Prof. Dr. Nazif Gürdoğan Yazar, Akademisyen

Mayıs 2020

33 yazı

1 Mayıs 2020, 12:28

DOĞUMDAN ÖLÜME HAYAT BOYU SÜREKLİ ÜRETMESİNİ ÖĞRENMEK

Türk ve İslam dünyasının üstesinden gelemediği, üretim güçsüzlüğünü yenmenin, hiç değişmeyen iki altın kuralı vardır: Öğrenmek ve üretmek. Dünyanın hiçbir yerinde, öğrenmesini öğrenenler, üretim yoksulu olmazlar. Bunun için bütün ülkelerin, ekonomik ve kültürel üretimsizliğin, beslendiği kaynakları kurutmak gerekir. Hayatın her alanında, doğumdan ölüme, ömür boyu öğrenme ve kesintisiz üretme, büyük önem taşır.

*

Batı ülkeleriyle Doğu ülkelerinin, öğrenme ve üretme yetenekleri karşılaştırıldığında, aralarında giderilmesi yıllar alacak, büyük farklılar olmadığı görülür. Avrupa ülkelerinin öğrenme ve üretme yetenekleri, Asya ülkelerinin öğrenme ve üretme yeteneklerinden, çok daha ileri değildir. Kuzey ülkeleri gibi, Güney ülkeleri de, ömür boyu öğrenmeyi kurumsallaştırarak, dünyanın öğrenme ve üretme gücünü yakalamanın, yollarını ve yöntemlerini kısa zamanda bulurlar.

*

Ülkelerin üretim gücünün temelinde, doğal kaynaklar değil, öğrenmeyi ve üretmeyi görev bilen, insan kaynakları vardır. Toplumların bütün kesimlerinde, bütün kurumlarında, bütün kuruluşlarında, hayat boyu öğrenme, bir ölüm kalım sorununa dönüşmüştür. Ülkelerde bütün insanların, hızlandırılmış hayat boyu öğrenmeye, dört elle sarılmaları ve büyük ilgi göstermeleri, ülkelerin olduğu kadar, dünyanın toplam üretim gücüne, önemli katkıda bulunacaktır.

*

Hayat boyu öğrenmede sınır yoktur. Dünyada insanlar öğrenirken, bütün insanlığın bilgi ve bilgelik birikiminden yararlanırlar. Bütün dünyanın aynı birikimden yaralanmasına karşılık, insanlığın bilgi birikim azalmaz. Bu yüzden toplumun bütün kesimlerinde öğrenmek ve üretmek, ekonomik zenginliğin ve kültürel derinliğin yolunu açarak, insanlara büyük bir özgüven kazandırır. Öğrenmenin ve üretmenin bir alternatifi yoktur, geri dönüşü olmayan, sürekli gelişen bir süreçtir.

*

Ülkeleri küresel pazarlara, hayat boyu öğrenmeyi ve üretmeyi, vazgeçilmez bir sorumluluk olarak gören, hayatın içinde eğitim almış, dünya standartlarında ürün, hizmet ve bilgi üretmesini, bilen kuşaklar taşımaktadır. Onlar ülkelerin ürettikleri bilgileri, hizmetleri ve ürünleri, dünya pazarlarında aranılır hale getirirler. Dünyada üretim gücünü büyütmek, bir sermaye işi değil, bir öğrenme işidir. Üretim güçsüzlüğünü gidermede, sermaye gereklidir ancak, hiçbir zaman yeterli değildir.

*

Öğrenmeyi ve üretmeyi hayat boyu devam eden bir eyleme dönüştürmeden, ekonominin değişik kesimlerinde, üretim gücünü büyütmek mümkün değildir. Hem kültürel, hem ekonomik, hem siyasal alandaki dönüştürücü güç, eğitimle gelişir ve zenginleşir. Eğitim temeli çürük olan bir ülkenin, hiçbir kurumu, hiçbir kuruluşu sağlam olmaz. Eğitimi her kapıyı açan anahtar yapan, dinamik yapısıdır. Eğitimde güç, bilinmeyenleri bilmeden kaynaklanır. Dünyada üretim eğitimin ödülüdür.

*

Ekonomide üretim öğrenmeye yeni yöntemler, öğrenme üretime yeni ürünler kazandırır.

*

Dünyada üretim süreklidir, üretmeyen toplumlar, üretenler tarafından denetilirler.

*

Kültür ekonomiyle bütünleşirse, yerel ürünler küresel ürünlere dönüşürler.

2 Mayıs 2020, 12:02

DÜNYADAKİ BÜTÜN KRİZLERİN ÜSTESİNDEN TOKGÖZLÜLER GELİR

Açgözlülüğü baş tacı edinenlerin, en yüksek gelirliler gibi yaşama tutkusunun, yol açtığı finansal krizler, bulaşıcı hastalık gibi bütün dünyaya yayılıyor. Batı ülkelerinde açgözlülüğün akıl almaz boyutlara ulaşması, dünyayı büyük bir yangın alanına çevirmiştir. Batılıların Doğuluların tasarruflarıyla, bolluk içinde yaşama rüyası, bütün ülkelerde büyük yıkımlara yol açmıştır. Rüya ülkeleri, kriz ülkelerine dönüşmektedir.

*

İnsanların yüksek gelirliler gibi, yaşamaya özendirildirildiği, “Baştan çıkarıcı bolluk” peşinde, koşan Amerikan toplumu, Zbigniew Brezinski’nin “Kontrolden Çıkmış Dünya”, kitabında vurguladığı gibi, “Hiçbir ahlaki değerlendirme ölçüsünün olmadığı bir toplumdur”. Karınları doyurmaktan daha çok, gözleri doyurmaya yarayan, insanları dört bir yanından kuşatan, tüketilip atılan kısa ömürlü ürünleriyle, Amerika dünyadaki bütün insanların, akıllarını başlarıından almaktadır.

*

Amerika’da sık sık başgösteren, bütün ülkeleri etkisi altına alan, finansal krizlere karşı alınması gereken önlemlerin başında, hiçbir sınır tanımayan açgözlülüğün önlenmesi gelir. Amerika’da olduğu gibi, Çin’de insanlar, Amerikalılar gibi borçlanarak, geleceğin gelirlerini önceden harcamaya özendirilirlerse, finansal krizlerle birlikte, siyasal krizler bütün dünyaya yayılır. Ekonomik bağımlılıklar dünyasında, bir ülkenin krizi, bütün ülkelerin krizidir.

*

İnsanlar en yüksek gelirliler gibi değil de, en düşük gelirliler gibi yaşamaya özenseler, herkesin gelir gider seviyesi, hiç kimsenin hayat standardını düşürmeden yükselir. Dünyanın doğal kaynakları, bütün insanların zorunlu ihtiyaçlarını, karşılamaya yetecek zenginliktedir. Dünyada bütün ülkeler Amerikalılar gibi, borçlanarak gerçek ihtiyaçlardan önce, yapay ihtiyaçları karşılamaya odaklanırlarsa, finansal krizlerin önüne hiçbir uluslarüstü banka geçemez.

*

Dünyayı büyük bir kullanılıp atılan, ürünler çöplüğe dönüştüren tüketim çılgınlığının, ekonomide yol açtığı krizlerden kurtulmak için, herkesin tokgözlü düşünmesini ve tokgözlü yaşamasını öğrenmesi gerekir. Yirmi birinci yüzyılda tokgözlülük, bütün ülkelerin en önemli ve en etkili güç kaynağı olacaktır. Topluma, insana ve çevreye dost ürün, hizmet ve bilgi üretmek isteyen bütün kuruluşlar, insanların hem karınlarını, hem de gözlerini doyuracaklardır.

*

Bütün dünyaya bir sel suyu gibi yayılan açgözlülüğün, oluşturduğu çekim alanının büyüsüne, tokgözlü olmasını bilenler, hiçbir zaman kapılmazlar. Onlar her dönemde yeteneklerine göre üretmesini ve temel ihtiyaçları kadar tüketmesini, açgözlülerden çok daha iyi bilirler. Krizlerle bütün kurumlar ve bütün kuruluşlar, tokgözlüğün doğurduğu gücü, keşfetmek zorundadırlar. Tokgözlülük ekonomik olduğu kadar, kültürel de bir zenginliktir.

*

Krizlerde tokgözlülük, kazancı en büyük olan yatırım kaynağıdır.

*

Dünyada tokgözlü olan güçlüdür, güçlü olan tokgözlüdür.

*

Tokgözlülüğe yatırım yapanlar hiç zarar etmezler.

3 Mayıs 2020, 12:28

DÜNYADA KURULUŞLAR KURUMSALLAŞARAK AYAKTA KALIR LAR

Türkler Anadolu’yu sevdikleri kadar, Balkanları da sevmişler, yeni şehirler kurarak yerleşmişlerdir. Dicle ve Fırat nehirleri gibi, Tuna nehiri de ortalarından aktıkları coğrafyalara, büyük bir ekonomik ve büyük bir kültürel canlılık kazandırmıştır. Türkler gittikleri her coğrafyada, hukukun üstünlüğüne dayanan devlet yönetimleriyle, toplumun bütün kesimlerine, aynı yakınlığı göstererek, barışın güvencesi olmuşlardır.

*

Sezai Karakoç’un vurguladığı gibi: “Atalarımız, ruhlarının ta içlerinden, şuur altlarının derinliklerinden biliyorlardı ki, Anadolu kaybedilmez” diye düşünmüşler, her coğrafyayı Anadolu bilmişlerdir. Türkler hayatı kolaylaştıran, şehirleri güzelleştiren kuruluşlarıyla, başta Anadolu coğrafyası olmak üzere, gittikleri bütün coğrafyaları, ürünleriyle, hizmetleriyle hem zenginleştirmişler hem de güzelleştirmişlerdir.

*

Kuruluşlar kurallarıyla kurumsallaşırlar, kurumsallaşarak uzun ömürlü olurlar. Kuruluşları büyüklükleri değil, kuralları yaşatır. Dünyadaki gelişmelere, uyum sağlamakta geç kalan kuruluşlar, ne kadar güçlü olurlarsa olsunlar, kendilerini yenileme yeteneklerini yitirirler. Küresel gelişmelerin önünde, ekonomik kazanımlardan daha çok, kültürel kazanımlarla gidilir. Bu yüzden kuruluşlar, ekonomik kazançlar kadar, kültürel kazançlara da önem vermek zorundadırlar.

*

Kültürel kazanımlar ekonomik kazanımların, dar alanlarından çok daha geniş, çok daha zengin ve çok daha büyük bir alandan beslenirler. Kuruluşlar bir aysberge benzeyen ekonomik ve kültürel kaynakların, yalnızca su üstünde kalan ekonomik kazanımlarına önem verirlerse, kültürel kazanımlarıyla birlikte, ekonomik kazanımlarını da yitirirler. Kuruluşlar dünyanın neresinde bulunurlarsa bulunsunlar, canlılıklarını kurallarıyla korurlar.

*

Gözleri ekonomik kazançtan başka, bir şey görmeyen kuruluşların kurucuları, her zaman ve her yerde, savurganlığı özendirerek, toplumları krizden krize sürüklemişlerdir. Onlar için İbrahim Hakkı, Marifetname kitabında “Bol gösterişli tarafından yiyip içmenin keyfini sürmek, giyim kuşamla etrafa ululanmak, şeref ve izzet sahibi olmak uğruna, ibadeti koyup ticarete giderler” demektedir. Kuruluşların yöneticileri, ekonomik kazanımların araç olduklarını unutulmamalıdır.

*

Yirmi birinci yüzyılda, Anadolu insanının düşünce ve eylem dünyası, ekonomik kazançlardan önce, kültürel kazançlara önem veren kuruluşlarla zenginleşecektir. Türklerin bilgi ve bilgelik dünyalarında, kültürel kazançlar ekonomik kazançların yongası değil, ekonomik kazançlar kültürel kazançların yongasıdır. Kuruluşlar kültürel dünyanın derinliklerinde, uzun yolculuklara çıkarlarsa, büyük ekonomik kazançların, kapılarının bir bir açıldıklarını göreceklerdir.

*

Dünyanın her ülkesinde, kuruluşlar kazançlarıyla değil, kurallarıyla değer kazanırlar.

*

Ekonomi dünyasında bütün kuruluşların, ülkelerinden önce değerleri önemlidir.

*

Kuruluşlarda ekonomik kazançlar araçtır, kültürel kazançlar amaçtır.

4 Mayıs 2020, 12:09

KURULUŞLAR DÜNYASINDA GELECEK DEĞİŞMEDEN GELİŞENLERİNDİR

Ülkelerin olduğu kadar, şehirlerin kültürel ve ekonomik güçleri, dünya standartlarını belirleyen, ürünler, hizmetler ve bilgiler üreten kuruluşlarından kaynaklanır. Hayatın bütün alanlarında, bilinmeyenleri bilen kuruluşlar, ekonomik, siyasal ve kültürel dönüşümlerin, eşiğinde olan dünyanın, yeni mimarları olacaklardır. Onlar yıldan yıla, yenilenen üretim yöntemleriyle, yönetim yaklaşımlarıyla, bütün dünyayı değiştireceklerdir.

*

Dünyada en hızlı değişen kesimlerin başında, sıradışı yenilikler yapmasını bilen, öncü kuruluşlar gelmektedir. Onlar kültürlerini, misyonlarını, vizyonlarını, fonksiyonlarını, sermayelerini, üretim yöntemlerini, çalışanlarını, tedarikçilerini ve müşterilerini değiştirerek, toplumun bütün kesimlerini değişmeye zorlamaktadırlar. Geleceğin kuruluşlarının geçmişin kuruluşlarından, çok farklı olacağını görmeyenler, pazarlardan silinip gideceklerdir.Gelecek geçmiş gibi olmayacaktır.

*

Değişim rüzgarlarının estiği dönemlerde, kuruluşların gelecekleri, kurucuların ellerinde değil, değişmeden gelişmesini bilen yöneticilerin ellerindedir. Değişimler tabandan başlar, kuruluşların değişmesinde, tavanlarından gelen isteklerden önce, tabanlarından gelen istekler önemlidir. Bu yüzden kuruluşlarda yöneticiler, değişime direnmezler değişimi yönetirler. Kuruluşlar ne kadar değişmeden değişirlerse, konumlarını korumada, gelişmelerini sürdürmede, o kadar başarılı olurlar.

*

Değişimler dünyasında her gün, yeniden başlayan uzun soluklu yarışta, kuruluşların başarılı olmaları, eski ürünlerin eski yöntemlerle üretmeye ve pazarlamaya değil, yeni ürünleri yeni yöntemlerle üretmeye ve yeni yaklaşımlarla pazarlamaya bağlıdır. Bunun için her kuruluşun, büyük riskler alarak, bilinmeyen ürünleri bilinmeyen yöntemlerle üretmesini ve pazarlamasını öğrenmesi gerekir. İmkansız denilen ürünleri düşünmeyenler, imkansız denilen yöntemleri geliştiremezler.

*

Kuruluşların ürünleriyle birlikte, üretim yöntemlerini geliştirmede, işletme ve yönetim fonksiyonlarını iyileştirmelerinde, belirleyicilik, mavi yakalı çalışanlardan, beyaz yakalı çalışanlara kaymıştır. Üretim süreçlerinde özel yetenek istemeyen, tekrarlanan işler yerine, sürekli eğitim isteyen yazılım ağırlıklı işler geçmiştir. Ürün, hizmet ve bilgi üretim sürecindeki gelişmeler, her alanda ezberleri bozmaktadır. Yeni atılımları ezber bozanlardan olanlar yapmaktadırlar.

*

Kuruluşların daha güçlü ekonomik temeller atmak ve daha kalıcı kültürel değerler geliştirmek için, kurumsal kazançlar kadar, toplumsal kazançlara önem vermeleri gerekir. Toplumlara yararlarla birlikte, zararlar veren kuruluşlara, dünyanın hiçbir ülkesinde yer yoktur. Geleceğin kuruluşları, çevreye dost ürünlerini tasarlamak, kimseye zarar vermeyen üretim yöntemleri geliştirmek, insanlığın geleceğini güvence almak zorundadırlar.

*

Sürekli kendilerini yenileyen kuruluşlar, dünyadaki hızlı gelişmelerin önünde giderler.

*

Toplumsal etkilerini önem veren kuruluşlar, geleceğin kuruluşları olurlar.

*

Kuruluşlar geleceğe, yaptıkları yatırımlarla, ömürlerin uzatırlar.

5 Mayıs 2020, 11:35

İNSAN KAYNAKLARI ÜLKELERİ UÇURAN RÜZGAR KANATLI ATLARDIR

Yeni yüzyılda bütün ülkelerde, doğal kaynaklardan daha çok, insan kaynakları belirleyici ve sürükleyici güç olacaklardır. Petrol üreten ülkelerde olduğu gibi, insan kaynaklarının donanımsız ve yetersiz olduğu toplumlarda, doğal kaynakların zenginliği, ekonomiye yansımamaktadır. Değerlendirilme yolunda ekonomiye kazandırılmayan, ekonomik dolaşıma katılmayan kaynaklar, bir bir yok olup gitmektedirler.

*

Doğal kaynak zengini ülkelerin, eğitimli insan kaynakları yeterli olmadığı için, hepsi varlık içinde yokluk çekmektedirler. Büyük değerlere ulaşan petrol gelirleri, tarım toplumlarını sanayi toplumlarına dönüştürmeye yetmemektedir. Bir ülkenin dünyanın en zengin maden yataklarına sahip olması, büyük sanayi kuruluşlarına sahip olması anlamına gelmemektedir. Ülkelerin denizlerle iç içe olmaları demek, gemi inşa etmede ilk sıralarda olmaları demek değildir.

