Prof. Dr. Nazif Gürdoğan Yazar, Akademisyen

Şubat 2020

34 yazı

2 Şubat 2020, 06:36

Müslümanların ana dili Kur'an'nın dili başta olmak üzere

Müslümanların ana dili Kur'an'nın dili başta olmak üzere, Doğu'nun ve Batı'nın önemli dillerini bilen, Değerli Cerrah Prof.Dr.İsmail Hakkı Aydın'dan, Mesnevi'nin yıllardan beri okunan ve yorumlanan beyitlerinin Farsçasını da diledik.

3 Şubat 2020, 11:11

YILLARIN YORULMA BİLMEZ DEĞERLİ DÜŞÜNÜRÜ, YAZARI, GAZETECİSİ, OĞUZ ÇETİNOĞLU'NUN, ÖNCE VATAN'DA, "KİRLENMENİN BOYUTLARI"NI, TANITIM YAZISI

Prof. Dr. Ersin Nazif Gürdoğan,bütün kitapları gibi, İZ YAYINLARI arasından çıkan "KİRLENMENİN BOYUTLARI"ında, görünen ve görünmeyen boyutlarıyla, bütün dünyanın gündeminde önemli bir yer tutan, çevre sorunlarını, büyük bir buz dağına benzetiyor.

*

Buzdağının deniz üstünde kalan kısmı; toprak, su ve hava kirlenmesidir. Denizin altında kalan ve görünmeyen kısmı ise; ruh,düşünce, dil, ahlak ve kültür kirlenmesidir.

*

Beşinci baskısı yapılan eserdeki 42 adet makale, Çevre Kirlenmesi, Bilgi Kirlenmesi, Siyasal Kirlenme ve Gökyüzünde Kirlenme başlıkları ile 4 bölümde toplanmıştır.

*

Makalelerden bazılarının başlıkları: Kirlenmeyen Deniz Kalmadı. Kültür Kirlenmesi. Sınırsız Tüketim Cinayettir. Derinliğini Kaybeden Eğitim. Her Aile Bir Okuldur. Dünyanın Temel Taşı. Savaşlarla Gelen Kirlenme. Aydın Çağından Sorumludur. Kızıl Elma Değişmez. Veren El Üstündür.

*

Makalelerden tadımlık bir bölüm:

*

Hayatı daha çok kazanmaya, daha çok tüketmeye ve daha çok biriktirmeye ayarlamanın doğurduğu problemlerin ne kadar öldürücü, ne kadar yok edici ve ne kadar yıkıcı olduğu, dünyanın her yerinde açıkça görülüyor.

*

Yalnız doğal çevre değil,insan da iç ve dış dünyasıyla tahrip ediliyor. İnsanlara manevi kazançların maddi kazançlardan çok daha önemli olduğu anlatmak için, gönüllü kurum ve kuruluşlara büyük görevler düşüyor.

*

İnsanların gönüllerini zenginleştirmenin yolu, Mevlana sözlü ve Yunus yüzlü olmaktan geçer. Onların düşünce ve eylem dünyasında, zorluğa,nefrete ve kötümserliğe yer yoktur.

*

Onların çevrelerinde oluşan büyük çekim merkezlerinde, zorluk kolaylığa, nefret sevgiye ve kötümserlik iyimserliğe dönüşür.

*

Onların düşünce ve eylem dünyasında Allah dışında her var, yok görülür; sevgiyle kenetlenenlerin halkalarında yer alanların, alan el değil veren el olmaları istenir.

*

Karşılık beklemeden sevmenin öğrenilmesi ve sevginin büyütülmesi için vermesini, günlük hayatın bir parçası hâline getirmek çok büyük önem taşır. İnsanlar sevdiklerinden vermedikçe hiçbir zaman olgunluğa eremez.

*

Toplumu, dört bir yanından kuşatan açgözlülüğü ve daha çok kazanma tutkusunu dizginlemek,hiçbir karşılık beklemeden vermesini bilenlerin işidir.

*

Dünyada durmadan tüketimi artırmak ve daha çok kazanmak isteyenler, tüketim büyüsüyle gözleri kör olanlardır.

*

Vermesini bilenler de, vermenin erdemine gönülden bağlı olanlardır. Yoksa çok zengin olan veya olmayı bekleyenler değildir.

*

Bütün dünyayı bir ahtapot gibi saran ve baştan çıkaramayacağı insan olmayan, tüketim kültüründen mutlaka vazgeçilmelidir.

3 Şubat 2020, 14:12

DEĞERLİ BELKIS KILIÇKAYA İLE BU ÜLKE'DE DERİN SOHBET

Uzun yıllar Paris'te, gazete ve televizyon muhabirliği yapan, Belkıs Kılıçkaya'nın moderatörlük yaptığı Tv24'de "Bu Ülke" proramında, Türkiye'nin R.Guenon Uzmanı Prof.Dr.Mustafa Tahralı'nın,"Çağ ve Hakikat"kitabından yola çıkarak, savaş dünyasının barış dünyasına dönüştürülmesinde,Yunus Kültürünün,Mevlana Kültürünün önemini konuştuk.Necip Fazıl,Nurettin Topçu,Samiye Ayverdi,Safiye Erol,Sofi Huri,Turgut Özal,Necmettin Erbakan,üzerinde silinmez izler bırakan, Cumhuriyet döneminde gelmiş Horasan Erenlerini ele aldık.Kılıçkaya tek tek on kitabımızı tanıttı."Görünmeyen Üniversite"leri konuştuk.

4 Şubat 2020, 13:06

DÜNYADA KRİZLERİN ÜSTESİNDEN ÜRETMESİNİ BİLEN ELLER GELİR

Ekonomik, siyasal ve kültürel hayatın her aşamasında, insanlar ceplerinde para taşırlar ve parayla iç içe yaşarlar. İnsanların hem ürettikleri, hem de tüketttikleri her ürünün, her hizmetin ve her bilginin bir fiyatı vardır.Tüketim toplumlarında insanlar her şeyin fiyatını bilirler,hiçbir şeyin değerini bilmezler. Para her ekonomide, bir değer ölçme, bir değer koruma ve bir değer biriktirme aracına dönüşmüştür.Bunun için hayatın her boyutunda, paralarının değerini koruyamayan yönetimler, yönetilenlerin temel hak ve özgürlüklerini koruyamazlar.

*

Ekonomik yapıda para, alışverişte bir değişim aracı olmaktan daha çok, alınan ve satılan bir ürüne dönüştürülürse, finansal,siyasal ve kültürel krizler birbirini izler. Para bir ürün gibi,alınıp satılmaz. Alınıp satılırsa sürekli değer yitirir. Nasıl değersiz paralar, değerli paraları ekonomik yapıdan uzaklaştırırlarsa, değer üretmeyen insanlar da, değer üreten insanları toplumsal dokudan uzaklaştırırlar. Bu yüzden, paranın yönetiminden sorumlu,tarafsız ve bağımsız merkez bankaları, her ülkede büyük ve önemli,görevler ve sorumlulukar yüklenirler.

*

Ülkelerde kur ayarlamalarıyla, yatırımların 'rant odaklı' alanlardan, 'katma değer odaklı' alanlara kaydırılılarak, ekonominin üretim gücünün büyütülmesine çalışılır. Enflasyon değerleri ve faiz oranları, her zaman, ekonomilerdeki uyum ve dengenin sağlanmasında, düzenleyici bir görev alırlar. Ancak yüksek faiz ve enflasyon oranları, ekonomilerde durgunluğa yol açar. Bunun için, Keynes sağlıklı bir ekonomide, faiz oranlarının sıfır olmasının üzerinde önemle durur.Güçlü ekonomilerde hem faiz hem de enflasyon oranları sfırdır.

*

Ülkeler için, en iyi ekonomi, ne iç ne de dış ödemelerde açık vermeyen ekonomidir. Hem devletler, hem kurumlar, hem kuruluşlar, 'En güçlü ve en büyük bütçe, denk bütçedir' demek zorundadırlar.İbn Haldun'nun Mukaddime'de "Tavırlar Nazariyesi"yle ayrıntılı ve açık olarak ortaya koyduğu gibi, yönetenler yönetilenlerden daha az vergi alırlarsa, yönetilenlerin çalışma güçleriyle birlikte, üretim güçlerini de büyütürler. Herkesin birbirini gördüğü kare dünyada, kimsenin üretilmesinde yer almadığı kaynakların, sorumsuzca tüketmesi mümkün değildir. Dünyadaki bütün krizler,üretmeden tüketenlerden kaynaklanır.

*

Bilinen yuvarlak küre dünyadan, bilinmeyen düz kare dünyaya giden, yokuşları ve inişleri olmayan, engelsiz ve engebesiz bir yol yoktur. Düz kare dünya, yuvarlak küre dünya değildir. Gelecek dünya, geçmiş dünyanın devamı olmayacaktır. Ülkeler ekonomik ve siyasal istikrarlarını korumak için,yeni oluşmakta olan, kare dünyanın paradigmasını iyi kavramak zorundadırlar. Kare dünyada ekonomik bağımsızlık değil, ekonomik bağımlılık önemlidir. Her ülke birbiriyle iletişim ve etkileşim içinde olan,yıldan yıla küçülen dünyada yer almaktadır.Bir ülkenin krizi bütün ülkelerin krizidir. Hiçbir ülke kendi içine kapanarak, krizlerden kurtulmaz.

*

Bir ülkenin ekonomisinde, elden ele dolaşan paraların toplam değeri, üretilen ürenlerin, hizmet lerinve bilgilerin değerine eşitse, o ülkede ekonomik istikrar vardır, fiyatlar artmaz ve enflasyon oranı sıfır olur.

*

Yönetimler dolaşımda bulunan para miktarını artırarak, paranın değerini düşürürler. Bir yönetimin ekonomiye müdahale gücü, para basma yetkisi olan, merkez bankasını kendisine bağlamasından gelir.

*

Yönetimlerde hiçbir harcama, devletin ve toplumun parasını harcamaktan, daha kolay ve daha çekici değildir.

*

Devletin gideri gelirinden daha büyük olursa, açığı bütün ülke, enflasyon vergisi olarak öder.

*

Ülkelerde paralarnın değerini, değer üreten insanlarla korurlar.

*

İki dünyada da insanların hesabı ürettikleriyle görülür.

*

İnsanlar her yerde ürettikleriyle değer kazanırlar.

*

Sorun tüketmesini değil,üretmesini bilmektir.

*

Üretenler hiçbir zaman yoksul düşmezler.

5 Şubat 2020, 11:35

KARE DÜNYADA HER YERDE OLUNMADAN BİR YERDE OLUNMAZ

Yirmi birinci yüzyılda bütün ülkelerin bir yandan birleşme, diğer yandan dağılma sürecine girdiği bir dönemde, Amerika'dan Çin'e kadar bütün ülkeler, dünyadaki yerlerini tartışıyorlar. Küreden kareye dönüşen dünyada, Amerika'nın mı, yoksa Çin'in mi başını çektiği ülkelerin arasında yer almalı sorusu, bütün dünyanın gündeminde cevabı aranan soruların başında geliyor.

*

Kültürel dokusu, siyasal yapısı ve ekonomik gücüyle, kare dünyada bütün ülkeler, olduğu gibi görünmek, göründüğü gibi olmak zorundadırlar. Kare dünyada gizliliğe kesinlikle yer yoktur. Çünkü kare dünyanın üzerinden güneş hiç batmaz. Hiçbir ülkenin kapalı kapılar arkasında, kötülük düşünmesi mümkün değildir.Çünkü kare dünyada kapı yoktur. Kara dünya duvarsız, kapısız, çatısız ve örtüsüz dünyadır.

*

Kare dünyanın büyük güçleri, Çin ve Hindistan gibi, nüfus gücüne dayanan ve katma değeri düşük ürün ve hizmet üreten ülkeler değildir. Küre dünyayı dönüştüren büyük güçler, Japonya ve Almanya gibi, bilgi gücüne dayanan ve katma değeri büyük ürün ve hizmet üreten ülkelerdir. Kare dünyanın güçlü ülkeleri ekonomik ve kültürel değerleriyle, bir kıtada olan ülkeler değil, bütün kıtalarda olan ülkelerdir.

*

Kare dünyada hiçbir ülkenin ekonomisi, yalnız kendi üreticileriyle, yalnızca kendi tüketicileriyle ayakta kalamaz. Küre dünyada ekonomik bağımsızlık önemliydi, kare dünyada ise, ekonomik bağımlılık önemlidir. Bir ülke üretici ve tüketici olarak, dünyada ne kadar çok ülkeyle ürün ve hizmet alışverişi yaparsa, ekonomisini de o kadar büyütür.

*

Kare dünyanın büyük ekonomileri, hem yerli malı, hem dünya malı üreten ekonomilerdir.Türkiye'nin dünyada aranılan bilgiler,ürünler ve hizmetler üretebilmesi için, ya Avrupa ya Asya değil, hem Avrupa, hem Asya, hem Amerika demesini bilmesi ve öğrenmesi gerekir. Dünyayı ürettikleri dünya ürünleriyle, dünya hizmetleriyle, dünya bilgileriyle, dünyanın bütün şehirlerinde yer alan, ülkeler dönüştürecektir.

