Prof. Dr. Nazif Gürdoğan Yazar, Akademisyen

Nisan 2020

48 yazı

1 Nisan 2020, 11:42

KARELEŞEN DÜNYADA İHTİYAÇLAR SINIRLI İSTEKLER SINIRSIZDIR

Kültür ve ekonomi, kişisel ve toplumsal hayatın, birbirinden bağımsız olmayan iki ana boyutudur. İki boyutun oluşturduğu alanda, insanın istekleriyle ihtiyaçları birbirleriyle hem yarışırlar, hem de çatışırlar. İnsanın her isteği, bir yanıyla ihtiyaçtır. Her ihtiyacı da bir yanıyla istektir. Bir tüketim konusunun, ne oranda ihtiyaç ve ne oranda da istek olduğunu, ekonomiden daha çok kültür belirler. İnsanların isteklerini,ekonomiden önce, kültür sınırlar.

*

Hayatın herkes için, yaşanır kılınabilmesi, öncelikle ihtiyaçların karşılanmasına bağlıdır. Ekonomi bütün boyutlarıyla, hayatı hem yaşanır hem de anlamlı kılma ustalığıdır. Hayat ekonomiyle yaşanır, kültürle anlamlı kılınır. Ekonomi kültürden ne kadar uzaklaşırsa, o kadar istekleri karşılamaya odaklanır. Kültürle bağlarını koparmayan ekonomi için, ihtiyaçları gidermek önem ve öncelik kazanır. Hayatı isteklere öncelik verenler değil, ihtiyaçlara öncelik verenler kolaylaştırır.

*

Ekonomiyi kültürden soyutlayan Batı dünyası, insanların açgözlülüğünü büyüterek, sınırlı ihtiyaçların karşılanmasından daha çok, sınırsız isteklerin karşılanmasına odaklanmıştır. İhtiyaçlardan önce isteklere odaklanan ekonomi, bütün dünyayı yağmalanacak bir hazine olarak görmektedir. Dünyanın sınırlı kaynaklarıyla, sınırsız isteklerini karşılamaya çalışanların, yol açtıkları krizler insanlığa, yeni bir “Nuh Tufanı”ları hazırlamaktadır. Dünyada tufan öncesi sessizlik yaşanıyor.

*

Aşırı yoksulluk gibi, aşırı zenginlik de tufan kaynağıdır. Tarih boyunca, insanların ihtiyaçlarından daha çok isteklerinin peşinde koşan toplumlar, açgözlülüklerinin bedellerini çok ağır ödemişlerdir. Hiçbir devlet sınırlı dünyada, insanların sınırsız isteklerini, karşılama gücüne sahip değildir. Büyük ya da küçük devletler, gösterişe dönük, önü ve arkası olmayan, isteklerin peşine düşerlerse, ne kadar güçlü olursa, tufanları hiçbir ordu önleyemez.

*

Seküler ekonomi, isteklerin karşılanmasını, bütün dünyaya tek mutluluk kaynağı olarak sunmuştur. Dünyada herkes, dokunduğu her şeyi, altına dönüştürecek, bir sihirli değnek peşinde koşmaktadır. Oysa bugüne kadar, sonu gelmeyen isteklerin peşinde koşmak, üretmeden tüketmek, dünyada kimseye huzur getirmemiştir. Dünyanın kaynakları insanların sınırlı ihtiyaçları karşılar, ancak sınırsız isteklerini karşılayamaz. İhtiyaçların sonu vardır, isteklerin sonu yoktur.

*

Bir insan ne kadar çok varlığa sahipse, her gün sahip olduğu varlıklardan daha fazlasını ister. İnsanın sahip olduğu her varlık, onun hayatında bir isteğini karşılamaktan daha çok, onun yeni isteklerine kapı açar. İnsanın istekleri, doğum ile ölüm arasında, günden güne artarak devam eder. Onun gözünü topraktan başka hiçbir şey doyuramaz. Barış içinde bir dünya için, bütün ülkelerin istek odaklı ekonomi kuramlarından, ihtiyaç odaklı ekonomi kuramlarına yönelmeleri gerekir.

*

Dünyada toprak en büyük zenginliktir. İnsanlar topraktan geldiler, yine toprağa dönecekler.

*

Gökdelenlerle topraktan uzaklaşmak, insanların toprağa dönüşlerini geciktirmez.

*

Topraktan uzaklaşanlar,Allah'tan uzaklaşırlar,hayattan uzaklaşırlar.

*

Toprak sevenlerine gül verirken, sevmeyenlerine de diken verir.

*

İnsanları en çok seven dostları,en yakın oldukları topraktır.

1 Nisan 2020, 16:59

Cengiz Aytmatov "Toprak Ana"da toprağın önemini

Cengiz Aytmatov "Toprak Ana"da toprağın önemini büyük bir ustalıkla ve eşsiz bir derinlikle anlatır.Toprağa tükürenler,kendi yüzlerine tükürürler.İbn Haldun'nun önemle vurgulağı gibi,coğrafya,deniziyle,dağıyla,toprağıyla toplumların kaderidir."KADER ÖNCEDEN OKUNMAZ." Toprağın başına gelenler,insanların başına gelir.

1 Nisan 2020, 17:02

Kim dünyadan ihtiyacından daha fazlasını alırsa

Kim dünyadan ihtiyacından daha fazlasını alırsa, farkında olmadan,kendisini öldürecek virüsünü de alır. Bir virüs NATO'nun,Pentegon'nun,Kızıl Ordu'nun yapmayacağını yapar,dünyayı bir toplama kampına dönüştürür.Hiç kimse alnının terinin,gözünün nurunn,elinin emeğinin kaşılığından daha fazlasını tüketmeye kalkışmamalıdır.

1 Nisan 2020, 17:03

"HOR BAKMA TOPRAĞA TOPRAKTA NELER YATUR KANİ BUNCA EVLİYA YÜZ BİN PEYGAMBER YATUR HAKİKAT ERLERİ GEÇTİ DÜNYADAN HER BİRİ

KONYA'DA OL MEVLANA HÜDAVENDİGAR YATUR." Fuzuli "Benin şiirlerim altın değil, gümüş değil, inci değil, topraktır" diyor.Toprak insana değil, insan toprağa aittir.İnsanlığın atası Adem topraktan yaratılmıştır.İnsan toprak üstünde secdeye varır.Toprak alçakgönüllüğün simgesidir.

1 Nisan 2020, 17:03

Ekonomi kültürün üretime ve tüketime dönük yüzüdür

Ekonomi kültürün üretime ve tüketime dönük yüzüdür. Sezai Karakoç "Diriliş Neslinin Amentüsü"nde,"Hafif kültürle ağır sanayi olmaz" demektedir.Ekonomi kültürü değil,kültür ekonomiyi dört bir yanından kuşatır.

1 Nisan 2020, 17:04

KÜLTÜRSÜZ EKONOMİ,EKONOMİSİZ KÜLTÜR OLMAZ. İBN RÜŞD "FELSEFE DİNİN SÜT KARDEŞİDİR" DEMİŞ. KARE DÜNYADA "EKONOMİ KÜLTÜRÜN SÜT KARDEŞİDİR" DEMEK GEREKİR.EKONOMİNİN BURNUNA KÜLTÜRLE HALKA TAKILIR.O KÜLTÜR YUNUS KÜLTÜRÜDÜR,HACI BAYRAM KÜLTÜRÜDÜR

Bu yazı daha önce 06.05.2015 tarihinde de yayımlanmıştı.

3 Nisan 2020, 13:02

FİZİK TEK DÜNYANIN EKONOMİK SİYASAL KÜLTÜREL SORUNLARININ ÜSTESİNDEN METAFİZİK İKİ DÜNYAYLA GELMEK

Dünyanın her yanında, insanların tüketim düzeylerini artırma yolunda, yapılan her yatırım ve atılan her adım, fizik dünyayla metafizik dünya arasındaki duvarları sağlamlaştırıyor. Oysa yaşanabilir bir hayat ve sürdürülebilir bir tüketim için, iki dünya arasındaki duvarların güçlendirilmesi değil, baştan sona bütünüyle yıkılması gerekir. Çünkü bütün krizler, iki dünya arasındaki aşılmaz duvarlardan kaynaklanmaktadır.

*

Metafizik dünyaya açılan kapıların, anahtarları peygamberlere verilmiştir. Onlar bütün insanlığa beyaz haberler getiren, eşsiz ve seçkin habercilerdir. İnsanlığın atalarının yitirdiği, sınırsız zenginliğin, haberleri peygamberlerdedir. Sezai Karakoç’un Yitik Cennet’te anlattığı yalnızca peygamberlerin değil, aynı zamanda insanlığın da tarihidir. Bütün insanlığın, ekonomik, siyasal ve kültürel birikimi, peygamberler tarihinin ayrıntılı bir yorumudur.

*

Görünmeyen metafizik dünya, gözle görülen, elle tutulan ve dille tadılan fizik dünya kadar insanlara yakındır. Avrupa’da Antik Yunan’ın ve Eski Roma’nın, mitolojik dünyasının yeniden inşa edilmesiyle, duvarlarla ikiye bölünen bir bütün, yarım dünyaya dönüştürülmüştür. Yarım dünya yeraltı ve yerüstü kaynaklarıyla, peygamberlerin haber verdiği, Yitik Cennet’in rüyasını görmeyenlerin elinde, Latin Amerika’nın hazineleri gibi yağmalanmaktadır.

*

İlk insandan bu yana fizik dünya, metafizik dünyanın ışığıyla aydınlatılmıştır. Süleyman Peygamber gibi, iki dünyanın sultanları olan peygamberler, dünyaları birbirinden ayıran sınırları kaldırmışlardır. Onların izlerinden gidenler ve onlara inananlar, iki dünyanın birbirinden ayrılmaz bir bütünün, iki ayrı yüzü olduğunu görmüşlerdir. Yeryüzü ve gökyüzü gibi, fizik ve metafizik dünya, birbirinden ayrılmaz, birbirinin varoluş kaynağıdır.

*

Metafizik dünyayla iletişim ve etkileşimi ortadan kaldıran fizik dünya, hayatın yaşanabilirliğini baltalamakla kalmamış, kendi eliyle hayat kaynaklarını tek tek kurutmuştur. Yeryüzünün canlılığını koruyabilmesi için, nasıl gökyüzüne ihtiyacı varsa, fizik dünyanın anlam kazanabilmesi için, metafizik dünyaya ihtiyacı vardır. Çünkü fizik dünyanın sınırlı kaynakları, metafizik dünyanın kutsal yasalarıyla, verimli ve değerli kılınır.

*

Metafizik dünya ölümsüz, fizik dünya ölümlüdür. Kıyamet koptuğunda, fizik dünya dağlarıyla, denizleriyle, ovalarıyla ve şehirleriyle yok olup giderken, hem Cenneti’yle hem de Cehennemi’yle metafizik dünya kalıcıdır.

*

Bir ayağı görünen fizik, bir ayağı görünmeyen metafizik dünyada olanlar, Kıyamet kopuyor olsa bile, ellerindeki tohumları toprağa saçarlar.

*

Fizik dünyada ekilmeden, metafizik dünyada biçilmez. İki dünyada insanlar, Cennet’in ve Cehennem’in kapılarını, kendi elleriyle açarlar.

*

Dünyada “Cehennem başkalarıdır” diyenler, iki dünyada Cennet’i yitirirler.

*

Ekonomik ve kültürel gelişmenin şifreleri, kutsal kitaplara yüklenmiştir.

*

İnsanlar inandıklarını ararlar, inananlar er ya da geç bulurlar.

4 Nisan 2020, 13:09

BÜTÜN DÜNYA AÇIK BİR ÜNİVERSİTE HER EV BİR OKUL OLMUŞTUR

Eğitim çalışmalarına yeni boyutlar kazandırmak, öğrenmesini öğrenmek, düşünce ve eylem dünyasını zenginleştirmek, bütün ülkelerin karşı karşıya olduğu sorunların başında gelmektedir. Yeni yüzyılda, eğitim çalışmaları, okullardan daha çok okul dışı alanlarda yoğunlaşacaktır. İletişim kanallarının zenginleşmesi, evlerle birlikte işyerlerini de bir üniversiteye dönüştürmüştür. Geleceğin üniversiteleri, bugünün üniversitelerinden çok farklı olacaktır.

*

Her alanda rekabetin uluslararası boyutlar kazanması, başta üniversiteler olmak üzere, bütün kurum ve kuruluşları, sürekli yenilik yapmaya zorluyor. Her kurum ve kuruluş, yenilik sınırlarını genişletmek ve verimlilik çalışmalarını hızlandırmak için, işyerleriyle birlikte çalışanlarının evlerini, üniversitelerle bütünleştirmelidir. Kurumlarda ve kuruluşlarda, sürekli yenilik yapmak için, her yerde sürekli eğitim yapılmalıdır.

*

Sürekli eğitimi yaygınlaştırmak ve eğitimin kalitesini artırmak için, işyeri, ev ve üniversite üçgenindeki eğitim çalışmalarının, bilgisayar ortamında odaklanması gerekir. Bilgisayar ortamında, zaman ve mekan farkının ortadan kaldırılmasıyla, bilinen eğitim yöntemleri, geçerliliklerini büyük ölçüde yitireceklerdir. Çünkü, bilgisayar ortamına aktarılan eğitimde, hem maliyetler düşecek, hem de kalite artacaktır.

*

Sürekli ve uzaktan eğitimle, geçerliliğini yitirmiş, verimsiz ve etkisiz, yöntemler yerine verimli ve etkili, bilgisayara dayalı eğitim teknikleri önem kazanacaktır. Geleceğin karşılıklı iletişim ve etkileşim içinde, bilgisayar ortamında yapılan eğitimle, dünyadaki her üniversite, öğrenci ve hocalarıyla evlere taşınacaktır. Dünyadaki her ev ve işyerine ulaşmaya çalışmayan üniversiteler de, küçülmek zorunda kalacaklardır.

*

Bilgisayar ortamında, ürün, hizmet ve bilgi üretebilmek için, üniversite, ev ve işyeri üçgeninde, herkesin, sürekli ve uzaktan eğitimden yararlanacak bilgi ve donanıma sahip olması gerekir. Bunun için de, kamu, özel ve gönüllü eğitim kuruluşları, birbirleriyle yardımlaşmalıdırlar. Artık bilgisayar ortamındaki eğitim, her kademe ve her konudaki eğitimin, temelini oluşturacaktır.Dünyanın karşı karşıya olduğu sorunların başında eğitimsizlik, mesleksizlik ve yoksulluk gelmektedir. Üniversiteleri evlere taşıyarak, uzaktan eğitim yöntemlerini geliştirmeden, dünyada çok düşük olan, ortalama eğitim süresini uzatmak mümkün olmaz.

*

“Evdeki Okul”larla hem Ron Paul'un "Okul Devrimi", hem Selman Han'ın "Dünya Okulu", gelişerek yeni açılımlar kazanacaktır. Onların kitaplarında ayrıntılı olarak ortaya koydukları ve önerdikleri eğitim yollarıyla,bütün eğitim kurumlarının ve kuruluşlarının, verimlilikleriyle birlikte, etkinlikleri de artacaktır. Karşılıklı iletişim ve etkileşime dayanan bilgisayar ortamındaki eğitim, bilinen yüz yüze eğitimi, bütünüyle dönüştürecektir. Dünya yeni bir eğitim dönüşümünün arifesindedir.

*

Bugünün eğitim kurumları, geleceğin öğrenme yöntemlerini uygulamaya hazır olmalıdırlar.Her yüzyılın kendine özgü eğitim kurumları ve eğitim yöntemleri vardır.

*

Dünyada eğitim yoksulluğunun üstesinden gelmeden, üretim yoksulluğunun üstesinden gelinemez.

*

Ülkelerin eğitim seviyelerini yükseltmeden,üretim seviyelerini yükseltmek mümkün değildir.

*

Eğitimdeki başarısızlık, her alanda etkisini gösterir.Eğitimsizlik herkesi cezalandırır.

*

Eğitimle eski ortak sorunlara,yeni ortak çözümler bulunur.Eğitim herkesi ödüllendirir.

*

Eğitim yatırımları dünyada, kazancı en büyük olan yatırımlardır.

*

Eğitim yapılan her yatırım, dünya barışına yapılan yatırımdır.

*

Eğitim kendini bilmektir,kendini bilen kendisiyle savaşmaz.

