Prof. Dr. Nazif Gürdoğan Yazar, Akademisyen

Mart 2020

46 yazı

2 Mart 2020, 12:00

AMERİKA RUSYA DENGELEYİCİ OLMA NİTELİKLERİNİ YİTİRMİŞLERDİR

Avrupa Yirmi birinci yüzyılda, bir insan ömründe yaşanan, iki büyük savaşta,baştan sona,Berlin'iyle,Paris'iyle,Londra'sıyla yakılıp yıkılmıştır. Dünyada hiçbir kıta, elliden fazla bağımsız ülkeden oluşan, Avrupa kadar parçalanmamıştır.Avrupa parçalanmaya devam etmektedir. Ülkelerle dolu olan Avrupa, kültürlerle de doludur. Hristiyanların, Müslümanların, Yahudilerin bir arada yaşadığı Avrupa, İbrahimi dinlerin vatanıdır. Dünyanın kültürü ve ekonomisi en zengin kıtasıdır.

*

Avrupa, Rusya ile Amerika arasında, uyum ve denge sağlama gücünü yitirirse, Amerika'nın Irak'ta,Rusya'nın Suriye'de başlattığı savaşlar,bitmez, halka halka bütün Avrupa'ya yayılır. Avrupa'da Kant'ın özlemini çektiği ve felsefi temellerini attığı “Sürekli barış”ın gerçekleşmesi, Amerika'nın ve Rusya'nın “Çatışmacı savaş” paradigmasından vazgeçerek, “Uzlaşmacı barış” paradigmasını benimsemelerine bağlıdır. Dünyada barış sürecinin başı, savaş sürecinin sonudur. Barış yapmasını bilenler, savaş durdurmasını bilirler.

*

Amerika ve Rusya Soğuk Savaş dönemindeki dengeleyici güçlerini yitirmişlerdir. Dünün büyük askeri güçleri, büyük doğal kaynak zenginleri, caydırıcı olma niteliklerini yitirmişlerdir. Irak'ta başarısızlığa uğrayan Amerikan ordusu gibi, Rus ordusu Suriye'de başarısızlığa uğrayacaktır. Küre dünyanın “Büyük Ordu”ları Kare dünyanın “Küçük Ordu”larına dönüşmüştür. Küresel ekonomik, siyasal ve kültürel gelişmeler karşısında, “Sert” güçler üstünlüklerini yitirmişlerdir. Yeni dünyanın yeni orduları “Esnek” güçlerdir.Onların başında,Amazon,Alibaba, Google, Facebook,Harvard,Stanford gelmektedir.

*

Siyasal sınırların yerine ekonomik sınırların geçtiği dünyada, Uluslararası sorunlar, ülkelerin sert silahlı güçleriyle değil, esnek silahsız güçleriyle çözülür. Uluslararası sorunların çözümünü, silahlı güçlerden beklemek, barışa giden yolları bütünüyle kapatmaktır. Silahlı güçlerin dünyasında, kesin başarı ya da kesin başarısızlıktan başka bir seçenek yoktur. Onların bildiği dil, uzlaşma dili değil, çatışma dilidir, yalnızca yakmayı, yıkmayı ve öldürmeyi düşünürler.

*

Silahsız güçlerin amacı, çatışmaktan önce uzlaşmaktır. Onların dünyasında çözümlerin yoluna çıkan engelleri, dinamitlemek değil, çevresinden dolaşarak, yan yollardan aşmak önemlidir. Onların yolu, silahsız güçlerle inşa edilen, barışın güçlüklerle dolu, zor olan yoludur.

*

Ülkelerin sert ve esnek güçlerinin amaçları, araçları ve yöntemleri, birbirlerinden çok farklıdır. Silahlı güçler “Taş atana taş at” derken, silahsız güçler “Taş atana gül at” derler.

*

Savaş bir dünya yangınıdır, savaşa katılan katılmayan her ülkeyi yakar.

*

Savaşın büyüleyici gücü, barışın bağışlayıcı gücüyle kırılır.

*

En iyi savaş,kan dökülmeden, yapılan savaştır.

*

Barış istemek imkansızı istemek kadar zordur.

*

Savaşın bir barışın binbir yolu vardır.

*

Barış zor olduğu için değerlidir.

2 Mart 2020, 12:12

Düz kare dünyada savaşların taraflara verdikleri zararlar

Düz kare dünyada savaşların taraflara verdikleri zararlar, sağladıkları yaralardan kat kat daha fazladır.Düz kara dünyanın savaşlarının kazananları,barışlarının kaybedenleri olmaz.Düz kare dünyada iyi savaş,kötü barış yoktur.

3 Mart 2020, 09:08

ÜSKÜDAR ÜNİVERSİTESİNİN 5.İNSANİ DEĞERLER ÖDÜLLERİ TÖRENİ BAĞLARBAŞI BİNASINDA YAPILACAK

Prof.Dr.İONNA KUÇURADİ, Prof.Dr.BANU ONARAL,Prof.Dr. NAZİF GÜRDOĞAN ödül verilecek akademisyenler arasında yer almışlardır. Değerleri değersizlik olan ÇAĞDAŞ MAKBET' lerin savaş yüzyıllarında İNSANİ DEĞERLER,her zamankinden çok daha büyük bir önem kazanmıştır. DÜZ KARE DÜNYADA BİR GÖZ AĞLARKEN BİR GÖZ GÜLMEZ.Yeni dünyada savaşların üstesinden, BİLGİ TOPLUMLARINI DEĞER TOPLUMLARINA dönüştürenler gelir.ÜMMİ SİNAN'a benzetilerek söylenirse,DEĞER TOPLUMLARINDA: DEĞER ALINIR DEĞER SATILIR DEĞERDEN TERAZİ TUTULUR DEĞER DEĞERLE TARTILIR ÇARŞI PAZAR DEĞERDİR DEĞER

3 Mart 2020, 11:44

DOĞU'DAN BATI'YA AVRUPA’DA HER ŞEHİR BİR KURTUBA OLACAKTIR

Bir ülkenin yönetimdeki başarısını belirleyen ,işletmelerin başında havaalanları gelir. Bir havaalanının “İsviçre saati” gibi, aksamadan çalışan uyum ve düzeni, ülkesinin siyasal, ekonomik ve kültürel yapısının bir aynasıdır. Havaalanları bir minyatür gibi, ülkelerinin özleridir, özetleridir. Kopenhag havaalanında geniş bir alan kilise, sinagog ve cami olarak düzenlemiş, her ibadet yeri, üç dinin ilke ve değerlerine uygun bir biçimde yapılmıştır.

*

Cami yirmi beş kişinin rahatça namaz kılabileceği bir büyüklüktedir. Cuma günleri sinagogla cami birleştirilerek büyütülmektedir. Duvarlardaki raflarda değişik dillerde üç dinin kutsal kitapları vardır. Havaalanında minyatür bir Kurtuba şehri inşa edilmiştir. “Avrupa ve İslam” kitabının yazarı Ingmar Karlsson, Müslüman İspanya’da geçmişleri ortak, üç büyük dinin bağlılarının, yüzyıllarca bir arada yaşamalarından yola çıkarak, Avrupa’ya “Birlikte yaşama projesi” olarak, “Elhamra” modelini önermektedir.

*

Avrupa ülkeleri geçmişleri ortak monoteist dinlerle, İspanya ve Türkiye’de olduğu gibi, birlikte yaşamasını yeniden öğrenmek zorundadırlar. Kopenhag havaalanındaki “Küçük Elhamra”, şehirlere kaydırılarak yaygınlaştırılmalıdır. Müslümanlar Yahudiliği ve Hristiyanlığı, daha önce gelen semavi dinler olarak görürler. Bütün peygamberlerle birlikte, onlara gönderilen kutsal kitaplara inanmak ve saygı göstermek, Müslüman olmanın olmazsa olmaz şartlarındandır.

*

Müslümanlar gittikleri hiçbir ülkede, hiç kimseyi dinini değiştirmeye zorlamamışlar. Bu yüzden İspanya’da Hristiyanların baskısı altında vatansız, devletsiz ve bayraksız yaşayan Yahudiler, Müslümanları kurtarıcı olarak karşılaşmışlardır. Türkler ve Araplar Haçlılar gibi, gittikleri ülkelerde, başka dinleri yok etselerdi, dünyanın en güçlü ordularından birini kurarak, Filistin'de ırkçı, ayrımcı, baskı ve şiddet yanlısı işgalci İsrail devleti gibi,İspanya ve Balkan devletlerinin de hiçbiri olmazdı.

*

Avrupa’da Müslümanların varlığı, Hristiyan ve Yahudilerin yok olmasına yol açmamıştır. Ayrıca beraberlik, geçmişte benzeri zor görülen, bir arada yaşamanın getirdiği patlamayla, dünya kültür, düşünce ve sanat tarihinin, en muhteşem eserlerinin verilmesine yol açmıştır. Kur’an, İncil, Tevrat ve Zebur İspanya’da ortak bilgi ve hikmet kaynağı olmuştur. İspanya’da konuşma dili, sonradan İspanyolcaya dönüşecek Endülüs Arapçasıyla, Latincenin Roma Lehçesinin bir karışımı olarak gelişmiş ve zenginleşmiştir.

*

Bilim ve yazı dilleri de Arapça, Latince ve İbranice’dir. İbranicenin koruyucusu Yahudilerden önce Müslümanlardır. İspanya’da geliştirilen Yahudi düşünce hazinelerinin, tamamına yakını Arapça yazılmıştır. Ayrıca İbranice de İspanyolca gibi, Arapça ve Latince karışımı bir dildir. İsrail’de Yahudilerin işgal ettikleri topraklarda, Filistinlilere böylesine gaddar davranması, yalnızca Almanya’da değil, İspanya'da da çektikleri acılardan kaynaklanmaktadır.

*

Dünyada her şehir farklı dinlerin bir arada var olduğu bir Kurtuba, bir Kudüs olmak zorundadır.

*

Kurtuba’nın temelinde yüzyılların içinden süzülüp gelen bilgi ve bilgelik birikimi vardır.

*

Avrupa ülkelerinde yaşayan Müslümanlar, dünya barışının güvencesidirler.

*

Müslüman göçmenler,Avrupa'yı kan dökülmeyen "Kabe Toprağı" kılacaklardır.

4 Mart 2020, 12:07

AVRUPA'YI GEÇMİŞİ GELECEĞE TAŞIYAN GÖÇMENLER DEĞİŞTİRİR

Dünyada temel hakların ve özgürlüklerin en büyük ve en önemli güvencesi demokratik mekanizma, yıldan yıla açıklık içinde yeniden yapılanarak, yeni boyutlar kazanmaktadır. En güçlü ve en etkili silahlarının oyları ve paraları olduğunun bilincine varan seçmenler, Avrupa'nın siyasal yapısıyla birlikte ekonomik yapısını da yenileyecekler. Hiçbir ülkenin yerinde durması mümkün değildir, her ülke ya olumlu ya da olumsuz yönden dönüşür. Demokratik kültür, sağlıklı dönüşümün güvencesidir.

*

Doğu ve Batı değerlerine hayatın içinden bakan, aralarındaki iç içe geçişleri, iletişim ve etkileşimi yakından gözleyen, Nilüfer Göle'nin, Ayşe Çavdar ile yaptığı "Mahremin Göçü" isimli söyleşi kitabında, Türkiye'nin AB adaylığıyla, Avrupa ülkelerini nasıl dönüştürdüğünü, bir kuyumcu titizliğiyle, ayrıntılı olarak anlatıyor. Batılılar, Osmanlı sonrası İslam dünyasında, yalnızca sakal ve başörtüsünü gördüler, dayatmacı yönetimleri destekleyerek, yenilenmenin yolunu kestiler.Onların duyarsızlığı, bütün İslam dünyasını kan gölüne dönüştürdü.

*

Yirminci yüzyılın başında Avrupalılar işgalci olarak İslam dünyasına gittler, sonunda Müslüman ülkeler göçmen olarak Avrupa ülkelerine geldiler. Almanya'da bir Türkiye, Fransa'da bir Cezayir, İngiltere'de bir Pakistan vardır. Avrupalılar İslam dünyasından insanlar bekliyorlardı, ancak Müslümanların geldiklerini gördüler. Artık seküler kültür Avrupa ülkelerinde, Müslüman ülkelerde tartışıldığından daha çok tartışılıyor, daha çok sorgulanıyor.

*

Avrupa'yı dönüştürecek olanlar, Batılı entellektüellerden önce Doğulu entellektüeller olacaktır. Avrupa'daki Mısır, Lübnan ve Fas'ın iki dünyanın nerede birbirlerinden ayrıldıklarını ve nasıl birbirleriyle birleştiklerini iyi bilen entellektüelleri, Müslüman ve Hristiyan dünyanın yeni mimarları olacaklardır. Yirmibirinci yüzyılda, Avrupa'da "Çin Seddi"ne kesinlikle yer yoktur. İçine kapanan Avrupa'yı, Çin ve Hint dünyalarının istilasından hiçbir duvar, hiçbir gümrük kurtaramaz.

*

İslam ve Hristiyan kültürlerinin ortak olan yanları, farklı olan yanlarından çok daha büyüktür. Oysa her iki kültürün Hint ve Çin kültürleriyle ortak yanları yok denecek kadar azdır. Müslümanları dışlayan Avrupalıların Hintli ve Çinli kuşatmasına karşı nasıl bir tepki vereceklerini, bütün dünya merak etmektedir. Müslümanlarla ortak geçmişlerini inkar eden Avrupalıların, geleceklerinde Hintliler ve Çinlilerden başkasına yer kalmaz.

*

Temsili demokrasilerin katılımcı demokrasilere, serbest pazar ekonomilerinin etik pazar ekonomilerine evrildiği bir dünyada, İslam'ı kamusal alanın dışına atmak, Paris'in, Londra'nın, Köln'ün merkezindeki camileri bombalamaktır.

*

Tek başına tek bir Avrupa yoktur. Her Avrupa'nın güvencesi, bütün dinlere saygılı, zenginleştirilmiş katılımcı demokratik kültürdür.

*

Avrupa'nın geçmiş yüzyıllarında Endülüs'te, Balkanlarda olduğu gibi, gelecek yüzyıllarında Müslümanlar olacaktır,

*

Araplarıyla,Türkleriyle,Tatarlarıyla Müslümanlar yüzyıllardan beri Avrupa topraklarında yaşamaktadırlar.

*

Avrupa'nın özeti Eyfel Kulesi değil, Mostar Köprüsü'dür.

4 Mart 2020, 15:09

MÜSLÜMANLAR AVRUPA'DA ELLİ AVRUPA ÜLKESİNİN KIRK BEŞ ÜLKESİNDEN DAHA BÜYÜK BİR NÜFUSA SAHİPLER.AVRUPA'NIN YARISI KAZANILMIŞ, TAMAMININ KAZANILMASI ÇOK YAKIN.YENİ AVRUPA'NIN YENİ FATİHLERİ, YUNUS GİBİ TÜKETENLER,SİNAN GİBİ

ÜRETENLER OLACAKTIR.ONLARIN BİR ELLERİNDE MESNEVİ BİR ELLERİNDE MUKADDİME VARDIR.

7 Mart 2020, 12:39

GURURLANMA AVRUPALI İKİNCİ RÖNESANSIN DA ASYALI OLACAKTIR

Müslümanların İspanya ve Orta Asya’ya ulaşmalarıyla, büyük bir canlılık kazanan ekonomik, siyasal ve kültürel hayat, mezhep savaşlarıyla yakılıp yıkılan, Avrupa ülkelerine de yansımıştır. Orta Asya’nın büyük bilginleri, Hint ve Yunan kültürünü, İslam kültürünün ışığında özümseyerek, Fizikten Kimyaya kadar, teknik ve sosyal bilimlerin her alanında, özgünlüğünü hiç yitirmeyen, eşsiz eserler ortaya koymuşlar, bilim dünyasının kutup yıldızları olmuşlardır.

