmalar karşısında, bütün dünyada kutsal kültür, seküler kültüre bütünüyle teslim olmmuştur. Avrupa'nın bütün ülkelerinde kutsal kültürün değerleri, ekonomik, siyasal ve kültürel yapıdan, bir bir sökülüp atılmıştır. Sosyal bilimlerde normatif değerler unutulmuş, pozitif değerler kutsanmıştır.

*

Bilginin hiyerarşisinde ilk sırada yer alan kutsal değerlerin, daha sonra gelen seküler değerleri yönlendirmesi ve sınırlandırması gerekirken, Rönesans dönemiyle, yönlendirme ve sınırlandırma süreci altüst olmuştur. Bütün bilimlerin normatif alanları, pozitif alanların işgaline uğramıştır. Her alanda ekonomik ilkeler, etik ilkelerin önüne geçmiştir. Bütün kurum ve kuruluşlar, iktidar alanlarını genişletmek, daha çok kazanmak, daha çok tüketmek için, kutsal değerlere savaş açmayı, onları yok saymayı, en doğal hak olarak görmüştür.

*

Rönesans döneminin mimarları, seküler kültürün saldırıları karşısında, kutsal kültürün hayat kaynaklarının, tamamen kuruyacağı öngörüsünde bulunmuştur. Bu bağlamda, dünyanın her yanında kutsal değerlerin, uygulanabilir olmadıkları ileri sürülerek, seküler değerler kutsallaştırılmaya çalışılmıştır. Yirminci yüzyılın sonunda, dünya kutsal değerleri öldüren dönemin sona erdiğini, yeniden kutsal değerlere dönülen bir dönemin başladığını görmüştür. Aydınlanma döneminin seküler kültürü ölmüştür. Bütün dünyada kutsal kültüre dönüş hız kazanmıştır.

*

İnsan aklının dışında bir kaynak tanımayan seküler değerler, zaman içinde geçerliliklerini yitirir ve ölür. İnsan aklının üstünde, ancak dışında olmayan kutsal değerler, zaman içinde geçerliliklerini hiç yitirmedikleri gibi, hiçbir zaman da ölmezler. Kutsal kültürün güneşi batmaz, ışığı sönmez. Yeniden kutsal kültüre dönen dünyanın mimarları, bir elinde Mukaddime, bir elinde Mesnevi olan aydınlar olacaktır. Ana akımını kitaplı dinlerin oluşturduğu kutsal kültür, hem fizik hem de metafizik, iki dünyayı birden kucaklayan, iki dünya kültürüdür.

*

Batı'da Max Weber, Daniel Bell, Peter Berger gibi sosyal bilimciler, Rönesans dönemiyle başlayan sekülerleşme sürecinin mezar kazıcıları oldular. Dünyada onları izleyen aydınlar, sonu Mesnevi ve İbn Haldun'a çıkan yolu, büyük ölçüde genişlettiler. Mesnevi ve Mukaddime, kutsal kültürle seküler kültürü altın oranda harmanlar ve bütünleştirir. Nasıl insan akıl ve gönül dünyasıyla bir bütünse, kültür de görünen ve görünmeyen dünyasıyla, birbirinden ayrılmaz bir bütündür.

*

Kutsal kültürle seküler kültür arasına, aydınlanma döneminde inşa edilen duvarlar yıkılırsa, iki alanın yasalarının birbirlerini dışlamadıkları gibi, birbirleriyle çatışmadıkları da görülecektir. Bütüncü bir gözle bakıldığında, Mesnevi ile Mukaddime arasında eşsiz bir uyum, eşsiz bir denge, eşsiz bir düzen olduğu açıkca gözlenecektir.

*

Bilginin kaynağındaki hiyerarşiye özen gösterilirse, seküler alanın bilgisi, kutsal alanda bilgeliğe dönüşür. Aydınlatıcı ve bütünleştirici olan, seküler alanın bilgisinden önce, kutsal alanın bilgeliğidir.

*

Kutsal kültür ölümlü dünyaya, ölümsüz dünyanın sırlarını taşıyan, bilgelik kaynağıdır.

*

Kutsal kültür aklı keskinleştirir, gönlü derinleştirir, ruhu zenginleştirir.

*

Kutsal kültürün yerini seküler kültür dolduramaz.

*

Kutsal kültür kutsal kitaplardan kaynaklanır.

*

Kur'an kutsal kitapların anasıdır.

12 Aralık 2019, 12:34

YÖNETİMDE VE ÜRETİMDE PAYLAŞIMA DAYANAN KATILIMCI DEMOKRASİNİN YERİNİ HİÇBİR DAYATMACI YÖNETİM DOLDURAMAZ

Dünyada bilginin ve bilgeliğin vatanı olmadığı gibi, yönetimin ve demokrasinin de vatanı yoktur. Onların küresel kaynakları, küresel kurumları ve küresel kuralları vardır. Onlar dünyayı vatan olarak gören bir yolcu benzeri, ülkeler arasında durmadan gelirler giderler. Kendilerine saygı ve sevgi gösterilen ülkelerde uzun süre kalırlar, o ülkeleri kendilerine vatan edinirler. Bunun için Anadolu'daki bin yıllık tarihiyle,Türkiye demokratik birikimde zengin bir tarihe sahiptir.

*

Azerbaycan'dan Özbekistan'a, Irak'tan Mısır'a,Türk ve İslam dünyası için, Yirmi birinci yüzyıl, Türkiye'yi izleyen demokrasi yüzyılı olacaktır. Kültürüyle ve ekonomisiyle, dünya gücü olma yolunda olan Türkiye, Türk ve İslam dünyasında demokrasiye ebelik, Müslüman Demokratlara da öncülük yapacaktır. Bütün dünyada, “Atina Odaklı Demokrasi” den daha çok “Medine Odaklı Demokrasi” tartışılacak, dünyanın ekonomik, siyasal ve kültürel güç merkezi Amerika'dan Asya'ya kayacaktır.

*

Düşünce ve eylem dünyasının kutup yıldızı İbn Haldun'un, ele alınmadık hiçbir alan bırakmadığı Mukaddime, Medine odaklı demokrasi kadar, Medine odaklı ekonominin de ana kaynağıdır. İbn Haldun, devletin gücünün sınırlarını ve sınırlama yöntemlerini, ekonomide mülkiyet haklarının önemini, fiyatın pazarda oluşumunu, sermaye birikiminde vergi oranlarının etkisini, Adam Smith'ten ve Karl Marx'tan çok daha önce, ayrıntılı olarak ele alır ve tartışır.

*

Ekonomideki fiyat düzeniyle, demokrasideki seçim düzeni, her iki alandaki kuralların ve kurumların, genel geçer ilkelerine ve yöntemlerine ışık tutar. Vatandaş olmanın temel haklarına sahip seçmenler, siyasal partiler, birlikler, meslek odaları, sendikalar, özel, kamu ve gönüllü kuruluşlar, fiyat ve seçim düzeninin hem oyun kurucuları, hem de oyuncularıdır. Seçmenler ve seçimler, birbirini tamamlayan iki düzenin, en büyük en önemli güvencesidirler.

*

Demokratik yönetim ve ekonomik başarı, dünyada hiçbir ülkenin tekelinde değildir. Özgürlük ve eşitliğe önem veren, farklılığa saygılı, birlikte yaşamayı bilen her ülke, ekonomik ve demokratik birikime katkıda bulunur. Yetişkinler seçmen olmanın, görevlerini ve sorumluluklarını yerine getirerek, hem fiyat, hem de seçim düzenini dengeli bir biçimde yönetirler. Onların en önemli, en güçlü ve en etkili silahları, paraları ve oylarıdır.

*

Fiyat düzeninin ustası olan seçmenler, seçim düzeninin de ustası olmayı başarırlar. Paralarıyla ekonomiyi, oylarıyla hükümeti yönlendiren seçmenler, politikayla ekonomiyi, altın oranda kanaştırırlar. Onların anayasası, “Arz ve Talep Yasası”, ana yöntemi de, “Fayda Maliyet Analizi”'dir. Seçmenlerin sağduyusu “Büyük Sayılar Yasası” na dayanır, yanlışta birleşmez.

*

Bütün dünyada demokrasinin yolu şiddetin değil, seçimin yoludur. Seçmesini bilen seçilmesini bilir.

*

Erdemli seçmenlerin seçtikleri, seçilmişler erdemli olur.

*

Demokrasi erdemli yöneticileri seçme yöntemidir.

*

Demokrasilerde çoğunluk yanlışta birleşmez.

*

Çoğunluğun sesi, sağduyunun sesidir.

*

Sağduyunun sesi,vicdanın sesidir.

*

Vicdan ortak akılla konuşur.

13 Aralık 2019, 11:57

İKBAL'İN STEINBECK'İN FAULKNER'IN KUTSAL GÜÇ KAYNAKLARI

Hayat doğumdan ölüme doğru giden, çok uzun olmayan bir yolculuktur. Doğumda ölüm, ölümde doğum vardır. Anadolu insanının geniş dünyasında, uyku ölümün insana hiç aksatmadan sürdürdüğü, günlük dostluk ziyareti olarak görülür. Bu yüzden Anadolu’da, uykuya ölümün küçük kardeşi gözüyle bakılır. Uykuda geçen zaman, hayatın doğum ile ölüm arasındaki, yolculukta verilen aradır. Uykunun yüzü, ölümün yüzü gibi soğuk değildir.

*

Ölüm geri dönüşü olmayan bir dünyaya uyanmadır. Uykudan sonra dünyaya dönülür, ölümden sonra dönülmez. Ölüm yeni bir dünyanın başlangıcıdır. O dünyayı hayatlarının dışına atanlar, ölünce uyanırlar. İnsanlar yalnız doğdukları gibi, yalnız da ölürler. Hiç kimsenin başkasının yerine ölmesi mümkün değildir. Hayat da ölüm gibi, tek başına yaşanır. Ancak insanlar, başkalarının hayatına özenmekten, hiçbir zaman geri kalmazlar. Nasıl hoşa giden bir yemeğin tadına doyulmazsa, uykunun da tadına doyulmaz.

*

Uyku insana ne kadar yakın görünürse, ölüm de o kadar uzak görünür. Oysa uyku insana ne kadar yakınsa, ölüm de o kadar yakındır. Uyku gibi ölüm de hayatın dışına atılmaz. İnsanlar ölümle yüz yüze gelmedikçe, ölümden sonraki hayatı akıllarına getirmezler. Kimse uykuda gördüğü dünya gibi, ölümden sonraki dünyanın da kendisinden çok uzak olmadığını düşünmez.

