Prof. Dr. Nazif Gürdoğan Yazar, Akademisyen

Kasım 2020

35 yazı

1 Kasım 2020, 12:38

DEPREMLERE SAVAŞ AÇILMAZ DEPREMLERLE BİRLİKTE YAŞAMAK İÇİN ÖNLEMLER ALINIR

Dünyada yaşanan büyük bir depremler ve yol açtıkları deniz dalgaları, dünyanın her yanında, büyük kayıplara yol açmaktadır. Tabiatın dehşet veren öfkesiyle, sallanan yerleşim alanları, gemileri, uçakları, trenleri ve arabaları önüne alıp sürükleyen, dalgalarla, sular altında kalırlar. Büyük kayıplarına yol açan dünya savaşlarının yerine, son yıllarda kasırgalar, seller ve depremler geçmiştir.

*

Sezai Karakoç depremde önden gidenler: “Durun. Birdenbire hiçliğe çarptık. Varlığı bulduk. Biz, dağılan kitabın uçuşan yapraklarıysak, siz de orada kalan yapraklarısınız. Yaprakların toplanıp kitabın yine kitap yapılacağı gün gelecektir. Hiçliği bilin, varlığı bilin ve öğretin. Siz, bu dünyadan uzanmış bir elin çevirdiği yapraklarsınız. Sizi okusunlar ve burayı bilmeye başlasınlar. Yapılarınızı sağlam ve elverişli yapın, ama sade ona güvenmeyin. O yapıdan size daha yakın olana güvenin”, diye seslenirler demektedir.

*

S.Hüseyin Nasr “İnsan ve Tabiat” kitabında, F.S. Northrop’un, “Dünya kaos değil, düzen ve kozmos içindedir, tıpkı bir organizma gibi canlıdır ve aynı zamanda bir yasaya bağlıdır.” yargısını aktararak, tabiatın yasalarıyla gerçeğin yasaları arasında uyumsuzluk ve çatışma olmadığını, önemle vurgular. Bütün dünya, depremlere karşı gerekli önlemleri almalı ve her ülke de elinden geleni yapmalıdır. Ancak kimse gücün üzerinde, güç olduğunu unutmamalıdır.

*

Hiçbir güç tabiata düşman olamaz ve düşmanlık yapamaz. İnsanlığın bilimsel ve teknolojik birikiminden, son birkaç yüzyılda devşirilen seküler kültür, tabiatı metafizik değerlerden arındırarak, bütünüyle fizik değerlerle yorumlanması gerektiğini, bütün dünyaya kabul ettirmiştir. Seküler kültürle yoğrulan Yirmi birinci yüzyıl insanı için, tabiatın hiçbir kutsal yanı kalmamıştır. Seküler insan tabiata, uzlaşılması gereken bir dost değil, savaşılması gereken bir düşman gözüyle bakmaktadır.

*

Tabiatın sekülerleştirilmesi bir yandan çarpık kentleşmeye yol açarken, bir yandan da çevre kirlenmesine yeni boyutlar kazandırmaktadır. Artık insanlık yalnızca çevre sorunlarıyla değil, iklim değişikliklerinin yol açtığı, depremler,aşırı yağışlar ve su baskınlarıyla da uğraşmak zorundadır. İnsanla tabiat arasındaki savaş, nükleer enerji santrallerinden, atom bombası başlıklı füze taşıyan uçak gemilerine kadar, iki yanı keskin teknolojilerin, geliştirilmesinin ana kaynağı olmuştur.

*

Seküler insan bütün insanlığın, hayat kaynağı olan tabiata savaş açarak, emanete ihanet etmiştir. Onun ihanetinin bedelini bütün ülkeler ödemektedir. Tabiatla savaşan seküler insanın, insanlarla, hayvanlarla, ağaçlarla, dağlarla, göllerle ve denizlerle barış içinde olması mümkün değildir.

*

Bütün zenginlikleriyle görünen fizik dünyanın, yaşanır kılınabilmesi için, bütün derinlikleriyle görünmeyen metafizik dünyanın bilinmesi gerekir. Tabiat bütün ülkelerin ortak hazinesidir.

*

Metafizik fizik dışı değil, fizik üstüdür. Metafiziğe dost olanlar, fiziğe düşman olmazlar.

*

Fizik bilginin metafizik bilgeliğin kaynağıdır.Dünyada bilgi bilgelikle yararlı kılınır.

*

Metafiziksiz fizik, fiziksiz metafizik olmaz, belirleyici olan metafiziktir.

2 Kasım 2020, 12:49

BARIŞ DÜNYASI AKLI HEM BAŞINDA HEM GÖNLÜNDE OLAN BİLGELER BEKLİYOR

İnsanlar gönül zenginlikleriyle, akıl zenginliklerini altın oranda harmanlamadan, kültürel dokuyu ve ekonomik yapıyı dönüştüremezler. Dönüşüm sürecinde, gönül zenginliği akıl zenginliğine, akıl zenginliği gönül zenginliğine yeni açılımlar kazandırır. Gönül zenginliğiyle akıl zenginliği arasında diyalektik bir iletişim ve etkileşim vardır. Gönül dünyasında ekilenler, akıl dünyasında, akıl dünyasında ekilenler, gönül dünyasında biçilirler. İki dünyada birden ekilmeyen, iki dünyada birden biçilmez.

*

Gönül zenginliğiyle akıl zenginliğini birbirinden kesin sınırlarla ayıran toplumlar, iki dünyanın zenginliklerini birden yitirirler. Nasıl iki kılıç tek elle tutulmazsa, aşılmaz duvarlarla birbirinden bağımsız iki dünyaya bölünmüş bir dünya tek elde toplanmaz. Gönül zenginliğiyle akıl zenginliğinin, birbirini destekleyip büyütmesi için, iki bağımsızlaştırılmış dünyanın, bir dünyaya dönüştürülmesi hayati önem taşırr. İki dünyayı da hem akıl hem gönül gözüyle gören, bilgeler bütünleştirir. Onlar hem akıl hem gönül gözüyle görürler.

*

İster gönül ister akıl zenginliği olsun, insanlığın bilgi ve bilgelik kaynakları, tarih içinde geçmişten geleceğe bir bütünlük ve süreklilik içinde uzanır. Akıl zenginliği bilgiye yeni boyutlar kazandırırken, gönül zenginliği bilgeliğe yeni boyutlar kazandırır. Gönül zenginliğinde kazanılan başarı, akıl zenginliğinde kazanılacak başarının yol haritasını verir. Her iki alanda ulaşılan başarının düzeyi, birleşik kaplar yasasıyla belirlenir, zaman içinde birbiriyle eşitlenir.Gönül yoksulu olanlar, akıl zengini olmazlar.

*

Cumhuriyet döneminin Horasan Erenleri olan, düşünce ve eylem sevdalısı, akıl ve gönül zengini, Anadolu insanları, Türkiye'nin ekonomik, siyasal ve kültürel yapısını dönüştürmesine öncülük yaptılar. Yirminci yüzyılda Sonsuzluk Kervanına katılanlar, iki dünyayı bir dünyaya dönüştürerek, Türkiye'yi kuşatan gönül ve akıl yoksulluğunun, çelik çemberini parçaladılar. Onlar tüketen toplumu, üreten topluma dönüştürdüler.

*

Gönül ve akıl zenginliği arayanlar uzaklara gitmesinler, çarşılara ve camilere baksınlar. Nerede iyilikler özendiriliyor, nerede kötülükler önleniyorsa, orada gönül insanları vardır, orada akıl insanları vardır. Kültür ve ekonomiyi güzelleştiren, bilgiyi bilgeliğe dönüştüren bilgeleri oralarda bulacaklardır. Onlar ekonomik, siyasal ve kültürel hayata canlılık kazandırmakla kalmazlar, büyük bir dönüşümün de lokomotifi olurlar. Onların eğitimlerine hiç ara vermeyen, Kıyamete kadar açık kalacak olan eserleri vardır. O eserler bütün insanlığın “Görünen Üniversite”leridir.

*

Dünyanın görünen üniversitelerinin kapıları, bütün insanlara ardına kadar açıktır. Onların sürekli yeni açılımlarla, zenginleştirilen, bilgileriden ve bilgeliklerinden, farkında olsunlar ya da olmasınlar, bütün dünya yararlanır.

*

Görünen üniversitelerde ya Ebu Hanife ya İbrahim Ethem olmanın değil, hem Ebu Hanife hem İbrahim Ethem olmanın sırları öğretilir.

*

Allah gökkubbenin altını boş bırakmaz.Dünyanın her yanında bilgiyi bilgeliğe dönüştüren bilge insanlar vardır.

*

Gazali, İbn Arabi, Mevlana,Yunus, Hac Bektaş, Hacı Bayram, bütün bilgelerin Görünen Üniversiteleridir.

*

Barışın yol haritası, başını Son Peygamberin çektiği, Sonsuzluk Kervanının kitaplarındadır.

3 Kasım 2020, 12:46

SEKÜLER KÜLTÜRÜN SİLAHLI FİRAVUN'LAŞMIŞ İNSANLARININ KARŞISINA KUTSAL KÜLTÜRÜN ASALI MUSA'LAŞMIŞ İNSANLARINI ÇIKARMAK

Kültür deyince, bütün dünyada akla kutsal kültürden daha çok seküler kültür gelir. Kutsal kültürü toplumların afyonu olarak görenler, yüzyıl boyunca bütün insanlığın geleceğinin, seküler kültürde aranması gerektiğini söylemişlerdir. Kutsal kültürden ne kadar uzaklaşılırsa, seküler kültüre o kadar yaklaşılacağı savunmuşlardır. Yirminci yüzyılın sonunda, kutsal kültürün yerine seküler kültürü yerleştirmeye çalışanların, büyük ölçüde yanıldıkları ortaya çıkmıştır.

*

Bilginin hiyerarşisinde seküler kültüre tanınan öncelik, insanların iç dünyalarında büyük bir yoksullaşmaya yol açmıştır. İç dünyanın yoksullaşması dış dünyaya yansımış, toplumların afyonunun kutsal değil, seküler kültürün olduğu açıkca görülmüştür. Kutsal kültürle beslenmeyenler için, herşey mübah olduğundan, Afganistan'dan Azerbaycan'a dünyadaki savaşlar birbirini izlemektedir. Dünyayı Cehennem'e dönüştüren seküler kültürün kaynağı Batı, Cennet'e dönüştürecek kutsal kültürün kaynağı ise Doğu'dur. Edebiyat iki kültür arasında köprüdür.

*

Yirminci yüzyılda Batı'nın öncülüğünde dünyanın sekülerleşmesi tartışılmıştır. Yirmi birinci yüzyılda ise, Doğu'nun öncülüğünde dünyanın yeniden kutsal kültüre dönmesi tartışılacaktır. Yirmi birinci yüzyıl, kutsal kültürün ortak değerlerinde buluşanların yüzyılı olacaktır. Doğu''dan Batı''ya, Güney''den Kuzey''e bütün dünyada kutsal kültürün yıldızı parlamaktadır. Dünyanın geleceği, bilgininin hiyerarşisinde, iki dünyayı altın oranda harmanlayan, kutsal kültüre verilen önem ve öncelik belirleyecektir.

*

Seküler kültürün görünmeyen dünyaya kapalı, tek boyutlu değerleriyle, bütün insanlığın karşı karşıya olduğu, çok boyutlu sorunları çözmek mümkün değildir. Ekonomik, siyasal ve kültürel alanlarda köklü bir zihniyet değişikliğine ihtiyaç vardır. Seküler kültürü kutsallaştıranlar, kendileriyle birlikte bütün dünyayı savaşa sürüklemişlerdir. Dünyadaki savaşların üstesinden, seküler kültürün tek dünyalı filozofları değil,kutsal kültürün iki dünyalı peygamberleri gelir.Filozofların tartıştıkları dünya tek boyutlu dünyadır.

*

Yeni yüzyılda bütün insanlık bir yol ayrımına gelmiştir. Kutsal kültür içinde seküler kültür bir kar gibi eritilmezse, kutsal kültür seküler kültür içinde bir kar gibi eriyecektir.

*

Seküler kültürü, kutsal kültür içinde bir kar gibi eritecek olanlar, sınırlı bilimin dar görüşlü öncüleri değil, sınırsız sanatın geniş görüşlü öncüleridir.

*

Kutsal kültür ile seküler kültür arasında, bilginin hiyerarşisine uygun, uyum ve düzen, hayata bütün boyutlarıyla kuşatan edebiyatla sağlanır.

*

Bütüncü iki dünyayı birlikte ele alan edebiyatin, asla batmayan güneşleri, Yunus'tur,İbn Arabi'dir,Mevlana'dır.

*

Şeytanlaşmış insanların, savaş dünyasını barış dünyasına, melekleşmiş insanlar dönüştürecektir.

*

Seküler kültür ölür, kutsal kültür ölmez.Seküler renk solar, kutsal renk solmaz.

4 Kasım 2020, 12:21

EKONOMİK VE SİYASAL KRİZLER HABER VERMEDEN GELMEZLER

Ekonominin üretim boyutundan daha çok, finans boyutuna ağırlık verenler, bütün ülkelerin ekonomilerinde depreme benzer sarsıntılara yol açarlar. Çalışma alanı dışı, faiz gelirlerini amaç, ürün, hizmet ve bilgi üretiminden gelir sağlamayı araç gören, bütün kuruluşlarda tehlike çanları sürekli çalar. Dünyadaki finansal bunalımlar, değişik alanda üretim yapan kuruluşları, şimdiye kadar bildikleri doğruları unutmaya zorlamaktadır.

*

Yirminci yüzyılın ikinci yarısında Avrupa’yı ekonomik bunalımdan kurtaran, iktisatçı diye bilinen Keynes, “Faiz öyle bir araçtır ki, bir noktaya kadar ekonomideki özel parayı yatırımlara yönlendirir. Bir noktadan sonra da yatırımcıyı atıl hale getirir” demektedir. Keynes'’in sözünü ettiği kritik nokta, bütün ülkelerde çoktan aşılmıştır. Bu yüzden, dünya toplam üretimin on kat fazlası kaynak, üretim alanından, finans alanına kaydırılarak, dünya ekonomisi kırılganlaştırılmıştır.

*

Dünyadaki yatırımların, ürün, hizmet ve bilgi üretiminden daha çok, para ve risk alım satımına kayması, bütün yatırımcıların üretim güçlerini dinamitlemiştir. Üretim alanında her talebin, kendi arzını oluşturduğu gibi, finans alanında her yatırım fırsatı, kendi bunalım riskini oluşturur. Finans alanındaki kuruluşlar, taşıdıkları risklerin, büyük bunalımlara gebe olduklarını görmezler. Kuruluşlarda yıllar içinde hiç eksik olmayan bunalımların, yedi önemli habercisi vardır:

*

1. Kuruluşların gelecekte ne yapacaklarıyla değil, geçmişte ne yaptıklarıyla öğünmeye başlamaları.

*

2. Geçmişte kendilerini başarılı kılan çözümlerin, gelecekte çözmek zorunda kalacakları sorunlar olacaklarını unutmaları.

*

3. Ölü yatırımlar yaparak kuruluşların işletmelerini, büyük şehirlerdeki plazalarından, göstermelik yönetim kurullarıyla yönetmeleri.

*

4. Kuruluşların kaynaklarını çalışma alanlarındaki, ürün ve hizmet üretiminden, alan dışındaki paradan para kazanma araçlarına yönlendirmeleri.

*

5. Para başkalarının parasıyla kazanılır diyerek, kuruluşların özvarlıklarını çok aşan miktarlarda borçlanmak için, onlarca bankanın peşinde koşmaları.

*

6. Dünyadaki gelişmelere ayak uydurmak bahanesiyle, yöneticilerin kuruluşlardaki karar ve uygulama yetkilerini, tek elde toplamaya çalışmaları.

*

7. Kuruluşların denetimlerindeki her işletmeyi, kurucuların heykelleri ve sık sık değiştirdikleri bayraklarıyla donatmaları.

*

Kuruluşlarda darboğazlar borçlardan kaynaklanır. Kolay kazanç peşinde koşan, amacı paradan para kazanma olan kuruluşların, başlarını bunalımlardan kurtarmaları mümkün değildir. Bunalımlar tehlike işaretlerini, başarının doruk noktasında vermeye başlar. Yukarıda sıralanan yedi bunalım işareti, kuruluşlar için olduğu kadar, ülkeler için de geçerlidir. Kolay kazanç arayanlar, kolay bunalıma düşerler. Her yerde bunalım çanları çalar ancak duymazlar, duyduklarında kritik nokta çoktan aşılmış olur.

*

Paylaşımcı üretimden, katılımcı yönetimden hoşlanmayanlar, krizlere karşı duyarlıklarını yitirirler.