*

Bilim tarihçisi Fuat Sezgin’in ayrıntılı olarak ortaya koyduğu gibi, Orta Çağ Müslümanları, kendilerinden önceki bilimleri geliştirmişler, yeni bilimler kurmuşlar ve Batı dünyasında geliştirilen pek çok bilimin de temellerini atmışlardır. Yeni yüzyılda dünyanın bilimsel alandaki başarısı, Müslümanların öncülüklerini yaptıkları, temel eserlerini verdikleri bilimlerin geliştirilmesi, zenginleştirilmesi ve yeni boyutlar kazandırılmasına dayanır. Bilimsel gelişme ve zenginleşme, kesintisiz bir süreçtir.

*

İbni Sina, Biruni ve Farabi bilim dünyasının parlaklıklarını hiç yitirmeyen kutup yıldızlarıdır. Aynı dönemde Orta Asya’da yaşayan üç büyük bilgin ve düşünür, Felsefe, Tıp, Astronomi ve Matematik alanlarında verdikleri eserlerle, dünya bilim tarihinde kendilerine vazgeçilmez bir yer açmışlardır. Dünya düşünce tarihinde, Farabi’nin adı, Aristo’dan önce anılır. Farabi Batı dünyasını aydınlatan, “Muallimi Sani” olarak ünlenen, ilk Türk ve Müslüman düşünürdür.

*

Aydın Sayılı ve Seyit Hüseyin Nasr’ın doktora hocaları olan, Harvard’ın bilim tarihçisi George Sarton, aşılmamış “Bilim Tarihi” kitabında, bilimsel gelişmeleri, her biri elli yıl süren dönemlere ayırarak, her dönemi ismini veren, bir düşünürle açıklamaktadır. Dünya bilim tarihinde Yunanlı bilginler 450 ve 300 arasında üç dönem, Avrupalılar 1100 ve 1200 arasında iki dönem, Müslümanlar 750 ve 1100 ile 1200 ve 1350 yılları arasında beş ve üç dönemlik yer tutarlar. Dünyadaki bilimsel gelişmelerin lokomotifi Yunanlı bilginler değil, Müslüman bilginlerdir.

*

İslam’ın doğuşunun üzerinden bir yüzyıl bile geçmeden, Müslümanların Çin Denizinden Atlantik Okyanusuna kadar uzanan, mucizevi atılımları, bilinen Avrupa’yı başka bir Avrupa yapmıştır. Yunanlı bilginlerin çalışmaları, çok dar bir coğrafyada kalırken, Müslüman bilginlerin çalışmaları, çok geniş bir coğrafyaya yayılmıştır. Ticaretin özendirildiği, üreten el olmanın erdem kabul edildiği, Müslüman toplumlardaki bilimsel canlılık, ekonomik ve sosyal yapıda da köklü dönüşümlere yol açmıştır.

*

Orta Çağ Müslümanlar için değil, Hristiyanlar için karanlık çağdır. Orta Çağ’da Avrupa şehirleri yoksullukla boğuşurken, Şam, Bağdat, Kurtuba, Buhara ve Semerkant, her alanda altın dönemlerini yaşamışlardır. Onların döneminde Roma gölü olan Akdeniz, Medine gölüne dönüşmüştür. Batı düşüncesinin temellerini Yunanlı bilginlerden önce, Orta Asya ve İspanya’daki Müslüman bilginler atmıştır. Müslümanlar için “Muallimi Sani” olan Farabi, Hristiyanlar için “Muallimi Evvel”dir. Batı dünyası Aristo’yu Farabi’nin yorumlarından öğrenmiştir.

*

Avrupa’da Rönesans kaynağı ne varsa, hepsi İslam’dan ödünç alınmıştır. Avrupalı önüne bakarsa, izlediği öncünün, Asyalı olduğunu görecektir.

*

Avrupalılar Rönesanslarını Yunanlılardan değil, Müslümanlardan borç aldıklarıyla gerçekleştirmişlerdir.

*

Avrupa Rönesansında Müslümanların payı, Yunan, Roma ve Hristiyanlıktan çok daha büyüktür.

*

Avrupa'nın İkinci Rönesansının Birincisinde olduğu gibi,yine Müslüman bilgeler olacaktır.

*

Bir elinde "Milletlerin Zenginliği",bir elinde "Kapital" olanların Avrupası yerle bir olmuştur.

*

Yeni Avrupayı,bir elinde "Mesnevi",bir elinde "Mukaddime" olanlar inşa edecektir.

*

Yeni mimarlar Yunus gibi tüketeceklerin,Sinan gibi üreteceklerin arasından çıkacaktır.

8 Mart 2020, 11:40

TÜRKİYE'NİN BAYRAĞINI BRÜKSEL'E TAŞIYAN YENİ AKINCILAR

Avrupa ülkeleri Amerika ve Çin’e karşı, tek tek güç yetiremeyeceklerini gördükleri için, hepsi Brüksel şemsiyesi altında, buluşma yolunda birleşmişlerdir. Köln’den Brüksel’e giderken, Almanya, Belçika ve Hollanda’nın aralarındaki sınırları nasıl kaldırdıkları açıkça gözlenir. Avrupa’da hangi ülkeye gidilirse gidilsin, dünyanın yeni fatihleri olan kuruluşların, dünya pazarlarını fetheden, küresel ürünleriyle karşılaşılır.

*

Yeni dünyanın yeni işgalcileri ordular değil, Honda, Mercedes, Renault, Fiat, Google, Facebook, Twitter, Microsoft gibi, doğdukları ülkelerin sınırlarını aşan, bilgiler, ürünler, hizmetler üreten kuruluşlardır. Mc Donald’s ve Coca Cola Amerika’nın, tüketim kültürünün simgesi haline gelen, bir küresel yiyecek ve bir küresel içecektir. Onlar Amerika’nın gücünü, bütün dünyaya göstermekte, Pentagon’dan daha başarılıdırlar. Onların olduğu her yerde, görünsün ya da görünmesin Amerika’nın bayrağı vardır.

*

Ülkelerin küreselleşen ürünleri ve hizmetleri, kültürlerini ordularının hiçbir zaman gidemeyeceği şehirlere taşımaktadır. Artık ülkeler kuruluşlarıyla pazarlarda, futbol takımlarıyla stadlarda karşılaşmaktadır. Her ülkenin küresel, her şehirin yerel futbol takımları vardır. Her sene ulusal ve uluslararası karşılaşmalar düzenlenir. Takımlar hem kendi ülkelerinde, hem başka ülkelerde yarışmalara katılırlar. Futbol bütün ülkeleri bir araya getiren, insanları büyüleyen küresel bir spor dalıdır. Ülkelerin bayraklarını devletlerinden daha çok takımları tanıtır.

*

Avrupa’nın her şehirinde, nasıl her ülkenin küçük bir ülkesi varsa, Türkiye’nin de Avrupa’nın her şehirinde küçük Türkiye’leri vardır. Brüksel’in merkezindeki Avrupa parkında, ülkeler ekonomik simgeleriyle değil, kültürel simgeleriyle sergilenmektedir. İlk göze çarpan maketler ülkelerin simgesi olmuş anıtlardır. Dünyanın neresinde olursa olsun, ülkelerin kültürel zenginlikleri ekonomik zenginliklerine, ekonomik zenginlikleri de kültürel zenginliklerine yansımaktadır.

*

Dünya pazarlarında kültürlerini, sevdirmesini bilen ülkeler, ürünlerini sevdirmesini bilirler. Avrupalılar dünyanın New York’tan ibaret olduğuna sanan, petrol fiyatlarını ucuzlatmak için, bütün petrol üreten ülkelerin bombalanması gerektiğini inanan, Amerikalılara karşı durmak için, ekonomileriyle birlikte, kültürlerini birleştirmeye çalışmaktadır. Artık Türklere karşı, “Haçlı Seferleri” düzenleyen Avrupa’da, Norman Davies’in ortaya koyduğu gibi: “Hristiyanlık bir azınlık dini haline gelmiştir.” Avrupalılar geçmişte olduğu gibi, Müslümanlarla birlikte yaşamak zorunda olduklarını biliyor.

*

Türkiye’nin Brüksel’de kendisine sağlam bir yer tutması, İslam dünyasının sesi olması, Avrupa’nın bütün şehirlerinde, ekonomik kuruluşlarıyla birlikte, kültürel kuruluşlarıyla temsil edilmesine bağlıdır. Türkiye Brüksel’in şemsiyesi altında olmasa da, insanlarıyla ve işyerleriyle, Brüksel’de yerini çoktan almıştır. Brüksel dünyada ülkelerin yeni yarışma alanıdır.Brüksel’de Türklerin ağırlığını, Emirdağ’dan gelen öncüler oluşturmaktadır. Belçikalılar Türkiye mi, yoksa Emirdağ mı, daha büyük diye, sormadan edemezler. Brüksel’in Emirdağ’ı, Afyon’nun Emirdağ’ından daha büyüktür.

*

Kuruluşlar kendi bayraklarıyla birlikte, ülkelerinin bayraklarını her şehirde dalgalandırırlar.

*

Kaynaklarını birleştirmesini bilenler, üretim güçlerine yeni açılımlar kazandırırlar.

*

Dünyada futbol takımları, bütün ülkelerde milyonları bir araya getirirler.

9 Mart 2020, 11:05

ÜLKELERİN PERİYODİK TABLOSUNDA İLK SIRALARDA YER ALMAK

Ülkeler ürün, hizmet ve bilgi üretme güçlerine göre sıralanırlar. Elementlerin periyodik tablosu gibi, ülkelerin de bir periyodik tablosu vardır. Her ülke nüfusuyla, tarihiyle, coğrafyasıyla, diliyle, üniversiteleriyle, hastaneleriyle, kamu, özel ve gönüllü kuruluşlarıyla, ülkeler sıralamasında yerini alır. Ülkelerin ekonomik, siyasal ve kültürel başarıların kaynağında, nüfusları ve üretim güçleri vardır. Nüfusları büyük olan ülkelerin, üretim güçleri büyük olur.

*

Güçlü bir ülke olmada, nüfus büyüklüğünü bir fırsat olarak gören İbn Haldun’dan, bir tehdit olarak gören Malthus’a kadar, nüfustaki gelişmeler, bütün ülkelerde ekonomik, siyasal ve kültürel hayatın, en önemli tartışma konusu olmuştur. Ülkelerin nüfus yapılarıyla, ekonomik yapıları arasında doğru orantılı bir bağıntı vardır. Tarihin hiçbir döneminde, nüfusu küçük ülkelerin, siyasal güçleri büyük olmamıştır.Nüfusu büyük olan ülkelerin, üretimleri,güçleri ve etkileri büyük olmuştur.

*

Ülkelerde çocuklar aileyi, aileler ekonomiyi ayakta tutarlar. Nüfusu küçük olan ülkelerin, ekonomileri büyük olmaz. Bir ülkede her aile, bir çocuk sahibi olursa, o ülkenin nüfusu azalır, iki çocuk sahibi olursa, ne azalır ne çoğalır. Bir ülkenin nüfusunun düzenli olarak artabilmesi için, her ailenin en azından, üç çocuk sahibi olması gerekir. Ailelerin ortalama çocuk sayısı üçün altında kalırsa, nüfus azalmaya başlar. Bunun için Avrupa ülkeleri nüfus azalması, sorunuyla karşı karşıyadır.

*

Düzleşen kare dünyada, toprak ve sermaye büyüklüğü, belirleyici üretim faktörü olmaktan çıkmıştır. Bütün dünyada genç, meslek sahibi, girişimci, paylaşmasını ve risk almasını bilenler, ülkelerin üretici entelektüel sermayelerini oluştururlar. Türkiye’nin nüfusu seksen milyon yerine, yirmi milyon olsaydı, bölgesinde ve dünyada ağırlığı, sözü ve etkisi çok önemli olmazdı. Ülkelerin periyodik tablosunda, Türkiye de sıradan bir ülke olurdu.

*

Sabahattin Zaim’in “Türkiye’de Nüfus Meselesi” kitabında, ayrıntılı olarak ortaya koyduğu gibi: “Nüfus meselesi memleket meselesidir”. Bir ülke nüfus meselesini çözmeden, meslek meselesini çözemez. Türkiye eğitimsizlikten kaynaklanan, mesleksizliğin üstesinden gelmek için, genç nüfusuna daha çok yatırım yapmalı ve daha çok önem vermelidir.Mesleksizliğin üstesinden gelen, nüfusu büyük ülkeler, üretim güçlerini büyütmede zorluk çekmezler.

*

Genç nüfusu azalan bir ülkenin, üretici kesimi ve ekonomik gücü büyümez, göçe açık hale gelir.Göç kabul etmezse, gücünü koruyamaz.

*

Her alanda üreticiler, genç nüfus arasından çıkarlar. Gençler yenilikci, yenilikçiler genç olurlar.Gençler risk almasını severler.

*

Genç insanların hayal etme güçleri, yenilik yapma yetenekleri ve risk olma cesaretleri, yaşlı insanlardan çok daha büyük olur.

*

Üretenler yoksul düşmezler. Gençler her zaman, bana hayallerimi verenlere, ben dünyaları veririm, demesini bilirler.

*

Gönüllerinde bir aslan uyuyan gençlerin, rüya görme ve hayal kurma güçleri, bilgi güçlerinden kat kat daha büyüktür.

*

Ülkelerin periyodik tablodaki yerleri, gençlerine yaptıkları yatırımlarla, ilk sıralara taşınır.

*

Dünyada kazancı en büyük olan yatırım, rüya görmesini öğrenen gençlere, yapılan yatırımdır.

*

Dünyayı değiştirecek, Yeni Yunus'lar, Yeni Sinan'lar gençlerin arasından çıkar.

*

Bir Yunus, Bir Sinan savaş dünyasını barış dünyasına dönüştürür.

10 Mart 2020, 11:23

MEVLANA'YA KUCAK AÇAN HER ŞEHİR BİR KONYA OLUR

Dünyada hiçbir ülke, iç dinamiklerden kaynaklanan ekonomik başarısızlıklarının sorumluluğunu, dış dinamiklere yükleyerek, ekonomik, siyasal ve kültürel yoksulluğun üstesinden gelemez. Hollanda İstanbul kadar nüfusu ve dünya pazarlarına açılmayı bilen kuruluşlarıyla, Avrupa’da İtalya’dan ve İspanya’dan, çok geri kalmayan bir üretim gücüne sahiptir. Dünyada ülkelerin üretim güçleri, küresel kuruluşlardan kaynaklanmaktadır.

*

Dünyanın ekonomik ve kültürel yapısını, yeniden yapılandıracak olanlar, siyasal sınırları aşmasını, pazarlarını genişletmesini bilen kuruluşlar olacaktır. Bulundukları şehirlerin dışına çıkmayan kuruluşlar, ülkelerinin ekonomisine yeni açılımlar kazandıramazlar. Kuruluşların ülke körlüğünü gidermede, sınırları aşmanın ve açmanın uyandırıcı ve aydınlatıcı bir gücü vardır. Amsterdam’dan trenle Rotterdam’a gitmeyenler, kendilerini şehirin girişinde, Mevlana camisinin karşılayacağını bilmezler.

*

Mevlana bilgileriyle ve bilgelikleriyle, yüzyıllar öncesinden bütün insanlara seslenen, düşünce ve eylem dünyasının, kapıları herkese açık olan, büyük düşünürlerin başında gelir. O geçmiş yüzyıllarda Anadolu’nun dönüştürülmesinde yüklendiği aydınlatma görevini, güncelliğini hiç yitirmeyen, her yüzyılın diliyle konuşan kitaplarıyla, Yirmi birinci yüzyılda, Rotterdam’da devam ettirmektedir. Anadolu’nun yeni alperenleri, Hollanda’nın bütün şehirlerinde, küçük Konya’lar inşa etmektedirler.