*

Kutsal kitaplar ölümden sonraki hayata, ışık tutan kaynakların başında gelirler. Muhammet İkbal kendisine, bilinmeyen dünyaların kapılarını açan, Kur’an’ı her gün ilk defa okurcasına okumuştur. John Steinbeck başı dara düştükçe, babasının kendisine armağan ettiği küçük İncil’e sığınmıştır. William Faulkner da Tevrat’ı zaman zaman okumadan edememiştir. Kutsal kitaplarla hem ölümden önceki hem de ölümden sonraki hayat anlam kazanır. Onlar bütün insanlığın düşünce ve eylem kaynaklarıdır.

*

Peygamberler kutsal kitaplar aracılığıyla, bütün insanlığı ölümsüzlüğe çağırırlar. Onların ölümsüz çağrısı, pek çok dalları olan büyük bir çınara benzer. Sayıları yüz binleri bulan peygamberler, kutsal kitaplarla beslenen çınarı canlı ve güçlü tutarlar. Çınarın gövdesi en son gelen, ancak en başta olan Son Peygamberi simgeler. Peygamberler arasındaki süreklilikte, uyum ve düzenin koruyucusu kutsal kitapların sonuncusudur. Onsuz bütün peygamberlerin, bütün kitapların çağ- rısı eksik kalır.

*

Hayatla birlikte, ölümü de anlamlı kılmak için, erdemli olmanın en güzel örneklerini veren, peygamberlerin çağrısı, dünya edebiyat ve medeniyetinin ölümsüz eserleriyle, bütün insanlığa ulaştırılır. Dünyanın zamanı ve mekanı aşan, ölümsüz bilgi ve bilgelik anıtları, çağrılarına hiç ara vermeden, Kıyamet gününe kadar devam edeceklerdir. Onlar konuşur gibi susarak, susar gibi konuşarak, bütün çağlara seslenirler. Onları sevenlerin dostları, düşmanlarından daha çoktur.

*

Bütün insanlığın düşünce ve eylem birikiminin, ana kaynağı olan kutsal kitaplardan beslenenler, hem ölüm öncesi hem de ölüm sonrası dünyanın, üzerindeki kuşku bulutlarını dağıtırlar. Kutsal kitaplar ölümsüzlüğü arayan insanlığın, medeniyetlerinin rüyaları, edebiyatlarının şiirleridirler. İnsanlık tarihi içinde rüyasız medeniyet, şiirsiz edebiyat olmamıştır. Ölümsüzlüğü ölümlü dünyada arayanlar, bütün dünyayı kan denizine dönüştürürler.

*

Ölüm öncesi ve ölüm sonrası dünya, birbirinden ayrılmaz bir bütündür.

*

Ölümün anlamını yitirdiği bir dünyada, hayat da anlamını yitirir.

*

Ölümsüzlüğün yol haritası, ölümlü hayatta gizlidir.

14 Aralık 2019, 12:13

DÜŞÜNCEDE BATI'NIN BEYAZ ATİNA'SI DOĞU'NUN SİYAH ATİNA'SIDIR

Dünyanın tekliği ve medeniyetlerin çokluğu, bütün ülkelerde medeniyetlerin, kaynağını araştıran çalışmalara, büyük bir hız ve yoğunluk kazandırmıştır. Soğuk Savaş sonrası dönemde, dünyada devletlerden daha çok, medeniyetler savaştığı görüşü, bütün aydınlar tarafından kabul görmeye başlamıştır. Sınırların önemini yitirmesiyle, dünyada devletlerin değil, medeniyetlerin savaştığı, açık seçik görülür hale gelmiştir.

*

Dünyada medeniyetlerin bütün ülkelerin gündemine taşınmasıyla, dünyanın gözleri yeniden Akdeniz’e çevrilmiştir. Fernand Braudel’in Akdeniz medeniyetleri üzerine yaptığı, ayrıntılı araştırmalarda ortaya koyduğu gibi, dünyada medeniyet söz konusu olduğu zaman, akla hemen Akdeniz gelir. Akdeniz çevresindeki ülkelerin, insanlığın bilgi ve bilgelik birikimine katkıları, medeniyetlerin kaynağını oluşturur. Akdeniz İbrahim Peygamberde birleşen, kitap sahibi büyük dinlerin anayurdudur.

*

Toplumsal, kültürel, ekonomik ve siyasal boyutları olan medeniyet, Sezai Karakoç’un tanımıyla: “Bütün insanlığa hitap eden bir tarih olgusudur.” Bu yüzden, Yirmibirinci yüzyılda dünyanın ilgi odağı, Hindistan ve Çin değil, Yahudilik, Hıristiyanlık ve Müslümanlığın ortaya çıktığı, peygamberler havzası Akdeniz olacaktır. Babil, Mısır, Yunan, Roma, İslam ve Batı medeniyetlerini anavatanı Akdeniz’dir. Dünyada me- deniyet adına ne varsa, bütün değerleri ve kurumlarıyla Akdeniz’den ithal edilmiştir.

*

Yarı ömrünü Çin kültürüne adayan Martin Bernal, önde gelen dünya dillerine çevrilen “Kara Athena” isimli kitabıyla, Batı medeniyetinin ana kaynağı kabul edilen, Yunan medeniye- tinin aslında, Kara Afrika’nın köklü medeniyet merkezi olan, İbrahim Peygamberin, Yakup Peygamberin, Yusuf Peygamberin, Musa Peygamberin ve Firavunların Mısır’ına dayandığını, ayrıntılı olarak anlatmaktadır. Keynes bolluk yıllarında sürdürülebilirliğin, kıtlık yıllarını düşünerek, yapılan uzun dönemli planlarla sağlanabileceğini, Yusuf Peygamberden öğrenmiştir.

*

Batı dünyasının Yunan düşüncesinde ele alınmamış, tartışıl- mamış hiçbir bilgi ve hiçbir bilgelik yoktur, dediği bir dönemde, Akdeniz dünyasının en büyük ve en etkili kültür merkezi Atina değil Mısır’dır. Mısırlılar Akdeniz’in bilgi ve birikimiyle, yüzyıllarca Atina’da söz ve güç sahibi olmuşlardır. Büyük bir medeniyet tarihçisi olduğu kadar, çok önemli bir dil bilimci de olan Bernal, kitabında Yunancanın yüzde seksen oranında İbranice ve Mısırca’ya dayandığını etimolojik incelemelerle ortaya koymuştur.

*

Rönesans sonrası Avrupa, kutsal kültüre savaş açarak, toplumunun yüzde sekseninden fazlasının, oy ve söz hakkı olmayan insanlardan oluşan Atina’yı kutsallaştırarak, seküler dünyanın başkenti ilan etmiştir. Yunan ve Roma’nın Homer’e dayanan ve etiksizliği etik bilen mitolojik medeniyetleri, seküler Batının ana kaynakları olmuştur. Üç yüzyıla aşkın bir zaman boyunca, bütün seküler Batı dünyası, başta demokrasileri olmak üzere, sahip oldukları ne varsa, hepsini Atina’ya borçlu olduklarını her fırsatta tekrarlamışlardır.

*

Yüzyıllarca süren akademik çalışmalarla, Avrupa’nın kül- tür kaynağının, öncesi ve sonrası olmayan, Yunan düşüncesinin olduğu, bütün dünyaya kabul ettirilmiştir. Yunan ve Atina tutkunluğu Avrupa’nın Aydınlanma çağı dediği dönemde doruk noktasına ulaşmıştır. Avrupa özgün bir medeniyet olduğunu kabul ettirebilmek için, Yunan ve Roma kültürünü kutsallaştırarak, Hristiyanlığın önüne geçirmiştir. Batı medeniyetinin ana kaynağı kabul edilen “Yunan Efsanesi”, Ondokuzuncu yüzyılın ilk yarısında uydurulmuştur.

*

Akdeniz ülkelerinin kaynaklarında da, Yunan medeniyetinin Babil ve Mısır medeniyetine dayandığı açıkça vurgulanır. Bütün medeniyetlerin ana kaynağı da peygamberlerin haber verdiği bilgi ve bilgeliktir. Batı düşüncesinin kaynakları yeniden ele alınmalıdır. Avrupa’nın oluşturduğu Yunan büyüsünü bozmadan, sağlıklı bir kültür ve düşünce tarihi ortaya koymak mümkün değildir.

*

Medeniyetlerin ana kaynağı Yunan filozofları değil, onların düşüncelerini de kristalleştiren peygamberlerdir.

*

Batı medeniyetlerin kutsal kaynaklarını yok sayarak, düşünce ve eylemde mükemmelliğe ulaşamaz.

*

Her alanda olduğu gibi düşünce tarihinde de köklü bir paradigma değişikliğine ihtiyaç vardır.

*

Bilgi ve bilgeliğin değişmez kaynağı, peygamberlerin kutsal kitaplarıdır.

15 Aralık 2019, 12:25

MEVLANA İNSANLIĞI YİTİRİLEN CENNETİ BULMAYA ÇAĞIRIYOR

Ülkeler arasındaki uzaklıkların anlamını yitirdiği kare dünyada, savaş ülkelerini barış ülkelerine dönüştürecek yol, “Beni yabancı sanmayınız. Ben bu ülkedenim, Sizin ülkenizde evimi arıyorum” diyen, Mesnevi'nin yoludur. Aranılan ev, insanlığın atalarının yitirdiği barış evidir.

*

Barış evi, Asyalıların, Avrupalıların, Afrikalıların, Amerikalıların evi değil, kimsenin kimseye üstün olmadığı, Ademoğlullarının evidir. Barış evinde, savaşın sorumluları, evin dışında değil, evin içinde aranır.Barış evini bulanlar,atalarının yitirdiği Cenneti bulurlar.Yitik Cennet bütün insanlığın ana yurdu ve baba evidir.

16 Aralık 2019, 11:57

DÜNYA KIRMIZI EKONOMİDEN YEŞİL EKONOMİYE GEÇEREK KORUNUR

Dünyadaki uluslar üstü kuruluşlar, her yıl düzenlenen toplantılarla, yeryüzü ölçeğinde etkilerini gösteren, çevresel ve ekonomik krizler tartışılmaktadır. Doğal bilimlerin etki ve tepki yasasıyla, birbirlerini büyüten krizlerin, ortak paydasını oluşturan, sonu gelmez açgözlülük oluşturmaktadır. Dünyayı bir bulaşıcı hastalık gibi kuşatan, sınır tanımayan savurganlık, bütün ülkeleri krizden krize sürüklemektedir.Açgözlülük savurganlığa,savurganlık açgözlülüğe yeni boyutlar kazandırmaktadır.

