Prof. Dr. Nazif Gürdoğan Yazar, Akademisyen

Şubat 2021

30 yazı

1 Şubat 2021, 12:12

MEDİNE SÖZLEŞMESİNE DAYANAN DEMOKRATİK YÖNETİM KESİNTİSİZ BİR KUSURSUZLUK ARAYIŞIDIR

Habil’den ve Kabil’den beri, bütün insanlığı kucaklayan Müslümanlar, yönetimde adalet başta olmak üzere, değişmeyen değerleri savunma yolunda, canları pahasına doğruların yanında yer almışlardır.Onların düşünce ve eylem dünyalarında, her zaman geçerli doğrular, değişmeyen değerler olarak görülmüştür. Tarihlerinin her döneminde, Müslümanlar değişen araçlarla, değişmeyen amaçları birbirinden ayırmasını bilmişlerdir.

*

Ekonomik, siyasal ve kültürel boyutlarıyla, hayatın canlılığının dinamikleri, değişmeden gelişmek için, değişmesini bilmektedir.Bu yüzden geçmiş yüzyıllarda değişim sürecini yönetmesini bilen toplumlar, sürekli yenilenerek, en uzun ömürlü devletleri kurmuşlardır. Tarihin güçlü yönetimleri, otokratik devletler değil demokratik devletlerdir. Bunun için Anadolu’da, zorla doğruluk, zorla iyilik, zorla güzellik olmaz denilir.

*

Doğruluğun, iyiliğin, güzelliğin,toplumların bütün kesimleri tarafından benimsenmesi ve çoğunluğun desteğini alması, demokratik yönetimlerin temelini oluşturur. Sağduyu bütün insanlara eşit olarak verilmiştir. Dünyada her insan doğruyu yanlıştan, iyiliği kötülükten, güzelliği çirkinlikten ayıracak yetkinliğe sahiptir. İcma çoğunluğun görüşü, bütün yönetimlerinin dayandığı ana kaynaklardan biridir. Sağduyu için yol birdir. Çoğunluk yanlışta birleşmez.

*

Devletler yönetimde demokratik ilkelerden, ne kadar uzaklaşırlarsa, o kadar otokratik ilkelere yaklaşırlar. Dünyanın neresinde olursa olsun, çoğuluğun sesinden daha çok, azınlığın sesine kulak veren yönetimler, hayatın her alanında üretim gücünün dinamitlenmesine yol açarlar. Bütün ülkelerde demokratik ilkelerin çiğnenmesinin peşinden, ekonomik ilkelerin çiğnenmesi gelir.Demokratik ilkelerle ekonomik ilkeler hayatın iki ana dinamiğidir.

*

İslam medeniyeti her zaman, iki dünyayı birbirinden ayırmadan, bir dünya medeniyeti olmuştur.Bunun için Müslümanların, yüzyılların sınavından geçmiş,yönetime ve üretim ilişkin,her dönemde geçerlililiklerini koruyan kuralları ve değerleri vardır. Medine demokrasisinin ve Medine ekonomisinin temelleri,Atina demokrasinini ve Atina ekonomisinin temellerinden çok daha güçlüdür ve çok daha kuşatıcıdır.

*

Medine’ye Hicreten sonra yüzyılar içinde Müslümanlar, üç kıtada Kaşgar’dan Kurtuba’ya, Bursa’dan Saraybosna’ya kadar uzanan coğrafyalarda, hiçbir alanda zora başvurmadan, adil yönetimin ve adil üretimin ve adil paylaşımın en güzel örneklerini vermişlerdir.Müslümanlar herkesin hayatı, herkesin inancı kendinedir diyerek, baskıcı otokratik yönetimleri değil, paylaşımcı demokratik yönetimlerin yanında olmuşlardır.

*

Dünyaya barış getirmek için, köklü ve güçlü demokrasilerin, Roma hukundan önce, isyan hukukunun ilkelerini, ortaya koyan ve temellerini atan, Mekke hukuna ihtiyacı vardır.

*

Siyasal sınırların önemini yitirdiği dünyada, bütün ülkeler otokratik yönetimlerden, demokratik yönetimlere geçmek zorundadırlar.

*

Yönetimde ve üretimde çoğunluğun görüşlerine saygı gösterenler, hiçbir zaman şiddet yanlılarının tuzaklarına düşmezler.

2 Şubat 2021, 13:21

KÜLTÜRDE VE EKONOMİDE GEÇMİŞTE AZINLIĞIN RÜYALARI GELECEKTE ÇOĞUNLUĞUN BENİMSEDİĞİ GERÇEKLER OLUR

Ekonimi kültürü, bilim ve sanat birikimi gibi, tarihin derinliklerinden süzüle süzüle gelmektedir. Dünyada ekonomi kültürü, bilimlerin hepsinden daha eski, bir tarihsel geçmişe sahiptir. Üretimin ve tüketimin olmadığı yerde, insan ve toplum olmaz. Toplumun olmadığı yerde kültür ve ekonomi olmaz. Bütün toplumlarda, fiziksel üretimin olduğu kadar, kültürel üretimin öncüleri, düşünen akıllar,seven gönüller ve üreten ellerdir.

*

Ekonomik hayatta gelir ve gider üretimle ortaya çıkar. Toplumda herkesin gelirleri ve giderleri vardır. Üretim gücünü büyüterek, sağlıklı bir toplum, dengeli bir ekonomik yapı oluşturmada, ortaklık kültürü bağlayıcı ve bütünleştirici bir işlev yüklenir. Devlet bağımlısı olmak, Anadolu insanının birlikte, çalışma kültürünü zayıflamıştır. Ortaklık kültürü gelişmeyen toplumlarda, çalışma yaşına gelen herkes, güvenliği bir devlet kuruluşunda görev almada bulur.

*

Ekonomide devletin ağırlıklı olmadığı toplumlarda, bir aile gibi çalışan küçük kuruluşlar, büyük kuruluşlardan daha hızlı büyürler. Küçük kuruluşlarda insanlar, gelişmelere uyum sağlamada, daha başarılı olurlar. Onlarda büyük kuruluşların, hareket alanlarını sınırlayan kurallar yoktur. Bilge Yönetim Bilimcisi Charles Handy’nin benzetmesiyle, ekonomik yapıda büyükler file, küçükler pireye benzer. Pire filden daha çabuk ve hızlı hareket eder.

*

Devletin her alanda üretime el atmasıyla, kuruluşlar filler gibi büyürerek, esneklikleriyle birlikte üretici güçlerini de yitirir. Ülkeleri yoksullaştıranlar, esnek davranmasını ve risk almasını bilen, küçük kuruluşlar değil, kurallara boğularak, esnekliğini ve üretgenliğini, yitiren büyük kuruluşlardır. Bütün ülkelerde büyük kuruluşlar, etik ilkeleri umursamayan hantal yapılarıyla, ülkelerin üretici güçlerinin zayıflamasına yol açar.

*

Dünyanın bütün ülkelerinde, ekmeğini taştan çıkaran küçük kuruluşların çoğalması, ortaklık kültürünün gelişmesi için, büyük devlet kuruluşlarından daha çok, küçük millet kuruluşlarına önem verilmektedir. Dünyanın büyük devlet kuruluşlarında çalışanlar, yenilik yapma yetenekleriyle birlikte, uzun dönemli düşünme güçlerini de yitirir. Ülkelerin üretim güçlerini büyütmelerinin, önündeki engellerin başında, yönetimlerin arka bahçeleri olan, büyük devlet kuruluşları gelir.

*

Ülkelerin gelecekteki başarıları, kusursuz üretim yapmanın coşkusunu duyan, üretmeyi en büyük erdem olarak gören, birlikte yaşamasını bilen, küçük kuruluşlardan kaynaklanacaktır.

*

Küçükler kuruluşlarındaki olumsuzlukları azaltmaktan daha çok, olumlulukları çoğaltmak için, birbirleriyle yardımlaşmasını bildikleri gibi, sorunlarını da birlikte çözmesini bilirler.

*

Bütün ülkelerin ekonomisi, arı kovanı dinamiğine sahip olan, küçük kuruluşlar ayakta tutarlar.

2 Şubat 2021, 16:33

Değerli Ömer Tolgay, Sevgili Şakir Kurtulmuş ve Sanatçı Taner

Değerli Ömer Tolgay, Sevgili Şakir Kurtulmuş ve Sanatçı Taner Yüncüoğlu ile H.K.AİHL'nin okumayı ve yazmayı seven öğrencileriyle, sazlı sözlü DÜŞÜNCEYİ EYLEM EDEBİYATI MEDENİYET ŞİİRİ İMAN İÇİN BİLME söyleşimiz

3 Şubat 2021, 12:31

DÜNYAYA AÇIK DUVARSIZ BİR ÜNİVERSİTE OLAN MAVERA DERGİSİ

İnsanlığın her gün daha yaşanabilir bir dünyaya uyanması için, kültür ve sanatın açık üniversiteleri olan, düşünce ve eylem dergilerinin sayılarının çoğalması, büyük önem taşır. Dergilerin sayıları ne kadar çok olursa, kültür ve sanat çalışmaları da o kadar zengin olur. Düşünce ve eylem dünyasının derinliği, dergilerin nitelik ve nicelik bakımından bolluğundan kaynaklanır. Ekonomik, siyasal ve kültürel hayatı, çevrelerinde büyük bir çekim alanı oluşturan, kültür ve sanat dergileri değiştirir. Söz konusu dergilerin sayıları az, ancak etkileri büyüktür. Onların toplumların bütün kesimlerine dönük eğitimler veren açık üniversitelerdir.

*

Kültür ve sanat dergilerinde, sözün vazgeçilmez bir yeri vardır. Sözle düşünce eyleme, eylem düşünceye dönüşür. Doğurgan sözün ustaları kalabalıkları değil, kalabalıklar onları izler. Onlar düşünce ekerler, eylem biçerler, kültür ve sanatlarıyla toplumları dalgalandırırlar. Hayatın hem önünde, hem sonunda söz vardır. Söz kültürün sanata, sanatın kültüre, düşüncenin eyleme, eylemin düşünceye dönüşmesidir. Nasıl pusulasız gemi olmasa, kültürsüz sanat, düşüncesiz eylem olmaz. Kültür sanata, düşünce eyleme, hem yerel, hem küresel boyutlar kazandırır.

*

Mavera’nın yolu Büyük Doğu, Diriliş ve Edebiyat’ın yolu gibi, kalabalıkların yolu değil, kalabalıkların izlediği yoldur. Her güçlü derdi, doğru yerde doğru zamanda, doğru biçimde konumlandırıldığında, Mavera’ya giden yolu bulur. Kültür ve sanatta amaç, doğru düşünmek doğruyu aramak, güzel düşünmek güzeli aramak, iyi düşünmek, iyiyi aramaktır. Doğrulukta, güzellikte, iyilikte yarışmanın olmadığı yerde, kültür ve sanat, düşünce ve eylem zenginleşmez. Sıradışı dergilerde, sıra dışı sanatçılar, okuyucularına, düşünce ve eylemin olduğu kadar kültür ve sanatın sınırlarında, yeni yaklaşımların yolunu açarlar.

*

Hayat doğum ile ölüm arasında yapılan bir yolculuktur. Mavera edebiyatı, hayatı iman için bilenlerin dergisi oldu. Macera edebiyat yoluyla, kültür ve sanatın, düşünce ve eylemin, kuşaktan kuşağa yeni boyutlar kazandırarak aktığı bir ırmak olmaya çalıştı. Mavera’nın yolu, ya Doğu’nun ya Batı’nın değil, hem Doğu’nun hem Batı’nın yoldur. Doğu’suz Batı, Batı’sız Doğu olmayacağı için, Mavera sayfalarında hem Necip Fazıl’a, hem Rimband’ya, hem Sezai Karakoç’a hem de Rilke’ye yer verdi. Mavera için, bilginin vatanın olmadığı gibi, gerçeğin de vatanı yoktur. Mavera’nın yolu, gerçeği aramaktır.

*

Anadolu insanı, Yirminci yüzyılda tarihinde benzeri görülmedik bir yabancılaşma sürecinden geçti. Mavera Anadolu insanının tabandan daha çok tavandan gelen yabancılaşma sürecine, edebiyatla direnen aydınların dergisi olmayı başardı. Mavera bilinen yolu değil, bilinmeyen yolu seçti. Mavera için yol, sıradan insanların kalabalık yolu değil, sıradışı insanların kuş uçmaz kervan geçmez yoludur. Mavera devlet ile millet arasına inşa edilen duvarları bir bir yıkmıştır. Devlet ile milleti bütünleştirmeye çalışmıştır.

*

Bulutlar yağmurların, yazarlar düşüncelerin habercileridir. Mavera yayın hayatı boyunca, güzel düşüncelerin olduğu kadar güzel eylemlerin de habercisi olmayı bildi. Mavera sayfalarını, hayatın her alanına açtı, insanı ilgilendiren her konuyla ilgilendi. Mavera’nın bir kurucusu değil, yedi kurucusu vardır. Ne zaman Mavera’nın adı anılırsa, yedi yazarı birden akla gelir. Nerede bir kurucusu konuşulursa, onunla birlikte yedi kurucusu da konuşulur. Mavera bu özelliğiyle, diğer dergilerden ayrılır. Mavera’nın kurucusu yazarı değil, kurucu yazarları vardır.

*

Bulutların yağmur yüklü oldukları gibi, dergiler de düşünce yüklüdür. Mavera, izlerini sürdüğü, Büyük Doğu, Diriliş ve Edebiyat dergileri gibi, Anadolu’nun bin yıllık kültür ve sanat birikimini geçmişten geleceğe, yerelden küresele taşımayı kendisine ana misyon edindi. Yunus’suz bin yıllık, Anadolu düşünülemediği gibi, Necip Fazıl’sız da bir Anadolu düşünülemez. Mavera’nın yazarları düşünce ve eylem dünyalarını, başkalarının yanlışları üzerine değil, kendi doğruları üzerine inşa ettiler. Kendilerini nasıl gördülerse, dünyayı öyle gördüler, sevdiler sevildiler, hiçbir zaman karamsar olmadılar.

*

Mavera yazarları, yazdıklarıyla yalnızca Anadolu insanının sesi değil, bütün insanlığın sesi olmayı istediler. Bunun için, Cahit Zarifoğlu, kendisiyle yapılan bir konuşmada,’’ Sanat insanın sesidir. Bu sesin ebediliğe perçinlenmesidir. Sanatçı ise, bu işin ustasıdır. O kendi sesini duyururken, aslında yalnız kendi sesini duyurmuş olmuyor, bütün insanlığa özellikle kendi toplumuna da sözcülük etmiş oluyor ‘’değerlendirmesini yapar. Mavera kalıcı kültür ve sanat eserlerini vermek için, bütün yazarlarıyla birlikte düşünce ve eylemi altın oranda harmanlamaya çalıştı

*

Yirminci yüzyılın sonunda, Yirmi birinci yüzyılın başında, sol ve sağ çatışma ekseninin yerine yerel ve küresel çatışma ekseni geçti. Artık dünyada çatışma sağcılarla solcular arasında değil, kutsal kültürle seküler kültür arasında yaşanıyor. Seküler kültürün tek dünyalı bakışına karşı kutsal kültürün iki dünyalı bakışı, bütün dünyada benimseniyor. Yeni dünya öncüleri, aklı yalnızda başında olanları değil, aklı hem başında hem de gönlünde olanlardır. Dünya sağcıların ya da solcuların, yoksulların ya da zenginlerin dünyası değil, iki dünyayı bir bütünün iki ayrılmaz yüzü olarak görenlerin dünyasıdır.

*

Düzleşen dünyada sağcılar ve solcular, yolsular ve zenginlerden önce yerel düşünenlerle küresel düşünenlerin, açık toplumlarla kapalı toplumların çatışması ve yarışması var. Yeni dünya ordulardan önce yazarların dünyasıdır, kitapların dünyasıdır, dergilerin dünyasıdır. Yunus Türkiye’nin, Shakeaspeare İngiltere’nin, Goethe Almanya’nın sesidir.

*

Düz kare dünyada kültür ve sanat dergileri, hayatı yaşanır kılmak için vardır. Büyük Doğu, Diriliş, Edebiyat ve Mavera gelecek nesillere bırakılmış eşsiz hazinelerdir. Dergiler hayatını kilometre taşlarıdır. Nasıl kovanından dışarı çıkmayan arının kovanında bal olmazsa, sınırlarını aşmamış dergilerin de geleceğe kalan yazarları olmaz. Bu bağlamda Mavera en güçlü, en başarılı dergilerden biridir. Her dergi neyi arıyorsa, onu bulur. Mavera, yolunda aradığını bulan bir dergidir.

*

İster roman, ister hikaye, isterse şiir, isterse deneme olsun, bir edebiyat eserinin gücü, ‘’beyaz haberlerim var kardeşlerim’’ diye seslenmesini bilmesinden kaynaklanır. Dünyanın ölümsüz edebiyat eserleri, yeryüzünün kara haberlerinden daha çok gökyüzünün beyaz haberlerine odaklanmışlardır. Onların görev ve sorumlulukları, görünmeyen dünyanın rüzgarlarıyla, görünen dünyanın bulutlarını dağıtmaktır. Onların düşünce ve eylem dünyalarında, ümitsizliğe karamsarlığa ve kötümserliğe kesinlikle yer yoktur. Onlar edebiyatın gizemli tarlasına düşünce ekerler, eylem biçerler.

*

Doğurgan sözün büyük ustası, Sezai Karakoç, sanatı düşünce ve eylemi birbirine bağlayan ve birbirleriyle bütünleştiren, eşsiz bir ’’köprü’’ olarak görür. İki alan arasındaki uyum ve düzen ‘’Metafizik gerilim’’ ile sağlanır. Metafizik gerilimle toplumları dalgalandıran sanatçılar, düşünceyi eyleme dönüşmenin olduğu kadar eylemi düşünceye çevirmenin ustasıdırlar. Mavera, Büyük Doğu, Diriliş, Edebiyat dergileriyle bütünleşerek, Türkiye’nin Yirminci yüzyılını dergiler yüzyılı yaptılar. Anadolu insanı, söz konusu dergilerle düşünce ve eylem dünyasının sınırlarına doğru, uzun ve büyük yolculuklara çıkmıştır.

*

Edebiyatın bayrağı yoktur. Edebiyat eserlerinde yerel değerler kadar, küresel değerler de tartışılır. Mavera’nın üçüncü sayısında, benim yönettiğim, Akif İnan, Rasim Özdenören ve İsmet Özel’in katıldığı, ‘’Edebiyatta Evrensellik ve Yerellik’’ oturumunda ele alınan konular, bugün de geçerliliğini koruyor. Hayat, ölüm, güzel, doğru ve iyi gibi konular bütün insanlığın küresel sorunlarıdır, bütün insanlığı ilgilendirirler. Edebiyat eserleri, yerelliği küreselleştirdikleri, küreselliği yerelleştirdikleri ölçüde kalıcı ve uzun ömürlü olurlar. Her edebiyat eseri seslendiği ve kendileriyle iletişim ve etkileşim kurabildiği insanlarla değer ve güç kazanır.