*

Risk almayı bilen, ufuk ötesin gören, insan kaynakları, her dönemde doğal kaynaklardan çok daha dönüştürücü olmuştur. Dünyanın her ülkesinde doğal kaynaklar, insan kaynaklarının elleriyle, değişik ürünlere dönüşürler. Amerika’da demir çelik sanayisinin öncülerinden olan, Andrew Carnegie’ye “Elinizdeki bütün kaynaklarınızı kaybetseniz, böylesine büyük ve önemli işletmeleri, yeni baştan ne kadar zamanda kurarsınız” diye sorulmuştur.

*

İnsan kaynaklarının gücünü gösterme açısından, Carnegie soruya ekonomik hayatın içinden bakan, çok açıklayıcı bir karşılık vermiştir. “Eldeki işletme ve kaynaklardan kastınız, fabrikaların fiziksel varlıkları ise, hepsi doğal bir afette yok olmuş, insan kaynakları elde kalmışsa, üç yıla kalmaz, olandan çok daha iyisi, çok daha gelişmişi kurulur. Eğer insan kaynakları elden gitmişse, böyle bir sanayiyi, yeniden kurmaya, bir ömür yetmez" diyerek, insan kaynaklarının önemini vurgulamıştır.

*

İnsan kaynakları yoksulluğu çeken ülkeleri,petrol denizi üzerinde yüzmeleri, başka ülkelere el açmaktan kurtarmamaktadır. Bunun için petrol zengini ülkeler, insan kaynaklarına doğal kaynaklardan çok daha fazla önem ve değer vermek zorundadırlar. Sahip oldukları kaynakları değerlendirmesini bilmeyen ülkeler, üretimlerini ileri boyutlara taşıyamadıkları gibi, ellerindeki kaynakların da eriyip gitmesinin önüne geçemezler. İnsan kaynakları, ülkeleri uçuran, rüzgar kanatlı atlardır.

*

Doğal ya da finansal olsun, paylaşılararak değerlendirilmeyen kaynakların, büyüyüp gelişmesi mümkün değildir. Bu yüzden Anadolu insanının kültüründe, ortaklık yapmaya, birlikte çalışmaya, büyük önem verilir.

*

İster ürün, ister hizmet, ister de bilgi olsun, üretenler toplumların dostlarıdır. Kaynaklarını birlikte değerlendirmesini bilenler, toplumlarının üretim gücünü hızla büyütürler.

*

Başarının kaynağında, sermaye gücünden daha çok, hep yeni olmasını bilen insangücü vardır.

*

Hem fiziksel hem finansal bütün kaynaklar, insanların elleriyle ürünlere ve hizmetlere dönüşürler.

*

Üretim gücünü büyütülmesinde, vazgeçilmez olan insan kaynaklarıdır.

6 Mayıs 2020, 12:41

DÜNYADA TOPLUMSAL KARLILIK EKONOMİK KARLILIKTAN ÖNCE GELİR

Kuruluşlar yüzyılında bütün işletmelerin, kültüre ve ekonomiye katkılarının araştırılması, “Ticari ve Sosyal Açıdan Proje Değerlendirme Yöntemleri” kitabımızda ayrıntılı olarak tartışılmıştır. Yatırımların kuruluşlara katkıları ticari, topluma katkıları sosyal karlılık yöntemleriyle ele alınır. Yatırımların olumlu etkilerinin yanında, toplumlara olumsuz etkileri vardır. Sigara üreten kuruluşlar, kendilerine kazanç sağlarken, insanlara ve topluma zarar verirler.

*

Kuruluşların gelirleri ve giderleri, toplumlara açıklamak zorunda oldukları, finansal tablolarda ayrıntılı olarak yer alırlar. Ancak kuruluşlar toplumun gelirlerinde ve giderlerinde yol açtıkları değişmeleri, hiç hesaba katmadıkları gibi, hiçbir sorumluluk taşımazlar. Alkollü içkiler benzeri, bağımlılığa yol açan, sağlığa zararlı ürünlerin, toplumlara yükledikleri zararları azaltmak için, pek çok ülkede sınırlamalar getirilmiş ve yasal düzenlemeler yapılmıştır.

*

Kuruluşların toplum üzerindeki,olumsuz etkilerini vurgulayan, iktisatçıların başında Arthur C.Pigou gelir. Pigou “The Economics of Walfare” isimli kitabında, kuruluşların kazanç sağlarken, topluma ve çevreye zarar verdiklerini ortaya koymuştur. Kuruluşların çok tartışılan olumsuz etkilerinin başında, havada, sularda ve topraklarda yol açtıkları kirlenmeler gelir.Kuruluşlar toplumsal sorumluluklarının bilicinde olmazlarsa, çevredeki kirlenmeler katlanarak artar.

*

Yirmi birinci yüzyıl bilgi yüzyılından önce, toplumsal sorumluluk yüzyılı olacaktır. Artık bütün kuruluşlar, kurumsal kazançları kadar, toplumsal kazançlara ağırlık vermek zorundadırlar. Toplumsal kazançların unutulduğu toplumlarda, kurumsal kazançlar yıkıcı işlev yüklenirler. Toplumlarda her zaman kurumsal kazançlardan önce, toplumsal kazançlar gelmelidir. Toplumsal kazançlar, kurumsal kazançların güvencesidir.

*

İnsanlara yapılan iyi yatırım, iyi sonuçlar verir. Kuruluşlar daha çok kazanmaktan önce, daha çok yararlı olmaya bakmalıdır. Gece ve gündüz farkının kalmadığı dünyada, yapılan bir iyilik ve yapılan bir kötülük karşılıksız kalmadığı gibi, hiçbir haksız kazancın gizli kalması mümkün değildir. Kuruluşların kurumsal yapıları iyilikleri özendirmeye, kötülükleri önlemeye odaklanmalıdır. Yirmi birinci yüzyılda bütün kuruluşların, başta gelen kurumsal sorumlulukları,insanları yardım almaya değil, üretim yapmaya özendirmektir.

*

Kurumsal sorumluk çalışmalarının sürükleyici güçleri, kuruluşların tavanlarından önce tabanlarıdır. Kuruluşların tabanlarıyla toplumların tabanları arasında, büyük bir benzerlik vardır. Onlara kaynak sağlanırsa, estirdikleri iyilik fırtınasında, kötülükler iyiliklere dönüşürler. Tabanların iyilikte yarıştıkları kuruluşlarda ve toplumlarda, olumsuz dışsal etkiler olumlu dışsal etkilere dönüşürler. İnsanlar için iyi olanlar, kuruluşlar için iyi, toplumlar için iyi olur.

*

Kuruluşlar toplumdan aldıklarından, daha fazlasını topluma verirlerse, herkese yararlı olurlar.

*

Ekonomik karlılığın yüksekliği, toplumsal karlılığın yüksekliği anlamına gelmez.

*

Kuruluşlarda iki karlılık birbirine eşit olursa, dünyada kimse yoksul düşmez.

7 Mayıs 2020, 12:12

DÜZ KARE YÜZYILDA AÇIK PAZARDAN KİMSE ZARAR GÖRMEZ

Pazarların bütün üreticilere ve bütün tüketicilere açık olduğu toplumlarda, insanlar ellerindeki kaynakları, ekonominin yasalarına, kültürün değerlerine ters düşmeden, değerlendirmekte ve ihtiyaçlarını karşılamakta güçlük çekmezler. Pazarların herkese açık olmaları, üreticileri tüketicilerin ihtiyaçlarını karşılamaya zorlar. Pazarlarda kimseyi aldatmayan, açık alışveriş ortamı, üretimde ve tüketimde bütün insanlara yarar sağlar.

*

Kaynakların değişik üretim ve tüketim alanları arasında, verimli değerlendirilmesinde ve dengeli dağıtılmasında, olumlulukları büyüten açık pazarlar hayati önem taşır. Dünyada kimsenin ekonomiye ve kültüre ilgisiz kalması mümkün değildir. Hem kültür hem ekonomi, hayatın her alanıyla ilgilidir. Ekonomi toplumların üretimine, kültür tüketimlerine sınırlar getirir. İstenilmeyenin üretilmesi, istenilmeyenin tüketilmesi her alanda, büyük sorunlara yol açar.

*

Pazarların işlevsel olmaları, hem tüketicilerin hem üreticilerin, kendileri için istediklerini, toplumun bütün kesimleri için istemelerine bağlıdır. Dünyanın bütün ülkelerinde, herkese açık olan, güneş altındaki pazarlar, genel yararları özel yararların, üstünde tutmasını bilen, sağduyu sahibi üreticilerin ve tüketicilerin renklerine boyanırlar. Onlar pazarlarda haksızlık yapmaktansa, haksızlığa uğramayı göze almayı, herkesten çok daha iyi bilirler.

*

Güneş ışığında hiçbir kusurun gizlenmediği gibi, açık pazarlarda hiçbir ürünün ve hiçbir hizmetin kusuru gizlenmez. Pazarların dönüştürücü güçleri, kusurları örten karanlık gecelere değil, gözler önüne seren aydınlık gündüzlere benzemelerinden kaynaklanır. Güneş nasıl bütün doğal kaynaklara canlılık kazandırırsa, pazarlar üreticilere ve tüketicilere canlılık kazandırırlar. Denizlerin büyüklükleri gemilerin, pazarların genişlikleri üreticilerin çalışma alanlarını genişletir.

*

Pazarlarda olumluluklar doğru orantılı olarak artarlarken, olumsuzluklar ters orantılı olarak azalırlar. Pazarların zenginleşmesinden, toplumların bütün kesimleri yararlanırlar. Erdemli insanların pazarlarında, etik sınırlar içindeki kişisel yararlar, toplumsal yararları büyüterek, toplumun bütün kesimleri arasındaki, gelir dağılımındaki eşitsizlikleri giderirler. Pazarların işlevlerini yitirmesi, krizlere yol açar. Pazarlar bir terazi gibi, toplumdaki uyum ve düzenin simgesidirler.

*

Pazarlara renklerini veren erdemli insanlar, kusursuzluğu yakalamada başkalarından önce, gönüllerinin derinliklerinde kendileriyle yarışırlar. İnsanların gönüllerinin derinliklerindeki hazineleri gün ışığına çıkarmak için, pazarlara giden yolların bulunmaları gerekir. Güneşe doğru dönünce gölgenin arkada kalması gibi, pazarlarda yoksulluklar ve yolsuzluklar geride kalırlar. Pazarlarda başarıya, paylaşılacak nimetten daha çok, yüklenilecek külfet olmadığında ulaşılır.

*

Etik ilkelerin yerine ekonomik ilkelerin geçtiği, üreticiler ve tüketiciler arasında, erdemli insanların azınlıkta kaldığı toplumlarda, yoksulluklarla birlikte, yolsuzluklar katlanarak artar.

*

Gelirlerin ve giderlerin dengelenmesinde, ortaya çıkan aksaklıklar, pazarın rengini karartmakla kalmaz, ekonomik, siyasal ve kültürel alandaki kirlenmeleri hızlandırır.

*

Etiksizliğin etik, ilkesizliğin ilke ve erdemsizliğin erdem olduğu toplumlarda, pazarlar işlevlerini yitirirler.

8 Mayıs 2020, 12:12

YÖNETİM BİLMEK DÜNYAYI BİLMEKTİR HAYATI VE İNSANI BİLMEKTİR

Bu yazı daha önce 27.11.2019 tarihinde de yayımlanmıştı.

Yönetimin tarihi insanlığın tarihiyle başlar, yönetim sanatların en eskisidir, bilimlerin de en yenisidir. Dünyada köklü dönüşümlere yol açan, ekonomik ve kültürel gelişmeler doğrultusunda, değişik ülkelerde yönetim sorunlarını, ele alan kitapların sayısı, son yıllarda hızla artmaktadır. Ülkeler arasındaki sınırların önemini yitirmesiyle, her kuruluşun geleceğinde, büyük tehditler olduğu gibi, büyük fırsatlar vardır.

*

Richard Pascale ve Antony Athos, Batı’da büyük yankı uyandıran, Türkçeye kazandırılan, “The Art of Japanese Management” isimli kitaplarında, Amerika ile Japonya’nın yönetim anlayışlarını tartışmaktadır. Yönetim bilimi ve sanatı, kuruluşlara olduğu kadar, ülkelere yenilikci güç kazandıran, dinamiklerin başında gelmektedir.Geleceğin dünyasında, merkeziyetçi, hiyerarşik,insana güvenmeyen, yönetim kuramlarına yer yoktur.

*

Makinalara ağırlık veren, çalışanları makinalaştıran sanayi toplumlarının, yönetim paradigmaları, kültürlerin ve değerlerin önem kazandığı, bilgi toplumlarında geçerliliklerini yitirmişlerdir. Ürün, hizmet ve bilgi üretiminde, bir kuruluşu başarılı olarak yönetmede, “Beş M” formülüyle özetlenen girdiler, gerekli olmakla birlikte, hiçbir alanda yeterli olmamaktadır. Bilgi toplumlarında ana dinamikler bütünüyle değişmiştir.

*

Dünyadaki değişmelere ayak uyduramayan devletler, Roma, Madrit, Londra, Viyana, İstanbul ve Moskova çevresinde oluşan büyük güçler gibi, dağılıp gitmekten kurtulamazlar. En son dağılan Sovyetler Birliği, bir iç ya da dış savaş sonucu değil, dünyadaki gelişmelerin arkasında, kaldığı için dağılmıştır. Devletlerin geleceklerinin güvenceleri, savaşçı güçlerini yansıtan orduları değil, barışçı güçlerini yansıtan ve kusursuzluk peşinde koşan kuruluşlarıdır.

*

Dünyadaki değişmelere açık olmayan, kültürdeki ve ekonomideki gelişmelerle, kendilerini sürekli yenilemeyen, dünyaya gözlerini kapayan, devletler ve kuruluşlar, küçülmekten ve yok olmaktan kurtulamazlar. Devletler dünyasında olduğu gibi, kuruluşlar dünyasında değişime ayak direyenler, çok geçmeden ömürlerini tamamlar. Dünyanın önde gelen büyük kuruluşlarının, ortalama ömürleri kırk yılı aşmamaktadır. Hiçbir kuruluş para basan makina değildir.

*

Yazarlar kitaplarında, Amerika’nın düşmanlarının Japonlar ya da Almanlar değil, kendi kendilerini sınırlayan, yönetim kültürlerinin olduğunu ortaya koymaktadır. Amerikalılar Japonlara bakarak, kendilerini daha derinden tanımaya, sorunlarını Japonların birikimlerinden yararlanarak, daha sağlıklı olarak çözmeye çalışıyorlar. Onlar Japonları kendilerinin izlemesi gereken, değişim ve dönüşüm yönünü görecekleri bir ayna olarak düşünüyorlar.

*

Amerika, Japonya ve Almanya, ülkelerin kendilerini tanımalarında birer aynadır.

*

Öğrenme özürlü olan devletler ve kuruluşlar, uzun ömürlü olmazlar.

*

Kuruluşlar canlıdır, değişime uyum sağlamazlarsa ölürler.

9 Mayıs 2020, 12:19

KURUMSALLAŞAN DEVLET MEYDANLARDA GÖRÜLMEYEN DEVLETTİR

İnsanlığın tarihine bakıldığında, toplumların devletleri, devletlerin toplumları güçlendirdikleri görülür. Tarih boyunca toplumlar devletlerin, devletler toplumların sürükleyici güçleri olmuştur. Devletlerle toplumlar arasında, sözlü ya da yazılı bir sözleşme vardır. Devletlerde yönetilenlerle yönetenler arasındaki, uyumun ve düzenin sağlanması, tarihin her döneminde büyük sorun olmuştur. Devletlerin kurulmaları, büyümeleri ve yıkılmaları, tarihin her döneminde büyük önem taşımıştır.

*

Tarih tekrar yaşanmaz, ancak hem devletlere hem toplumlara, geçmiş yüzyıllardan gelecek yüzyıllara ışık tutar. Dicle’nin sularıyla, Nil’in suları birbirlerine benzedikleri gibi, geçmişin devletleri, geleceğin devletlerine benzerler. Mevsimler göre nehirlerin akışı nasıl değişirse, yüzyıllara göre tarihin akışı değişir. Tarihin akışında devletler, zamana karşı kurumlarıyla, toplumlar değerleriyle varlıklarını korurlar. Yönetimlerde kişilerden önce, kuralların önem kazanması, devletleri kurumsallaştırır.

*

Demokratik yönetimlerde kurallar,otokratik yönetimlerde kişiler ağırlık kazanır. Devletlerin hiyerarşilerinde, yöneticiler tavandan, yönetilenler tabandan, toplumların ekonomik, siyasal ve kültürel yapılarının temellerini oluştururlar. Devletlerin güçleri, toplumların üretim güçlerinden kaynaklanır. Hayatın her alanında, üretim güçleri büyük olan toplumların, devletlerinin yönetim güçleri dönüştürücü olur. Üretimleri kusursuz olan toplumların, yönetimleri kusurlu olmaz.

*

Ülkelerde yönetenlerin ve yönetilenlerin, bütün kurumlarıyla, bütün kuruluşlarıyla, başta gelen görevleri, her alanda iki günü birbirinden farklı kılmaktır. ve bütün alanlarıyla insanların hayatını kolaylaştırmaktır. Yönetenlerle yönetilenlerin arasındaki sözleşmeyle, kimseye haksızlık yapılmayan, kimsenin haksızlığa uğramadığı yönetimler, bütün toplumların özlemi olmuştur.Bunun için Habil’den ve Kabil’den bu yana, insanlık tarihi boyunca, erdemli devlet ve adil yönetim arayışı devam etmektedir.

