Prof. Dr. Nazif Gürdoğan Yazar, Akademisyen

Ekim 2020

33 yazı

1 Ekim 2020, 12:55

KÜLTÜREL SINIRLARIN ÖNEM KAZANDIĞI DÜNYA YUNUSLAŞARAK SİNANLAŞANLARIN SİNANLAŞARAK YUNUSLAŞANLARIN DÜNYASIDIR

Dünyada ekonomik ve kültürel güç, Atlantik kıyılarından Pasifik kıyılarına kayıyor. Yirminci yüzyılın “İki Kutuplu” dünyası, Yirmi birinci yüzyılda “Çok Kutuplu” dünyaya dönüşüyor. Amerika ve Çin arasında İslam dünyası, belirleyici bir güç kazanıyor. Geleceğin anahtar ülkelerinin arasında, Malezya, Endonezya, Kazakistan, Pakistan, İran,Mısır ve Türkiye önemli yer tutuyor. Onların bilgiyi bilgeliğe, düşünceyi eyleme dönüştüren bilgeleri, şehirlerinden bütün şehirleri aydınlatıyor.

*

Türk ve İslam dünyasının bilgi ve bilgelik zirveleri, yüzyıllar içinde geçerliliğini yitirmeyen, bütün insanlığa yol ve yön gösteren, kitaplar bırakmışlar. Ahmet Yesevi’den Yunus Emre’ye, Bahaddin Nakşibend’ten Emir Sultan’a, onların bıraktıkları mirastan, bütün insanlık yararlanıyor. Türkler Asya’dan Avrupa’ya, arkalarında şehirler bıraka bıraka, ilerledikleri büyük yolculuklarında, önden giden iki dünyayı altın oranda harmanlayan, her alanda yol açıcı bir işlev yüklenen, büyük bilgeler bulmuşlar.Onlar Yunuslaşarak Sinanlaşanlardır, Sinanlaşarak Yunuslaşanlardır.

*

İslam dünyasının şehirleriyle, Batı dünyasının şehirlerinin, ekonomik ve kültürel yarışmaya girdiği dönemde, büyük bilgelerin miraslarının önemi katlanark artıyor. Onlar her dönemde yeniden yorumlanan eserleriyle, toplumların yeni şehirler kurmalarının yolunu açarlar. Bilgeler toplumlara, toplumlar şehirlere, her alanda büyük canlılık kazandırırlar. Anadolu’ya Mevlana Konya’yı, Edebali Bilecik’i, Hacı Bayram Ankara’yı, Eşrefoğlu İznik’i,Akşemseddin İstanbul’u kazandırır ve armağan eder.

*

Katılımcı Demokrasinin ve Paylaşımcı Ekonominin, dünyanın bütün ülkelerinde benimsenmesiyle, büyük küçük bütün şehirler, kendi kendilerini yönetme gücü kazanıyor. Ulaşımdaki ve iletişimdeki baş döndürücü gelişmeler, dünya şehirlerini birbirine yaklaştırıyor, iletişimi ve etkileşimi hızlandırıyor. Sovyetlerin dağılmasıyla dünya, on altı yeni cumhuriyetle tanışıyor. Geriye kalan Rusya Federasyonu, Tataristan’ıyla, Başkurdistan’ıyla birlikte, seksen sekiz özerk cumhuriyetten oluşuyor.

*

Değerlerden yoksun ekonomilerin elinde, kültürler derinliklerini yitirirler. Ülkelerde araç işlevi yüklenen ekonominin yasaları, amaç işlevi yüklenen kültürün değerleriyle işlerlik kazanırlar. Hayatın her alanında, özne görevini ekonomi değil, kültür yüklenir. Kültürel değerlerini yitiren toplumlar, ekonomik güçlerini yitirirler. Amerika Birleşik Devletleri , Sovyetler Birliği Cumhuriyetleri gibi, değer çözülmelerinin sonrasında, iç savaşsız dağılma yolunda hızla ilerliyor.

*

Tarihe bakıldığı zaman, köklü dönüşümlerin yaşandığı, dönemlerin hemen öncesinde, büyük değer çözülmelerinin yaşandığı görülür. Batı ülkelerinde yaşanan, hayatın bütün alanlarını etkileyen, değer çözülmeleri, dünyada başta Müslüman ülkeler olmak üzere, Doğu ülkelerinin güç kazanmakta olduklarını gösteriyor. Yalnızca ekonomiye öncelik veren Batı dünyası, farkında olmadan kültürü yoksullaştırarak, yol açtığı savaşlarla, bütün ülkeleri yıkıma sürüklüyor.

*

Yeni dünya John Naisbitt’in öngörüsüyle, “Bin ülkelik bir dünya” olmaya doğru gidiyor. İster Asya’da, ister Avrupa’da olsun, her şehir yerinden yönetilen bir devlete dönüşüyor. Gelecekte her şehir bir devlet, her devlet küresel bir şehir olacaktır.

*

Şehirlerin Yunuslaşarak Sinanlaşan, Sinanlaşarak Yunuslaşan bilgeleri, kültürler arasında dostluk köprüleri kurarak, dünya şehirleri arasında, yeni bir yapılanmanın, yeni bir dönüşümün yolunu açıyorlar.

*

Bilgeler Yunus'un erik ağacında üzüm görmesi,üzüm bulması ve üzüm yemesi gibi,şehirde devleti görürler,devleti bulurlar,devleti yaşarlar.Onlarla Medine'de devlet, devlette Medine kurulur.

*

Dünyada Kudüs’te, Kurtuba’da, Saraybosna’da olduğu gibi, değişik ırktan, değişik dinden, değişik renkten insanların, barış içinde birlikte yaşadıkları, yeni şehirler oluşuyor.

2 Ekim 2020, 14:32

YEDİNİN YEDİ GİZEMLİ İLKESİNE ÖNEM VERENLER GELECEĞİN DÜNYASININ MİMARLARI OLURLAR

Yedi sayısının insanı büyüleyen, gizemli bir yanı vardır. İnsanlar yedi rakamlı sayıları ezberlemekte güçlük çekmezler. Bunun için, bütün ülkelerde telefon numaralarının sayısı yediyi aşmaz. İsimler kolay ezberlenilsin diye, kurum ve kuruluşların yönetim kurulları çoğu defa yedi ya da daha az kişiden oluşur. Haftanın günleri yedidir, bittiği yerden yeniden başlar, sonsuza kadar devam edecekmiş gibi, sürekli tekrarlanır. Yedi sonsuzluğun simgesidir.

*

Dünyanın yedi harika kenti, yedi harika mimari eseri, yedi harika kitabı, yedi harika şiiri derken, yedinin yüklendiği anlam herkesi büyüler. Büyük mutluluklar yedi gün, yedi gece kutlanır. Bu yüzden, Cahit Zarifoğlu, sevilen şiirlerinin yer aldığı ikinci kitabına, “Yedi Güzel Adam” ismini vermiştir. Onun yedi güzel insanıyla, Mavera Dergisinin yedi kurucusunu anlattığı, kabul görmüş bir benzetmedir. Anadolu’da yedinin erdemine ve aşağıda sıralanan yedi ilkesine büyük önem verilir.

*

1. Adalet dairesinin her alandaki başarının, temeli oldu- ğunu bilmek, adaletten uzaklaştıran, bütün düşünce ve eylemlerden, kaçınmaya büyük özen göstermek.

*

2. Hayatın bütün boyutlarında, dayatmacılığa karşı çık- mak, dayatmacılardan uzak durmak, dayatmacılığın yı- kıcılığını sürekli vurgulamak.

*

3. Herkesin bildiği kısa yolları değil, kimsenin bilmediği, cesaret isteyen zor yolları seçmek. Doğru bilinen yolda tek başına yürümek.

*

4. İyilikleri özendirmeyi, kötülükleri önlemeyi, en önemli görev ve en büyük sorumluluk olarak görmek.

*

5. Tüketen el olmak için değil, üreten el olmak için yarışmak. Tüketimde yarışanların, dünyayı yoksullaştırdık- larının bilincinde olmak.

*

6. Kimseyi usandırmamak için, her gün yeniden doğmak, açıklık içinde sürekli yeniden yapılanmak.

*

7. Varlığa sevinmeden, yokluğa yerinmeden, insanların neye sahip olduklarına değil de, ne olduklarına bakmak.

*

Dünyada insanlar bütün insanlık için, hayati önem taşıyan, yedi ilkeyle silahlanmasını bilirlerse, dünyanın bütün ülkelerinde, hayat yaşanır olmakla kalmaz hem kolaylaşır hem de güzelleşir. Dünyanın bütün kaynakları, bütün güzellikleri, güzel olmayı bilen, güzel insanlar için vardır. Yeryüzünün her alandaki, yedi harika eserlerine, yeni yedi harika eserler ilave etmek için, bütün insanların yedinin, gizemli yedi ilkesine, dört elle sarılarak, kendisiyle birlikte, dünyayı değiştirmesini öğrenmesi gerekir.

*

Değişmeden gelişmesini bilmek, geçmişten geleceğe gürül gürül akmak, yıkmadan yapmak, çatışmadan uzlaşmak, erdemlilerin erdemidir.

*

En büyük erdem, vermeyenlere vermek, acımayanlara acımak, sevmeyenleri sevmek, gelmeyenlere gitmektir.

*

Karşılık beklemeden verenlere verilir. İnsanları, toplumları ve dünyayı veren eller değiştirir

3 Ekim 2020, 12:09

DÜNYAYI YAŞANIR KILMADA GÖNÜLDEN GÖNÜLE İLETİŞİM KURMAK

İnsanın olduğu yerde iletişim vardır. İletişim olmadan etkileşim olmaz. İletişim kanallarının zenginleşmesiyle, uzaktakiler birbirlerine yakınlaşırken, yakındakiler de birbirlerine uzaklaşırlar. İletişim imkanlarının genişlemesi, paradoksal bir gelişmeye yol açmıştır. Dünyada duvarlar yıkılırken, insanlar arasında iletişimi önleyen yeni duvarlar yükselmektedir. Karmaşanın önüne geçmek için, kesintisiz çift yönlü bilgi akışını sağlayacak kanallar geliştirilmelidir.

*

Bilgi akışının hızlanmasıyla, giderek küçülen dünyada değişen araçlarla, değişmeyen amaçlara ulaşmak için, hem uluslararası hem de ulusal düzeyde oluşan duvarların, bir bir yıkılması gerekir. Ülkeler, kurumlar ve kişiler arasındaki duvarlar, iletişim kanallarının güçlenmesiyle yıkılır. Çünkü etkileşim iletişimle gerçekleşir. Ülkeler ulusal düzeyde etkili bir iletişim ağı kurarak, uluslararası iletişimde etkin bir konum kazanırlar.

*

Dünyada aydınlar, edebiyatçılar, öğretim üyeleri, özel,kamu ve gönüllü kuruluşların yöneticileri arasında, güçlü bir iletişim ağı oluşturmadan, kültürler arasında düzenli bir alışveriş ortamı oluşturulamaz. Aşağıdan yukarıya, yukarıdan aşağı- ya bilgi akışının sağlanmadığı bir toplumda, paylaşma kültürü gelişerek, yeni açılımlar kazanmaz. Güçlü iletişim kanalları olmayan toplumlar, ürün, hizmet ve bilgi üretiminde dünya standartlarını yakalayamazlar.

*

Uzaklık ve yakınlık farkının kalktığı bir dünyada, “iletişim bir mesajla başlar” diyerek, hem ulusal hem uluslararası alanda güçlü iletişim ağları oluşturulmalıdır. İyilikte, güzellikte ve doğrulukta geliştirici, bir yarış olabilmesi için, kişiler gibi, kuruluşlar arasında da, kusursuz işleyen iletişim kanallarına ihtiyaç vardır. İletişim kanallarının çalışmadığı bir toplumda, hiçbir kuruluş ürün, hizmet ve bilgi üretme kapasitesini artıramaz.

*

İletişimde en etkili ve en güçlü kaynak, kişilerle birlikte kuruluşlar arasındaki duvarları yıkmak için, ortak bir dil oluşturmasını bilen insandır. Anadolu insanının gönlünde yatan aslanları uyandırabilmek için, bütün kuruluşlar iletişim uzmanları yetiştiren, açık üniversitelere dönüşmelidir. İlgi ve çalışma alanları ne olursa olsun, bütün kuruluşların iletişim kanallarına yatırım yapmaları, dünya barışı için de büyük önem taşımaktadır. Çünkü iletişimde yarışma olmadan, etkileşimde gelişme olmaz.

*

Dünyada iletişim kanallarının gelişmesi için, her ülkede her kuruluş, temel hak ve özgürlüklere saygılı, açık ve demokratik bir yapıya dönüşmelidir. Emir ve komuta zinciri içinde, sağlıklı bir iletişim ortamı oluşturulamaz. Bunun için her kuruluş, kendisine örgütlenme modeli olarak orduyu değil, orkestrayı almalıdır. Çok kademeli hiyerarşik örgütlerde, iletişim kanalları tıkandığı gibi, gelişme yolunda yardımlaşma ve dayanışma imkanları da dinamitlenir.

*

İletişim baskı ve şiddetle, tek yönlü olarak sağlanmaz. Zorla güzellik olmadığı gibi, zorla iletişim de olmaz.

*

Kapılarını, sofralarını ve gönüllerini başkalarına açmayanlar, hiçbir kimseye sağlıklı iletişim kuramazlar.

*

İletişim kaynağı, dilden önce gönüldür. Gönül dili dünyadaki, bütün dillerin üstündedir.

4 Ekim 2020, 12:12

ENFLASYON VARLIKLILARIN VARLIKLARINA DEĞER KAZANDIRAN HAKSIZ KAZANÇ KAYNAĞIDIR

Antropolojisiyle, Sosyolojisiyle, Hukukuyla ve Ekonomisiyle, Batı dünyası seküler değerlerini, bütün dünyaya ihraç ediyor. Doğu ülkeleri ekonomik gelişme adına, bütün kurumlarıyla, bütün kuruluşlarıyla, sekülerleşmek için birbirleriyle yarışmaktadırlar. Sekülerleşmek isteyen ülkelerin üretimleri, Batı ülkeleri üretimlerinin altında olmasına rağmen, Batılılar gibi yaşamaya özen göstermektedirler.

*

Batılılar gibi yaşayanlar, Batılılar gibi üretmeden, Batılılar gibi tüketmeye başlamaktadırlar. Dünyada Batılılar gibi yaşamaya heveslenen ülkelerin, karşı karşıya oldukları sorunların başında, ikili üçlü rakamlara ulaşan enflasyon gelmektedir. Değişik oranlarda bütün ülkelerin, karşı karşıya olduğu enflasyon, üretmeden tüketmeye kalkışan yönetimlerin, toplumun bütün kesimlerine ödettikleri, çok boyutlu bir ekonomik bedeldir.

*

Enflasyon ürettiğinden daha fazlasını tüketen, gelirleri giderlerini karşılamayan yönetimlerin, insanların ceplerinden zorla aldığı gizli bir vergidir. Ekonomilerde hiç istenmeyen vergiler bile, enflasyondan daha sağlıklı kabul edilir. Enflasyon bütün toplumlarda büyük sarsıntılara yol açan, mutlaka önlenmesi gereken, salgın bir hastalığa benzer. Köklü önlemler alınarak, tedavi edilmezse, enflasyon ekonomik ve kültürel savruluşlar hız kazandırır.

*

İnsanların ceplerindeki para, sürekli değer kaybettiği için, enflasyon toplumları tasarruf, yapmaktan daha çok, harcamaya, savurganlığa sürükler. Bu yüzden Ernest Hemingway, “İyi yönetilmeyen ülkelerde, başvurulan ilk çare enflasyon, ikincisi de savaştır. İkisi de belli bir süre için refah sağlar, ikisi de kalıcı yıkımlara yol açar” demektedir. Her ülkede savaş gibi, enflasyon da hem ekonomik hem de kültürel sorunları derinleştirir.

*

Dünyada derin kültürel ve köklü ekonomik dönüşümlerin yolunu açmadan, faiz oranlarıyla birlikte, enflasyon oranlarını da sıfıra yaklaştırmak mümkün değildir. Enflasyon gibi, faiz de hem kültürel hem de ekonomik sorundur. Onları her ikisi de üretmeden tüketmekten, vermeden almaktan kaynaklanır. Anadolu’da denildiği gibi: “Faizle borç almanın el açmaktan, faizle borç vermenin el koymaktan farkı yoktur.”