*

Kızıl elma ne Avrupa'dır, ne Asya'dır,ne Amerka'dır, kare dünyada kızıl elma bütün dünyadır. Tasarımı Avrupa'da yapılan ürünler, Asya'da üretilmelidir, Amerika'da pazarlanmalıdır.

*

Küre dünyanın Batısı şişman kiloludur, Doğusu zayıf kilosuzdur. Kare dünyada birincisinin kilo vermeye, ikincisinin kilo almaya ihtiyacı vardır.

*

Kare dünyanın hiçbir ülkesinde, açgözlü, üretmeden tüketen aşırı kilolulara yer yoktur.

5 Şubat 2020, 11:43

İÇ DÜNYALARI YOKSUL OLANLARIN, DIŞ DÜNYALARI ZENGİN OLSA DA KRİZLERDEN KURTULAMAZLAR.KRİZLERİN ÜSTESİNDEN AÇGÖZLÜLER DEĞİL,TOKGÖZLÜLER GELİRLER. TOKGÖZLÜLÜK İÇ, AÇGÖZLÜLÜK DIŞ ZENGİNLİK GÖSTERGESİDİR

Bu yazı daha önce 06.05.2015 tarihinde de yayımlanmıştı.

5 Şubat 2020, 14:18

İNSANLAR HER ZAMAN ARADIKLARINI BULURLAR

Prof.Dr.AHMET KALA ile birlikte,"DÜZ DÜNYADA ORTAKLAŞA REKABETTE BAŞARININ YOL HARİTASI: KÜMELENME"yi ele alarak,uzaklık yakınlık farkının ortadan kalktığı yeni dünyanın yeni fatihlerinin,iyilik alan iyilik satan,iyilikten terazi tutan,iyiliği iyilikle tartan, düşünce ve eylem dünyalarını, "YERYÜZÜ İYİLİK HAREKETİ" sevdalılarının katkılarıyla, enine boyuna konuştuk.Çok yararlı bir iyilik alışverişi oldu.İYİLİK İYİLİK BİLMEKTİR.İYİLİK DÜNYAYI BİLMEKTİR.İYİLİK İNSANI BİLMEKTİR.Bunun için Anadolu'da "İYİLİKTE İSRAF İSRAFTA İYİLİK OLMAZ"denilir.

5 Şubat 2020, 14:25

YERYÜZÜNDE HİÇBİR İYİLİK HİÇBİR ZAMAN KARŞILIKSIZ KALMAZ

Panel sonrası Dr.SELÇUK KARAKAŞ'tan, "YERYÜZÜ İYİLİK HAREKETİ" gönüllü eğitimcisi olma belgesini,Mustafa,Birol ve Hakan beyler başta olmak üzere, bütün iyilik sevdalılarının alkışları arasında aldık.

6 Şubat 2020, 12:53

DÖNÜŞTÜRÜCÜ YUNUS KÜLTÜRÜ HERKESİ SEVGİYLE SİLAHLANDIRIR

Türklerin Asya''dan başlayan, Avrupa"ya ve Afrika''ya kadar uzanan, geniş bir coğrafyada, etkili olmalarının kaynağında, ülkeleri kazanan silahlı güçlerinden daha çok, gönülleri kazanan silahsız güçleri vardır. Silahlı güçler, Yahya Kemal''in ''Ordu millet'' olarak nitelendirdiği Türklerin, su üstündeki görünen yüzleridir. Türk tarihinde silinmez izler bırakan, su altındaki görünmeyen yüzlerini ise, silahsız güçlerinin başında gelen, dergahlar temsil ederler.

*

Öğrenmenin yeri, zamanı ve yaşı olmaz diyen, iki günü birbirinden farklı kılmayı özendiren, el açan değil el açılan olmayı öneren dergahlar, ekonomik, siyasal ve kültürel hayatın omurgasını oluştururlar. İktisat Tarihçisi Ömer Lütfi Barkan''ın vurguladığı gibi: Türklerin Avrupa''ya, ordularından önce dervişleri gitmiştir, dergahları gitmiştir. Semerkant''tan, Saraybosna''ya uzanan büyük yürüyüşte başı çekenler, kılınç taşıyanlardan, çok ayrı bir yol ve çok ayrı bir yöntem izleyen gül taşıyanlardır.

*

Dergah kültürü, Yunus kültürüdür, dergah insanı, Yunus insanıdır. Milletlerin harman olduğu Anadolu''nun insanı, Yunus''un şiirleriyle yoğrulmuş, yetmiş iki milleti bir millet bilen, Yunus insanıdır. Yunus''un dergahı kötümserlik dergahı değil, iyimserlik dergahıdır. Yunus''un düşünce ve eylem dünyasında kavga yoktur, sevgi vardır. Yunus kültürü kavga kültürü değil, sevgi kültürüdür. Yunus insanı kavga insanı değil, sevgi insanıdır.Türkiye'de Pozitif Psikolojinin öncüsü Nevzat Tarhan'nın çok sevilen kitabının ismiyle söylenirse,bütün dünyanın "Yunus Terapi"ye ihtiyacı vardır.

*

Asyalı oldukları kadar Avrupalı da olan Türkler, Akdeniz Tarihçisi Fernand Braudel''in araştırmalarında ortaya koyduğu gibi, Avrupa''ya ''Millet Sistemi'' odaklı, bir ekonomik ve siyasal yapı taşımışlardır.Mustafa Özçelik'in "Yunus Emre" kitabında anlattığı gibi, Anadolu'da Yunus'un şiirleriyle yoğrulan Türkler, Avrupa''da yüzyıllarca süren bir barışın güvencesi olmuşlardır. Bunun için, söz konusu dönemde, sığınma ve nüfus hareketleri, Batı''dan Doğu''ya olmuştur. Dergah kültürüyle yoğrulanlar, geniş Osmanlı coğrafyasında, bir mıknatıs gibi, oluşturdukları çekim alanında insanları, bir iklimden başka bir iklime taşımışlardır.

*

Yunus insanı Asya''da İslam''ı silah baskısıyla seçmediği için, Avrupa''da kimseyi silah baskısıyla İslam''ı seçmeye zorlamamıştır. Yunus kültüründe sevgi alınır sevgi satılır, sevgiden terazi tutulur, sevgi sevgiyle tartılır, Asya, Avrupa sevgidir. Asya'da ve Avrupa'da herkes sevdiği kadar büyüktür, Allah''ı sevenler herkesten büyüktür. Allah sevdiği insanın düşünen aklı, seven gönlü, okunan kitabı, yazan kalemi olur.

*

Bilgiyi bilgeliğe dönüştüren Yunus kültürünün kaynağı, dört kitabın ortak mesajını bir ''Elif''te bulan, Kutsal kitaplardadır, Peygamberlerdedir. Yunus insanının bulduğu kurtuluşun yol haritası, Asya''da ve Avrupa''da değil, insanların gönüllerindedir. İnsanların gönüllerini fethedenler, kıtaları fethederler.

*

Dünyaya barışı, yağmur yüklü bulutlar değil, sevgiyle silahlanmış Yunus insanları getirecektir. Onlar düşünceleriyle kazandıklarını, eylemleriyle dağıtırlar.

*

Yunus insanının gönlü Asya''dadır, aklı Avrupa''dadır, gözü Amerika'dadır.

*

Dergah kültüründe dağ Arafat dağıdır, gemi Nuh'un gemisidir.

*

Sevgiyle Batı,Kuzey,Güney bütün dünya Doğu olur.

*

Doğu'nun güneşi hiçbir zaman batmaz.

*

Güneş her yerde Doğudan doğar.

7 Şubat 2020, 12:09

DÜNYADA HİÇBİR İNSAN KIRK KİTAP OKUMADAN BİR KİTAP YAZAMAZ

İnsanın kendisini bilmesinden daha önemli bilgi, kendisini yenmesinden daha büyük zafer yoktur. Bilgi kazanmak için okumak, zafer kazanmak için yapmak gerekir. İnsan okuduğu kadar düşünür ve yaptığı kadar bilir. Okumayan insan düşünmez, yapmayan insan bilmez. Okuyan insan düşünür, yapan insan bilir. Düşüncesiz bilgi, bilgisiz düşünce zenginleşmez. Bu yüzden, hem düşüncenin, hem eylemin beslendiği sınırsız kaynağı, iki dünyayı okumasını bilmektir.

*

Önce yazmak değil, okumak vardır. Kırk satır okumadan bir satır, kırk sayfa okumadan bir sayfa ve kırk kitap okumadan bir kitap yazılmaz. Az olan ve öz olan sözün ustası, Anadolu insanının günlük hayatında, ekmek ve su gibi, kalemin, defterin ve kitabın doldurulmaz bir yeri vardır. Bütün insanlığın düşünce eylem birikiminin ana kaynağı olan kutsal kitap, “Oku” buyruğuyla başlar. Tabiat gibi, hayat sırlarını ve hazinelerini, kendilerini okumasını bilenlere açar.

*

Güzeller güzelini, doğrular doğrusunu, iyiler iyisini bulmak için, dünyada herkesin ya okuyan, ya yazan, ya da okuyan ve yazanı seven olması gerekir. Dünyada, okunmaya değer kitapları okumayanlar, arkalarında yazılmaya değer eserler bırakamadıkları gibi, bilinmeye değer eylemler de yapamazlar. Okumanın yeri, yaşı ve zamanı yoktur. Her insan işi, yaşı ve inancı, ne olursa olsun, beşikten mezara kadar okumak zorundadır. Tabiatın açık üniversitesinde eğitime hiç ara verilmez, eğitim süreklidir.

*

Anadolu insanının bin yıllık kültürü, Yunus'un şiirlerinde olduğu gibi, şiirin aynasında değerlendirilir ve şiirin aynasından yansıtılır. Şiir sözün özü ve kitabın özetidir. Hayatın şiirini yakalamak için, dünyayı yaşanır kılacak kitabı okumak gerekir. Evrenin özü dünya, dünyanın özü kitap ve kitabın özü şiirdir. Şiir kitabın, kitap dünyanın, dünya evrenin bitmez tükenmez, gizemli hazinesidir. Hazinenin anahtarları, hayatı okumasını bilen, "Gebe bırakan söz"ün ustası şairlere verilmiştir.

*

Okuma ve yazma özürlü toplumlarda, hayatın hiçbir alanında, tekrar tekrar okunan, tekrar tekrar yorumlanan kitaplar yazılamaz. Tarih boyunca yazılanların hepsi, kutsal kitapların, bütün insanlığa getirdikleri haberleri anlamak ve anlatmak için yazılmıştır. Kutsal kitapların sonuncusu, en son gelmiş olmakla birlikte, aslında ilk başta gelendir. Bütün insanlığın kültürel ve bilimsel birikimi, kutsal kitapların ayrıntılı açıklamalarıdır.Onların sözlerinin üstünde söz, özlerinin üstünde öz yoktur.Ağaçlar kalem, denizler mürekkep olsa, onların özünü anlatmaya yetmez.

*

Kutsal kitapların sözleri, bütün yazılanları okuyup, özümseyip ve unuttuktan sonra, geriye kalan özlerdir. Onların özünü ve şiirini yakalayanlar, bütün insanlığa ölümsüzlüğün ışığını taşırlar.

*

Hem Okumak, hem de yazmak için, dünya bir gündür. O gün de bugündür.Bugünü geğerlendirmek için, dünü bilmek, yarını düşünmek gerekir.

*

Yazılacak en önemli kitap hem görünen hem görünmeyen iki dünyadır. Okunanacak en önemli şiir, düşünceleryle,eylemleryle insandır.

8 Şubat 2020, 12:13

İNSANA VERİLEN SINIRLI ZAMANA SINIRSIZ DEĞER KAZANDIRMAK

Zaman değerin, değer hayatın hazinesidir. Zaman insanın sürekli sınandığı, imtihan alanıdır. Değeri değersizlik olan insanın elinde, zaman değerini, hayat anlamını yitirir. Zaman değer kaynağı olduğu kadar, değersizlik kaynağı da olur. Değerin yalnızca fiziksel boyutunun, önem kazandığı bir dünyada, kültürel alan derinliğini yitirir. Kültürel alandaki yoksulluk, fiziksel alandaki zenginlikle giderilmeye çalışılır. Tüketim yarışı, değersizlik yarışına dönüşür.

*

Değersizliğin değer olmasıyla hayat, kültürsüzlüğün yayıldığı, yalınlığın küçümsendiği, gösteriş tüketiminin özendirildiği bir yarış alanına dönüşür. Seküler hayatın her alanında, mutluluğa giden yolun, kazanma yarışından geçtiği, zamanın kazanma zamanı olduğu, kazanmak için hiçbir sınırın olmadığı vurgulanır. Bunun için, dünyada sürekli tekrarlanan spor karşılaşmaları, büyük bir kesim tarafından, bir üstün gelme yarışından daha çok, bir kazanma savaşı olarak görülür.

*

Tüketimin çekiciliğini artırmak için, zaman içinde bir son- raki dönemde, yapılan tüketimin, bir önceki dönemde yapılan tüketimden, daha kazançlı olduğu yanılgısı, değişmez bir ger- çek olarak sunulmaktadır. Zamanın geri dönüşü söz konusu olmayan, sürekli bir iyileşme ve kusursuzlaşma süreci olduğu herkese kabul ettirilmiştir. Geçmişin değerlerine karşı, geleceğin değerleri kutsallaştırılmıştır. Zaman içinde ilerlemeye olan inanç, inançsızlığa dönüşmüştür.

