Prof. Dr. Nazif Gürdoğan Yazar, Akademisyen

Nisan 2021

31 yazı

1 Nisan 2021, 12:32

UZAKLIK YAKINLIK FARKININ ORTADAN KALKTIĞI DÜNYADA HRİSTİYANLARLA MÜSLÜMANLAR BİRLİKTE YAŞAMAK ZORUNDADIRLAR

Oswald Spengler’den Paul Kennedy’ye kadar pek çok düşünür ve akademisyen, Batı dünyasının içine düştüğü krizin, çevreden kültüre kadar, değişik alanlarda yol açtığı sorunları tartışmıştır. Artık hiç kimsenin, Batı dünyasındaki ahlaki çözülmeyi, göz ardı etmesi mümkün değildir. Dünyanın önde gelen aydınları, insanlığın kurtuluşunun yol haritasını, Batı medeniyetinin değerleri içinde aramamaktadır.

*

Son iki yüzyılda, bütün dünyayı etkileyen Batı medeniyeti de, kendisinden öncekiler gibi, görevini tamamlamıştır. Batı ülkeleri kendi toplumlarına bile, korkusuz ve düşmansız, uyum ve düzen içinde, bir hayat sunamamaktadır. Uyuşturucu kullanımının artmasıyla, alkol tutkunluğuyla ve yok edilen aile hayatıyla, Batı medeniyeti kimseye ümit ve güven vermemektedir. Batılılar bile kendi medeniyetlerinin, başka medeniyetlerden üstün olduğunu savunamamaktadırlar.

*

Doğu ve Batı medeniyetleri, kutsal gelenekle olan bağlarını öylesine yitirdiler ki, her biri ilk insan, İlk Peygamber Adem ile başlayan, “Hakikat Medeniyeti”nin, ana yolundan ayrılarak, yan yollara sapmıştır. Dünyada hiçbir medeniyet, “Tek doğru benim, ötekiler yanlış yoldadır” diyemez. Berlin Duvarı’nın yıkılması ve New York’taki ikiz kulelere yapılan saldırıdan sonra, her medeniyet özeleştiri yapmak zorundadır. Bütün medeniyetler kendilerini sorgulamasını öğrenmek zorundadırlar.

*

Amerika’ya yapılan intihar saldırısı dünyayı ikiye bölmüştür. Amerika bütün dünyaya meydan okuyarak, “Bizimle olmayanlar bize karşıdır” demektedir. Oysa önce Batı medeniyeti kendini sorgulamalıdır. Çünkü son iki yüzyılda, neredeyse bütün dünyayı, Batı değerleri yönlendirmiştir. Eskiden Hristiyanlar Akdeniz’in Kuzeyine, Müslümanlar da Güneyine hakim olmuşlardır. Osmanlılar Balkanlardan, Araplar da İspanya’dan Avrupa’yı kuşatmışlardır. Artık dünyada Batı’nın etkili olmadığı ülke yoktur.

*

Yirmibirinci yüzyılda İslam dünyasının, Batı dünyasıyla ilişkisi Seyid Hüseyin Nasr’ın “İslam’ın Kalbi” isimli kitabında vurguladığı gibi: Uzak Doğu’nun “Ying ve Yang” dairesini hatırlatmaktadır. İslam Batı dünyasında, Batı dünyası da İslam dünyasındadır. İslam Batı’yı, Batı da İslam’ı beyazın siyahı içinde taşıdığı gibi taşımaktadır. Aynı iyilik ve kötülük çemberi gibi, İslam'ın ve Batı’nın içiçe olması, yeni bir oluşumun habercisidir.

*

Yeni yüzyılda Avrupa ve Amerika’da yaşayan pek çok Müslüman olduğu gibi, İslam dünyasında yaşayan da çok sayıda Hristiyan vardır. Müslümanlık neredeyse her Avrupa ülkesinde, Hristiyanlıktan sonra ikinci dindir. Berlin, Paris ve Londra ve Washington’daki cami sayısı İstanbul, Tahran, Karaçi ve Jakarta’daki kilise sayısından kat kat daha fazladır. Avrupa’da doğan çocukların, yarısından fazlasının ismi, Mehmet ya da Ayşe’dir.

*

Müslüman ülkelerde yaşayan Hristiyanların katkısı, teknolojik alanda yoğunlaşırken, Batı ülkelerinde yaşayan Müslümanların katkısı ise, entelektüel alanda yoğunlaşmaktadır. Dünyanın yaşayan az sayıda etkili düşünürlerinden biri olan Nasr’ın, üzerinde önemle durduğu gibi, tarihin hiçbir döneminde bu kadar çok sayıda Müslüman aydın, Batı dünyasında yaşamamıştır. İslam ve Batı dünyası, “Biz ve onlar” ayrımı yapılamayacak kadar, içiçe birlikte yaşamaktadır.

*

Batılılar medeniyetin dünyaya dönük yüzü, Yunan ve Roma boyutunda yoğunlaşırken, Müslümanlar öteki dünyaya, dönük yüzünde yoğunlaşmaktadırlar. Biri medeniyetin ekonomik boyutunu temsil ederken, biri kültüre dönük boyutunu temsil etmektedir.

*

Sekülerleşme medeniyetin kutsal boyutunu hayatın dışına itmiştir. Her iki kesim el ele vererek, medeniyetin kutsal boyutunu zenginleştirmeye çalışmalıdır.

*

Geleceğin barış dünyasının mimarları, “Ya Doğu ya Batı” diyenler değil, “Hem Doğu hem Batı” diyenler olacaktır.

2 Nisan 2021, 12:29

DÜNYADA PARA HERŞEYDİR DİYENLER PARA KAZANMAK İÇİN HERŞEYİ YAPARLAR

Son yüzyıllarda Batı dünyasında seküler kültür, kutsal kültürün yerini almıştır. İki yüzyıl boyunca, bütün dünyada sekülerleşme rüzgarları estirilmiştir, estirilmeye devam edilmektedir. Seküler kültürün para ticaretine dayanan, faiz odaklı, paradan para kazanma yöntemleri, New York'un Wall Street'tinden, bulaşıcı bir hastalık gibi, bütün dünyaya yayılmıştır. İrlanda'dan İzlanda'ya, Singapur'dan Dubai'ye kadar, büyük küçük bütün ülkelerin şehirleri, küresel bankalar tarafından baştan sona işgal edilmiştir.

*

Ülkelerde insanlar kutsal kültürle bağlarını kopararak, güzelliği arama aşklarını yitirirlerse, Cahit Zarifoğlu'nun bir şiirinde vurguladığı gibi: "Sokaklar banka dükkanlarıyla" dolar. Bunun için bütün ülkelerde bankalar, ekonomik yapının olduğu kadar, kültürel dokunun da gövdesini oluşturuyorlar. Dünyada alınıp satılan bir birimlik her ürüne karşılık, on birimlik para alınıyor, para satılıyor. Ülkeler arasında ürün ticaretinden kat kat fazla, para ticareti yapılıyor.

*

Ticaret ekonominin, ekonomi hayatın temelidir. Ticarette kazananlar kazandırırlar. Ticaretin olduğu yerde savaş olmaz, barış olur. Ancak ticarette belirleyici olan, ekonomik kazançlardan önce toplumsal kazançlardır. Kutsal kültürlerde ürünlerin, seküler kültürlerde paraların ticareti özendirilir. Kutsal kültürle yoğurulan ekonomilerin odak noktasında ürün ticareti vardır. Seküler kültürün oluşturduğu ekonomilerin merkezinde ise, paradan para kazanan, para ticareti yapan kuruluşlar yer alır.

*

Dünyanın her ülkesinde paranın değeri, paraya değer verenlerden, parayı baş tacı yapanlardan kaynaklanır. İnsanlar parayı başlarının üstünden daha çok, ayaklarının altında tutmayı başarırlarsa, sanal ekonomilerden önce, reel ekonomileri güçlendirirler. Devletler paradan para kazanmayı özendirirlerse, finansal krizleri büyütürler. Bunun için, bütün dünyada parayı değerlendirmenin, paraya sahip olmaktan çok daha önemli olduğu vurgulanır. Bu yüzden, her ülkede 'para iyi bir ast, kötü bir üsttür' denilir.

*

Seküler kültürde insanlar para kazanmak için yaşarlar. Kutsal kültürde para, hayatı kolaylaştırmak ve yaşanır kılmak için kazanılır. Seküler kültürde para her şeydir, denildiği için, para için her şey yapılır. Paraya odaklanan seküler kültür, bankalarıyla, borsalarıyla, yedi yıldızlı otelleriyle, bütün dünyayı büyük bir 'Las Vegas'a dönüştürmüştür. Dünyanın neresinde yaşarlarsa yaşasınlar, seküler insanların en değerli ve en önemli gıdaları, döviz kurları ve borsa endeksleridir. Onlar inançlarından ve değerlerinden değil, paralarından ve bankalarından güç alırlar.

*

Kutsal kültürde fiziksel üretici reel ekonomi büyütülürken, seküler kültürde finansal sanal ekonomi büyütülür. Reel ekonomi barışa giden yollara, sanal ekonomi savaşa giden yollara yeni boyutlar kazandırır.

*

Dünyada para ticaretinin artışına, paralel olarak krizler artar. Tarihin her döneminde para, savaşların hem anası hem babası olmuştur.

*

Ekonomide para, amaç değil araçtır, bir ürün gibi alınmaz, satılmaz, kazanılır, kaybedilir.

2 Nisan 2021, 19:49

BİR GÜZEL İNSAN ERSİN NAZİF GÜRDOĞAN

'Dokuz Aralık 2014 tarihli yazımda merhum Nuri Pakdil’in kendisinin de katıldığı bir programın notlarını paylaşmıştım. O vesileyle Nuri Pakdil’le tanışma hikâyemi de anlatmıştım. Eyüp’teki o programda konuşmacılardan birisi de Ersin Nazif Gürdoğan Hocamdı. Programa giderken kendisine refakat etmemi istemişti. Üsküdar’dan Eyüp’e birlikte geçmiştik. (Detayları aşağıdaki satırlardan okuyabilirsiniz.) On sekiz Ekim 2019 tarihinde Nuri Pakdil Ağabey ahirete irtihal etti. Son yıllarını çok hareketli geçirmişti. İlerlemiş yaşına rağmen davetlere icabet etmiş, uzun yolculuklara ve saatler süren toplantılara katılmıştı. Yaşlarından dolayı Pakdil’i Edebiyat Dergisi’ni çıkardığı yıllardan ya da kitaplarından tanıma imkânı bulamamış çok genç bir kitle ile yüz yüze tanışmış, onların artık yeni baskısı yapılan çok sayıda Nuri Pakdil imzalı kitapla buluşmasına fırsat vermişti. Pakdil’e ve ahirete uğurladığımız bütün “güzel adamlar”a rahmet diliyorum. Çok sayıda kitabından ve radyo, televizyon programından takip ettiğimiz Prof. Dr. Ersin Nazif Gürdoğan Hocamıza bir vefa gayreti kabilinden “Bir Güzel İnsan Ersin Nazif Gürdoğan” kitabı kısa bir süre önce Hece Yayınlarından çıktı. Hıdır Yıldırım’ın hazırladığı kitapta, Hoca’yı yakından tanıyan çok sayıda arkadaşı, dostu ve yol arkadaşı kaleme aldıkları yazılarıyla zengin ve renkli bir “Gürdoğan” portresi oluşturmuşlar. Bu hacimli (416 sayfa) kitabın hazırlanmasında emeği ve katkısı olan herkesi tebrik ederken Nuri Pakdil üstadı bir kez daha rahmet ve şükranla anıyor, Nazif Gürdoğan Hocama da sağlıklı, hayırlı ve uzun ömürler diliyorum. RECEP KOÇAK

3 Nisan 2021, 12:13

OLUŞMAKTA OLAN KARE DÜNYADA HER EV HEM BİR OKUL HEM BİR İŞYERİ OLMAK ZORUNDADIR

Merkez ve çevre farkının ortadan kalktığı dünyada, eğitim çalışmalarına yeni boyutlar kazandırmak, öğrenmesini öğrenmek, düşünce ve eylem dünyasını zenginleştirmek, bütün ülkelerin karşı karşıya olduğu sorunların başında gelmektedir. Yeni yüzyılda eğitim çalışmaları, okullardan daha çok, okul dışı alanlarda yoğunlaşmaktadır. İletişim kanallarının zenginleşmesi, evlerle birlikte işyerlerini de bir okula, bir işyerine dönüştürmüştür. Gelecek yılların okulları ve işyerleri bugünkülerden çok farklı olacaktır.

*

Her alanda açıklık içinde yeniden yapılanmanın, küresel boyutlar kazanması, başta okullar ve işyerleri olmak üzere, bütün kurumları ve bütün kuruluşları, sürekli yenilik yapmaya zorluyor. Her kurum ve her kuruluş, yenilik sınırlarını genişletmek ve verimlilik çalışmalarını hızlandırmak için, işyerleriyle birlikte çalışanlarının evlerini, okullarla bütünleştiriyor. Kurumlarda ve kuruluşlarda, sürekli yenilik yapmak için, her yerde sürekli eğitim yapılıyor.Uzaktan eğitim çalışmaları katlanarak artıyor.

*

Sürekli eğitimi yaygınlaştırmak ve eğitimin kalitesini artırmak için, işyeri, ev ve okul üçgenindeki eğitim çalışmaları, bilgisayar ortamına taşınıyor. Bilgisayar ortamlarında, zaman ve mekan farklarının ortadan kaldırılmasıyla, bilinen eğitim yöntemleri, geçerliliklerini büyük ölçüde yitiriyo. Bilgisayar ortamına aktarılan eğitimlerle, hem maliyetler düşüyor, hem kalite artıyor.

*

Sürekli ve uzaktan eğitimle, geçerliliğini yitirmiş, verimsiz ve etkisiz, yöntemler yerine verimli ve etkili, bilgisayara dayalı eğitim teknikleri önem kazanıyor. Geleceğin karşılıklı iletişim ve etkileşim içinde, bilgisayar ortamında yapılan eğitimle, dünyadaki her okul, öğrencileriyle ve hocalarıyla evlere taşınıyor. Artık dünyadaki her eve ve her işyerine ulaşmaya çalışmayan okullara, hiçbir ülkede yer yoktur.

*

Bilgisayar ortamında, ürün, hizmet ve bilgi üretebilmek için, üniversite, ev ve işyeri üçgeninde, herkes, sürekli ve uzaktan eğitimden yararlanacak, bilgi ve donanıma sahip oluyor. Bunun için kamu, özel ve gönüllü eğitim kuruluşları, birbirleriyle yardımlaşıyorlar. Bütün dünyada bilgisayar ortamındaki eğitim, her kademedeki ve her konudaki eğitimin, temelini oluşturuyor.

*

Doğu'dan Batı'ya bütün ülkelerin, karşı karşıya olduğu sorunların başında eğitimsizlik, mesleksizlik ve yoksulluk gelmektedir. Üniversiteleri evlere taşıyarak, uzaktan eğitim yöntemlerini geliştirmeden, dünyada çok düşük olan, ortalama eğitim süresini uzatmak mümkün değildir.

*

Evlerdeki okullarla eğitim kurumlarının ve kuruluşlarının, verimlilikleriyle birlikte, etkinlikleri katlanarak artıyor. Karşılıklı iletişime ve etkileşime dayanan, bilgisayar ortamındaki eğitim, bilinen yüz yüze eğitimde, köklü dönüşümlere yol açıyor.

*

Bugünün eğitim kurumları, geleceğin öğrenme yöntemlerini öğrenmeye, uygulamaya ve geliştirmeye hazır olmak zorundadırlar.

*

Eğitimdeki başarısızlık, her alanda etkisini gösterir. Eğitimsizlik herkesi cezalandırırken, eğitim herkesi ödüllendirir.

4 Nisan 2021, 12:49

HER ŞEYİN AKTIĞI SINIRSIZ KARE DÜNYADA HABİL'İN ÇOCUKLARIYLA KABİL'İN ÇOCUKLARI BİRLİKTE YAŞARLAR

Dünyanın hiçbir yerinde kültürler, bulundukları yerde durmazlar. Kültürler de nehirler gibi akarlar. Her şey akar, toplumlar, tarihler, düşünceler ve kültürler. Kültürlerin tarihinde “Oluklar çift”, birinden kutsal kültürler akarken, birinden de seküler kültürler akar. Geçmişten geleceğe olan bu akışta, kültürler birbirleriyle hem yarışırlar, hem çatışırlar. Ekonomik, toplumsal ve siyasal canlılık, kültürlerin birbirleriyle yarışmalarından ve çatışmasından kaynaklanır.