5 Nisan 2020, 12:22

DÜNYA DAVOS'UN SERBEST PAZAR'INI KUDÜS'ÜN ETİK PAZAR'INA DÖNÜŞTÜRMEK ZORUNDA KALACAKTIR

Ülkelerin yıldan yıla, birbirlerine daha bağımlı, hale geldiği bir dünyada, en büyük dinamik, küreselleşmenin kazandığı yeni boyutları kavramaktır. Kendilerini en etkili küreselleştirici güçler olarak gören Batı ülkeleri, küreselleştirdiklerini düşündükleri Doğu ülkelerini bıraktıkları yerlerde sanıyorlar.Oysa başta Müslüman ülkeler olmak üzere, Çin ve Hindistan, Batı dünyasını geçtikleri yerlerde görüyorlar.

*

Dünyadaki bütün ülkelerin, bir vücudun organları gibi, karşılıklı iletişim ve etkileşim içinde olmaları, ülkeler arasındaki Doğu ve Batı farkını, büyük ölçüde ortadan kaldırmıştır. Dünyanın neresinde olursa olsun, artık her ülke, bir bir merkez ülkesi olduğu kadar, bir çevre ülkesidir, bir çevre ülkesi olduğu kadar, bir merkez ülkesidir. Dünyada merkez ülkeler denilince artık akla, Çin ve Hindistan yanında, Brezilya, Endonezya, Meksika, Nijerya ve Türkiye geliyor.

*

Her ülkenin hem merkez, hem de çevre ülke olduğu bir dünyada, hiçbir ülkenin yalnızca çevre ülke olarak kalması mümkün değildir. Bir çevre ülkesinin, dünyadan kopuk yönetimlerinin, toplumun merkez ülke olma taleplerine karşı duramazlar. Bu yüzden küreselleşme, merkez ülkeler için, bulunmaz bir fırsatsa, çevre ülkeler içen, karşı konulması oldukça güç bir tehdittir. Artık dünyada her ülke, küreselleşmenin hızlandırdığı dönüşüme, uyum sağlamak zorundadır.

*

Peter Berger’ın ve Samuel Huntington’ın, Türkçe’ye “Bir Küre Binbir Küreselleşme” olarak çevrilen derleme kitaplarında, Japonya’dan Şili’ye kadar on ülkenin, tecrübelerinden yola çıkarak, Yirmi birinci yüzyıl dünyasındaki, kültürel çeşitlilik tartışılmaktadırlar. Onlar dünyanın en büyük küreselleştirici gücünün, bilimiyle, sanatıyla, kültürüyle ve diliyle, Amerika’nın olduğunu vurguluyorlar. Onun her ülkeye, bir kültürel kargo gönderdiğini söylüyorlar.

*

Bütün ülkelere birer kültürel ve ekonomik, kargo gönderen platformların başında, her yıl Davos’ta toplanan “Dünya Ekonomik Forumu” gelmektedir. Yeni yüzyılda bir Batı, bir de geride kalanlar var diyen, dünyada medeniyetlerin savaştığını ileri süren Huntington, söz konusu kargoya, Davos kültürü demektedir. Davos’tan bütün dünyaya ihraç edilen Batının, ne pahasına olursa olsun, yalnızca kazanmayı düşünen kültürü, Batının çevresinde bir ateş çemberi oluşturmuştur.

*

Etik ya da etik dışı yok, kazanan ya da zarar eden ekonomi vardır diyen, Davos kültürünün kuşatması altındaki Batı dünyası, ateş çemberi içine sıkıştırılmış bir akrebe benzemektedir. Ateş çemberiyle kuşatılan bir akrep, nasıl dışarı çıkmak için çırpınırsa, Batı dünyası da Davos kültürünün, kuşatmasını aşmak için çırpınmaktadır. Çünkü kutsal ve etik olan ne varsa, hepsi ateş çemberinin dışında kalmıştır. Batı dünyası bir çıkış yolu bulmak zorundadır.Nükleer silahları olmayan bir virüs, bütün dünyayı büyük bir Gazze'ye dönüştürmüştür.

*

Dünyadaki bütün ülkeler, Davos kültüründen önce, Kudüs kültürüne odaklanmalıdırlar.

*

Davos’un sorunlarının kaynağında; Kudüs çözümlerinden uzaklaşan Batı vardır.

*

Sorunları çözecek ortak değerlerin, merkezi Davos değil Kudüs’tür.

*

Davos "Ekonomik", Kudüs "Etik" insanın üniversitesidir.

*

Yeni dünyanın yol haritası, Davos'ta değil, Kudüs'tedir.

6 Nisan 2020, 12:57

DİJİTAL KARE DÜNYA GECE GÜNDÜZ RÜYA GÖRENLERİN DÜNYASIDIR

İletişim teknolojisindeki gelişmeler, bütün kuruluşları, dünyadaki değişmelere ayak uydurmak için, yeniden yapılanmaya zorluyor. Sürekli yenilenen dijital dünyadan, yararlanmayan kuruluşların, sınırların dışına çıkmaları ve dünyadaki dönüşümlerin, özneleri olmaları mümkün değildir. Dijitalleşmeyen kuruluşlar çok boyutlu iletişim ağlarının oluşturduğu, küresel pazarların sunduğu, sınırsız fırsatları yakalayamazlar.

*

Kendi içine kapanan kuruluşlar, büyük rüyalar göremezler. Her alanda gerçekleştirilecek rüyaları olamayanlar, hem yerel hem de küresel pazarlarda, çığır açıcı yeniliklerin öncüleri olamazlar. Kuruluşlar gördükleri rüyalar doğrultusunda yürürler, rüyalarının gerçekleşmesi uğrunda, ümitsizliğe düşmeden, karamsarlığa kapılmadan, yorulma bilmez gayretle çalışırlarsa, hiç beklemedikleri zamanlarda, geçmişlerinde görülmeyen, başarılara imzalarını atarlar.

*

Kuruluşlarda rüyaları çok boyutlu, çok yönlü düşünmesini bilen, tükenmez bir coşkuyla çalışan, öncüler görürler. Onların ellerinde rüyalar, ete ve kemiğe bürünürler. Dijital dünyada kuruluşları başarıya götüren gizli bir formülü yoktur. Başarıyı yakalayanlar, rüyalarının gerçekleşmesi yolunda, hiçbir sınır tanımayan kuruluşlardır. Kendilerini ülkeleriyle sınırlayan kuruluşlar, büyük rüyalar göremezler. Kuruluşlarda rüya görmek demek, risk almasını bilmek demektir.

*

Eğitimde sınırları aşma konusunu vurgulamada, dokuz nokta testinden yararlanılır. Teste katılanlara aynı aralık ve büyüklükte, üçer üçer alt alta işaretlenmiş dokuz nokta verilir. Katılımcılardan hiç el kaldırmadan, bir noktanın üzerinden iki defa gitmeden, dört doğruyla dokuz noktanın, üzerinden geçmeleri istenir. Katılımcılar genellikle doğruları noktadan noktaya çizmeye çalışırlar. Başarılı olanlar doğruları noktaların dışına uzatarak, sınırları aşma gücü gösterenlerdir.

*

Kuruluşların yöneticileri sınırları, aşmasını öğrenmezlerse büyüyemezler. Kuruluşlar dünyasında sınırlar, gece gündüz görülen rüyalarla aşılır. Bu yüzden rüya görmeyen kuruluşlar, ülkelerinin dışına açılmada başarılı olamazlar. Başarılı kuruluşlar, en kötü günlerinde bile, rüya görmeyi bilirler. Rüyalar kuruluşları başarıya taşıyacak yol haritalarıdır. Rüyalarını gerçekleştirmek için, gecesini gündüzüne katan kuruluşların, başarısını küresel dünyanın hiçbir gücü engelleyemez.

*

Kuruluşlar dünyada bulundukları yere göre rüya görürler. İstanbul’da Türkiye’nin, Brüksel’de Avrupa’nın, New York’ta bütün dünyanın rüyası görülür. Kuruluşlarda güç, her yerde görülmeyen rüyaları gören, düşünülmeyen yenilikleri düşünen, yatırım tutarı düşük, katma değeri büyük, yeniliklerden kaynaklanır. Yazılım kuruluşlarının fabrikaları, maden yatakları, petrol kaynakları yoktur. Onların bütün dünyayı, kuşatan büyük rüyaları vardır.

*

Kuruluşların rüyaları, yöneticileriyle birlikte, bütün çalışanlarının hayatına güç ve anlam kazandırırlar. Onları ümitsizliğe düşmekten kurtarırlar. Rüyalar zamanla kuruluşların önünde, mutlaka yakalanması gereken, somut bir hedefe ve büyük bir tutkuya dönüşürler. Yöneticilerin öncülüğünde, kuruluşlar yaptıkları işleri severler, sevdikleri işleri sürekli geliştirirler. Rüyalarını çalışanlarına benimseten kuruluşlar, çalışanları için ümit ve ilham kaynağı olurlar.

*

Kuruluşlarda gündüz görülen rüyalarda,yeni ürünler,yeni hizmetler,yeni bilgiler gizlidir.

*

Kuruluşların geleceğinde rüya görme güçleri,finansal güçlerinden daha önemlidir.

*

Dünyadaki her kuruluşta tek başına değil, birlikte görülen rüyalar gerçekleşir.

7 Nisan 2020, 13:40

SOSYAL MEDYA ÇATISIZ DÜZ KARE DÜNYAYA TUTULAN AYNADIR

Medya ve kültür çok bilinmeyenli bir denklemdir. Medya kültüre, kültür medyaya yeni açılımlar kazandırır. Kültürsüz medya medyasız kültür olmaz. “İletişim medyanın kendisidir” derken, Marshall Mc Luhan yanılıyor: Kültür medyanın kendisidir. Kültür hayata, hayat medyaya ışık tutar. İnsanın anlam arayışında, hayatın yaşanır kılınmasında, yol gösterici olan kültürdür. Kültür hayatın bütünüdür. Yaşanan ve yaşanacak olan hayatı oluşturan kültürün habercileri peygamberlerdir. Peygamberlerin güzellikleri, Son Peygamberde toplanmıştır.

*

Kültür hayatın hayat medyanın kutup yıldızıdır. Açık toplumların kamusal alanları, gece gündüz farkının olmadığı camdan dünyada, hayati önem kazanmıştır. Artık kapalı kapılar arkasında konuşmak mümkün değildir. Çünkü kare dünya kapısız bir dünyadır. Yüze karşı söyleyenemeyen, sosyal medyada yazılamaz. Gizliliğin olmadığı kare dünyada, hiç kimse kusurlarını gizleyemez. Kimsenin kimseye üstünlüğü olmadığı gibi, ayrıcalığı da yoktur. İnsan doğulan ve doğulacak olan dünyanın öznesidir.

*

Dünyanın her ülkesinde, herkes hem okur, hem yazardır. Sosyal yeni medya, konuşulmayanları konuşarak, yazılmayanları yazarak, söylenmeyenleri söyleyerek, yerel ve küresel ölçekte kamusal alanı zenginleştirmiştir. Kar amacı gütmeyen, kazanç peşinde koşmayan, sosyal medya ortamları, bütün boyutlarıyla hayatı yeniden yapılanmaya zorluyor. Gecesi olmayan kare dünyada, artık medya için, iyi haber kötü haber değil, doğru haberdir.

*

Dünyanın bütün ülkelerinde, insanların temel hak ve özgürlüklerinin karşılanabilmesi, medyanın iyilikleri sürekli özendirmesine, kötülükleri önlemesine bağlıdır.Medya usanmadan bıkmadan iyilikte yarışmasını öğrenmelidir. Medyanın iyilikleri özendirme, kötülükleri önleme sorumluluğunu yerine getirmediği toplumlarda, kültür canlılığını, hayat anlamını yitirir. Kötülük peşinde koşanlar, iyilik peşinde koşanları, medyadan kovarlar. Medyadaki yoksulluk, çoğaltan ve çarpan etkisiyle, hayatın bütün alanlarına yansır.

*

Kare dünyanın dört bir köşesinde, medyanın görev ve sorumluluğu, algı yönetmek değil, olgu yansıtmaktır. Olguları yansıtmada akıllar şaşırır, vicdanlar şaşırmaz. Medya insanların başlarındaki gözleriyle gördükleri yanında, gönüllerindeki gözleriyle gördüklerine de önem vermelidir. Olguları aktarmada akıllar unutur, gönüller unutmaz. Medya hem aklın hem gönlün sesi olmalıdır. Algı yönetmeyi bırakan, olgu yansıtmaya bakan medya, haber yapmaz, haber verir. Medya görevi, gördüğünü değil, görüleni yansıtmaktır.

*

Algı yönetme, olgu yansıtmanın önüne geçerse, insan medyanın öznesi olmaktan çıkar, medyanın nesnesine dönüşür.

*

Medyada algı yönetmek herşeydir diyenler, olguları gölgelemek için herşeyi yaparlar.

*

Medyada haber almak, haber vermek,temel bir insan hakkıdır.

*

Medya okur yazarı olmayanlar, hayat okur yazarı olamazlar.

*

Medya toplumun gören gözü, konuşan dili, işiten kulağıdır.

*

Dünyada güzel toplumların, güzel medyaları olur.

*

Medya toplumların kültürüne tutulan aynadır.

7 Nisan 2020, 15:25

SOSYAL MEDYAYA KARŞI ÇIKMAK, ÖĞRENEN VE ÖĞRETEN İNSAN OLMAYA KARŞI ÇIKMAKTIR. ÖĞRENMENİN VE ÖĞRETMENİN YERİ,YAŞI VE ZAMANI

OLMAZ,BEŞİKTEN MEZARA KADAR DEVAM EDER. DÜNYAYI ÖĞRENMESİNİ ÖĞRENENLER DÖNÜŞTÜRÜR.

8 Nisan 2020, 12:25

DÜNYA AÇIKLIK İÇİNDE SÜREKLİ YENİLENMEYLE GÜZELLEŞİR. KOMPLO TEORİLERİ KAPALI TOPLUMLARDA GELİŞTİRİLİR. GİZLİLİĞİN OLDUĞU YERDE KÖTÜLÜK VARDIR. DÜNYADA GİZLİ ÖRGÜTLER HER ZAMAN BÜYÜK KÖTÜLÜK YUVALARI OLMUŞTUR

Bu yazı daha önce 06.05.2015 tarihinde de yayımlanmıştı.

8 Nisan 2020, 13:34

DÜNYANIN HER YERİNDEN ULAŞILAN BÜYÜK KİTAPLIK İNTERNETTİR

Birinci binin yarısında, Gutenberg''ın kitap basma işlerini makinalaştırmasından sonra, dünyada hiçbir buluş, internet kadar bilgiye ulaşmayı, böylesine kolaylaştırmamıştır. Bütün dünyada bilgiye ulaşmayı kolaylaştıran kuruluşlar, eğitimin ve sağlığın olduğu kadar, kültürün ve ekonominin, vazgeçlimez bir taşıyıcısı haline gelmişlerdir. Onlar hayatın her alanında, köklü dönüşümlere yol açmışlar ve dünyanın en büyük kitaplıkları olmuşlardır. Onlarla araştırarak öğrenme, öğrenerek araştırma, yeni boyutlar kazanmıştır.

*

İnternet insanlığın binlerce yıllık bilgi ve bilgelik birikimini, bir akılı telefon ekranına taşımıştır. Dünyada her gün milyonlarca insan, kendi dillerinden internettin sunduğu hizmetlerden, karşılıksız olarak yararlanmaktadır.İnternet herkesin her sorusunu, istediği dilden, istediği yerde, istediği zamanda cevaplamaktadır ve aradığı bilginin adresini vermektedir. İnternet dünyanın en geniş, en büyük bilgisayar ağını yönetiyor. Sürekli büyüyen internet dünyasında, herkes aradığını buluyor.Küreden kareye dönüşen dünyada, iyilik arayanlara iyiliğin,kötülük arayanlara kötülüğün kaynağını göstermektedir.

*

Ülkelerin ürün, hizmet ve bilgi üretme güçlerini, internet dünyasında rekabet etmesini bilen kuruluşlar büyütüyorlar.İnternete bağlananlar çok sayıda küresel kuruluşun hizmetlerinden yararlanmak ücretsizdir.Söz gelimi Vikipedi binlerce yazar ve editörden oluşan bir ağdır. Onlar sayfalara eklenen maddelerin doğruluklarını sürekli denetleyerek, verdikleri bilgilerin eksiksiz olmalarını güvence altına alırlar. Onların güçleri bütün dünyadan yapılan bağışlardan ve gönüllü desteklerden kaynaklanır.İnternet dünyasının odak noktasını entellektüel sermaye oluşturur.