*

Habercilerin uyarılarına önem vermeyen kuruluşlar, krizleri sarsıntısız atlatmayı başaramazlar.

*

Borçlanmada sınırları aşanlar, finansal dalgalanmalarda hayat kaynaklarını kuruturlar.

5 Kasım 2020, 13:56

KARE DÜNYADA AMERİKA AMERİKALILARA AVRUPA FRANSIZLARA RUSYA RUSLARA ÇİN ÇİNLİLERE BIRAKILIRSA SAVAŞLARIN SONU GELMEZ

"New York'tan Los Angeles'a Yeni Roma" kitabımızda anlatıldığı gibi, Amerika, bütün dünyadan gelen göçmenlerin kurduğu, bir göçmenler ülkesidir. Kızılderililerin ve Doğu'dan gelenlerin dışındaki Amerikalılar, Colomb'tan sonra gelmişlerdir. Amerika başta Avrupalılar olmak üzere, dünyanın bütün kıtalarından, bütün ülkelerinden gelmiş göçmenlerle Amerika olmuştur. Her ülkenin Amerika'da temsilcileri vardır.Amerika büyük bir ülkeler ülkesidir,bir ülkeler mozayiğidir.

*

Avrupalı göçmenler, Amerika"nın yerlilerine, Arapların İspanya"da, Türklerin Doğu Avrupa"da davrandıkları gibi davranmamışlardır. Avrupalılar Amerika"ya ellerinde silahlarla gitmişler, Avrupa'nın Haçlı kültürünü Amerika"ya taşımışlar ve her sorunu silahla çözmeye çalışmışlardır. New York Avrupalıların Amerika'daki Kudüs'leri olmuştur. İngilizleriyle,Fransızlarıyla,İspanyollarıyla Avrupalılar, Kudüs"ü ele geçirmek için, Amerika'da dehşet savaş kasırgaları estirmişlerdir.

*

Avrupa"nın ekonomik, siyasal ve kültürel tarihinde, savaşların vazgeçilmez bir yerleri vardır. Avrupa"nın tarihi, savaşların tarihidir. Avrupa zenginliğinin ana kaynağı savaşlarla yapılan yağmalar olmuştur. Amerika Avrupa"nın savaş geleneğini sürdürerek, savaşı ölüm saçıcı boyutlara taşımıştır. Amerika, Vietnam'a, Irak'a ve Afganistan"a ordularıyla, cam ürünleri satan bir mağazaya, kırmızı gören bir boğa gibi girmiş, her şeyi kırıp dökmüştür. Amerika"nın yol açtığı savaşların faturasını, yalnızca bölge ülkeleri değil, bütün dünya ödemektedir.

*

Amerika"da Demokratlar ile Cumhuriyetçiler arasında kıran kırana geçen bir seçimde, savaş yanlılarına karşı barış yanlıları kazanması beklenmektedir. Aslında yalnızca Amerika"da değil, bütün dünyada barış yanlıları kazanmalıdır. Amerikan seçimleri Amerikalıları ilgilendirdiği kadar, dünyada barış isteyen her ülkeyi ilgilendirmektedir. Amerika yüzen ordularıyla , küresel kuruluşlarıyla, büyük üniversiteleriyle, bütün ülkeleri etkilemektedir. Amerika Amerikalılara bırakılırsa, dünya Irak"a dönüşür. Bu yüzden Amerika, yalnızca Amerikalılara bırakılmaması için bütün ülkeler işbirliği yapmalıdır.

*

Bütün dünyada savaş rüzgarlarından daha çok, barış rüzgarlarının estiği bir dönemde, Amerika"nın büyük ekonomisiyle ve güçlü ordusuyla değişime direnmesi mümkün değildir. Dünyanın hiçbir ülkesinde, zamanı gelmiş bir değişime direnilmez. Toplumun ana kesimlerine zarar vermemek için, değişim süreci ustaca yönetilir. Çünkü barış içinde değişmesini bilmeyen ülkeler, savaş içinde değişmek zorunda kalırlar.

*

Deri değiştirmeyen yılanların yaşayamadıkları gibi, değişmesini bilmeyen ülkeler de yaşayamazlar. Ülkelerin uzun ömürlü olmaları, değişim rüzgarlarına karşı, sınırlara duvarlar örmek yerine, değişimden yararlanmak için, rüzgar santrali kurmalarına bağlıdır. Düz kare dünyada sınırlar duvarlarla değil, iki tarafın kazandığı ticaretle korunur. Duvarların olmadığı bir dünyada, sınırlarına duvar ören ülkeler, duvarların altında kalırlar.

*

Düzleşen dünya, silahlı güçlerin cephelerde savaştığı değil, silahsız güçlerin pazarlarda yarıştıkları dünyadır.

*

Amerika "İslamla Savaş Birleşik Devletleri" olmayı bırakarak,"İslamla Barış Devletleri" olmaya bakmalıdır.

*

Amerika Amerikalılara, Avrupa Fransızlara,Çin Çinlilere,Rusya Ruslara bırakılırsa, dünyada savaşların sonu gelmez.

6 Kasım 2020, 13:33

KÜLTÜRÜ POLİTİKAYI EKONOMİYİ KİRLETEN AMERİKAN YÖNETİMİ NUH TUFANINA DAVETİYE ÇIKARIYOR

Dünyanın ekonomik,siyasal ve kültürel iklimi değişmiştir ve dengesi sarsılmıştır. Sıcak güney ülkelerinde kar, soğuk, savaş, kuzey ülkelerinde sel,yağmur,isyan vardır. Dünyada kış beklenen şehirlerde yaz, yaz beklenen şehirlerde kış yaşanıyor. Ülkelerin nehirleri taşıyor. Taşan her nehir çevresinde büyük yıkımlara yol açıyor. Amerika"nın, Çin'nın değişmesine öncülük yaptıkları küresel ısınma, en büyük zararı Amerika"ya ve Çin'e veriyor.

*

Amerika"nın Hollywood"tan bütün dünyaya ihraç ettiği tüketim kültürü, Japonya"dan Arjantin"e, Katar"dan Singapur"a bütün ülkelerin aile yapısını, çalışma hayatını değiştirmiştir.Bütün ülkelerde şehirler, gökdelen ormanı New York"a benzemişlerdir. Şehirler doğal hayattan ve topraktan ne kadar uzaklaşırlarsa, o kadar Los Angeles'a ve Chicago'ya yaklaşıyorlar. Amerika'nın tüketim kültürü bir bulaşıcı hastalık gibi, bütün dünyaya yayılmıştır.

*

Dünyanın neresine gidilirse gidilsin, gökdelensiz şehir, nükleer santralsız ülke yoktur. Amerika'nın peşinden giden ülkeler, dünyanın en yüksek gökdelenine, en büyük süpermarketine, en çekici kumarhane şehrine, en güvenilir nükleer enerji santraline sahip olmak için, kıran kırana yarışıyorlar. Bu yüzden, tüketim kültürünün en büyük ve en önemli sürükleyici gücü olan enerji kaynaklarını denetmek, her ülkenin vazgeçilmez politikası haline gelmişir. Akdeniz bir savaş alanına dönüşmüştür.

*

Geçen yüzyılda ülkeler petrol kaynaklarına ulaşmak için savaşmışlardır. Yeni yüzyılda petrole, doğal gaz yataklarına ve nükleer enerji santrallerine sahip olmak için savaşmaktadırlar. Chernobil, Three Mile Island ve Fukushima santrallerindeki korkunç kazalar, kasırgalardan çok daha tehlikeli olmalarına rağmen, nükleer enerji yarışını yavaşlatmamıştır. "Bugün nükleer santrali olanın, yarın nükleer silahı olur" denilmektedir.

*

Ekonomide ve politikada tüketim kültürünün yol açtığı, çağdaş Nuh Tufanlarına karşı, bütün insanlığın elinde Yunus ve Mevlana kültüründen daha güçlü ve daha etkili bir silah yoktur. Yirmi birinci yüzyılda, Mevlana kültürü nasıl anlaşılmalı, sorusuna verilebilecek en güzel cevap, bütün insanlığı kucaklayan Mesnevi'de ve Yunus'un şiirlerinde, açık ve seçik olarak verilmektedir.

*

Dünyanın neresinde olurlarsa olsunlar, neye inanırlarsa inansınlar, insanları iyilik peşinde koşarlarsa, kutsal kültürün bütün bilgelerinin, önlerinde kendilerine yol gösterdiklerini göreceklerdir.

*

Kutsal kültür doğal kültürdür.Doğal hayatta uyum vardır,düzen vardır, denge vardır.

*

Sınırlı dünyada, açgözlülükten ve savurganlıktan beslenen, sınırsız tüketim olmaz.

*

Doğal hayatta atık ve artık yoktur.Doğallık yalınlıktır, yalınlık bilgeliktir.

*

Yunus'un derin kültüründe, varlığa sevinilmez, yokluğa yerinilmez.

*

Mesnevi'de yeni sözler söylenir, yenilik alınır, yenilik satılır.

6 Kasım 2020, 20:41

"KİRLENMENİN BOYUTLARI" ve " NEW YORK'TAN LOS ANGELES'A YENİ ROMA" KİTAPLARIMIZDA AYRINTILI OLARAK ANLATILDIĞI GİBİ, ÇEVRE KİRLENMESİ BUZDAĞININ SU ÜSTÜNDEKİ GÖRÜNEN KISMIDIR,SU ALTINDAKİ GÖRÜNMEYEN KISMI KÜLTÜR

KİRLENMESİDİR. AMERİKA HOLLYWOOD'YLA KÜLTÜRÜ, GENERAL MOTORS'UYLA ÇEVREYİ KİRLETMEKTEDİR. AMERİKA DÜNYANIN EN BÜYÜK KÜLTÜR VE ÇEVRE KİRLETİCİSİDİR. DEĞERLİ PROGRAMCI HARUN YÖNDEM İLE ÇEVRE VE KÜLTÜR KİRLENMESİ SORUNLARINI KONUŞACAĞIZ.

7 Kasım 2020, 12:13

DÜZ KARE DÜNYADA YENİ BİR ÜRETİM YENİ BİR YÖNETİM DİLİ OLUŞTURMAK

Sanayi toplumunun üretim ve yönetim dili gibi, bilgi toplumunun kendine özgü üretim ve yönetim dili vardır. Ülkelerin sanayi toplumundan, bilgi toplumuna geçerken, üretim dilleriyle birlikte, yönetim dilleri de değişmektedir. Sanayi toplumunun yönetim dilinde, fizik dünyanın değerleri, önemli yer tutarlar. Bilgi toplumunun yönetim dilinde ise, fizikötesi dünyanın değerleri büyük önem kazanmaktadır.

*

Yirminci yüzyılın üretim ve yönetim diline, Rönesans sonrası Batı ülkeleri damgalarını vurmuşlardır. Yirmi birinci yüzyılın üretim ve yönetim diline, İslam ülkelerinin öncülüğünde Doğu ülkeleri damgalarını vuracaklardır. Üretim gücünün büyütülmesinde, yönetim dilinin zenginleştirilmesinde, ağırlık, ordular gibi yapılanan kuruluşlardan, orkestralar gibi yapılanan kuruluşlara kaymıştır. Yeni dünyada kuruluşlar, bütün dünyanın ekonomik ve kültürel birikiminden yararlanmak zorundadırlar.

*

İnsanların oldukları yerde tüketim, tüketimin olduğu yerde üretim, üretimin olduğu yerde yönetim vardır. Ekonomik ve kültürel hayatın içinde zenginleşen, üretimin ve yönetimin dili, kimsenin öğrenmekte güçlük çekmediği, bütün toplumların bildiği, sürekli gelişime açık, yalın bir dildir. Fizik dünyanın verilerine dayanan üretimin ve yönetimin yalın dili, fizikötesi dünyanın verileriyle, yeni açılımlar kazanır.

*

İnsanların ihtiyaçlarını karşılamak için, üretmesini bilenler, insanları yönetmesini bilirler. İnsanlık tarihi boyunca, üretenler tüketenlerden daha etkili olmuşladır. İnsanlığın üretim ve yönetim dünyasında, fizikötesi dünyanın verileri, fizik dünyanın verilerine, çay bardağındaki şeker gibi eriyerek tat, süt gibi erimeyerek renk verirler. Fizikötesi dünyanın değerleri, ekonomik ve kültürel hayatın, doyumsuz tadı ve eşsiz rengidir.

*

Fizikötesi dünyanın değişmeyen değerleriyle, fizik dünyanın görünen değerlerine yeni tatlarla, yeni renklerle zenginleştirmeden, üretim alanının dilinde olduğu kadar, yönetim alanının dilinde, yeni dönüşümlerin kıvılcımlarını ateşlemek mümkün değildir. Her toplumun kendi üretim ve kendi yönetim yapısını yansıtan bir dili vardır. Sanayi toplumlarının diliyle, bilgi toplumlarının sorunları anlatılamaz.

*

Bilgi toplumlarının dilleriyle, sanayi toplumlarının dilleri, hem zenginleşirler, hem de yeni açılımlar kazanırlar. Toplumlar geleceğin yönelimlerini araştıran çalışmalar yapmadan, dünyadaki gelişmelere uyum sağlayamazlar.

*

Bilgi toplumlarının dilini zenginleştirmek için, sanayi toplumlarının dillerinin özümsenmeleri ve içselleştirilmeleri hayati önem taşır.

*

Fizikötesi dünyanın dilini bilmeyenler, fizik dünyayı yaşanır kılamazlar, hayatı kolaylaştıramazlar.

8 Kasım 2020, 13:56

DÜNYAYI SAVAŞ ALANINA DÖNÜŞTÜREN AMERİKA'NIN BEYAZLARINI AFRİKA'NIN SİYAHLARI DİZ ÇÖKTÜRECEKTİR

Amerika'nın kuruluşu söz konusu olunca, akla hemen Endülüs sonrası, Amerika'yı işgal etmeye başlayan, Avrupalı göçmenler gelir. Amerika İspanyol, İngiliz, İtalyan, Alman, Fransız ve Hollandalı göçmenlerin kurduğu, bir göçmenler ülkesidir. Amerika'da Kızılderililerin dışında herkes göçmendir, hiç kimse Amerika'nın yerlisi değildir. Kızılderililerin atalarının da, Bering Boğazı'ndan Amerika'ya geçen Moğolların olduğunu, Muhammed Hamidullah'ın ve Fuat Sezgin'in araştırmalarını okuyanlar bilir. Amerika'nın işgali, birbirleriyle savaşan açgözlü Avrupalıları, büyük bir zenginliğe kavuşturmuştur.

*

Avrupalı işgalciler Aztek, İnka ve Maya kültürlerinin vatanı Amerika'da, Arapların İspanya'da ve Sicilya'da, Türklerin Yunanistan'da, Bulgaristan'da, Hırvatistan'da ve Sırbistan'da gösterdikleri, dinlere saygıyı ve hoşgörüyü göstermemilerdir. “Bizden olmayan bize karşıdır” diyen, ellerinde silahla gelen Avrupalılar, Amerika'daki geleceklerinin güvencesini, yerli kültürleri bütünüyle yok etmede bulmuşlardır. General Clauswitch'in “topyekün yok etme” odaklı savaş stratejisini, İspanyollar Endülüs'te, Amerikalılar Vietnam'da, Fransızlar Cezayir'de uygulamışlardır.

*

Avrupa'dan Amerika'ya göç edenlerin çoğunluğunu, savaşlardan kaçanlar ve yoksullar oluşturmuştur. Avrupalı göçmenler Amerikalı yerlilerin, topraklarını zorla ellerinden almışlar, akıl almaz şiddet yöntemleri uygulamışlardır. Amerika Avrupalılar için, herkesin kısa yoldan zenginlik peşinde koştuğu “ Altın Ülke” olarak görülmüştür. Zengin doğal kaynaklarıyla, tarıma elverişli geniş topraklarıyla, Avrupalılar Amerika'yı Avrupa'nın tahıl ambarı yapmak için, Afrika'nın siyah insanını köleleştirmişlerdir. MalcolmX'in hayat hikayesini yazıya döken Alex Haley, Kökler kitabında siyah insanların Amerika serüvenini ayrıntılı olarak anlatır.

*

Amerika'nın kısa tarihinde, derin yaralar açan, bağımsızlık savaşının ardından gelen, büyük bir iç savaştan sonra, ulaştığı çok kültürlü toplumsal ve siyasal yapısının mimarları, Avrupa'dan, Afrika'dan ve Asya'dan gelen göçmenlerin torunlarıdır. Ortadoğu'nun omurgasını oluşturan Araplar ve Türkler bugünkü Avrupa'nın, Rönesans Avrupa dünyanın en büyük ekonomik ve askeri gücü olan Amerika'nın öncüleri olmuşlardır. Araplarıyla Türkleriyle Ortadoğu bugünkü Avrupa'nın, Avrupa bugünkü Amerika'nın temelindeki en güçlü dinamiktir. Peygamberler ülkesi Ortadoğu, medeniyetlerin ana kaynağıdır. Medeniyet adına ne varsa,hepsi Ortadoğu'da doğmuştur. Avrupa'da doğmuş hiçbir büyük din yoktur.