*

Dünyanın her yanında, gelirleri giderlerini karşılamayan yönetimler, bütçe açıklarını enflasyonla kapatırlar. Sağlıklı kültür ve ekonomi yönetimi olmayan ülkelerde, enflasyon ileri boyutlara ulaşır. Bütün ülkelerde enflasyon, ekonomik yapıya, kültürel dokuya, bir koyun sürüsüne saldıran kurtlar gibi, giderilmesi yıllar alan zararlar verir. Bu yüzden enflasyonu denetim altında tutmak, ekonomi yönetimlerinin en önemli görevidir.

*

Ekonomide dolaşan para, artan fiyatlara paralel olarak artırılırsa, enflasyon kronik hale gelir.

*

Enflasyonist ortamda tüketimin artması, devletin kısa vadeli borçlanmasını hızlandırır.

*

Üretimi artırmanın yolu, her alanda üretmeden tüketmeyi terk etmekten geçer.

*

Ülkelerde üretimin artırmadan, enflasyonun üstesinden gelinmez.

*

Enflasyon hem bir ekonomik, hem de bir kültürel sorundur.

4 Ekim 2020, 12:52

Sevgili Adem Turan'nın ve Sevgili Atıf Bedir'in

Sevgili Adem Turan'nın ve Sevgili Atıf Bedir'in "yakın" dan bakan yazıları "Akif İnan'nın bütün yazılarını kitaplaştıran edebiyat sevdalısı Değerli Hıdır Yıldırım tarafından uzun bir önsözle hazırlanan ve Hece Yayınları arasında çıkacak "YEDİ GÜZEL ADAMDAN BİRİ:ERSİN NAZİF GÜRDOĞAN" kitabında yer alacaktır.Ömer Faruk Ergezen ile birlikte her üçüne teşekkür ederim.

5 Ekim 2020, 13:49

Yapımcılığını Salih Akça'nın,Sunuculuğunu Mehmet

Yapımcılığını Salih Akça'nın,Sunuculuğunu Mehmet Önder'in yüklendiği "BİR FİDAN BİR İNSAN"programında, Prof.Dr.Şehmus Demirci ile birlikte çevre sorunlarını konuştuk.Kıyamet kopuyor olsa bile elinizdeki fidanı dikin,başladığınız işi bitirin dedik.Teşekkürler Sevgili Mutlu Gürdoğan.'

5 Ekim 2020, 14:06

SAVAŞ DÜNYASINI BARIŞ DÜNYASINA ARI BİZİZ BAL BİZDEDİR DİYEN BALLAR BALINI BULAN ÖNCÜLER DÖNÜŞTÜRÜR

Dönüştürücü öncüleri olmayan kültürler, zamanın estirdiği fırtınalara direnemez. Büyük öncülerinden beslenmeyen bir toplum, değerlerini koruyamaz. Onlar temel değerleri, temel değerler de toplumları ayakta tutar. Her dönüştürücü öncü, arasında yer aldığı toplumun, kültürüne ve ekonomisine yeni açılımlar kazandırır. Onların görevlerinin başında, toplumları uzun ömürlü kılan ve geçmişten geleceğe taşıyan, temel değerleri zenginleştirmek gelir.

*

Anadolu’yu dönüştürenler, her alanda özveri ve özgeciyi temel değer gören, “Düşünce ağacı biziz, eylemin meyvası bizdedir” diyen, bilgi ve bilgeliğin öncüleri olmuştur. Onlar insanlığın temel değerlerini, Anadolu’dan bütün dünyaya taşımışlardır. Onların arasında iki dünyayı, ellerinde hamur gibi yoğuran, Hacı Bektaş’ın, Hacı Bayram’ın ve Akşemsettin’in, kültür tarihinde, doldurulamaz yerleri vardır. Onlar Anadolu’da, köklü dönüşümlerin, öncüleri olmuşlardır.

*

Dönüştürücü öncüler düşünce ve eylemleriyle, insanların atalarının yitirdiği Cenneti, dış dünyalarından önce, iç dünyalarında aramaları gerektiğini sürekli vurgulamışlardır. Anadolu tarihinde, iç dünyanın zenginleri, sınır tanımayan özgeci ve özveriyle, yönetenler ile yönetilenler arasında, uyum ve düzenin, en büyük güvencesi olmuşlardır. Onlar hiçbir zaman, yönetenlerin peşlerinden koşmamışlar, yönetenler onların peşlerinden koşmuşlardır.

*

Düşünce ve eyleme, dış dünyanın yöneticilerden daha çok, iç dünyanın yöneticileri derinlik kazandırmıştır. Dış dünyayı yönetenlerin etkileri, yaşanan yıllara dönük ve sınırlıdır. İç dünyayı yönetenlerin etkileri ise, yaşanacak yıllara dönük ve sınırsızdır. Bunun için zaman içinde, dış dünyanın öncüleri unutulmuş, iç dünyanın öncüleri unutulmamıştır. Düşünce ve eylemleriyle, dönüştürücü olmasını bilen öncüler, temel değerleri, bütün insanlığa ulaştırarak, küresel değerlere dönüştürmüşlerdir.

*

Düşünce ve eylem, hayatı kolaylaştırdığı, insanın iç dünyası kadar, dış dünyasını da zenginleştirdiği ve güzelleştirdiği zaman, temel değerlerin kaynağı, bilgi ve bilgelik olur. Bu yüzden dönüştürücü öncülerin elinde, hem düşünce hem de eylem, hayatın amacı değil, hayatı anlamlı kılmanın aracı olmuştur. Onların öncülüğünde Anadolu insanı, üreten el olmanın coşkusunu duymuş, veren el olmanın gücünü görmüş, bilgiyi bilgeliğe dönüştürmüştür.

*

Anadolu insanının düşünce ve eylem dünyasında, kendilerine geniş bir yer açmasını bilen, iki dünyayı bir dünya olarak gören, büyük öncüler Türklerin, Anadolu’dan üç kıta ve iki denize açılmasında çığır açıcı olmuşlardır. Onlar düşünce ve eylemleriyle, temel değerleri anlatmaktan önce, yaşatmak ve hayatın bütün boyutlarına yansıtmak için, iki dünyanın kaynaklarını seferber etmişlerdir. Onlar Türklerin yeniden, dünyaya açılmalarında, yine yol gösterici yıldızlar olacaklardır.

*

Toplumları geçmişten geleceğe, kötülüklerden iyiliklere, açgözlü olmaktan tokgözlü olmaya çağıran, değişen dünyada, değişmeyen değerleri, yakalamasını bilenler taşırlar. Onlar tok gözlülüğün zenginlik, zenginliğin tok gözlülük olduğunu bilirler.

*

Tarih içinde temel değerlerin başına tokgözlülüğü koyanlar, gittikleri her coğrafyada, insanların sürekli güç ve güven tazeledikleri, düşünce eylem kaynakları olmuşlardır.

*

Değişen dünyadan değişmeyen değerler çıkarılırsa, dünyanın bütün zenginlikleri, güzellikleriyle birlikte anlamlarını da yitirirler.

7 Ekim 2020, 12:49

EDEBİYATLA İNSANLARI DÖNÜŞTÜREN ÇEKİM ALANLARI OLUŞTURMAK

Asya’nın ortalarından Avrupa’nın ortalarına doğru, uzun bir yolculuğa çıkan Türk dünyasının, düşünce ve eylem geleneği, medlerle ve çezirlerle dolu, Anadolu’nun bin yıllık çalkantılı tarihi içinde oluşmuştur. Bir ayakları Karadeniz’de, bir ayakları Akdeniz’de olan Türklerin gözleri, geldikleri Asya’dan daha çok gittikleri Avrupa’da olmuştur. Semerkant’tan Saraybosna’ya kadar uzanan, büyük bir coğrafyada ordugahlar inşa ede ede değil, dergahlar inşa inşa ilerlemişlerdir.

*

Doğu’dan Batı’ya uzun yolculuklarında, Türkler silahlı güçlerle şehirleri kazanmaktan daha çok, silahsız güçlerle gönülleri kazanmaya önem vermişlerdir. Ahmet Yesevi’den Yunus Emre’ye, Hacı Bayram’dan Gül Baba’ya, gönül dünyasının zirveleri,düşünceyi eylemle, hayatı edebiyatla zenginleştirmeyi bilmişlerdir. Onlar bulundukları her coğrafyada, hayatı bir yandan kolaylaştıran, bir yandan güzelleştiren, bilgiye ve bilgeliğe yeni açılımlar kazandıran kültürleriyle, geniş çekim alanları oluşturmuşlardır.

*

Ekonomide kuruluşların çarpan ve çoğaltan işlevi gibi, kültürde edebiyatın kolaylaştıran ve güzelleştiren işlevi vardır. Edebiyatlar kültürlerin, kuruluşlar ekonomilerin yenilenme alanlarıdır ve canlılık kaynaklarıdır. Ülkelerin edebiyat geleneklerinin oluşmasında, geçmişin derinliklerinden geleceğe bakan, edebiyatı hayata hayatı edebiyata taşıyan edebiyatçıların toplandığı dergiler vazgeçilmez bir yer tutarlar. Onlar çevrelerinde toplanan edebiyatçılarla, toplumların düşünce ve eylem dünyalarını zenginleştirirler.

*

Türkiye’nin Yirminci yüzyılına damgasını vuran dergilerin arasında, Büyük Doğu, Diriliş, Edebiyat, Mavera, Yedi İklim, Hece dergileri kurucularıyla, yazarlarıyla, okuyucularıyla ilk sıralarda yer alırlar. Onlar Cumhuriyet dönemi Türkiye’sinde seküler değerler karşı, kutsal değerleri savunan, Mehmet Akif’lerin, Yahya Kemal’lerin saflarında, yer almışlardır. Şiirle, hikayeyle, denemeyle,romanla silahlanan edebiyatçılarla, sekülerleşmeye yerli düşünceyle karşı durma hareketleri,büyük bir ivme kazanmıştır.

*

Doğu’dan Batı’ya dünyanın her yanında, Sağ ve Sol çatışmalarının bütün ülkelerinde büyük siyasal ve kültürel çalkantılara yol açtığı, ülkeleri savaştan savaşa, krizden krize sürüklendiği bir dönemde, Türkiye'de Komünizm ve Kapitalizm saflarında yer almayan edebiyatçılar, Türk ve İslam dünyasını geleceğini, Moskova'da ve Washington’da değil, İstanbul’da aramışlardır.

*

Dünya barışının güvencesi İstanbul'da, Üsküdar Mekke,Eyüp Medine, Kadıköy Küdüs toprağıdır.

*

İstanbul'da barış olursa,Moskova'da,Brüksel'de,Washington'da savaş olmaz.

7 Ekim 2020, 17:19

Dost zengini Fethi Gemuhluoğlu'nun dediği gibi: "Ağaçlara

Dost zengini Fethi Gemuhluoğlu'nun dediği gibi: "Ağaçlara dost olmayanlar,insanlara ve hayvanlara dost olamazlar." BİR AĞACI KORUYANLAR BÜTÜN İNSANLARI,BÜTÜN HAYVANLARI KORURLAR.BİR FİDAN BİN HAYATTIR.

8 Ekim 2020, 11:26

YÖNETİMLERDE İKİ AKIL HER ZAMAN BİR AKLIDAN DAHA ÜSTÜNDÜR

Tarihin bütün dönemlerinde, kurumlarda ve kuruluşlarda yöneticilerin belirlenmesi, yönetim bilimlerinde sürekli tartışılan konuların başında gelir. En büyük kuruluşun yönetiminden, en küçük kurumun yönetimine kadar, her yerde yönetim, bir yarışma, bir çatışma ve bir uzlaşma alanıdır. Nerede olursa olsun, her yönetimin amacı, iyilikleri özendirmek, kötülükleri önlemek, kurumlarda ve kuruluşlarda bütünlüğü ve sürekliliği sağlamaktır.

*

Tarihin derinliklerine inildiğinde, yönetimin çok geniş bir alan içinde, sürekli gelişme yolunda olan, bir bilim dalı olduğu görülür. Bu bağlamda yönetim, kıyısız bir deniz gibi, sınırları bütünüyle bilinmeyen, politikadan kültüre her alanı kapsayan, sanatların en yaşlısı, bilimlerin en gencidir. Her alanda yol gösterici ve çığır açıcı yönetim, sanatlardan olduğu kadar, bilimlerden de yararlanmak zorundadır.

*

Hayatındaki yalınlığı, bilgisindeki derinliğe dönüştüren, yaşayışıyla yalınlığın olmadığı yerde, derinlik olmaz diyen, Muhammed Hamidullah, ''İslam''da Devlet İdaresi'' kitabında, İlk Halife''nin seçimindeki tartışmalardan yola çıkarak, tarihte, iki yöneticili, ortak yönetimlerin varlığını vurgular. Mısır'da Peygamber Musa ile kardeşi Harun, insanlık tarihi içinde ''iki yönetici'li, ortak yönetimin başarıyla uygulanan ilk ''Eş Yönetici'' örneğini verirler.

*

Büyük ya da küçük, bütün kurumların ve kuruluşların yönetiminde, her zaman her yerde uygulanabilen, tek ve değişmez bir model yoktur. Bu alanda bütün bilim ve sanat çevrelerine düşen görev ve sorumluluk, dünyanın barış ve güvenliğine katkıda bulunacak ve adalette İran'ın Nuşirevan'ından geride kalmayacak, bir yönetimin yolunu açmak ve yönetim sürecine yeni boyutlar kazandırmaktır. Öncü girişimci Michael Dell ''İki lider bir liderden daha iyi düşünür'' diyerek, işletmelere iki eş başkanlı yönetim önerir.

*

Dünyadaki ekonomik krizler ve toplumsal patlamalar, her ülkede geçmişte benzeri görülmeyen büyük göçler ve iç savaşlar, her ülkeyi sarsan silahlı terör eylemleri, kamu, özel ve gönüllü kurumlarda ve kuruluşlarda, ''tek kişi'' yönetimlerinden, en azından ''iki kişi'' yönetimlerine geçmeyi zorunlu kılıyor. Dünyanın neresinde olursa olsun her kurumda ve her kuruluşta eşit yetkilere sahip iki yönetici, tek yetkili bir yöneticiden, her zaman daha sağlıklı ve daha uygulanabilir kararlar alırlar.

*

Bir yöneticinin yetkisi, gücünün sınırlarını aşarsa, kendi yetki alanını genişletir, yardımcılarının yetki alanlarını daraltır. Yetki paylaşılmaz diyen, bütün yetkileri kendilerinde toplayan yöneticiler, hem yalnızlıklarını, hem de kusurlarını büyütürler. Kurumlarda ve kuruluşlarda, yetkilerini paylaşmayan yöneticiler, yönetilenler üzerindeki etkilerini yitirirler.

*

İki yöneticinin yetkileri ve etkileri, her zaman bir yöneticinin yetkisinden ve etkisinden daha büyük olur.

*

Bir yönetici ne kadar az yetki kullanırsa, o kadar çok etki kazanır.

*

Kuruluşlarda en iyi yönetici, en az yöneten yöneticidir.

*

Yönetim insanı bilmektir,yönetim dünyayı bilmektir.

*

Yönetimlerde aksamalar yukarıdan başlar.

8 Ekim 2020, 20:57

Değerli Başkan Yılmaz Bayat'ın yönetimindeki Tv 5'in başarılı

Değerli Başkan Yılmaz Bayat'ın yönetimindeki Tv 5'in başarılı Programcısı Ayşe Yılmaz ile Prof.Dr.Emre Bahçe'nin hazırlayıp sunduğu, çok boyutlu, çok renkli" BAŞA BAŞ" programının çekim sonrasındaki sohbetten bir kare.

9 Ekim 2020, 11:49

BARIŞIN GÜVERCİNLERİ SAVAŞIN KARTALLARINDAN DAHA GÜÇLÜDÜR

Söz yazıya, yazı söze dönüşür. Yazıya dönüşen söz kalır. Sözü eyleme, eylemi söze dönüştürmek, edebiyatçıların işidir. Söz insanlığın ortak gönüllerinin, yazı da ortak akıllarının çağına yansımasıdır. Geçmişte söylenmiş sözü, geleceğe kalacak yazısı olmayan toplumlar, varlıklarını koruyamazlar. Toplumların düşünce zenginlikleriyle birlikte, eylem güçleri, söz ile yazı arasındaki, iletişim ve etkileşimin derinliğinden kaynaklanır.

