Prof. Dr. Nazif Gürdoğan Yazar, Akademisyen

Ağustos 2021

38 yazı

1 Ağustos 2021, 12:47

BİLGİYİ BİLGELİĞE DÖNÜŞTÜREN BİLGE DENEME YAZARLARI KIRK SAYFAYI BİR SAYFADA ANLATIRLAR

İnsanlar hayata hangi gözle bakarlarsa hayat da insanlara o gözle görünür. Güzel olan insanlar, hayatın çirkin yanlarından önce, güzel yanlarını görürler. İnsan olmak, hayattan sorumlu olmaktır. İnsanlara yüklendikleri sorumlulukları vurgulamada, en çok yararlanılan yazı türü denemedir. Deneme düşünmektir, düşünme yaşamaktır. Denemede düşünce ete kemiğe bürünür. Deneme düşünce ile hayat arasındaki dostluğun güvencesidir.

*

İnsanlığın karşı karşıya olduğu sorunlar, üzerinde düşünmeyi sevenler, her alanda deneme yazmanın incelikleri, üzerine düşünmek zorundadırlar. Edebiyatçılar, bilim adamları ve felsefeciler arasında kendisine sağlam bir yer bulmasa da, Nermi Uygur’un vurguladığı gibi, yine de herkesin sevgilisi denemecidir. Şiir tadında, hayatı yaşanabilir kılan, denemeden kimse usanmaz. Deneme hem düşüncenin, hem de eylemin en yalın anlatımıdır.

*

Hece Dergisinin "Deneme" özel sayısında ayrıntılı olarak, ele alındığı ve enine boyuna tartışıldığı gibi, denemede hayatın bütününü görme kaygısı, deneme yazarını, bir alanın uzmanı olan, bilim adamından ayırır. O büyük resmi görmeye odaklandığı için, düşüncelerini bilimsel yöntemlerle güçlendirme derdine düşmez. Deneme yazarı, bir bilim insanı gibi, her yazdığına bir kaynak gösterme zorunluluğu duymaz. Ancak deneme yazarının yazmadaki esnekliği, özgürlüğü, düşüncelerini ortaya koymada, hiçbir sorumluluk taşımadığı anlamına gelmez.

*

Başarılı deneme yazarı, değişik bilim dallarının verilerinden yararlanarak, hayattaki dalgalanmaları sağlıklı ve tutarlı bir biçimde, yazıya dökmesini bilendir. Hayatın yaşanabilirliğini, kolaylaştırmak için, bilim ve sanatın el ele vermesi gerekir. Deneme yazarı, düşünce ve eylem dünyasında, bilim ve sanatı, uyum ve denge içinde tutan yazardır. Bu yüzden bilim ve sanatın öncüleri, çoğu zaman birer deneme ustasıdırlar. Deneme düşüncenin vitrinidir.

*

İnsanlığın düşünce ve eylem dünyası, denemecilerle birlikte, bilim ve sanatın öncüleriyle, yeni boyutlar kazanmıştır. Bunun için Türk edebiyatının önde gelenleri, başta Mehmet Akif, Yahya Kemal,Necip Fazıl, Sezai Karakoç, Peyami Safa, Ahmet Haşim, Ahmet Hamdi Tanpınar, Cemal Süreya, Nuri Pakdil, Cahit Zarifoğlu, Rasim Özdenören, Mustaka Kutlu olmak üzere, çoğunluğu gazetelerde deneme tarzında, köşe yazıları yazmışlardır. Aslında büyük şairlerin şiirlerindeki, seçme mısralar yazılmayı ve okunmayı, bekleyen birer gizli denemedir.

*

Bütün ülkelerde deneme yazarları kadar, bilim ve sanatın öncüleri de düşüncelerini, genellikle gazetelerdeki köşelerde yazıya dökmektedirler.

*

Gazeteler ve televizyonlar, düşünce-lerin eylemlere, eylemlerin de, düşüncelere dönüştürüldüğü, en büyük ve en etkili tartışma alanlarıdır.

*

Anadolu insanının kültüründe, söz yazıdan önce gelir. Anadolu’da konuşulmayanlar yazılmazlar, yazılanlar konuşulurlar.

*

Kırk sayfayı bir sayfada anlatan deneme, konuşulanları yazıyla, ölümsüzleştirme sanatıdır.

2 Ağustos 2021, 12:46

HEM MÜSLÜMANLARIN HEM HRİSTİYANLARIN AVRUPA'SI OLMAYAN AVRUPA ÜÇÜNCÜ DÜNYA SAVAŞIYLA YOK OLUR

Türkiye’nin hem Bağdat'ta, hem Brüksel’de olması, Anadolu insanının kendi kültüründen vazgeçmesi anlamına gelmez. Türkiye Batı’nın dinleri toplumların afyonu olarak gören, seküler kültürünü benimseyerek, Avrupa ülkeleri arasında saygınlık kazanamaz. Hayatın bütün alanlarında, hiçbir şeyin taklidi, aslının yerini geçmez. Türkler Avrupa topraklarında, yüzyıllarca kaldılar. Anadolu insanı Avrupa’da yaşamıştır, yaşamaya devam ediyor. Ancak hiçbir zaman Avrupalı olmamıştır ve seküler Avrupalı olmaya özenmemiştir.

*

Müslümanların kültür kaynaklarıyla, Hristiyanların ve Yahudilerin kültür kaynakları birbirlerinden etkilenmiş, su ve yağ gibi, bir arada bulunmuş, ancak birbirine karışmamıştır. P. Valery'den T. S. Eliot’a kadar, bütün Batılı düşünürlerin vurguladıkları gibi, Avrupa kültürünün temelleri,Antik Yunan'a, Eski Roma'ya ve Katolik Hristiyanlığa dayanır. Üç kaynağa dört elle sarılan her ülke, hangi kıtada bulunursa bulunsun, coğrafya olarak Avrupalı olmasa da, kültür olarak Avrupalı sayılır.

*

Avrupa’nın seküler kültürünün belirleyici kaynağı, Yunan'dan ve Hristiyanlıktan daha çok Roma’dır. Roma Hristiyanlığı, Yunan mitolojik kültürü içinde eritmiştir. Kudüs kutsal kültür düşmanı Roma'y Kudüsleştirmemiştir. Buna karşılık Roma Kudüs’ü Romalılaştırmıştır. Batı kaynaklarında, çok görkemli olarak anlatılan Roma, Yahya Kemal’in dediği gibi, iç dünyasıyla hissizdir. Romalılar Atinalılar gibi, Romalı olmayanları, kendileri için çalışan, hiçbir değerleri olmayan, insan benzeri varlıklar olarak görmüşlerdir.

*

Türklerin Anadolu’nun bin yıllık tarihinde, oluşan kültürlerin temelinde, kutsal kitapların sonuncusu Kur’an vardır. Türkler Avrupa kültürünün ana kaynaklarını, kendi kültürlerinin ışığında özümseyerek, Maveraünnehir ile birlikte, Anadolu’da büyük bir kültürel patlamaya yol açmışlardır. Anadolu insanının kültüründe, ekonomik, siyayal ve kültürel hayat, öteki dünyaya göre düzenlenir. Dünyada yapılan hiçbir iyiliğin, hiçbir kötülüğün karşılıksız, kalmayacağına inanılır.Bunun için iyilikler özendirilir,kötülükler önlenir.

*

Dünyadaki sınırlı hayatın, yaşanır kılınması, sınırsız hayata ayarlanması, ağaçların meyva vermeleri için, sürekli budanmaları gibi, sürekli yeniden yapılanmasına bağlıdır. Kültürler de ağaçlar gibi, büyürler, olgunlaşırlar ve ölürler. Ülkeler arasındaki değer farkının önem kazandığı bir dünyada, Batının seküler kültürü, Doğunun kutsal kültüründen daha canlı, daha güçlü değildir. Dünyada seküler kültürünün güneşi batarken, kutsal kültürün batmayan güneşi , yeniden Avrupa'nın üzerinde doğuyor. Londra, Paris, Berlin gibi, bütün Avrupa şehirleri, Yeni Kurtuba'lar olma yolunda, adım adım ilerliyorlar.

*

Yirmi birinci yüzyılda dünyanın neresinde olursa olsun, her ülkenin kültürü kendinedir. Dünyada hiçbir ülke, güçle kendi kültürünü başka bir ülkeye ihraç edemez.

*

Güçlü olan kültür, farklı olanları değil, farklı olmayanları gören ve gösteren, anlayan ve anlatan, birlikte yaşamasını ve yaşatmasını destekleyen ve destekleten, iki dünya kültürüdür.

*

Seküler kültüre karşı, kutsal kültürün üstünlüğü, iki dünyayı aralarında ayrım gözetmeden,altın oranda harmanlamasını, bilmesinden kaynaklanır.

3 Ağustos 2021, 12:48

ELEŞTİREL DÜŞÜNMESİNİ BİLEN AYDINLAR GÜNLÜK POLİTİKANIN DIŞINDA DEĞİL ÜSTÜNDE OLURLARSA YOL GÖSTERİCİ OLURLAR

Dünyanın her ülkesinde aydınlar, yüzyılların içinden süzülüp gelen, insanlığın ortak aklına, yeni açılımlar kazandırırlar. Sağlıklı bir kültürel dokunun ve zengin bir ekonomik yapının kaynağında, insanlığın yüzyıllar içinde oluşan, bilgi ve bilgelik biriminden, beslenen ortak akıl vardır. İnsanlığın ortak aklı, en çalkantılı dönemlerde bile, kusurları erdem olarak görmez, yanlışta birleşmez. Dünyada çoğunluğun izlediği akıl, kusursuzluğu arayan insanların sağduyusudur. Sağduyu için yol her zaman birdir.

*

Gizliliğin olmadığı kare dünyada, kusursuzluğu arayan aydınlar, kusursuzluğa giden, uzun ve ince bir yolun, kutup yıldızları olurlar. Kutup yıldızının bütün insanlığa sürekli Kuzey kutbunu göstermesi gibi, aydınlar da düşünceleriyle ve eylemleriyle, bütün dünyaya sağduyunun odak noktasını gösterirler. Aydınların ülkeleri değil, ilkeleri önemlidir. Can alıcı ve önemli olan, bir ülkenin değil, dünyanın aydını olmaktır ve dünyayı vizesiz dolaşmaktır.

*

Dünyanın neresinde olursa olsun, bütün ülkelerde, aydın ve politika ilişkisi, pervane ve ateş ilişkisine benzer. Ateşi seven pervane ateşe yaklaşırsa, ışığını parlatır ve etkinliğini artırır. Ancak, pervanenin ateşin alevleri arasında kalma tehlikesi artar ve yanma riskiyle karşı karşıya kalır. Ateşten kaçan pervane, ateşin çevresinden uzaklaşırsa, ışığının parlaklığı görülmez ve sesi duyulmaz. Soğukta kalan pervane, üşüme ve donma sorunuyla yüz yüze gelir.

*

Pervaneye benzeyen aydınlar da, politikanın içinde yer alırsa, etkinliklerini yitirirler, politikanın dışında kalırlarsa unutulurlar. Bunun için, aydınların kendilerini konumlandırırken, politikanın içinde ya da dışında değil, politikanın üstünde olmaya, büyük özen göstermeleri çok büyük önem taşır. Etkili aydın, kültürle politikayı, altın oranda harmanlamasını bilen aydındır. Politika aydını sığlaştırırken, kültür derinleştirir. Dünyanın hiçbir ülkesinde kültürsüz politika, politikasız kültür olmaz.