*

Hayatın her alanında, nasıl her şey karşıtlarıyla bir arada bulunursa, kültürler de zıtlarıyla bir arada bulunurlar. Dünyanın güneşe muhtaç olması gibi, seküler kültür kutsal kültüre, kutsal kültür seküler kültüre muhtaçtır. Farklı kültürlerin yan yana bulunmadığı toplumlarda, hayatın hiçbir alanında gelişme olmaz. Kültürler birbirleriyle yarışarak zenginleşir, zenginleşerek yarışırlar. Kapılarını başka kültürlere kapayan kültürler, yeni açılımların, yeni atılımların öncüleri olamazlar.

*

Son iki yüzyılda, kutsal kültür, düşünce ve eylem alanında, seküler kültür karşısındaki üstünlüğünü yitirmiştir. Kutsal kültür dünyadaki bilimsel ve teknolojik gelişmelere, öncülük yapamamıştır. Her ülke İbn Haldun’un, ‘’Mağluplar galipleri taklit ederler’’ yasasına, dört elle sarılarak, dünyanın geleceğini kutsal kültürde değil, seküler kültürde aramıştır. Sekülerleşme dünyada Türkiye gibi, bütün ülkelerin gündeminde, ilk sırada yer almıştır. Ülkelerde ekonomik gelişmeyle, sekülerleşme özdeşleştirilmiştir.

*

Kültürlerin harman olduğu düz kare dünyada, toplumlar düşünceleriyle nehirlere, eylemleriyle göllere benzerler. Düşünceler zenginleştirdikleri eylemlere, göller beslendikleri nehirlere göre büyürler. Kültürler düşüncelerle eylemleri, altın oranda bütünleştirerek, gelişmenin sürükleyici gücü olurlar. Kültürlerin dünyayı dönüştürmedeki başarıları, görünen dünyayla görünmeyen dünyayı, yaşanabilir hayatın, birbirinden ayrılmaz iki yüzü olarak görmelerinden kaynaklanır.

*

Krizlerin üstesinden gelmek için, bütün dünyanın ihtiyacı olan kutsal kültürün gücü, iki dünyayı birbirinden ayırmadan, her ikisine de aynı değeri vermesinden kaynaklanır. Dünyada kutsal kültür, seküler kültür saatinin zembereği ve dünya barışının güvencesidir. Kutsal kültürün seküler kültür üzerindeki denetimi kalkarsa, dünya zembereğinden boşalmış bir saat gibi, hızlanır doğru zamanı gösterme gücünü yitirir, yolunu ve yönünü şaşırır.

*

Bütünüyle seküler kültüre odaklanan dünya, üretici gücünü yitirmiş, yönünü şaşırmış ve yolunu kaybetmiştir. Yirmi birinci yüzyıl, kutsal kültüre dönüş yüzyılı olacaktır. Seküler kültür yalnızca Moskova’da değil, bütün dünya başkentlerinde ölmüştür. Her ülke kendi kutsal kültürünün, ana kaynaklarına dönecektir. Kutsal kültür bir değerler bütünüdür, insanlığın geleceğini uçlarda aramaz, ancak uçlara dokunmasını ve uçları içselleştirmesini bilir.

*

Kutsal kültür iki dünyanın hem elidir hem dilidir.

*

Geçmiş geleceğe kutsal kültürle taşınır.

*

Kutsal kültürün denizi tükenmez.

5 Nisan 2021, 12:54

DÜNYANIN BÜTÜN ÜLKELERİNDE ETİK PAZAR EKONOMİSİ HER ZAMAN SERBEST PAZAR EKONOMİSİNDEN ÜSTÜNDÜR

Dünyanın kaynakları sınırsız, insanların istekleri sınırlı olsa, ülkeler arasında, üretmek ve tüketmek, böylesine önemli olmayacaktır. Yunus’un deyişiyle , bütün insanlar varlığa sevinmeyeceklerdir, yokluğa yerinmeyeceklerdir. Başta ekonomi bilimi olmak üzere, bütün bilimler insanların isteklerinden daha çok, ihtiyaçlarını karşılamaya odaklanacaklardır. Ancak dünyanın kaynakları sınırlı, insanların istekleri sınırsızdır.

*

İnsanların karınlarının doyduğu, gözlerinin doymadığı bir dünyada, dünya kaynaklarının değerlendirilmesi ve paylaşılması, ülkeler arasında, büyük savaşlara yol açmaktadır. Bunun için John Maynard Keynes, “Ekonomi düşünürlerinin doğru ya da yanlış düşünceleri, sanıldığının aksine çok önemlidir. Hatta denilebilir ki, dünyaya yalnız onlar yön verirler” demektedir. Çünkü Ekonomi biliminin tarihi, insanlığın tarihiyle yaşıttır. Kimse ekonomiyi göz ardı edemez.

*

Sınırlı dünyada sınırsız üretim olmadığı gibi, sınırsız tüketim de olmaz. Ekonomi biliminin Batı dünyasındaki öncüleri, Etik ile ekonomi arasındaki ilişkileri görmekte, hiç istekli olmamışlardır. Onlara göre Ekonomi bilimi, değerden bağımsız olarak ele alınmalıdır. Onlar ekonomik hayatın canlılığının, kendisi için istediğini, başkası için istemeyen, doyma bilmez açgözlü insanlardan, kaynaklandığını sürekli tekrarlamışlardır.

*

Bütün dünyada ekonomik hayat, kritik bir dönüm noktasından geçmektedir. Sınırsız tüketim peşinde koşanlar, kendileriyle birlikte bütün dünyayı, büyük bir yıkıma götürmektedirler. Ekonomik, siyasal ve kültürel alanda faaliyet gösteren, bütün kurumlar ve bütün kuruluşlar arasında, Jean Jacques Rousseau'nun "Toplumsal Sözleşme"si gibi, yeni bir “Kültürel Sözleşme”ye ihtiyaç vardır. Hiçbir alanda dokunulmaz kurum, kuruluş ve bilim olmaz. Ekonomi herkesin günlük hayatıyla, ilgili bir amaç değil, bir araçtır.

*

Ekonomi uzmanlarının ileri sürdüğü gibi, tüketimi her yıl belirli oranda arttırmak, huzur ve mutluluk kaynağı değildir. Tüketimin Alaaddin’in lambasındaki cin gibi, bütün sorunların üstesinden gelmesi mümkün değildir. Her tüketim bir yandan ekonomiye canlılık kazandırırken, bir yandan sorunlara yeni boyutlar kazandırır. Sınırlı dünyada sınırsız tüketim peşinde koşanlar, her alanda büyük krizlerin tetikleyicileri olurlar.

*

Joan Robinson’un vurguladığı gibi: “Ekonomi uzmanlarının tuzaklarına düşmemek için, herkesin toplumun bütün kesimlerini etkileyen ekonominin işleyiş mekanizmasını öğrenmesi gerekir.” Ekonominin yağmur gibi bütün canlılara hayat verebilmesi için, seküler kültürün “Görünmeyen Ekonomik Eli” yerine, kutsal kültürün “Görünen Etik Eli” geçmelidir. Etiğin görünen eli, alan el değil, veren eldir. Etik ilkelere özen gösterenler kutsal kültürde, verenlere daha fazlasının verildiğine içtenlikle inanırlar. Seküler kültürün tek dünyasında bir kazanılırken, kutsal kültürün iki dünyasında, yedi yüz kazanılır.

*

Veren el olanlar bir yandan toplumların en zenginleri gibi üretirken, bir yandan en yoksulları gibi tüketirler.

*

Dünyada ekonominin dağı ne kadar büyük olursa olsun, kültürün yolu dağın üzerinden geçer.

*

Veren el olmanın yolu, ekonominin doğrularından önce, kültürün doğrularıyla açılır.

6 Nisan 2021, 12:32

TARİHİN HER DÖNEMİNDE BÜYÜK YIKIMLAR AŞIRI ZENGİNLİĞİN YOL AÇTIĞI SAVURGANLIKTAN KAYNAKLANMIŞTIR

Dünyada gösterişe dayalı tüketim ekonomisi, aşırı zenginliğin ortaya çıkardığı bir ekonomik yapılanmaya dönüşüyor. Batı dünyasında zenginlik, Asya’nın ve Afrika’nın yağmalanmasıyla, ortaya çıkan sanayileşmeden kaynaklanır. Dünyadaki petrol ülkelerindeki zenginlikse, yer altından sağlanan doğal kaynaklara dayanır. Zenginliğin ardından istensin ya da istenmesin, gösteriş harcamalarını mutluluk kabul eden, her şeyin yenisini almak için, sürekli tüketilip atılmasını özendiren tüketim kültürü gelir.

*

Dünyanın bütün ülkelerinde her alana egemen olan, tüketim kültürüne yakından bakıldığında, ulaşılan zenginliğin kaynağından bağımsız olduğu anlaşılır. Yani zenginliğin kaynağı ne olursa olsun, bir zaman sonra bütün toplumu tüketimi, gösterişi tek amaç edinen kültürün değerleri dört bir yanından kuşatır. Söz konusu kuşatma altında, insanlar farkına varsalar da varılmasalar da, akıntıya katılmaktan başka kendilerine hiçbir açık kapı bırakılmaz, herkes elinde olmadan akıntıya kapılır.

*

Akıntı toplumun dışına çıkmaya kalkılırsa, insanların önüne çocukların eğitiminden, mesken edinmeden, araba edinmeye kadar öyle engeller çıkar ki, kimse kendini akıntıya bırakmaktan başka çare bulamaz. Toplumun büyük bir kesimi, biraz da çaresizlikten akıntı toplumuna katılmak zorunda kalır. Çünkü devlet yapılanmasından siyasal yapılanmaya, okullardan hastanelere kadar, her türlü siyasal, ekonomik ve kültürel faaliyetlerin, sürükleyici gücünü akıntı toplumunun değerleri oluşturur.

*

Akıntı toplumunun değerleri niçin dünya ölçüsünde yaygın? Neden insanlar gerek Doğu’da gerek Batı’da tüketim toplumuna karşı koyamıyorlar? Bunlar cevaplandırılması oldukça güç, ancak çok önemli sorulardır. Bir kere bütün bilim dalları ve bunların uzmanları, ya yoksulluğu ve sakıncalarını incelemeyi, ya da zenginliği artırmayı kendilerine tek görev edininiyorlar. Bu yüzden bütün dünyada, zenginliğin erdemleri, zenginlerin yaşama biçimleri ve değerleri, her bilim dalının ana konusu haline geliyor.

*

Dünyada zenginlik bilimi, bir zenginlik kültürü doğuyor. Artık dünyanın her yanında, zengin olunmasa bile zenginler gibi yaşamak, hem büyük bir erdem hem büyük bir mutluluk kabul ediliyor. İnsanların mutlulukları gelir düzeylerine, bağlı olarak artar ya da azalır, zenginseniz sorununuz yok, her zaman mutlusunuz deniliyor. Oysa yoksulluk da, zenginlik de göreceli kavramlardır. Gelir düzeyi yüksek olan birine göre çok fakir olan biri, bir başka kişiye göre çok zengin olur.

*

Her ülkede zenginliğin ölçüsü, gerekli gereksiz durmadan yapılan harcamaya dönüşüyor. Ülkelerin zenginliğinin kutsal ölçüsü haline gelen milli gelirin, yeterli bir değerlendirme kriteri olmadığı biliniyor. Yine de dünyanın her yanında, hesaplanması kolay olduğu için, ülkelerin ekonomik gelişmişlikleri, insanların yaptıkları tüketim harcamalarına göre belirleniyor. Ayrıca insanlar ekonomide, harcama yapmanın erdemine inanıyor. Sürekli harcıyanlara, tartışmasız mutlu insanlar gözüyle bakılıyor. Bu yüzden bütün dünyada, tüketimi özendiren bilimler durmadan dallanıp budaklanıyor.

7 Nisan 2021, 13:30

SEKÜLER SAVURGANLIK VE TÜKETİM KÜLTÜRÜNÜN BİLİMSEL KAYNAKLARINI KUTSAL KÜLTÜRLE KURUTMAK

Dünyadaki ülkeler Batılıların, seküler kültürlerine böylesine özenmezlerse, tüketim ekonomisi böylesine büyümez ve savurganlık böylesine artmaz. Atıkların ve artıkların olmadığı bir tüketim yapısında, doğal hayatta olduğu gibi, hiçbir alanda savurganlık olmaz. Ancak dünyada tüketim artmazsa, Batıların zenginliği çoğalmaz. Bu yüzden Doğu ülkelerinin, Batı ülkelerine özenmeleri, tutumlarını ve davranışlarını benimsemeleri, Batı dünyasının zenginliğinin devam etmesinde, çok önemli bir işlev yükleniyor. Bunun için bütün ülkelerde insanlar, Batılılar gibi yemeye, Batılılar gibi giyinmeye ve Batılılar gibi yaşamaya adeta zorlanıyor.

*

Dünyada Batılı ülkelerin zenginliğinin artması, her şeyden önce Doğu ülkelerinin tüketim harcamalarının artmasına bağlıdır. Çünkü tüketimin artması, mutluluğun artmasından önce, Batılıların üretiminin artması demektir. Bunun için insanlar, Batı biliminin ve teknolojisinin getirdiği, her türlü yeniliğe açık olmaya ve benimsemeye şartlandırılıyorlar. Ancak artık dünyanın önemli bir kesimi, Batı’nın gösterişe ve tüketime dayalı hayat tarzına karşı çıkıyor. Onlar Batılıların yaşama biçimlerini benimsemiyor, ileri boyutlara ulaşan savurganlıklarına ve gösteriş harcamalarına direniyorlar ve bütün güçleriyle karşı çıkıyorlar.

*

Seküler kültüre dayanmayanlar bilime ve teknolojiye, her alanda tek yol gösterici gözüyle bakmıyorlar. Onlar tüketimin çoğalmasına, dolayısıyla harcama gücünün artmasına, mutluluğun artması olarak bakmıyorlar. Onların dünyalarında tüketimi artırıcı, dayanıksız tüketim ürünlerine yer verilmez. Gereksiz tüketimin ve yapay ihtiyaçların önü, kutsal değerlerle kesilir, mutluluk hiçbir zaman daha çok tüketmede aranmaz. İnanan insanlar yılda en azından, bir ay yemekten içmekten kesilirler. Ayrıca günde beş defa tüketimden sıyrılarak, ölümden sonra yaşanacak hayatla bağ kurarlar.

*

Harcamayı erdem kabul etmeyen insanlar, başkalarının gelirine değil, kendi gelirlerine bakarak, kirlerinden arıtmanın yollarını ararlar. Kutsal kültürden beslenenler, Allah dışında her şeyin gelip geçici olduğuna, her türlü iyiliğin ve kötülüğün hesabının görüleceği yargılanma gününe inanırlar. Ve ömürlerinde bir kere de olsa, en az dört gün iki parçalı bir örtüye sarınarak, her türlü ırk, renk, sosyal statü, zenginlik farkı gözetmeden, yaşanılacak dünyadaki hesap gününü, Hac’ta yaşanan dünyaya taşırlar.

*

Batı dünyasının bütün dünyaya ihraç etmeye çalıştığı, seküler kültüre karşı kutsal kültürü savunan insanlar, hayatın bütün alanlarında kıran kırana acımasızca işleyen tüketim çarkına çomak sokuyorlar. Böylece Batılıların savurganlığa ve soyguna dayanan zenginliklerini, değer ve sınır tanımaz bir biçimde artırmalarına engel oluyorlar. Onların zenginlikleri kültürlerini kuşatarak baskı altına almaz, tam tersine İslamın ana ilkelerinden damıtılmış, her dönemde canlılığını koruyan diri kültürleri, zenginliklerini bütünüyle kuşatır ve her yönüyle denetim altına alır.

*

Dünyanın neresinde olursa olsun bütün ülkelerde, Batılıların öncülüklerini yaptıkları seküler hayat tarzına, her alanda karşı koyan tek güç, hiçbir ayrım gözetmeden, bütün Peygamberleri kucaklayan İslam kültürüdür. Bunun için seküler Batılılar, kültürde ve ekonomide, anlamsız ve değersiz değişmeye engel güç olarak, Hristiyanları ve Yahudileri İbrahim Peygamberde buluşmaya davet eden Müslümanları görürler. Bu yüzden seküler dünya, kutsal kültürü toplumların afyonu olarak görüyorlar. Ve kendileri gibi yaşamayan toplumları, değersizleştirmek için bütün bilimlerden yararlanıyorlar.

*

Dünyada giderek hızlanan kültür savaşları, Batılıların eriştikleri tüketim düzeylerini korumak için, ellerindeki tek silaha dönüşüyor. Dünyanın her yanında seküler Batılılar, Doğulu ülkelere, tüketim toplumu olmanın üstünlüklerini anlatma peşindeler. Bunun için dünyanın, sağlıklı bir ekonomik ve kültürel yapıya kavuşması, öncelikle tüketim ve savurganlık kültürünün, yol açtığı kaynak ve değer kayıplarının, ayrıntılı olarak araştırılmasına bağlıdır. Bütün dünya Savurganlığın Sosyolojisini, Ekonomisini, Psikolojisi ve Tarihini ele alacak, sağduyu sahibi bilim insanlarını bekliyor.