*

Her gün milyonlarca insanın başvurduğu internet, herkese açıktır.İnternet demek, aramak demektir. İnternet bilgi toplumunun ritmini yakalamış ve rüzgarının arkasına almıştır. Bilgi susuzluğu çekenler için, internette bulunmayacak bilgi yoktur,ulaşılmayacak insan yoktur. Herkesin aradığı her bilgiyi bulabilmesi için, Stanford, Harvard, Michigan ve Oxford gibi, dünyanın en zengin kitaplıkları internete taşınmıştır.

*

Yirmibirinci yüzyılı barış yüzyılına dönüştürecek kurumlar ve kuruluşlar, sanayi toplumundan daha çok bilgi toplumunun kurumları ve kuruluşları olacaktır. Onlar görünen, doğal dünyanın sınırlı kaynaklarından önce, görünmeyen sanal dünyanın, sınırsız kaynaklarını, bütün dünyaya açarak, büyük bir dönüşümün lokomotifi olacaklardır.

*

Küresel internet ağları, ütopyaya muhabbet duyanlarla statükoya muhalefet edenlerin, birikimlerini paylaştıkları görünmeyen üniversiteler olmuşlardır.

*

Bilgi toplumunun bir buluşu, bütün savaşları önleyebilir.

*

Bilenlerle bilmeyenler, hiçbir zaman bir olmazlar.

*

Bilgisizlerden bilgelik beklenmez.

9 Nisan 2020, 12:33

YOLCULUK İNSANA YALNIZ KALMAYI VE YALIN YAŞAMAYI ÖĞRETİR

Siyasal ve ekonomik krizlerin, birbirini tetiklediği dünyanın ana sorunu, tüketim yarışını üretim yarışına dönüştürmektir. Bunun için toplumdaki, tüketim açlığının yerine, üretim coşkusunun geçmesi gerekir. Toplumların ekonomik, siyasal ve kültürel yapılarını tüketmesini değil,üretmesini bilenler yalınlaştırırlar. Toplumlarda yalınlığın yolunu, her alanda savurganlığın, üstesinden gelmesini ve kalabalıkta yalnız yaşamasını bilenler açar.

*

İnsanların birbirleriyle üretimde doğru, tüketimde ters orantılı bir yarışa girmeleri, yalın yaşamaya, yeni boyutlar, kazandırmalarına bağlıdır. Her gün pazara bir yenisi, çıkarılan tüketim ürünleriyle, karmaşıklığı günden güne artan hayatı, yalınlaştırmadan ekonomik krizlerin, üstesinden gelmek mümkün değildir. Yalın yaşamasını bilenler, üretmeden tüketenlerin yol açtıkları krizleri, fırsatlara dönüştürmesini bilirler.

*

Gerekli gereksiz tüketim ürünleriyle, kuşatılmış karmaşık hayatı, yalınlaştırmanın bilinen en eski ve en etkili yolu, sık sık yolculuk yapmaktır. Her ay yurt içinde ve dışında, günlerce süren yolculuklara çıkanlar, hayatlarını yalınlaştırdıkları gibi, dünyada bir yolcu olduklarının bilincine varırlar. Yolculukta hiç kimse, yanında gerekli olandan fazla eşya taşımaz. Yolcular gelip geçilen köprülerin üstüne, içinde oturmayacakları evler yapmazlar.

*

Dünyada hayat doğumdan, ölüme giden bir yolculuktur. Hayatı kolaylaştıranlar ve yalınlaştıranlar, her günlerini son günleri gibi, yaşamasını bilenlerdir. Dünyada son günlerini yaşayanlar için, insanların gözlerini kamaştıran, tüketim ürünlerinin hiçbir değeri yoktur. Onlar olabildiğince yalın yaşayarak bilgi, hizmet ve ürün üretim güçlerine, yeni boyutlar kazandırırlar. Onların düşünce ve eylem dünyalarında, son günlerine kadar üretmeyenlere yer yoktur.

*

Yalın yaşamayı öğrenmenin en kolay yolu, haftanın bir gününü, ayın bir haftasını ve yılın da bir ayını yolculukta geçirmektir. Yolculuk yapanlar, yalın yaşamasını öğrendikleri gibi, bilgi ve bilgelik birikimlerine, yeni alanlar açarlar. Bu yüzden Anadolu’da, “Uyuyan aslan olmaktansa, gezen tilki olmak daha iyidir” denilir. Yuvarlanmayan taşların yosun tutması,akmayan suların kirlenmesi gibi, hareket etmeyen insanlar, eylem güçlerini yitirirler.

*

Dünyada nasıl işleyen demirler paslanmazlarsa, yolculuk yapan insanlar güçsüz düşmezler. Üretim güçsüzlüğünün üstesinden, yolculuk yapmasını bilenler gelirler. Yönetim bilimlerinin bilgeleri, başarılı olmak isteyen yöneticilere, kapalı kapıların arkasında oturmamalarını, kapılarını sürekli açık tutmalarını önerirler. Yaşadığı şehirin, çalıştığı kuruluşun, oturduğu odanın dışına çıkmayanlar, dünyadaki değişmelerin hızına ayak uyduramazlar.

*

Yolculuklarla hayatlarını yalınlaştırmayanlar, düşünce dünyalarını zenginleştiremezler.

*

Yolculukta yalınlık, yalınlıkta derinlik vardır. Yalınlığın gücü yolculukta yakalanır.

*

Hayatın bütün boyutlarında, insanların düşünceleri durursa, eylemleri yürümez.

*

Düşünceler yalnız kalarak derinleşirler,eylemler yolculuk yaparak zenginleşirler.

*

Dünyada yalnızlık bilgelik, yolculuk bilgi kazandırır.

9 Nisan 2020, 22:32

Karl Jaspers Felsefeyi "Yolda Olmak" olarak tanımlar

Karl Jaspers Felsefeyi "Yolda Olmak" olarak tanımlar. Bilgelik arayışı Felsefe gibi,hayat "Yitik Cennet"in yolunda olmaktır.Necati Öner Hoca Felsefe yazılarını topladığı kitabına "Yolda Olmak" ismini vermiştir.Dünyada herkes yoldadır,kimsenin biyolojik ömrünü istediği kadar uzatması mümkün değildir.Defteri açık tutanlar,geride kalanlardır.

10 Nisan 2020, 12:14

DÜNYADAKİ DENGESİZ RANT EKONOMİSİNİ DENGELİ DOĞAL EKONOMİYE DÖNÜŞTÜRMEK YALIN YAŞAYANLARIN İŞİDİR

Şehirlerdeki büyük arsa kazançlarının büyüsüne kapılan dünya, Amerika’nın peşine takılarak, tek katlı binaları, çok katlı binalara dönüştürmeye ve rant ekonomisini sürekli büyütmeye çalışıyor. Dünyanın her yerinde, çağdaş dünyanın piramitleri olan gökdelenler, ekonomik büyümenin yeni simgesi haline geldiler. Bir ülkede ne kadar çok katlı bina varsa, ülkenin ekonomisi o kadar çok güçlü kabul ediliyor.

*

Venezuella’dan Ukrayna’ya kadar, dünyanın her ülkesinde, dengeli gelişmeye önem vermeyen ekonomik büyümenin, yol açtığı toplumsal ve siyasal krizler tartışılıyor. Yoksunluklara, yolsuzluklara ve eşitsizliklere, yeni boyutlar kazandıran rant ekonomisi, sağlıklı ekonomik gelişme değildir. Bütün ülkelerin, rutin ekonomi stratejilerine karşı, rutine meydan okuyan, rutin dışı ekonomi stratejileri, geliştirmeleri gerekir. Dubai'de olduğu gibi, şehirlerdeki gökdelenler, ekonomik gelişmeyi yansıtmazlar.

*

Doğrusal ekonominin alternatifi, dairesel ekonomidir. Dünyada bilinen büyüme odaklı, doğrusal ekonominin, sorunların çözüm kaynağı olmaktan çıktığını ve krizlerin kaynağı haline geldiğini, görmeyen ve anlamayan kalmamıştır. Doğrusal ekonominin olumlulukları, dairesel ekonominin olumsuzluklarına dönüşmüştür. Doğrusal ekonominin geçen yüzyılda kalan doğruları, yeni yüzyılda geçerliliklerini yitirmişlerdir.

*

Dairesel ekonomi, bir ağaç gibi büyüyen doğal ekonomidir. Hiçbir ağaç en elverişli toprakta bile, doğrusal olarak sürekli büyümez. Ağaçlar topraktan aldıklarından, daha fazlasını toprağa verirler. Dairesel ekonomide toplumdan alınanın, daha fazlası topluma verilir. Doğal hayatta olduğu gibi, dairesel ekonomide, atık ve artık yoktur. Her şey döngüsel bir yapıda, sürekli yeniden değerlendirilir. Hiçbir şey çöpe gitmez, yerel yönetimlerin yükü hafifler.

*

Doğrusal ekonomi bütün şehirlerde, büyük çöp dağları oluştururken, dairesel ekonomi çöpleri değerlendirerek, tekrar yeni hammaddelere ve yeni ürünlere dönüştürür. Doğrusal ekonomide, fabrikalarda ürün üretilir, süpermarketlerde algı satılır. Dairesel ekonomide, fabrikalarda üretilen ürünler, oldukları gibi göründükleri çarşılarda, isteyenlere sunulur. Doğrusal ekonomi, göründüğü gibi algılanan, dairesel ekonomi, algılandığı gibi görülen, ürünlere odaklanır.

*

Dairesel ekonomide hiçbir ürün, hiçbir hizmet, hiçbir bilgi, gereksiz yere üretilmez ve pazarlamayla, tanıtımla tüketilmez. Her ürün, her hizmet ve her bilginin, ekonomik yapıda ve kültürel dokuda, reel bir karşılığı vardır. İnsanların sınırsız isteklerine değil, sınırlı ihtiyaçlarına önem verilir. Hiçbir alanda doğrusal büyüme olmayacağı bilinir. Serbest doğrusal ekonominin rutin üretimi, etik dairesel ekonominin ilkeleriyle, altüst edilerek, rutinin dışına ve üstüne taşınmalıdır.

*

Ekonomik gelişme, niceliksel bir büyümeden önce, niteliksel bir büyümedir. Aşırı kilolu olmak, sağlıklı olmak değildir.

*

Dengesiz büyüyen ekonomi dengesini yitirir. Büyürken yalnız büyüyen, büyümenin yükünü yalnız taşır.

*

Dünyanın hiçbir ülkesinde, dengesiz büyümeyle,dengeli gelişme gerçekleştirmek mümkün değildir.

11 Nisan 2020, 11:39

SİYASAL TOPLUMU SİVİL TOPLUMA DÖNÜŞTÜRMEDE HER ALANDA GÖNÜLLÜ KURULUŞLARIN SAYISINI VE AĞIRLIĞINI ARTIRMAK

Ülkelerin birbirlerine bağımlı hale geldiği, karmaşık ve şaşırtıcı bir yüzyılda, kamu, özel ve gönüllü kuruluşların ana stratejileri, geçmişlerinde geleceklerini görerek, sürekli yenilenmek olmalıdır. Bunun için ekonomik, siyasal ve kültürel alanda, olumlu düşünen ve sorumluluk alan, gönüllü girişimcilere, büyük görevler düşmektedir. Toplumları güçlü kılmak, sermaye işi olmaktan daha çok, geleceği görme ve yenilik yapma işidir.

*

Dengeli bir ekonomik yapıyı ve zengin bir kültürel dokuyu, ömürlerini dürüstlükte, üretkenlikte ve olumlulukta yarışmaya adayan, gönüllü girişimciler oluştururlar. Onların sayılarının az olduğu siyasal toplumlarda, bütün alanlarıyla yaşanılan hayat, akıl almaz boyutlarda yoksullaşır. Siyasal toplumun değişk kesimlerinde, hiç kimse elinin emeğiyle, alnının teriyle ve gözünün nuruyla yetinmez, herkes üretmeden tüketmenin peşine düşer.

*

Büyük dönüşümlerin yaşandığı bir yüzyılda, Doğu’dan Batı’ya bütün ülkelerde, siyasal toplumların gönüllü toplumlara dönüşmekte olduğu gözlenmektedir. Ürün, hizmet ve bilgi üretiminde özel ve kamu kuruluşlarının payı azalırken, kazanç amacı gütmeyen, sivil gönüllü kuruluşların katkısı artmaktadır. Onlar kuruluşlarının kazançlarından önce, topluma yaptıkları katkılara önem veren, gönüllü girişimcileriyle, Yirmi birinci yüzyılda savaşsız, bir dünyanın mimarları olacaklardır.

*

Gönüllü girişimcilerden yoksun olan ülkelerde, bütün kuruluşlar geleceği görme, yenilik yapma ve üretkenliğe yeni açılımlar kazandırma güçlerini yitirirler. Yönetimlerin tasarrufa önem vermeyen harcamaları yüzünden, bütçe açıklarının ve savurganlığın önüne geçilemez. Kamu ve özel kuruluşlar, ürün ve hizmet üretiminde, dünya standartlarının çok gerisinde kalırlar. Ülkelerin bütün kurumları ve kuruluşları, devlet kaynaklarından pay kapmak için yarışırlar.

*

Goethe “Düşünmek kolay, yapmak zordur, dünyada düşünceleri eyleme geçirmekten daha zor bir şey yoktur” demektedir. Türkler Anadolu şehirlerinden, Balkan şehirlerine açılırken,şehirleri dönüştüren yatırımları, toplumsal kazancı gözeten vakıflarla yapmışlardır. Türklerin ekonomik ve kültürel dünyalarında, zor işleri yaparak insanların, hayatlarını hem kolaylaştıran, hem güzelleştiren girişimcilerin, her alanda kurdukları vakıflar, büyük yer tutarlar.

*

Kuruluşlar yüzyılında dünyayı yaşanır kılacaklar, kuruluşlarında ekonomik karlılıktan daha çok, toplumsal karlılığa önem veren gönüllü girişimciler olacaktır. Gönüllü girişimcilerin ürettikleri ürünlerden ve hizmetlerden önce, savundukları değerleri vardır. Gönüllü girişimcilik, kazanç odaklı girişimcilik değil, hizmet odaklı girişimciliktir. Onlar kazanç sağlayan üretimleri, iyi yapmanın peşinde değil, topluma kazanç sağlayan iyi üretimleri yapmanın peşindedirler.

*

İnsanlara veren eller olmanın çoşkusunu, pazarın yolunun bilen girişimciler kazandırır.

*

Arıların çiçekleri bulmaları gibi, gönüllüler topluma hizmet alanlarını bulurlar.

*

Gönüllü kuruluşların gücü, iyilikte yarışmayı bilmelerinden kaynaklanır.

*

Veren el olmada,yarışmanın olmadığı toplumlarda, gelişme olmaz.

12 Nisan 2020, 12:12

HUKUKUN ELİYLE GÖRÜNMEYEN ELİ GÖRÜNEN ELE DÖNÜŞTÜRMEK

Ülkelerin uluslararası ilişkilerdeki ağırlığı, toplumlarının ekonomik, siyasal ve kültürel alanda ürün, hizmet ve bilgi üretme güçlerinden kaynaklanır. Ülkeler her alanda üretim kapasitelerini geliştirmeden, devletler arasındaki ilişkilerde, etkili görevler, önemli sorumluluklar yüklenemezler. Dünyayla alışveriş içinde, dinamik ekonomisi olmayan ülkeler, siyasal sınırların dışına çıkarak, kültürlerini bütün ülkelere taşıyamazlar.

*

Ekonominin dinamizmi yönetenlerle yönetilenler arasındaki çift yönlü bilgi ve hizmet akışına bağlıdır. Kamu kurumlarıyla birlikte, özel kuruluşlar arasında şeffaflığın olmadığı toplumlarda, devlet yapısının dayatmacı, unsurlardan arındırılması mümkün değildir. Özgürlüğün kısıtlandığı toplumlarda hem pazar mekanizması, hem demokratik mekanizma tıkanır. Her iki mekanizmanın sağlıklı olarak işletilemediği ülkelerde, yolsuzlukların önüne hiçbir siyasi parti geçemez.