*

Gerçek güzeldir, güzel gerçektir. Dünyanın neresinde olursa olsun, edebiyatçının en başta gelen sorumluluğu güzellikte yarışmak, iyilikleri özendirmek, kötülükleri, önlemektir. Bütün dünyada haksızlığa karşı çıkanların başında edebiyatçılar gelir. Edebiyatçılar için bir insanın haksızlığa uğramasıyla, bütün insanlığa haksızlığa uğraması arasında fark yoktur. Onlar için bir insanın yaşatılması, bütün insanlığın yaşatılmasıdır. Onların sesi yalnızca ülkelerinin değil, bütün insanlığın sesidir. Onlar yalnızca ülkelerine değil, bütün dünyaya seslenirler. Bu yüzce Mavera yalnızca Anadolu insanına değil, bütün insanlığa seslenmiştir.

4 Şubat 2021, 11:54

HER DÖNEMDE TOPLUMLARIN DÖNÜŞMESİNDE İÇE DÖNÜK SAVAŞLAR DIŞA DÖNÜK SAVAŞLARDAN ÇOK DAHA ÖNEMLİ OLMUŞTUR

İslam tarihinde bir dönüm noktası olan, Hicret’in üzerinden bir yüzyıl geçmeden, Müslümanlar dünyayı bir hilal gibi kuşatmışlar. Hilalin bir ucu Çin’e uzanırken, bir ucu Pirene'leri aşarak, Fransa’nın içlerine kadar ulaşmıştır. İslam’ın tarihte eşi ve benzeri görülmedik bir hızla genişlemesi, askeri bir üstünlükten daha çok Allah’a inanmanın, Son Peygamberine bağlanmanın verdiği güçten kaynaklanmıştır. Allah sevgisini kazanan insanları, hiçbir zaman, hiçbir yerde yarı yolda bırakmamıştır.

*

Sezai Karakoç, Osmanlı devletinin tarih sahnesinden çekilişini, büyük bir acıyla yaşayan Yahya Kemal’i, “Bozgunda bir fetih düşü” olarak görür. Osmanlının küçülüş döneminde, büyük fetih rüyaları gören Yahya Kemal, İslam’ın bir “Cihat Medeniyeti” olduğunu söyler. Cihat toplumsal bunalımların yaşandığı dönemlerde, büyük rüyalar görmenin coşkusuyla, Müslümanlara eşsiz bir dinamizm kazandırır. Müslümanlar ümitsizliğin en yoğun olduğu dönemlerde bile, yüzyıllar sonrasının görkemli rüyalarını görmüşlerdir.

*

Osmanlı devletinin kuruluşu sırasında, Osman Gazi’nin bir gecede, göğ¬sünden doğan bir çınarın, üç kıtaya dal budak salmış olarak görmesi, en çok bilinen rüyaların başında gelir. Ortam ve şartlar ne kadar olumsuz olursa olsun, ümitsizliğe kapılmayanlar gerçekleşecek büyük rüyalar görürler. Toplumların rüya dünyaları ne kadar büyük olursa, eylem dünyaları o kadar büyük olur. Rüyaları büyük acılara katlanarak, iyimserliklerini yitirmeyenler gerçekleştirir. Nasıl denizlerin derinliklerine inmeyen dalgıçlar incilere ulaşamazlarsa, büyük çileler çekmeyen insanlar rüyalarını gerçekleştiremez.

*

Rüyaların gerçeğe, düşüncelerin eyleme dönüştürülmesinde, cihat coşkusu vazgeçilmez bir önem taşır. İslam kültüründe cihat iki yönlü bir eylemdir. Cihadın bir yönü, insanın iç dünyasına, bir yönü dış dünyasına dönüktür. Güç olan cihadın insanın iç dünyasına, dönük olan yönüdür. Zorlu bir iç hesaplaşmayla, gönüller Allah sevgisiyle doldurulmazsa, dış dünyanın güzelleştirilmesi mümkün değildir. İç dünyalarını zenginleştirmeyen insanlar, dış dünyanın yok edici çekiciliğinden kurtulamazlar.

*

Son gelen ilk olan İslam Peygamberi, bütün insanlara büyük cihadın insanın cephede savaşması değil, iç dünyasında kendi kendisiyle hesaplaşması olduğunu haber vermiştir. İnsanın gönlünün derinliklerinde kendisiyle hesaplaşması, düşmanlarıyla savaşmaktan çok daha zordur. Hem iç hem dış dünyada, yarışmalara direnilmez yarışmalar yönetilir. Dünyada kendileriyle her alanda iyilikte yarışmayanlar, dostlarını olduğu kadar düşmanlarını da hiçbir alanda, iyilikte yarışmaya zorlayamazlar kötülükleri önleyemezler.

*

Dünyayı bitmez tükenmez bir coşkuyla iyilikleri büyütmesini, kötülükleri azaltmasını bilenler dönüştürür. Yirminci yüzyılda dünyayı değiştirmede başarıyla uygulanan yollardan biri, Gandi’nin Hindistan’da işgalci İngilizlere karşı, uyguladığı ve amacına ulaştığı, “Pasif Direnme” yoludur. Gandi şiddete dayanmayan yöntemini Throeau, Tolstoy ve Emerson gibi “Gönüllü Direniş”çilerden esinlendiği kadar, Hint alt kıtasında çok güçlü olan Dergah kültüründen yararlanmıştır. Mesnevi kültürünün zenginliği, gönüllü itaatsizlik yollarını derinden etkilemiştir.

5 Şubat 2021, 12:47

DARBELERDE HUKUKUN ÜSTÜNLÜĞÜ AYAKLAR ALTINA ALlNARAK ADALET DAİRESİ PARAMPARÇA EDİLİR

Güzel hukuk güzel ağaç gibidir, kökleri yeryüzünde dalları gökyüzüne uzanır, hayatın her alanını kapsar. Nasıl politikacılar politikayı, generaller orduyu güçlendirirlerse, hukukcular da adaleti güçlendirirler. Politikanın yalnızca politikacılara, ordunun yalnızca generallere bırakılamayacağı gibi, adalet de yalnızca hukukculara bırakılamaz. Dünyanın bütün ülkelerde adalet temel hakların ve ana özgürlüklerin en büyük güvencesidir. "Adalet Dairesi" adaletle aksamadan işlerlik kazanır

*

Demokratik kurumların güçlenmesi, demokrasi kurallarının geçerlik kazanması, toplumun bütün kesimleri tarafından benimsenmesine bağlıdır. Çünkü hukukun üstünlüğü korunmazsa, üstünlerin hukuku önem kazanır. Hukuk karşısında toplumun bütün kesimlerinin, eşit olmadığı ülkelerde, demokratik kurumlar güçlenmediği gibi, ekonomik yapılar zenginleşmez. Hukukun tarafsız olmadığı toplumlarda, hiçbir kurum tarafsız kalamaz.

*

Politikanın bütünüyle politikacılara, savaşın bütünüyle askerlere, hukukun bütünüyle hukukçulara bırakılmadığı ülkelerde, yasama, yürütme ve yargılama ayrılığına dayanan, hukukun sınırları içinde birbirlerini dengeleyen ve deneten, ekonomik, siyasal ve kültürel yapılar zenginleşerek gelişirler. İletişim ve etkileşim içinde, güçler ayrılığına önem verilen ülkelerde, güçler ayrılığı güçler paylaşmasına dönüşerek, her alanda büyük atılımlar yapılır.

*

Tarih içinde toplumlar hukuklarıyla millet, milletleriyle devlet olur. Yüzyıllar içinde kalıcılık ve süreklilik kazanan hukuk kuralları, devletle milletin kaynaşmasında ve dayanışmasında, hayati önem taşır. Hukukla devletin eşgüdümünde, toplum kesimleri arasında, uzlaşmalar desteklenir ve çatışmalar önlenir. Bu yüzden Anadolu’da, “Hukuk karşısında boyunlar kıldan incedir” ve “Hukukun kestiği parmak acımaz” denilir.

*

Hukuk sorunları çözmede güçle değil adaletle, kimseye haksızlık yapılmadan, çözmek için vardır. Malraux’nun vurguladığı gibi: “Darbeler silahlarla kısa zamanda yapılırlar.Ancak izleri yüzyıllarca kalır.” Dünyanın her ülkesinde hukukun gücü adaletinden, devletin gücü hukundan kaynaklanır. Bunun için ülkelerde tarafsız ve bağımsız hukukcuların görevleri, adaletsizlik yapanları yargılamaktan önce, adaletsizlikleri hukukla önlemektir.

*

Dünyada hukuk her alandaki gelişmelerin, ana kaynaklarının başında gelir. Üstünlerin hukunun geçerli olduğu bütün ülkelerde, toplumların azınlığı zenginleşirken, çoğunluğu yoksullaşır. Tarihin her döneminde hukuka verilen değer, insanlara verilen değeri gösterir. Dünyanın neresinde olursa olsun, bir insana yapılan haksızlık, bütün insanlığa yapılan haksızlıktır.Haksızlık karşısında susmanın bedeli, tarihin her döneminde çok ağır olmuştur.

*

Dünyada bütün hukuksuzlukların üstesinden, düzeni sağlayan hukukla gelinir.

*

Adalet dairesindeki bir aksama, ekonomik ve kültürel yapıyı altüst eder.

*

Yerleşmiş hukuk ilkeleri ülkelerin, en önemli kültürel sermayesidir.

5 Şubat 2021, 20:34

Sevgili Hıdır Yıldırım'ın yorulma bilmez gayretiyle ve yüze yakın

Sevgili Hıdır Yıldırım'ın yorulma bilmez gayretiyle ve yüze yakın arkadaşımızın katkılarıyla ayrıntılı ve çok boyutlu bir armağan kitap ortaya çıktı. HECE'den Ö.F.Ergezen'e ve yazar dostlarıma teşekkür ederim. Yuvarlak küre dünyanın duz kare dünyaya dönüşmesinin serüveni olan kitabın bir döneme ışık tutmasını ve yeni paradigmanın anlaşılmasına katkıda bulunmasını umuyorum.

6 Şubat 2021, 10:52

OTOKRATİK OLMAYAN DEMOKRATİK YÖNETİMLERDE ÇEŞİTLİLİK İÇİNDE UYUMA VE DÜZENE ÖNEM VERİLİR

Anadolu’nun bilgiyi bilgeliğe dönüştüren bilgeleri, akıl sayısı kadar düşünce, gönül sayısı kadar sevgi vardır diyen,düşüce ve eylem dünyalarıyla, demokratik kültürlerini zenginleştirme yolunda, bütün ülkelere ışık tutuyor. Onlar çoğunluğun değerlerini yansıtan demokratik yönetimlere, serbest pazar ekonomisini etik pazar ekonomisine dönüştürmek için, yüzyılların birikimini taşıyan tarihin derinliklerinden sesleniyor.

*

Dünyanın ölümsüz bilgeleri, insanlığın dört bin yıllık birikimden kaynaklanan, ekonomik ve kültürel zenginlikleriyle, medeniyetlerin harman olduğu dünyadan, yeni yüzyılın yönetim ve üretim dünyasına, köklü açılımlar kazandıracak yol haritası veriyor. Dünyanın ekonomik, siyasal ve kültürel krizlerle, karşı karşıya olduğu bir dönemde, hem yönetimde hem üretimde onarıcı gelişmelerin yolunun açılması, bütün ülkeler için hayati önem taşıyor.

*

Türkiye Yirmi birinci yüzyılın başında, Anadolu’nun ezber bozan bilgelerinden yola çıkarak, yüzyıllardan beri sürdürdüğü, yönetimde yenilenme ve üretimde güçlenme çalışmalarına, hız kazandırarak demokratik ülkeler arasında, kendisine geniş ve sağlam bir yer açmayı başarmıştır.Türkiye’deki bir kurum, bir kuruluş her alanda, kusursuzluğu yakalama yolunda, ne kadar başarılı olursa, o kadar örnek olur.

*

Tarihin her döneminde üretim ve yönetim kültürünü zenginleştirmek, Veysel’in diliyle söylenirse, hep “uzun ve ince” bir yol olmuştur. Üretimde ve yönetimde yeni gelişmelerin yolunu açmak, iyilikleri özendirmek ve kötülükleri önlemek , yorulma bilmeden gece gündüz demeden, çalışmasını bilenlerin işidir. Yönetimle ve üretimle, dünya barışına katkıda bulunmak, her ülkede hem yönetenlerin hem de yönetilenlerin görevidir.

*

Anadolu bilgelerinin sürekli vurguladıkları gibi, üretimi ve yönetimi iyilştirmek demek, güç birliği, gönül birliği yapmak, bir olarak birlikte olmak demektir. Onlar Yunus gibi Anadolu’dan, bütün insanlığa “Gelin tanış olalım. İşi kolay kılalım” çağrısında bulunur. Üretimle ve yönetimle, dünyanın gelen yıllarını geçen yıllarından, daha yaşanır kılmak, bütün ülkelerin elele vermelerini gerektiren, uzun soluklu bir yenilenme sürecidir.

*

Dünyanın güzelliği ve geleceği, bir bahçenin güzelliğinin ve geleceğinin, çeşitli ağaçların birlikte bulunmalarına dayandığı gibi, çeşitli ülkelerin, çeşitli kültürlerin birlikte bulunmalarına dayanır.Bütün ülkelerin özlemi olan dünya barışı, her ülkenin her kültürün gücünü, bütün ülkelerin gücü olarak görmeleriyle süreklilik kazanır. Dünyanın tek bir ülkeye dönüştüğü bir dönemde, en büyük güç çeşitlilikten kaynaklanan zenginliktir.

*

Çeşitliği önlemek, üretimde ve yönetimde, büyük krizlere davetiye çıkarmaktır.

*

Dünyada hayatın canlılığı her alanda, çeşitliğin korunmasından kaynaklanır.

*

Çeşitlilığin yok edilmesi dönüşmenin, temellerinin dinamitlenmesidir.

7 Şubat 2021, 07:49

Soğuk Savaş Dönemi'nin SIRADIŞI 68 KUŞAĞI'na ışık tutan

Soğuk Savaş Dönemi'nin SIRADIŞI 68 KUŞAĞI'na ışık tutan kitabımıza ilişkin YUNUS EMRE sevdalısı Sevgili SALİH GÜVEN, yorulma bilmez bir Mihalıççık gönüllüsü olarak, kitabımızla ilgili ilk eleştiri yazısını yazma inceliğini gösterdi. Teşekkür ediyorum, selam ve sevgilerimi sunuyorum.

7 Şubat 2021, 13:00

KÜLTÜRDEKİ EKONOMİ KAVRANILMADAN ORDU MİLLETTEKİ GİRİŞİMCİ MİLLET ORTAYA ÇIKMAZ ERİK AĞACINDA ÜZÜM YENİLMEZ

Yirminci yüzyılın ikinci yarısında Anadolu insanı cephelerdeki savaşların yerine, pazarlardaki yarışların geçtiğini görerek, “Ordu” toplumlardan “Girişimci” toplumlara dönüşme yolunda önemli adımlar atmış, çığır açıcı çalışmalar yapmıştır. Yirminci yüzyılın sonunda, Türkiye dışalımcı tüketen ülkeden, dışsatımcı üreten ülkeye dönüşmüştür. Üretim gücünde ağırlık, tarım ürünlerinden sanayi ürünlerine kaymıştır. Yeryüzünü bir mescit, bir işyeri olarak gören Anadolu insanı, ekonomik ve kültürel kuruluşlarıyla, dünya pazarlarında Türkiye’ye geniş alan açmıştır

*

İç çalkantılarla büyük bir üretim güçsüzlüğüne düşüldüğü, toplu iğnenin bile üretilmediği bir dönemde, üreten el olmasını bilen,Erbakan'dan Özal'a sıradışı mühendisler kuşağı, Türkiye’de tarım toplumundan, sanayi toplumuna geçişin mimarları olmuşlardır. Yeni Türkiye’nin oluşumunda Anadolu insanının gönlünde uyuyan aslanları, bir bir uyandıran sevgiyle donanmanın ustası mühendisler, üretimde ve yönetimde büyük sorumluluklar yüklenmişlerdir. Görünmeyen Üniversite’lerde bir araya gelen mühendis kuşak, “Kültürel Türkiye”deki dönüşümü, “Ekonomik Türkiye”ye taşımışlardır.

*

Ekonominin her alanında yenilikci bir işlev yüklenerek, hayatı kolaylaştıran mühendisler Anadolu’nun dönüşümüne öncülük yaparken, “Eski eski olduğu için atılmaz, faydasız olduğu için atılır. Yeni de yeni olduğu için alınmaz, faydalı olduğu için alınır” diyen, Mehmet Akif gibi düşünmüşlerdir. İki günü birbirinden farklı kılmaya katkısı olmayan bilgilerin, eski ya da yeni olmasının bir önemi yoktur. Tarihin her döneminde, kültürel dokuyu ve ekonomik yapıyı, dönüştürmenin üstesinden, yaşamayı zorlaştıran“tüketen eller” değil, kolaylaştıran “üreten eller” gelmiştir.

*

Yirminci yüzyıldan Yirmi birinci yüzyıla geçmeden, Sıradışı Mühendislerin öncülüğünde Türkiye’nin bütün şehirlerinde, sessiz ve derinden, büyük bir kültürel ve ekonomik dönüşüm gerçekleştirilmiştir. Türkiye’nin ekonomik, kültürel ve siyasal yapısı, büyük ölçüde yenilenmiştir. Büyük küçük bütün kuruluşlar, ekonominin her alanında dışsatımı artırarak, Doğu’dan Batı’ya dünya pazarlarında, kendilerine kalıcı bir yer tutmayı başarmışlardır. Avrupa’dan çekilen Anadolu insanı, aradan bir yüzyıl geçmeden, yeniden Avrupa’ya dönmüştür.

*

Ülkeler arasındaki siyasal sınırların önemini yitirdiği ekonomik sınırların önem kazandığı bir dünyada, toplumları Mekke’nin kazanılmasında olduğu gibi, silahsız olarak dönüştürmek, çok büyük ve hayati bir önem kazanmıştır. Savaş sırasında suçsuz bir insanı öldürmekle, bütün insanlığı öldürmek arasında hiçbir fark yoktur. Savaşlarda bir insanı öldüren, bütün insanlığı öldürür, bir insanı yaşatan, bütün insanlığı yaşatır. Son Peygamberin Mekke’ye dönmesi, kan dökmeden bir toplumu değiştirmede, insanlığın önündeki eşsiz bir örnektir.