8 Nisan 2021, 13:41

DOĞU BATI FARKININ ORTADAN KALKTIĞI KARE DÜNYADA EĞİTİM HER ALANDA ÖĞRETEREK ÖĞRENMEK ÖĞRENEREK ÖĞRETMEKTİR

Kare dünyanın kültürel dokusuna ve ekonomik yapısına, yeni açılımlar kazandıracak olanlar, öğretmekte olduğu kadar öğrenmekte, yeni yaklaşımlar geliştiren eğitim kurumlarıdır. Öğrenmeyi ve öğretmeyi, eğitim kurumlarının dışına çıkararak, çevreleriyle alışveriş içinde olan, öğrenmesini ve öğretmesini öğrenen eğitim kurumları, ülkeleriyle birlikte bütün dünyanın bilgi ve bilgelik birikimine katkıda bulunurlar. Onlar bilgiyi zenginleştirirken, toplumların üretim gücünü de zenginleştirirler.

*

Dünyanın bütün ülkelerinde ilk, orta ve lise öğretimi gibi, üniversite ve üniversite sonrası eğitim de sürekli açıklık içinde yeniden yapılandırılıyor. Düzleşerek kareleşen dünyadaki gelişmeler ışığında, öğretim programlarını, öğrenme ve öğretme yöntemlerini, sürekli yenilemeyen eğitim kurumları, dünya sıralamalarının önlerinde yer alamıyorlar. Artık bütün eğitim kurumları, binalarının dışına çıkarak, toplumla, ailelerle, kuruluşlarla iletişim ve etkileşim içinde bütünleşmeye çalışıyorlar.

*

Siyasal sınırların önemini yitirdiği, kültürel ve ekonomik sınırların önem kazandığı kare dünyada, sınırlarının dışına çıkmayan üniversiteler, dünyanın her yerinde aranan, yenilik yapmasını,üreten el olmasını ve risk almasını bilen, girişimci gençler yetiştiremezler. Bu yüzden bütün dünyadaki eğitim kurumları, eğitimin her kademesinde, yerel yönetici nitelikli gençlerden daha çok, küresel girişimci nitelikli gençler yetiştirmeye büyük önem veriyorlar. Çünkü, başta Harvard Üniversitesi olmak üzere, pek çok dünya üniversitesi, başarısını mezunlarının verdikleri desteklere borçlu olduklarını çok iyi biliyorlar.

*

Dünyanın en güçlü ve en etkili teknoloji üniversitesi MIT''nin mezunları, bugüne kadar elli bine yakın şirket kurmuşlar. Bu şirketlerde dört milyona aşan çalışana iş vermişler ve ekonomiye de iki trilyon doların üzerinde katkıda bulunmuşlar. Benzer bir çalışma da, uzun bir geçmişe sahip olan İTÜ için yapılabilir. İTÜ mezunları, Türkiye''nin ekonomik, siyasal ve kültürel yapısını dönüştürmede önemli görevler yüklenmişlerdir. Her üniversite İTÜ ve MIT örneğinde olduğu gibi, hem ülkesine hem de dünyaya katkıda bulunurak ekonomik yapıyı ve kültürel dokuyu dönüştürür.

*

Üniversitelerin amacı sürekli değişen ve sürekli zenginleşen dünyanın, bilgi ve bilgelik birikimini, toplumun bütün kesimlerine aktaracak seçkinleri yetiştirmektir. Kare dünyada öğrenmede ve öğretmede zaman ve mekan farkı ortadan kalkmıştır. Üniversiteler günün yirmi dört saati, haftanın yedi günü ve yılın on iki ayı hem öğretirler, hem de öğrenirler. Eğitimin her kademesinde önemli olan öğrenmesini öğretmektir. Dünyadaki bütün üniversiteler birbirleriyle yardımlaşma ve paylaşma içinde olurlarsa, bütün ülkelerde yeniliklerin öncüleri olurlar.

*

Eğitim kurumları çevrelerinde, öğretenleriyle ve öğrenenleriyle birlikte, toplumun bütün kesimlerinden girişimcilerin toplandığı ne kadar geniş bir çekim alanı oluştururlarsa, o kadar güçlü ve o kadar etkili olurlar. Çünkü hem öğretme, hem de öğrenme merkezden çevreye, çevreden merkeze devam eden, çift yönlü kesintisiz bir süreçtir. Herkes her zaman başarılı olabilir. Toplumlarda başarılı olanlar, eğitimli olanlardır. Kare dünyada kaynağı yalnızca bilgi ve bilgelik olan eğitim sermayesi, kazancı finansal sermayeden kat kat daha büyük olan sermayedir.

*

Çölde yolculuk yapmanın ilk kuralı, nasıl yükler arasından en gerekli olanı taşımaksa, eğitimin ilk ilkesi, bilgi yığınları arasındaki en yararlı bilgileri bulmaktır. Ve bulunan bilgilerle, hayatı yaşanır kılacak, ürünler üretmek ve hizmetler vermektir.

*

Eğitimle insanlar yararlı bilgileri, zararlı bilgilerden ayırmanın inceliklerini öğrenirler. Kare dünyada yararlı işler yapanlar, eğitimde herkese yararlı bilgiler kazandırırlar.

*

Eğitim öğretirken öğrenmesini, öğrenirken öğretmesini bilenleri sevmektir. Öğretenler öğrenerek, öğrenenler öğreterek dünyayı dönüştürürler.

9 Nisan 2021, 12:49

YALINLIKTAN GÜZEL ELBİSELER GİYENLER HİÇBİR ZAMAN YOKSUL DÜŞMEZLER

İster ekonomik, ister siyasal, isterse de kültürel olsun, hayatın her alanında savurganlık gösterişten, derinlik yalınlıktan kaynaklanır. Tüketimde gösteriş savurganlığı, üretimde yalınlık tasarrufu özendirir. Hayatın hangi alanında olursa olsun, açgözlülük savurganlığın, tokgözlülük yalınlığın kapılarını sonuna kadar açar. Tokgözlü toplumlar, gösteriş harcamalarından kaçınırken, açgözlüler gösteriş harcamalarında yarışırlar.

*

Hayatın her boyutunda en büyük zenginlik, tokgözlülükten kaynaklanan kültürel derinliktir. Kültürel derinliği yitiren toplumlar, ekonominin hiçbir alanında başarılı olamadıkları gibi, her alanda büyük boşluğa düşmekten kurtulamazlar. Kültürel zenginlik olmadan, parasal zenginlik, savurganlığa yeni boyutlar kazandırmaktan, başka bir işe yaramaz. Kültürel zenginliğin yerini parasal zenginlik hiçbir zaman doldurmaz.

*

Anadolu’nun dönüştürücü gücünün simgesi, derinlik ve zenginlik abideleri, olan gönül zenginleridir. İnsanların ürettikleri ürünlerden ve hizmetlerden daha çok, tükettikleri ürünlerle ve hizmetlerle değerlendirildiği bir dünyada, onlar Anadolu’da yalın yaşamanın gücünü, bütün dünyaya göstermişlerdir. Yalınlığın zengin dünyasında, yeri ve zamanı gelince, dünyadan vazgeçmesini bilmeyenler, dünyayı peşlerinden sürükleyemezler.

*

Dünyayı yaşanır kılmak için, hayatın odak noktasına savurganlığı değil, yalınlığı yerleştirmek gerekir. Dünyanın kaynakları sınırsız değildir. İnsanı dört bir yanından kuşatan tüketim kültürünün, kaynaklarının kurutulması, tokgözlülüğün özendirilmesine ve açgözlülüğün önlenmesine bağlıdır. Dünya güçlü bir yarış atına benzer, atın ağzına gem takılırsa, atı insanlar yönlendirir, atın ağzına gem takılmazsa, at insanları yönlendirir.

*

Kendi elleriyle yaptığı bir küçük evde yaşamasını bilen, Amerika’da “Sivil İtaatsizlik” eylemlerinin öncülerinden Henry David Thoreau’nun vurguladığı gibi: “Hayat yalınlaştırıldıkça, tabiatın yasaları da yalınlaşır.” Yalın dünyada yalnızlık yalnızlık olmaktan, yoksulluk yoksulluk olmaktan, zayıflık da zayıflık olmaktan çıkar. Edebiyat her alanında olduğu kadar, medeniyetin de her alanında yalınlık vardır. Bu yüzden, Leonardo da Vinci, “Yalınlık yetkinliğin doruğudur” demektedir.

*

Bütün boyutlarıyla hayatı kolaylaştırarak, yalın yaşamasını başaramayan toplumlar, dünyanın kaynaklarını verimli olarak değerlendiremedikleri gibi, insanlığın kültür birikimine dişe dokunur bir katkıda bulunamazlar. Görünen sınırlı dünya, görünmeyen sınırsız dünyanın, binbir çiçeğinin açtığı, gizemli yalın bahçesidir. Çiçeklerin eşsiz renkleri ve kokuları yanında, bahçenin göz kamaştıran güzelliği, yalınlığın kazandırdığı gizil güçten kaynaklanır. Olgunluğa giden yolda, en büyük sermaye yalınlıktır.

*

Dünyaya Kant'ın "Ebedi Barışı"nın temelleri, yalınlıkla derinleşen, hayatı bütün boyutları kuşatan, zengin bir kültürle atılır.

*

Doğal hayat yalındır. Yalınlık olmadan derinlik, derinlik olmadan zenginlik olmaz. İnsan yalınlığı kadar zengindir.

*

Doğal hayatın eşsiz ulaşılmaz yalınlığı karşısında, bütün zenginlikler çekiciliklerini bütünüyle yitirirler.

10 Nisan 2021, 12:49

MEYVADA AĞACI GÖREN GENÇ GİRİŞİMCİLER KARE DÜNYANIN YENİ SİMYACILARIDIR

Küre dünyanın yerini alan kare dünyada, mükemmeli arayanlar, yöneticilerden daha çok genç girişimciler olacaktır. Dünyanın sınırlı kaynaklarını, en verimli, en yararlı ve en adil biçimde değerlendiren girişimciler, kare dünyanın yeni fatihleridir. Simyacıların metalleri altına çevirmeye çalışmaları gibi, girişimciler de rüyaları, ürünlere dönüştürmeye çalışırlar. Mükemmeli arayan girişimcinin avuçladığı topraklar altın olurlar.

*

Sanayi sonrası yenilikçi bilgi ekonomilerinde kuruluşların güçleri, sahip oldukları çok katlı binalarından değil, değişik yönetim kademelerinde yer alan, girişimci nitelikli çalışanlarından kaynaklanır. Mükemmeli arayış yarışında, binalara verimsiz yatırım yapan kuruluşlardan daha çok, genç girişimcilerin buldukları yenilikleri destekleyen kuruluşlar başarı kazanırlar. Yeniliğe yapılan yatırım, en önemli ve en etkili verimlilik kaynağıdır.

*

Kurum içi ya da kurum dışı, genç girişimcileri yenilik yapmaya özendirmeyen kuruluşlar, kendilerini yenileyemezler. Kuruluşlar yenilik yapmasını bilen girişimcilerle, yeniliğe giden yolları açarlar. Kuruluşlarda her girişimci bir yöneticidir, ancak her yönetici bir girişimci değildir. Her kuruluşta yöneticiler birbirlerine benzerken, girişimciler birbirlerine benzemez, özgündürler.

*

Kuruluşlar yenilenerek gelişirler, gelişerek yenilenirler. Kuruluşlarda yenilenmeye direnilmez, yenilenme yönetilir. Yenilenebilirliği yönetemeyen yöneticiler, kuruluşlarına sürdürülebilirlik kazandıramazlar. Yenilik yapmasını bilen girişimciler bütün ülkelerde, üretimde köklü dönüşümleri başlatan, yeniliklerin lokomotifleri olurlar. Kare dünyanın simyacıları girişimcilerdir.

*

Kare dünyada, çok büyük kuruluşlardan önce, çok yenilikçi kuruluşlar, ekonomik yapıyla birlikte kültürel dokuyu dönüştürmede çığır açarlar. Nasıl sürat tekneleriyle, dev gemilerin yarışmaları mümkün değilse, yenilikçi küçük kuruluşlarla, yenilikten korkan büyük kuruluşların, rekabet etmeleri mümkün değildir. Küre dünyada "Büyük balık, küçük balığı", kare dünyada "yenilikçi küçük balık, tutucu büyük balığı' geçer.

*

İGİAD' yayınları arasında yer alan,"Girişimcilik ve Girişim Kültürü" kitabımızda tartışıldığı gibi, girişimciler kare dünyayı vizesiz dolaşırlar. Onlar pasaport taşımazlar. Onların pasaportları, rüyalarını gördükleri ürünleri, hizmetleri ve yenilikleridir.

*

Girişimcilerin rüyaları gerçekleşir. Girişimciler, gerçekleşmeyecek rüyaları görmezler.

*

Dünyada girişimcilik sanatların en eskisi, bilimlerin en yenisidir.

*

Girişimciler akıllarıyla aradıklarını, gönülleriyle bulurlar.

*

Girişimcilikte kaybetmek yoktur öğrenmek vardır.

11 Nisan 2021, 13:20

DÜNYANIN BÜTÜN ÜLKELERİNDE ERDEMLİ İNSANLARI EKONOMİK SİYASAL KÜLTÜREL HAYATIN İÇİNE ÇEKMEK

İnsanlar hayatın, ekonominin ve dünyanın merkezinden alınarak, yerine pazar mekanizması ya da tam rekabet modelini yerleştirilir ve sistemin çalışması, yalnızca ekonomik insana bırakılırsa, büyük balıkların küçük balıkları yuttukları, kıran kırana işleyen bir ekonomik yapı ve kültürel doku ortaya çıkar. Güçlünün güçsüzü ezdiği, kaynakların belirli ellerde toplandığı, insanın gönül yanının hiç önemsenmediği bir ekonomik dünya oluşur. Geçmişin hiçbir döneminde insanlar, ahlak ilkelerinden böylesine koparılmamıştır. Yoksa arz ve talep yasaları, insanların var oldukları her yerde yürürlüktedir.

*

Pazar mekanizması ekonomik olayları, açıklamada yalnızca bir modeldir. Modeller Fizik ve benzeri bilgi alanlarında bile, hiçbir zaman gerçeğin kendisi değildir. Tam tersine modeller sorunları kavramada, olayları açıklamada kolaylık sağlayan basitleştirmelerdir. Eğer İbn Haldun’dan bugüne kadar çok sayıda düşünür, şu ya da bu şekilde arz ve talep yasasından söz etmişlerse, bu söz konusu yasanın iktisadi olayları açıklamada önemli bir yaklaşım olmasından ileri gelir. İnsanlardan soyutlanmış tam rekabet modelinin dayandığı, pazar ekonomisinin tek ve değişmez oluşundan değildir.

*

Dostoyevski’nin bir romanında arz ve talep yasasının insan elinde ne hale geldiğini gösteren ilginç bir olay anlatır. Eski eşyalar satılan bir pazarda biri, çok düşük bedelle albüm benzeri küçük bir eşya satın alır. Tam parayı öderken bir başkası gelir. Benim için onun özel bir değeri var, bana satar mısınız, diye sorar. Satın alan ‘elbette’ der ama aldığının oldukça üzerinde bir fiyat söyler. Almak isteyen “nasıl olur, sen bunu şu kadar paraya almadın mı” der. O zaman satıcı durumunda olan, arz ve talep yasası bu. Satın almak isteyen sensin, işine gelirse diyerek, pazardan hızla uzaklaşır.

*

İnsanlar duygulardan ve ahlaki ölçülerden arındırılırlarsa, talep var diye on liralık bir eşyayı, yüz liraya hiç düşünmeden satarlar. Ayrıca bir John Steinbeck’in romanlarında anlattığı gibi, fiyatlarını düşürmemek için, insanların beslenmesinde hayati bir öneme sahip olan ürünleri denize dökmekten kaçınmazlar. Seküler dünyada arz ve talep yasası, öyle işletiliyor ki ekonomide kötü paranın iyi parayı pazardan kovması gibi dürüst, hak gözetir ve özveri sahibi insanlar, yalnızca maddi kazanç peşinde koşan açgözlüler tarafından, ekonomik yapıdan bir bir uzaklaştırılıyorlar.

*

Seküler Batı dünyasında ekonominin temeli pazar mekanizması, bütün insani ve ahlaki değerlerden arındırılarak, “kazanç her şeydir” diyen insanlarca yönlendirilir hale gelmiştir. Artık daha çok getiri sağlama güdüsü, kültürel ve ekonomik yapıyı yönlendiren ana dinamik haline gelmiştir. Bunun sonucu Batı dünyasında geçmiş dönemlerde, benzeri olmayan bir gelir patlaması ortaya çıkmıştır. Pazar mekanizmasını tersine işleten Kapitalizm, son yüzyıl içinde şah dönemini yaşamıştır. Ekonomik kazanımları artırma yolunda, ilkesi ilkesizlik olan Kapitalizm her şeyin iyisini, sağlamını ve güzelini pazardan kovarak, hayatın ekonomik, siyasal ve kültürel boyutlarını bütünüyle değiştirmiştir.