*

Açıklık içinde sürekli yeniden yapılanan ülkelerde, hem devletlerin hem toplumların önde yer alan sorumlulukları, olumlulukları büyütmek, olumsuzlukları azaltmaktır.Kıtaların nehirlerinden, nehirlerin şehirlerinden bilindikleri gibi, devletler toplumlarından, toplumlar devletlerinden bilinirler. Devletler olmadan toplumlar, toplumlar olmadan devletler olmazlar. Ancak toplumler devletler için değil, devletler toplumlar için vardır. Bu yüzden kusursuz toplumların kusursuz devletleri olur. Necip Fazıl gibi şiiri iman için, Akif İnan gibi edebiyatı medeniyet için, bilen Alaeddin Özdenören, “Devlet ve İnsan” kitabında : “Devletin yönünü toplumun bağlanmış olduğu değerler sistemi belirler. Devlet toplumu yönlendirir,devlet de topluma bu yönlendirme eyleminde katkıda bulunur. Sağlıklı toplumlarda toplumla devlet bütünleşmiştir” diyerek,devleti toplum için bilir. Erdemli devletler toplumların değerlerini,erdemli toplumlar devletlerin kurumlarına dört elle sarılır.

*

Siyasal sınırlardan daha çok, kültürel sınırların öne geçtiği kare dünyada, devletlerin yönetimdeki ve üretimdeki güçleri, toplumlarının üreten eller olmasını bilmelerinden kaynaklanır.

*

Devletlerin toplumun değişik kesimleri arasında, üretimde ve yönetimde eşgüdümü ve denetimi sağlaması,hayati önem taşır.

*

Toplumların üretim gücünün büyütülmesinde ve yeni açılımlar kazanmasında, toplumun üreticiliği belirleyici olur.

*

Toplumlar üretimde zengin olmazlarsa,devletler yönetimde güçlü olmazlar.

10 Mayıs 2020, 12:11

İYİLİKTE YARIŞMANIN İYİLİK ÜRETMENİN ÇOŞKUSUNU SÜREKLİ KILMAK

Anadolu insanının bireysel ve toplumsal kimlik dünyası, yatay ve düşey boyutta, uyum ve düzen içinde olan, çoklu bir yapı gösterir. Yatay kimlikler, eğitim ve gelir seviyesine bağlı olarak, sarımsağın dişlerine benzer bir biçimde, yan yana birbirlerinden ayrılmazlar. Düşey kimlikler ise bir soğanın katları gibi, merkezden çevreye doğru genişleyen daireler çizerler. Anadolu insanının zenginliği, çok boyutlu kimliklerinden kaynaklanır. Düşünce dünyası kadar, eylem dünyası büyük olan Anadolu insanı, yardımlaşmayı, paylaşmayı, veren el olmayıı bilir.

*

Türkler düşey kimlik olarak, doğdukları şehirlere, etnik kökenlerine önem vermekle birlikte, varoluşlarının anlamını, hiçbir zaman etnik köken ya da yöresel dillerle açıklamayı düşünmemişlerdir. Onlar kendilerini her zaman, Türk ve İslam dünyasının bir mensubu olarak görmüşler, hayatın her alanını medeniyet bazında değerlendirmişlerdir.

*

Ekonomik ve kültürel üretimlerini yıldan yıla büyütmesini başaran toplumlar, arkalarında kalıcı eserler ve silinmez izler bırakırlar. Onlar için yaşanabilir, bir dünyanın bileşenleri, hayata anlam kazandırmak için, çalışmak, öğrenmek, üretmek ve vermektir. Bu yüzden Türkler, iç ve dış dünyanın meydan okumalarına karşı,tarihlerinin her döneminde, kendileriyle birlikte,çevrelerini dönüştürmüşler, hem yatay hem düşey kimliklerini zenginleştirmişlerdir.

*

Dünyanın her yanında üretimlerine, yeni değerler kazandıran toplumlar, birleşik kaplar gibi, bütün alanlarda gelişmeleri hızlandırarak, farklı kimlikleri birbirleriyle ortak tabanda buluştururlar. Dünyanın bütün ülkeleri, üretimlerini zenginleştirmesini bilen toplumları, imrenerek, özenerek izlemekten geri kalmazlar. Üretmede başarılı olan ülkelerde, kanlı iç savaşlar olmadığı gibi, bölünme ve parçalanma korkuları yaşanmaz. Üretmesini bilenler, uzlaşmasını bilirler.

*

Yirmi birinci yüzyılda Türkler, yeniden üreten toplum, olmanın gücünü yakalamışlardır. Türk dünyasının bütün şehirlerinde, büyük bir ekonomik ve kültürel üretim patlamasının öncesinde görülen, özgüvenle ve coşkuyla dolu sessizliği yaşanmaktadır. Gündüz üreten, gece veren, olmak için yarışan Türkler, Batı ülkelerinden yardım istemiyorlar, Doğu ülkelerine yardım etmek istiyorlar. Onlar yüzyılların birikimiyle, Anadolu’nun eşsiz kaynaklarını, değerlendirmesini öğrenmişlerdir.

*

Anadolu insanı Keban ve Karakaya barajlarının enerji üretimlerinden, göllerinin sularından yararlanmak için, Batılı ya da Doğulu olmanın değil, bilgili olmanın belirleyici olduğunu bilmektedir. Geçmişte söylenmedik görüş, tartışılmamış düşünce, denenmemiş eylem kalmamıştır. Tarihten daha zengin ve daha büyük, bir doğal kaynak yoktur. Dünya ülkeleri insanlığın geçmiş yüzyıllardaki birikimlerini, yeni yüzyıla taşımak için, krizlerdeki fırsatları görmek zorundadırlar.

*

Üretim yapmak için, herkesin yüksek lisans, doktora yapması gerekmez.

*

Üretenler toplumların, bütün kesimlerini, birbirleriyle kaynaştırırlar.

*

Üretmesini bilenleri,dünyada her ülke, coşkuyla destekler.

*

Dünyada üretmesini bilen eller, kimseye el açmazlar.

11 Mayıs 2020, 12:20

EDEBİYATÇILARLA ÜLKELER ARASINDA BARIŞ KÖPRÜLERİ KURMAK

Bir roman, bir hikaye, bir deneme, bir şiir, insanı yeryüzünden alır, gökyüzüne taşır. Güzel bir edebiyat ürünü, okuyucusuna içinde yaşanılan şiddet dünyasını unutturur, sevgi dünyasının kapılarını aralar. Hayatın içinden bir roman, iyilik peşinde koşan olumlu, kötülük peşinde koşan olumsuz insanlarıyla, okuyanın başkalarıyla birlikte, kendisini de anlama sürecine, büyük katkılarda bulunur. Ebebiyat ürünleriyle, yaşanan şiddet dünyasıyla, yaşanılması gereken sevgi dünyası, arasında köprüler kurulur.

*

Bir roman okuyucusu, hayatın değerinin, yitirilen güzellikleri aramakla, kavranabileceğinin bilincine ulaşır. Okuyucu hayatın insana yüklediği görev ve sorumlulukları, yerine getirmek için eyleme geçer. Edebiyat düşünce ile eylem arasındaki, duvarları yıkmak için vardır. Eylem ustası Nuri Pakdil, hayatın önemini ve anlamını kavrasınlar diye, Dostoyevski’yi okumayanlara, “sürücü belgesi” verilmesini istemez. Kazalarıyla hayat söndüren sürücüler gibi, elinde silah olanlar için de, sürekli Dostoyevski okumak zorunlu olmalıdır. Roman hayatın şiiridir. Şiir seven kan dökmez. Roman okuyan elini kana bulaştırmaz. İnsanlara bir hayatın bin hayat olduğu, en güzel edebiyatla anlatılır.

*

Acıları ve sevinçleriyle, İnsanları bilenler, hayatın değerini bilirler. Edebiyat ürünleri, şehirleriyle, mimari yapılarıyla, denizleriyle, gölleriyle, nehirleriyle ve insanlarıyla, dünyayı güzelleştirirler. Güzelliği arayanlar iyiliği bulurlar. İyiliği bulanlar güzelliği ararlar. Anadolu insanının Sinan algısı, Süleymaniye olgusuna, Yahya Kemal’in “Süleymaniye’de Bayram Sabahı” şiiriyle dönüşmüştür. Türk nehirlerinin anası Sakarya’yı, Anadolu’nun düşünce ve eylem dünyasına Necip Fazıl kazandırmıştır. Türk ve İslam dünyasını paramparça yapan savaşın dehşetini Anadolu, Mehmet Akif’in şiirlerinde yaşamıştır.

*

Dünyanın neresinde yaşarlarsa yaşasınlar, Mevlana’yı, Yunus’u, Shakespeare’i, Goethe’yi, Hugo’yu okuyanlar, yaşadıkları dünyanın, herkesin birbirini tanıdığı, çok boyutlu, çok kültürlü, çok renkli bir dünya olduğunu görürler. Edebiyat ürünleriyle insanlar, düşünülmeyenleri düşünürler, bilinmeyenleri bilirler, algılanmayanları algılamayı öğrenirler. Edebiyat dünyasının içinde olmayanlar, zamanın akışının dışında kalırlar. Edebiyata yabancılaşanlar, insana yabancılaşırlar. İnsana yabancılaşanlar, hayata yabancıaşırlar. Hayata yabancılaşanlar için, hayat hem önemini hem anlamını yitirir.

*

İnsan hayatının anlamsızlaştığı ve hiç önemsenmediği bir terör yüzyılında, barış ortamının oluşmasına katkıda bulunmak, her insanın başta gelen, en önemli görevidir. Silahlarla beslenen savaş kültürüne karşı, edebiyatla beslenen barış kültürüne, yeni boyutlar kazandırmak için, bütün üniversitelerde barışı barışla kazanmanın, yol ve yöntemlerini araştıran enstitüleri kurulmalıdır. Savaşın büyüttüğü korku ve düşmanlıklar, barışın büyüttüğü sevgi ve dostluklarla yok edilmelidir. Savaşın düşmanı olmayanlar, barışın dostu olmazlar.

*

Barışın öğretmeni olmak için, edebiyatın öğrencisi olmak gerekir. Edebiyatçılar insanlığın barış birikimini, verdikleri ürünlerde taşırlar. Savaş yüzyıllarda yitirilen barışın yol haritası, dünya şairlerinin şiirlerindendir. «Barış nerededir, gören ve bilen var mı” diye soranlara, verilecek en güzel güzel cevap: “Yunus’un şiirlerini oku, görür ve nerede olduğunu anlarsın” demek olur.

*

Tarihin her döneminde, kılıçla sağlanan barışlar değil, kalemle sağlanan barışlar uzun ömürlü olmuştur. Barışın yolları tanklarla değil, şairlerle açılır. Şiirin öncüleri barışın sözcüleridir.

*

Şairler savaşı durduran sözün ustasıdırlar. Sözün eri olmayanlar, barışın ereni olamazlar.

*

İnsanlar erdemlerini, barış ortamından daha çok, savaş ortamında gösterirler.

*

Şiirsiz barış, barışsız şiir olmaz. Barış şiirle mayalanır.

*

Dünyada bütün askerlerin adı barış olmalıdır.

*

Barış birlikte yaşamaya çağrıdır.

12 Mayıs 2020, 12:09

SEZAİ KARAKOÇ SAĞDA SOLDA DEĞİL İSLAMDA OLAN DÜŞÜNÜRDÜR

Devletlerin yönetimi ve yöneticilerin taşıdığı sorumluluklar, Doğu’da ve Batı’da yüzyıllardan beri, düşünürlerin tartıştığı konuların başında gelmiştir. İnsanlık Yusuf Peygamberle, devlette yönetimin ve üretimin önemini kavramıştır. Onun hayatında devlet hiyerarşisinde, yönetenlerle yönetilenler arasındaki ilişkilerde, doğruluğun, bilginin ve bilgeliğin ne kadar önemli olduğu görülmüştür. Batı’da Platon’dan, Thomas More’a ve Campenella’ya kadar düşünürler, erdemli devletin hayalini kurmuşlardır.

*

İnsanlık tarihinde devletler medeniyetlerin, medeniyetlerin yönetenlerle birlikte yönetilenlere yansıyan somut yüzleri olmuşlardır.Tarihin her döneminde kutsal kültüre dayanan devletler, uzun ömürlü olmuşlar ve erdemli devletlerin güzel örneklerini vermişlerdir. Doğu dünyasının önde gelen düşünürleri, Farabi’nin “Erdemli Devlet”i ve Sezai Karkoç’un “Diriliş Neslinin Amentüsü”nde olduğu gibi, kitaplarında erdemli devletin, erdemli toplumun ve erdemli yöneticinin özelliklerini ele almışlardır.

*

Sezai Karakoç'un "Yitik Cennet"te ele aldığı,Yusuf Peygamberle başlayan erdemli devlet uygulamaları, Musa Peygamberle devam etmiş, iki dünyayla ödüllendirilen Davut ve Süleyman Peygamberlerle olgunlaşmıştır. Ademoğullarının beş bin yıllık tarihi içinde, erdemli devletin doruk noktasına, bütün peygamberlerin erdemlerinin, kendisinde toplandığı Son Peygamberle Medine’de, İlk Halifelerin ve ilk Müslümanların katılımlarıyla ulaşılmıştır. Onlar erdemli devletin, erdemli toplumun, erdemli yönetimin en güzel örneği olmuşlardır.

*

Erdemli devletin güncelleştirilmesi ve Yirminci yüzyıla taşınması için, yola çıkan Büyük Doğu, Diriliş, Edebiyat ve Mavera dergilerinin, kurucuları, yazarları,izleyicileri ve okuyucuları, Yirminci yüzyıla damgasını vuran seküler kültüre dayanan, insan hayatını önemsemeyen otokratik devletlere karşı durmuşlardır. Onların gündeminde kutsal kültürden beslenen, erdemli devletleri savunmak ilk sırada yer almıştır. Onlar Whashington’da, Moskova’da değil,Mekke’de, Medine’de,Kudüs’te, olmaya büyük önem vermişlerdir.

*

Yirmibirinci yüzyılda bütün dünyanın gözü, Batı’nın seküler çorak topraklarından, “Büyük Doğu”nun kutsal bereketli topraklarına dönmüştür. Dünyada erdemli devlet, erdemli toplum arayışları, seküler dünyanın kutsal kitapları Platon’nun “Devlet”inden, Aristo’nun “Politika”sından, Mevlana’nın “Mesnevi”sine, İbn Haldun’un “Mukaddime”sine yönelmiştir.“Gece Yolculuğu”nda olduğu gibi,erdemli devlete ve erdemli topluma ulaşmak için, insanlık bütün peygamberlerle,Son Peygamberin ardında saf tutacaktır.

*

Dünyada siyasal sınırlardan daha çok kültürel sınırların önem kazandığı bir yüzyılda, ya “Milletlerin Zenginliği” ya “Kapital” diyenlerin, erdemli devlete ulaşma rüyaları, dehşet veren savaşlarla sonuçlanmıştır.

*

Kapitalistlerin ve Komünüstlerin geçen yüzyılda öne sürdükleri bütün çözümler, gelen yüzyılda tedavülden kaldırılmış paralar gibi, geçerliliklerini bütünüyle yitirmişlerdir.Onlar dünyayı kan gölüne dönüştürmüşlerdir.

*

Yirmibirinci yüzyılda insanlığın yolunu, seküler dünyanın yalnızca akıllarıyla düşünen bilginleri değil, kutsal dünyanın hem akıllarıyla hem gönülleriyle düşünen bilgeleri aydınlatacaktır.

*

Dünyada tek medeniyet vardır,O medeniyet "Hakikat Medeniyetidir"diyen, Sezai Karkoç,yeni dünyayı inşa edecek bilgelerin başında gelir.

12 Mayıs 2020, 23:26

SEZAİ KARAKOÇ'un "DİRİLİŞ NESLİNİN AMENTÜSÜ" FARABİ'nin

"ERDEMLİ DEVLETİ"nin güncelleştirilmesidir. SEZAİ KARAKOÇ TÜRKİYE'NİN GELECEĞİNİ MOSKOVA'DA VE WHASHINGTON'DA DEĞİL ŞEHİRLERİN ANASI MEKKE'DE ARAMIŞTIR. Karakoç Türkiye'nin Yirminci yüzyılına damgasını vuran büyük düşünür ve büyük şairdir.

13 Mayıs 2020, 13:05

KÜRESELLEŞMEYEN YEREL EDEBİYAT DERİNLİĞİNİ YİTİRİR

Yerli edebiyatın öncülüğünü, Büyük Doğu, Diriliş, Edebiyat ve Mavera dergilerinin çevrelerinde, halkalanan edebiyatcılar yapmıştır. Onlar kültürsüzleşmeye karşı çıkan, dünyaya açılmada ve küreselleşmede referansları Mekke, Medine ve Kudüs olan, düşünce,kültür ve sanat dergileridir. Mavera’nın sayıları binleri bulan “Yedi Güzel Adam”ları, İslam dünyasının üzerine bir karabasan gibi çöken, yüzeyselleşme bulutlarını dağıtmayı, en önemli küresel görev ve en büyük küresel sorumluluk bilmişlerdir.

*

Yerli edebiyatın öncüleri, iki dünyanın şiirini yakalayan, Anadolu edebiyatının kutup yıldızları, düşünce ve eylemleriyle, bir edebiyat eserinin ne kadar yerliyse, o kadar küresel olacağını göstermişlerdir. Kalıcı edebiyat, yerel değerlerde, küresel değerleri bulan ve tartışan edebiyattır. Goethe’nin altını önemle çizdiği gibi: “Yerel edebiyatın anlamı kalmamıştır, yüzyıllar dünya edebiyatı yüzyıllarıdır.” Türkiye’de de yüzyıl, hem yerel hem küresel edebiyata, katkıda bulunma yüzyılıdır.