*

İnsanların gönülleri silahlarla değil, hesapsız sevgiyle değişir. Kendilerinden ve inançlarından emin olanlar, başka inançlara yaşama hakkı tanımaktan korkmazlar. Kendi değerlerini bilenler, kendilerinden olmayanların değerlerini de bilirler. Mekkelilerin toptan dönüşümünde olduğu gibi, Allah’ı seven ve Allah’ın sevgisini kazananlar, kendileriyle birlikte, bütün bir dünyayı değiştirirler. Dönüşümün başlatıcıları, korku verenler değil, bütün dünyaya güven verenlerdir.

8 Şubat 2021, 12:48

DÜNYADAKİ SAVAŞLARIN ÜSTESİNDEN AKILLARI HEM BAŞLARINDA HEM GÖNÜLLERİNDE OLAN YÖNETİCİLERLE GELİNİR

Savaşlar ülkeleri yangın alanlarına, barışlar ülkeleri gül bahçelerine çevirirler. Türkiye’yi kırk yıla yakın savaşlardan uzak tutmayı başaran, Sultan Abdülhamit’in vurguladığı gibi: “Savaş yalnızca sınırlarda olmaz, savaş bir milletin topyekun ateşe girmesidir.” Ademoğulları dünyaya birbirleriyle savaşmak için değil, birbirleriyle tanışmak için gönderilmişlerdir. İnsanlık tarihi içinde savaşların iki taraf için yararlısı, barışların iki taraf için zararlısı olmamıştır. Dergah kültüründe ölüm hayatla bütünleştirilerek, savaşa giden yollar bir bir kapatılır.

*

Dünyanın her yanında savaşları başlatmak her zaman kolay, durdurmak her zaman zor olmuştur. Savaşları akılları başlarında olanlar başlatır, akılları gönüllerinde olanlar durdurur. Dünyada Habil’den ve Kabil’den beri, devam eden savaşların önüne geçmek için, bütün insanların akılları hem başlarında, hem de gönüllerinde olmalıdır. Geleceğin barış dünyasının mimarları, akıllarıyla aldıkları kararları, gönülleriyle uygulamasını bilenler olacaktır. Kanatlarının biri akıl, biri gönül olan barış güvercini, bütün ülkelerde sevgiyle ve saygıyla karşılanacaktır.

*

İnsanlık tarihi büyük yıkımlara, yol açan savaşların tarihidir. Dünyada bir insanı yaşatmayı, bütün insanlığı yaşatmaya eşdeğer gören İslam’ın doğuşu, tarih içinde, eşsiz bir dönüşüm örneği olmuştur. Tarihte Müslümanlar Son Peygamberin, Mekke’yi kan dökmeden dönüştürme yolunu, izlemeye büyük özen göstermişlerdir. Bunun için Alfons Lamartin, “Şayet gayenin büyüklüğü, yararlanılan araçların küçüklüğü ve sonucun büyüklüğü, insan dehasının üç ölçüsü olursa, dünya tarihinin herhangi bir şahsiyetini, Muhammed Peygamberle karşılaştırmaya kim cesaret edebilir” demektedir.

*

Paris’te tek başına bir üniversite gibi, İslam’ın ana kaynaklarını Fransızcaya çeviren Muhammed Hamidullah, yaptığı araştırmalarla bütün insanlığın ufku olan İslam Peygamberinin, ömrü boyunca katıldığı savaşlarda, iki taraftan ölenlerin toplam sayısının, beş yüzü aşmadığını ortaya koymuştur. Son yüzyılların savaşlarında olduğu gibi, ölenler arasında kesinlikle yaşlılar, kadınlar ve çocuklar yoktur. İslam dünyasında barış dönemleriyle birlikte, savaş dönemlerinin hukuku da geliştirilmiştir. Müslümanlar Pasifik’ten, Atlantik’e toplumları, şiddete başvurmadan dönüştürmüşlerdir.

*

Son Peygamberin ahlakıyla ahlaklanan insanların silahsız savaşları, silahlarla yaptıkları savaşlardan, çok daha dönüş¬türücü olmuştur. Sezai Karakoç’un “Hızırla Kırk Saat” şiirinde anlattığı, barış alanındaki “Papirus / Mermer / Tuğla / Ceylan derisi / İpek / Kumaş / Odun / Saman / Kepek”e doğru “Müthiş gerileyiş” , savaş alanında “ Ok / Kılıç / Top / Tüfek / Tank / Gemi / Uçak”a doğru “Müthiş ilerleyiş”e dönüşmüştür. Silahlı savaşlardaki baş döndürücü gelişmeler, bütün insanların iç dünyalarıyla birlikte, dış dünyalarını da, yakmışlar, yıkmışlar, harabeye dönüştürmüşlerdir.

*

Dünyada ölümler anlamlarını yitirdikleri için, ülkeler Yirminci yüzyılda Berlin’in, Paris’in, Londra’nın, Nagazaki’nin, Hiroşima’nın yakılıp yıkılışı önlenememiştir.

*

Yirmi birinci yüzyılda Gazze’nin, Hama’nın, Beyrut’un, Halep’in, Kabil'in,Sana'nın ve Bağdat’ın yok edilmesi, dehşet verici bir duyarsızlıkla izlenmiştir.

*

Dünyanın savaş yüzyıllarını barış yüzyıllarına, ölümsüz hayatı ölümlü dünyadan önce, ölümsüz dünyada arayanlar dönüştüreceklerdir.

*

İnsanları yaşanan dünyanın kötülüklerinden, yaşanacak dünyanın iyiliklerine, ölümü hayatından hiç ayırmayanlar taşırlar.

9 Şubat 2021, 13:14

AVRUPA'YA VE AMERİKA'YA KARŞI BİLGELİKTEN ZÜLKARNEYN SEDDİ OLUŞTURARAK DİNDE ZORLAMA YOKTUR DEMEK

İnsanlık tarihi boyunca devam eden, iki medeniyetin, iki dünyanın Kıyamete kadar devam edecek, soğuk ve sıcak savaşları, gizliliğin olmadığı dijital dünyada, yeni bir döneme girmiştir. İslam'ın doğuş yıllarında Medine'de Hendek Savaşı'nda olduğu gibi, Müslüman ülkeler hendeğin hem dışından, hem içinden gelen tehditlerle karşı karşıyadır. Afganistan'dan Yemen'e Müslüman ülkeler Pentagon'nun “topyekun savaş” staretjisiyle, yerle bir edilmiştir.

*

Amerika ve Avrupa Şam, Kudüs, Bağdat, Kurtuba ve Kahire'de batan medeniyet güneşinin, Paris, Londra, Berlin, Brüksel ve New York'ta doğmakta olduğunu görmüyor. Rönesans sonrası Seküler Avrupa, Mekke'de doğuşundan bu yana, içiçe yaşadığı İslam medeniyetinin önemini hala kavrayamamıştır. Avrupa ve Amerika İslam'ın medeniyetler tarihinde, süreklilik ve bütünlük sağlayan, konum ve işlevinin cahili olmayı, varoluşunun en büyük güvencesi kabul etmektedir. Bunun için Müslüman ülkelerdeki demokrasi hareketleri, savaşlar, göç dalgaları ve ölümler, Batı'nın İslam medeniyetini anlamasına hiçbir zaman yetmiyor.

*

Ekonomik, siyasal ve kültürel alanda köklü bir paradigma değişikliğine gitmeden, Müslüman ülkelerinin Ergenekon'da olduğu gibi, Batı kuşatmasından çıkış yolu bulmaları mümkün değildir. Medeniyetlerin anavatanı olan Akdeniz'in geçmişteki başarıları, gelecekteki başarılarının garantisi olmayacaktır. Kare dijital dünyada Avrupa ülkeleri, “Avrupa Birliği” şemsiyesi altında kaynaklarını birlikte değerlendiriyorlarsa, Müslüman ülkeler de “Avrasya Birliği” şemsiyesi altında, kaynaklarını değerlendirmesini öğrenmek zorundadırlar. Dijital dünyada paylaşmasını bilmeyenler, paylaşmasını bilen tarafından paylaşılırlar.

*

Müslüman ülkelerin geleceği, yalnızca Avrupa'da ya da yalnızca Asya'da yer almasına göre değil, hem Asya'da hem Avrupa'da yer almasına göre belirlenecektir. Doğal kaynak denizi üzerinde yüzen Müslüman ülkelerin, “göç veren” ülkeler konumundan, “göç alan” ülkeler konumuna geçmeleri için, seküler kültürün “Serbest Pazar” ekonomisine değil, kutsal kültürün “Etik Pazar” ekonomisine ihtiyacları vardır. Dünya kaynaklarını adil olarak değerlendirmenin yol haritası, “Tanrı yoksa savaş başta olmak üzere herşey mübahtır” diyen, Batı'nın seküler medeniyetinde aranmaz..

*

Müslüman ülkelerdeki demokrasi hareketleri Batı dünyasının ikiyüzlülüğünü gösterme bakımından, bir turnusal kağıdı işlevi görmüştür. Demokrasi ve barış götürmek için, Müslüman ülkeleri işgal eden Batı dünyasının, yalnızca kendisi için barış istediği, yalnızca kendisi için demokrat olduğu ortaya çıkmıştır. Türkiye yanında, Mısır'da Irak'ta, Suriye'de, Afganistan'da, Libya'da, Cezayir'de demokrasi uçağı, Batı'nın darbe destekçileri tarafından kaçırılmıştır. İslam dünyasında demokrasinin amentüsü dinamitlenmiştir.

*

Bütün Batı ülkeleri elele vererek, Müslüman ülkelerdeki demokrasileri, tek tek Macbeth'in Kral Duncan'ı uykuda öldürmesi gibi, bir bir yatağında öldürmüştür. İslam dünyasında Avrupa ülkeleri ve Amerika demokrasiyi öldürmekle kalmamışlar, büyük dinlerin beş bin yıllık bilgi ve bilgelik birikimlerini yağmalamışlardır. İslam dünyasının bütün kültürel ve ekonomik kaynaklarına el konulmuştur.

*

Dijital dünyada bütün aydınların, önde gelen görevlerinin başında, bütün insanlığa "Dinde zorlama Yoktur" çağrısın yapmak, ve "Senin Dinin Sana Benim Dinim Bana" demek geliyor.

*

Gizliğin olmadığı dijital dünyada, katılımcı yönetimin ve paylaşımcı ekonominin mimarları, kendi ülkeleri için istediklerini, bütün ülkeler için isteyen devletler olacaktır.

10 Şubat 2021, 12:40

YUNUS YILINDA BİLGİ TOPLUMLARINI SEVGİ TOPLUMLARINA DÖNÜŞTÜRECEK TEMELLERİ ATMAK

Yunus yılı ilan edilen Yirmi birinci yüzyılın can alıcı en önemli sorunu, bilgi toplumlarının sevgi toplumlarına dönüştürülmesidir. İnsanlar daha çok kazanmak, daha çok harcamak için, dört elle sarıldıkları dış dünya kadar, iç dünyaya önem vermezlerse, sevgi toplumları olamazlar. Dünyada alan ellerin, veren ellere dönüşmeleri, yaşanılarak öğrenilen, öğrenilerek yaşanan, iç dünya barışını, dış dünya barışına yansıtmalarına bağlıdır. İç dünyanın enginliklerini bilenler, dış dünyanın zenginlikleri için savaşmazlar. İnsanların akıl gözleri gönül gözleriyle, görülmeyeni gören yetiler kazanır.

*

Dünyanın hiçbir yerinde iyi savaşın, kötü barışın olmadığını, savaşın kıtlık barışın bolluk getirdiğini, gönül dünyasının öncülerinin çevresinde oluşan sevgi halkaları, toplumların bütün kesimlerine anlatırlar. İnsanlar sevgi halkasına katılarak, bilgiyi bilgeliğe dönüştürmesini, severek sevilmesini, yaşayarak öğrenirler, öğrenerek yaşarlar. Dünyanın neresinde yaşanılırsa yaşanılsın, Yirmi birinci yüzyılda, üreten eller olmasını bilen, sevgi halkalarına katılanlar, tüketim toplumlarının oluşturduğu, çekim alanının albenisine hiçbir zaman kapılmazlar.

*

İnsanların hem iç, hem dış dünyalarında, barış rüzgarları estiren, sevgi halkalarını güçlendirenler, zorlaştıranlar değil kolaylaştıranlar, nefret ettirenler değil sevdirenler, kötümserler değil iyimserler olmuştur. Bunun için Dergah kültüründe, topluma hizmet edenler, her yerde el üstünde tutulmuşlardır. İç dünyanın derinlikleriyle birlikte, dış dünyanın zenginliklerini, bütün canlılarla paylaşmasını bilenler, sevgi toplumlarının gövdesini oluştururlar. İki dünyanın kaynaklarını altın oranda harmanlayanlar, hiçbir alanda hiçbir şeyin kıtlığını çekmezler.

*

Mavera dergisinde Akif İnan’ın yaptığı konuşmada, Esad Coşan’ın çok açık ve çok yalın olarak vurguladığı gibi, Dergah kültürü: “İnsanın Allah’ı sevmesi Allah’ın da insanı sevmesidir.” Allah’ın sevgisini kazananların dünyasında, omuzlarda taşınan silahlarla değil, ellerde taşınan güllerle var olunur. Onlar bütün insanlığa “Gelin tanış olalım, işi kolay kılalım” diye seslenirler. Dergah kültürüne dayanan sevgi toplumu, “Seviyorum öyleyse varım” diyenlerin, pazarlarında sevginin alındığı sevginin satıldığı, sevgiden terazi tutulduğu, sevginin sevgiyle tartıldığı toplumdur.

*

Sevgiyle silahlanan toplumlarda, sevgi matamatikteki sonsuz kavramı gibi, kültürden ekonomiye, eğitimden sağlığa, her alana anlam ve değer kazandırır. Matamatikteki sonsuz kavramı sayılar topluluğundandır, ancak sayılardan bir sayı değildir. Sayıların ötesinde, sayıları düzenleyici ve yönlendirici bir işlev yüklenir. Sayıların bir düzen içinde sıralanmasına başlangıç noktasının, küçülmelerin ve büyümelerin açıklanmasına ve kavranılmasına yardımcı olur. Sayıların azalmalarının ve çoğalmalarının yönünü gösterir. Ancak sonsuza ulaşılmaz, yaklaşılmaya çalışılır.

*

Allah sevgisinde yok olmak, ekonomik, siyasal ve kültürel hayatın düzenlenmesinde ulaşılmak istenen amaçtır. Sevgi toplumlarında, Allah’ı sevenler ve Allah’ın sevgisini kazananlar, iki dünyada yapılan, nokta kadar iyiliğin ödülsüz, nokta kadar kötülüğün cezasız kalmayacağını, bütün güçlerin üzerinde Allah’ın gücünün olduğunu bilirler. Onlar hiçbir zaman ümitsizliğe kapılmazlar, iyilikleri özendirmek, kötülükleri önlemek için, birbirlerinden önce kendileriyle yarışarak, ellerinden gelenden daha fazlasını yapacak, bir coşku ve zenginlik kazanırlar.

*

Sevgi toplumlarında insanlar, iyilikleri özendirerek kötülükleri önleyerek, iç dünyalarını derinleştirirler. Dünyanın hiçbir yerinde, iç dünyalarını derinleştirmeyenler, hiçbir alanda dış dünyalarını kolaylaştıramazlar, güzelleştiremezler ve yaşanır kılamazlar.

*

Sevgi toplumlarını Nuri Pakdil gibi: “Eylem yapıyorum öyleyse varım” diyen insanlar ayakta tutarlar. Onlar “Seviyorum öyleyse varım” diyerek, yardım isteyen herkesin yardımına koşarlar, Allah dışında hiç kimseden yardım beklemezler.

*

Sevgiyle donananlar, Kıyamet kopuyor olsa da, insanlara yardım etmekten geri kalmazlar. Sevgi toplumları, zararları paylaşarak azaltırlar, kazançları paylaşarak çoğaltırlar.

11 Şubat 2021, 13:15

ÖĞRENMESİNİ ÖĞRENME SUSULUR GİBİ KONUŞULAN KONUŞULUR GİBİ SUSULAN SOHBETLERDE ÖĞRENİLİR

İnsanlığın tarih içindeki en büyük hazinesi olan, bilgi ve bilgelik birikimine yeni yorumlar kazandırmanın, yüzyıllardan beri bilinen en etkili yolu, öğretirken öğrenilen öğrenilirken öğretilen sohbetlerdir. Bunun için gönül dünyasının zirveleri, dünyanın neresinde olurlarsa olsunlar, çevrelerinde her zaman geniş sohbet halkaları oluşturmuşlardır. Sohbetler düşünceleri eylemlerden, eylemleri düşüncelerden ayırmadan, bir arada ele alan en önemli öğrenme ve öğretme yoludur. Sohbetlerde öğrenmesini öğrenme, beşikten mezara kadar ömür boyu devam eden, kesintisiz bir eğitim ve öğretim sürecidir.

*

Medine’de Son Peygamberin en güzel örneğini verdiği, bilginin ve bilgeliğin, düşüncenin ve eylemin, bir bütünlük içinde ele alındığı, üniversite şehirlerin başında Medine gelir. Medine Peygamber evinin çevresinde oluşturulan, camisiyle, Suffesiyle, kütüphanesiyle, çarşısıyla değişmez örnek olma özelliğini korumaktadır. Peygamber Mescidinin çevresinde, toplumları ayakta tutan ve her alanda canlılık kazandıran, mekteplerden, mabetlerden ve çarşılardan oluşan üç ana kurum vardır. Onlar bütün toplumların ana temellerini oluştururlar. Üç ayaklı bir masa gibi, ayaklardan biri eksik olursa, toplumlar varlıklarını koruyamazlar.

*

Tarihin her döneminde öğrenmesini öğrenmede temel eğitim yöntemi, Suffe’de olduğu gibi karşılıklı bilgi alışverişine dayanan, birlikte öğrenme yolu olmuştur. Birlikte öğrenilen sohbetlerde ekonomik, siyasal, kültürel hayattaki tutumları ve davranışları belirleyen bilgiler, katlanarak artar öğrenilerek yaşanır yaşanılarak öğrenilir. Öğrenmenin ve öğretmenin yeri, yaşı ve zamanı yoktur. Suffe Medine’de Son Peygamberin yönetiminde, İslam dünyasının en önemli, en güçlü, en etkili ilk üniversitesi olmuştur. Suffe’de Kur’an ve Sünnet ışığında, İslam medeniyetinin temelleri atılmıştır.

*

Suffe’nin yıldız sahabilerinin başında, Bilal-i Habeşi, Selman-ı Farisi, Ebu Hureyre, İbn Mesud ve Abdullah İbn Ömer gelmektedir. Onlar ilk kaynaklarından Müslümanların, düşünce ve eylem dünyalarını öğrenmişler, gelecek kuşaklara taşımışlardır. Suffe’de Son Peygamberle, sohbet etme mutluluğuna eren, bilgiyi ve bilgeliği kaynağından öğrenen, sahabilerin sayısının beş yüze yaklaştığı bilinmektedir. Onlar yeryüzünde hayat devam ettikçe, insanların örnek almaları için, gökyüzündeki yıldızlar gibi, ışıklarını yitirmeden parlayacaklardır.