*

Dünyanın her ülkesinde doğruyla yanlış, iyiyle kötü, güzelle çirkin birbirine karışmıştır. Ahlaki değerlerin kaynağı olan kutsal kültür, yaşanılan hayatın dışında kalmıştır. Kutsal kitaplarda anlatılan tarih bilinci yitirilmiştir. Dış dünyanın zenginliğinin artırılması için, iç dünyanın derinliği göz ardı edilmiştir. Özel mülkiyete dayanan kazanç, kutsal bir emanetmiş gibi azizleştirilmiştir.

*

Eğitimden sağlığa kadar, hayatın yaşanırlığla ilgili her hizmetin fiyatı pazar mekanizmasının katı ve acımasız kurallarına terk edilmiştir. Ahlaki değerleri önemsemeyen, ölümden sonra kalkışa inanmayan, yargılanma gününü düşünmeyen, tek amacı eline geçeni katlayarak artırmak olan, bir dünya ortaya çıkmıştır.

*

Beş kıtasındaki ülkeleriyle bütün dünya, hayatın her alanında "ekonomik" insanların yerini alacak, kendisi için istediğini herkes için isteyen, "erdemli" insanları beklemektedir.

12 Nisan 2021, 12:49

TEKNOLOJİNİN HER ALANI İŞGAL ETTİĞİ BİR DÖNEMDE TEKNOLOJİ ÖTESİ TOPLUM OLMAK

Teknolojinin ekonomik ve kültürel hayatın, sürükleyici gücü haline geldiği bir dönemde, teknoloji ötesi bir toplumun oluşturulması, büyük bir önem kazanmıştır. Kısa zamanda katılımcı bir yönetimle, paylaşımcı bir ekonominin temelleri atılmalıdır. İnsanların temel ihtiyaçlarının karşılandığı, teknoloji ötesi bir toplumda, hiç kimse mutluluğunu, başkalarının mutsuzluğu üzerine inşa etmeyi düşünmez.

*

Sağlıklı bir kültürel doku, üretken bir ekonomik yapının temeli, toplumun bütün kesimlerini olumsuz etkileyen, tutum ve davranışlardan kaçınmak yanında, toplumun her kesiminde olumlu gelişmelere yol açan, tutum ve davranışlara dört elle sarılmaktır. Teknoloji ötesi toplum, katılımcı yönetim ve paylaşımcı ekonomiye dayanır. Yaşı ve işi ne olursa olsun, herkes hem öldüren hem yaşatan, teknolojiden nasıl yararlanılacağını öğrenmek zorundadır.

*

Dünyayı teknolojiden korumanın sırları, görünen dünyanın zenginliklerini ortaya çıkaran, bilimin gücünden daha çok, görünmeyen dünyanın ışığını taşıyan edebiyatın gücünde gizlidir. Edebiyatın değiştirici potasında, yoğrulmayan insanın elinde teknoloji, bütün dünyayı Hiroşima’ya benzetecek, atom bombasına dönüşür. Ancak hiçbir toplum teknolojiye ilgisiz kalamaz. Her toplum teknolojinin nasıl dizginleneceğini öğrenmelidir. İnsan teknoloji insan için değil, teknoloji insan için vardır.

*

Tarih içinde her toplumun ekonomik, siyasal ve kültürel değerlerine dayanan bir teknolojisi olmuştur. Teknolojiyi geliştiren kültür ve ekonominin kaynağında, her türlü iyilik ve kötülüğün tetikleyicisi insan vardır. İnsan teknolojinin düşünen aklı, teknoloji de insanın hem kurtarıcı hem de öldürücü silahıdır. Teknoloji altıncı baskısını hazırlamaya çalıştığımız “Teknolojinin Ötesi” isimli kitabımızda vurgulandığı gibi, iki yanı da keskin bir kılıçtır, olumlu ellerde hayat verir, olumsuz ellerde hayat alır.

*

Toplumların ekonomik, siyasal ve kültürel değerleri, geliştirdikleri teknolojiye bütün boyutlarıyla yansır. Seküler Batı dünyasında, Goethe’nin Faust’u gibi, ölümsüzlüğü görünmeyen dünyada değil, görünen dünyada arayan insan, kazanmak istediği sınırsız güç karşılığında, ruhunu teknolojiye satmıştır. Kültürün denetiminden çıkan, ekonominin denetimine giren teknoloji, insanın bedeninden önce, ölmeyen ölümsüz ruhunu öldürmüştür.

*

Ruhunu teknolojiye satan insan, yeryüzünü Cennetten daha çok Cehenneme çevirmiştir. Teknolojinin eli sıradan bir işi, insanın elinden daha hızlı yapmaktadır. Ancak hiçbir teknolojinin sıradışı bir insanın, yaptığı işi yapması mümkün değildir. İnsanlığın teknolojik gücünün, kültürel gücünün kat kat üstüne çıkması, ölümsüzlüğe giden yolda insanlığı öldürmekle kal- madığı gibi, ölümsüz olan ruhların öldürülmesine yol açmıştır.

*

Sezai Karakoç’un “Ruhun Dirilişi” kitabında vurguladığı gibi: “Ruhun dirilişi, Cennetten bir yansıma, ruhun ölümü Cehennemden bir yansımadır.”

*

Teknoloji ötesi toplum, ruhun ölümsüzlüğünün bilincine varan toplumdur. Teknoloji bedenleri öldürür, insanların ruhları hiçbir zaman ölmez.

*

Her şeyi bilen, her şeyi yapan teknoloji, insanın aynası olan ruh hakkında, bir şey bilmiyor, bir şey yapmıyor.

13 Nisan 2021, 12:11

EVLERİ İŞYERLERİNE VE OKULLARA DÖNÜŞTÜREREK BİLGELİĞE DÖNÜŞEN BİLGİYE YENİ AÇILIMLAR KAZANDIRMAK

Dünyada ilgi alanları ne olursa olsun, bilim insanlarının önde gelen görevleri, insanlara tüketmenin büyük bir mutluluk olduğunu, her çareye başvurarak bıkmadan, usanmadan tekrarlamak oluyor. Dünyanın bütün ülkelerinde bilimsel araştırmalar, kültürel kazançlardan daha çok, ekonomik kazançları artırmada yoğunlaşıyor. Her ülkede dünya pazarlarını, ele geçiren kuruluşların beklentileri önem kazanıyor.

*

Üniversitelerde öğretim üyelerinin çoğunluğu, zamanlarını özgürce değerlendiremiyor ve getiri sağlamayan doğruların peşine düşemiyor. Her ülkede üniversiteler tüketimi kamçılayacak, büyük kuruluşların gücüne güç katacak, yenilikler yapmaya ve teknolojiler geliştirmeye çalışıyorlar. Aralarında uzun dönemli düşünenler, çalışmalarına yeni zenginlikler kazandıracak, araştırma desteklerinden yoksun kalıyorlar.

*

Devletlerin ve büyük kuruluşların ekonomik kazançlarını artırma yolunda, dokunulmazlık kazanan eğitim kurumları, Ivan Illich’in deyimiyle seküler dünyanın “Kutsal inekleri” haline geliyorlar. Üniversiteler insanların tokgözlüklerinin geliştirilmesinden, ihtiyaçlarının azaltılmasından daha çok, açgözlülüklerinin büyütülmesine, isteklerinin çoğaltılmasına önem veren gençler yetiştiriyorlar. Hayatın her alanında, tüketimin durmadan artırılması, savurganlığın sürekli kamçılanması önem kazanıyor.

*

Ekonomik kazanımlar kültürel kazanımların önüne geçtiğinden, devletler eğitim, kültür ve sağlık gibi hizmet alanlarından, ellerini bütünüyle çekmeye çalışıyorlar. Artık bütün ülkelerde, güvenlik hizmetleri başta olmak üzere, canalıcı hizmetler ekonomik kazanç sağlayıp sağlamadıklarına bakılarak karşılanıyor. Bunun sonucu büyük kuruluşların güçleri, hem ekonomik, hem siyasal, hem kültürel alanlarda katlanarak artıyor. İnsanlara sizin işiniz tüketmektir denilerek, her alanda tüketim sürekli özendiriliyor.

*

Üniversitelerde öğrencilerin hayatın gerçeklerinden koparılarak, büyük kuruluşların beklentileri doğrultusunda bilgili kılınmaları, üniversite eğitimi olarak kabul ediliyor. Eğitim söz konusu olunca akıllara, Ionesco’nun “Ders” isimli oyunu gelir. “Ders”te Ionesco eğitim kurumlarının açmazını, yirmi yıldan beri her gün kırk öğrenciyi öldüren, bir profesörü anlatarak vurgulamaya çalışır. Gerçeküstü bir dille anlatılan profesörlerden binlercesini, üniversiteler “dokunulmaz”lık kazanan çatıları altında barındırıyor.

*

Dünyada eğitim belirli bilgiyi, sınırlı süre içinde, toplumdan ve hayattan kopararak, öğrencilere verme haline geliyor. Üniversitelerden verilen diplomalar, ne öğrenildiğinden daha çok önem kazanıyor. Ülkelerde ve kuruluşlarda insanlar, bildikleriyle değil aldıkları diplomalarla değerlendiriliyor. Bu yüzden Martin Heidegger, “Üniversite uzun bir zamandan beri, basit bir lise haline gelmiş bulunmaktadır” diyerek, üniversitelerin konumunu ortaya koyuyor. Bunun için dünyada, bilgelik birikimi sürekli yoksullaşıyor.

*

Illich “Okulsuz Toplum”da anlattığı gibi, zincirleme birbirini izleyen eğitim kurumlarını kapatarak, çözümü toplumları “okulsuzlaştırma”da buluyor. Ancak dünyada öğrenmenin ve öğretmenin yolu, hayatın her aşamasında hiç kapanmaz sürekli açık olur. İnsanlar geriye dönüp baktıklarında, pek çok şeyi eğitim kurumlarının dışında, hayatın içinde öğrendiklerini görürler. Kimse hayattan kopuk dar bir alanda, verilen eğitim programlarıyla, bilgeliğe dönüşen bilgi birikimini geliştiremez ve yeni açılımlar kazandıramaz.

*

Dünyanın hangi ülkesinde olursa olsun eğitimin amacı, genel geçerliği olan evrensel doğruları arama ve bütüncü bir gözle gerçeği daha derinden kavramaya çalışma olarak bilinir. Bilgelik kazanmada belirli bir süre içinde, çoğu defa insanların daha erdemli olmalarına katkısı olmayan bilgilerle ve teknolojilerle silahlandırmak yeterli olmaz. Çünkü dünyanın karşı karşıya olduğu sorunlar, eğitim kurumlarından önce, ekonomik, siyasal ve kültürel boyutlarıyla hayatın her alanını yönlendiren ve deneten seküler zihniyetten kaynaklanıyor.

*

Dünyada son iki yüzyılda kemikleşmiş seküler değer yargılarını değiştirmeden, eğitim kurumları değiştirilemezler. Dünyanın her ülkesinde üniversitelerin uzun dönemdeki başarıları, kuruluşların kazançlarından önce, bütün insanlığın kazançlarına önem vermelerine dayanır.

*

Bütün ülkelerde, bilgi alan bilgi satan, bilgelik alan bilgelik satan, büyük kuruluşların içinde değil, üstünde yer alan üniversiteler yoksulluğun olmadığı, yaşanabilir bir dünyanın inşa edilmesinde, çok önemli vazgeçilmez bir yer tutarlar.

14 Nisan 2021, 13:23

DÜNYANIN BÜTÜN ÜLKELERİNDE SINIR TANIMAYAN AÇGÖZLÜLÜK VE SAVURGANLIK GİYENLERİ YAKAN ATEŞTEN BİR GÖMLEKTİR

Dünyada doğal kaynak zenginliğiyle, yaygınlaşan verimsiz tüketim harcamaları, ateşten bir gömlektir. Gösterişe dönük ölü yatırımlar, toplumun değişik kesimleri arasındaki, gelir dengesizliklerini büyütürken, yoksulluğu da yaygınlaştırırlar. Bütün dünyada işlevsiz ölü yatırımlar, ekonomik yoksullaşmanın olduğu kadar, kültürel yüzeyselleşmenin de ana kaynağıdırlar. İşlevsiz ölü yatırımlar, toplumların bütün kesimlerini bencilleştirirler.

*

Nasreddin Hoca’nın fıkrasında olduğu gibi, nasıl haydan gelen huya, sudan gelen sele giderse, doğal kaynaklardan gelen zenginlik de, doğal olmayan saldırı savaşlarına gider. Savunma amaçlı olmayan bütün savaşlar, toplumların ekonomik yapılarında ve kültürel dokularında büyük yaralar açarlar. Tarihin bütün dönemlerinde, kan döken saldırı savaşları, daha çok kan dökülen saldırı savaşlarına yol açmışlardır.

*

Dünyada yoksulluğun üstesinden gelmede, ekonomik ve toplumsal yararı olmayan ölü yatırımlar değil, ekonomik ve toplumsal yarar sağlayan, canlı yatırımlar hayati önem taşırlar. Dünyanın her ülkesinde toplumların ekonomik, siyasal ve kültürel sağlamlığının, en büyük güvencesi orta kesimin canlı yatırımlarıdır. Onlar alınlarının terleri, gözlerinin nurları ve ellerinin emekleriyle, büyüttükleri üretim güçlerini, gösteriş yatırımlarıyla yok etmezler.

*

Müslüman ülkeler Avrupa ülkelerinin, Yirminci yüzyılda yaşadıkları savaş sancılarını, Yirmi birinci yüzyılın başında yaşamaktadırlar. Zengin doğal kaynaklarıyla, İslam dünyası kültürel derinliğiyle birlikte, ekonomik zenginliğini büyüten canlı yatırımlara değil, ölü yatımlara önem vermiştir. Bunun için, geçmiş yüzyılların köklü ekonomik, siyasal ve kültürel kurumları ve kuruluşları bugüne taşınarak, yarının kurumlarının ve kuruluşlarının temelleri atılamamıştır.

*

İslam dünyası siyasal sınırların önemini yitirdiği, ekonomik sınırların önem kazandığı, bir dünyaya uyum sağlamak için, ekonomik zenginliğe yaptığı, yatırımlardan çok daha fazlasını, kültürel derinliğe yapmalıdır. Kültürel derinliklerini yitiren toplumlar, doğal kaynak zenginliklerini verimli olarak değerlendiremezler. Akıl teriyle birlikte, alın teri dökülmeden, kazanılan zenginliklerin, kalıcı ve yararlı olmaları mümkün değildir.

*

Açıklık içinde yeniden yapılanmada, yatırımlar ülkelerin sert savaş güçlerini oluşturan ordulara değil, ülkelerin esnek güçlerini oluşturan orta kesimlere yapılmalıdır. Müslüman ülkeler doğal kaynaklarını tüketen ordularından önce, toplumlarının üretim güçlerini büyütecek olan, orta kesimlere yatırım yapsalardı, dünyada savaşsız barış içinde, yeni bir dönüşümün öncüsü olabilirlerdi. Ancak onlar bütün zenginliklerini, aralarındaki savaşlarda yok etmeyi tercih etmişlerdir.

*

Savaşlarda yok edilen kaynaklarla, dünyanın önde gelen kuruluşlarını satın alanlar, dünya barışına en büyük katkıda bulunurlar. Hiç kimsenin gelecek nesillerden ödünç alınmış doğal kaynakları, savaşlarda yok etmeye hakkı yoktur.

*

Demokratik kuralları uygulamakta, demokrasinin kurumlarını geliştirmede, Avrupa ülkelerinden geride, Asya ülkelerinden de ileride, yeniden yapılanan Türkiye, İslam dünyasının örnek alması gereken tek ülkedir.