*

Seyit Hüseyin Nasr, İstanbul’da yaptığı bir konuşmada, yeni yapılan kubbeli çift minareli camileri görünce, “Yüzyılların içinde oluşan gelenek yaşıyor” diyerek, büyük mutluluk duyduğunu, gözlerinin içi gülerek anlatmıştır. Ülkelerin sağlam ve köklü bir geleneğe dayanmadan, ekonomik, siyasal ve kültürel alanda, büyük atılımların yolunu açmaları, mümkün değildir. Bunun için T.S. Eliot, “Gelenek miras olarak alınmaz” demektedir. Gelenekler sürekli yenilenmesini bilenlerle yaşarlar.

*

Türklerin Yirminci yüzyılın ikinci yarısında, Batı Avrupa şehirlerinde, kendilerine geniş bir alan açmalarıyla, Osmanlı döneminde Doğu Avrupa şehirlerinde olduğu gibi, Müslümanlar, Hıristiyanlar ve Yahudiler hoşgörü içinde birlikte yaşamaktadırlar. Doğudaki ve Batıdaki şehirleriyle, yeni bir Avrupa kurulmaktadır. Yeni şehirlerinin temellerinde, dört bin yıllık tarih içinde zenginleşen gelenek vardır. Geleneği olmayan şehirlerin, gelecekleri olmaz.

*

Şehirlerin gelecekleri geçmişleriyle inşa edilir. Şehirlerin bir elleri geçmişte, bir elleri gelecekte, gözleri de bugünde olmalıdır. Ancak geçmişte olanlar, bugün yapılan çalışmaları aksatmamalıdır. Yeni Avrupa bilinen Avrupa değildir. Bunun için Franco Cardini, “Batı dünyasına özgü olan sekülerleşme yüzünden, bugünkü Avrupa’nın Hristiyanlıkla özdeşleşmesi mümkün değildir” diyerek, yeni bir Avrupa’nın doğmakta olduğunu haber vermektedir. Avrupa’nın bütün şehirleri yeni bir doğumun sancılarını çekiyor.

*

Dünyada hiçbir bilge, Mevlana kadar insanlığın bilgelik, birikimine katkıda bulunmamıştır.

*

Mesnevi’nin dönüştürücü gücü, zamanla geçerliliğini korumasından kaynaklanır.

*

Mesnevi’de ele alınan her bilgelik, gelecekte yaşanılacak bir gerçeklik olur.

11 Mart 2020, 16:24

BÜTÜN TURAN ÜLKELERİNİ TUFAN ÜLKELERİ OLMAKTAN KURTARMAK

Anadolu başının üstünde Karadeniz, ayaklarının altında Akdeniz, Yunus'un savaş fırtınalarını, barış rüzgarlarına çevirdiği coğrafyadır. Akdeniz'de Kıbrıs, Karadeniz'de Kırım, yüzmeyen büyük uçak gemisi konumlarıyla, dünya barışının bekçileridir. Kıbrıs ve Kırım, medeniyetlerin birbirleriyle savaştığı adalardan, birbirleriyle buluştuğu adalara dönüşmelidir. Bunun için, Kafkasların, Balkanların ve Orta Doğu'nun, acılarla dolu, gözyaşlarıyla yoğrulmuş, tarihleri tekrar tekrar yazılmalıdır.

*

Balkanlar,Kafkaslar,Kıbrıs ve Kırım yüzyıllarca Anadolu'nun Akdeniz ve Karadeniz'deki medeniyet kaleleri olmuşlardır. Gül bahçesi Balkanladan,Kafkaslardan Anadolu'ya gül tohumları saçılmıştır, gül fidanları dikilmiştir. Kırım 1.500, Anadolu da 1,000 yıllık Türk ülkesidir. Fatih Kırım'ı Anadolu ile bütünleştirmiştir. Yavuz'un eşi Giray Han'ın kızıdır. Kanuni Kırım'da Sancak Beyliği yapmıştır. Üç büyük sultan, en uzun ömürlü Türk Devleti Osmanlı'nın temellerini sağlamlaştırmıştır ve üç kıtaya açmıştır.

*

Türklerle Ruslar arasındaki savaşlarda, Balkanlılar ve Kafkaslılar büyük kayıplara uğramışlardır.Onların topraklarına el konulmuş, yüz binlercesi doğdukları topraklardan sürgün edilmiştir. Ziya Gökalp'in bir şiirinde: “Kırım, Kazan heder oldu / Tuna Kafkas beter oldu /Türkistan'da neler oldu / İşitmedi Kulağımız” diye, çok yalın ve çarpıcı bir biçimde özetlediği gibi, Türkiye, Cumhuriyetin ilk yıllarında, kendi içine kapanarak, Türk ve İslam dünyasının unutmuştur.

*

Demir perdelerin açılmasından sonra, Kanuni Süleyman'ın “Saltanat dedikleri şey ancak bir cihan kavgasıdır / Dünyada birlik gibi mutluluk ve talih yoktur” dizeleri, seksenli yıllar sonrasında Türkiye'nin, yol haritası olmuştur. Anadolu insanı, Turan ve İslam ülkelerinde birlik sağlama yolunda, önemli adımlar atmıştır. Savaş alanlarının yerine, pazarların geçtiğini gören Türkiye, bütün kurum ve kuruluşlarıyla dünyaya açılmıştır.

*

Yahya Kemal'e benzeterek söylenirse, Turan ülkeleri için, Batı'da nehir Tuna dağ Balkan'dır, Kuzey'de nehir İdil dağ Urallar'dır, Doğu'da nehir Ceyhun dağ Kaşgar'dır. Türkler dünyanın neresinde yaşarlarsa yaşasınlar, vatanlarını yanlarında taşırlar. Onların vatanları yanlarında taşıdıkları Kur'an'dır. Cengiz Aytmotov'u, Şehabeddin Mercani'si, Mehmet Akif'i,Necip Fazıl'ı,Sezai Karakoç'u ve Erdem Bayazıt'ı ile Turan ülkeleri, İsmail Gaspıralı'nın “Dilde birlik, fikirde birlik, işde birlik” rüyasını gerçekleştirmişlerdir.

*

Müslüman ülkeler, sınır taşlarının olmadığı düz kare dünyada, her kıtada kendilerini konumlandırmadan, Asya'daki ve Avrupa'daki konumlarını koruyamazlar. Fetihler med cezir dalgalarına benzerler, fethedenler fethedilirler. Yeni Fatihler üniforma giyenler değil, forma giyenlerdir.

*

Her kuşak tarihi yeniden yazmak, yeniden yorumlamak ve yeniden inşa etmek zorundadır.

*

Zaman içinde tarihin olguları değişmez, algıları değişir.

*

Tarih sürekli yorumlanarak, küllerinden arındırılır.

*

Gelecek tarihin, kor ateşiyle, inşa edilir.

11 Mart 2020, 23:16

İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesinde,Prof.Dr.BAYRAM

İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesinde,Prof.Dr.BAYRAM ALİ ÇETİNKAYA'nın misafiri olarak, yarının akademisyenleri olacak, lisans sonrası öğrencilerin katkılarıyla, "DOĞU'DAN BATI'YA DÜŞÜNCENİN SERÜVENİ" ni,"GÖRÜNMEYEN ÜNİVERSİTE"nin ışığında enine boyunu konuştuk.

*

Yeni dünyanın mimarlarının, insanığın düşünce ve eylem birikiminin KUR'AN'a düşülmüş uzun bir dipnot olduğunu bilenlerin, arasından çıkacağını vurguladık.Yeni mimarlar arasında hanımların çoğunluğu oluşturacağı öngörüsünde bulunduk.

12 Mart 2020, 11:43

KAN GÖLÜNE DÖNÜŞEN DÜNYADA "KORKMA" DEMESİNİ BİLMEK

Osmanlı Devleti'nin uzun ömürlü olması, kuruluş yıllarından son yıllarına kadar, eğitime önem vermesinden kaynaklanır. Osmanlı döneminde Bursa, Edirne ve İstanbul yanında, geleceğin sultanlarının sancak beyliği yaptığı Manisa, Kütahya ve Amasya Anadolu'nun eğitim ve kültür merkezleri olmuştur.Bütün Osmanlı şehirlerinin merkezinde çarşı, cami ve medrese vardır. Çarşının zenginliği ve caminin etkinliği, iki kurum arasında uyum ve düzeni sağlayan medreseye dayanır.

*

Anadolu şehirlerinin, ekonomik ve kültürel zenginliğinin temelinde, eğitim kurumlarında öğretilen derslerin zenginliği yer alır. Tarihin her döneminde, eğitim seviyesi yüksek olan toplumların, ürün, hizmet ve bilgi üretim güçleri büyük olmuştur. Eğitime yapılan yatırım, her zaman getirisi en çok olan yatırımdır. Bu yüzden, başta sancak beyliği Manisa'da geçen Fatih ve Kanuni olmak üzere, bütün Osmanlı sultanları eğitime hem öncelik, hem de önem vermişlerdir.Osmanlı Devletinin temellerini bilge sultanlar atmıştır.Onların yönetiminde devlet,erdemli devlet olmuştur.

*

Yazdığı "Milli Marş" bütün Türkiye tarafından, ayakta dinlenen Mehmet Akif, Türk coğrafyasında rahmetle anılır.O düşünce, sanat ve eylemiyle, eksiksiz bir Anadolu insanıdır. Mehmet Akif Sezai Karakoç'un "İstanbul içinde ikinci bir İstanbul" dediği Fatih'te doğup büyümüştür. Babası Rumeli, annesi Buhara kökenlidir. Yeniliğe açık, gözü pek yanını babasından, duyarlı, geleneğe bağlı yanını da annesinden almıştır. Fatih Osmanlı dünyasının eğitim ve kültür merkezidir. Peyami Sefa'nın romanında vurguladığı gibi, Anadolu insanının düşünce ve eylem kaynağı "Harbiye" değil, "Fatih" olmuştur. Anadolu Fatih'ten beslenmiştir.

*

Mehmet Akif'in babası "Temiz Tahir" diye bilinen, Fatih medresesinin hocalarından Mehmet Tahir Efendi'dir. O ana eğitimini babasından almıştır. Lise eğitimi sırasında Arapça, Farsca ve Fransızca öğrenmiş, Gülistan, Bostan ve Mesnevi'yi yazıldığı dillerden okumuştur. Çocuk yaşta kaybettiği, "Beyaz sarıklı, temiz, yaşca ellibeş ancak/Vucudu zinde, fakat saç sakal ziyadece ak" diye anlattığı babası, onun aynı zamanda hocası olmuştur.Türk dünyasında her ev bir okuldur.

*

İstanbul'un alınarak, Anadolu ile Balkanlar'ın elele vermesi, Osmanlı tarihinde, yeni bir dönüm noktasıdır. Sultan Fatih İstanbul'da ilk namaz kıldığı Ayasofya ile yetinmemiş, onun kadar görkemli Fatih camisi ve çevresindeki eğitim kurumlarını, Havariler Kilisesi'nin harabelerinin üzerine yaptırmıştır. Onun türbesi de, Ayasofya'da değil, Fatih'tedir. Artık Roma yüzyılları bitmiş, Osmanlı yüzyılları başlamıştır.Fatih iki kıtanın,iki denizin sultanıdır.

*

Osmanlı'yı Osmanlı yapan Fatih'in Fatih'te kurduğu eğitim kurumlarıdır. Onlar, herkese açık, ders odaklı, duvarsız, kapısız, herşeyden önce öğrenmeyi öğreten, hemen karşılık beklemeyen, sürekli eğitim kurumlarıdır. Onların giderleri, gönüllü kuruluşlarca karşılandığı için, uzun ömürlü olmuş. "Asım"ın neslini onlar yetiştirmiş.

*

Yirminci yüzyılın başında Londra, Paris, Atina ve Viyana'ya karşı İstanbul'u Asım'ın nesli korumuştur.

*

Yirmibirinci yüzyılın başında, "Diriliş" nesli Berlin'e ve Brüksel'e uzanmayı bilmiştir.

*

Viyana'dan dönenler, yeniden Viyana önündedirler.

*

"Mavera" neslinin kızıl elması New York'tur.

*

Yeni Türkiye için bütün dünya vatandır.

*

Yeni fatihler yeni olan akıncılardır.

*

Bayrak yeni uç beylerini izler.

13 Mart 2020, 12:06

İNSANLIĞIN ATALARININ YİTİRDİĞİ CENNETİN YOL HARİTASI BATI'NIN SAVAŞ BİLGİNLERİNDE DEĞİL DOĞU'NUN BARIŞ BİLGELERİNDEDİR

Dünyada hem Doğu, hem Batı Allah’ındır. İnsanlar yüzlerini ister Doğu’ya ister Batı’ya dönsünler, her zamanda ve her yerde, karşılarında Allah’ı görürler. Doğu gibi, Batı da hiçbir zaman, bütünüyle Müslüman ya da Hristiyan olmamıştır. Ancak İslam Doğu’nun olduğu kadar, Batı’nın da ana kültür kaynaklarından biridir. Kitaplı dinlerin sonuncusu olan İslam, hem Doğu’yu, hem de Batı’yı aydınlatmıştır. İslamsız ne Doğu ne de Batı olur.

*

Doğu’nun ve Batı’nın düşünce kaynaklarını çok iyi bilen İkbal, yıllarını Mevlana’yı İngilizceye çevirmeye veren R.N. Nicholson’un gözünde, “Doğu ile Batıyı bir araya getiren” düşünürdür. Düşünce dünyasının zirveleri, dağ zirvelerinin birbirlerini gördükleri gibi, birbirlerini görürler ve birbirleriyle iletişim içindedirler. Bu yüzden onlar, ya Doğu ya Batı demezler, hem Doğu hem Batı demesini, Doğu’lulardan ve Batı’lılardan daha iyi bilirler.

*

Doğu kutsal, Batı seküler kültürün kaynağıdır. Batı dünyasında kutsal kültür adına ne varsa, baştan sona hepsi, Doğu dünyasından ithal edilmiştir. Sınırların olduğu küre dünyanın, sınırların olmadığı kare dünyaya dönüşmesi, Doğu ile Batı arasındaki duvarları ortadan kaldırmıştır. Doğu ile Batı birbirine karışmamakla birlikte, her yerde birlikte, yan yana yaşamaktadır. Çünkü bir insan yarı Türk, yarı Alman olur, ancak yarı Müslüman, yarı Hristiyan olmaz.

*

İkbal’in “Mevlana ve Hegel” şiirinde dile getirdiği gibi: “Gönül yolunda akılla yürünmez.” İkbal’den yola çıkılarak söylenirse: Doğu’nun kutsal kültürle yoğrulan dünyasında, Batı’nın seküler kültürle yoğrulan dünyası, yol gösterici olmaz. Batı’nın görünen dünyasıyla, Doğu’nun görünmeyen dünyası, anlam ve değer kazanmaz. Bu bağlamda, pusulasını yitiren dünyanın pusulası,Batı değil Doğu’dur. Doğu’suz Batı, yolunu şaşırır ve dünyayı ateş topuna dönüştürür.

*

Doğu’suz Batı, pusulasız gemiye, Batı’sız Doğu gemisiz pusulaya benzer. Her ikisinin yalnız başlarına, dünya gemisiyle barış limanlarına, ulaşmaları mümkün değildir. Dünya barışının güvencesi ya Doğu’lular ya Batı’lılar değil hem Doğu’lular hem Batı’lılardır. Bunun için Doğu ile Batı’nın birleşmesi değil, bir araya gelmesi gerekir. Düz kare dünyada isteyen Doğu’lu, isteyen Batı’lı olur, kimsenin kimseyi Asya’lı, ya da Avrupa’lı olmaya zorlama hakkı yoktur.