*

Suffe kurucusu İslam’ın Peygamberi olan, İslam dünyasının ana üniversitesidir. O dönemin Medinelileri, Son Peygamberin çevresinde kenetlenerek, kendilerinden sonra gelenlerin, hem iç dünyalarını hem dış dünyalarını aydınlatmışlardır. Doğru düşünme ve doğruyu arama sevdalısı, Mezhep Kurucusu Ebu Hanife, Suffe’nin eğitim yöntemini izleyerek kurduğu Akademide, İslam’ın anayolunun sınırlarını ortaya koymuştur. Büyük Mezhep Kurucusu, camiyle çarşıyı, çarşıyla camiyi bütünleştirerek, çarşısız caminin etkisiz, camisiz çarşının ilkesiz olacağını hayatıyla göstermiştir.

*

Büyük Hukukçu Ebu Hanife'nin hayatın değişik boyutlarında karşılaşılan sorunları, birlikte çözümler arama yöntemiyle, yetiştirdiği başta Ebu Yusuf olmak üzere, yüzlerce öğrencisi İslam hukukunun mimarları olmuşlardır. Medine’de Suffe İslam’ın ekonomik, siyasal ve kültürel alanlarının, ele alınarak tartışıldığı ilk üniversite olarak, Müslüman dünyadaki eğitim kurumlarının ana örneğini vermiştir. İlk üniversite Büyük Peygamberin, karşılıklı sorulara ve cevaplara dayanan, sohbet yoluyla öğrenmesini öğrettiği, güzel insanların üniversitesidir.

*

Bilgi ve bilgelik sevdalısı Suffeliler, yararsız iyilik zararsız kötülük, olmadığını bildikleri için, bütün insanlığa hayatı kolaylaştırmanın yollarını göstermişlerdir. Zamanı ve mekanı aşan, zaman ve mekan üstü bilgiler ve bilgelikler, bütün insanlığın yararlanması için, açık ve seçik olarak ortaya konulmuştur.

*

Dünyada bilgi ve bilgelik yitirilse, Suffe'nin yıldızlarının izlerini sürenler, yitirilen bilgileri ve bilgelikleri, yeni açılımlar kazanmış olarak yeniden bulacaklardır.

*

Suffe’nin çevresinde Kur’an’ın ve Sünnet’in ışığında, düşüncelerle birlikte, düşünceleri hayata yansıtan eylemler tartışılmıştır. Suffe en büyük açık üniversitedir.

12 Şubat 2021, 12:51

GÖRÜNMEYEN ÜNİVERSİTE'LERDE İNSANLARIN GÖNÜLLERİNDE UYUYAN BİLGELER TOPRAKTAN UZAKLAŞMADAN UYANDIRILIR

Düşünceleriyle ve eylemleriyle bilgiyi ve bilgeliği arayanlar, bilgi ve bilgelik kazanmada yarışanlar, bütün dünyada bilgiyi bilgeliğe dönüştüren, bilge insanlar olmaya çalışan insanların kutup yıldızları olurlar. Görünmeyen üniversitelerde bilgi ve bilgelik kazanmak için, neleri bilmek ve neleri yapmak gerektiği, ayrıntılı olarak ele alınır, enine boyuna tartışılırak özümsenir. Dergahlarda “İnsanların gönüllerinin derinliklerinde uyuyan bilgeler vardır” denilir. Görünmeyen üniversiteler kendilerine özgü eğitim yöntemleriyle, insanların gönüllerinde uyuyan bilgeleri uyandırırlar.

*

İnsanlar dünyanın neresinde yaşarlarsa yaşasınlar, bütün ülkelerde her zaman, hayatın nasıl kazanılacağı ve nasıl yaşanılacağı konusunda, yol gösterici eğitime ihtiyaç duyarlar.Görünen ve görünmeyen bütün üniversitelerinde, eğitimin ve öğretimin amacı, ülkelerin ürün, hizmet ve bilgi üretme gücünü büyütmek için, insanlığın ortak düşünce ve eylem birikimine katkıda bulunmaktır. Eğitimde ve öğretimde ana yöntem, her yerde güler yüz ve tatlı dil olmuştur. Karşılıklı öğrenmeye öğretmeye dayanan eğitim sürecinde, insanların kültürel ve ekonomik üretim güçlerine yeni açılımlar kazandırılır.

*

Dergahlarda yüz yüze karşılıklı sevgi ve saygı içinde, zenginleştirilen bilgi ve bilgelik, bütün insanlığın ortak düşünce ve eylem hazinesidir. Görünmeyen üniversitelerde yerin üstündekilerle olduğu kadar, yerin altındakilerle iletişim ve etkileşim içinde olan, eğitim ve öğretim çalışmaları kesintisiz devam eder. Dünyanın bütün şehirlerinde camilerin çekim alanında oluşan, her yaştan insanların katıldığı, görünmeyen üniversiteler vardır. Herkese açık üniversitelerde elbirliği, işbirliği ve güçbirliği yapılarak, eğitim hayatla bütünleştirilir, kimin neye yatkınlığı varsa ortaya çıkarılır.

*

Harvard, Stanford, Cambridge, Oxford, Berlin ve Sorbonne başta olmak üzere, dünyanın bütün üniversitelerinde, yalın üretim, yalın tüketim, yalın yönetim, yeşil devlet, yeşil ekonomi, yeşil işletme konularında araştırmalar yapılıyor, eğitimler veriliyor. Dünyanın önde gelen bütün üniversitelerinde, Dostoyevski’nin romanlarında tartıştığı “Eğer Allah yoksa her şey mubahtır” diyen, seküler kültürün değerleri tartışılıyor. Üniversiteler sürekli eğitim merkezleriyle ve uzaktan eğitim programlarıyla, kapılarını öğrenen ve öğreten olmak isteyen herkese sonuna kadar açıyorlar.

*

Toplumların ürün, hizmet ve bilgi üretme güçleri, dış dünyalarının zenginliklerinden daha çok, iç dünyalarının derinliklerinden kaynaklanır. İç dünyalarını derinleştirmeyen toplumların ekonomik, siyasal ve kültürel krizlerinden uzak kalmaları mümkün değildir. Dış dünyanın yalınlaştırılarak zenginleştirilmesinde, insanlar arasındaki gelir farklılıkları değil, eğitim farklılıkları büyük önem taşır. Toplumların bütün kesimlerinde insanların bilgi birikimleri, gelir birikimlerinden daha hızlı ve daha eşit olarak artırılır. Bilgilerini büyütmesini bilenler, gelirlerini büyütmesini bilirler.

*

Dünyanın her ülkesinde üniversitelerin amacı, çok yönlü düşünen, sorunlara değişik açılardan bakan, öğrenmesini öğrenen gençler yetiştirmektir. Üniversitelerde gençlerin sıralara dizilerek, düşünmeden, araştırmadan, yorumlamadan notlar almaları, bütün dünyada eğitim olmaktan çıkmıştır. Artık üniversiteler hayatın nasıl kazanılacağına verdikleri önemdan daha fazlasını, nasıl yaşanılacağına vermak zorundadırlar. Bütün ülkelerde hayatın yaşanır kılınması için, Dergah kültürünün özü olan yalınlığın, öğrenilmesi ve öğretilmesi, bütün dünyada büyük önem kazanmıştır.

13 Şubat 2021, 13:31

SINIRLARIN ÖNEMİNİ YİTİRDİĞİ BİR YÜZYILDA EN BÜYÜK SORUN AY'A GİTMEKTEN DAHA ÇOK DÜNYADA KALICI BARIŞI SAĞLAMAKTIR

Dünyada ekonomik gücün kaynağı şehirler, küresl kuruluşlar çoğalırken, eleştirel düşünen iki dünyayı altın oranda harmanlayan aydınların sayısı azalıyor. Sürekli geliştirilen ürünler kuruluşların, çokkatlı devasa binalar insanların, uzay araçları ülkelerin, birbirleriyle gösterişte yarıştıkları, alanların başında yer alıyor. Devletler, kuruluşlar birbirleriyle kültürel alanlardan daha çok, ekonomik alanlarda yarışıyor. Amerikalar Ay’a gittiler,Hintliler, Çinliler Mars’a gitmeye çalışıyor. Dünyayı yaşanmaz hale getirenler, kan gölüne dönüştürülecek yeni gezegen arıyor.

*

Dağlarıyla, denizleriyle, gölleriyle, ovalarıyla ve nehirleriyle bütün dünyayı kirleten seküler ülkeler, gözlerini uzayın bilinmeyen doğal kaynaklarına dikerek, yağmalanacak yeni gezegenler peşindeler. Seküler kültür kutsal kültürle olan bağlarını kopardığı için, uzayın derinlikleri, güneşin, dünyanın, yıldızların bir saat duyarlığıyla işleyen düzenini araştırırken, bütün insanların hizmetine verilen sınırsız zenginliklerin Yaratıcı’sını bütünüyle unutmuştur. Allah’ı unutanların elinde, Allah’ın bütün insanlığa armağanı olan zenginlikler, büyük bir açgözlülükle tüketilmektedir.

*

Allah’ın kusursuz düzenini anlamaktan daha çok, uzayın sınırsız kaynaklarını el koyarak, güç kazanma derdinde olan seküler dünya, Faustçu bir yaklaşımla, seçilmiş ayrıcalıklı olma peşindedir. O günlerde kısa gazete yazıları yazan Enis Safayhi, Batılıların bencilliklerini “Medeniyet Dedikleri” başlıklı kısa yazısında, “Ayda astronotların ayak izleri. Ve füze rampasının pek yakınında, Müslüman olduğu için bütün haklarını kaybeden Mehmet Ali var.” diyerek, gözler önüne sermektedir. Irkçılık yapmada Amerikalılarla, İslam’ın ilk yıllarındaki Mekkeliler bile yarışamazlar.

*

Yalnızca dış dünyanın zenginliklerine, önem veren seküler Batı dünyası, gökyüzünde kuşlar gibi uçmasını, denizlerde balıklar gibi yüzmesini, geliştirdiği nükleer silahlarla, Hiroşima’da yüzbinlerce insanı öldürmesini başarmıştır. Ancak insanların temel haklarına saygı göstererek, gökyüzündeki yıldızlar gibi, kardeşçesine yaşamasını başaramamıştır. Batı’nın açmazını, Safayhi “Medeniyetin Teptikleri” yazısında, “Von Braun: Ay'ı yaşanır hale getireceğiz demiş. Şüphesiz başarabilirler. Bu arada şu Amerika’yı siyahlar için de yaşanabilir hale getirseler” diyerek dile getirmektedir.

*

Son Peygamber Allah tarafından görevlendirilmesinin sekizinci yılında, kendisinden mucize isteyenler için, gökyüzünün her zaman pırıl pırıl olduğu bir Mekke gecesinde, Ay’ı parmağının bir işaretiyle ikiye bölmüştür. Ay o gece bütün dünyada, gökyüzünde ikiye bölünmüş olarak görülmüştür. Ay’ın ortasından iki parçaya ayrılmasına, inananlar ve inanmayanlar, büyük bir şaşkınlık içinde hep birlikte şahit olmuşlar. Ay’a yerleşme hayali kuranlar, tekrar gittiklerinde yüzyıllar önce ikiye bölünüşünden, kalıcı izler taşıdığını göreceklerdir.

*

Her gün yeniden doğan Güneş, her gece yeniden doğan Ay, iç dünyalarını derinleştirmek, dış dünyalarını zenginleştirmek isteyen insanların, hayatlarını düzenlemek için vardır. İnsanlar dünyanın olduğu kadar, uzayın da hem özüdür, hem de özetidir. O günlerde Nuri Pakdil’in tekrar tekrar vurguladığı gibi, Ay hakkında konuşmak, her şeyden önce Müslümanların hakkıdır. Çünkü Ay üzerinde ilk tasarruf İslam Peygamberinindir. Ancak dünyayı bütün insanlar için yaşanır kılmadan, dünya dışındaki gezegenlerin yaşanır kılınması mümkün değildir.

*

Yavuz Selim Mısır seferi sırasında, yitirdiği bir paşasını bütün Mısır’dan daha üstün tutmasını bilmiştir. İnsanlar dünya için değil, dünya insanlar için vardır. Güzel insanlar dünyanın peşinden koşmazlar, dünya güzel insanların peşinden koşar. İnsanların düşünce ve eylem dünyasında, Allah sevgisinin yerine dünya sevgisi geçerse, ülkelerdeki yerel savaşlar, küresel savaşlara dönüşür. Allah’tan habersiz dünyanın, uzayın derinliklerinde, yeni dünyalar araması, dünyanın doğal dengesiyle birlikte, uzayın doğal dengesini dinamitleme yolunda ilerlemesidir.

*

Seküler Batı dünyası insanların, yalnızca iç dünyalarını değil, dış dünyalarını harabeye çevirmiştir, sıra gezegenleriyle, yıldızlarıyla uzaya gelmiştir. Dinleri toplumların afyonu, olarak gören dünya, yalnızca Allah’ı değil insanı da unutmuştur.

*

Bilginin gücünü, bilgeliğin etkisini yitirdiği dünyada, yalın yaşamak bir erdem olmaktan çıkmıştır. Dünyanın her yanında insanlar, kültürel değerlerinden önce ekonomik değerleriyle, saygı görmeye devam ediyor.

*

Dünyanın her ülkesinde toplumlar her alanda kendilerinden çok daha öne çıkan, çok daha büyük değer kazanan gölgeleriyle değerlendiriyor.

14 Şubat 2021, 12:16

GEREKSİZ TÜKETİME YOL AÇAN SAVURGANLIK KARE DÜNYADA ATOM BOMBASINDAN ÇOK DAHA YIKICIDIR

Dünyada insanların hizmetlerine sunulan her şeyin, ekonominin kuralları içinde düşünülmesi, sağlık, eğitim, kültür ve edebiyat çalışmalarını, fiyatları pazarlarda oluşan, kazanç sağlamak için, alınan satılan ürünlere dönüştürmüştür. Bunun için toplumların, akıl zenginlikleri kadar, gönül zenginliklerine de yeni boyutlar kazandıran atılımlar, pazarlardaki talep yetersizliği yüzünden giderek çoraklaşmaktadır. Artık her insan dünya pazarlarında alınıp satılan her şeyin fiyatını biliyor. Ancak pazarlarda yer almayan hiçbir şeyin değerini bilmiyor.

*

Pazarlarda yüzyıllardan beri bilinen, arza ve talebe dayanan ekonominin kurallarıyla yönlendirilen, eğitim ve kültür çalışmaları yalnızca ekonomik kazanç sağlayan alanlara yoğunlaşmıştır. Üniversitelerde eğitim verme ve araştırma yapma alanları, ne olursa olsun, bütün öğretim üyeleri, gönüllerince çalışma özgürlüklerini yitirerek, çok dar alanlarda çalışmak zorunda kalmaktadır. Üniversitelerin hangi alanlarda ayrıntılı araştırma yapacaklarına, öğretim üyelerinden çok daha önce, dünyanın çekim merkezi pazarları karar vermektedir.

*

Pazarlarda insanların değerlerini bilmedikleri ürünlerden daha çok, fiyatlarını bildikleri ürünlere önem vermeleri, dünyanın ekonomik ve kültürel kaynaklarının, bir defa işe yarayan ürünlerin, üretimiyle tüketilmelerine yol açıyor. Dünyada ülkelerin ekonomilerini geliştirmekten daha çok, büyütmeye yarayan kısa ömürlü ürünlerin üretimi arttıkça, geri dönüşü olmayan doğal kaynaklarla birlikte, entelektüel kaynaklar da hoyratça tüketilmektedir. Dünyadaki bütün bilimsel çalışmalar, insanların erdemli olmalarına değil, tüketimlerine yaptıkları katkılarla değerlendiriliyor.

*

Gerekli gereksiz bütün ürünlerin, ömürlerinin bilinçli olarak kısaltılması, eşi görülmedik bir savurganlığa yol açmıştır. Tüketimin her alanda çığ gibi artırılmasının sonucu, bütün dünyada savurganlık ileri boyutlara ulaşmıştır. Üretime paralel olarak talebi canlı tutmak için, tüketimin daha hızlı artırılması zorunluluğu, savurganlığa akıl almaz boyutlar kazandırmıştır. Savurganlıkla tüketimi artırma yoluyla, ekonomik büyümenin benimsenmesi, pazarlama ve tanıtım çalışmalarını, bütün bilim dallarının ortak araştırma alanı haline getirmiştir.

*

Ekonomik hayatın her alanında, savurganlık arttıkça tüketim artmaktadır, tüketim arttıkça savurganlık artmaktadır. Savurganlıkla tüketimin oluşturduğu kapalı ekonmik yapıda, bir madeni paranın iki yüzü gibi, ikisini birbirinden ayırmak mümkün değildir. Bir bulaşıcı hastalık gibi yayılan savurganlık insanların ihtiyaçlarından daha çok, isteklerinin karşılanmasından dayandığı için, iç dünyanın derinleşmesine katkıda bulunmadığı gibi, dış dünyanın zenginleşmesine de katkıda bulunmamaktadır. Tarihte savurganlığa kapılan toplumların, uzun ömürlü oldukları hiçbir zaman görülmemiştir.

*

Tüketimi artırmak için durmadan savurganlığa yeni kapılar açmak, insanları sonu gelmeyecek bir yarışa sürüklemektir. Amerika’dan Çin’e bütün ülkelerinde bağımlığa dönüşen savurganlık yarışı, dünyanın çatısı olan Everest tepesinden, yuvarlanan çığ gibi, giderek büyümektedir. Yuvarlanmaya devam eden çığın, ovalara ulaştığında, neleri nasıl yok edeceğini kimse bilmiyor. Dünya Savaşları, Chernobyl, Challenger, Titanic ve Fukuşima bu çığdan ayrılan parçaların yol açtığı büyük yıkımlardır. Dünyada savurganlığın önüne geçmek için, gerekli önlemler alınmazsa, yıkımlar devam edecektir.

*

Savurganlığın tüketimden, tüketimin savurganlıktan ayrılmasında, belirleyici olan, dış dünyanın ekonomik kazançları değil, iç dünyanın kültürel kazançlarıdır. Son yüzyıllarda ülkelerin, petrol denizi üzerinde yüzmeleri, altın dağlarına sahip olmaları, savurganlığın yol açtığı yoksulluğun üstesinden gelmelerine yetmemektedir.

*

İç dünyaları yoksul olan toplumlar, doğal kaynak zengini olsalar da, hiçbir zaman, sürdürülebilir bir dış dünya zenginliğine kavuşamıyor.

*

Doğal kaynaklardan gelen zenginlikler, doğal olmayan savaşlarda yok olup gidiyor.