*

Halford Mackinder'in Asya'dan, Avrupa'dan ve Afrika'dan oluşan “Dünya Adası”nın tarihi, fetihlerin ve yeniden fetihlerin, yol açtığı kıyımlarla ve göçlerle doludur. İslam'ın doğuşuyla büyük bir dinamizm kazanan Ortadoğu coğrafyası, yüzyıllarca üç kıtanın belirleyici gücü olmuştur. Avrupa'nın birbiriyle savaşan ülkelerinin aralarındaki sınırları ortadan kaldırarak, ortak para birimine geçmeleri, Avrupa'da “Tarihin sonu”nu getirmeye yetmemiştir. Yalnızca kendine demokrat, yalnızca kendine adil Avrupa'da, tarih yeni başlamaktadır. Avrupa Amerika'yı nasıl işgal ettiyse, Ortadoğu Avrupa'yı er ya da geç, öyle işgal edecektir.

*

Amerika'nın ve Avrupa'nın tarihi yeniden yazılacak, yeniden yorumlanacaktır. Tarihte yeni açılımlar, yeni yaklaşımlar, yeni yorumlar, bugün olduğu gibi, büyük göç dalgalarının olduğu, çalkantılı dönemlerde görülür. Yeni dönemde Amerika'yı işgal eden Avrupa, Doğu Türkistan'dan Bosna'ya, büyük İslam dünyası tarafından işgal edilecektir. Amerka'yı da Afrika'dan ve Asya'dan gelen göçmenler dönüştürecektir. Amerikalı beyazlara Afrikalı siyahlar katılımcı demokratik yönetimi ve paylaşımcı ekonomik öğretiyi öğreteceklerdir.

*

Geçmişte Ortadoğu Yunan'ı ve Roma'yı içselleştirerek, dünyaya Endülüs'ü ve Osmanlı'yı armağan etmiştir. Avrupa Endülüs'ü içselleştirerek, Rönesans dönemindeki atılımların temellerini atmıştır. Büyük ve Engin Ortadoğu, Avrupa'yı ve Amerika'yı içselleştirerek, yeni dünyanın, yeni “Dünya Adası”nı inşa edecektir.

*

Yeni dünyanın mimarları kurşunlarıyla değil oylarıyla konuşan, şavaş karşıtları, yeni İbn Arabi'ler, yeni Mevlana'lar, yeni Yunus'lar, yeni Thoreau'lar, yeni Tolstoy'lar, yeni Schweitzer'ler, yeni Gandi'ler olacaktır.

9 Kasım 2020, 12:54

UZAKLIK YAKINLIK FARKININ OLMADIĞI DÜNYADA BÜTÜN KURULUŞLARDA İLKELİLİK EN BÜYÜK ZENGİNLİKTİR

İki binli yıllarda ülkeler arasındaki, etkileşimi artıran gelişmeler, bütün dünyayı sanayi toplumunun oluşmasında olduğu gibi, köklü dönüşümlerle karşı karşıya getirmiştir. Artık dünyada hiçbir ülke, hiçbir ülkeye uzak değildir. Yeni dönüşüm Frances Cairncross’un, “The Death of Distance” kitabında, ayrıntılı olarak anlattığı gibi, ülkeler arasında yakınlık ve uzaklık farklarını, bütünüyle ortadan kaldırmıştır. Artık her ülke her ülkeye komşudur.

*

Dünyada bütün ülkeleri sarsan köklü dönüşümler, şehirleri, kuruluşları, iletişim ve ulaşım dünyasındaki gelişmelere uyum sağlamaya zorlamaktadır. Ülkelerin, şehirlerin, kuruluşların izleyenlerden daha çok, izlenenler olmaları için, ekonomik, siyasal ve kültürel alanda, mükemmeli arama çalışmaları, yıldan yıla yeni boyutlar kazanmaktadır. Yeni dünyada görünen ve görünmeyen yüzleriyle, bütün kuruluşların kusursuz olmaları istenmektedir.

*

Eğitimden sağlığa, ekonomik ve kültürel hayatın bütün boyutlarında, köklü dönüşümlere yol açan gelişmelerle belirlenen standartları yakalamadan, dünyadaki kuruluşların uzun ömürlü olmaları mümkün değildir. Ürettikleri ürünlerle, verdikleri hizmetlerle, kusursuzluğu yakalamada, dünyanın ilk sıralarında olmayı hedeflemeyen kuruluşlar, kendi ülkelerinde ilk sıralarda olsalar da, dünyadaki gelişmelerin gerisinde kalırlar. Kuruluşlar dünyasında küresel yarışa katılmayanlar ayakta kalamazlar.

*

Dünyada kusursuzluğu aramayan kuruluşlar, kusursuz ürünler, kusursuz hizmetler, kusursuz bilgiler üretemezler. Köklü dönüşümlerin yakalamaya zorladığı standartlar, bütün dünyada, “Biz yaparız olur” ve “Biz yapmayız olmaz” anlayışının sonunu getirmiştir. Artık dünyada hiçbir ülkenin, hiçbir kuruluşun, ürün, hizmet ve bilgi üretiminde yapılması ve yapmaması gerekenleri, tek başına belirleme gücü yoktur. Her ülke her kuruluş birbirine bağımlıdır.

*

Bütün ülkeler, bütün kuruluşlar, dünya pazarlarında kendilerine sağlam bir yer tutmayı isterler. Ancak yeni dönüşümün getirdiği olmazsa olmazlar, her ülkenin, her kuruluşun, her istediğini yapma gücünü, bütünüyle ortadan kaldırmıştır. Avrupa ülkelerinin Kopenhag kriterleri gibi, yeni dönüşümün de getirdiği kriterleri vardır. Bütün ülkelerde, bütün kuruluşlarda geçerli, olmazsa olmaz kriterlerinin başında dürüstlük, içtenlik ve açıklık gelmektedir.

*

İletişim kanallarındaki devrim nitelikli köklü dönüşümlerle, her alanda mükemmeli arayanlar, ülkeler arasındaki uzaklık ve yakınlık kavramlarının algılanmasıyla birlikte, eğitim, yönetim, kurum, kuruluş ve kurumsallaşma kavramlarının algılanışını da büyük ölçüde değiştirmiştir. İletişim ve ulaşım alanındaki baş döndürücü gelişmeler, bütün ülkelere ve bütün kuruluşlara, karşı konulması mümkün olmayan, benimsenmesi gereken değerler getirmektedir.

*

Köklü dönüşümlerin belirledikleri değerleri benimseyen ve yakalamaya çalışan ülkelerin ve kuruluşların, her ülkenin birbiriyle alışveriş yapmak zorunda olduğu dünyada, açık ara bir yarışma üstünlüğü kazanırlar. Dürüstlükte, içtenlikte ve açıklıkta, mükemmeli arama yolculuğuna çıkan ülkeler ve kuruluşlar, ürünlerin, hizmetlerin ve bilgilerin üretiminde, kusursuzluğu yakalamakta güçlük çekmezler.

*

Dürüstlük, içtenlik ve açıklık, her yerde her zaman bütün kapıları açan altın anahtarlardır.

*

İlkeli kuruluşların ürünlerine ve hizmetlerine, bütün ülkelerin kapıları ardına kadar açılır.

*

İlkesizliğin karşılıksız kalmadığı sınırsız dünyada, en büyük risk ilkesiz olmaktır.

*

Üretilmeye değer ürün, verilmeye hazır hizmet üretenler, kalıcı izler bırakırlar.

10 Kasım 2020, 15:08

BÜTÜN ÜLKELER YENİ DÖNEMDE BEN DİYEN SAVAŞ AMERİKA'SININ BİZ DİYEN BARIŞ AMERİKA'SINA DÖNÜŞMESİNİ BEKLİYOR

İngiltere'nin öncülüğünde Batı dünyası, Asya'nın ve Afrika'nın zengin hammadde kaynaklarına el koyarak, dünya tarihinde benzeri görülmeyen bir bolluğa kavuşmuştur. Batı'nın sanayi toplumları Doğu'nun kaynaklarıyla, zenginliğin doruk noktasına ulaşmışlar. Dinler toplumların afyonudur diyen Batılı seküler insanlar, kutsal kültüre savaş açarak, metafizik alanda büyük bir çoraklaşmaya yol açmışlardır. Batı'nın fiziksel zenginliği, korku verici bir metafizik yoksulluk getirmiştir.

*

Batılı seküler insanların istedikleri önlerinde, istemedikleri arkalarındadır. Onlar dünyada herkesin gözünü kamaştıran endüstriyel ürünlerle ve geliştirdikleri nükleer silahlarla savaş alıyorlar savaş satıyorlar. Ancak hem Amerikalılar hem Avrupalılar paylaşmak istemedikleri zenginlikleri yitirmekten korkuyorlar. Geçmişte işgal eden Batı ülkeleri, gelecekte işgal edilmenin dehşetini yaşıyorlar. Batı dünyası zenginliğini tırpanlayacak, her kıpırdanışı silahla bastırmaya çalışıyor.

*

New York'ta İkiz Kulelere yapılan saldırıdan sonra, Batı'nın korkusu yıldan yıla katlanarak artıyor. Bütün Batı dünyası korkuyla uyuyor korkuyla uyanıyor. Amerika, İngiltere ya da Almanya'da bir nükleer enerji santralına yapılabilecek bir intihar saldırısı Washington'u, Londra'yı, Paris'i, Berlin'i ve Moskova'yı, Yirmi birinci yüzyılın Hiroşima'sına ve Nagazaki'sine büyük dönüştürecektir. Batı dünyası Asya'nın ve Afrika'nın doğal kaynaklarını üzerine kurulan zenginliğin, ne kadar zayıf temellere dayandığını görmenin dehşetini yaşıyor. Bu yüzden bütün Batı ülkelerinde, büyük bir silahlanma yarışı başlamıştır.

*

Amerikalılar ve Avrupalılar Asya'nın ve Afrika'nın hammadde kaynaklarını ucuza kapatabilmek için, soğuk ya da sıcak her savaşa başvurmaktan çekinmemişlerdir. Çünkü doğal kaynakların Batı'ya akışında, ortaya çıkacak bir darboğaz, savaş ekonomilerinin rüyalarını karabasana çevirir. Kim ne derse desin, terör dinin değil, şiddetin ve dayatmanın bir türevidir. Afganistan'da,Irak'ta, Suriye'de,İrlanda'da,İspanya'da, Fransa'da ve Filistin'de dayatmadan,baskıdan ve savaştan bunalan çaresiz insanlar teröre başvuruyorlar.

*

İntihar eylemcileri Dostoyevski'nin "Allah yoksa insan özgürdür. Özgürlüğün doruk noktası intihardır" diyen roman insanları gibi düşünüyorlar. Onlar için intihar gibi, cinayet de bir özgürlük eylemidir. Amerika'nın önceliği vardır, önce Amerika, Amerika için her şey mübahtır diyenler, yalnızca dünyayı değil, Amerika'yı da bir savaş alanına çevirmişler, bütün ülkelerde kan gölleri oluşturmuşlardır.

*

Camus'nun yıllar önce Avrupa için söylediği Amerika için de geçerlidir. Amerika ve Avrupa ya yeni bir medeniyete öncülük yapacaklar ya da toptan intihar edeceklerdir. Bütün ülkeler Amerika'nın ve Avrupa'nın, intihar eylemcileri gibi ölmelerini değil, dünyadaki ve ülkelerindeki intihar eylemlerini önlemelerini bekliyor.

*

Dünya barışı için bütün ülkelerin, Müslümanlar gibi,"Senin dinin sana benim dinim bana" demesini öğrenmeleri hayati önem taşıyor.

*

Düz kare dünyada her ülke kapı bir komşudur. Hangi ülkede olursa olsun, bir savaş bütün ülkelerin savaşıdır.

*

Savaş ve barış gibi, Cennet ve Cehennem, her ülkeye aynı yakınlıktadır.

*

Yeni dünyada hiçbir ülke Cennet benim, Cehennem başkalarıdır diyemez.

11 Kasım 2020, 13:53

BÜTÜN DÜNYADA TEMSİLİ DEMOKRASİLERİN KATILIMCI DEMOKRASİLERE EKONOMİK İNSANLARIN ETİK İNSANLARA DÖNÜŞME SANCILARI YAŞANIYOR

Seküler Batı Dünyasında, temsili demokrasilerin katılımcı demokrasilere, serbest pazar ekonomilerinin etik pazar ekonomilerine, inanmayan ekonomik insanların, inanan etik insanlara dönüşmemesinin doğurduğu, ekonomik, kültürel ve siyasal krizler yıldan yıla katlanarak artıyor. Fukuyama, "Liberal Demokrasi"nin ve "Pazar Ekonomisi"nin, insanlığın düşünce tarihi içinde ulaşılabilecek, son nokta olduğu öngörüsü gerçekleşmemiştir.

*

Kutsal değerlerden arındırılmış, içi boş seküler dış çerçevenin oluşturduğu, ekonomik yapı ve kültürel doku, Amerika'dan Fransa'ya bütün ülkelerde beklenen sonucu vermemiştir.Temsili demokrasinin ve seküler ekonominin oluşturduğu toplum tablosunda, dış çerçeveyi oluşturan kuralların belirlenmesi, tablonun sağlıklı olmasına yetmemiştir. Seküler aklın dışında bir kaynak kabul etmeyen Batı'da, tarihin sonu gelmemiştir, tam tersine, ekonomi her şeydir diyen Batılılar için, tarih yeni başlamaktadır.

*

Marx'ın dediği gibi toplumların afyonu "din" değil, "sekülerlik" ve"dinsizlik"olmuştur. Dünyayı bütün kaynaklarıyla ele geçirmeye çalışan Batılılar, sermaye her şeydir diyerek, sermaye için her şeyi yapmışlardır. Batılıların bütün değerleri ayaklar altına alarak, geliştirdiği silahlarla,ilk beş ülke dünyayı yok edecek öldürücü güce ulaşmıştır. Ancak kutsal değerlerden arındırılan, üretimle ve yönetimle, ekonomik savaş dünyasının, kültürel barış dünyasına dönüşmesi mümkün değildir.

*

Demokrasiler ülkelerde yöneticilerin, pazarlar fiyatların belirlenmesinde, yararlanılar ilkeler ve yöntemler yumağıdır. Onlar hayatı kolaylaştırmak ve güzelleştirmek için amaç değil araçtırlar. Bu bağlamda yöntemlerin, hayata anlam kazandırmaları söz konusu değildir. Değerlerin kaynağı kutsal kitaplardır. Dünyada inanan insanlardan, daha güçlü ve daha etkili bir silah yoktur.

*

Demokratik ve ekonomik yöntemler yalnızca Batılıların geliştirdiği teknikler değildir. Bu yöntemlerin sağlıklı olarak uygulanabilmesi için, aklı hem başında, hem de gönlünde olan bilginlere ve bilgelere ihtiyaç vardır. Nietzsche'nin dediği gibi, Batı'da "Allah" değil, "etik" ölmüştür,"din" ölmüştür,"inanç" ölmüştür. Nemrut'lar Firavunlar Ölürler, izleyicileri olan İbrahim'ler,Musa'lar ölmezler.

*

Müslümanlar ve bütün insanlık için "Tarihin sonu" Son Peygamberle gelmiştir. Bu yüzden, insanlığın yeni bir kaynağa, yeni bir değere değil, fizikötesi dünyanın kutsal değerleriyle, fizik dünyanın ekonomik değerlerini altın oranda harmanlayan, Yunus gibi tüketen Sinan gibi üreten yeni insanlara ihtiyacı vardır. Onların düşünce ve eylem dünyalarında, üreten eller olmak, iki günü birbirinden farklı kılmak sürekli özendirilir.

*

Amerika, Avrupa, Çin ve Rusya "Roma" imparatorluğuna benzemektedir. Nasıl Roma bir iç ya da dış saldırıyla yıkılmadıysa, dünyanın Yeni Roma'ları da, bir savaş sonucu yıkılmayacaktır. Onlar aynen "Roma"da olduğu gibi, "etik" ve "ekonomik" krizlerlerle değişecekler ve dönüşeceklerdir.

*

Allah'ın kutsal kitaplarda bildirdiklerine sarılanlar ve güvenenler, mutlaka üstün geleceklerdir. Hayatın bütün alanlarında, Allah'ın verdiğini kimse alamaz. Allah'ın vermediğini kimse veremez.

*

Allah'ın gücünün üzerinde güç yoktur. Allah sevgisini kazananların dönüştüren gücü olur.