*

Şairler sözün ustasıdır, şiir sözün özüdür. Şairler insanları şiirle düşündürürler. Toplumları dönüştüren şairler, hayatın şiirini yakalayan şairlerdir. Büyük şairleri olmayan toplumlar, hayatın hiçbir alanında kalıcı izler bırakamazlar. Toplumları güçlü kılanlar, ordulardan önce şairlerdir. Türkiye’yi savaş yıllarından, barış yıllarına büyük şairleri taşımıştır. Onlar olmasaydı, Anadolu insanının sözünün derinliği, yazısının zenginliği olmazdı.

*

Toplumları dönüştüren, gücü yakalayan şairlerin, şiirlerinde kendilerini bulanlar, hayatı daha derinden kavrayan bir mis- yon, bütün insanlığı kucaklayan bir vizyonla, dünyaya bakarlar. Dünyada ve Türkiye’de, Sağ ve Sol çatışmalarının üniversite- lerden, bütün ülkelere yayıldığı, insan hayatının hiç önemsen- mediği bir yüzyılda, sözün yorulma bilmez ustaları, insanları bütün silahlardan, daha etkili bir silah olan, şiirle silahlandırmayı bilmişlerdir.

*

Dönüştürü sözün öncüleri, baskı ve şiddet fırtınaları değil, ümit ve güven rüzgarları estirirler. Toplumları orduların silahları değil, şairlerin şiirleri dönüştürür. Şairler omuzlarında silah değil, gönüllerinde şiir taşırlar. Gönüllerin kazanılması, dünyaların kazanılmasından çok daha zordur. Gönüllerin fatihleri savaşların kartalları değil, barışların güvercinleridir. Dünyanın her yanında güvercinlerle kartallar hesaplaşmaktadır.

*

İnsanlık tarihinde Habil'den ve Kabil’den bu yana, barışın güvercinleriyle savaşın kartalları, geliştirdikleri silahlarla birbirleriyle, hem yarışmakta hem savaşmaktadırlar. Dünyada nefretten beslenen, nefretle silahlanan savaşın kartalları, insanlığa yeni silahlar kazandırmışlardır. Sevgiden beslenen, şiirle silahlanan, barışın güvercinleri ise, dünyadaki bütün aydınlara, yeni görevler, yeni sorumluluklar yüklemişlerdir.

*

Tarihin her döneminde, barışın güvercinleri sütle, savaşın kartalları kanla varlıklarını korumuşlardır. Dünyada savaşa giden yolları kapatmak, barışa açılan kapıları çoğaltmak için, barış alanında yer alan, barışa gönül verenlerin, savaş alanında yer alan, savaşa güç verenlerden çok daha fazla olması gerekir.

*

Dünya tarihinin her döneminde,toplumlar savaşla değil, barışla dönüştürülmüştür.Anadolu'da "Zorla güzellik olmaz" denilir. Bunun için dünya barışının mimarları, ellerinde silah taşıyanlar değil, ellerinde gül taşıyanlar olacaktır.

*

Barışın güvercinleri olanlar, hayatı güzelleştirerek dönüştürürler, dönüştürerek güzelleştirirler. Şairler dünyada güzellik rüzgarları estiren, güzellik avcılarıdır.

*

Sözü şiire, şiiri söze dökenlerin, rüzgarını yakalayanlar, dün- yanın çorak topraklarını, bereketli topraklara çevirirler.

*

Öz ve söz arasındaki uyum ve düzen,şiirle sağlanır.Şiirle silahlanan dünyada savaş olmaz.

10 Ekim 2020, 13:29

AMERİKA'DA TÜKETİM KÜLTÜRÜYLE SAVAŞIRKEN UYUŞTURUCUYA YENİK DÜŞEN ÇİÇEK ÇOCUKLAR VE ÇİÇEK ŞAİRLER KUŞAĞI

Üçüncü baskısı yapılan "New York'tan Los Angeles' Yeni Roma" kitabımızda ayrıntılı olarak anlattığımız gibi, Amerika rasyonel üreten, buna karşılık irrasyonel tüketen insanların ülkesidir. Onların mabetleri, gece gündüz açık olan süpermarketler, ibadetleri de alışveriştir. Amerika’nın bulaşıcı bir hastalık gibi, bütün dünyaya yayılan, tüketim kültürüne ilk başkaldırı, San Francisco’nun hippilerinden gelmiştir. Çoğunluğu varlıklı ailelerden gelen, çiçek çocuklar, tepkilerini cinsel özgürlük peşinde koşup, uyuşturucu kullanarak göstermişlerdir.

*

Hippilerin çok güçlü olduğu altmışlı yıllarda, San Francisco’ya giden Arnold Toynbee, büyük bir arayış içinde olan, çalışmalarından etkilenerek, onları Roma’ya karşı olağanüstü bir direniş gösteren, ilk Hristiyanlara benzetmiştir. Havarilerin izleyicileri, ellerinde olan her şeyden vazgeçerek, olanca güçleriyle Roma’ya yüklenmişlerdir. Onlar dünyanın peşinden gitmedikleri için, dünya onların peşinden gelmiş ve Roma gökyüzüne açtıkları ellerine düşmüştür.

*

Big Sur’da Henry Miller’ın ölümünden sonra bir kültür merkezine dönüştürülen evi, sağlığında hippi kuşağının, şair ve yazarlarının toplanma yer olmuştur. Miller’ın Pasifik kıyısındaki evi, tüketim kültürüne başkaldıran, uyuşturucu tutkunu, Amerika’ya isyan eden, hippi kuşağı şairlerinin, kutsal mabedi işlevini yüklenmiştir. Onlar kendi serüvenleriyle birlikte, çağdaş Roma olma peşinde koşan Amerika’yı, anlatan uzun şiirler yazmışlardır.

*

Amerika’yı en iyi anlatan şairlerin başında Allen Ginsberg gelir. O Amerika’nın görünmeyen yüzünü içeriden bakan bir gözle anlatır. Amerika isimli uzun şiirinde, buzdağının deniz içinde kalan kısmını, çok çarpıcı bir gözlemle: “Ulusal kaynaklarımı biliyorum, iki parça esrar, binlerce cinsiyet organı, saatte bin dört yüz mil hızla giden bir özel basılmaz edebiyat ve yirmi beş bin tımarhane / Cezaevlerinden ve beş bin güneş ışığı altında yaşayan fakir fukaradan söz etmiyorum” diye özetler. Hippi kuşağının şiirleriyle, dünya gücü Amerika’nın, gizli ve görünmeyen yüzü, böyle anlatılmaktadır.

*

Hippiler kurtuluşu, ilk Hristiyanlar gibi, kutsal kültürde değil, etik kural tanımayan, seküler kültürde aramışlardır. Bu yüzden peygamberler ülkesi Ortadoğu’dan daha çok, Katmandu’nun uyuşturucu yuvalarına yönelmişlerdir. Müzik festivalleri, doğal ve yapay uyuşturucular, cinsel özgürlük çağrıları, aileye karşı çıkan ortak hayat özlemleri, onların yeni bir dünya kurmalarına engel olmuştur. Onlardan geriye hippi kuşağının şairleri, yazarları ve eserleri kalmıştır.

*

Miller’ın öncülük yaptığı, Jack Kerouac, Lawrance Ferlinghetti ve Allen Ginsberg hippi şairlerin başında gelirler. Miller “The Time of the Assasins” isimli kitabında, genç yaşında şiiri bırakan, kendini Afrika çöllerine atan, Rimbaud’dan yola çıkarak hayatını anlatır. Hippiler, kurtuluşu esrar yuvalarında değil de Rimbaud gibi, çölün sonsuzluğunda ya da gökyüzünün derinliklerinde arasalardı, bugün Amerika bir başka Amerika olurdu.

*

Rimbaud Batı’nın kutsal kültüre kapalı, seküler kültürünü sonuna kadar zorlayan şairlerin başında yer alır. O hiçbir zaman Avrupalı olmayı kabul etmediği gibi, asla Hristiyan olmadım demekten de çekinmez. Son yıllarda Cami’yi dilinden hiç düşürmediği söylenir. Gözlerini Fransa’da “Allah kerimdir” diyerek kapatmıştır.Doğu ve Batı dillerini bilen birbirinden çeviriler yapan Mahmut Kanık, Rimbaud'nin aydınlanışını anlattığı "Cehennemde Bir Mevsim"ini Türkçe'ye kazandırmıştır.

*

Hippiler Rimbaud gibi, korkmadan kendilerini değiştirmeyi bilselerdi, San Francisco Amerika’nın Bağdat’ı olurdu. Miller’ın deyişiyle: “Bir katiller çağında yaşıyoruz.” Katiller yalnızca Amerika ve Avrupa’da değil, Ortadoğu’da, Afrika’da, Asya’da, dünyanın her ülkesinde cirit atıyorlar.

*

Dünyada savaşlar parasal kazançları baş tacı edinen, parasal kazançlar için dünyayı ateşe vermeye hazır olan, yeni çağın Macbeth’lerinden kaynaklanıyor.

*

Dünyadaki savaşları, iç dünyanın sınırsız zenginliklerini, dış dünyanın sınırlı zenginliklerine tercih eden İbrahim Etem’ler önleyecektir.

*

Barış dünyasının bütün ülkelerde bir değil, binlerce İbrahim Etem'lere ihtiyacı vardır.

*

Dünyadaki bütün savaşları, "Önce Allah'ın iktidarı" diyenler durdurur.

11 Ekim 2020, 12:27

TÜRK DÜNYASI KÖKLERİ ASYA'DA GÖVDESİ ANADOLU'DA DALLARI AVRUPA'DA OLAN BÜYÜK BİR ÇINARA BENZER

Yirmi birinci yüzyılda, ülkeler arasındaki hesaplaşma alanları, silahlı güçlerden silahsız güçlere kayıyor. Batılılara ekonomik alanda, büyük bir üstünlük sağlıyan bilimsel ve teknolojik gelişmelerin büyüsü bozuluyor. Sihirbazlara karşı Peygamber Musa’nın, asasının gücünün bilincine varanlar, ekonomik ve kültürel hayatta köklü dönüşümlerin tetikleyicileri oluyorlar. Dünyanın bütün ülkelerinde, kutsal kültürün dönüştürücü gücünü, kavrayan aydınların sayısı hızla artıyor.

*

Azerbeycan’da Bakü ile Tebriz kardeştir, diyenlerin önünü kesmek isteyen Farslarla Türkler arasında, geçmişten gelen ekonomik ve kültürel üstünlük kazanma yarışı gözlenir. Yarış zaman zaman mezhep çatışmasına dönüşür. İran’da Azerbeycan nüfusunun iki üç katı Azeri yaşaması, Şiiliği devlet mezhebine dönüştüren Farsları tedirgin etmektedir. Yararlı savaşın zararlı barışın olmadığı dünyada, bütün sorunları çatışarak değil, uzlaşarak çözmek Farslardan önce, Yunus yolunda olan Türklere düşmektedir.

*

Asya’dan Avrupa’ya doğru, uzun bir yolculuğa çıkan Türklerin yolunda, Farslar sürekli sorun kaynağı olmuşlar. Mehmet Maksutoğlu çalışmalarında, Müslüman olmalarının ilk yıllarından beri, Farsların İran, Türklerin İslam için savaştıklarını önemle vurgular. Türkler üç kıtada ve üç denizde, sürdükleri savaşlarda, farklı soylardan gelen, Müslümanlardan başka, Ermenileri, Bulgarları, Sırpları, Hırvatları, Macarları ve Rumları, uzun yıllar aynı saflarında tutmasını bilmişlerdir.

*

Osmanlı Tarihçisi Halil Inalcık, “Osmanlılar Avrupa’ya, İranlılar Asya’ya yönelselerdi, şimdi hem Avrupa hem de Asya baştan sona Müslüman olurdu” diyerek hüzünlenir. Yirmi birinci yüzyılda geçmişteki hatalar tekrarlanmazsa, Müslümanların önü yeniden açılıyor. Türklere düşen önemli görevlerin başında, Müsümanlar arasındaki sorunları, her ne pahasına olursa olsun, uzlaşmayla çözmek geliyor. Müslümanlar birbirleriyle kardeş olduklarını unutmazlarsa, güçlerini birleştirmeyi başarırlarsa, dünya barışının en büyük güvencesi olurlar.

*

Müslümanlar kendi aralarındaki farklılıkların, Hıristiyanlarla olan farklılıklar yanında, çok küçük olduğunu sürekli tekrarlarsa,Yirmi birinci yüzyılda hem Asya hem Avrupa ülkeleri arasındaki yerlerini sağlamlaştırarak, dengeleyici bir güç kazanırlar. Ve dünyanın ilk on ülkesinin arasına girmeyi başarırlar.

*

Kırımlı yazar Cengiz Dağcı’nın “Bize Tatar diyorlar, Çerkez diyorlar, Türkmen diyorlar, Kazak diyorlar, Özbek diyorlar, Azeri diyorlar, Karakalpak, Çeçen, Uygur, Kabardı, Başkurt, Kırgız diyorlar. Bunlar hep yalan! Deniz parçalanmaz” diyerek, dile getirdiği büyük özlem her alanda gerçekleşir.

*

Türkler kökleri Asya’da, gövdesi Anadolu’da, dalları Avrupa’da olan, Osman Gazi’nin rüyasında gördüğü, büyük bir çınara benzerler.Türk dünyasının acılarını romanlarına taşıyan Dağcı’nın vurguladığı gibi, nasıl deniz bölünmez bir bütün ise, çınar da dalları gövdesinden ayrılmaz bir bütündür.

*

Kültürlerin harman olduğu Anadolu’nun bin yıllık tarihinde Türkler Ziya Gökalp gibi: “Vatan ne Türkiye’dir Türklere ne Türkistan” demesini bilmişler,Asya’dan Avrupa’ya sürekli hareket halinde olmuşlardır.

*

Asya'nın ortalarından Avrupa'nın ortalarına doğru büyük ve uzun bir yolculuğa çıkan Türklerin vatanları başlarının üstünde taşıdıkları Kur'an'ları olmuştur.

12 Ekim 2020, 11:54

KAFKASLARDA ŞİMAL RÜZGARLARI DEĞİL ŞAMİL FIRTINALARI ESİYOR

Dünyanın her yanında Müslüman toplumların güçleri, görünen ve görünmeyen dünyaları, bir bütünlik içinde ele almasını bilmelerinden kaynaklanır. Ekonomik, siyasal ve kültürel, bütün alanlarda yönetilenler ve yönetenler, Allah’ın herkesi gördüğünü, her şeyi bildiğini, her sesi duyduğunu bilirler ve inanırlar. Bunun için İslam dünyasında insanlar, oldukları gibi görünmeye, göründükleri gibi olmaya, büyük özen gösterirler. Onların özel dünyaları yoktur. Onlar özel dünyalarından önce, güzel dünyalarıyla bilinirler.

*

Görünen dünyada devletlerin bir yöneticisi olur, hiçbir ülkede birden fazla yönetici olmaz. Dünyanın neresinde olursa olsun, bir ülkede birden fazla yönetici olursa, çatışmalar ve iç savaşlar birbirini izler. Görünen dünyada herşey göründüğü gibi, ele alınır ve eksiksiz değerlendirilmeye çalışılır. Hiç kimse iç dünyasndaki inişlerden ve çıkışlardan sorumlu tutulmaz. Hayatın bütün alanlarında insanlar, düşündüklerinden daha çok, hayatı kolaylaştıran ve zorlaştıran eylemleriyle değerlendirilir.

*

Görünmeyen dünyada başka bir güzellik, başka derinlik yaşanır. Yaşanılan güzellikler, ulaşılan derinlikler, yalnızca Allah’ı sevmekle ve yalnızca Son Peygambere bağlanmakla kazanılır. Gökyüzünün kapıları yalnızca Allah için sevenlere açılır. Allah sevgisinde ve Peygamber bağlılığında yok olanlar, görünmeyen dünyanın birbirini izleyen sınavlarından yüz akıyla çıkarlar. Gönül dünyasının zirvelerine, güç ve çoşku veren, büyük çilelerden sonra ulaşılır. Görünmeyen dünyanın göz kamaştırıcı sınırsız zenginliklerinin yanında, görünen dünyanın sınırlı zenginlikleri çekiciliklerini yitirir. Ülkelerde görünen dünyanın, bilinen kaynakları bir yöneticiye emanet edilirken, görünmeyen dünyanın bilinmeyen kaynakları, binlerce yöneticiye emanet edilir. Görünmeyen dünyanın bilgeliği, görünen dünyanın bilgisini yönlendirir. İbrahim Ethem gibi unutulmaz çığır açıcılar, görünen dünyayı bırakarak, görünmeyen dünyada zirvelerin zirvesine ulaşırlar.