15 Şubat 2021, 12:01

YAŞANILAN VE YAŞANILACAK CENNET VE CEHENNEM KARE DÜZ DÜNYANIN HER YANINA EŞİT YAKINLIKTADIR

Ekonomik, siyasal ve kültürel hayatta iç dünyanın derinleştirilmesi, dış dünyanın zenginleştirilmesinden çok daha zordur. Dergah kültürünün yol haritasını verdiği çileli süreçte, iç dünyanın derinliklerinin gücünü kavramadan, dış dünyanın zenginliklerinin kapıları açılmaz. Dış dünya tokgözlü insanların elinde Cennete, açgözlü insanların elinde Cehenneme dönüşür. Tokgözlüler dünyayı Cennete çevirmezlerse, açgözlüler Cehenneme çevirmede gecikmezler. Öteki dünyadaki Cennet ve Cehennem, dünyanın her yanına eşit yakınlıktadır.

*

Dünyada öteki dünyanın perdeleri açılmadan, kıldan ince kılıçtan keskin köprülerden geçilmeden, Cennet bahçelerindeki ırmakların suyu içilmez, ağaçların meyvaları toplanmaz, güllerin kokusu alınmaz ve bülbüllerin sesi duyulmaz. Dünyada hem Cennet, hem Cehennem birbirleriyle komşudur. Dünya barışçı insanların elinde Cennetleşirken, savaşçı insanların elinde Cehennemleşir. Bunun için insanların dünyada barışın güvercinlerinin çoğalması, savaşın kartallarının azalması için, ekonomik ve kültürel alanlarda bıkmadan usanmadan çalışmaları hayati önem taşır.

*

İnsanların atalarının yitirdikleri Cennetten sürgün edildikleri dünyayı, yeryüzü Cennetine çevirmede, en büyük ve en etkili güçleri, engin bir iç derinlik kazanmış, tokgözlü barışçı insanlardır. Yeryüzü nasıl açgözlülüğü baştacı edinmiş savaşçı insanların elinde Cehennemleşmişse, aynı şekilde tokgözlülüğü baş tacı edinecek, barışçı insanların elinde Cennetleşecektir. Dünya onların burnuna değil, onlar dünyanın burnuna halka takarlar. Dönüşüm sürecinin sürükleyici güçleri, barışın güvercinleri savaşın kartallarından daha güçlüdür diyenler olacaktır.

*

İç dünyayı göz ardı edenlerin elinde, dış dünyanın bir Cennete dönüşmesi beklenirken, Doğu’dan Batı’ya bütün ülkeler, çocuk, kadın, yaşlı olup olmadığına bakılmadan, insanların öldürüldüğü bir savaş alanına dönüştürülmüştür. Dünyayı Cehennemleştiren tek dünyalı kültür, Atina ve Roma benzeri, tek kültürlü dünyanın kutsallaştırdığı seküler kutlu şehirlerden, bütün dünyaya yayılmıştır. Dünyanın her ülkesinde, her şehir, onların etki alanının dışına çıkmakta, büyük güçlüklerle karşılaşmaktadır.

*

Dünyayı Cennete dönüştürecek, iki dünyalı kültürün değerlerinin, hayatın bütün alanlarında geçerli kılınmasında, Sezai Karakoç’un Gül Muştusu şiirinde özelliklerini sıraladığı: “Ateşten sudan geçer gibi geçen / Allah önünde her varı yok gören / Dağlar üstünde eriyip / Kentlere şafaklar gibi ağan”, iç dünyanın görünmeyen silahlarıyla donanmış, gönül ordularına büyük görevler düşmektedir. Onlar Allah önünde, bütün varları yok görerek, iç dünyanın derinliklerine açılmanın ve dış dünyayı değiştirmenin, sürükleyici güçleri olacaklardır.

*

Dünyadaki tek kültürlü görünen üniversitelerin bilgilerinin bilgeliklere dönüşmeleri, iç dünyanın iki kültürlü görünmeyen üniversitelerin bilgelikleriyle yoğurulmalarına bağlıdır. İki dünya kültürüyle el ele veren üniversiteler, dünyalar arasındaki duvarları kaldırarak, bir dünyaya dönüştüreceklerdir. Onlar tarihin her döneminde toplumlara yön gösteren, kutup yıldızları olmuşlardır. Onların iç dünyanın bilgelikleriyle, dış dünyanın bilgilerini, altın oranda harmanlamasından, bütün insanlık büyük yararlar sağlamıştır.

*

Yeryüzünü Cennete çevirmenin öncüleri, görünen üniversitelerde kazandıkları bilgileri, görünmeyen üniversitelerde bilgeliğe dönüştürerek, yeri ve zamanı gelince, dünyanın bütün zenginliklerinden vazgeçmesini bilenler olacaktır.

*

Bilgiyi bilgeliğe dönüştüren bilgelerin karşısında dış dünyanın zenginliklerinden başka zenginlik tanımayan insanların, varlık göstermeleri mümkün değildir.

*

Dünya tarihinin her döneminde, toplumların güç kaynakları, dış dünyanın bilginlerinden daha çok, iç dünyanın bilgeleri olmuştur.

16 Şubat 2021, 12:22

GÖRÜNMEYEN SİLAHLARI KUŞANARAK MAHŞER GÜNÜNÜ YAŞANAN ZAMANA TAŞIMAK

Dünya barışının yorulma bilmeyen mimarları, insanları dünya kardeşliğiğine çağıran, yol barış yoludur diyen iç dünyanın fatihleri olmuştur. Onlar dış dünyanın bilinen silahlarına karşı, iç dünyanın bilinmeyen silahlarını kuşanarak, bütün ülkelerde barışın koruyucuları olmuşlardır. Onların bulundukları her yerde, zorluklar kolaylıklara, nefretler sevgilere, kötülükler iyiliklere dönüşmüştür. Tarih boyunca silahlarla yürüyenler, silahlarla durdurulmuştur. Her dönemde toplumları görünen silahlardan önce, görünmeyen silahları donananlar değiştirmiştir. Onlar Musa Peygamberin asası gibi denizlerde yol açmışlardır.

*

Dünyanın barış dünyası olmasında ölümden sonra kalkışı, özendirilen iyiliklerin ve önlenmeyen kötülüklerin, hesabının görüldüğü Mahşer gününü, dünyanın yedi ikliminden ve dört bucağından gelen, insanlarla birlikte yeryüzüne taşımada, Hac vazgeçilmez bir yer tutar. Hac günleri insanların dış zenginliklerinden sıyrılarak, yalnızca iç zenginlikleriyle başbaşa kaldıkları günlerdir. Arafat’ta insanlar yeri geldiği zaman, ellerindeki zenginliklerden vazgeçerek, iç dünyalarının derinlikleriyle birlikte, dış dünyanın zenginliklerinin kapılarının bir bir açıldığını görürler.

*

Yunus’un “Arafat Dağı’dır bizim dağımız” dediği dağ, insanların anavatanı Mekke’de, ölmeden önce ölünen dağdır. O dağın ortasında Son Peygamberin, Veda Konuşmasını yaptığı Rahmet Dağı vardır. Çevresinde uçsuz bucaksız bir alan yer alır. Arafat insanların en büyük ataları Adem’in ve Havva’nın, Cenneti yitirdikten sonra, birinin Seylan’dan, birinin Cidde’den gelerek, yeryüzünde ilk buluştukları ovadır. Hacda Arafat Dağı’ndaki buluşmada, insanlar iki parçalı örtüleriyle ırk, renk, gelir, kadın, erkek, gelir ve eğitim farklarının ortadan kalktığı Mahşer gününü yaşarlar.

*

Mahşer gününden bir görünüm olan Arafat’ta, dünyanın dört bir köşesinden gelenler omuz omuza, evrene sığmayan, insanın gönlüne sığan, her şeyi bilen, her şeyi gören, her şeyi duyan Allah’a duaya dururlar. Birlikte duaya durma herkesin kendi derdine düştüğü, kimsenin kimseye yardım elini uzatamadığı, yeryüzünün hallaç pamuğu gibi atıldığı, hesap verme gününe yapılan bir hazırlıktır. İnsanlar Hacda iki dünya arasındaki perdelerin, tek tek açıldığını görürler. Arafat’ta toplumların hayatlarını altüst eden savaşların, insanların iç ve dış dünyalarını karartan, kin ve öfke saçan çatışmaların yıkıcılığının dehşeti yaşanır.

*

Allah'ın güzel isimlerinden “Celal” niteliklileri, sert yüzlü, çatık kaşlı Mekke’de, “Cemal” niteliklileri güler yüzlü, güzel bakışlı Medine’de, etkilerini açıkça gösterir. İnsanlar ana yurtlarında, Allah’ın eşsiz armağanlarının Doğu’dan Batı’ya, bütün yeryüzüne yağmur gibi yağdığının bilincine varırlar. Bunun için Hac her inanan insanın, ömründe bir kere de olsa, Allah’ın rahmetinin gazabını aştığını görmek için, yapmak zorunda olduğu, çok boyutlu bir iç ve dış yolculuktur. Hacla öteki dünyadaki hesap verme günü dünyaya taşınarak, hayata hem anlam hem değer kazandırılır.

*

Dünyada Allah’ın bildirdiği doğruların, üstünde doğru olmadığının kavranılmasında, İslam’ın gönülleri dönüştüren eşsiz silahlarını kuşanmak, bir yandan kültüre bir yandan ekonomiye değiştirici bir işlev yükler.

*

Görünmeyen silahların gücü ötelerin ötesinde, sevdiği insanlara şahdamarları kadar yakınlaşan Allah’ın, sınırları olmayan rahmetinden kaynaklanır.

*

Allah sevgisini kazanan insanların karanlıkları aydınlatan, bitmeyen tükenmeyen ümit kaynakları olur.

*

Benzeri olmayan silahlar insanlara, kazandırdıkları bilgeliğe dönüşen bilgiler kazandırır.

*

Arafat iyiliklerin çoğaltılmasında, kötülüklerin azaltılmasında yol ve yön gösteren dağdır.

18 Şubat 2021, 11:55

TÜKETEN ELLERİN TÜKETİM AÇLIĞINI ÜRETEN ELLERİN ÜRETİM TOKLUĞUYLA GİDERMEK

İç dünya kültürünün insanların karınlarını, gözlerini yeni zenginliklere açarak doyurmanın temelleri, İslam’ın ilk yıllarında Son Peygamber ve Büyük Halifeleri tarafından atılmıştır. Yüzyıllardan beri bilinen ve sürekli yeni açılımlar kazanan olgunlaşma yolu, arayış içinde olan bütün insanlar tarafından benimsenmiştir. Öncülerin İhya, Füsus, Mesnevi gibi tekrar tekrar yorumlanan eserleri, dünyanın her yanında sevilir ve okunur. Onları izleyenler alın terlerinin, göz nurlarının karşılığından daha fazlasına imrenmeden yaşarlar. Ve tüketim ekonomisinin satın alma çağrılarına, kulak asmadan üretmediklerini tüketmezler.

*

Dergah yolunun yolcuları ihtiyaçlarından daha fazlasını ellerinde biriktirmezler insanların gönüllerinde biriktirirler. Onlar verenlere verildiğini bildikleri için, ellerinde olanlardan verirler, hem dış hem iç dünyalarında ulaştıkları zenginlikleri, paylaşmadan hiçbir zaman geri kalmazlar. Onların insanları bir iklimden bir iklime taşıyan yollarında, bulunca tüketenlerle değil, bulunca dağıtanlarla yeni kapılar açılır. Dergah kültürünün temelleri, ulaşılan zenginlikleri paylaşmasını bilenlerle, yüzyıllar içinde sağlamlaştırılmıştır.

*

İç dünya zenginleri her zaman günün ihtiyaçlarından daha fazlasını tüketmenin peşinden değil, daha fazlasını üretmenin peşinden koşmuşlardır. Onlar tüketirken “Bir lokma bir hırka” derken, üretirken “Bin lokma, bin hırka” demişlerdir. Her zaman tüketen eller olmada değil, üreten eller olmada yarışmayı özendirmişlerdir. Halkalarında yer alanlara aldıklarından daha fazlasını vermeyi öğütlemişlerdir. Vermek ellerde olanlardan vermek olduğundan, Dergahlarda gece gündüz durmadan veren el olmak ve iki günü birbirinden farklı kılmak için çalışılır.

*

İslam düşünce tarihi içinde tartışılan, “Vahdet-i vücud” ve “Vahdet-i şuhud” gibi bakışlar ve görüşler, Müslümanların bilgi ve bilgelik zenginliklerinin, kazandığı boyutları göstermeleri, bakımından büyük önem taşır. Ancak Yirmi birinci yüzyılda, insanlığın karşı karşıya olduğu sorunların çözümünde, Dergah kültürünün düşünce boyutunun açılımları yanında, eylem boyutundaki tutumlar ve davranışlar büyük bir ağırlık kazanmıştır. Artık insanlar birbirlerinin düşünceleri kadar eylemlerine değer veriyor. Eylemlere yansımayan düşünceler etkilerini yitiriyor.

*

Dünyanın kültürel dokusuyla birlikte, ekonomik yapısını yenilemek için toplumun bütün kesimleri, söylediklerini yapmak yaptıklarını söylemek zorundadır. Tüketim çağrılarının insanlara düşünecek zaman bırakmadığı bir yüzyılda, bir düşünce bin eyleme değil, bir eylem bin düşünceye bedel bir güç kazanmıştır. Bunun için insanların, Dergah kültürünün zirvelerinin oluşturduğu çekim alanlarında, düşünceyi ve eylemi altın oranda harmanlamasını öğrenmeleri, örs üzerinde dövülerek şekillenen demir gibi, sevgiyle yoğurulmalarını gerektirir.

*

İç dünyanın zirvelerinin çevresinde gönüllü olarak, hiçbir sınırlama ve hiçbir zorlamayla karşı karşıya kalmadan, birlikte hareket etmesini öğrenen insanlar, akıntı toplumlarına katılmadıkları gibi, ekonomik, siyasal ve kültürel hayatın akışını ve yönünü değiştirirler. Bu yüzden Dergah kültürünün gücünün ve etkisinin, düşünce ve eylem bütünlüğünden kaynaklandığı sürekli vurgulamıştır. Tüketim çağrılarının insanlar üzerindeki etkilerini ortadan kaldırmak, tutkulardan sıyrılarak anlatılmaktan önce, yaşanılarak öğrenilen iç dünyaya açılmaya bağlıdır.

*

Dergah kültürüyle yoğurulma bilgiyi bilgeliğe, düşünceye eyleme dönüştürmenin, yüzyıllar içinde oluşan en etkili yoludur. Bağlanmayla ve sevgiyle iç dünyalarıyla birlikte, dış dünyalarını zenginleştirilen insanlar, gönüllerini çağın kirlerinden arıtarak, açgözlüler tarafından işletilen pazar mekanizmasının, tokgözlüler tarafından denetilmesinin yolunu açarlar. Onlar üreticilerin güçlerini azaltarak, tüketicilerin güçlerini çoğaltarak, ekonomi ve kültürü yeniden yapılandırırlar. Onların güçleri yalınlıkla silahlanmasını bilen insanlardan kaynaklanır.

19 Şubat 2021, 13:01

İNANMIŞ ÖĞRENMESİNİ ÖĞRENEN BİR İNSANDAN DAHA DÖNÜŞTÜRÜCÜ BİR GÜÇ YOKTUR

Yirmi birinci yüzyılın ilk yarısında, insanların karşı karşıya oldukları sorunlar arasında, inançları ve değerleri uğruna, yorulmadan, bıkmadan, coşkuyla çalışacak insanların sayısını artırmak, önemli bir yer tutmaktadır. Silahların öldürücü güçleri, ne kadar geliştirilirse geliştirilsin, dünyada inanmış bir insandan, daha etkili bir silah yoktur. Ayrıca silahlar ne kadar yeni olurlarsa olsunlar, öldürücülüklerini insanların ellerinde gösterirler. Savaşlardaki ölümlerden sorumlu olanlar, silahlardan önce silahları ellerinde tutanlara vur emrini verenlerdir.

*

Dünyada silahlanma yarışının önüne, bir insanı öldürmekle bütün insanlığı öldürmek arasında, fark gözetmeyen ülkelerin elbirliği ve güçbirliği yapmasıyla geçilir. Ülkeler savaşın kartallarından önce, barışın güvercinlerine yatırım yapmalıdır. Dünyayı kan gölüne dönüştüren savaşların üstesinden, dış dünyanın silahlı güçleriyle değil, iç dünyanın silahsız güçleriyle gelinir. Dış dünyanın silahlı savaşları, iç dünyanın silahsız savaşları yanında, daha küçük kalırlar. Dünya barışının öncüleri güçlerini, dış dünyadaki savaşlardan önce, iç dünyadaki savaşlarda gösterirler.

*

Barışın güvercinleri savaşın kartallarına karşı, dünyanın her yanında birbirini izleyen savaş ekonomisinin tuzaklarını, etkisiz hale getirmenin silahlarını, dış dünyanın zenginlikleri arasında değil, iç dünyanın derinliklerinde bulurlar. Dış dünyanın fatihleri omuzlarında silahlar taşırken, iç dünyanın fatihleri ellerinde kitaplar taşırlar. Bütün sevinçlerin anası barışı koruyanlar, tarihin her döneminde ekonomileri canlı tutmuşlardır. Bütün acıların anası olan savaşlar ise, toplumların ekonomik yapılarıyla birlikte, kültürel dokularını dinamitlemiştir.

*

Savaş ekonomisinin yol açtığı krizlerin üstesinden gelmek için, bütün insanlara Allah’ın sevgisini kazanan insanlardan, daha güçlü ve daha önemli bir silahın, olmadığının anlatılması gerekir. Allah’ın sevdiği insanların, çatışmaları durduran, uzlaşmaları başlatan, üstün akılları ve derin gönülleri olur. Onların Allah önünde, her silahı yok gören, düşünce ve eylem dünyalarında, ellerinde silah tutan insanlar, gül tutan insanlara dönüşürler. Onlar iç dünyanın görünmeyen silahlarıyla donanarak, dış dünyanın görünen silahlarını susturmasını bilirler.

*

Allah’ı sevenler ve Allah’ın sevgisini kazananlar, nerede olurlarsa olsunlar, oluşturdukları geniş çekim alanlarında, Son Peygamberin ahlakıyla ahlaklanarak, kötülükleri iyiliklere, çirkinlikleri güzelliklere, çatışmaları uzlaşmalara dönüştürürler. Bu yüzden Allah’ın Son Peygamberine, gönülden bağlanarak kendilerine değişmez ve ulaşılmaz örnek olarak alanların, kendileriyle birlikte çevreleri güzelleşir. Onlar Allah’ın güzel olduğunu, güzel olanları sevdiğini bildikleri için, hayatın her alanında, güzellikte yarışmayı özendirirler.

