Prof. Dr. Nazif Gürdoğan Yazar, Akademisyen

Eylül 2020

35 yazı

1 Eylül 2020, 13:44

İKİ DÜNYA EDEBİYATÇILARIYLA SAVAŞ DÜNYASINI BARIŞ DÜNYASINA DÖNÜŞTÜRMEK

Edebiyatlar medeniyetlerin, ruhlarının dokunduğu gizemli atölyeleridir. İster kutsal, isterse seküler kültüre dayansın, her medeniyetin ruhunu yansıtan, değerlerini ele alan bir edebiyatı vardır. Aydınlanma döneminin seküler edebiyatı, kutsal kültüre dayanan edebiyatın, kaynaklarını kurutmuştur. Sekülerleşme sürecinde, kutsal kültürün değerleri, tedavülden kaldırılmış paralar gibi, geçerliliklerini yitirmişlerdir. Yirminci yüzyıl sekülerleşmenin doruk noktasına çıktığı yüzyıldır.

*

Edebiyat ile medeniyeti birbirinden ayrılmaz, bir dünyanın birbirini tamamlayan iki ayrı dünyasıdır. Kimlikleri romanlarının, hikayelerinin, şiirlerinin ve denemelerinin isimlerinde gizli olan, Anadolu’nun geçmişten geleceğe bakan edebiyatçıları, medeniyetin değerlerini edebiyata, edebiyatın değerlerini de medeniyete taşımışlardır. Onların düşünce ve eylem dünyalarında, edebiyata edebiyat için önem verilmemiştir. Onlar edebiyatı medeniyet için, kutsal kültür için bilmişlerdir.

*

Anadolu insanının bin yıllık düşünce ve eylem dünyasına, yeni boyutlar kazandıran edebiyatçılar, iki dünyanın edebiyatını, gerçeği aramanın aracı, doğru düşünmenin yolu ve güzelliğin güvencesi olarak görmüşlerdir. Edebiyatla medeniyeti, medeniyetle edebiyatı bütünleştirenler, biri ten biri can, dünyası olan iki dünyaya, bir bütün olarak bakmışlar, roman, hikaye, şiir ve denemeleriyle, Anadolu insanının düşünce ve eylem dünyasında kalıcı izler bırakmışlardır.

*

Türkiye’nin sesi olan edebiyatçılar, edebiyatın her alanındaki çalışmalarıyla, Anadolu’nun medeniyet değerlerini özümseyerek, iki dünya edebiyatının, en güzel örneklerini vermişlerdir. İki dünya edebiyatı, kutsal kültürü içselleştirerek, bütün boyutlarıyla, hayatı anlamlandıran edebiyattır. Bir dünyada biten, bir dünyada başlayan hayat, ekonomik, siyasal ve kültürel boyutlarıyla, birbirini tamamlayan bir bütündür. Bir dünyada yetiştirilen ağaçlar, bir dünyada meyvalarını verirler. Bir dünyada yazılan kitaplar, bir dünyada okunurlar.

*

Edebiyatçılar geçmiş yüzyıllardan gelen edebiyat birikimine, yeni katkılarla zenginleştirerek, gelecek yüzyıllara taşırlar. Tarihçiler geçmiş yüzyıllarda olanları ele alırken, edebiyatçılar gelecek yüzyıllarda olacakları ele alırlar. Yeni kuşakların geçmiş kuşakları izledikleri gibi, gelecek kuşaklar da yeni kuşakları izleyecektir. Kuşaklar arkalarına dönüp baktıklarında, kendilerinden önce gelenlerin, açmış oldukları yolları izlediklerini göreceklerdir. Edebiyatçılar yerelleşerek küreselleşirler, küreselleşerek yerelleşirler. Edebiyatçıların kimlikleri kitaplarıdır.

*

İki dünya edebiyatının dünyadaki öncüleri, ne yazarlarsa yazsınlar, iyimserlik rüzgarlarıyla, kötümserlik bulutlarını dağıtan, güzellikle silahlanmış güzel insan avcılarıdır. Onlar güzel insanların hem medeniyetlerinin, hem de edebiyatlarının güzel olacağını, herkesten daha iyi bilirler. Dünyanın neresinde yaşarlarsa yaşasınlar, dünya barışının en büyük güvencesi, iki dünya edebiyatını özümsemiş ve içselleştirmiş, iki dünyayı bütünlük ve süreklilik, içinde ele alan edebiyatçılardır. Onların misyonları, insanların iç dünyalarını derinleştirerek, dış dünyalarını güzelleştirmektir.

*

İki dünyanın edebiyatçıları elinde, edebiyat medeniyete, medeniyet edebiyata dönüşür. Onların edebiyatında, bilinen dünya kadar bilinmeyen dünya, yaşanılan dünya kadar yaşanılacak dünya vardır.

*

İki dünyanın edebiyatçılarında, bilgi ile bilgelik, düşünce ile eylem arasındaki altın oran özenle korunur. İki dünyanın edebiyatı hayatın edebiyatıdır.

*

Hayat bütün alanlarıyla, bütün boyutlarıyla, bir olan iki dünyayı, ölen bedenlerin ölmeyen ruhları, içlerinde taşıdıkları gibi taşır.

2 Eylül 2020, 12:27

ÖLDÜRMEDE YARIŞLARI YAŞATMADA YARIŞLARA BÜYÜK RÜYALAR GÖREN GÜZEL ŞAİRLER DÖNÜŞTÜRÜR

Şiirde düşünceye dönüşen duygu gerçek, gerçek duyguya dönüşen düşünce güzeldir. Şairler düşünceyi duyguya, duyguyu düşünceye dönüştürmenin hem ustaları hem öncüleridir. Şairlerin zamanı aşan şiirleriyle, düşüncelerle duygular, duygularla düşünceler, büyük rüyalara dönüşürler. Her insanın gönlünde uyuyan şiirler vardır. Şairler insanların gönlünde uyuyan şiirleri uyandırırlar. Şiirleri olmayan insanların rüyaları olmaz.

*

Güzelin şiirinin güzel olduğu gibi, güzelin rüyası güzel olur. Şiiri yazılan dünyaların rüyaları görülür, rüyaları görülen dünyaların şiirleri yazılır. Cahit Zarifoğlu’nun “Yedi Güzel Adam”ı, nasıl güzel olanı görür, gereğini beller, ölüm girse aralarına, aşkı yanlarından ayırmazlarsa, şairler de rüya görürler, gereğini bellerler, hayat girse aralarına, şiirlerini rüyalarından ayırmazlar. Onlar gece gündüz rüyası görülmeyen şiirlerin, hiçbir zaman yazılmayacaklarını bilirler.

*

Güzel şairler Akif İnan’ın “Zaman” başlıklı şiirindeki, dizelerde vurguladığı gibi: “Büyük rüyalarla geçmişse ömür / Hiç yanmam ölümün her çeşidine”, demekten geri kalmadan, ömürleri boyunca büyük rüyalar görmekten, büyük bir mutluluk duyarlar. Onlar şiirlerinde düşünceleri duygularla bütünleştirdikleri gibi, hayatları eylemlerle zenginleştirirler. Onların gördükleri büyük rüyalar, kuşaktan kuşağa gerçekleştirilerek aktarılır.

*

Büyük rüyalar gören şairlerin şiirlerinde, güzelliği arayan, doğru düşünmeyi sevenler için, eylem yüklü dizeler vardır. Eyleme dönüşen düşünceler, onların şiirlerini okuyanların hayatlarıyla birlikte, rüyalarının vazgeçilmez kızıl elmaları haline gelirler. Gece gündüz rüyası görülen kızıl elmalar, okuyanlarının bilinçlerine yerleşir, onları yalnızca düşüncelerle değil, eylemlerle donatırlar. Sözün sultanlarını sevenler, gerçekleşmeyecek rüyalar görmezler.

*

Sevenlerine rüya gördüren şairler, söz ustası oldukları kadar, öğrenmesini öğrenmenin ustasıdırlar. Onlar öğrenirken öğretme, öğretirken öğrenmenin öncüleridir. Şiiri sevenler en güzel, en etkili öğrenme yolunun, öğretmek olduğunu bilirler. Onların en çok sevdikleri okuyucular, kendileriyle aynı duyguları paylaşmayanlardır. Bilge şairlerin düşünce ve eylem dünyalarında, öğrenenilmeyen ve öğretilmeyen günler, yaşanmış sayılmazlar.

*

Büyük rüya sevdalısı şairler, bilgelikleri bilgilerle, düşünceleri eylemlerle donatarak, uzlaştırarak çatıştırmayı bilen bilgelerdir. Onların şiir dünyasında, geçmişle gelecek, ölümle ölümsüzlük, aydınlıkla karanlık, iyilikle kötülük ve iyimserlikle kötümserlik, en yalın dille, bir arada ele alınır, seçim de insana bırakılır. Dünyanın özü ve özeti olan insanlar, şiirin çok boyutlu dünyasında, barış arıyorlarsa barış, savaş arıyorlarsa savaş bulurlar.

*

Bilgeler insanları rüyalarla, düşünürler kitaplarla, şairler şiirlerle silahlandırırlar. Geçmişin şiirini yakalayanlar, geleceğin rüyalarını görürler. Büyük rüyalar, büyük eylemlerin habercileridir.

*

Şiirler rüyaları, rüyaları eylemleri, eylemler hayatı zenginleştirir. Hayatın zenginleşmesinde rüya gücü, bilgi gücünden çok daha önemlidir.

*

Şiirsiz toplumda rüya görülmez. Zamana adanan şiir yazanlar, hayatı dönüştüren rüyalar görürler.

3 Eylül 2020, 13:56

DÜNYADA HİÇBİR ÜLKEDE ZORA BAŞVURULARAK ZORLUKLARIN ÜSTESİNDEN GELİNMEZ

Anadolu coğrafyası, Batı Asya ve Doğu Avrupa’da yer alır. Asya’nın en Batısı, Avrupa’nın en Doğusudur. Arnavutlar, Boşnaklar, Pomaklar, Tatarlar, Çerkezler, Kürtler ve Araplar Anadolu’nun demografik yapısını oluştururlar. Anadolu coğrafyasının merkezinde Türkler vardır. Hem Asya’da, hem Avrupa’da Türkiye, Doğu ile Batı arasında, iletişimi sağlayan, en önemli dostluk köprüsü ve en büyük barış güvencesidir.

*

İslam dünyasının en hayati sorunu, aynı ülke şemsiyesi altında yaşayanların, birbirlerinin temel hak ve özgürlüklerine saygı gösterilmeleri ve sürdürülebilir bir barış ortamı oluşturmalarıdır. Türkiye başta olmak üzere, Kazakistan’dan Arnavutluk’a kadar, İslam dünyasının bütün şehirlerinde, farklı etnik kökenlerden gelen Müslümanlar birlikte yaşarlar. Bu bağlamda, İstanbul’un Kahire ve Tahran ile ekonomik yapısı ve kültür dokusu, birbirinden çok farklı değildir.

*

Ülkelerin yönetiminde, hangi ülkede olursa olsun devlet, toplumları oluşturan bütün kesimlerin, temsilcisi ve silaha başvurma hakkı olan yürütme gücüdür. Değişik dönemlerde, silahlı çatışmaya dönüşen hoşnutsuzluklar yüzünden, devlet ile farklı etnik topluluklar arasında, karşılıklı saygı ve güvenin sağlanabilmesi için, devletin bütün kurum ve kuruluşlarında, tutum ve davranışlarıyla sempatik olması, empatik davranması büyük önem taşımaktadır.

*

Anadolu insanının kültüründe empatinin özü ve özeti, kendin için istediğini başkası için de istemek, kendin için kötü olanının, başkası için iyi olmadığını bilmektir. Empati yapma yolunda, atılacak ilk adım, yapılacak ilk iş: En çok şikayeti olanı, en çok dinlemek ve en çok sevmektir. Empati sürecinde, tatlı dil ve güler yüz, bütün çatışmaların üstesinden gelir, düşmanlıkları önler, yardımlaşmayı başlatır ve sempati duymanın yolunu açar.

*

Dünyanın her yerinde güvenlik güçleri ve hukuk, suçluları cezalandırmaktan önce, suçları önlemek için vardır. Hukukun üstünlüğünün geçerli olmadığı ve saygı görmediği ülkelerde, üstünlerin hukuku geçerli olur ve saygı görür. İslam coğrafyasının bütün ülkelerinde, hukuk herkese eşit uygulanmalı ve ayrımcılık yapılmamalıdır. Hukukun tarafsızlığını yitirdiği ülkelerde, demokratik devletler, farkında olmadan dayatmacı devletlere dönüşürler.

*

İslam dünyasının geleceği, bütün ülkelerde demokratik hak ve özgürlerin, güvence altına alınmasına bağlıdır. Demokratik hak ve özgürlükler, ekonomik, siyasal ve kültürel hayata yön gösteren pusulaya benzerler.

*

Yönsüzlük hayatın her alanında, bütün dengeleri altüst eder. Ortadoğu’da zora başvurarak, zorlukların üstesinden gelinmez.

*

Zorla Müslüman olunmaz. İnsanların sempatiden önce, empatiye ihtiyaçları vardır. Empatinin olmadığı yerde sempati olmaz.

*

Sevgi ortamları, kusursuz empatiyle oluşturulur.Empati yapanlar, haksızlık yapmazlar.

4 Eylül 2020, 12:51

MEDENİYETLER SAVAŞINDA DEVLETLERİN SİLAHLI SERT GÜÇLERİNİN YERİNE SİLAHSIZ ESNEK GÜÇLERİ GEÇMİŞTİR

Cumhuriyet dönemi Anadolu insanının kültür, sanat ve düşünce dünyasını zenginleştirerek,yeni açılımlar, yeni boyutlar kazandıran düşünürlerin başında Sezai Karakoç gelir. Onun "Yitik Cennet", "İslamın Dirilişi", "Diriliş Neslinin Amentüsü", "İslam Toplumunun Ekonomik Strüktürü" gibi kitapları, dünyadaki gelişmeleri yorumlamak için,sürekli el altında bulundurulması gereken kitaplardır.

*

Dil ve ülke farklarından daha çok, medeniyet farklarının öne çıktığı dünyada, Karakoç'un düşüncede verdiği medeniyet savaşı, dünyaya açılan Anadolu insanının medeniyet değerlerini, yeniden hayata geçirmede büyük önem taşıyor. Arnold Toynbee "A Study of History" isimli kitabında, ele aldığı önde gelen yirmi bir medeniyetten, yalnızca altı tanesi varlığını koruyor. Giderek yaşayan medeniyetlerin sayısı, daha da azalacaktır.

*

Dünyanın bilenen en eski medeniyeti, Ortadoğu'da ortaya çıkan Babil medeniyetidir.İnsanlığın bilgi ve bilgelik birikimi, Babil'den Mısır'a, Mısır'dan Yunan'a, Yunan'dan Roma'ya geçmiştir. Tek Tanrılı dinlere kapalı medeniyetlerin, seküler mirası Roma medeniyetinde toplanmıştır. Bu bağlamda, ilk insandan beri dünyada, iki ana medeniyet savaşıyor. Bir yanda Peygamberler arasında ayrım yapmayan Medine, bir yanda mitolojiye dayanan Roma medeniyeti vardır.

*

Şehvet ve şiddet bağımlısı Roma, mutsuzluk ve umutsuzluk veren savaş sarhoşluğunu, mirasçısı olduğu Yunan'dan daha ileri boyutlara ulaştırmıştır. Roma'da Yunan'da olduğu gibi,yağma, cinsellik ve savaş, herşeyi kuşatan temel değerler olmuştur.

*

Toynbee, Russell ve Popper, Eflatun'u seküler dayatmacı yönetimlerin doruk noktası olan Faşizm'le birlikte, Komünizm'in de öncüsü olarak görürler. Yirminci yüzyılı kan gölüne dönüştüren, iki dayatmacı yönetim, çağdaş Roma'ların iki dehşet verici örnekleridir.Onlardan bayrağı Yirmi birinci yüzyılda, "Amerikan İmparatorluğu" almıştır.