*

Dördüncü baskısını hazırladığımız, "Zamanı Aşan Şehirler" ayrıntılı olarak anlattığımız gibi,Kafkas coğrafyasında dağların savaşçı insanları, geleneksel silahlarla Ruslara karşı, yıllarca dünyada benzeri olmayan bir direnç göstermişler. Kafkasyalıların hayatlarında savaşlar ve silahlar vazgeçilmez bir yer tutar. Kafkas ülkelerinde dağlar, insanların doğal kaleleri görevi yüklenir. Puşkin’nin Kafkas ülkelerine yaptığı bir yolculukta, “Hançer ve kılıç, bedenlerinin ayrılmaz bir parçası olmuş. Bir Çerkez çocuğu daha konuşmayı öğrenmeden, bu silahları kullanmayı öğrenir” gözlemini yapar.

*

Yüksekliği binlerce metreyi bulan Kafkas dağlarının zirvelerden karlar hiç eksik olmazmış. Kafkas ülkelerinin kusur derecesinde cesur insanları, tarihte gerilla savaşının ilk örneğini vererek, Rus yayılmacılığına karşı yüzyıllarca direnmişler. Bölgenin dağlık yapısı savunmayı kolaylaştırmış. Kafkaslarda Azerbaycan ve Ermenistan arasında savaşlar ve Türk toplumlarıyla Slav toplumları arasında, yüzyıllardan beri devam eden hesaplaşma, Erdem Beyazıt’ın unutulmaz şiirini şiirini hatırlatır.

*

Yüreğim usul usul vuruyor Kafkasyalıyım.

*

Namludan yeni çıkmış sıcacık kurşun gibi,

*

Dağlılar dağlar gibi, ormanlar ordugah gibi,

*

Ağaçlar asker gibi,

*

Bir şimal rüzgarı değil, bir Şamil fırtınası,

*

Tutsaklık haritası değil bir zafer coğrafyası,

*

Can pazarında Azerbeycanda.

*

Kafkaslarda bir Şimal rüzgarı değil, bir Şamil fırtınası esiyor. Bu fırtınanın öptüğü alınlar, Kazan, Bahçesaray, Ufa, Şeki, Saraybosna, Kosova, Üsküp, Bakü, Aşkabad, Bişkek, Almatı, Buhara ve Semerkant’da yıldızlar gibi parlıyor.

*

Kuzey dünyasında Kaşgar’dan Kazan’a, yerin altında binlerce erenin yattığı, yeni bir Türk coğrafyası oluşuyor. Türk ülkeleri yeni bir gelecek inşa etmek için,kültürel kaynaklarına dönüyorlar.

*

Ekonominin bayrağı kültürün bayrağını izler.Kültür ekonominin öznesidir. Kültürde işbirliği yapanlar,ekonomide güçbirliği yapmasını bilirler.

13 Ekim 2020, 23:19

DÜNYADAKİ BÜTÜN EKONOMİK KRİZLER PARADAN PARA KAZANAN BANKALARDAN KAYNAKLANIR

Ekonominin üretim boyutundan daha çok, finans boyutuna ağırlık verenler, bütün ülkelerin ekonomilerinde depreme benzer sarsıntılara yol açarlar. Çalışma alanı dışı, faiz gelirlerini amaç, ürün, hizmet ve bilgi üretiminden gelir sağlamayı araç gören, bütün kuruluşlarda, tehlike çanları sürekli çalar. Dünyadaki finansal bunalımlar, bütün kuruluşları, şimdiye kadar bildikleri doğruları unutmaya zorlamaktadır.

*

Dünyaya yeni yüzyılda da bunalımdan çıkış yolu gösterecek, iktisatçı gözüyle bakılan Keynes: “Faiz öyle bir araçtır ki, bir noktaya kadar ekonomideki özel parayı yatırımlara yönlendirir. Bir noktadan sonra da, yatırımcıyı atıl hale getirir” demektedir. Keynes'’in sözünü ettiği kritik nokta, bütün ülkelerde çoktan aşılmıştır. Bu yüzden, dünya toplam üretimin on kat fazlası kaynak, üretim alanından, finans alanına kaydırılarak, dünya ekonomisi kırılganlaştırılmıştır.

*

Dünyadaki yatırımların, ürün, hizmet ve bilgi üretiminden daha çok, döviz, para ve risk alım satımına kayması, bütün yatırımcıların üretim güçlerini dinamitlemiştir. Üretim alanında her talebin, kendi arzını oluşturduğu gibi, finans alanında her yatırım fırsatı, kendi bunalım riskini oluşturur. Finans alanındaki kuruluşlar, taşıdıkları risklerin, büyük bunalımlara gebe olduklarını görmezler. Kuruluşlarda hiç eksik olmayan bunalımların yedi önemli habercisi vardır.

*

1. Kuruluşların gelecekte ne yapacaklarıyla değil, geçmişte ne yaptıklarıyla öğünmeye başlamaları.

*

2. Geçmişte kendilerini başarılı kılan çözümlerin, gelecekte çözmek zorunda kalacakları sorunlar olacaklarını görmemeleri.

*

3. Ölü yatırımlar yaparak kuruluşların işletmelerini, büyük şehirlerdeki plazalarından, göstermelik yönetim kurullarıyla yönetmeleri.

*

4. Kuruluşların kaynaklarını çalışma alanlarındaki, ürün ve hizmet üretiminden, alan dışındaki paradan para kazanma araçlarına yönlendirmeleri.

*

5. Para başkalarının parasıyla kazanılır diyerek, kuruluşların özvarlıklarını çok aşan miktarlarda borçlanmak için, onlarca bankanın peşinde dolaşmaları.

*

6. Dünyadaki gelişmelere ayak uydurmak bahanesiyle, yöneticilerin kuruluşlardaki karar ve uygulama yetkilerini tek elde toplamaya çalışmaları.

*

7. Kuruluşların denetimlerindeki her işletmeyi, kurucuların heykelleri ve sık sık değiştirdikleri bayraklarıyla donatmaları.

*

Kolay kazanç peşinde koşan, amacı paradan para kazanma olan kuruluşların, başlarını bunalımlardan kurtarmaları mümkün değildir. Bunalımlar işaretlerini, başarının doruk noktasında vermeye başlar.

*

Yukarıda sıralanan yedi bunalım işareti, kuruluşlar için olduğu kadar, ülkeler için de geçerlidir.Kolay kazanç arayanlar, kolay bunalıma düşerler.

*

Her yerde bunalım çanları çalar, ancak onlar duymazlar, duyduklarında da kritik nokta çoktan aşılmış olur.

14 Ekim 2020, 12:13

ÜLKELERİ YAĞMALAYANLARIN ÜLKELERİ YAĞMALANIR YAĞMALADIKLARI NE YANLARINA KALIR NE DE YARINLARA

Avrupalıların Orta Doğu’yu ve Kuzey Afrika’yı yağmaladıkları gibi, Ruslar da Kafkasya’yı ve Orta Asya’yı yağmalamışlar. İkinci Dünya Savaşından sonra, bütün Orta Asya’nın zenginlikleri yetmemiş gibi, Doğu Avrupa’nın müzelerinde buldukları, her şeyi Rusya’ya taşımışlar. Ruslar yağmalamada İngilizlerden, Fransızlardan ve İspanyollardan geri değiller. “Allah yoksa herşey mübahtır” diyen, inançsızlar yönetimi yağmalamada sınır tanımamış.

*

Alman arkeolog Heinrich Schliemann’ın Truva’da bulup, önce Atina’ya, ardından Berlin’e götürdüğü, uzun yıllar Almanya’da kalan Truva hazineleri, iki ülke arasındaki savaş sırasında, altı milyona yakın tarihi eserle birlikte Moskova’ya götürülmüş. Truva’nın kralı Priamos’un ,Truva’da gizlediği Batı’da dillere destan olan hazinelerine ulaşma tutkusu, aynı zamanda bir oryantalist olan Schliemann’ı, Grekçeyi öğrenmeye ve Homer’in İlyada’sını ezberlemeye zorlamış.

*

Schliemann 1869’a İstanbul’a gelerek, dönemin Osmanlı yönetiminden kazı izni almış. Yaptığı kazılarda bir define arayıcısı gibi hareket ederek, eski Truva şehirini altüst etmiş. O bütün Avrupalılar gibi, eski bir medeniyetin ardında olmaktan daha çok, Priamos’un paha biçilmez hazinelerinin peşinden koşmuş. Her arayanın bulduğu gibi aradığını bulmuş. Alman arkeolog Osmanlı yönetiminin yetkilileriyle, yaptığı sözleşmeye uymamış, 1873 yılında söz konusu hazineleri Yunanistan’a kaçırmış.

*

Çalınan binlerce parça tarihi eser, 1871 yılında Berlin’de Prusya krallığı müzesine geçmiş.Sonradan değişik müzelerde sergilenmek üzere, kendi topraklarının eserleri gibi, cömertce bütün müzelere dağıtılmış. Her çalınanın çalındığı gibi, Anadolu’dan çalınanlar, İkinci Dünya Savaşı sırasında, Ruslar tarafından çalınmış. Ruslar uzun yıllar gizledikleri, çalmadıklarını söyledikleri hazinelerin, bir sanat tarihçisinin yaptığı çalışmalarla, Moskova’da Puşkin müzesinin depolarında olduğu ortaya çıkarılmış.

*

İngilizlerin Mısır’da, Fransızların Cezayir’de, Almanların Anadolu’da yaptıkları, kültür ve sanat yağmalamasını, Ruslar Özbekistan’da yapmışlar. Onlar halılarından başlayıp, kitaplarına varıncaya kadar, Türklerin ve Müslümanların ortak zenginliklerine, el koyup Moskova’ya götürmüşler. Bir açıkhava müzesi olan Hive’nin, Buhara’nın ve Semerkant’ın tarihi eserlerinin ve yazma kitaplarının, bütünüyle Moskova’ya taşınmış. Türk ve İslam dünyası ekonomik kaynakları birlikte değerlendirmeleri için, kültürel kaynakların birlikte korumanın önemi yıldan yıla katlanarak artıyor.

*

Cumhuriyet dönemiyle Türkiye, Batılı olmak için uzak durduğu, Kanuni dönemi çoğrafyasına, Batı karşısında varlığını korumak için, dört elle sarılıyor. Dünyadaki gelişmelerle devletlerden daha çok, medeniyetlerin savaştığı bir dönemde, Samul Huntington’un da belirttiği gibi, bir yanda “Batılılar”, bir yanda “Diğerleri” yer alıyor. Yeni yüzyılda güç merkezi, Müslümanların içinde yer aldığı diğerlerine kayıyor. İslam dünyasıyla Batı dünyasının, kaçınılması mümkün olmayan hesaplaşmasında,Türk dünyasının tarihinde yeni sayfalar açılıyor.

*

Anadolu Beyliklerinin Avrupa ülkelerine karşı, Osmanlı Devletinin çevresinde halkalanmalarında olduğu gibi, Kuzeydeki Türk Cumhuriyetleri, Rusya, Çin ve Hindistan yanında, yeni bir güç ve iş birliği oluşturmaya çalışıyorlar. Türk ve İslam dünyasının bir araya gelmesinde, Osmanlının en büyük mirasçısı, Türkiye’ye önemli görevler düşüyor.

*

Geçmişte Asya’nın en Batısından Avrupa’ya giden Türkler, gelecekte Asya’nın en Doğusundan, İlk Müslümanların yolunu izleyerek,iki kıtanın birbirine en yakın olduğu Bering boğazından,Müslümanların ilk kaşifleri oldukları Amerika’yı, yeniden keşfetmek için gitmeye hazırlanıyorlar.

15 Ekim 2020, 11:58

ANLAŞILMAK İÇİN YAZILAN TARİH KAZANANLARI AZ KAYBEDENLERİ ÇOK OLAN SAVAŞLARLA DOLUDUR

Yıldırım’ın Anadolu’daki beylikleri Osmanlı şemsiyesi altına topladığı,sınırları Avrupa içlerine kadar genişlettiği bir dönemde, Timur’un Anadolu’ya gelişi, Karaman beyi başta olmak üzere, yönetimlerine son verilen Anadolu beylerinin, Osmanlıya karşı saflarda yer almaları, Anadolu’da Moğollardan sonra, yapılan en büyük yıkım olur. Timur’la işbirliği yapan, Bursa’yı yakıp yıkan, Bursa’ya Ulu camiyi kazandıran Yıldırım’ın, türbesine zarar veren Karaman beyinin yaptıkları, Ankara savaşı sonrası Bursa’da, yaşananların en acı sayfalarını oluşturur.

*

Savaşan tarafları Türklerin oluşturduğu, yalnızca kaybedenleri olan Ankara savaşının, Türklere ödettiği bedeller çok ağır olmuş. Kırk üç yaşında Yıldırım’ın ölümünden sonra, Timur arkasında parçalanmış bir Anadolu, baştan aşağı yağmalanmış şehirler, bütün zenginliklerine el konulmuş bir başşehir ve dört başlı bir Osmanlı devleti bırakarak, kendi başsehiri Semerkant’a dönüyor. Değişik alanlarda birbirinden güzel çalışmalar yapan Erol Güngör’ün, “Tarihte Türkler” kitabında anlattığı gibi,Timur’un Anadolu’da dehşet verici bir kasırga estirmesi, Türklerin Türklere vurdukları en büyük darbe oluyor.

*

Ankara savaşı Türklerin en uzun ömürlü, en güçlü devleti Osmanlının, Avrupa’daki atılım ve genişleme gücünü zayıflatıyor, ülke on sene süren şehzade savaşlarına sürükleniyor, yalnızca başşehiri kalan Doğu Roma’nın sonunu geçiktiriyor. Ömrünün son yıllarında Semerkant’tan Bursa’ya kadar uzanan, Türk dünyasında büyük sarsıntılara yol açan Timur kasırgasından sonra, Osmanlılar on sene içinde birliği sağlamışlar ve temellerini güçlendirerek, eskisinden daha güçlü olmayı başarmışlar. Devlet Fatih’le kurumsallaşmış, Yavuz’la Asya’daki, Kanuni’iyle Avrupa’daki varlığını perçinlemiş.

*

Anadolu’da Moğollardan ve Haçlılardan sonra, üçüncü büyük yıkıma yol açan, Semerkant’ın Emiri Timur, 1405 yılında öldüğünde, arkasında sınırları Çin’den Beyaz Rusya’ya, Hindistan’dan Suriye’ye kadar uzanan bir ülke bırakıyor. Ancak böylesine geniş bir coğrafyaya yayılan devlet, kurumsallaşarak uzun ömürlü olmayı başaran, Osmanlı devleti gibi uzun ömürlü olmuyor, oğullar arasında paylaşıla paylaşıla, küçülerek dağılıp gidiyor. Yalnızca Timur savaşlarını Türk dünyasını kasıp kavurması,Altınordu devletinin bölünmesinin sonunda, Slavların Türklerin kalbine uzanan yolları açılıyor.

*

Timur’un Yıldırım’a yazdığı bir mektupta: “Sen ve ben aynı milletteniz.Bak ben bir topal,sen bir kör olduğun halde,Allah bize ne nimetler bağışladı.Birbirimizle kavga etmeyelim.Kendi ülkelerimizde hükümdar olarak dost kalalım”demesine rağmen, iki cihangir Anadolu beylikleri arasındaki kavgayı ve Ankara savaşını önleyememiş. Toktamış öncülüğünde Kuzey Türkleri Rusya’ya,Yıldırım öncülüğünde Anadolu Türkleri Viyana’ya,Timur öncülüğünde Orta Asya Türkleri Pekin’e yönelerek,tarihin akışını değiştirememişler, Kazan’nın düşüşünü önleyememişler,Semerkant’ı koruyamamışlar.