*

Doğu ve Batı’nın semalarında, kutsal kültürün hiç batmayan güneşi parlar. Çünkü kutsal kültürün güneşi, dünyanın bir yerinde batarsa, başka bir yerinde doğar. Ancak Doğu’nun güneşi, Batının bilimiyle görülmez. Dünya yeni bir köklü dönüşümün arifesindedir. Yirminci yüzyılda dünyanın, Batılılaşması tartışılmıştır. Yirmi birinci yüzyılda dünyanın, Doğululaşması tartışılacaktır. Küre dünyanın pusulası Batı olmuştur, kare dünyanın pusulası Doğu olacaktır.

*

Doğu’da ya da Batı’da olsun, dünyanın hiçbir denizinde, pusulasız gemi, gemisiz pusula olmaz.

*

Ademoğullarını kurtuluşa çağıran, Nuh’un Gemisinde ayrım yapılmaz, herkese yer vardır.

*

Yitirilen Cennetin yolu, Batı’nın feneriyle değil, Doğu’nun güneşiyle bulunur.

14 Mart 2020, 11:24

BİR GÖZ AĞLARKEN BİR GÖZ BİR ÜLKE AĞLARKEN BİR ÜLKE GÜLMEZ

Ortadoğu bin yıldan bu yana, onlarca farklı dinden, mezhepten ve etnik kökenden, insanlara kapılarını açmış, yerin altı kadar yerin üstü de, zengin olan bir coğrafyadır. Peygamberler ülkesi Ortadoğu, son yıllarda Müslümanlar, Hristiyanlar ve Yahudiler arasında, yıkıcı iktidar çatışmalarının, ağırlık merkezi olmuştur. Mekke sözlü, Medine yüzlü, “Yunus izli, Mevlana çizgili" Ortadoğu, birlikte yaşama coğrafyasıdır. Ortadoğu’da çatışma olursa, dünyada uzlaşma olmaz. Düz kare dünyada, bir ülke ağlarken, bir ülke gülmez.

*

Türklerin Ortadoğu’dan çekilmesiyle, bozulan uyumu ve düzeni, bölge ve Avrupa ülkeleri yeniden kurmakta, büyük bir başarısızlığa uğramışlardır. Amerika’nın Irak’ı işgali, Ortadoğu’nun kalbine, iki yanı keskin zehirli bir kılıç gibi saplanmıştır. Amerika dünyanın bütün denizlerini denetim altında tutan, uçak ve savaş gemileriyle, Ortadoğu Cennetini, Ortadoğu Cehennemine çevirmiştir. Türklerin 1517’den 1917’ye kadar, özenle korudukları Ortadoğu Barışı buharlaşmıştır. Emevilerin, Abbasilerin, Osmanlıların yüzyılların içinde inşa edilen, şehirleri yakılmıştır ve yıkılmıştır. Ortadoğu’da Amerikalılar, İsrailliler öldürmeye, Filistinliler, Iraklılar, Suriyeliler, Lübnanlılar, Yemenliler, ölmeye doymamaktadırlar. “Birkaç aya kalmaz, yönetimler değişir, çatışmalar biter" denilmiştir. Yıllar geçmiş, Ortadoğu’da ne savaşlar bitmiştir, ne de ölümler bitmiştir. Petrol denizi üzerinde yüzen Ortadoğu ülkeleri, dünyadan petrol ithal eden ülkeler konumuna düşmüşlerdir. Göçmen olmak zorunda kalan, Filistinli Şair Mahmut Derviş'in, “Soruşturma" şiirinde vurguladığı gibi: Yine de Ortadoğu “Çılgın bir dünyanın sarsamadığı / Çağların ötesinde / Zamanın ötesinde" kökleri olan, gizemli bir “Yeryüzü Cenneti” olmaya devam etmektedir.

*

Ortadoğu’nun dayatmacı yönetimlerinin, gösteriş düşkünü, yetersiz ve yeteneksiz, yöneticilerinin başlattıkları savaşlar, büyük göçlere yol açmıştır. Kanlı iç savaşların yaşandığı Ortadoğu ülkelerinden, komşu ülkelere ve Avrupa ülkelerine yönelen, sonu gelmeyen göç dalgaları, bütün dünyanın gündeminde ilk sırayı almaktadır. Avrupa ülkelerinin bencilliği yüzünden, Akdeniz’de dünyanın en büyük göçmen mezarlığı oluşmuştur. Gelecek kuşaklar, geriye dönüp baktıklarında, son iki yüzyılın en dehşet verici kan dökücüleri olarak, Amerikalısıyla ve Avrupalısıyla, Batı dünyasını göreceklerdir.

*

Araplar Avrupa topraklarına yeni ayak basmıyorlar. İspanya’ya 711 yılında geldiler, 1492 yılına kadar yüzyıllarca Avrupa topraklarında yaşadılar. Bekir Karlığa’nın bütün açıklığıyla ortaya koyduğu gibi, “İbn Rüşd", Avrupa’nın her ülkesinde, “Avrupa'yı aydınlatan düşünür" olarak kabul edilir. Philip K. Hitti, İbn Haldun’u Avrupa’da Alplerin Mont Blanc’ı, Asya’da Himalayaların Everest’i olarak görür. Bütün Avrupalı aydınlar, düşüncede çığır açan Sezai Karakoç gibi: “Müslüman geldi, insan insan oldu. Müslüman gitti insan yok oldu” demektedirler. Göçler tarihin akışını değiştirir.

*

Ortadoğu’dan Avrupa’ya göçlerle, yeni bir ödeşme dönemi başlamıştır. Ortadoğu ve Avrupa arasında karşılıklı ziyaretler yapılmıştır. Geçmişte silahla gelenler, silahla geri gitmişlerdir. Müslüman ve Hristiyan mahallelerinin, birbirine karıştığı dünyada, Avrupa’nın kapılarını Ortadoğulu göçmenlere, kapaması artık mümkün değildir.

*

Göçlerde gözyaşından elbiseler giyilir. Müslümanlara sınırların kapanması, büyük bir hak tanımazlık ve değer bilmezlik olur. Kaldı ki her Avrupa ülkesinde, zaten bir Ortadoğu vardır.

*

Sınırların birbirine karıştığı bir dünyada, Ortadoğu ülkelerinde savaş varsa, Avrupa ülkelerinde barış olmaz.

*

Denizlerde bir çocuk ölüyorsa, o çocuğun ölümünden dünya sorumludur.

*

Göç yolunda göçmenlerin çektiği, çileleri hiç kimse çekmez.

*

Dünyanın her yanında, Yeni Necaşi’lere ihtiyacı vardır.

15 Mart 2020, 11:19

YENİ FATİHLER HEM AKŞEMSEDDİN HEM FATİH OLANLARDIR

Fatih Asyalıların olduğu kadar, Avrupalıların tarihinde köklü dönüşmelere yol açan, Türk sultanlarının başında gelir. Fatih’in İstanbul’u alarak, Türklerin bayrağını İstanbul’a taşıması, dünya tarihinin akışını, Doğu’dan Batı’ya çevirmiştir. Fatih ömrü boyunca, üç kıta ve iki denizi sınırlarının içine alan, Büyük Osmanlı Devleti’nin rüyasını görmüştür. Fatih İkinci Roma’yı Türklere başşehir yaparak, dünyayı Orta Çağın yüzyıllarından, Yakın Çağın yüzyıllarına taşımıştır. Fatih’in hedefinde, Birinci Roma vardır, Üçüncüsü olmayacaktır.

*

Türklerin Avrupa’ya 1354’te Gelibolu’da başlayan yolculuğu, 1361’de Edirne, 1369’da Sofya, 1389’da Kosova, 1392’de Üsküp, 1430’da Selanik, 1453’te İstanbul, 1463’te Saraybosna, 1468’de Belgrad, 1526’da Budapeşte, 1529’da Viyana’ya kadar, yeni katılmalarla, genişleyerek devam etmiştir. Avrupa’da Tuna, Asya’da Dicle, Fırat, Afrika’da Nil, Fatih’in kurumsallaştırdığı, bütün dinlerin ve geleneklerin güvenliğini sağlayan, Osmanlı Barışı’nın temellerini atmışlardır. Üç kıtanın büyük nehirleri, ekonomik ve kültürel hayatın sürükleyici gücü olmuşlardır.

*

Doğusuyla, Batısıyla İki Roma’yı, bir Kızıl Elma olarak gören Fatih, Osmanlı barışının en büyük, en güçlü güvencesinin Asya’daki Türk varlığından daha çok, Avupa’daki Türk varlığının olduğunu düşünmüştür. Bu yüzden Gedik Ahmet Paşa’nın yönettiği gemilerle, Türkler Arnavutluk’tan İtalya’ya geçmişler ve Otranto kalesine yerleşmişlerdir. Türkler için, İkinci Roma’dan sonra Birinci Roma’ya giden yol açılmıştır. Fatih’in 1481’de sefere hazırlandığı bir dönemde, ellisini bulmayan bir yaşta ölümü, Osmanlıların gözünü Roma’dan Viyana’ya çevirmiştir.

*

İstanbul’un Türklerin başkenti olmasının üzerinden bir yüzyıl geçmeden, Fatih’in Avrupa, Yavuz’un Asya, Kanuni’nin hem Asya hem Avrupa diyen vizyonlarıyla, Osmanlı Devleti, üç kıta ve iki denizin en büyük, en önemli gücü olmayı başarmıştır. Kanuni döneminde Türklerin Kızıl Elması Roma değil, Viyana’dır. Türkler Viyana’nın kapılarının önüne, bir kere değil, iki kere gitmişlerdir. Türklerin İstanbul’a geri gitmemek üzere, gelişlerinin yıldönümleri kadar, Viyana’dan geri dönüşlerinin yıldönümleri de önemlidir.

*

Viyana’daki başarısızlığın kaynaklarını anlamadan, İstanbul’daki başarının kaynakları anlaşılmaz. Geçmiş araştırılır, gelecek planlanır, bugün değerlendirilir. Tarihte başarıların da başarısızlıkların da çok önemli kaynakları vardır. Türkler İstanbul’da başarılı olmuşlarsa, başarının çok ciddi sebepleri vardır, Viyana’da başarısız olmuşlarsa, başarısızlığın çok ciddi sebepleri vardır. Türkiye’nin geleceğini inşa etmede, geçmişin başarılarıyla birlikte, başarısızlıklarından alınması gereken dersler, bütün ayrıntılarıyla ortaya konulmalıdır.

*

Fatih kendisinden önce onlarca defa kuşatılan İstanbul surlarının, önlerinde uğranılan başarısızlıklardaki hataları, tekrarlamadığı için başarılı olmuştur. Hiçbir ülke kendisine yeni bir geçmiş inşa edemez. Ancak her ülke kendi geleceğini kendisi inşa eder. Geleceği inşa edecek mimarlar, geçmişin üniforma giyen askerleri değil, geleceğin forma giyen girişimcileridir. Siyasal sınırların çok değişmediği, ekonomik sınırların sürekli değiştiği, Yirmi birinci yüzyılın yeni fatihleri, ürünleriyle, hizmetleriyle, bilgileriyle pazarlarda savaşan girişimcilerdir.

*

Sınırların olmadığı dünyanın pazarları, gökyüzü gibi bütün ülkelerindir, hiçbir ülkenin tek başına sahip olamayacağı kadar büyüktür, bütün ülkelere açıktır.

*

Dünyanın Yeni Roma'ları, ya Fatih ya da Akşemseddin olanları değil, hem Fatih hem Akşemseddin olmasını bilenleri beklemektedir.

*

Girişimciler için yeni dünyanın bütün şehirleri, kusursuz ürünlerle, eksiksiz hizmetlerle fethedilecek Yeni Roma’lardır.

*

Yeni dünya savaşın cephelerden pazarlara taşındığı dünyadır. Geçmiş yaşanmıştır, gelecek yaşanacaktır.

16 Mart 2020, 13:35

GELECEĞE ORTADOĞU'NUN STRATEJİK BİRİKİMİYLE BAKMAK

Ortaoğu’daki yerel savaşların, küresel savaşlara dönüşmesi, bütün kurumları ve kuruluşları, stratejik düşünmeye, geleceğe ilişkin öngörülerde bulunmaya, planlar hazırlamaya zorlamaktadır. Stratejik düşünmek, dünyanın bugünü değil, yarınını düşünmektir. Dünya bugüne dünden geldi, yarına bugünden gidecektir. Bu bağlamda, dünyanın bugünün sağlıklı olarak değerlendirilmesi, geçmişin araştırmalarına ve geleceğin stratejik planlarına bağlıdır.

*

Ortadoğu’da esen savaş rüzgarlarının, dünyada etkilemediği hiçbir ülke, hiçbir kurum, hiçbir kuruluş yoktur. Ortadoğu’da bir orman yangını gibi genişleyen savaşlar, bilinen Ortadoğu’nun sonunu getirirken, bilinmeyen Ortadoğu’nun da kapılarını açmıştır. Artık Ortadoğu’da sorunların geçmişteki çözümleri, gelecekteki barışın güvenceleri olmayacaktır. Batı dünyasının, Ortadoğu’nun can yakıcı sorunlarını anlaması için, Ortaçağ İslam dünyasını, derinlemesine araştırması, tarihi bütün olarak görmesi gerekir.

*

Gelecek hakkında kesinlikle bilinen tek görüş, geleceğin kesin olarak bilinmeyeceği görüşüdür. Gelecek ekonomik, siyasal ve kültürel boyutlarıyla, tam olarak bilinmese de, stratejik planlarla ve yöntemlerle, büyük ölçüde öngörülür. Ülkelerde geleceğe bakış ve stratejik plan, geçmişle gelecek arasında, uyumu ve düzeni sağlayacak, altın oranı yakalamanın yol haritasıdır. Geleceğe dönük bir yol haritası olmayan ülkeler, ormanda çevre yoluna çıkmış bir ceylan gibi, er ya da geç bir kazaya, kurban gitmekten kurtulamazlar.

*

Dün Avrupa’da bugün Ortadoğu’da, savaşların yol açtığı büyük yangınları, önceden görmek mümkün değildir. Savaşların yol açtığı yıkımları ve büyük ölümleri, önceden kesinlikle bilmek mümkün olmadığı için, dünyada savaşlar birbirini izlemektedir. Savaşsız bir dünya için, bütün ülkeler geçerliliğini yitirmeyecek, yürürlükten kaldırılmayacak, dünyanın her yanında benimsenecek, sürdürülebilir barış stratejileri geliştirmek zorundadırlar. Artık dünyadaki savaşlardan, etkilenmeyecek, zarar görmeyecek, hiçbir ülke yoktur. Savaşta yıkıcılık sınır tanımaz.

*

Dünyada sonu gelmeyen savaşların odak noktasında, dış güçlerin çatışmalarından daha çok, iç güçlerin çatışmaları vardır. Güç her şeydir diyen yönetimler, güçlerini korumak için, savaş başta olmak üzere, her riski göze alırlar. Silah teknolojisindeki gelişmeler, güç için savaşanların gücüne güç katmıştır. Bu yüzden her savaş, bir önceki savaştan çok daha büyük ölümlere, çok daha büyük göçlere yol açmaktadır. Dünyanın neresinde olursa olsun, savaş demek, kan gölü demektir, gözyaşı seli demektir. Dünya barışla yıkılmaz, savaşla yıkılır. Savaşlar her zaman, hem kazananlara, hem kaybedenlere, yoksulluk getirmiştir.