12 Kasım 2020, 12:16

DÜNYANIN BÜTÜN ÜLKELERİNDE İŞİ İYİ YAPAN YÖNETİCİLERDE BOLLUK İYİ İŞİ YAPAN LİDERLERDE KITLIK VAR

Ekonomik, siyasal ve kültürel dönüşümlerin kaynağında, kendisi için istediğini bütün insanlar için isteyen liderler vardır. Onlar insanlığın bilgi ve bilgelik hazinelerinin, paylaşıldıkça zenginleştiğini bilirler. Liderlerin güçleri, dürüstlükte sınır tanımayan, açıklıklarından kaynaklanır. Onların düşünce ve eylem dünyalarında, ilkesizliğe kesinlikle yer yoktur, düşünceleri eylemlerine, eylemleri düşüncelerine yansır.

*

Görünmeyen dünyayı yok sayarak, kutsal kültürün değerlerinden daha çok, görünen dünyanın ekonomik değerlerine önem vermek, bütün dünyanın sorumsuzca yağmalanmasına yol açacak, büyük bir savurganlığın ateşleyicisi olmaktır. Gökyüzünün değerleri, yeryüzünün doğrularının işaret fişekleridir. Onların ışığından yararlanmayanlar, gösterdikleri yönü izlemeyenler, yeryüzünün şiirini yakalayamazlar, dünyayı bütün insanlar için yaşanır kılamazlar.

*

Dünyayı dönüştüren liderler, kutsal kültürün iyilikte yarışan, öncülerinin arasından çıkmışlardır. Onlar dürüstlükte, açıklıkta, cesarette ve güzellikte, yarışmanın en güzel örneklerini vermişler, ekonomik, siyasal ve kültürel alanda, çığır açmışlar, bütün insanlığın izlediği değişmez örnekler olmuşlardır. Tarihin her döneminde ve dünyanın her yanında, liderleri lider yapan inandıkları yolda, karşılarına çıkan bütün engelleri, sabırla ve cesaretle aşmayı bilmeleri olmuştur.

*

Liderlik alanında yaptığı araştırmalarıyla bilinen Warren Bennis, “Bir Lider Olabilmek” kitabında, liderlerle yöneticilerin özelliklerini karşılaştırarak tartışır. Toplumları yönetici niteliklerinden önce, lider nitelikleri taşıyanlar dönüştürenler. Bu bağlamda her lider bir yöneticidir, ancak her yönetici bir lider değildir. Kurumlarıyla, kuruluşlarıyla ülkeler geleceğe liderlerle taşınır. Bennis’in yöneticilerde ve liderlerde gördüğü, on iki nitelikten altı tanesi çok önemlidir.

*

1. Yöneticiler birbirine benzer, liderler özgündür. Her birinin kendine özgü nitelikleri vardır.

*

2. Yöneticiler elindeki kaynakları korumaya çalışırken, liderler geliştirmeye ve yeni boyutlar kazandırmaya çalışırlar.

*

3. Yöneticilerin gözleri ufukta, liderlerin gözleri ufuk ötesindedir.

*

4. Yöneticiler işlerini doğru, liderler doğru işleri yapar.

*

5. Yöneticiler risk almazlar, liderler risk alırlar.

*

6. Yöneticiler kısa dönemli, liderler uzun dönemli düşünürler.

*

İster özel, ister kamu, ister gönüllü olsun, bütün kuruluşlarda sorumluluk alan liderlerden daha çok, sorumluluktan kaçan yöneticiler vardır. Bu yüzden ordular gibi yapılanan, ayrıcalıklarla donatılmış yöneticiler, dünyanın kemikleşmiş siyasal ve kültürel yapılarını dönüştüremiyorlar. Güzel işleri güzel yapmasını, güzel olmasını ve güzellikte yarışmasını bilmeyen yöneticiler, bütün ülkeleriyle dünyayı, savaştan savaşa krizden krize sürüklemektedirler.

*

Toplumları doğrulukları özendirmede, yanlışlıkları önlemede yarışa girenler dönüştürürler.

*

Liderler hayatın her alanında eza çekmeyenlerin, sefa çekmeyeceklerini bilirler.

*

Toplumlara tüketmede değil, üretmede örnek olanlar lider olurlar.

13 Kasım 2020, 12:57

İSLAM DÜNYASININ DÜŞÜNCE BİRİKİMİ DEMOKRASİSİNİ VE ADİL YÖNETİMİNİ İNŞA EDECEK ZENGİNLİKTEDİR

Bütün ülkelerde insanlar ele geçirdikleri zenginlikleri korumanın değil, ele geçiremedikleri zenginlikleri el koymanın peşinden koşmaktadırlar. Batı dünyasındaki teknolojik gelişmelerle, Batılı seküler insanın açgözlülüğü katlanarak artmıştır. Seküler dinin yol açtığı sarhoşlukla, Batı dünyasında Peygamberlerden kaynaklanan kutsal değerler, hayatın bütün boyutlarından sökülüp atılmıştır.

*

Seküler dini dünyaya ihraç etmeye çalışan, Amerika ve Avrupa ülkeleri, ifade özgürlüğü adı altında, başta İslam Peygamberi olmak üzere, bütün peygamberlere saygısızlıkta birbirleriyle yarışıyorlar. Batı dünyası İslam dünyasına karşı, seküler haçlı seferlerini başlatmıştır. Yirminci yüzyılın ekonomik emperyalizminin yerine, Yirmibirinci yüzyılda seküler emperyalizm geçmiştir.

*

Batı dünyasının Hristiyanlığın misyonerliğini bırakıp, sekülerizmin misyonerliğine soyunması, bütün dünyada coşkuyla karşılanan İslam dünyasının "Demokrasi Baharı"nı, "Darbe Kışı"na çevirmiştir. Batı dünyası, Doğu dünyasına yalnızca sekülerizm ihraç etmeyi değil, darbelere öncülük yapmayı da bırakmalıdır. Türkiye gibi her İslam ülkesi, demokrasisini kendi tarihi birikimine dayanarak, kendisi inşa etmelidir.

*

Devletlerden daha çok dinlerin savaştığı düz kare dünyada, ülkelerin en büyük ve en önemli sermayeleri 'Senin dinin sana benim dinim bana' demesini, bilen katılımcı adil yönetimleridir. Dünyanın neresinde olurlarsa olsunlar, adil ülkeler 'Dinde zorlama yoktur' diyenlerin oluşturduğu çekim merkezleridir. Artık her ülke kapılarını, bütün dinlere açmak zorundadır. Hiçbir ülke başka bir ülkenin dinine savaş açamaz.

*

Dinlerin bir tarağın dişleri gibi, yan yana, bir arada yaşadıkları bir dünya oluşuyor. Başta Amerika ve Avrupa ülkelerinin yöneticileri olmak üzere, her ülkenin yöneticisi, adil yönetimde ve dinlere saygıda, yüzyıllar öncesinden yaşayan Necaşi gibi olmaya çalışmalıdır. Yönetimde adalet, ulusal değil, uluslararası bir sorundur. Hangi dinden olursa olsun, dünyanın neresinde yaşarsa yaşasın, her seçmen seçme sorumluluğu taşır.

*

Tarihin her döneminde, ülkelerin gücü, adil yönetimlerinden, erdemli devletlerinden, sorgulayıcı yönetilenlerinden kaynaklanmıştır. Adalette dünyayla yarışan ülkeler, adil yönetimde, bütün ülkelerin örneği olurlar.

*

Adalette yarışmanın olmadığı ülkelerde, ekonomik, siyasal ve kültürel alanda gelişme olmaz.Adil yönetimler güçlerinin Peygamberlerden ve Kutsal Kitaplardan alırlar.

14 Kasım 2020, 12:25

KARE DÜNYADA KOMÜNİZM VE KAPİTALİZM TEDAVÜLDEN KALDIRILMIŞTIR

Eşitlikten yola çıkan Sosyalizm Komünizme, özgürlükten yola çıkan Kapitalizm Emperyalizme dönüşerek ölmüştür. Komünizmin sonunun geldiği gibi, Kapitalizmin de sonu gelmiştir. Büyük Buhran sonrasında, John Maynard Keynes önerilerini, “Kapitalizm bir başarı değildir, zeki değildir, güzel değildir, adil değildir, erdemli değildir, üstelik kendisinden beklenenleri de yerine getirmez” diyerek, savunmak zorunda kalmıştır.

*

Ekonomik sorunlar ve farklı çözüm yolları, Adam Smith’ten ve Karl Marks’dan önce de vardı, sonra da var olacaktır. Ekonomi yalnızca ekonomik hayatı dönüştüren, kurumlardan ve kurallardan ibaret değildir. Kültürel, ekonomik ve siyasal hayatın arka planında, insanların tutumları, davranışları, beklentileri ve değerleri vardır. İnsanın olduğu yerde ekonomi olur. Ekonominin tarihi insanla başlar. Bütün yönleriyle insanı bilenler, değişik boyutlarıyla ekonomiyi bilirler.

*

Dünya düşünce ve eylem tarihi içinde, insanları bilmek söz konusu olduğunda, akla gelen isimlerin başında, bütün dünyada sevgiyle ve saygıyla anılan Mevlana gelir. Kitaptaki söz gibi hem konuşan, hem de susan insanı, Mevlana hayatın ağacı olduğu kadar, meyvası olarak da görür. Nasıl ağaç meyvasından bilinir, meyva ağacına göre olursa, insan da ekonomisinden bilinir, ekonomi insanına göre olur. Ekonomi rengini ve tadını insandan alır.

*

Ekonomi ne Doğuludur ne de Batılıdır, yalnızca dünyalıdır. Dünya ekonomiden, ekonomi dünyadan bağımsız değildir. İnsanlar dünyanın kaynaklarını değerlendirirken, akıllarıyla verdikleri kararları, gönülleriyle uygulamasını başaramazlarsa, ekonomik krizlerin üstesinden gelemezler. Tarihin her döneminde, ekonomik, siyasal ve kültürel krizler, ülkelerin dünyanın zenginliklerini değerlendirme güçlerini yitirmelerinden kaynaklanmıştır.

*

Ekonomi Komünizmde, Kapitalizmde olduğu gibi, bir amaç değil, bir araçtır. Hayatın odak noktasında, ekonomi değil insan vardır. Kazanç her şeydir diyenler, bütün ülkelerde bunalımların ve krizlerin tetikleyicileri olurlar. Kazanmayı daha çok kazanmayı amaç edinenler, baş tacı edindikleri kazançların yol açtıkları, ekonomik depremlerin altında kalırlar. Yalnızca kazançlarını büyütmeye çalışanlar, kazançlarından daha çok krizleri büyütürler.

*

İnsanlar dünya kaynaklarının hayatlarındaki yerlerini ve değerlerini bilirlerse, hiçbir şeyin kıtlığı çekilmez, herkesin karnı doyar, kimse kimseye el açmak zorunda kalmaz. Yirmi birinci yüzyılda dünyanın güç kaynakları, üretmediklerini tüketenlerden, tükettiklerinden daha fazlasını üretenlere geçecektir. Sınırlı ekonomik ve doğal kaynaklar dünyasında, bütün ülkeler gözleri doyurmayı amaçlayan tüketime değil, karınları doyuran üretime önem vermek zorunda kalacaktır.

*

Sağlıklı ekonomi, faizsiz üretime, alkolsüz topluma, kumarsız hayata dayanır.

*

Sürdürülebilir ekonomilerde, kimse elinin emeğinden fazlasına özenmez.

*

Üretim gözleri doyurmak için değil, karınları doyurmak için yapılır.

15 Kasım 2020, 12:54

KARE DÜNYANIN SORUNLARI KÜRE DÜNYANIN YÖNTEMLERİYLE ÇÖZÜLMEZ

Sürekli dönüşen ve dönüştüren dünyanın, dönüştürücü gücü olmak için, ülkeler gelecek paradigmalarını, durmadan yenilemek zorundadırlar. Dünyanın dönüşüm hızından daha düşük hızla dönüşen ülkeler, dönüştüren ülkeler değil, dönüştürülen ülkeler olurlar. Ülkelerin, dünyanın dönüştürücü güçlerinden biri olmaları, ürün, hizmet ve bilgi üretme güçlerini zenginleştirerek yeni atılımlar yapmalarına bağlıdır.

*

Yeni yüzyılda ülkelerin bayrakları, duvarsız kapısız dünya pazarlarına, hiyerarşik kamu kuruluşlarıyla değil, esnek özel kuruluşlarla taşınırlar. Yuvarlak küreden düz kareye dönüşen dünyada, en güçlü devlet, nüfusuna göre en küçük parlamentosu, en az parlamenteri olan, bakanlarının sayısı çok olmayan devlettir. Dönüşümün öznesi olan ülkelerde, üretimde verimliliği düşük, yönetimde bürokratik, yenilik yapmayan, risk almayan, kuruluşlara yer yoktur.

*

Yirmi birinci yüzyıl temsili demokrasiden katılımcı demokrasiye, siyasal toplumdan sivil topluma, kapalı yerel ekonomiden, açık küresel ekonomiye, tek kültürlü ülkeden çok kültürlü ülkeye dönüşmeye başlayan ülkelerin yüzyılı olacaktır. Direnilmesi mümkün olmayan dönüşümlerin, özenle ve ustalıkla yönetildiği yeni yüzyılda ülkeler, dönüşmeyen misyonlarıyla dönüşen vizyonlarını, ne kadar hızlı dönüştürürlerse ekonomik, siyasal ve kültürel güçlerini de o kadar hızlı büyütürler.

*

Dönüşümün her alanda etkilerini gösterdiği yüzyılda ister kültürel, ister siyasal, ister ekonomik olsun, ülkelerle birlikte bütün kuruluşlar kusursuzluğu yakalamak için, birbirleriyle yardımlaşarak yarışmak hayati önem taşımaktadır. Geçmişin ülkeleriyle ve kuruluşlarıyla, geleceğin dünyasının inşa edilmesi mümkün değildir. Yeni yüzyılın mimarları kusursuzluğun kimlik taşımadığı küresel pazarlarda, sürekli yeniden doğmasını başaran ülkeler ve kuruluşlar arasından çıkacaktır.

*

Küre dünyanın serbest pazar ekonomisi, kare dünyada kusursuz pazar ekonomisine dönüşmüştür. Artık ülkeler arasında ekonomik bağımsızlıktan daha çok, ekonomik bağımlılık önemlidir. Her ülke elindeki kaynakların değerlendirilmesinden sorumludur. Ülkeler birbirleriyle yardımlaşarak, dayanışarak, ortaklık yaparak üretim güçlerini geliştirirler.Ülkeler küre dünyada uyuyacaklar,kare dünyada uyanacaklar. Kare dünyanın üzümü, küre dünyanın erik dalında yenilecektir.

*

Yeni yüzyılda erik ağacında erikle birlikte üzüm yemede ülkelerin paradigmaları, ya dönüşmek ya dönüşmemek değil, hem dönüşmek hem dönüşmemek olacaktır. Uzaklık yakınlık farkının olmadığı kare dünyada, Anadolu kuruluşları pergellerinin sabit ayaklarını Türkiye’de tutmak için, değişken ayaklarıyla bütün ülkeleri, bir bir dolaşmasını öğrenecekler. Brüksel’de, Moskova’da, Washington’da, Yeni Delhi’de, Pekin’de Tokyo’da olan kuruluşlar, İstanbul’daki varlıklarını güvence altına alırlar.

*

Kare dünyanın her yerinde ateş yanan yerden duman çıkmaz, duman çıkan yerde ateş yanmaz.

*

Küre dünyanın eski büyük çamları, kare dünyanın yeni küçük bardakları olmuştur.

*

Yeni dünya yaşanan hayatı kolaylaştıranların ve güzelleştirenlerin dünyasıdır.

16 Kasım 2020, 13:07

YALNIZCA AMERİKA DEĞİL RUSYA'DAN ÇİN'E BÜTÜN ÜLKELER BÜYÜK BİR DEMOKRASİ SINAVINDAN GEÇİYOR

İnsanlık tarihinin her döneminde, dinler yönetim kültürlerinin temelini ve ana kaynağını oluşturmuşlardır. Köklü bir dini gelenekleri olmayan devlet yönetimlerinin, uzun ömürlü ve kalıcı izler bıraktıkları görülmemiştir. Yirminci yüzyılda dinleri toplumların afyonu olarak gören, Marksist devrimlerin, bütün kutsal değerleri, ekonomik, siyasal ve kültürel hayatın dışına atmaya çalışmaları, dünyanın her ülkesinde, büyük şiddet fırtınaları estirmiştir. Kurallarıyla ve kurumlarıyla, kutsal değerlere toptan savaş açılmıştır.