*

Aydınların düşünce ve eylem dünyalarında, kültür kalıcı, politika geçicidir. Güçlü politikacılar, arkalarına dönüp bir bakarlarsa izlerinin, kendilerinden önce gelen etkili aydınların, izleriyle birbirine karıştığını görürler. Bilgiyi bilgeliğe dönüştüren her aydın, düşüncelerini yazıya döker, insanlığın ortak aklının ölçüsü, sağduyunun da sözcüsü olur. Etkili aydınlar yazdıkları kadar, yazdırdıklarıyla da, kusursuzluğa giden yolda çığır açıcı olurlar.

*

Batı'da dünya savaşları sonrasında ekonomiye damgasını vuran Keynes"in vurguladığı gibi: "Zor olan yeni fikirler bulmak değil, eski fikirlerden kurtulmaktır." Aydınlar için, "yaz" emrinden önce, "oku" emri vardır. Okumanın kutsal ve doğal kaynağı, hiçbir zaman kurumaz. Okumasını bilenler, yazmasını bilirler. İki dünyayı okumasını bilenlere, tarihin her döneminde, yeni sözler söyleme alanı sonuna kadar açık olmuştur. Dünyayı yeni sözler söylemesini bilenler değiştirirler. Kare dünya eski satanların değil, yeni satanların dünyasıdır.

*

Bilinmeyen bahçelerin görülmemiş gülleri, yeni sözlerin toprağında açar. Güneş altında sorgulanmadık, söylenmedik pek çok söz vardır.

*

Dünyada her kuşak, kendi döneminden sorumludur. Dönemlerini yorumlamayan kuşakların, sorgulayıcı aydınları olmaz.

*

Etkili aydınlar Mevlana gibi, yeni sözler söylemesini, Yunus gibi her gün yeniden doğmasını bilen aydınlardır.

4 Ağustos 2021, 13:57

BÜTÜN ÜLKELER ÖTEKİ DÜNYAYI YOK SAYAN TEK DÜNYALI OLMAYAN İKİ DÜNYALI EKONOMİSTLER VE İKİ DÜNYALI DEMOKRATLAR İSTİYOR

Kusursuz politika olmadığı gibi, kusursuz ekonomi de yoktur. Ancak en başarılı ekonomi, en az ekonomi olan ekonomidir, en güçlü politika da, en az politika olan politikadır. Ekonomisiz politika, politikasız ekonomi olmaz. Terörist eylemler, dehşet saçan savaşlar, canlı hayatı yok eden orman yangınları, evlerinden yurtlarından olan sığınmacılar, finansal krizler, küresel ısınma, dünyada hem politikacıların, hem ekonomistlerin uykularını kaçırıyor. Dünya son iki yüzyılda olduğu gibi, “tek dünyalı” inançsız ekonomistler değil, “iki dünyalı” inançlı ekonomistler istiyor.

*

Yerel ve küresel sorunların üstesinden gelmede, ekonomiyi düzenleyen Pazar mekanizmasının kuralları ve politikayı denetleyen Demokratik mekanizmanın ilkeleri, büyük bir işlev yüklenir. Buna karşılık, hem ekonominin kuralları, hem politikanın ilkeleri kutsal değildir. Pazarda üretilen her ürün, seçimle gelen her politikacı, toplumun bütün kesimleri tarafından benimsenmez. Ekonomik kurallar ve siyasal ilkelerden çok daha önemli, Kutsal kitaplardan kaynaklanan, kutsal değerler vardır. Ekonomi ve politika binbir yüzlü karmaşık hayatın yalnızca iki yüzüdür.

*

Hayatını ekonomiye adayanlar, kendilerini politikaya verenler için, bütün krizler, ekonomik kurallardan ve siyasal ilkelerden, uzaklaşmaktan kaynaklanır. Harvard Üniversitesinden Harvey Cox'un vurguladığı gibi: İktisatçılar ve politikacılar, iki dünyalı ekonominin ve iki dünyalı politika pazarını, tek dünyalı pazara dönüştürerek kutsallaştırdılar. Tek dünyalı ekonomide ve tek dünyalı politikada, neler olup bittiğini anlamak isteyenler için, kare dünyanın televizyon kanallarını izlemeleri ve gazetelerini okumaları yeterli olacaktır. Dünyanın her ülkesinde, yangınlar yangınları, savaşlar savaşları, krizler krizleri izliyor.

*

Bankalar ve borsalar tek dünyalı seküler çağın göz kamaştırıcı görkemli tapınaklarıdır. İki dünyalı kültür hiyerarşisinin tepe noktasında, kutsal değerler yer alırken, tek dünyalı seküler kültür hiyerarşisinin tepe noktasında, ekonomik kazançlar yer alıyor. İnsanlık tarihi boyunca, ekonomi ve politika, her zaman büyük önem taşımıştır. Ancak tarihin hiçbir döneminde, ekonomi böylesine kutsallaştırılmamıştır. Karl Polanyi “Büyük Dönüşüm” isimli kitabında, ekonominin sekülerleştirilme sürecini, yalın bir dille ayrıntılı olarak anlatır. Ekonomi ve politika her şeydir diyenler, ekonomi ve politika için, her şeyi yapmışlardır.

*

Dünyadaki ekonomik dokusu ve siyasal yapısı, toplumların parasal kazançlarından önce, kültürel kazançlarına dayanır. Dünyanın her ülkesinde ekonomistler ve politikacılar, toplumun bütün kesimlerinin, hayatlarını zorlaştırmak için değil, kolaylaştırmak vardırlar. Toplumsal hayatın önemli iki yüzü olan, ekonomik ve siyasal alanlarda, oyun kuruculardan bütün insanların bekledikleri, iyiliklerin sonuna kadar özendirilmesi, kötülüklerin bütünüyle ortadan kaldırılmasıdır.

*

Pazarları kendi eline geçenler kadar, başkalarının eline geçmeyenlere de önem veren, kutsal değerlere saygılı, “iki dünyalı insan”lar pazar yaparlar. Pazarın kuralları, esnetilmesi söz konusu olmayan, kutsal kurallar değildir. Ekonomi de, politika da, hayatı yaşanır kılmanın önemli araçlarıdır. Ancak ikisinin elinde de sihirli değnek yoktur. Onlara canlılığı "ekonomik" insanlar değil, etik değerlere saygılı, "güzel" insanlar kazandırırlar.

*

Dünyadaki yolsuzlukların, haksızlıkların, savaşların ve yangınların üstesinden, iki dünyada doğruluğun güvencesi olmayan, iyiliğin yollarını genişletmeyen, tek dünyalı ekonomiyle ve tek dünyalı politikayla gelinmez.

5 Ağustos 2021, 13:02

HAYATI KOLAYLAŞTIRAN VE GÜZELLEŞTİREN GÜZEL İNSANLARIN HEM DOSTLARI HEM DÜŞMANLARI GÜZEL OLUR

Güzelliği arayanlar, hayatın değişik alanlarında, işleri güzel yapmanın değil, her alanda güzel işleri yapmanın peşindedirler. İnsanlarda iyilikleri özendirme, kötülükleri önleme coşkusu, güzellik sevgisinden kaynaklanır. Dünyanın hiçbir ülkesinde güzelliğin güneşi asla batmaz. Dünyada güzelliğin güneşi bir coğrafyada batarken, başka bir coğrafyada doğar. Güzelliğin peşinden koşanlar, her zaman güzellik bulurlar.

*

Doğal hayatın her köşesinde, herkesin görmediği eşsiz güzellikler vardır. Güzellik sevgisi, sevilen güzelliğin, büyüklüğünden kaynaklanır. Bunun için insanlar, nehirlerin denizleri aradığı gibi, yorulmadan güzelliği ararlar. Hiçbir canlı insanlar kadar, güzelliğin susuzluğunu çekmez. Dünyada güzelliğin peşine düşenler, güzellik susuzluğunu çekenlerin, kana kana içilen, bitmez tükenmez pınarları olurlar. Onlar kendileriyle birlikte çevrelerini de güzelleştirirler.

*

Bütün ömrünü güzelliğe adayan, ekonomik, siyasal ve kültürel hayatın odak noktasına ekonomik insanı değil, güzel insanı yerleştiren Sabahattin Zaim, güzel insanlara en güzel örneklerden biridir. Hayatın her alanında, güzellik iyiliktir, iyilik güzelliktir. Yeryüzünde hem iyilik, hem güzellik sınır tanımaz. Onlar bütün yeryüzünü vizesiz dolaşırlar. Bir toplumu güzellik bir toplumuna, güzel olmada ve güzelliği aramada, birbirleriyle yarışmasını bilen, insanlar dönüştürürler.

*

Güzellik ve iyilikte yarışan, insanların olmadığı toplumlarda, çirkinlikte ve kötülükte yarışan insanlar ağırlık kazanırlar. Güzellik ve iyilikte yarışanlar, toplumları zenginleştirirken, çirkinlik ve kötülükte yarışanlar toplumları yoksullaştırırlar. Toplumların omurgasını güzellik ve iyilikte yarışan insanlar oluştururlar. Anadolu insanının kültüründe güzellik ve iyilikleri özendirmek, çirkinlik ve kötülükleri önlemek, herkesin görevidir.

*

İnsan güzelliklerle birlikte iyilikleri gönlünde, görünen dünyanın görünmeyen dünyayı içinde taşıdığı gibi taşır. Görünen dünyanın güzellik ve iyilikleri görünmeyen dünyaya, görünmeyen dünyanın güzellik ve iyilikleri görünen dünyaya yansırlar. Her iki dünyada güzellik ve iyilikleri büyütmenin en etkili yolu, hayatın bütün alanlarında ya öğrenen, ya da öğreten olmaktır. Öğrenmesini öğrenenler, ya öğrenen ya da öğreten olanlardır.

*

Dünyayı yaşanır kılan güzel insanlar, insanların içlerinde taşıdıkları güzellik ve iyilikleri, su yüzüne çıkarak, ekonomik,siyasal ve kültürel hayata büyük bir canlılık kazandırırlar. Hem ekonomik, hem siyasal, hem kültürel hayatın odak noktasında, kendisi için istediğini, bütün insanlar için de, isteyen güzel insanlar vardır. Güzel toplumlar, güzel insanlarla oluşurlar. Güzel insan gücünü öğrenmesini öğrenerek büyütür. Güzelliği arayan öğrenmesini sever. Bilgelik öğrenmeyi sevmekle kazanılır.

*

Eğitim kazanılan bilgiyi bilgeliğe dönüştürür. Bilgelik açılmayacak kapıları açar.

*

Güzellik her kapıyı, açan anahtardır, açılmayacak kapıları açar.