*

Bütün mirasının Medine'de toplandığı Vahiy medeniyeti , Peygamberlere dayanır. Vahiy medeniyetinin kaynağında kutsal kitaplar vardır. "Hakikat inanan insanın yitirilmiş malı gibidir. Onu nerede bulursa alır." Bu yüzden,Medine medeniyeti, tarih içinde Roma medeniyeti ve değerleriyle, sürekli hesaplaşma içinde olmuştur.

*

Karakoç'un "Yitik Cennet"te vurguladığı gibi, "İslam Hz. İbrahim'in ve öbür Peygamberler'in yoluna dönüş ve insanlığın ilk insandan itibaren geliştirdiği, Hakikat Medeniyeti'ni dirilişi demektir." Dünyadaki bütün medeniyetlerin kaynağı,Medine'de doruk noktasına ulaşan, İslam medeniyetidir.Sonda gelen,ancak başta olan İslam medeniyeti,iki dünya medeniyetidir.

*

Medine ve Roma medeniyetlerinin Habil'le ve Kabil'le başlayan hesaplaşmaları, Kıyamet'e kadar devam edecektir.

*

Siyasal sınırların önemini yitirdiği dünyada, hiçbir ülkenin hesaplaşmadan kaçması mümkün değildir.

*

Yirmi birinci yüzyılda hesaplaşma, çatışma alanlarında değil, uzlaşma alanlarında yapılacaktır.

*

Çatışmada kazanan,uzlaşmada kaybeden olmaz. Kare dünya birlikte yaşama dünyasıdır.

5 Eylül 2020, 12:01

İstanbul'u Amsterdam'a taşıyan,iki şehir,iki kültür arasında

İstanbul'u Amsterdam'a taşıyan,iki şehir,iki kültür arasında dostluk köprüleri kuran,Değerli Televizyon Programcısı Mehmet Uzun ile "KABE TOPRAĞI" Üsküdar'da yaptığımız,"DÜŞÜNCEYE YOLCULUK" sohbeti.

7 Eylül 2020, 12:08

DÜNYADA SAVAŞLARI İŞİ İYİ DEĞİL İYİ İŞİ YAPANLAR DURDURURLAR

Ekonomik, siyasal ve kültürel dönüşümlerin kaynağında, kendisi için istediğini, bütün insanlar için isteyen liderler vardır. Onlar insanlığın bilgi ve bilgelik hazinelerinin, paylaşıldıkca zenginleştiğini bilirler. Liderlerin güçleri, dürüstlükte sınır tanımayan, açıklıklarından kaynaklanır. Onların düşünce ve eylem dünyalarında, kuralsızlığa kesinlikle yer yoktur, düşünceleri eylemlerine, eylemleri düşüncelerine yansır.

*

Görünmeyen dünyayı yok sayarak, kutsal kültürün değerlerinden daha çok, görünen dünyanın ekonomik değerlerine önem vermek, bütün dünyanın sorumsuzca yağmalanmasına yol açacak, büyük bir soygunların ateşleyicisi olmaktır. Gökyüzünün değerleri, yeryüzünün ekonomik doğrularının işaret fişekleridir. Onların ışığından yararlanmayanlar, gösterdikleri yönü izlemeyenler, yeryüzünün şiirini yakalayamazlar, dünyayı bütün insanlar için, savaş alanına dönüştürürler.

*

Dünyayı dönüştüren liderler, kutsal kültürün doğrulukta,iyilikte, güzellikte yarışan, öncülerinin arasından çıkmışlardır. Onlar dürüstlükte, açıklıkta, cesarette, yarışmanın en güzel örneklerini vermişler, ekonomik, siyasal ve kültürel alanda, çığır açmışlar, bütün insanlığın izlediği değişmez örnekler olmuşlardır. Tarihin her döneminde ve dünyanın her yerinde, liderleri lider yapan doğruluk, iyilik ve güzellikte sonu gelmez, bir yarışa girmeleri olmuştur.

*

Liderlik alanında yaptığı çalışmalarıyla bilinen Warren Bennis, “Bir Lider Olabilmek” kitabında, liderlerle yöneticileri karşılaştırır. Toplumları dönüştürenler, yönetici niteliklerinden önce, lider nitelikleri taşıyanlardır. Her lider bir yöneticidir, ancak her yönetici bir lider değildir. Geleceğin dünyasını inşa etmede, Bennis’in liderler için gündeme getirdiği, on iki nitelikten dört tanesi çok önemlidir.

*

a. Yöneticiler birbirine benzer, liderler ise özgündür. Her birinin kendine özgü nitelikleri vardır.

*

b. Yöneticiler elindeki kaynakları korumaya çalışırken, liderler geliştirmeye ve yeni boyutlar kazandırmaya çalışırlar.

*

c. Yöneticilerin gözleri ufukta, liderlerin gözleri ufuktan daha çok, ufuk ötesindedir.

*

d. Yöneticiler işlerini doğru, liderler doğru işleri yapar.

*

İster özel, ister kamu, isterse gönüllü olsun, bütün kuruluşlarda liderlerden daha çok, yöneticiler vardır. Bu yüzden ordular gibi yapılanan, ayrıcalıklarla donatılmış yöneticiler,dünyanın kemikleşmiş siyasal ve kültürel yapılarını dönüştürmekte, başarısızlığa uğramaktadırlar.

*

İyi işleri iyi yapmasını, iyi olmasını ve iyilikte yarışmasını bilmeyen yöneticiler, dünyayı savaştan savaşa, krizden krize sürüklemektedirler.

*

Dünya her ülkede iyi olmak için, risk almayı bilen, iyi işleri yapacak, iyi liderler bekliyor.

8 Eylül 2020, 13:22

DÜŞÜNCEYİ İMAN EYLEMİ İNSAN İÇİN BİLENLER SAVAŞMADAN BİRLİKTE YAŞAMASINI BİLİRLER

Dünyada nasıl ağaçsız orman, ormansız ağaç olmazsa, düşün- cesiz eylem, eylemsiz düşünce de olmaz. Bu yüzden, iki dünyayı bir bütünün, iki ayrı yüzü olarak gören Anadolu edebiyatında, “Bulut biziz, yağmur bizdedir”, “Edebiyat biziz, şiir bizdedir”, “Söz biziz, öz bizdedir” denilir. Hayatın hayat olmasında, düşünce eylemden, eylem düşünceden ayrılmaz. Düşünceyi eylem, eylemi düşünce ayakta tutar.Düşünce eylemin, eylem düşüncenin habercisidir.

*

Anadolu’nun bilge insanları, düşüncelerini eylemleriyle, eylemlerini düşünceleriyle, uyum ve denge içinde tutmasını bilmişlerdir. Onların düşünce ve eylem dünyalarında, yazı sözden, söz yazıdan ayrılmaz, yazının söze, sözün yazıya eşdeğer bir gücü ve etkisi vardır. Yazı düşünceyse, eylem sözdür. Anadolu’da sözlerin yazıyla bağlanması sürekli vurgulanır. Bilgelerin hep tekrarlandıkları gibi, konuşulan unutulur, yazılan unutulmaz.

*

Anadolu insanının yazı ve söz geleneğine, yeni boyutlar kazandırmada sürekli okunan, insanlık tarihindeki, yapılışları ve yıkılışları anlatan, zengin peygamber öykülerinin, ayrı bir yeri ve önemi vardır. Yüzyılların içinden açıklana açıklana, yorumlana yorumlana gelen İhya, Fütuhat, Mesnevi, Anadolu insanının beslendiği kitapların başında gelir. Onlar kutsal kültürü bütün zenginlikleriyle, yalnızca Anadolu’ya değil, dünyanın her ülkesine taşımışlardır.

*

Dünyanın bütün dillerinde, sözün uçuculuğu yanında, yazının kalıcılığını vurgulayan özdeyişler ve atasözleriyle karşılaşılır. Türkler Anadolu’dan Balkanlara, Kafkaslara almak için değil, vermek için giden, ermişlerin öykülerini okuyarak gitmişlerdir. Ermişlerin veren el olmada, sınır tanımayan, düşünce ve eylem dünyalarında, düşmanlıklar dostluklara, dostluklar kardeşliklere dönüşmüştür. Onlar alçak gönüllükte toprak, eli açıklıkta deniz gibi olmuşlardır.

*

Anadolu’nun erleri ve erenleri, dünyada kutsal kültürün, en başarılı taşıyıcıları olmayı bilmişler, sevmişler ve sevilmişlerdir. Toplumların sağduyusunu oluşturan, sevginin gücü küre- seldir, sevgi sınır tanımaz. Dünyanın her yerinde sevgi kutsal kitaplardan beslenir. İnsan sevgisi, kardeşlik bağları, yardımlaşma coşkusunun kökleri, kutsal kitaplara dayanır. Sevgi baş- kalarının acılarını paylaşmayı, yardımlaşmayı ve dayanışmayı bilenleri işidir.

*

Erenler ve erler silahlarla yürüyenlerin, silahlarla karşılandıklarını bildikleri için, ellerinde güllerle yürürler, ellerde güllerle karşılanırlar. Onlar zengin düşünce, etkili eylem dünyalarında, gittikleri her coğrafyada, tohumları filizlendiren toprak, insanları gölgelendiren çınar, toprakları bereketlendiren yağmur olmayı bilmişlerdir. Dergahlar çeşit çeşit meyvaları olan ağaçlar gibi, insanları açlık, yoksulluk ve gelecek korkusundan kurtarmıştır.

*

Dergahlarda kutsal kültürle donananlar, çıktıkları yolculukta toplumların hem geçmişlerini hem de geleceklerini görürler. Düşünce ve eylemin coşkusunu duyanlar, onlarla birlikte doğru düşünme ve doğruyu arama kervanına katılırlar.

*

Geçmiş ile gelecek, düşünce ile eylem, yazı ile söz arasındaki yıkılmaz köprüler, edebiyatla inşa edilir. Edebiyatla doğru düşünce, güzel eyleme dönüşür. Doğru düşünce olmadan güzel eylem olmaz.

*

Dünyanın geleceğinin güneşi, mitoloji kahramanlarının vatanı Atina’dan değil, Peygamberlerin vatanı, Mekke'den, Medine'den, Kudüs’ten doğacaktır.

*

Düşünce ve eylem dünyasının dönüştürücü güçlerinin yol gizemli haritası kutsal kitaplarda ve kutlu şehirlerde aranmalıdır.

*

Kur'an Medine'yi,Medine Mekke'yi nasıl savaşsız dönüştürmüşse, bütün şehirler öyle dönüştürülmelidir.

9 Eylül 2020, 13:44

EKONOMİYİ KÜLTÜRÜN NESNESİ HALİNE GETİREREK ENFLASYONUN BURNUNA HALKA TAKMAK

Dünyada ister özel, ister kamu, ister vakıf olsun, bütün kurum ve kuruluşların başta gelen ekonomik sorunu: Ellerindeki kaynakları, en doğru, en güzel yolda değerlendirmektir. Hayatın bir boyutunda üretim varsa, bir boyutunda tüketim vardır. Hayatın hiçbir alanında üretmeden, tüketmek mümkün değildir. Ekonomi hayatın yaşanır kılınmasında, üretim ile tüketim arasındaki uyumun, düzenin ve dengenin sağlanmasıdır. Ekonomi ekonomi bilmektir,ekonomi dünyayı bilmektir, ekonomi insanı bilmektir.

*

Üretim ile tüketim arasındaki uyum ve denge yazılı ve yazılı olmayan, etik ve ekonomik kurallarla sağlanır. Bu bağlamda, "Serbest Pazar" ekonomisinden önce, "Etik Pazar" ekonomisi vardır. Her alanda hayatın merkezini, "Ekonomik İnsan" değil, "Etik İnsan" oluşturur. Üretim ve tüketimin yönetilmesinde, insanlar yeteneklerine göre üretirler, ihtiyaçlarına göre tüketirlerse, kimsenin durumu kötüleşmeden, herkesin durumu iyileşir. Sağlıklı bir ekonomide, temel ihtiyaçların kıtlığı çekilmez, hayatın bütün boyutlarında savurganlık önlenir.

*

Bir ekonomide insanlar, kurumlar, kuruluşlar üretmediklerini tüketmezlerse, bütün dünyaya bir bulaşıcı hastalık gibi yayılan tüketim yarışı, temel ihtiyaçları karşılayan, üretim yarışına dönüşür. Doğal hayatta olduğu gibi, ekonomik hayatta da, hiçbir şey israf edilmezse, üretim ve tüketim sonrası oluşan artıklar da ortadan kalkar. Ekonomik hayatta enflasyon başta olmak üzere, israf bütün sorunların anasıdır. İsraf verimsizliktir. Enflasyon sorumsuzluktur. Enflasyon üretilmeyeni tüketmektir. Enflasyon herkesten alınan gizli vergidir.

*

Dünyada enflasyonun ekonomik, siyasal ve kültürel hayatta yol açtığı yıkımlara örnek olarak, savaş yıllarının Almanya'sı verilir. O yıllarda devlet görevlilerine, haftalık, hatta günlük ücret ödenmeye başlanır. Aynı yıllarda Maliye Bakanlığında çalışan Neumak' ın anlattığına göre, sabah verilen ücretlerin, öğle yemeğini karşılamadığı günler olur. Mark değer ölçüsü olma özelliğini yitirir. Bütün kurumlarıyla ve kuruluşlarıyla Almanya felç olur. İnsanlar ekonominin öznesi olmaktan çıkarlar, herkes ekonominin nesnesi olur.

*

İnsanlar ekonominin nesnesi olurlarsa, kişilikleriyle birlikte sorumluluklarını yitirirler, ekonomik hayatın her boyutunda yolsuzluklar, haksızlıklar ve soygunlar katlanarak artar. Ayrıca şans oyunlarına gösterilen ilgi ve alkollü içkilerle olan düşkünlük, inanılmaz boyutlara ulaşır. Bir toplumda insanların ekonominin öznesi olma özeliklerini yitirmeleri, o topluma savaşlardan çok daha büyük zarar verir. Toplum yoksul zengin, bütün kesimleriyle alt üst olur.

*

Dünyanın yeraltı ve yerüstü kaynaklarını gereksiz aşırı tüketime ve açgözlülüğe kurban eden ekonominin sonuna gelinmiştir. Bütün dünya, insanı tüketimin nesnesi haline getiren bir ekonomi değil, insanı üretimin öznesi haline getiren bir ekonomi arayışı yolunda ecel terleri döküyor. İnsanlık yatağını yitirmiş bir nehirin denizi araması gibi, kafasını taştan taşa vura vura, ekonomi ve etik arasındaki, uyumsuzluğu gidermenin yollarını arıyor.

*

Yirmi birinci yüzyılda insan, ya ekonominin öznesi olacaktır ya da ekonominin nesnesi olarak, dünyayı savaştan savaşa, krizden krize sürükleyecektir.

*

Yeni dünyada enflasyonun burnuna halkayı, Yunus gibi tüketenler, Sinan gibi üretenler takacaktır.

10 Eylül 2020, 12:41

DÜNYADA ERDEMSİZ SAVAŞ DEVLETLERİNİN YERİNE HER BİRİ BİR DEVLET OLAN ERDEMLİ BARIŞ ŞEHİRLERİ GEÇMİŞTİR

Dünya tarihinde ülkelerin, geçmişten geleceğe çıktıkları büyük yolculuklarında, ordular önemli görevler yüklenmiştir. Yüzyıllarca ülkeler güçlerini ordularından almışlardır. Yirminci yüzyılın sonunda Sovyetler Birliğinin dağılmasıyla, sıcak savaşların dönemi kapanmıştır. Ancak Yirmi birinci yüzyılın başında, Amerika’nın Irak’ı, Rusya’nın Suriye’yi ordularla işgal etmeye kalkışmalarıyla, dünya yeniden sıcak savaş yıllarına dönmüştür.