*

Küresel krizlerin üstesinden gelmek için, yoksul ya da zengin bütün ülkelerin, Kırmızı ekonomiden Yeşil ekonomiye geçmenin, yol haritalarını hazırlamaları hayati önem taşıyor. Al Gore'un küresel değişimlerin dinamiklerini ele aldığı, "Gelecek" kitabında vurguladığı gibi, Yeşil ekonomi, yeşil üretim, yeşil tüketim, yeşil enerji ve yeşil yönetime odaklanan kurumlarla ve kuruluşlarla inşa edilir. Kırmızı ekonomi sınırsız büyümeye, Yeşil ekonomi sınırlı büyümeye dayanır.Sınırlı dünyada sınırsız açgözlülük olmaz.

*

Ekonomik, siyasal ve kültürel hayatta, kırmızı orantısız gücün, yeşil dengeli gücün simgesidir. Kırmızı ekonomi orantısız gücün doğurduğu dengesizlikten, Yeşil ekonomi orantılı gücün getirdiği dengeden beslenir. Birinde hayatın değişik boyutlarında eşitsizlikler hızla büyürken, birinde eşitsizlikler yavaş yavaş azalır. Kırmızı ekonomi sürekli ekonomik büyümenin peşinde koşar. Yeşil ekonomi sürdürülebilir ekonomik büyümenin peşine düşer.

*

Bütün dünyanın ekonomik ve çevresel krizlerle, karşı karşıya olduğu çalkantılı bir yüzyılda, tek çıkış yolu, düşünülmeyeni düşünmek, yapılmayanı yapmaktır. Yeni yüzyıl tokgözlülüğün, tutumluluğun, özverinin ve özgeçinin yüzyılı olacaktır. Gösteriş harcamalarına ve savurganlığa dünya ölçeğinde savaş açılacaktır. Savaş sürecinde, düşünceler, yaklaşımlar, değerler, üretim ve tüketim kalıpları, bütünüyle baştan sona değişecektir.

*

Kırmızı ekonomi yüzyılından, Yeşil ekonomi yüzyılına geçiliyor. Artık Kırmızı ekonominin sürekli büyüme stratejileriyle, küresel krizlerin üstesinden gelmek ve gelir dengesizliğinin yol açtığı savurganlığın önüne geçmek mümkün değildir. İşsizlik ve yoksulluk sorunlarının, büyük boyutlara ulaştığı bir dünyada, Kırmızı ekonominin kitlesel üretim yöntemlerinden daha çok, Yeşil ekonominin kitlelerin katıldığı üretim yöntemlerine ihtiyaç vardır.

*

Yeşil ekonomi Adam Smith ya da Karl Marx’ın yolunda olan ekonomi değil, onların önünde, tabiatın ve hayatın yanında olan doğal ekonomidir. Yeşil ekonomide dünya, yeryüzü ve yeraltı zenginlikleriyle, bedelsiz doğal kaynak deposu olarak görülmez. Kırmızı ekonominin yarışı savaşa dönüştüren ekolojisine karşı, Yeşil ekonominin yarışı barışa dönüştüren ekolojisi vardır. Kırmızı ekonomide çözüm üreten paradigma, Yeşil ekonomide sorun üreten paradigmaya dönüşmüştür.

*

Ekonomik hayatta bugün, dünün yarını, yarının dünüdür.

*

Bugünün bilinenleri, dünün bilinmeyenleridir.

*

Dünün doğrusu, bugünün yanlışıdır.

17 Aralık 2019, 12:14

DÜNYA BARIŞ İÇİNDE BİRLİKTE YAŞAMAYI İSLAMDAN ÖĞRENECEKTİR

Atlantik’in nasıl Doğu ve Batı yakası, birbirine akraba ise, Akdeniz’in Güney ve Kuzey yakası da birbirine akrabadır. Dünyada kutsal ve seküler kültürleri, ayakta tutan değerlerin hepsi Akdeniz kaynaklıdır. Akdeniz’in Güneyi ile Kuzeyi arasında, kutsalla seküler kültürün hesaplaşması, geçmişte olduğu gibi gelecekte de devam edecektir. Ancak bu hesaplaşma, silahlarla yapılan bir hesaplaşma değil, güçlerini hiç yitirmeyen değerlerle yapılan bir hesaplaşma olacaktır.

*

Avrupa tarihinin geçmişini yönlendiren İslam, geleceğini de yönlendirecektir. Akdeniz’in iki yakasındaki ülkeler, birbirini hiç tanımıyormuş gibi durarak, Yirmi birinci yüzyılda, dünyanın iki kalabalık ülkesi, Çin ve Hindistan karşısında, ekonomik ve kültürel üstünlüklerini koruyamazlar. Akdeniz’in dört yanındaki ülkelerin, savaş içinde değil, barış içinde bir arada yaşamaya ihtiyaçları vardır. Bir arada barış içinde yaşamanın, en güzel örneği Endülüs’te verilmiştir.

*

Dünya barışı için Endülüs tarihinin, bütün boyutlarıyla yeniden yazılması gerekir. Avrupa’da Kuzey Akdeniz’de İspanya, İtalya, Bosna, Arnavutluk ve Yunanistan bir yanda İngiltere, Fransa, Hollanda, Danimarka, Almanya ve İsveç diğer yanda olmak üzere iki Avrupa vardır. Onlar Avrupa medeniyetinde iki ayrı kültürü temsil ederler. Akdeniz Avrupası ve Doğu Avrupa ülkeleri Sicilya, Endülüs ve Osmanlı ile ortak bir geçmişe sahiptir.

*

Araplar 711, Türkler 1354 yılından bu yana, Avrupa toprakla- rındadırlar. İki bin yıllık tarih boyunca, iki dünya birbirleriyle her alanda sürekli alışveriş içinde olmuştur.Müslümanlar Hristiyanlarla İslamın ilk yıllarından beri, zaman zaman çatışarak, zaman zaman uzlaşarak, birlikte yaşamışlardır. İki kültür birbiriyle hem dost, hem düşman olmuştur. İki kültür Avrupa çatısı altında, yeniden bir araya gelmezlerse, Avrupa ülkeleri tanıdıkları Müslümanlarla değil, tanımadıkları Çinliler ve Hintliler ile birlikte yaşamak zorunda kalacaklardır.

*

Batı dünyasını birlikte yaşadıkları, İslam dünyası değil, yabancısı oldukları Çin ve Hint dünyası zorlayacaktır. Batı’nın İslama düşman olmasıyla, kendisine düşman olması arasında fark yoktur.Avrupa İspanya’daki iki dünyanın sekiz yüzyıllık bilim ve teknoloji birikimini içselleştirerek, keşifler dönemini başlatmıştır.

*

Ekonomiye yeni açılımlar kazandıran Avrupa, kara ve deniz ticaret yollarını geliştirerek, içine düştüğü üretim güçsüzlüğünün üstesinden gelmiştir. Endülüs’ün coğrafya birikimine dayanarak Avrupalılar, Amerika kıtasına ulaşmayı başarmışlardır. Amerikan’nın sınırsız zenginliklerinin yağmalanarak, Avrupa’ya taşınması, bütün Avrupa’yı tarihinde görülmedik, bir zenginliğe kavuşturmuştur.

*

İngmar Karlsson’ın “İslam ve Avrupa” kitabında ayrıntılı olarak incelediği gibi, Avrupa dünya barışında etkili bir görev yüklenmek istiyorsa, yeniden Endülüs’e dönerek, geçmişte başarıyla uygulanan “Elhamra Modeli”ni, Gırnata’dan Avrupa Birliği’nin başkenti Brüksel’e taşımalıdır. Elhamra Avrupa’ya model olursa, Kudüs de dünyaya model olur.

*

Endülüs’te Arapların sağladığı barışı, Kudüs’te Türkler sağlamıştır. Türkler ve Araplar olmadan, hem Avrupa, hem de dünya barışı sağlanamaz. Türkler, Araplar ve Tatarlar, Avrupa’yı hem içeriden, hem de dışarıdan kuşatmışlardır.Türkler olmadan Berlin,Araplar olmadan Paris,Tatarlar olmadan Moskova ayakta kalamaz.Londra Pakistanlılara emanet edilmiştir.

*

Endülüs döneminde İspanya, tarihinde benzeri görülmedik, bir ekonomik ve kültürel zenginliğe ulaşmıştır. Kurtuba, Şam, Bağdat ve İstanbul gibi, bir çekim merkezi olmuştur. Endülüs’ün tarihi yeniden yazılmalı, yeniden yorumlanmalıdır

*

Gırnata’da Elhamra Sarayı ve Kurtuba’da renkli çift kemer ormanı Cami ayakta kaldıkça, hiçbir Avrupa ülkesi, Endülüs’ün essiz birikimine ilgisiz kalmayacaktır.

*

Akdeniz medeniyetlerinin harman olduğu, dünya şehirlerin sultanı Kurtuba Avrupa’da,kutlu şehirlerin kalbi Kudüs Asya'da barışın başşehridir.

*

Avrupa’nın geleceğinde İslam vardır. Avrupalılar Müslümanlarla ya birlikte yaşayacaklar ya da yok olacaklar.

18 Aralık 2019, 10:44

MESNEVİ BÜTÜN DÜNYANIN ORTAK BİLGİ VE BİLGELİK HAZİNESİDİR

Anadolu insanı, kimliğini oluşturan bin yıllık tarihiyle birlikte yaşar. Her Anadolu insanı bin yıl yaşamış gibi, bilgiyle ve bilgelikle yüklüdür. Bütün insanları sevgiye, saygıya, kardeşliğe ve kurtuluşa çağıran Mesnevi, Anadolu insanının yanında taşıdığı vatanıdır. Mesnevi bütün insanlığa Yitik Cennetin yolunu gösteren kutup yıldızıdır. Dünyada bilgelik kaybolsa, Asya’dan Avrupa’ya Mesnevi, okuyarak giden Anadolu insanı, bilgeliği yeniden bulur.

*

Osmanlı tarihçisi Hammer'in, Mevlana ve İkbal sevdalısı Annemarie Schimmel’in vurguladığı gibi: Kıyısız bir deniz olan Mesnevi, Avrupa'da ve Amerika’da, Dergah kültürüyle, yeni boyutlar kazanan bilgeliğin, bütün dünyanın peşine düştüğü, gizemli şifresidir. Bilgeliğin zirvelerinden, Molla Cami Mevlana için, “Peygamber değildi, ancak kitabı vardı” demekten kendini alamaz. Söz konusu olan kitap ise, 26 bine yaklaşan beyitiyle Mesnevi’dir. Mesnevi adına dünyada üniversiteler açılan kitaptır.