6 Ağustos 2021, 12:17

DÜNYAYA HABİLOĞULLARI CENNETİN GÜNEŞİNİ TAŞIMAYA ÇALIŞIRLARKEN KABİLOĞULLARI CEHENNEMİN ATEŞİNİ TAŞIMAYA ÇALIŞIYORLAR

İnsanlar hem kişisel, hem de toplumsal olarak, atalarının yitirdikleri Cenneti bulmak için, zamanda uzun bir yolculuğa çıkmışlardır. Yitirilen Cennette başlayan zaman, Cennet bulunduğunda ömrünü tamamlayacaktır. Zamanda yolculuk, Cennete yolculuktur. Cennette mekan gibi, zaman da kendilerine verilen görevleri tamamlayarak, başladıkları bilinmeyen noktaya, asıllarına döneceklerdir.

*

Necip Fazıl’ın “Çarkları sizi yürütüyor” ve “Çarkları beni öğütüyor” dediği zaman, hem her yerde, hem her şeyin içinde, hem her şeyle birliktedir. Alman düşünür Heidegger’ın üzerinde çok düşündüğü gibi, zamanın metafizik bir anlamı vardır. Altıncı baskısını hazırlamaya çalıştığımız "Teknolojinin Ötesi" kitabımımızda yer alan "Zamana Egemen Olmak" başlıklı yazımızda ele alındığı gibi, insanlar kendilerine verilen sınırlı zaman içinde, geçmişin bilinirliğinden, geleceğin bilinmezliğine doğru, uzun yolculuklara çıkmadan, yitirilen Cennete giden yolların karmaşık yapısını kavrayamazlar.

*

Zamanda yapılan yolculukta, seküler kültür yitirilen Cenneti yeryüzünde ararken, kutsal kültür gökyüzünde arar. Yalnızca bir dünya vardır diyen Kabiloğullarıyla, birbirinden ayrılmaz iki dünya vardır diyen Habiloğulları, birbirleriyle her alanda kıran kırana çatışmaktadırlar. Bir kesim Cennetin sönmeyen ışığını dünyaya taşımaya çalışırken, bir kesim de Cehennemin ateşiyle, dünyayı büyük bir savaş alanına çevirmeye çalışmaktadır.

*

Yirmi birinci yüzyılın bir ateş değil de, bir güneş yüzyılı olabilmesi için, bütün insanlığın kutsal kültürle olan kopmaz bağlarını, sürekli güçlendirmesi gerekir. Kutsal kültürün Son Peygamberinin, şehirlerin sultanı Mekke’den, barış şehiri Kudüs’e, oradan da kat kat göklerin, sonsuzluğunda yaptığı yolculukla, bütün insanlar peygamberlerin haber verdiği Cenneti, yeryüzüne taşımanın ilkelerini ve yöntemlerini, eksiksiz olarak öğrenmişlerdir.

*

İnsanlık tarihinde Son Peygamberin miracı, zamanın donduğu Cennete bir yolculuktur. Yitirilen cenneti bulan peygamberlere yapılan ziyaretlerle, kutsal kültürü bütünlüğüyle birlikte, sürekliliği vurgulanarak, üstün habercilerle olan bağlar yenilenmiştir. Yeryüzünden gökyüzüne yapılan yolculukla, birbirleriyle savaşan toplumlarla birlikte, bütün insanlığın Ademoğulları oldukları, kimsenin kimseden üstün olmadığı, en güzel ve en yalın olarak anlatılmıştır.

*

Miraç insanlara zamanın derinliklerinde kalmış, ulaşılamayacak kadar uzakta olan büyük Peygamberleri, bütün düşünceleriyle ve eylemleriyle, hayatın içine taşımaktadır. Hayatın tamamlayıcı bir boyutu olan namaz da, günde en az beş defa Cennete yapılan bir yolculuktur. İnanan her insan namazlarla Peygamberleri ziyaret ederek, erdemlerini yeryüzüne taşımaktadır. Erdemli insanlar, dünya barışının, en büyük ve en önemli güvenceleridir.

*

Her namaz iniş mi yokuş mu olduğu bilinmeyen, zamanın içinde yitirilen Cennete yapılan, kısalığına karşılık, etkisi büyük olan yolculuktur.

*

Varlığın nabzında ve yokluğun ağzında olan, akrep ve yelkovanın bilincine, iç dünyada yapılan yolculuklarda varılır.

*

Aşılması zor engellerle dolu, büyük yolculuklara çıkılmadan, yitirilen Cennet dünyada bulunmaz.

7 Ağustos 2021, 12:30

BİLİMİN VERİLERİNDEN YARARLANMAYAN EDEBİYAT ETKİSİZ EDEBİYATIN GÖRÜLERİNDEN YARARLANMAYAN BİLİM GÜÇSÜZ OLUR

Edebiyatın dönüştürücü, gizemli gücü, insanların iç ve dış dünyalarında, ortaya çıkan çalkantıları, sevgileri ve nefretleri, doğallığı içinde keyfiliğe düşmeden, yansıtmasından kaynaklanır. Edebiyatın insanlarda toplumu, toplumlarda insanı gören, hayata bütün olarak bakma zorunluluğu, edebiyatçıyı edebiyatın bir dalına, takılıp kalmaktan kurtarır. Bu yüzden büyük edebiyatçılar, yalnızca roman, yalnızca şiir, yalnızca deneme dememişler, hayatın her alanıyla ilgilenmişler.

*

Edebiyatta insanın, iç dünyasının derinliklerine inmeden, tutum ve davranışlarını yönlendiren dinamikleri kavramadan, kişisel ve kamusal bütün alanlarıyla, hayatın bütünlüğünü anlamak ve anlatmak mümkün değildir. Birbirleriyle iç içe olan, özel ve kamusal hayat, arasında birbirini etkileyen, çok boyutlu karmaşık ilişkiler vardır. İnsanların çalkantılı, iç ve dış dünyaları edebiyatın olduğu kadar, bilimin de ana konusu olmuştur.

*

Edebiyat ve bilim birbirleriyle, iletişim ve etkileşim içinde, birlikte yaşadıkları ortak bir alan oluştururlar. Edebiyatın her alanının bilimin her alanıyla, bilimin her alanının edebiyatın her alanıyla, sonuna kadar yardımlaşması hayati önem taşır. Bilimin verilerinden yararlanmayan edebiyat, edebiyatın verilerinden yararlanmayan bilim olmaz. Tarih içinde insanlığın bilgi ve bilgelik birikimi, bilim ve edebiyatın, birbirlerini besleyen verileriyle zenginleşir.

*

İnsanlığın tarihi boyunca, edebiyatın ve bilimin öncüleri, ölümlülükten ölümsüzlüğe, kötülüklerden iyiliklere, mutsuzluktan mutluluğa, savaş yapmaktan barış yapmaya, insanı ilgilendiren her alanı ele almışlar, enine boyuna tartışmışlardır. Onlar insanın iç ve dış dünyasında, yeri olan her konuyu, didik didik etmesini bilmişlerdir. Bunun için “Karakterler” kitabında La Bruyere, “Gökyüzünün altında söylenmedik söz yoktur” demektedir.

*

Ademoğullarına Cennete ve Cehenneme giden yollar, ayrıntılı olarak anlatılmıştır. Bu yüzden tarihin her döneminde, edebiyat ve bilim dünyasının zirveleri, insanların iç dünyalarının derinliklerinde, bilinmeyen dünyaların kapılarını açarak, dış dünyalarını da iç dünyaları gibi, zenginleştirilmesinin yol ve yöntemlerini araştırmışlardır.

*

İki dünyada kurtuluşa giden yolları açanlar, güneş altında söylenmedik sözleri, söylenen sözleri, yeni sözlerle söylemişlerdir. Yaşanan ve yaşanacak hayata anlam kazandıranlar, insanı iç ve dış dünyasıyla, güzelleştirme yolunda, metafizik sancılar çeken edebiyatçılardır.

*

İnsanlığın aradığı bilgilerin ve bilgeliklerin, yüzyıllar boyunca söylenenleri, yeni bir dille, eleştirel bir dille, yeniden yazmadan ve yeniden yorumlamadan bulunması mümkün değildir.

*

İnsanlık tarihinin ölümsüz eserlerini, yeni yüzyıla taşıyacak olanlar, insanların iç dünyalarıyla birlikte, dış dünyalarını da mükemmelleştirmenin yollarını bulanlar olacaktır.

*

Yeni dönemin aydınları bilinen sözleri, bilinmeyen sözlerle söyleyerek, insanların düşünce ve eylem dünyalarına, yeni açılımlar ve yeni boyutlar kazandıracaklardır.

8 Ağustos 2021, 12:26

ZAMAN EYLEM YAPANLARIN VAR YAPMAYANLARIN YOK OLDUKLARI HIZLA TÜKENEN EŞSİZ HAZİNEDİR

Birinci Sanayi Devriminden önceki yıllarda, insanlar teknolojiyi denetirken, sonraki yıllarda teknoloji insanları denetiyor. Yirminci yüzyılın ikinci yarısında teknoloji, işleri ne olursa olsun, insanların bütün zamanlarına el koyuyor. Bu yüzden dünyanın her yanında, insanların zorunlu ihtiyaçlarını karşılamak için üretim değil, tüketimi sürekli artırmak için üretim önem kazanıyor. Sanayileşmenin hız ve yoğunluk kazanmasıyla, ihtiyaç üretme ayrı bir bilim dalına, ayrı bir üretim alanına dönüşmüştür.

*

Sanayileşmenin ileri boyutlara ulaştığı ülkelerde su, süt ve meyva sularının kutularından, pek çok tüketim ürünlerine kadar, binlerce ürün kısa süreli kullanımlar için üretiliyor. Artık dünyada hiçbir kuruluş, kullanılıp atılmayan, uzun ömürlü ürünler, üretmeye çalışmıyor. Ülkeler sanayileştikçe yapay ihtiyaçlar, gerçek ihtiyaçlardan çok daha büyük önem kazanıyor. Tabiatın doğal kaynaklarıyla birlikte, zamanı tüketilen ürünlere dönüştürme, ekonomik büyümenin omurgasını oluşturuyor.

*

Tüketim ekonomisi insanları, dört bir yanından kuşatarak sıradanlaştırıyor. Zamanı hiçbir boşluk bırakmadan, tüketimle doldurma çalışmaları, Batı’dan bütün ülkelere, bulaşıcı bir hastalık gibi, yayılmaya devam ediyor. Zamanı tüketime, tüketimi mutluluğa dönüştürmek için, insanlar birbirleriyle çılgıncasına yarışıyorlar. Ancak tüketim yarışı, sorunlara çözüm üretmekten daha çok, yeni sorunlara yol açıyor. Bu yüzden bütün ülkelerde, ekonomik krizler, siyasal çatışmalar, kültürel bunalımlar birbirini izliyor.

*

Seküler ya da sekülerliğe özenen insanların, düşünce ve eylem dünyalarında, zaman ekonomik kazanımlara bakılarak değerlendiriliyor. Aslında zamanın böylesine tüketimin artırılması yolunda harcanması, kültürel çalışmaları aksatarak yoksullaştırıyor. Bunun için zamanın ekonomik kazanımlardan önce, kültürel kazanımlarda değerlendirilmesi, bütün dünya için çok büyük önem taşıyor. Çünkü zamanın yalnızca tüketimde değerlendirilmeye çalışılması, hem iç hem dış dünyada, büyük çatışmalara yol açıyor.

*

Barış içinde savaşsız, yaşanır bir dünyanın oluşması, ekonomik kazanımlara önem veren zamandan önce, kültürel kazanımlara önem veren zamanın değerlendirilmesine bağlıdır.