*

Ceza yasalarında özgürlükleri kısıtlayan yasaklayıcı maddeler, siyasi partilerden çok daha güçlü, çok daha etkili devlet kurumlarının oluşmasına yol açarlar. Dayatmacı ülkelerde milletin kuruluşları yargılanır, devletin kurumları yargılanmaz. Gerçek dokunulmazlığı olanlar, siyasi partilerin yöneticileri değil, siyasi olmayan kuruluşlarının yöneticileridir. Dayatmacı ülkelerde devlet yöneticilerini sorgulayacak, sivil toplum kuruluşları yoktur.

*

Dünyanın karşı karşıya olduğu en büyük sorun, devletin kaynaklarından bağımsız, kurumların ve kuruluşların, üretim güçlerini büyütmektir. Bunun için devletin taraf değil, güvence olduğu bir hukuk yapılanmasına ihtiyaç vardır. İbn Haldun’dan beri tartışıldığı gibi, devletin her alanda söz sahibi olduğu, bir siyasal ve ekonomik yapılanmada, devlete dayanmayanlar ayakta kalamazlar. Devletin kaynak dağıtıcı olduğu toplumlarda, sivil yapılanma hiçbir zaman gelişmez.

*

Kanunları sınırlayıcı maddelerle dolu olan ülkelerde, devlet kurumlarından bağımsız, toplumun düşünce ve eylem alanını genişleten, sivil kuruluşlar gelişmez. Kurumların ve kuruluşların hareket, alanlarının daraltıldığı toplumlarda, gönüllü yapılanmalarla birlikte, özel kuruluşlar da güçlü olamazlar. Her demokrasi dışı ülkede olduğu gibi, dayatmacı devlet yapısı, ekonomik, siyasal ve kültürel girişimleri, yok etmekle kalmaz, devlet kurumunu da içeriden çökertir.

*

Hukukun üstünlüğüne dayanan devletin eşgüdümünde, adaletin görünen eli olmadan, pazarın ve demokrasinin görünmeyen eli, görevini hiçbir zaman yerine getiremez. Hukuk mekanizmasının sağlıklı işletilemediği toplumlarda, pazar mekanizmasıyla birlikte, demokratik mekanizmada büyük aksamalar olur. Hukukun doğal ilkelerine saygı gösterilmeyen toplumlarda, hem ekonominin temel yasaları, hem demokrasinin kuralları geçerliliklerini yitirirler.

*

Dünyada hukukun yanında duranlar barışa, karşısında olanlar savaşa katkıda bulunurlar.

*

Hukuku savunmayanlar, hukuksuzluklar karşısında, susmak zorunda kalırlar.

*

Toplumlar haksızlıklara, direnmesini bilenlerle, geleceğe taşınırlar.

12 Nisan 2020, 12:46

Genişletilmiş onuncu baskısı yapılan "GÖRÜNMEYEN

Genişletilmiş onuncu baskısı yapılan "GÖRÜNMEYEN ÜNİVERSİTE" kitabımızdan Değerli EFDAL OKÇU'nun yaptığı,Post Korona döneminde oluşacak dünyaya yol haritası olacak seçme bölümler. Yeni dünyanın mimarları,Yunus gibi yaşamasını, Sinan gibi inşa etmesini bilenler olacaktır. Onların gücü insanlara Allah'ın sevgisini kazandıran DERGAH KÜLTÜRÜ'ne dayanacaktır.

13 Nisan 2020, 11:26

Hukukun "Görünen El"i olmazsa,ekonominin "Görünmeyen El"i

Hukukun "Görünen El"i olmazsa,ekonominin "Görünmeyen El"i bütün ülkeleri bir krizden alır,başka bir krize sürükler.Bunun için Anadolu'da "Hukukun kestiği parmak acımaz" denilir.Herkesin tarafsız ve bağımsız hukuk karşısında boynu kıldan incedir.

13 Nisan 2020, 11:56

POSTKORONA DÖNEMİNDE AVEMELERE İHTİYAÇ OLMAYACAKTIR

Savurganlığın herkesin gözünü kamaştırdığı toplumlarda, şehirlerin meydanlarını alışveriş merkezleri doldurur. Savurganlığı bir düşünme, bir yaşama biçimine dönüştüren seküler insanlar, haftada en azından bir defa, alışveriş merkezlerine gitmezlerse, kendilerini hem çok yoksul, hem de çok mutsuz hissetmektedirler. Alışveriş merkezlerinde dolaşmak, vitrinlerin önünde saatlerce durmak, seküler insan için, her hafta tekrarlanan bir ritüel olmuştur.

*

Bütün insanlar sürekli satın almayı özendiren, pazarlama teknikleriyle desteklenen savurganlıkla, askerlerle kuşatılmış bir kaledeki insanlar gibi, çok dar bir alana sıkıştırılmışlardır. Ekonomik, siyasal ve kültürel boyutlarıyla, hayatı yaşanır kılan, insanın huzur ve mutluluğunu sağlayan her şey, savurganlığın inşa ettiği kalenin dışında kalmıştır. Herkesi baştan çıkaran tüketim sarhoşluğundan ayılmadan, savurganlığın kafesinin dışına çıkmak mümkün değildir. Savurganlığın kafesi içinde, insanlar açgözlülüklerinin kurbanı olmaktadırlar.

*

Toplumun bütün kesimlerine bir bulaşıcı hastalık gibi, yayılan savurganlığı önlemek için, başta yerel yönetimler olmak üzere, her kesime büyük görevler düşmektedir. Bütün bir toplumu peşinden sürükleyen savurganlık, hayatı zorlaştırmakla kalmıyor, yol açtığı kültürel ve çevresel sorunlarla, şehirleri yaşanmaz hale getiriyor. Bir toplumda ekonomik ve kültürel sorunların anası alkollü içkiler ise, babası da savurganlıktır. Tüketim ve alkol sarhoşluğuna kapılan toplumlar, yalnızca sağlıklarını değil, ekonomik zenginliklerini de yitirmektedirler.

*

Savurganlık insanların akıllarını başlarından alırken, alkol de paralarını ceplerinden almaktadır. Savurganlığın ve alkollü içeceklerin tüketiminin yaygınlaşması, ülkelerin toplam gelirlerini artırmaktadır. Ancak bir ülkenin toplam gelirinin artması, her zaman toplumun yaşama standartlarının da artması anlamına gelmez. Dünyanın her ülkesinde, savurganlığın ve alkollü içeceklerin toplumsal maliyeti, onların ekonomik maliyetlerinden kat kat daha fazladır. Onlar toplumları çöküntüye götüren dinamiklerin başında yer alırlar.

*

Tüketim ve alkol bağımlılığının, yol açtığı ekonomik ve kültürel kayıplar, toplumları zenginlik içinde yoksulluğa sürüklemektedirler. Ekonomistler ekonomik büyümenin olumlu yanlarını hesaba katmada gösterdikleri başarıyı, olumsuz yanlarını hesaba katmada göstermezler. Bunun için ekonomik büyüme hesaplamalarında, olumsuz dışşal etkiler, hesaplanması güçtür denilerek, her zaman göz ardı edilirler. Dünyanın bütün ülkelerinde, ekonomik büyümede görünen etkiler büyütülürken, görünmeyen etkiler küçültülürler.

*

Hayatı kolaylaştıranlar ve güzelleştirenler ekonomik büyümenin, görünen ve hesaplanan kazançlarından önce, görünmeyen ve hesaplanamayan kazançlarıdır. İnsanların ihtiyaçlarından daha çok, isteklerini karşılayan ürünler ve hizmetler, hayatın bir yanını yaparlarken, bir yanını da yıkarlar. Savurganlık insanların ellerinin emekleri ve alınlarının terleri karşılığından daha fazlasının, peşine düşmelerinden kaynaklanır. Savurganlık ile haksız kazançlar arasında, doğru orantılı bir bağlantı vardır. Savurganlık insanlığı toptan intihara sürükleyen en büyük tehdittir.

*

Yönetimler savurganlığın oluşturduğu yapıyı çökertmezlerse, savurganlık yönetimleri çökertir.

*

Değer bilmez savurganlık bütün çöküşlerin anası,doyma bilmez açgözlülük babasıdır.

*

Tarihte savurganlık karşısında,varlığını korumuş, ayakta kalmış yönetim yoktur.

14 Nisan 2020, 12:24

PARADAN PARA KAZANAN BANKALARDA VİCDANLARA YER YOKTUR

Dünyanın her ülkesinde, ekonomik krizler para ticareti yapan bankalarla başlar, domino etkisiyle reel ekonominin bütün kesimlerine yayılırlar. Ekonomik krizler etkilerini, ilk önce işletmelerin bilançolarında gösterirler. Krizlerde kuruluşlar küçülürler, işletmeleri yönetmek aktifleriyle ve pasifleriyle, bilançoları yönetmeye dönüşür. Bilanço yönetiminde ilk yapılması gereken, işletmelerin bankalara olan borçlarının azaltılmasıdır.

*

Bankalar tasarruf sahiplerinin, işletmeler bankaların parasıyla para kazanırlar. “Para başkalarının parasıyla kazanılır” diyen bankalar, paradan para kazanmada, en büyük payı alırlar. Bankaların aşırı kazanç peşinde koşmaları, reel ekonomiden kat kat daha büyük, bir balon ekonomi oluşturur. Parayı elden ele dolaştırarak büyütmenin, gizemli dünyası bankaların gözlerini kamaştırır. Krizler finansal kuruluşların büyüttüğü, balon ekonomilerin patlamasından kaynaklanır.

*

Her ekonomide işletmelerin, ürün ve hizmet üretmeleri için, gerekli kaynakların önemli bir kısmı, bankalar tarafından karşılanır. Bankalar tasarruf sahiplerinden düşük faizle topladıkları kaynakları, daha yüksek faizle işletmelere borç olarak verirler. Reel ekonomiyle gölge ekonomi arasında kaynakların akışı, pazar ekonomilerinin en dinamik boyutunu oluşturur. Seküler dünyada bankaların ana görevi, reel ekonomiye kısa ve uzun vadeli kaynak sağlamaktır.

*

Bütün ekonomilerde işletmelerle finansal kuruluşlar arasında, kaynak akışındaki aksamalar, her zaman krizlerin habercisi olurlar. Kriz dönemlerinde işletmelerin kapasite kullanım oranları düşer, satışları azalır, maliyetleri yükselir ve işsizlik artar. Geleceğin kesin olarak bilinmediği, ekonomi dünyasında finansal kuruluşların, hem düzenleyici hem de dengeleyici bir görevleri vardır. Finansal kuruluşlarla işletmeler, üretim süreçlerine yeni boyutlar kazandırırlar.

*

İşletmelerin üç ana fonksiyonu olan üretim, finansman ve pazarlama birbirini tamamlayan, birbirinden ayrılmaz bir bütündür. Ekonomilerde üretim değerleri parasal değerlere, parasal değerler üretim değerlerine dönüşür. Dönüşümdeki hız ve yoğunluğu, ekonomideki karlılık ve faiz oranları belirler. Faiz oranlarıyla yatırımlar arasında ters orantılı bir bağıntı vardır. Sağlıklı bir ekonomide faiz oranları sıfıra yaklaşır, kaynaklar yatırımlara kayar.

*

Ekonomilerde üretim peşinde koşan kuruluşlarla, sınırsız kazanç peşinde koşan spekülatörler, kaynakların yönlendirilmesinde büyük sorumluluk yüklenirler. Keynes’in vurguladığı gibi, ekonomik krizler, vicdanlarını yitiren canavar ruhlu spekülatörlerden kaynaklanır. Nasıl olursa olsun, sürekli kazanmayı düşünen, vicdansız spekülatörlerin elinde, dünya borsaları birer kumarhaneye dönüşmüştür. Bütün krizlerin temelinde, vicdanlarını yitiren canavarlaşmış finans kuruluşları vardır.

*

Canavar ruhlu spekülatörlerin gözlerini reel ekonomilerin kazançlarıyla doymaz.

*

Paradan para kazananların dünyasında, finansal çılgınlıkların sınırı yoktur.

*

Açgözlülüğün sanal finansal ekonomisinde vicdana yer olmaz.

14 Nisan 2020, 18:01

Dünyada reel ekonominin hacmi 80, parasal sanal ekonominin

Dünyada reel ekonominin hacmi 80, parasal sanal ekonominin hacmi ise 800 trilyon dolardır. Finansal ekonomiden finans kuruluşları, insanların aklını başından alan kazançlar sağlıyor. Meraklılara üç kitap: C.P.Kindleberger & R.Z.Aliber,"Çılgınlık Panik Çöküş FİNANSAL KRİZLER TARİHİ", Niall Ferguson,"PARANIN YÜKSELİŞİ" ve J.K.Galbraith, "PARA".İnsanlık tarihinde açgözlülük, para ve savurganlık üç büyük kriz kaynağı olmuştur.

14 Nisan 2020, 18:22

Ebülbeka Salih Bin Şerif, İkinci Bayazıt'a sunduğu,Sezai

Ebülbeka Salih Bin Şerif, İkinci Bayazıt'a sunduğu,Sezai Karakoç'un çevirdiği "ENDÜLÜS'E AĞIT" Kasidesinde soruyor: ----------------------------------------------------------------------------------- "Nerede, de bana, o taçlı hükümdarları Yemen'in? De bana, onların taçlar içinde bile taç olan taçları ne oldu? Şeddad'ın cennet diyerek kurduğu saraylar ülkesi İrem, Sasanilerin ebedi sanılan devleti ne oldu? Altınları yığdı yığdı da bir dağ yaptı Karun, hani o dağ? Hani Ad, hani Adnan, hani Kahtan, dünya nimetlerinin köpüren yurdu?"

15 Nisan 2020, 12:57

BİLGELİK BİLGİYİ SEVEN BİLGELERİN AYAK İZLERİNDE DERİNLEŞİR

Gizliliğin olmadığı camdan dünyada, bütün ülkelerin paylaşma, yardımlaşma ve dayanışmada, bir bedenin uzuvları gibi, akıl ve gönül birliği yapmaları için, kültürde ve ekonomide yeniden yapılanmalara ve köklü dönüşümlere gidilmektedir. İnsanlığın düşünce ve eylem tarihini, ele alan kültürel çalışmalarla, kuruluşlara kalıcı olanla, geçici olanı birbirinden ayırabilecek, bilgi ve bilgeliği aktarmadan, sıcak ve soğuk savaşların önünü almak,ekonomik ve kültürel bağımlılıkların, salgın hastalıkların üstesinden gelmek mümkün değildir.

*

Toplumlar arasında kalıcı barışın mimarları, arkalarında Kıyamete kadar etkilerini sürdürecek eserler bırakan bilgeler olacaktır. Onların başında yüzyıllarca bütün insanlığın yolunu aydınlatan, kutsal kültürün kitapları ve peygamberleri yer almaktadır. İnsanlık tarihinin bilgeleri, kendilerini ölümsüz eserlerine adayarak, kusursuzluğu aramanın yorulma bilmez öncüleri olmuşlardır. Onlar eserleriyle savaşa değil, barışa yatırım yapmışlardır.Onların dünyasında bir insanı öldürmekle, bütün insanlığı öldürmek arasında fark yoktur.

*

Dünyadaki bütün toplumlar arasında barış köprüleri kuranlar, insanlığın yitirdiği Cenneti bulmak için, okyanusların derinliğinde ve gökyüzünün sonsuzluğunda uzun yolculuklara çıkılması gerektiğini önemle vurgulamışlardır. Onlar yoksullukları azaltan, zenginlikleri çoğaltan kültürel birikimleriyle, ekonomik birikimlerin nasıl içselleştirileceğinin yol ve yöntemlerini anlatmışlar, bilgeliğin temellerini dış dünyadan önce, iç dünyada atmışlardır.Onlar dünyanın yalnızca haramlarından değil,yeri geldiğinde haramlarından geçmeyi bilmişlerdir.

*

Hem kültürel hem ekonomik alanda kalıcı eserler ortaya koyabilmek için, insanlığın bilgi ve bilgelik birikimine katkıda bulunmasını bilmek gerekir. Türkiye’de “ Tanrılar Okulu” kitabıyla tanınan Stefano D’Anna’nın önemle vurguladığı gibi: “Vermek, kendini vermektir. Vermek için sahip olmak ve sahip olmak için olmak gerekir”. Dünyada bilgelerin etkileri, kitaplarıyla olduğu kadar, öne çıkardıkları etik değerlerle, yüklendikleri kültürel sorumluluklarla katlanarak artar.Onların defterleri Kıyamete kadar açık kalır.