*

“Kandan elbiseler” giyilen, gözyaşlarının yağmur olduğu dünyada, bütün ülkelerin canhıraş bir şekilde aradığı barış Mesnevi’dedir. Mevlana ister Amerikalı, ister Avrupalı, ister Asyalı, isterse Afrikalı olsun herkesi, düşünülmeyenleri düşünenlerin, görülmeyenleri görenlerin ve bilinilmeyenleri bilenlerin, barış dünyasına çağırır. Mevlana’nın bütün insanlığa kapılarını açtığı dünya, savaşmasını değil, barışmasını bilenlerin dünyasıdır. O dünyada ümitsizliğe, karamsarlığa, kötümserliğe yer yoktur.

*

Savaş dünyası, bir insanı bir savaş alanından alır, başka bir savaş alanına taşır. Barış dünyası ise, bir insana bir gönül kazanmanın, bir savaş kazanmaktan daha önemli olduğunu anlatır. Mesnevi’de cephelerdeki savaşlardan daha çok gönüllerdeki savaşları kazanmanın incelikleri anlatılır. Bir insanın gönlünü kazanmak, bütün insanlığın gönlünü kazanmaktır. Ölümü bir “Düğün Gecesi” olarak karşılayan Mevlana, kendisinin gönüllerde yaşayacağını haber verir. Gönüllerde yaşayanlar ölmezler. Her gün, her yerde anılan Mevlana, ölümsüzlüğün zirvesine ulaşanlardandır.Yunus'un dediği gibi:"Ölürse tenler ölür,canlar ölümlü değildir."

*

Mevlana dünyada, her gün bir ülkeden başka bir ülkeye göçer, her gün bir gönülden başka bir gönüle konuk olur. Mesnevi Doğu’dan Batı’ya, Güney’den Kuzey’e bulanmadan ve donmadan akar. Bütün dünyada, her insanın gönlünde Mevlana, her gün yeniden doğar. Dünyanın hiçbir yerinde, hiçbir kimse, bilinen sorulara bilinmeyen cevaplar arayan Mesnevi’den usanmaz. Dünyanın neresinde olursa olsun, Mesnevi okuyan Mesnevi’de kendini bulur, Mesnevi'yle yeniden doğar.

*

Mevlana iki dünyanın üzerindeki örtüleri kaldırarak, iki dünyayı bütün çirkinlikleriyle ve bütün güzellikleriyle insanların gözlerinin önüne serer. Mevlana’nın düşünce ve eylem dünyasında, çirkinlik arayan çirkinlik, güzellik arayan güzellik bulur. İnsan iki dünyada da neyin peşindeyse, peşinde koştuğuna kavuşur. İyilik peşinde koşanlar iyiliklerle, kötülük peşinde koşanlar kötülüklerle karşılaşırlar.

*

Mevlana ne Doğuludur ne de Batılıdır, Mevlana bütün dünyalıdır. Onun ana vatanı, insanlığın atalarının yitirdiği, bir buğday tanesi karşılığında vazgeçtikleri "Yitik Cennet"tir. Mesnevi Yitirilen Cennet'in yol haritasıdır.

*

Bir insanı öldüren bütün insanlığı öldürür.Nerede bir insan ölüyorsa, Mevlana oralıdır.Mevlana ölenle ölendir.

*

Ölümümün Afrikalısı, Asyalısı,Avrupalısı,Amerikalısı yoktur.

*

Yitik Cennet Doğuluya, Batılıya eşit uzaklıktadır.

*

Dünya Yitik Cennet'e dönüş yolculuğudur.

*

İnsanlığın anavatanı Yitik Cennet'tir.

20 Aralık 2019, 11:54

DÜNYADA ATİNA'NIN TEMSİLİ DEMOKRASİNDEN MEDİNE'NİN KATILIMCI DEMOKRASİSİNE GEÇMEK

Hindis'tan'dan Venezüella'ya, Rusya'dan Çin Hong Kong'una kadar,bütün dünyada dayatmacı yönetimlere karşı yapılan gösteriler,demokrasi tartışmalarına büyük bir hız ve yoğunluk kazandırmıştır. Dünyada bir kesim, dayatmacı yönetimlerin sonunun geldiğini gündeme taşırken, bir kesim de Katılımcı demokrasilerin döneminin başladığını gündeme taşımaktadır.Dayatmacı yönetimlere, dünyanın hiçbir ülkesinde yer olmadığı, bütün ülkelerde tartışılıyor

*

Demokrasi söz konusu olduğunda, tartışılması gereken, Katılmcı Demokrasiden önce, Temsili Demokrasidir. Amerika başta olmak üzere, bütün ülkeler, yetersiz kalan Temsili Demokrasiyi, Katılımcı Demokrasiye dönüştürme yolunda, ciddi çalışmalar yapmak,önemli adımlar atmak zorundadır. Bütün dünyada, aydınların başta gelen, en önemli sorumluluklarının başında, demokratik ve ekonomik kültüre, yeni boyutlar kazandırmak gelmelidir.

*

Dünyada nasıl bilim ve teknolojinin vatanı yoksa, demokrasinin ve ekonominin de vatanı yoktur. Önemli olan yerel bilim, yerel teknoloji üretmek değil, küresel bilim,küresel teknoloji üretmektir. Aynı şekilde canalıcı olan, yerel demokrasi, yerel ekonomi inşa etmek değil, küresel demokrasi, küresel ekonomi inşa etmektir. Teknolojinin bilimin, ekonomi demokrasinin türevidir. Sağlam bilim olmadan sağlam teknolji,sağlam ekonomi olmadan, sağlam demokrasi olmaz.

*

Odak noktasını Atina''dan daha çok Medine''nin oluşturduğu, Katılımcı Demokrasi ve Katılımcı Demokratlar, bütün ülkelerdeki dayatmacı yönetimlerin ve Temsili Demokrasilerin en büyük ve en güçlü rakipleridir. Bu yüzden, hem Doğu hem Batı dünyasında, Katılımcı demokrasi kadar, Katılımcı ekonominin kurumları ve kuralları tartışılmaktadır. Artık Batı eski Batı, Doğu eski Doğu değildir.

*

Kutsal kültürün en sonda gelen, buna karşılık en başta olan, en güçlü ve en kapsayıcı halkası İslamın, devletle birlikte ekonominin yönetimine ilişkin, yüzyılların içinden süzüle süzüle bugüne kadar gelmiş, çok köklü değerleri ve ilkeleri vardır.

*

İslamın ana kaynakları, adil bir demokratik ve sağlam bir ekonomik yapının temellerini, kusursuz bir biçimde oluşturacak zengiliktedir.İslamın ana kaynaklarını göz ardı eden, hiçbir temsili demokrasinin başarılı olması mümkün değildir.

*

Geçmişte Yunan birikimini içselleştirerek, ''Batı Rönesansı''nın temellerini atan İslam dünyası, Yirmibirinci yüzyılda dünya birikimini içselleştirerek, ''Doğu Rönesansı''nın temellerini atacaktır.

*

Atina'da dayanan Temsili Demokrasi ömrünü tamamlamıştır. Yeni dönem Medine'ye dayanan Katılımcı Demokrasi dönemidir.

21 Aralık 2019, 11:45

Değerli Şair Adem Turan'nın usta moderatörlüğünde,Üsküdar Üniversite'sinin İbn Haldun sevdalısı Sosyolji…

Değerli Şair Adem Turan'nın usta moderatörlüğünde,Üsküdar Üniversite'sinin İbn Haldun sevdalısı Sosyolji Bölüm Başkanı Prof.Dr.Ebülfez Süleymanlı'nın katkılarıyla,Türkiye'nin Yirminci yüzyılına damgalarını vuran dergileri,şairleri, yazarları ve düşünürleri konuştuk.Geleceğin mimarları bir elinde Mesnevi,bie elinde Mukaddime olan,Yunus gibi tüketen,Sinan gibi üreten yeni kuşaklar olacaktır. Onlar savaş yüzyılını, barış yüzyılına dönüştüreceklerdir.

21 Aralık 2019, 12:14

DÜNYADA FİZİK ALANIN BURNUNA METAFİZİK ALANLA HALKA TAKMAK

Bir toplumun ekonomik zenginliğinin simgesi üretim kuruluşları ise, kültürel derinliğinin simgesi de eğitim kurumlarıdır. Eğitim kurumları yoksul olan ülkelerin,üretim kuruluşlarının zengin olmaları mümkün değildir. İslam dünyasındaki üretim güçsüzlüğünün, kaynağında kültürel yoksulluk vardır. Kültürel yoksulluğun üstesinden gelmek için, şehirlerin merkez camilerinin, İslam’ın ilk yıllarındaki Peygamber Mescidi gibi, pozitif olanı normatif olanda içselleştiren, açık üniversitelere dönüştürülmeleri gerekir.

*

Dünyanın bütün üniversitelerinde görünen pozitif alanla, görünmeyen normatif alan arasındaki iletişim ve etkileşim tartışılmaktadır. Pozitivizmin oluşturduğu paradigma içinde, geliştirilen bilimsel bilgi, ekonomik, siyasal ve kültürel boyutlarıyla, yüzyılın insanını dört bir yanından kuşatarak, normatif değerlerle olan bağlarını koparmıştır. Fiziksel alanda zenginleşmeyi, mutluluk kabul eden seküler insanın elinde, metafizik alan anlamıyla birlikte, önemini de bütünüyle yitirmiştir. Artık dünyanın her yerinde, beş duyuya dayanan pozitif ala- na değer verilmektedir.

*

Dünyada pozitivizme tanınan öncelik, görünen ve görünmeyen dünyalar arasındaki bağları bütünüyle koparmakla kalmamış, pozitif alanın dışında gerçek olmadığını ileri sürerek, bütün dünyada sekülerizmin kemikleşmesine yol açmıştır. Aydınlanma dönemiyle, büyük bir hız ve yoğunluk kazanan Pozitivizmin, her alanı işgal ettiği Yirminci yüzyılda, Batılı aydınlar, fizik dünyanın metafizik dünyaya, bütünüyle kapalı yapısını kutsal kültürün ışığından yararlanarak dönüştürmede, büyük bir başarısızlığa uğramışlardır.