*

İyilikleri büyütenlerin elinde hayat, zamanla Cennete dönüşürken, kötülükleri büyütenlerin elinde hayat, zamanla Cehenneme dönüşür.

*

Hayat zamanı değerlendirmede, geri dönüşü olmayan, aşılmaz dağlarıyla, düz ovalarıyla inişli çıkışlı bir yol işlevi yüklenir.

*

İnsanlar hayat boyu süren zamanda, eylemleriyle var, eylemsizlikleriyle yok olurlar.

9 Ağustos 2021, 13:22

A. ES SUFİ'NİN ÖNEMLE VURGULADIĞI GİBİ KIRK GÜZEL İNSAN YALNIZCA TÜRK DÜNYASINI DEĞİL BÜTÜN DÜNYAYI DÖNÜŞTÜRÜR

Hicaz'dan Endülüs'e kitabımızda anlatılmaya çalışıldığı gibi, yakında kaybettiğimiz Abdülkadir Es Sufi, İskoç asıllı bir bilge aydın. Norwich’deki İhsan camisinde, sık sık toplantılar düzenliyor. Camidekilerle tek tek ilgileniyor. Kiminin yeni gördüğü sakalını tebrik ediyor, eliyle mükemmel işareti yapıyor. Birinin gömleği üzerindeki, "Amerikan Hava Kuvvetleri"ni simgeleyen harflere dikkat çekerek, “Niçin İslam Hava Kuvvetleri" değil diyor.

*

Caminin aydınlık yüzlü hocası Yasin Dutton, Arap Dili ve Edebiyatı konusunda, Oxford Üniversitesinde eğitim görmüş. Cezayir’de iki yıl İngilizce hocalığı yapmış. Müslümanların günden güne büyüyen halkasına, Londra’da katılmış. Davranışlarıyla, konuşmalarıyla, ümit ve güven veren, sevgi dolu güzel bir gönül insanı. İdris Mears hemen hemen bütün gençliği, petrolcü olan babanın işi dolayısıyla, Bahreyn’de geçmiş. Çocukluk ve gençlik süresi içinde, ne bir kelime Arapça öğrenmiş, ne İslam’a ilişkin, birkaç cümle bilgi edinmiş.

*

İngiltere’ye döndüğünde, İsmet Özel tarafından Türkçeye kazandırılan, “Gariplerin Kitabı”nı okumuş ve yazarını tanımış. Okuyuş o okuyuş, tanıyış o tanıyış, bir daha hiç ayrılmamış. Sufi Türkiye sözünü duyar duymaz, “Bana kırk güzel insan getir, sana bir zamanların güzel Türkiye’sini geri vereyim” diyor. Sufi’nin kırk güzel insanı, Necip Fazıl’ın Mavera’nın yedi güzel kurucusu, Akif İnan, Rasim Özdenören, Erdem Bayazıt, Cahit Zarifoğlu, Aleaddin Özdenören, Hasan Seyithanoğlu ile birlikte, yaptığı sohbetlerde, “Biz daha bir dolmuşu dolduracak sayıya ulaşamadık” sözlerini hatırlatıyor.

*

Dünyada güzel insanların, sağlıklı düşünen aydınların, sayılarını artırma, bütün dünyayı ilgilendiren bir sorun. Sağlıklı toplumlara ulaşma, herşeyin güzel ellerde, güzelce yoğurulmasıyla gerçekleşir. Güzel toplumlarda güzel insanların, hem dostları, hem düşmanları güzel olur. Onlar düşmanlarını, vururken bile, güzel vururlar. Her dönemde toplumları, düşüncenin ve eylemin, güzel insanları dönüştürür. Güzel insanlar Nuri Pakdil gibi : "Eylem yapıyorum öyleyse varım" demesini bilirler.Eylemsizlik insanları hem akıllarını,hem gönüllerini yoksullaştırır.

*

Hayatın her alanında, güzel insanlardan, yoksun olan toplumlarda, sarsıcı çalkantılar olur. Mustafa Seçkin’in deyişiyle, “Nemrutsuz İbrahim”lerin başından, “Nemrutça bela”lar hiç eksik olmaz. Nemrut’ları olmayan Yeni İbrahim’ler, büyük belaların üstesinden gelmesini bilen, güzel insanların arasından çıkar. Onlar büyük belalarla sınana sınana İbrahimleşirler. Son yüzyıllarda, Nemrutların görevlerini, büyük belalar yüklenmiş.

*

Sufi yeni döndüğü Endülüs’ten, “Beyaz haberler” getirdiğini söylüyor. Yüz ifadeleri ve el kol hareketleriyle, Endülüs’te çok hızlı ve umut verici gelişmeler olduğunu müjdeliyor. Orada bulunduğu sırada, yirmi beş kişi Müslümanların safına katılmış. Endülüs’ten, umutla söz ediyor, Endülüs’ün geçmişteki “Horasan Erenleri”ni, Yeni Avrupa’nın, yeni mimarları gözüyle bakıyor.

*

Gariplerin Kitabı’nın “Osman”ı, Abdülhak Bewley, Endülüs söz konusu olunca gözlerinin içi parlıyor. Cromer’de Mevlüt Ceylan’nın da bulunduğu bir toplantıda, Endülüs hakkındaki gözlemlerini anlatıyor. Bewley “İngiltere’nin Müslüman olması için, büyük bir bela ile karşılaşıp, toptan yok olma noktasına gelmesi gerekir, ondan sonra belki. Bu haliyle ise, çok güç. Avrupa’da Endülüs’ün yeri ayrı. Endülüs İslamla bir iç içe yaşıyor”, değerlendirmesini yapıyor.

*

İspanya yanında, Fas'ı, Cezayir'i ve Tunus’u, yakından tanıyan Bewley: “Endülüs Endülüslüler için, geçmişte gerçekleşmiş, büyük bir rüya. Onlar geçmişte barış içinde, bir arada yaşanan günleri, özlemle anıyor. Aslında geçmişe dönmekten, Müslüman olmaktan başka seçenekleri yok. Çünkü Endülüslüler Müslümanların, beş yüz yıl önce ulaştıkları, bilgi ve bilgelik birikiminin, çok gerisinde kaldıklarını biliyor” diyor.

*

Dünyada Semerkant ve Buhara Orta Asya’da, Şam ve Bağdat Ortadoğu’da, Gırnata ve Kurtuba Avrupa’da, insanlığın yitirilen, bilgi ve bilgelik merkezleri olmuş.Müslümanlar insanlığın beş bin yıllık tarihindeki, İbrahim’lerin Nemrut’larla, Musa’ların Firavun’larla çatışmalarıyla, zenginleşen düşünce ve eylem mirasıyla, bütün dinlerin, bütün ırkların, bütün renklerin barış içinde birlikte yaşadıkları, yeni bir dünya inşa etmişler.

*

Kare dünyada her ülkede, Yunus gibi tüketmesini, Sinan gibi üretmesini bilen, yerel düşünen, küresel davranan, güzel kuşaklar, bütün insanlığın bilgi ve bilgelik birikiminden yararlanarak, yeni bir dünya inşa etmeye hazırlanıyorlar.

10 Ağustos 2021, 13:02

BİLGİLERİ BİLGELİKLERE DÖNÜŞTÜREN ŞAİRLER KÖKLERİYLE GÖKYÜZÜNDEN ALIRLAR DALLARIYLA YERYÜZÜNE VERİRLER

Her insanın aklının düşünür, gönlünün sever, gözünün okur ve kaleminin yazar hale gelebilmesi için, bilgi ve bilgelik dünyasının derinliklerine uzanmasını bilmesi gerekir. Bilgi ve bilgelik dünyası, kültür ve edebiyat dergileriyle, yeni yorumlar ve yeni açılımlar kazanır. Bu yüzden Büyük Doğu, Diriliş, Edebiyat, Mavera ve benzeri dergiler, şiirde, romanda, hikayede ve denemede çığır açan, görünmeyen edebiyat üniversiteleri olmuşlardır.

*

Paul Valery’nin vurguladığı gibi: “İlk dize Allah vergisidir. Diğerleri şairin kendi çalışmasıyla yazılır”. Gökyüzünde çakan şimşek, yeryüzünde şiire dönüşür. Bütün alanlarda olduğu gibi, edebiyatta da her edebiyatçı, ister şiir, ister roman, ister hikaye, ister deneme yazsın, kendinden önce yazanlardan yararlanır, yazdıklarını edebiyatçılar kervanına borçludur. Sürekli büyüyen yazarlar kervanının, tarih içinde geçmişten geleceğe giden yürüyüşü, yeni katılanlarla, insanlığın son gününe kadar devam edecektir.

*

Güzel insanların oluşturduğu, eşsiz kervana katılanların, özendirdikleri güzelliklerin, önledikleri çirkinliklerin, hesabını tutan defterler, hiçbir iyiliğin, hiçbir kötülüğün karşılıksız kalmayacağı, Kıyamet gününe kadar açık kalacaktır. Bilge şairlerin bilgelik şiirleri, ışık saça saça bütün dünyayı aydınlatmaktadır. İnsanlığın edebiyat birikimiyle birlikte, medeniyet birikiminin özü, ölümsüzlüğe erenlerin ölümsüz şiirlerindedir.

*

Bilge şairlerin kapıları herkese açıktır, bütün insanlık onlardan izler taşımaktadır. Her düşünür, bir şair değildir. Ancak bilge şair bir düşünürdür. Soylu şairlerin kervanı, kökleriyle gökyüzünden alan, dallarıyla yeryüzüne veren, Cennet ağaçlarına benzerler. Onlar toplumdan aldıklarından, çok daha fazlasını topluma verirler. Onların meyvaları eserleridir. Bir edebiyatçı bir şiir yazar, o şiiri insanlık tarihi içinde, milyonlarca insan okur.

*

Şiir yazdıran şairlerin şiirleri, zaman içinde değer yitirmezler, okundukça hem değer kazanırlar hem de değer kazandırırlar. Onların şiirlerinin dizeleri arasında, okuyanın doldurması için, boş bırakılmış geniş alanlar vardır. Şairlerin gücü, yazdıklarından daha çok yazdırdıklarından kaynaklanır. Onların yazdıkları bir dize, kendilerini seven okuyucularına bir deneme, bir kitap yazdırır. Bütün insanlığın bilgi ve bilgelik birikiminde, şairler yönlendirici ve sürükleyici bir işlev yüklenmişlerdir.

*

En güzel inciler, nasıl en derin denizlerde bulunurlarsa, en özgün düşünceler de, en özgür şairlerde bulunurlar. Bilgi ve bilgelik borsa endeksleriyle değil, şairlerin dizeleriyle zenginleşir.

*

Şairlerin işi beyinleri değil, gönüllerı yıkamaktır. Zaman şairlerdedir, mekan şairlere emanet edilmiştir. Ölürse şairler ölürler, şiirler hiçbir zaman ölmezler.

*

Şeyh Galib’in Mesnevi için söylediği, ölümsüz şiirler için de geçerlidir. Onlar bütün insanlığın ortak miri malıdır.