*

Dünyada kuruluşları insanlığın kültürel ve ekonomik kaynaklarını, bilinçsizce tüketen yöneticiler değil, kaynakları bilgelikle değerlendirmesini bilen, bilgeler ölümsüz kılarlar. Kendilerini yenilemesini bilen bilgelerden yoksun olan kuruluşlar, yenilik peşinde koşanlardan hoşlanmazlar. Kuruluşların geçmişten geleceğe, insanlığın bilgelik birikiminde, çakmak taşlarındaki ateşin kıvılcımları gibi, geleceğin kıvılcımlarını görenler taşırlar.

*

Ekonomik, siyasal ve kültürel yapıda, görülen ve dokunulan her şey, görünmeyen dünyadan kaynaklanır. Dünyada bir insanın hayatı, inançlarının ve rüyalarının ekonomik, siyasal ve kültürel düzleme yansımasıdır. Bir hardal tanesi kadar inancı olan, dağları yerinden oynatarak ölümsüzlüğe giden yolu bulur. Kaynağın başına gidilirse, bulutların yağmurlarla yüklü olduğu görülecektir. Bilgelik bilgeleri izleyenlerin peşinden gelir. İnsanlar inandıklarının gerçekleştiğini görürler.İnananlar Allah'ın gücünün üstünde güç olmadığı bilirler.

*

İnsanlığın bilgelik birikimini oluşturan bilgeler, ölümsüz kitaplarını gelecek için yazmışlardır.

*

Bilgelerin bir ellerinde geçmiş, bir ellerinde gelecek vardır,geleceği geçmişte görürler.

*

Bilgelik iyilikleri kötülükten, güzellikleri çirkinlikten ayırma yetkinliğidir.

*

Allah sevgisini kazanan bilgelerin,düşünen aklı,seven gönlü olur.

*

Bilgeler meleklerin defterine,meleklerin kalemleriyle yazarlar.

15 Nisan 2020, 13:21

MOR TAKA'nın Kaptanı Sevgili Özdemir ile ESKİŞEHİR'de

MOR TAKA'nın Kaptanı Sevgili Özdemir ile ESKİŞEHİR'de Değerli Tacettin Sarıoğlu'nun desteğiyle ve Ahmet Kot'un öncülüğünde düzenlenen "YOLCU OLMAK VE YOL KÜLTÜRÜ" sempozyumunda,dünyada yolcu gibi yaşamayı, yolculukları yazmanın önemini konuşuyoruz.

15 Nisan 2020, 18:17

İBN ARABİ'nin İspanya'dan,MEVLANA'nın Horasan'dan gelerek, YUNUS'la,KONEVİ'yle buluştuğu KÜÇÜK ASYA ANADOLU

İBN ARABİ'nin İspanya'dan,MEVLANA'nın Horasan'dan gelerek, YUNUS'la,KONEVİ'yle buluştuğu KÜÇÜK ASYA ANADOLU, dünya bilgelerinin buluştuğu coğrafyadır.COĞRAFYA MEDENİYETLERİN KADERİDİR. Başta İBN HALDUN olmak üzere, hepsine rahmet olsun. Arkalarında bıraktıkları kitaplar, Deniz Fenerleri gibi, bütün dünyaya yön göstermeye devam ediyorlar.

16 Nisan 2020, 12:39

OLUŞMAKTA OLAN YENİ DÜNYA BİLİNEN DÜNYA OLMAYACAKTIR

Yeni dönemde dünyaya açılacak kuruluşlar, bütün ülkelerin küreselleşen kuruluşlarıyla, üretimde yarışmak için, ekonomik ve kültürel yapılarında, köklü yenilikler yapmak zorundadırlar. Dünyada ekonomik ve kültürel alanda, yarışı kazanan kuruluşlar, kaybedecek kuruluşlardan çok farklı olacaklardır. İletişim ve etkileşim dünyasındaki gelişmelerle, ortaya çıkan yeni kültür, yeni ekonomi, bütün ülkeleri, bütün kuruluşları, bütün yönetimleri derinden sarsmaktadır.

*

Çalkantılı dönemlerde devletler gibi, kuruluşlar da yeni gelişmelere, uyum sağlamakta güçlük çekerler.İbn Haldun'nun yolunu izleyen Paul M.Kennedy, “Büyük Güçlerin Yükselişi ve Çöküşü” kitabında, devletlerin nasıl güçlendiklerini, güçlerini nasıl yitirdiklerini ayrıntılı olarak anlatmaktadır.Devletler gibi kuruluşların çoğunluğu yenilenmeleri gerektiğini bilirler. Ancak yenilenmek için, gereken adımları atmazlar. Bu yüzden Batılı kuruluşlar, Japonya kuruluşları gibi, bir durgunluk dönemine girmişlerdir.

*

Durgunluk dönemlerinde kuruluşlar, yitirdikleri üretkenliklerini, kültürel temellerini yenileyerek kazanırlar. Kuruluşların gelişmesinde kültürle ekonomi, vagonlarla lokomotif gibi, birbirinden ayrılmazlar. Kültür lokomotif, ekonomi katarları dolduran ürün, hizmet ve bilgi üretme gücüdür. Nasıl lokomotifsiz katarlar, gidecekleri yerlere gidemezlerse, kültürsüz ekonomi ulaşmak istediği hedefe ulaşamaz. Kültür ekonominin gelişme yönünü ve yöntemini belirler.

*

Dünyada kültür bulut ise, ekonomi yağmurdur. Yağmuru toprağa bulutlar taşır. Bulutsuz yağmur olmaz. Hayatın her alandaki canlılığın kaynağında, ekonomik üretkenlikten önce, kültürel üretkenlik gelir. Sürükleyicilik işlevini yüklenen, ekonomik kaynaklar değil, kültürel kaynaklardır. Kültürle ekonomiyi aşılmaz sınırlarla birbirinden ayıranlar, farkında olmadan ekonomik ve kültürel hayatın, ana dinamiklerine en büyük kötülüğü yaparlar.

*

Lester C.Thurow günün kuruluşlarının yarının kuruluşlarına etkilerini araştırdığı, “Kapitalizmin Geleceği” kitabında: “İnsanlık tarihinde ilk defa, her şey her yerde üretilebiliyor ve her yerde satılabiliyor” demektedir. Yarının dünyasında ekonomik coğrafyalardan daha çok, kültürel coğrafyalar belirleyici olacaktır. Bunun için bütün dünyada, yeni kültür ve yeni ekonomi arasındaki ilişkilerin tartışılması, büyük bir hız ve yoğunluk kazanmıştır.

*

Kültürün değerleriyle ekonominin doğruları, ortasından nehirler geçen şehirlerde, altın oranda harmanlanmazlarsa, zamansız yağan yağmurlarla, nehirlerin suları taşarlar, bütün kuruluşlar sular altında kalırlar. Kültürel coğrafyaların iklim değişiklikleri, ekonomik coğrafyaların iklimlerini değiştirirler. Ülkeler arasındaki sınırların birbirine karıştıkları, Yirmi birinci yüzyılın kültürel coğrafyası, getirdiği fırsatlar ve tehditlerle,yıldan yıla sürekli değişmektedir.

*

Her şeyi daha doğru, daha iyi ve daha güzel yapma yolunda, büyük bir yarış başlamıştır.

*

Yarışı yerin altındaki mezarı bile, güzel yapmasını bilen kültürler kazanacaktır.

*

Yarının ekonomik coğrafyasını, güzellikte yarışanlar belirleyecektir.

*

İnsanlığın aradığı Yitik Cennet'te, güzel olmayanlara yer yoktur.

*

Dönüştürücüler "Allah güzeldir güzelliği sever" diyenlerdir.

17 Nisan 2020, 11:50

ADEMOĞULLARININ ORTAK HAZİNESİ TABİATTA YAĞMA OLMAZ

İnsanlığın ortak hayat kaynağı olan tabiatta, her şey yerli yerindedir, hiçbir şeyin eksikliği hissedilmediği gibi, hiçbir şeyin fazlalığı da hissedilmez. Denizleriyle, dağlarıyla ve ovalarıyla, tabiatın bağrında taşıdığı canlılar arasında, eşsiz bir yardımlaşma ve dayanışma vardır. Son yıllarda büyük bir gelişme gösteren Çevre Mühendisliği, insanların tabiatta yol açtıkları, görünen ve görünmeyen kirlenmeleri, araştıran yeni bir bilim dalıdır.

*

Termodinamik Biliminin Birinci Kanununa göre, tabiatta var olan madde ve enerji, bir yapıdan başka bir yapıya dönüşebilir, ancak hiçbir zaman yok edilemez. Bu yüzden insanların tükettikleri ürün ve hizmetlerden, geride kalanları denizlere atarak, onlardan kurtulmaları mümkün değildir. Taşıyla, toprağıyla, suyuyla ve havasıyla, tabiatın doğal kaynaklarına dayanılarak, yapılan her üretimin ve tüketimin bir bedeli vardır. Tabiat insanlara karşılıksız ürünler sunan, bir aveme değildir.

*

Doğal bilimlerin olduğu kadar, sosyal bilimlerin de odak noktasını, nimet ve külfet arasındaki ilişkilerin araştırılması ve değerlendirilmesi oluşturur. Ekonomide hiçbir nimet, külfetsiz değildir. Hayatın hiçbir alanında külfetsiz nimet, nimetsiz külfet olmaz. Nimetlerle külfetlerin arasındaki dengelerin gözetilmesinde, kayıpların önlenmesi, en büyük ekonomik kazanımdır. Her şeyin doğal olduğu bir toplumda, nimetler ile külfetler arasında eşsiz bir uyum ve düzen vardır.

*

İnsanı bilen tabiatı bilir, tabiatı bilen hayatı bilir, hayatı bilen ekonomiyi bilir. Tabiatta kimse ekmediğini biçemez, üretmediğini tüketemez. Al Gore’un “Küresel Denge” kitabında, Kızılderili Şef Seattle’dan aktardığı gibi: “Dünya insana ait değildir, insan dünyaya aittir. Her şey bizleri birleştiren kan gibi birbiriyle bağlantılıdır. Hayat ağını insan örmedi, insan bu ağın içinde bir teldir. Ağa ne yaparsa kendine de onu yapmış sayılır.” İnsanların tabiattan yaralanmada sınır tanımazlarsa, iklim değişikliği ve küresel ısınmanın, en büyük destekçileri olurlar.

*

Tabiatın kaynakları dünyada, herkesin karnını doyuracak kadar bol, kimsenin gözünü doyuramayacak kadar da kıttır. Hiç kimse tabiatın genel geçer, doğal yasalarına meydan okumayı, aklından bile geçirmemelidir. Çevrecilerinin sürekli vurguladıkları gibi, tabiatın sınırlı kaynaklarıyla, insanların sınırsız istekleri karşılanamaz. Ekonomi bilmek, her gelirin bir gideri olduğunu bilmektir. Bunun için İzzet Molla: “Kimse aç kalmaz cihanda / Bilse nimet kadrini” demektedir.

*

İnsanlığın ortak hazinesi olan tabiatın, doğal kaynaklarından yararlanmada, nimet ve külfet dengesini korumada, doğal ve sosyal bilimlerin kanunları, kutup yıldızları gibi, bütün toplumlara yol gösterirler. Çünkü doğal hayat gibi, ekonomik hayat da birbirleriyle, uyumlu ve düzenli bir biçimde, çalışan çarklardan oluşan, büyük bir saate benzer. Bütün insanlığın hayat kaynağı, tabiattan ihtiyacından daha fazlasını alanlar, farkında olmadan saatin çarklarına taş atarlar.

*

İnsanlar dünyanın değerini bilirlerse, zaman zaman öfkelenmesinin önüne geçerler.

*

Dağlarıyla, topraklarıyla ve denizleriyle dünya, insanlığın eşsiz hazinesidir.

*

Dünya hazinelerinin anahtarlarını, dilinden anlayanlara verir.

18 Nisan 2020, 12:56

CUMHURİYET TÜRKİYE'SİNİ DÖNÜŞTÜREN İKİ GÖNÜL İKİ AKIL ZİRVESİ

Tarihin her döneminde liderler, toplumların gönül zenginlikleriyle, akıl zenginliklerini altın oranda harmanlayarak, kültürel dokuyu ve ekonomik yapıyı dönüştürmüştür.Toplumların dönüşüm sürecinde, gönül zenginliği akıl zenginliğine, akıl zenginliği gönül zenginliğine yeni açılımlar kazandırır. Gönül zenginliğiyle akıl zenginliği arasında, diyalektik bir iletişim ve etkileşim vardır. Gönül dünyasında ekilenler, akıl dünyasında, akıl dünyasında ekilenler, gönül dünyasında biçilirler. İki dünyada birden ekilmeyenler, iki dünyada birden biçilmezler.

*

Dünyanın neresinde olursa olsun,gönül zenginliğiyle akıl zenginliğini, birbirinden kesin sınırlarla ayıran toplumlar, iki dünyanın zenginliklerini birden yitirirler. Nasıl iki kılıç tek elle tutulmazsa, aşılmaz duvarlarla birbirinden bağımsız iki dünyaya bölünmüş bir dünya, hiçbir zaman tek elde toplanmaz. Gönül zenginliğiyle akıl zenginliğinin, birbirini destekleyip büyütmesi için,iki bağımsızlaştırılmış dünyanın bir dünyaya dönüştürülmesi büyük önem taşır. İki dünyayı Gazali gibi,ekonomik ve kültürel hayatı,hem akıl, hem gönül gözüyle görenler bütünleştirir.

*

İster gönül, ister akıl zenginliği olsun, insanlığın bilgi ve bilgelik kaynakları, tarih içinde geçmişten geleceğe bir bütünlük ve süreklilik içinde,bulanmada donmadan akar. Akıl zenginliği bilgiye, yeni boyutlar kazandırırken, gönül zenginliği bilgeliğe, yeni boyutlar kazandırır. Gönül zenginliğinde kazanılan başarı, akıl zenginliğinde kazanılacak başarının yol haritasını verir. Her iki alanda, ulaşılan başarının seviyesi, birleşik kaplar yasasıyla belirlenir, yükseldikleri ortak tabanda, zaman içinde birbiriyle eşitlenir.

*

Asya ve Avrupa arasında uzun bir yolculuğa çıkan Türk boylaları, hem Asyalı hem Avrupalı olarak, Anadolu'ya yerleştiler. Cumhuriyet tarihinde iki gönül insanı, Arvasi ve Kotku ile iki akıl insanı, Necip Fazıl ve Turgut Özal, çok önemli bir yer tutarlar. Cumhuriyet döneminde gelmiş iki Horasan Eren'i, etkiledikleri iki düşünce ve eylem sevdasıyla, Anadolu'nun gönül ve akıl zenginliğine, en büyük katkıyı yapmışlardır. Onların çevrelerinde halkalananlar, iki dünyayı bir dünyaya dönüştürerek, Türkiye'yi kuşatan ekonomik ve kültürel yoksulluğunun, çelik çemberini parçalamışlardır.

*

Anadolu'nun bin yıllık, ekonomik ve kültürel tarihi içinde, gönül ve akıl zenginliği arayanlar, uzaklara gitmesinler, çarşılara ve camilere baksınlar. Nerede iyilikler özendiriliyor, nerede kötülükler önleniyorsa, orada gönül insanları vardır, orada akıl insanları vardır. Kültür ve ekonomiyi güzelleştiren, bilgi ve bilgelik camilerden ve çarşılardan beslenmiştir. Bilgiyi bilgeliliğe dönüştürenler, ekonomik, siyasal ve kültürel hayata canlılık getirmekle kalmazlar, büyük bir dönüşümün de lokomotifi olurlar. Onlar eğitimlerine hiç ara vermeyen, Kıyamete kadar açık kalacak, bütün insanlığın “Görünmeyen Üniversite”leridir.

*

Dünyanın görünmeyen üniversitelerinin kapıları bütün insanlara ardına kadar açıktır. Onların sürekli yeni açılımlarla, zenginleştirilen, bilgi ve bilgeliklerinden, farkında olsunlar ya da olmasınlar, herkes yararlanır.

*

Görünmeyen üniversitelerde ya Yunus ya Sinan olmanın değil, hem Yunus hem Sinan olmanın sırları öğretilir.

*

Akıl dünyasının zenginlikleri, gönül dünyasının derinliklerinden beslenir.