*

Dünyada yönetilenlerin kaynaklarını, yönetemeyen yöneticilere yer yoktur. Dünyayı dönüştürenler, kültürel derinlikteki gizemi, erdemi ve gücü yakalayanlardır

15 Nisan 2021, 12:01

DÜNYADA BARIŞIN GÜNEŞİNİN DOĞMASI DİLEĞİYLE SEZAİ KARAKOÇ'TAN ORUÇ AYINDA DUA NİYETİNE BİR ŞİİR: ŞEHZADEBAŞI'NDA

GÜN DOĞMADAN Yerleşecek yer aramak Camiinin avlusunda Soğuk bir taşa oturmak Gün doğmadan Şehzadebaşı'nda

*

Başı avuçlara almak Kuşların kanatlarını toplamak Gecenin çatı katından Gün doğmadan Şehzadebaşı'nda

*

Yüzü gözü toz içinde Şiirden mest develerin Gül dökülür heybesinden Gün doğmadan Şehzadebaşı'nda

*

Yoldan geçen bir kaç çocuk Kubbeyi tutan aydınlık Mezarlarda yeni sesler Gün doğmadan Şehzadebaşı'nda

*

Lâle gibi çeşmeleri Menekşeden sebilleri Türbeleri bir şelâle Gün doğmadan Şehzadebaşı'nın

*

Külahıyla Yunus Emre Sarığıyla Akşemseddin Kavuğuyla Mimar Sinan Gün doğmadan Şehzadebaşı'nda

*

Tek başına veli ağaç Dallarıyla taşır göğü Köklerine bağlı toprak Gün doğmadan Şehzadebaşı'nda

*

Kafdağından daha yüksek Çin Seddinden daha uzun İçimizde med ve cezir Gün doğmadan Şehzadebaşı'nda

*

Gün doğmadan şehzadeler Ellerinde meşaleler Şehzadebaşı'nı gezerler Gün doğmadan Şehzadebaşı'nda

*

Cin halkından kafileler Katır sırtında geçerler Kıra kıra kemanları Gün doğmadan Şehzadebaşı'nda

*

Kızaran ufka selâm Süleymaniye'den Beyazıt'tan Mutlaka olmak isterim Gün doğmadan Şehzadebaşı'nda

*

Gün de doğar gün de doğar Bir gün mutlaka gün doğar Gün doğmadan neler doğar Gün doğmadan Şehzadebaşı'nd

16 Nisan 2021, 13:00

WASHINGTON VE MOSKOVA YİRMİ BİRİNCİ YÜZYILIN DAĞILMA YOLUNDA İLERLEYEN ÜÇÜNCÜ VE DÖRDÜNCÜ ROMA'LARIDIR

Doğu ve Batı dünyası arasındaki çatışmaların, doruk noktasına ulaştığı, Ortaçağ sonrası dünyanın, en büyük silahlı iki gücü Amerika ve Rusya'dır. Pentagon denizleriyle ve karalarıyla, dünyanın her yanına yetişebilecek bir ordunun yönetim merkezidir. Kendisini dünyanın başkenti olarak gören Washington’da, Pentagon Capitol’den beş kat daha büyük bir fiziksel altyapıya sahiptir. Her biri birer yüzen hava ve kara orduları olan uçak gemileriyle, Pentagon dünyanın bütün ülkelerine ulaşacak güçtedir.

*

Pentagon Amerika’nın elinde, her yere yetişen büyük bir çekiçtir. Güç sarhoşu Amerika, dünyadaki her sorunu çekice ihtiyaç duyan bir çivi olarak görmektedir. Bunun için Amerika pek çok ülkede, demokratik yolla seçilmiş yönetimleri, silahlı güçlerle değiştirmenin, sayısız örneğini vermiştir. Yirminci yüzyılda, Nazi Almanya’sında Hitler’in başaramadığını, Amerika başarmıştır. Amerika kare dünyada hedeflerine ulaşmış bir “Nazi İmparatorluğu”dur. Ancak Amerika’nın düşmanları Yahudiler değil Müslümanlardır.

*

Capitol’un emrindeki Pentagon, sürekli barıştan daha çok sürekli savaş için inşa edilmiş, devasa bir uçak gemisine benzer. Amerika için barış, yanında yer almayanları öldürmeye muktedir olmaktır. Terörü devlet politikası haline getiren İsrail’in, dehşet verici boyutlara ulaşan, Müslüman düşmanlığı, Pentagon’un "savaşta herşey mübahtır” diyen “topyekun yıkım” stratejisinden kaynaklanır. Amerika dünyanın, İsrail Ortadoğu’nun silah geliştirme ve deneme merkezidir.

*

Almanya’nın savaş yıllarında, “Avrupa’da Almanya her şeyin üstündedir” ilkesi, Yirmi birinci yüzyılda, “Dünyada Amerika, Ortadoğu’da İsrail her şeyin üstündedir” ilkesine dönüşmüştür. Almanya’nın gurur ve kibir dolu, “güç zehirlenmesi” on iki yıl sürmüştür. Amerika ve İsrail’in Pentagon’un gölgesindeki “silah körlüğü”nün kaç “on iki yıl” süreceğini, bütün dünya merak etmektedir. Onlar ise “önleyici savaş” stratejileriyle, yeni saldırılar planlamakla meşguller.

*

“Terörü önleyici” amaçlı savaş, aslında Amerika’nın, karşısında olan ülkelere, istediği zaman, istediği yerde saldırmak için, geliştirdiği bir savunma stratejisidir. Amerika istemediği yönetimleri, oy atarak değil, kurşun atarak değiştirir. Amerikan yönetiminin en çok sevdiği demokrasi, her önüne gelen seçmenin oy vermediği demokrasidir. Pentagon’un seçmenlerin oylarını sayacak kadar zamanı yoktur. Zaman kazanmak için, oy verecekleri öldürmek, en kestirme yöntemdir. Onlar için en iyi demokrasi Duverger'in kitaplanın isimleriyle söylenirse, "Halksız Demokrasi"dir, en iyi yönetici oylarla değişmeyen "Seçilmiş Krallar"dır.

*

Afganistan'da büyük başarsızlığa uğrayan Kızıl Ordu'suyla Rusya, Çeçenistan'da, Gürcistan'da, Kırım'da ve Ukrayna'da Amerika'nın yolunu izlemektedir. Onlar Yirminci yüzyılın, dönemlerini tamamlayan, Üçüncü ve Dördüncü Roma'larıdır. Her ikisi de Birinci Roma gibi, dışarıdan değil, içeriden gelen baskılarla dağılacaklardır.

*

Amerika, Rusya ve İsrail başta olmak üzere, dünyadaki bütün saldırgan devletlerinin önünü kesmenin yolu: Anadolu'nun asla batmayan Yunus'u gibi, varlığa sevinmeden, yokluğa yerinmeden,bütün dünyada iyilikleri özendirmek, kötülükleri önlemektir.

*

Küresel ve yerel ekonomik ve siyasal sorunlarının üstesinden gelmek için, kimsenin bilmediği mucizevi bir yöntem yoktur. Savaşsız bir dünya için barış, her alanda savaşı yitire yitire kazanılır. Her savaş yeni bir barışın kapısıdır.

*

Amerika, Rusya ve İsrail durmadan silahlanan ordularıyla, yeni savaşların yükünü daha fazla taşıyamazlar. Çünkü Yirmi birinci yüzyılda cephelerdeki savaşların yükünü, ne kadar güçlü olursa olsun, hiçbir ülkenin çekmesi mümkün değildir.

*

Zamanı gelmiş barışı Pentegon'uyla Amerika ve Kızıl Ordu'suyla Rusya önleyemez. Savaşların pazarlara taşındığı kare dünyada, güzel savaş çirkin barış yoktur.Barış aranır savaş bulunur.İnsan aradığını bulur.

17 Nisan 2021, 13:46

DÜNYADA KATILIMCI MEDİNE DEMOKRASİNE YENİ AÇILIMLAR KAZANDIRMADAN SAVAŞLARIN ÜSTESİNDEN HİÇBİR GÜÇ GELEMEZ

Bilginin hiyerarşisinde Seküler Batı'da, metafizik dünyadan daha çok fizik dünyaya ağırlık verilmesi, kutsal kültürle seküler kültür arasındaki iletişim ve etkileşim kanallarını dinamitlemiştir. Seküler kültürün oluşturduğu düşünce ve yaşama paradigmasında, bilginin hiyerarşisi altüst olmuştur. Bilginin hiyerarşisinde normatif değerlerin yerine pozitif değerler geçmiştir. Hayatın her alanında, Marx'ın deyişiyle kutsal kültür, toplumların afyonu olarak görülmüştür.

*

İslam dünyasında kutsal kültürün yorulma bilmez savunucusu Düşünür Şair Sezai Karakoç''un vurguladığı gibi: ''Nerval, Baudlaire, Verlaine, Mallerme, Rimbaud, Valery, Eliot, Paund, Lorca ve Saint John Perse gibi, 19. Ve 20. Yüzyılın Batılı büyük şairleri, uygarlığın metafiziğe ve transandantala ihtiyatla kapalı perdelerini bir hayli zorlamışlarsa da, içlerinden onu açıp öteye geçen, hemen hemen hiç olmamıştır.'' Metafiziğe kapalı seküler kültür, Batı''dan bütün dünyaya, silah da dahil olmak üzere, her yöntemden yararlanılarak ihraç edilmiştir.Yirminci yüzyıla Seküler kültür damgasını vurmuştur.

*

Yeniden kutsal kültüre dönülmesini savunan Sosyolog Daniel Bell''in tanımlamasıyla: ''Seküler kültür, kutsalın siyasal alandan bütünüyle çekilmesi'' ve ''Din ile devletin birbirinden ayrılmasıdır.'' Seküler kültürün misyonerliğini yapan Batı dünyası, İslam dünyasında, ''Siyasal İslam''ın önünü kesme adına, ''Demokratik İslam''ı baltalamak için, Türkiye'de, Cezayir'de, Endonezya'da, Pakistan'da,Afganistan'da, Mısır''da ve Filistin''de elinden geleni geri bırakmamıştır.

*

Yunan'ın savaş odaklı mitolojik mirasıyla Roma'nın ordu ve dayatma geleneğine dayanan Batı'nın seküler kültürü, yedeğine bilimsel ve teknolojik gelişmeleri de alarak, Rusya''dan Çin''e kadar bütün dünyada şiddet fırtınaları estirmiştir. Seküler kültürün bir barış yüzyılına dönüştürmesi beklenen 20. Yüzyıl, beklenenin tam tersine, bir savaş yüzyılı olmuştur. Dünyanın her yerinde savaşlar birbirini izlemiştir. Dünyadaki bütün ülkeler, 20. yüzyılda birbirleriyle savaşmışlardır,21. yüzyılda da savaşmaya devam ediyorlar.

*

Dünya 21. Yüzyılın ilk çeyreğine, geçen yüzyılda olduğu gibi, savaşlarla girmiştir. Her ülkenin kutsal kültürünün kendine olduğu, kimsenin inancından dolayı küçümsenmeyeceği yeni yüzyılda, devletler değil, kültürler savaşıyor, demokrasiler savaşıyor. Bir yanda seküler kültürün demokrasileri, bir yanda da kutsal kültürün demokrasileri vardır. Seküler kültürün demokrasileri, ''benim dinim yalnızca benim değil, senin de dinin'' diye dayatıyor. Kutsal kültürün demokrasileri ise, ''benim dinim yalnızca benim, senin dinin de senin'' diyor.

*

Kutsal kültürde zorlama yoktur. Kimse kimseyi Müslüman, Hristiyan, Yahudi, Budist, Konfüçüyüsçü ya da Şintoist olmaya zorlayamaz. Ancak herkes herkesi, demokrat olmaya davet eder. İnsanlar, Müslüman Demokrat, Hristiyan demokrat, Yahudi Demokrat, Budist Demokrat, Konfüçüyüsçü Demokrat ve Şintoist Demokrat olabilirler.

*

Araştırmacı Edgar Marin''in üzerinde önemle durduğu gibi, dünyada bir iki yüzyıllık tarih olan demokrasi, yalnızca bir yönetim tekniğidir, kutsal kitaplı, kutsal kaynaklı bir din değildir.

*

İslam dünyası seküler kültürün demokrasisinden önce, geçmişte Medine'de uygulaması yapılan, kutsal kültürün ortak değerlerine dayanan demokrasiyi arıyor.

*

İslam dünyasının ana sorunu, Atina odaklı sekülerleşme değil, Medine odaklı demokratikleşmektir.

18 Nisan 2021, 12:26

TARİHİN HİÇBİR DÖNEMİNDE DOĞRU YOLDA OLANLARIN KAYBOLDUKLARI GÖRÜLMEMİŞTİR

İnsanların atalarının yitirdiği Cenneti bulabilmesi için, dünyada bir yolcu gibi yaşamasını öğrenmeleri gerekir. Hayatı yaşanır kılmanın sırları, yolcuların gizemli dünyasının derinliklerinde gizlidir. Yolcuların zengin dünyalarının derinliklerine dalmadan, herkesin aynı anne ve babadan geldiğinin bilincine varmak mümkün değildir. Uzun yolculuklarda, yollarını kaybedenler, yolculara bakarak yollarını bulurlar.

*

Kare dünyada nasıl toplumlar, siyasal sınırlarla birbirinden ayrılmazlarsa, insanlar da coğrafyanın kazandırdığı farklılıklarla, Adem ve Havva’nın çocukları olduklarını unutamazlar. Bütün insanlığın büyük bir aile olduğunu, dünyada bir yolcu gibi olanlar, bir yolcu gibi yaşayanlar, hiçbir zaman unutmazlar. Bir insan hangi soydan gelirse gelsin, hangi rengi taşırsa taşısın, hayatın başlangıcına dönüldüğünde, herkesin aynı anne ve babanın çocukları oldukları görülür.

*

Sınırların önemini yitirdiği bir dünyada yaşamak, yüzyılın insanlarının düşünce ve eylem dünyalarında, köklü dönüşümlere yol açmıştır. Hiçbir engel tanımadan ülke ülke, şehir şehir dolaşanlar, dünyanın duvarlarla bölünemeyecek kadar, küçük olduğunu kolaylıkla görürler. Küçücük dünyayı hem Cennete, hem de Cehenneme çevirmek, insanların elindedir. İnsanlar dünyalarını yollarda, gördükleriyle kıyaslamadan güzelleştiremezler.

*

Türkler bir insanın gönlünün fethedilmesini, bütün dünyanın fethedilmesinden daha değerli gördükleri için, tarihleri boyunca dünyaya bir yolcu gözüyle bakmışlardır. Hayatı da görünen dünyadan, görünmeyen dünyaya doğru, fırsat ve tehditlerle dolu, bir yolculuk olarak görmüşlerdir. Onların Asya’dan Avrupa’ya, gittikleri her yerde, silinmez ayak izleri bırakmaları, bütün dünyayı vatan olarak görmelerinden kaynaklanır.

*

Türkler bütün insanlığı aynı ailenin, farklı ülkelerdeki mensupları olarak bildikleri için, gittikleri her coğrafyada, adil tutumlarıyla ve güzel davranışlarıyla saygı uyandırmışlardır. Onlar aynı ailenin değişik kolları, arasında fark gözetmedikleri gibi, kimsenin inancını zorla değiştirmeye kalkışmamışlardır. Türkler her zaman zorla güzellik, zorla iyilik, zorla doğruluk olmayacağının bilincinde olmuşlardır. Bunun için gittikleri her ülkede yüzyıllarca kalmışlardır.

*

Dünyadaki her şeyin gelip geçici olduğunu vurgulamak için, Anadolu’da çok tekrarlanan bir dörtlükte: “Ey gafil aldanma endamına fani cihandır bu / Kendisi aşikar, ateşi gizli külhandır bu / İnsafı terkeyleme makamı imtihandır bu / Gelen gideni görmez iki kapılı handır bu” denilir. İnsanlar ister farkında olsunlar, isterse olmasınlar, herkesin dünyada bir yolcu gibi olduğunu, bu dörtlük hem çok yalın, hem de çok derin olarak anlatmaktadır.

*

Doğu da, Batı, da Güney de ve Kuzey de aynı ailenin, değişik kollarının yaşadığını görmek için, herkesin bulunduğu ülkenin, bulunduğu kıtanın sınırlarının dışına çıkmasını bilmesi gerekir.

*

Bütün insanlığın annesinin ve babasının, dünyada buluştukları Mekke’deki Arafat Dağı, bütün insanlığın dağıdır, Mekke bütün insanlığın anavatanıdır.

*

Mekke insanların yanlarında taşıdıkları vatanlarıdır. Mekke insanların, Cennet’in kapısını gösteren kutlu pusulasıdır.

19 Nisan 2021, 13:09

ARVASİ İLE NECİP FAZIL KOTKU İLE TURGUT ÖZAL YİRMİNCİ YÜZYIL ANADOLU'SUNA DAMGASINI VURANLARIN ÖNÜNDE GELİRLER

Tarihin her döneminde liderler, toplumların gönül zenginlikleriyle, akıl zenginliklerini altın oranda kucaklaştırarak, kültürel dokuyu ve ekonomik yapıyı dönüştürmüşlerdir. Toplumların dönüşüm sürecinde, gönül zenginliği akıl zenginliğine, akıl zenginliği gönül zenginliğine yeni açılımlar kazandırır. Gönül zenginliğiyle akıl zenginliği arasında, karşılıklı bir iletişim ve bir etkileşim vardır. Gönül dünyasında ekilenler, akıl dünyasında, akıl dünyasında ekilenler, gönül dünyasında biçilirler. İki dünyada birden ekilmeyenler, iki dünyada birden biçilmezler.