11 Ağustos 2021, 11:51

GELECEĞİN DEMOKRATİK YÖNETİMLERİNİ GEÇMİŞİN MERİTOKRATİK YÖNETİMLERİNE DÖNÜŞTÜREREK YENİLEMEK

Onaltıncı yüzyılın nasıl Osmanlı yüzyılı olduğunun, daha derinden kavranılması için, şairlerin sultanı Baki, mimarinin dehası Sinan, nakit vakıflarının yolunu açan Ebusuud ve kanunlara önem veren Kanuni’nin, bugünün gözüyle ele alınıp, değişik açılardan ayrıntılı olarak, araştırılması ve tekrar tekrar yorumlanması gerekir. Ülkelerin tarihinde, yükselişin kaynakları bilinmeden, gerileyişin sebepleri bulunmaz.

*

Kanuni’nin yarım yüzyıla yaklaşan, Bağdat ve Budapeşte’ye el veren, Viyana’ya el atan, Paris’e el uzatan yönetiminde, Osmanlı Devleti en geniş sınırlarıyla birlikte, gücünün de doruklarına ulaşmıştır. Üç kıtaya yayılan ülke, değişik din ve ırktan onlarca milletin, Türklerin eşgüdümünde kurdukları, büyük bir dünya devletidir. Büyük devlet kültürel dokusu renkli, ekonomik yapısı güçlü, çok kültürlü, çok ırklı, çok dinli bir milletler topluluğudur.

*

Türklerin kurup geliştirdikleri dünya devleti, yardımlaşma, dayanışmaya ve paylaşmaya dayanmaktadır. Miri toprak düzeni, millet sistemi, loncalar, vakıflar ve meritokrasi olmak üzere devletin beş ana temeli vardır. Meritokratik yönetim anlayışı içinde, dini, rengi ve ırkı ne olursa olsun, yeteneği olan herkese, devletin en üst kademelerine kadar yükselme yolu açıktır. Üreten el olmasını bilenler, ülkenin her yanında sevgiyle karşılanmışlardır.

*

Seçkinler yönetimine dayanan Osmanlı meritokrasisi, üç kıtaya ekonomik, siyasal ve kültürel alanlarda eşitliği gözeten, kanunlara dayanan, yerel yöneticilere yer veren, bir yönetim götürmüştür. Bu yönetim anlayışı içinde, hiç kimse dinini değiştirmeye zorlanmamıştır. Hiç kimse ırkından ve dininden dolayı küçümsenmemiştir. Katılıma ve paylaşıma açık olan Osmanlı toplumunda, her yerde, her alanda, kalıcı eserler verilmiştir.

*

Sinan Osmanlı coğrafyasını, dönemin gücünün mimaride bir yansıması olan cami, medrese, kervansaray, köprü ve su kemerleriyle donatmıştır. O Kanuni’nin bütün seferlerine katılarak, gördüğü her ülkenin, kültür ve sanat eserlerinden hem yararlanmış, hem de katkıda bulunmuştur. Coğrafyası zengin olanların mimarisi zengin olur. Sinan’ın değişik alanlarda verdiği eserlerin zenginliği, Osmanlı coğrafyasının zenginliğin- den kaynaklanmıştır.

*

Osmanlı yüzyılının şiirdeki zirvesi, kubbede baki kalan, ölümsüz divanların sahibi Baki’dir. O Sinan’ın mimaride ulaştığı zirveye, şiirde ulaşmıştır. Baki aldığı köklü eğitim ve yüklendiği görevlerle, şiirine renk ve güç katmıştır.

*

Kendisi de bir şair olan Kanuni, Baki ile aynı dönemde yaşamanın, büyük bir mutluluk olduğunu söylemekten geri durmamıştır.

*

Dünyada devletler çözülme dönemleriyle değil, yükselme dönemleriyle örnek olurlar.

12 Ağustos 2021, 12:37

ABDÜLKADİR ES SUFİ İNGİLTERE'DE YAPTIĞI BİR KONUŞMADA ÜLKELERDE FUTBOL KÜLTÜRÜ BANKA EKONOMİYİ ÇÖKERTİR DİYOR

İslam dünyasında Mekke şehirlerin, Arapça dillerin, Kur'an kitapların anası bilinir. Abdülkadir Es Sufi "Hicaz'dan Endülüs"e kitabımızda yer alan, yarım yüzyıl önce Norwich’te bir toplantıda gençlerle konuşuyor. Sizler Arapça gibi zengin bir dilden, Kur’an’ın dilinden, İngilizce gibi derleme bir dili öğrenmeye, İngiltere’ye geldiniz. Müslümanların, kendi zenginlikliklerinin farkına varmaları için, çok dikkatli ve çok bilinçli olmaları gerekir. Dünyada Müslümanlar, oldukça önemli günler yaşıyor.

*

Şimdi burada kaç kişiyiz? Kemiyetten söz etmiyorum. Aramızda kaç kişi, İsrail’le savaşmaya hazır? Bugün burada olduğumuz gibi, şu anda Beyrut’ta, Beyrut’un Batı kesiminde olabilirdik. O zaman ne yapardınız? Bunun üzerinde hiç düşündünüz mü? Seküler Batı dünyasını, anlamak isteyenlerin önce, bu soruların üzerinde dikkatle düşünmeleri, çok büyük önem taşıyor. Müslümanlar bir yüzyıldan beri, Batı’nın teknolojisini alarak, İslama dönme kavgası veriyorlar. Ancak onlar şimdi, özendikleri Batı’dan, daha kötü bir duruma düştüler. Bu nasıl oldu? Bu aslında kaçınılmaz sonuç. Çünkü bir kere Müslümanlar temelde, Yahudilerin tek dünyacı seküler eğitim sistemini benimsediler. İslam medeniyetinin iki dünya medeniyeti olduğu bütünüyle unutuldu.

*

İkinci olarak bütün İslam dünyası, pop müziğinden futbola kadar, Hıristiyanların dünyayı denetim altına almak için, pazara sürdüğü ne kadar akıl yıkıcı şey varsa, hepsine dört elle sarıldı. Sizler Avrupa’nın hiçbir şeyine hayran olmayın. Size sundukları hiçbir şeyi kabul etmeyin. Eğer yanılır alırsanız bilin ki, olduğunuzdan daha kötü seviyeye düşersiniz.

*

Beyrut’a yirmi yıl önce gitmiştim. Gördüğüm israf ve ihtişam beni ürkütmüştü. İçimden bunlar yirmi sene sonra, yıkılabilir diye geçirdim. Şimdi Beyrut gerçekten yıkılıyor. Bundan sonra sıra Kuveyt’de. Tam bir fitne döneminde yaşıyoruz. Medine dönemindeki hayata dönmekten, Peygamberimizin sünnetine var gücümüzle, sarılmaktan başka çaremiz yok. Bunu hiçbir zaman aklınızdan çıkarmayın.

*

Sizi tekrar uyarıyorum, pop ve caz özellikle insan aklının, çalışmasını durdurmak için geliştirilmiş. Elimizde bunu ispat etmek için belgeler yok. Ancak ispata ne gerek var? Biraz dikkatle yanınıza, yörenize bakarsanız, bunu siz de kolaylıkla görürsünüz. Batı’nın müzikle, futbolla, televizyonla, videoyla ve kasetle, gerçekleştirdiği işgali kaldırmadan, hayvanat bahçesindeki aslanlardan farkımız olmaz.

*

Tutum ve davranışlarımızdan sorumluyuz. Adımlarımızı dikkatle atalım. Dünya kupasında Kuveyt takımını gördüm, artık İsrail, Lübnan’ı rahatlıkla işgal edebilir, Araplar hiçbir şey yapamaz dedim. Ve öyle oldu. Belki hoşlanmayacaksınız, ancak gerçek bu. Buradaki gazetelere inanmayın, gazeteler önünüze bakın diyorsa, siz arkanıza bakın. Onlar solunuza bakın diyorsa, siz sağınıza bakın.

*

İsrail Müslüman ülkelerin kalbine saplanmış bir kanlı kılıç. Bu kılıcın kabzası Lübnan. Lübnan İsrail’in güvencesi. Lübnan’ın tehlikeye düşmesi, İsrail’in güvenliğinin ortadan kalkması demek. Bunun için, İsrail Lübnan’da. Ortadoğu büyük bir hapishane. Beyrut gibi, Batılılar tarafından kuşatılmış.

*

Unutmayınız, futbol olan yerde zihin, banka olan yerde ekonomi felç olur. Arapların parası var deniliyor. Aslında kağıt para bir büyü. Sonuçta hep büyücü kazanır. Büyücünün göz boyama araçları banka ve sigorta.

*

Ülkelerinizi önce para ticareti yapan bankalardan kurtarın. İmam Malik’e göre yalnız faiz değil, kağıt para da haram.

*

Yakında kaybettiğimiz Es Sufi, kitaplarıyla bütün dünyada rüzgarlar estirmiş bir bilge düşünürdür.

*

İngiltere'de başlayan çalkantılı hayatı, Güney Afrika'da tamamlanmıştır.

*

Kitaplarıyla Kıyamete kadar yaşayacak olan, Es Sufi'ye rahmet diliyorum.

13 Ağustos 2021, 12:55

YİRMİ BİRİNCİ YÜZYILDA TÜRKİYE'SİZ AVRUPA AMERİKA VE ÇİN ARASINDA DENGELEYİCİ VE DÜZENLEYİCİ OLMA GÜCÜNÜ YİTİRİR

Büyük Türkistan Anadolu'yu, Anadolu Balkanlar'ı, Balkanlar Osmanlı'yı, Osmanlı da Avrupa'yı bugünlere taşımıştır. Ömrünü Osmanlı tarihine adayan Halil İnalcık'ın her fırsatta vurguladığı gibi, Avrupa ülkelerinin kültürlerini, dillerini, sınırlarını ve varlıklarını korunmasının güvencesi, üç kıtada yüzyıllarca söz sahibi olan Osmanlı Devleti olmuştur. Osmanlılar olmasalardı, Avrupa ülkeleri olmazlardı.

*

Ardında Konya, Bursa, Edirne ve İstanbul'da yoğunlaşan, yüzyılların birikimi kültürle yoğrulan Anadolu'yu bırakan, Osmanlı devletinin Avrupa tarihi içinde vazgeçilmez bir yeri vardır. Balkanlar, Osmanlıların Avrupa ülkeleriyle ilişkilerinde bir köprü işlevi görmüştür. Asya ile Avrupa'nın ekonomik, siyasal ve kültürel alışverişinde Balkanlar vazgeçilmez bir öneme sahiptir.

*

Balkanlar farklı kültürlerin, farklı ırkların, farklı dillerin birbirleriyle hem yarıştığı, hem de çatıştığı bir coğrafya olmuştur. Balkanlar'da barış olmazsa, Avrupa'da barış olmaz. Anadolu'nun olduğu kadar Avrupa'nın geleceğini Balkanlar belirleyecektir. Bosna Balkanların Anadolu'su, Saraybosna Balkanlarda Bursa'sıdır. Saraybosna'sız Brüksel bütünlüğünü koruyamaz. Saraybosna Brüksel'in, İstabul Saraybosna'nın güvencesidir.