*

Yirmi birinci yüzyılın savaşları, Yirminci yüzyılın savaşları gibi, düzenli orduların savaşları değildir. Düzenli ordular şehirlerde değil, cephelerde savaşırlar. Şehirlerde orduların karşısında, ne zaman, nerede, nasıl vuracağı belli olmayan, intihar saldırıları yapan, düzensiz küçük silahlı güçler vardır. Onların en büyük silahları, şehirleri ateşe vermek, şehirlerin kalabalık yerlerinde terör estirmek, insanları tedirgin etmek, bütün dünyaya korku salmaktır.

*

İslam dünyasındaki yönetimleri, Batı dünyasının demokrasi dışı yöntemlerle değiştirmeye kalkışması, ülkelerdeki yönetim savaşlarını, her gün binlerce insanın hayatını kaybettiği düzensiz savaşlara dönüştürmüştür. Kazanan ve kaybeden tarafların belli olmadığı, düzensiz savaşların önlenmesi, bütün dünya için hayati önem taşımaktadır. İslam dünyasında demokratikleşme, sancılarının yaşandığı bir dönemde, şehirler arasındaki dayanışma ve iş birliği barışa giden yolda atılacak ilk adımdır.

*

Şehirler arasında yeni ulaşım yolları açıldıkça, savaşa göre yapılanan ordular, barışa göre yeniden yapılanmak zorunda kalacaklardır. Sakarya’dan Şeki’ye kadar, kıyıya ve birbirine paralel uzanan sıra dağları, doğal güzellikleri, bitki örtüsü, mavi ile yeşilin el ele verdiği nefes kesici sahilleri, göllerle kaplı, birbirinden güzel yaylalarıyla, Karadeniz Türk ve Slav dünyasının barış havzası olacaktır. Trabzon’dan Samsun’a Soçi’ye uğramadan gidilmeyecektir.

*

Karadeniz Anadolu’nun Kafkaslar ve Balkanlar üzerinden, Rusya Federasyonu içinde yer alan, yüze yakın Özerk Cumhuriyete açılan kapısıdır. Kafkas ülkeleriyle, ekonomik ve kültürel ilişkilerin geliştirilmesi, Konya’ya Kazan yolunu açacaktır. Kuzey Türklerinin, Türkiye’nin Avrupa’daki varlığını perçinlenmesinde çok önemli yerleri vardır. Karadeniz’den Akdeniz’e, yeni bir dönemin tohumları yeşermektedir. Kaçkar ve Toros dağları Türkiye’de barışın güvencesi Yeni Alp dağlarıdır.

*

Dünyanın her yerinde Richard Florida’nın “Who’s Your City”, kitabında ortaya koyduğu gibi, şehirler oluşturdukları çekim alanlarıyla, dünyadan ne kadar çok entelektüel sermaye çekerlerse, o kadar güçlü ve kadar çok etkili olurlar. Edebiyat, eğitim, sağlık, iş ve ekonomi dünyasının öncüleri, şehirlerin entelektüel sermayelerini oluştururlar. Karadeniz ve Akdeniz çevresinde yer alan şehirler, Singapur, Kuala Lumpur, Seul gibi, dünyanın yeni şehirleri olmaya adaydırlar.

*

Şehirler güçlendikçe, bir yandan büyük küçük devletlerin yükleri hafiflerken, bir yandan bütün dünyada kültüre ve ekonomiye dönük, barış çalışmaları hız ve yoğunluk kazanacaktır.

*

Dünyadaki bütün aydınların bıkmadan usanmadan yaptıkları “Savaşları Durdurun” çağrısına, ilk uyanların başında, entelektüel sermaye zengini olan şehirler gelecektir.

*

Düz kare dünyada şehirler devletleri, devletler orduları,kan dökülen savaş alanlarından, kan dökülmeyen barış alanlarına taşıyacaklardır.

*

Dünya medeniyet tarihinin mimarları, insan hayatını önemsemeyen eli kanlı devletler değil, önemseyen erdemli şehirler olmuştur.

*

Mekke,Medine,Kudüs başta olmak üzere,erdemli şehirlerin güneşleri asla batmazlar,aaakıyamete kadar bütün dünyayı aydınlatırlar.

11 Eylül 2020, 12:07

BİN CÜMLE OKUMAYANLAR BİR CÜMLE YAZAMAZLAR

Yazarlar yazmayı sevdikleri kadar, okumayı da severler. Her yazar yazdıklarını, kendilerinden önce yazan, yazarlara borçludur. Bir yazar bin okumadan bir yazamaz. Okumada başarılı olanlar, yazmada başarılı olurlar. Onlar bir kuyumcu duyarlılığıyla, bir kelime, bir cümle, bir sayfa ve bir kitap ararlar. Yazma sürecinde hem düşünce geliştirilir, hem de düşünce ödünç alınır. Edebiyatta etkilenmeyenler,okuyanları etkileyemezler.

*

Okuma ve yazma sürecinde bir özdeyiş, bir kitaptan daha çok şey anlatır. Bu yüzden, her yazarın bir kıvılcıma, bir ışığa, bir gözleme, bir bilgiye ihtiyacı vardır. Hayatın akışında, bilgiyi bilgi izler, bilginin üstünde bilgi vardır. Bunun için, yazdıklarının kalıcı olmasını isteyen yazarlar, hiçbir zaman yazdıklarıyla yetinmezler. Onlar yazmak istediklerini, yazamadıklarını düşünerek, son günlerine kadar yazmayı sürdürürler. Onların en güzel kitapları, henüz yazmadıkları kitaplarıdır.

*

Sürekli yazmasına rağmen, yazmak istediklerinin hepsini yazamayan, yazarlardan biri de Cahit Zarifoğlu’dur. Zarifoğlu’nun okuma ve yazmanın önemini vurgulayan, Mavera dergisinin sondan başlanarak, okunmasına yol açan, okuyuculara yazdığı açık mektupları yanında, dostlarına yazdığı kapalı mektupları da vardır. Şairlerin her şiiri, her yazısı, kendisinden sonra geleceklere ışık tutan, yön gösteren bir mektuptur. Dünya düşünce tarihi içinde, yer almış pek çok kitap mektuplara verilen cevaplardan oluşmuştur.

*

Yazarların hayatı şiirleştirmek, şiiri hayatlaştırmak için, arayıp bulmak zorunda kaldığı, ancak hemen bulamadığı, bulunması yılları alan kitaplar, her zaman her yerde olmuştur. Bu yüzden, yazmak isteyenlerin, sürekli okumaya büyük özen göstermeleri gerekir. Düşünce ve eylem dünyasında, tekrar tekrar okunması gereken, çok sayıda kitap vardır. Onlar yeniliklerini hiç yitirmez, her okuyana yeni bir şiirin, yeni bir hayatın kapılarını açarlar.

*

Yazarlar her gün yeni olmasını istedikleri hayatı hem kolaylaştırırlar, hem de güzelleştirirler. Onların elinde, okuma yazmaya dönüştüğü gibi, bilgi de bilgeliğe dönüşür. Yazarların dünyasında edebiyat, kitaplarla konuşan bir dil ve insanlara uzanan bir eldir. Onlar insanları bir dünyadan alır, başka bir dünyaya taşırlar. Yazarlar sonsuz bir sevgiyle yıldızlara bakar, yıldızlar da bütün sırlarını onlara açarlar. Onlar gökyüzünden alırlar, yeryüzüne verirler.

*

Ölümsüz eserleriyle, ölümsüzlüğü arayan yazarlar, ölüm- süzlüğe giden yolun kutup yıldızları olurlar. Kierkegaard’un vurguladığı gibi: “Sonsuz bir aşkla, yalnızca sonsuzluk, yani Tanrı sevilebilir.” Tanrı’yı sevenler sevilirler. Onun sevgisini kazananlar, her şeyi kazanırlar. Onun sevgisini yitirenler her şeyi yitirirler.

*

Düşünce ve eylemin öncüleri, bilinen dünyada bilinmeyen dünyayı, aramanın yorulma bilmez yolcularıdır.

*

Hayatı zenginleştiren yazarların gizemli etkisi, ölümsüzlüğün peşine düşmelerinden kaynaklanır.

*

Edebiyatçıların elinde, hayatın her alanında, somut soyuta, soyut somuta dönüşür.

*

Büyük edebiyatçıların boyasına boyananların, boyası hiçbir zaman solmaz

*

Yunus gibi Allah'ın boyasına boyananların, defterleri Kıyamete kadar kapanmaz.

12 Eylül 2020, 12:19

Yirmi birinci yüzyılın sonunda her şehir bir devlet

Yirmi birinci yüzyılın sonunda her şehir bir devlet olacak.B.M. "BİN DEVLETLİ DÜNYA"ya hazırlık yapmalıdır.Yeni kitabımız: "HER ŞEHİR BİR DÜNYADIR." Yakında internet kitapçılarında.İz Yayıncılık Satış ve Pazarlama Yöneticisi Kerim Aral Tlf: 0533 / 375 63 35 değerleri arkadaşlarımızın siparişlerini bekliyor.

12 Eylül 2020, 12:46

DÜNYAYI DÖNÜŞTÜREN ZİRVE DÜŞÜNÜRLERİN BÜYÜK ŞAİRLERİN YOLU KALABALIKLARIN YOLU DEĞİLDİR

Sağlıklı bir toplumda büyük şairler, düşünce ve eylemleriyle, yönetenler ile yönetilenler arasında, uyum ve düzeni sağlayan aydınların başında gelirler. Şairler sınır tanımayan vizyonlarıyla, toplumların geçmişlerinde geleceklerini, gelecekte geçmişlerini görürler. Onların şiirleri kökleri geçmişte, dalları gelecekte olan ağaçların, tazeliğini hiç yitirmeyen meyvalardır. Onlar güzellikleri özendiren, çirkinliklerini önleyen şiirleriyle, bütün insanlığın ortak aklının sesi olurlar.

*

Şairler değişik boyutlarıyla hayatın bütünü gören şiirleriyle, bir ellerini yönetenlere, bir ellerini de yönetilenlere uzatarak, toplumlara gidilmesi ve gidilmemesi gereken yönleri gösteren, kutup yıldızlarıdır. Onların şiirlerini okumayan, düşüncelerini öğrenmeyen, eylemlerine özenmeyen toplumlar, zengin bir kültürel doku ve sağlam bir ekonomik yapı oluşturamazlar. Büyük şairler her dönemde, toplumlara yol gösterici olmuşlardır.

*

Yirminci yüzyıl Türkiye'sini dönüştüren şairlerin başında Necip Fazıl gelir. Necip Fazıl resimin bütünü gören, şair ve düşünür sezgisiyle, dünyada doksanlı yıllardaki gelişmeleri, önceden görerek Türkiye’nin geleceğini, Türklerin bin yıllık tarihinin odak noktası olan Anadolu’da aramıştır. O bütün büyük şairler gibi, değişmeyen gerçekleri arama yolunda, her türlü acıya katlanan, düşünce ve eylemi yalnızca Allah için bilen, çok yönlü zirve bir düşünürdür. O “Çöle İnen Nur”un izinden giderek, ardında izlenecek izler bırakmıştır. Onu izleyenlerin önünde bütün surlar bir bir yıkılmıştır. *Dostoyevski'nin önemle vurguladığı gibi,acılar insanları olgunlaştırır. Büyük dönüşümlerin yolu, uzundur ve acılarla doludur. Acı çekilmeden, çıldıran ve çıldırtan dünya, baştan sona yıkılmadan, yepyeni bir dünyanın kapıları açılmaz. Dünya bir bardak su gibi çalkalanmadan, gökler devrilmeden, boşluk yıkılmadan, ekonomik, siyasal ve kültürel hayat yerli yerine oturmaz.

*

Necip Fazıl gibi, derin metafizik sancı çeken Goethe, “Yardıma çağırdığım şey acılardır. Çünkü onlar dosttur ve iyi öğüt verirler” diyerek, acı çekmenin önemini ortaya koymuştur.Acı çekme öncesini, “Tam otuz yıl saatim işlemiş ben durmuşum / Gökyüzünden habersiz uçurtma uçurmuşum” diye özetleyen Necip Fazıl, acı sonrasında “Surda bir gedik açtık; mukaddes mi mukaddes! / Ey kahbe rüzgar, artık ne yandan esersen es!” diyerek, yerel ve küresel bütün haksızlıklara savaş açmıştır.

*

Necip Fazıl’ın şiir ve eylem dünyasında, inançsızlıkla birlikte, karamsarlığa da yer yoktur. O dünyaya ve Türkiye’ye “Yarın, elbet bizim, elbet bizimdir! / Gün doğmuş, gün batmış, ebed bizim- dir” diye seslenir.

*

Şairler her şeyin her şeyle, iletişim ve etkileşim içinde olduğu, küçük dünyayı değil, büyük dünyayı görürler. Dönüşüm rüzgarları, toplumların tavanlarından önce, tabanlarında esmeye başlar.

*

Dönüşümlere direnilmez, dönüşümler yönetilir. Toplumların dönüşümü çevreden başlar, güçlene güçlene merkeze ulaşır.

*

Dönüşümü yönetenler geçmişte geleceği, gelecekte geçmişi görmesini bilenlerdir.

*

Şairlerin yolu, kalabalıkların yolu değildir. Onlar kalabalıkları değil, kalabalıklar onları izler.

13 Eylül 2020, 13:17

KÜLTÜR DÜNYASI DOSTLUKTA SINIR TANIMAYAN AYDINLARIN ELİNDE YENİ AÇILIMLAR KAZANIR

Politikanın hayatı yoğurduğu bir dünyada, kültürle yoğrulan bir hayatın, yolunu açmak için, her alanda ulusların üstünde, küresel bir yardımlaşma ve dayanışmaya ihtiyaç vardır. Bütün boyutlarıyla hayatın yaşanır kılınmasında kültür, politikadan çok daha geniş ve çok daha etkili bir alana sahiptir. Kültürler dostlukta sınır tanımayanların, ellerinde büyük bir derinlik, büyük bir zenginlik kazanırlar.

*

Hızır ile Musa, Sokrat ile Platon, Şems ile Mevlana, Mehmet Akif ile Hasan Basri Çantay, Yahya Kemal ile Ahmet Hamdi Tanpınar, Necip Fazıl ile Sezai Karakoç arasındaki dostluklar, insanlığın bilgi ve bilgelik birikimine, yeni açılımlar kazandırmıştır. Tarihin her döneminde, dünyanın her ülkesinde, onların dostlukları gibi, sınır tanımayan yüz binlerce dostluk örnekleri olmasaydı, insanlığın bilgi ve bilgelik birikimi, bugünkü boyutlarına ulaşmaz, böylesine zenginlik kazanmazdı.

*

Anadolu insanının, yüzyılların içinden süzülüp gelen zengin kültüründe, engin bilgelik dostlardan dostlara aktarılarak, yaşanılan hayatın bir parçası haline getirilirmiştir. Genişletilmiş onuncu baskısı yapılan, “Görünmeyen Üniversite” kitabında vurgulandığı gibi, dostlar birbirlerini dinleye dinleye, birbirleriyle konuşa konuşa, birbirleriyle tartışa tartışa, birbirleriyle bakışa bakışa, düşünce ve eylem dünyalarının sınırlarını sonuna kadar genişletirler.

*

Sınırların dışına çıkmayanlar arasında, sınır tanımayan dostluklar kurulmaz. Dostlukta sınırlarını aşanların, dostluklarını sınırlayacak sınır yoktur. Dostlar dostlarının aynasıdırlar. Doğal hayatta her şey ölürken, dostlukta hiçbir şey ölmez. Bu yüzden, dostlar birbirlerinin düşünen akılları, seven gönülleri, konuşan dilleri ve yazan kalemleri olurlar. Dostlar aralarında konuşur gibi susarlar, susar gibi konuşurlar. Onların dostlukları gibi, konuştukları da unutulmaz.

*

Dostluğa yeni boyutlar kazandıran, dost zenginleri hiçbir yerde yalnız kalmaz, hiçbir zaman yoksul düşmezler. Hayatın her alanında mülk zenginleri değil, dost zenginleri başarılı olurlar. Dost zenginliği her zaman ve her yerde, mülk zenginiğinden daha önemlidir. Dünyanın bütün ülkelerinde, insanların başarısında, kim olduklarından önce, kimin dostları oldukları önemlidir. İnsanların başarısında dostlarının büyük payları vardır.