*

Yüzyıllarca doğrusal gelişmeye olan güven, savaşlar, dep- remler, yağmurlar ve su baskınlarıyla büyük ölçüde sarsılmış- tır. Hayat Hegel ve Marx’ın öngördüğü bağlamda tez, antitez ve sentez sürecinde, günden güne daha iyiye giderek gelişmiyor. Bütün insanlığın gelecek hakkında bildiği tek şey, Huxley’in vurguladığı gibi: “Kesin olarak” bilinmediğidir. Kimsenin geleceği kesin olarak bilmesi mümkün değildir. Geleceğin gücü bilinmezliğinden kaynaklanmaktadır.

*

Zamanın sonu, hayatın sonudur. Zamanın değersizleşmesi, hayatın değersizleşmesidir. Değersizleşen hayata değer kazandırmak için, hayatın sonunun insanın sonunun olmadığının bilincinde olmak gerekir. Hayatın sonunun nerede, ne zaman geleceğinin bilinmediği için, herkes her zaman her yerde haya- tının sonunu beklemelidir. O zaman insan gibi, hayat da hem değer, hem de anlam kazanır. Zaman da başladığı noktaya dönerek, çevrimini tamamlar.

*

Zamanın donduğu yerde, yalnızca hayatın değil, tarihin de sonu gelmiştir. Artık ne iyilikleri özendirilebilir ne kötülüler önlenebilir. Hayatın antitezi olmadığı gibi, tekrarı da yoktur. Hayat zor ve karmaşıktır, doğrusal olmaktan daha çok, dairesel bir gelişme gösterir. Zamanın labirentlerinde insan düşe kalka ilerler, sonunda tek olan çıkış kapısını bulur. O tek kapı, karanlıktan aydınlığa, ölümlülükten ölümsüzlüğe geçiş kapısıdır.

*

Dünyada zamanın kime yakın, kime uzak olduğunu, kimse bilmez. Hayatın akışında geçip giden, zamandan önce insandır.

*

Zaman kapıyı çaldığında, insan hazır olmalıdır. Zamana direnilmez, zamana kurşun atılmaz, zamana kılıç çekilmez.

*

Gelecek zamanda aranır, zamanda bulunur. Zamana verilen değer, insana verilen değerdir.

9 Şubat 2020, 11:47

ÜÇ YANI DENİZLERLE ÇEVRİLİ ANADOLU'DA KİMSE YOKSUL DÜŞMEZ

Türkiye çok partili dönemde, birbirini izleyen darbeler yüzünden, üretim gücüne yeni açılımlar kazandırmada, doğal kaynaklarını değerlendirmede, beklenen başarıyı gösterememiştir. İkinci Dünya Savaşı sonrasında, Türkiye Avrupa’nın yakılıp yıkılmayan, ülkelerinin başında yer almıştır. Bu yüzden Avrupa’nın üretim gücü yüksek, ülkelerinden biri olmuştur. Ancak dünyadaki gelişmeleri uyum sağlayamayan Türkiye, üretim yapısını ve kültürel dokusunu yenileyememiştir.

*

Ellili yıllarda üretim gücünün büyüklüğü açısından, Kore ve İspanya’dan daha iyi konumda olan Türkiye, ekonomik büyümesini, sürdürülebilir yapıya kavuşturamamıştır. Türki- ye’nin karşı karşıya olduğu, toplumun bütün kesimlerini etkileyen sorunların başında, ekonomik ve kültürel üretim gücüne, yeni zenginliklerin kazandırılması gelmektedir. Üretim güçsüzlüğünün üstesinden gelmek için, bütün kurumların ve bütün kuruluşların, toplumdan aldıklarından daha fazlasını, topluma vermeleri gerekir. Dünyanın hiçbir ülkesinde, üretmeden tüketmek mümkün değildir.

*

Zengin doğal kaynaklara sahip, yılda dört mevsimin bir- den yaşandığı, üç yanı denizlerle çevrili Türkiye’de, üretim güçsüzlüğü, toplumun kültürel düzeyinin yetersiz olmasından kaynaklanmaktadır. Türkiye’nin üretim gücünü büyütmek için, başta üniversiteler ve kültür kurumları olmak üzere, bütün kuruluşlara önemli görevler düşmektedir. Dünyanın hiçbir yerinde, kültürleri yoksul olan ülkelerin, ekonomileri zengin olmaz. Hayatın her alanında, ekonomi kültürün değil, kültür ekonominin türevi olmuştur.

*

Sanayi toplumlarından, bilgi toplumlarına geçen ülkelerde, üretim gücüne yeni boyutlar kazandırmada, çalışan insanlar arasında gelir farkı değil, kültür farkı önemlidir. Artık dünyanın her ülkesinde, üretim gücünü büyütmek, bir sermaye işi olmaktan çıkmış, bir kültür işine, bir eğitim işine, bir yenilik işine dönüşmüştür. Bu yüzden Anadolu’nun bilgeleri: “Deniz kenarında açlık, ormanda yoksulluk olmaz” demişlerdir. Türkiye’de insanlar balık istemeyi bırakmalı, balık tutmasını öğrenmelidir. Balık tutmasını bilenler yoksul düşmezler.

*

Ülkelerde kültürel derinlikle, ekonomik zenginlik arasında, doğru orantılı bir korelasyon vardır. Kültürleri derin olan toplumların, ekonomileri zengin olur. Dünyada hiçbir ülkede, meyvası para olan ağaç yoktur. Anadolu’da denildiği gibi: “Para sokaktan toplanmaz.” Para üretilen bir ürün, hizmet ve bilginin pazardaki değerini gösterir. Katma değeri yüksek ürün ve hizmet üretenler, katma değeri düşük ürün ve hizmet üretenlerden, daha güçlü olurlar. Üretim gücüne güç katmada, sermaye bir amaç değil, bir araçtır.

*

Ülkelerin üretim gücüne, yeni açılımlar kazandırmada, sürükleyici gücün başında, insan gücü gelir. Üretimde başarı, sermayeden önce, insandan kaynaklanır.

*

Seküler dünyada olduğu gibi, sermayenin nesnesi olanlar, ekonominin öznesi olamazlar.

*

Her alanda üretim güçsüzlüğünün üstesinden gelmede, kültür gücü, sermaye gücünden çok daha etkilidir.

*

Sermaye gücüyle, işler güzel yapılırken, kültür gücüyle doğru işler yapılır.

*

Dünyada bütün toplumları, sermaye zenginliğinden daha çok, kültür derinliği dönüştürmüştür.

*

Ekonomik,siyasal,kültürel alanlarda belirleyici olan,ekonomi değil,kültürdür.

*

Kültürsüz ekonomi ilkesiz,ekonomisiz kültür etkisiz olur.

10 Şubat 2020, 11:10

ABDÜLHAMİT BİLİNMEDEN AVRUPA'NIN YİRMİNCİ YÜZYILI BİLİNMEZ

Tarihin ilk yüzyıllarından beri, barış dönemleri, savaş dönemlerinden daha kısa olmuştur. Her ülke, barış isteyen ülkenin, savaşa hazır olması gerektiğine inanmıştır. Barış savaşa verilen hazırlık arası olarak görülmüştür. Bunun için, dünyada barışın sonu geliyor, savaşın sonu gelmiyor. Büyük Osmanlı Devletini parçalayan, Birinci Dünya Savaşı, Avrupa'da beklenmeyen bir savaş değildir. Ancak yol açtığı yıkım, yok ettiği kaynaklar, çok büyük olmuştur.

*

Sürekli geliştirilen savaş gemileri, tanklar, uzun menzilli toplar, makinalı tüfekler, yüzyıl önceki savaşta, geçmiş yüzyıllarda benzeri görülmeyen, büyük kan ve gözyaşı gölleri oluşturmuştur. Sultan Abdülhamit'in eşsiz bir diplomatik ustalıkla koruduğu, Avrupa ülkeleri arasındaki dengeler yitirilmiştir. Hicaz Demiryolu gibi, altyapı ve köklü eğitim yatırımları aksamıştır. Sultan'ın kırk yıllık barış ülkesi, savaş ülkesine dönüşmüştür. Büyük Osmanlı coğrafyası kırk parçaya ayrılmıştır.

*

Abdülhamit'i devlet yönetiminden uzaklaştıran İttihatçıların elinde, ülkenin mali yapısı çökmüştür. İttihatçılar Balkanlar, Kafkaslar ve Orta Doğu'da başarısızlığa uğramışlardır. Ülkede haksızlıklar, yolsuzluklar her yere yayılmıştır. Devletin güçsüz düştüğü bir dönemde, İttihatçıların oldubittisiyle, Osmanlı Devleti, Almanya'nın yanında savaşa sürüklenmiştir. İngiltere ve Fransa Çanakkale'de Almanya'yı durdurmuş, Osmanlı Devleti'ni parçalamış, kendileri de parçalanmışlardır.

*

Abdülhamit'i anlamadan, Yirminci yüzyılı anlamak mümkün değildir. Abdülhamit'i Anadolu insanının gündemine taşıyan, Kızıl Sultan olmaktan kurtaran,Necip Fazıl'ın vurguladığı gibi: “Abdülhamit'i anlamak her şeyi anlamak olacaktır.” Anadolu insanının tarihi, “Çanakkale Öncesi” ve “Çanakkale Sonrası” olmak üzere ikiye ayrılır. Çanakkale'den önceki yıllar, Abdülhamid'in barış yılları, sonraki yıllar ise İttihatçıların savaş yıllarıdır.

*

Sultan'ın barış yıllarında devletin bütünlüğü korunmuş, hayatın her alanında köklü dönüşümlerin temelleri atılmış, uzun dönemli yenilenme süreci başlatılmıştır. Abdülhamit'i yönetimden uzaklaştıran, İttihatçıların savaş yıllarında ise, koskoca Osmanlı, kırk devlete bölünmüştür.

*

Tarihin her döneminde savaşlar yıkıcı, barışlar yapıcı olmuşlardır. Bunun için, Barış Sultanı Abdülhamit: “Savaş yalnız sınırlarda olmaz. Savaş bir milletin topyekün ateşe girmesidir. Eğer bu bütünlük sağlanmamışsa, zafer tesadüfi, yenilgi kaderdir” demektedir.

*

Savaş ülkeyi yangın yerine çevirirken, barış gül bahçesine çevirir.

*

Savaşı başlatmak değil, barışı yaşatmak önemlidir.

*

Savaş devletten, barış milletten güç alır.

*

Savaşın yükünü millet taşır.

*

Tarihin anası barıştır.

11 Şubat 2020, 12:21

ABDÜLHAMİT'İN YARIM KALAN BÜYÜK HİCAZ DEMİRYOLU RÜYASI

Türkiye'den Hicaz'a gidenlerin, Medine’de dikkatlerini çeken yapılardan biri, Abdülhamit’in büyük rüyası, Hicaz Demiryolunun Medine istasyonu olur. Medine’ye gelen Türklerin elinden Sultanın İstanbul’dan Hicaz’a uzanan eli tutar.İstasyon binası İslam dünyasının, son yüzyılda ekonomiyi, kanlı bir savaşa dönüştüren, kazanmak için her yolu mübah sayan Avrupa karşısında, Osmanlı devletinin, ekonomik ve kültürel alanda, gücünü koruma girişiminin, somut bir göstergesi olarak varlığını korumaktadır.

*

Dünyada kervanların yerini trenlerin alması, dünya ticaret hacminin hayal edilemeyen düzeylere çıkması, On dokuzuncu yüzyılda demiryollarının, önemini büyük ölçüde arttırması, Abdülhamit’i rüyasını gerçekleştirmeye zorlamış. Yirminci yüzyılın başında, geniş toprakları, zengin madenleri ve sınırsız denecek petrol rezervleriyle, Osmanlı coğrafyası bütün Avrupa ülkelerinin dikkatlerini üzerinde toplamış. Osmanlı devleti Avrupalıların ekonomik, siyasal ve kültürel saldırılarını göğüslemek zorunda kalmış.

*

Sanayi geliştikçe, petrol, bakır, fosfat, pamuk gibi hammaddeler, ekonomilerin toplardamarları ve geniş pazarlar sanayinin atardamarları olmuş. Sanayileşmenin kalbi endüstriyel üretim, hammaddelerle ve pazarlarla gelişmiş. Dünyadaki büyük değişim döneminde, Abdülhamit, İstanbul’u bir yandan Basra körfezine, bir yandan Halep, Şam, Beyrut, Kudüs, Medine, Mekke ve Cidde ile Kızıldeniz’e bağlamak istiyor. Sultan İstanbul’u Tuna boylarından, Basra körfezine ve Kızıldeniz’e bağlayan çok önemli bir demiryolu ağının merkezi haline getirmeyi hayal ediyor.