*

Balkanlar'ın tarihi misyonunu ve stratejik konumunu en güzel ve en kusursuz olarak köprüler anlatır. Nasıl Vişegrad'taki Drina, Mostar'daki Mostar ve Üsküp'teki Taşköprü iki kültürü, iki dili, iki ırkı birbirine bağlarsa, Balkanlar da Doğu ile Batı'yı, geçmiş ile geleceği birbirine bağlar. Bu yüzden Drina köprüsü çevresinde, Türklerin Balkanlarını anlatan İvo Andriç'i, bir Osmanlı edebiyatçısı olarak görür. Andriç Türklerin Balkanlarını, Balkanların Türklerini anlatır.

*

Balkanlar'da köprüler ekonomik, siyasal ve kültürel hayatın olduğu kadar savaşsız bir dünyanın da simgesidirler. Köprülerin var olduğu bir coğrafyada, kimse barıştan ümidini kesmez. Köprüler Anadolu ile Balkanlar arasında, kültürel bağların geliştirilmesinde Andriç'te, beş yüzyıllık birlikte yaşanılan bir tarihe dönüşmüştür.

*

Anadolu'suz Balkanlar, Balkanlar'sız Anadolu, Avrupa'da bütün ülkelere güven ve ümit veren bir barış ortamı oluşturamaz. Balkanlar'da edebiyat medeniyete, medeniyet edebiyata dönüşür.Yahya Kemal'in Üsküp'ü, nasıl Bursa'nın Şar dağında devamıysa, Balkanlar Anadolu'nun Avrupa'daki devamıdır. Balkanlarda edebiyat ve medeniyet, altın oranda harmanlanmıştır.

*

Doğu ve Batı Avrupa'daki Anadolu, Üsküp, Saraybosna, Şumnu, Gümülcüne ve İşkodra ile Berlin, Kopenhag, Amsterdam, Brüksel, Viyana, Paris ve Londra arasında ekonomik ve kültürel köprüler kurarsa, Osmanlı devletinin özgürlük odaklı, çok kültürlü yönetimini güncelleştirmeye çalışan Avrupa Birliği'nin, en büyük ve en önemli kaynaklarından biri olur.

*

Osmanlılar yüzyıllarca Avrupa ülkelerinin tarihinin belirleyicisi olmuşlardır. Yirminci yüzyılın başında İstanbul'a çekilen Anadolu insanı, aynı yüzyılın ikinci yarısında insangücü olarak Batı Avrupa ülkelerine açılmıştır. Osmanlılar Doğu Avrupa'ya gitmişlerdir. Osmanlı'nın mirası üzerine Türkiye'yi kuran Anadolu insanı, Balkanlar'ı aşarak Fransa, İngiltere, Avusturya ve Almanya'ya gitmiştir. Avrupa Birliği ile Doğu ve Batı Avrupa'daki Türkler, aynı şemsiye altında buluşacaklar.

*

Geçmişte Osmanlı'nın ulusüstü yönetiminde toplanan Balkan ve Kafkasya ve Kuzey Afrika Cumhuriyetleri, Yirmi birinci yüzyılda Avrupa Birliği'nin çatısı altında toplanacaklardır.

*

Türkiye Osmanlının boş bıraktığı yeri ne kadar doldurursa, o kadar Türk ve İslam dünyasının Avrupa'daki ve dünyadaki temsilcisi ve sözcüsü olacaktır.

*

Avrupa yeniden çok kültürlülüğün vatanı olmaya adaydır. Avusturya'da bir Bosna, Almanya'da bir Türkiye, Fransa'da bir Cezayir vardır.

*

Araplar 711'den, Türkler 1354'ten Avrupa topraklarında yaşadılar ve yaşıyorlar.Avrupa Rönesansını Endülüs' borçludur.

*

Londra'nın Belediye Başkanı Pakistanlıdır. Yakında Paris'i bir Cezayirli, Berlin'i bir Türk yönetecektir.

14 Ağustos 2021, 12:53

KÜÇÜK RESİMDE BÜYÜK RESİMİ GÖRMEYENLER ARŞİMED'İN KALDIRACININ GÜCÜNÜ KAVRAMAKTA GÜÇLÜK ÇEKERLER

Dünyada "Öğrenen Kuruluşlar" yaklaşımının öncüsü Peter Senge, “Beşinci Disiplin” kitabına Arşimed’in “Bana yeterince uzun bir kaldıraç verin, tek başına dünyayı yerinden oynatayım” sözüyle başlar. İnsan dünyanın küçültülmüş, dünya insanın büyültülmüş resimidir. İnsan sağlam bir dayanak noktası bulur, eline uzun bir kaldıraç alırsa, dünyayı yerinden oynatmakla kalmaz, baştan sona bütün dünyayı da değiştirir.

*

Dünyayı hem yorumlamakta, hem de dönüştürmekte dayanak noktası, öğrenmesini öğrenmek ise, eldeki en güçlü kaldıraç da bütünlük ve süreklilik yaklaşımıdır. Bütünlük söz konusu olduğu zaman, ilk akla gelen, kusursuz örnek insan bedenidir. İnsanın organlarıyla, büyük bir uyum ve düzen içinde çalışan bedeni, hangi alanda olursa olsun, bütün kuruluşların, bütün bilimlerin, bütün sanatların değişmez ilham kaynağı olmuştur. İnsan bedeni kusursuzluğun simgesidir.

*

Dünyayı bir bütün olarak görmenin zorluğu, onu kavranabilir parçalara ayırarak, incelemeyi gelenek haline getirmiştir. İnsanlar şehirlerden ülkeleri, ülkelerden dünyayı, göremez bir duruma düşmüşlerdir. Artık hiç kimse düşünce ve eylemlerinin, başka yerlerde yol açtığı, olumsuzluklarla ilgilenmiyor. Oysa dünya bir beden gibi, birbirine bağımlı parçalardan oluşan bir bütündür. Bir parça için bulunan çözüm, bir parça için sorun kaynağı olur.

*

Dünyanın her yerinde, yağmur yağmadan önce hava kararır, büyük sessizlik olur. Yağan yağmurlar bir bölgede sellere yol açarken, bir bölgede yeraltı sularını zenginleştirirler. Yağmurlar, seller ve yeraltı suları, dünyanın başka başka yerlerinde, birbirlerinden çok uzakta ortaya çıkarlar. Ancak onlar küçük küçük resimleri oluştursalar da, hepsi birbirleriyle iletişim ve etkileşim içinde olan, büyük resmin birbirinden bağımsız olmayan parçalarıdır.

*

Dünyadaki ekonomik, siyasal ve kültürel kurumlar ve kuruluşlar, birbirine karşılıklı bağımlı olan büyük bir bütünlük oluştururlar. Kendi sınırlarının arkasına çekilerek, büyük resimle bağlarını koparan küçük resimler, uzun dönemde varlıklarını koruyamazlar. Bütünler her zaman parçaların toplamından büyüktür. Bu yüzden son yıllarda, bütünlük yaklaşımına yeni boyutlar kazandırmak için, değişik bilim dallarında çok sayıda çalışma yapılmaktadır.

*

Bütün kurumlar ve kuruluşlar gibi, insanlar da tutumlarıyla ve davranışlarıyla, bir bütünlük özelliği gösterirler. Bir insanın bir yerdeki olumlu bir davranışı, başka bir yerdeki insanların, olumlu davranışlarına, büyük bir hız ve yoğunluk kazandırır. Dünyayı bütünüyle güzelleştirmek için, tek tek bütün insanları, güzelleştirmek gerekir. İnsanların yarıdan fazlası güzel olursa, dünya da güzelliğini yitirmeden, varlığını koruyacaktır. Bu yüzden güzellikte yarışmak, her insanın görevidir. Her insan iyilikleri özendirme, kötülükleri önleme sorumluluğu taşır.

*

İyimser davranışlar insanların, dünyayla olan bağları güçlendirirken, kötümser davranışlar zayıflatırlar.

*

Olumlu davranmasını bilen insanlar, büyük resimin bilincine varmakta güçlük çekmezler.

*

İnsan küçük dünya, dünya büyük insandır. İnsan dünyanın aynasıdır.

*

İnsanların çürüdüğü bir dünyada, hiçbir şey sağlam kalmaz.

14 Ağustos 2021, 16:54

Prof.Dr. Ejder Okumuş'un yönetiminde Prof.Dr

Prof.Dr. Ejder Okumuş'un yönetiminde Prof.Dr. Bekir Karlıga ile Semerkant'tan Saraybosna'ya Türk Dünyasının medeniyet merkezi şehirlerini ele aldık. Şehirlerin medeniyetlerin aynaları olduklarını vurgudık.Şehirsiz medeniyet,medeniyetsiz şehir olmaz.Medeniyetler şehirlerinden bilinir.

15 Ağustos 2021, 11:59

Teşekkürler Hıdır Yıldırım,teşekkürler Muaz Ergü.Güzel insanların güzellikleri konuşula konuşula yeni…

Teşekkürler Hıdır Yıldırım,teşekkürler Muaz Ergü.Güzel insanların güzellikleri konuşula konuşula yeni açılımlar kazanır.Gün gelir kırk güzel insan, bütün bir dünyayı dönüştürür. Güzel insanlar Mevlana gibi, yeni sözler söyler, Yunus gibi her gün yeniden doğarlar.Onların bilgi ve bilgelik kaynaklarından, bütün insanlar yararlanırlar.

15 Ağustos 2021, 12:30

VAV TV'DE EJDER OKUMUŞ'UN YÖNETİMİNDE BEKİR KARLIĞA İLE DÜNYADA MEDENİYETLERİN AYNALARI OLAN ŞEHİRLERİ ELE ALDIK

Asya ile Avrupa arasında tarihin ilk dönemlerinden beri yoğun düşünce ve kültür alışverişi olmuştur.Dünyada medeniyet adına ne varsa hepsinin anavatanı Mekke'dir,Kudüs'tür ve Atina'dır. Medeniyet ırmağı Bekir Karlığa'nın ,"Doğu'dan Batı'ya Akan Nehir" belgeselinde, bütün ayrıntılarıyla ortaya koyduğu gibi, Asya'dan Avrupa'ya akmıştır. Medeniyetin kutsal boyutu söz konusu olduğunda, tarihçi Henri Pirenne'nin dediği gibi: Dünyada "Medeniyet olarak ne varsa, hepsi Akdenizlidir." Doğu Akdeniz kutsal kültürün tek ve değişmez kaynağı bütün peygamberlerin anavatanıdır.

*

Anadolu'da Nemrut'un ateşini gül bahçesine dönüştüren İbrahim Peygamber, Mekke'yle, Kudüs'le, başta Avrupa olmak üzere, bütün kıtalar arasında Kıyamet'e kadar varlığını koruyacak yıkılmaz köprüler kurmuştur. Bu köprülerden bütün peygamberler geçer, hepsinin yolu sonunda, Son Peygambere çıkar. Bütün insanlığın atası Adem Peygamberle başlayan, brahimPeygamberle, Musa Peygamberle ve İsa Peygamberle devam eden kutsal gelenek, Son Peygamber Muhammed'le tamamlanmıştır.