*

Bin yıllık Anadolu tarihinde, Anadolu’yu dönüştürenler, Anadolu insanının yolunu daraltan yöneticilerden daha çok, Anadolu insanının yolunu genişleten edebiyatçılar olmuştur. Bütün boyutlarıyla hayatı kucaklayan, edebiyat dünyasının kilometre taşları, yöneticilerin desteklediği edebiyatcılar değil, yönetilenlerin desteklediği edebiyatçılar olmuştur. Edebiyat çıların gücü, ortak sesi oldukları insanların, yaşadıkları coğrafyanın büyüklüğü ve zenginliğinden kaynaklanır. Yirminci yüzyılın edebiyat dergileri, Anadolu insanının düşünce ve eylem dünyasını, yerelden küresele taşıyan, bir kültür ve sanat akademisi olma görevi yüklenmişlerdir. Onların çevresinde toplanan edebiyatcılar, sıradan edebiyatçılar gibi, akıntı yönünde gidenler değil, Van gölünün inci kefalleri gibi, akıntıya karşı gitmesini bilen, sıradışı edebiyatçılardır. Onlar güçlerini eleştirdikleri devletten önce, seslendikleri milletten almışlardır. Onlar devletin çorak topraklarına değil, milletin bereketli bağrına yatırım yapmışlardır.

*

Yerel edebiyat, küresel edebiyatı, dünyanın kıtaları, kıtaların ülkeleri içinde taşıdığı gibi taşır. Yerel edebiyat küresel edebiyatın habercisidir. Edebiyatın ayna tuttuğu sorunlar, ister yerel ister küresel eksende ele alınsın, bütün insanlığın sorunlarıdır. Yerel edebiyatı küresel edebiyata dönüştürenlerin, Necip Fazıl’ın vurguladığı gibi: “Dudakları ölümsüzlük şarkısında” ve “İmzaları mavera yurdu haritasında”dır. Onlar, insanlığın akıl dünyasına, gönül dünyasının ışığını taşırlar. Ve dünyanın neresinde olurlarsa olsunlar, edebiyatcılar doğruyu arayan doğruluk avcılarıdır.

*

Edebiyatın özelde ya da genelde seslendiği insan, küçük bir dünya değildir, her insanda büyük bir dünya gizlidir. Yerel edebiyatı küresel edebiyatla bütünleştiren edebiyat, uçlarda dolaşan edebiyat değil, iki uca birden dokunarak, altın oranda harmanlamasını bilen edebiyattır. Onlar dünyada arayış içinde olan insanların hem akıllarına, hem de gönüllerine seslenirler. Onların ölümsüz eserlerinde, insanların akılları görünmez, akıllarının gölgeleri okunur, insanların gönülleri okunmaz gönüllerinin sesleri duyulur.

*

Yirmibirinci yüzyılda insan bir yandan yabancılaşırken, bir yandan yalnızlaşmaktadır. Yabancılaşmanın ve yalnızlaşmanın üstesinden gelecek, edebiyattan daha etkili bir güç yoktur.

*

Farklılıklar arasındaki benzerlikleri, benzerlikler arasındaki farklılıkları, yerelde küreseli, küreselde yereli gören, edebiyatçılar yakalar.

*

Gerçeği arayan edebiyatçılar ne Doğuludur, ne Batılıdır, nerede yaşarsa yaşasınlar, gerçeği arayanların vatanları dünyadır.

*

Dünya bütün insanların, bir gün yitirdikleri vatana dönecekleri, sürgündeki vatanlarıdır.

14 Mayıs 2020, 14:52

İSLAM DÜNYASI ÇATIŞMALARLA DEĞİL UZLAŞMALARLA DÖNÜŞÜR

Değişik etnik kökenlere dayanan İslam dünyası, Yirminci yüzyılda toplumdan gelen bir istekten daha çok, devletten gelen baskıyla, köklü bir dönüşüm yaşamıştır. Türkiye'de büyük sarsıntılara yol açan dönüşüm, uzlaşmayla değil, çatışmayla gerçekleştirilmiştir. Bu yüzden Türk toplumunun, ekonomik ve kültürel, dünyasındaki sarsıntıları, büyük olmuştur. İslam dünyası tabandan önce tavandan yapılan dönüşümlerden, önemli ekonomik ve kültürel kayıplara uğramıştır.

*

Dünyada ekonomik ve kültürel gücün Batı ülkelerinden, Doğu ülkelerine kaydığı Yirmibirinci yüzyılda, Türkiye başta olmak üzere Müslüman ülkeler, dünyadaki gelişmeler ayak uydurmak için, kurumlarını ve kuruluşlarını güncelleştirerek, dönüşmeden dönüşmesini başarmak zorundadırlar. Dünyada dönüşümler, dönüşmeyen değerleri korumak için yapılır. Tarih içinde toplumların dönüşümü süreklidir. Dünyada bir ülke, ne kadar dönüşürse, o kadar aynı kalır. Ancak dönüşümler çatışmayla değil, uzlaşmayla yapılmalıdır.

*

Tarihin her döneminde, dönüşümlerin değişmeyen küresel yasaları vardır. Her dönüşüm sürecinin, dönüşen değerleriyle, dönüşmeyen değerleri, gündüzle gece gibi, birbirinden ayrılmaz. Her gündüzde bir gece, her gecede bir gündüz vardır. Benzer olarak, her dönüşende bir dönüşmeyen, her dönüşmeyende bir dönüşen olur. Dönüşen araçlarla, dönüşmeyen amaçlar birbirlerini tamamlayan bir bütündürler.

*

İslam dünyasının ana sorunu, ya dönüşmek ya dönüşmemek değil, hem dönüşmek, hem dönüşmemektir. Bunun için Müslüman ülkeler, "Ya Ya" paradigmasına karşı "Hem Hem" paradigmasını benimseyerek,bir kitap gibi hem konuşan hem susan, bir atlı gibi, hem duran, hem koşan,bir meyvadaki tad gibi, hem açık hem gizli, uykudaki bir göz gibi, hem gören hem görmeyen, olmasını öğrenmelidirler. O zaman İslam dünyası, Batılılar gibi üretir, Doğulular gibi tüketir. Başka bir deyişle, her Müslüman, Sinan gibi inşa eder, Yunus gibi yaşar.

*

Dünyada dönüşüm rüzgarları süreklidir. Zamanı gelmemiş bir dönüşümü kimse hızlandıramadığı gibi, zamanı gelmiş bir dönüşümü, kimse durduramaz. Dönüşümü çatışmayla gerçekleştirenler, büyük bedel öderler. Dönüşümü uzlaşmayla gerçekleştirenler, büyük yarar sağlarlar. Uzlaşmadan daha çok, çatışmanın olduğu ülkelerde, ekonomik ve kültürel hayatın, hiçbir alanda gelişme olmaz.

*

İslam dünyası medeniyetlerin savaştığı kare dünyada, dönüşmeyen küresel amaçlarını koruyarak, dönüşen küresel araçlardan yararlanmasını öğrenmelidir.

*

Köklü dönüşümler, kan ve gözyaşı dökülen çatışmalarla değil, alın ve akıl teri dökülen uzlaşmalarla gerçekleştirilir.

*

Sınırsız kare dünyada çatışmaların kazananı, uzlaşmaların kaybedeni olmaz.

*

Yerel ve küresel bağlamda, çatışmanın iyisi, uzlaşmanın kötüsü yoktur.

14 Mayıs 2020, 15:11

SEZAİ KARAKOÇ İSLAM DÜNYASINI GELECEĞİNİ MOSKOVA'DA VE WASHINGTON'DA ARAMAMIŞTIR "YİTİK CENNET" GÜNCELLEŞTİRİLMİŞ BİR "FÜSUS"TUR

"HIZIRLA KIRK SAAT" "YİTİK CENNET"İN ŞİİRLEŞTİRİLMESİDİR İNSANLIĞIN ARADIĞI ATALARININ YİTİRDİĞİ CENNETTİR

15 Mayıs 2020, 13:42

EDEBİYATLAR MEDENİYETLERİ GELECEĞE TAŞIYAN HAZİNELERDİR

Yirmibirinci yüzyılın başında, dünya artık Doğu, Batı, Güney ve Kuzey ülkeleri olarak görülmüyor. Dünyada merkez ülkelerle, çevre ülkeler arasındaki fark büyük ölçüde ortadan kalkmıştır. Dünya bilgi, iletişim ve paylaşım ağlarının, zaman ve mekan farkını ortadan kaldırması, çevre ülkelerini merkeze, merkez ülkeleri çevreye taşımıştır. Büyük ya da küçük, dünyadaki her ülke, artık hem merkez hem de çevre ülkedir. Çin ve Hindistan, siyasal sınırları olmayan dünyanın, organize sanayi bölgelerine dönüşmüştür.

*

İletişim araçlarındaki inanılmaz gelişmelerin, akıl almaz boyutlar kazanması, hayatın her alanındaki, bilgi, hizmet, ürün üretim ve tüketimine, katılımı kolaylaştırarak demokratikleştirmiştir. Oluşan demokratik ortamda, dünyanın neresinde yaşarsa yaşasın, herkes bir ürün, bir hizmet ve bir bilginin hem üreticisi hem tüketicisi olma imkanına kavuşmuştur. Yeni yüzyılda dünyadaki bütün insanlar, her kitabın okuyucusu, her televizyon dizisinin izleyicisi ve her radyo programının dinleyicisi olmuşlardır.

*

Sınırlı dünyanın sınırsız dünyaya, yavaş dünyanın hızlı dün- yaya dönüşmesi, ölümsüz edebiyat eserlerini de demokratik- leştirmiştir. İsteyen herkes, Mevlana’nın, Shakespeare’in, Go- ethe’nin kitaplarını kendi dilinden okuyabilmekte, filmlerini izleyebilmekte ve radyoya uyarlamalarını dinleyebilmektedir. Yeni yüzyılda Mesnevi yalnızca bağrında doğduğu ülkeyi değil, dünyanın her ülkesini etkileyerek, dünya kültürünü yeniden yapılandırmaktadır. Onun erdem sofrası, bütün insanlığa açılmıştır.

*

Sınırlı dünyada bir kitap bir milyon hayattır, sınırsız dün- yada ise, bir kitap bir milyar hayattır. Yirminci yüzyılda savaş- ların oluşturamadığı barış ortamını, Yirmibirinci yüzyılda ki- taplar oluşturacaktır. Yeni yüzyılda, duvarsız, kapısız açık bir sınıfa dönüşen dünyanın fatihleri, ölümsüz eserler veren edebi- yatın zirveleri olacaktır. Gelecek yılların dünyasında, Yunus’un bir şiiri, Sinan’ın bir kubbesi ve Fuzuli’nin bir kasidesi, Çin’den, Hint’ten üstün görülecek ve üstün tutulacaktır.Onlar siyasal sı- nırların önemini yitirdiği, yeni dünyada medeniyetlerin güncel- liğini yitirmeyen sözcüleridir.

*

Türkiye’nin geçmişin görkemli yüzyıllarını, yeni yüzyıla taşı- yabilmesi için, edebiyatın her alanında, zamanın ritmini yakalayan eserler veren, sanatçıların yanında olması gerekir. Her edebiyat eseri, bağrından doğduğu toplumu anlatır. Bir edebiyat eserini anlamada, anlattığı toplumu anlamak önemlidir. Bunun için, edebiyat eserleri, geçmişte söylenenleri, yaşadıkları toplumdan yola çıkarak, yeni bir dil, yeni bir söylem ve yeni bir yorumla, söylenmemiş bir biçimde, yeniden söylemek zorundadır. Edebiyatta güneş altında söylenmemiş söz yoktur. Edebiyatcılar medeniyetlerin, özlerini koruyan sözlerini değiştiren taşıyıcılarıdır.

*

Ölümsüz edebiyat eserleri, yalnızca kendi ülkelerinin insanlarına değil, bütün insanlığın kurtuluş yolunu, aydınlatan deniz fenerleri olmuşlardır.

*

İnsanlık tarihinin bütünlüğüyle birlikte, sürekliliği edebiyat eserleriyle sağlanmıştır. Edebiyatlar medeniyetlerin ateşi hiç sönmeyen meşaleleridir.

*

Toplumlar hayatın “Sırat Köprüsü”nden, yöneticilerden daha çok, edebiyatçıların gündeme taşıyıp tartıştıkları, değerlere sarılarak geçerler.

*

Kuşaktan kuşağa kalan, en değerli miras, edebiyatçıların ölümsüz eserleridir,

*

Zengin edebiyatları olmayan toplumların kalıcı medeniyetleri olmaz.

16 Mayıs 2020, 12:35

KÜRESEL KRİZLER YENİ RİMBAUD'LAR YENİ N.FAZIL'LAR ÇIKARACAKTIR

Hayat edebiyattan, edebiyat hayattan ayrılmaz. Hem hayat hem edebiyat bir bütündür. Edebiyatta olan hayata, hayatta olan edebiyata yansımıştır. Dünya edebiyatında, Necip Fazıl ve Rimbaud, çağlarında çok derinden yaşadıkları, entelektüel krizlerini, şiirlerine yansıtan öncü şairlerdir. Necip Fazıl’ın “Çile”si ve Rimbaud’nun “Sarhoş Gemi”si, dönemlerinde yaşadıkları entelektüel krizin, şiirlerindeki izdüşümleridir. Onlar krizlerin üstesinden gelmeyi bilen, dünyada benzerleri olmayan, sıradışı şairlerdir.

*

Çile ve Sarhoş Gemi, “Gerçek öteki hayattır, öteki hayat gerçektir,” diyen iki şairin, mutlak gerçeği aramalarının, hayatı bütün boyutlarıyla kucaklayan ölümsüz öyküleridir. Onların şiirleri, metafizik sancı çeken, entelektüel kriz yaşayan şairlerin şiirleridir. Onlar fizik dünyayla kuşatılmış, Avrupa yüzyıllarının, metafizik dünyaya kapalı kapılarını açmasını bilmişlerdir. Derinliklerine daldıkları dünya, birini bütünüyle meydanlardan çekilmeye, birini de bütünüyle meydanlara atılmaya zorlamıştır.

*

Rimbaud Sabahattin Eyüpoğlu'nun Türkçeye kazandırdığı Sarhoş Gemi'de, “Yeter, yeter, ağladıklarım; artık doymuşum / Fecre, aya, güneşe; hepsi acı, boş, dipsiz, / Aşkın dolmuş içi- me, sarhoşum; / Yarılsın artık bu tekne, alsın deniz” diyerek, “Meryem’in nurlu topuklarından, kudurmuş denizlerin imana gelmesini” beklememiştir. Bu yüzden denizi görmeden, Sarhoş Gemi’yi yazan Rimbaud, en verimli döneminde şiiri bırakmış, hayat öyküsü olan “Cehennemde Bir Mevsim”i yazmış, ken- dini Mısır’a atmış, aradığını Afrika’nın bilinmeyen zenginlik- lerinde bulmaya çalışmıştır.

*

Necip Fazıl Çile'de yaşadığı entelektüel krizi, “Gaiblerden bir ses geldi: Bu adam, / Gezdirsin boşluğu ense kökünde! / Ve uçtu tepemden birdenbire dam; / Gök devrildi, künde üstüne künde / Sonsuzluk, elinde bir mavi tülbent, / Ok çekti yukarıdan üstüme avcı” dizeleriyle şiirleştirmiştir. Kriz sonrası bulduğu dünyayı da “Nizam köpürüyor, med vakti deniz; / Nizam köpürüyor ta çenemde su, / Suda bir gizli yol, pırıltılı iz; / Suda ezel fikri, ebed duygusu” dizelerinde anlatmıştır. Onun artık biricik meselesi: “Sonsuzluk Kervanı”na katılmak ve “Sonsu- za varmak”tır.

*

Necip Fazıl Çile’nin şairidir. Ramazan Kaplan’nın yorumuyla: “Çile, hakikatler hakikatine ermenin, onu bulmanın şiiridir.” Necip Fazıl’ın düşünce ve eylemi, “Çile öncesi” ve “Çile sonrası” olmak üzere iki döneme ayrılır. Çile öncesini “Kaldırımlar”, Çile sonrasını “Sakarya Türküsü” şiirleri özetler. Çile sonrasında Necip Fazıl, yalnızca şiirleriyle değil, oyunları, konferansları, tarih ve düşünce kitaplarıyla da meydanlara çıkmıştır. O Türkiye’nin geleceğini Batı’da değil, Doğu’da aramış, hiçbir zaman Batı düşüncesinin, çekim alanına girmemiş, Batı’ya bel bağlamamıştır.Necip Fazıl'ı şiirleryle Sezai Karakoç,Nuri Pakdil,Erdem Bayazıt,Akif İnan,Cahit Zarifoğlu,Alaeddin Özdenören izlemiştir.

*

Necip Fazıl fizik dünyadan yola çıkarak, metafizik dünyanın kapılarını sonuna kadar açmıştır. “Atomlarda cümbüş, donanma, şenlik; / Ve çevre çevre nur, çevre çevre nur, / İç içe mimari, iç içe benlik; / Bildim seni ey Rab bilinmez meşhur” dizeleriyle, metafiziğin fiziği, fiziğin metafiziği içinde taşıdığını çarpıcı bir dille anlatmıştır. O Ya fizik ya metafizik değil, hem fizik hem metafizik’’ demeyi hiç unutmamıştır. Paris’te, Londra’da ve Berlin’de aranıp da bulunamayanın, İstanbul’da bulunacağını sürekli vurgulamıştır.