*

Bağdat demiryolu ihalesi, 1903 yılında Almanlara veriliyor. O yıllarda Osmanlı ülkesi, Avrupa’nın Asya kapısı olan Balkanlarla, Asya’nın Avrupa kapısı olan Suriye’den, Irak’tan, Lübnan’dan, Filistin’den ve Hicaz’dan oluşuyor.Yirminci yüzyılın başında Osmanlı devleti, Irak’ı, Suriye’yi, Lübnan’ı ve Hicaz’ı içine alan zengin coğrafyasıyla, bütün Doğu ve Batı ticaretinin, ana yollarını elinde tutuyor. Viyana’dan, Basra körfezi’ne ve Kızıldeniz’e kadar ekonominin omurgası olan ticaretin denetimini ve güvenliğini sağlıyor. Yalnızca Avrupa’ın değil, bütün dünya sanayisinin, can damarları olan hammadde kaynaklarının ve büyük pazarın yönetimi, Osmanlılar tarafından yapılıyor.

*

İslam dünyasının geleceğine dönük, büyük rüyalar gören Abdülhamit’in, düşündüğü demiryolları gerçekleşir. Bağdat demiryoluna, Şam ve Medine yolu eklenir ve demiryolu Medine’ye varır, ancak Mekke’ye ulaşamaz. Abdülhamit’in uzun dönemli atılımlarının, önemin kavramayan İttihatçıların elinde, Osmanlı devleti kendisini Almanların saflarında, Birinci Dünya Savaşında bulur. Abdülhamit'in "Osmanlı Barışı" İttihatçıların eliyle dinamitlenir.

*

İslam dünyasını olağanüstü stratejik konumu, zengin doğal kaynakları, Amerikalıların, Avrupalıların bütün güçleriyle, Osmanlı devletinin en büyük mirasçısı Türkiye'ye yüklenmelerine yol açıyor.

*

Amerika, Avrupa, Rusya,İran başta olmak üzere,bütün dünya Osmanlı yönetiminin değişmesinden sonra, dağılan ülkeler birliğinin,doğal kaynaklarını paylaşmak için savaşıyor.

*

Savaşan İslam dünyasını barışan İslam dünyasına dönüştürmek için,Müslüman ülkelerin Medine istasyonunda buluşarak, savaşı cephelerden pazarlara, taşımaları hayati önem taşıyor.

11 Şubat 2020, 16:17

Dünyadaki "SERBEST PAZAR EKONOMİSİ"ni "ETİK PAZAR

Dünyadaki "SERBEST PAZAR EKONOMİSİ"ni "ETİK PAZAR EKOOMİSİ"ne "EKONOMİK" olmasını bilen insanlar değil,"ETİK" olmasını bilen insanlar dönüştürecektir.Onların bir elilerinde MESNEVİ bir ellerinde MUKADDİME olacaktır.Onlar YUNUS gibi yaşarken, SİNAN gibi üreteceklerdir.

12 Şubat 2020, 10:56

AMERİKA RUSYA İSRAİL ORTADOĞU'YU KAN GÖLÜNE DÖNÜŞTÜRDÜ

Ortadoğu bin yıldan bu yana, onlarca farklı din, mezhep ve etnik kökenden insanlara kapılarını açmış, yerin altı kadar yerin üstü de, zengin olan bir coğrafyadır. Peygamberler ülkesi Ortadoğu, son yıllarda Müslümanlar, Hristiyanlar ve Yahudiler arasındaki yıkıcı iktidar çatışmalarının ağırlık merkezi olmuştur. Mekke sözlü, Medine yüzlü, Kudüs gözlü, Ortadoğu şehirleri,Amerika ve Rusya uçaklarıyla birer kan gölüne dönüşmüşlerdir. “Yunus izli Mevlana çizgili” Ortadoğu'da, savaş olursa,dünyada barış olmaz.Ortadoğu ağlarsa,dünya gülmez.

*

Türklerin, Ortadoğu'dan çekilmesiyle, bozulan uyum ve düzeni, Bölge ve Avrupa ülkeleri yeniden kurmakta büyük bir başarısızlığa uğramışlardır.Amerika'nın Irak'ı işgali, Ortadoğu'nun kalbine, iki yanı keskin bir kılıç gibi saplanmıştır. Amerika ve Rusya uçak ve savaş gemileriyle, Ortadoğu'yu Yeryüzü Cehennemi”ne çevirdiler. Türklerin 1517'den 1917'ye kadar özenle korudukları, “Ortadoğu Barışı” buharlaştı. Emevilerin, Abbasilerin, Osmanlıların şehirleri yakıldı yıkıldı.

*

Ortadoğu'da Amerikalılar, Ruslar öldürmeye doymuyor. “Birkaç aya kalmaz, yönetimler değişir, çatışmalar biter” deniliyordu. Yıllar geçti, Ortadoğu'da ne savaşlar bitti, ne de ölümler. Petrol denizi üzerinde yüzen Ortadoğu ülkeleri, dünyadan petrol ithal eden ülkeler konumuna düştüler. Göçmen olmak zorunda kalan Filistinli Şair Mahmut Derviş'in, “Soruşturma” şiirinde vurguladığı gibi: Yine de Ortadoğu “Çılgın bir dünyanın sarsamadığı / Çağların ötesinde/ Zamanın ötesinde” kökleri olan, gizemli bir “Yeryüzü Cenneti”dir.

*

Ortadoğu'nun dayatmacı yönetimlerinin, gösteriş düşkünü, yetersiz ve yeteneksiz yöneticilerinin başlattıkları savaşlar, büyük göçlere yol açmıştır. Kanlı iç savaşların yaşandığı Ortadoğu ülkelerinden komşu ülkelere ve Avrupa ülkelerine yönelen, sonu gelmeyen göç dalgaları, bütün dünyanın gündeminde ilk sırayı almıştır. Avrupa ülkelerinin bencilliği yüzünden, Akdeniz'de dünyanın en büyük göçmen mezarlığı oluşmuştur. Gelecek kuşaklar, geriye dönüp baktıklarında, son iki yüzyılın en dehşet verici, kan dökücüleri olarak, Amerikalı ve Avrupalısıyla Batı dünyasını göreceklerdir.

*

Araplar Avrupa topraklarına yeni ayak basmıyorlar. İspanya'ya 711 yılında geldiler, 1492 yılına kadar yüzyıllarca Avrupa topraklarında yaşadılar.

*

Bekir Karlığa'nın bütün açıklığıyla ortaya koyduğu gibi, “İbn Rüşd”, Avrupa'nın her ülkesinde, “Avrupa'yı aydınlatan düşünür” olarak kabul edilir.

*

Philip K.Hitti, İbn Haldun'u Avrupa'da Alplerin “Mont Blanc”ı, Asya'da Himalayaların “Everest”i olarak görür.

*

Avrupa'da düşünce adına ne varsa, hepsi Endülüs'ten ödünç alınmıştır. Avrupa'da doğmuş büyük din yoktur.

*

İnsanın nasıl bir gözü ağlarken, bir gözü gülmezse, sınırların altüst olduğu bir dünyada da, bir ülke ağlarken, bir ülke gülmez.

*

Dünyanın neresinde olursa olsun,savaşlarda bir çocuk ölüyorsa, o çocuğun ölümünden bütün dünya sorumludur

14 Şubat 2020, 16:31

DÜNYANIN GÜÇ SARHOŞU AMERİKA'NIN GÜCÜNÜ AŞAN GÜÇ VARDIR

Doğu ile Batı dünyası arasındaki çatışmaların, doruk noktasına ulaştığı, Orta Çağ sonrası dünyanın, en büyük silahlı gücü Amerika’dır. Pentagon denizleriyle, karalarıyla, dünyanın her yanına yetişebilecek bir ordunun yönetim merkezidir. Kendisini dünyanın başşehri olarak gören Washington’da, Pentagon Capitol’den beş kat daha büyük bir fiziksel altyapıya sahiptir. Her biri birer yüzen, hava ve kara orduları olan,uçak gemileriyle, Pentagon dünyanın bütün ülkelerine ulaşacak güçtedir.

*

Pentagon Amerika’nın elinde, her yere yetişen büyük bir çekiçtir. Güç sarhoşu Amerika, dünyadaki her sorunu çekice ihtiyaç duyan bir çivi olarak görmektedir. Bunun için, Amerika pek çok ülkede, demokratik yolla seçilmiş yönetimleri, silahlı güçlerle değiştirmenin, sayısız örneğini vermiştir. Yirminci yüzyılda, Nazi Almanya’sında Hitler’in başaramadığını, Amerika başarmıştır. Amerika kare dünyada hedeflerine ulaşmış bir “Nazi İmparatorluğu”dur. Ancak Amerika’nın düşmanları Yahudiler değil Müslümanlardır.

*

Capitol’un emrindeki Pentagon, sürekli barıştan daha çok, sürekli savaş için inşa edilmiş, devasa bir uçak gemisine benzemektedir. Amerika için barış, yanında yer almayanları öldürmeye muktedir olmaktır. Terörü devlet politikası haline getiren İsrail’in, dehşet verici boyutlara ulaşan, Müslüman düşmanlığı, Pentagon’un savaşta herşey mübahtır” diyen “topyekun yıkım” stratejisinden kaynaklanır. Amerika dünyanın, İsrail Ortadoğu’nun, silah geliştirme ve deneme merkezidir.

*

Almanya’nın savaş yıllarında, “Avrupa’da Almanya herşeyin üstündedir” ilkesi, Yirmibirinci yüzyılda, “Dünyada Amerika, Ortadoğu’da İsrail herşeyin üstündedir” ilkesine dönüşmüştür. Almanya’nın gurur ve kibir dolu, “güç zehirlenmesi” on iki yıl sürdü. Amerika ve İsrail’in Pentagon’un gölgesindeki “silah körlüğü”nün kaç “on iki yıl” süreceğini, bütün dünya merak etmektedir. Onlar ise “önleyici savaş” stratejileriyle, yeni saldırılar planlamakla meşguller.

*

“Terörü önleyici” amaçlı savaş, aslında Amerika’nın, karşısında olan ülkelere, istediği zaman, istediği yerde saldırmak için, geliştirdiği bir savunma stratejisidir. Amerika istemediği yönetimleri, oy atarak değil, kurşun atarak değiştirme peşindedir. Amerikan yönetiminin en çok sevdiği demokrasi, her önüne gelen seçmenin oy vermediği demokrasidir. Pentagon’un seçmenlerin oylarını, sayacak kadar zamanı yoktur. Zaman kazanmak için, oy verecekleri öldürmek, en kestirme yöntemdir.

*

Amerika ve İsrail başta olmak üzere, dünyadaki bütün saldırgan devletlerinin önünü kesmenin yolu: Varlığa sevinmeden, yokluğa yerinmeden, iyilikleri özendirmek, kötülükleri önlemektir.

*

Küresel ve yerel yönetim sorunlarının üstesinden gelmek için, kimsenin bilmediği mucizevi bir yöntem yok. Savaşsız bir dünya için, barış savaşı yitirile yitirile kazanılır.

*

Zamanı gelmiş bir barışın, tekerine kimse çomak sokamaz. Barışın güvercinleri karşısında, savaşın kartalları güçlerini yitirir.

*

Dünyayı barışı koruyacak kadar akıllı,savaştan kaçacak kadar bilgili olanlar dönüştürür

14 Şubat 2020, 16:44

Ortadoğu İbrahimlerin Nemrutlara,Musaların Firavunlara üstün geldiği coğrafyadır

Ortadoğu İbrahimlerin Nemrutlara,Musaların Firavunlara üstün geldiği coğrafyadır. İki dünyada Allah'ın gücünün üzerinde güç yoktur. Ortadoğu'da Muhammed Habibullah, İsa Ruhullah,Musa Kelimullah, İbrahim Halilullah, Adem Turabullah denilir.Ortadoğu peygamberler ülkesidir.

15 Şubat 2020, 11:53

KÜLTÜR YOKSULU ÜLKELER EKONOMİ VE DEMOKRASİ ZENGİNİ OLMAZ

İran''den Pakistan''a, Suriye''den Afganistan''a İslam dünyası, yüzyılların içinde oluşan, kültürel zenginliğini büyük ölçüde yitirmiştir. İslam dünyasının kültürel yoksulluğu, ekonomik ve siyasal alanlarda etkilerini göstermektedir. Müslüman ülkeler, dünyanın en yoksulları olma yanında, en dayatmacı yönetimlerine sahipler. İslam dünyasında, savaş içinde savaş yaşanıyor. Yerel savaşlar küresel savaşlara dönüşüyor. Suriye'de,Irak'ta,Libya'da ve Afganistan'da bütün ülkeler, bütün dünya savaşıyor.

*

Müslüman ülkelerdeki iktidar çatışmaları, seçim alanlarından, savaş alanlarına taşınmıştır. Irak,Suriye,Yemen başta olmak üzere, bütün iktidar savaşları, mezhep savaşlarına dönüşmüştür. Mezhepler arasındaki nefretin doğurduğu nefret, bütün Müslüman ülkelere yayılmıştır. Doğal kaynak zengini ülkeler, tüketim ürünlerinden yatırım ürünlerine kadar, bütün ihtiyaçlarını ithal eden, yoksul ülkelere dönüştüler.

*

İslam dünyasının kültürel derinliğiyle birlikte üretim gücünü yitirmesinin peşinden, demokrasi yoksulluğu gelmiştir. Ülkelerin kültürel, ekonomik ve demokratik zenginlikleri, birleşik kaplara benzer, kültürel düzeyleri, öteki iki alandaki düzeylerini belirler. Kültür yoksulu ülkelerin demokrasi ve ekonomi zengini olmaları mümkün değildir. Şiddetin doğurduğu şiddetin, önüne geçmek için, kültüre öncelik verilmelidir.