*

Tarih toplumların geleceklerini değil, geçmişlerini anlatır. Geçmiş yüzyılların gerçekleri değişmez, geçmiş yüzyılların yorumları değişir, dünyanın geleceğinde, gelecek yüzyıllar, geçmiş yüzyıllardan çok daha büyük önem taşır.

*

Yaşanan yüzyılı geçmiş yüzyılın bilinen ekonomik, siyasal ve kültürel gelişmeleri değil, gelecek yüzyıl bilinmeyen ekonomik, siyasal ve kültürel gelişmeleri belirler.

*

Toplumların kaderleri gibi, gelecekleri önceden okunmaz. Tarihin her döneminde yeni kuşaklar, tarihlerini yeniden yazarlar ve yeniden yorumlarlar. Dünyada tarihin anlaşılması için, Türklerin tarihi yeniden yazılıyor, yeniden yorumlanıyor.

18 Ekim 2020, 13:22

TÜRKİYE DOĞU BATI ÜLKELERİ ARASINDA HEM ANAHTAR HEM KİLİT OLMUŞTUR

Geçen iki yüzyılda, Türklerin başını çektikleri Doğu dünyası, Avrupalıların başını çektiği Batı dünyası karşısında, ekonomik ve kültürel üstünlüğünü yitirmiştir. Ancak Türkiye Anadolu’daki bin yıllık tarihi içinde oluşan, çok köklü düşünce ve eylem birikimine dayanarak, kısa zamanda kendini yenilemesini bilmiştir. Tarihleri boyunca Asya’dan Avrupa’ya, uzun bir yolculuğa çıkan Türkler, Yirminci yüzyılın başında çekildikleri Avrupa’ya, aynı yüzyılın sonunda geri dönmüşlerdir.Avrupa ülkelerinde on milyona yakın Anadolu insanı yaşamaktadır.

*

Avrupa’nın her ülkesinde küçük küçük Anadolu’lar vardır. Avrupa’daki Türklerin nüfusü, yirmi Avrupa Birliği üyesi ülkeden çok daha büyüktür. Türkler 1354’de Gelibolu’da, ayak bastıkları Avrupa topraklarında, ilerlemeye devam etmektedirler. Son iki yüzyılda dünyada Batılılaşma tartışılmıştır. Artık Avrupa’da Batılılaşma değil, Doğululaşma tartışılmaktadır. Avrupa ya Müslümanlarla birlikte yaşayacaktır ya da Amerika’ya,Avusturalya'ya,Kanada'ya göç edecektir.

*

Tarihleri boyunca Türkler ezanın okunduğu coğrafyaları vatanları bilmişlerdir. Avrupa’nın düğümünü Türkiye çözecektir. Geçmişte Viyana’ya kadar gidenTürkler, Yirmi birinci yüzyılda Stockholm’e kadar gitmişlerdir. Dublin’den Berlin’e kadar Avrupa’da Türklerin olmadığı hiçbir başşehir yoktur. Artık yanızca İstanbul’un Ayasofya’sında değil, Bütün Avrupa şehirlerinin Ayasofya’larında ezanlar okunmaktadır.Tarihte her karanlığın bir aydınlığı,her yükselişin bir düşüşü vardır.

*

Tahsin Paşa’nın “Abdülhamit Han Yıldız Sarayı Hatıraları” kitabında ayrıntılı olarak anlatıldığı gibi,Osmanlı Devletinin dağılış yıllarında toparlanışın temelleri atılmıştır.Bu yüzden Necip Fazıl’ın çok önem verdiği, Türk tarihinin anahtar sultanlarının başında gördüğü, Abdülhamit’i anlamadan, “Avrupa düğümü”nü, “Amerika düğümü”nü ve “Orta Doğu düğümü”nü çözmek mümkün değildir. Abdülhahit taçlı diplomattır. Onun barış yıllarında Orta Doğu bütünlüğünü korumuştur. İttihatçıların savaş yıllarında, Türkler arkalarına bakmadan, Kudüs’ten, Kosova’dan, Üsküp’ten İstanbul’a çekilmişlerdir.

*

Türkiye derin tarihsel birikimiyle, zengin kültürel kaynaklarıyla, edebiyatı medeniyet için bilen denemecileriyle, şairleriyle, hikayecileriyle, romancılarıyla savaş yüzyılını barış yüzyılına dönüştüreceklerdir.

*

İslam dünyasında olduğu kadar, bütün dünyada da barışa açılan kapıların anahtarı, savaşa açılan kapıların da kilidi düşünceyi eylem, eylemi iman için için bilenler olacaktır.

*

Yeni kuşaklar dünyanın yakın tarihi anlatmak için değil, anlamak için, Abdülhamit'in barış yıllarını yeniden yazacaklar, yeniden yorumlayacaklardır.

*

Abdülhamit'in barış yılları anlaşılmadan, Balkanlarda,Kafkaslarda, Ortadoğu'da,Akdeniz'de ve Karadeniz'de barış rüzgarları estirilmez.

*

Edebiyatta tartışılan düşünceler, kısa zamanda eylemlere dönüşürler. Türkiye Doğu ülkeleriyle Batı ülkeleri arasında, hem anahtardır, hem kilittir.

19 Ekim 2020, 13:48

ARAMIZDAN AYRILIŞININ BİRİNCİ YILDÖNÜMÜMDE DÜŞÜNCESİ SERVETİ MİRASI EYLEMİ OLAN NURİ PAKDİL'İ RAHMETLE ANMAK

Kudüs'ü elinde meşale gibi taşıyan, Kudüs sevdalısı, “Eylem yapıyorum öyleyse varım” diyen Nuri Pakdil, eylem yüklü düşünceleriyle, öncülüğünü ve kuruculuğunu yaptığı Edebiyat dergisiyle, Kapitalizmin ve Komünizmin rüzgarına kapılmayan, Necip Fazıl'ın Büyük Doğu ve Sezai Karakoç’un Diriliş dergilerinin geleneğini sürdürmüştür.

*

Ardından gelen kuşaklara, düşüncesini servet, eylemini miras olarak bırakan, dünyayı kan denizine dönüştüren, çağdaş Macbeth'ler yüzyılında Pakdil, "Antifiravunist, Antikapitalist, Antikomünist, Antiemperyalit" tavırlarıyla, Necip Fazıl'ın "İhtilal" kitabında, tarihsel, düşünsel ve eylemsel boyutlarıyla, ele alarak arkaplanı anlattığı, “Sapına kadar İslam Devrimcisi” olmuştur. Pakdil İslam devrimcisi olmak için, oyunun hep Mekke'ye,Medine'ye, Kudüs’e vermiştir.O oyunu hep İslam'dan, yana kullanmıştır

*

Pakdil’in ömrünü verdiği Edebiyat dergisi, denemeleri, şiirleri, öyküleri ve çevirileriyle bir kuşağın, düşünce ve eylem dünyasına, yeni kavramlar, yeni bakışlar, yeni açılımlar, kazandırmıştır. Pakdil Fransızca yazan dünyadan yaptığı çevirilerle, Türkiye’nin düşünmesini ve eylem yapmasını bilen kuşaklarına, Batı edebiyat dünyasıyla birlikte, Arap edebiyat dünyasıyla tanıştırmıştır. Onların yerelleşerek küreselleşmelerinin, küreselleşerek yerelleşmelerinin yolunu açmıştır. Herkesin evinde bir Mevlana köşesi olmalı diyerek, Mevlana'nın pergel stratejisini izlemelerini önermiştir.

*

Pakdil hayatı boyunca, "Tek Parti Yönetimi"nde, baskı ve şiddetle kasırgaya dönüşen yabancılaşma, rüzgarlarına karşı durmuştur. “Servetim ve mirasım eylemdir” diyerek, şiirleriyle, denemeleriyle, günlükleriyle, oyunlarıyla, Maraş’tan, Ankara’dan, Eskişehir’den, İstanbul’dan bütün dünya şehirlerine, büyük “Düşşel Yürüyüş”ler düzenlemiştir. O eylemi ceketinin yakasında bir rozet olarak değil, omuzunda bir mavzer olarak taşımıştır.

*

Pakdil'in yolu hiçbir zaman kalabalıkların yolu olmamıştır. O her zaman Necip Fazıl gibi: “Durun kalabalıklar bu cadde çıkmaz sokak" demesini bilmiştir. Düşünceyi servet, eylemi miras olarak görmüş, bütün insanlığın peşinde koştuğu, kirli mülkiyete her zaman karşı durmuştur. Tapulu bir mülk sahibi olmadan, aklının ve alnının terinin karşılığından fazlasına özenmeden, ömrünü tamamlamıştır,"Yitik Cennet"teki tapulu anayurduna ve babaevine dönmüştür.

*

Pakdil bir ömür yılmadan, sürdürdüğü düşünceleriyle, eylemleriyle çağını sorgulamıştır. Sorgulanmayan çağlarda hiçbir gücün, barışın öncülüğünü yapamayacağını, savaşların üstesinden gelemeyeceğini, bıkmadan, usanmadan sürekli tekrarlamıştır. O hayatı sorgulamayanların, hayatı yaşanır kılamayacaklarını durmadan vurgulamıştır.

*

Atıf Bedir'in çok sevilen kitabının ismiyle tekrarlanırsa, seküler saldırılar karşı Nuri Pakdil, "Direniş Hattında Bir Devrimci" olmuştur. Ancak onun devrimciliği, dinleri toplumların "afyon"u olarak görenlerin devrimciliği değildir.

*

Nuri Pakdil Habil'le ve Kabil'le başlayan savaşta, Habil safında direnen, inanmış, hiçbir alanda hiçbir ödün vermeyen, kararlı "Allah önünde her varı yok gören" bir "İslam Devrimcisi"dir.Onun yüzü Atina'ya değil, Mekke'ye dönüktür.

*

Yirmi birinci yüzyılda barışının mimarları, Atina'nın Filozoflarının yolundan giden seküler dünyanın devrimcileri değil, Mekke'nin Peygamberlerinin yolundan giden kutsal dünyanın devrimcileri olacaktır.

20 Ekim 2020, 13:34

GÜZEL OLANI ARAMAK OLAN EDEBİYAT GÜÇLÜLÜKTEKİ GÜÇSÜZLÜĞÜ GÜÇSÜZLÜKTEKİ GÜÇLÜLÜĞÜ GÖRMEK İÇİN VARDIR

Kutsal ve seküler değerler arasındaki dil uyuşmazlığı, bütün ülkelerin kültürel dokularında olduğu kadar, ekonomik yapılarında onulmaz derin yaralar açıyor. Büyük çalkantıların yaşandığı Yirminci yüzyılda, değerlerine yabancılaşan toplumlar, başta Türk ve İslam dünyası olmak üzere, bütün kesimleriyle ürün, hizmet ve bilgi üretim güçlerini yitirmişlerdir.

*

Ülkelerde dil ayrılığını gidermede en büyük görev, edebiyat ve sanata düşmektedir. Bir kültürünün, bir toplumun yeniden yapılanmasında, Sezai Karakoç edebiyat ve sanatın payını, "ruhun vücuttaki payı"na benzetir. Nasıl vücut ruhsuz diriliğini koruyamazsa, edebiyatsız bir toplum da canlılığını koruyamaz.

*

Sanatsız ve edebiyatsız toplumlar, çorak topraklar gibi, hiçbir alanda, verimli ve doğurgan olamazlar. Bütün dünyada, sanatların ve edebiyatların doruklarına, hayatın içinden bakışları, düşünceleri, davranışları ve değerleriyle, insanlar arasında sevgi ve dostluk köprüleri kurmanın, yorulma bilmez ustaları ulaşırlar.

*

Edebiyatcılar meyvalarda ağaçları gören eserleriyle, insanların iç dünyalarında kopan fırtınaları, toplumları dalgalandıran bahar rüzgarlarına dönüştürürler. Toplumların ortak bilincinin yansıtıcıları olarak, onların bir elleri yönetenlerde, bir elleri yönetilenlerdedir. Düşünceler ve duygular arasında kurdukları uyumla,dengeyle ve düzenle edebiyatçılar, eserlerine hem derinlik, hem de zenginlik kazandırırlar.

*

Düşüncesiz eserler sığ, esersiz düşünceler etkisz olur. Gerçeği aramada olduğu kadar, gerçeğe giden yolları açmada, edebiyatçıların, bütün toplumlarda vazgeçilmez önemleri ve işlevleri vardır. İyilikleri özendirme ve kötülükleri önlemede, gerçek edebiyatçılar, Necip Fazıl gibi: "Anladım işi, sanat Allah'ı aramakmış" diyebilenlerdir.

*

Edebiyatçının görevi, insanları görünen dünyadan görünmeyen dünyaya çekmektir. Ve "İnsan her şeyi ister, ancak her istediğiniz yapamaz" diyen Schopenhauer gibi, insanlara güçlerinin üstünde güç olduğunu hatırlatmaktır. Edebiyatçılar insanlara güçsüzlüklerini anlatarak, nasıl güçlü olacaklarını gösterirler.

*

Edebiyatçılar insanın Allah karşısındaki konumunu, ne kadar güzel anlatırlarsa, metafizik dünyanın ışığını fizik dünyaya taşımada, o kadar başarılı olurlar.

*

Edebiyatçılar Yunus gibi, "Ballar balını" ve "Canlar canını" bulmadan, var olamazlar, kalıcı eserler veremezler.

*

Allah'ın kendileriyle birlikte olduğuna inananlar, hiçbir zaman, hiçbir yerde, ümitsizliğe kapılmazlar.

*

Allah'ın sevdiğinin yolunu kimse kapatamaz. Allah'ın sevmediğinin yolunu kimse açamaz.

*

Allah sevgisini kazananların düşünen aklı, seven gönlü, gören gözü, yazan kalemi olur.

*

Dünyanın güzel edebiyatçıları, Allah'ın sevgisini kazanan güzel insanlardır.

21 Ekim 2020, 12:51

ZAMANI YÖNETEMEYENLER HAYATIN HİÇBİR ALANINDA İZ BIRAKAN ATILIMLAR YAPAMAZLAR

Kültürel ve ekonomik boyutlarıyla, hayatın hiçbir alanı, zamandan bağımsız değildir. Akıp giden hayat içinde, her şey zamanla değişir. Zaman hayatın, hayat zamanın hazinesidir. Zamanın sultanı olmadan, hayatın sultanı olunmaz. Gündüzün geceye, gecenin gündüze bağımlı olduğu gibi, zaman hayata, hayat zamana bağımlıdır. Hayatın yaşanır kılınması için, zamanın iyi değerlendirilmesi gerekir.

*

Günleriyle, haftalarıyla, aylarıyla ve yıllarıyla, zamanı verimli olarak değerlendirenler, bütün boyutlarıyla hayatı zenginleştirirler. Ekonomik ve kültürel boyutlarıyla, hayatın zenginleştirilmesi, zamanın akışı içinde, gelen günün geçen günden daha verimli kılınmasına bağlıdır. Necip Fazıl, bir şiirinde, “İnsan nasıl olmalı” diyene, “Son anda nasıl olacaksa hep öyle” kalmalı cevabıyla, hayatı yaşanır kılmanın altın kuralına vurgu yapar.

*

Horasan erenlerinin öyküleriyle yoğrulan Anadolu insanının kültüründe zaman, ürün, hizmet ve bilgi üretiminin ana kaynağıdır. Herkesin yararlanmasına açık olan zaman, günü geldiğinde nasıl değerlendirildiğinin, hesabı verilecek bir öz sermayedir. Toplumun ortak kültür ve ekonomisine katkıda bulunmak için, hayat gibi zamanın da sınırlı olduğunun bilincinde olmak büyük önem taşır. Sınırsız zamanlı dünya, sınırlı zamanlı dünyada kazanılır.

*

İnsan zamanın “parçalanmaz akışında”, Ahmet Hamdi Tanpınar''ın şiirinde vurguladığı gibi, ne içindedir, “ne de büsbütün dışında”. Bunun için, görünen ve görünmeyen boyutlarıyla, zaman bütünlük içinde algılanmalıdır ve değerlendirilmelidir. Bütünlüğü içinde zaman, iki yanı keskin bir kılıç gibi, insanın iç dünyasıyla birlikte, dış dünyasını da hem zenginleştirir, hem de yoksullaştırır.