*

Sağıyla ve Soluyla Batı’yı elinin tersiyle iten Necip Fazıl, insanlığa “Durun kalabalıklar bu cadde çıkmaz sokak” diyerek, inişleriyle ve çıkışlarıyla, hayatın anlamının, “Çöle İnen Nur”da olduğunu, usanmadan, yorulmadan anlatmıştır.

*

Necip Fazıl, “Garip geldik gideriz, rafa koy evi barkı, / Tek dudaktan dudağa geçsin ölümsüz şarkı” demeyi bilen, ölümlü hayatta ölümsüz hayatı yakalayan şairdir.

*

Denizdeki bir kasırga gibi, Anadolu’da büyük dalgalanmalara yol açan Necip Fazıl’ın şiiri, “Sen ol dersin ve olur” diyenleri şiiridir.

*

Yirmibirinci yüzyılın krizlererle boğuşan dünyası, hızla ilerlenilen yolun sonu uçurum diyecek, sıra dışı şairlar bekliyor.

17 Mayıs 2020, 13:33

KÜLTÜREL ÇORAKLAŞMANIN ÜSTESİNDEN EDEBİYAT VE MEDENİYET DERGİLERİ GELİR

Anadolu insanı Yirminci yüzyılın ilk yarısında, büyük bir kültürel çoraklaşma yaşamıştır. Avrupa ülkeleri karşısıda ekonomik üstünlüğünü yitiren Türkiye, üretim gücünü büyütmenin çaresini, mağlupların galipleri taklit etmesinde aramıştır.Edebiyat ve medeniyet dergileri, Yirminci yüzyıl Türkiye'sinde devletin estirdiği kültürel erozyon, fırtınasına karşı duran, edebiyatçıların toplandığı, düşünce platformları oluşturmuşlardır. Onlar yüzyılların birikimi olan zengin kültürüyle, bağları koparılan Anadolu insanının, kültür ve edebiyat dünyasına, yeni bir renk ve farklı bir tat kazandırmışlardır.

*

Kurucusu değil, kurucuları, girişimcisi değil, girişimcileri, öncüsü değil, öncüleri, şairi değil, şairleri olan Mavera, yedi kuruculu çığır açıcı bir dergidir. Yedi sayısının Anadolu insanının yüzyılların içinden, aktarıla aktarıla gelen, çok boyutlu zengin kültür dünyasında, ayrı bir yer tutar. Bu yüzden Zarifoğlu’nun “Yedi Güzel Adam”ı, Mavera’nın kurucularını çağrıştırdığı için, Mavera’yı sevenler tarafından benimsenmiş ve kuruculara “Mavera’nın Yedi Güzel Adamı” denilmiştir. Mavera’nın kurucuları, paylaşmasını, yardımlaşmasını ve dayanışmasını bilen, bir takım çalışması örneği vermişlerdir.

*

Mavera nerede söz konusu olursa, yedi kurucusunun adı akla gelir, hepsi birlikte konuşulur. Ne zaman birinin ismi anılırsa, yedisinin ismi de tek tek anılır. Mavera bir edebiyat ve medeniyet dergisi olarak kurulmuştur. Mavera edebiyatı medeniyet için bilenlerin dergisidir. Ancak sayfalarında, hikayeden şiire, gezi yazılarından düşünce yazılarına, sinemadan televizyona, teknolojinin etkilerinden çevre sorunlarına kadar, her alana yer vermiştir. Kısa zamanda, bütün dünyadan okuyucuları ve yazarları olan, küresel bir düşünce ve eylem dergisine dönüşmüştür. R.Guenon'dan S.H.Nasr'a kadar, dünyanın önde gelen düşünürlerine sayfalarını açmıştır.

*

Bilgide bilgeliği, bilgelikte bilgiyi bulmak, düşüncede eylemi, eylemde düşünceyi görmek, iki dünyaya hem akıl hem de gönül gözüyle, bir olarak bakmak, edebiyat ve medeniyet dergilerinin ana misyonunu oluşturmuştur. Onlar edebiyattan hiç kopmadan, edebiyatı edebiyat yapan değerleri, medeniyeti medeniyet yapan alanları, birbirinden ayırmadan, hepsiyle ilgilenmişlerdir. Dünya düşünce ve eylem tarihinde, edebiyatsız medeniyetler, varlıklarını koruyamamışlardır. Büyük Doğu, Diriliş, Edebiyat,Mavera dergilerinin geleneği, Yedi İklim ve Hece dergilerinde devam etmektedir.

*

Edebiyat dergileri çevresinde toplanan aydınlar, Türkiye’nin ve dünyanın geleceğini, Atina ve Roma’nın seküler kültüründe değil, Mekke, Medine ve Kudüs’ün kutsal kültüründe aramaktadırlar. Kudüs kutsal kültürlerin, Atina seküler kültürlerin kaynağıdır. Son yüzyılda, dünyanın Atinalaşması tartışılmıştır.

*

Gelecek yüzyılda, dünyanın Kudüsleşmesi tartışılacaktır. İnsanlığın geleceği, Batı’nın seküler fizik değerlerinden daha çok, Doğu’nun metafizik kutsal değerlerinde aranacaktır. Yirmibirinci yüzyılda dünya, ya kutsal kültürün zenginliklerini yeniden keşfedecek, ya da seküler kültürün nükleer silahlarıyla yok olup gidecektir.

*

Edebiyatın kutup yıldızları, iki dünya medeniyetinin kilometre taşlarıdır.

*

Seküler kültür tek dünya, kutsal kültür iki dünya medeniyetidir.

*

Edebiyat iki dünya medeniyetinin şiirini yakalamaktır.

18 Mayıs 2020, 13:12

DERGAH KÜLTÜRÜ VARLIĞA SEVİNMEYEN YOKLUĞA YERİNMEYEN YUNUS KÜLTÜRÜDÜR

Anadolu'nun bin yılık tarihinin kültürel dinamiklerini, bütün boyutlarıyla, Yirmibirinci yüzyıla taşımak hayati önem taşımaktadır.Bu bağlamda Necip Fazıl, Cumhuriyet döneminin canlı bir aynası olmuştur. Onun bir ömür boyu devam eden, med ve cezirlerle dolu şiir dünyası, Türkiye’nin yaşadığı siyasal ve kültürel çalkantıların, entelektüel düzlemdeki tarihidir. Dünyanın ve Türkiye'nin büyük dönüşüm yaşadığı bir dönemde, Necip Fazıl'ın düşünce dünyasının, ele alınması ve tartışılması hayati önem taşımaktadır.

*

Anadolu insanının düşünce, sanat ve eylem dünyasında, Necip Fazıl’ın göz ardı edilmesi mümkün olmayan bir etkisi vardır. Necip Fazıl, bin yıllık Anadolu tarihinin kültürel dinamiklerini, bütün boyutlarıyla, Yirminci yüzyıla taşımıştır. Cumhuriyet döneminin canlı bir aynası olmuştur. Onun bir ömür boyu devam eden, med ve cezirlerle dolu şiir dünyası, Türkiye’nin yaşadığı siyasal ve kültürel çalkantıların, entelektüel düzlemdeki tarihidir.Yirminci yüzyılda yaşananların Yirmibirinci yüzyılda tekrarlanmaması için, Necip Fazıl bütün çalışmalarıyla gündeme taşınmalıdır.

*

Türk edebiyatının kara kutusu olan Orhan Okay: “Bir faninin hayatı içinde 60 yıl, adeta durup dinlenmeden yazı yazmak, hem de Necip Fazıl gibi şiir, tiyatro, hikaye, roman, deneme, fıkra; tarihi, dini, tasavvufi incelemeler; siyasi ve sosyal makalelerle çok değişik türlerde ve alanlarda yazmak, 42 yıl süreyle, hem tek başına denebilecek bir azimle dergi ve gazete çıkarmak, bir milletin kültür tarihinde nadir görülen bir hadisedir.” diyerek, çok çarpıcı bir düşünür, bir şair, bir eylemci portresi çizmektedir.O çok boyutlu çalışmalarıyla Türkiye'nin Yirminci yüzyılına damgasını vurmuştur.

*

Necip Fazıl Anadolu’nun en çalkantılı dönemlerinde, meydanlara çıkmış, öncüsü olmayan öncüdür. Eylem sevdalısı Nuri Pakdil’in vurguladığı gibi: ‘’Onunla sözcüklere kurşun gibi ağır, ama öldüren değil, inşa eden bir yük yüklenmiştir.’’ Soğuk Savaş dönemindeki, Sağ ve Sol çatışmalarının doruk noktasına çıktığı yıllarda, Necip Fazıl Türkiye’de yaşanılan siyasal ve kültürel krizlerin çözümünü, Türkiye dışında değil, Ankara’da, içinde yaşadığı toplumda, kültürlerin harman olduğu, Anadolu’da aramıştır.Bin yıllık Anadolu tarihi Türk ve İslam tarihinin bir özetidir.

*

Dünyada son iki yüzyılda, ekonomi kuramları, kültür ve ekonomi arasındaki ilişkiler, kültür ve ekonominin altın oranda harmanlanması, karşılaşılan sorunların başında gelmiştir. Bunun için, dünyada ekonomist olmayan ekonomistlerin, büyüklerinden biri kabul edilen John Kenneth Galbraith, “Kapitalizmde insan insanı, Komünizmde, insanı insan sömürür’’ diyerek, aralarında fark olmadığını alaycı bir dille anlatmıştır. Necip Fazıl da bütün dünyaya “Kapitalizm ve Komünizm arayıp da bulamadığı ne varsa, gelsin onu İslam’da bulsun” çağrısında bulunmuştur.

*

İslam’ın özü Dergah kültürüdür,Yunus kültürüdür,Hacı Bayram kültürüdür.Dergah kültürünün özü sohbettir, sohbetin özü şiirdir. İlk şiiri 1923’te 18 yaşında yayınlanan, 23 yaşına bütün edebiyat çevrelerinde saygı gören, 1983 yılında ölümüne kadar şiir yazan, Necip Fazıl’a göre: “Şair Allah’ın beni ara diye ok attığı insandır.” Şiir Mutlak Gerçeği, Allah'ı aramaktır. Necip Fazıl düşünce ve eylemi, İslam için bilmiştir. O İslamın hizmetinde olduğunu, Müslüman olmakla ödüllendirildiğini, hiçbir zaman unutmamıştır. Ömrü boyunca hayatıyla ve kitaplarıyla, “Güzel Allahım, senden ne gelecekse gelsin; Sen ki, rahmetinle de kahrınla da güzelsin” demiştir.

*

Necip Fazıl Anadolu insanının şiirini, Yunus’ta aramış ve Yunus’ta bulmuştur. O Anadolu’nun özü, özeti ve sesi Yunus’a: “Rüzgara bir koku ver ki, hırkandan / Geleyim, izine doğru arkandan / Bırakmam, tutmuşum artık yakandan” diye seslenir. Necip Fazıl Türklerin Anadolu’ya çekilme döneminde, şiiriyle görünmeyen dünyanın balını, görünen dünyanın peteğine taşımıştır. Büyük Batı’ya karşı, dergisi “Büyük Doğu”, gerçeği arama yolunda, büyük rüya görenlerin ve maveradan haber verenlerin dergisi olmuştur.

*

Edebiyatta gerçeği aramak, yüzyıllar içinde, gerçeğin değişmeyen özünü, yüzyıllar içinde değişen söze dönüştürerek, iki dünyanın üzerindeki gizemli örtüyü kaldırmaktır.

*

Bütün insanlığın ölürcesine ümit ve korkuyla, aradığı gerçeğin örtüsünü kaldıran, aradığını bulur, bulan olur.

*

Edebiyatla bilinen sorulara bilinmeyen cevaplar aranır. Dün- yayı hayatın şiirini yakalayanlar değiştirir.

19 Mayıs 2020, 12:24

KİTAPLAR EDEBİYATÇILARIN ARKALARINDA BIRAKTIKLARI YOL HARİTALARIDIR

Kötülüklerden iyiliklere, yanlışlıklardan doğruluklara, çirkinliklerden güzelliklere doğru, uzun bir yürüyüşe çıkan Anadolu insanına, bin yıllık tarihi boyunca, edebiyatın dorukları, kılavuzluk yapmıştır. Yüzyılların içinde oluşan, yüzyılların içinden süzülerek gelen, zengin edebiyat Mekke kültürünün, en önemli ve en değerli hazinesidir. Edebiyatla düşünce hayata, hayat düşünceye yansıtılır. Edebiyatın amacı, hayatı yaşanır kılmak, kolaylaştırmak ve güzelleştirmektir.

*

İnsan hayatını değersizleştiren, seküler dünyanın savaş yüzyılları, yaşı ve işi ne olursa olsun, bütün insanları askerleştirmiştir. İki dünya savaşını gören, Arnold Toynbee’nin Daisaku Ikeda ile yaptığı nehir söyleşide: ‘’Bir asker için insan öldürmek, sivil olduğu dönemde cinayet sayılacakken, savaşta bir görev olmaktadır. Bu temel ahlak kuralının böylesine tersine çevrilişi, dehşet vericidir ve ahlak bozucudur’’ demektedir. Gökten ölüm yağdıran savaşlar, her genci bomba yüklü bir ölüm makinasına dönüştürmüştür. Toplu ölümlere ve öldürmelere karşı, bir “Savaş Hukuku”, bir ‘’İsyan Ahlakı’’ olmalıdır.

*

Dünyayı dehşete düşüren, çevresine ölüm saçan, hayata düşman insanın karşısına, hayata dost insanı çıkarmak, edebiyatların ve edebiyatçıların görevidir. Edebiyatı hayat için bilen edebiyatçılar, çağlarının savaşlarından sorumludurlar. Savaş yüzyıllarından, barış yüzyıllarına, edebiyatçılarla geçilecek- tir. Hayatı yaşanır kılmanın, sırları edebiyatta gizlidir. Edebi- yatın bütün alanları, edebiyatçıların yüzyıllar sonrasını gören, insanlara bilgi ve bilgelik kazandıran, eşsiz ve gizemli ilham atölyeleridir.

*

Edebiyatçıların romanları, hikayeleri, şiirleri, günlükleri, denemeleri, oyunları ve mektupları, bütün insanlığın, bilgi ve bilgelik dünyasını derinleştirmiştir. Edebiyat alanları arasında, bir insanda bütün insanlara seslenen, bir insanla bütün insanları, düşünmeye ve eyleme çağıran mektupların, dünya bilgi ve bilgelik tarihinde ayrı bir yerleri ve önemleri vardır. Düşüncelerini yazdığı mektuplarla açıklayan İmam Rabbani’den, mektupları dünyaya serptiği tohumlar olarak gören Nuri Pakdil’e kadar, pek çok düşünce ve eylem öncüsü, düşüncelerini anlatmada mektuptan yararlanmıştır.

*

Mektup yazmayı bir ısınma hareketi olarak gören, sabahları çalışmaya başlamadan önce mektup yazan, John Steinbeck mektuplarına, ‘’Altmış yılda arkasında bıraktığı izler’’ olarak bakmaktadır. Yirmibirinci yüzyılda da edebiyatın zirveleri, yalnızca mektuplarıyla değil, gezi izlenimleri, günlükleri, denemeleri, oyunları, çevirileri, şiirleri, sıra dışı tavır ve davranışlarıyla, arkasında izler bıraka bıraka geleceğe doğru ilerlemektedirler. Dünyada düşünce ve eylem sevdalısı insanlar, geriye dönüp baktıklarında, bir edebiyatçının bıraktığı izlerden, nasıl yararlandıklarını açıkça göreceklerdir.

*

Türkiye’de ve bütün ülkelerde, Amerika’nın Vietnam’ı uçaklarla, Rusya’nın Çekoslovakya’yı tanklarla kan gölüne dönüştürdüğü bir dönemde, genç kuşaklar haksızlıklara isyan etmede, savaşlara karşı çıkmada, Bertrant Russell’dan Jean Paul Sartre’a, düşünürlerin ve edebiyatçıların, tutumlarından ve davranışlarından, çok etkilenmişlerdir. Amerika ve Rusya geçen yüzyılın sonunda, yol açtıkları savaşları, gelen yüzyılın başında tekrarlamaktadır. Yirmibirinci yüzyılda da devletlerin başlattıkları savaşları, bütün dünyanın edebiyatçıları, ayağa kalkarak durduracaklardır.

*

Erdem Bayazıt’ın "Kelimeler tank gibi geçer adamın yüreğinden / Harfler harp düzeni almıştır mısralarda" dizeleri, edebiyatçıların görev ve sorumluluklarını, en vurucu sözcüklerle, en öz ve en yalın anlatımıdır.

*

Dünyanın bütün eğitim kurumlarında, Yunus, Mevlana, İbn Arabi, Shakespeare, Hugo, Goethe, Tagore, İonesco, Exupery ve Camus köşeleri oluşturulmalıdır.

*

Edebiyatı sevmeyenler, insanları sevmezler. Edebiyattan uzaklaşanlar, hayattan uzaklaşırlar.

*

Edebiyat hayattır, hayat edebiyattır.Edebiyat hayata,hayat edebiyata canlılık kazandırır.

*

Edebiyat kitapları toplumların yollarını, "Yitik Cennet"e çıkaran,yol haritalarıdır.

*

Dünyada Cennet'i aramayanlar, dünyayı Cehennem'e dönüştürürler.

*

Yitik Cennet Adem'in ve Havva'nın çocuklarının, ana yurdudur, baba evidir.