*

Montaigne’inin “Denemeler”inde vurguladığı gibi:” Toplumları kusursuz hale getirmenin yolu, sevgiye dayalı dostluklardan geçer.” İnsanlarla dost olmasını başaramayanlar, edebiyatlarla, medeniyetlerle dost olmasını başaramazlar. Medeniyetlerin başarısında seven dostları kadar, eleştiren düşmanları da önemlidir. Dünyada zengin edebiyatlar, kalıcı medeniyetler, sevginin ve eleştirinin sınırlarını bilen, düşmanlarıyla ve dostlarıyla, canlılıklarıyla birlikte, varlıklarını da korumuşlardır.

*

Zengin edebiyatların, derin medeniyetlerin sadık dostları vardır. Onlar medeniyetlerini edebiyatlarıyla, sürekli zenginleştirmişlerdir.

*

Dostlar kervanının yolu kesilmez.Dostların dostunu bulanların kervanında, kimse yolunu kaybetmez. Dost olmasını bilenlerin arasında düşmanlığa yer olmaz.

*

Dostlarıyla, düşmanlarıyla tartışılmayan, yoruma kapalı düşünürlerin, arkalarında iz bırakan, izleyicileri olmaz.

*

Dünyada dost kervanına katılmayan insanlar,düşünce ve eylem dünyalarında dostsuz kalırlar.

13 Eylül 2020, 20:06

Mücahit Kocabaş'ın akıcı bir dille, ana başlıklar halinde anlattığı,Ersin Karaca ile Üsküdar H Kitap Kafe'de

Mücahit Kocabaş'ın akıcı bir dille, ana başlıklar halinde anlattığı,Ersin Karaca ile Üsküdar H Kitap Kafe'de yapığımız "Şehir ve Medeniyet" söyleşisi.Teşekkürler Sevgili Mücahit, teşekkürler "BIZIMSEMAVER.COM".

14 Eylül 2020, 12:52

EĞİTİM DÜŞÜNÜRLERİN DÜŞÜNCELERİNİ ÖĞRENMEKTEN ÖNCE DÜŞÜNÜRLER GİBİ DÜŞÜNMESİNİ ÖĞRENMEKTİR

Hayatın odak noktasına, eğitim kuruluşlarının yerleştirilmesi gerekir. Eğitim ömür boyu devam eden kesintisiz bir süreçtir. Sürekli eğitimde insanlar, öğretirken öğrenirler, öğrenirken öğretirler. Yılın her günü hem öğretmenler, hem de öğrenciler günü olmalıdır. Öğretmenler olmadan öğrenciler, öğrenciler olmadan öğretmenler olmaz. Öğretmenler ve öğrenciler eğitim dünyasında bir bütünün birbirinden ayrılmaz iki yarısıdır.Eğitimde amaç düşünceleri öğrenmekten daha çok düşünmeyi öğrenmektir.

*

Öğrenmesini ve öğretmesini sevenler nerede olurlarsa olsunlar, bulundukları yeri duvarsız ve kapısız, bir eğitim kurumuna dönüştürürler. Onların bir arada olduğu her yerde, ekonomik, siyasal ve kültürel hayat, büyük bir canlılık kazanır. Bir toplumda eğitimdeki eşitsizlikler giderilmeden, ekonomideki dengesizlikler giderilmez. Ekonomik ve kültürel hayatın dönüştürücü gücü, öğrenmesini ve öğretmesini seven insandır.

*

Bir ülkenin ekonomik güçsüzlüğünü gidermede, gelir seviyesinin büyüklüğü değil, eğitim seviyesinin yüksekliği belirleyicidir. Türkiye’nin üretim gücünü, Avrupa ülkelerinin seviyesine çıkarması, her şeyden önce mesleksizliğin üstesinden gelmesine bağlıdır. Türkiye’nin en büyük sorunu, eğitimsizlikten kaynaklanan mesleksizliktir. Dünyanın hiçbir ülkesinde, eğitim seviyesini yükseltmeden, üretim seviyesini yükseltmek mümkün değildir.

*

Sanayi toplumundan bilgi toplumuna, bilgi toplumundan değer toplumuna geçilen bir dünyada, entelektüel sermaye zenginliği, finansal sermaye zenginliğinden çok daha önemlidir. Tarihin her dönemimde, eğitim seviyesi yüksek, entelektüel sermayesi büyük olan toplumların, kültürel dokuları sağlam, ekonomik yapıları güçlü olmuştur. Entelektüel sermaye yoksulu olan ülkelerin, derin kültürleri, zengin ekonomileri olmaz.

*

Eğitim insanın doğumundan ölümüne kadar devam eder. Eğitimin yaşı, yeri ve zamanı yoktur. İnsanların ya öğrenen, ya da öğreten olmadığı toplumlarda, kültürler derinleşmediği gibi, ekonomiler de zenginleşmez. Kültür ve ekonomi arasındaki uyum, eğitimle sürdürülebilirlik kazanır. “Sürekli Barış”ın kuramcısı,Immanuel Kant’ın vurguladığı gibi: “İnsanın doğal yeteneklerinin gelişimi, kendiliğinden gerçekleşmeyeceği için, her türlü eğitim bir sanattır.”

*

Tarihin her döneminde eğitim, bütün ülkelerin çözmek zorunda oldukları, en büyük sorun olmuştur. Hayatın kolaylaştırılması ve güzelleştirilmesi için, yaşı ve işi ne olursa olsun, herkes eğitim sanatına katkıda bulunmak zorundadır. Bilgi ve bilgelik, düşünce ve eylem, eğitimle sınırları genişletilerek, yeni açılımlar, yeni boyutlar kazanır. Eğitim seviyeleri yüksek olan toplumların, üretim seviyeleri düşük olmaz. Onlar hiçbir zaman yoksulluk çekmezler.

*

Ülkelerin gelecekteki başarısı, bugünden eğitime yaptıkları yatırımlara bağlıdır. Eğitime yapılan yatırım, getirisi en yüksek olan, hiç zarar etmeyen yatırımdır. Eğitime yatırım yapan ülkeler, hiçbir alanda yoksul düşmezler.

*

Eğitimle insanlar hayatın her boyutunda, hem öğretmen hem öğrenci olurlar. Onlar için her gün, öğretmenler günü, her gün öğrenciler günüdür. İnsanlar eğitimli doğmazlar. Ancak eğitimle üreten insan olurlar.

*

Dünyanın eğitim özürlü toplumlar, edebiyat ve medeniyete katkıda bulunamazlar, hayatın hiçbir alanında kalıcı izler bırakamazlar, varlıklarını koruyamazlar.

14 Eylül 2020, 23:40

Necip Fazıl "Genç adam,düşün !

Necip Fazıl "Genç adam,düşün ! Evvela insanoğlunun düşünmekten daha büyük bir haysiyeti olmadığını düşün. Düşünmeyi düşün; düşünülecek her şey ondan sonra kuyruğa girer" uyarısında ve çağrısında bulunur.

15 Eylül 2020, 12:58

DÜNYADA YOKSULLAR GİBİ YAŞAMAK BİR ERDEMDİR ANCAK YOKSULLUK BİR ERDEM DEĞİLDİR

Bir toplumun üretim gücünün büyütülmesi, kimseye haksızlık yapılmadan, üretilen bilgilerin, ürünlerin ve hizmetlerin paylaşılması, bütün ülkelerin ana sorunudur. Toplumların üretim gücünü büyütme ve üretimi paylaşma yöntemleri, yüzyıllar içinde büyük değişiklikler göstermiştir. Ancak kaynakları değerlendirme ve ihtiyaçları karşılama sorunları, başlangıçtan beri vardır, var olmaya devam edeceklerdir.

*

Dünyada insan hayatının başlangıcında, İncil’de vurgulandığı gibi, ekmek ya da ekonomi değil, söz ya da kültür vardır. Yalnız ekonomiyle yaşanmadığı gibi, yalnız kültürle yaşanmaz. İnsanlığın atalarının yitirdiği, hiçbir şeyin kıtlığı çekilmeyen, Cennetin sınırsız kaynakları yanında, bütün insanların yaşadığı dünyanın kaynakları sınırlıdır. İnsanlık dünyanın sınırlı kaynaklarıyla, yitirdiği sınırsız kaynakların Cennetini bulacaktır.

*

Arka bahçesi dünya olan, Yitirilen Cennete giden yolun kutup yıldızları, seküler kültürün arayış içinde olan filozofları değil, kutsal kültürün üstün habercileri olan peygamberlerdir. Kutsal kültürün peygamberlerini izleyenler, yitirdikleri Cenneti bulmakla kalmazlar, yaşadıkları coğrafyayı bir dünya Cennetine dönüştürürler. Bunun için Pascal filozofların buldukları Allah’a değil, peygamberlerin haberini verdikleri Allah’a inanır.

*

Sınırlı kaynaklarıyla bütün dünyayı, herkesin ihtiyacı karşılanan bir Cennete çevirecekler, hayatın bütün boyutlarında nimetleri büyütmeyi, külfetleri küçültmeyi kendilerine görev edinenler olacaktır. Ekonomi hayatı yaşanır kılmanın ve kolaylaştırmanın bilimidir. Bu yüzden, ekonominin tarihi, ekmeğin tarihiyle yaşıttır. Ekmeğe ihtiyaç duyulan her yerde, ekonomiye ihtiyaç duyulur. Bu yönüyle, ekonomi sanatların en eskisi, bilimlerin de en yenisidir.

*

Kutsal kültüre saygılı olmak, ekonomiye ilgisiz olmak anlamına gelmez. Kutsal kültürde, yoksullar gibi yaşamak bir erdemdir, ancak yoksulluk bir erdem değildir. Yoksullukla savaşmak, herkesin vazgeçilmez sorumluluğudur. Çünkü yoksulluk, hiç kimsenin giymek istemediği ateşten bir gömlektir. Yoksullukla savaş, ekonominin inceliklerini iyi bilmeyi gerektirir.

*

Ekonominin doğal yasalarını ve işleyiş mekanizmasını bilenler, hiçbir zaman yoksul düşmezler.Ekonomide yoksullar gibi yaşamak güç gösterirken, yoksulluk güçsüzlük gösterir. Bunun için Dergah kültüründe, bir lokma bir hırka tüketmek, bin lokma bin hırka üretmek sürekli özendirilir.Ekonomi Adam Smith ve Karl Marx ile başlamadığı gibi, onlarla da bitmemiştir.

*

Sanayi toplumunun sorunlarına odaklanan, dünya ekonomi biliminin, iki yüz yıllık bir geçmişi vardır. Soğuk Savaş sonrası gelişmeler, ekonominin seküler kültürün bir türevi olmadığını göstermiştir. Yirmi birinci yüzyılda, kimse ekonomik gelişmenin yolunun sekülerleşmeden geçtiğini söyleyemez. Sekülerleşme ekonomik başarının güvencesi değildir.

*

Dünyanın sorunu sekülerleşmeden, ekonominin ilkeleri ışığında, üretim gücünü büyütmektir.

*

Kutsal kültürde üretmekten ve tüketmekten önce, erdemli olmak önemlidir.

*

Dünyada erdemli insanların, üretimleri ve tüketimleri erdemli olur.

16 Eylül 2020, 11:46

GECE GÖRÜLMEYEN RÜYALARI GÜNDÜZ GÖRENLER DOKUZ NOKTANIN DIŞINA ÇIKMASINI BİLİRLER

Bu yazı daha önce 06.04.2020 tarihinde de yayımlanmıştı.

İletişim teknolojisindeki gelişmeler, bütün kuruluşları, dünyadaki değişmelere ayak uydurmak için, yeniden yapılanmaya zorluyor. Sürekli yenilenen dijital dünyadan, yararlanmayan kuruluşların, sınırların dışına çıkmaları ve dünyadaki dönüşümlerin, özneleri olmaları mümkün değildir. Dijitalleşmeyen kuruluşlar çok boyutlu iletişim ağlarının oluşturduğu, küresel pazarların sunduğu, sınırsız fırsatları yakalayamazlar.

*

Kendi içine kapanan kuruluşlar, büyük rüyalar göremezler. Her alanda gerçekleştirilecek rüyaları olamayanlar, hem yerel hem de küresel pazarlarda, çığır açıcı yeniliklerin öncüleri olamazlar. Kuruluşlar gördükleri rüyalar doğrultusunda yürürler, rüyalarının gerçekleşmesi uğrunda, ümitsizliğe düşmeden, karamsarlığa kapılmadan, yorulma bilmez gayretle çalışırlarsa, hiç beklemedikleri zamanlarda, geçmişlerinde görülmeyen, başarılara imzalarını atarlar.

*

Kuruluşlarda rüyaları çok boyutlu, çok yönlü düşünmesini bilen, tükenmez bir coşkuyla çalışan öncüler görürler. Onların ellerinde rüyalar, ete ve kemiğe bürünürler. Dijital dünyada kuruluşları başarıya götüren gizli bir formülü yoktur. Başarıyı yakalayanlar, rüyalarının gerçekleşmesi yolunda, hiçbir sınır tanımayan kuruluşlardır. Kendilerini ülkeleriyle sınırlayan kuruluşların, büyük rüyaları olmaz. Kuruluşlarda rüya görmek demek, risk almasını bilmek demektir.

*

Eğitimde sınırları aşma konusunu vurgulamada, dokuz nokta testinden yararlanılır. Teste katılanlara aynı aralık ve büyüklükte, üçer üçer alt alta işaretlenmiş dokuz nokta verilir. Katılımcılardan hiç el kaldırmadan, bir noktanın üzerinden iki defa gitmeden, dört doğruyla dokuz noktanın, üzerinden geçmeleri istenir. Katılımcılar genellikle doğruları noktadan noktaya çizmeye çalışırlar. Başarılı olanlar profildeki yazı tahtasında görüldüğü gibi, doğruları noktaların dışına uzatarak, sınırları aşma gücü gösterenlerdir.

*

Kuruluşların yöneticileri sınırları, aşmasını öğrenemezlerse büyüyemezler. Kuruluşlar dünyasında sınırlar, gece gündüz görülen rüyalarla aşılır. Bu yüzden rüya görmeyen kuruluşlar, ülkelerinin dışına açılmada başarılı olamazlar. Başarılı kuruluşlar, en kötü günlerinde bile, rüya görmeyi bilirler. Rüyalar kuruluşları başarıya taşıyacak yol haritalarıdır. Rüyalarını gerçekleştirmek için, gecesini gündüzüne katan kuruluşların, başarısını küresel dünyanın hiçbir gücü engelleyemez.

*

Kuruluşlar dünyada bulundukları yere göre rüya görürler. İstanbul’da Türkiye’nin, Brüksel’de Avrupa’nın, New York’ta bütün dünyanın rüyası görülür. Kuruluşlarda güç, her yerde görülmeyen rüyaları gören, düşünülmeyen yenilikleri düşünen, yatırım tutarı düşük, katma değeri büyük, yeniliklerden kaynaklanır. Yazılım kuruluşlarının fabrikaları, maden yatakları, petrol kaynakları yoktur. Onların bütün dünyayı, kuşatan büyük rüyaları vardır.

*

Kuruluşların rüyaları, yöneticileriyle birlikte, bütün çalışanlarının hayatına güç ve anlam kazandırırlar. Onları ümitsizliğe düşmekten kurtarırlar. Rüyalar zamanla kuruluşların önünde, mutlaka yakalanması gereken, somut bir hedefe ve büyük bir tutkuya dönüşürler.

*

Yöneticilerin öncülüğünde,yenilikci kuruluşlar yaptıkları işleri severler, sevdikleri işleri sürekli geliştirirler. Rüyalarını çalışanlarına benimseten kuruluşlar, çalışanları için ümit ve ilham kaynağı olurlar.

*

Kuruluşlarda gündüz görülen rüyalarda,yeni ürünler,yeni hizmetler,yeni bilgiler gizlidir.