*

Zamanı kutsal kültürün ışığında değerlendirenler, insanın ruhunu yücelterek, dünyayı Cennete çevirirler. Seküler kültürün verileriyle, zamandan yararlananlar, insanın ruhunu öldürerek, Cehennemi dünyaya taşırlar. Yirmi birinci yüzyılda insanlık, ya kutsal kültürün beş bin yıllık değerlerini yeniden keşfederek zamanın sultanı, ya da bütünüyle yok sayarak zamanın kölesi olacaktır.

*

Nasıl beden ve ruh olarak, insanı ortasından ikiye bölen bir bakış tutarlı olmazsa, kültürü ikiye bölen bir medeniyet de sağlıklı olmaz. Bu yüzden, dünya birbirini izleyen seküler medeniyetin savaşlarıyla bir Cehenneme dönüşmüştür.

*

İnsanlığın tarihi zamanı, en verimli ve en güzel değerlendirmesini bilen, kutsal kültürün peygamberlerinin tarihidir.

*

Hayatın bütün boyutlarında, zamanın kölesi değil, sultanı olan toplumlar ayakta kalırlar.

*

İnsanlar dünyaya birbirleriyle çatışmak için değil, tanışmak için gönderilmişlerdir.

*

Zamanın sultanı olanların ellerinde, ateş ülkeleri güneş ülkelerine dönüşür.

22 Ekim 2020, 13:13

EDEBİYATLAR MEDENİYETLERİN GEÇMİŞTEN GELECEĞE AÇILAN GİZEMLİ KAPILARIDIR

Kalıcı edebiyat, çağını anlatan edebiyattır. Her edebiyatçı çağından sorumludur, çağını anlamak ve anlatmak zorundadır. Edebiyat dipnot kaygısına düşmeden, yereldeki küreseli, küreseldeki yereli yakalamaktır. Hayatın anlamlı ve yaşanır kılınmasında, edebiyat tarih gibi, bütün insanlığın birikimine, hem derinlik hem de zengin- lik kazandırır. Tarihçi geçmiş yüzyıllarda olanların, edebiyatçı ise gelecek yüzyıllarda olacakların peşindedir.

*

Cevdet Paşa, Namık Kemal, Ahmet Mithad’ın eserleri, Anadolu insanının tarih içindeki büyük ve uzun yürüyüşünü anlatan, onun zengin düşünce ve eylem dünyasına açılan kapılardır. Onlar edebiyatı bilgi ve bilgelik birikimi olarak bilir, eşsiz hazinelerin perdelerini aralar ve çağlarının olumsuzluklarını dile getirirler. Bütün edebiyatlar, medeniyetlerin açılımlarıdır. Şehirler medeniyetlerin görünen yanlarını, edebiyatlar görünmeyen yanlarını aydınlatırlar.

*

Bütün insanlığı ya yaratılışta ya da inanışta kardeş bilen İslam medeniyetinin değerleri, düşünce ve eylem kaynağı edebiyatlarla, yeryüzünün her köşesine ulaştırılmıştır. Büyük bir medeniyetin, temel değerlerine dayanan edebiyatlar, Anadolu'da ve Endülüs’te olduğu gibi, insanlığın bilgi ve bilgelik dünyasına, yeni değerler kazandırmıştır. Edebiyatlar medeniyetlerin bin bir meyvalı ağaçlarının, yetiştirildiği eşsiz bahçeleridir. Edebiyatlar medeniyetlerin hayata yansıyan yüzleridir.

*

Moğolların gelişi, Selçukların dağılışı, Osmanlıların birleştiriciliği, Anadolu’nun yaşadığı büyük dönüşüm, edebiyatçılarıyla geçmiş yüzyıllardan, gelecek yüzyıllara taşınmıştır. Büyük edebiyatçıları olmayan toplumlar, tarihte kalıcı izler bırakamazlar. Diller edebiyatçıların ayak izlerinden doğarlar. Yunus’suz Türkçe, Shakeaspeare’siz İngilizce, Goethe’siz Almanca zenginliğini yitirir. Edebiyatçılar dillerin peşinden koşmaz, diller edebiyatçıların peşinden koşar.

*

Edebiyatları edebiyat yapanlar, yeryüzünde bir coğrafyadan bir coğrafyaya, nereye davet edilirlerse, oraya giderler. Onlar Mekke'de, Medine'de, Kudüs'te, Mısır'da, Atina'da, Roma'da, Şam'da, Bağdat'ta,Kurtuba'da, İstanbul'da, Paris'te, Berlin'de, Londra’da ve Washington'da pasaportsuz dolaşırlar. Dünyada hiçbir şehirin kapısında, edebiyatçılara vize sorulmaz. Onlar Doğulu ya da Batılı değil, bütün dünyalıdırlar. Edebiyatın gücü, her şeyin maverasının peşine düşmesinden kaynaklanır.

*

Düz kare dünyada, hangi ülkede yaşarsa yaşasın, herkes doğruyu yanlıştan, iyiyi kötüden, güzeli çirkinden, yararlıyı yararsızdan, etkinliği etkinsizlikten, verimli olanı verimsiz olandan ayırmayı öğrenmek zorundadır. Dünyanın hiçbir ülkesinde, doğrulukta, iyilikte, güzellikte, yararlılıkta, etkinlikte ve verimlilikte yarışma olmadan, ister ekonomik, ister siyasal, isterse kültürel olsun, medeniyetlerin hiçbir alanında, olumlu değişme ve yararlı gelişme olmaz.

*

Edebiyat doğruyu, iyiyi ve güzeli aramaktır. Doğruya, iyiyi ve güzeli arayanlar, doğrunun, iyinin ve güzelin peşinde olanların, yol göstericileri olurlar.

*

Edebiyatla medeniyet ikiz kardeştir. Medeniyet erdemli hayattır. Edebiyat medeniyete renk, medeniyet edebiyata tat kazandırır.

*

Medeniyetlerle edebiyatların ortak dünyasında, doğru olanlar iyidir, iyi olanlar doğrudur.

23 Ekim 2020, 12:19

DRİNA KÖPRÜSÜ YÜZYILLARCA DOĞU İLE BATI ARASINDA BARIŞ VE DOSTLUK KÖPRÜSÜ OLMUŞTUR

İstanbul’dan Brüksel’e giderken, yol Belgrad’tan geçer. Balkanlar Malazgid’te Alpaslan’nın saflarına geçen, Peçeneklerin, Oğuzların ve Kumanların ülkesidir. Osmanlıların Avrupa’daki gücü, daha önce Balkanlara yerleşen Türk boylarından kaynaklanır. Balkan ülkeleri yüzlerce ırk, onlarca dinden insanların, barış içinde birlikte yaşadığı Osmanlı Devletinin, Yirmi birinci yüzyılda Avrupa’da uç veren filizleridir.

*

Türkler gittikleri her ülkede, İkinci Halife Ömer Kudüs’te, başka ırklardan ve dinlerden insanlara, nasıl davranmışsa, öyle davranmışlardır. Balkanlarda Türkler temel haklara ve özgürlüklere, hem saygılı olmuşlar, hem korumuşlar. Osmanlılar Balkanlarda İspanyolların, Endülüs’te yaptıklarını yapsalardı, Avrupa’nın bütün ülkelerinde, Türkçeden başka dil konuşulmaz, İslamdan başka din olmazdı. Türkler her zaman, “İnançta zorlama olmaz” demeyi bilmişlerdir. Ve "Zorla güzellik olmaz" demişlerdir.

*

İvo Andriç kitaplarında Balkanları, şehirlerinde tarihin değişik dönemlerinden kalma “kiliseleri, sinagogları, minareleri incecik selvi ağaçları gibi, gökyüzüne yükselen sayısız camileriyle”, iyi barış günleri gördükleri kadar, kötü savaş günleri gören, toplumların ülkeleri olarak anlatmıştır. Sezai Karakoç, Hırvat asıllı Sırp yazar Andriç, Nobel Edebiyat Ödülü alınca, yazdığı bir yazısında ödülün Osmanlı edebiyatına, hatta Osmanlı romanına verildiğini vurgulamıştır.

*

Osmanlı coğrafyasının bir yazarı olan Andriç, “Drina Köprüsü”nde, çocukluğunun geçtiği Vişegrad kasabasında, Drina nehrinin üstündeki, on bir kemerli köprü çevresinde, Müslümanlarla Hristiyanların bir arada barış içinde yaşamalarını anlatmaktadır. Köprü aynı bölgeden İstanbul’a getirilen, Sokullu Mehmet Paşa tarafından, 1571’de yaptırılmıştır. Drina köprüsü Saraybosna’yı, Belgrad’a bağlayan yolda, farklı kültürlerle birlikte yaşamanın bir anıtı olarak geleceğe kalacaktır.

*

Irmakların üzerlerindeki kimi tek, kimi çok kemerli köprüler, Türklerin geliş günlerinden, çekiliş günlerine kadar, Balkan toplumlarının düşünce ve eylem dünyalarında, ayrı bir yer tutmuşlardır. Andriç toplumları birbirine yakınlaştırmanın, Doğu ile Batı arasında köprü olmanın, barış içinde bir arada, yaşamanın önemini vurgularken, Müslümanlara karşı tarafsızlığını zaman zaman yitirirse de, kitaplarında Balkan ülkelerinin, Osmanlı şemsiyesi altında birlikte yaşamalarını ustalıkla anlatmıştır.

*

Andriç Türklerle birlikte, Sırpları, Hırvatları ve Boşnakları, beş yüz yıllık ortak tarihten hareket ederek, coğrafyasıyla, kültürüyle ve gelenekleriyle, birbirine bağlı insanların dünyasına girmeye çalışmıştır. Balkanlar kültürlerin birbirleriyle alışveriş içinde oldukları coğrafyadır. Andriç’in Graz Üniversitesi’nde yaptığı doktora çalışmasının konusu, Türkçeye kazandırılması gereken “The Development of Spirituel Life of Bosnia Under the Influence of Turkish Sovereignty”dir. O Türklere Belgrad’dan, hayatın içinden bakmıştır.

*

Kültür tarihçisi William Mc Neill, “Drina Köprüsü” için, “Osmanlı ve Balkan tarihine bundan daha güzel bir giriş kitabı olamaz” demektedir. Rusya başta olmak üzere Avrupa, Bosna savaşında Balkanlardan, Müslümanların mirasının silinmesine göz yummuştur. Sırplar Avrupa’yı Müslümanlardan korumak için, savaştıklarını ileri sürmüşlerdir. Ancak Avrupalılar ne yaparlarsa yapsınlar, Batı Avrupa ülkelerinde, Doğu Avrupa ülkelerinden daha çok Müslüman yaşamaktadır.

*

Drina köprüsü, Mostar köprüsü var oldukça, Balkanlarda Türkler var olacaklardır.

*

Avrupa’nın bütün şehirlerinde kiliselerle birlikte camiler de olacaktır.

*

Paris’te, Londra’da, Berlin’de yeni Drina köprüleri yapılacaktır.

24 Ekim 2020, 12:08

TOPLUMLARI DÖVİZ KURLARI BORSA ENDEKSLERİYLE DEĞİL ŞİİRLE DOYURMAK

Gösteriş tüketimi ve harcama yarışı içinde, şiirle bağlarını bütünüyle koparan insanlara, iç zenginliklere açılan, bütün kapılar sonuna kadar kapanmıştır. Dünyada kültürel yoksullaşmanın, hız ve yoğunluk kazanmasıyla, edebiyatın bütün alanlarında büyük bir çoraklaşma yaşanmaktadır. Toplumların duygu ve düşünce kaynağı şiir, derinliğini yitirirince, roman, hikaye ve deneme can damarlarını yitiriyor.

*

Dünyanın hiçbir yerinde şiirsiz toplumların, zengin düşünce ve eylem dünyaları olmadığı gibi, köklü bilgi ve bilgelik dünyaları da olmamıştır. Mustafa Şekip Tunç’un vurguladığı gibi: “Şiir tebliğ etmez, telkin eder.” Her şiirin bir sözü öze dönüştüren yanı, bir de özü söze dönüştüren yanı vardır. Şiirlerde öz düşünceyi, söz duyguları yansıtır. İnsanları dönüştüren şiir, duyguları düşüncelere, düşünceleri duygulara, tebliğ kaygısı taşımadan, telkin etmesini bilen şiirdir.

*

Seküler Batı dünyasından, bütün dünyaya ihraç edilen, dünyanın her yanında, akıl almaz bir yüzeyselleşmeye yol açan, kültürel çoraklaşmanın, önüne şiirden başka geçecek güç yoktur. Şiirle her gün yeniden doğarak, yenilenmesini bilmeyenler, büyük dönüşümlerin öncüsü olamazlar. Dünya şiirinin köşe taşları olan şairlerin, şiirleriyle yenilenmesini bilenler, ekonomik, siyasal ve kültürel hayatın hiçbir alanında yoksul düşmezler.

*

Dünyada inançsızlığı yenmek için inancı, bilgeliksizliği yenmek için bilgeliği, bilgisizliği yenmek için bilgiyi, düşüncesizliği yenmek için düşünceyi, eylemsizliği yenmek için eylemi, özsüzlüğü yenmek için özü, sözsüzlüğü yenmek için sözü, şiirsizliği yenmek şiiri sürekli yenilemek gerekir. Hayatın değiş- meyen özüyle, değişen sözünü yenileyenlerin önünde, dünya- da hiçbir gücün durması mümkün değildir.

*

İnsanları sürekli yenileyen, düşüncelerini güçlü kılan, eylemlerine coşku veren, öz ve sözün ustası şairlerdir. Bilginin özü bilgelik, düşüncenin özü eylem, sözün özü şiirdir. Hayatın her boyutunda şiir vardır. Görünen dünyayla görünmeyen dünya arasına, seküler kültürle inşa edilen duvarlar, şiirin gizemli gücüyle yıkılacaktır. Şiirin duvarlarından daha büyük, daha yüksek duvarlar, Berlin duvarı gibi, önünde ya da sonunda yıkılmak zorunda kalacaklardır.

*

Şiirin çekim alanında bütün silahlar, İbrahim Peygamberi yakmayan ateş gibi, öldürücü güçlerini yitirirler.

*

Şiir dünyası döviz kurları, ya da borsa endeksleriyle değil, söze dönüşen öz ve öze dönüşen sözle beslenirler.

*

Edebiyatın hiçbir kalıba sığmayan özü olan şiir, seküler kültürün doğrularına değil, kutsal kültürün doğrularına dayanır.

*

Kutsal kültürün üstün habercilerinin doğrularına, dört elle sarılmadan, görünmeyen dünyanın perdeleri aralanmaz.

*

İnsana ilk verilen görev ve sorumluluk, okumayı öğrenmektir. Öğrenmesini öğrenmek, okumayla başlar.

*

Dünyada yalnızca şiirler değil, insanlar, yeryüzün zenginlikleri de, gökyüzünün derinlikleri de okunur.

*

Dünyada insanın şiirini okuyamayanlar, toplumun şiirini okuyamazlar. Hayat bütün ayrıntıları ve çalkantılarıyla şiire girer.

*

Edebiyatın kapsama alanı bilim ve felsefeden, çok daha geniş, çok daha derin ve çok daha zengindir.

25 Ekim 2020, 12:30

DÜNYA ŞEHİRLERİNİ ERDEMLİ ŞEHİRLERİN ANASI MEDİNE'YE AYARLAMAK

İslam tarihinde hicret bir dönüm noktası kabul edilir ve hicri takvimin başlangıç yılı olarak alınır. Son Peygamberin yönetiminde, “Senin dinin sana benim dinim bana” diyen, barışın güvencesi ve insanlık tarihinin ilk yazılı anayasası, “Medine Sözleşmesi” hazırlanır ve başarıyla uygulanır. Dört Halife döneminde, Medine İslam dünyasının başşehiri görevini yüklenir. Hicret şehiri Medine’de bir yolcu gibi yaşamasını bilen Müslümanlar, hicretin üzerinden bir yüzyıl geçmeden, dünyayı bir hilal gibi kuşatırlar. Hilalin bir ucu Çin Seddine ulaşırken, bir ucu da İspanya’dan Fransa’nın içlerine kadar uzanır.