*

Allahı'ı yok sayan devrimler, seküler kültürü kutsallaştırmakla kalmamışlar, dünyanın her yerinde, liderlerini ilahlaştıran, faşist yönetimlerin ortaya çıkmasına yol açmışlardır. Liderlere tapılan yönetimlerde demokrasiler, dünyanın en kötü, en tehlikeli yönetim biçimleri olarak suçlanmıştır. Bütün insanların içi boş insanlara eğilimli, açgözlü, kıskanç, kinci oldukları ileri sürülmüştür. Çoğunluğu yanlışta birleşmeyen insanların, iki seçenekle karşı karşıya kaldıklarında, hiç düşünmeden, hemen yanlışın yanında yer aldıkları ileri sürülmüş, ilahlaşan liderlerin her şeyi bildikleri ileri sürülmüştür.

*

Dünya tarihinde Yirminci Yüzyıl, “Devrimlere Karşı Devrimler Çağı” ya da “Birbirleriyle Savaşan Komünist ve Kapitalist Öğretiler Çağı” olmuştur. Bunun için demokrasi, özgürlük, eşitlik, savaş ve barış konularına ilişkin, yeni yaklaşımların, farklı açılımların ve özgün yorumların büyük çoğunluğu, Yirminci Yüzyılda yapılmıştır. Çünkü düşünce ve yönetim tarihinde, tarihin akışını değiştiren en önemli teoriler, en çalkantılı dönemlerde ortaya çıkmıştır. Yirminci yüzyıl Hristiyan dünyasının en çalkantılı yüzyılı olmuştu. Yirmi birinci yüzyıl İslam dünyasıyla birlikte, bütün dünyanın yeniden inşa edildiği yüzyıl olacaktır.

*

Dünyanın yeniden, seküler kültürün çorak verimsiz topraklarından, kutsal kültürün bereketli verimli topraklarına dönmesinde, İslam dünyası Doğu ile Batı arasında, gelip geçilen bir köprü değil, düzenlyici bir merkez olacaktır. Çünkü İslam büyük dinlerin, en sonunda gelmesine rağmen, en başında olanıdır. Kur'an, İncil'ler gibi bir Peygamberi, Tevrat gibi bir soyu değil, Ademoğullarının tarihini ele alır. Kur'an bütün insanlık için, savaşa son veren kalıcı barışın, engellerle dolu yol haritasını verir.

*

Büyük dinlerin farklı yanlarından daha çok ortak yanlarının, çok büyük önem kazandığı Yirmi birinci yüzyılda, bütün insanlığın, sarsılmaz inancıyla, “ateş” alanını “gül” bahçesine, “savaş” dünyasını “barış” dünyasına dönüştüren, İbrahim Peygamberde buluşması, kucaklaşması, elele vermesi hayati önem taşır. Marx dinleri, Nietzche Allah'yı öldürmüştür. Üç büyük dinin bilginleri, bilgeleri, yönetenleri ve yönetilenleri, düz kare dünyada iyilikleri özendirerek, hayatı Cennetleştirecekler, kötülükleri önleyerek Cehennemleşmekten kurtaracaklardır.

*

Üç kitaplı dinin önde gelen bilginlerinin ve bilgelerinin, Yirmi birinci yüzyılda en büyük görevleri : Mermerdeki heykeli bulur gibi, kutsal kitaplardaki katılımcı demokrasiyi ve paylaşımcı ekonomiyi bulmaktır. Çünkü kutsal kitaplar yeryüzünden gökyüzüne çekilmiş ve demokratik ve ekonomik kültür can damarlarını yitirmiştir. Dinler katılımcı demokrasilerin ve paylaşımcı ekonomilerin hayat kaynaklarıdır. Demokratik yönetimler, paylaşımcı ekonomiler, dinlerle yaşarlar.

*

Kutsal değerleri öldüren seküler dünya, demokratik ve ekonomik yasalara işlerlik kazandıramaz. Demokratik ve ekonomik yasalar, din ile dünya arasına girmezler. Demokrasilerin ve ekonomilerin, çiğnenilmesi mümkün olmaya doğal yasaları vardır.

*

Dinler bilimlerin, demokrasiler yönetimlerin, üretim ekonomilerin anasıdır.

17 Kasım 2020, 16:01

KÜLTÜRDE VE EKONOMİDE BİR UYGULAMA BİN KURAMA BEDELDİR

Bütün ülkelerde toplumun değişik kesimleri, ortak alanlar oluşturarak, hep birlikte öğrenmesini öğrenmezlerse, ekonomik ve kültürel dünyalarında, yeni gelişmelerin yolunu açamazlar. Dünyanın her yerinde, ülkelerin üretim güçlerini, kuramla uygulamayı, uygulamayla kuramı desteklemesini ve zenginleştirmesini bilenler büyütürler. Onlar hayatın içinde yer alarak, toplumların üretim yapısında köklü dönüşümlerin öncülüğünü yaparlar.

*

Bütün ülkelerin ana sorunu, hayatla eğitimi eğitimle hayatı kaynaştırarak, eğitimsizliğin yol açtığı, işsizliğin üstesinden gelmektir. Yeterli eğitime sahip olmayanların, ürün ya da hizmet üretme güçlerini geliştirmeleri, iş arayanlar arasından çıkarak, iş kuranlar ve iş verenler arasına katılmaları, uzun yıllar alır. Bu yüzden iş kurma ve iş verme kültürünün zenginleştirilmesi, dünyada bütün ülkelerin gündemindedir.Bu konuda bütün üniversitelerde lisans ve lisans sonrası eğitimler verilmektedir.

*

Ülkelerin hayatın her alanında, isteyen herkesin katılacağı, sürekli eğitim çalışmalarına yatırım yapmadan, ürün, hizmet ve bilgi üretme güçlerine yeni açılımlar kazandırmaları, üretimi artıracak yenilikler yapmaları mümkün değildir. Sürekli eğitim çalışmalarında kuramla uygulama, altın oranda harmanlanarak, insanların öğrenmesini öğrenme yolunda, önlerine çıkan engeller bir bir ortadan kaldırılır. Ömür boyu öğrenmede ve öğretmede, sınırsız zenginlikleriyle hayat açık bir üniversitedir.

*

Beşikten mezara kadar devam eden eğitimde, ekonomik ve kültürel hayat birbirinden ayrılmaz bir bütünün iki ayrı alanıdır. Kuramsal alandaki gelişmeler, uygulamaya dönüşerek yeni açılımlar kazanırlar. Bernard Shaw’un vurguladığı gibi: “En çok öğrenim görenler, en az bilenlerdir”. Onların öğrendiklerini ekonmiye kazandırmaları uzun zaman alır. Öğrenme hayatın bütün boyutları arasında, iletişim ve etkileşim içinde olan kesintisiz bir süreçtir. Öğrenme süreciyle kültür ekonomiye, ekonomi kültüre taşınır.

*

Ekonomik ve kültürel hayatın hiçbir alanında, yararsız bilgiye yer yoktur. Bilgi ve bilgelik birikimini zenginleştirmek, insanların doğumlarıyla başlayan, ölümleriyle sona eren kesintisiz bir süreçtir. Yoksulluğa yol açan üretim güçsüzlüğünün üstesinden eğitimle gelinir. Hiçbir ülkenin Japonlardan daha az çalışarak, Almanlar kadar üretmesinin kestirme bir yolu yoktur. Çalışmadan üretilmez, üretilmeden tüketilmez. İnsanların üretici güçleri, eğitim seviyeleri artırılarak büyütülür.

*

Ülkeler arasındaki alışverişlerin artmasıyla, dünya pazarlarında yer alma yarışları, büyük bir hız ve yoğunluk kazanmıştır. Ülkelerin dünya pazarlarındaki alanlarını genişletmeleri, yüz yüze eğitim çalışmaları yanında, sürekli eğitim çalışmalarına verdikleri öneme dayanır. Ekonomik ve kültürel alanlardaki eğitimlerle, bir uygulamayla bin kurama, bir kuramla bin uygulamaya yeni kapılar açılır. Hayat ekonomik ve kültürel üretimin araştırma ve uygulama alanıdır.

*

Ülkeler arasında eğitim seviyeleri, yüksek olanların, üretim seviyeleri yüksek olur.

*

Toplumlarda eğitimle bilmeyenler bilenlere, tüketenler üretenlere dönüşürler.

*

Üretimde yarışan insanların gücü, eğitimle artırılır yolları eğitimle açılır.

17 Kasım 2020, 16:39

SEVGİLİ AHMET KEKEÇ'E RAHMET OKUNMASI VE "HATIRA YAZMA VAKFI"NIN KURULMASI DİLEĞİYLE. HATIRALAR TOPLUMLARIN SİLİNMEYEN HAFIZALARIDIR

ERGÜN GÖZE VE ERDEM BAYAZIT BİRLİKTE OLDUĞUMUZ BİR SOHBETTE "ROMAN YAZMA VAKFI"DA ÖNEMLİDİR. "ROMANSIZ SOSYOLOJİ VE PSİKOLOJİ OLMAZ" DEMİŞLERDİ. HEPSİNİN MEKANLARI ANA YURTLARI VE BABA EVLERİ OLSUN. HATIRLATAN DOSTUMUZ AHMET DOĞRU'YA SELAMLAR VE SEVGİLER.

17 Kasım 2020, 20:29

"Doğu'dan Batı'ya Düşüncenin Serüveni"ni anlatan B.A

"Doğu'dan Batı'ya Düşüncenin Serüveni"ni anlatan B.A. Çetinkaya'dan ERBAKAN'dan ÖZAL'a Türkiye'nin Yirminci Yüzyılına damgalarını vuran, ithalatcı Türkiye'yi ihracatcı Türkiye'ye dönüştüren mühendisleri, çevresinde toplayan İstanbul'da bir "GÖRÜNMEYEN ÜNİVERSİTE"olan, "Gümüş Motor" un kurulmasına öncülük yapan M.Z.Kotku'nun düşünce ve eylem dünyası.

18 Kasım 2020, 12:26

SANAL VE REEL TEKNOLOJİNİN ÖTESİNİ KUTSAL DEĞERLERLE AYDINLATMAK

Toplum bilimlerinde en çok tartışma konusu yapılan alanların başında, teknolojik değişme gelmektedir. Toplumsal ve özel hayatın yaşanırlığına, yeni boyutlar kazandırıp kazandırmadığına bakmadan, teknolojik değişme peşinde koşmak, bir sınırdan sonra çözümden daha çok sorun üretmekmektir. Pek çok alanda, teknolojik değişmenin yol açtığı çevresel zararlar, sağladığı ekonomik yararları aşmaktadır.

*

Batı dünyasının ele geçirdiği teknolojik üstünlüğün ürünü, birçok ülkeden daha güçlü küresel kuruluşlar, kazançlarını artırmak için bütün insani değerleri, ayaklar altına almaktan kaçınmamaktadırlar. Teknoloji kuruluşları insanlara hizmette değil, insanlar teknoloji kuruluşlarına hizmette yarışıyorlar. Teknolojik değişmeyi hızlandırmak için, başta insan ve bilgi olmak üzere, her şey kuruluşların, alınan ve satılan nesnesi haline gelmiştir. İnsanlar teknolojiyi değil, teknoloji insanları denetmektedir.

*

Doğu’da tarım toplumundan sanayi toplumuna, Batı’da sanayi toplumundan bilgi toplumuna geçişin hız kazandığı bir dünyada, teknolojisiz ekonomi, ekonomisiz teknoloji olmaz. Ancak ekonominin olduğu kadar teknolojinin de kaynağında insan ve insani değerler vardır. İnsanın değerleri teknolojisiyle birlikte, ekonomisine de yansımaktadır. Aklın dışında kaynak tanımayan, kazanç dışında değer bilmeyen insanlar, bıkmadan usanmadan gözlerini kamaştıran, altın buzağı peşinde koşuyorlar.

*

İki yanı keskin bir kılıç olan teknolojinin, ekonomik, siyasal ve kültürel hayat üzerindeki hem olumlu hem olumsuz etkileri, “Teknolojinin Ötesi” kitabımızda ele alınarak tartışılmıştır. Yirmi birinci yüzyılda geliştirilen teknolojilerin, ülkelerinden daha çok etkileri önemlidir. Teknoloji bilimsel gelişmelerin kuramsal alandan, uygulama alanına aktarılmasıdır. Bilim gibi, teknoloji de bütün insanlığın, ortak aklının ürünüdür, doğdukları ülkelerden daha çok etkiledikleri ülkeler önemlidir.

*

Bütün ülkelerin peşinde koştukları teknolojik ve ekonomik gelişmelerin, iki yüzyılı çok aşmayan kısa bir tarihleri vardır. Geçmiş yüzyıllarda İslam dünyasının bilimsel ve teknolojik seviyesi, Batı dünyasının bilimsel ve teknolojik seviyesinden daha ileridedir ve çok daha büyüktür.Batı ülkelerinin karanlık yüzyıllarına Doğu ülkelerinin aydınlık yüzyılları ışık tutmuştur. Gündüzleri geceye dönüşen, değerleri altüst olan dünyanın, yeni bir aydınlanmaya ihtiyacı vardır.

*

Aydınlığa hasret dünyada yoksulluğu çekilen değerler, pozitif alanların doğruları değil, normatif alanların doğrularıdır. Bilimlerin hiyerarşisinde kutsal değerler, en üstte yer almaları gerekirken, kendilerine en altta bile yer bulamamaktadırlar. Bilimin ve teknolojinin kutsal kültürün değerlerinden, uzaklaştırılmasının yol açtığı sorunlar, yıldan yıla katlanarak artmaktadır. Seküler Batı dünyası yüzyılların kutsal değerlerini, iki yüzyılın seküler değerlerine kurban etmiştir.

*

Seküler değerlerin kutsal değerlerden, arındırıldığı bir dünyada, Hiroşima’ların sonu gelmez.

*

Bilimde ve teknolojide aydınlatıcı olan, seküler değerler değil kutsal değerlerdir.

*

Denetimden çıkan ekonominin burnuna kutsal değerlerle halka takılır.

19 Kasım 2020, 12:08

MESAFE VE ZAMAN FARKININ OLMADIĞI KARE DÜNYADA EKONOMİZMİ EKOLOJİZME DÖNÜŞTÜRMEK

Ekonomizm yüzyılında dünyanın, geleceğini küresel tüketiciler belirleyecektir. Onlar özel araçlar yerine, toplu taşıma araçlarını tercih ederek, küresel ısınmayı önleyeceklerdir. Hayatın her alanında son sözü tüketiciler söyler. Bütün dünyanın tüketicileri, içindekilerden daha pahalı olan, metal, kağıt ve plastik kutularla satılan ürünlerden uzak durarak, Ekonomizmin can damarlarını keseceklerdir.

*

Dünyanın her ülkesinde tüketiciler, hiç ölmeyecek gibi tüketmek yerine, hemen ölecek gibi tüketirlerse, dünyada dolu dizgin giden tüketim yarışının hızını bıçak gibi keserler. Ömürlerinin sonuna yaklaşan insanlar, hayatlarının kalan kısımlarını alışveriş merkezlerinde değil, gönüllü hizmetlerde geçirirler. Onlar her günlerini son günleri gibi, öğrenme ve öğretme alanlarında değerlendirmeyi, herkesten çok daha iyi bilirler.Kıyamet koparken bile öğrenmesini öğrnmekten geri kalmazlar.

*

Dünyadaki harcama yarışı, ister Doğu ülkelerinde, isterse de Batı ülkelerinde olsun, bütün toplumlarda Ekonomizmin değirmenine su taşıyan, en büyük ve en etkili dinamiktir. Ekonomizmde, Benjamin Franklin’in dediği gibi: “Bir insan ne kadar fazla şeye sahipse, o kadar daha fazla şey ister. Para bir boşluğu doldurmak yerine, yeni bir boşluk doğurur”. Tüketim de para gibi, bir ihtiyacı gidermekten daha çok, yeni bir ihtiyacın kapısını açar. Tüketim ilacı olmayan bir bağımlılıktır.

*

Ele geçirilen zenginliği büyütmek için Ekonomizm, hiçbir ilke ve hiçbir sınır tanımadan güçlenmeye devam etmektedir. Ekonomizm hayatın yaşanırlığını zorlaştırmakla kalmıyor, bütün insanları bedelsiz ürünler dağıtan büyük bir alışveriş merkezi gibi gördüğü tabiatın, geri dönüşü mümkün olmayan doğal kaynaklarını yağmalamaya davet etmektedir. Yalnızca tüketim, yalnızca kazanç diyen, Ekonomizmin elinde, insanlarla tabiat arasındaki eşsiz dostluk, acımasız düşmanlığa dönüşmüştür.