*

Kültürde zenginleşme olmadan, ekonomide zenginleşme, ekonomide zenginleşme olmadan demokraside zenginleşme olmaz. İslam dünyasının demokratik açılımında, ekonomik gelişme, kültürel gelişmeyi izler. Kültür ekonomiye, ekonomi demokrasiye yeni açılımlar kazanadırır. Kültür ekonominin, ekonomi demokrasinin temellerini oluşturur. Kültürlerini geliştiremeyen ülkeler, ekonomileriyle birlikte demokrasilerini geliştiremezler.

*

Edebiyat, mimari, sinema ve tiyatro kültürel alanın ana sütunlarıdır. Kültürel hayatta enine boyuna tartışılan konular, erken ya da geç ekonomik ve siyasal alanda, kendilerine geniş uygulama alanı bulurlar. Kültürün öncüleri, yıllar sonrasını görürler, geleceğin dünyasını bugünün dünyasına taşırlar. Sezai Karakoç''un Türkiye''nin dönüşüm stratejisi olan, “İslamın Dirilişi” kitabında vurguladığı gibi: Bugün edebiyata giren yarın hayata girer.

*

Kültüre önem veren ülkelerde, dayatmacı yönetimlerden demokratik yönetimlere, devlet odaklı ekonomiden, pazar odaklı ekonomilere geçiş süreci, büyük bir hız ve yoğunluk kazanır. Kültürel derinlik,üretime ve yönetime zenginlik kazandırır.

*

Ekonomik büyümede, doğal kaynaklardan önce kültürel kaynaklar gelir. Değerli kültür üretemeyen ülkeler, değerli ürün üretemezler.

*

Kültürlerin görevleri, zorlaştırmak değil kolaylaştırmak, nefret ettirmek değil sevdirmek, tükettirmek değil ürettirmektir.

*

Nefret bahçelerinden, sevgi meyvaları toplanmaz.

*

Ekonomi ağaçları, kültürün bahçelerinde büyür.

*

Kültür ekonominin ve demokrasinin evidir.

17 Şubat 2020, 15:45

KOŞU BİTTİKTEN SONRA DA KOŞANLAR GÖSTERİŞE KAPILMAZ

Ülkeler arasındaki, uzaklık ve yakınlık farkının önemini yitirdiği kare dünyada, Siikon Vadisi’nin tüketim ürünlerini, gösteriş tutkunu insanların gözlerini kamaştırıyor. Kısa ömürlü, modelleri durmadan değiştirilen teknolojik ürünler, hayatın ekonomik, siyasal ve kültürel boyutlarında, köklü dönüşümlere yol açıyor. Tüketicinin üretimi, üretimin tüketimi büyüttüğü ekonomik yapı ve kültürel dokuda, gösteriş tüketimi, büyük bir hız ve yoğunluk kazanan kazanıyor.

*

Kare dünyada yeni boyutlar tüketim kültüründe, önemli olan ihtiyaçların karşılanması değil, isteklerin karşılanmasıdır. Tüketim kültürü karınların doymasından daha çok gözlerin doymasına odaklanır. Tüketim kültürünün merkezinde, gözlerini topraktan başka bir hiçbir şeyin doyuramadığı, tüketimi baştacı edinmiş, açgözlü insan vardır. Varsa yoksa gösteriş tüketimi diyen insanı, bir tüketim sarhoşudur, bir tüketim körüdür, bir tüketim bağımlısıdır, gözleri tüketimden başka hiç birşey görmez.

*

Tüketime gösterilen sevgi, hayata gösterilen sevgi anlamına gelmez. Hayatın güzelliği, hayattaki insanların güzelliğinden kaynaklanır. Güzel insanların düşünce ve eylemlerinde güzellik aramak, çirkinlikten kaçınmak, herkesin yerine getirmek zorunda olduğu bir sorumluluktur. İyilik peşinde koşmanın, kötülükten kaçınmanın yeri ve zamanı yoktur.Koşu beşikten mezara kadar devam eder. Güzellik ve iyilikte yarışma uzun soluklu bir koşudur. Koşu koşu bittikten sonra da devam eder.

*

Tüketim insanını tüketim, gösteriş insanını gösteriş yıkar. Bir ağaçtan binlerce kibrit üretilir. Ancak bir kibrit binlerce ağaçtan oluşan bir ormanı yok eder. Kare dünya da herkes tüketimine özen göstermek zorundadır. İnsanlar kibritteki ağacı, ağaçtaki kibriti görmezlerse, bir kibritle bütün ormanı yakarlar. Herkes ihtiyaçlarından önce isteklerini karşılamaya kalkarsa, insan kendi bindiği dalı kendisi keser. Dünyanın kaynakları, insanların bütün isteklerini karşılamaya hiçbir zaman yetmez.

*

Bir insanın gösteriş tüketiminden vazgeçmesiyle, yalın yaşama dönüşümü doruk noktasına ulaşmaz. Ancak amacına ulaşan bütün dönüşümler, bir kişinin eyleme geçmesiyle başlar. Dünyayı tehdit eden tüketim zehirlenmesinin, gösteriş sarhoşluğunun önüne geçmek için, dünyanın neresinde yaşarsa yaşasın, herkesin kendisine “Ben gösteriş tüketimine, bugün, burada, şiddete başvurmadan direnmezsem, kim, nerede, ne zaman, nasıl karşı çıkacak” sorusunu sürekli sormalıdır.

*

Gösteriş dünyasının, göz boyayıcı tüketim ürünlerini, yeri geldiğinde elinin tersiyle uzaklaştırmayanlar, güç sarhoşluğundan hiçbir zaman ayılmazlar. Beyinleri gösteriş tüketimiyle yıkananları, gözlerini açacak. Hiçbir uyarıcı ilaç yoktur. Onlar, sonu büyük yıkımlarla çıkan bu yolda, aşırı hızla duvara çarpmadan uyanmazlar.

*

Bütün dünyada tüketim sarhoşluğuna karşı çıkanlar, farklı şehirlerde olsalar, gönül gönüle, yan yana birlikte yürürler.

*

Gösteriş yolları sonu ölüme çıkan yollardır.

*

Gösterişte yarışan ölümle yarışır.

*

Gösterişe kapılan sele kapılır.

18 Şubat 2020, 12:16

DÜNYADA MEDENİYETLERİN DEĞİŞMEZ TEK BİR KAYNAĞI VARDIR

Son iki yüzyılda, insanlığın düşünce ve eylem birikiminin, yalnızca seküler boyutuna dayanan Batı düşüncesi, bütün dünyayı savaş alanına dönüştüren Kapitalizmive Komünizmi doğurmuştur. İnsanlığa özgürlük vaat eden Kapitalizm, bütün dünyaya el atan bir soygun düzenine dönüşmüştür. Eşitsizliklere isyandan yola çıkan Komünizm, baskı ve şiddete dayanan dayatmacı yönetimlerin, en dehşet verici örneklerini vermiştir.Her ikisi dünyayı bir yeryüzü Cehennemine dönüştürmüştür.

*

Bütün dünyada kutsal kültürün, hayatın dışına atılarak, seküler kültürün her alana uzanması, her alanı ele geçirmesi, ekonomik ve siyasal yapıda, büyük krizlerin tetikleyicisi olmuştur. İnsanlığın bilincini donduran, iç ve dış dünyasını altüst eden dinamikler, kutsal kültürden değil, seküler kültürden kaynaklanmıştır. Yirminci yüzyılın sonunda, duvarlar yıkılınca, seküler kültüre dayanan medeniyetlerin, temellerinin sağlam olmadıkları açıkça görülmüştür.

*

Soğuk Savaş sonrasında, Samuel Huntington yeni dönemde “Dünyada devletler değil, medeniyetler savaşacak” demesi, bütün dünyada büyük tartışmalara yol açmıştır. Oysa medeniyetler arasındaki savaşlar yeni başlamamıştır. Medeniyetlerin savaşı, Habil ve Kabil’den bu yana devam etmektedir, insanlığın tarihiyle yaşıttır. Kendilerini sürekli yenileyerek,karşılarına çıkan fırsatları, değerlendiren medeniyetler zenginleşirken, değerlendirmeyenler tarih sahnesinden çekilmek zorunda kalmışlardır.

*

İnsanlığın tarihi boyunca devam eden, Kıyamet gününe kadar devam edecek savaş, başından beri, kutsal kültüre dayanan medeniyetlerle, seküler kültürden kaynaklanan medeniyetler arasındadır. Bir yanda kutsal, bir yanda seküler medeniyetin değerleri vardır. Bir tarafta İbrahim’ler, Musa’lar, diğer tarafta Nemrut’lar, Firavunlar bulunmaktadır. Bu savaş karanlık güçlerle, aydınlık güçlerin savaşı gibi, insanlık tarihinin ayrıl- maz bir parçasıdır.

*

Sezai Karakoç’un, “Fizikötesi Açısından Ufuklar ve Daha Ötesi” isimli, üç ciltlik kitabında ele aldığı gibi: “Mısır Medeniyetinde, Yunan ve Roma Medeniyetinde yöneticilerin tanrılaştırılması, efsaneyi hakikat sayma yanılgısı, tevazuyu terk ediş, Allah’ı unutuş, o medeniyetlerin sonu” olmuştur. Dünyada seküler kültüre dayanan medeniyetler, birbirlerini yanlışlar ve yok ederken, kutsal kültürden kaynaklanan medeniyetler, birbirlerini doğrulamış ve tamamlamışlardır.

*

Karakoç’un temel tezi medeniyet tezidir.Dünyada her zaman bir tek medeniyet vardır, o medeniyet de “Hakikat Medeniyeti”dir. Bütün medeniyetler hakikat medeniyetinden doğmuşlardır. Medeniyetler ya asıllarına dönerler ya da yok olurlar.

*

Dünyanın Yirmi birinci yüzyılı, ya Hakikat Medeniyetinin yüzyılı olacaktır ya da nükleer silahlarla, baştan sona, yakılıp yıkılacaktır.

*

Dünyaya küresel barışı, Yeni Smith'ler,Yeni Marx'lar değil, Yeni Yunus'lar, Yeni Mevlana'lar getirecektir.

19 Şubat 2020, 12:23

DÜNYA BARIŞININ MİMARLARI YENİ SARI SALTUK'LAR OLACAKTIR

Amerika Irak'ta, Fransa Libya'da, Rusya Suriye'de, doğal kaynak zengini İslam dünyasının, ekonomik, siyasal, kültürel dengelerini altüst ederek, Avrupa'yı Ortadoğulaştırdı. Avrupa savaşan Doğu ve Batı'nın “Yeni Filistin”idir. Batı dünyasının çözüm kaynağı olmasını beklediği silahlı güçleri, Ortadoğu'da sorunları büyüten çözümsüzlük kaynağı olmuştur. Geçen yüzyılın askeri yöntemleriyle, gelen yüzyılın siyasal sorunlarının çözülemeyeceği, savaşan dünyada Doğu ve Batı tarafından açıkça görülmüştür.

*

Savaşlarla düşünme gücünü yitiren Ortadoğu ve Avrupa ülkeleri, sınırlara rastgele döşenmiş mayınlara dönüştüler. Onları nerede, nasıl tepki verecekleri belli olmayan, çözümsüzlük peşinde koşan, yeteneksiz ve yetersiz yöneticileriyle, sorunları daha da derinleştiriyorlar. Ortadoğuya uçak gemilerinden barış ihraç etmeye kalkışan Amerika, Ortadoğudan dünyaya savaş ithal etmiştir. Amerika'nın kendine barışı Ortadoğu'da savaş olmuştur. Batı'nın tek beden demokrasisi, Ortadoğu ülkelerinin farklı bedenlerine uymamıştır. Tek bedenin herkese uymadığı gibi,tek tip demokrasi her ülkeye uymaz.

*

Savaşan Ortadoğu ve Filistinleşen Avrupa'da barışın mimarları, Yirmi birinci yüzyılın Sarı Saltuk'ları olacaktır. Ortadoğunun ekonomik, Avrupa'nın da kültürel bir “Sarı Saltuk” misyonuna ihtiyacı vardır. İkinci Dünya Savaşından sonra, Almanya'nın, İngiltere'nin, Amerika'nın ve Rusya'nın harabeye çevirdiği Avrupa, nasıl “Marshall Planı” ile yeniden inşa edildiyse, “Sarı Saltuk Yeni Barış Misyonu”yla, oluşturulacak bir “İbn Haldun” yatırım fonu, altyapı ve sanayisi tahrip edilen İslam dünyasını yeniden inşa etmelidir. Ortadoğu Anka kuşu gibi, küllerinden yeniden doğmasını başarmalıdır.

*

Sarı Saltuk Amadolu, Balkanlar ve Kırım'da yaşamıştır. Selçuklular döneminde, onun öncülüğünde Türkler, 1260'lı yıllarda hiç savaşmadan Anadoludan Balkanlara geçerek, Dobruca bölgesine yerleşmişler. Değişik kaynaklarda Sarı Saltuk'un Japonya'dan Portekiz'e hiçbir ayrım gözetmeden, bir barış ve sevgi misyonuyla, herkesin yardımına koştuğu anlatılmaktadır. Bilgi ve bilgeliğiyle, büyük çekim merkezleri oluşturan Sarı Saltuk'un, bulunduğu ülkelerin hepsinde, adına inşa edilmiş onlarca türbe ve makam vardır.