*

Sınırlı bilinen ve sınırsız bilinmeyen dünyada, Allah Bir’dir, ancak Allah’ın bilinen Peygamberleri onlarcadır. Adem Turabullah, İbrahim Halilullah, Musa Kelimullah, İsa Ruhullah, Muhammed Habibullah diyenlerin, bilgi ve bilgelik dünyasında, güzellikten başka düşünceye, barıştan başka eyleme yer yoktur. Peygamberler Ademoğulları arasında Habil’le ve Kabil’le başlayan, insanlık tarihi boyunca devam eden çatışmaları durdurmak, iç dünyadaki savaşların dış dünyadaki savaşlardan, daha önemli olduğunu ve anlatmak için görevlendirilmişlerdir.

*

Yunus’un dizelerine benzetilerek tekrarlanırsa, barış barış bilmektir, barış hayatı bilmektir, barış insanı bilmektir. Yitik Cennet’i arama yolunda iç barışların dış barışlardan, daha zor olduğu bir dünyada insanlar kendileriyle barış içinde olurlarsa, bütün varlıklarla barış içinde olurlar. Dünyadaki yerlerini bilenler Allah’ı bilirler, Allah’ı bilenler ya inanışta ya da yaratılışta kardeş olduklarını bilirler, aralarındaki sorunları çatışarak değil uzlaşarak çözerler. İnsanlar Habil gibi ölmenin Cennet’in, Kabil gibi öldürmenin Cehennem’in yolunu açtığını bilmelerine rağmen, yüzyıllardan beri savaşlarda suçsuz insanları öldürerek, dünyayı Cehennemleştirmeye devam ediyorlar.

20 Şubat 2021, 12:32

İNSAN HAYATININ HİÇ ÖNEMSENMEDİĞİ BİR YÜZYILDA BÜTÜN SAVAŞLARA KARŞI ÇIKMAK

Amerika rasyonel üreten, buna karşılık irrasyonel tüketen insanların ülkesidir. Onların mabetleri, gece gündüz açık olan süpermarketler, ibadetleri de alışveriştir. Amerika’nın bulaşıcı bir hastalık gibi, bütün dünyaya yayılan, tüketim kültürüne ilk başkaldırı, San Francisco’nun hippilerinden gelmiştir. Çoğunluğu varlıklı ailelerden gelen, çiçek çocuklar, tepkilerini cinsel özgürlük peşinde koşup, uyuşturucu kullanarak göstermişlerdir.

*

Hippilerin çok güçlü olduğu altmışlı yıllarda, San Francisco’ya giden Arnold Toynbee, büyük bir arayış içinde olan, çalışmalarından etkilenerek, onları Roma’ya karşı olağanüstü bir direniş gösteren, ilk Hristiyanlara benzetmiştir. Havarilerin izleyicileri, ellerinde olan her şeyden vazgeçerek, olanca güçleriyle Roma’ya yüklenmişlerdir. Onlar dünyanın peşinden gitmedikleri için, dünya onların peşinden gelmiş ve Roma gökyüzüne açtıkları ellerine düşmüştür.

*

Big Sur’da Henry Miller’ın ölümünden sonra bir kültür merkezine dönüştürülen evi, sağlığında hippi kuşağının, şair ve yazarlarının toplanma yer olmuştur. Miller’ın Pasifik kıyısındaki evi, tüketim kültürüne başkaldıran, uyuşturucu tutkunu, Amerika’ya isyan eden, hippi kuşağı şairlerinin, kutsal mabedi işlevini yüklenmiştir. Onlar kendi serüvenleriyle birlikte, çağdaş Roma olma peşinde koşan Amerika’yı, anlatan uzun şiirler yazmışlardır.

*

Amerika’yı en iyi anlatan şairlerin başında Allen Ginsberg gelir. O Amerika’nın görünmeyen yüzünü içeriden bakan bir gözle anlatır. Amerika isimli uzun şiirinde, buzdağının deniz içinde kalan kısmını, çok çarpıcı bir gözlemle: “Ulusal kaynaklarımı biliyorum, iki parça esrar, binlerce cinsiyet organı, saatte bin dört yüz mil hızla giden bir özel basılmaz edebiyat ve yirmi beş bin tımarhane / Cezaevlerinden ve beş bin güneş ışığı altında yaşayan fakir fukaradan söz etmiyorum” diye özetler. Hippi kuşağının şiirleriyle, dünya gücü Amerika’nın, gizli ve görünmeyen yüzü, böyle anlatılmaktadır.

*

Hippiler kurtuluşu, ilk Hristiyanlar gibi, kutsal kültürde değil, etik kural tanımayan, seküler kültürde aramışlardır. Bu yüzden peygamberler ülkesi Ortadoğu’dan daha çok, Katmandu’nun uyuşturucu yuvalarına yönelmişlerdir. Müzik festivalleri, doğal ve yapay uyuşturucular, cinsel özgürlük çağrıları, aileye karşı çıkan ortak hayat özlemleri, onların yeni bir dünya kurmalarına engel olmuştur. Onlardan geriye hippi kuşağının şairleri, yazarları ve eserleri kalmıştır.

*

Miller’ın öncülük yaptığı, Jack Kerouac, Lawrance Ferlinghetti ve Allen Ginsberg hippi şairlerin başında gelirler. Miller “The Time of the Assasins” isimli kitabında, genç yaşında şiiri bırakarak, kendini Afrika çöllerine atan, Rimbaud’dan yola çıkarak hayatını anlatır. Hippiler, kurtuluşu esrar yuvalarında değil de Rimbaud gibi, çölün sonsuzluğunda ya da gökyüzünün derinliklerinde arasalardı, bugün Amerika bir başka Amerika olurdu.

*

Rimbaud Batı’nın kutsal kültüre kapalı, seküler kültürünü sonuna kadar zorlayan şairlerin başında yer alır. O hiçbir zaman Avrupalı olmayı kabul etmediği gibi, asla Hristiyan olmadım demekten de çekinmez. Son yıllarda Cami’yi dilinden hiç düşürmediği söylenir. Gözlerini Fransa’da “Allah kerimdir” diyerek kapatmıştır. Hippiler de en azından Rimbaud gibi, korkmadan kendilerini değiştirmeyi bilselerdi, San Francisco Amerika’nın Bağdat’ı olurdu.

*

Miller’ın deyişiyle: “Bir katiller çağında yaşıyoruz.” Katiller yalnızca Amerika ve Avrupa’da değil, Ortadoğu’da, Afrika’da, Asya’da, dünyanın her ülkesinde cirit atıyorlar.

*

Dünyada savaşlar parasal kazançları baştacı edinen, parasal kazançlar için dünyayı ateşe vermeye hazır olan, yeni Mac- beth’lerden kaynaklanıyor.

*

Dünyadaki savaşlar, iç dünyanın sınırsız zenginliklerini, dış dünyanın sınırlı zenginliklerine tercih eden İbrahim Etem’lerle önlenir.

21 Şubat 2021, 13:04

BİLGELERİN DENETİMİNDEN BİLGİNLERİN DENETİMİNE GEÇEN DÜNYADA BÜTÜN AHLAKİ DEĞERLER AYAKLAR ALTINA ALINIR

Seküler ekonomi dünyasında daha çok kazanmak için, tüketicinin üretimi özendirme gücü abartılarak, bütün insanlar seküler iktisatçıların etkisiyle, ekonomide “İyinin kötü kötünün iyi” olduğuna inanıyor. Çünkü açgözlülüğün değer kazandığı ve sürekli büyütüldüğü toplumların ekonomisinde, Keynes’in vurguladığı gibi “Kötü işe yarar iyi işe yaramaz”. Bu yüzden bütün dünya ekonomik büyüme için, açgözlülüğü baş tacı edinmiştir. Açgözlülüğün hayatın odak noktasına yerleştirilmesinin sonucu, seküler toplumlarda tüketim yoldan ve baştan çıkarıcı bir işlev yüklenmiştir.

*

Amerika’dan bütün dünyaya ihraç edilen tüketim kültürüyle, açgözlülük savurganlıkla durmadan büyütülerek, toplumlarda ihtiyaç olmayan istekler, vazgeçilmez ihtiyaçlar olmuşlardır. Bütün dünyada insanlar, gerçek ihtiyaçlardan daha çok, yapay ihtiyaçların peşinde koşmaya başlamışlardır. Dünyanın her yanında açgözlüler, tokgözlüleri hayatın dışına sürüyorlar. Yeryüzü ölçüsünde yaygınlık kazanan açgözlülüğün üstesinden gelmek, bütün dünyanın karşı karşıya olduğu sorunların başında yer alıyor.

*

İnsanlar ister New York’ta, ister İstanbul’da, ister Tokyo’da yaşasınlar, açgözlülükle tokgözlülük arasında mekik dokuyor. Aldous Huxley’in “Yeni Dünya”sında olduğu gibi, Batı dünyasında herkesin, “Karnı tok sırtı pektir.” Ancak kimsenin gözü tok değildir. Çünkü açgözlülüğün sonu yoktur. Toplumlarda bir isteğin karşılanması, açgözlülüğü azaltmaktan daha çok artırıyor. Her istek karşılandıkça, açgözlülük yeni boyutlar kazanıyor. Bir insan bir istediğini elde eder etmez, ardından ikincisinin peşine düşüyor.

*

İsteklerin peşinde koşan toplumlar Zbigniew Brzezinski’nin, “Kontrolden Çıkmış Dünya” kitabında vurguladığı gibi,“Hiçbir ahlaki değerlendirme ölçüsü olmayan toplumlardır.” Açgözlülüğün erdem sayıldığı toplumlarda, harcama yarışı bütün değerlerin önüne geçmiştir. Gösteriş tüketimi isteklerle, ihtiyaçları birbirine karıştırmıştır. Kutsal değerlerin yerini seküler değerler almıştır. Ahlaki değerlerin ağırlığını yitirdiği seküler dünyada, para her şeyin ölçüsü haline gelmiştir, daha çok kazanmak için en büyük erdem gösteriş tüketimini körüklemek olmuştur.

*

Kutsal kültüre dayanan ve öteki dünyanın tarlası dünyada, isteklerden önce ihtiyaçların karşılanması, bütün insanlar için hayati önem taşımaktadır. İsteklerin ihtiyaçların önüne geçme-si, insanların iç dünyalarını yoksullaştırırken, dış dünyalarını savaş alanına çevirmiştir. Dünya öteki dünyanın tarlası olmaktan çıkınca, birbirleri arasındaki iletişim ve etkileşim ortadan kalkmıştır. İki dünya birbirlerinden bağımsız hale gelmiştir. Bu yüzden savurganlığın özendirilerek önem kazandığı toplumlarda, iki dünya arasındaki çatışma doruk noktasına ulaşmıştır.

*

Seküler Batı dünyasındaki tüketim çılgınlığının önüne, azla yetinmesini bilen çok bulunca dağıtan tokgözlü insanlar geçecektir. Yalnızca onların elinde tüketim tutkusu, üretim coşkusuna çevrilir. Tokgözlü insanlara yapılan yatırım, dünyanın geleceğine yapılan yatırımdır. Onların güç ve coşku kaynakları, görünenden daha çok görünmeyen dünyadır. Görünmeyen dünya görünen dünyanın aynasıdır. Bulduklarını paylaşmasını bilen insanlardan yoksun toplumlar, hem iç hem dış yoksulluğun üstesinden gelemezler.

21 Şubat 2021, 14:39

Tanıtımını yapacağım eser, editörlüğünü Eğitimci-Yazar Hıdır Yıldırım Hocamızın yaptığı, zengin bir Yazar…

Tanıtımını yapacağım eser, editörlüğünü Eğitimci-Yazar Hıdır Yıldırım Hocamızın yaptığı, zengin bir Yazar Kadrosu tarafından yazılan ve Düşünce-Hatıra-Armağan kitabı niteliğinde olan "BİR GÜZEL İNSAN ERSİN NAZİF GÜRDOĞAN" isimli kitaptır. Kitabın Adı: Bir Güzel İnsan Ersin Nazif Gürdoğan Kitabın Editörü: Hıdır Yıldırım Kitabın Yazarları: Kolektif Yayınevi, Basım Yeri ve Yılı: Hece Yayınları, Ankara 2021 Baskı Sayısı ve Sayfası: 1. baskı, 416 sayfa Elinizdeki eser, akademisyen kimliğinin yanı sıra bir fikir ve düşünce adamı olarak genç nesillerin yetişmesinde emeği olan ve Mavera dergisinin kurucusu Yedi Güzel Adam'dan birisi olan kıymetli şahsiyet Prof. Dr. Ersin Nazif Gürdoğan Hocamız için yazılan düşünce, anı, armağan yazılardan oluşmaktadır. PROF. DR. ERSİN NAZİF GÜRDOĞAN KİMDİR? İktisat profesörü, fikir adamı, yazar. 1945 yılında Mihalıççık / Eskişehir doğdu. Ortaokulu Mihalıççık’ta, liseyi Eskişehir’de tamamladı. İstanbul Teknik Üniversitesi Mühendislik Fakültesi Makine Bölümü (1967) mezunu. İstanbul Üniversitesi İşletme İktisadı Enstitüsünün uzmanlık programını 1968 yılında tamamladı. 1968-72 yılları arasında Devlet Planlama Teşkilatı’nda Proje Değerlendirme Uzmanı olarak çalıştı. Bu dönemde bir yıl İngiltere’de incelemelerde bulundu. 1972-75 yılları arasında Erzurum Üniversitesi İşletme Fakültesi Üretim Yönetimi Bölümü’nde çalıştıktan sonra, 1975’te Ankara Üniversitesi SBF’ye geçti. Burada işletme ekonomisi alanında doktora yaptı; 1987’de doçent, 1994’te profesör oldu. 1981-1984 yılları arasında Cidde’de Kral Abdülaziz Üniversitesi Endüstri Mühendisliği Bölümü’nde dersler verdi. Daha sonra İstanbul’da Faysal Finans Kurumu’nda görev aldı. Yazıları daha çok Mavera ve İslâm dergilerinde yer aldı. Ayrıca Yeni Şafak gazetesinde günlük yazıları yayınlandı. 1985’te "Teknolojinin Ötesi" adlı eseriyle fikir dalında Türkiye Yazarlar Birliği Armağanını, 1994’te "Zamanı Aşan Şehirler" eseri ile de Türkiye Yazarlar Birliği Gezi Ödülünü aldı. Mavera dergisinin kurucularından olan Gürdoğan, çeşitli uluslararası sempozyumlarda iktisat konusunda tebliğler sundu. İstanbul'da finans kurumlarında çalıştı. Çeşitli üniversitelerde dersler verdi. Ersin Hocamız, pek çok bilimsel toplantı ve panellere öncülük yapmış ve yapmaya devam etmektedir. Evli ve üç çocuk babasıdır. Türkiye Yazarlar Birliği’nden “Teknolojinin Ötesi” ve “Zamanı Aşan Şehirler” kitapları ile Düşünce ve Gezi Edebiyatı ödüllerini almıştır. Mehmet Akif İnan Vakfı’nın ilk defa verdiği, 2020 Yılı Kültür Sanat ve Edebiyat Ödülü de Nazif Gürdoğan’a verilmiştir. Üsküdar Üniversitesi tarafından Yüksek İnsâni Değerler Ödülü takdim edilmesi uygun görülmüştür. Ersin Hocamız, halen Maltepe ve Üsküdar Üniversitelerinde, alanında dersler vermektedir. ESERLERİ: Teknolojinin Ötesi, Kültür ve Sanayileşme, Görünmeyen Üniversite, Kirlenmenin Boyutları, Hicaz’dan Endülüs’e, Zaman’ı Aşan Şehirler, Günler Akarken, Yeni Roma, Her Şehir Bir Dünyadır, Dünya Bir Şehirdir, Düşünceyi Eylem İçin Bilmek, New York’tan Los Angeles’e Yeni Roma, İki Dünyanın Hesaplaşması, Üretim Planlamasında Doğrusal Programlama ve Demir Çelik Endüstrisinde Bir Uygulama, Ticari ve Sosyal Açıdan Proje Değerlendirme Yöntemleri, İşletmelerde Yatırım Yönetimi, Girişimcilik ve Girişim Kültürü. Nazif Hocamız, hayatı, insanı ve dünyayı Yunus gibi, Mevlâna Hazretleri gibi, Hacı Bektaş Veli gibi yorumlar. Bütün insanlara Mevlâna Hazretleri’nin meşhur pergel metaforunu tavsiye eder. Bu metafor çok önemlidir. Mevlâna Hazret der ki; “İnsan bir pergele benzer. Onun bir ayağı tıpkı bir pergel gibi kendi köklerinde, medeniyetinde ve mefkûresinde sabit kalmalıdır, öbür ayağı ise bütün dünyayı gezmelidir.” Nazif Hocam da her fırsatta, “Dünyayı da iyi okumalısınız. Dünyayı iyi okuyamayanların hayatta, işte, siyasette ve sanatta başarılı olmaları mümkün değildir. Ancak, kendi köklerine de yabancı olmak aynı şekilde büyük bir sorundur” der. “Sultan olmak yerine, Akşemseddin olmayı hedefle” diye tavsiyede bulunur hep. Düşünce dünyamıza çok önemli yollar çizen ve “düşünce evimize” kavramları ile büyük katkıda bulunan hocamız, siyasetin bir araç olduğunu sürekli olarak bize telkin ederken “siyaseti, siyasetçilere bırakın, çok heveslenmeyin siyasete. Bu ülkede çok fazla siyaset konuşuluyor, iş yapılmıyor. Siyaseti konuşmak yerine, iş hayatını, ekonomiyi, üretmeyi, kalkınmayı, sanatı, edebiyatı, düşünceyi konuşalım. Sultan, lider bir tanedir. Sultan makamı ayrı, Akşemseddin makamı ayrıdır. Biz Akşemseddin olmayı hedefleyelim. Milletin bağrında yatmak her şeyden önemlidir” der. Kitap, 5 Bölümden oluşmakta olup başlıklar şu şekildedir: 1. BÖLÜM: HAYAT HİKÂYESI Ersin Nazif Gürdoğan’ın Hayat Hikâyesi / Hıdır Yıldırım / 17 2. BÖLÜM: MAVERA’NIN IŞIĞINDA Zamanımızın Bir Seyyahı: Nazif Gürdoğan/ Rasim Özdenören / 49 Bir Tel Dolap Gördünüz mü? / Cahit Zarifoğlu / 54 Abdülkadir Es-Sufi’nin Roman / Cahit Zarifoğlu / 57 Hayat Akıyor; Hükümet, Keçeyi Suya Atmış Çıkan Yerini Taşlıyor! / Erdem Bayazıt / 60 Teknolojinin Ötesi / Alaeddin Özdenören / 63 Bir Dostluk Yürüyüşü ve Yolculuğu / Atasoy Müftüoğlu / 66 Ersin Nazif Gürdoğan ve İyimserlik / Ali Haydar Haksal / 69 Görünmeyen Üniversite’nin Mimarı / Şakir Kurtulmuş / 76 Görünmeyen Üniversite’nin Bir Üyesi: Ersin Gürdoğan/ Âlim Kahraman / 79 Günlük Defterimden / Seyfettin Ünlü / 84 3. BÖLÜM: AYAK İZLERI Güzel Adam Ersin Nazif Gürdoğan/ Arif Ay / 91 Büyüme Paradigmasına İtiraz Eden Yazar / Osman Bayraktar / 94 Alçak Gönüllü Bilim ve Sanat İnsanı Ersin Nazif Gürdoğan/ Osman Koca / 98 Nazif Gürdoğan Kaçıncı Güzel Adam? / Hüseyin Yorulmaz / 103 Görünmeyen Üniversite ya da Bir Dönemin Akademisi / Hüseyin Yorulmaz / 111 Bilimden İrfana Bir Aydın Portresi; Nazif Gürdoğan/ Kemal Kahraman / 113 Teknoloji Karşısında İnsan / Ali Göçer / 121 Zamanı Aşan Şehirler / Ali Göçer / 127 Yedinci Güzel Adam Nazif Gürdoğan/ Recep Garip / 130 Kavi Dostlukların Mavera Duruşu / Recep Garip / 137 Görünmeyen Üniversite’nin Yazarı ve Mavera’nın Güzel Adamı / Recep Koçak / 144 Modern Dünyaya Dervişçe Bir Bakış / Saadettin Acar / 151 Görmezlikten Gelmeyelim / Mehmed Niyazi Özdemir / 157 “Seküler Kültürün Duvarları Sanatla Yıkılabilir” / Selma Kavurmacıoğlu / 160 4. BÖLÜM: GÜNLER AKARKEN Mâvera’daki Edebiyat Ötesi: Nazif Gürdoğan/ D. Mehmet Doğan / 169 Zamanı Aşan İnsan / Prof. Dr. Recep Bozdoğan / 173 Benim Gözümle Prof. Dr. Ersin Nazif Gürdoğan/ Prof. Dr. Ali Arslan / 177 Ersin Nazif Gürdoğan’ın Müslümanca Bakışı / Âtıf Bedir / 182 Ersin Nazif Gürdoğan’la Görünmeyen Üniversite’de Öğrenci/Tâlip Olmak / Prof. Dr. Bayram Ali Çetinkaya / 189 “İlim Beldesi”nin Kapısında Mihmandar Olmak: Nazif Gürdoğan’ın “Görünmeyen Üniversite”si/ Doç. Dr. Emin Yaşar Demirci / 211 Şehir Düşüncesi ve Ersin Nazif Gürdoğan/ Mehmet Kurtoğlu / 223 Coğrafyanın Şahidi: Ersin Nazif Gürdoğan/ Adem Turan / 230 Teknolojinin Ötesindeki Ersin Gürdoğan ve Maveraya Düşülen Not / Prof. Dr. Ömer Say / 242 Ersin Nazif Hoca’nın Günümüz Ahi Girişimcisi / Prof. Dr. Nihat Erdoğmuş / 250 Medeniyetimizi Yalın Olarak Anlatan Entellektüel/ Mehmet Kâmil Berse / 255 21.Yüzyılda Umudu Yeşerten Modern Bir Derviş: Prof. Dr. Ersin Nazif Gürdoğan/ Dr. Şaban Kızıldağ / 261 Sınırlı Dünyanın Sınırsız İstekleri / Doç. Dr. Halil İbrahim Aydın / 265 5. BÖLÜM: MEKTUPLAR Necip Fazıl’dan Nazif Gürdoğan’a/ Tarihsiz (1970) / 271 Fethi Gemuhluoğlu’ndan Nazif Gürdoğan’a/ 4 Aralık 1970 / 272 Hamid Algar’dan Nazif Gürdoğan’a/ 6 Cumadiel-Evvel / 274 Erdem Bayazıt’tan Nazif Gürdoğan’a/ 11.01.1971 / 275 Erdem Bayazıt’tan Nazif Gürdoğan’a/ 17.11.1972 / 276 Erdem Bayazıt’tan Nazif Gürdoğan’a/ 25.11.1973 / 277 Cahit Zarifoğlu’ndan Nazif Gürdoğan’a/ 5 Temmuz 1974 / 278 Cahit Zarifoğlu’ndan Nazif Gürdoğan’a/ Tarihsiz / 279 Cahit Zarifoğlu’ndan Nazif Gürdoğan’a/ 10.8.1974 / 280 İlim ve fikir hayatımıza bu çok değerli eseri kazandıran kitabın editörlüğünü üstlenen Hıdır Yıldırım Hocamız başta olmak üzere Sayın Yazarları tebrik eder; başarılarının devamını dilerim. Eser, Hece Yayınlarının www.hece.com.tr adresinden elde edileceği gibi kitapyurdu.com idefix.com dr.com.tr hepsiburada.com kitabinabak online satış sitelerinden de elde edilebilir.