*

Seküler dünyanın kutsallaştırdığı bilim, dünyaya bütün insanlığın korkulu rüyasına dönüşen, nükleer, biyolojik ve kimyasal silahları armağan etmiştir. Dünyada sınırlı sayıda ülkenin elinde olan, bir nükleer silahın ateşlenmesi, dünyanın bütün şehirlerini, Hiroşima gibi yerle bir edecektir. Terörist eylemlerin doruk noktasına çıktığı bir dünyada, Fransa’daki bir nükleer enerji santraline yapılacak intihar saldırısı, bütün Avrupa kıtasını haritadan silecektir. Silah teknolojisindeki gelişmeler, dünyanın her yanında dehşet fırtınaları estirmektedir.

*

Yirminci yüzyılın ortasında Avrupa’nın, Yirmibirinci yüzyılın başında Ortadoğu’nun, bilimin en yeni ürünleri olan silahlarla, yakılması ve yıkılması, açıkça gösterdi ki, normatif değerleri göz ardı ederek, dünyadaki savaşların önüne geçmek mümkün değildir. Dünya tarihi içinde, ne zaman metafizik dünyadan beslenen, normatif değerlerden daha çok, fizik dünyadan beslenen pozitif değerlere önem verilmişse, yalnızca savaşlar değil, doğal afetler de birbirini izlemiştir. Hayatın hiçbir alanında normatif değerlerin yerini, pozitif değerler doldurmamıştır.

*

Dünyada bütün yatırımların, pozitif alana yapılması, dünyanın neresinde olursa olsun, haksızlığa uğrayan bütün kesimleri, birer canlı bombaya dönüştürmektedir. Artık canlı bombalar, yalnızca Tel Aviv’de değil, Madrid’den Londra’ya, Paris’ten Berlin’e, Bağdat’tan İstanbul’a, Moskova’dan Washington’a kadar, dünyanın bütün şehirlerinde fırsat kollamaktadırlar. İster Doğu’da, isterse Batı’da olsun, dünyada hiçbir ülke, savaşların ve terörist eylemlerin sorumlularını, başka ülkelerde değil, kendi ülkelerinde aramalıdır.

*

Bütün dünyanın eğitim kurum ve kuruluşlarında, normatif alanın geliştirilmesine, pozitif alanın geliştirilmesi kadar değer ve önem verilmelidir.Pozitif alanı normatif alanda içselleştirmesini bilmeyenler, dünyadaki savaşların ve terörist eylemlerin üstesinden gelemezler.İster pozitif, isterse normatif olsun, biri diğerini yok etmeye kalkarsa, farkında olmadan kendini yok eder. Normatif alanın içinde içselleştirilmemiş pozitivist alan, nükleer silahlardan daha öldürücü olur. Pozitif alan her şeydir diyenler, pozitif alan için her şeyi yaparlar.

*

İnsanlar iyiliklerin peşinden koşmazlarsa, kötülükler insanların peşinden koşarlar.

*

Dünyada iyilikleri özendirmeyenler, kötülükleri önleyemezler.

*

İyilik her zaman kazanır.İyilikle çözülmeyecek sorun yoktur.

22 Aralık 2019, 11:17

DİJİTAL DÜNYADA GECE GÜNDÜZ SÜREKLİ YENİ RÜYALAR GÖRMEK

İletişim teknolojisindeki gelişmeler, bütün kurum ve kuruluşları, dünyadaki değişmelere ayak uydurmak için, yeniden yapılanmaya zorluyor. Sürekli yenilenen dijital dünyadan, yararlamayan işletmelerin, sınırların dışına çıkmaları ve dünyadaki dönüşümlerin, özneleri olmaları mümkün değildir. Dijitalleşmeyen kurum ve kuruluşlar, çok boyutlu iletişim ağlarının oluşturduğu, büyük küresel pazarların sunduğu, sınırsız fırsatları yakalayamazlar.

*

Kendi içine kapanan kuruluşlar, büyük rüyalar göremezler. Büyük rüya görmeyen kuruluşlar, hem ulusal hem de uluslararası alanda, çığır açıcı yenilklerin öncüsü olamazlar. Eğer kuruluşlar gördükleri rüyalar doğrultusunda yürürler, rüyalarınnın gerçekleşmesi uğrunda, ümitsizliğe ve karamsarlığa düşmeden, yorulma bilmez bir gayretle çalışırlarsa, hiç beklemedikleri bir zamanda, geçmişlerinde görülmeyen başarılara imzalarını atarlar.

*

Rüyalar kuruluşların çok boyutlu ve çok yönlü düşünen, rüyaları gerçekleştirmek için, tükenmez bir coşkuyla çalışanların, ellerinde ete ve kemiğe bürünürler. Dijital dünyada kuruluşların başarısının gizli bir formülü yoktur. Başarıyı yakalayanlar, rüyalarının gerçekleşmesi yolunda, hiçbir sınır tanımayan kuruluşlardır. Kendilerini ülkeleriyle sınırlayan kuruluşlar, büyük rüyalar göremezler. Kuruluşlarda rüya görmek demek, risk almasını bilmek demektir.

*

Eğitimde sınırları aşma konusunu vurgulamada, dokuz nokta testinden yararlanılır. Teste katılanlara aynı aralık ve büyüklükte, üçer üçer alt alta işaretlenmiş dokuz nokta verilir. Katılımcılardan hiç el kaldırmadan, bir noktanın üzerinden iki defa gitmeden, dört doğruyla dokuz noktanın, üzerinden geçmeleri istenir. Katılımcılar genellikle doğruları noktadan noktaya çizmeye çalışırlar. Doğruları noktaların dışına uzatarak, sınırları aşma gücü gösterenler başarılı olurlar.

*

Kuruluşların yöneticileri ve çalışanları, sınırları aşmasını bilmelidir.Kuruluşlar dünyasında sınırlar, gece gündüz görülen rüyalarla aşılır. Bu yüzden rüya görmeyen kuruluşlar, ülkelerinin dışına açılmada başarılı olamazlar. Başarılı kuruluşlar, en kötü günlerinde bile, rüya görmeyi bilirler. Rüyalar kuruluşları başarıya taşıyacak yol haritalarıdır. Rüyalarını gerçekleştirmek için, gecesini gündüzüne katan kuruluşların, başarısını küresel dünyanın hiçbir gücü engelleyemez.

*

Kuruluşların rüyaları yöneticileriyle birlikte, bütün çalışanlarının hayatına güç ve anlam kazandırırlar, onları ümitsizliğe ve boşluğa düşmekten kurtarırlar. Rüyalar zamanla kuruluşların önünde mutlaka yakalanması gereken, somut bir hedefe ve büyük bir tutkuya dönüşürler. Yöneticilerin öncülüğünde, kuruluşlar yaptıkları işleri severler, sevdikleri işleri sürekli geliştirirler. Rüyalarını çalışanlarına benimseten kuruluşlar, çalışanları için ümit ve ilham kaynağı olurlar.

*

Kuruluşlar dünyaya baktıkları yere göre rüya görürler. İstanbul’dan Türkiye’nin, Brüksel’den Avrupa’nın, New York’tan bütün dünyanın rüyası görülür.

*

Kuruluşlarda güç, bütün dünyada görülmeyen rüyaları gören, düşünülmeyen yenilikleri düşünen, yatırım tutarı düşük, katma değeri büyük, yeniliklerden kaynaklanır.

*

Yazılım kuruluşlarının fabrikaları, maden yatakları, petrol kaynakları yoktur.

*

Küresel kuruluşların bütün dünyayı, kuşatan büyük rüyaları vardır

24 Aralık 2019, 11:40

DÜNYADA MUTLAK GERÇEĞİ ARAYAN İKİ ŞAİRİN İKİ ÖLÜMSÜZ ŞİİRİ

Hem hayat, hem edebiyat bir bütündür. Hayat edebiyattan, edebiyat hayattan ayrılmaz. Edebiyatta olan hayata, hayatta olan edebiyata yansır. Dünya edebiyatında Necip Fazıl ve Rimbaud içine düştükleri entelektüel krizleri, şiirlerine yansıtan usta şairlerdir. Necip Fazıl''ın "Çile''si ve Rimbaud''nun "Sarhoş Gemi''si, yaşadıkları entelektüel krizlerin, şiirlerindeki izdüşümleridir.Onlar şiiri iman için bilmişlerdir.

*

Çile ve Sarhoş Gemi, gerçek öteki hayattır, öteki hayat gerçektir, diyen iki şairin, mutlak gerçeği aramalarının, hayatı bütün boyutlarıyla kucaklayan öyküsüdür. Onların şiirleri, metafizik sancı çeken, entelektüel kriz yaşayan şairlerin şiirleridir. Onlar fizik dünyayla kuşatılmış, Avrupa yüzyıllarının, metafizik dünyaya kaplı perdelerini açtılar. Gördükleri dünya, birini meydanlardan çekilmeye, birini meydanlar atılmaya zorladı.

*

Rimbaud, ''Yeter, yeter, ağladıklarım; artık doymuşum /Fecre, aya güneşe; hepsi acı, boş, dipsiz, / Aşkın dolmuş içime, sarhoşum; / Yarılsın artık bu tekne, alsın deniz'' diyerek, ''Meryem''in nurlu topuklarından, kudurmuş denizlerin imana gelmesini'' beklemez. Bu yüzden, denizi görmeden Sarhoş Gemi''yi yazan Rimbaud, en verimli döneminde şiiri bırakır, hayat öyküsü olan ''Cehennem''de Bir Mevsim''i yazar ve kendini Mısır''a atar.

*

Necip Fazıl yaşadığı entelektüel krizi, ''Gaiblerden bir ses geldi: Bu adam, / Gezdirsin boşluğu ense kökünde! / Ve uçtu tepemdem birdenbire dam; / Gök devrildi, künde üstüne künde…'' mısralarıyla şiirleştirir. Kriz sonrası bulduğu dünyayı, ''Nizam köpürüyor, med vakti deniz; / Nizam köpürüyor ta çenemde su, / Suda bir gizli yol, pırıltılı iz; / Suda ezel fikri, ebed duygusu.'' mısralarıyla anlatır. Artık biricik meselesi, ''Sonsuza varmaktır''.

*

Necip Fazıl Çile''nin şairidir. Necip Fazıl''ın düşünce ve eylemi, ''Çile öncesi'' ve ''Çile sonrası'' olmak üzere iki döneme ayrılır. Çile öncesini ''Kaldırımlar'', Çile sonrasını ''Sakarya Türküsü'' şiirleri özetler. Çile sonrasında Necip Fazıl, yalnızca şiirleriyle değil, oyunları, konferansları, tarih ve düşünce kitaplarıyla da, meydanlara çıkmış, Türkiye''nin geleceğini Washington ve Moskova''da değil, İstanbul''da aramıştır.