*

Sarı Saltuk'un misyonu, savaş değil barıştır. Onun işi hayatı, zorlaştırmak değil kolaylaştırmaktır. Anadoluda onun geleneğini yaşatanların başında Barak Baba, Tapduk Emre ve Yunus gelir. Nasıl Sarı Saltuk Balkan şehirlerini sevgiyle dönüştürmüşse, Yunus Anadolu şehirlerini sevgiyle dönüştürmüştür. Onlar çevrelerinde oluşturdukları barış havzalarıyla, şehirlerin değil, gönüllerin fatihleri olmuşlardır. Onlar bellerinde kılıç değil, ellerinde gül taşımışlardır. Onların medeniyeti gül medeniyetidir.

*

Sarı Saltuk Balkanlarda Yunus Anadoluda, gül bahçesi türbeleriyle ve makamlarıyla, barışın mimarı olmuştur. Onların yüklendiği yeni barış misyonu: Öldürmek değil yaşatmaktır, sınır kapılarını kapatmak değil sonuna kadar açmaktır, ayrımcılık yapmak değil birleştirici olmaktır.

*

Ülkeler savaşa, nerede durulması gerektiği bilen, barış tutkunu erdemli liderler tarafından değil, nerede durulması gerektiğini bilmeyen, iktidar tutkunu erdemsiz yöneticiler tarafından sürüklenir.

*

Erdemli liderlerin elinde kömür elmasa dönüşürken, erdemsiz yöneticilerin elinde elmas kömüre dönüşür.

*

Dünyada “Yeni Sarı Saltuk Misyonu” bütün savaşları barışa dönüştürmektir.

*

Ülkeleri doğal kaynak kıtlığı değil, erdemli insan kıtlığı yıkar.

*

Sarı Saltuk tek başına bir “Barış Üniversitesi”dir.

19 Şubat 2020, 13:53

Kapitalistler ve Komünistler,arayıp bulamadıklarını Mukaddime'de

Kapitalistler ve Komünistler,arayıp bulamadıklarını Mukaddime'de bulacaklardır.İbn Haldun Smith'in ve Marx'ın tartıştığı her konuyu tartışmıştır.Onların Yirmibirinci yüzyılın insanına söyleyecek sözleri kalmamıştır.

20 Şubat 2020, 13:51

GÖZLERİ HİÇ DOYMAYAN DÜNYA YENİ NUH TUFANLARINA YOL AÇIYOR

Bütün ülkelerin yararlandığı dünya, uzaydan bakıldığında, denizleri, gölleri, nehirleri ve ovalarıyla, hayat dolu küçük bir küre olarak görülür. İnsanlığın ortak özvarlığı olan yeryüzü, bütün canlıların hayat kaynağıdır. Dünyada su, hava ve toprağın, altın ve gümüş gibi kıt olmamaları, onların bedelsiz doğal kaynaklar oldukları anlamına gelmez. Dünyadaki doğal kaynaklardan yararlanmanın, bütün insanlığa bir maliyeti vardır.

*

Bir gölde, her gün iki katı büyüyen bir yapraklı bir nilüfer çiçeği, otuzuncu günde gölü tamamen doldurmuşsa, gölün yarısı yirmi dokuzuncu günde dolmuş demektir. Çevre sorunlarının yorulma bilmez gözlemcisi Lester R. Brown, “Yirmi Dokuzuncu Gün” isimli kitabına, yeni bir Nuh Tufanı’nın yaklaşmakta olduğunu anlatmak için, bu nilüfer çiçeğinin gölü doldurma öyküsüyle başlar.Brown kitabında dünya ülkelerinin, otuzuncu günü, geciktirmek için, almaları gereken önlemleri ve yapmaları gereken tasarrufları uzun uzun tartışıyor.

*

Dünyada tüketim çılgınlığının yol açtığı iklim değişmeleri yüzünden, Antarktika’daki buzullar günden güne erimektedir. Yükselen deniz sularının, dünyanın bütün sahillerinde, büyük sel baskınları ve can kayıplarına yol açacağı tahmin ediliyor. Bu yüzden, seküler dünyanın tabiatla savaş paradigmasını,tabiatla barış paradigmasına dönüştürmek için,devlet yöneticileri yanında, bütün kurum ve kuruluşların yöneticilerine büyük görevler düşüyor.

*

Doğu’dan Batı’ya, Güney’den Kuzey’e dünyanın her yerindeki gösteriş harcamaları ve tüketim çılgınlığı, iklim değişiklikleri ve küresel ısınmanın ana kaynağıdırlar. Harcama tutkunu, gözleri doymayan ve benden sonrası tufan diyenler, kendileriyle birlikte bütün dünyayı deniz suları altında bırakmak için, ellerinden geleni, arkalarına bırakmıyorlar. Onların tüketim çılgınlığı, dünyayı büyük bir çöplüğe dönüştürdü.Onlar tüketip atmadıkları hiçbir şeyi satın almıyorlar.

*

“Batı’nın Çöküşü” kitabında, ünlü medeniyet tarihçisi Oswald Spengler, geçen yüzyılın başlarında, Avrupa’nın üstünlüğünün sona erdiğini vurgulamıştır. Spengler, demir yollarının, gemilerin, Romalıların yolları ve Çin Seddi gibi, tarihi kalıntılara, gökdelenlerin, Babil harabelerine dönüşeceği öngörüsünde bulunmuştur. Ancak o büyük çöküşünün, nerede, nasıl ve ne zaman gerçekleşeceği konusunda, bir değerlendirme yapmaktan kaçınmıştır.Çöküntü Amerika'dan da başlar,Çin'den de başlar,Körfez ülkelerinden de başlar.

*

Bütün ülkeler, akıl almaz boyutlara ulaşan tüketim ve gösteriş çılgınlığının, önüne geçecek, dünya ölçeğinde çalışmalar yapmazlarsa, Spengler”in öngörülerini, Yirmi birinci yüzyılın ilk yarısında, küresel ısınmayla, iklim değişikleri gerçekleştirecektir.

*

Gösteriş tüketimi yarışında, hayat ve oksijen kaynağı ormanlarla birlikte, doğal kaynakları yok edenler, bedelini bütün dünyanın ödediği karbon gazları salınımının, göldeki nilifer çiçeği gibi, büyümesine büyük bir hız kazandırırlar.

*

Dünyanın kaynaklarından ihtiyacından daha fazlasını tüketenler,yeni Nuh Tufanlarının en büyük tetikleyicileri olurlar.

*

Her tufan yağmurlarla gökyüzünden gelmez.Yeni tufanlar kasırgalarla denizlerden geliyor.

*

Bir küçük virüs,yalnızca bir ülkeyi değil, Doğu'dan Batı'ya bütün ülkeleri oruç tutmaya zorlar.

*

Yenilenler yenilemez, içilenler içilemez, tüketilenler tüketilemez olurlar.

21 Şubat 2020, 09:18

Bilge İnsan Değerli MAHMUT YOĞURTÇUGİL'in

Bilge İnsan Değerli MAHMUT YOĞURTÇUGİL'in öncülüğüyle,Sevgili ERKAN TEZCAN'nın desteğiyle, bir "BİR BİLGİ ve BİLGELİK AKADEMİSİ"ne dönüşen "KURULUŞ PLATFORMU"nun düzenlediği toplantıda, katılımcıların katkılarıyla "DÜŞÜNCEYİ EYLEM İÇİN BİLMEK" kitabını tartıştık.Tabi ki en büyük yardımcımız sesimizi SOSYAL MEDYA"da sizlere ulaştıran Değerli yorulma bilmez SAVAŞ TULGAR olmuştur.Hepsine gönül dolusu selamlar ve sevgiler.Düşünceyi eylem için bilenler edebiyatı medeniyet için bilirler.

22 Şubat 2020, 11:32

GOETHE ALMANYA'NIN DÜŞÜNEN AKILIDIR SEVEN GÖNÜLÜDÜR

Dünyanın neresinde kültürel dokusu sağlam, ekonomik yapısı güçlü bir ülke varsa, araştırıldığında başarısının kaynağında, üniversitelerinin olduğu görülür. Üniversiteleri bilim ve teknoloji üreten toplumların, bütün kuruluşları ürün ve hizmet üretirler. Ülkelerin kültürel, siyasal ve ekonomik gücü, ürettikleri bilgilerin, hizmetlerin ve ürünlerin hacminden ve kalitesinden kaynaklanır. Her alandaki üretkenliğin kaynağında üniversite vardır.

*

Üniversitelerin dünyayı ve hayatı bütün boyutlarıyla kavrayabilmeleri, değerlerle bilimleri, bilimlerle değerleri, bir bütünlük içinde ele almalarına bağlıdır. Değerlerle bilimleri birbirinden, aşılmaz sınırlarla ayıran toplumlar, ekonomik ve kültürel krizlerin üstesinden gelmekte, büyük güçlük çekerler. Değerlerden arındırılmış bilimler ilkelerini, bilimlerle beslenmeyen değerler güçlerini yitirirler. Değerleri hayata bilgeler kazandırırlar.O bilgelerin başında Almanya'da, Almanya’nın özeti olan Goethe gelir.

*

Almanya’da Yahudi ve Hristiyan değerleri yanında, İslamın değerlerini de öğreten J. W. Goethe Üniversitesi Protestan İlahiyat Fakültesinde, İslam Dini Bölümü açılmıştır. Milyonlarca Müslümanın yaşadığı, Avrupa ülkelerinin üniversitelerinde, İslamın değerlerinin öğretilmesi, dünya için büyük önem taşımaktadır. Bütün ülkelerin birbirleriyle komşu olduğu bir dünyada, Müslümanlar, Hristiyanlar ve Yahudiler, karşılıklı saygıya dayalı bir ortamda, barış içinde birlikte yaşamak zorundadırlar.

*

Almanya’yı aydınlatan Goethe’nin, adını taşıyan bir üniversitede, İslami İlimler Bölümünün açılması, Avrupa’nın geleceği için, ümit ve güven vericidir. “İslamın hiçbir eksikliği yoktur.Hiç kimse Son Peygamberden daha üstün olamaz” diyen Goethe, ömrü boyunca “Musa’nın Kur’an’da dua ettiği gibi dua etmiştir”, öğrendiği dillerle bilgeliğinin,sürekli zenginleşmesini istemiştir. Dünyanın İslamın değerleriyle yoğurulmak zorunda olduğu bir yüzyılda, bütün Avrupa üniversitelerinde İslamın temelleri ve temel değerleri öğretilmelidir.

*

Değerler bütün dallarıyla, bilimleri kuşattığı gibi, bütün boyutlarıyla hayatı kuşatırlar. Onlar insanı doğumundan ölümüne kadar, hayatının her aşamasında bir gölge gibi izlerler. Değerler tarihin her döneminde etkili olmuşlardır. Çünkü onların rengi hiçbir zaman solmaz. Üniversiteye rengini onlar verirler. Kültürel ve ekonomik hayat üniversitelerin rengine boyanır. Değersizliğin değer kabul edildiği toplumlarda, iyilik ile kötülük, doğruluk ile yanlışlık, güzellik ile çirkinlik birbirine karışır.

*

Almanya’da üniversite öncesindeki yüz binlerce Türk, milyonlarca Alman öğrenciye, İslami değerleri öğretecek öğretmenlerin yetiştirilmesi, öğretim programlarının ve ders kitaplarının hazırlanması, bütün Avrupa ülkeleri için, büyük önem taşımaktadır. Küresel değerler kutsal kültürlerin can damarlarıdır. Müslümanların bilim ve teknolojiye anlam kazandıran, yol ve yön gösteren değerleri, insanlığın bilgi ve bilgelik, birikiminin ana kaynağıdır. İyilik ve içtenlik bütün değerlerin anasıdır.

*

İlkinden sonuncusuna kadar, bütün peygamberleri kucaklayan İslamın, değerleri küreseldir.

*

Goethe’nin “Doğu Batı Divan”ında, vurguladığı gibi, İslam Allah’a teslim olmaktır.

*

Yaşanacak dünyanın en üstün, en önemli habercileri peygamberlerdir.

22 Şubat 2020, 13:13

Yunus nasıl Anadolu'yu aydınlatmışsa, Goethe Almanya'yı

Yunus nasıl Anadolu'yu aydınlatmışsa, Goethe Almanya'yı aydınlatmıştır.Hasan Ali Yücel " GOETHE BİR DEHANIN ROMANI" kitabında,Hafız hayranı Goethe'nın bilgi ve bilgelik dünyasını Hafız'la karşılaştırarak,ayrıntılı olarak anlatmaktadır.Avrupa'nın Müslüman ülkeleri hiç işgal etmeyen tek ülkesi Almanya Avrupa'da İslama en yakın ülkedir.