*

Babil, Mısır, Yunan ve Roma gibi, bilinen bütün kültürlerin kaynağından kutsal kitaplar vardır. Ancak onlar zamanla kültürlerinin kutsal metafizik boyutunu yitirerek, seküler fizik bir yapıya dönüşmüşlerdir.Medeniyetlerin tarihi bütün insanlığın ataları olan Adem ile, Havva ile başlar. Onlar bir buğday tanesi karşılığında, yitirdikleri Cennet'e yeniden dönmek için, bir imtihan yeri olan dünyaya gönderilmişlerdir. Onların çocukları, Kıyamet kopmadan, dünyayı barış dünyasına dönüştürmek zorundadırlar.

*

Düşünce ve sanatta çığır açan Sezai Karakoç, medeniyetin serüvenini aşağıdaki cümlelerle çok öz ve çok kalıcı olarak özetler. "Medeniyet temelde tektir ve medeniyet meşalesi ilk insandan bugüne elden ele taşınarak gelmiştir. Dallara ayrılmış, varyasyonları olmuştur. Kimi zaman ekseninden sapmış, mecrasından çıkmış, bozulmuş, yozlaşmıştır. Meşale sönmeye yüz tutmuş zaman zaman. Ama Allah tekrar parlatmış ve yükseltmiş meşalesini. Kıyamete kadar bu böyle sürecektir."Habiloğulları ve Kabiloğulları olarak ikiye ayrılan Ademoğulları sürekli gözlenmektedirler, yaptıkları iyiliklerin ve kötülüklerin hesabını Mahşer gününde mutlaka vereceklerdir.

*

Temelde tek olan "Medeniyet"in iki ana boyutu vardır. Biri kutsal kitaplardan beslenen normatif, aşkın boyut, biri de metafiziğe kapalı, fizik dünyaya dönük seküler, pozitif boyutudur. Normatif alan kutsal kitaplardan, pozitif alan Yunan ve Roma'dan beslenir. Bugün bütün ülkeleri etkisine alan Batı dünyası medeniyetin aşkın kutsal boyutunu, seküler boyut içinde, eritip yok etmiştir.

*

Yirmi birinci Yüzyılın bütün dünya için, yaşanır kılınması, medeniyetin metafizik boyutunun ağırlık kazanmasına bağlıdır. Medeniyetin aşkın boyunutun temsilcileri Musevilerdir, Hristiyanlardır ve Müslümanlardır. İslam dini İbrahimi dinlerin en sonda geleni, ancak en başta olanıdır. İslamsız İbrahimi dinler, süreklilikle birlikte bütünlüklerini yitirirler.

*

Avrupalılar'ın yeni yeni keşfetmeye başladıkları gibi, Batı kültürünün ana kaynaklarından başında Atina değil, Mekke yer alır.

*

Avrupa'nın Rönesansı, Atina'dan ve Roma'dan önce, Mekke'ye, Medine'ye ve Kudüs'e dinlere dayanır.

*

Barış dünyasının öncü mimarları, Doğu'yla Batı'yı altın oranda harmanlamasını bilenler olacaktır.

16 Ağustos 2021, 13:26

YOKSULLUK MESLEKSİZLİKTEN KAYNAKLANIR DÜNYANIN HİÇBİR ÜLKESİNDE AFGANLILAR GİBİ ÜRETENLER ALMANLAR GİBİ TÜKETEMEZLER

Dünyada bir ülkenin gelecekteki başarısı, bugünden eğitime yaptığı yatırımlara bağlıdır. Dünyanın hiçbir yerinde eğitim seviyesi küçük, ancak üretim gücü büyük bir ülke yoktur. Dünyanın neresinde olursa olsun, üretim gücünü büyütmek bir sermaye işi değildir. Bu gerçeğin bilincinde olan kurumlar ve kuruluşlar, kaynaklarının önemli kısmını eğitime kültür seviyesini ayırırlar. Uzun dönemde eğitime yapılan yatırımdan daha yüksek getirili bir yatırım yoktur.

*

Uzaklık ve yakınlık farkının ortadan kalktığı bir dünyada, ülkeler arasındaki sınırlar gibi, eğitim kurumları arasındaki sınırlar da önemini yitirmiştir. İletişim ve ulaşım teknolojisindeki gelişmelerle, dünya kapısız ve duvarsız bir şehire dönüşmüştür.Dünyada "Sağcı"lar ve "Solcu"lar,"Yoksul"lar ve "Zengin"ler değil, dünyadaki gelişmelere ayak uyduranlarla, ayak uyduramayanlar savaşıyor.

*

Ülkeler arasındaki yeni savaşta belirleyicilik, ülkelerin silahlı güçlerinden silahsız güçlerine kaymıştır. Ülkelerin esnek gücünü oluşturan silahsız güçlerinin başında, bilgiyi bilgeliğe dönüştüren kuşaklar yetiştiren üniversiteler gelir. Bütün dünyada üniversitelerin görevleri eğitim seviyesini yükselterek, üretim güçsüzlüğünün üstesinden gelmektir. Dünyanın bütün ülkelerinde mesleksizlik ve işsizlik eğitim seviyesinin düşüklüğünden kaynaklanır.

*

Anadolu insanı için, eğitim söz konusu olduğu zaman, akan sular durur. Bu yüzden Anadolu'da kalem tutan eller her zaman saygıyla ve sevgiyle karşılanır. Alın teri, göz nuru, el emeğiyle beslenen girişim, akıl ve üretim gücüne büyük önem verilir. El açan insanlar olmaya değil, el açılan insanlar olmaya büyük özen gösterilir.

*

Anadolu'da bir insan için, elinin emeğine dayanmaktan daha erdemli bir iş yoktur. Bunun için, Osmanlı sultanları bile, "Hazine"ye bel bağlamazlar, ellerinin emeğiyle geçinmek için her biri bir meslek sahibi olmaya da çalışmıştır. Abdülhamit usta bir marangozdur. Yıldız Sarayına örnek bir atölye kurmuştur. Anadolu kültüründe hiç kimse, karşılıksız başkalarından bir şey istemeyi aklından bile geçirmez. Çünkü "yardım alan, emir de alır". Dünyanın hiçbir yerinde yardım isteyenlerin saygınlığı olmaz.

*

Ekonomi ve üretim kültürünün temellerini öğrenmek herkesin görevidir. Şehirler gibi, evler de birer okula, birer işyerine dönüşmüştür. İnternet bütün bilgi kaynaklarını eve taşımıştır. İnternette öğrenmenin sınırı yok. Günün her saatinde internetten yararlanılır. İnternette ulaşılmayacak bilgi, iletişim kurulmayacak kişi yoktur.

*

Genel kültürün kazanılmasında, temel eğitim kurumlarının, yerine internet geçiyor. Bilgi toplumunda her aile bir işyeri olduğu kadar, aynı zamanda bir okul olmak zorundadır.Dünyanın hiçbir ülkesinde insanlar, Afganlılar gibi üreterek, Almanlar gibi tüketemezler. Hiç kimsenin, üretmeden tüketmesi, mümkün değildir.

*

Eğitimin ve ekonominin odak noktasında bundan böyle aileler,çarşılar ve şehirler olacaktır. Eğitimin yeri, zamanı ve yaşı olmaz, beşikten mezara kadar devam eder.

*

Dünyada hiç kimsenin kaynakları sınırsız değildir. Ancak herkesin elindeki kaynakları, verimli olarak değerlendirmesini bilmezse, yoksulluktan kurtulamaz.

*

Ülkelerin üretim güçsüzlüğünün üstesinden, iş arayan gençler değil, iş kuran girişimci gençler gelir.

17 Ağustos 2021, 13:18

HER ALANDA OLUMLU DÜŞÜNMESİNİ BİLMEYENLER HİÇBİR ALANDA ÇIĞIR AÇICI EYLEMLER YAPAMAZLAR

Dünyanın her ülkesinde, kötümser ve aykırı düşünmek, John Kenneth Galbrait’in demesiyle, aydın olmanın en kolay ve en kısa yoludur. Dünyadaki gelişmelere, karamsar gözle bakanlar, her yerde büyük ilgi toplarlar. İyimser düşünenlere onlarca, kötümser düşüncelere ise, binlerce insan kulak vermektedir. Dünyadaki gelişmeler karşısında kötümser olmak, iyi aydın olmak anlamına gelmektedir.

*

Dünyayı yaşanır kılmak için, dünyadaki gelişmeleri iyimser bir gözle, değerlendirmesini herkes öğrenmelidir. Eleştirel düşünmesini bilen, Stefano E. D’Anna’nın vurguladığı gibi: “Gezegenin artık bütün bölgelerine yayılmış sefaletten, her türlü cürüm ve savaşa kadar, dünyanın karşı karşıya olduğu sorunların, ilk sebebi ve kökeni, in- sanlığın negatif düşünme ve hissetme alışkanlığıdır.” Olumsuz düşünenlerden, olumlu eylemler beklenmez.

*

Dünyanın her yanında estirilen kötümserlik fırtınalarını, iyimserlik rüzgarlarına dönüştürmek için, Van Gölünün inci kefalleri gibi, akıntıya karşı yüzmesini bilmek gerekir. Onlar doğdukları çaylardan akıntı yönünde giderek, göle ulaşırlar. Zamanı gelince de akıntıya karşı yüzerek, çayların kaynakları yönünde gider yavrularını bırakırlar. Onların yavrulamak için, önlerine çıkan engelleri ustalıkları aşmaları, akıntıya karşı gitmenin en çarpıcı örneğini oluşturur.

*

Tarih boyunca ekonomik, siyasal ve kültürel hayatın, birbirleriyle iletişim ve etkileşim içinde olan, karmaşık yapılarını dönüştürenler, akıntıya karşı gitmede, engelleri aşmasını bilenlerdir. Onlar toplumları değiştirmek için, insanların üstüne karabasan gibi çöken, karamsarlık bulutlarını, haksızlıklara karşı direnenlerin, dağıttıklarını bilirler. Haksızlıkların önüne geçmek, kötülükleri önlemek, ümitlerini yitirmeyen, kötümserliğe kapılmayan insanların işidir.

*

Dünya korku ve düşmanlıkları büyüten kötümser insanlar- la değil, hiçbir zaman karamsarlığa düşmeyen, iyimser insanlarla güzelleşir. İnsan hem küçük bir Cennet, hem de küçük bir Cehennemdir. Dünya olumlu düşünen iyimser insanların elinde Cennete, olumsuz düşünen kötümser insanların elin- de de Cehenneme dönüşür. Dünya akıntı yönünde giden, sıradan insanlarla değil, akıntıya karşı giden, sıradışı insanlar- la yaşanılır olur.

*

İnananların olduğu yerde, ümitsizlik olmaz. Ümitlerini hiçbir zaman yitirmeyen insanlar, dünyada hiçbir şeyin eksikliğini çekmezler. Onlar önce gülleri, sonra dikenleri görürler, dikenlerine katlanmadan, güllerden yararlanılmayacağını bilirler.

*

Akıntıya karşı gitmek için, dünün güzel olması yeterli değildir. Bugün dünden, yarın bugünden daha güzel olmalıdır.

*

Bugün dünden daha yaşanır kılınmazsa, yarın bugünden daha yaşanır olmaz.