*

Dünyanın her yanında ülkeler, sınırlardan daha çok doğal kaynaklar için savaşıyorlar. Ekonomizmin körüklemesiyle dünyada, doğal kaynakların yağmalanması, akıl almaz boyutlar kazanmıştır. Doğal kaynaklardan sağlanan kazançların, estirdiği büyük gösteriş fırtınası içinde, kimsenin gözü kimseyi görmüyor. Ekonomizm içinde daha çok kazanma yarışı, daha az kazananların sayılarını büyük bir hızla artırarak, kaynakların sınırlı ellerde toplanmasına yol açıyor.

*

Soğuk Savaş sonrasında, tüketimde eşitlik peşinde koşan Komünizmin ve tüketimde özgürlük peşinde koşan Kapitalizm ölmüştür. Birlikte ölen Komünizmin ve Kapitalizmin küllerinden Ekonomizm doğmuştur. Ekonomizm yüzyılında, her ülke büyüklüğüne göre açık bir pazara dönüşmüştür. Büyük küçük bütün ülkelerin katkılarıyla, Ekonomizm yeni açılımlar kazanmaktadır. Bütün dünya el ele vererek, Ekonomizmi Ekolojizme dönüştürmezse, yeni bir Nuh Tufanı kapıdadır.

*

Ekonomizm okyonus ortasındaki batmakta olan gemi gibi çığlık çığlığa tehlike sinyalleri veriyor.

*

Ekolojizm Süleyman Peygamberin iki yıldızı gibi, kültür ve ekonomi birleştirilerek güçlendirilir.

*

Dünyada Ekolojizmden önce Ekonomizm gelir, Ekonomizm Ekolojizmin habercisidir.

20 Kasım 2020, 12:30

SAĞLAMLIĞINDAN KUŞKU DUYULMAYAN KUSURSUZ ÜRÜNLER ÜRETMEK

Tüketim dünyasında satışları artırmak için, kusursuz ürünler üretmekten daha çok, kısa ömürlü ürünler üretmeye özen gösterilir. İster dayanıklı, isterse dayanıksız ürünlerden olsun, bir ürünün ömrü ne kadar kısaltılırsa, satışları o kadar artırılır. Tüketim toplumlarında ürünlerin aksayan kısımlarının, düzeltilerek yenilenmesine sıcak bakılmaz. Tüketimi sürekli artırmak için, küçük yeniliklerle ürünlerin ömürleri kısaltılır.

*

Batı dünyasında kutsal kültüre savaş açan seküler kültürle, bütün dünyada tüketim ekonomisinin ilkelerinin benimsenmesi, büyük bir hız ve yoğunluk kazanmıştır. İlk defa Amerika’da ortaya çıkan, dış dünyaya kapalı penceresiz ve saatsiz alışveriş merkezlerinin, dünyada olmadığı şehir yoktur. Pencere ve saatin olmadığı, güneş ışığından yararlanılmayan, kapalı yerlerde insanlar, zaman üzerindeki denetimlerini yitirirek, daha çok alışveriş yaparlar.

*

İster New York’ta, ister Hong Kong’ta, ister Dubai’de olsun, alışveriş merkezleri her yerde sabaha kadar açıktır. Oralardan alınan ürünlerin çoğu, bir kere işe yarar, sonra çöpe atılır. Bunun için tüketim ekonomisi, bütün dünyayı denizleriyle, dağlarıyla, ovalarıyla büyük bir atık mezarlığına dönüştürmüştür. Bu yüzden pazarlamacılar bir ürün alacaksanız, sağlamlığı kuşku duyulan alıveriş merkezlerinden değil, sağlamlığından kuşku duyulmayan çarşılardan almayı önerirler.

*

Alvin Toffler’ın kavramlaştırmasıyla, “Kullan at” kültürünün vatanı Amerika’dır. Amerika’da alınan bir tüketim ürünün, yararlı yanından daha çok yararsız yanı vardır. Yararlı yanı değerlendirilir, yararsız yanı çöpe atılır. Amerika’nın tüketim kültürü dünyayı, insanların akıllarını karıştıran, gözlerini boyayan, binlerce yiyecek, binlerce içecek, binlerce giyecek, binlerce oyuncak ve binlerce ev eşyası sergileyen, büyük bir alışveriş merkezine dönüştürmüştür.

*

Sekülerliği baş tacı edinen toplumlarda, insanlar iç dünyalarının yoksullaşmasını, gerekli gereksiz alışverişlerle gidermeye çalışmaktadırlar. İnsanların iç dünyaları ne kadar yoksullaşırsa, alışveriş dünyaları o kadar canlanmaktadır. Dünyada seküler kültürün kutsal kültüre savaş açmasıyla, ülkeleri bir kasırga gibi kasıp kavuran, tüketim çılgınlığının önüne geçmede, insanların dış dünyalarını zenginleştirmeye çalıştıkları kadar, iç dünyalarını zenginleştirmeye çalışmaları büyük önem taşımaktadır.

*

Toplumlara iç zenginliklerin yolunu, tüketimin coşkusunu duyan insanlardan daha çok, üretimin coşkusunu duyan insanlar açar. Dünyanın doğal kaynaklarını, har vurup harman savurmaktan tüketmesini bilenler değil, üretmesini bilenler kurtarır. Gönül insanları Yunus gibi, ne iç dünyalarındaki zenginliklere sevinirler, ne dış dünyalarındaki yoksulluklara üzülürler. Onların ellerinde iç dünyaların zenginlikleri, dış dünyalara taşınır. Onlar dış dünyalarını, iç dünyaları gibi zenginleştirmeye çalışırlar.

*

Seküler kültür dini kültürün yerini dolduramamıştır. Tüketim kültürünün baskısına karşı direnmede, hem Doğu'da hem de Batı'da, iç doygunluktan daha etkili, bir zenginleşme ve derinleşme yolu yoktur.

*

Seküler dünyada sonu alınamayan tüketim çılgınlığı, İbrahimi dinlerden kaynaklanan, kutsal kültürün ekonomik, siyasal ve sosyal hayatın dışında tutulmasından kaynaklanır.

*

Toplumların iç dünyaların zenginleştirmeden, insanları alışveriş merkezlerinin oluşturduğu, çekim alanlarının dışına çıkarmak mümkün değildir.

21 Kasım 2020, 12:12

KATILIMCI YÖNETİMİ VE PAYLAŞICI EKONOMİYİ İÇSELLEŞTİRMEK BÜTÜN ÜLKELERİN GÜNDEMİNDEKİ ANA SORUNDUR

Dünyada gece ve gündüz farkının ortadan kalkması, ülkeleri ve kuruluşları gizliliğin olmadığı, bir dünyaya uyum sağlamaya zorlamaktadır. Ülkelerde yapılan yolsuzlukların, kuruluşlarda yapılan haksızlıkların, uzun süre gizlenmeleri ve üzerlerinin örtülmesi mümkün değildir. Bir ülkede sağlanan haksız kazançlar, bir ülkede gizlense bir ülkede gizlenmez. Gizliliğin olmadığı dünyada, dürüstlük zorunlu erdem olmuştur.

*

Dünyanın her ülkesinden bütün ülkelerin, bütün ülkelerden her ülkenin görülmesi, pazar mekanizmasının kurallarıyla birlikte, demokratik mekanizmanın ilkelerine işlerlik kazandırılmasının önemini, bütün dünyanın gündemine taşımıştır. ilk sıralarda yer almaktadır. Bunun için bütün ülkelerde, paylaşımcı ekonomi ve katılımcı yönetim tartışılmaktadır.Artık her ülke her kuruluş açıklık içinde, yeniden yapılanmaya özen göstermek zorundadır.

*

Ülkeler demokratik mekanizmayı içselleştirmezlerse, kuruluşlar pazar mekanizmasını içselleştiremezler. Bütün ülkelerde demokratik yönetimlerin güçleri, pazar mekanizmasındaki aksamaları önleyerek, ekonominin her alanında üretim güçlerine, yeni zenginlikler kazandırmalarından kaynaklanır. Kuruluşlar arasında pazar mekanizmasını aksamaları önlemeyi bilen yönetimler, demokratik mekanizmayı aksamadan yöneterek, uluslararası ilişkilerde ağırlıklarını, dünya pazarlarında yerlerini korurlar.

*

Türkiye ve Arjantin İkinci Dünya Savaşı sonrasında, dünyanın önde gelen ekonomik güçlerine sahiptirler. Savaşta Almanya, Japonya, Fransa ve İngiltere gibi yakılıp yıkılmamışlardır. Ancak toplumdan kopuk dayatmacı yönetimlerin elinde, her iki ülkenin ekonomisi, elli yılda savaşa girmekten, çok daha beter olmuştur. Haksızlıklarla birlikte yolsuzlukların katlanarak arttığı baskıcı otokratik yönetimlerde, ülkeler iç ve dış kaynakları değerlendirmede başarısızlığa uğrarlar.

*

Devletler pek çok ülkede olduğu gibi kaynaklarını yatırım ürünlerinin üretiminden daha çok, kamu kuruluşlarının çokkatlı binalarına gömerlerse, ülkelerin üretim güçlerine en büyük darbeyi vururlar. Üretim gücü düşük, yeterli demokratik birikime sahip olmayan ülkelerde, yönetimler seçmenleri etkilemek için, tarımsal ürünlerin fiyatlarını yüksek tutarak, pazar mekanizmasını aksatmakla kalmazlar, bütçelere yeni yükler getirirler. Dünyada hiçbir yönetim, ekonominin doğal yasalarına savaş açamaz.

*

Dünyada her yerinde kaynak yetersizliği çeken ülkeler, iç ve dış kaynaklardan borçlanarak, üretim güçlerini büyütürler. Ülkelerin büyümeleri ve gelişmeleri için, borçlanma gereklidir. Ancak borçlanmanın altın kuralı, her zaman borçla bulunan kaynakları, üretim kapasitesini artırıcı yatırımlarda kullanmaktır. Borçlarını iç ve dış finans kuruluşlarından, aldıkları borçlarla ödemeye çalışan yönetimler, paralarının değerini koruyamadıkları gibi, enflasyon oranlarını da dizginleyemezler.

*

Ülkelerde ekonomik krizlerin ve sosyal patlamaların önüne güvenlik güçleriyle geçilmez.

*

Borçları öz kaynaklarını aşan ülkeler ve kuruluşlar darboğazlarla karşılaşırlar.

*

Borçla borç ödeyen ülkeler, her zaman krizlerin tetikleyicileri olurlar.

21 Kasım 2020, 12:32

Değerli HARUN YÖNDEM ile TRT RADYO 1'de

Değerli HARUN YÖNDEM ile TRT RADYO 1'de "TOPLUM ÇEVRE İNSAN" üzerine iki söyleşimiz. IST_R1_2021.11.07_22.05_TOPLUM_ÇEVRE_İNSAN (ERSİN_NAZİF_GÜRDOĞAN)2(1).mp3 73.4 MB IST_R1_2021.11.07_22.05_TOPLUM_ÇEVRE_İNSAN (ERSİN_NAZİF_GÜRDOĞAN)2(2).mp3 73.4 MB

22 Kasım 2020, 12:18

DOĞU'DAN BATI'YA BÜTÜN DÜNYAYI VENEDİK TACİRLERİNDEN KURTARMAK

Seküler kültürün öncüleri Batı toplumlarıyla, kutsal kültürün öncüleri Doğu toplumlarını, birbirinden ayırmada, paraya bakışları turnusol kağıdı görevi yüklenir. Seküler kültürde para, hayatın varoluşunun yeri doldurulması mümkün olmayan, tek amacı olarak görülür. Kutsal kültürde paraya hayatı kolaylaştırmanın ve güzelleştirmenin araçlarından biri gözüyle bakılır. Hayatın her alanında, birinde para her şeyken, birinde bir şeydir.

*

Seküler kültürün kutsal kültürü bütünüyle, hayatın dışına attığı Batı dünyasında para, toplumun bütün kesimlerinin, hızına ayak uydurmaya çalıştığı bir trene benzer. Kutsal kültürün hayatı bütün boyutlarıyla, kuşattığı Doğu dünyasında para, yetişebilen herkesin yararlandığı, hayatı kolaylaştıran bir kervan konumundadır. Biri toplumu peşinden sürükler hızına uymaya zorlar, biri toplumun peşine düşer, toplumun içinde hayatın bir parçası olur.

*

Hayatın katlanılır kılınmasında, para her şeydir diyen seküler kültür, paradan para kazanmak için, her yola baş vurmaktan geri kalmıyor. Parayı elden ele ortadan kayboluncaya kadar dolaştırmayı başaranlar, paradan en çok parayı kazanıyorlar. Bu yüzden seküler ekonomilerde, paralar kuruluş kasaları, insanların cepleri arasında değil, bankalarda hesapları arasında dolaşıyor. Paranın nereden geldiği ve nereye gittiği değil, her el değiştirişte ne kazandırdığı önem kazanıyor.

*

Bütün dünyada uygulanan yüksek faiz oranlarına, önemli işlem giderlerine rağmen, insanların çoğunluğu, kredi kartlarıyla alışveriş yapmak için yarışıyorlar. Kuruluşlar insanlara “Bu ay al altı ay sonra öde” diyerek, bankalar aracılığıyla alışverişi özendirmede çok başarılılar. Bu yüzden bütün ülkelerde insanlar ne kazandırdıkları ve ne kaybettirdikleri, açıkça bilinmeyen kartların, bağımlısı haline geliyorlar. Artık insanların ceplerindeki paralarına değil, ellerindeki kredi kartlarına önem veriliyor.

*

Bankaların faizin kazanç elde etmenin, en uygun yöntemi olduğunu sürekli vurgulamaları, kaynakları uzun dönemli yatırımlardan kısa dönemli yatırımlara yönlendirerek, toplumların üretim güçlerini yitirmelerine yol açmaktadır. Bunun için kutsal kültürlerde para ticaretine, tarihin hiçbir döneminde sıcak bakılmamıştır. Yahudilerin öncülük yaptıkları para ticaretinin olumsuzluklarını, Shakespeare “Venedik Taciri” oyununda büyük bir ustalıkla anlatır.

*

Dünyanın her yanında bankaların, haksız ve aşırı kazançlarının önüne geçme, insanlar bir yabancı dil öğrenir gibi, paranın küresel dilini öğrenmelerine bağlıdır. Bütün ülkelerden insanlar, aylık gelir ve giderleri izlemesini bilme, ev sahibi olmanın yöntemlerini araştırma ve emeklilik işlemlerini takip etme sorunlarıyla uğraşmak zorunda kalıyorlar. Dünyada her yerleşim yerine ulaşan Venedik Tacirleri, faiz oyunlarıyla herkesin gözlerini boyarak, akıllarını başlarından alıyorlar.

*

Dünyanın karşı karşıya olduğu ekonomik krizlerin üstesinden gelecek olanlar, seküler dünyanın bilginlerinden önce, kutsal dünyanın bilgeleridir.

*

Seküler kültürün savunucuları şehirlerin merkezlerini banka binalarıyla doldururarak, her yerde paradan para kazanmayı özendirmektedirler.

*

Kutsal kültürle yoğurulanların dünyasında, para bankalarda dolaştırılarak değil, çarşılarda dolaştırılarak kazanç sağlanır.

23 Kasım 2020, 12:31

SINIRSIZ DÜNYA GÖÇMEN KUŞLAR GİBİ DAYANIŞMASINI BİLENLERİN DÜNYASIDIR

Ekonomik, siyasal ve kültürel boyutlarıyla, toplumlar bir kervana benzerler. Her alanda hayatın canlılığı, kervanın hareket halinde olmasından kaynaklanır. Zamanın ritmini yakalayan toplumlar, ürün, hizmet ve bilgi üretiminde, ilk sıralarda yer alırlar. Üretmesini bilmeyen toplumlar, üretim güçleriyle birlikte, hareket yeteneklerini de yitirirler. Üretimin olmadığı toplumlarda, hayatın hiçbir alanında canlılık ve zenginlik olmaz.

*

Göçmen kuşlar da kervanlar gibi, bir coğrafyadan bir coğrafyaya, bir iklimden bir iklime, sürekli hareket halindedirler. Kuşların hareket yetenekleri ülkeleri aşarken, birlikte uçmalarından beslenir. Kuşlar V şeklinde uçarlarken, yardımlaşmaları ve dayanışmaları doruk noktasına ulaşır. Onların uçarken oluşturdukları V harfi, uçuş hızlarıyla birlikte, uçuşa dayanma güçlerini büyük ölçüde arttırır. Onlar hareket halindeyken karşılaştıkları sorunları birlikte çözmesini bilirler.

*

Kuşların uçma yöntemlerine ilişkin yapılan araştırmalar, bir V harfi oluşturarak uçarken, hızlarını ve dirençlerini artırdıklarını ortaya koymuştur. Önde uçan her kuşun kanatlarını çırpmasıyla oluşan hava akımı, arkasından gelen kuşların, yalnızca uçuşlarını kolaylaştırmakla kalmaz, aynı zamanda hızlarına da hız katar. Onların gücü birlikte uçmaları, uçuşta gerçekleştirdikleri, kusursuz düzene dayanır. Onlar uçuşlarında “Birlikten güç doğar” kuralını başarıyla uygularlar.