*

Kuruluşların geleceğinde rüya görme güçleri,finansal güçlerinden daha önemlidir.

*

Dünyadaki her kuruluşta tek başına değil, birlikte görülen rüyalar gerçekleşir.

17 Eylül 2020, 13:57

SAVAŞ ÜLKELERİNİ BARIŞ ÜLKELERİNE DOĞRULUKTA YARIŞAN GİRİŞİMCİLER DÖNÜŞTÜRÜRLER

Ülkelerin ürün, hizmet ve bilgi üretme güçsüzlüğünün üstesinden gelmede ve yoksulluğun kapalı yapısın kırmada, üreten el olmasını bilen girişimciler, her dönemde sürükleyici bir işlev yüklenirler. Bu yüzden ekonomik gelişmede ve kültürel zenginleşmede, girişimci insan sermayesi, finansal sermayeden daha önce gelir. Çünkü finansal sermaye risk almasını, yenilik yapmasını bilen girişimcilerle, ürünlere ve hizmetlere dönüşür.

*

Medeniyet şairi Yahya Kemal'in vurguladığı gibi, geçmişte Mesnevi okuyarak Viyana'ya giden Türkler, Yirmi birinci yüzyılda bütün ülkelerin şehirlerine,"Ben gelmedim savaş için. Benim işim barıştır" diyen Yunus'un şiirlerini okuyarak gideceklerdir. Nasıl Yunus kırk yıl dergaha odunun doğrusunu taşımışsa, Anadolu'nun Yunus sevdalısı girişişimcileri de dünya pazarlarına ürünün doğrusunu taşıyacaklardır.

*

Anadolu'nun doğruluk pasaport taşımaz, herkes doğrudur sen doğru isen diyen, çığır açıcı girişimcileri, ürettikleri ürünlerle, verdikleri hizmetlerle, yaptıkları yeniliklerle, dünya pazarlarında kendilerine geniş alanlar açıyorlar. Onlar doğrulukta kendileriyle yarışarak,rakiplerini önlerinde gidiyorlar. Ve doğruluğun izlenmesi gereken örneği oluyorlar.

*

Mesnevi'yi bildikleri kadar, Mukaddime'yi de bilen Anadolu girişimcileri, dünyada aranan ürünler, aranan hizmetler ve aranan bilgiler üreten, başarılı küresel kurluşlar gibi, hem yerel, hem küresel olmasını biliyorlar. Onlar yerel düşünmenin ve küresel davranmanın, en güzel örneklerini veriyorlar.

*

Andolu'da kendi ayaklarını yere sağlam basan doğruluk vurgunları, doğruluktan terazi tutuyorlar, doğruluğu doğrulukla tartıyorlar, dünya pazarlarında doğruluk alıp, doğruluk satıyorlar.Onlara bu yüzden, bütün ülkeler,kapılarını, sonuna kadar açıyorlar.

*

Oluşmakta olan düz kare dünyada hiç bir girişimcinin, kendi ülkesinin sınırları içinde kalarak, bir dünya girişimcisi olması,dünya pazarlarına açılması mümkün değildir.

*

Anadolu'da "Arı kovanın dışına çıkmazsa bal yapamaz" denilir. Nasıl balıklar denizlerine göre büyürlerse, girişimciler de pazarlarına göre büyürler.

*

Girişimcilere dünyanın hiçbir ülkesinde pasaport sorulmaz .

*

Pazarlarda üreten eller, tüketen ellerden daha güçlüdür.

*

Üretmesini bilenler,bütün pazarların yolunu bilirler.

18 Eylül 2020, 12:29

DÜNYADAKİ EKONOMİK YARIŞI YERİN ALTINDAKİ MEZARI BİLE GÜZEL YAPMAYI ÖZENDİREN KÜLTÜRLER KAZANACAKTIR

Türkiye’nin dünyaya açılan kuruluşları, bütün ülkelerin küreselleşen kuruluşlarıyla, üretimde yarışmak için, ekonomik ve kültürel yapılarında, köklü yenilikler yapmak zorundadırlar. Dünyada ekonomik ve kültürel alanda, yarışı kazanan kuruluşlar, kaybedecek kuruluşlardan çok farklı olacaklardır. Ulaşım dünyasındaki gelişmelerle, ortaya çıkan yeni kültür, yeni ekonomi bütün kuruluşları derinden sarsmaktadır.

*

Çalkantılı dönemlerde devletler gibi, kuruluşlar da yeni gelişmelere, uyum sağlamakta güçlük çekerler.İbn Haldun’u izleyen Paul M.Kennedy “Büyük Güçlerin Yükselişi ve Çöküşü” kitabında, devletlerin nasıl güçlendiklerini, güçlerini nasıl yitirdiklerini anlatmaktadır. Kuruluşların çoğunluğu yenilenmeleri gerektiğini bilirler. Ancak yenilenmek için, gereken adımları atmazlar. Bu yüzden Batılı kuruluşlar, Japonya kuruluşları gibi, bir durgunluk dönemine girmişlerdir.

*

Durgunluk dönemlerinde kuruluşlar, yitirdikleri üretkenliklerini, kültürel temellerini yenileyerek kazanırlar. Kuruluşların gelişmesinde kültürle ekonomi, vagonlarla lokomotif gibi, birbirinden ayrılmazlar. Kültür lokomotif, ekonomi katarları dolduran ürün, hizmet ve bilgi üretme gücüdür. Nasıl lokomotifsiz katarlar, gidecekleri yerlere gidemezlerse, kültürsüz ekonomi ulaşmak istediği hedefe ulaşamaz. Kültür ekonominin gelişme yönünü ve yöntemini belirler.

*

Dünyada kültür bulut ise, ekonomi yağmurdur. Yağmuru toprağa bulutlar taşır. Bulutsuz yağmur olmaz. Hayatın her alandaki canlılığın kaynağında, ekonomik üretkenlikten önce, kültürel üretkenlik gelir. Sürükleyicilik işlevini yüklenen, ekonomik kaynaklar değil, kültürel kaynaklardır. Kültürle ekonomiyi aşılmaz sınırlarla birbirinden ayıranlar, farkında olmadan ekonomik ve kültürel hayatın, ana dinamiklerine en büyük darbeyi vururlar.

*

Lester C.Thurow günün kuruluşlarının yarının kuruluşlarına etkilerini araştırdığı, “Kapitalizmin Geleceği” kitabında: “İnsanlık tarihinde ilk defa, her şey her yerde üretilebiliyor ve her yerde satılabiliyor” demektedir. Yarının dünyasında ekonomik coğrafyalardan daha çok, kültürel coğrafyalar belirleyici olacaktır. Bunun için bütün dünyada, yeni kültür ve yeni ekonomi arasındaki ilişkilerin tartışılması, büyük bir hız ve yoğunluk kazanmıştır. Kültürün değerleriyle ekonominin doğruları, ortasından nehirler geçen şehirlerde, altın oranda harmanlanmazlarsa, zamansız yağan yağmurlarla, nehirlerin suları taşarlar, bütün kuruluşlar sular altında kalırlar. Kültürel coğrafyaların iklim değişiklikleri, ekonomik coğrafyaların iklimlerini değiştirirler. Ülkeler arasındaki sınırların birbirine karıştıkları, Yirmi birinci yüzyılın kültürel coğrafyası, getirdiği fırsatlar ve tehditlerle, yıldan yıla sürekli değişmektedir.

*

Her şeyi daha doğru, daha iyi ve daha güzel yapma yolunda, büyük bir yarış başlamıştır.

*

Yarışı yerin altındaki mezarı bile, güzel yapmasını bilen kültürler kazanacaktır.

*

Yarının ekonomik coğrafyasını, güzellikte yarışanlar belirleyecektir.

18 Eylül 2020, 22:00

KİRLENMENİN GÖRÜNEN VE GÖRÜNMEYEN BOYUTLARINI ELE ALDIĞIMIZ, GENİŞLETİLMİŞ BEŞİNCİ BASKISI YAPILAN KİTAPTA, KİRLENME BİR BUZDAĞINA BENZETİLMİŞTİR.ÇEVRE

KİRLENMESİ SU ÜSTÜNDE,KÜLTÜR KİRLENMESİ SU ALTINDA KALAN KISMIDIR. KÜLTÜR KİRLENMESİNİ GİDERMEDEN KÜLTÜR KİRLENMESİNİ GİDERMEK MÜMKÜN DEĞİLDİR.

18 Eylül 2020, 22:06

"ALLAH GÜZELDİR GÜZELLİĞİ SEVER." ÜMMİ SİNAN'A BENZETİLEREK SÖYLENİRSE: GÜZELLİK ALIP GÜZELLİK SATMAK.GÜZELLİKTEN TERAZİ TUTMAK

GÜZELLİĞİ GÜZELLİKLE TARTMAK.ÇARŞILARI GÜZELLİKLE DONATMAK HERKESİN GÖREVİDİR.

19 Eylül 2020, 11:47

Genişletilerek bütünüyle gözden geçirilen "GÖRÜNMEYEN

Genişletilerek bütünüyle gözden geçirilen "GÖRÜNMEYEN ÜNİVERSİTE"nin onuncu baskısı kalmamıştır.Onbirinci baskısını hazırlama çalışmaları yapılmaktadır.Dergah kültürüyle,Yunus kültürüyle yoğrulan, Erbakan ve Özal, İthahalatcı Türkiye'yi İhracatcı Türkiye'ye dönüştürdüler. Yunus'suz, Mevlana'sız,Hacı Bektaş'sız,Hacı Bayram'sız Türkiye'nin dünyaya söyleyecek sözü olmaz.

19 Eylül 2020, 11:52

AYŞE EFE ile "İKİ DÜNYANIN HESAPLAŞMASI"

kitabımızla ilgili ayrıntılı şiir tadında bir konuşma ===================================== "Sınırların önemini yitirdiği düzleşen dünyada medeniyetler değil edebiyatlar savaşıyor" diyen,"YEDİ GÜZEL ADAM"dan biri olan, Prof. Dr. Nazif Gürdoğan ile "İKİ DÜNYANIN HESAPLAŞMASI" kitabı üstüne konuştuk.

*

Mavera Dergisini'nin "Yedi Güzel Adam" ından biri olan Gürdoğan, edebiyatı medeniyetle, medeniyeti edebiyatla bütünleştiren yazarlarımızın önde gelenlerindendir. Mavera, nerede bir yazarının adı geçerse, yedi yazarı birden akla gelen dergidir.Ve yedi güzel kurucusuyla, takım çalışmasının edebiyat alanındaki, en güzel örneğini vermiştir.

*

Edebiyatın öncüleri Anadolu insanının düşünce ve eylem dünyasında yeni bir çığır açtılar, geleceğe geçmişten bakarak, bugünü değerlendirdiler. Onlar edebiyatı medeniyet, düşünceyi eylem,şiiri iman için bildiler. Hikayeleriyle, şiirleriyle, denemeleriyle, edebiyatsız medeniyet,medeniyetsiz edebiyat olamayacağını sürekli vurguladılar.

*

Yahya Kemal'siz, Mehmet Akif'siz,Necip Fazıl'sız, Sezai Karakoç'suz, Nuri Pakdil'siz,Cahit Zarifoğlu'suz,Erdem Bayazıt'sız ,Rasim Özdenörensiz,Akif İnan'sız ve Alaeddin Özdenören'siz bir Anaddolu edebiyat ve medeniyet tarihi düşünülemez. SORU ===== İki Dünya'nın Hesaplaşması'nda Necip Fazıl'dan Sezai Karakoç'a, Nuri Pakdil'den Erdem Beyazıt'a kadar Türk Edebiyatı'nın önde gelen isimleriyle ilgili yazılarınız var. Niçin edebiyat önemli, edebiyat ile medeniyet arasında nasıl bir bağ var? CEVAP ====== Edebiyatsız medeniyet, medeniyetsiz edebiyat olmaz. Edebiyatlar medeniyetlerin ruhlarıdır. Nasıl ruhsuz beden olmazsa, edebiyatsız medeniyet olmaz. Anadolu insanın edebiyatının kilometre taşları aynı zamanda medeniyetinin kilometre taşlarıdır. Biz Erdem Beyazıt ile birlikte "Edebiyatın ve Medeniyetin Kilometre taşları" diye bir televizyon programı düşünmüştük. Edebiyat ve medeniyetin kutup yıldızlarını tek tek ele alıp tartışacaktık. Ancak Erdem Beyazıt'ın ömrü o programı yapmaya izin vermedi.

*

Anadolu insanının düşünce ve eylem dünyasında hem edebiyat hem medeniyet iman için bilinir. Yunus'suz, Mevlanasız, Mehmet Akif'siz, Yahya Kemal'siz, Nuri Pakdil'siz, Rasim Özdöneren'siz, Cahit Zarifoğlu'suz, Akif İnan'sız bir Türk ve İslam dünyası düşünülemez. Onlar edebiyata olduğu kadar medeniyete de yeni boyutlar kazandırmışlardır. Kitapta söz konusu edebiyatçılardan yola çıkılarak, iki medeniyetin, iki dünyanın hesaplaşması, değişik boyutlarıyla ele alındı. Çünkü Türkiye'de hiç kimse "biz batılı olduk" diye bu hesaplaşmadan kaçamaz. İslam medeniyeti önünde ya da sonunda Batı medeniyetiyle hesaplaşacaktır ve ilk hesaplaşma edebiyatlar arasında olacaktır. SORU ===== Globalleşmeye karşı glokalleşmeyi öneriyorsunuz. İki kavramı biraz açmak gerekirse neler söylemek istersiniz? CEVAP ====== Globalleşme en genel anlamıyla dünyanın düzleşmesi, sınırların ortadan kalkması olarak tanımlanabilir. Dünya'nın çatısı ortadan kalkınca, seküler batı medeniyetinin tüketime dönük değerleri bütün dünyayı işgal etti. İngilizce dünyanın dili haline geldi. Dünyanın içeceği kola, yiyeceği hamburger, giyeceği kot oldu.

*

Batı medeniyetinin tüketim kalıpları, seküler medeniyetin kutsal kentler Atina ve Roma'dan Paris, Londra, Berlin ve Washington aracılığıyla bütün dünyaya ihraç edildi. Dünya'nın en büyük küreselleştirici gücü Amerika, dünyayı yalnızca ordularıyla değil, Hollywood filmleri ve eğlence parklarıyla da işgal etti.

*

Batı dünyasının globalleşme stratejilerine karşı Doğu dünyası glokalleşme stratejileri geliştirmektedir. Bir dünya, bir küre var ancak birden fazla küreselleşme, birden fazla globalleşme var. Eskiden dünya denilince akla yalnızca Batı dünyası geliyordu. Şimdi dünya denilince akla İslam dünyası geliyor, Çin geliyor, Hindistan geliyor.

*

Yirminci yüzyılda dünyanın batılaşması tartışıldı. Yirmibirinci yüzyılda dünyanın doğulaşması tartışılacak. Tek odaklı dünya, çok odaklı dünyaya dönüştü. Dünya'nın odak noktasında Batı medeniyetinin yanında İslam, Çin ve Hint medeniyetleri vardır.

*

Glokalleşme, bir medeniyeti kendi kalarak, diğer medeniyetleri aşma stratejisidir. Glokalleşmeyi en güzel biçimde Mevlana'nın pergel metaforu anlatır. Mevlana Anadolu insanını bir pergele benzetir. Pergel sabit ayağı kendi medeniyetinde, değişken ayağı da diğer medeniyetleri dolaşır.

*

Glokalleşme, Türkiye'nin kendi medeniyetine, kendi edebiyatına yaslanarak, diğer medeniyetlerle, diğer edebiyatlarla yarışması, diğer medeniyetleri, diğer edebiyatları aşmaya çalışmasıdır.

*

Türkiye'nin edebiyat ve medeniyet değerlerine dayanarak, korku ve düşman üretmeyi bir kenara bırakıp, ümit ve güven üretmesini öğrenmesi gerekir.