*

Necip Fazıl fizik dünyadan yola çıkarak, metafizik dünyanın kapılarını açar. ''Atomlarda cümbüş, donanma, şenlik; / Ve çevre çevre nur, çevre çevre nur, / İçiçe mimari, içiçe benlik; / Bildim seni ey Râb bilinmez meşhur,'' mısralarıyla, hayatın ölümü içinde taşıdığı gibi, fiziğin metafiziği içinde taşıdığını çarpıcı bir dille anlatır. O ''ya fizik ya metafizik değil, hem fizik hem metafizik'' demeyi hiç unutmaz.

*

Necip Fazıl şiirle, ''özeldeki geneli, geneldeki özeli'', en yalın, en etkili ve en güzel biçimde vurgular.

*

Hayatın şiirini yakalayanlar kurtuluşa ererler.

*

Şiirin yolu kalabalıkların yolu değildir.

25 Aralık 2019, 10:15

Edirne'de Fatih Ot,Ali Reyhan Esen,İsmail Güleç,Ahmet Kala,Hasan Gümüş,Nazif Gürdoğan,Mustafa Şentürk,Müjdat…

Edirne'de Fatih Ot,Ali Reyhan Esen,İsmail Güleç,Ahmet Kala,Hasan Gümüş,Nazif Gürdoğan,Mustafa Şentürk,Müjdat Kahve,Fatih Kahve MİMAR SİNAN Vakfında "YENİ DÜNYANIN YENİ MİMARLARI" panelinin ardından konuşulanları değerlendiriyoruz.

25 Aralık 2019, 12:37

MAVERA'NIN YEDİ GÜZEL KURUCUSU SAĞDA SOLDA DEĞİL ÖNDEDİR

Anadolu insanı Yirminci yüzyılda, tarihinde benzeri olmayan, bir yabancılaşma sürecinden geçti. Cumhuriyet döneminde, yönetilen kesimden daha çok yöneten kesimin baskısıyla, Anadolu'da büyük bir değişim yaşandı.Anadolu insanının yüzyıllar içinde oluşan kültürel değerlerinin yerlerine Batı''nın kültürel değerleri ikame edilmeye çalışıldı. Ev sahipleri, evlerinde kiracı konumuna düştüler.Türkye büyük vuzun bir yabancılaşma süreci yaşadı.

*

Dünyanın neresinde olursa olsun, edebiyat, kültürsüzlüğe, değersizliğe, en önemlisi de, haksızlığa karşı çıkanların işidir. Bütün dünyada, haksızlığa karşı çıkanların başında edebiyatçılar gelir.Edebiyatcılar çağlarından sorumludur.Edebiyatçılar için, bir insanın haksızlığa uğraması, bütün insanlığın haksızlığa uğramasıdır. Edebiyat bütün insanlığa seslenir, edebiyatçıların sesi, bütün insanlığın sesidir. Onlar seslerini dergilerle duyururlar.

*

Edebiyat, edebiyatçıları, insanların dertleriyle dertlenmeye, insanlarla el ele vermeye ve insanları kutsal değerlere bağlanmaya çağırır. Edebiyatçı yoluna çağırdığı kutsal değerleriyle, edebiyatını ölümsüzleştirir.Hayat gibi, edebiyat da, kutsal değerlerin yolunda olmaktır. Kutsal değerleri olmayanların, kalıcı edebiyatları olmaz. Bir edebiyat ne kadar kutsal değerlerle yoğrulursa, o kadar edebiyattır.

*

Mavera kutsal değerlerle bağları koparılan Anadolu insanının, yeniden bin yıllık tarihiyle, bin yıllık edebiyatıyla, bin yıllık kutsal değerleriyle, yeni ve sağlam köprüler kurmak amacıyla, bir araya gelen edebiyatçıların dergisidir.Mavera'nın "Yedi Güzel Adam"ı , Necip Fazıl'ın Büyük Doğu'su, Sezai Karakoç'un Diriliş'i ve Nuri Pakdil'in Edebiyat'ının yüklendikleri misyonu, kendisine misyon edindi.Sağda ya da solda yer alan bir dergi değil,önde yer alan bir dergi oldu.

*

Mavera, hayatın ve edebiyatın kaynağını kutsal kültürde aradı. Her alanın maverasını sorgulamaya çalıştı. Bunun için Mavera''da, edebiyatın her alanı yanında teknolojinin toplumsal etkilerinden çevre sorunlarına kadar her konuya yer verildi. Mavera'nın bir kurucusu değil, sayıları yediyi bulan kurucuları vardı.Mavera yayın hayatı boyunca, tartışmalardan daha çok değerlere odaklandı, insanları yargılamaya değil onları anlamaya ağırlık verdi.

*

Mavera gündemine başkalarının yanlışlarından önce kendi doğrularını taşıdı.

*

Mavera özgürlükten kaynaklanan özgünlüğü savundu.

*

Mavera yazarlarıyla medeniyete ayna tuttu.

*

Mavera edebiyatı medeniyet için bildi.

26 Aralık 2019, 13:35

EDEBİYAT YOKSULLUĞU BÜTÜN DÜNYADA YIKIMA YOL AÇMIŞTIR

Siyasal toplumların sivil toplumlara, dönüşmekte olduğu bir dünyada, sivil kuruluşlar siyasal kuruluşlara,siyasal kuruluşlar sivil kuruluşlara özenmektedir. Her iki kesimin birbirinin yerine göz dikmesiyle,görev ve sorumluluklar birbirine karışmaktadır.Sivil toplum kuruluşlarının, görevlerini yerine getirmedikleri dönemlerde, edebiyatçıların sorumlulukları katlanarak artmaktadır.Çünkü toplumlar geçmişten geleceğe edebiyatçılarla taşınırlar.Edebiyatları yoksul olan toplumların, gelecekleri zengin olmaz.

*

Tarihçiler bilinen geçmişten, edebiyatçılar bilinmeyen gelecekten haber verirler.Edebiyatçıları olmayan toplumlar kıraç topraklara benzerler.Bunun toprakları Yunus şiirleriyle yoğurulan Anadolu'da edebiyat medeniyet için bilinir.Her güçlü medeniyetin güçlü edebiyatı,her güçlü edebiyatın güçlü medeniyeti vardır.Ekonomik, siyasal ve kültürel boyutlarıyla medeniyetler kitaplarla inşa edilir.Kitaplarla toplumlar binlerce yıl yaşamış gibi,bilgi ve bilgelik kazanırlar.Medeniyetler tekrar tekrar okunan kitaplarıyla medeniyet olurlar.

*

Medeniyetler gibi, edebiyatlar da,hayatı bütün boyutlarıyla kuşatan, hayata renk ve tat kazandıran bir değerler bütünüdür.Akif İnan'nın "Edebiyat ve Medeniyet Üzerine" kitabında vurguladığı gibi,medeniyetsiz edebiyatların derinliği,edebiyatsız medeniyetlerin kalıcılığı olmaz.Hen ekonomik,hem siyasal,hem kültürel kuruluşlar,ülkelerinini edebyatlarının olduğu kadar medeniyetlerinin de aynalarıdır.

*

Medeniyetler ülkelerin geçmişlerine,edebiyatlar geleceklerine ışık tutarlar.Medeniyetler geçmişte verilen eserleri,edebiyatlar gelecekte verilecek eserleri habercileri olurlar.Edebiyatlar medeniyetlerin üniversiteleridir.Medeniyetler canlılıklarını edebiyatlarıyla korurlar.Üniversiteler edebiyatlarla medeniyetler arasında köprü olmaktan daha çok merkez olma görevi yüklenirler.Ve iki alanı altın oranda harmanlarlar.

*

Dünyanın her ülkesinde üniversiteler, sürekli araştırmak, sürekli sorgulamak, sürekli gelişmek zorundadırlar.Araştırma özürlü,sorgulama özürlü,gelişme özürlü üniversiteler,dünyanın düşünce ve eylem birikimine katkıda bulunamazlar.Üniversiteler dünyada barışın mimarları olmazlarsa,savaşın mimarları olurlar.Son iki yüzyılda savaşların kazanları, barışların kaybedenleri olmamıştır.

*

Anadolu'da medeniyet denilince akla Sinan,edebiyat denilince akla Yunus gelir.Türkler Anadolu'daki bin yıllık tarihlerinde,Yunus gibi yaşamışlar,Sinan gibi inşa etmişlerdir.

*

Anadolu'da edebiyat medeniyet için bilinmiştir.Edebiyatsız medeniyetin güçsüs,medeniyetsiz edebiyatın etkisiz olacağına inanılmıştır.

*

Tarihin her döneminde, edebiyatı zengin olan toplumların,medeniyetleri kalıcı olmuştur.

26 Aralık 2019, 13:47

EDEBİYAT YOKSULLUĞU SAVAŞ ZENGİNLİĞİNE YOL AÇAR

Siyasal toplumların sivil toplumlara, dönüşmekte olduğu bir dünyada, sivil kuruluşlar siyasal kuruluşlara,siyasal kuruluşlar sivil kuruluşlara özenmektedir. Her iki kesimin birbirinin yerine göz dikmesiyle,görev ve sorumluluklar birbirine karışmaktadır. Sivil toplum kuruluşlarının, görevlerini yerine getirmedikleri dönemlerde, edebiyatçıların sorumlulukları katlanarak artmaktadır. Çünkü toplumlar geçmişten geleceğe edebiyatçılarla taşınırlar.Edebiyatları yoksul olan toplumların, gelecekleri aydınlık olmaz.

*

Tarihçiler bilinen geçmişten, edebiyatçılar bilinmeyen gelecekten haber verirler.Edebiyatçıları olmayan toplumlar,kıraç topraklara benzerler. Bunun için toprakları, Yunus şiirleriyle yoğurulan Anadolu'da, edebiyat medeniyet için bilinir. Her güçlü medeniyetin güçlü edebiyatı, her güçlü edebiyatın güçlü medeniyeti vardır. Ekonomik, siyasal ve kültürel boyutlarıyla medeniyetler edebiyatlarla inşa edilir.Edebiyatlar hayatı kolaylaştıran ve güzelleştiren kitaplara yansır. Ve kitaplarla toplumlar binlerce yıl yaşamış gibi,bilgi ve bilgelik kazanırlar.Medeniyetler tekrar tekrar okunan kitaplarıyla medeniyet olurlar.