*

Dünyanın neresinde olursa olsun, gönül derinliğiyle akıl zenginliğini, birbirinden kesin sınırlarla ayıran toplumlar, iki dünyanın zenginliklerini birden yitirirler. Nasıl iki kılıç tek elle tutulmazsa, birbirinden bağımsız iki dünyaya bölünen bir dünya, tek elde toplanmaz. Gönül derinliğiyle akıl zenginliğinin, birbirini destekleyip büyütmesi için, iki bağımsızlaştırılmış dünyanın bir dünyaya dönüştürülmesi büyük önem taşır. İki dünyayı Gazali gibi, ekonomik ve kültürel hayatı, hem akıl, hem gönül gözüyle görenler bütünleştirir.

*

İster gönül derinliği, ister akıl zenginliği olsun, insanlığın bilgi ve bilgelik kaynakları, tarih içinde geçmişten geleceğe bir bütünlük ve süreklilik içinde, bulanmada donmadan akar. Akıl zenginliği bilgiye, yeni boyutlar kazandırırken, gönül derinliği bilgeliğe, yeni boyutlar kazandırır. Gönül derinliğinde kazanılan başarı, akıl zenginliğinde kazanılacak başarının yol haritasını verir. Her iki alanda, ulaşılan başarının seviyesi, birleşik kaplar yasasıyla belirlenir, yükseldikleri ortak tabanda, zaman içinde birbiriyle eşitlenir.

*

Asya ve Avrupa arasında uzun bir yolculuğa çıkan Türk boyları, hem Asyalı hem Avrupalı olarak, Anadolu'ya yerleşirler. Cumhuriyet öncesini bilen iki gönül insanı, Arvasi ve Kotku ile iki akıl insanı, Necip Fazıl ve Turgut Özal, Anadolu'nun aslına dönmesinde, çok ayrı bir yer tutarlar. Cumhuriyet döneminde gelmiş iki Horasan Eren'i, etkiledikleri bir düşünce sevdalısı Necip Fazıl'la ve bir eylem sevdalısı Turgut Özal'la, Anadolu'nun gönül derinliğine ve akıl zenginliğine, en büyük katkıyı yapmışlardır. Onların çevrelerinde halkalananlar, iki dünyayı bir dünyaya dönüştürerek, İslam dünyasını kuşatan, ekonomik ve kültürel yoksulluğunun, çelik çemberini parçalamışlardır.

*

Anadolu'nun bin yıllık, ekonomik ve kültürel tarihi içinde, gönül derinliği ve akıl zenginliği arayanlar, uzaklara gitmesinler, çarşılara ve camilere baksınlar. Nerede iyilikler özendiriliyor, nerede kötülükler önleniyorsa, orada gönül insanları vardır, orada akıl insanları vardır. Kültürü ve ekonomiyi güzelleştiren, bilgi ve bilgelik camilerden ve çarşılardan beslenmiştir. Bilgiyi bilgeliliğe dönüştürenler, ekonomik, siyasal ve kültürel hayata canlılık getirmekle kalmazlar, büyük bir dönüşümlerin de lokomotifi olurlar. Onlar eğitimlerine hiç ara vermeyen, Kıyamete kadar açık kalacak, bütün insanlığın “Görünmeyen Üniversite”leri olurlar.

*

Başta Mevlana, İbn Arabi ve Yunus olmak üzere, dünyanın görünmeyen üniversitelerinin kapıları bütün insanlara ardına kadar açıktır. Onların sürekli yeni açılımlarla, zenginleştirilen, bilgilerinden ve bilgeliklerinden, dünyanın neresinde yaşarlarsa yaşasınlar, bütün insanlar yararlanırlar.

*

Görünmeyen üniversitelerde ya Akşemseddin ya Fatih olmanın değil, hem Akşemseddin hem Fatih olmanın sırları öğretilir. Onların çevrelerinde halkalananlar, iç dünyalarını derinleştirirken dış dünyalarını zenginleştirirler.

*

Akıl dünyasının zenginlikleri, gönül dünyasının derinliklerinden beslenmezlerse, dünyadaki ekonomik, siyasal ve kültürel krizlerin üstesinde hiçbir güç gelemez.

20 Nisan 2021, 13:05

OTOKRATİK YÖNETİMLERİN GÜÇ KAZANDIĞI BİR DÖNEMDE HER ÜLKE KENDİ DEMOKRASİSİNİ KENDİSİ İNŞA ETMEK ZORUNDADIR

Dünyada Çin'nin ve Rusya'nın otokratik yönetimlerinin, öne çıktığı bir dönemde, bütün ülkeler demokratik yönetimi geliştirme yolunda, yeni açılımlar yapmak zorundadır. Ancak söz konusu demokrasi olunca, daha önce söylenenleri tekrarlamak yerine, geliştirmek ve yeni boyutlar kazandırmak hayati önem taşıyor. Çünkü gizliliğin olmadığı kare dünyada, hiçbir ülkenin durduğu yerde değişmeden kalması mümkün değildir. Artık her ülke, ekonomik, siyasal ve kültürel varlığını koruyabilmek için, demokrasinin geleceğini geçmişinden daha güçlü kılmaya önem verme gereğini duyuyor.

*

Demokratik kültüre katkılarıyla tanınan Giovanni Sartori, “Demokrasi Teorisine Geri Dönüş” kitabında vurguladığı gibi: “Tarih bir Sisyph mitidir, her kuşak yeniden başlamak durumundadır”. Bütün dünya demokrasi tarihinde, yeni bir yol ayrımına gelmiştir. Kare dünyada bütün ülkelerin demokrasi kültürünü, zenginleştirmeleri bir zorunluk olmuştur. Bu bağlamda düz dünyanın, her alanda birbirlerine bağımlı oldukları ülkelerine, büyük görevler ve önemli sorumluluklar düşüyor.

*

Demokrasi, kültür ve ekonomi, küresel hukuk ve doğal etik ilkelerinin oluşturduğu büyük referans dairesinin, içinde birbirleriyle ortak alanı olan üç ana daire oluştururlar. Gönüllü kuruluşlar üç daire dışında kalan alanda yer alırlar ve her üç kesim arasında uyumu ve düzeni sağlarlar. Demokrasiyi siyasi partiler, ekonomiyi şirketler, kültürü seçkinler ayakta tutarlar. Büyük referans dairesinin merkezindeki ortak üretim alanı güçlü olursa, hem demokrasi, hem kültür, hem ekonomi güçlü olur.

*

Demokrasilerin, kültürlerin ve ekonomilerin sağlamlığı, ortak alanlarında yer alan, özgürlükler kadar farklılıklara saygılı, misyon ve vizyon sahibi liderlere dayanır. Ülkelerin geleceklerinin, geçmişlerinden daha güçlü olmalarında, belirleyici olan, doğal kaynaklar değil, doğal liderdir. Sağlıklı demokrasilerde, derin kültürlerde ve güçlü ekonomilerde bir değil, binlerce lider vardır. Onlar çekirdekte meyvayı, meyvada ağacı görürler, hayatın her alanında üretime büyük hız ve yoğunluk kazandırırlar.

*

Dünyanın bütün ülkelerinde hem demokrasi, hem kültür, hem ekonomi, göründüğü gibi olan, olduğu gibi görünen, oyunu ve parasını, doğru yerde, doğru zamanda ve doğru yöntemle değerlendirmesini bilenler zenginleştirr. Onlar doğruluğun elinde kar gibi eridikleri için, onların elinde , demokrasinin, kültürün ve ekonominin kusurları kar gibi erir. Oyları ve paraları, onların paha biçilmez silahlarıdır. Demokratik dünya silahsız, otokratik dünya silahlı güçlerin dünyasıdır.

*

Demokraside, kültürde ve ekonomide seçenler ve seçilenler görev ve sorumluluklarının bilincinde olmalıdırlar. Bir kurum ya da kuruluş, baskı ve şiddetle rakiplerinin saha dışına çıkarılmasına seyirci kalırsa, önünde ya da sonunda kendisini sahanın dışında bulur.

*

Dostoyevski'nin “Karşıtlar olmasa, gelişme de olmaz: Çekim ve itim, akıl ve enerji, sevgi ve nefret, insan varoluşuna aynı derecede gereklidir” görüşü, demokrasilerin partileri, kültürlerin seçkinleri ve ekonomilrin şirketleri için geçerlidir. İyilikleri özendirmede, kötülükleri önlemede yarışmanın olmadığı toplumlarda, hayatın hiçbir alanında gelişme olmaz.

*

Dünyada demokrasinin, kültürün ve ekonominin kurumları ve kuruluşları arasında, kutsal kültürün büyük referans dairesinin içinde, iyilikte ve iyi işler yapmada yarışma olmazsa, ülkelerde üretimi artırmanın yolları, yeni açılımlar kazanmaz.

*

İyilikte yarışmasını bilmeyenler, kendilerini yarışma alanının dışında bulurlar. Katılıma önem veren demokratik yönetimler, her alanda iyilikte yarışmaya dayalı, hiçbir ayrıcalığın olmadığı açık kapı yönetimlerdir.

*

Demokratik yönetimlerde iyilikte yarışan çoğunluk, hiçbir zaman kötülükte yarışmaya, kötülükte birleşmeye kalkışmaz. İyilikte yarışmasını bilenler için, üretimde ve yönetimde yol birdir.

21 Nisan 2021, 13:39

DÜNYADA DEMOKRATİK SÖYLEME PAYLAŞIMCI EKONOMİYE KATILIMCI YÖNETİME BİLİNMEYEN AÇILIMLAR KAZANDIRMAK

Sanayi odaklı küre dünyanın demokratik söylemi gibi, bilgi odaklı kare dünyanın da, kendine özgü bir demokratik söylemi vardır. Sanayi yüzyılından bilgi yüzyılına, demokrasinin söylemi hızla değişmektedir. Küre dünyanın demokratik söyleminde, pozitif kültürün kavramları öne çıkmıştır. Kare dünyanın demokratik söyleminde ise, kutsal kültürün kavramları öne çıkacaktır.

*

Yirminci yüzyılın demokratik söylemine Hristiyan demokratlar damgalarını vurdular. Onlar kutsal kültürün değerlerini, demokratik söyleme çevirerek, bütün dünyada kabul görmesinin yolunu açtılar. Yirmi birinci yüzyılın demokratik söylemine, Müslüman demokratlar damgalarını vuracaklar. Müslüman demokratlar, Mesnevi'ye ve Mukaddime'ye yaslanarak, yeni bir demokratik söylem oluşturmaya öncülük yapacaklar ve yolunu açacaklar.

*

Kendi dünyalarında tek başlarına birer güneş olan Mevlana'nın ve İbn Haldun'un, Yunan düşüncesinden ödünç aldıkları hiçbir şey yoktur. Yirmi birinci yüzyılda, azınlığa dayanan Atina demokrasisini, çoğunluğa dayanan Kudüs demokrasisine dönüştürecekler damgasını vuracaklar. Onlar Mesnevi 'den ve Mukaddime'den yararlanarak, bütün dünyanın aradığı demokratik söylemin, yol haritasını hiçbir ayrım gözetmeden, bütün ülkelere sunacaklar.

*

Dünyanın her yanında demokratik kültürün dili yalındır, kutsal kültürün dili gibi, zengin değildir. Kutsal kültür demokratik kültür dışı değil, demokratik kültür üstüdür. Demokratik kültür, bardaktaki çay gibi, kutsal kültürün şekeriyle ve sütüyle, hem tatlandırılır, hem renklendirilir. Çünkü kutsal kültür, toplumsal, siyasal ve ekonomik hayatın, eşsiz tadıdır, doyumsuz rengidir. Ekonomik ve kültürel hayat, kutsal kültürle anlam ve değer kazanır.

*

Kutsal kültürün iki dünyayı bütünleştiren zengin diliyle, demokratik kültürün diline yeni kavramlar, yeni açılımlar kazandırmadan, dünyadaki savaşların önünü almak mümkün değildir. Seküler Batı dünyası, İslam çaydaki şeker gibi, tad versin, ama kamusal alanda, görülmesin demektedir. Ancak İslam iki dünya medeniyetidir, seküler kültür gibi, iki dünyayı birbirinden aşılmaz sınırlarla ayırmaz. İslam kültüründe ya dünya ya öteki dünya denilmez, hem dünya hem öteki dünya denilir.

*

Müslümanlar tarihleri boyunca, İbn Haldun gibi dünyaya, Mevlana gibi öteki dünyaya önem vermişlerdir. Kutsal kültür, yalnızca özel alanı değil, hayatın bütün alanlarını kuşatan, büyük bir değerler manzumesidir.

*

Kutsal kültürün dili, demokratik söylemi de içeren, dünyada herkesin anlayabileceği, küresel bir dildir. Kutsal kültürün dilini bilmeyenler, sağlıklı bir demokratik söylem oluşturamazlar.

*

Demokrasinin yalın söylemi, kutsal kültürün zengin dilinden beslenir. Ortak görüş icma, bütün insanlar için doğru olan yönü gösterir.

22 Nisan 2021, 12:23

SAVAŞ DÜNYASINI BARIŞ DÜNYASINA "DAĞLARIN ÜSTÜNDE" EREREK "KENTLERE ŞAFAKLAR GİBİ" AĞANLAR DÖNÜŞTÜRÜR

Anadolu insanının kültür dünyasında yaylaların doldurulamaz bir yeri vardır. Anadolu’nun her yerleşim biriminin, bir yaylası bulunur. Anadolu’da insanlar, yaz aylarında yaylalara giderler. Türklerin ekonomilerinde, yaylalar vazgeçilmez bir işlev yüklenirler. Kış sporları, sağlık, eğitim, eğlence, süt ve et ürünlerinin üretiminde, yaylalarıyla ünlü dağlar, Anadolu’da hayati bir önem taşırlar.

*

Bursa, Kayseri, Erzurum, Antalya, Rize ve Bolu’da olduğu gibi, Anadolu şehirleriyle dağlar ve ovalar arasında, eşsiz bir uyum ve düzen gözlenir. Şehirler kültürün, dağlar hayvancılığın, ovalar da tarımın güvencesidirler. Ufuk ötesini gören insan kaynaklarıyla, ovalarıyla birlikte, yaylalarını da değerlendirmesini bilen şehirler, hem kültürün, hem de ekonominin lokomotifi olurlar. Tarih boyunca, şehirler toplumların, hayat ve güç kaynakları olmuşlardır.

*

Sakarya ovasından Artvin’e kadar, Karadeniz kıyılarına ve birbirine paralel olarak uzanan sıra dağların zirvesi, Kaçkar dağlarındadır. Kaçkar dağlarındaki yaylaların başında Ayder gelir. Rize’de Çamlıhemşin, Ayder yaylasına açılan kapıdır. Ayder Kaçkar dağları üzerinde kaplıca, otel ve evleriyle ünlü, kış sporlarına uygun bir yayladır. Yaylaya Fırtına Vadisi boyunca, sularla köşe kapmaca oynayan, nefes kesici bir yoldan gidilir.

*

Dağların büyüklüğü ve sessizliği içinde, yer alan vadilerden geçerken, insan dağlardan göklere uzanan, gizli bir merdiven varmış duygusuna kapılır. Necip Fazıl’ın, “Diyorlar bana: Kalsın şiir de söz de yerde! / Sen araştır, göklere çıkan merdiven nerde” dizelerinde dile getirdiği ve aramaya çıktığı merdiven, dağların bir nefes almak için, durup dinlendiği yaylalarda olmalıdır.Bunun için Sezai Karakoç "Gül Muştusu" şiirinde, "Dağların üstünde erip / Kentlere şafaklar gibi akan" mimarları yeni dünyayı inşa etmeye çağırır. Hangi dağda olursa olsun, bütün dağ zirveleri, şehirlerin "Yitik Cennet"e açılan kapılarıdır.

*

Dünyada sayıları çok olmayan, değerleri azlıklarından kaynaklanan dağlar, gökyüzünden yeryüzüne armağan edilmişlerdir. Onların her taşı, onların her ağacı, doğal hayatın sürekli okunması gereken kitaplarıdır. Sonsuzmuşçasına gökyüzünün derinliklerinde uzanan dağlar, şehirlerin hiç uyumayan koruyucularıdır. Dağlar doğal gücün simgesidirler. İnsanlar ne kadar güçsüz olduklarının, bilincine dağlarda varırlar.

*

Büyük dağların başlarındaki dumanlar büyük olur. Başı dumanlı dağlara savaş açanlar, bütün yolların birleştiği, dağ zirvelerinde yollarını kaybederek barışa hasret kalırlar.

*

Dağlar bilgelerin, arama, bulma ve olma yerleridir. Ölümsüzlüğün yol haritası, dağların zirvelerine verilmiştir. Denizler dalgasız, dağlar fırtınasız olmazlar.

*

Ölümlü dünyanın ötesine, dağlarda ve denizlerde geçilir. Bütün dünyada dağlar insanların akıl gözlerinden önce, gönül gözlerini açarlar.