*

Bir kuş birlikten ayrılarak, tek başına uçmaya kalkarsa, uçuş hızıyla birlikte, gücünü de uzun süre koruyamaz. Tek başına uçan kuş, birlikte uçan kuşlara göre daha az yol alır. Birlikten ayrılan kuş, hiçbir zaman istediği yere ulaşamaz. Birliğin gücünden yararlanmak için, birlikten ayrılmamak büyük önem taşır. Bunun için Anadolu’da “Sürüden ayrılan koyunu kurt kapar” denilir. Ekonomik, siyasal ve kültürel hayatta, birlikte çalışmasını bilenler, hiçbir alanda üstünlüklerini yitirmezler.

*

Kuşların V harfi şeklinde uçabilmeleri için, içlerinden birinin uçuşa liderlik yapması gerekir. Birliğe öncülük yapmak, daha çok yorulma yanında, daha çok da risk alma demektir. Birliğin başarısı ve geleceği, yeri ve zamanı gelince, öncülüğün getirdiği gücün paylaşılmasına bağlıdır. Bu yüzden uçuşa öncülük eden kuş, yorulunca birliğin en arkasına geçerek, görevini hemen arkasındaki kuşa bırakır. Kuşlar paylaşılmayan ve dönüşümlü olamayan öncülüğün, uzun ömürlü olmayacağını bilirler.

*

Hayatın bütün alanlarında başarılı olmak için, hem zorlukların hem kolaylıkların paylaşılması birlikte çalışmanın olmazsa olamazıdır. Bir zorluğun peşinden bir kolaylık gelir. Zorluklara katlanmasını bilmeyenler, kolaylıklardan yararlanmasını başaramazlar. Bunun için ister ekonomik, ister siyasal, ister kültürel olsun, her birliğin ömrü, külfetleriyle birlikte nimetlerinin, adil olarak paylaşılmasıyla uzatılır. Birliklerin ömürlerini ve güçlerini, paylaşmada gösterilen başarıları belirler.

*

Göçmen kuşların yolculuk yapmadaki güçleri, birlikte uçarken izledikleri dayanışmadan kaynaklanır.

*

Kuşların uçuşlarında olduğu gibi, uzun yolda olanlar çatışmayla, zaman ve güç kaybetmezler.

*

Birlikte yapılan yolculuklarda paylaşılmasını bilenler, hiçbir zaman yollarda kalmazlar.

24 Kasım 2020, 13:59

ÖĞRENMESİNİ ÖĞRENEN BİR TOPLUM OLMAK İÇİN DÜNYADA HER GÜN HEM ÖĞRETMENLER HEM ÖĞRENCİLER GÜNÜ OLMALIDIR

İlk öğretimden yüksek öğretime kadar, bütün eğitim kurumları, öğrenen öğretmenleri, öğreten öğrencileriyle, ülkelerin ana güç kaynağını oluştururlar. Eğitim öğreticilere ve öğrencilere bilgi kazandırma, kazanılan bilgiyi yararlı hale getirme sürecidir. Ömür boyu devam eden süreçte, yaşı ve işi ne olursa olsun, herkes hem öğreten öğretmen, hem de öğrenen öğrencidir. Öğrenmenin ve öğretmenin yeri ve zamanı yoktur. Hayatın her alanında toplumlar kültürü, siyaseti ve ekonomiyi okumasını ve yazmasını öğrenmek zorundadır.

*

İnsanlar hayatlarını öğrenmeye ve öğretmeye adarlarsa hem kendilerini, hem toplumlarını dönüştürürler. İnsanların dünyadaki en büyük, getirisi en yüksek zenginlikleri, bilgi ve bilgelik birikimleridir. Bir insan sahip olduğu bütün zenginliklerini kaybedebilir. Düşünceleri ve eylemleri, insanların kaybetmeyecekleri ve eğitimle sürekli yenileyecekleri en büyük sermayeleridir. Bu yüzden dünyanın her ülkesinde, eğitim günlük siyasetin dışında tutulur. Öğrencileriyle ve öğretmenleriyle eğitime yapılan yatırımlar, kazançları çok büyük hem ülkelerin hem dünyanın geleceğine yapılan yatırımlardır. Çünkü eğitim düzeyleri yükselen toplumların düşünce ve eylem düzeyleri yükselir.

*

İnsanlığın büyük bilgi ve bilgelik kaynağı, her dönemin asla batmayan güneşi, Yunus Emre'nin bilim için söyledikleri, eğitim için de geçerlidir. Eğitim eğitim bilmektir. Eğitim insanı bilmektir. Eğitim dünyayı bilmektir. Dünyanın geleceğini bilimi, bilgeliği, düşünceyi, eylemi, bütün boyutlarıyla bilen ve derinliğine kavrayan eğitimciler inşa edecektir. Eğitimin derinden kavranabilmesi için, insanların kendilerini bilmeleri, iç ve dış dünyalarını güzelleştirmeleri hayati önem taşır.

*

Eğitimle bütün dünyanın kültürüne, siyasetine ve ekonomisine yeni boyutlar kazandırılır. Dünya eğitim düzeyi yüksek insanlarla barış dünyasına dönüşerek, hem zenginleşir, hem güzelleşir. Barış dünyasının inşasında, eğitim, siyaset ve ekonomi yanında, üçüncü temel taşı oluşturur. Toplumların başarıları temellerinin sağlamlığına bağlıdır. Temellerden birinin zayıflığı, bütün alanlarda etkisini gösterir. Eğitim siyasetin kınından çıkan ekonominin kılıcıdır. Bu yüzden öğrenmek ve öğretmek birlikte yaşamanın can damarıdır, barışın en büyük güvencesidir.

*

Eğitimsizlik ekonomik, siyasal ve kültürel alanda verilmesi gereken savaşları, cephelere taşır. Bunun için ülkelerde eğitimsizliğin bedelini, toplumların bütün kesimleri çok pahalı bir olarak öderler.

*

Dünyada bütün ülkelerin en büyük ve en önemli sorunu, eğitimsizliğin üstesinden gelmektir. Her alanda eğitim sorununu, ya öğrenen ya da öğreten olmasını bilen insanlar çözer.

*

Eğitimle insanlar çorak topraklarda akıp gitmekten kurtulurlar. Eğitimsizlik mesleksizliktir, işsizliktir, yoksulluktur.

25 Kasım 2020, 13:04

SAĞDUYUYA DAYANANLAR EKONOMİK SİYASAL KÜLTÜREL ALANLARDA YANLIŞLARI SAVUNMAZLAR

İnsanlar yalnız doğarlar ve yalnız ölürler, ancak insanlar yalnız yaşayamazlar. İnsanlar hem düşünceleriyle, hem eylemleriyle birbirlerine bağımlıdırlar. İnsanların birbirlerine olan bağımlılıkları, aralarında çatışmaları, yarışmaları, yardımlaşmaları ve dayanışmaları, hayatın dinamiklerini oluşturur. Bu yüzden insanların birlikte yaşamak zorunda, olmalarının doğurduğu sorunlar, bütün sosyal bilimlerin araştırma konusu olmuştur.

*

İnsanların hem kişisel hem toplumsal davranışlarını anlamada, değerlendirmede ve yönlendirmede, dünyanın bilgi ve bilgelik birikimi içinde oluşan sağduyunun vazgeçilmez bir yeri vardır. Yüzyıllar boyunca zenginleşerek yeni boyutlar kazanan sağduyuyla bağlarını koparan toplumlar, kültürlerini, değerlerini ve varlıklarını koruyamazlar. İnsanlığın ortak birikimine dayanan sağduyu, hayatın bütün boyutlarında, uyumun ve dengenin sağlanmasında en önemli kaynaktır.

*

Antony Giddens’in yaptığı kültürel araştırmalardan yola çıkarak tanımladığı gibi: “Toplum kurumsallaşmış davranış kalıplarının oluşturduğu bir bütündür.” Toplumlar tarafından benimsenen davranış kalıpları, yüzyılların sınavından geçen sağduyunun ışığında, sürekli yeni açılımlar kazanarak zenginleşir. Bu yüzden Zygmunt Bauman, “Başka insanlarla birlikte yaşamak için, çok fazla bilgiye ihtiyaç vardır. Bu bilginin adı da sağduyudur” demektedir. Sağduyunun yolu toplumun ortak aklının yoludur.

*

Sağduyudan beslenmeyen, sağduyuya dayanmayan toplumlar, sorunlarını uzlaşarak çözmekten daha çok, çatışarak çözmeye çalışırlar. Tarihin her döneminde toplumları dönüştürenler, kendi toplumlarını başka toplumlardan üstün görenler değil, toplumlarının gelen yıllarını geçen yıllarından daha üstün olmasını sağlayanlar olmuştur. Onlar toplumların karşı karşıya oldukları sorunların, çözümlerini çatışma alanlarından önce, uzlaşma alanlarında aramışlardır.

*

İnsanlığın ortak sağduyusunu oluşturan bilgi ve bilgelik birikimi, büyük dinlerin ortaya çıktığı beş bin yıllık süreç içinde oluşmuştur. Sağduyuyu zenginleştiren dönüşümler, hızlarını yitirmeden devam etmektedirler. Düz kare dünyanın sağduyulu yönetilenleri, sağduyulu yönetenleri seçerek ve deneterek sağduyuyu güvence altına almaktadırlar. Artık sağduyunun sesine kulak asmayan, çoğunluk tarafından benimsenmeyen, yönetimlerin kalıcı ve uzun ömürlü olmaları mümkün değildir.

*

Yüzyılların bilgi ve bilgelik birikiminden süzüle süzüle gelen, çoğunluğun düşünce ve eylem dünyasını yansıtan sağduyu, tarihin bütün dönemlerinde, doğrulukların anahtarları olduğu kadar, kötülüklerin kilitleri olma işlevini yüklenmiştir. Sağduyuyla açılmayacak kapı yoktur. Çoğunluğun sesi, sağduyunun sesidir. Sağduyunun doğruluklarına, sağduyulu olanlar saygı gösterirler. Onlar tarih boyunca, savaşın şahinleri olmayı değil, barışın güvercinleri olmayı seçmişlerdir.

*

Tarım toplumun sanayi toplumuna dönüşümü dünyayı nasıl değiştirmişse, bilgi toplumunun sağduyu toplumuna dönüşümü ekonomik, siyasal ve kültürel yapıları öyle değiştirmektedir.

*

Yirmi birinci yüzyılda sağduyunun dili olan, seçme ve seçilme hakkına önem vermeyen otokratik yönetimlerin, dünyanın hiçbir ülkesinde varlıklarını sürdürme imkanı yoktur.

*

Kare düz dünyada büyük dönüşümünlerin tetiklediği, yerel ve küresel çatışmaların üstesinden sağduyulu yönetimler gelir.

26 Kasım 2020, 13:16

DÜNYADA BÜYÜK BAŞARILAR KURNAZLIKTAN DEĞİL KARARLILIKTAN KAYNAKLANIR

İster ekonomik, ister siyasal, ister kültürel olsun, kuruluşlar arasında iyi olandan, daha iyisi her zaman vardır. Hayatın her alanında kuruluşların başarılarının sürekliliği, gelen yıllarını geçen yıllarından, daha iyi olmasını sağlayacak, iyileştirmeler yapmalarına dayanır. Kuruluşlar ulaştıkları başarı düzeylerini yükseltmeye çalışmazlarsa, ürettikleri ürünlerin, verdikleri hizmetlerin, geliştirdikleri bilgilerin, değerlerine katkıda bulunamazlar.

*

“Kalıcı Olmak” ve “İyiden Mükemmel Şirkete” kitaplarının yazarı Jim Collins, Isiah Berlin’in “Tilkinin bir çok yöntemi varken, kirpinin bir tek yöntemi vardır” görüşünden yola çıkarak, mükemmel kuruluş olmak isteyenlere, tilkinin yönteminden daha çok, kirpinin yöntemini uygulamalarını önerir. İyi bir kuruluşun, mükemmel bir kuruluşa dönüşmesinde, kurnaz bir tilki olmaktansa, kararlı bir kirpi olmak daha önemlidir. Kuruluşlar dünyasında kararlılık başarının anahtarıdır.

*

Tilki hayvanlar arasında kurnazlığıyla ünlüdür, tavukların çevresinde sinsice dolaşarak, karmaşık saldırı yöntemleri geliştirir ve avının üzerine atlayacağı en uygun zamanı bekler. Tilkiler kirpilerden daha hızlıdırlar. Onlar kirpilerden daha güzel görünürler ve daha yeteneklidirler. Kirpiler tehlikelere karşı her zaman tek bir savunma, tilkiler ise avlarına karşı her zaman birçok saldırı yöntemi uygularlar. İnsanlar çoğu defa tilkilerin kirpilerden, daha üstün ve daha güçlü olduklarını düşünürler.

*

Kirpiler işlerine odaklanırlar, işlerinden başka iş düşünmezler, kendilerine yapılan saldırılara, başarıyla uyguladıkları savunma yöntemleriyle karşı koyarlar. Onlar ne zaman düşmanca, bir davranışla karşı karşıya kalırlarsa, hemen içlerine kapanarak, dikenlerinin oklara benzediği ve kimsenin kolay kolay zarar veremeyeceği bir topa dönüşürler. Kirpilerin savunma yöntemi, meydan okumalara ve düşmanca tavırlara karşı çok iyi bildikleri, yalın bir yöntemle karşılık vermektir.

*

Başarılı insanlar, başarılı kuruluşlar kirpilerin, başarısız kişiler ve başarısız kuruluşlar tilkilerin yöntemlerini uygularlar. Mevlana’nın “Yeni şeyler söylemek”i, Yunus’un “Sevelim sevilelim”i, Adam Smith’in “Görünmeyen el”i ve Weber’in “Protestan ahlakı”, karmaşık dünyayı algılamayı ve değerlendirmeyi kolaylaştıran, yalın kirpi yaklaşımlarıdır. Büyük başarılar, derin düşüncelerin yalınlaştırılmasından kaynaklanırlar. Yalınlık derinliğin habercisidir.

*

Hayatın bütün alanlarında, insanlar ve kuruluşlar tilkilerle kirpilere benzerler. Tilkiler karmaşık dünyada birçok şeyin peşindedirler. Bu yüzden tilkiler hayatlarında, misyonsuz, vizyonsuz ve dağınıktırlar. Kirpiler karmaşık dünyayı, bir tek misyon, bir tek vizyon doğrultusunda, yalınlaştırarak algılarlar. Kirpiler yalın yöntemleri, tilkilerin karmaşık yöntemlerinden üstündür. Her zaman tilkiler kurnazlık, kirpiler içtenlik yolunu izlerler. Sorunların çözümüde, içtenlik her kapıyı açan anahtardır.

*

Yalınlığın olduğu yerde, dağınıklığa, karmaşıklığa ve tutarsızlığa yer yoktur.

*

Dünyada başarılı olanlar yalınlaştırırlar, yalınlaştıranlar başarılı olurlar.

*

Hayatın her alanında kirpi yalınlığın, tilki karmaşıklığın simgesidir.

27 Kasım 2020, 12:22

DİJİTALLEŞEN SINIRSIZ DÜNYADA ALIŞVERİŞ HASTALIĞINDAN KURTULMAK

Dünyanın dört bir yanını, etkisi altına alan alışveriş ekonomisinde, yerel ve küresel kuruluşlar, insanların kararlarını etkilemek için, değişik pazarlama yöntemlerine başvururlar. İnsanları satın almaya ikna etme yöntemleri arasında indirimli satışlardan, “hemen al sonra öde” ve “bir öde üç al”diyen vadeli ödemeler ilk sıralarda yer alır. Onları göz yanılmalarına dayanan, aldatıcı uygulamalar izler.

*

İşletmeler fabrikalarında üretim yaparlar, alışveriş merkezlerinde markalarını satarlar. Onlar satışlarını arttırabilmek için, yanıltıcı tanıtımlardan, ürünlerin değerini abartan sunumlara kadar, her yöntemden yararlanırlar. Normal fiyatların mevsimlik satışlarla ucuz gösterilmesi, en çok başvurulan yollardan biridir. Birbirini tamamlayan ve birlikte satılan, iki üründen birinin fiyatı düşük tutulurken birinin fiyatı yüksek tutularak kazançlar düşürülmez.

*

Tüketim ekonomisinin ana vatını olan Amerika’da, gerekli gereksiz durmadan mağaza mağaza dolaşarak, alışveriş peşinde koşmak, bir hastalık olarak kabul edilir. Üreticilerin yanıltıcı pazarlama yöntemleriyle, özendirdiği alışveriş çılgınlığı, sel suyu gibi Amerika'dan bütün dünyaya yayılmıştır. Erich Fromm’un "Olmak ya da Sahip Olmak" kitabında, vurguladığı gibi, insanlar birbirlerinin ne bildiklerine değil, nelere sahip olduklarına bakıyorlar.