20 Mayıs 2020, 12:48

HER SENE GELEN ORUÇ AYI BİR GECEDİR O GECE HER GECEDİR

İslam dünyasını Batı dünyasından ayıran farklılıkların başında oruç ayı gelir. Oruç ayında gökyüzünün kapıları inananlara sonuna kadar açılır. Oruç tutanlar arasında çatışma değil, yardımlaşma vardır. Japonya''dan Arjantin''e kadar dünyanın neresinde olursa olsunlar, oruç tutanlar birbirleriyle kardeştirler. Onlar günde üç öğün yemeği, iki öğüne indirerek, yılda bir ay da olsa, basit ve yalın yaşamanın, evrensel bir örneğini verirler.

*

Oruç ile inananlar, fiziksel ve ruhsal sağlıklarını güvence altına alırlar. Oruç tutan sağlık bulur. Oruç bütün boyutlarıyla hayatın şiiridir. Şiirsiz bir toplum gibi, oruçsuz bir toplum da ruhsuz bir toplumdur. Yalın yaşama sanatı olan orucun, az yeme, az uyuma ve az konuşma olmak üzere üç yüzü vardır. Orucun üç yüzü, sağlığı korumanın üç şartıdır. Oruç tutan, hem düşünce hem eylem dünyasını zenginleştirir.

*

Oruç ayı içinde gizlediği, Türk toplumunun düşünce ve eylem dünyasına yeni boyutlar kazandıran, Sezai Karakoç''un “Altın Gece” dediği, bin aydan daha değerli, bin aydan daha verimli “Kadir Gecesi” ile, inanan insanın dünyasındaki bütün ümitsizlik bulutlarını dağıtmaktadır. Oruç ayı ümitsizlik ayı değildir. Oruç tutanlar hiçbir zaman ümitsizliğe düşmezler. Onlar Allah''ın gücünün üstünde güç olmadığını bilirler, Allah için, tuttukları orucun ödülünü, yalnızca Allah''tan beklerler.

*

Oruç ayı bir gecedir, o da Kadir Gecesi''dir. Kadir Gecesi''nin hangi gecede olduğunun kesin olarak bilinmemesi, onun değerini bin kat daha artırmaktadır. Nasıl Kadir Gecesi oruç ayında gizli ise, hayatın dinamizmi de, o gecenin bilinmezliğinde gizlidir. İnanan herkes oruç ayındaki her geceyi Kadir Gecesi, yıldaki her ayı da oruç ayı bilir ve hayatını ona göre düzenler. O Allah''ı görmese de Allah onu görmektedir.

*

Kadir Gecesi''ni yakalayan ayını, ayı yakalayan yılını, yılı yakalayan ömrünü güzelleştirir. Kadir Gecesi''ni aramak, güzelliği aramaktır. Kadir Gecesi oruç ayında, güzellik Kadir Gecesi''nde bulunur.

*

Kadir Gecesi arayışın simgesidir. Arayan herkes onu bulur. Onu bulanlar, aramasını bilenlerdir.

*

Allah''ın kendisini gördüğünü bilenin yolunda, açılmayacak kapı yoktur.

*

Cennet''in kapıları iyilik peşinde koşanlara açılır.

*

Cennet arayışı Kıyamet''e kadar sürecektir.

*

Allah herşeyi biliyor diyene, korku yoktur.

*

Allah her şeyi görür, her şeyi duyar.

*

Hesap gününden kaçış yoktur.

20 Mayıs 2020, 13:58

ZOOM üzerinden gerçekleştireceğimiz "POST-CORONA DÜNYADA BİZİ BEKLEYENLER" programının konuşmacısı Prof

ZOOM üzerinden gerçekleştireceğimiz "POST-CORONA DÜNYADA BİZİ BEKLEYENLER" programının konuşmacısı Prof. Dr. Nazif Gürdoğan olacaktır. PROGRAMA KATILMAK İÇİN: https://us02web.zoom.us/j/87035393242?pwd=dHNSV2hMYWdNaVo2WW… Meeting ID: 870 3539 3242 Password: 426488

21 Mayıs 2020, 12:39

DÜNYA BARIŞI SEÇİLMİŞ SİYASETÇİ LİDERLER DEĞİL SEÇİLMEMİŞ EDEBİYATÇI LİDERLER BEKLİYOR

Dünya barışının mimarları, Maurice Duverger’in “Seçilen Krallar”ı değil, insanlığın “Seçilen Edebiyatçılar”ı olacaktır. Edebiyatçılar yazmaları gerekenleri yazmak zorundadırlar. Edebiyat insanlık tarihiyle birlikte başlamıştır. Nasıl gecelerin gündüzlere ihtiyaçları varsa, toplumların edebiyatçılara ihtiyaçları vardır. Dünya tarihinde edebiyat medeniyet, medeniyet edebiyat olmuştur. Edebiyatçılar çağlarının düşünce ve eyleminin ana dinamiğini oluştururlar.

*

Medeniyetlerin görünen ağaçlarını yetiştirmeden, edebiyat- ların görünmeyen meyvalerı yenilmez. Bu yüzden edebiyatı sevenler, hayatın içinde olurlar, hayatın içinde olanlar, edebiyatı severler. Düşünceyi duygudan, duyguyu düşünceden ayırmayanlar, edebiyata dost olmayanların, insanlara dost olmayacağını bilirler. İnsanların kirlenen kültürleri edebiyatla yıkanır, kararan gönüller edebiyatla aydınlanır. Yirmibirinci yüzyılı yaşanır kılmada, reklamlarla beyinleri yıkamak değil, edebiyatlarla kültürleri yıkamak önemlidir.

*

Sanayi yüzyılında havası, toprağı ve suyuyla çevrenin kirlenmesi gibi, insanların kültürleri kirlenmiştir. Kültürle birikte çevreyi, kirlerinden arıtacak olanlar edebiyatçılardır. İnsanlara Ademoğulları oldukları, herkesin temel hak ve özgürlüklere sahip olduğu, kimsenin kimseden üstün olmadığı, edebiyatla anlatılır. Her ülkeyi savaş bulutlarının sardığı bir dünyada, zirvelerdeki edebiyatçıların eserleri, deniz fenerlerine benzerler, din, dil, ırk ve renk ayrımı gözetmeden, herkese yol gösterir, kimsenin kayalıklarda gemilerin parçalandığı gibi, hayatın çalkantılarında parçalanıp gitmesini istemezler.

*

Dünyada eserleriyle, edebiyatı edebiyat yapanlar, edebiyatı medeniyet için bilenlerdir. Medeniyetin görünen yüzü olan hayat, edebiyatın düşünen aklı, seven gönlüdür. Hayat edebiyatla zenginleşir, düşünceler edebiyatın babasıysa, duygular da annesidir. Hayatın her alanında, düşünce duyguya, duygu düşünceye edebiyatla dönüşür. Barışa giden yolda, dünyanın politikacılardan önce, edebiyatçılara ihtiyacı vardır. İster sosyal, isterse teknik bilimler olsun, edebiyat bütün bilimlerin özüdür.

*

Düşünce ve duygu, sözden daha çok özdedir.Hayat bütün boyutlarıyla, en yalın, en güzel ve en etkili olarak, edebiyatçıların ölümsüz eserleriyle, yaşanır kılınır. Edebiyatçılar insanların gözleriyle, topluma baktıkları gibi, toplumun gözüyle insanlara bakarlar. Onlar insanlarda toplumlara, toplumlarda insanlara bakarak, hem şehirleri hem de ülkeleri görürler. Edebiyatçılar insanların eline, yeni dünyaların kapılarını açan, gizemli anahtarlar verirler. Bir roman, bir öykü, bir şiir, bin dünyadır. Edebiyatla donananlar, değiştirmesini bildikleri kadar, değişmesini de bilirler.

*

Ülkelerin ayakta kalmaları için, köprüler, havaalanları ve çok yıldızlı oteller gereklidir. Ancak hiçbir zaman yeterli değildir. Edebiyatlarını zenginleştirmeyen ülkeler, ekonomik, siyasal ve kültürel hayatlarını zenginleştiremezler.

*

Mesnevi’yi anlamayanlar, Süleymaniye’yi anlayamazlar. Mevlana gibi düşünmeden, Sinan gibi mimar olunmaz. Edebiyatları derin olanların, hayatları zengin olur.

*

Yol edebiyatçıların yoludur. Edebiyatçıların gücü Musa’nın sesi, İsa’nın nefesi olmasını bilmelerinden gelir.

*

Edebiyatlar medeniyetlerin, insanların gönüllerinin derinliklerindeki, ölümsüz özleridir.

*

Edebiyatlar medeniyetlerin süt kardeşleridir.

22 Mayıs 2020, 12:22

YALNIZLIK GÜNLERİNDE YALNIZ OLUNMADIĞININ BİLİNCİNDE OLMAK

Derin bir güvensizlik, büyük bir kimsesizlik duygusuna kapılan insanlar, İstanbul’dan Tokyo’ya, Paris’ten New York’a kadar, dünyanın hangi şehrinde yaşarlarsa yaşasınlar, dehşet veren bir yalnızlıkla karşı karşıyadırlar. Uyuşturucu ve içki kullanımının, ileri boyutlara ulaştığı dünya metropollerinde, insanlar Erdem Bayazıt’ın bir şiirin başlığında, ustaca özetlediği biçimde, sanki “Yok Gibi Yaşamak”tadırlar. Yokmuş gibi yaşayanlar, Octavia Paz’ın Amerika’da yaşayan Meksikalılardan yola çıkarak, anlattığı “Yalnızlık Dolambacı”ında, yollarını şaşırıp, kaybolup gitmektedirler.

*

Doğallığın sınırlarını aşan metropollerde, “Ölü kadar yalnızım” diyenler, kalabalık yalnızlar arasında, yalnızlıklarını gidermek için, sanki başkalarıyla konuşuyormuş gibi, kendi kendileriyle konuşup avunmaktadırlar. Başta Amerika olmak üzere, Batı toplumlarında yalnızlığın ulaştığı sınırların, dehşet verici boyutları, dünyanın her yanında tartışılmaktadır. Yalnızlığın üstesinden gelmenin, psikolojik ve sosyolojik boyutları, alınması gereken önlemler konusunda, bütün ülkelerde çok sayıda araştırma yapılmaktadır.

*

Bayazıt’ın “Susmam seni ürkütmesin içimde çağlar var” dediği, herkesin hayatının bir kesitinde, görmek isteyip de kolay kolay göremediği, büyük rüyalar öncesi, sıradışı eylemlerin habercisi, derin yalnızlıklar vardır. Bu bağlamda yalnızlık, iyimserliklere olduğu kadar, kötümserliklere de kapılar açan, hayatın sıfır noktasıdır. Seküler dünyanın insanları, üzerlerine bir karabasan gibi çöken yalnızlığın, derinliklerinde uzun yolculuklara çıkarak, hayatlarını zenginleştirecek, görünmeyen dünyalara açılacakları yerde, akıl almaz bir biçimde bütün dünyalarını, anlamsız eylemlerle yoksullaştırmaktadırlar.

*

Sezai Karakoç’un çok sevilen şiiri “Monna Rosa”da, “Ve yalnızlık, sigara külü kadar yalnızlık”, dediği yalnızlık, bütün boyutlarıyla hayata, yeni dünyalar kazandıran, döne döne okunması gereken, derinliğin yalnızlığıdır. Derinlik ve zenginlik kazandıran yalnızlığın, hayatın şiiri olabilmesi için, insanların kalabalıkta yalnız kalmayı öğrenmeleri, yalnızlığın gücünden yararlanmayı bilmeleri gerekir. Bütün boyutlarıyla hayatı zenginleştirenler, dünyaya “Yalnızlığın geyik gözlü köşesinden” bakan, kalabalıkta yalnız olmasını bilenlerdir.

*

Kalabalıkta yalnız olmasını bilenler, bir ayaklarını görünen dünyada tutarak, bir ayaklarını da görünmeyen dünyaya atarak, gökyüzünün sınırsız kaynaklarını, yeryüzünün sınırlı kaynaklarıyla bütünleştirirler. Bilinen dünyayla, bilinmeyen dünyanın kaynaklarını, karşılıklı yardımlaşma ve dayanışma içinde, birlikte değerlendirmesini bilmeyenlere, iki dünyanın kapıları sonuna kadar açılmaz. Bunun sonucu, dünya metro- polleri, kimsesizleşen ve hiçleşen, yalnız kalabalıklarla dolup taşmakta, karamsarlık bulutları üzerlerine bir karabasan gibi çökmektedir.

*

Yalnız kalabalıkların dünyasında, ölüm büyük bir korku kaynağı olduğu için, hayatın dışına atılmakta, yok sayılmak- ta ve görmezlikten gelinmektedir. Ölüm hayatın dışına atılma- ya çalışıldıkça, insanların tedirginlikle birlikte, yalnızlıkları da katlanarak artmaktadır. Ölüm hayatın gerçeğidir, herkes yalnız doğduğu gibi, yalnız da ölecektir. Nerede, nasıl ve ne zaman geleceği belli olmayan ölüme, bütün insanlar hazırlıklı olmak zorundadır. Ölüme savaş açanların, ne kadar güçlü olurlarsa olsunlar, ölüm karşısında savaşı kazanmaları mümkün değildir.

*

Geleceğin dünyasını bütün insanlar için hem kolaylaştıracak hem de güzelleştirecek olanlar, yalnızlıktaki derinliğin, derinlikteki zenginliğin, coşku veren gücünden yaralanmasını bilenler olacaktır. Onlar görünmeyen dünyanın sınırsız zenginliklerini, görünen dünyaya taşıyarak, hayatın bütün alanlarında, köklü dönüşümlerin, sürükleyici gücü olacaklardır. Onların düşünce ve eylem dünyalarında, yalnızlık içine düşenin yok olduğu, bir yok oluş kuyusu değil, içine düşenin bir Yusuf olduğu, bir var oluş kuyusudur.

*

Rilke’nin bir mektubunda vurguladığı gibi: “Yalnızlık iyidir, çünkü yalnızlık güçtür.” Düşünce ve eylemin bin bir renkli çiçeği, kalabalıkta yalnız olmanın verdiği güçten yararlanmasını bilenlerin elinde açar.

*

Yalnızken yalnız olmadığını bilenler, bir elleriyle gökyüzünden aldıklarını, bir elleriyle yeryüzüne verirken, hem kendilerini, hem de çevrelerini zenginleştirirler.

*

Ölümün hayata vuran gölgesi olan, yalnızlığın değerini bilenler, hayata anlam kazandırmasını bilirler.

*

İnsan hiçbir zaman dünyada yalnız değildir, kendisine kendisinden daha yakın olan vardır.

*

Allah'ın dostluğunu kazananlar, yalnız da olsalar dostsuz kalmazlar.

23 Mayıs 2020, 12:54

BÜTÜN ÜLKELERİ SARAN KARAMSARLIK YÜKLÜ BULUTLARI PEYGAMBERLERİN ESTİRDİĞİ DİRİLTİCİ RÜZGARLAR DAĞITIR

İnsanlık tarihinde Habil'den ve Kabil’den bu yana, kutsal kültürle bağların koparan insanlar, hayatın anlamını yitirmekle kalmazlar, ekonomik, siyasal ve kültürel alanlarda çıkan, bütün krizlerin de tetikleyicileri olurlar. Fizik dünyanın sınırlarını aşarak, metafizik dünyaya açılmayan toplumlar, önünde ya da sonunda büyük bir boşluğa düşmekten kurtulamazlar. Tarihte kutsal kültüre kapılarını kapatan toplumların, uzun ömürlü oldukları görülmemiştir.

*

Yirminci yüzyılda çok tartışılan yabancılaşmanın temelinde, kutsal kültürle bağlarını koparan, aklın dışında yol gösterici kabul etmeyen, seküler kültür vardır. Bu yüzden bütün dünyada, dehşet fırtınaları estiren Marksizm, öngörülerinde bütünüyle yanılmıştır. Marksistlerin ileri sürdükleri gibi, dünyada toplumların afyonu, kutsal kültür değil, seküler kültür olmuştur. Seküler kültürün yeryüzü Cenneti gerçekleşmemiştir. İnsanlar hayatın, nesnesi değil öznesidirler.

*

Seküler dünyada kutsal değerlerin yerine, seküler değerleri benimsetme çalışmaları, yapılan bütün baskılara ve zorlamalara rağmen, büyük bir başarısızlığa uğramıştır. Hayatın bütün boyutlarında, kutsal kültürün değerleri güçlerini korumaktadır. Kutsal kültürde insanlara, hiçbir zaman, hiçbir yerde, hiçbir alanda, hayatın nesnesi gözüyle bakılmamıştır. İnsanların onurlarını ayaklar altına alan, mutluklarını göz ardı eden, seküler değerler anlamlarını bütünüyle yitirmişlerdir.

*

Kutsal kültürde erdemli olmasını bilen, erdemlilikte yarışan bir insandan, daha güçlü, daha önemli, daha etkili bir kaynak yoktur. Onun çok boyutlu, geniş ve zengin düşünce eylem dünyasında, güzel olmayan, hiçbir nesneye yer yoktur. Bütün insanlar, hayatı yaşanır kılmak için, gelen günlerini, geçen günlerinden daha güzel, daha verimli ve daha anlamlı olması için, birbirleriyle yarışmak zorundadırlar. Kutsal kültür, hayatın her alanında, güzelliği özendirir.

*

Kutsal kültürden beslenen toplumlarda, hayat zorlaştırılmaz kolaylaştırılır, çirkinleştirilmez güzelleştirilir, insanlar kendilerine nasıl davranılmasını istiyorlarsa, başkalarına öyle davranırlar. Ekonomik, siyasal, kültürel hayatın canlılığı, değişmeyen amaçlarla, değişen araçları geliştirmekten kaynaklanır. Dünyanın zenginliklerini, bütün insanlığın hizmetine sunmak, herkesin vazgeçilmez görevlerinin başında gelir.