23 Nisan 2021, 12:04

KÜLTÜR GÖKYÜZÜNÜN EKONOMİ YERYÜZÜNÜN KAYNAKLARIYLA YENİ AÇILIMLAR KAZANIR

Kültür ve ekonomi bir dünyanın, biri gökyüzünden biri de yeryüzünden beslenen iki ayrı alanıdır. Kültür gökyüzünden, ekonomi yeryüzünden güç alır. Kültür ekonominin, ekonomi de kültürün, hayat kaynağıdır. Kültür ekonominin gören gözü, ekonomi de kültürün tutan elidir. İnsanlara gören göz olan kültürle birlikte, tutan el olan ekonomi, hayat kaynağı havuzlara, durup dinlenmeden kova kova su taşırlar.

*

Toplumda gören gözler, kültür havuzuna derinlik, tutan eller de ekonomi havuzuna genişlik kazandırırlar. Toplumdaki ürün, hizmet ve bilgi üretimindeki artışlar, her iki havuzun, hem güçlerine güç, hem de etkilerine etki katarlar. Nasıl gökyüzü ve yeryüzünün kaynaklarından herkes yararlanıyorsa, her ülkenin kültür ve ekonomi havuzlarından da, bütün ülkeler yararlanır. Onlar fark gözetmeden, katkıları ölçüsünde herkesin temel ihtiyaçlarını karşılarlar.

*

Kültürel dokunun yoksullaştığı toplumlarda, ekonomik yapı zenginleşerek, yeni boyutlar kazanmaz. Tarihin her döneminde ekonomik gelişmeler, kültürel atılımları izlemiştir. Her toplumda ekonomik başarıları, kültürel zenginliğin peşinden gelir. Ekonomik yapıda ulaşılan hedeflerin dorukları, kültürel dokudaki sıçramaların etekleridir. Kültürsüz ekonomi ilkesizlikten çökerken, ekonomisiz kültür de kansızlıktan ölür.

*

Bir toplumda kültür havuzunun canlılığı, bilgi ve bilgelik zenginliğinden, ekonomi havuzunun canlılığı da, ürün ve hizmet üretiminin bolluğundan kaynaklanır. Toplumların kültürel derinliğiyle, ekonomik zenginliği, arasında doğru orantılı bir korelasyon vardır. Kültürel derinlik arttıkça ve azaldıkça, ekonomik zenginlik de artar ve azalır. Bir ülkenin bilgi ve bilgelik üretme gücü, ne kadar büyükse, ürün ve hizmet üretme gücü de, o kadar büyük olur.

*

Kültürün gökyüzünde kurduğu Cennet, ekonomiyle yer- yüzüne taşınır. Bunun için her toplumda kültürün gören gözüyle, ekonominin tutan elinin boş kalmaması gerekir. Onlar canlılığını koruduğu ölçüde, kültür ve ekonominin kaynakları, en verimli olarak değerlendirilir. Bir toplumda kültürel alanla, ekonomik alan kesin sınırlarla birbirinden ayrılırsa, hem kül- tür hem de ekonomi canlılığını büyük ölçüde yitirir.

*

Kültürel dünyada olduğu gibi, ekonomik dünyada da, kesinlikle iki yüzlüğe yer yoktur, iki alanda da getirisi, en büyük olan sermaye dürüstlüktür.Kare dünyada herkes olduğu gibi görünmek, göründüğü gibi olmak zorundadır.

*

Ekonomilerden önce, kültürlerin yarıştığı dünyada, ikiye bölünen her şey gibi, kültür ve ekonomi arasında, ikiye bölünen insanın da, ayakta kalması mümkün değildir.

*

Toprağın verimliliğinin artırılmasında, kültür ve ekonomi, aynı yolun yolcusudur. Kültür ekonominin gönlü, ekonomi de kültürün aklıdır.

24 Nisan 2021, 12:11

SEKÜLER EKONOMİNİN ANA DİNAMİĞİNİ SINIR TANIMAYAN AÇGÖZLÜLÜK OLUŞTURUR

Yaşanılan yüzyıl bir büyüme, bir devleşme yüzyılı olarak nitelendirilirse yanılmış olunmaz. Özellikle Yirminci yüzyılın ikinci yarısında, şehirler, kuruluşlar ve kitle haberleşme araçları, geçen yüzyıla göre katlanarak büyümeye devam ediyor. Dünyada pek çok ülkeden daha büyük şehirlerin sayıları hızla artıyor. Her yıl pek çok ülkeden daha etkili ve daha güçlü dev şirketler ortaya çıkıyor. Gerek ulusal gerek uluslararası alanlarda dev şirketler devletlerden daha güçlü hale geliyorlar.

*

Dünyanın büyük kuruluşları bulundukları ülkelerde, istemedikleri yönetimleri iktidardan uzaklaştırıyorlar. Onlar kendileriyle işbirliği yapan yöneticileri destekleyerek, iş başına getirmede güçlük çekmiyorlar. Dünyayı bir baştan bir başa kuşatan dev kuruluşlar, uluslararası televizyon şirketleriyle, izleyicileri milyonları aşan haberleşme kanallarıyla, kendilerini insanlığın hizmetine adamış, eşi görülmemiş iyiliksever, kültüre ve sanata katkıda bulunan kuruluşlar olarak tanıtıyorlar.

*

Dev şirketler insanları, tabiatı, doğal çevreyi ve yeraltı kaynaklarını, ekonomik ve siyasal güçlerine güç katmak için, acımasızca tüketerek, bütün ülkelerin geleceklerini tehdit eden çevresel sorunlara yol açıyorlar. Öte yandan yalnızca üretimden ve hizmetten kazanç sağlamakla yetinmeyerek, paradan para kazanmaya el atan ve baştacı edinen yatırımlar yapıyorlar. Onlar ellerini altındaki kitle haberleşme araçlarından yararlanarak, kendilerini dünyanın barış elçileri olarak tanıtıyorlar.

*

Dünyanın bütün üniversitelerinde ekonomik büyümenin dinamikleri tartışılıyor. Dünyada herkes soruyor : Nedir ölçüsüz ve sorumsuz devleşmenin dinamiği? Kapitalist ya da Sosyalist bir ekonomi politikasının izlenmesinin sonucu mu? Ülkeleri ve işletmeleri böylesine dev boyutlara ulaştıran büyüme tutkusu, nereden besleniyor? Batılı iktisatçıların pek çoğu, ekonomik büyümenin dinamiğinin, ekonominin Kapitalist ya da Sosyalist olmasıyla ilgili olmadığını vurguluyorlar.

*

Dünyayı eleştirel gözle bakan François Perroux kitaplarında, Kapitalist ve Komünist ekonomik yapıların farklı görünümlerine rağmen, her iki sistemde ekonomik büyümeyi tayin eden ve yöneten kuralların, aynı olduğunu açıklıkla vurguluyor. Batı’nın ekonomik yapısı ve zihniyetine ciddi eleştiriler geti¬ren J. Kenneth Galbraith çalışmalarında, “İşletmeler ister Kapitalist, isterse Sosyalist ülkede faaliyet göstersinler, aynı kurallara göre yönetilmektedirler” diyerek, dikkatleri aynı dinamiğe çekiyor.

*

Ekonomik büyümede amaç, her yerde, her ülkede, her zamanda aynı: Parasal kazançları artırmak. Seküler dünyada amaç hiç değişmiyor. Ancak durmadan çevreyi ve insana verilen ürünleri değiştirerek, değişmeyen şeyler değişiyormuş gibi gösterilerek insanların gözleri boyanıyor. Bütün dünyada dev kuruluşlar, büyülü ürünleriyle insanların gözlerini, önlerini görmeyecek kadar kamaştırıyorlar. Kuruluşların dev boyutlara ulaşmasının kaynağında, tatmin edildikçe çılgınlaşan güç tutkusu yer alıyor.

25 Nisan 2021, 12:15

HER AYI RAMAZAN AYI BİLEREK SAVAŞ DÜNYASINI BARIŞ DÜNYASINA DÖNÜŞTÜRMEK

İnsanlığın barış içinde, savaşsız bir dünya özlemi, Yirmi ikinci yüzyıla kalmıştır. Irak'ta, Afganistan'da, Suriye'de, Yemen'de, Somali'de, Filistin'de ve Sudan'da Ramazan ayı da, iç savaşların hızını kesmesine yetmiyor. Her ülkede iktidar yarışları, kanlı iç savaşlara dönüşerek devam ediyor. İktidar savaşlarında her gün bütün insanlık yüzlerce defa öldürülüyor. Müslüman dünyanın devletler üstü kuruluşlarının gücü, kanlı iç savaşları durdurmada yetersiz kalıyor.

*

Müslümanlar, Hristiyanlar ve Yahudiler arasında düşmanlığın yeni değil, yüzyıllardan beri var olduğu ileri sürülüyor. Oysa Müslümanlar, Hristiyanlar ve Yahudiler İslam'ın ilk yıllarından Osmanlı Devleti'nin son yıllarına kadar, barış içinde yan yana birlikte yaşamışlar. Bütün dünyadaki milliyetçilik hareketleri ve iktidar yarışları,Yirminci yüzyılı savaş yüzyılına dönüştürmüşler,Yirmi birinci yüzyılın da barış yüzyılı olmaması için, ellerinden ne gelirse yapıyorlar.

*

Başta Müslümanlar olmak üzere, kutsal kültüre dayananlar, bütün insanlığın aynı annenin ve aynı babanın çocukları olduklarını bildikleri için, dininden ve soyundan dolayı, hiç kimseyi küçümsememişler. Onlar bütün insanların Havva'nın ve Adem'in çocukları olduklarından kuşku duymadıkları için, dinler ve soylar arasındaki farklılıkları, bir çatışma kaynağı olarak görmezler. Onların düşünce ve eylem dünyalarında, insanların soyları değil, değerleri önemlidir.

*

Bütün savaşlar değersizlikten kaynaklanır. Değersizliğin değer olduğu bir dünyada, hiçbir güç savaşların önüne geçemez. Ramazan ayı, geçmiş yıllarda olduğu gibi, iftarları, sahurları, teravihleri ve hep birlikte kutlanan bayramıyla, bir değerler yumağıdır. Bu ay orucun ilkeleri çerçevesinde, iyiliklerin kat kat ödüllendirildiği bir aydır. Bu ayda, yardımlaşma ve dayanışma eylemleri, doruk noktasına ulaşır. Bu yüzden dünyada her ay bir Ramazan ayı gibi yaşanırsa, üstesinden gelinmeyecek hiçbir sorun kalmaz.

*

Dayanışmanın ve yardımlaşmanın özendirildiği toplumlarda, herkes birbiriyle çatışmaktan daha çok, uzlaşmak için yarışır. Tarihin her döneminde, çatışanlar değil, uzlaşanlar güçlü olmuştur. Güç uzlaşmadan doğar. Uzlaşanlar birlikte kazanırlar.

*

Irak'ta, Suriye'de, Afganistan'da, Yemen'de ve diğer Müslüman ülkelerde, Ramazan ayının değerleri unutulduğu için, iç savaşlar, bütün ülkelerin yer aldığı, vekalet savaşlarına dönüşmüştür.

*

Her ülkede dehşet verici savaşlar birbirini izliyor. Bu yüzden Müslümanların Müslümanlara verdiği zararların yanında, yabancıların verdikleri zararlar çok küçük kalıyor.

*

Son yıllarda Müslümanlar Müslümanların, kardeşleri olmaları gerekirken, iktidar savaşlarında düşmanları konumuna düşmüşlerdir.

*

Peygamberlerin değerleri ve erdemleri unutulursa, Habil ve Kabil gibi, kardeşler birbirlerine düşman olurlar.

*

Ramazan ayında oruç tutanlar, hiçbir zaman birbirlerine silah çekmezler, kurşun atmazlar.

*

Oruçlu olmak değersizliğe karşı olmaktır. Ramazan ayı çatışma değil uzlaşma ayıdır.

26 Nisan 2021, 13:28

ÜLKELERİN DEĞERLERİNİ DÜNYA PAZARLARINA ÜRETTİKLERİ YERLİ ÜRÜNLERİNDEN ÖNCE GELİŞTİRDİKLERİ DÜNYA ÜRÜNLERİ TAŞIR

Yirminci yüzyılın ikinci yarısında dünya, her ülkenin ürünlerinin satışa sunulduğu, büyük bir alışveriş merkezine benzemektedir. Dünyada ülkelerin ekonomik ve kültürel güçleri, dünya ürünleri, dünya hizmetleri ve dünya bilgileri üreten küresel kuruluşlarından kaynaklanıyor. Küresel pazara dönüşen dünyada, ülkelerin ordularının cephelerdeki savaşlarından daha çok, kuruluşlarının pazarlardaki yarışları önem kazanıyor.

*

Dünyadaki bütün kuruluşların en güçlü silahları, yılların içinde geliştirilen ürünleriyle birlikte küresel değerlerdir. Pazarlamayı bir bilime dönüştüren Philip Kotler’in dediği gibi: “Pazarlama sanatı büyük ölçüde, bir marka inşa etme ustalığıdır.” Kuruluşların ekonomik ve kültürel dünyadaki başarıları, yıldızlaşan isimleriyle, yıldan yıla iyileştirilen küresel ürünlerine dayanır. Kuruluşlar güçlerini görünen ürünlerinden önce, görünmeyen değerlerinden alırlar.

*

Harvard, Ford, Oxford, Toyota, Mercedes ve Renault gibi güçlü eğitim ve üretim kuruluşlarının, yüzyılları aşan bir tarihleri vardır. Her bilinen küresel ürünlerin arkasında, büyük sınavlardan geçmiş, dünya pazarlarında kendilerine, saygın bir yer edinmiş, kurumsallaşmış kuruluşlar vardır. Dünyanın güçlü küresel kuruluşları, klasikleşmiş kültür ve sanat eserleri gibi, zamana karşı direnerek, bütün ülkelere ekonomik ve kültürel katkıda bulunmayı bilenlerdir.

*

Yüzyıllar içinde küresel ürünler, küresel hizmetler ve küresel bilgiler üreten kuruluşlar, bütün ülkeler tarafından daha çok tanınırlar ve daha çok sevilirler. Üretilen ürünlerin uzun ömürlü olmaları, bütün tüketicileri etkileyen unsurların başında gelir. Bir küresel ürünün, pazarlardan hiç eksik olmaması, tanınmasını sağladığı gibi, kalitesinin de en büyük güvencesidir. Ürünlerin isimleri gibi, kaliteleri ve güvenirlikleri de yıllar içinde inşa edilir.

*

Dünyanın ekonomik, siyasal ve kültürel akışını, devletlerden daha çok, ortak akıllarıyla ve ortak gönülleriyle, büyük bir canlılık gösteren küresel kuruluşlar değiştirmektedir. Rhonda Abrams’ın “İç Çamaşırların Her Zaman Temiz Olmalı” kitabında vurguladığı gibi, kuruluşlar “Her zaman doğru olanı yapmak zorundadırlar.” O zaman kuruluşlar, toplumları yalnızca ürünleriyle değil, değerleriyle de etkileyerek, yeni atılımlara, yeni açılımlara da öncülük yaparlar.

*

Dünyada aranan dünya ürünleir üreten kuruluşlar birbirleriyle, üretim yöntemlerini geliştirmek, üretimde giderleri düşürmek yanında, kurumsal ve toplumsal sorumluluk yatırımları yapmak için de yarışmaktadırlar.

*

Kuruluşlar ne üretirlerse üretsinler, kusursuzluğu aramada dünya ekonomik, siyasal ve kültürel boyutlarıyla bir bütündür.

*

Başarılı kuruluşlar dünya ürünleri üretmek için, her alanda açıklık içinde, sürekli kendilerini yenilemesini bilirler.

*

Yunus'un vurguladığı gibi, her gün yeniden doğmasını bilen kuruluşların ürünlerinden kimse usanmaz.

27 Nisan 2021, 12:37

YA FELSEFE YA FETİH YAPMAK DEĞİL HEM FELSEFE HEM FETİH YAPMAK HER ALANDA HEM YUNUS HEM SİNAN OLMAK

Türkiye düşünce tarihinin iki önemli ismi, Ziya Gökalp ve Yahya Kemal aralarında konuşuyorlar. Gökalp, “Tarihimize bakıyorum, büyük hakanlar, eşsiz mimarlar, kusursuz şairler ve güçlü askerler yetiştirmişiz. Ancak büyük filozoflar yetiştirmemişiz, felsefe yapan bir millet değiliz” diyor. Yahya Kemal de, “Türkler felsefe yapan değil, fetih yapan bir millettir. Türkler felsefe yapan bir millet olsalardı, hepsi Orta Asya’da olurlardı” diye karşılık verir.