*

Dünyadaki bütün savaşların kaynağında, bilgisizlik, öngörüsüzlük ve öğrenme özürlü stratejistler vardır. Bilgisizliğin olduğu yerde, stratejik bilgelik olmaz. Batı’da ve Doğu’da bilge lider, bilge yönetici, bilge aydın kıtlığı çekilmektedir. Bütün insanlığı barışa götürecek, yol haritasının şifreleri, dünyanın stratejik derinliğinde, kutsal kültürün doğum yeri Ortadoğu’nun stratejik zenginliğinde gizlidir. Stratejik zenginliğin olmadığı, tek boyutlu dünyada, çok boyutlu stratejik derinlik olmaz. Strateji sanatların en eskisi, bilimlerin en yenisidir.

*

İnsanlığın dünyadaki geleceğinde, yıkıcı savaşlar değil, yapıcı barışlar vardır.

*

Dünyanın en yakın geleceğini görenler, en uzak geçmişinden bakanlardır.

*

Ortadoğu’nun stratejik, zenginliğiyle silahlananlar, savaş değil,barış peşinde koşarlar.

16 Mart 2020, 14:24

Dünyanın mükemmeli arayan,mükemmellikte yarışan kuruluşları, üniforma giyen hiyerarşik kuruluşlar arasından…

Dünyanın mükemmeli arayan,mükemmellikte yarışan kuruluşları, üniforma giyen hiyerarşik kuruluşlar arasından değil, forma giyen paylaşımcı kuruluşlar arasından çıkacaktır.KARE DÜNYA ÜNİFORMA GİYENLERİN DEĞİL, FORMA GİYENLERİN DÜNYASIDIR. ÜNİFORMALILAR EMİR ALIRLAR, EMİR VERİRLER,FORMALILAR YARDIM ALIRLER,YARDIM VERİRLER.

17 Mart 2020, 12:03

ÇANAKKALEDE ORTADOĞU VE AVRUPA TARİHİ YENİDEN YAZILMALIDIR

Küre dünyada medeniyetler arasında savaş, siyasal ve ekonomik güç gösterisinin cephelere taşınmasıdır.Kare dünyada savaşlar, cephelerden pazarlara taşınmıştır.Kare dünyanın fatihleri, üniforma giyen genareller değil, forma genarellerdir. Amerika’nın “General Motors” ve “General Electric” gibi, formalı generalleri, ülkelerinin bayraklarını, bütün dünyaya taşımışlardır. Dünyanın hiçbir ülkesinde, onlara ne pasaport, ne de vize sorulmuştur.

*

Son yüzyılların savaşlarını araştıran, Avrupa’nın modern savaş kuramcısı General Clausewitz’in vurguladığı gibi: “Savaş bir bukalemundur.” Yirminci yüzyılın kara, deniz ve hava şavaşlarındaki hızlı dönüşüm, savaşların ortama göre renk değiştiren, bukelemunlara benzediklerinin en önemli göstergesidir. Savaşlar nasıl değişirse, tarihin yorumları da öyle değişir. Bütün bilimlerin ana kaynağı olan tarihi, her kuşak yeniden yazmak,yeniden yorumlamak,yeniden düşünmek zorundadır.

*

Tarihe dar bir açıdan değil, geniş bir açıdan bakmak gerekir. Tarihin ana konusu, medeniyetlerin dinamiklerini araştırmaktır. İbn Haldun, Arnold Toynbee ve Oswald Spenler’in kitaplarının, bütün dünyada büyük ilgi görmeleri, medeniyet tarihçileri olmalarından kaynaklanır. Her kuşağın yeniden yorumladığı tarih, ekonomik, siyasal ve kültürel tarihe, yeni açılımlar, yeni yaklaşımlar ve yeni boyutlar kazandırır.Tarih bütün insanlığın açık üniversitesidir.Dünya tarihinde bütün Peygamberlerin, vazgeçilmez bir yerleri vardır.

*

Türklerin Asya’dan Avrupa’ya uzanan, uzun ve büyük yürüyüşünde, Doğu'nun ve Batı’nın özeti olan Anadolu çok büyük ve çok hayati bir önem taşır. Malazgirt Anadolu’ya gelmenin, Çanakkale Anadolu’da kalmanın savaşıdır. Çanakkale savaşıyla, Anadolu insanının Asya'daki ve Avrupa’daki varlığı perçinlenmmiştir ve güvence altına alınmmıştır. Çanakkale Türk tarihinin dönüm noktalarından biridir. Bu yüzden Çanakkale savaşının tarihi, bütün ayrıntıları ve bütün boyutlarıyla,yüzlerce defa yazılmalıdır.

*

Savaşsız bir İslam dünyasına, savaşsız bir Avrupa’ya, Çanakkale savaşının, tekrar tekrar yazılması tekrar tekrar yorumlanmasıyla ulaşılır. Çanakkale’nin karasında ve denizinde, tarihin en çok kan dökülen savaşlarından biri yapılmıştır. Son araştırmalarda, “57. Alay”ı oluşturan İstanbul Üniversitesinin öğrencileri gibi, yarım milyon genç insan hayatını yitirmiştir. Savaş kararı olan devlet yöneticileri, Çanakkale’de yüzlerce üniversiteyi toprağa gömmüşler, yüzlerce genci kurban etmişlerdir.

*

Çanakkale’den sonra Avrupa ülkeleri, kendi aralarında savaşarak, yakılmadık, yıkılmadık ülke bırakmamışlardır.

*

Küre dünyanın savaş şehiri Çanakkale, kare dünyanın barış şehiri Çanakkale’ye dönüştürülmelidir.

*

Küre dünya kapalı toplumların, kare dünya açık toplumların dünyasıdır.

*

Açık toplumlarda bir ülke öksürürse bütün ülkeler nezle olur.

*

Barışın güvercinin, bir kanadı bilgi ,bir kanadı bilgeliktir.

*

Kusursuz barış isteyen, savaşa davetiye çıkarır.

18 Mart 2020, 13:03

GELECEĞİN TÜRKİYE'Sİ ÇANAKKALE SAVAŞINI ABDÜLHAMİT BARIŞINA DÖNÜŞTÜRMELİDİR

Tarihin ilk yüzyıllarından beri, barış dönemleri, savaş dönemlerinden daha kısa olmuştur. Her ülke, barış isteyen ülkenin, savaşa hazır olması gerektiğine inanmıştır. Barış savaşa verilen hazırlık arası olarak görülmüştür. Bunun için, dünyada barışların sonu geliyor, savaşların sonu gelmiyor. Büyük Osmanlı Devletini parçalayan, üzerinden tam bir yüzyıl geçen, Birinci Dünya Savaşı, Avrupa'da beklenmeyen bir savaş değildir. Ancak yol açtığı yıkımlar, yok ettiği kaynaklar ve aldığı hayatlar çok büyük olmuştur.

*

Sürekli geliştirilen savaş gemileri, tanklar, uzun menzilli toplar, makinalı tüfekler, yüzyıl önceki savaşta, geçmiş yüzyıllarda benzeri görülmeyen, büyük kan ve gözyaşı gölleri oluşturmuştur. Sultan Abdülhamid'in eşsiz bir diplomatik ustalıkla koruduğu, Avrupa ülkeleri arasındaki dengeler yitirilmiştir. Hicaz Demiryolu gibi, altyapı ve köklü eğitim yatırımları aksamıştır. Sultan'ın kırk yıllık barış ülkesi, savaş ülkesine dönüşmüştür. Büyük Osmanlı coğrafyası kırk parçaya ayrılmıştır.

*

Abdülhamid'i devlet yönetiminden uzaklaştıran İttihatçıların elinde, ülkenin mali yapısı çöktmüştür. İttihatçılar Balkanlar, Kafkaslar ve Orta Doğu'da başarısızlığa uğramışlardır. Ülkede haksızlıklar, yolsuzluklar her yere yayılmıştır. Devletin güçsüz düştüğü bir dönemde, İttihatçıların oldubittisiyle, Osmanlı Devleti, Almanya'nın yanında savaşa sürüklenmiştir. İngiltere ve Fransa Çanakkale'de, Almanya'yı durdurmuş, Osmanlı Devleti'ni parçalanmış, Rus Çarlığı yıklmış,İngiliz,Fransız yayılmacılığı dönemi kapanmıştır.Yirmi birinci yüzyılda bütün dünya el ele vererek,savaş yüzyılarını barış yüzyıllarına dönüştürmelidir.

*

“Abdülhamit Barışı”nı kavramadan, “Çanakkale Savaşı”nı kavramak mümkün değildir. Abdülhamid'i Anadolu insanının gündemine taşıyan Necip Fazıl'ın vurguladığı gibi: “Abdülhamid'i anlamak herşeyi anlamak olacaktır.” Çanakkale Savaşı,İstanbul'un alınışı gibi, Türklerin Anadolu'daki tarihlerinin milatlarından biridir. İstanbul'un tarihi Roma'nın tarihidir,Avrupa'nın tarihidir,Osmanlının tarihidir,Türklerin tarihidir. İstanbul'un Türklerin eline geçmesiyle, Avrupa'da tarihin akışı değişmiştir.

*

Anadolu insanının tarihi, “Çanakkale Öncesi” ve “Çanakkale Sonrası” olmak üzere ikiye ayrılır. Çanakkale'den önceki yıllar, Abdülhamid'in barış yılları, sonraki yıllar ise İttihatçıların savaş yıllarıdır. Sultan'ın barış yıllarında devletin bütünlüğü korunmuş, hayatın her alanında köklü dönüşümlerin temelleri atılmış, uzun dönemli yenilenme süreci başlatılmıştır. Abdülhamid'i yönetimden uzaklaştıran İttihatçıların savaş yıllarında, koskoca Osmanlı çoğrafyası, kırk devlete bölünmüştür. Çanakkale ve Abdlhamit merkeze alınarak, Avrupa tarihi yeniden yazılmalıdır,yeniden yorumlanmalıdır.

*

Barış Sultanı Abdülhamit: “Savaş yalnız sınırlarda olmaz. Savaş bir milletin topyekün ateşe girmesidir. Eğer bu bütünlük sağlanmamışsa, zafer tesadüfi, yenilgi kaderdir” demektedir.

*

Savaş ülkeyi yangın yerine çevirirken, barış gül bahçesine çevirir.

*

Savaşı başlatmak değil, barışı yaşatmak önemlidir.

*

Savaş devletten, barış milletten güç alır.

*

Barışın sesi, bütün milletin sesidir.

*

Savaşın yükünü herkes taşır.

*

Tarihin anası barıştır.

19 Mart 2020, 13:20

TOPLU CİNAYETLER YÜZYILINDA BARIŞIN GÜVENCESİ KUDÜS'TÜR

Medeniyet tarihinin gelişmesinde, Yunan ve Roma diğer kültürlerle birlikte yaşamak yerine, onlardan uzak durmuştur. Kendisini başka medeniyetlerden üstün tutan, bütün medeniyetler gibi, onlar da tarihin derinliklerinde yok olup gitmişlerdir. Avrupa Yunan’dan ve Roma’dan daha hoşgörülü olmakla birlikte, İslam medeniyetinden ithal ettiği, ne varsa hepsini sürekli inkar etmiştir. Avrupa İslama olan borcunu kabul etmemiştir, ödemeye yanaşmamıştır.

*

Müslümanların Avrupa’daki varlıkları, İspanya’da sekiz yüzyıl, Balkanlar’da beş yüzyıl sürmüştür. Avrupa’daki İslam Yahudiliği ve Hristiyanlığı yok etmediği gibi, Endülüs’te ve Balkanlarda bir arada, barış içinde yaşamanın, şah örneklerini vermiştir. Müslümanlar “Dinde zorlama yoktur diyerek”, başka dinden olanları, kendi dinlerine döndürmek için, baskı ve şiddete başvurmamışlardır. Türklerin yönetiminde bütün Balkan ülkeleri, dinlerini ve dillerini korumuşlardır.

*

Müslümanların parlak döneminde İspanya, Babil, Mısır, Yunan, Roma ve İslam medeniyet mirasının zenginleştirildiği, büyük bir bilgi ve bir bilgelik ülkesi olmuştur. Eski Yunan düşünürleriyle birlikte, üç İbrahimi dinin kültür hazineleri, Latinceye çevrilerek Endülüs’te, Avrupa Rönesansının temelleri atılmıştır. Arapça, Aristo ve Platon çevirileri ve açıklamaları, Batı dillerde olanlardan daha fazladır. Müslümanlar Yunan düşüncesini İslamın ışığında, eleştirel bir gözle bakarak, büyük bir sorgulamadan geçirmişler ve yeni bir düşünce zenginleşmesinin temellerini atmışlardır.

*

Hristiyan kültürünün, Hint ve Çin kültürüyle, bir akrabalığı yoktur. Hint ve Çin dinleriyle, kitaplı dinlerin örtüştüğü, ortak bir alan da bulmak mümkün değildir. Batılı aydınların Budizme ve Konfüçyanizme ilgi duymaları, büyük bir arayış içinde olmalarından kaynaklanmaktadır. Onlar kültürlerinin kutsal kaynaklardan beslenen boyutundan daha çok, Atina ve Roma’dan beslenen seküler boyutuna önem vermektedirler. Onların kutsal şehiri, Kudüs değil Atina’dır.

*

Yahudilikle Hristiyanlığın, İbrahimi dinlerin ilk ikisi olduğunu kabul eden, İslam söz konusu olduğunda, Batılılar Uzak Doğu dinlerine gösterdikleri yakınlığı İslama göstermezler. İslama karşı Avrupalılar önyargılıdır. Batılıların İslam karşıtlığı, Haçlı Seferleriyle yaşadıkları, büyük bozgunla pekişmiştir. Haçlıların yenilgisi Batının bilinçaltında, silinmez izler bırakmıştır. Haçlı Seferleriyle Hristiyanlık, Avrupalıların ortak dini haline gelmiştir.

*

Muhammed Esed’in “Mekkeye Giden Yol” isimli kitabında vurguladığı gibi, Avrupalıların İslam düşmanlığı İslami değerlerin, ruhsal ve toplumsal alanda pek çok Batılı değer için, ciddi bir tehdit oluşturacak kadar, Batılı değerlere yakın olmasından kaynaklanır. Avrupa’da Hristiyanlık inanılır canlı bir din olma gücünü çoktan yitirmiştir. Bunun için Avrupalılar, Avrupalı Müslümanlara karşı, Hristiyanlığın değerlerini, yasalarla korumaya çalışmaktadırlar.

*

Dünya barışına giden yol Kudüs’ten geçer. Barışın başşehiri Kudüs’tür. Kudüs bir yanıyla Mekke’ye ve Medine’ye, bir yanıyla da Atina’ya ve Roma’ya bakar. Kudüs Avrupa Birliği için, zengin ve kuşatıcı bir örnektir.Kudüs geçmişte Babil, Mısır, Yunan ve Roma’yı değiştirmiştir.

*

Brüksel de Kudüs’ün sınırsız zenginliklerinde, geleceğini görecek ve değişecektir.

*

Kudüs’ün zenginliği, insanlığın tarihinin özeti olmasından kaynaklanır.

*

Haksızlığa meydan okumanın, yol haritası Kudüs’tedir.

19 Mart 2020, 20:43

Kudüs'te 124 bin Peygamber, Aksa Mescidininde, 124 dönümlük

Kudüs'te 124 bin Peygamber, Aksa Mescidininde, 124 dönümlük alanda,Son Peygamberin İmamlığında namaz kılmışlardır. Kudüs Muhammed Habibullah,İsa Ruhullah,Musa Kelimullah,İbrahim Halilullah diyenlerin başşehiridir. Bütün Peygamberlerden silinmez izler taşır.