*

Anadolu insanının edebiyatı karamsarlık edebiyatı, medeniyeti ümitsizlik medeniyeti değildir, o her gün yeniden doğar. SORU ===== Düzleşen dünyanın fatihleri edebiyatçılar mı ? Medeniyetlerin savaşında edebiyatçılara düşen görevler nelerdir ? CEVAP ====== Medeniyetlerin savaşında, devletlerin en güçlü, en etkili silahları edebiyatlardır. Edebiyatın ustaları, bütün dünyayı pasaportsuz dolaşırlar. İster Doğu'nun ister Batı'nın edebiyat ustaları olsun, dünyanın hiçbir ülkesinde onlara vize sorulmaz.

*

Yunus'a Shakspeare'e , Goethe'ye dünyanın hiçbir ülkesinde kimlik sorulmaz, onlar bütün kapılardan geçerler, onların kimlikleri eserleridir. Medeniyetlerin savaşı, devletlerin savaşı gibi cephelerde yapılan bir savaş değildir. Medeniyetlerin savaşı edebiyat eserleriyle yapılan bir savaştır.

*

Edebiyat mükemmelliği aramaktır. Mükemmelliği arayanlar, mükemmellik yolunda ilerleyenler, mükemmelliğin kaynağı olurlar. Bütün dünyada " herkes mükemmeldir, sen mükemmelsen. Mükemmellik bulunmaz sen mükemmel değilsen." diyenlerin güneşi doğmaktadır.

*

Dünya barışına giden yolu mükemmellik savaşçıları olan edebiyatçılar açacaktır. Çünkü mükemmel olan güzeldir, güzel olan mükemmeldir.

*

Viyana'ya mesnevi okuyarak giden Anadolu insanı, Washington'a Yunus okuyarak gidecektir.

*

İki Dünya'nın Hesaplaşması'nda Türkiye'de o edebiyatçıların öncülerinin düşünce ve eylem dünyaları ele alınmıştır.

*

Düzleşen kare dünyada izlenmesi gereken stratejiler tartışılmıştır.

*

Edebiyatsız medeniyet güçsüz, medeniyetsiz edebiyat etkisiz olur.

*

Düzleşen kare dünya, yeni söz söyleyenlerin dünyasıdır.

*

Yeni sözleri her gün, yeniden doğanlar söyler.

20 Eylül 2020, 11:57

DÜZ KARE DÜNYA ÜNİFORMA DEĞİL FORMA GİYENLERİN DÜNYASIDIR

İnsanlık tarihi boyunca, hiyerarşik kuruluşların başında ordular gelir. Tarihin her döneminde, orduların hiyerarşik yapıları, bütün kurum ve kuruluşların ana ve değişmez örnekleri olmuştur. Her hiyerarşik kuruluşta bir tepe noktası olur. Tabanı geniş olan hiyerarşik kuruluşta, yukarı doğru çıkıldıkça sayı azalır, tepe noktasında yalnızca bir yönetici vardır. Yukarıdan bakıldığında, geniş taban görülmez.

*

Dünyada ordular gibi, hiyerarşik kuruluşlar değişmeye açık değildir. Hiyerarşik bir kuruluşta, yönetim kademeleri arasındaki, görevlerin ve sorumlulukların, sınırları belirli olduğu için, kimse değişim istemez. Bir kuruluşun hiyerarşik yapısındaki küçük bir değişiklik, görevlerin ve sorumlulukların altüst olmasına yol açar. Bunun için hiyerarşik kuruluşlarda, çoğunluk her zaman, değişimden hoşlanmaz, değişime direnir.

*

Hiyerarşiye dayanan bir kuruluşta, mevcut durumdan duyulan rahatsızlık, değişime direnenlerin azalması ve değişim isteyenlerin çoğalması, değişmenin dinamiklerini harekete geçirir. Hiyerarşik yapısı ne kadar güçlü olursa olsun, hiçbir kurum ve hiçbir kuruluş, zamanı gelmiş bir değişime direnemez. Dünyanın her yerinde, çevrelerindeki değişim hızına uyum sağlamayan kuruluşların, ömürlerinin uzun oldukları görülmemiştir.

*

Oluşmakta olan dünyada orduları gibi, esnek yönetim yapısına sahip olmayan kuruluşlar, hızlanan değişime ayak uydurmak zorundadırlar. Düzleşen bir yüzyılda, bütün hiyerarşik kuruluşlar, değişime direnmeyi bir kenara bırakarak, değişimi yönetmesini öğrenmeye bakmalıdırlar. Kurumlarda ve kuruluşlarda değişimi yönetmesini öğrenmek, bir bilgi sorunu olmaktan daha çok, bir bilgelik sorunudur. Hiyerarşik bir kuruluşta, bilgelik yeni boyutlar kazanmaz.

*

Dünyada değişime direnen kuruluşların başında, hiyerarşik kurumlar gelmektedir. Bu yüzden, değişim yönetiminde ilk yapılması gereken, katı hiyerarşik yapılardan, esnek hiyerarşik yapılara geçmektir. Düz kare dünyanın başarılı kuruluşları, yüzde yüz hiyerarşiden, sıfır hiyerarşiye dönüşmesini bilen kuruluşlardır. Rekabet üstünlüğü kazanmak için, her kuruluş katı hiyerarşik yapısını, son sınırına kadar düzleştirmelidir.

*

Değişim rüzgarları hiyerarşik kuruluşların, tepelerinden önce tabanlarında eserler. Köklü değişimlerin öncülüğünü, kuruluşların tabanlarının önünde duran liderler değil, tabanların yanında duran liderler yaparlar. Kuruluşlara değişmesini öğretenler, tabanların omuzlarda taşıdığı liderlerden daha çok, tabanlarının sorumluluklarını omuzlarında taşıyan liderlerdir. Onlar birlikte çalıştıkları insanların, başarılı olmaları için, ellerinden geleni yaparlar.

*

Kare dünya kademeli hiyerarşik kuruluşların değil, kademesiz düz kuruluşların dünyasıdır.

*

Sıfır hiyerarşiyi uygulayacak olanlar, üniformalılardan önce formalılardır.

*

Forma giyenler, üniforma giyenlerden, daha başarılı olurlar.

21 Eylül 2020, 13:22

DÜNYADA YOKSULLUK MESLEKSİZLİKTEN MESLEKSİZLİK EĞİTİMSİZLİKTEN KAYNAKLANIR

İster ürün, ister hizmet, ister bilgi olsun, üretmesini bilen toplumlar, hiçbir zaman yoksul düşmezler. Hangi alanda olursa olsun üretim, insanların ihtiyaçlarını karşılamak için yapılır. Dünyada hayatı kolaylaştırmak için üretim yapanlar, bütün insanlığın sevgisini kazanırlar. Bunun için Anadolu’da, insanların zorunlu ihtiyaçlarını karşılamada, yorulma bilmez bir gayretle çalışanlar, toplumun bütün kesimleri tarafından, sevgiyle karşılanırlar.

*

Hacı Bayram’ın üreten el çoskusuyla yoğurulan Anadolu’da, insanların gözlerinin nurlarıyla, alınlarının terleriyle ve ellerinin emekleriyle geçinmeleri özendirilir. Anadolu insanın kültüründe mutluluk, iki uç olan yoksulluk ve zenginlikte değil, üreten el olmasını bilmekte aranır. Dünyada yoksulluğun üstesinden, yoksullar gibi tüketen, varlıklılar gibi üreten insanlar gelir. Yoksullar gibi yaşamanın, bir bilgelik kabul edildiği Anadolu'da, başkalarına el açtıran, yoksulluğun üstesinden gelmek için, üreten el, veren el olmanın üstünlüğü sürekli vurgulanır.

*

Afrika ve Asya ülkelerinin üzerine, bir karabasan gibi çöken yoksulluğun, üstesinden gelmenin yolu, üreten el olmasını ve iki günü birbirinden farklı kılmasını bilmekten geçer. Yoksulluk toplumun bütün kesimleri için, her zaman yakıcı ve yıkıcı olmuştur. Yoksulluk sınırını aşarak, bütün toplumun temel ihtiyaçlarını karşılayamayan ülkelerin, dünya ülkeleri arasında ağırlıkları ve sözleri olmaz.Bunun için Anadolu’da ümitsizlik gibi, yoksulluk da inançsızlıkla bir tutulur.

*

Toplumlarına ümit ve güven vermeyen ülkeler, tüketen el olmaktan, üreten el olmaya geçemezler. Bunun için Anadolu’da, “İnanan insan sabırla koruğu helva yapar” ve "İnanan insan tekeden süt çıkarır" denilir. İnanan insanlar, her zaman güçlüdürler. Onlar inançla inançsızlığın, üretimle yoksulluğun üstesinden gelirler. Dünyanın her ülkesinde, yoksulluğun kaynağında üretimsizlik vardır. Üretimsizliğin üstesinden gelmek için, yetişkinlerin tüketiklerinden daha fazlasını üretmesini öğrenmeleri gerekir.

*

Yoksulluğu yenmede, sanıldığı gibi sermaye değil, üretim önemlidir. Üretimin gücünü bilenler, ekmek peşinde koşmazlar, buğday yetiştirmeye bakarlar. Bir ülkede bir insana ekmek verilirse, bir günlük ihtiyacını karşılanır. Aynı insana ekmek yapması öğretilirse, ömür boyu ihtiyacı karşılanır. Üniversiteler iş isteyen gençler değil, iş veren gençler yetiştirirlerse, yoksulluğun üstesinden geldikleri gibi, üretimsizliğin de üstesinden gelirler.

*

Dünyanın her yanında yoksullukla savaşmak, her ülkenin, her kuruluşun vazgeçilmez görevidir. Dünyada yoksulluğun önlenmesinden bütün ülkeler sorumludur. Sahili olan şehirlerde insanlar, açlık çekiyorlarsa kaynağında, sermaye yetersizliği değil, eğitim yetersizliği vardır. Denizlerdeki balıklar bütün insanları doyurur, kimse yoksul düşmez, kimse aç kalmaz.

*

Yoksullukla eğitimsizlik, kapalı ekonomik yapı oluşturur.Eğitim seviyeleri az olan toplumların, üretim seviyeleri çok olmaz. Dünyada yoksullar eğitimsizdir, eğitimsizler yoksuldur.

*

Dünyanın her yerinde, eğitim seviyesini yükselten ülkeler, gelir seviyesini yükseltirler.

*

Bir ülkede insanlar, en az tükettikleri kadar üretmesini bilirlerse, kimse yoksul düşmez.

*

Yoksulluk mesleksizlikten, mesleksizlik eğitimsizlikten kaynaklanır.

22 Eylül 2020, 12:20

SINIRSIZ KARE DÜNYA İÇİN İYİ OLAN HER ÜLKE İÇİN İYİDİR

Dünyanın ürün ve hizmet üretiminden değil, paradan para kazanmaya dayanan sanal finansal ekonomisinde büyük bir kriz yaşanıyor. Sınırların dış etkilere karşı koruyuculuğunu yitirdiği bir dünyada, Çin ekonomisinin öksürmesi, başta Avrupa ülkeleri olmak üzere, bütün ülkelerin ekonomilerini yatağa düşürmektedir. Dünyada yaşanan finansal krizler, ülkelerin ekonomik açıdan birbirlerine, ne kadar bağımlı olduğunu göstermektedir.

*

Küreselleşme olgusu bütün ülkeleri, geçmişte benzeri görülmedik bir biçimde, birbirine bağımlı hale getirmiştir. Sınırsızlaşan dünyada ülkelerin gücü, ekonomik bağımsızlıktan değil, dünya ekonomisiyle bütünleşmiş, ekonomik bağımlılıktan kaynaklanıyor. Güçlü ekonomiler, başka ülkelerle hem ithalat hem de ihracat bağları kurmasını bilen ülkelerdir. Dış pazarlarla bağlarını koparan ülkeler, iç pazarlarının canlılıklarını koruyamazlar. Dünyada en çok tartışılan konuların başında, dünyanın sınırsızlaşmasıyle gelen yararlar ve zararlar geliyor. Yıldan yıla büyük bir hız ve yoğunluk kazanan kareleşme, üretim gücünü büyütmek isteyen ülkeleri, başka ülkelerle ekonomik bağlarını koparmaya değil, güçlendirmeye zorluyor. İster Batı’nın Doğu’nun pazarlarına açılması olsun, isterse de Doğu’nun Batı’nın pazarlarına açılması olsun, her gün yeniden başlayan yarış, çok boyutlu sürekli bir yarıştır.

*

Ülkeler yarışı her gün kazansalar da kaybetseler de, ertesi gün yarışa yeniden başlamak zorundadırlar. Bir gün yarışa katılmamak, ülkelerin ürün, hizmet ve bilgi üretme gücünde, büyük aksamalara yol açar. Küresel yarışın dışında kalan ülkeler, yarışta üstünlüklerini yitirirler. Soğuk Savaş döneminin ekonomi, politika ve kültür paradigmaları, büyük bir değişikliğe uğramıştır. Dünyada kendine yeten, kimseyle alışverişi olmayan, hiçbir ülke yoktur.

*

Birbirleriyle savaşan ülkelerin yerine, birbirleriyle yarışan ülkeler geçmiştir. Ülkelerin korkusu, başka ülkeler tarafından yok edilmek değil, ekonomik, siyasal ve kültürel alanlarda rakip ülkelerden geri kalmaktır. Yeni yüzyılda bütün ülkeler, ekonomik, siyasal ve kültürel alanlarda birbirine bağlıdır, ortak alanları bağımsız alanlarından kat kat fazladır. Dünya bir çarşıya dönüşmüştür. Çarşıde bir ülke değil, bütün ülkeler vardır.

*

Bilgisayarlar gibi, ülkeler de birbirlerine bağlandılar. Ancak denetim bir ülkenin ya da ülkeler grubunun elinde değildir. Artık kare dünyada Harvard için iyi olan, yalnızca Amerika için değil, Harvard’ın bilimsel ve teknolojik çalışmalarından yararlanan, bütün ülkeler için iyidir. Ekonomik ve kültürel alanlarda, ülkelerin hem iyiliklerinden, hem kötülüklerinden, bütün ülkeler etkilenmektedir.

*

Düzleşen kare dünyada her ülke yerel düşünüp, küresel davranmasını öğrenmek zorundadır.

*

Her alanda Mevlana’nın, pergel stratejisini izlemeyen ülkelere, dünya pazarlarında yer yoktur.

*

İşin başı bir araya gelmektir, ortası bir arada kalmaktır, sonu birlikte çalışmaktır.

*

Çarşıya dönüşen dünyada, bir ülke için iyi olan, bütün ülkeler için iyidir.

*

Düz kare dünyada kazandırmayan ülkeler kazanamazlar.

23 Eylül 2020, 12:38

DERSLERİNDE NASRETTİN HOCA'DAN FIKRALAR ANLATMAYAN HOCALAR İYİ EĞİTİMCİLER OLAMAZLAR

İnsanlar ekonomi ve kültür alanındaki kitapları okurken, kuru bilgilerle doldurulmuş olanları değil, şiir dizeleriyle, özlü sözlerle, kısa fıkralarla zenginleştirilmişleri,daha çok severler. Bu yüzden öğrenme ve öğretmede, edebiyata dost olanlar, çok daha başarılı oldukları gibi, çok daha sevilirler.Derslerinde fıkra anlatmayı sevmeyen, şiirlerle düşüncelerini desteklemeyen,atasözlerinden yararlanmayan hocaları dinlemekten, öğrenciler hiç hoşlanmazlar.

*

Kuruluşlarda ekonominin ve kültürün, dönüştürücü gücünü ele almada, herkesin anlayacağı dilden, yalınlaştırarak anlatmada, hayatın içinden fıkralar, kitaplardan daha öğretici olurlar. Bazen bir düşüncenin gücünü, bir eylemin başarısını göstermede, bir fıkranın etkisi, bir kitabın etkisini aştığı gibi, çok daha kalıcı olmaktadır. İnsanları peşlerinden sürükleyen düşünceler, sayfalarla değil, kutsal kitaplarda olduğu gibi, kısa öykülerle anlatılır.