19 Nisan 2020, 12:08

OLUŞMAKTA OLAN EKOLOJİDE BİR ÜLKE AĞLARKEN BİR ÜLKE GÜLMEZ

Ekoloji canlıların, doğal çevre içinde, varlıklarını sürdürürken, birbirleri arasındaki, iletişim ve etkileşim ilişkilerini inceler. Ekonomi ise, üretim, sermaye ve tüketim üçgeninde, insanların birbirleriyle olan iletişimini ve etkileşimini araştırır. Bütün bilimler gibi, hem ekoloji hem ekonomi, her alanda hayatın sürdürebilirliğini sağlamak için, insanın doğal ve toplumsal çevresiyle, uyumsuzluklarını gidermeye çalışır.

*

Dünyadaki ekolojik dengelerle birlikte, ekonomik dengelerin altüst olmaları, çevresel, siyasal, kültürel ve ekonomik sorunların, birbirlerini etkileyen bütünlük ve süreklilik içinde, ele alınmalarını gerekli kılmaktadır. Dünyanın çok boyutlu çevresel, çok köklü ekonomik, çok önemli siyasal ve çok derin kültürel sorunları vardır. Bu yüzden bütün ülkelerde, hayatın güvencesi olan, ekolojinin ekonomisini, ekonominin ekolojisini araştıran, çalışmalar hızla artmaktadır.

*

Doğal kaynakların bedelsiz sanılması, dünyanın ekonomik ve ekolojik dengelerini altüst etmektedir. Dünyada sayıları ileri boyutlara ulaşan, arabaların karbon salınımları, bütün ülkeleri çok boyutlu, çevre sorunlarıyla karşı karşıya getiriyor.Her insan Fransa’da tasarlanan elbiseler giyerek, Hindistan’daki pamuk yetiştiricisinden, Brezilya’daki iplik, Türkiye’deki kumaş üreticisine kadar, dünyada milyonlarca üreticinin ve tüketicinin hayatını etkiliyor.

*

Ahmet Hamdi Tanpınar’ın mısralarına benzetilerek söylenirse, insanlar ekolojinin ekonomisinin, ekonominin ekolojisinin ne bütünüyle içindedirler, ne de bütünüyle dışındadırlar. Ekonominin ve ekolojinin insanların değerlerinden arındırılarak, davranışlarından soyutlanması mümkün değildir. İnsanların rant elde etmek için, her yolu mubah görmeleri, dünyayı büyük bir savaş alanına dönüştürmüştür. Ekonominin ve ekolojinin odak noktasında insan vardır.

*

Ekolojiyi ekonomiden, ekonomiyi ekolojiden ayırarak, aralarına aşılmaz duvarlar örenler, fiziksel ürün ve hizmet üretiminden daha çok, finansal ürün ve hizmet üretiminde yarışırlar. Finansal alandaki getiri yarışıyla, hayatın bütün boyutlarında, canlılar arasındaki doğal yasalardan önce, insanların elinde doğallığını yitiren yasalar, ağırlık ve önem kazanırlar. Doğallığını yitiren ekonomi, üretici kuruluşlardan önce, paradan para kazanan bankaları güçlendirir.

*

Ekolojide olduğu gibi, ekonomide de tekelci bir yapı değil, çokelci bir yapı olmalıdır. Nasıl ekolojide, bütün canlılar arasında eşsiz bir uyum ve düzen varsa, ekonomide de insanlar arasında eşsiz bir uyum ve düzen olmalıdır. Ekoloji tabiatın, ekonomi hayatın şarkısıdır. Tabiatın şarkısının güftesi olmadan, hayatın şarkısı bestelenmez.

*

Ekolojik bilinçle ekonomik bilinç, ortak alanlarını yitirirlerse, suyuyla, havasıyla, toprağıyla, çevresiyle, kültürüyle, politikasıyla ve ekonomisiyle insan kirlenir.

*

Tabiat ekolojinin, insan ekonominin temelidir. İnsan yitirilirse, her şey yitirilir.

*

Ekonomi ekolojiye uyum sağlayamazsa, doğal krizlerin üstesinden gelemez.

*

Ekoloji dünyasında, ağaçlara taş atanlara, ağaçlar gül atmaz.

*

Ekolojideki etki ve tepki yasasına,kimse meydan okuyamaz.

19 Nisan 2020, 20:11

DÜNYANIN NEW YORK YENİ ROMA'SI,AMERİKA YENİ ROMA İMPARATORLUĞUDUR.YİRMİ BİRİNCİ YÜZYILDA "UNITED AMERICA", "DIVIDED AMERICA"YA DÖNÜŞECEKTİR.TARİHİN

DEĞİŞMEYEN YASASI:"BÖLENLER BÖLÜNÜRLER." Genişletilmiş Dördüncü Baskısı yapılan kitabımızda Amerika tartışılıyor.Gündeme taşıdın,teşekkürler Sevgili SAVAŞ TULGAR.

21 Nisan 2020, 12:06

YENİ FATİHLER PABUCUNU DAMA ATTIRMAYAN AHİLER OLACAKTIR

Ahilik Anadolu insanının yüzyıllar önce, kaliteli ürün ve hizmet üretmeyi teşvik etmek amacıyla, üreticilerin kurup geliştirdiği bir kurumdur. Ahiler hayat ve güç kaynağı şehirlerde, değişik alanlarda üretimi geliştirmek için, üreticiler arasında dayanışma ve yardımlaşmayı sağlayan öncülerdir. Onlar üreticiyle birlikte, tüketicinin de haklarını koruyan,iyilikleri özendiren,kötülükleri önleyen, dönemlerinin başarılı sivil toplum kuruluşlarıdır.

*

Ahilerin Anadolu’da unutulmayan uygulamalarının başında “Pabucu dama atmak” geleneği gelir. Onlar gelenekleriyle iş ahlakının, ekonomik ve kültürel hayatın özü ve özeti, olduğunu ortaya koymuşlardır. Ahilik kuruluşu, üretimde kaliteyi korumak için, hiç kimseye çıraklığını yapmadığı bir işin, ustalığına soyunmasına izin vermez. Ahiler oluşturdukları denetim mekanizmalarıyla, üretimlerinin kalitesini, kamu kuruluşlarından önce, kendileri denetlemişlerdir.

*

Değişik üretim konularıyla, ilgilenen ahi kuruluşları, hatalı ürün üreten ya da müşterisini aldatan üreticileri yargılamışlardır. Üretici hatalı bulunursa, yaptığı pabuç ya da benzeri ürün, ahilerin yöneticisi tarafından, herkesin gözü önünde bir binanın damına atılır. Kusurlu üretim yapan bir üreticinin ürünü dama atılırsa, artık onun çalışmasını sürdürmesi mümkün değildir. Bu yüzden ahilerin Anadolu’nun ekonomik ve kültürel yapısında, vazgeçilmez bir yerleri vardır.

*

Ahilik geleneğinin temellerinde, geçmişte başarıyla uygulanan, ekonomide açıklığı ahlakta sınırları vurgulayan, “üç açık, üç kapalı” diye formüle edilen ve hayatın bütün boyutlarını kuşatan ilkeleri vardır. Ekonomik, siyasal ve kültürel, her alanda başarılı olmak isteyenler, yeri zamanı gelince alnını, kapısını ve sofrasını açık, elini, belini ve dilini de kapalı tutmasını bilmek zorundadırlar. Geçmişin derinliklerinden bakmadan, geleceğin aydınlık yüzü görülmez.

*

Yeni yatırım yapmada, kurulu bir işletmeyi genişletmede, başarılı olmanın sırları, bin yıllık Anadolu tarihinin derinliklerinde yatmaktadır. Selçukluları ve Osmanlıları güçlü kılan değerleri, ekonomik ve kültürel boyutlarıyla ayrıntılı olarak araştırmadan, iş dünyasındaki başarılı kuruluşların önünde gitmek kolay değildir. Geçmişlerini bilmeyen toplumlar, geleceklerini göremezler. Kuruluşlar dünyasında tartışılan değerler, ahilik kültürünün güncelleştirilmiş ilkeleridir.

*

Dürüstlük göründüğün gibi olma, kendisi için iyi olanı, başkası için isteme, istenen ürün ve eksiksiz hizmet üretiminde, yardımlaşma, katılımcı yönetim ve adil paylaşım gibi, Yönetim Bilimlerinin tartıştığı ilkeler, yöntemler ve yaklaşımlar, binlerce yıllık ahi kültüründe tartışılmış ve uygulanmıştır. Anadolu’nun dünyaya açılan kuruluşları, karşılaşılan ekonomik ve kültürel sorunlara, yeni çözüm yollarını, geçmişin zengin bilgi ve bilgelik birikiminde bulacaklardır.

*

Küresel ahlak ve ekonomi ilkeleri, zamanla büyük değişiklikler göstermezler.

*

Başarıların kaynağında, ahlaki üstünlüğün doğurduğu gizemli güç vardır.

*

Dünyanın geleceğini, geçmişten bakanlar inşa ederler.

*

Dünya uzaktan bakılırsa, daha yakından görülür.

21 Nisan 2020, 12:58

Tom Peters'ın "MÜKEMMELİ ARAYIŞ" kitabından Philip Kotler'in

Tom Peters'ın "MÜKEMMELİ ARAYIŞ" kitabından Philip Kotler'in "KAPİTALİZMLE YÜZLEŞMEK" kitabına kadar, Yönetim ve Üretim Bilimlerini öncüleri AHİLİĞİN DEĞERLERİ'ni Yirmi birinci yüzyıla taşımaya çalışıyorlar.Salgın sonrası dünyanın SİLİKON VADİSİ kültürü ve ekonomisi Ahiliğin temelleri üzerine inşa edilecektir.

21 Nisan 2020, 13:06

Yeni dünya "YALNIZCA BEN DEĞİL HERKES EŞİTLER ARASINDA BİRİNCİDİR" diyenlerin dünyasıdır.DÜZ DÜNYADA HER ÜLKE…

Yeni dünya "YALNIZCA BEN DEĞİL HERKES EŞİTLER ARASINDA BİRİNCİDİR" diyenlerin dünyasıdır.DÜZ DÜNYADA HER ÜLKE NUH'UN GEMİSİNDE OLMAK ZORUNDADIR.Gemiye binmeyenleri ne doğal kaynakları kurtarır,ne nükleer silahları.

22 Nisan 2020, 11:52

YENİ DÜNYANIN TEMELLERİNİ GÖNÜLLÜ KURULUŞLAR ATACAKTIR

Dünyada toplumların güç kaynağı, siyasal kuruluşlardan gönüllü kuruluşlara kaymaktadır. Toplumların ağırlık merkezi olan orta gelirli kesimlerin büyümesiyle, gönüllü kuruluşların önemi daha artacaktır. Dünyanın bütün ülkelerinde gönüllü kuruluşları, devlet kuruluşlarına dayanmadan, dünya pazarlarında aranılan ürünler ve hizmetler üretmesini bilen, yeniliklere açık işletmeler ayakta tutarlar.

*

Dünya ekonomik, siyasal ve kültürel alanda, yeni bir yapılanmanın eşiğindedir. Eğitimden sağlığa, birçok alanda devlet kuruluşları yetersiz kalmaktadır. Anadolu’nun gönüllü kuruluşları,geçmiş yüzyıllarda olduğu gibi, yalnızca Türkiye’de değil, dünyanın her yerinde paylaşmanın, en güzel örneklerini vermektedirler. Anadolu’nun bin yıllık kültürünün temelini, paylaşmada yarışma oluşturur. Gönüllü kuruluşlarla paylaşma kültürü, her alanda yeni açılımlar kazanmaktadır.

*

Hiçbir karşılık beklemeden paylaşmasını bilenler, bütün dünyanın sorunları haline gelen eğitimsizliğin, yoksulluğın ve savurganlığın üstesinden gelmesin bilirler. Bunun için bütün dünyada, gönüllü kuruluşların gönüllülerinin sayıları hızla artmaktadır. Onlar dünyanın neresinde olurlarsa olsunlar, güç durumda kalan insanlara yardım etmekte, devlet kuruluşlarından daha başarılı olmaktadırlar. Her ülkede insanların gönüllerini kazanmak, gönüllü kuruluşların işidir.

*

Gönüllülük kültürü, paylaşmasını bilen kuruluşlarla, yeni boyutlar, yeni zenginlikler kazanır. Gönüllülükte kurumların birbirleriyle yarışması, hem ulusal hem uluslararası alanda, paylaşmasını bilen gönüllü kuruluşların sayısını çoğaltır. Yardımlaşmada yarışmanın olmadığı toplumlarda, paylaşma kültürü gelişmez. Paylaşma kültürünün geliştirmeden, insanların üretim gücünü büyütmek, gelir dağılımındaki dengesizlikleri gidermek, üreten elleri çoğaltmak mümkün değildir.

*

Toplumlar ekonomik zenginliklerini ve kültürel derinliklerini, paylaşmada yarışan kuruluşlarla korurlar. Bütün boyutlarıyla hayat, iyilikleri özendirerek, kötülükleri önleyerek, karşı karşıya olunan yerel ve küresel sorunlara çözüm aramaktır. Her ülkede iyilikte yarışanlar, toplumları zenginleştirirken, kötülükte yarışanlar toplumları yoksullaştırırlar. Dünyada sorunları çözmede yarışmak, yalnızca gönüllü kuruluşların değil, bütün kuruluşların başta gelen görevleridir.

*

Barış dünyasında önceki kuşakların kazanımları, çoğu defa sonraki kuşaklar tarafından korunamaz. Bunun için dünyanın neresinde olurlarsa olsunlar, kuruluşlar kalıcı barış arayışında, ellerindeki ekonomik ve kültürel kaynakları, bütün ülkelerle paylaşmak zorundadırlar. Paylaşma kamu kuruluşlardan daha çok, gönüllü kuruluşlarda doruk noktasına ulaşır. Paylaşanların paylaşılmadığı bir dünyada, paylaşma hem bir akıl eylemi, hem de bir gönül eylemidir.

*

Gönülleri bir beklentisi olanlar değil, hiçbir beklentisi olmayanlar kazanır.

*

Dünyada vermesini bilenlere, beklemedikleri yerlerden verilir.

*

Gönülden yapılan iyilik, yıllar sonra katlanarak döner.

22 Nisan 2020, 12:10

AHİLİK KÜLTÜRÜNDE

Hukukta "SENİNKİ SENİN BENİMKİ BENİM" Dergahta "SENİNKİ SENİN BENİMKİ DE SENİN" Gerçekte "NE BENİMKİ BENİN NE SENİNKİ SENİN HEPSİ ALLAH'IN" denilir.İŞTE YERE AİT OLAN PETROL YERE DÖNDÜ" Topraktan gelen toprağa gider.

22 Nisan 2020, 12:19

İnsanların gönülleri gönüllü kuruluşluşların gönüllüleriye kazanılır

İnsanların gönülleri gönüllü kuruluşluşların gönüllüleriye kazanılır. Gönüllü kuruluşlara yapılan yatırım,insanların gönüllerine yapılan yatırımdır.Bir gönül fethetmek,dünyayı fethetmekten daha önemlidir.

23 Nisan 2020, 12:58

DEĞERİ BİLİNMEZSE TOPRAKTAN GELEN PETROL TOPRAĞA DÖNER

Toprak ağaçlarıyla, kuşlarıyla, kedileriyle, köpekleriyle, hayatın bütünlüğünün ve sürekliliğinin, temeli ve güvencesidir. İnsanların hayatı ve ölümü, bedenlerinde birlikte taşıdıkları gibi, toprakta hayat ve ölüm, birbiriyle iç içedir. Nasıl insanlar kimyasal silahlarıyla, bütün canlıları yok ederlerse, topraklar da salgın hastalıklarıyla ölüm saçarlar. Toprak insanın, insan toprağın hem dostudur, hem düşmanıdır. İnsanlar topraktan uzaklaştıkça, toprakları kirleterek, dosttan daha çok düşman olurlar.

*

İnsan ve toprak arasındaki dostluk süreklidir ve Kıyamete kadar devam eder. İkisi arasındaki ilişkiler, her gün yenilenir, yapılan iyilikler ve yapılan kötülükler, hiçbir zaman karşılıksız kalmaz. Bu yüzden Anadolu bilgesi Veysel, “Adem'den bu deme neslim getirdi / Bana türlü meyva yedirdi / Her gün beni tepesinde götürdü / Benim sadık yarim kara topraktır.”demektedir. İnsanlık tarihi boyunca topraklar, sularıyla, selleriyle, kurtlarıyla, kuzularıyla sevenlerine dost, sevmeyenlerine düşman olmuşlardır.