21 Mart 2020, 12:25

KARE DÜNYADA TUZAK KURANLAR KURDUKLARI TUZAĞA DÜŞERLER

Küre yuvarlak dünyanın, düz kare dünyaya dönüşmesiyle, ülkeler arasında uzak komşu ve yakın komşu farkıyla birlikte, aydınlık ve karanlık farkının olmadığı, yeni bir küresel yapılanma ortaya çıkmıştır. Güneşin hiç batmadığı, ekonomik, siyasal ve kültürel hayatın hiçbir alanında, gizliliğin olmadığı kare dünyada, hiçbir ülkenin hiçbir ülkeye, hiçbir kurumun hiçbir kuruma, hiçbir kuruluşun hiçbir kuruluşa, tuzak kurması mümkün değildir.

*

Yapılanmakta olan kare dünyada, birbirlerine tuzak kurmaya kalkan ülkeler, birbirlerine tuzak kurmaya kalkan kurumlar, birbirlerine tuzak kurmaya kalkan kuruluşlar, kurdukları tuzaklara ilk önce kendileri düşerler. Kare dünya tarafların birlikte kaybettikleri çatışmaların dünyası değil, birlikte kazandıkları uzlaşmaların dünyasıdır. Küre dünyanın kurumları ve kuralları, yetersiz kaldığı için, bütün dünyada, kurumlarıyla, kurallarıyla kare dünya tartışılmaktadır.

*

Küre dünyanın kurumları ve kuralları yerleşmiştir, bütün ülkelerde bilinmektedir ve bütün ülkelerde uygulanmaktadır. Ancak küre dünyanın kurumlarıyla ve kuruluşlarıyla, kare dünyanın karşı karşıya olduğu, ekonomik ve kültürel sorunları çözmek mümkün değildir. Bu yüzden bütün ülkelerde, kare dünyanın getirdikleri fırsatları değerlendirmek, yol açtığı tehditleri gidermek, ünivesite dünyasının gündemindeki, araştırma konularının başında gelmektedir. Küre dünyada insanların makinalaşmaları tartışılırken, kare dünyada makinaların insanlaşması tartışılmaktadır.

*

Yirmi birinci yüzyılın ilk çeyreğinde, dünyadaki ana eğilimleri araştıran uzmanların, çalışmalarında ayrıntılı olarak ortaya koydukları gibi, küre dünyanın ekonomisinde ve kültüründe, değişmez sanılan kurallar hızla değişmektedir. Küre dünyada Batı ülkeleri, geliştirdikler silahlarla, Asya ve Afrika ülkelerinin kaynaklarını yağmalamışlardır. İspanyollar Amerika’nın, İngilizler Hindistan’nın, Fransızlar Cezayir’in, zenginliklerini ülkelerine taşımışlardır. Küre dünya savaşarak gelişenlerin, kare dünya uzlaşarak gelişenlerin dünyasıdır.

*

Hiroşima’ya ve Nagazaki’ye atılan atom bombasıyla, kadın çocuk, genç yaşlı demeden bir günde, yüzbinlerce insanın hayatını yitirmesinden sonra, küre dünyada hiçbir ülke, geliştirilen nükleer silahları, savaş alanlarında denemeye cesaret edememiştir. Küre dünyanın nükleer silaha sahip başşehirleri, başta Washington ve Moskova olmak üzere, Londra, Paris,Yeni Delhi, Karaçi, uluslararası sorunlarını, ellerindeki atom başlıklı füzeleri, ateşleyerek çözmeye kalkışmamıştır. Barışla yeni zenginlikler, kazanan kare dünyada, savaşa yer yoktur.

*

Küre dünyanın altın madenleri, petrol kuyuları, nükleer silahları, kare dünyada güç kaynakları olmaktan çıkmıştır. Kare dünyanın yenilik merkezleri Silikon Vadilerinde, akıllı ürünler geliştirme gücü, silisyum yataklarından değil, yenilikçi insan kaynaklarından beslenmektedir.

*

Kare dünyada ister ekonomik, ister kültürel olsun, hiçbir savaşın, dünyayı toptan intihara götüren, nükleer silahlarla kazanılması mümkün değildir. Artık nükleer başlıklı füzeler, yalnızca dayatmacı ülkelerin, devlet törenlerinde görülmektedir.

*

Barışa dayanan,barışla güçlenen, kare dünyada, başarının sırrı, daha çok savaşta değil, daha çok barıştadır.

*

Silahlı savaşlarla küre dünyanın zenginliklerine ulaşılır, kare dünyanın zenginliklerine, ulaşılmaz.

*

Kare dünya silahlarla savaşanların dünyası değil, yeniliklerle yarışanların dünyasıdır.

*

Kare dünyada tuzak kuranlar, kurdukları tuzaklara, önce kendileri düşerler.

21 Mart 2020, 15:15

Dünyanın can alıcı sorunu, insanın makinalaşması yada makinanın insanlaşması değil, insanın makinanın burnuna…

Dünyanın can alıcı sorunu, insanın makinalaşması yada makinanın insanlaşması değil, insanın makinanın burnuna halka takmasını öğrenmesidir.O zaman insan makinanın peşinden değil, makine insanın peşinden koşar.

23 Mart 2020, 13:02

DÜNYADAKİ BÜTÜN KRİZLER AÇGÖZLÜKTEN KAYNAKLANIR

Dünyadan aya bakıldığında, nasıl küçük bir küre olarak görülürse, aynı şekilde, aydan dünyaya bakılırsa, dünya da küçük bir küre olarak görülür. Dünyada yaşayanlar, anlamakta güçlük çekseler de, sınırsız gibi görülen dünya, sınırlı kaynaklara sahiptir. Bu yüzden savaşsız, bir dünya ve adil bir ekonomik yapı için, dünyada yaşayanların, az ya da çok ellerinde olanların, değerlerini ve önemlerini, iyi bilmeleri gerekir.Bir küçük virüs her şeyi bitirir.

*

Sınırlı bir dünyanın kaynaklarının, insanların sınırsız isteklerini karşılaması mümkün değildir. Kaynakları bilinen bir dünyada, hem üreticiler, hem de tüketiciler olarak, insanlar istedikleri ürünleri üretme ve istedikleri ürünleri de tüketme hakkına sahip değildirler. Üretimde ve tüketimde, doğru ile yanlışın, iyi ile kötünün, güzel ile çirkinin sınırlarını, genel etik değerler ve değişmez hukuk kuralları belirler. Ekonomi gibi, bütün sosyal bilimlerin kaynağında, küresel değerler vardır. Değersiz ekonomide,hiçbir değerin değeri bilinmez.

*

Dünyanın her yerinde geçerli , herkesin sorumlu olduğu, ana etik ve hukuk kuralı: “Hayatın bütün boyutlarında, iyilikleri özendirmek ve büyütmek, kötülükleri önlemek ve küçültmektir.” Bütün sosyal bilimlerin benimsemesi gereken bu kural, tabiatın yasaları kadar doğaldır ve her yerde geçerlidir. Bu yüzden beş bin yıllık, İnsanlık tarihi içinde, ortaya çıkan bütün dinler, iyiliklerin peşinden koşmayı ve kötülüklerden kaçmayı, benimsemişler ve ortak değer olarak kabul etmişlerdir.

*

Küresel etik ve hukuk değerlerinin çizdiği ana çerçeve içinde, insanların iyilikte, doğrulukta ve paylaşmada yarışmaları, toplumun üretim gücünü hem büyütür, hem de yeni boyutlar kazandırır. Tarihin her döneminde, özel ve kamusal boyutlarıyla, bütün bir hayat, her gün yeniden başlayan, uzun soluklu bir iyilikleri benimseme, kötülüklerden kaçınma yarışıdır. Yarışta en büyük engel, herkesi etkileyen doyma bilmez açgözlülüktür. Bu yüzden bütün dünyada, sınır tanımayan açgözlülük, savurganlık, yoksulluk ve açlık başta olmak üzere, bütün kötülüklerin anası, bütün krizlerin kaynağı olarak görülmüştür.

*

Akdeniz tarihcisi F.Braudel''in vurguladığı gibi: “Ekonomiyi kültür, politika ve değerlerden soyutlamak mümkün değildir.” Ekonominin tarihi, Adam Smith ile değil, bütün insanlığın atası Adem Peygamberle başlar, odak noktasında, hem üreten ve hem tüketen olarak açgözlü insan değil, tokgözlü insan vardır.

*

İsteklerini dizginlemesini bilmeyen açgözlü Kabil, kardeşi Habil'in kanını döken ilk insandır.Kabil'in çocukları o günden bu güne,Habil'in çocuklarının kanlarını dökmeye devam etmektedirler.Dökülen kanların oluşturduğu denizde, hem Kabil'in hem Habil'in çocukları boğularak ölmektedirler.

*

Kabil'in çocuklarının açgözlülüğünün sınırı yoktur.Onlara bir dünya verilse,ikinci dünyayı,iki dünya verilse, üçüncü dünyayı isterler.

*

Anadolu bilgelerinin dediği gibi: "Gözün karnı yoktur." Kabil'in çocuklarının gözlerini yalnızca toprak doyurur.

*

Açgözlü Kabil'in çocukları yalnızca kendi ülkelerini değil, bütün ülkeleri krizden krize sürüklemektedirler.

*

Dünyada açgözlülük bağımlığı, tedavi edilmesi gereken, bütün ülkelerin, ortak ana sorunudur.

*

Dünyanın aradığı ilaç, dış dünyanın bilginlerinde değil, iç dünyanın bilgelerindedir.

24 Mart 2020, 12:40

DÜZ KARE DÜNYA HAYATIN HER ALANINDA BİR LOKMA TÜKETMESİNİ BİN LOKMA ÜRETMESİNİ BİLENLERİN YALIN YAŞANILAN DÜNYASIDIR

Doğu'dan Batı'ya ülkelerin kapı bir komşu olduğu dünyada, bütün insanların zorunlu ihtiyaçlarının karşılanmasında ana sorun, hayatın bütün boyutlarında savurganlığın önlenmesidir. Dünyanın neresinde olursa olsun,zorunlu ihtiyaçlardan daha fazlasının tüketildiği her ülkede savurganlık vardır. Sanayi toplumunun simgesi olan, motorlu araçların üreticisi Henry Ford’un, vurguladığı gibi, her alanda “Bir hammadde ya da ürünün ihtiyaçtan fazla olan kısmı savurganlıktır.”

*

Dünyada motorlu araçların üretiminde, Amerikalı ve Avrupalı kuruluşların payları küçülürken, Japon kuruluşların payları artmaktadır. Seksenli yıllarda MIT tarafından yapılan bir kıyaslama çalışmasında, Japon kuruluşlarının verimlilikte, Amerikalı ve Avrupalı kuruluşlardan önde oldukları görülmüştür. James Womack ve Daniel Jones, “Dünyayı Değiştiren Makina”da, Japonların başarısının yalınlıktan, kaynaklandığını ortaya koymuşlardır.Toyota dünyada, yalın üretimin ve yalın yönetimin öncülüğünü yapmaktadır.Tarihin her döneminde yalınlık toplumların en büyük ve en önemli güç kaynağı olmuştur.

*

Yalın üretimle, yalın tüketimle ve yalın yönetimle, her alanda savurganlığı önleyen Japon yaklaşımı, yılların birikimiyle oluşmuş, bir düşünme ve bir yaşama felsefesidir. Yaklaşımın temelinde, sürekli yalınlaştırılan, savurganlıktan arındırılmış, üretim, tüketim ve yönetim süreçleri vardır. Yalın düşüncede amaç, bütün ürün ve hizmetleri, alıcıların istedikleri zamanda, istedikleri yerde ve istedikleri miktarda karşılamaktır. Değişmeyen ana hedef , her alanda savurganlığı önlemektir. Savurganlığın olmadığı yerde, verimliliğin olmadığını bilmektir.

*

Uzaklık ve yakınlık farkının kalktığı bir dünyada, hangi ülkede olursa olsun, bir kuruluşun dünya pazarlarında, yarışma üstünlüğü kazanması, yönetim fonksiyonlarında olduğu kadar, işletme fonksiyonlarında da, sürekli iyileştirmelerle savurganlıktan kaçınmasına bağlıdır. Savurganlığın önlenmesi, her alanda ürün, hizmet ve bilgi üreten, özel, kamu ve gönüllü, bütün kurumların ve kbütün uruluşların ana sorunudur. Savurganlığın önlenmediği ülkelerde, hiçbir devlet kurumu ve kuruluşu, yoksulluğun önünü alamaz.

*

Dünyada yoksulluk savaşlardan, eğitimsizlikten, ırkçılıktan, ayrımcılıktan ve açgözlülükten kaynaklanır. İster Yeni Delhi, ister Kahire, isterse Rio de Janerio olsun, dünyanın neresinde yoksulluk varsa, kaynağında kesinlikle, eğitimsizlikten beslenen,önlenebilir savurganlık vardır. Eğitimsizliğin olduğu yerde savurganlık, savurganlığın olduğu yerde, yoksulluk vardır. Bunun için, bütün kutsal kitaplarda, savurganlığın önlenmesine büyük önem verilir.Ve savurganlığın bütün kötülüklerin anası olduğu sürekli vurgulanır.

*

Aşılar zamanla etkilerini yitirmeden,insanların bulaşıcı hastalıklara karşı, dirençlerini artırırlar ve güçlerini korurlar. Hayatın bütün boyutlarını, savurganlıktan arındıran yalınlık da, ekonomik ve siyasal krizlerden etkilenmeden, bütün insanlığı yoksulluktan korur. Dünyanın neresinde olursa olsun, bütün kurumlarda ve bütün kuruluşlarda, yalın düşünmenin, yalın yaşamanın, yalın tüketmenin, yalın üretmenin ve yalın yönetmenin küresel ilkeleri, dünyanın her yerinde geçerlidir.Yalın yaşamasını bilenler varlığa sevinmezler,yokluğa yerinmezler.

*

Dünyada ihtiyaçtan fazla tüketilen her şey savurganlıktır.

*

Yoksulluğun üstesinden, yalnızca yalınlık gelir.

*

Yalın yaşayanlar, yoksul düşmezler.

*

Yalınlık en büyük zenginliktir.

24 Mart 2020, 18:13

DERGAH KÜLTÜRÜNDE,İHTİYACINDAN DAHA FAZLASINI TÜKETENLERE YER YOKTUR.DERGAHLARDA ALIN TERİNİN, GÖZ NURUNUN,EL EMEĞİNİN KARŞILIĞINDAN DAHA ÇOK ÜRETİLİR,DAHA AZ TÜKETİR.ONLAR HER ALANDA "BİR LOKMA

BİR HIRKA" TÜKETİRLER,"BİN LOKMA BİN HIRKA"ÜRETİRLER.

24 Mart 2020, 18:24

Bilgelerin pazarında yalınlık alınır,yalınlık satılır,yalınlıktan

Bilgelerin pazarında yalınlık alınır,yalınlık satılır,yalınlıktan terazi tutulur,yalınlık yalınlıkla tartılır.İbrahim Ümmi Sinan'a rahmet olsun.Öyle bir şiir yazmış ki,yüzyıllardan beri milyonlarca insana kutup yıldızı gibi yol ve yön gösteriyor. Bir şiirin,bir güzel sözün,bir insanı nasıl ölümsüz kıldığını göstermek için,bundan daha güzel bir örnek çok azdır.

24 Mart 2020, 18:30

Corana virisünün aşısı bulunur, savurganlığın aşısı bulunmaz

Corana virisünün aşısı bulunur, savurganlığın aşısı bulunmaz. Kültür ve ekonomi dünyasında yalınlığı yititirenler,açgözlülüğü bulurlar,tokgözlülüğü bulamazlar.Tokgözlülüğün pazarında canlar alınır,canlar satılır,yalınlık alınır,yalınlık satılır.

24 Mart 2020, 18:43

Bütün dünyada savurganlık tepeden başlar,dalga dalga tabana yayılır.Savurganlığın yüzyıllardan beri…

Bütün dünyada savurganlık tepeden başlar,dalga dalga tabana yayılır.Savurganlığın yüzyıllardan beri geçerliğini koruyan teorisini geliştiren,Kıyamete kadar defteri kapanmayanlardan olan İbn Haldun'a rahmet olsun.