*

Anadolu topraklarının yüzyılların içinden, süzülüp gelen zengin kültüründe, fıkra söz konusu olunca, akla hemen büyük mizahçı ve büyük düşünür,Nasrettin Hoca gelir. Dergah kültürünün zenginliklerinden yararlanmasını bilen Peter Hawkins, “Nasrettin Hoca’nın Liderlik Rehberi” isimli kitabıyla, onun bilgelik ürünü fıkralarını, değişim yönetimi, kurum kültürü, kurumsal ve bireysel öğrenme, alanlarına ustalıkla taşımıştır.

*

Kuruluşların başarısında, birlikte düşünme, birlikte öğrenme, birlikte uygulama, yeni ürünler, yeni hizmetler, yeni bilgiler ortaya koymanın, en kısa ve en hızlı yoludur. Kuruluşların en başta gelen sorumlulukları, bilmek ile yapmak arasındaki dağları görmektir. Bilmek ile yapmak arasındaki dağları aşmak için, kuruluşların bütün kademelerinde çalışanlarının, zengin bilgi ve derin bilgelik birikimine sahip olmaları gerekir. Bilgi bilgeliğin, bilmek yapmanın habercisidir.

*

Dostlar üretim yaparken görsün diyenler, ne üretirlerse üretsinler, kuruluşlarını geleceğe taşıyamazlar. Kuruluşlarda kusursuzluğu, merdivenden düşmekten korkmayanlar yakalar. Merdivenden düşmeyenler, bir daha merdivenden düşmemek için, gerekli önlemleri alamazlar. Kuruluşlar gelecekte başarılı olmak için, büyük başarılar yanında, büyük başarısızlıkları da öğrenmelidirler. Yarının başarılarının sırları, bugünün başarısızlıklarındadır.

*

Nasrettin Hoca düşüncelerini kısa öykülerle anlatan, hayatı yaşanır kılmasını bilen, bilge bir fıkra ustasıdır. Onun dilden dile, ülkeden ülkeye, anlatılan fıkraları küreselleşmiştir. Bu yüzden Nasrettin Hoca fıkraları, hiçbir ülkeye, hiçbir kültüre yabancı gelmez.

*

Bütün dünya dillerinde, benzer öyküler vardır. Eskişehir’de ve Akşehir’de onun adına her yıl, günlerce süren şenlikler yapılır, yarışmalar düzenlenir ve göllere maya çalınır. Onun anavatanı Anadolu değil, bütün dünyadır.

*

Kuruluşlarda üretim zenginliği, kültürel farklılıkların, korunmasıyla sağlanır.

*

Geleceğin başarılı kuruluşları arkalarında, kusursuz ürünler bırakanlar olacaktır.

*

Dünyada kültürlere saygı gösterenler, saygı gösterilecek ürünler üretirler.

24 Eylül 2020, 12:08

UZAKTAN EĞİTİMLE ÖĞRENMESİNİ ÖĞRENME ÖMÜR BOYU DEVAM EDEN BİR SÜRECE DÖNÜŞMÜŞTÜR

Bu yazı daha önce 01.05.2020 tarihinde de yayımlanmıştı.

Türk ve İslam dünyasının üstesinden gelemediği, üretim güçsüzlüğünü yenmenin, hiç değişmeyen iki altın kuralı vardır: Öğrenmek ve üretmek. Dünyanın hiçbir yerinde, öğrenmesini öğrenenler, üretim yoksulu olmazlar. Bunun için bütün ülkelerin, ekonomik ve kültürel üretimsizliğin, beslendiği kaynakları kurutmak gerekir. Hayatın her alanında, doğumdan ölüme, ömür boyu öğrenme ve kesintisiz üretme, büyük önem taşır.

*

Batı ülkeleriyle Doğu ülkelerinin, öğrenme ve üretme yetenekleri karşılaştırıldığında, aralarında giderilmesi yıllar alacak, büyük farklılar olmadığı görülür. Avrupa ülkelerinin öğrenme ve üretme yetenekleri, Asya ülkelerinin öğrenme ve üretme yeteneklerinden, çok daha ileri değildir. Kuzey ülkeleri gibi, Güney ülkeleri de, ömür boyu öğrenmeyi kurumsallaştırarak, dünyanın öğrenme ve üretme gücünü yakalamanın, yollarını ve yöntemlerini kısa zamanda bulurlar.

*

Ülkelerin üretim gücünün temelinde, doğal kaynaklar değil, öğrenmeyi ve üretmeyi görev bilen, insan kaynakları vardır. Toplumların bütün kesimlerinde, bütün kurumlarında, bütün kuruluşlarında, hayat boyu öğrenme, bir ölüm kalım sorununa dönüşmüştür. Ülkelerde bütün insanların, hızlandırılmış hayat boyu öğrenmeye, dört elle sarılmaları ve büyük ilgi göstermeleri, ülkelerin olduğu kadar, dünyanın toplam üretim gücüne, önemli katkıda bulunacaktır.

*

Hayat boyu öğrenmede sınır yoktur. Dünyada insanlar öğrenirken, bütün insanlığın bilgi ve bilgelik birikiminden yararlanırlar. Bütün dünyanın aynı birikimden yaralanmasına karşılık, insanlığın bilgi birikim azalmaz. Bu yüzden toplumun bütün kesimlerinde öğrenmek ve üretmek, ekonomik zenginliğin ve kültürel derinliğin yolunu açarak, insanlara büyük bir özgüven kazandırır. Öğrenmenin ve üretmenin bir alternatifi yoktur, geri dönüşü olmayan, sürekli gelişen bir süreçtir.

*

Ülkeleri küresel pazarlara, hayat boyu öğrenmeyi ve üretmeyi, vazgeçilmez bir sorumluluk olarak gören, hayatın içinde eğitim almış, dünya standartlarında ürün, hizmet ve bilgi üretmesini, bilen kuşaklar taşımaktadır. Onlar ülkelerin ürettikleri bilgileri, hizmetleri ve ürünleri, dünya pazarlarında aranılır hale getirirler. Dünyada üretim gücünü büyütmek, bir sermaye işi değil, bir öğrenme işidir. Üretim güçsüzlüğünü gidermede, sermaye gereklidir ancak, hiçbir zaman yeterli değildir.

*

Öğrenmeyi ve üretmeyi hayat boyu devam eden bir eyleme dönüştürmeden, ekonominin değişik kesimlerinde, üretim gücünü büyütmek mümkün değildir. Hem kültürel, hem ekonomik, hem siyasal alandaki dönüştürücü güç, eğitimle gelişir ve zenginleşir. Eğitim temeli çürük olan bir ülkenin, hiçbir kurumu, hiçbir kuruluşu sağlam olmaz. Eğitimi her kapıyı açan anahtar yapan, dinamik yapısıdır. Eğitimde güç, bilinmeyenleri bilmeden kaynaklanır. Dünyada üretim eğitimin ödülüdür.

*

Ekonomide üretim öğrenmeye yeni yöntemler, öğrenme üretime yeni ürünler kazandırır.

*

Dünyada üretim süreklidir, üretmeyen toplumlar, üretenler tarafından denetilirler.

*

Kültür ekonomiyle bütünleşirse, yerel ürünler küresel ürünlere dönüşürler.

25 Eylül 2020, 12:29

İNSAN KAYNAKLAR ÜLKELERİ UÇURAN RÜZGAR KANATLI ATLARDIR

Bu yazı daha önce 05.05.2020 tarihinde de yayımlanmıştı.

Yeni yüzyılda bütün ülkelerde, doğal kaynaklardan daha çok, insan kaynakları belirleyici ve sürükleyici güç olacaklardır. Petrol üreten ülkelerde olduğu gibi, insan kaynaklarının donanımsız ve yetersiz olduğu toplumlarda, doğal kaynakların zenginliği, ekonomiye yansımamaktadır. Değerlendirilme yolunda ekonomiye kazandırılmayan, ekonomik dolaşıma katılmayan kaynaklar, bir bir yok olup gitmektedirler.

*

Doğal kaynak zengini ülkelerin, eğitimli insan kaynakları yeterli olmadığı için, hepsi varlık içinde yokluk çekmektedirler. Büyük değerlere ulaşan petrol gelirleri, tarım toplumlarını sanayi toplumlarına dönüştürmeye yetmemektedir. Bir ülkenin dünyanın en zengin maden yataklarına sahip olması, büyük sanayi kuruluşlarına sahip olması anlamına gelmemektedir. Ülkelerin denizlerle iç içe olmaları demek, deniz taşımacılığında ilk sıralarda olmaları demek değildir.

*

Risk almasını bilen, ufuk ötesini gören, insan kaynakları, her dönemde doğal kaynaklardan çok daha dönüştürücü olmuştur. Dünyanın her ülkesinde doğal kaynaklar, insan kaynaklarının elleriyle, değişik ürünlere dönüşürler. Amerika’da demir çelik sanayisinin öncülerinden, Andrew Carnegie’ye “Elinizdeki bütün kaynaklarınızı kaybetseniz, böylesine büyük ve önemli üretim tesislerini, yeni baştan ne kadar zamanda kurarsınız” diye sorulur.

*

İnsan kaynaklarının gücünü gösterme açısından, Carnegie soruya ekonomik hayatın içinden bakan, çok açıklayıcı bir karşılık vermiştir. “Eldeki işletme ve kaynaklardan kastınız, fabrikaların fiziksel varlıkları ise, hepsi doğal bir afette yok olmuş, insan kaynakları elde kalmışsa, üç yıla kalmaz, olandan çok daha iyisi, çok daha gelişmişi kurulur. Eğer insan kaynakları elden gitmişse, böyle bir sanayiyi, yeniden kurmaya, bir ömür yetmez" diyerek, insan kaynaklarının önemini vurgulamıştır.

*

İnsan kaynakları yoksulluğu çeken ülkeleri, petrol denizinin üzerinde yüzmeleri, başka ülkelere el açmaktan kurtarmamaktadır. Bunun için petrol zengini ülkeler, insan kaynaklarına doğal kaynaklardan, çok daha fazla önem vermek zorundadırlar. Ellerindeki kaynakları değerlendiremeyen ülkeler, üretimlerini ileri boyutlara taşıyamadıkları gibi, sahip oldukları kaynakların, eriyip gitmesinin önüne geçemezler. Bütün dünyada insan kaynakları, ülkeleri uçuran rüzgar kanatlı atlardır.

*

Doğal ya da finansal olsun, paylaşılararak elbirliğiyle değerlendirilmeyen kaynakların, gelişmesi mümkün değildir. Bu yüzden Anadolu insanının kültüründe, ortaklık yapmaya, birlikte çalışmaya, büyük önem verilir. İster ürün, ister hizmet, ister bilgi olsun, üretenler toplumların dostlarıdır.Onlarla ortaklık kültürü yeni açılımlar kazanır.Toplumların üretim gücünü, ortaklık yapmasını ve paylaşmasını bilenler zenginleştirir.

*

Kaynaklarını birlikte değerlendirmesini bilenler, toplumlarının üretim gücünü hızla büyütürler. Başarının kaynağında, sermaye gücünden daha çok, üretmesini bilen insangücü vardır.

*

Hem fiziksel hem finansal bütün kaynaklar, insanların elleriyle değerlendirilir.

*

Üretim gücünü büyütülmesinde, vazgeçilmez olan insan kaynaklarıdır.

*

Doğal kaynaklar, insan kaynakları aracıyla, ürünlere dönüşürler.

26 Eylül 2020, 12:53

EĞİTİMİ ZENGİNLEŞTİREREK DÜŞÜK GELİRLİLER GİBİ TÜKETMESİNİ YÜKSEK GELİRLİLER GİBİ ÜRETMESİNİ ÖĞRENMEK

Geleceğin dünyasında bütün ülkelerin saygınlığı, bugünden eğitime yaptığı yatırımlardan kaynaklanacaktır. Gelecek kuşaklara bırakılacak en büyük miras, bütün ülkelerin ekonomik, siyasal ve kültürel zenginliklerine, yeni boyutlar kazandıran, öğrenmesini öğreten, kurumsallaşmış eğitim kuruluşlarıdır. Dünyanın eğitim sermayesini büyüten kuruluşlar, uzun dönemde ülkeler arasındaki, dostluk bağlarını güçlendirirler.

*

İnsanlığın bilgi ve bilgelik birikimini zenginleştirme, ömür boyu devam eden kesintisiz bir eğitim alanıdır. Öğrenme ve öğretme sürecinde eğitim birikimi, bilime ve teknolojiye dönüştüğü kadar, kültüre ve sanata dönüşür. Ülkeler toplumlarının eğitim birikimlerini ne kadar zenginleştirirlerse, ürün, hizmet ve bilgi üretme güçlerini o kadar büyütürler. Her alanda gelen günü, geçen günden daha verimli kılmak, bir sermaye işi değil, bir bilgi işidir.

*

Dünyada eğitim alanında, büyük bir dönüşümler yaşanmaktadır. Gençler lise yıllarında, bir konuyu projeye dönüştürerek, elle tutulur, gözle görülür bir ürün, bir hizmet ve bir bilgi üretmenin, kendileriyle birlikte, çevrelerini nasıl değiştirdiğini, üretim sürecine katılarak öğrenmektedirler. Yeni kuşaklar eğitim kurumlarından, kendilerine kamu kuruluşlarının kapılarını açmalarından daha çok, projelerini gerçekleştirmenin yollarını öğretmelerini istiyorlar ve bekliyorlar.

*

Eğitime yapılan yatırımlarla, Türkiye ekonominin bütün sektörlerinde, katma değeri yüksek ürünler ve hizmetler üreterek, Avrupa’nın Çin’i ya da Hindistan’ı değil, Asya’nın Almanya’sı ya da İngiltere’si olmayı hedeflemelidir. Bunun için hem üniversitelerde, hem liselerde öğrenci ve öğretici projelerini destekleyen, yeni kurumlar oluşturularak, yenilikçi atılımların desteklenmesi, büyük önem taşımaktadır. Dünyanın her yerinde, işsizlik eğitimsizlikten kaynaklanır.

*

Türkiye’nin bütün şehirleri ve kazaları, teknik liseler ve teknik üniversitelerle donatılmalıdır. Yeni kuşaklar Avrupalılar gibi tüketmesinden önce, Avrupalılar gibi üretmesini öğrenmelidirler. Türkiye’nin ekonomik, siyasal ve kültürel yapısını, üretmenin coşkusunu duyanlar dönüştüreceklerdir. Dünyanın bütün ülkelerinde üretmediklerini tüketmeyenler, üretmeden tüketenlerden her zaman daha güçlü olmuşlardır. Üretimsizlik bütün toplumlarda büyük krizlere yol açar.

*

Üreten el olmanın yolu, sürekli ve düzenli eğitimden geçer. Ömür boyu eğitimde öğretenlerin eğitimi, öğrenenlerin eğitiminden daha can alıcıdır. Sürekli eğitimde öğretenler profesyonel öğrenci, öğrenciler amatör öğretendirler. Sürdürülebilir eğitim olmadan, sürdürülebilir üretim olmaz. Eğitim birikim ister, birikim derinlik ister. Erdem bilgiyi bilgelikte içselleştirmektedir. Erdemli insanlar için, toplumsal kazançlar, kişisel kazançlardan daha önce gelir.

*

Eğitimde öğrenmesini öğrenmede, bir alanda her şeyi, her alanda birçok şeyi öğrenmeye önem verilir.

*

Dünyanın sağlıklı ekonomilerinde insanlar, yoksullar gibi tüketirler,varlıklılar gibi üretirler.

*

Toplumlar her alanda tüketirken geme,üretirken mahmuza ihtiyaç duyarlar.