*

Türklerin tarihine geniş bir açıdan bakılırsa, Anadolu’nun bin yıllık tarihinin Yahya Kemal’in özlü bir cümlesiyle, özetlendiği görülür. Türkler tarihleri boyunca, felsefe yapmaktan daha çok fetih yapmışlardır. Ancak yapılan fetih, yalnızca silahla yapılan bir fetih değildir. Hacı Bektaş’ın, Hacı Bayram’ın, şiirleriyle yoğrulan Anadolu insanının, aklı hem gözünde, hem de gönlünde olmuştur. Türkler görünen dünyaları akıl, görünmeyen dünyaları gönül güçleriyle fethetmişlerdir.

*

Türklerin akıl güçleri kubbelerin sultanı Büyük Sinan’da, gönül güçleri, şairlerin sultanı Yunus’ta doruk noktalarına ulaşmıştır. Onlar Anadolu’nun mükemmelliği arayan ve mükemmelliğin kaynağı olan, mükemmelliğin simgeleridir. Yunus şiirlerini yazmasaydı, Sinan Süleymaniye’yi inşa etmeseydi, fetih yapan milletin tarihinin, mucize devleti Osmanlı doğmazdı. Osmanlı’sız Anadolu, Anadolu’suz Türkiye olmazdı. Anadolu’nun taşında toprağında Sinan, havasında suyunda Yunus vardır.

*

“Bizim medeniyetimiz karamsarlık medeniyeti değildir” diyen Osmanlı insanı, akıl gücüyle dünyayı kazanırken, gönül gücüyle insanları kazanmıştır. Ümitsizliği inançsızlık olarak gören Anadolu insanının, düşünce ve eylem dünyasında, kim insanları severse, insanlar tarafından daha çok sevilir, kim insanlara elinde olandan verirse, kendisine elinde olandan çok daha fazlası verilir. Anadolu insanın dünyasında, kimse alnının terinin, elinin emeğinin, gözünün nurunun karşılığından fazlasını tüketmeye özenmez.

*

Yunus’un olduğu kadar Sinan’ın eserleri de, ırkı ve inancı ne olursa olsun, Anadolu’yu vatan edinenlerin, ortak eserleridir. Her ağacın kendi toprağında büyüdüğü gibi, Osmanlı insanı da Yunus’un ve Sinan’ın toprağında büyümüştür. Onlar paylaşmasını bilirler, onların sofrası Halil İbrahim sofrasıdır. Anadolu’da insanlar, paylaşılmayan zenginliklerin, hiçbir zaman kalıcı olmayacağını bilirler. Nasıl bir ağaç meyvalarıyla değerlendirilirse, bir medeniyet de görünen ve görünmeyen eserleriyle değerlendirilir.

*

Türkler vatanlarını Yunus’un şiirleri ve Sinan’ın kubbeleriyle inşa etmişlerdir. Anadolu insanı dünyanın neresinde bulunursa bulunsun, onların eserlerinin bulunduğu coğrafyaları vatan olarak görmüş, bulunmayan coğrafyalarda da inşa etmeyi görev bilmiştir. Bunun için, Yunus ve Sinan’ın isimleri, bütün dünyada saygı görür, dünyanın her yerinde onları anma toplantıları düzenlenir.

*

Kültürlerin harman olduğu Büyük Türkistan’ın dışına çıkan Türkler, sedefteki inci gibi, değerlerini coğrafyalarının dışına çıktıklarında göstermişlerdir.

*

Anadolu’nun Türkleri, bilgiyi Sinan’dan, bilgeliği Yunus’tan öğrenmişlerdir.

*

Türkler ya Sinan, ya Yunus değil, hem Sinan hem Yunus demişlerdir.

*

Anadolu’da Yunus’suz Sinan, Sinan’sız Yunus olmaz.

28 Nisan 2021, 12:59

DÜNYA DİYALEKTİK DÜŞÜNCEYİ HEGEL'DEN MARX'TAN DEĞİL MEVLANA'DAN ÖĞRENMİŞTİR

Bütün dünyada olduğu gibi Türkiye’de de, iyiliklerle kötülüklerin birbirine karıştığı, her alanda, büyük bir karmaşa yaşanıyor. Doğu’dan Batı’ya, bütün ülkelerde, beklenmeyen gelişmeler, birbirini izliyor. Irak'ın ve Afganistan’ın ekonomik yapıları yıkılırken, Malezya'nın ve Türkiye’nin ekonomik yapıları güçleniyor. Zenginlikler yoksullukları, yoksulluklar zenginlikleri, iyilikler kötülükleri, kötülükler iyilikler yapılarında taşıyorlar.

*

Hayatın ekonomik, siyasal ve kültürel boyutunda, iyiliklerle kötülüklerin birbiriyle, olan çatışmalarını kavramadan, hayatı herkes için yaşanır kılınması çok zordur. Çünkü iyiliklerle kötülüklerin çatışmadığı bir hayatın, hiçbir alanında zenginleşme olmaz. Bunun için, hayatta iyiliklerle kötülükler bir arada bulunur. Yalnızca iyiliklere ya da yalnızca kötülüklere odaklananlar, onların arasındaki etkileşimi görmeyenler, var oluşun kaynağını kuruturlar.

*

Hayat iki yönlüdür, bir yönü iyiliklere, bir yönü de kötülüklere dönüktür. Kötülüklerin alanında aklın, iyiliklerin alanında gönlün doğruları yol gösterici olurlar. İki alan arasındaki, uyumu ve dengeyi yakalamak için, iyilikteki kötülüğü, kötülükteki iyiliği görmesini bilmek gerekir. Toplumları bütün imkanlarıyla, iyilikleri özendirirken, bütün güçleriyle de kötülükleri önlemesini bilenler dönüştürürler. Onlar dünyada her şeyin, her şeyle bir arada olduğunun bilincindedirler.

*

Doğu’da hayatın içinde olan diyalektik yapıyı, Batı’da sınıf çatışmasına dönüştüren Marx, düşüncesini geliştirmede Hegel’den, Hegel de “Bir ırmakta aynı suda iki kere yıkanılmaz” diyen, Heraklit’ten,Heraklit de Musa Peygamberden yararlanmıştır. Mesnevi’de sürekli vurgulandığı gibi: “Her şey zıtlarıyla birliktedir”. Her şeyin aşırısı, bir sınırdan sonra zıddına dönüşür. Bu yüzden her tez, kaçınılmaz olarak antitezini içinde taşır. Sentez de, tezle antitezin çatışmasından doğar. Avrupa’da diyalektik düşüncenin ustası Marx değil Mevlana’dır. Lenin diyalektik düşünceyi Marx'tan değil, Mevlana'dan öğrendiğini söyler.

*

Mısır'dan ve Aristo’dan bu yana bilinen düz mantıkta, bir şey aynı zamanda, hem iyilik hem de kötülük olmaz, ya iyiliktir ya da kötülüktür. Diyalektik mantıkla ise, iyilikle kötülük aynı zamanda, hem iyilik hem de kötülük olur. İyilikte kötülük, kötülükte iyilik vardır. Hayatın bir alanında, bir şey ne kadar çok gelişirse, o kadar aynı kalır. Hayatın dönüştürülmesinde, önemli olan iyiliğin değişmeden gelişmesi, yeni açılımlar kazanmasıdır. İyiye doğru gelişmenin, olmadığı toplumlarda, kötüye doğru gelişme olur.

*

Değişme ile gelişme arasındaki, iletişim ve etkileşim, hayatın canlılığının ana kaynağını oluşturur. Ekonomik, siyasal ve kültürel alanda, iyiliklerle kötülüklerin bir arada bulunmaları, her toplumun en büyük, en etkili güç kaynağıdır. Bütün kurum ve kuruluşlar üretkenliği, ya dönüşen ya da dönüşmeyen olmada değil, hem dönüşen, hem de dönüşmeyen olmada aramak zorundadırlar. Dünyada hiçbir şey, durduğu yerde kalmaz.

*

Bütün boyutlarıyla hayatı zenginleştiren verimlilik, birbiriyle çatışan değerleri, bir arada uyum, düzen ve denge içinde, tutmasını bilme gücünden kaynaklanır.

*

Her iyilikte bir kötülük, her kötülükte bir iyilik vardır. Kusursuzluğu iyiliklerin içindeki kötülükleri yok etmesini bilenler yakalar.

*

Kusursuzluk yolunda ilerleyenler, gelişmeye direnenler değil, gelişmeyi yönetenlerdir.

*

Dünyada zamanı gelen gelişmeye, hiçbir güçün karşı koyması mümkün değildir.

29 Nisan 2021, 12:47

DOĞULULAR GİBİ ÜRETİRKEN BATILILAR GİBİ TÜKETEN DEVLETLER AÇIKLARINI ENFLASYONLA BÜTÜN KESİMLERE ÖDETİRLER

Dünyada Batılılar gibi üretmeden, Batılılar gibi tüketen her ülke, enflasyona davetiye çıkarır ve enflasyonun artmasını hızlandırır. Çünkü enflasyon Batılılar gibi üretmeyen, ancak Batılılar gibi tüketmeye heveslenen ülkelerde, toplumun bütün kesimlerinden alınan gizli vergiye dönüşür. Enflasyon devletlerin üretmeden tüketmelerinden kaynaklanır. Enflasyonla yolsuzluklar ve haksızlıklar katlanarak artar. Üretim karşılığı olmayan paranın bolluğu, güvenirliğini ve değerini hızla düşürür.

*

Devlet yönetimlerini elinde haksızlığın yollarını genişletecek, buluşların başında para gelir. Bu yüzden enflasyonla haksız kazançlara yol açan paranın değerini korumak, ekonomilerin en büyük sorununu oluşturur. Batılılar gibi üretmeyen ülkeler, Batılılar gibi tüketmeye kalkarlarsa, farkı enflasyonla öderler. Devletler ödemeler dengesindeki açıkları, tedavüldeki paranın miktarını arttırırak kapatırlar. Enflasyonla devletler ürettiklerinden, daha fazlasını tüketmelerinin, bedelini bütün topluma ödetirler.

*

Enflasyonla sabit gelirlilerin satın alma güçleri azalırken, varlıklı kesimlerin varlıkları değer kazanır. Enflasyonist ortamlarda sabit varlık zenginlerinin sayıları katlanarak artar. Ekonomide yatırımlar kısa zamanda geri dönen, paradan para kazanmaya, arsa alımlarına ve bina yapımlarına kayar. Bunun için rant peşinde koşan yatırımcılar ve faiz gelirlerini artırma arayışında olan bankalar, devletlerin enflasyonu büyüten harcamalarını, ekonomiyi geliştirme adına savunurlar.

*

Enflasyon bütün ülkelerde ekonomik, kültürel, hukuki, ticari, ahlaki yönleri olan, çok yönlü ve çok boyutlu sorunların başında gelir. Enflasyonun belli başlı kaynaklarından biri olan, Batılılar gibi tüketme ve Batılılar gibi yaşama, tüketilerek atılan kısa ömürlü tüketim ürünlerinin üretimlerini artırarak, Batı ülkelerinin pazarlarını genişletilir, kazançlarına kazanç katar. Batılılar gibi çağdaş olanlar, her alanda modern olmaya çalışanlar, Batılıların ürettikleri ürünlerin tiryakileri olurlar.

*

Batılar gibi yaşamayı sevenlerin, mutluluğu Batılılar gibi yaşamakta bulanların, içecekleri kola, yiyecekleri hamburger ve giyecekleri kot olur. Söz konusu ürünleri tüketmenin peşinde koşanlar, hem çağdaşlığın hem modernliğin, izlenilmesi gereken örnekleri olarak gösterilirler. Bunun için Asya’dan Afrika’ya bütün ülkeler, Batılılar gibi yaşamak için, birbirleriyle üretimden daha çok tüketimde yarışıyorlar. Dünya hızla modernleşirken, hızla çağdaşlaşırken, Batılılar hızla zenginleşiyor.

*

Muhasebenin temel ilkesinde olduğu gibi, Doğulu ülkelerin giderleri Batılı ülkelerin gelirleri oluyor. Başka bir deyişle Batılı ülkeler, üretimlerini artırırlarken, Doğulu ülkeler tüketimlerini artırıyorlar. Doğuluların gereksiz tüketimleri, Batılıların gerekli üretimlerine dönüşüyor. Ekonominin hiçbir alanında tüketilmeyen ürünler üretilmezler. Doğuluların tüketirlerse Batılılar üretirler. Arz ve talep yasası, ekonominin anayasasını oluşturur,talep eden ülkeler olursa, arz eden ülkeler olur.

*

Dünya pazarlarında boşluk olmaz, her zaman aranan ürünleri üretenler bulunur. Doğulu ülkeler tüketim yarışlarını güç kazanma, iktidar olma savaşlarına dönüştürürlerse, Batılı ülkeler savaşacakları silahları, üretmek için birbirleriyle yarışırlar.

*

Bir tarafın ekonomileri akıl almaz kazançlar sağlarken, bir ekonomileri dehşet verici yıkımlarla boğuşmmak zorunda kalır.

*

Üretim ve tüketim arasında dengeyi kurmak, yarar ve zarar hesabı yapmak, bütün toplumlar için hayati önem taşır.

30 Nisan 2021, 12:15

BİLGİ OKUMAKLA BAŞARI YAPMAKLA KAZANILIR BİLENLER YAPARLAR

İnsanın kendisini bilmesinden daha önemli bilgi, kendisini yenmesinden daha büyük başarı yoktur. Bilgi kazanmak için okumak, başarı kazanmak için yapmak gerekir. İnsan okuduğu kadar düşünür, yaptığı kadar bilir. Okumayan insan düşünmez, yapmayan insan bilmez. Düşüncesiz bilgi, bilgisiz düşünce zenginleşmez. Bu yüzden hem düşüncenin, hem de bilginin hayat kaynağı, okumasını bilmektir.

*

Önce yazmak değil, okumak vardır. Hiçbir konuda okumadan yazılmaz. İnsanların düşünce ve eylem, dünyalarının mimarları okudukları kitaplardır. Az ve öz sözün ustası, Anadolu insanının günlük hayatında, ekmek ve su gibi, kalemin, defterin ve kitabın doldurulmaz bir yeri vardır. Bütün insanlığın düşünce eylem birikiminin, ana kaynağı olan Kutsal Kitap, “Oku” buyruğuyla başlar. Tabiat gibi, insan da sırlarını okumasını bilenlere açar.

*

Bir kitabın çileli oluşum süreci vardır. Kitap dostlarının çok boyutlu dünyalarında, medeniyetlerin can damarları kitaplar, vazgeçilmez bir yer tutar ve büyük önem taşırlar. Güzeller güzelini, doğrular doğrusunu, iyiler iyisini bulmak için, dünyada herkesin ya okuyan, ya yazan, ya da okuyan ve yazanı seven olması gerekir. Dünyada, okumaya değer kitapları okumayanlar, arkalarında yazılmaya değer eserler bırakamadıkları gibi, bilinmeye değer eylemler de yapamazlar.

*

Okumanın yeri, yaşı ve zamanı yoktur. Her insan işi, yaşı ve inancı ne olursa olsun, beşikten mezara kadar okumak zorundadır. Tabiatın açık üniversitesinde eğitim süreklidir. Ömür Ceylan’ın “Önce Aşk Vardı” kitabında ortaya koyduğu gibi, Anadolu insanının bin yıllık aşk tarihi, şiirin kültürü, kültürün şiiridir. Şiir sözün özü ve kitabın özetidir. Hayatın şiirini yakalamak için, dünyayı yaşanır kılacak kitabı okumak gerekir.

*

Evrenin özü dünya, dünyanın özü kitap ve kitabın özü de şiirdir. Şiir kitabın, kitap dünyanın, dünya evrenin gizemli hazinesidir. Hazinenin anahtarları, hayatı okumasını bilen şairle- re verilmiştir. Onlar dünyayı şiirlerinin aynasından yansıtırlar. Şairlerin aynasında bütün dünya görülür. Güzel kitaplar, bütün yazılanları okuyup, özümseyip ve unuttuktan sonra geri- ye kalan şiirlerdir. Onların şiirini yakalayanlar, bütün insanlığa ölümsüzlüğün ışığını taşırlar. Okumayı ve yazmayı seven toplumlarda, hayatın her alanında ezberlenilen, tekrar tekrar okunan, tekrar tekrar yorumlanan şiirler yazılır.

*

Tarih boyunca yazılanların hepsi, kutsal kitapların sonuncusunun, bütün insanlığa getirdikleri haberleri anlamak ve anlatmak için yazılmıştır. Kur’an Aragon için, “Kocaman sonsuz bir şiirdir. Büyüklüğü şiir olmasındadır.” Ancak “Şair sözü değildir”, insanlığın serüveninin şiirsel anlatımıdır.

*

Kutsal kitapların sonuncusu, en sonda gelen, ancak ilk başta olanın şiirini, denizler mürekkep, ağaçlar kalem olsa, anlatamaz.

*

Şiir insanlığın yararlanması için, geçmişten geleceğe derin bir ırmak gibi, durur gibi akar, akar gibi durur.

*

Bütün insanlığın şiirsel birikimi, kutsal şiirin sürekli okunan uzun bir dizesidir.