25 Mart 2020, 12:46

ÜRETİMDE YÖNETİMİ YÖNETİMDE ÜRETİMİ GÖRENLERDEN OLMAK

Dünyanın geçmişten geleceğe akışında, düşünülen, konuşulan, tartışılan, yazılan düşünceler ve eylemler, sürekli yeniden yazılır, sürekli yeniden yorumlanır. Önceki kuşakların, düşünceleri ve eylemleri, sonraki kuşaklar tarafından, yazıla yazıla, yorumlana yorumlana, yeni açılımlar, yeni derinlikler kazanır. Aydınların görevleri, hayatın akışındaki, iyilikler kadar kötülükleri, doğruluklar kadar yanlışlıkları, güzellikler kadar çirkinlikleri, ayrıntılarıyla gözler önüne sermektir.

*

Düşüncelerin ve eylemlerin zenginleşmesinde, bakılmayanlara bakan, görülmeyenleri gören, işitilmeyenleri işiten aydınlar, ekonomik ve kültürel dönüşümlere, yeni açılımlar kazandırırlar, yeni gelişmelerin yolunu açarlar. Onlar insanlığın beş bin yıllık düşünce ve eylem dünyasına, hangi gözle bakarlarsa, dünya onlara o gözle görünmenin, gizli kapılarını açar.Bütün ülkelerde aydınların etkisi, olanı anlamayı,olması gerekeni anlatmayı, görev bilmelerinden kaynaklanır.

*

Doğu’da ve Batı’da düşünce dünyasının, iz bırakan öncülerinin vurguladıkları gibi, aydınlar yaşadıkları yüzyılın, olumluklarını çoğaltmaktan, olumsuzluklarını azaltmaktan sorumludurlar. Hiç kimse olumlukları kendisinden, olumsuzlukları başkasından bilme ayrıcalığına sahip değildir. Aydınların iyilikleri ve kötülükleri, güzellikleri ve çirkinlikleri, görmede ve göstermede, ellerindeki en güçlü edebiyat türü denemedir. Düşüncede ve eylemde deneme,suya atılan taş etkisi doğurur.

*

Aydınların dünyasında deneme düşünmektir, düşünceyi eyleme, eylemi düşünceye dönüştürmektir. Denemede düşünceler ete kemiğe bürünürler, eylem olarak görünürler. Aydınların elinde deneme, bütün boyutlarıyla hayatı, kolaylaştırırken güzelleştirmenin, güzelleştirirken kolaylaştırmanın ipuçlarını verir. Şiir güzelliğindeki denemelerle, aydınlar insanda toplumu, toplumda insani görerek, kültür ve ekonomi arasında, uyumun sağlanmasına katkıda bulunurlar.

*

Habil’in çocuklarıyla Kabil’in çocuklarının, yönetimleri ele geçirme savaşları, Kıyamete kadar devam edecektir.

*

Aydınlar dünyadaki yönetme savaşlarını, üretme yarışlarına dönüştürmek zorundadırlar.

*

Yönetme savaşlarında, suçsuz bir insanı öldürenler, bütün insanlığı öldürürler.

*

Üretme yarışlarında işsiz bir insanı yaşatanlar bütün insanlığı yaşatırlar.

*

Ürün, hizmet ve bilgi üretmesini bilenler,dünyayı yönetmesini bilirler.

*

Ürün,hizmet ve bilgi üretmesini bilenler,dünyayı yönetmesini bilirler.

*

Kültür ve ekonomide üretenler yönetirler,yönetenler üretirler.

25 Mart 2020, 19:14

Tarihin her döneminde, dünyayı tüketmesini değil

Tarihin her döneminde, dünyayı tüketmesini değil, üretmesini bilenler hem dönüştürmüşlerdir, hem yönetmişlerdir.Bunun için Anadolu'da "Kurban olam üreten ellere" denilir. "ÜRETEN ELLER TÜKETEN ELLERDEN ÜSTÜNDÜR."

26 Mart 2020, 12:34

AKLI HEM BAŞINDA HEM GÖNLÜNDE OLAN YENİ SİMYACILAR

Dünyanın ekonomik, siyasal ve kültürel yapısında köklü dönüşümlerin yaşandığı bir dönemde, ülkelerin ekonomik ve kültürel üretim gücünün büyütülmesi, bütün dünyanın karşı karşıya olduğu en büyük sorundur. Üretimde yenilik yapmasını ve risk almasını bilen girişimciler, ülkelerinin ekonomik ve kültürel değerlerini, dünya pazarlarına taşırlar. Girişimlerin bayrakları, dünya markası olmuş ürünleridir. Kare dünyanın yeni fatihleri girişimcilerdir. Onlar yeni yüzyılın, yeni simyacılarıdır.

*

Girişimcilik, ürün, hizmet ve bilgi üretimine, katma değer kazandırma ustalığıdır. Katma değeri yüksek ürünler üretmesini bilenler, her yerde ve her zaman daha çok kazanç sağlarlar. Başarılı girişimciler, ürünlere katma değer kazandırmanın, yardımlaşmadan,dayanışmadan ve paylaşmadan kaynaklandığını çok iyi bilirler. Anadolu'yu, işbirliği yapmada sınır tanımayan, üreten el olmanın ustası olan derviş girişimciler, bugünlere getirmişlerdir.

*

Selçuklu ve Osmanlı döneminde olduğu gibi,Türkiye''nin üretim gücünü, cami ile çarşıyı bütünleştirmesini bilen girişimciler büyüteceklerdir.Türkiye'nin ürün, hizmet ve bilgi üretme gücüne yeni boyutlar kazandırmada, girişimcilik bir bahçeye, girişimciler de bahçıvanlara benzerler. Onlar zamanla değişen araçlarla, zamanla değişmeyen amaçlarına ulaşmak için, kuruluşlarında, bir bahçıvan titizliğiyle çalışmak zorundadırlar.

*

Simyacı girişimciler, “Bahçıvan biziz, meyva bizdedir” , “Arı biziz bal bizdedir”, Güneş biziz, ışık bizdedir" demesini, herkesten daha iyi bilirler.Ustanın usta olmasının, yetiştirdiği öğrencilerinden belli olması gibi, girişimcinin girişimci olması da ürettiği ürünlerden belli olur. Ustalar arkalarında, anılmaya değer eserler, girişimciler arkalarda sevilmeye değer işler bırakırlar.

*

Girişimcilerin,kendilerinden sonra, gelen kuşaklara övünmeye değer, kuruluşlar bırakabilmeleri için, işlerini doğru,iyi ve güzel yapmaları değil, doğru,iyi ve güzel işleri yapmaları önemlidir.Türkiye'de üretilen ürün, hizmet ve bilgilerin değerlerine, değer kazandıracak olanlar, girişimcilerdir. Girişimcilerin dünya pazarlarında, rekabet üstünlüğü kazanmaları, verimlilikte olduğu kadar, yenilikte yarışmalarına bağlıdır. Yenilenmesini bilenler, hiçbir yerde yenilmezler.

*

Hem verimlilikte, hem de yenilikte yarışmanın olmadığı toplumlarda, üretim gücünde gelişme ve kültür zenginliğinde derinleşme olmaz.

*

Bütün ülkelerde girişimcilerin gücü, hem güzel, hem yeni ürün, hizmet ve bilgi üretmesini bilmelerinden kaynaklanır.

*

Girişimcilik üretimde olduğu kadar, tüketimde de, güzellikleri özendirmek, çirkinlikleri önlemektir.

*

Girişimciler bilinen ham maddeleri, bilinmeyen ürünlere dönüştüren simyacılardır.

*

Girişimcisiz üretim, üretimsiz girişimci olmaz.

*

Girişimci üreten el olmasını bilendir.

*

Dünyayı üreten eller değiştirir.

28 Mart 2020, 12:23

GÖZLERİ HEM UFUKLARI HEM UFUKLARIN ÖTESİNİ GÖREN BİLGELER

Türklerin Asya’dan başlayan, Avrupa’ya ve Afrika’ya kadar uzanan, geniş coğrafyada etkili olmalarının kaynağında, ülkeleri kazanan silahlı güçlerinden daha çok, gönülleri kazanan silahsız güçleri vardır. Silahlı güçler Yahya Kemal’in “Ordu Millet” olarak nitelendirdiği, Türklerin su üstünde kalan görünen yüzleridir. Anadolu insanının tarihinde silinmez izler bırakan, su altında kalan görünmeyen yüzlerini, silahsız güçlerinin başında gelen, bilginin ve bilgeliğin görünmeyen üniversiteleri olan dergahlar temsil ederler.

*

Öğrenmenin yeri, zamanı ve yaşı olmaz diyen, iki günü birbirinden farklı kılmayı özendiren, el açan değil, el açılan olmayı öğreten dergahlar, ekonomik, siyasal ve kültürel hayatın omurgasını oluştururlar. İktisat Tarihçisi Ömer Lütfi Barkan’ın vurguladığı gibi: Türklerin Avrupa’ya, ordularından önce dervişleri gitmiştir, dergahları gitmiştir. Semerkant’tan Saraybosna’ya uzanan büyük yürüyüşte, başı çekenler ellerinde kılıç taşıyanlardan önce, göğüslerinde gül taşıyanlar olmuştur.

*

Dergah kültürü, bilgelik kültürüdür,Yunus kültürüdür.Yunus kültürü İstanbul kültürüdür. Kültürlerin ve milletlerin, harman olduğu Anadolu’nun insanı, Yunus’un şiirleriyle yoğrulmuş, yetmiş iki milleti bir millet gören, bir millet bilen, Yunus insanıdır. Yunus’un şehirleri, canlar bize emanettir diyen, İstanbul’un kardeş şehirleridir. İstanbul’un düşünce ve eylem dünyasında, kavga yoktur, sevgi vardır. İstanbul’un kardeş şehirleri, kavga şehirleri değil, sevgi şehirleridir.İstanbul Yunus şehirlerinin anasıdır.

*

İstanbul kültürüyle yoğrulan Türkler, Akdeniz Tarihçisi Fernand Braudel’in araştırmalarında ortaya koyduğu gibi, Avrupa’ya gönül odaklı, bir ekonomik ve bir siyasal yapı götürerek, Avrupa’da yüzyıllarca süren, bir barışın güvencesi olmuşlardır. Bunun için söz konusu dönemde, sığınma ve nüfus hareketleri, Batı’dan Doğu’ya yönelmiştir. İstanbul kültürü ve İstanbul insanı, geniş Osmanlı coğrafyasında, bir mıknatıs gibi, insanları çevresinde toplamıştır.İstanbul'da Üküdar Mekke,Eyüp Medine,Kadıköy Kudüs kapısıdır.

*

Türkler Asya’da İslamı, silah baskısıyla seçmedikleri için, Avrupa’da kimseyi silah baskısıyla, Müslüman olmaya zorlamamışlardır. Ahmet Yesevi ile Orta Asya’da başlayan, Yunus ile Küçük Asya’da zenginleşen, Sarı Saltuk ile Doğu Avrupa’ya açılan dergahlar, bilenlerle bilmeyenler, bir olmazlar diyerek, insanlığın bilgi ve bilgelik birikimine, yeni derinlikler kazandırmışlardır. Onlar bulundukları şehirlerin, kültürel dokularıyla birlikte, ekonomik yapılarında köklü dönüşümlere yol açmışlardır.

*

Bilgiyi bilgeliğe dönüştüren dergah kültürü, Asya’nın ve Avrupa’nın şehirlerinden önce, insanların gönüllerini fethetmiştir. İnsanların gönüllerinde yer almasını başaranlar, kendilerine şehirlerde yer açmasını başarırlar. Şehirler kapılarını omuzlarında silah taşıyanlara değil, ellerinde kitap taşıyanlara açarlar. Şehirlere barışı, yağmur yüklü bulutlardan önce, sevgi yüklü kitaplar getirir.

*

Dünyanın bilgi ve bilgelik birikimi, “Dört Kitab”ın bir “Elif”inde özetlenmiştir. Elif’i bilenler, dünyayı bilirler, İstanbul’u bilirler, kendilerini bilirler, insanları bilirler. Sevgi Doğu’dan gelir. Sevginin elinde Batı Doğu olur.

*

İstanbul şehirlerinde, yardımlaşarak üretilenler, paylaşılarak tüketilirler.

*

İstanbullulara her dağ Ağrı dağıdır, her gemi Nuhu’un gemisidir.

*

İstanbulluların, gönülleri Doğu’da, akılları Batı’dadır.

28 Mart 2020, 23:36

İstanbul'un bir Asya'da,bir eli Avrupa'da,gözü dünyadır

İstanbul'un bir Asya'da,bir eli Avrupa'da,gözü dünyadır. Türk ve İslam dünyasını özü ve özeti olan İstanbul'a bütün yeryüzü İstanbul'a mescit kılınmıştır.İstanbulluların vatanları yanlarında taşıdıkları seccadeleri ve tespihleridir.

28 Mart 2020, 23:43

DOĞU DA, BATI DA, GÜNEY DE, KUZEY DE ALLAH'INDIR. TÜRKLER EZAN OKUNAN YERİ VATAN,OKUNMAYAN YERDE EZAN OKUMAYI CİHAD BİLMİŞLERDİR. TÜRK TOPLUMU KALE

GİBİ STATİK DEĞİL,KERVAN GİBİ DİNAMİK BİR TOPLUMDUR.

28 Mart 2020, 23:55

Büyük bir buzdağına benzeyen ülkelerin güçleri su üstünde

Büyük bir buzdağına benzeyen ülkelerin güçleri su üstünde görünen sert yüzlerinden değil, su altında görünmeyen esnek güçlerinden kaynaklanır. Sert güçler silahlı, esnek güçler silahsız, kaynaklardan oluşur,silahsız kaynaklara dayanır.

29 Mart 2020, 00:07

M.Ali Kılçbay'ın çevirdiği,"AKDENİZ ve AKDENİZ DÜNYAS'nın

M.Ali Kılçbay'ın çevirdiği,"AKDENİZ ve AKDENİZ DÜNYAS'nın yazarı,Ömer Lütfi Barkın'ın da sevdiği ve yararlandığı,dünyanın önemli kültür ve ekonomi tarihçilerinden biridir.Çok sayıda kitabı Türkçeye kazandırılmıştır.

29 Mart 2020, 00:18

"Aşkın pazarında canlar alınır canlar satılır" diyen, Yunus hakkında

"Aşkın pazarında canlar alınır canlar satılır" diyen, Yunus hakkında yazılan kıtapların başında, Sezai Karakoç'un " onlarca baskı yapan "YUNUS EMRE"si gelir.Eskişehir'in Yunus'u Anadolu'nun bitmez, tükenmez hazinelerin,en büyüklerinden biridir.Anadolu'nun insanı, dünyanın yetmiş iki milletine bir gözle bakar,hepsini kardeş bilir.

29 Mart 2020, 00:31

Cumhuriyet döneminin önde gelen, görünmeyen üniversitelerinin

Cumhuriyet döneminin önde gelen, görünmeyen üniversitelerinin başında,ÖZAL,ERBAKAN,KUTAN ve arkadaşlarını, oluşturduğu çekim alanında toplamayı başaran,genişletilmiş ve güncelleştirilmiş, onuncu baskısı yapılan "GÖRÜNMEYEN ÜNİVERSİTE" kitabımızda anlatılan MEHMED ZAHİD KOTKU gelir.