*

Ekonomik ve kültürel hayatın sürükleyici eylemi alışverişi bir hastalığa dönüştüren, insanları durmadan bir şeyler satın almaya zorlayan, kışkırtıcı ortamlar ve alınması gereken önlemler, bütün dünya üniversitelerinde araştırılıyor. Hastalığı önleyici ilaçlar ve tedavi yöntemleri geliştiriliyor. Stanford Üniversitesinde yapılan bir araştırma, alışveriş hastalarıyla birlikte, tüketim ortamının özelliklerinin, altı ana başlık altında toplandığını ortaya koymuştur.

*

1. Alışveriş hastaları kafalarında sürekli bir şeyler satın alma düşüncesiyle dolaşırlar.

*

2. Hastalar gece gündüz bir şeyler satın almayı düşündükleri için, genellikle ihtiyaçları olmayan şeyleri alırlar.

*

3. Tüketimi arttırmak için, işletmeler gerçek ihtiyaçlardan daha çok, yapay ihtiyaçlar üreterek, herkesi sürekli bir şeyler almak zorunda bırakırlar.

*

4. Gereksiz alışveriş insanların banka kartlarıyla, borçlanmasının büyümesine yol açar.

*

5. Sürekli satın alma peşinde koşanlar, aile huzurunu bozarak toplumsal çözülmelere hız kazandırırlar.

*

6. Kendilerini alışverişe kaptıranlar, alışveriş merkezlerine gitmezlerse huzursuz olurlar.

*

Alışverişlerin bir bağımlığa dönüştüğü, sahip olma yarışının, her alanı kuşattığı toplumlarda, hayatın kalitesini arttırmayan, ekonomik ve kültürel zenginliğe katkısı olmayan, ürünlerin alınması ve satılması büyük önem kazanmıştır. Savurganlığı akıl almaz boyutlara ulaştıran alışveriş bağımlıları, toplumların yapıcı gücünden daha çok, yıkıcı gücünü özendiririyorler. Satın almaya olan tutkunluk, insanların tasarruf güçlerini dinamitleyerek, varlık içinde yokluğa sürüklüyor.

*

Toplumların bilgi ve bilgelik birikimleri, tüketim değil üretim bağımlılarıyla zenginleşir.

*

Alışveriş ihtiyaçları karşılamaktan, istekleri karşılmaya dönüşünce bağımlılık başlar.

*

Toplumlarda alkol bağımlığı gibi, alışveriş bağımlığı da yıkımları hızlandırır.

28 Kasım 2020, 12:40

GELENİN GİDENİ GÖRMEDİĞİ İKİ KAPILI DÜNYADA EKONOMİ İNSANIN GÖLGESİDİR

İster kutsal, ister seküler kaynaklardan beslensin, bütün ülkeler, bütün kurumlar ve bütün kuruluşlar, sınırlı kaynaklarla ürün, hizmet ve bilgi üreterek, insanların temel ihtiyaçlarını karşılamak zorundadırlar. İnsanların olduğu yerde tüketim, tüketimim olduğu yerde üretim vardır. Toplumların ihtiyaçlarının karşılanması, üretimleriyle tüketimlerinin dengelenmesi, son yüzyıllarda bütün bilimlerin ana konusu oluşturur.

*

Bilimler arasında üretim ve tüketim sorunlarıyla, ilgilenen ekonominin tarihi insanlarla başlar. Bu yüzden Ekonomi, sanatların en eskisi, bilimlerin en yenisidir. Tarihin her döneminde ekonomilerin sürükleyici güçlerinin başında, iyilikleriyle ve kötülükleriyle insanlar gelir. İyilik peşinde koşanlar ekonomiyi güçlendirirler, kötülük peşinde koşanlar ekonomiyi zayıflatırlar. Her zaman insanlar ekonominin gölgeleri değil, ekonomi insanların gölgeleri olmuştur.

*

Sağlıklı bir ekonomik yapı için hayatın merkezinde, seküler kültürün “Ekonomik İnsan”ından önce, kutsal kültürün iyilikleri büyütmeyi kötülükleri azaltmayı özendiren, “Etik İnsan”ının yer alması çok büyük önem kazanmıştır. Dünyadaki son iki yüzyıldaki gelişmeler, insanlığın afyonunun kutsal kültürün değerlerinin değil, “Allah yoksa her şey mubahtır” diyen seküler kültürün değerlerinin olduğunu göstermiştir. Marks’ın öngörüleri ve beklentileri gerçekleşmemiştir.

*

İnsanlar var oldukça, kutsal kültür var olacaktır. Varoluşun kaynağı kutsal kültürün ışığı, hiçbir zaman sönmez. Dünyanın kültürel dokusuyla birlikte, ekonomik yapısının güçlü olması, insanların istekleriyle ihtiyaçları arasındaki, uyumun ve dengenin sağlanmasına bağlıdır. Dünyanın sınırlı kaynaklarıyla, insanların sınırsız isteklerinin karşılanması mümkün değildir. İnsanların sınırsız istekleri, kutsal kültürün değerleriyle dizginlenir.

*

Paul Claudel’in vurguladığı gibi: “Görünen dünya, görünmeyen dünyadan ayrı düşünülmemelidir. Allah’ın evrenini iki dünya oluşturur”. Yaratıcı’sız dünya, inançsız toplum, değersiz ekonomi ve ruhsuz insan isteyen seküler kültür, yol açtığı küresel ısınmayla, yeryüzündeki bütün canlı hayatını tehdit etmektedir. Yirminci yüzyıl, dünya savaşları yüzyılı olmuştur. Yirmi birinci yüzyıl, doğal afetler yüzyılı olacaktır. Ekonomik, siyasal ve çevresel krizler birbirini izleyecektir.

*

Dünyanın zengin doğal kaynakları, beş kıtanın ihtiyaçlarını karşılar. Ancak bir kıtanın bile, isteklerini karşılamaya yetmez. Seküler kültürün sürekli büyüterek, yıldan yıla yeni boyutlar kazandırdığı istekler, kutsal kültürden kaynaklanan, değerlerle dizginlenmezlerse, dünya ekonomik ve siyasal krizlerden kurtulamaz. Krizlerin kaynağına bakıldığında, sınırlı ihtiyaçlarından daha çok sınırsız isteklerinin karşılanması için, her yola başvuran seküler kültürün misyonerlerinin olduğu görülür.

*

Seküler kültür gücünü korumak için, dünyayı savaştan savaşa sürklüyor.

*

Kutsal kültür iki dünyaya, seküler kültür tek dünyaya odaklanır.

*

Tek dünya diyenlerin ellinde, iki dünya anlamını yitirir.

29 Kasım 2020, 12:17

TARİHİN HER DÖNEMİNDE YÖNETENLER SAVAŞ YÖNETİLENLER BARIŞ İSTEMİŞLERDİR

İnsanlık tarihi boyunca, toplumların tabanları barış, tavanları savaş yanlıları olmuşlardır. Dünyanın neresinde olurlarsa olsunlar, bütün ülkelerde savaş rüzgarları, yönetimlerin tabanlarından daha çok tavanlarında eserler. Her zaman her yerde savaşları, ülkelerin tavanları başlatırlar, tabanları durdururlar. Dünyanın her yerinde savaşlarda en büyük bedeli, ülkelerin yönetenleri değil, yönetilenleri öderler. Toplumların tabanları için istenmeyen barışlar, istenen savaşlar yoktur. Barış sofralarında herkese yer vardır. Barış sofraları katılıma açık sofralardır.

*

Bütün ülkelerde tabanın oluşturduğu geniş ağın gücü, tavanın oluşturduğu dar ağın gücünden çok daha büyüktür. Uzakların yakın olduğu kare dünyada, oluşturulan yerel ve küresel ağlarla, ülkelerin tabanları, tarihin geçmiş dönemlerinde görülmemiş bir etkinliğe ulaşmıştır. Artık hiçbir ülkenin yönetim piramidinin tavanında yer alanların, tabanında yer alanlara meydan okumaları mümkün değildir. Büyük paylaşım ağları, bütün ülkeleri her alanda demokratikleşmeye zorluyor. Ağda yer alan herkes eşittir, herkes saygındır, kimse kimseye saygısızlık yapamaz.

*

Barış eylemlerini özendirmede, savaş isteklerini dizginlemede, toplumların tabanları, tavanlarından her zaman daha başarılı olmayı bilmişlerdir. Ülkelerin tavanları iktidar alanlarını genişletmeye çalışırken, tabanları paylaşma konularını çoğaltmaya çalışırlar. Toplumların tavanları “İktidar savaş yapmaya muktedir olmaktır” derken tabanları “İktidar barış yapmaya muktedir olmaktır” derler. Tavanlar mutlak iktidar peşinde koşarken, tabanlar mutlak katılım peşinde koşarlar. Tabanda güç katılımdan kaynaklanır. Katılımın olmadığı yerde katkı olmaz. Kültürde ve ekonomide kalite katılımla gelişir.

*

Yerel ve küresel katılım ağlarında, kimse kimsenin ülkesinin tavanında mı, yoksa tabanında mı, yer aldığına bakmaz. Katılımcıların gücü yönetim piramitlerinde aldıkları yerlerden değil, geniş paylaşma ağına yaptıkları katkılardan gelir. Geleceğin, Farabi’leri, Gazali’leri, Hacı Bayram'ları, Fatih'leri, Sinan'ları, büyük katılım ağları dünyasında, beklenilen tavanlardan daha çok beklenilmeyen tabanlardan çıkacaktır. Kare dünyada, ekonomik, siyasal ve kültürel hayatın odak noktasında, bilgileri ve bilgelikleri paylaşarak zenginleştiren yardımlaşma ağları vardır. Ağlardan en çok yararlananlar en az yanılırlar.

*

Toplumların tabanlarına geçmişte benzeri görülmedik, bir dinamizm kazandıran paylaşım ağlarının, etki alanları yıldan yıla genişliyor. Bu bağlamda bütün dünyada, sürdürülebilir bir barış ortamının oluşturulmasında, toplumların tabanlarına tavanlarından daha büyük bir görevler ve sorumluluklar düşüyor. Ağ toplumlarında ülkelerin yönetim piramitlerinde, taban ile tavan yer değiştirmiştir. Tabanlar tavan, tavanlar taban olmuştur. Ağlara katılan insanların çokluğu, barış çalışmalarına yeni boyutlar kazandırmıştır. Tabanlarda çoğunluk savaşta değil barışta birleşir.Ağların demokrasisi paylaşımcı demokrasidir.

*

Barışa giden yolların genişletilmesinde katılımcıların çokluğu, barış çalışmalarının değerine değer katıyor. Barış ortamının getirdiği ekonomik kazanımlar yanında, savaşta silah satışlarının kazanımları çok küçük kalmıştır. Kare dünyanın ekonomisinin merkezinde savaşın silahları yoktur, barışın bilgisayarları vardır. Bilgisayarlar ekonomik, siyasal ve kültürel alanda her şeyi demokratikleştirerek, hayatı bir yandan kolaylaştırırken, bir yandan yalınlaştırıyorlar. Ağlar merkez ve çevre farkını ortadan kalktığı düz kare dünyada din, dil, ırk ve renk ayrımı gözetmeyen, en büyük açık üniversitelerdir.

*

Taban ve tavanı buluşturan ağlarla, durdurulmayacak savaş yoktur.

*

Dar tavanlar geniş tabanlarla iş birliği yaparlarsa güçlü olurlar.

*

Yeni demokrasilerde güç, bütünleşmiş ağlarla kazanılır.

30 Kasım 2020, 13:44

BİLGİ TOPLUMUNDAN SEVGİ TOPLUMUNA GEÇEREK SAVAŞSIZ DÜNYANIN TEMELLERİNİ ATMAK

İnsanların sevgiyle silahlandıkları sevgi toplumlarında, Yunus’un yüzyıllar öncesinden haber verdiği gibi, sevenler sevilirler sevilenler severler. Kültürel, siyasal ve ekonomik hayatın canlılığı, sevgiyi sevgiyle zenginleştirmekten kaynaklanır. “Sevelim sevilelim” diyen toplumların pazarlarında, iyilikler alınır iyilikler satılır, iyiliklerden teraziler tutulur, iyilikler iyiliklerle tartılır. Bütün boyutlarıyla hayat ömür boyu süren, uzun soluklu zorluklarla dolu iyilik yarışıdır.

*

Sevgi toplumlarında hiçbir sevgi, daha büyüğü hayal edilmeyecek kadar büyük değildir. Nefret çağında, sevgide sınır tanımayanlar, sınırsız sevginin kaynağı olurlar. Sevgi toplumunda insanlar, ulaşılacak sevgiyi hayal ederler, hayal ettikleri sevgiye ulaşırlar. Albert Einstein’ın vurguladığı gibi: “Hayal gücü bilgi gücünden daha önemlidir”. Hayal gücü bilgi toplumlarında daha çok, sevgi toplumlarında zenginleşerek, karşı konulmaz bir dönüştürücü güç kazanır.

*

Bilgi toplumları insanları doğal dünyanın, sevgi dolu bağrından alarak, göklere savaş açarcasına uzanan, gökdelenlerin bağrına atmıştır. İnsanlar bilinen tabiatın sınırsız zenginliklerinden uzaklaşarak, gökdelenlerin sınırlı yapay dünyalarına kapanmak zorunda kalmışlardır. Dünyanın neresinde olursa olsun, bütün büyük şehirlerde, insanlar tabiattan uzaklaştıkça, toplum kesimlerini bir arada tutan sevgiden uzaklaşmışlar ve birbirlerine yabancılaşmışlardır.

*

Bilgi toplumlarının büyüttüğü New York gibi, gökdelen ormanına dönüşen şehirlerde, nereye giderlerse gitsinler insanların karşılarına, dış dünyaya bütünüyle kapalı cam ve çelik duvarlar çıkmaktadır. İnsanları birbirine yabancılaştıran bilgi toplumlarında, dostların, arkadaşların yerlerine akıllı telefonlar geçmiştir. Artık insanlar birbirlerinin yüzlerini telefon ekranlarında görülyorlar. Sürekli yeni işlevler yüklenen telefonlar, yalnızlaşan insanları iyice yalnızlaştırıyorlar.

*

Bilgi toplumlarında akıl gözüyle, sevgi toplumlarında gönül gözüyle görülür. İnsanlar ne hayal ederlerse, onu görürler onunla yaşarlar. Ancak akıl gözüyle, gönül gözüyle görülenler görülmez. Anadolu’nun büyük bilgeleri, “Akıl hesap yaparken gönül güler” derler. Sevgi toplumunda insanların gücü, akıl gözleri yanında, gönül gözleriyle görmelerinden kaynaklanır. Gönül gözü sevginin gözüdür. Sevgiyle yoğurulan toplumlarda, insanların dış dünyalarından önce iç dünyaları zenginleşir.

*

Bilgi toplumları makinaların denetimindeki insanlarla üretim peşinde koşarlarken, sevgi toplumları insanların denetimindeki makinalarla üretim peşinde koşarlar. Bilgi toplumlarında akıl alınır, akıl satılır. Sevgi toplumlarında, gönül alınır gönül verilir. Sevginin çoğaltan ve çarpan etkisini bilen insanlar, hem kendilerini hem çevrelerini dönüştürecek bilgi ve bilgelik kazanırlar. Onların görünmeyen ve bilinmeyen silahları karşısında, görünen ve bilinen bütün silahlar güçlerini yitirirler.

*

İnsanların sınırsız sevgi dünyaları ne kadar büyütülürse, sınırlı bilgi dünyaları o kadar geliştirilir.

*

Sevmesini bilenlerin hem bilgileri hem bilgelikleri, binlerce yıl yaşamışcasına zenginleşir.

*

Akıl ve gönül gözleri açık olan insanlara, iki dünyanın kapıları birden açılır

30 Kasım 2020, 13:49

Dr. OSMAN KAPICIOĞLU ile birlikte POSTKORONA DÜNYADAKİ

Dr. OSMAN KAPICIOĞLU ile birlikte POSTKORONA DÜNYADAKİ EKONOMİK,SİYASAL VE KÜLTÜREL DÖNÜŞÜMLERİ ELE ALDIK. YUNUS'UN SİNEĞİNİN KARTALI YERE VURMASI GİBİ BİR KÜÇÜK VİRÜS BÜTÜN DÜNYAYI DİZE GETİRDİ HİZAYA SOKTU.ARTIK YENİ NORMAL DÜNYADA HİÇBİR ŞEY ESKİSİ GİBİ OLMAYACAK. BİLDİKLERİNİ UNUTMAYANLAR ARADIKLARINI BULAMAZLAR.