22 Şubat 2021, 14:21

GİZLİLİĞİN VE KAPALI KAPILARIN OLMADIĞI DÜZ KARE DÜNYANIN DEMOKRASİLERİNDE STATİKLİĞE YER YOKTUR

Gece ve gündüz, merkez ve çevre, uzaklık ve yakınlık farkının olmadığı kare dünyanın bütün ülkelerinde bir arada yaşayan değişik kuşaklar, demokrasilerini zenginleştirme yolunda, yeni açılımlar yapmak zorundadırlar. Ancak söz konusu demokrasiler olunca, daha önce söylenenleri tekrarlamak yerine, yeni boyutlar kazandırmak ve yeni sözler söylemek çok büyük önem kazanmıştır. Hiçbir ülkede demokrasiler durdukları yerde sürekli kalamazlar. Her ülke, ekonomik, siyasal ve kültürel varlığını koruyabilmek için, yönetiminin geleceğini geçmişinden daha güçlü kılmak zorundadır.

*

Demokratik kültüre katkılarıyla tanınan Giovanni Sartori, “Demokrasi Teorisine Geri Dönüş” kitabında vurguladığı gibi: “Tarih bir Sisyphus mitidir, her kuşak yeniden başlamak durumundadır”. Yirmi birinci yüzyılda dünya demokrasiler tarihinde yeni bir yol ayrımına gelmiştir. Siyasal sınırları esnekleştiği kare dünyada otokratikleşmeye karşı bütün demokratik yönetimlerin, demokrasi kültürünü zenginleştirmek için işbirliği yapmaları hayati önem taşımaktadır. Bu bağlamda bütün demokratik yönetimlere ve bütün demokrat aydınlara büyük görevler ve önemli sorumluluklar düşmektedir.

*

Demokrasiler ve ekonomiler, küresel doğal hukuk ve küresel doğal ahlak ilkelerinin oluşturduğu büyük referans dairesinin içinde, birbirleriyle ortak alanı olan iki ana daire oluştururlar. Gönüllü kuruluşlar iki daire dışında kalan alanda yer alırlar ve her iki kesim arasında uyum ve düzeni sağlarlar. Demokrasileri siyasi partiler, ekonomileri şirketler, sivil toplum kuruluşlarını gönüllüler ayakta tutarlar. Büyük referans dairesinin merkezindeki ortak alan ne kadar güçlü olursa, hem demokrasiler, hem ekonomiler o kadar güçlü olur.

*

Demokrasilerin ve ekonomilerin sağlamlığı, ortak alanlarında yer alan, özgürlükler kadar farklılıklara saygılı, misyon ve vizyon sahibi yöneticilere dayanır. Ülkelerin geleceklerinin, geçmişlerinden daha başarılı olmasında, belirleyici olan, doğal kaynak zenginliği değil, doğal yönetici zenginliğidir. Sağlıklı demokrasilerde ve güçlü ekonomilerde bir değil, yüz binlerce yönetici vardır. Onlar çekirdekte meyvayı, meyvada ağacı görerek, kurumlarını ve kuruluşlarını geleceğe taşırlar.

*

Dünyadaki her ülkede hem demokrasi, hem ekonomi göründüğü gibi olan, olduğu gibi görünen, oyunu ve parasını doğru yerde, doğru zamanda ve doğru yöntemle değerlendirmesini bilen yöneticileriyle zenginleşir. Onlar doğruluğun elinde kar gibi eridikleri için, onların elinde, demokrasinin ve ekonominin kusurları kar gibi eriyerek etkilerini yitirir. Onların oyları ve paraları, ellerindeki paha biçilmez ateşsiz silahları ateşli silahlardan çok daha güçlüdür.

*

Demokrasilerde ve ekonomilerde seçenler ve seçilenler görevlerinin ve sorumluluklarının bilincindedirler. Dünyanın neresinde olursa olsun, bir kurum bir kuruluş, baskıyla ve şiddetle rakiplerinin saha dışına çıkarmaya çalışırsa, önünde ya da sonunda kendisini sahanın dışında bulur. Dünyada her zaman güçlerin üzerinde güçler vardır. Allah'ın gücü bütün güçlerin üzerindedir.

*

Dostoyevski'nin “Karşıtlar olmasa, gelişme de olmaz: Çekim ve itim, akıl ve enerji, sevgi ve nefret, insan varoluşuna aynı derecede gereklidir” görüşü, demokrasinin partileri, ekonominin şirketleri, sivil toplumun gönüllü kuruluşları için de geçerlidir.

*

Demokrasilerin ve ekonomilerin bütün kurumları ve bütün kuruluşları arasında, büyük ana referans dairesi içinde, iyilikte yarışma olmazsa, hayatın hiçbir alanında onarıcı gelişme olmaz, dönüştürücü zenginleşme görülmez.

*

Doğrulukta, iyilikte, güzellikte, yenilikte yarışmasını bilmeyenler, kendilerini yarışma dışında bulurlar. Demokrasiler yarışmaya dayalı, açık kapı yönetimleridir, üretimde ve yönetimde gizliliğe yer yoktur.

23 Şubat 2021, 13:08

OLUŞMAKTA OLAN DÜNYAYA İZ BIRAKAN ROMANLARIN AYNASINDAN BAKMAK

Toplumların savaş dünyasından, barış dünyasına taşımasında, romancılar en önemli görevi yüklenirler. Yönetimlerin yenilemesinde, toplumların dönüştürülmesinde romancılar, ülkelerin silahlı güvenlik güçlerinden çok daha etkilidirler. Ülkelerin silahsız kültürel güçlerini oluşturan edebiyatçılar, yüzyıllar içinde oluşan kültürel, siyasal ve ekonomik değerleri, geçmişten alırlar, geleceğe taşırlar. Kültürlerde iz bırakan değerler, romanlarla kuşaktan kuşağa aktarılırlar.

*

Türklerin romanları kuşaktan kuşağa geçen destanları, gönülden gönüle aktarılan ermiş öyküleri, dilden dile dolaşan türküleri olmuştur. Türkler düşünce ve eylem dünyalarında, hayatlarını romanlarıyla romanlarını hayatlarıyla bütünleştirmeyi bilmişlerdir. Romanlarda yer alan değerler, hayatın bütün boyutlarında yer almıştır. Türk toplumunun kültürel hafızası, peygamber kıssaları ve ermiş menkıbeleriyle beslenerek, yeni açılımlar kazanmıştır.

*

Çeviri kitapları yanında, dünyanın ve Türkiye’nin önde gelen aydınlarıyla, yaptığı konuşmalarla, büyük ilgi uyandıran Ergun Göze, sürekli bir “Roman Yazmayı Özendirme Vakfı”, kurulmasının özlemini çekmiştir. Dünyada romanlar toplumların hafızalarıdır. Son yüzyıllarda dünyanın ve ülkelerin tarihindeki büyük dönüşümler, tarihçilerden daha çok romancılarla, geçmişten geleceğe taşınmışlardır.

*

Dünya tarihinde geçmişte yaşanılanlar bilinir, ancak gelecekte yaşanılacaklar bilinmez. Dünyada her kuşak, kendi kuşağının romancılarıyla, geçmişte yaşanılanları yeniden düşünmek, yeniden değerlendirmek zorundadır. Geçmişten geleceğe bakmasını bilen romancılar, geçmişte yazılmaya değer olanları bulurlar, gelecekte okunmaya değer olanları yazarlar. Edebiyat geçmişle gelecek arasında kurulan işbirliğinin ve elbirliğinin adıdır.

*

Edebiyatçılar roman başta olmak üzere, edebiyatın her alanından yararlanarak, geçmişle geleceği buluşturur, geçmişte yaşanılanlardan yola çıkarak, gelecekte yaşanılması gerekenleri anlatırlar. İnsanlığın geleceğini inşa edecek olan dinamikler, tarih içinde gerçekliğiyle birlikte güzelliğini yitirmeyen dinamiklerdir. Edebiyatçılar geçmişin gerçekleriyle, geleceğin güzel dünyasının, temellerinin atılmasına ışık tutarlar.

*

Savaş yüzyılında, dünyayı dört bir yanından kuşatan, şiddet çılgınlığından kurtulmada, Aragon’nun vurguladığı gibi: “Roman ekmek kadar önemlidir.” Gelecekte güzel olmak, gü- zel olanı yapmak, geçmişteki güzel insanların, güzel dünyalarını romanlarla, hikayelerle,denemelerle, şiirlerle, geleceğe taşımaya bağlıdır. Güzel insanlar tarihin kesintisiz akışında, güzellikleriyle yüzyılların dışında değil, yüzyılların üstünde olmuşlardır.

*

Büyük romancılar Alain’in “Gerçeğe giden en uzun yolu takip ediniz” tavsiyesine uyarak, toplumların kültür dokularıyla birlikte, ekonomik yapılarını da zenginleştirirler.

*

Her gün bir saat Yunan şairlerini okuyan Heidegger: “Büyük bir felaketten kurtulmak için, elimizde tek çare sanattır” demektedir.

*

İki dünyayı bütünleştiren romancılar akıllarıyla geçmişi görürler, gönülleriyle geleceği anlatırlar.

24 Şubat 2021, 12:40

DÜNYAYI HİCRET DÜNYASI OLARAK GÖRMEDEN VİZYON KAZANILMAZ MİSYON YÜKLENİLMEZ YENİLİK YAPILMAZ

Yirminci yüzyılın sonuna doğru, Doğu Avrupa’daki gelişmeler ve Sovyetler Birliği’nin dağılması, dünyadaki güç dengelerini baştan sona değiştiriyor. Yeni oluşan dengelerde, Atlantik ülkelerinin ekonomik güçleri azalırken, Pasifik ülkelerinin ekonomik güçleri artıyor. Uluslararası ekonomide Malezya’nın, Türkiye’nin, Endonezya’nın, Çin’in ve Brezilya’nın paylarını artırması, Türk Cumhuriyetleriyle birlikte, Müslüman ülkeleri, her alanda köklü yenilikler yapmaya zorluyor.

*

Yirmi birinci yüzyılın öncülerinin başında hem üretenler hem tüketenler olarak ürettikleri ürünleriyle, verdikleri hizmetleriyle dünya pazarlarındaki paylarını büyütme yolunda, geçmişte benzeri görülmemiş, bir kusursuzluk yarışına giren ülkeler, kurumlar ve kuruluşlar geliyor. Ülkelerin ekonomik ve siyasal güç kazanmalarında, kültürlerin belirleyiciliği giderek artıyor. Devletlerin güçleri sermaye bolluğundan daha çok her alanda, üretimin sürükleyici gücü olan girişimci bolluğundan kaynaklanıyor.

*

Dünyada yeni zenginliğin kaynağında, ilk sırayı üreten el olmasını bilenler alıyor. Küresel üretim yarışını, iki yılını birbirinden farklı kılmasını bilen ülkeler kazanıyor. İnsanların kalite sevdalısı olduğu bir yüzyılda, ekonomik ve kültürel güç orduların savaştığı cephelerden, kuruluşların yarıştığı pazarlara kayıyor. Yıldan yıla büyüme hızı artan ekonomi, yeni boyutlar kazanarak siyasal sınırları ortadan kaldırıyor. Artık hangi ülkede üretilirse üretilsin, pazara çıkarılan her yeni ürün bütün ülkelerde pazarlanıyor.

*

Kuruluşların sürekli artan üretimleriyle, dünya bir yandan küçülürken bir yandan düzleşiyor. Üreticilerin ürünleri gibi, tüketicilerin davranışları küreselleşiyor. Üretici kuruluşlar ülkelerini aşan bir kimlik kazanırken, tüketiciler ulusal kimliklerini yitiriyor. Dünyanın neresine gidilirse gidilsin insanlar, yeryüzünün en güzel doğal içeceği sudan daha çok, alkollü alkolsüz içeceklerin peşinden koşuyor. Hızlı araba kullanmayı özgürlük olarak sunan reklamlar, bütün ülkelerin gazetelerinde aynı zamanda yayınlanıyor.

*

Batılılaşma, modernleşme ve çağdaşlaşma adına seküler hayat kot giyeceklerle, kolalı içeceklerle, televizyon dizileriyle Disneyland’ten, Hollywood’tan bütün dünyaya ihraç ediliyor. Dünyanın her yanında kutsal ve seküler değerlerin ve kültürlerin çatışması, hayatın bütün alanlarında hızını hiç yitirmeden olanca şiddetiyle sürüyor. Bütün ülkelerde aydınlıkla karanlığın, iyimserlikle kötümserliğin, doğrulukla yanlışlığın yarışması gibi, kültürlerin uzun soluklu sıcak ve soğuk savaşı, her alanda kıran kırana devam ediyor.

*

Dünyada ülkeler arasındaki uzaklık ve yakınlık, merkez ve çevre farkını ortadan kaldıran küreselleşmeye, başka bir deyişle sınırsızlaşmaya uyum sağlama kültürler, ülkeler, kurumlar ve kurululuşlar arasında, kusursuzluk arayışının giderek hızlandığı küresel pazarlarda, sağlam yer tutmanın “olmazsa olmaz” şartı haline geliyor. Artık ister ürün, ister hizmet, ister bilgi üretilsin, dünya tek pazara dönüşüyor. Küresel kuruluşlar ürünlerinin ve hizmetlerinin, istenildiği ve satıldığı ülkelere yatırım yapmak zorunda kalıyorlar.

*

Dünya pazarlarına açılan kuruluşlar sermayeleriyle birlikte teknolojilerini, kültürlerini ve değerlerini gittikleri ülkelere taşıyorlar. Sürekli değişen ekonomik sınırların, değişmeyen siyasal sınırlardan daha çok önem kazandığı, duvarların, kapıların ve örtülerin önemsizleştiği yeni dünyada, kuruluşların ülkeleri ağırlıklarını yitirirken, ilkeleri güçlerini artırıyor. Kurumsal üreticiler ve kurumsal tüketiciler, aradıkları ürünlerin ve hizmetlerin, üretildikleri ülkelerden önce, fiyatlarına ve kalitelerine bakıyorlar.

*

Avrupa’da Berlin Duvarının yıkılmasından sonra, her ülkede hayatın bütün alanlarında, büyük bir dönüşüm yaşanıyor. Artık hiçbir ülkenin içine kapanarak, dünya pazarlarında alınan satılan ürün, hizmet ve bilgi üretmesi beklenmiyor.