*

Medeniyetler gibi, edebiyatlar da, hayatı bütün boyutlarıyla kuşatan, hayata renk ve tat kazandıran bir değerler bütünüdür,bir zenginlikler manzumasidir.Akif İnan'nın "Edebiyat ve Medeniyet Üzerine" kitabında vurguladığı gibi,medeniyetsiz edebiyatların derinliği,edebiyatsız medeniyetlerin kalıcılığı olmaz.Hem ekonomik,hem siyasal,hem kültürel kuruluşlar, ülkelerinin edebyatlarının olduğu kadar medeniyetlerinin de aynalarıdır.

*

Medeniyetler ülkelerin geçmişlerine,edebiyatlar geleceklerine ışık tutarlar.Medeniyetler geçmişte verilen eserlerin,edebiyatlar gelecekte verilecek eserlerin habercileri olurlar. Edebiyatlar medeniyetlerin üniversiteleridir.Medeniyetler canlılıklarını edebiyatlarıyla korurlar.Üniversiteler edebiyatlarla medeniyetler arasında köprü olmaktan daha çok merkez olma görevi yüklenirler.Ve iki alanı altın oranda harmanlarlar.

*

Dünyanın her ülkesinde üniversiteler, sürekli araştırmak, sürekli sorgulamak, sürekli gelişmek zorundadırlar.Araştırma özürlü,sorgulama özürlü,gelişme özürlü üniversiteler,dünyanın düşünce ve eylem birikimine katkıda bulunamazlar.Üniversiteler dünyada barışın mimarları olmazlarsa,savaşın mimarları olurlar.Son iki yüzyılda savaşların kazananları, barışların kaybedenleri olmamıştır.

*

Anadolu'da medeniyet denilince akla Sinan,edebiyat denilince akla Yunus gelir.Türkler Anadolu'daki bin yıllık tarihlerinde,Yunus gibi yaşamışlar,Sinan gibi inşa etmişlerdir.

*

Anadolu'da edebiyat medeniyet için bilinmiştir.Edebiyatsız medeniyetin güçsüz,medeniyetsiz edebiyatın etkisiz olacağına inanılmıştır.

*

Tarihin her döneminde, edebiyatı zengin olan toplumların, medeniyetleri kalıcı olmuştur.

27 Aralık 2019, 11:33

MEHMET AKİF DÜRÜSTLÜĞÜN VE İÇTENLİĞİN ULAŞILMAZ ZİRVESİDİR

Dünyanın dört bir yanındaki bütün ülkelerin gücü, açıklık içinde sürekli kendilerini yenilemeyi bilmelerinden kaynaklanır. Ülkelerin ekonomik, siyasal ve kültürel yapılarını yenileyerek, dünyadaki gelişmeleri yönlendirmelerinde, en güçlü ve en etkili sermayeleri dürüstlükte yarışan insanlarıdır. Onlar dürüstlüğü özendiren, açgözlülüğü önleyen misyonlarıyla, ülkelerinin her alandaki başarılarının omurgasını oluştururlar.

*

Dürüstlükte yarışan insanların sayısının kritik sınırın altında kalan bir ülke, başka ülkelere örnek olacak ekonomik ve kültürel canlılık gösteremez. Kültürel dokusuyla birlikte, ekonomik yapısı güçlü olan toplumların, pazarlarında dürüstlük alınır, dürüstlük satılır, dürüstlükten terazi tutulur, dürüstlük dürüstlükle tartılır. Onlar her gün yenilenerek, yeniden doğarlar. Türk toplumunda dürüstlük ve içtenlik deyince, akla ilk önce gelen isim Mehmet Akif olur.

*

Dünyada iyilikleri özendirmeyi, kötülükleri önlemeyi bir edebiyatçı,bir aydın sorumluluğu olarak gören, bütün Türkiye’nin ayakta dinlediği, Millet Marşı’nın şairi Mehmet Akif, Anadolu insanının bir dürüstlük anıtıdır. Onun hayatı, dürüstlükte destan yazan Türklerin, bin yıllık tarihlerinin özetidir. O şiiri gibi ömrünü de, Türk toplumuna adamış, kendi için değil Anadolu insanı için yaşamış, kendi sorunlarını değil, toplumun sorunlarını dile getirmiştir.

*

Hasan Basri Çantay Akifnamesi’nde, “O, ne yazdı ise duyarak yazdı, ağlayarak yazdı, pare pare sıhhatini, varlığını eriterek yazdı. İnandı, yazdı, inanmadığına iltifat etmedi. Samimiyeti Akif’in hayatının esası idi. Az söylerdi, öz söylerdi. Temiz ruhu muhatabını mest eder, bilmeyerek onu kendisine çekerdi” diyerek, sanki Mehmet Akif’i değil, Cumhuriyet döneminin bir Horasan erenini anlatır. Mehmet Akif’in hayatı gibi, düşüncesi,eylemi ve dili de yalın ve canlıdır.

*

Türklerin bilimsel düşünce tarihini, gün yüzüne çıkaran Adnan Adıvar, “Ben Akif’i yalnız şair diye değil, daha çok büyük bir insan ve büyük bir fen adamı diye severim. Onun Fatih Kürsüsü eşsiz bir sanat abidesidir. O eserin her kelimesi ilim ve sanı at deryasında saçılmış inciler, cevherler, dalgalardır” demekten kendini alamaz. Mehmet Akif karanlık savaş yıllarında, hiçbir korkuya kapılmadan, Türkiye’nin aydınlık barış yıllarını görmüş, Anadolu insanına “Korkma” diye seslenmesini bilmiştir.

*

Mehmet Akif büyük bir medeniyet değişiminin yaşandığı bir dönemde,Sezai Karakoç’un açıkça ortaya koyduğu gibi: “Şiirleriyle,makaleleriyle,verdiği derslerle,çevirdiği çağdaş İslam mütefekkirlerinin eserleriyle, aydınlara hakikatleri anlatmaya çalıştı. İslamdan kopmanın felaketlerini gösterdi. Sefaletimizin maddi ve manevi tablosunu çizdi. Gittikçe resmileşmeye yüz tutan Batıcı fikirlerin yön yön tenkidini yaptı.” Anadolu insanının bin yıllık tarihiyle olan, bağlarının koparılmasını da doğru bulmamış,gelenler için gidenleri yermemiştir.

*

Mehmet Akif, büyük bir bilgi ve bilgelik birikimine sahip olan Türkiye’nin, “Tek dişi kalmış canavar”karşısında, yitirdiği üstünlüğün, yabancı dış dinamiklerle değil,yerli iç dinamiklerle kazanılmasının derdindedir.

*

Dünyada bilim ve teknolojiyi bulan eller değil,bilim ve teknoljiyi kullanan önemlidir diyenler için, bilim ve teknolojinin vatanı yoktur,bulundukları ülkelerden alınırlar.

*

Mehmet Akif’in büyüklüğü: “Doğacaktır sana vaad ettiği günler Hakk’ın” demeyi bilmesinden kaynaklanır.

27 Aralık 2019, 21:08

DÜNYADA YENİ BİLİMSEL PARDİGMA ARAYIŞLARI

"BİLİMSEL PARADİGMA DEDİKLERİ" tek dünyalı, tek boyutlu "YA BEYAZ YA SİYAH" paradigmanın yetersizliğini ,iki dünyalı, iki boyutlu "HEM BEYAZ HEM SİYAH"paradigmayla, giderme ve tamamlama konusunda, hem akıl hem gönül gözüyle görmesini bilen, Bilge Sosyolog Prof.Dr. BEYLÜ DİKEÇLİGİL Üsküdar Üniversitesi "KIZ KULESİ BULUŞMALARI"nda, çok derinlikli, çok kapsamlı bir sunum yaptı.Prof.Dr.ÖMER ASIM SAÇLI, Prof.Dr.Ahmet KALA, Prof.Dr.CEMAL ZEHİR,Dr.DİNÇ YAYLALIER başta olmak üzere, katılımcıların ufuk açıcı katkılarıyla "ağyarını mani efradını cami" sunum,yeni boyutlar, yeni açılımlar kazandı. Yirmi birinci yüzyılın paradigması: "YA YUNUS YA SİNAN" olmak değil,"HEM YUNUS HEM SİNAN" olmaktır.Oluşmakta olan dünyayı inşa edecek mimarların bir elinde "MESNEVİ" bir elinde "MUKADDİME" olacaktır.İki dünyada bir dünyayı,bir dünyada iki dünyayı harmanlamayan,bilimsel paradigmalarla sınırların önemini yitirdiği dünyanın sorunları çözülemez.

29 Aralık 2019, 12:05

SEKÜLERLEŞMEYLE İNSAN DEĞERİNİ DÜNYA ANLAMINI YİTİRMİŞTİR

Sekülerizm Avrupa’da bilginin tek ve değişmez kaynağının, akıl olduğuna inanılan Aydınlanma dönemiyle, ortaya çıkmış bir düşünme ve yaşama yoludur. Seküler kültürün temelini, peygamberlerin haber verdiği, görünmeyen dünya değil, aklın sınırlarını aşmayan, görünen dünya oluşturur. Seküler dünya görüşü, metafizik dünyaya bütünüyle kapalı, Marksist dünyada iktidarının, doruk noktasına ulaşmıştır.

*

Görünmeyenle görünen dünya arasındaki, bağların koparılmaya çalışılması, bilginin hiyerarşisinde büyük bir karmaşaya yol açmıştır. Seküler kültürün tersine döndürdüğü bilgi hiyararşisinde, din dışı dünyanın sorgulanmaya kapalı değerleri, Fransa başta olmak üzere, Avrupa ülkelerinin yeni dini olmuştur. Artık seküler Batı ve Doğu ülkelerinde, hayatın hiçbir alanında kutsal kültüre yer yoktur. Seküler dünyada kamusal alan, bütünüyle sekülerleştirilmiştir.

*

Bilgi piramidinde ekonomik değerlere tanınan öncelik, hem kültürel hem de ekonomik hayatta, büyük çalkantılara yol açmıştır. Kutsal kültürden kaynaklanan değerlerin, ayaklar altına alındığı toplumlarda, büyük bir ivme kazanan haksız kazançlar ve yolsuzluklar, bütün ülkelerde siyasal ve finansal krizlere yol açmaktadır. Ülkeler arasındaki gelir dengesizliklerin, ileri boyutlara ulaşmasıyla, krizler dünyanın üretim ve tüketim yapılarını altüst etmektedir.