27 Eylül 2020, 13:57

ÜLKELER ARASINDAKİ TİCARET DÜNYA BARIŞININ EN BÜYÜK EN GÜÇLÜ GÜVENCESİDİR

Ticarette ürünlerin fiyatı, alıcıların ve satıcıların buluştuğu pazarlarda oluşur. En basitinden en karmaşığına kadar, bütün ekonomilerde pazar vazgeçilmez bir yer tutar. Üreticilerin ve tüketilerin dışında, kamu kurumlarının pazara müdahalesi, pazarda alışveriş yapanlar arasında haksızlıklara yol açar. Arza ve talebe göre fiyatları ayarlamada, hiçbir kamu kurumu, pazarın yerini tutamaz. Pazarlar toplumları, birbirine açan, barış köprüleridir.

*

Toplumların yükseliş ve çöküş dönemlerine bakılırsa, ticaretle gelişme arasında, doğru orantılı bir bağıntı olduğu görülür. Ticarete önem verilen dönemlerde, devletle toplum her alanda güçlenir, ticaretin küçümsendiği dönemlerde, her ikisi birden yoksul düşer. Ülkelerin siyasal gücüyle birlikte, kültürel gücü iç ve dış ticaret hacminin büyüklüğünden kaynaklanır. Ticaretin gelişmediği toplumlarda, hem ekonomik, hem kültürel hayat zenginliğini yitirir.

*

Dünyada ülkeler ticari çalışmaları özendirerek, devletlerin güçlerini sınırlandırılmazlarsa, devletler ekonomik alanda, toplumların üretim güçlerini sınırlandırırlar. Devletin taraf olduğu ticari işlemlerde, haksız rekabetin ve aşırı kazançların, önüne hiçbir güç geçemez. Her alanda olduğu gibi, ticari alanda kuruluşlar, devletlerle yarışamadıkları gibi, devletler karşısında haklarını koruyamazlar. Devletlerin görevi ticaret yapmak değil, ticaretin güvenliğini sağlamaktır.

*

Pazarların büyüklükleri ve derinlikleri ne olursa olsun, pazarlarda özel kuruluşlar, ne alıp ne satacaklarını belirlemede, kamu kuruluşlarından daha başarılı olurlar. Ülkelerde hangi ürünlerden ne kadar üretileceğinin, ne kadar tüketileceğinin kararları, kamu kurumlarında değil, üreticilerle tüketicilerin bir araya geldikleri pazarlarda verilmelidir. Devletler fiyatları bilmezler, Drucker’ın vurguladığı gibi: “Savaş açmayı ve enflasyonu yükseltmeyi bilirler.”

*

Daniel T. Griswold “Serbest Ticaret Üzerine Yedi Ahlaki İlke” isimli küçük kitabında, ticaretin Batı ekonomi düşüncesinin içinden süzülerek, oluşturulan etik ilkelerinin yararlarını tartışmaktadır. İslamın ilk yıllarında açıkça görüldüğü gibi, ticaretin ekonomik boyutları yanında, insanları bir arada tutan, toplumsal ve kültürel boyutları vardır. Ticareti özendiren toplumlar, hayatın her alanına, büyük bir canlılık kazandırırlar.

*

Ticaretin gelişmediği toplumlarda, kültür de, ekonomi de gelişmez. Toplumlarda ticaret etik ilkelere uygun olarak yapılırsa, gelirleri çoğaltır, işsizlikleri azaltır, yatırımları büyütür, dostlukları geliştirir, hayatın değerini artırır. Ticaretin geliştiği toplumlarda, yoksulluk ortadan kalkar. Tarafları zenginleştiren ticaret, toplumlarda her zaman ekonomik, siyasal ve kültürel hayatın, sürükleyici gücü olmuştur.Ticaret insanları bir araya getirirek, birlikte yaşama kültürünü zenginleştirir.

*

Ticaret yapmasını bilenler, sorunlarını çatışarak değil, uzlaşarak çözmesini bilirler.

*

Etik değerler ticaretle, toplumda benimsenen, yerleşik değerlere dönüşürler.

*

Ticaretin olduğu yerde savaş olmaz,kötümserlik olmaz, ümitsizlik olmaz.

28 Eylül 2020, 12:22

GÖRÜNÜŞE ALDANMADAN BİR RESİMDE İKİ YÜZÜ BİR İNSANDA İKİ İNSANI BİR DÜNYADA İKİ DÜNYAYI GÖRMEK

Toplumların ürün, hizmet ve bilgi üretim güçlerinin büyütülmesinde, kar amacı güden ya da gütmeyen bütün kuruluşların vazgeçilmez bir yerleri vardır. Kuruluşları güçlü olmayan toplumların, ekonomilerinin güçlü olması mümkün değildir. Su kaynaklarından yoksun toprakların çoraklaşması gibi, kuruluşlardan yoksun toplumlar, hem ekonomik hem de kültürel olarak yoksullaşırlar.

*

Dünya tarihinin her döneminde, küçük ya da büyük ekonomik ve kültürel kuruluşlar, hayatın merkezinde yer almışlardır. Her kuruluş ekonomik, siyasal ve kültürel çevredeki gelişmelere uyum sağlayabilmek için, ana değerlerini koruyarak, amaçlarına ulaştıracak araçları, sürekli gözden geçirerek yenilemek zorundadır. Kuruluşların değerlerini korumaları, değişmeden değişmesini, gelişerek dönüşmesini bilmelerine bağlıdır.

*

Ülkeleri ekonomik ve kültürel bağlarla, birbirine bağlayan kuruluşlarda, amaçlar uzun dönemde çok yavaş değişirken, araçlar kısa dönemde çok hızlı değişmektedir. Kuruluşlar ister kar amaçlı olsunlar isterse de olmasınlar, ürettikleri ürünlerle, hizmetlerle ve bilgilerle toplumları dönüştürürler. Kuruluşların yönetimi bütün ülkelerin sorunudur, bütün bilimlerin konusudur. Yirminci yüzyıl gibi, Yirmi birinci yüzyıl da kuruluşlar yüzyılı olacaktır.

*

Kuruluşlarda karşılaşılan sorunların çözümünde, amaçların araç araçların amaç boyutları vardır. Başarılı yöneticiler yalnızca amaç ya da yalnızca araç üzerinde değil, her ikisinin üzerinde birden yoğunlaşırlar.Onlar her zaman, farklı açılardan bakarak, aynı resimde iki ayrı yüzü görmesini bilirler. Her yöneticinin kafasında yüzlerce resim vardır. Resimlerden bir kısmı, insanların yüzlerini oldukları gibi gösterirken, bir kısmı da olması gerektiği gibi gösterirler.

*

Yöneticiler çoğu zaman gördükleri yüzün, gerçekten gördükleri yüz olduğunu sanırlar. Oysa çoğu zaman bir resimde iki resim vardır. Herkes aynı resmi görmez.İşletme yönetiminin gelenekselleşmiş programlarında gösterilen ve üzerinde uzun uzun tartışılan bir resim vardır. Söz konusu resim başta Stephan Covey’in “Etkili İnsanların Yedi Alışkanlığı” olmak üzere pek çok kitapta, önemli bir eğitim aracı olarak yer alır.

*

Resime bakanlardan bir kısım, genç bir hanım görürken, bir kısmı da büyük burunlu yaşlı bir hanım görürler. Her iki kesim de haklıdır, aynı resimde iki yüz, iki insan vardır. Bir kısım insanlar genç, bir kısım insanlar da yaşlı insanı görürler. Resime dikkatle bakanlar, her insanın farklı yüzleri olacağını bilen gözler, aynı resimdeki iki ayrı yüzü de görürler.Tartışılan resim özel, kamu ve gönüllü kuruluşlarıyla ve değişik boyutlarıyla bütün bir hayattır,bütün bir dünyadır.

*

Bütün boyutlarıyla hayatın kalitesini artırmak için belirgin olanın ötesine bakmak gerekir.Yüz yüze olunan ekonomik, siyasal ve kültürel sorunlar çok boyutludur.

*

Kuruluşlar ve insanlar başarılı olmak için, karmaşık dünyaya bir bütün olarak, değişik açılardan bakmasını öğrenmelidirler.

*

Hayat değişik boyutlarıyla ele alınmadan, yüzeysel bir bakışla değerlendirilirse, belirgin olan yüzü görülür.

*

Bir resimde iki yüz olduğu gibi, bir hayatta iki hayat,bir dünyada iki dünya vardır.

29 Eylül 2020, 11:55

KRİZ DÖNEMLERİNDE VİCDANLARINI YİTİREN CANAVAR KURULUŞLARI DİZGİNLEMEK

Bu yazı daha önce 14.04.2020 tarihinde de yayımlanmıştı.

Dünyanın her ülkesinde, ekonomik krizler para ticareti yapan bankalarla başlar, domino etkisiyle reel ekonominin bütün kesimlerine yayılırlar. Ekonomik krizler etkilerini, ilk önce işletmelerin bilançolarında gösterirler. Krizlerde kuruluşlar küçülürler, işletmeleri yönetmek aktifleriyle ve pasifleriyle, bilançoları yönetmeye dönüşür. Bilanço yönetiminde ilk yapılması gereken, işletmelerin bankalara olan borçlarının azaltılmasıdır.

*

Bankalar tasarruf sahiplerinin, işletmeler bankaların parasıyla para kazanırlar. “Para başkalarının parasıyla kazanılır” diyen bankalar, paradan para kazanmada, en büyük payı alırlar. Bankaların aşırı kazanç peşinde koşmaları, reel ekonomiden kat kat daha büyük, bir balon ekonomi oluşturur. Parayı elden ele dolaştırarak büyütmenin, gizemli dünyası bankaların gözlerini kamaştırır. Krizler finansal kuruluşların büyüttüğü, balon ekonomilerin patlamasından kaynaklanır.

*

Her ekonomide işletmelerin, ürün ve hizmet üretmeleri için, gerekli kaynakların önemli bir kısmı, bankalar tarafından karşılanır. Bankalar tasarruf sahiplerinden düşük faizle topladıkları kaynakları, daha yüksek faizle işletmelere borç olarak verirler. Reel ekonomiyle gölge ekonomi arasında kaynakların akışı, pazar ekonomilerinin en dinamik boyutunu oluşturur. Seküler dünyada bankaların ana görevi, reel ekonomiye kısa ve uzun vadeli kaynak sağlamaktır.

*

Bütün ekonomilerde işletmelerle finansal kuruluşlar arasında, kaynak akışındaki aksamalar, her zaman krizlerin habercisi olurlar. Kriz dönemlerinde işletmelerin kapasite kullanım oranları düşer, satışları azalır, maliyetleri yükselir ve işsizlik artar. Geleceğin kesin olarak bilinmediği, ekonomi dünyasında finansal kuruluşların, hem düzenleyici hem de dengeleyici bir görevleri vardır. Finansal kuruluşlarla işletmeler, üretim süreçlerine yeni boyutlar kazandırırlar.

*

İşletmelerin üç ana fonksiyonu olan üretim, finansman ve pazarlama birbirini tamamlayan, birbirinden ayrılmaz bir bütündür. Ekonomilerde üretim değerleri parasal değerlere, parasal değerler üretim değerlerine dönüşür. Dönüşümdeki hızı ve yoğunluğu, ekonomideki karlılık ve faiz oranları belirler. Faiz oranlarıyla yatırımlar arasında, ters orantılı bir bağıntı vardır. Sağlıklı bir ekonomide, faiz oranları sıfıra yaklaşır, kaynaklar yatırımlara kayar.

*

Ekonomilerde üretim peşinde koşan kuruluşlarla, sınırsız kazanç peşinde koşan spekülatörler, kaynakların yönlendirilmesinde büyük sorumluluk yüklenirler. Keynes’in vurguladığı gibi, ekonomik krizler, vicdanlarını yitiren canavar ruhlu spekülatörlerden kaynaklanır.

*

Nasıl olursa olsun, sürekli kazanmayı düşünen, vicdansız spekülatörlerin elinde, dünya borsaları birer kumarhaneye dönüşmüştür. Bütün krizlerin temelinde, vicdanlarını yitiren canavarlaşmış finans kuruluşları vardır.

*

Canavar ruhlu spekülatörlerin gözleri, reel ekonomilerin kazançlarıyla doymaz.

*

Paradan para kazananların dünyasında, finansal çılgınlıkların sınırı yoktur.

*

Açgözlülüğün sanal, finansal ekonomisinde, vicdanlara yer olmaz.

30 Eylül 2020, 12:00

KARE DÜNYADA KAFKAS ORTADOĞU BALKAN ÜLKELERİ AVRUPA ÜLKELERİNİ YENİDEN YAPILANMAYA ZORLUYOR

"Zamanı Aşan Şehirler" kitabımızda anlatıldığı gibi, Üsküdar’ıyla Kudüs, Eyüp’üyle Medine toprağı olan İstanbul’dan, uçakla Kafkas ülkelerinin, en büyük şehiri Bakü’ye, bir yanına Karadeniz’i, bir yanına Akdeniz’i alan Anadolu, baştan sona aşılarak gidilir. Uçaktakiler Türkiye’nin Avrupa yakası üzerinde, küçük bir kavis çizerek, bir saatlik uçuştan sonra kendilerini, her zaman karlarla kaplı, Kafkas dağlarının üzerinde bulurlar.

*

Kafkas dağlarına uçaktan bakanlar, bir zamanlar Müslümanların Hıristiyanlara karşı, yeryüzünde verdikleri savaşların, gökyüzünde yapılan yarışlara dönüşerek, devam ettiği izlenimine kapılırlar. Üzerinden geçilen coğrafyada, Azerbeycan’la birlikte bütün Kafkaslarda, Türklerle Slavların yüzyıllarca süren hesaplaşmasında, yeni bir sayfa açılıyor, Kafkas ülkeleri yeni bir döneme giriyor.

*

Slavların Sovyetler döneminde, insanları dehşete düşüren toplu kıyımları, akıl almaz baskıları karşısında, Orta Asya’nın içlerine çekilen Türk boyları, geçmişte olduğu gibi yeniden Azerbeycan üzerinden, Avrupa’nın ortalarında kalan soydaşlarıyla, buluşmaya ve kucaklaşmaya hazırlanıyor. Bin yıllık bilgi ve bilgelik birikimiyle, Küçük Asya güvenle yaslandıkları, eşsiz bir dağ gibi yükseliyor.

*

İstanbul’un Türklerin eline geçmesinden yüz yıl sonra, “Üçüncü Roma” olmaya özenen Moskova tarafından yakılıp yıkılan Kazan, beş yüz elli yıl sonra, Özerk Cumhuriyetten Bağımsız Cumhuriyete dönüşme yolunda emin adımlarla ilerliyor. Ardından Başkurdistan geliyor. Kazan, Bahçesaray ve Ufa, Moskova, Varşova ve Berlin gibi, ortak “Avrupa Evi”nin ortasında yer alıyor.

*

Türkler Cengiz ve Timur dönemlerinde, yüzyıllar boyunca Baltık kıyılarına kadar, bütün bölgenin en büyük gücü olmuşlar. Yirminci yüzyılın sonunda ve Yirmi birinci yüzyılın başında, Kuzey Türk dünyası, Asya ve Avrupa ekseninde, yeniden yapılanıyor.

*

Kuzey'in Müslümanları Batı'nın ve Doğu'nun Hristiyanları, İstanbul’a göre nerede olduklarına bakarak, konumlarını belirlemeye çalışıyorlar. İstanbul yüzyıllarca Avrupa’nın en büyük gücü ve Doğu Hristiyanlarının koruyucusu olmuş.

*

Yirminci yüzyılın başında, Balkan, Orta Asya ve Kafkas ülkelerinde batan güneşin, Yirmi birinci yüzyılın başında, aynı topraklarda yeniden doğuşuna bütün dünya şahit oluyor.

*

Moskova’da, Berlin’de,Paris’te, Londra’da, Yeni Bakü’ler, Yeni Buhara’lar,Yeni Kazan’lar,Yeni Kurtuba’lar ortaya çıkıyor.

*

Londra, Paris, Berlin ve Moskova Avrupa'da en çok Müslümanın yaşadığı şehirlerin başında geliyor.

*

Müslüman Avrupa, Hristiyan Avrupa'nın merkezine emin adımlarla ilerliyor.

*

Avrupalıları Çinlilerden, Yunanlılar ve Ermeniler değil, Avrupalı Türkler kurtarır.