*

Dünyayı yenileyecek insanların, can damarları, edebiyatın ölümsüz eserleriyle beslenir. Seküler savaş ve korku çağını, kutsal barış ve ümit çağına, edebiyatçılar dönüştürecektir.

*

Kutsal kültürde edebiyatla, insanları güzelleştirenler, bütün boyutlarıyla hayatı güzelleştirecek, eylemlerin habercileri olurlar.

*

Bütün dünyanın sabırsızlıkla beklediği “Godot”, savaş değil barıştır, nefret değil sevgidir, korku değil umuttur.

*

Seküler dünyanın karamsarlık bulutlarını, kutsal dünyanın diriltici rüzgarları dağıtacaktır.

24 Mayıs 2020, 15:30

BAYRAM GÜNLERİNDE ÇUVALDIZI KENDİNE İĞNEYİ BAŞKALARINA BATIRMASINI BİLMEK EN BÜYÜK ERDEMDİR

Bayram günleri paylaşma günleridir. Bayramlarda paylaşma doruk noktasına ulaşır. Bayramlarla kişisel mutluluklar, toplumsal mutluluklara dönüşür. Bayram günlerinde paylaşma kültürü zenginleşir, yeni boyutlar kazanır. Ve gökyüzü ile yeryüzü arasındaki "tozlu zaman perdesi" sonuna kadar açılır, gökyüzünü meleklerin kanat, yeryüzünü de insanların ayak sesleri doldurur. Gidenlerle kalanlar, bayram saatinde camilerde buluşurlar.

*

Dünyada bulunanlarla, bulunmayanların camilerde buluştukları bayram günleri, paylaşma günleri oldukları kadar, özeleştiri günleridir. Bayram günlerinde hem zorluklar paylaşılır, hem kolaylıklar. Zorluklarla kolaylıkların paylaşılması, barışa giden yolları genişletirken, savaşa giden yolları daraltır. Özeleştiri yapmasını bilenler, bütün günleri bayram günlerine dönüştürerek, barışa yol açan eylemleri özendirir, savaşa yol açan eylemleri önler.

*

Yirmibirinci yüzyıl, İslam dünyası için bir barış yüzyılı değil, bir savaş yüzyılı olmuştur. İslam dünyası özeleştiri kültürünü zenginleştiremediği için, iç savaş kültürüne yeni boyutlar kazandırmıştır. Yeni bir Oruç Bayramı"nda, Irak"ta, Suriye"de, Afganistan"da, Pakistan"da ve Mısır"da binlerce insan hayatını yitiriyor. Her Müslüman ülkede, her gün yüzlerce suçsuz insan, intihar saldırılarıyla öldürülerek, bütün insanlık öldürülüyor.

*

Mehmet Akif"in "Şark" şiirinde anlattığı, bugünün İslam dünyasıdır: "Yıkılmış köprüler, çökmüş kanallar, tersiz alınlar, işlemez kollar, kaynamaz kanlar, düşünmeyen başlar, aldırmaz yürekler, paslı vicdanlar, yanmış ormanlar, ekinsiz tarlalar, kirli yüzler, secdesiz başlar." Ve en dehşet verici olanı: ''Gaza" namiyle dindaş öldüren biçare dindaşlar." Birbirini öldüren, savaşlardan yorgun düşmüş, doğal kaynaklarını değerlendiremeyen, bir İslam dünyası.İslam dünyasında Müslümanların,Müslümanlara verdikleri zararların, hesabını tutmaya kimsenin gücü yetmiyor.

*

İnsanlık tarihinin olguları değişmez. Ancak, her kuşak, kendi çağından bakarak, eleştirel bir gözle ve sorgulayıcı bir dille tarihi yeniden yazmak ve yeniden yorumlamak zorundadır. Sınırların önemini yitirdiği, kare dünyada, medeniyetler içi savaşlar bitti, artık devletler değil, medeniyetler savaşacak derken. Yirmi birinci yüzyılda, Müslüman ülkeler, birbirleriyle ve kendi içlerinde savaşmaya devam ediyorlar.

*

Bir Ramazan,bir Oruç Bayramı gününde, Türkiye başta olmak üzere, bütün İslam dünyası, savaşların sorumluluğunu, İslam dünyasının dışında değil, içinde aramalıdır. Bunun için, nerede hata yaptıklarını anlamak için, Müslüman ülkeler özeleştiriye önem vermeleri hayati önem taşıryor. İslam dünyası hem iğneyi, hem de çuvaldızı başkalarına batırarak, bugünün sorunlarına sağlıklı çözümler bulamaz.Müslüman ülkeler çuvaldızı karşındakilere batırırken, çuvaldızı kendilerine batırmayı öğrenmelidirler.

*

Tarihin her döneminde, tek tek akılların toplamı olan ortak aklın, akılların her birinden, daha üstün olduğu görülmüştür. Ortak akıl özeleştiriyle zenginleşir. Eleştirel aklın olmadığı yerde, ortak akıl olmaz.

*

Eleştiri iki boyutludur, bir boyutu içe, bir boyutu dışa dönüktür.

*

İç eleştiri yapmayanın, dış eleştirisine kimse kulak asmaz.

*

Kimsenin eleştirisi herkesin eleştirisinden üstün değildir.

*

Sürekil başkalarını eleştirenler, sürekli yanılırlar.

*

Eleştirinin olmadığı yerde gelişme olmaz.

*

İnananlar eleştiriden korkmazlar.

25 Mayıs 2020, 12:46

DÜNYADA KÜLTÜRSÜZLÜĞE SAVAŞ AÇMAK EDEBİYATÇILARIN İŞİDİR

Anadolu insanı Yirminci yüzyılda, tarihinde benzeri olmayan bir fırtınalı dönemden geçmiştir. Cumhuriyet döneminde yönetilen kesimden daha çok,yöneten kesimin baskısıyla, Anadolu’da büyük bir başkalaşım yaşanmıştır. Anadolu insanının yüzyıllar içinde oluşan iki dünyalı değerleri bir kenara atılarak, Batı’nın bir dünyalı değerleri benimsetilmeye çalışılmıştır. Toplum büyük bir boşluğa düşme duygusuna kapılmıştır.Dünyanın neresinde olursa olsun, kültürsüzlüğe, değersizliğe, en önemlisi haksızlığa karşı çıkmak aydınların görevidir,edebiyatçıların işidir.

*

Bütün dünyada, haksızlığa karşı çıkanların başında, edebiyatçılar gelir. Edebiyatçılar için, bir insanın haksızlığa uğraması, bütün insanlığın haksızlığa uğramasıdır. Edebiyat bütün insanlığa seslenir, edebiyatçıların sesi bütün insanlığın sesidir. Onlar seslerini, kitaplarla, dergilerle, gazetelerle, televizyon kanallarıyla duyururlar.

*

Edebiyatçılar aydınları, insanların dertleriyle dertlenmeye, haksızlığa uğrayan insanlarla el ele vermeye, insanları kutsal değerlere saygı göstermeye çağırırlar. Edebiyatçı yoluna çağır- dığı kutsal değerleriyle, edebiyatı ölümsüzleştirir. Hayat gibi, edebiyat da kutsal değerlerin yolunda olmaktır. Kutsal değer- leri olmayanların, kalıcı edebiyatları olmaz. Dünyada bir edebiyat, ne kadar kutsal değerlerle yoğurulmuşsa, o kadar kalıcı edebiyat olma niteliği kazanır.

*

Türkiye'de edebiyat dergileri, kutsal değerlerle bağları koparılan Anadolu insanının, yeniden bin yıllık tarihiyle, bin yıllık edebiyatıyla, bin yıllık kutsal değerleriyle, yeni ve sağlam köprüler kurmak amacıyla, bir araya gelen edebiyatçıların kurdukları bir dergiler olmuştur. Bu yüzden, Necip Fazıl’ın Büyük Doğu,Nurettin Topçu'nun Hareket, Sezai Karakoç’un Diriliş, Nuri Pakdil’in Edebiyat,çok kuruculu Mavera dergilerinin, çevrelerinde toplanan edebiyatçılar ve aydınlar Türkiye'nin Yirminci yüzyılana damgalarını vurmuşlardır.

*

Türkiye’nin Cumhuriyet tarihi, edebiyat dergilerinin tarihidir.Onların kurucuları ve yazarları, Türkiye’nin Cumhuriyet tarihinde dönüştürücü bir işlev yüklenmişlerdir. Onlar dönemlerinde ülkelerin edebiyatçılarla yıkıldıklarına, edebiyatçılarla kurulduklarına şahit olmuşlardır. Bunun için, edebiyat alanlarındaki eserleri yanında, Ekonomi, Yönetim, Tarih ve Sosyoloji gibi, alanlarda da sorgulayıcı çalışmalar yapmışlardır.

*

Öncü edebiyatçılar eleştirel görüşlerini de, gazetelerde köşe yazarlığı yaparak, ortaya koymuşlardır.Onlar edebiyatın bütün alanların yanında, teknolojinin toplumsal etkilerinden, çevre sorunlarına kadar, her konuya yer vermişlerdir.

*

Edebiyatı medeniyet için, hayatı iman için bilenler,düşüncenin ve eylemin kaynağını, kutsal kültürde aramışlardır.

*

Edebiyatçıların serptikleri tohumlar,devletin çorak topraklarından önce, milletin bereketli topraklarında filizlenirler.

*

Edebiyatçılar oyları her zaman, yönetenlerden daha çok, yönetilenlerden yana olur.

*

Edebiyatçıların görevi,ortak aklı zenginleştirerek, devlet aklına katkıda bulunmaktır.

*

Dünyada toplumların ortak akılları, hiçbir zaman kötülükte birleşmez.

26 Mayıs 2020, 13:55

DÜNYAYA YÖN GÖSTEREN USTA YAZARLARIN SAYISINI ÇOĞALTMAK

Yazmak gizemli bir mıknatıs gibi,her yazarı kendine çekmiştir. Onlarca sayfa okunmadan, bir sayfa yazılmaz. Güçlü bir yazar hem konuşurken hem yazarken sözü gereğinden fazla uzatmaz. O konuyu dağıtmadan, anlatmak istediğini, yalın bir dille anlatır. Onun yazdıklarında ne bir cümle eksik ne bir cümle fazladır. Etkili yazarın satır aralarında, büyük boşluklar vardır. Aradaki boşlukları doldurmak okuyucuya kalmaktadır. Etkili yazarlar okumayı yazmayla, yazmayı okumayla bütünleştirmişlerdir.

*

Mehmet Akif,Yahya KEmal,Necip Fazıl,Nurettin Topçu,Ahmet Hamdi Tanpınar,Peyami Safa,Ahmet Haşim,Sezai Karakoç, Cahit Zarifoğlu,Akif İnan,Rasim Özdenören, Nuri Pakdil, Türkiye'de sözü edilen yazarların başında gelirler. Onlar bir deneme, bir oyun, bir roman, bir şiir, bir öykü yazma ustasıdırlar. Goethe’den Steinbeck’e, Rilke’den Nuri Pakdil’e kadar, usta yazarlar yakınlarına kitap boyutlarına ulaşan binlerce mektup yazmayı da, elden bırakmamışlardır.Bunun için dünyada, her usta yazar, çağının putlarını kırmayı bilen, elinde balta olan bir İbrahim olmayı bilmiştir.

*

Kitaplarıyla, şiirleriyle, mektuplarıyla, yazarlar arkalarında, kendilerini izleyenlere, yön gösteren pusulalar bırakırlar. Yazarların doğumlarıyla ölümleri arasındaki fırtınalı yürüyüşleri, düşünceleri eylemlere, eylemleri düşüncelere dönüştüren, kitaplarıyla anlam kazanır. Onların yazdıklarını yaşadıkları, yaşadıklarını yazdıkları edebiyat ürünleri, insanlığın bilgi ve bilgelik dünyasında, ayrı bir yer tutar ve kalıcı renkler bırakırlar. Onlar insanları eyleme çağırmak, karamsarlık, kötümserlik ve ümitsizlik bulutlarını dağıtmak için, edebiyatın her alanından yararlanmışlardır.

*

Başarılı yazarlar iyiliği arayan, iyilikte yarışan,yazdıklarıyla iyilikleri özendiren yazarlardır. Onlar kitaplarıyla, insanların dünyasını karartan karamsarlık bulutlarını dağıtırlar, okumaya, düşünmeye, eyleme yeni açılımlar kazandırırlar. Ve sürekli düşüncesiz eylem, eylemsiz düşünce olmaz uyarısında bulunurlar. Onlar yazarken okuyucularıyla konuşuyormuş gibi, söyleşi yapıyormuş gibi yazarlar. Bu yüzden onların yazdıklarının satır aralarında, doldurulması okuyuculara bırakılmış, uzun boşluklar vardır.

*

Edebiyat eserleri okuyanlara, akıl vermeyi değil, akıllı olmayı öğretmelidir. Edebiyatta amaç, okuyucuları bilgili olmaktan önce, bilge olmaya yönlendirmektir. Edebiyat eserini, edebiyat eseri yapan, sözünden önce özüdür. Bilgi toplumları bilgelik toplumlarına, edebiyatçıların eliyle dönüşecektir.Edebiyatçılar kitaplarıyla, toplumun bütün kesimlerine ulaşırlar.

*

Edebiyatcılar sanatı hayatla, hayatı sanatla bütünleştirerek, ölümsüz eserleriyle, ölümsüzlük çağrısını, bütün insanlığa ulaştırırlar. Bir edebiyatçının başta gelen görevi, günlük hayatın dışında olmak değil, günlük hayatın üstünde olmaktır,günlük hayata yol ve yön gösteren kutup yıldızı olmaktır.

*

Dünyanın edebiyat birikimi, denizler gibi, atmosfer gibi, bütün insanlığın ortak mirası, ortak kaynağıdır. Edebiyatçıların ölümsüz eserlerinde, bilgiler bilgeliklere, düşünceler duygulara, duygular eylemlere yol haritası olurlar.

*

Edebiyatçılar kelimelere döktükleri, bütün düşünce ve eylemlerinde, toplumları dönüştürecek ateşin külleri üzerinde değil, korları üzerinde yoğunlaşmak zorundadır.

*

Edebiyatın bütün alanları, birbirleriyle her konuda yardımlaşan, birbirlerine yeni açılımlar kazandıran dostlardır.

*

Medeniyetler kuşaklardan kuşaklara, her çağın diliyle konuşan, edebiyat eserleriyle taşınır.

*

Edebiyatçılar geçmişin dünyasından daha çok, geleceğin dünyasını anlatırlar.

28 Mayıs 2020, 12:20

SEKÜLERLEŞMEDEN EKONOMİK VE KÜLTÜREL YOKSULLUĞUN ÜSTESİNDEN GELMEK

Türklerin çok hareketli tarihlerinde, Anadolu’nun dışına açıldıkları, güçlü dönemlerinin ardından, Anadolu’ya çekildikleri güçsüz dönemleri gelmiştir. Cumhuriyetin kuruluş yıllarında, büyük bir üretim güçsüzlüğüne düşen Türkiye, başkentini İstanbul’dan Ankara’ya taşıyarak, çok sancılı bir küçülme sürecinden geçmiştir. Türkiye İstanbul’un dünyaya açık çok kültürlü ortamından, Ankara’nın dünyaya kapalı tek kültürlü ortamına dönmesi, üretim güçsüzlüğünün üstesinden gelmesine yetmemiştir.

*

Sarıkamış’ta Dağcılık Alayı’nda askerlik yaparken, yarı sohbet, yarı röportaj, yarı düz yazı tarzında, Cahit Zarifoğlu ile yapılan, şiiri hakkında ilk elden bilgiler içeren konuşma, Gelişme dergisinde yayınlanmış, edebiyat çevrelerinde büyük bir ilgiye karşılanmıştır. Zarifoğlu bir yediveren gülü gibi, arkasında edebiyatın her alanında, Anadolu insanının düşünce eylem dünyasına, yön gösteren, yeni açılımlar kazandıran kitaplar yazmıştır. Ancak Zarifoğlu isminin ACZ olduğunu asla unutmamış, alçak gönüllü olmayı hiç elden bırakmamıştır.

*

Konuşmada Sarıkamış’ı anlatırken Zarifoğlu: “Çok sefalet görüyorum. Her yanda sonsuz bulamaç gibi insana yapışan, düşündükçe her tarafına bulaşan bir sefalet görüyorum” di- yerek hüzünlenir. Ancak O gördükleri karşısında çocukları, kadınları ve hayatı suçlamaz. “Şöyle bir başımı sallar, duygulardan arınır ve kendi kendime Cumhuriyet kurulalı ne kadar oldu diye sorarım. Şu kadar sonraki nesil bile, nasıl olur da yirmi, yirmi bir yaşlarından meydana gelen bir topluluğu, yüzde kırk cahille kurar? Buna aklım almaz. Cumhuriyet, mesaisini ne yola harcamıştır” diyerek, herkesin cevap araması gereken, can alıcı soruyu sormaktadır.

*

Cumhuriyetin Tek Parti döneminde Türkiye, geçmiş yıllarda benzeri görülmemiş, bir sekülerleşme sürecinden geçerek, Avrupa ülkeleri karşısında ürün, hizmet ve bilgi üretme gücünü büyük ölçüde yitirmiştir. Türk toplumu bütün kesimleriyle, tabandan yönetilenlerden gelen istekle değil, tavandan yönetenlerden gelen baskıyla, kutsal kültür havzasından, seküler kültür havzasına geçmeye zorlanmıştır. Anadolu’nun bereketli toprakları, şiddete dayanan, demokrasiden uzak yönetimlerin elinde çoraklaşmıştır.