*

İslam dünyasında şehirlerin kurulmasında ve yönetilmesinde, ana örnek peygamber şehiri Medine olur. Türklerin kurdukları şehirlerin merkezinde, Medine’de olduğu gibi cami, üniversite ve çarşı yer alır. Şehirler caminin ve çarşının çevresinde, halka halka ezan sesinin ulaştığı sınıra kadar genişler. Ezan sesinin duyulmadığı sınırdan sonra, başka bir yerleşim biriminin çevresi başlar. Merkez ile çevre, çevre ile merkez, yoğun bir alışveriş içinde, birbirini zenginleştirir. Buhara’dan, Kazan’a, Saraybosna’dan ve Kurtuba’ya, Müslümanların kurdukları şehirlerde, benzer fiziksel gelişmeler bütün ayrıntılarıyla gözlenir.

*

Dünyanın bütün şehirlerinde, yüzyıllar içinde eski ve yeni yüzler oluşur. Şehirlerin birbirlerini etkiledikleri sınırsızlaşan dünyada, eski şehirler Medine’ye benzerken, yeni şehirler New York’a benzerler. Eski şehirlerde dayanışma ve uzlaşma, yeni şehirlerde başkaldırı ve çatışma güç kazanır. Dönüşmekte olan dünyada her şehir, Medine’yi ve New York’u beyazın siyahı, siyahın beyazı içinde taşıdığı gibi, dokusunda taşır. Medine’nin ağırlık kazandığı şehirlerde hoşgörü ve güleryüz öne çıkarken, New York’un ağırlık kazandığı şehirlerde baskı ve şiddet öne çıkar.

*

Dünyada zamanı aşan bütün erdemli şehirlerinin örneği olmada, hiçbir yapısı ağaçlardan daha büyük olmayan Medine konumunu koruyor. Eski Buhara’da, Eski Semarkant’ta ve Eski İstanbul’da ve Eski Kurtuba’da, Eski Şam’da, Eski Konya’da ve Eski Taşkent’te, doğal çevreyle insan yapısı çevre arasında uyumsuzluğa yer verilmez. Eski şehirlerin mimari eserlerdeki örnekleri, hayatın olduğu kadar çevrenin benzersiz bir simgesi olan ağaçlarla birlikte tabiat olur. Tabiat Allah’ın sözsüz ayetleri olduğu için, Müslümanlar Kur’an ile birlikte, tabiatı okumaya büyük önem verirler.

*

Şehirler tarihin her döneminde, ülkelerin ekonomik, siyasal ve kültürel yapısını, dönüştürmenin sürükleyici gücü olurlar. Tarih içinde devletler ölürler şehirler ölmezler, şehirler devletlerden, daha uzun ömürlü olurlar. Sanayi toplumlarında nüfusun çoğunluğunun şehirlerde yaşaması, ülkelerin ekonomik ve kültürel hayatında, köklü değişikliklere yol açıyor. Şehirler tüketimleriyle ve üretimleriyle toplumların zenginliğine yeni açılımlar kazandırıyorlar. Şehirleşmeyle insanların üretim güçlerinden daha çok, tüketim güçleri büyürse, şehirler ekonomik ve kültürel zenginliklerini yitirirler.

*

Şehirlerde insanlar üretiklerinden, daha fazlasını tüketmeye heveslenmezlerse, yapılan yatırımlarla, şehirlerin kültürel zenginlikleri yanında, ekonomik canlılıkları katlanarak artar. Şehirler her zaman her alanda, toplumları dönüştürme işlevi yüklenirler. Hayatı dönüştüren şehirler, kültüre ve ekonomiye yeni alanlar açarlar. İslam dünyasının şehirleri güçlerini, Peygamber şehiri Erdemli Medine’den alırlar. Tokyo’dan New York’a kadar dünyada her şehir, Medine’nin küresel üretim ve yönetim değerlerini benimserse, toplumun bütün kesimleri için, hayatı hem kolaylaştırır hem güzelleştirir.

*

Ülkelerinden daha çok bilinen şehirlere, Erdemli Medine’nin üretim ve yönetim erdemlerini kazandırmak, bütün dünya şehirleri için hayati önem taşıyor.

*

Son Peygamberin elleriyle kurulan Erdemli Medine, paylaşımcı ekonomik üretiminiyle, katılımcı demokratik yönetimiyle, bütün dünya şehirlerine kutup yıldızı olmuştur.

*

Erdemli Medine günde beş defa tekrarlanan ezanlarıyla, şehirleri erdemli olmaya, erdemlilikten terazi tutmaya, erdemliği erdemlikle tartmaya çağırmaktadır.

26 Ekim 2020, 12:27

İNSANLIĞIN ORTAK HAZİNESİ OLAN KUTSAL KİTAPLARI ANLAMANIN VE ANLATMANIN ŞİFRELERİ ŞAİRLERE VERİLMİŞTİR

Düşünce ve eylem dünyasında, bütün bilimlerin ve sanatların felsefe babası, tarih de anası olarak kabul edilir. Felsefe toplumları oluşturan kumaşın görünmeyen arka, tarih de görünen ön yüzünün bilgilerini sağlar. İnsanlığın tarihi felsefe birikiminin, felsefe birikimi de kutsal kitapların, hayatın değişik boyutlarına yansımasıdır. Bütün insanlığın bilgelik ve bilgi birikimi, kutsal kitaplara dayanır.

*

Bütün ağaçlar kalem, bütün denizler mürekkep olsa, kutsal kitapların haber verdiği dünyanın güzelliklerini anlatmaya yetmez. İnsanın düşünce ve eylem tarihine, kutsal kitapların ışığında bakılırsa, Roma imparatorluğu gibi yıkılmaz sanılan devletlerin, tarih içinde yok olup gittikleri görülür. Devletleri ayakta kutsal kitapların, misyonlarıyla örtüşen, vizyonları ayakta tutmuştur. Misyonlarını yitiren toplumlar, güçlerini de yitirirler.

*

Fizikçi Dennis Gabor “Geleceği Keşfetmek” isimli kitabında, dünyanın geleceğini inşa edecekler mühendislerden, iktisatçılardan ve politikacılardan daha çok, insanlara misyonlarını hatırlatan, şairler olacaktır demektedir. Kutsal kitaplarla bağlarını yitiren insanlığa, misyonlarını hatırlatacakların başında, ufuk ötesini gören şairler gelir. Onlar gelecekte neler olacağını önceden tahmin eden, geleceği aydınl tan, gelecek bilimcileridir.

*

Ahmet Hamdi Tanpınar, tarihi yaşayan ve Anadolu insanının geleceğine, tarihin derinliklerinden ışık tutan, büyük misyon şairi Yahya Kemal’in sohbetlerinde sık sık “İnsanın ufku insandır”, görüşünü tekrarladığını aktarmaktadır. Toplumların misyonları bulmalarında, insanların ufku şairler, şairlerin ufku da kutsal kültürün çağrısını taşıyan peygamberlerdir. Şairler gerçeğin ışığını, peygamberlerin sözlerinin derinliklerinde aramışlardır.

*

Şairler insanlığın serüvenine, peygamberlerin penceresinden bakarak, insanların omuzlarında taşıdıkları sorumluluğun, ne kadar önemli, ne kadar güç, ne kadar ürperti verici, ne kadar soğuk terler dökücü, olduğunu sürekli gündemde tutarlar. Onlar bütün insanlık için, sorumluluklarının bilincinde olan, açık bir uyarıcı olma görevi yüklenirler. Onların şiirlerinde insanların, güçlü ve güçsüz yanları, tehlikeleri gören, fırsatları sezen gözleriyle, her dizelerinde bir bir ele alınır.

*

İnsanlar ölür, toplumlar ölmez, şairler insanı toplumla, toplumu insanla bütünleştirerek, hayatı anlamlı, toplumu uzun ömürlü kılmak için, tarihin her döneminde, uyarıcılık görevi yüklenmişlerdir. İnsanlar toplumla bütünleştikçe, hayatın şiirini zenginleştirirler. Dünyayı sarsan kasırgalara karşı insanları, tek tek ağaçlar değil, birlikte orman olmasını bilen ağaçlar korurlar.İbn Arabi gibi,Yunus gibi,Mevlana gibi,Necip Fazıl gibi,Sezai Karakoç gibi şairler, şiirleriyle, her alana el atan çalışmalarıyla, hem ağaçları, hem de ormanları ele alırlar.

*

İnsan ve toplum bir bütündür. İnsanlar toplumu, toplum insanları değiştirir. Toplumlar birleşik kaplar gibi, bütün kurum ve kuruluşlarıyla, birlikte zenginleşirler, birlikte yoksullaşırlar. Değişim sürecinde uyarıcılık misyonunu şairler yüklenir.

*

Kuşakların aramak zorunda oldukları, söz ve öz hem geçmiştedir, hem de gelecektedir. Geleceği inşa edecek kuşaklar, özü ve sözü şairlerin, çözülmemiş bir yumak gibi duran,her dizesi bir kitap olan ölümsüz şiirlerinde bulacaklardır. Şairlerin misyonları kuşaktan kuşağa aktarılan, bilgi ve bil- gelik birikimini zenginleştirmektir. Bir gönüle dikilen ağaç, ku- şaklar arasında genişleye genişleye, büyük ormanlara dönüşür.

27 Ekim 2020, 13:24

YAŞANMIŞ GEÇEN YÜZYILIN PARADİGMALARIYLA YAŞANACAK GELEN YÜZYILIN SORUNLARI ÇÖZÜLMEZ

Doksanlı yılların başında uç veren dönüşümlerle, ekonomideki ve politikadaki sağ ve sol paradigmalar, tedavülden kaldırılmış paralar gibi, geçerliliklerini büyük ölçüde yitirmişlerdir. Birbirinden bağımsız devletleri, birbirine bağımlı devletlere dönüştüren küreselleşme, arkasında Amerika olan, gelip geçici ekonomik ve siyasal bir akım değildir. Yaşanan ve geri döndürülmesi mümkün olmayan gidiş, dünya dengelerini altüst edecek, yeni bir paradigmanın oluşum sürecidir. Yeni paradigmaya taraftar ya da karşı olmak, dönüşüm sürecini tersine çevirmeye yetmez. Süreç hızını hiç kesmeden devam etmektedir.

*

Sağ ve sol paradigmalar, birbirinden bağımsız devletleri, siyasal sınırlarını genişletmek için, silahlanmaya ve savaş ekonomisine büyük yatırımlar yapmaya zorlamıştır. Söz konusu paradigmalarla, devletler arasındaki sınır savaşları, büyük bir hız ve yoğunluk kazanmıştır. “İki Dünya Savaşı”nın öncesinde ve sonrasında yapılan savaşlarla, dünyada yakılmadık, yıkılmadık ülke kalmamıştır. Devletlerin doğal kaynaklarıyla birlikte, insan kaynaklarını da yitirilmeleriyle, savaşların hiçbir ülkeye yarar sağlamadıklarını, bütün dünya görmüştür. Savaşlar dünyaya yarardan kat kar daha çok zarar getirmiştir. Yeni dönemde dünyanın hiçbir yerinde, iyi savaş, kötü barış yoktur.

*

Sağ ve sol paradigmalar savaşa dayanan, savaşlardan beslenen, savaş paradigmalarıdır. Onlar savaşı, ekonomik gelişmenin ve siyasal başarının, ana kaynağı olarak görürler. Onlara göre, savaşlarda kazananların kazancı, kaybedenlerin kaybından, her zaman daha önemlidir ve daha büyüktür. Bu bağlamda sağ ve sol paradigmalar arasında, hiçbir fark yoktur. Sol “savaş kazandırır” derken, sağ “savaş kaybettirmez” der. Her ikisi de, barışa değil savaşa önem verir, barışı değil, savaşı kutsar.

*

Savaşların yol açtığı yıkımlara ve büyük göç dalgalarına şahit olan, Yirmi birinci yüzyılın yeni paradigması, savaş odaklılıktan, barış odaklılığa evrilmek zorundadır. Artık sağın ya da solun içinde olmak değil, onların önünde olmak, onların üstünde olmak önemlidir. Bütün ülkelerin ekonomik açıdan birbirine bağımlı hale geldiği bir dünyada, bir ülkedeki iç savaş, Ortadoğu'da olduğu gibi, bütün ülkeleri etkileyen, ülkelerarası yıkıcı bir savaşa dönüşür. Kendisiyle savaşan ülke, farkında olmadan dünyayla savaşır.

*

Yirminci yüzyılın ikinci yarısında, sol paradigma gibi, sağ paradigma da tarihe gömülmüştür. Eşitlikten yola çıkan sol paradigma dehşet verici bir baskı ve şiddet düzenine dönüşmüş ve yıkılmıştır. Özgürlükten yola çıkan sağ paradigma da, Batı dışındaki dünyada dayanılmaz bir yoksulluğa, benzeri görülmemiş bir soyguna yol açmıştır. Her iki paradigmanın da, başta İslam dünyası olmak üzere, birbiriyle iletişim ve etkileşim içinde sınırsızlaşan ülkelere, söyleyecek sözü, önerilecek çözümü kalmamıştır.

*

Sağ ve sol paradigmaların hem “Homo economicus”u, hem de “Homo sovyeticus”u, insanlığa barış getirmede, büyük bir başarısızlığa uğramıştır. Başarısızlıklarından hiç ders almayan, sağ ve sol paradigma dünyalarının mimarları, el ele vererek, bütün bir İslam dünyasını büyük bir yangın alanına çevirmişlerdir. İslam dünyasının peşinden dünya bir ateş topuna dönüşmüştür.

*

Petrol denizinin üzerinde yüzen İslam dünyası, Amerika'nın Irak'ı, Rusya'nın Suriye'yi işgalinden sonra, yoksulluk denizinde yüzmeye başlamış ve İran'nın müdahalesiyle de dehşet verici bir iç savaşa sürüklenmiştir. Doğal kaynak zengini İslam dünyası, hazine sandığı üzerinde oturan dilenci konumuna düşmüştür.

*

İslam dünyası “yoksul olduğu için yoksul” değildir, işgal altında olduğu için yoksuldur.Yitirilen Cennet Son Peygamber Medine'sinin, camiyi ve çarşıyı, kültürü ve ekonomiyi, altın oranda harmanlayan, paylaşımcı pazar ekonomisinde ve katılımcı demokratik yönetimde aranmalıdır.

*

Ademoğulları atalarının yitirdikleri cennetin dünya sürgünleridir.

*

Yitirilen cennet silah yerine "Kitap" taşıyanlarla bulunulacaktır.

*

En sonda gelen,ancak en başta olan Kur'an'ın ışığı sönmez.

28 Ekim 2020, 13:06

ÜLKELER ÜRETİMLERİNİ ARTIRARAK DOLARIN BURNUNA HALKA TAKMAZLARSA AMERİKA ÜLKELERİN BURNUNA HALKA TAKAR

New York’ta Birleşmiş Milletler binasında olduğu gibi, dünyanın bütün dilleri konuşulur. Dünyanın her yerinden gelmiş, her milletten ve her dinden insanlar yaşar. Wall Street’iyle, küresel bankalarıyla, uluslararası kuruluşlarıyla, New York dünyanın para merkezidir. Washington Amerika’nın, New York paranın başşehiridir. New York’un finans kuruluşları öksürürlerse, bütün ülkelerin ekonomileri hasta olurlar ve yatağa düşerler.

*

Wall Street küresel şirketlerin hisse senetlerinin, alınıp satıldığı borsaların olduğu kadar, dünyada paradan para kazanmanın büyülü merkezidir. New York’ta açgözlüğü baştacı edinen, doymak nedir bilmeyen insanlar, döviz kurları ve borsa endeksleriyle beslenirler. Bütün New York’luların ekonomik, siyasal ve kültürel hayatları, doların rengine boyanmıştır. Dünyanın merkezinde, her şey dolarla ölçülür ve dolarla değerlendirilir. New York’ta Wall Street paranın yeni yüzyıldaki yeni tapınağıdır.

*

New York’un Wall Street’i dünyada borsa endekslerinden ve döviz kurlarından kazanç sağlamanın en önemli ve en başarılı örneğini oluşturmaktadır. Londra borsasından Tokyo borsasına kadar, bütün ülkelerin borsaları, Wall Street’i örnek almaktadırlar. New York küresel finans kuruluşlarıyla, bütün ülkelerdeki, paradan para kazanma işlemlerini birbirine bağlamaktadır. Bu yüzden Wall Street’te yaşanan bir finansal kriz, dalga dalga bütün dünya borsalarına yayılmaktadır.