*

Batı dünyasının seküler kültüre, yeni bir din gibi sarılması, insanları kutsal kültüre karşı kör, sağır ve dilsiz bir konuma düşürmüştür. Dünyayı ekonomik ve kültürel yoksulluğa sürükleyenler, kutsal değerlerden kaynaklanan kültürlerden beslenenlerden daha çok, seküler değerlerden kaynaklanan seküler kültür dayananlar olmuştur. Dünyanın bütün aydınları, seküler kültürün metafizik dünyaya kapalı kapılarını, yeniden açılması için, el ele vererek işbirliği yapmalıdırlar.

*

Rusya’da iktidarını yitiren, Fransa’da, Türkiye’de ve bütün ülkelerde sorgulanan seküler değerlerin yol açtığı siyasal krizler, bilginin kaynağındaki hiyerarşinin alt üst olmasından kaynaklanmaktadır. Bütün dünyanın korkulu rüyası haline gelen “Amaca ulaşmak için her yol mubahtır” anlayışı, inançsızlığı inanç haline getiren seküler kültürden beslenmektedir. Ancak dünyada hiçbir erdemli amaca, etik dışı yollardan ulaşmak mümkün değildir.

*

Seküler kültürün kendi doğruları dışında doğru kabul etmeyen değerleriyle, karşı karşıya olunan ekonomik, siyasal ve kültürel sorunlarının üstesinden gelinemez. Kendi değerleri dışındaki bütün değerleri yok sayan bir kültürden, değerlerini sorgulaması ve özeleştiri yapması beklenemez. Karşıtlarına hayat hakkı tanımayan bir kültürün, kendi belirlediği kurallarla, kendisini yargılamasında, kusurlar her zaman karşı tarafa yüklenir.

*

Kendi değerleri dışındaki değerlerle, hesaplaşmaya hazır olmayanlar, uzun ömürlü olamazlar.

*

Görünen dünya, görünmeyen dünyanın değerleri, olmadan yaşanır kılınamaz.

*

Seküler dünyada inancın, yerine inançsızlık geçmiştir.

*

Görünen dünya, görünmeyen dünyanın gölgesidir.

*

Hiçbir gölge gerçeğin yerini tutamaz.

30 Aralık 2019, 10:28

GELECEĞİ İNŞA ETMENİN YOL HARİTASI

İç dünyayı olgunlaştırmanın ışığı MESNEVÎ' de, dış dünyayı dönüştürmenin ışığı da MUKADDİME' dedir. İHYA ise, iç ve dış dünyayı bir bütünlük içinde ele alır. İç ve dış dünyayı zenginleştirmenin kaynağı, KUR'AN' dır. Vahye dayanamayanlar, ne iç dünyalarını sağlıklı olarak derinleştirebilirler, ne de dış dünyalarını zenginleştirebilirler. İyilikleri özendirmede, kötülükleri önlemede elde Kur'an' dan daha derin ve daha zengin bir kaynak yoktur. Tasavvuf, Yürüyen Kur'an olan, Büyük Peygamberi tek ve değişmez örnek olarak almaktır. Nazif Gürdoğan (Görünmeyen Üniversite adlı kitabından) Hatırlatan Fatma Anteplioğlu'na teşekkürler.

30 Aralık 2019, 11:04

HUKUKUN GÖRÜNEN ELİ EKONOMİNİN GÖRÜNMEYEN ELİNİ YÖNETİR

Ülkelerin uluslararası ilişkilerdeki ağırlığı, toplumlarının ekonomik, siyasal ve kültürel alanda ürün,hizmet ve bilgi üretme güçlerinden kaynaklanır. Ülkeler ürün, hizmet ve bilgi üretme kapasitelerini geliştirmeden, ülkeler arasındaki ilişkilerde, etkili görev ve sorumluluk yüklenemezler. Bütün dünyayla alışveriş içinde, dinamik bir ekonomisi, canlı bir kültürü olmayan ülkelerin, dünyanın ekonomik ve siyasal sınırlarının belirlenmesinde etkileri olmaz.

*

Ekonominin dinamizmi yönetenlerle yönetilenler arasındaki, çift yönlü bilgi ve hizmet akışına bağlıdır. Kamu kurumlarıyla birlikte, özel ve gönüllü kuruluşlar arasında şeffaflığın olmadığı toplumlarda, devlet yapısının dayatmacı, unsurlardan arındırılması çok zordur. Özgürlüğün kısıtlandığı toplumlarda, hem pazar mekanizması, hem de demokratik mekanizma tıkanır. Her iki mekanizmanın sağlıklı olarak işletilemediği ülkelerde, yolsuzlukların önüne hiçbir kurum geçemez.

*

Ceza yasalarında özgürlükleri kısıtlayan maddeler, ekonomik ve gönüllü kuruluşlardan çok daha güçlü, çok daha etkili devlet kurumlarının ortaya çıkmasına yol açarlar. Dayatmacı ülkelerde ekonomik ve gönüllü kuruluşları yargılanır, devletin kurumları yargılanmaz. Dokunulmazlığı olanlar, ekonomik ve gönüllü kuruluşlarn yöneticileri değil, devlet kurumlarının yöneticileridir. Dayatmacı ülkelerde devlet kurumlarını yargılayacak, bağımsız ve tarafsız yargı kurumlları yoktur.

*

Dünyanın karşı karşıya olduğu en büyük sorun, devletin kaynaklarından bağımsız, kurum ve kuruluşların, üretim güçlerini ve hizmet alanlarını büyütmektir. Bunun için, devletin taraf değil, güvence olduğu, bir hukuk yapılanmasına ihtiyaç vardır. İbn Haldun'un Mukaddime'de önemle vurguladığı gibi,devletin taraf olduğu bir ekonomik yapılanmada ve hukuk mekanizmasında, devlete dayanmayan kurum ve kuruluşlar ayakta kalamazlar. Devletin kaynak dağıtıcı olduğu bir toplumda, ekonomik yapılanmanın gelişmesi ve güçlenmesi mümkün değildir.Bunun için Anadolu'da "Devletle, damatla, kavga edilmez" denilir.

*

Yasaları sınırlayıcı maddelerle dolu olan ülkelerde, devlet kurumlarından bağımsız, toplumun düşünce ve eylem alanını genişleten, gönüllü kuruluşlar gelişmez. Kurumların ve kuruluşların hareket, alanlarının daraltıldığı toplumlarda, gönüllü yapılanmalarla birlikte, özel kuruluşlar da güçlü olmazlar. Her demokrasi dışı ülkede olduğu gibi, dayatmacı devlet yapısı ekonomik, siyasal ve kültürel girişimleri, yok etmekle kalmaz, devlet kurumunu da içeriden çökertir.

*

Hukukun üstünlüğüne dayanan devletin eşgüdümünde, adaletin görünen eli olmadan, pazarın ve demokrasinin görünmeyen eli, görevini hiçbir zaman yerine getiremez.

*

Hukuk mekanizmasının sağlıklı işletilemediği toplumlarda, pazar mekanizmasıyla birlikte, demokratik mekanizma da, kusursuz olarak işletilmez ve yönetilemez.

*

Hukukun doğal ilkelerine saygı gösterilmeyen toplumlarda, hem ekonominin temel yasaları, hem de demokrasinin kuralları geçerliliklerini yitirirler.

31 Aralık 2019, 13:29

TARİHÇİLER GEÇMİŞE EDEBİYATÇILAR GELECEĞE IŞIK TUTARLAR

Dünya tarihinin olguları, kuşaktan kuşağa değişmezler, ancak algıları kuşaktan kuşağa değişirler. Bunun için her kuşak insanlık tarihini yeniden yazmak ve yeniden yorumlamak zorundadır. Geçmişin olgularını tarihçiler, geleceğin algılarını edebiyatçılar araştırırlar. Tarihçiler toplumların geçmişlerine, edebiyatcılar toplumların geleceklerine ışık tutarlar. Bu yüzden Paul Valery şairleri, gelecekten haber veren kahinlere benzetir. Edebiyatçılar yüz yıllar sonrasını görürcesine yazarlar.

*

Edebiyatçıların eserlerinde, insanların hem geçmişleri, hem gelecekleri ele alınır. Onların akılları hem başlarındadır, hem gönüllerindedir. Onlar hem ufukların, hem ufuk ötelerinin anlatıcılarıdır. Bütün insanlık için dünya, iyilikleri çoğaltmada, kötülükleri azalmada, birbirleriyle yarışan insanlarla, bir yandan kolaylaştırılır, bir yandan güzelleştirilir. Edebiyatçılar iyilikleri özendirmede, kötülükleri önlemede, düşünce ile eylemi altın oranda harmanlamanın sırlarını verirler.

*

Anadolu insanın bilgi ve bilgelik dünyasında, edebiyat medeniyet, düşünce eylem, şiir iman için bilinir. Şeyh Galip’in diliyle söylenirse, insan dünyanın özü ve özetidir. Dünyadaki yerini bilen insan, Allah’ı bilir. Sezai Karakoç, “Benim güneşimden öteye kimse gidemez. Benim güneşimin,üstüne doğmadığı hayat, hayat değildir”demektedir. Onun güneşi Allah’ın güneşidir, dünyada Allah’ın güneşinden başka güneş yoktur. Allah’ın gündüzünü kimse geceye, gecesini kimse gündüze çeviremez.

*

Edebiyatı iman için bilenlerin, düşünce ve eylem dünyalarında, bir insan için hayatı yaşanır kılmakla, bütün insanlık için hayatı yaşanır kılmak, arasında fark gözetilmez, hiçbir ayrım yapılmaz. Onların düşünce ve eylem dünyalarında, bilgelik alınır bilgelik satılır,bilgelikten terazi tutulur,bilgelik bilgelikle tartılır. Edebiyatçılar nefret ettirmek için değil, sevdirmek için, öldürmek için değil, yaşatmak için yazarlar. Onların silahlarından daha güçlü silah yoktur. Onlar omuzlarında silah değil, kitap taşırlar, kitaplarıyla savaşırlar.

*

Edebiyatçıların düşünceleri İrem bağlarıdır, eylemleri sevgi meyvalarıdır. Edebiyatçıları sevenlerin çevrelerinde geniş çekim alanları oluşur. Onların çevrelerinde halkalanlar, doyma bilmez okuyuculara, durma bilmez eylemcilere dönüşürler.

*

Edebiyatçıların bilgi ve bilgelik bahçesinde, binbir ağaçta, binbir çiçek açar, binbir meyva yetişir.Onların toprağında meyvalar ağaçlara,düşünceler eylemlere, bilgiler bilgeliklere dönüşürler.

*

Edebiyatçılar meyvada ağaçları, düşüncede eylemleri,bilgide bilgelikleri görürler.Onlar ölümsüz kitaplarıyla, karanlıkları aydınlıklara dönüştürürler.