29 Mart 2020, 11:42

STRATEJİK DÜŞÜNMEK,İŞİ DOĞRU,İŞİ GÜZEL,İŞİ İYİ YAPAN SIRADAN YÖNETİCİLERİN DEĞİL,DOĞRU İŞİ,GÜZEL İŞİ, İYİ İŞİ YAPAN SIRADIŞI LİDERLERİN ÖZELLİĞİDİR.ONLAR ÜÇ GÜNLÜK DÜNYANIN,DÜNÜNÜ ARAŞTIRIRLAR, BUGÜNÜ DEĞERLENDİRİRLER

YARINI PLANLARLAR.

29 Mart 2020, 11:58

KÜLTÜRDE EKONOMİYİ EKONOMİDE KÜLTÜRÜ GÖRMESİNİ BİLMEK

Kültürün olduğu gibi ekonominin de, odak noktasında insan vardır. İnsanın iç dünyasının derinliklerine inmeden, tutumları ve davranışları yönlendiren, ihtiyaçları ve istekleri kavramadan, kültür ile ekonomi arasındaki bütünlüğü anlamak mümkün değildir. Birbiriyle çatışıyor gibi görünen, kültürle ekonomi arasında, karşılıklı bir etkileşim vardır. Hayatın bütün alanlarında, insanı ilgilendiren her olgu, hem kültüreldir hem de ekonomiktir. Ekonominin yolu kültürle açılır, ekonomi kültürün peşinden gider.

*

Hayatın yaşanır kılınmasında, iki alandan birini seçmek değil, aynı zaman kesitinde ikisine birden, yeni zenginlikler kazandırmak, tarihin her döneminde çok önemli ve çok belirleyici olmuştur. Uzak Doğu’daki “Ying” ve “Yang”, Mevlana’daki “İyilik” ve “Kötülük” dairesi gibi, kültür ile ekonomi de, bütünlük içinde bir daire oluşturur. Her kültürel çalışmanın, bir ekonomik boyutu olduğu gibi, her ekonomik çalışmanın da bir kültürel boyutu vardır. Değişik alanlarıyla hayatın zenginliği, iki alan arasındaki yardımlaşmaların,dayanışmaların ve paylaşmaların gücüne ve yoğunluğuna bağlıdır.

*

Ekonomik ve kültürel hayatın iki etkili ve iki önemli alanından, yalnızca birine önem verenler, iki alanı altın oranda harmanlamasını başaramayanlar, her ikisinde de büyük atılımların yolunu açamazlar,büyük dönüşümlerin öncüleri olamazlar. Kültür ve ekonomi dairesi içinde, her ikisine de gereken önemi vererek, aralarındaki uyum ve dengeyi sağlayan toplumlar, ürün, hizmet ve bilgi üretme güçlerine, yeni açılımlar kazandıranlar, saatli bomba gibi patlamaya hazır dünyanın, en büyük güvencesi olurlar.Ekonominin yasaları kültürün yasalarıyla, hem dengelenirler hem de denetim altına alınırlar.

*

Ülkelerde vermeden almaya, üretmeden tüketmeye kalkan kuruluşlarla ve insanlarla, hayatın ekonomik ve kültürel boyutlarında, üretim güçsüzlüğünün üstesinden gelmek mümkün değildir. Dünyanın her yerinde, üretmeden tüketenler, ekonomik, siyasal ve kültürel hayatı yoksullaştırarak,her alanda büyük yıkımlara yol açarlar. Kültürel alanda olduğu kadar, ekonomik alanda da güçlenmek için, insanların toplumlardan aldıklarına, katma değer kazandırarak toplumlara geri vermeleri, her zaman büyük ve hayati önem taşır. Ülkelerin güçleri yüksek katma değerli üretim yapan kuruluşlarından kaynaklanır.

*

Toplumlardan aldıkları ürünlere, hizmetlere ve bilgilere katma değer kazandıranlar,gelen günlerini geçen günlerinden daha değerli kılanlar, kendileriyle birlikte çevrelerinin de ekonomik yapılarını ve kültürel dokularını güçlendirirler.Onların ellerinde dağ vadileri arasından denizlere akan nehirler, toplumların doğal enerji kaynaklarına dönüşürler. Onlar nehirlerin akışında gizlenen güçleri açığa çıkardıkları gibi, insanların gönüllerinde uyuyan aslanları da uyandırırlar.Dünyanın her yanında, ülkelerin ekonomik güçleriyle birlikte,kültürel güçleri üretimlerine bakılarak belirlenilir.

*

Yaşanılan ve yaşanılacak hayatı, birbirleriyle tüketimde değil, üretimde yarışanlar güzelleştirirler. Toplumdan aldıklarına karşılık, verdiklerini büyütmeyenler, insanları üretmeye değil, tüketmeye özendirirler. Hayatın her alanında üretmek demek, tüketimden özveride bulunmak demektir. Bunun için, her zaman üretim zor, tüketim kolay olmuştur. Ekonomik ve kültürel alanda, üretimi yönlendirme yanında, tüketimi sınırlandırma her dönemde büyük sorun olmuştur. Dünyanın kaynakları, bütün insanlığın doğal zenginlikleridir. Onları sorumsuzca tüketmeye hiç kimsenin hakkı yoktur.

*

Hayatın anlamını bilenler, kendilerine verilen zamanı tüketerek değil, üreterek değerlendirirler. Dünyada üretmeden tüketenlere, hiçbir doğal kaynak yetmez.

*

Hayat tüketenlerle değil, üretenlerle değer kazanır. Toplumların üretim güçsüzlüğünün üstesinden üretmesini bilenler gelirler.

*

Hayatta kültürün yorulma bilmez üreticisi olmayanlar, ekonominin doyma bilmez tüketicisi olurlar.

30 Mart 2020, 12:16

DÜNYADA ÖLÜM ÖLÜMSÜZLÜKLE DEĞER VE ANLAM KAZANIR

Hayat doğumdan ölüme doğru giden, çok uzun olmayan bir yolculuktur. Doğumda ölüm, ölümde doğum vardır. Anadolu insanının geniş dünyasında, uyku ölümün insana hiç aksatmadan sürdürdüğü, günlük dostluk ziyareti olarak görülür. Bu yüzden Anadolu’da uykuya, ölümün küçük kardeşi gözüyle bakılır. Uykuda geçen zaman, hayatın doğum ile ölüm arasındaki, yolculukta verilen aradır. Ancak uykunun yüzü, ölümün yüzü gibi, soğuk değildir.

*

Ölüm geri dönüşü olmayan bir dünyaya uyanmadır. Uykudan sonra dünyaya dönülür, ölümden sonra dönülmez. Ölüm yeni bir dünyanın başlangıcıdır. O dünyayı hayatlarının dışına atanlar, ölünce uyanırlar. İnsanlar yalnız doğdukları gibi, yalnız da ölürler. Hiç kimsenin başkasının yerine ölmesi mümkün değildir. Hayat da ölüm gibi, tek başına yaşanır. Ancak insanlar, başkalarının hayatına özenmekten hiçbir zaman geri kalmazlar.Nasıl hoşa giden bir yemeğin tadına doyulmazsa, uykunun da tadına doyulmaz.

*

Uyku insana ne kadar yakın görünürse, ölüm de o kadar uzak görünür. Oysa uyku insana ne kadar yakınsa, ölüm de o kadar yakındır. Uyku gibi ölüm de hayatın dışına atılmaz. İnsanlar ölümle yüz yüze gelmedikçe, ölümde sonraki hayatı akıllarına getirmezler. Kimse uykuda gördüğü dünya gibi, ölümden sonraki dünyanın da kendisinden çok uzak olmadığını düşünmez.

*

Kutsal kitaplar ölümden sonraki hayata, ışık tutan kaynakların başında gelirler. Muhammet İkbal kendisine, bilinmeyen dünyaların kapılarını açan, Kur’an’ı her gün ilk defa okurcasına okumuştur. John Steinback başı dara düştükçe, babasının kendisine armağan ettiği, küçük İncil’e sığınmıştır. William Faulkner da Tevrat’ı zaman zaman okumadan edememiştir. Kutsal kitaplarla hem ölümden önceki, hem de ölümden sonraki hayat anlam kazanır. Onlar bütün insanlığın düşünce ve eylem kaynaklarıdır.

*

Peygamberler kutsal kitaplar aracılığıyla, bütün insanlığı ölümsüzlüğe çağırırlar. Onların ölümsüz çağrısı, pek çok dalları olan, büyük bir çınara benzer. Sayıları yüz binleri bulan peygamberler, kutsal kitaplarla beslenen çınarı canlı ve güçlü tutarlar. Çınarın gövdesi en son gelen, ancak en başta olan Son Peygamberi simgeler. Peygamberler arasındaki süreklilikte, uyumun ve düzenin koruyucusu kutsal kitapların sonuncusudur. Onsuz bütün peygamberlerin, bütün kitapların çağrısı eksik kalır.

*

Hayatla birlikte, ölümü de anlamlı kılmak için, erdemli olmanın en güzel örneklerini veren, peygamberlerin çağrısı, dünya edebiyat ve medeniyetinin ölümsüz eserleriyle, bütün insanlığa ulaştırılır. Dünyanın zamanı ve mekanı aşan, ölümsüz bilgi ve bilgelik anıtları, çağrılarına hiç ara vermeden, Kıyamet gününe kadar devam edeceklerdir. Onlar konuşur gibi susarak, susar gibi konuşarak, bütün çağlara seslenirler. Onları sevenlerin dostları, düşmanlarından daha çoktur.

*

Bütün insanlığın düşünce ve eylem birikiminin, ana kaynağı olan kutsal kitaplardan beslenenler, hem ölüm öncesi, hem ölüm sonrası dünyanın, üzerindeki kuşku bulutlarını dağıtırlar.

*

Kutsal kitaplar ölümsüzlüğü arayan insanlığın, medeniyetlerinin rüyaları, edebiyatlarının şiirleridirler. İnsanlık tarihi içinde, rüyasız medeniyet, şiirsiz edebiyat olmamıştır.

*

Ölümsüzlüğü ölümlü dünyada arayanlar, bütün dünyayı kan denizine dönüştürürler.

*

Ölüm öncesi ve ölüm sonrası dünya, birbirinden ayrılmaz bir bütündür.

*

Ölümün anlamını yitirdiği bir dünyada, hayat anlamını yitirir.

*

Ölümsüzlüğün yol haritası, ölümlü hayatta gizlidir.

31 Mart 2020, 13:15

Mülk zengini değil, dost zengini olan Fethi Gemuhluoğlu

Mülk zengini değil, dost zengini olan Fethi Gemuhluoğlu, Cumhuriyet Döneminde Arapkir'den Nişantaşı'na gelmiş, Bir Horosan Ereni'dir.Dördüncü Büyük Halife Ali'nin "DÜNYA BENİ HARAMINDAN MEN ETTİ.BEN ONUN HELALİNDEN DE GEÇTİM" sözünü,kendisinden sonra gelen kuşaklara vasiyet olarak bırakmıştır.

31 Mart 2020, 13:34

SALGIN HASTALIKLAR DÜNYASI KIRMIZI EKONOMİ PARADİGMASINDAN YEŞİL EKONOMİ PARADİGMASINA GEÇMEK ZORUNDADIR

Dünyanın önde gelen bütün ülkelerinde, her yıl düzenlenen toplantılarla, yeryüzü ölçeğinde etkilerini gösteren, çevresel ve ekonomik krizler tartışılmaktadır. Doğal bilimlerin etki ve tepki yasasıyla, birbirlerini büyüten krizlerin, ortak paydasını oluşturan, sonu gelmez aç gözlülük oluşturmaktadır. Dünyayı bir bulaşıcı hastalık gibi kuşatan, sınır tanımayan savurganlık, bütün ülkeleri krizden krize sürüklemektedir.

*

Küresel krizlerin üstesinden gelmek için, yoksul ya da zengin bütün ülkelerin, Kırmızı ekonomiden Yeşil ekonomiye geçmenin, yol haritalarını hazırlamaları hayati önem taşımaktadır. Al Gore’un, "Küresel Denge" ve “Gelecek” kitaplarında vurguladığı gibi, Yeşil ekonomi, yeşil üretim, yeşil tüketim, yeşil enerji, yeşil yönetime odaklanan,ülkelerle, kurumlerla ve kuruluşlarla inşa edilir. Kırmızı ekonomi sınırsız büyümeye, Yeşil ekonomi sınırlı büyümeye dayanır. Sonlu dünyada, sonsuz büyüme diyenler,bütün krizlerin kaynağı olurlar.

*

Ekonomik, siyasal ve kültürel hayatta, kırmızı orantısız gücün, yeşil dengeli gücün simgesidir. Kırmızı ekonomi orantısız gücün doğurduğu dengesizlikten, Yeşil ekonomi orantılı gücün getirdiği dengeden beslenir. Birinde hayatın değişik boyutlarında eşitsizlikler hızla büyürken, birinde eşitsizlikler yavaş yavaş azalır. Kırmızı ekonomi sürekli sorun doğuran doğrusal ekonomik büyümenin peşinde koşar, Yeşil ekonomi çözüm üreten sürdürülebilir döngüsel ekonomik büyümenin peşine düşer.

*

Bütün dünyanın ekonomik, çevresel, eğitim ve sağlık krizleriyle, karşı karşıya olduğu çalkantılı bir yüzyılda, çıkış yolu, düşünülmeyeni düşünmektir,görülmeyeni görmektir, bilinmeyeni bilmektir ve yapılmayanı yapmaktır. Yeni yüzyıl tokgözlülüğün, tutumluluğun, özverinin ve özgeçinin yüzyılı olacaktır. Gösteriş harcamalarına ve savurganlığa dünya ölçeğinde savaş açılacaktır. Savaş sürecinde, düşünceler, yaklaşımlar, değerler, üretim ve tüketim kalıpları, bütünüyle baştan sona değişecektir. Kırmızı ekonomi yüzyılından, Yeşil ekonomi yüzyılına geçiliyor. Artık Kırmızı ekonominin sürekli büyümeyi özendiren varsayımlarıyla, küresel krizlerin üstesinden gelmek ve gelir dengesizliğinin yol açtığı savurganlığın önüne geçmek mümkün değildir. İşsizlik ve yoksulluk sorunlarının, büyük boyutlara ulaştığı bir dünyada, Kırmızı ekonominin kitlesel üretim yöntemlerinden daha çok, Yeşil ekonominin kitlelerin katıldığı üretim yöntemlerine ihtiyaç vardır.

*

Yeşil ekonomi Adam Smith ya da Karl Marx’ın yolunda olan ekonomi değil, onların önünde, tabiatın ve hayatın yanında olan doğal ekonomidir. Doğal ekonomide hiçbir atık ve hiçbir artık yoktur.

*

Yeşil ekonomide dünya, yerüstü ve yeraltı zenginlikleriyle, bedelsiz doğal kaynak deposu olarak görülmez. Dünyada gereksiz her tüketimin ödenmesi gereken bir bedeli olur.

*

Kırmızı ekonominin yarışı savaşa dönüştüren, ekolojik yapısına karşı, Yeşil ekonominin yarışı barışa dönüştüren, ekolojik yapısı vardır.

*

Kırmızı ekonomide çözüm üreten paradigma, Yeşil ekonomide sorun üreten paradigmaya dönüşmüştür.

*

Ekonomik hayatta bugün, dünün yarını, yarının dünüdür.

*

Bugünün bilinenleri, dünün bilinmeyenleridir.

*

Dünün doğrusu, bugünün yanlışıdır.

31 Mart 2020, 14:26

Dünyada Kırmızı ekonomi "BÜYÜK GÜZELDİR", Yeşil

Dünyada Kırmızı ekonomi "BÜYÜK GÜZELDİR", Yeşil ekonomi "KÜÇÜK GÜZELDİR" diyenlerin ekonomisidir. Kırmızı ekonominin alışveriş merkezleri, Yeşil ekonominin çarşıları vardır.Avemelerde sınırsız istekler, çarşılarda zorunlu ihtiyaçlar karşılanır.