*

Dünyanın neresinde olursa olsun, kapalı toplumlar canlılıklarını koruyamıyor. Ekonomik ve kültürel dünyaları sınırlı olan toplumların, yönetim, üretim ve tüketim güçleri sınırlı oluyor.

*

Dünyayı büyük bir Hicret ülkesi olarak görmeden, vizyon kazanılmıyor, misyon yüklenilmiyor, yenilik yapılmıyor.

25 Şubat 2021, 14:29

AYDINLAR TOPLUMLARIN DÜŞÜNEN AKILLARI SEVEN GÖNÜLLERİ SIZLAYAN VİCDANLARIDIR

Dünyanın neresinde olurlarsa olsunlar devletlerin, dünyadaki ülkeler arasında kendilerine saygın bir yer açmalarında, her türlü haksızlığa karşı çıkan, temel hakları ve ana özgürlükleri savunan aydınlara büyük görevler düşmektedir. Onlar yaşadıkları her ülkede, düşünceleri, yaşama biçimleri, tutumları, davranışları ve eylemleriyle, yönetenlerle yönetilenler arasındaki iletişimi ve etkileşimi sağlarlar, kan uyuşmazlıklarını giderirler.

*

Cumhuriyet tarihinin ilk yılarında, Türk toplumu tarihinde görülmemiş, büyük bir kültürel değişim yaşamıştır. Tanzimat’la başlayan dünyadaki gelişmelere uyum sağlama çalışmaları, tabandan daha çok tavandan gelen baskılarla, büyük bir yabancılaşma eylemine dönüşmüştür. İdris Küçükömer’in “Düzenin Yabancılaşması” isimli kitabında açıkladığı gibi: “Batıcılar Batılılaşalım derken Batı’nın özellikle askeri, siyasi, eğitim ve bazı kültür kurumlarını aktarma yoluna gitmişlerdir.”

*

Dünyada ve Türkiye'de kutsal geleneğe bağlı, İslamın değerlerine saygılı, özgürlükçü kesimlerle, Fransa’nın seküler kültürüne sarılan, dayatmacı kesimler arasındaki çatışma ve yarışma, bütün hızıyla devam etmektedir. Avrupa ülkelerinin ekonomik, siyasal ve kültürel başarısının kaynağında, onların üretme biçimlerinin değil, tüketme biçimlerinin olduğunu sanılmıştır. Türkiye yönetenleri ve yönetilenleriyle, Batılılar gibi üretmesini daha çok tüketmesini öğrenmişlerdir.

*

Türkiye’nin bütün kurumların ve bütün kuruluşların, Batılılar gibi tüketmesini öğrenmeleri, Batılılar gibi üretmesini öğrenmelerinin bir güvencesi olmamıştır. Türkiye’deki kamu kurumlarının ve kuruluşlarının, dış görünüş bakımından, Batı ülkelerinin kurumlarından ve kuruluşlarından hiçbir farkı yoktur. Ancak Türkiye Batılılaşma yolunda köklü değişiklikler yapmasına rağmen, ürün, hizmet ve bilgi üretiminde, Avrupa ülkelerinin ortalamasını yakalayamamıştır, üretim güçsüzlüğünün üstesinden gelememiştir.

*

Türkiye’de yönetenlerin topluma yabancılaşmaları yüzünden, toplumun bütün kesimleri ürün, hizmet ve bilgi üretme güçlerini ve coşkularını bütünüyle yitirmişlerdir. Yönetenlerle yönetilenler, aynı değerleri paylaşmadıkları gibi, konuştukları diller farklılaşmıştır. Yönetenlerle yönetilenlerin değerleri birbiriyle örtüşmemektedir. Türk toplumunda güçsüz azınlığın sesi, güçlü çoğunluğun sesinden daha çok çıkmaktadır. Azınlığın sesi çoğunluğun sesi olarak sunulmuştur.

*

Türkiye’nin çoğunluğu oyunu, dünya standartlarında bir yönetimden yana kullanmaktadır. Türkiye toplumun beklentilerini karşılayabilmek için, hayatın her alanında, ürün, hizmet ve bilgi üretme gücünü büyütmek, açıklık içinde sürekli yeniden yapılanmak ve dünya standartlarını yakalamak zorundadır. Nasıl ağaçlar sürekli budanmadan meyva vermezlerse, ülkeler de sürekli yeniden yapılanmadan, üretim güçlerini büyütemezler.

*

Türkiye’nin üretim güçsüzlüğünün üstesinden gelmesinde aydınların payını, sanat ve düşüncede çığır açan Sezai Karakoç, “Ruhun vücuttaki payı”na benzetmektedir. Ruhsuz bir beden nasıl varlığını koruyamazsa, aydınsız bir toplum da canlılığını koruyamaz. Aydınlar düşünceleriyle yönetenlere, gönülleriyle yönetilenlere güç verirler. Aydınların katkısı olmadan, yönetenlerle yönetilenler arasında, dil, düşünce ve eylem birliğini sağlanamaz.

*

Aydınlar yönetenlerin katından aşağıya, yönetilenlerin katından, yukarıya bakmasını bilirler.

*

Dünyanın her ülkesinde aydınlar, toplumların haksızlıkları dile getiren sözcüleridir.

*

Aydınların toplumsal işlevleri, eleştirel olmaktan önce eleştirel düşünmektir.

26 Şubat 2021, 13:15

İSLAM'IN ANA REFERANS ÇERCEVESİNİ BELİRLEYEN TÜRKİSTAN'IN BÜYÜKLERİ BÜTÜN DÜNYAYI AYDINLATMAYA DEVAM EDİYOR

Kültürlerin birbirleriyle yarışında, güçlü rakipleri olmayanlar canlılıklarını koruyamazlar. Rakiplerini iyi tanıyan kültürler, sorunları çatışarak değil uzlaşarak çözerler. Uzlaşma arayanlar çatışma arayanlardan, her zaman daha güçlü olurlar. Yüzyıllar boyunca dünyada Hristiyan ülkelerle Müslüman ülkeler, kendi aralarında olmaktan daha çok kendi içlerinde savaşmışlar. Bu yüzden oluşmakta olan dünyada, kültürlerin hem kendilerinin, hem birbirlerinin ortak değerlerini iyi tanımaları, dünya barışı için hayati önem taşıyor.

*

Yirminci yüzyıl giderken Yirmi birinci yüzyıl gelirken, dünyada kültürlerin ve ülkelerin güçlerinin, doğal kaynaklarının bolluğunden önce, bilgi ve bilgelik sahibi bilgelerinin bolluğuna dayandığı açıkca gözleniyor. Ülkeler ekonomik ve kültürel alanlarda ne üretirlerse üretsinler, üretim güçlerinin kaynağında güzellikte yarışan, güzel olmasının bilen, güzelliği arayan insanlar en başta yer alıyorlar. Doğu’dan Batı’ya bütün ülkelerde üretim güçlerine yeni açılımları, yerel düşünmeyi ve küresel davranmayı başaran kurumlar ve kuruluşlar kazandırıyor.

*

Dünyanın hangi ülkesinde yaşarlarsa yaşasınlar dindarlar, bütün insanların aynı annenin ve aynı babanın, çocukları olduklarına inanırlar. Kutsal kitaplar insanlığın bilgi ve bilgelik birikimlerinin, herkesin paylaşıma açık ortak hazinesi olarak bilinmesini isterler. Müslümanların soyları ve renkleri ne olursa olsun, hepsi ortak ana kaynaklarından ve ortak küresel değerlerinden beslenirler. Bunun için ister Moskova’da, ister Pekin’de, ister Paris’te yaşasınlar, inanan insanların yaşayışları ve davranışları, ülkeden ülkeye büyük farklılıklar göstermezler.

*

Yirminci yüzyılın sonunda Orta Asya, Kafkas ve Balkan ülkelerindeki gelişmeler, Anadolu’nun bin yıllık ekonomik ve kültürel değerlerini Seyfeddin Erşahin'nin çalışmalarında önemle vurgulagığı gibi: Maturidi’nin, Ebu Hanife’nin ve Ahmet Yesevi’nin İman, İslam ve İhsan olmak üzere üç alanda ana sınırlarını belirlediği, geniş referans çercevesi içinde geçmişten geleceğe taşımaya zorluyor. Osmanlı coğrafyası yüzyıllarca kültürlerin yan yana var oldukları ülkeler birliği olarak, başta Türk ve İslam dünyasıyla birlikte, bütün dünyayı barış içinde bir arada yaşamaya davet ediyor.

*

Türkiye’de Cumhuriyetin ilk yıllarında doruk noktasına ulaşan, her alanda Batılılara benzeme dönemi kapanıyor. Anadolu’da Konya’sıyla, Bursa’sıyla, İstanbul’uyla, yeni bir dönem başlıyor. Türkiye dünyaya kapalı toplum olmaktan çıkarak, bütün ülkelere açık toplum olma yolunda ilerliyor. Yeni dönemde Türkler kendilerine üç kıtada ve iki denizde, geniş alanlar açan temelleri Büyük Türkistan’da atılan İslam’ın değişmez değerlerine dört elle sarılıyorlar. Türkiye Batı dünyasından yardım alan bir ülke konumundan çıkarak, bütün dünyaya yardım eden ülke konumuna yükseliyor.

*

Ülkeler arasındaki iletişim ve ulaşım imkanlarının çok geliştiği bir yüzyılda, Türkiye’nin üretim güçlerini yıldan yıla büyüten, ekonomik ve kültürel kuruluşları Moskova’dan Pekin’e kadar, bütün şehirlere yatırım yapmanın yollarını arıyor. Sınırsız dünyada ülkelerin bayraklarını, kültürlerin aynası olan şehirlere, sert silahlı güçleri değil, esnek silahsız güçleri taşıyor. Oluşmakta olan merkezsiz dünyada, ülkeler kuruluşlarının ürünleriyle ve hizmetleriyle birlikte, kültürlerini ve değerlerini bütün şehirlere taşıyorlar. Orduların dönüştüremediği şehirleri, gönüllü kuruluşlar dönüştürüyor.

*

Dünyada hiçbir kuruluşun, hiçbir bilgenin Evliya Çelebi kadar derinden bilmediği, yakından tanımadığı Türk yüzyıllarında olduğu gibi, Buhara’da lise, Kazan’da üniversite eğitimini tamamlayan bir genç, İstanbul’da lisans sonrası çalışmasın yapararak, Saraybosna’da kendi işini kuruyor. Böylesine geniş ve zengin bir coğrafyayı tanıyan gençler, kendi şehirleriyle birlikte, Berlin’de, Paris’te, Londra’da, New York’ta, her şehirde başarılı oluyorlar. Avrupa şehirlerinde doğan gençler, Asya şehirlerinde yatırımlar yaparak, ülkeleri birbirlerine yaklaştırıyorlar.

*

Dünyada ekonomik ve kültürel güç Atlantik’ın Kuzey kıyılarındaki ülkelerden, Pasifik’teki ülkelere kayıyor. Yirminci yüzyılın “İki Kutuplu” dünyası, Yirmi birinci yüzyılda “Çok Kutuplu” dünyaya dönüşüyor.

*

Amerika ve Çin arasında İslam dünyası, belirleyici bir güç kazanıyor. Geleceğin anahtar ülkelerinin arasında, Malezya, Endonezya, Kazakistan, Pakistan, Bangladeş, İran, Mısır ve Türkiye önemli yer tutuyor.

*

Büyük Türkistan'nın bilgiyi bilgeliğe, düşünceyi eyleme dönüştüren büyük bilgeleri, doğdukları şehirlerinden bütün dünya şehirlerini aydınlatıyorlar.

28 Şubat 2021, 13:08

HER ŞEHİRİN BİR DEVLET OLACAĞI BİN DEVLETLİK DÜNYANIN BARIŞ MİMARLARI ÜNİFORMA GİYENLER DEĞİL FORMA GİYENLER OLACAKTIR

Kapalı kapıların olmadığı her alanda açıklığın zorunlu olduğu dünyada, katılımcı demokrasilerin ve paylaşımcı ekonomilerin, dünyanın önde gelen ülkelerinde benimsenmesiyle, büyük küçük bütün şehirler, kendi kendilerini yönetme gücü kazanıyor. Ulaşımdaki ve iletişimdeki baş döndürücü gelişmeler, dünya şehirlerini birbirine yaklaştırıyor, toplumlar arasındaki iletişimi ve etkileşimi hızlandırıyor. Sovyetlerin ve Yogoslavya’nın dağılmasıyla, dünya yeni cumhuriyetlerle tanışıyor. Rusya Federasyonu Tataristan’ıyla, Başkurdistan’ıyla, Dağıstan’ıyla, Kırım’ıyla yeni açılımlara hazırlanıyor.

*

Değerlerden yoksun yalnızca parasal kazanımlara önem veren ekonomilerin elinde kültürler derinliklerini yitiriyor. Ülkelerde araç işlevi yüklenen ekonominin yasaları, amaç işlevi yüklenen kültürün değerleriyle işlerlik kazanırlar. Hayatın her alanında, özne görevini ekonomiler değil, kültürler yüklenir. Kültürel değerlerini yitiren toplumlar, ekonomik güçlerini yitirirler. Orta bir Avrupa ülkesi büyüklüğündeki Kaliforniya’sıyla,Teksas’ıyla Amerika Birleşik Devletleri, Sovyetler Birliği Cumhuriyetleri gibi, değer çözülmelerinin sonrasında, iç savaşsız dağılma yolunda adım adım ilerliyor.

*

Dünya tarihine eleştirel gözle bakıldığı zaman, köklü dönüşümlerin yaşandığı dönemlerin hemen öncesinde, büyük değer çözülmelerinin baş verdiği görülür. Batı ülkelerinde yaşanan ve hayatın bütün alanlarını etkileyen değer çözülmeleri, dünyada başta Müslüman ülkeler olmak üzere, Doğu ülkelerinin güç kazanmakta olduklarını haber veriyor. Yalnızca ekonomilere öncelik veren Batı dünyası, farkında olmadan yıllar içinde oluşan zengin kültürleri yoksullaştırarak, yol açtığı yerel ve küresel savaşlarla bütün ülkelerin şehirlerinde, büyük ekonomik ve kültürel yıkımların yolunu açıyor.

*

Yeni dünya John Naisbitt’in öngörüsüyle, “Bin ülkelik bir dünya” olmaya doğru hızla gidiyor. İster Asya’da, ister Avrupa’da, ister Amerika’da olsun, her şehir yerinden yönetilen bir devlete dönüşüyor. Her şehirin kuruculuğunu üstlenen büyük bilgeleri, kültürler arasında dostluk köprüleri kurarak, dünya şehirleri arasında yeni bir yapılanmanın, yeni bir dönüşümün öncülüğünü yapıyorlar. Dünyanın bütün ülkelerinde geçmişte Kudüs’te, Kurtuba’da, Saraybosna’da olduğu gibi, değişik ırktan, değişik dinden, değişik renkten insanların barış içinde yaşadıkları, geleceğin barış dünyasının öncüleri olacak yeni şehirler kuruluyor.

*

İster Doğu’da, ister Batı’da olsun ülkeler, tarihlerini yeniden yaşayarak geçmişlerini değiştiremezler. Ancak ülkeler önceden hazırladıkları, ayrıntılı yol haritalarıyla, geleceklerini değiştirirler. Küçük bir kıvılcımın bütün dünyayı, büyük yangın alanına çevireceği bir dönemde, gelecek yüzyılın derinlik ve zenginlik kapıları, geçmiş yüzyılın savaş isteyen üniforma giyen silahlı ordularına değil, geleceğin barış isteyen forma giyen silahsız uçbeylerine açılır. Yeni uçbeyleri ürettikleri kusursuz ürünlerle, verdikleri eksiksiz hizmetlerle, hem ekonomileri hem kültürleri dönüştürürler.

*

Müslüman ülkelerin Doğu’dan Batı’ya, geliştirdikleri kültürlerinin ve büyüttükleri ekonomilerinin eşsiz şahitleri olarak, bütün yeryüzüne serpiştirdikleri şehirlerde, tarih daha geniş ve daha zengin bir daire çizmek için, bittiği döneme geri dönüyor. Her dönemde toplumların, ekonomik, siyasal ve kültürel güçleri, ekonominin kurallardan daha çok, kültürün değerlerinden beslenir. Ülkeler zengin ekonomileriyle değil, derin kültürleriyle güçlü ve uzun ömürlü olurlar. Ülkelerin tarih içindeki yerlerini, araç olan ekonomilerin kazanımlarından önce, amaç olan kültürlerin değerleri belirler.

*

Dünyanın her ülkesinde hayatın her alanındaki küresel genel geçer değerlerin kaynağını, peygamberlere ve kitaplarına dayanan kutsal kültür oluşturur. Kutsal kültürde insanlığın beş bin yıllık tarihi, İlk Peygamberle başlar Son Peygamberle tamamlanır. Dünyada “Tarihin Sonu” Son Peygamberle gelir. Bütün ülkelerde üretimiyle , yönetimiyle, aşkın kaynaklara dayanan ve kutsal kültürden beslenen yeni bir dönem başlıyor.

*

"Zamanı Aşan Şehirler" kitabımızda ortaya konulmaya çalışıldığı gibi, Asya’nın altın şehirleri Bakü, Şeki, Taşkent, Semerkant ve Buhara gözlemleri, izlenimleri, çağrışımları Yirmi birinci yüzyılın, Türklerin ve Müslümanların yüzyılı olacağını gösteriyor. Türklerin Semerkant'tan Saraybosna'ya uzun yolculuklarının yol haritası olan Ana Akım İslam'ın temelleri Büyük Türkistan'da atılmıştır.

*

Medeniyet Tarihçisi Seyfettin Erşahin'in çalışmalarında ortaya koyduğu gibi, Türklerin İtikatta Maturidi, Amelde Ebu Hanife, Ahlakta Ahmet Yesevi, Kur'an'a ve Sünnet'e dayanan İslam'ın, bilgi ve bilgelikte, düşünce ve eylemde, en geniş referans çerçevesini ve özgürlük alanını belirleyen ana kaynaklarıdır. Onlar yüzyıllar içinde Türklerin kimliklerini oluşturmuştur.

*

İcma, Kıyas ve İstihsan Ana Akım İslam'ın dünyadaki gelişmelere uyum sağlamada, değişmeyen amaçları korumada, değişen araçları yönetmede ve yararlanmada ana yöntemleri olmuştur.

*

Türkler ağırlıklarını temel İstihsan ilkesi olarak, her zaman ve her yerde, iyilikten yana, içtenlikten yana, güzellikten yana koymuşlar, iyilikte,içtenlikte,güzellikte yarışmışlar.

*

İnsanları aynı annenin aynı babanın çocukları olarak gören Türklerin pazarında, iyilik alınmış iyilik satılmış, içtenlik alınmış içtenlik satılmış, güzellik alınmış güzellik satılmış.