*

Fransa’da Katoliklerle Protestanlar arasındaki, kanlı savaşların önüne geçmek için, bilinen dünyayla bilinmeyen dünyayı, birbirinden ayıran sekülerleşme süreci, kısa zamanda bütün ülkeleri etkisi altına alan, bir siyasal ideolojiye dönüşmüştür. Marx dinler arasında bir ayrım yapmadan, bütün dinleri toplumların üretim gücünü dinamitleyen, bir tehdit olarak görmüştür. Sekülerleşmenin hiç ödün verilmeden, en kanlı, en katı uygulaması, Sovyetler Birliği döneminde, Rusya’da yapılmış, yetmiş yıl gibi kısa bir zaman diliminde de, büyük bir başarısızlığa uğramıştır.

*

Kutsal kitaplarla kimse savaşamaz. Dünya tarihinin her döneminde, toplumların ekonomik, siyasal ve kültürel yapılarına yön veren, kaynakların başında kutsal kitaplar gelmiştir. İnsanlığın bilgi ve bilgelik birikimlerinin yanında, bilimsel ve teknolojik zenginlikleri, kutsal kitapların yüzyıllar boyunca, tekrar tekrar yorumlanarak, yeni boyutlar kazandırılmasına dayanmaktadır. Kutsal kitaplar sessiz ve derinden akan yeraltı ırmakları gibi, ışık saça saça görünen dünyadan, görünmeyen dünyaya akmışlardır, akmaya da devam etmektedirler.

*

Kutsal kitaplar medeniyetlerin, güçlerini hiç yitirmeyen ölümsüz şiirleridir.Onların şiirini yakalayanlar,hayatın yaşanır kılmanın sırrını öğrenirler.

*

Ülkelerin edebiyatları gibi medeniyetleri, kutsal kitapların zamanın ışığında açıklanmasıdır.

*

İnsanlığın atalarının yitirdikleri Cennetin anahtarları, kutsal kitapların derinliklerindedir.

*

Kutsal kültürü ayakları altına alanlar, ayaklar altında kalmaktan kurtulamazlar.

29 Mayıs 2020, 12:53

DÜZ KARE DÜNYA YENİ FATİH'LER YENİ İSTANBUL'LAR BEKLİYOR

Türklerin Asya'dan Avrupa'ya yürüyüşlerinde, Fatih'in bütün Müslüman devletlerin “Kızıl Elma”sı olan İstanbul'u alması, dünya tarihinde köklü dönüşümlere yol açmıştır. İstanbul'un Türklerin eline geçmesiyle, Roma İmparatorluğu ömrünü tamamlamıştır, “Ortaçağ” sona ermiş, “Yakınçağ” başlamıştır. Doyma bilmez bilgi ve bilgelik arayıcısı olan Fatih, dünyanın ilk ve tek “çağ açan” ve “çağ kapayan” Türklerin bilge sultanıdır.

*

Türkler, Yahya Kemal'in, “Sana dün bir tepeden baktım aziz İstanbul! / Görmedim gezmediğim, sevmediğim hiçbir yer. / Ömrüm oldukça, gönül tahtıma keyfince kurul ! / Sade bir semtini sevmek bile bir ömre değer” diyerek, anlattığı İstanbul'u, sur içine sıkışmış harap bir şehir devleti olarak teslim almışlardır. İstanbul Roma İmparatorluğu'nun ömrünü uzatmak için, Konstantin tarafından “İkinci Roma” olarak kurulmuştur. “Birinci Roma”nın kısa işgali sırasında, en büyük yıkımı yaşamıştır ve yeniden inşa edilememiştir. Konstantiniyye Türklerin elinde İstanbul olmuştur.

*

Avrupa'nın Asya'ya ve Afrika'ya yürüyüşü, İslam'ın doğuşuyla durdurulmuştur. İslam'ın ilk yıllarında, Araplar Irak'a, Suriye'ye, Filistin'e, Türkistan'a, Anadolu'ya, Mısır'a, Kuzey Afrika 'ya ve İspanya'ya açılarak, Türklere İstanbul'dan sonra, Belgrad'ın, Budapeşte'nin ve Viyana'nın kapılarını açmışlardır. İslam'ın ilk yıllarındaki mucizevi gelişme, Osmanlı'nın ilk yıllarında da görülür. Üç sultan: Fatih, Yavuz, Kanuni, Üç başkent: Bursa, Edirne, İstanbul, Türklerin “Cihan Devleti”, Osmanlı ülkesinin mimarlarıdır.

*

Osmanlı Devleti'nin uzun ömürlü olmasının kaynağında, derin tarih bilinci, zengin düşünce birikimi ve eşsiz eylem gücü vardır. Fatih medeniyetlerin harman olduğu İstanbul'da, yeni bir medeniyetin temellerini atmıştır. O Ayasofya'nın kubbesindeki haçı hilale dönüştürmekle yetinmemiş, Roma'dan kalan harabelerin üzerine, Fatih medreselerini ve camisini inşa etmiştir. “Ilımlı, yalın, özentisiz” bilinen Sultan, her eyleminde medeniyeti iman için bildiğini, ne yaptıysa İslam için yaptığını, sürekli vurgulamıştır.

*

Fatih “Bendeki bu sevinci görürsünüz, Konstantiniyye fethine sevinir sanman, Akşemseddin benim zamanımda olduğunu sevünürün” demekten mutluluk duyar. Cahit Tanyol'un “Fetih Destanı”nda vurguladığı gibi: Osmanlı Devleti'nde, “Düşünceyi, yeni bir dünya ve devlet görüşünü Akşemseddin, eylemi ve yaşantıyı da Fatih temsil etmektedir.” Bir devlet yöneticisi, düşüncenin dervişi, eylemin velisi olmazsa, tarihte kendisine sağlam bir yer açamaz.

*

Osmanlı toplumunun temellerinde, devletin sultanlarından daha çok Dergah kültürünün sultanları vardır. Edebali”siz, Emir Sultan'sız, Hacı Bayram'sız, Akşemseddin'siz, Hacı Bektaş'sız, Eşrefoğlu'suz, üç kıta ve iki denizde söz sahibi, Osmanlı Devleti düşünülemez. Türkler Sinan ile şehirleri, Yunus ile gönülleri fethetmişllerdir. Onlar görkemli dönemlerinde, hem Yunus,hem Sinan olmayı bilmişler, almak için değil, vermek için çalışmışlardır.

*

Yirmibirinci yüzyılda dünyanın bütün şehirleri, İstanbul gibi fethedilecek, "Kızıl Elma"ya dönüşmüştür.İletişimdeki gelişmelerin, sınırları ortadan kaldırdığı kare dünyada, dünyanın bütün şehirlerinde olmayanlar, dünyanın hiçbir şehirinde olamazlar.

*

Siyasal sınırlardan daha çok,ekonomik sınırların önem kazandığı, yeni dünyada fetihler, savaş alanları cephelerden, barış alanları pazarlara kaymıştır.

*

Dijital mobil dönem, cephelerde savaşan, silahlı güçlerin dönemi değil, pazarlarda yarışan, silahsız güçlerin dönemidir.

*

Yeni dünyada cephelerde savaşan ülkelerin kazananları, pazarlarda yarışan ülkelerin kaybedenleri olmaz.

*

Yeni fatihler cephelerde savaşanlardan daha çok, pazarlarda yarışanların arasından çıkacaktır.

30 Mayıs 2020, 13:31

MEHMET AKİF'İN FATİH'İ FATİH'İN YENİDEN İNŞA ETTİĞİ İSTANBUL'DUR

Osmanlı Devleti’nin uzun ömürlü olması, kuruluş yıllarından son yıllarına kadar eğitime önem vermesinden kaynaklanır. Osmanlı döneminde Bursa, Edirne ve İstanbul yanında, geleceğin sultanlarının sancak beyliği yaptığı Manisa, Kütahya ve Amasya, Anadolu’nun eğitim ve kültür merkezleri olmuştur. Osmanlı şehirlerinin odak noktasında çarşı, cami ve medrese vardır. Çarşının zenginliği, caminin etinliği, iki kurum arasında uyum ve düzeni, sağlayan medreseden kaynaklanmıştır.

*

Anadolu şehirlerinin ekonomik zenginliği ve kültürel derinliğe, eğitim kurumlarında öğretilen derslerin, bütün alanlarıyla hayatı kucaklamasından beslenmiştir. Tarihin her döneminde, eğitim seviyesi yüksek olan toplumların, ürün, hizmet ve bilgi üretim güçleri de büyük olmuştur. Eğitime yapılan yatırım, her zaman getirisi en yüksek olan yatırımdır. Bu yüzden, Fatih ve Kanuni başta olmak üzere, bütün Osmanlı sultanları, eğitime hem öncelik, hem de önem vermişlerdir.

*

Mehmet Akif, şiiri, düşüncesi ve eylemiyle, eğitimin önemini sürekli vurgulayan, bir çığır açıcı, şair düşünür olmuştur. O Sezai Karakoç’un “İstanbul içinde ikinci bir İstanbul” dediği Fatih’te doğup büyümüştür. Babası Rumeli, annesi Buhara kökenlidir. Yeniliğe açık, gözü pek yanını babasından, duyarlı, geleneğe bağlı yanını annesinden almıştır. Fatih Osmanlı dünyasının, eğitim ve kültür merkezidir. Anadolu insanının, düşünce ve eylem kaynağı,Peyami Safa'nın "Fatih Harbiye" romanında anlattığı gibi, Harbiye değil Fatih olmuştur. Anadolu Fatih’ten beslenmiştir.

*

Şiirlerinde sürekli eğitimin önemini vurgulayan, hayatı şiire şiiri hayata taşıyan Mehmet Akif’in babası, Temiz Tahir diye bilinen Fatih medresesinin hocalarından Mehmet Tahir’dir. O temel eğitimini ailesinden almıştır. Lise eğitimi sırasında Arapça, Farsça ve Fransızca öğrenmiş, Gülistan, Bostan ve Mesnevi’yi yazıldığı dillerden okumuştur. Çocuk yaşta kaybettiği, “Beyaz sarıklı, temiz, yaşça elli beş ancak / Vücudu zinde, fa- kat saç sakal sadece ak” diye anlattığı babası, onun aynı zamanda hocası olmuştur.

*

Anadolu Hisarının karşısına Rumeli Hisarını yaptırarak, Boğazı denetim altına alan Fatih’in, İstanbul’u alması, Anadolu ile Balkanlar’ın el ele vermesi, Avrupa tarihinde köklü dönüşümlere yol açan, büyük bir dönüm noktasıdır. Fatih İstanbul’da ilk namaz kıldığı Ayasofya ile yetinmemiş, onun kadar görkemli Fatih camisi ve çevresindeki eğitim kurumlarını, Havariler Kilisesi’nin harabelerinin üzerine inşa ettirmiştir. Fatih kabrinin Ayasofya’da değil, adını verdiği Fatih’te olmasını istemiştir. Artık Roma yüzyılları bitmiş, Osmanlı yüzyılları başlamıştır.Fatih Otranto'dan Roma'ya yol açmak istemiş, ancak genç yaşta ölümü, rüyasını gerçekleştirmesini önlemiştir.

*

Dünyada her şeyi bilmek, her şeyi öğrenmek için, inanılmaz bir istek ve merak duyan, döneminin önde gelen bütün dillerini bilen, “İki kıtanın İki Denizin” Sultanı Fatih’in kurduğu medreseler,zamanında ileri düzeyde öğretim yapan eğitim kurumlarıdır.

*

Medreseler öğrenmesini öğrenmenin yaşı, yeri ve zamanı yok diyen, kapıları öğrenmek isteyen herkese açık olan, sürekli eğitimin öncülüğünü yapmışlardır.Onlar her zaman öğrenmenin, yeri, zamanı ve yaşı yoktur, demesini bilmişlerdir.

*

Giderleri devletten daha çok, vakıflarla karşılanan eğitim kurumları, hem uzun ömürlü olmuşlar, hem de Osmanlı Devleti’ne her alanda, büyük bir güç ve üstünlük kazandırmışlardır.

*

Mehmet Akif "Fatih Camii" şiirinde,Fatih'in camisini: "Bu mukaddes mabedin üstünde bölük bölük ruhlar uçuşmakta, bu yüksek kubbenin altında dalga dalga nurlar parıldamaktadır" diye anlatır.

*

Fatih’in eğitime büyük önem veren Mehmet Akif’in, düşünce ve eylem dünyasında vazgeçilmez bir yeri vardır.

*

İstanbul'da Caminin çevresinde oluşan eğitim kurumlarıyla, Fatih her zaman, Fatih'in İstanbul'u olmuştur.

*

Anadolu insanın düşünce ve eylem dünyasında,Fatih İstanbul'dur, İstanbul Fatih'tir.

*

Fatih İstanbul'u fethetmemiştir,İstanbul Fatih'i fethetmiştir.

31 Mayıs 2020, 14:03

FATİH 2. ROMA'YI İSLAM DÜNYASININ 1.ROMASI OLACAK İSTANBUL'A DÖNÜŞTÜRMÜŞTÜR

Fatih Asyalıların olduğu kadar, Avrupalıların da tarihinde köklü dönüşmelere yol açan, Türk sultanlarının başında gelir. Batı'nın İskender'le başlayan Sezar'la devam eden yürüyüşünün yönünü, Fatih İstanbul'u alarak, Doğu'dan Batı'ya çevirmiştir. Fatih sürekli üç kıta ve iki denizi sınırlarının içine alan “Büyük Osmanlı Devleti”nin rüyasını görmüştür. “İkinci Roma” İstanbul'u Türklere başkent yaparak, Orta Çağ'ın kapılarını kapatmış, Yakın Çağ'ın kapılarını açmıştır. Hedefinde “Birinci Roma” vardır, üçüncüsü olmayacaktır.

*

Türklerin Avrupa'da 1354'te Gelibolu'da başlayan yolculuğu, 1361'de Edirne, 1369'da Sofya, 1389'da Kosova, 1392'de Üsküp, 1430'da Selanik, 1453'te İstanbul, 1463'te Saraybosna, 1468'de Belgrad, 1526'da Budapeşte, 1529'da Viyana'ya kadar, yeni katılmalarla, genişleyerek devam etmiştir. Avrupa'da Tuna, Asya'da Dicle, Fırat, Afrika'da Nil, Fatih'in kurumsallaştırdığı, bütün dinlerin ve geleneklerin güvenliğini sağlayan, “Osmanlı Barışı”nın, hayat kaynakları, kutlu nehirler olmuştur.

*

Doğusuyla ve Batısıyla “İki Roma”yı bir "Kızıl Elma" olarak gören Fatih, Osmanlı barışının en büyük, en güçlü güvencesinin Asya'daki Türk varlığından daha çok Avrupa'daki Türk varlığının olduğunu düşünmüştüyor. Bu yüzden, Gedik Ahmet Paşa'nın yönettiği gemilerle, Türkler Arnavutluk'tan İtalya'ya geçmişler ve Otranto kalesine yerleşmişlerdir. Türkler için, İkinci Roma'dan sonra Birinci Roma'ya giden yol da açılmıştır. Fatih'in 1481'de sefere hazırlandığı bir dönemde, ellisini bulmayan bir yaşta ölümü, Osmanlıların gözünü Roma'dan Viyana'ya çevirmiştir.

*

İstanbul'un Türklerin başkenti olmasının üzerinden bir yüzyıl geçmeden, Fatih'in Avrupa, Yavuz'un Asya, Kanuni'nin hem Asya hem Avrupa diyen vizyonlarıyla, Osmanlı Devleti, üç kıta ve iki denizin en büyük, en önemli gücü olmuştur. Kanuni döneminde Türklerin Kızıl Elma'sı Roma değil, Viyana'dır. Türkler Viyana'nın kapılarının önüne, bir kere değil, iki kere gitmişlerdir. Türklerin İstanbul'a geri gitmemek üzere gelişlerinin yıldönümleri kadar, Viyana'dan geri dönüşlerinin yıldönümleri de önemlidir. Viyana'daki başarısızlığın kaynaklarını anlamadan, İstanbul'daki başarının kaynakları anlaşılmaz.

*

Tarihte başarıların da başarısızlıkların da çok önemli kaynakları vardır. Türkler İstanbul'da başarılı olmuşlarsa, başarının çok ciddi sebebleri vardır, Viyana'da başarısız olmuşlarsa, başarısızlığın çok ciddi sebepleri vardır. Türkiye'nin geleceğini inşa etmede, geçmişin başarılarıyla birlikte, başarısızlıklarından alınması gereken dersler, bütün ayrıntılarıyla ortaya konulmalıdır. Fatih kendisinden önce onlarca defa kuşatılan İstanbul surlarının önlerinde uğranılan başarısızlıklardaki hataları, tekrarlamadığı için başarılı olmuştur.

*

Hiçbir ülke kendisine yeni bir geçmiş inşa edemez. Ancak her ülke, kendi geleceğini kendisi inşa eder.Geçmiş yaşanmıştır,gelecek yaşanacaktır.Geçmiş araştırılır, gelecek planlanır. Geleceği inşa edecek mimarlar, geçmişin üniforma giyen askerleri değil, geleceğin forma giyen grişimcileridir. Siyasal sınırların çok değişmediği, ekonomik sınırların sürekli değiştiği kare dünyanın yeni fatihleri, ürünleriyle, hizmetleriyle, bilgileriyle pazarlarda savaşan girişimcilerdir. Girişimciler için,dünyanın her kenti bir "Kızıl Elma"dır

*

Kare dünyanın pazarları, gökyüzü gibi bütün ülkelerindir, hiç bir ülkenin, tek başına sahip olamayacağı kadar büyüktür.

*

Kare dünya ya Fatih ya Akşemseddin olanların değil, hem Fatih hem Akşemseddin olanların dünyasıdır.