*

İnsan toprağa düşmanlık ekerse, dostluk biçemez. Toprak insana tutulmuş gizemli bir aynadır. Dünyanın neresinde olursa olsun, topraklara düşmanlık yapanlar, farkında olmadan kendilerine düşmanlık yaparlar. Ölümden sonra kalkışa inanmayan, seküler insanlar, toprakların kaynaklarını, ne kadar yağmalarsa, o kadar kutsal değerlerden uzaklaşmaktadırlar. İnsanlar topraktan, ihtiyacından daha fazlasını alırken, kendi bindikleri dalı, kendilerinin kestiklerinin, farkına varmamaktadırlar.

*

Seküler insanın gözünde toprak, mermeriyle, petrolüyle, nasıl değerlendirildiğinin, hesabı sorulacak bir emanet değil, sorumsuzca yağmalanacak bir hazinedir. Yeni yüzyıl, “Toprak cansızdır, kaynaklarından sonuna kadar yararlanılmalıdır” diyen, seküler kültürün değil, “Toprak canlıdır, toprakta kimler yatar, kaynakları iyi değerlendirilmelidir” diyen, Yunus kültürünün yüzyılı olacaktır. İnsanlar toprağın değerini bilmezlerse, toprağın altından gelen petrol, yeniden toprağın altına döner.

*

Yeni oluşmakta olan dünyada, son iki yüzyılın kemikleşen, ekonomik, siyasal ve kültürel değerleri, bütünüyle değişecektir. Seküler kültürün altüst ettiği insan ile toprak arasındaki denge, Mevlana kültürüyle yeniden kurulacaktır.

*

Toprağa düşman olanlar, insanlara dost olmazlar. Toprakla savaşanlar,bütün canlılarla savaşırlar.

*

İnsanlar için topraktaki bin dost az, salgın hastalık gibi, bir düşman çoktur.

*

Toprakta hiçbir şey karşılıksız değildir.Toprak acımayana acımaz.

24 Nisan 2020, 12:40

DÜNYANIN ORUÇLULAR GİBİ YAŞADIĞI AYLARDA YENİ BİR ORUÇ AYI

Her yılın bir ayı, gelecek on bir ayı yaşanılır kılacak oruç ayıdır. Oruç ayı hayatı anlamdıran aydır. Oruç ayında ekilenler, gelen aylarda, gelen yıllarda biçilir. Bu yüzden dünyada oruç ayı, yardımlaşmanın, dayanışmanın, paylaşmanın doruk noktasına çıktığı aydır. Oruç ayında, bilgiler, hizmetler, ürünler paylaşılır. Oruç günlerinde kapılar, gönüller, sofralar herkese açılır. Oruç ayında, bilgi ve bilgelik dünyasının, kapıları sonuna kadar açılır.

*

İnsanların birbirleriyle yardımlaştığı oruç günlerinde, iki kere iki dört değil, iki bin dörttür. Çünkü oruç ayında paylaşılanlar, büyük bir hızla çoğalır, zenginleşir, yeni boyutlar kazanır. Oruç ayı, dayanışma ayıdır. Oruç ayı, barışma ayıdır. Oruç ayında gökyüzünün rahmet ve bereket kapıları, sonuna kadar açılır. Yağmurun toprağı canlandırdığı gibi, oruç ayı insanı canlandırır, hayatı kolaylaştırır, dünyayı güzelleştirir.

*

Oruç ayı paradan para kazanılan sanal ekonomi ayı değil, ürün ve hizmet üretiminden, para kazanılan reel ekonomi ayıdır. Oruç ayında ekonomik hayat, insanların gözlerini değil, karınlarını doyurmaya odaklanır. Bütün boyutlarıyla hayat, oruç ayında, diğer aylarda görülmeyen, bir doğallığa dönüşür. İnsanlar Yunus gibi yalın yaşamanın, gücünü görürler, çoşkusunu duyarlar.

*

Oruçlular dünyada bütün canlılara, herkesten daha çok sevgi gösterirler. Bütün dünyanın oruçlular gibi yaşamak zorunda olduğu, salgın hastalık dönemlerinde, orucun ve oruçluların önemi katlanarak artmaktatadır. Onlar Yunus'un dediği gibi: “Varlığa sevinmezler, yokluğa yerinmezler" her zamanda ve her yerde "Mal da yalan, mülk de yalan”demesini çok iyi bilirler. Onlar bir insanı kurtaranın, bütün insanlığı kurtardığını, bir insanı öldürenin bütün insanlığı öldürdüğünü herkese anlatırlar.

*

Orucu iman için bilenler, dünyayı insan için bilirler,hayatı kolaylaştırmak ve yaşanır kılmak için, hiçbir zaman dünyadan, ihtiyacından daha fazlasını almaya kalkışmazlar. Onlar petrol denizinin üzerinde olsalar bile, açgözlülüğün ve savurganlığın tuzağına düşmezler. Yerin altından gelen zenginliğin, günü gelince yerin altına döneceğini bilirler.

*

Şehirleri çağdaş piramitlerle, sahilleri çok yıldızlı otellerle dolduranlar, salgın günlerinde piramitlerin ve otellerin göz doyurmadıklarını görürler.

*

Oruç tutanlar can taşıyanları öldürmezler. 0ruçluların dünyası, savaş dünyası değil, barış dünyasıdır.Oruç günleri, ateşkes günleridir.

25 Nisan 2020, 12:20

DÜNYAYI HİÇ KAN DÖKÜLMEYEN KABE TOPRAĞINA DÖNÜŞTÜRMEK

Yirminci yüzyılda açıkca ortaya çıktığı gibi, görünmeyen kutsal değerler dünyası, görünen seküler değerler dünyasına bütünüyle teslim olmuştur. Etik değerlerin ekonomik değerleri doğrulaması gerekirken, bütün dünyada ekonomik değerler, her alandaki değerlerin tek ve değişmez doğrulayıcısı, konumuna yükseltilmiştir. “Ekonomik değerler herşeydir” diyenler, ekonomik değerleri büyütmek için, herşeyi yapmışlardır. Kutsal değerlerle ekonomik değerler arasına, aşılmaz duvarlar inşa edenler, dünyayı büyük bir savaş alanına dönüştürmüşlerdir.

*

Ekonomik değerlerin, kutsal değerlerden arındırılarak, dünya tarihinde benzeri görülmeyen bir biçimde büyütülerek, bütün sorunların üstesinden gelineceği düşünülmüştür. Ancak beklenilenin tam tersine, su, hava, toprak kirlenmesi yanında insan, bilgi, kültür kirlenmesi, dehşet verici boyutlara ulaşmıştır. Ekonomide gösterişe dayalı, yapay ihtiyaçlara dönük tüketimin, yıldan yıla sürekli artırılmaya çalışılması, dünyanın doğal kaynaklarını kirletmekle kalmamış, bütün insanlığın kutsal ve kültürel kaynaklarını da kirletmiştir.

*

Kutsal kitaplardan, kutsal değerlerden uzaklaştıkça, büyük bir hız ve yoğunluk kazanan çevre ve kültür kirlenmesi, devasa bir buzdağına benzemektedir. Hava, su, toprak kirlenmesinden kaynaklanan çevresel sorunlar, buzdağının su üstünde kalan görünen kısmını oluştururken, buzdağının deniz içinde kalan görünmeyen kısmını ise, değer karmaşasının yol açtığı kültürel kirlenme oluşturmaktadır. Çevre kirlenmesinin etkileri kolayca görüldüğü için, bütün dünyanın gündemindedir. Ancak önemli bir çoğunluk kültür kirlenmesinin farkında değildir.

*

Dünyanın neresinde olursa olsun, insanlar kutsal değerlerden uzaklaştıkça, çevre kirlenmesiyle birlikte, kültür kirlenmesi de katlanarak artmaktadır. Bütün dünyada kutsal değerlerin geçersiz sayılması, ekonomik dünyayı paslandırmıştır. Nasıl pas, demiri tüketirse, kutsal değersizliğin büyüttüğü açgözlülük de, dünyanın bütün zenginliklerini tüketmektedir. Ekonomide kutsal değerlerden uzaklaşma, insanların akıllarını hem başlarından hem de gönüllerinden almıştır.Hesap gününü unutan çağdaş insan, dünyayı yaşanır kılma gücünü ve sağlıklı düşünme yeteneğini yitirmiştir.

*

Her yıl belirli bir oranda tüketimi büyütme adına, kutsal değerleri tedavülden kaldıran ekonomik değerler, sınırsız sanılan dünya kaynaklarıyla, sonsuz kabul edilen ihtiyaçları tatmin etmek için, bütün insanlığı sonu gelmez bir yarışta, acımasızca koşturmaktadır. Salgın hastalıklar, çevresel ve kültürel kirlenme sorunları, kutsal değerleri göz ardı eden ekonomik değerlerin, bütün insanlığı ödemek zorunda bıraktığı büyük bedeldir. Dünyanın neresinde yaşarlarsa yaşasınlar, hem bir tüketici, hem de bir üretici olarak, herkes her gün ödenecek bedeli büyütmeye katkıda bulunmaktadır.

*

Kutsal değerlerle ekonomik değerler arasındaki uyum ve dengenin bozulması sonucu, ortaya çıkan, kirlenme buzdağının üstesinden gelmek için, bütün dünyanın “Kabe Toprağı”na dönüştürülmesi gerekir. Kabe çevresinde, kan dökülmez, hayvanlar öldürülmez, ağaçlar kesilmez, bitkiler koparılmaz. Kabe toprağı "harem" toprağındır.Anadolu insanı Harem'le Kabe toprağını İstanbul'a kadar genişletmiştir. Ve Üsküdar'ı Kabe toprağı bilmiştir.Hac yolculuklarının Üsküdar'dan başlatmıştır.

*

Uzaydan bakılduığın, bir nokta kadar küçük dünyada, Güney dünyanın sınırlı kaynaklarıyla, Kuzey dünyanın sınırsız isteklerini tatmin etmek mümkün değildir.

*

Dünyada bir kitap gibidir. Okuyana konuşur, okumayana susar.

*

İnsanı okumasını bilmeyen dünyayı okumasını bilmez.

*

Sorumluluk dünyada değil, açgözlü insandadır.

*

İnsan yaşadığı dünyasıyla hesaba çekilir.

*

Dünya insana emanet edilen evdir.

*

Ev Yitik Cennet'e açılan kapıdır.

25 Nisan 2020, 20:07

"Allah'ın verdiğini kimse alamaz, Allah'ın vermediğini kimse veremez."

"Allah'ın verdiğini kimse alamaz, Allah'ın vermediğini kimse veremez." "KİM Kİ ALLAH'A İNANIYOR,O NEDEN MAHRUMDUR? KİM Kİ ALLAH'A İNANMIYOR,O NEYE SAHİPTİR?"Salgın hastalık gelir, uçaklar uçmaz,gemiler yüzmez,arabalar yürümez,evler oturulmaz olur.

26 Nisan 2020, 12:19

DÜZLEŞEN KARE DÜNYADA TÜKETİM KALIPLARI DEĞİŞECEKTİR

Dünyada şehirleşme hareketleri, son yıllarda büyük bir ivme kazanmıştır. Artık pek çok ülkede toplumunun yüzde sekseni, şehirlerde yaşamaktadır. Şehirleşme ekonomik, siyasal ve kültürel yapıda, köklü dönüşümlere yol açmıştır. Şehirleşmeyle toplumların üretici gücü, yeni açılımlar kazanmıştır. İnsanlar ekonomik sorunlarla birlikte, siyasal sorunların çözümünü, doğduğu küçük şehirlerde değil, doyduğu büyük şehirlerde aramaktadır.

*

Şehirler bütün ülkelerde ekonomik, siyasal ve kültürel açıdan, hem tehdit hem fırsat kaynağı, olmaya devam etmektedirler. Ülkelerin ve dünyanın geleceğinde, büyük şehirlerin ayrı bir yeri vardır. Tehditler ve fırsatlar söz konusu olduğunda, büyük şehirler ülkelerin, ekonomik, siyasal ve kültürel açıdan özetleridir. Dünyada büyük şehirlerin, yol açtıkları sorunları çözmeden, dünyanın karşı karşıya olduğu, küresel sorunları çözmek mümkün değildir.

*

Büyük şehirler varlıklı kesimlerle, yoksul kesimlerin harman olduğu şehirlerdir. Şehirlerin çevrelerini orta kesimle birlikte, yoksul kesimler oluştururlar. Yoksullar bütün, şehirlerin merkezlerini, dört bir yanından kuşatmışlardır. Ülkelerin canlılıkları, toplumun değişik kesimler arasındaki, ekonomik ve kültürel ilişkilerin yoğunluğundan kaynaklanır. Orta kesimler bütün ülkelerde, yoksullarla varlıklılar arasında, dönüştürücü bir işlev yüklenirler.

*

Yoksulluk deyince bütün dünyada akla, yoksulluğun Adam Smith’i, olarak bilinen Gunnar Myrdal gelir. Onun en önemli eseri, “Asian Drama” isimli kitabıdır. Asya ülkelerindeki yoksulluk ve yolsuzluğun bir incelemesi olan kitap, yayınlandığında dünya kamuoyunda, büyük tartışmalara yol açmıştır. Myrdal dünyadaki yoksulluk ve yolsuzluk üzerine yaptığı araştırmalarla, Ekonomi dalında Nobel ödülü almış İsveçli bir iktisatcıdır.

*

Myrdal’ın yıllar önce Stocholm’de yaptığı, dünyadaki yoksulluk ve ekonomik gelişmeler üzerine yaptığı Nobel konuşmasını çevireli,neredeyse yarım yüzyıl olmuş. Konuşma 10 Mayıs 1976 tarihli, haftalık Diriliş dergisinde yayınlanmıştır. Myrdal konuşmasında, “Zengin ülkelerin tüketim kalıplarında köklü değişiklikler yapmadıkça, ‘Yeni Bir Dünya Düzeni’ konusunda, ateşli konuşmalar yapmak, bir aldatmaca olmaktan başka bir şey olmayacaktır” demektedir.İktisatçıların değiştiremediği tüketim kalıplarını,salgın hastalıklar değiştirmektedir.Artık geçmişin savurgan tüketim kalıplarına dönmek mümkün değildir.Herkes "bir lokma bir hırka"yla yaşamasını öğrenecektir.

*

Myrdal’ın büyük ülkeler için söyledikleri, büyük şehirler için de geçerlidir. Büyük şehirler dünyanın, merkezinde yer alan, ekonomik ve kültürel gelişmesinin, sürükleyici gücüdürler. Onlar olmazsa ülkelerin, kültürlerini ve ekonomilerini besleyen, hayat kaynakları bir bir kurur. Büyük şehirlerde, toplumların değişik kesimleri arasında, tüketim kalıplarını, dönüştürmeden, ülkeler arasındaki gelir dengesizliklerini gidermek,hiçbir zaman mümün olmayacaktır.

*

Toplumlar tüketim kalıplarını değiştirmezlerse, üretim kalıplarını değiştiremezler.

*

Şehirler tüketimi özendirerek değil, üretimi özendirerek zenginleşirler.

*

Şehirlerde tüketim zenginliği, üretim zenginliği değildir.

*

Dünya Yunus gibi tüketmesini öğrenmek zorundadır.

*

Yeni dünyanın mimarları Yeni Yunus'lar olacaktır.

*

Yeni dünya rant kaynağı plazaların dünyası değildir.

*

Yeni dünyada plazalar bir bir yıkılacaktır.

*

Hiçbir ülkede Dubai'lere yer yoktur.

27 Nisan 2020, 12:21

DÜZ KARE DÜNYADA BİR ÜLKE ÖKSÜRÜRSE HER ÜLKE NEZLE OLUR

Dünyanın ürün ve hizmet üretimiyle birlikte, paradan para kazanmaya dayanan finans ekonomilerinde, büyük kriz yaşanıyor. Sınırların dış etkilere karşı, koruyuculuğunu yitirdiği düz kare dünyada, Çin ya da Amerikan ekonomisinin öksürmesi, başta Avrupa ülkeleri olmak üzere, bütün ülkelerin ekonomilerini yatağa düşürmüştür. Çin'de başlayan salgın hastalık krizi, ülkelerin ekonomik açıdan birbirlerine, ne kadar bağımlı olduğunu göstermiştir. Bir ülkedebaşlayan salgın hastalık, sel suyu gibi kısa zamanda, bütün dünyaya yayılmıştır.