23 Şubat 2020, 11:50

OTRANTO’DAN ROMA’YA OLAN YÜRÜYÜŞÜ YENİDEN BAŞLATMAK

Güney Avrupa’nın Akdeniz’e uzanan üç yarımadasından, biri olan İtalya tarihi boyunca, Türkiye ile ekonomik ve kültürel alışveriş içinde olmuş bir ülkedir. İtalya’nın Kuzeyi Türkiye’nin Batısına, Güneyi Doğusuna benzer. Kuzey İtalya sanayi, Güney İtalya, tarım toplumu özellikleri taşır.İtalyan araba kuruluşları, Bursa'yı Torino'yla bütünleştirmiştir. İtalya uzun yıllar göç alan değil, göç veren bir ülke olmuştur. Avrupa Birliği içinde, İtalyan ekonomisi büyük gelişme göstermiştir.

*

Venedik’den Torino’ya kadar uzanan koridor, İtalyan ekonomisinin gövdesini oluşturmaktadır. İtalya Almanya gibi, işgücü çeken bir ülke olmadığı için, İtalya’da çalışan ve iş kuran Türklerin sayısı sınırlı kalmıştır. İtalya’da yaşayan Türkler, bir Anadolu kenti büyüklüğünü yakalamışlardır. Onların çoğunluğu, İtalyan ekonomisinin çekim merkezi Milano çevresinde yaşamaktadır. İtalya’da aile şirketleri, her ülkede olduğu gibi, ekonomik yapıda önemli bir yer tutmaktadırlar.

*

Her toplumda aile, anne, baba ve çocuklardan oluşan üç ayaklı bir masaya benzer. Ayaklardan birindeki bir sorun, diğer ayaklara yansıyarak, bütün ailenin sağlığını bozar. Bu yüzden dünyanın her yerinde, ailesi sağlıklı olan toplumların, kültürel dokuları sağlam ve ekonomik yapıları güçlü olmuştur. Tarihin her döneminde aile, toplumun olduğu kadar ekonominin de temelini oluşturmuştur. Ailesiz toplum, toplumsuz ekonomi olmaz. Ailelerin gücü en önemli, üretim birimi olmalarından kaynaklanır.

*

Ailesi güçlü olan Anadolu insanı, geçmişte Gedik Ahmet Paşa ile Güney İtalya’da Otranto’ya kadar gelmiş ve Türklere bütün İtalya’nın kapıları açmıştır. Yahya Kemal bu gelişmeyi: “Çıktı Otranto’ya pür velvele Gedik Ahmet Paşa / Tuğlar varsa gerektir Kızıl elmaya kadar” mısralarıyla şiirleştirmiştir. Fatih’in 1481’de ordusunu topladığı Gebze’de, Venedikli bir Yahudi olan hekimbaşı Yakup Paşa tarafından zehirlendi denilen, sebebi bilinmeyen ölümü, Türklerin Roma’ya yürüyüşünü durdurmuştur.

*

Yirmi birinci yüzyılda Türklere, Roma ile birlikte bütün Avrupa şehirlerinin kapılarını, Avrupa ülkeleri arasında mekik dokuyan, her biri çevresiyle bir aile şirketi olan, Anadolu insanı açacaktır. Yeni yüzyılın öncü güçleri, fil gibi büyük olan aile şirketleri değil, pire gibi hızlı olan aile şirketleri olacaktır. Onlar ürettikleri sıradışı ürün ve hizmetlerle, hayatı kolaylaştırmakla kalmazlar, insanların gönüllerini de kazanırlar. Onların kültüründe gönül kazanmak, para kazanmaktan çok daha önemlidir.

*

İtalya’da paradan daha çok gönül kazanma peşinde olan, Anadolu’nun hızlı aile şirketleri, başta Milano olmak üzere, bütün İtalyan şehirlerinde kendilerine, geniş bir çalışma alanı açmayı başarmışlardır. Onların gücü, toplumdan aldıklarından çok daha fazlasını, topluma vermelerinden kaynaklanmaktadır. Dünyanın bütün şehirlerinde üretmesini bilenler, bütün insanlar tarafından sevgiyle karşılanırlar. Üretmede yarışanların olduğu toplumlarda, hiçbir alanda yoksulluk olmaz.

*

Otranto’da duran yürüyüşü, her alanda kusursuzluğu yakalayan, kuruluşlar yeniden başlatacaktır.

*

Yeni dünyanın yeni fatihleri kusursuz ürün,eksiksiz hizmet, yararlı bilgi üreten kuruşlardır.

*

Kusursuzluk peşinde koşan kuruluşlara, dünyanın bütün kapıları sonuna kadar açılır.

24 Şubat 2020, 11:48

GÜZEL MİMARLAR HAYATI HEM KOLAYLAŞTIRIR HEM GÜZELLEŞTİRİR

Kutsal kitaplarda anlatıldığı gibi, Ademoğulları şeytanın kışkırtmasıyla, atalarının yasak meyvayı tatmalarının sonucu, yitirdikleri Cenneti dünyada bulacaklardır. İnsanlar atalarının sürüldüğü, Cennetin güzelliklerini dünyaya yansıtarak, melekleşmedikçe, şeytanların saldırılarından kurtulamazlar. Dünyada İyilikte yarışanlar melekleşirler,kötülükte yarışanlar şeytanlaşırlar.Melekler iyiliklerini, şeytanlar kötülüklerini, insanlarda gösterirler.

*

İyilikleri özendirmek,kötüleri önlemek bütün insanların insan olma görevidir.İnsanlar en büyük annelerinin ve en büyük babalarının Cennetten sürülmelerinde olduğu gibi, insan insanın kurdu olmaktan daha çok, şeytan insanın kurdudur. İnsan içinde yaşadığı evin, merkezinde yaşadığı şehirin, bağrında varlığını sürdürdüğü tabiatın,bir imtihan yeri olduğunun bilincinde olmazsa, dünya bir Cennete değil, bir Cehenneme dönüşür. İnsanlar içlerindeki şeytanları, meleklerle denetmezlerse, kendilerine geçici olarak verilen dünyayı, herkes için yaşanır kılamazlar.

*

Bütün ömürlerini insan eli değmemiş dünyanın güzelliklerine güzellik katmaya adayan güzel mimarlar, toplumların görevlerinin ve sorumluluklarının başında, dünyayı güzelleştirmek gelir diyerek, yapılarıyla donattıkları şehirleri, dünyanın çekim merkezine dönüştürmüşlerdir.Cumhuriyet döneminin güzellik sevdalısı mimarlardan, biri de Turgut Cansever'dir. Cansever İslam Peygamberinin, “İnsanın dünyadaki esas vazifesi dünyayı güzelleştirmektir” sözünü, düşünce ve eylem dünyasının belirleyici ilkesi olarak görmüş ve mimarlığı iman için bilmiştir.

*

Cansever kitaplarıyla, çalışmalarıyla ve sohbetleriyle, Doğu'nun ve Batı''nın mimarlık mirasında ev, şehir ve kültüre bakışlarındaki farklılıkları, Sinan ile Frank Lloyd Wright ve Le Corbusier''den yola çıkarak,bıkmadan ,usanmadan çok yalın ve çarpıcı bir dille anlatmıştır.Cansever''e göre evleri, çarşıları, çeşmeleri, camileri, hanları, hamamları ve gezinti alanlarıyla “şehir, insanın, hayatını düzenlemek üzere meydana getirdiği en önemli, en büyük fiziki ürünü, insan hayatını yönelten, çevreleyen yapıdır”, ve “her türlü üretimin yapılması, iktisadi, hukuki, idari ilişkilerin düzenlenmesi için, gereken bilginin geliştirilmesi, genç nesillerin eğitimi de şehir ortamında gerçekleşir”.

*

Türklerin Anadolu''da yüzyılar içinde oluşan kültüründe, şehir iki dünya arasındaki uyum ve düzenin, sağlandığı varoluş alanıdır. Şehirler her alanda, hayatı dört bir yanından, kuşatan yapılarıyla şehir, kültürler de hayatın her alanında, güzellikleri özendiren ve çirkinlikleri önleyen şehirleriyle kültür olurlar. Yapılar şehirlerin, şehirler de kültürlerin, en somut yüzleridir.

*

Mimarlıkta dünyasız öteki dünya, öteki dünyasız da dünya olmayacağı, en yakın ve en açık biçimde camilerle anlatılır. Yitirilen Cennet, Süleymaniye''de Allah''ın birliğinin simgesi olan, büyük kubbenin altındadır.

*

Süleymaniye''ye Haliç''in karşı yakasından bakıldığında, yeryüzünde değil, gökyüzünde inşa edilmişcesine güzel görünür.

*

Süleymaniye bakanlar, atalarının yitirdiği Cennet''i görürler.

*

Allah güzeldir, her iki dünyada da, güzel insanları sever.

*

Cennet güzel insanların, baba yurdu ve ana evidir.

25 Şubat 2020, 13:31

KARE DÜNYADA TEKNOLOJİ EKONOMİ ÖTESİ DEĞERLERLE DENETİLİR

Sınırsız düz ve kare dünyada, ölümden sonra kalkışa inanmayan insan, ölümsüzlüğü dünyada yakalamak için, Goethe''nin Faust''u gibi, inancını teknolojiye satmıştır. Kutsal kültürden daha çok seküler kültürden beslenen teknoloji, insana ruhun ölümsüzlüğünü unutturmuştur. “İnsan ölür, teknoloji ölmez” diyen teknoloji toplumu, insanlaşmaya çalışan robotlarıyla, teknolojiyi bütün sorunların üstesinden gelecek, bir kurtarıcı olarak görmeye başlamıştır.

*

Bütün insanların gözlerini kamaştıran teknolojinin ötesinin, aydınlık mı, yoksa karanlık mı olduğu, dünyanın her yerinde tartışılmaktadır. İnsanların büyük bir tutkuyla bağlandıkları ve sürekli peşinden koştukları teknolojinin, dünyayı nereye götürdüğü konusunda farklı görüşler vardır. Teknolojinin insanlığa neler kazandırdığı ve neler kaybettirdiği, bütün ülkelerin kurumlarının ve kuruluşlarının gündemindedir.Küresel ısınmayla gelen iklim değişikliğinin, yol açtığı doğal afetler, bütün dünyada tartışılmaktadır.

*

Yıllar önce yazılan ve beşinci baskısı yapılan,Yazarlar Birliği Ödüllü “Teknolojinin Ötesi”, kitabımızda vurguladığımız gibi: “İnsansız teknoloji, teknolojisiz insan olmaz. Her kültürün kendine özgü bir teknolojisi vardır. Teknoloji, en geniş anlamıyla, bir kültürün değerlerinin ekonomik, sosyal ve siyasal alanlardaki yansımasıdır.” Teknoloji yüzyılların içinde nasıl gelişirse gelişsin, arka planında, inançlarıyla,değerleriyle, edebiyatıyla,kültürüyle ve ekonomisiyle bilimiyle, mutlaka insan vardır.Sorunlar insanlardan kaynaklanır,sorunların çözümünün yol haritası insanlardadır.

*

Tarihin her döneminde, aynı hız ve aynı yoğunlukta gelişmeyen teknoloji, her yerde iki yanı keskin bir kılıç gibi olmuştur. Ancak teknolojinin hayatı kolaylaştıran olumlu yanları gibi, hayatı zorlaştıran olumsuz yanları da, teknolojiyi elinde tutan insandan kaynaklanır. İnsanları öldürenler silahlardan önce, silahları ellerinde tutan insanlardır. Anadolu''da denildiği gibi: “Bıçağı yapan değil, kullanan katildir.” Sorunları doğuran, teknolojiden önce insandır. Her taşın altında, teknoloji yoktur.Ancak taşın alında mutlaka insan vardır.

*

Teknolojinin ötesi, teknolojiyi kullanan insanlara göre aydınlık ya da karanlık olur. Teknoloji iyilik peşinde koşan insanların olduğu kadar, kötülük peşinde koşan insanların da, ellerindeki en güçlü ve en etkili silahtır. Nükleer teknolojiden hem barışta, hem de savaşta yararlanılır. Savaşta ölüm saçan nükleer teknoloji, barışta hayat kurtarır. Uçaklar insan taşıdıkları gibi, bomba da taşırlar.Yolcu gemileriyle insanlar taşınırken, savaş gemileriyle silahlar taşınır.İnsandan daha öldürücü,daha dehşet verici silah yoktur.

*

Bütün dünyanın karşı karşıya olduğu ana sorun, internetiyle, bilgisayarlarıyla, robotlarıyla,nükleer silahlarıyla,insanların denetimden çıkan teknolojinin, tekrar denetim altına alınmasıdır.

*

Teknolojiyi denetmek için, önce insanı denetmek gerekir. Dünyada insanlar hukukla,etikle denetilmezlerse, teknolojiden çok daha tehlikeli olurlar.

*

İnsanlar ekonomi üstü, meta ekonomik değerlerle denetilir.

*

Teknoloji insanların yönetiminde, çok sadık bir kukladır.

*

Kuklayla yapılan savaş, hiçbir zaman kazanılmaz.

26 Şubat 2020, 11:40

DÜNYADA AĞIR KÜLTÜR OLMADAN AĞIR SANAYİ OLMAZ

Kültürsüz sanayi güçsüz, sanayisiz kültür etkisiz olur. "Kültür ve Sanayileşme", bir bütünün birbirini tamamlayan iki ayrı yüzüdür."Ağır sanayi ağır kültür ister" diyen Sezai Karakoç´tan esinlenerek, "Kültürsüz sanayi, sanayisiz kültür olmaz." demek,bütün ülkeler için hayati önem taşımaktadır.