*

Dünyada insanlar paranın kazandığı sarsılmaz iktidara başkaldırıyorlar. Bütün ülkelerde insanlar, paranın kutsallaştırılmasına karşı çıkıyorlar. Dünyayı yaşanır kılacak, her şeyin parayla ölçülmesine, bütün ülkelerdeki erdemli insanlar isyan etmektedirler. Artık dünyanın para merkezi Wall Street, bütün toplumların karşı karşıya oldukları, küresel sorunları çözmekte yetersiz kalmaktadır. Kolayca kazanılan paralar, kolayca yitirilmektedir.

*

Şehirlerde temel ürün ve zorunlu hizmet üretimini bir kenara iterek, paradan para kazanmayı kutsallaştıranlar, bütün şehirleri büyük bir kumarhaneye dönüştürmüşlerdir. Bunun için faiz odaklı, parasal ekonominin kaynaklarını kurutmadan, dünyanın finansal krizlerin üstesinden gelmek mümkün değildir. Şehirlerde parayı yöneten, küçük bir azınlığın çoğunluk karşısında seslerinin çok çıkması, hiçbir zaman güçlerinin, büyük olduğu anlamına gelmemektedir.

*

Dünyanın bütün şehirlerindeki, para çekim merkezlerinin iktidarları sarsılıyor. Dünyada büyük bir çoğunluk, haksız parasal kazançlara, yönetimlerdeki yoksulluklara karşı, seslerini duyurma yolunda önemli adımlar atmaktadır.

*

Ülkelerinin borsalarında ve finans merkezlerinde, paralarının değerini koruyamayan yönetimler, büyük bir sarsıntı geçirmektedirler.

*

Dünyanın her yanında, haksız kazançlar ve sonu gelmeyen yolsuzluklar, bütün kötülüklerin anasıdır.

29 Ekim 2020, 14:38

SEKÜLER FRANSA'NIN BÜTÜN DÜNYAYI RAHATSIZ EDEN İSLAM DÜŞMANLIĞI

Seküler Fransa bütün medya kuruluşlarıyla, Batı dünyasından İslam dünyasına, düşünce ve eleştiri özgürlüğü dersi vermeye çalışıyor. Genelde dünyadaki, özelde Avrupa'daki Müslümanlar, Fransa benzeri ülkelerin eleştiri sınırlarını aşan, suçlamalarını, hoşgörüyle karşıladılar. Yine de Edward Said'in “Oryantalizm” kitabında, ayrınıtılı olarak ortaya koyduğu, Batı dünyasındaki İslam düşmanlığı, hızını kesmeden devam ediyor.

*

Yirmi birinci yüzyılın Avrupası, geçen yüzyılların Avrupası değildir. Ömrünü Fransızlara İslamı anlatmaya adayan,İslamın ana kaynaklarını Fransızcaya çeviren Muhammed Hamidullah, 1969 yılında Ankara'da yaptığı bir konuşmada, “Paris'in Avrupa'da İstanbul'dan sonra en çok Müslümanın yaşadığı şehir” olduğunun üzerinde önemle durmuş, “Paris İslam'ın Yeni Avrupa'da parlayan yıldızı olacağını” vurgulamıştır. Değişen Avrupa'da yalnızca Paris'te değil, bütün Avrupa şehirlerinde yüzbinlerce Müslüman yaşıyor. Avrupalı Müslümanlar değişik Avrupa ülkelerinde binlerce işyeri ve cami inşa ederek, Avrupa'daki yerlerini sağlamlaştırdılar.

*

Fransa'da yaşayan Müslümanlar, toplumda yüzde onuu aştıkları için, ülkenin ekonomik, siyasal ve kültürel yapısında vazgeçilmez bir yer tutuyorlar. Başta Fransa olmak üzere, bütün Avrupa ülkeleri, kendi ülkelerinde yaşayan Müslümanların kutsallarına saygı göstermek, değerlerine değer vermek zorundadırlar. Fransa'nın seküler kültürün anavatanı olması, kendisine bütün kutsal değerleri, ölçü ve sınır tanımadan eleştirme hakkı vermez.

*

Fransa, dünyada yeni bir çatışma ekseninin ortaya çıkmasına öncülük yapıyor.Artık dünyada sağcılarla solculardan daha çok, kutsal kültüre dost olanlarla düşman olanlar çatışıyor. Avrupa'da Fransa'nın başını çektiği ülkeler, İslam peygamberlerinden başlayarak, ifade özgürlüğü şemsiyesi altında, bütün peygamberleri itibarsızlaştırmak için, ellerinden gelen her şeyi yapıyorlar. Amerika'nın siyahları gibi, Avrupa'nın Müslümanları, polis şiddetinin değişmeyen hedefi oluyorlar.

*

Avrupa'yı yaşanır kılmanın yol haritası, seküler kültürün pozitif olgularında değil, kutsal kültürün normatif olgularında gizlidir. Albert Camus'den Andre Malraux'ya kadar, pek çok Batılı aydının vurguladığı gibi, Avrupa ya bütün tarihsel birikimiyle kutsal kültüre odaklanacak, ya da bir akrep gibi, seküler kültürün ateş çemberi içinde toptan intihar edecektir. Ancak Avrupa Sigrid Hunke'nin "Avrupa'nın üzerine Doğan Allah'ın Güneşi" kitabını görmezlikten gelerek, hala İslam dünyasının zengin bilgi ve bilgelik kaynaklarından beslendiğini gizlemeye çalışıyor.

*

Avrupa'da kutsal kültür adına ne varsa, hepsi Doğu'dan ödünç alınmadır. Avrupa, Avrupa'daki Müslümanları dışlamakla, İslam dünyasından önce Batı dünyasına zarar veriyor. Müslümanlar Avrupalı olmasalar da, Avrupa'da yaşıyorlar, İspanya'da, Balkan ülkelerinde ve Rusya'da çok zengin bir tarihe sahipler.

*

Dünyada Batılılaşma sürecinin hızı azalırken, Doğululaşma süreci hız kazanıyor. Bütün ülkeler seküler Batı dünyasının değerleri sorgulanıyor, yol açtıkları savaşlar tartışılıyor.

*

Fransa'da doğan, vatanı Fransa olan seküler dünya dini dışında, Avrupa'da doğmuş, hiçbir bir din yoktur. Güneş Batı'dan değil, Doğudan doğar.

*

Yirmi birinci yüzyıla seküler kültürün filozofları değil, kutsal kültürün peygamberleri ışık tutacaktır. Dünyaya Işık Doğu'dan gelir.

*

İnsanlık Einstein gibi savaş dünyasının bilginlerini değil, Yunus gibi barış dünyasının bilgelerini bekliyor.

*

*

İslam'a düşman olan hayata düşman olur.

*

İslam

30 Ekim 2020, 13:22

DÜNYADA PAYLAŞIMCI EKONOMİK ÜRETİMİN KATILIMCI ÇOĞULCU DEMOKRATİK YÖNETİMİN GÜNEŞİ BATI'DAN DOĞACAKTIR

Avrupa'da büyük dönüşümlere yol açan Rönesans döneminin, bütün dünyaya ödettiği en büyük fatura, din ile dünyayı birbirinden kesin sınırlarla ayırması oluştur. Din ile dünya arasında aşılması zor tehlikeli mayınlar döşenmesi, Avrupa'da sekülerliği yeni bir dine dönüştürmüştür. Ekonomik, siyasal ve kültürel hayat, kutsal değerlerden bütünüyle arındırılarak, dünya dinden, din dünyadan koparılmıştır. İki dünya arasındaki iletişim ve etkileşim kanalları dinamitlenmiştir.

*

İslam dünyasında din ve dünya, birbirleriyle iletişim ve etkileşim içinde olan, bir madeni paranın iki yüzü gibi, birbirlerinden ayrılmaz bir bütündür. Her dünyayla ilgili bir düşünce ve eylemin, mutlaka dinle ilgili bir boyutu, her dinle ilgili bir düşünce ve eylemin mutlaka dünyayla ilgili bir boyutu vardır. İslam'da Hristiyanlık'ta olduğu gibi, dinle dünyayı birbirinden ayırmaya kalkışmak, iki dünyayı birden ateşe vermek, iki dünyayı birden yerle bir etmektir.

*

Batı ülkelerinin Cezayir'den Afganistan'a, hiç tanımadığı, tanımak için bir gayret göstermediği İslam dünyasına, silahla sekülerlik ihraç etmeye çalışmaları, İslam dünyasını kan denizine çevirmiştir. Batı dünyası İslam dünyasını, İslam dünyası Batı dünyasını anlamak istemiyor. İki dünya birbirine sağırdır, dilsizdir ve kördür. İslam dünyasında yokluğu duyulan, özlemi çekilen, sekülerlik değil katımcı demokrasidir. Batı ülkeleri, başta Türkiye, Mısır ve Cezayir olmak üzere, Müslüman ülkelerdeki demokratik hareketleri desteklemedikleri için, Arap dünyası krallarla, otokratik dayatmacı devletlerle dolup taşmaktadır.

*

Bütün dünya, dinle bağlarını koparan sekülerliğin çorak topraklarından önce, dinle hiç kavgası olmayan katılımcı demokrasinin, bereketli topraklarına yatırım yapmalıdır. Yahudilik, Hristiyanlık, Müslümanlık kitaplı büyük dinlerin anavatanı Ortadoğu, zengin geçmişinden yola çıkarak, savaşsız bir dünyanın, çoğulcu demokratik bir geleceğin, kaynaklarının Kudüs'te olduğunu, bütün dünyaya anlatmak zorundadır. Ortadoğu toprakları, bütün insanlığın bilgelik kaynaklarını oluşturan bereketli topraklardır. Dünyada bilgelik adına ne varsa hepsi Ortadoğu kökenlidir.

*

Batı dünyasında nasıl her ülke Fransa gibi seküler olmak zorunda değilse, İslam dünyasında da her ülke, Türkiye gibi seküler olmak zorunda değildir. Ancak Yirmi birinci yüzyılda, artık her ülke en azından, İngiltere kadar demokrat olmak zorundadır. Gece ve gündüz farkının olmadığı, her ülkenin olduğu gibi görünmek, göründüğü gibi olmaktan başka bir seçeneğinin olmadığı bir dünyada, Müslüman demokrat, Hristiyan demokrat, Yahudi demokrat olmak önemli değildir, demokrat olmak önemlidir.

*

Yirmi birinci yüzyılda dinleri ve dünyayı birbirin koparan, dinleri ülkelerin afyonu olarak gören sekülerliğin, bütün ülkelerin ortak paydası olması mümkün değildir. Dünyanın yeni ortak paydası, “senin dinin sana benim dinim bana” diyen, dinle dünyayı birbirinden koparmadan, uyum ve denge içinde tutan, paylaşımcı ekonomidir, katılımcı demokrasidir.Yeni açılımın kıvılcımları, Guenon'nun ve Garaudy'nin ülkesi Fransa'dan, bütün Avrupa ülkelerini ateşleyecektir. Avrupa'da çoğu Avrupa doğumlu, elli milyon Müslüman ve on milyon Türk yaşamaktadır.

*

Demokrasi, sekülerlik gibi dinin yerini alan yeni bir dünya dini değildir. Demokrasi temel hak ve özgürleri savunan, çoğunluk yanlışta birleşmez diyen, azınlığın inançlarına saygı gösteren yönetimdir.

*

Dünyada çoğunluğun sesi, ortak aklın sesidir, ortak vicdanın sesidir, sağduyunun sesidir,. Sağduyu, doğruyu yanlıştan, iyiyi kötüden ayıran erdemli insanın sesidir.

*

Paylaşımcı ekonomi ve katımcı demokratik yönetim Kutsal Kitaplara düşülmüş iki uzun dipnottur.

31 Ekim 2020, 12:54

DÜNYADAKİ RANT EKONOMİSİNİ RIZK EKONOMİSİNE DÖNÜŞTÜRMEK YENİ AHİLERİN İŞİDİR

Dünyanın her ülkesinde bütün alanları kuşatan rant kültürünü, risk kültürüne dönüştürmenin küresel öncüleri, Ahilik kültürüyle yoğurulmuş girişimciler olacaktır. Onlar dünyadaki gelişmelerin ışığında, kuruluşlarını sürekli yenileyerek, ekonominin bütün alanlarında, sürükleyici bir işlev yükleneceklerdir. Onların dünyasında Ahilik, kurtla paylaşmak çobanla ağlamak değildir. Anadolu’da risk almadan rızkın bulunmayacağı, risk ekonomisinin rızk ekonomisi olduğu sürekli vurgulanır.

*

Risk ekonomisini rızk ekonomisine dönüştüren, üretim ekonomisine yeni boyutlar kazandıran, girişimcilerin gücü, kendileri için istediklerini, bütün insanlar için istemelerinden kaynaklanır. Onlar kusursuz ürün ve eksiksiz hizmet üretmek için, gelen yıllarını geçen yıllarından daha üretken kılmasını, en büyük görev olarak bilirler. Anadolu girişimcileri Çinlilerin maliyetleriyle, Almanların kalitesiyle ve Amerikalıların tasarımıyla, yarışmak için gece gündüz çalışmaktadırlar.

*

Anadolu’nun yüzyıllar içinde zenginleşen, küresel değerlerini dünya pazarlarına, rant peşinde koşan kuruluşlardan daha çok, rızk peşinde koşan, risk almasını bilen, kuruluşlar taşıyor. Onların dünyası, açgözlülerin değil, tokgözlülerin dünyasıdır. Onlar gözlerinin nurunun, alınlarının terinin ve ellerinin emeğinin karşılığından fazlasını tüketmeyi özenmeden, hiç ölmeyecekmiş gibi üreten eller olmanın, en güzel örneklerini vererek, iç ve dış pazarlarda aranılan ürünler üretiyorlar.

*

Anadolu’nun üretim kültüründe, alın terleri ırmak, gönül terleri deniz olarak görülür. Bir alın terinin arkasında, bin gönül teri vardır. Erdem Bayazıt “Sürüp Gelen Çağlardan” şiirinde, rızk peşinde koşan, hem gönül hem alın teri dökmesini bilen, Anadolu insanının tokgözlü üretici yanını, “Yememiştir hiç kimse elinin emeğinden daha hayırlısını” diyerek, “Şafak gibi alınlara terle yazılmış / Hakkın mutlak ölçüsünü / Elbet benim işçilerim çekecek / Emeğin kutsal direğine” dizeleriyle vurgulamıştır.

*

Risksiz kazanç peşinde, koşan kazançsız kalır. Türkler tarihleri boyunca, risk almadan rızk bulunmaz demesini bilmişlerdir. Onlar Anadolu’daki bin yıllık tarihlerinde, her zaman el açanlar değil, el açılanlar, alan eller değil, veren eller olmuşlar. Döktükleri gönül terlerini alın terlerine dönüştürerek, Doğu’dan Batı’ya arkalarında, çarşılar, camiler, çeşmeler, köprüler ve dergahlar bırakarak ilerlemişler. İnsanların gönüllerini kazanarak, alın terleriyle önlerine çıkan, engelleri bir bir aşmışlar.

*

Dünya pazarlarına açılmada, girişimcilerin güçleri, başarısızlıklarını kendilerinden, başarılarını müşterilerinden bilmelerinden beslenir. Onlar bütün pazarlarda, müşterileri kazanmanın yolunun, tatlı dillerden ve güler yüzlerden geçtiğini bilirler. Kuruluşlara pazarların yolunu açan müşterileridir. Siyasal sınırların önemini yitirdiği dünyanın ahileri, gönül terleriyle yenilik, alın terleriyle üretim yapan, dış dünyalarından önce iç dünyalarını zenginleştiren girişimciler olacaktır.

*

Rant kültürünün odak noktasında faiz, risk kültürünün odak noktasında ticaret vardır.

*

Faiz riskten korkanların, ticaret riskten korkmayanların, kazanç kaynağıdır.

*

Dünyanın yeni ahiler risk almadan, rızkın bulunmayacağını bilirler.

31 Ekim 2020, 17:01

Yakında kaybettiğimiz arkasında, yaptığı çevirilerle kalıcı izler bırakan, Sevgili Mahmut Kanık'a rahmet…

Yakında kaybettiğimiz arkasında, yaptığı çevirilerle kalıcı izler bırakan, Sevgili Mahmut Kanık'a rahmet okunması dileğiyle, "SESİNİ DİLLER ARASINDA İLETİŞİM KURARAK DUYURAN IRMAK" başlıklı yazımız yer alıyor.