*

Küreselleşme olgusu bütün ülkeleri, geçmişte benzeri görülmedik bir biçimde, birbirine bağımlı hale getirmiştir. Sınırsızlaşan dünyada, ülkelerin gücü, ekonomik bağımsızlıktan değil, dünya ekonomisiyle bütünleşmiş, ekonomik bağımlılıktan kaynaklanıyor. Güçlü ekonomiler, başka ülkelerle hem ithalat hem de ihracat bağları kurmasını bilen ülkelerdir. Dış pazarlarla bağlarını koparan ülkeler, iç pazarlarının canlılıklarını koruyamazlar.

*

Dünyada en çok tartışılan konuların başında, küreselleşmeyle gelen yararlar ve zararlar geliyor. Yıldan yıla büyük bir hız ve yoğunluk kazanan küreselleşme, üretim gücünü büyütmek isteyen ülkeleri, başka ülkelerle ekonomik bağlarını koparmaya değil, güçlendirmeye zorluyor. İster Batı’nın Doğu pazarlarına açılması olsun, isterse de Doğu’nun Batı pazarlarına açılması olsun, her gün yeniden başlayan yarış, çok boyutlu sürekli bir yarıştır.

*

Ülkeler yarışı her gün kazansalar da, kaybetseler de, ertesi gün yarışa yeniden başlamak zorundadırlar. Bir gün yarışa katılmamak, ülkelerin ürün, hizmet ve bilgi üretme gücünde, büyük aksamalara yol açar. Küresel ya da küyerel, yarışın dışında kalan ülkeler, yarışta üstünlüklerini yitirirler. Soğuk Savaş döneminin ekonomi, politika ve kültür paradigmaları, büyük bir değişikliğe uğramıştır. Dünyada kendine yeten, birbiriyle alışverişi olmayan hiçbir ülke yoktur.

*

Birbirleriyle savaşan ülkelerin yerine, birbirleriyle yarışan ülkeler geçmiştir. Ülkelerin korkusu, başka ülkeler tarafından yok edilmek değil, ekonomik, siyasal ve kültürel alanlarda rakip ülkelerden geri kalmaktır. Yeni yüzyılda, bütün ülkeler, ekonomik, siyasal ve kültürel alanlarda birbirine bağlıdır, ortak alanları bağımsız alanlarından kat kat fazladır. Dünya bir çarşıya dönüşmüştür. Çarşıde bir ülke değil, bütün ülkeler vardır.

*

Bilgisayarlar gibi, ülkeler de birbirlerine bağlandılar. Ancak denetim tek bir ülkenin ya da ülkeler grubunun elinde değildir. Artık Harvard için iyi olan, yalnızca Amerika için değil, Harvard’ın bilimsel ve teknolojik çalışmalarından yararlanan, bütün ülkeler için de iyidir.

*

Ekonomik ve kültürel alanlarda, ülkelerin hem iyiliklerinden, hem kötülüklerinden, bütün ülkeler etkilenmektedir. Dünyada her ülke yerel düşünüp, küresel davranmasını öğrenmek zorundadır.

*

Her alanda Mevlana’nın, pergel stratejisini izlemeyen ülkelere, dünya çarşısında yer yoktur.

*

İşin başı bir araya gelmektir, ortası bir arada kalmaktır, sonu birlikte çalışmaktır.

*

Çarşıya dönüşen dünyada, bir ülke için iyi olan, bütün ülkeler için iyidir.

*

Dünyada her ülke her ülkenin iyiliğini istemek zorundadır.

*

Nuh'un gemisinde kimsenin, önceliği ve ayrıcalığı yoktur.

*

Dünya gemisi batarsa, gemiden kimse sağ çıkmaz.

*

Allah herkesi, biliyor, görüyor ve duyuyor.

28 Nisan 2020, 11:46

SINIRSIZ DÜNYADA AYDINLIK KARŞISINDA KARANLIK GÜCÜNÜ YİTİRİR

Yirmi birinci yüzyılın başındaki gelişmeler, bütün dünyada ekonomik, siyasal ve kültürel alanda köklü dönüşümlere yol açmıştır. Artık dünyada sağcılarla solcular değil, gündüzlerle geceler yarışıyor. Hem yerel hem küresel alanda yapılan yarışma, değişik isimler altında, ilk insandan beri devam etmektedir. İnsanlık tarihinin canlılığı, birbirine karşı güçlerin, Kıyamete kadar da devam edecek, yarışmalarından ve çatışmalarından kaynaklanmaktadır.

*

Gündüzlerle gecelerin yarışmasının olmadığı bir dünyada, ister siyasal, ister kültürel, ister ekonomik olsun, bütün kuruluşlar canlılıklarını yitirirler. Tarihin bütün dönemlerinde, her alanda birbirleriyle yarışan kuruluşlar, toplumları dönüştürmüşlerdir. Dünyanın önde gelen kuruluşlarında, aydınlığın güçleriyle, karanlığın güçleri yarışarak çatışmaktadır, çatışarak yarışmaktadır.Bunun için güçleri artan kuruluşların, denetimi ve yönetimi, bütün ülkelerde gündemindedir.

*

Yirminci yüzyılın kuruluşlarında makinalara dayanan, merkezden yönetim kuramlarının yerine, Yirmi birinci yüzyılda insanlara dayanan, yerinden yönetim kuramları geçmiştir.Bu yüzden dünyadaki kuruluşların yapılanmasında, çalışanların birbirlerine güvenmesinde, yetkilerin ve sorumlulukların dağıtılmasında, açıklık içinde sürekli yenilenme, büyük önem kazanmıştır. Karşılaşılan yeni sorunlar, insanlığın bilgelik birikiminden yararlanılarak çözülecektir.

*

Kuruluşlarda aydınlığın öncüleriyle, karanlığın öncülerinin çatışmasında, kusursuzluğu aramanın yolları ve yöntemleri, dünya gücü olmuş küresel kuruluşların yönetiminde, büyük önem taşımaktadır. Dünyanın bilgelik birikimi, gündüzün kuruluşlarıyla, gecenin kuruluşları arasındaki çatışmada, yol gösterici bir kutup yıldızı işlevi yüklenmiştir. Kuruluşların yönetiminde yapılan, büyük hatalar yüzünden, dünyadaki büyük kuruluşların ülkeleri ve sayıları sürekli değişmektedir.

*

Dünyanın bütün ülkelerindeki, aydınlığın kuruluşlarıyla, karanlığın kuruluşları arasında, zaman zaman çatışmaya dönüşen yarışma, giderek hız ve yoğunluk kazanmaktadır. “Aydınlığa açık, karanlığa kapalı” yönetim anlayışlarıyla, kuruluşlar kervanına bütün ülkelerden yeni katılmalar olmaktadır. Yeni kuruluşların başta gelen, görev ve sorumlulukları, karanlığın kuruluşlarıyla çatışmaktan önce, kuruluşlar arasındaki gece ve gündüz farkını ortadan kaldırmaktır.

*

Kuruluşlar aydınlığı yaygınlaştırma gücüne sahip oldukları gibi, karanlığı genişletme gücüne de sahiptirler. Ulaşılan gücün değerlendirilmesinde, kuruluşların sahip olduğu bilgelik birikimleri, kazanç birikimlerinden çok daha belirleyicidir.

*

İnsanlığın nükleer bilgi birikimiyle, ölüm saçan silahlar yapıldığı gibi, şifa veren ilaçlar da yapılır. Gündüzlerin kuruluşları, ne kadar aydınlık olurlarsa, gecelerin kuruluşları da o kadar karanlık olurlar. Karanlığın üstesinden aydınlıkla gelinir.

*

Bilgiler bilgeliğe dönüştürülmezlerse, akıllı telefon yapılan bilgilerle, akıllı füzeler yapılır.

*

Bilgi denetilmezse, kimyasal maddeler, teröristlerin ellerinde bombalara dönüşürler.

*

Kuruluşlarda bilgeliğe yapılan yatırım, dünya barışına yapılan yatırımdır.

29 Nisan 2020, 12:17

DÜNYA YÖNETİCİLERİNİ BİLGELERLE UZUN YOLCULUKLARA ÇIKARMAK

Oluşmakta olan dünyada bütün ülkelerin, yardımlaşmada ve dayanışmada, bir bedenin uzuvları gibi, akıl ve gönül birliği yapmaları için, kültürde ve ekonomide yeniden yapılanmalara ve köklü dönüşümlere ihtiyaç vardır. İnsanlığın düşünce ve eylem tarihini, ele alan kültürel çalışmalarla, kuruluşlara kalıcı olanla, geçici olanı birbirinden ayırabilecek, bilgiyi ve bilgeliği aktarmadan, sıcak ve soğuk savaşların önünü almak mümkün değildir.

*

Toplumlar arasında kalıcı barışın mimarları, arkalarında Kıyamete kadar etkilerini sürdürecek eserler bırakan bilgeler olacaktır. Onların başında yüzyıllarca, bütün insanlığın yolunu aydınlatan, kutsal kültürün kitapları ve peygamberleri yer almaktadır. İnsanlık tarihinin bilgeleri, kendilerini ölümsüz eserlere adayarak, kusursuzluğu aramanın yorulma bilmez öncüleri olmuşlardır. Onlar eserleriyle ara verilmeyen savaşlara değil, bölünmeyen kalıcı barışlara yatırım yapmışlardır.

*

Dünyadaki bütün toplumlar arasında, barış köprüleri kuranlar, insanlığın yitirdiği Cenneti bulmak için, okyanusların derinliğinde ve gökyüzünün sonsuzluğunda, uzun yolculuklara çıkmasını bilenlerdir. Onlar toplumların bütün kesimleri arasında, yoksullukları azaltan, zenginlikleri çoğaltan kültürel birikimleriyle, dünyanın barış elçileri olmuşlardır. Onların ellerinde toplumların ekonomik birikimleri içselleştirilerek, kesintisiz barışın temellerini, dış dünyadan önce iç dünyada atmışlardır.

*

Dünyada kalıcı eserler ortaya koyanlar, hem kültürel, hem ekonomik alanda, insanlığın bilgi ve bilgelik birikimine katkıda bulunurlar. Türkiye’de “Tanrılar Okulu” kitabıyla tanınan, Stefano D’Anna’nın önemle vurguladığı gibi: “Vermek, kendini vermektir. Vermek için sahip olmak ve sahip olmak için olmak gerekir”. Vermesini ve olmasını bilen bilgelerin etkileri, kitaplarıyla olduğu kadar, öne çıkardıkları etik değerlerle, yüklendikleri toplumsal sorumluluklarla katlanarak artar.

*

Dünyada ürün,hizmet ve bilgi üreten kuruluşları, insanlığın kültürel ve ekonomik kaynaklarını, bilinçsizce tüketen yöneticiler değil, kaynakları bilgelikle değerlendirmesini bilen, bilgeler ölümsüz kılarlar. Kendilerini yenilemesini bilen, bilgelerden yoksun olan kuruluşlar, yenilik peşinde koşanlardan hoşlanmazlar. Kuruluşların geçmişten geleceğe, insanlığın bilgelik birikiminde, çakmak taşlarındaki ateşin kıvılcımları gibi, geleceğin kıvılcımlarını görenler taşırlar.

*

Ekonomik, siyasal ve kültürel yapıda, görülen dünyanın somut kazanımları, görünmeyen dünyanın soyut kazanımlarından kaynaklanır. Dünyada insanların görülen hayatları, görülmeyen hayatlarının yansımasıdır. İnançlarını ve değerlerini, korumasının bilenler, ovaları aşarak, dağları yerinden oynatarak, ölümsüzlüğün denizine giden yolu bulurlar. Onların inançları ve değerleri yağmur yüklü bulutlar gibi, bilgi ve bilgelik yüklüdür. Bilgelerle bilgiler bilgeliklere dönüşürler.

*

İnsanlığın bilgelik birikimini oluşturan bilgeler, ölümsüz kitaplarını gelecek için yazmışlardır.

*

Bilgelerin bir ellerinde geçmiş, bir ellerinde gelecek vardır, geleceği geçmişten bakarlar.

*

Bilgelik iyilikleri kötülükten, yanlışlıkları doğruluktan ayırma yetkinliğidir.

30 Nisan 2020, 12:22

SÜREKLİ YENİDEN YAPILANARAK YENİLENENLER YENİLMEZLER

Ağır işleyen devlet yapısına sahip ülkeler, üretim güçlerini dünyanın önde gelen ülkelerinin seviyesine çıkarmakta güçlük çekerler. Asya ülkeleriyle Avrupa ülkelerinin, üretim seviyeleri arasındaki farkların azaltılması, bütün ülkelerin dünyadaki gelişmeler doğrultusunda, yeniden yapılanmalarına bağlıdır. Sınırların aşılmaz olmaktan çıktığı bir dünyada, bir ülke yoksulken, bir ülkenin zengin olması mümkün değildir.

*

Ekonomik ve siyasal hayatın düzenlenmesinde, üç ana ilke olan Kopenhag kriterleri, hem Avrupa hem Asya ülkeleri için önem taşımaktadır. İster Avrupa’da, ister Asya’da olsun, Kopenhag kriterlerini yerine getirmeyen ülkeler, demokratik kültüre ve ekonomik yapıya, yeni açılımlar kazandıramazlar. Dünyada ülkeler tüketim seviyesini artırmaktan önce, üretim seviyesini artırmak için yarışmazlarsa, zenginlikleri azaltırlar, yoksullukları çoğaltırlar.

*

Bütün kurumlarıyla ve bütün kurallarıyla, demokratik mekanizmayı işletemeyen ülkeler, aksamadan işleyen bir pazar mekanizmasına sahip olamazlar. Bu yüzden Kopenhag kriterlerinin, ilk maddesinde demokrasi, ikinci maddesinde pazar mekanizmasının kusursuz olarak, işletilmesinin üzerinde önemle durulmaktadır. İnsan ve azınlık haklarına saygı yanında, küresel etik ve ekonomik ilkeler, her iki mekanizmanın işleyişindeki, ilkesizlikleri önlemede ortak tabanı oluşturmaktadır.

*

Politikanın ve ekonominin kapsama alanları çok geniştir, hayatı bütün boyutlarıyla kuşatırlar. Her ikisinin merkezinde, sağduyu için yol birdir diyen, iyiyi kötüden ayıran insan vardır. Ülkelerde yöneticileri oylarıyla, seçmesini bilen insanlar, pazarlarda paralarıyla kaliteli ürünleri, kalitesiz ürünlerden ayırmasını bilirler. Bu yüzden politika ve ekonomi biliminin öncüleri, her iki mekanizmanın işleyiş düzenini, anlamaya büyük özen göstermişlerdir.

*

Aksamadan çalışan demokratik yapısı olan toplumların, kurallara uygun işleyen pazar yapıları olur. Ürünlerin, hizmetlerin ve bilgilerin bütün ülkelerde üretilerek, bütün ülkelere satıldığı, her ülkenin üretici, her ülkenin tüketici olduğu, düz kare bir dünya vardır. Demokratik mekanizmayla birlikte, pazar mekanizmasının kusursuz olarak işletilmesi, bütün ülkelerin yeni zenginlik kaynağıdır. Onların zenginliğinden yararlanmayanlar, sahip oldukları kaynakları değerlendiremezler.

*

Bütün ülkeler siyasal ve ekonomik yapılarını, Kopenhag kriterleri doğrultusunda, yeniden yapılandırmak zorundadırlar. Ülkeler bütün kurumlarıyla ve kuruluşlarıyla, sürekli yenilenmezlerse, dünyadaki ekonomik, siyasal ve kültürel gelişmelerin öncüleri olamazlar. Karmaşık ve çalkantılı bir dünyada, yenilenme yarışı her gün yeniden başlamaktadır. Ülkeler arasındaki uzun soluklu yarışın sürekli kazananları, sürekli yenilenenleri olacaktır.

*

Ülkelerde her alandaki başarı, yönetilenlerin yönetenleri, seçimlerle sürekli yenilemelerinden kaynaklanır.

*

Sözleşmelerini yenilenmeyen, ekonomik ve demokratik yönetimler, yeniliklerini yitirirler.

*

Ülkelerin ve kuruluşların yönetimi, seçenlerle seçilenler arasında bir sözleşmedir.