*

Toplumların üretim gücünün kaynağında Marksistlerin iddia ettiği gibi ekonomi değil, kültür vardır. Sovyetler Birliği´nin dağılmasıyla, belirleyici olan ekonomidir diyen Marx değil, kültürdür diyen Weber doğrulanmıştır. Çünkü sağlam ekonomi, sağlam kültüre dayanır. Sağlam kültür de, sağlam insandan kaynaklanır.

*

Sağlam insan olmadan sağlam para, sağlam para olmadan da sağlam ekonomi olmaz. Kültür ve ekonomi,düşünce ve eylem dünyasının sevilen isimlerinin tartıştıkları konuların başında,iki dünyanın birbirlerini etkileri gelmektedir. İbn Haldun'dan, Adam Smith'e, Karl Marx'a kadar bütün düşünürler, kültürün mü ekonomiyi,ekonominin mi kültürü etkilediğni tartışmışlardır.

*

"Kültürsüz ekonominin ilkesiz, ekonomisiz kültürün de güçsüz" olacağı her yerde bıkmadan ve usanmadan,tekrar tekrar vurgulanmazsa, ekonomi her şeydir, ekonomi için her şey yapılır diyenler, yol açtıkları savaşlarla, bütün dünyayı kan denizine dönüştürürler.

*

Batı dünyasının tek boyutlu değerlerini, insan bilgisinin ve üretim teknolojisini, günümüzde karşılaşılan sorunları çözecek zenginlikte değildir. Artık her alanda köklü bir paradigma değişikliğine gidilmesi hayati önem taşıyor.

*

Ekonomi kültürle dizginlenmezse, Alaaddin´in sihirli lambasından çıkan deve dönüşür. Kültürün denetiminden çıkmış bir ekonominin insanın başına ne gibi felaketler açacağını hiç kimsenin öngörmesi mümkün değildir.

*

"Teknolojinin Ötesi", "Kirlenmenin Boyutları" ve "Görünmeyen Üniversite", isimli kitaplarımızda tartışıldığı gibi, yeni şeyler söylemek gerekir.

26 Şubat 2020, 14:33

Prof.Dr.DURMUŞ GÜNAY ve DURSUN ALİ YAZ

Prof.Dr.DURMUŞ GÜNAY ve DURSUN ALİ YAZ ile birlikte "Sağlam insan olmadan,sağlam para, sağlam para olmadan sağlam ekonomi olmaz" diyerek, YAZ'ın "PARA" kitabını konuştuk."PARA HERŞEYDİR DİYENLER PARA İÇİN HERŞEYİ YAPARLAR" dedik,

27 Şubat 2020, 13:23

KAVGA ETMEDEN DÜŞÜNCEYİ VE EYLEMİ ZENGİNLEŞTİRMEK

Kavga etmeden tartışamayan ülkelerin hiç birinde, demokratik kültür zenginleşerek, yeni boyutlar kazanmamıştır. Hem çuvaldızı hem de iğneyi başkalarına batıran, ülkelerin kurumlarında ve kuruluşlarında, çatışmalar birbirini izlemiştir. Dünyanın her ülkesinde, kurumlar ve kuruluşlar ülkelerine tutulmuş aynalardır. Kuruluşlarının birbirleriyle sürekli çatıştıkları, demokrasiden uzak ülkelerde, toplumun en duyarlı kesimini oluşturan öğrencilerin, eylemleri hiç eksik olmamıştır.

*

Dünya öğrenci eylemlerinin başında, bütün ülkelerin üniversitelerinde, yol açtıkları kitle gösterileriyle, başta Fransa olmak üzere, her ülkeyi sarsan “68 Kuşağı” gelir. Bu kuşak önce Amerika’da başlayan, sonra Avrupa’ya sıçrayan, ardından bütün dünyaya yayılan öğrenci başkaldırmaları sırasında, üniversitede öğrenci olan kuşaktır. Fransa’yı büyük bir yangın alanına çeviren öğrenci eylemleri, bütün dünyadaki öğrenciler için, isyan etmenin yol haritası olmuştur.

*

Öğrenciler, “Başkaldırıyorum, öyleyse varım” diyen, başkaldırı edebiyatının öncüsü Albert Camus’a özenerek, boykot ve işgal eylemleriyle, var olduklarını göstermişlerdir. Onlar baskı ve şiddetle, dünyayı değiştireceklerini sanmışlardır. O yıllarda dünya, Batı ve Doğu bloku olarak, iki büyük ülkeler topluluğuna bölünmüştür. Bir yanda Amerika’nın başını çektiği Batı Bloku ülkeleri, diğer yanda Rusya’nın liderliğini yaptığı Varşova Paktı ülkeleri vardır.

*

Altmışlı yıllarda Doğu ve Batı blokları, birbirlerini sürekli emperyalist olmakla suçlamışlardır. Kapitalist ve Komünist ülkeler, gerçek demokratik ve başarılı ekonomik yönetimin, kendilerinde olduğunu ileri süren, büyük bir Soğuk Savaşın iki cephesidirler. Aynı yıllarda Amerika, Vietnam’da milyonlarca insanın ölümüyle sonuçlanan, dehşet verici bir savaşın başlatıcısı olmuştur. Rusya “Prag Baharı”nı, “Prag Kışı”na çevirmek için, Kızıl ordusuyla Çekoslovakya’ı işgal etmiştir.

*

Altmışlı yıllar ister Doğu’da, isterse Batı’da olsun, bütün ülkelerin en çalkantılı yıllarıdır. O yıllarda Soğuk Savaş, her alanda olanca şiddetiyle devam etmektedir. “Gerçekçi ol, imkansızı iste” diyerek, yola çıkan “68 Kuşağı”, bütün dünyayı değiştireceğine inanmıştır. Aynı yıllarda Sağ ve Sol çatışma- ları, Türkiye’de de doruk noktasına ulaşmıştır. Ayrı gibi görülen, merkezlerden kışkırtmalarla, yüzlerce genç hayatını yitirmiş, binlercesinin de geleceği yok edilmiştir.

*

Türkiye’de “68 Kuşağı”nın içinde, bir “Başka 68 Kuşağı” vardır. Onlar Büyük Doğu, Diriliş, Edebiyat ve Mavera dergilerinin çevresinde toplanmışlardır. O kuşak hiçbir zaman, Sağ ve Sol çatışmalarının içinde yer almadığı gibi, hiçbir yerde baskı ve şiddete başvurmamıştır. Onlar Türkiye’nin geleceğini, Amerika ve Rusya’da aramayan, “Edebiyatın 68 Kuşağı”dır. Bu kuşak Türkiye’de seksenli yıllar sonrasının, en etkili entelektüel kaynağını oluşturmuştur.

*

Dünyada toplumların dönüştürülmesinde, barışın desteklenmesinde, savaşın önlenmesinde, edebiyatın gücünden, daha kucaklayıcı, daha kuşatıcı başka bir güç yoktur.

*

Dünyanın büyük kültürel ve ekonomik dönüşümlerini, hazırlayan dinamiklerin başında, edebiyatın tarihin hiçbir döneminde aşılmayan zirveleri gelir.

*

Dünyanın düşünce tarihi, yerel değerlerden yola çıkarak, küresel değerleri yakalayanların tarihidir.

*

Düşünce tarihi içinde, eylemlerden önce düşünceleri, kelimelere döken edebiyatçılar, kalıcı eserler vermişlerdir.

*

Yunus'tan Akif İnan'a kadar, barış sevdalısı edebiyatçılar, düşünceyi ve eylemi iman için bilmişlerdir.

*

Barışla silahlanan edebiyatçıların düşünce ve eylem dünyalarında, kavgaya kesinlikle yer yoktur.

*

Savaşı barışa dönüştüren edebiyatçılar, kavga etmeden, düşünceleri ve eylemleri zenginleştirirler.

29 Şubat 2020, 12:27

DÜNYADA EDEBİYATÇILAR GÜL YETİŞTİREN BAHÇIVANLARDIR

Dünyanın her ülkesinde, edebiyat dünyasının zirveleri, gül yetiştiren bahçıvanlardır. Onlar Anadolu bilgelerinin dediği gibi: «Ademoğulları duyun, görün ve izleyin bizi, bahçe biziz, gül bizdedir» derler. Edebiyatçılığı bahçıvanlıktan, bahçıvanlığı edebiyatçılıktan ayırmayanların, düşünce ve eylem dünyalarında, gül sevgidir, sevgi güldür. Sevgi gül gibi özenle büyütülür.Bahçıvanın olmadığı yerde bahçe,bahçenin olmadığı yerde gül olmaz.

*

Gül dostlarının elinde dünya, bir barış alanına dönüşürken, gül düşmanlarının elinde bir savaş alanına dönüşür. Hangi ülkede yaşarlarsa yaşasınlar, gül yetiştiren bahçıvanlar, barış dünyasının en saygın, en değerli güvenceleridir. Bin bir renkli çiçeğin açtığı, gül bahçesinin bahçıvanları, insanlığa “Deniz biziz, derinlik bizdedir” ve “Dünya biziz, barış bizdedir” diye seslenirler. Dünyada hiçbir güç, onların sesini kesemez, ışığını söndüremez.

*

Hayatını gül yetiştirmeye adayan Rasim Özdenören, adıyla bütünleşen “Gül Yetiştiren Adam” romanı gibi, öykü ve dene- meleriyle de Anadolu insanının edebiyatında, kendisine geniş bir yer açmıştır. Özdenören “Roman sokakta ayna gezdirmek- tir” diyen, Stendal gibi düşünür, onun tanımını benimser. O “Ruhun Malzemeleri” ile gül yetiştirecek bahçıvanlara, bir “Ro- man Okuma Kılavuzu” yazmış, hayatı romanın, romanı hayatın içine çekmiştir.

*

Büyük edebiyatçıların romanlarını okuyanlar, görünen ve görünmeyen dünyanın derinliklerinde, uzun yolculuklara çıkarlar. Edebiyatçılar insanların acılarını, sevinçlerini, açmazlarını kaygılarını ve özlemlerini, varoluşun bahçesinde yetişen, her biri kendine özgü, eşsiz bir gül olarak yansıtırlar. Edebiyatçıların amaçları, insanda toplumu toplumda insanı görerek, insanlığın bahçesinde, gül yetiştirmektir. Onlar dış dünyada iç dünyaya, iç dünyada dış dünyaya bakmanın ustasıdırlar.

*

Türkiye’de olduğu kadar, bütün dünyada, gül yetiştirme zamanıdır. Sezai Karakoç’un “Gül Muştusu” şiirinde vurgu- ladığı gibi: “Bahar gelmiş gülü zorlamada / Bulutların içinde gülün özü döğülmede / Sonra bir yağmurla / Ufak bir esintiyle / Dökülecek bahçelerin üstüne” diyebilmek için, dünyaya edebiyatçıların gözleriyle bakmak gerekir. Yalnızca bahçelerin üstüne değil, ülkelerin ve şehirlerin üstüne de gül yetiştiren bahçıvanların, insanları dönüştüren gülleri dökülecektir.

*

İstanbul’da,Bağdat'ta, Şam'da,Tahran'da,Kabil'de, Mekke'de, Yemen'de, Kahire'de Berlin’de, Londra’da Moskova’da, New York’ta gül yetiştiren bahçıvanlar, yeni bir gül zamanının geldiğini haber veriyorlar. Dünyanın her yerinde, insanlar gül fidanından bahçeler, gül yaprağından evler, gül kokan şehirler ve gül yeiştiren kurumlar istiyorlar. Onların estirdikleri barış rüzgarlarıyla, dünyanın savaş havzaları, barış havzalarına dönüşecektir. Dünya barışının güvencesi, savaşçı siyasetçiler değil, barışçı edebiyatçılardır.

*

Gül yetiştirme sevdalıları, bütün dünyaya, Yunus’un yaratılışta kardeşi Friedrich Schiller’in, Beethoven’in “Dokuzuncu Senfoni”de yararlandığı:“Kardeş olun ey insanlar, bunu ister Tanrı’mız/Bu dünyada her şey geçer, en son sana dost kalır/ insanlığa, doğruluğa göğsünü aç korkmadan/Hür doğmuştur insanoğlu, hür yaşamak hakkıdır” dizeleriyle sesleniyor. Dünyada şiir sevenlerin insana,bahçe sevenlerin bahçıvana,gül sevenlerin bahçeye, düşman oldukları görülmemiştir.

*

Bilgisayar ekranına sığan yeni dünyada, ülkelerin ekonomik, siyasal, kültürel kurum ve kuruluşlarının, bütün kademelerinde ya gül yetiştiren insanlar yönetici, ya da yöneticiler gül yetiştiren insanlar olmalıdır.

*

Gül yetiştiren insanların düşünce ve eylem dünyalarında, birbirlerine melekler gibi davrandıkları için, kimsenin aklına şeytanlar gibi davranmak gelmez.

*

Dünyanın her yanında, savaşın bahçelerinde, kavga ekilir kavga biçilirken, barışın bahçelerinde, sevgi ekilir sevgi biçilir.

*

Anadolu'nun asla batmayan güneşi Yunus'un, önemle vurguladığı gibi:"Sevelim sevilelim." Seven sevilir.

*

İnsanlar Cennetten dünyaya, birbirleriyle kavga etmek için değil,birbirlerini sevmek için gönderilmişlerdir.