18 Ağustos 2021, 13:42

DÜNYADA TERÖRÜ 'CEHENNEM BAŞKALARIDIR' DİYEN AMERİKALILAR DEĞİL 'CENNET BİZİZ' DİYEN YUNUS'LAR ÖNLER

Ülkeler arasındaki uzaklık ve yakınlık farkının, önemini yitirdiği bir dünyada, ordularıyla Amerika'nın Irak'ı ve Afganistan'ı, Rusya'nın Suriye'yi ve Libya'yı işgale kalkışması, terörün bir salgın hastalık gibi, bütün dünyaya yayılmasına yol açmıştır. Şam'ın,Bağdat'ın ve Kabil'in ortasına, bomba yüklü bir uçak gibi düşen Rusya ve Amerika savaşı Müslüman ülkelerin başkentlerinden, göçmenlerle Avrupa ülkelerinin başkentlerine taşıyorlar.

*

Terör Camus'nün ve Veba romanında anlattığı, öldürücü bir hastalık gibi her gün yüzlerce insanın hayatını karartıyor. Amerika, Rusya ve İsrail'in orantısız güce başvurmaları, direniş hareketlerine, terörden başka çıkış yolu bırakmamıştır. Ortadoğu'yu işgal etmeye kalkışanlar, terörle dört bir tarafından kuşatıldılar. Dünya Türklerin Ergenekon'dan çıkışlarında buldukları yol gibi, terör kuşatmasından bir çıkış yolu bulmak zorundadır. Terör bütün dünyayı tehdit ediyor, bir salgın hastalık gibi yayılıyor.

*

Terör kuşatması altındaki dünya, ateş çemberi içindeki akrep gibi, ya bir çıkış yolu bulacak, ya da kendi kendini yok edecektir. Dünyada derin bilgi ve köklü bilgelik adına ne varsa, hepsi terörün oluşturduğu ateş çemberinin dışında kalmıştır. Dünyayı terör kuşatmasından, terörün ateş çemberinden, Yunus gibi, Mevlana gibi, Dante gibi, Goethe gibi, insanlığın büyük bilgeleri kurtaracaktır. Dağların zirveleri nasıl bir birlerini görürlerse ve bilirlerse, dünyanın gelmiş geçmiş büyük bilgeleri de birbirlerini severler ve sayarlar.

*

Görünmeyen dünyanın bilgeleri ne kadar büyük olursa, görünen dünyanın bilgeleri de o kadar büyük olur. İki dünyayı altın oranda, harmanlayan büyükleri ise, hepsinden büyük görülür. “İkiliği bir yana bıraktım gördüm ki, her iki dünya da birdir” diyenler, bilgiyi bilgeliğe dönüştüren büyük bilgelerdir. Terörden kurtulmanın yolları ve yöntemleri, ölümsüz bilgelerin güncelliğini hiç yitirmeyen, ölümsüz kitaplarında ayrıntılı olarak tartışılmıştır.

*

B.M.Güvenlik Konseyinin, sorgulanamayan beş üyesi arasındaki soğuk savaşın, Ortadoğu'da sıcak savaşa dönüşmesi, direniş hareketlerine intihar saldırıları gibi, hiçbir dinde yeri olmayan, ölüm saçan, dehşet verici yeni yöntemler kazandırmıştır. Avrupa'nın yabancısı olmadığı, Ortadoğu'da süreklilik kazanan intihar saldırıları, Doğusuyla ve Batısıyla, bütün bir dünyayı, bir anlam ve bir değer krizine sürüklemiştir.

*

* irbirini izleyen ekonomik, siyasal ve kültürel krizler ve intihar saldırılarıyla, sarsılan dünya; doğmuş ve doğacak, bütün Ademoğullarına kardeşlik bilinci kazandıracak, bir saygı, bir sevgi, bir barış, bir Yunus devrimi, bir Mevlana devrimi bekliyor.

*

Beklenilen devrim, “Yeni sözler söyleme, her gün yeniden doğma” devrimidir. Aydınlanma döneminden bu yana, bütün dünyada sürekli tekrarlanan sözler, tedavülden kaldırılan paralar gibi, bütünüyle geçerliliğini yitirmiştir.

*

Bilgelerin kitapları, tarih içinde bulanmadan donmadan akan Kutsal kitapların, yeniden yorumlanması, yeni açılımlar kazanması, yeni boyutlarla zenginleştirilmesidir.

*

İnsanlığın ataları Adem ile Havva'nın yitirdikleri Cennet'in yol haritası kutsal kitaplardadır.

*

Kutsal kitaplar ölümsüzlük denizini oluşturan, sahilleri olmayan bilgi ve bilgelik kaynaklarıdır.

*

Kur'an bütün kutsal kitapların en sonda geleni, ancak en başta olanıdır.

*

Kutsal kitaplarda ele alınmamış ve tartışılmamış hiçbir konu yoktur.

19 Ağustos 2021, 11:32

SINIRSIZ KARE DÜNYADA YEREL VE KÜRESEL TİCARETTE DÜRÜSTLÜK VE GÜVENİRLİK HERŞEYİN BAŞINDA GELİR

İnsanların oldukları yerde ticaret vardır. Ticaretin tarihi insanlığın tarihidir. Toplumların gelişmesinde ticaret, her zaman sürükleyici bir işlev yüklenmiştir. Tarım toplumundan sanayi toplumuna, sanayi toplumundan bilgi toplumuna, bilgi toplumundan etik topluma doğru, ticaretin yapısı büyük ölçüde değişmesine rağmen, özünde köklü değişiklikler olmamıştır. İster ürün, ister hizmet, ister bilgi alışverişi olsun, ticaret tarihin her döneminde önemini korumuştur.

*

Tarih içindeki büyük şehirler, ticaret yolları üzerine kurulmuştur. Mekke, Medine, Kudüs ile birlikte, bütün tarihsel önemi olan şehirlerin kaynağında, mabetlerin oluşturduğu, çekim alanında gelişen ticaret vardır. Onları izleyen ve dünyanın dört bir köşesine dağılan şehirler, ticaretin bütün insanlığa sundukları armağanlardır. Nerede olursa olsun, insanlar olmazsa ticaret, ticaret olmazsa üretim, üretim olmazsa ekonomik ve kültürel canlılık olmaz.

*

Müslümanlar Hristiyanlar gibi, ticarete soğuk bakmazlar. Mekke’de Son Peygamberin ve Eşi Büyük Hatice’nin çevresinde halkalanan, ilk Müslümanların hepsi ticaretle uğraşmışlar, tarih içinde güvenilir tüccarların, aşılmaz örnekleri olmuşlardır. Hristiyanlar iki dünyayı kesin sınırlarla birbirlerinden ayırırken, Müslümanlar iki dünyayı birbirleriyle bütünleştirmişlerdir. Müslümanlar hayatın her alanında, dünyayı öteki dünyanın tarlası olarak görmüşlerdir.

*

Dünyada iyilik tohumları eken toplumlar, öteki dünyada iyilik meyvalarını, kötülük tohumu ekenler kötülük meyvalarını kendilerini bekler bulurlar. Her iki dünyada, hiçbir iyilik ve hiçbir kötülük, karşılıksız kalmaz. Müslüman toplumlarda her alanda olduğu gibi, ticarette de bütün insanlar iyilikleri özendirmek, kötülükleri önlemek sorumluluğunu taşırlar. Hayatın yaşanır kılınmasında olduğu kadar, ticarette de insanların, en büyük ve en önemli sermayeleri güvenilirlikleridir.

*

Toplumların ekonomik, siyasal, kültürel yapılarında güvenilir olmayanlar, kendileriyle birlikte çevrelerine, en büyük zararı verirler. Bu yüzden Son Peygamber, güvenilir tüccarların öteki dünyada peygamberlerle birlikte olacaklarının haberini vermiştir. Bunun için Endonezya, Malezya başta olmak üzere, Çin’e ve Uzak Doğu ülkelerine İslam ordularla değil, Müslüman tüccarlarla gitmiştir. İnsanların gönüllerini, Müslüman tüccarların, güvenilirlikleri kazanmıştır.

*

Tarihin her döneminde Müslümanların pazarlarında, güvenirlik alınmıştır, güvenirlik satılmıştır. Onların ticaret dünyalarında, ister alanlar, ister satanlar olsun, iki tarafa da haksızlık yapmayan terazilerin, simgesel bir değerleri vardır. Terazi her alanda güvenirliğin küresel simgesidir. Bunun için Goethe: “Dünyada iki barışcı güç vardır: Adalet ve etik” demektedir. İnsanlar ister ürün, ister hizmet, ister bilgi ticareti yapsınlar, başarılarının sırrı güvenirliğin getirdiği adalette gizldir.

*

İnsanlar aldatanlardan nefret ederler, aldatanların ışıkları hiç yanmadan söner.

*

Tüccarların güçleri ve dönüştürücü etkileri, güvenirliklerinden kaynaklanır.

*

Dünyanın bütün ülkelerinde, güvenirliğin güneşi hiçbir zaman batmaz.

20 Ağustos 2021, 12:23

NEHİRLERİN AKIŞINDAKİ GÜZELLİĞİN VE ÖLÜMSÜZLÜĞÜN ŞİİRİNİ YAKALAMAK HER ZAMAN BİLGE ŞAİRLERİN İŞİ OLMUŞTUR

Tarihin bütün çağlarında sular ekonomik, siyasal ve kültürel hayatı sürükleyici gücünü oluşturmuştur. Dünyanın her yerindeki önemli şehirler, deniz, göl ve nehir kıyılarında kurulmuştur. Tarihteki bütün toplumlar için su kaynakları, büyük çekim merkezleri olmuştur. Tarihe geniş açıdan bakıldığında, bütün insanlığın tarihinin, suları arayışın tarihi olduğu görülür. Toplumlar suları, sular ölümsüzlüğü aramışlardır.

*

İnsanların düşünce ve eylem dünyasında ezel fikri ve ebed duygusunu taşıyan sular, akışın olduğu kadar, arayışın da simgesidir. Nehirlerin derin olduğu yerlerde sular durur gibi, dalgalanmadan akarlar. Anadolu insanı da, Doğu’dan Batı’ya nehirler gibi akmıştır. Nehirler Türklerin yollarını aydınlatan, kutup yıldızları olmuşlardır. Yüzü Mekke ülkesi, gözü Medine çeşmesi olan Türkler, nehirlerin peşinde üç kıtada kalıcı izler bırakmıştır.

*

Anadolu insanı tarihe, bütünlük ve süreklilik içinde, kutsal kültürün ışığında bakmıştır. Onun tarihe bakışında coğrafya bağımlılığı yoktur. O Karadeniz'i, Akdeniz'i ve Hazar'ı kendi denizi olarak bilmiştir. Türkler Sakarya’yı, Seyhun'dan, Ceyhun'dan, Dicle'den, Fırat'tan, Tuna'dan ve Nil’den ayırmamışlardır. Onlar kıyılarında yaşadıkları nehirleri, vatanlarının olduğu kadar, kültürlerinin de ayrılmaz bir parçası olarak görmüşlerdir. Tuna Türklerin tarihinin ayrılmaz bir parçasıdır.

*

Osmanlı sultanları dünyayı, avuçlarının içinde tutan liderler olmuşlardır. Yavuz dünyayı bir sultana çok, iki sultana az bulmuştur. Zembilli Ali’nin tarihin gidişini değiştiren bakışı, Avrupa ülkelerinin tarihinde, en önemli dönüm noktalarından biridir. O Yavuz’un Osmanlı coğrafyasında yaşayanların inançlarını zorla değiştirme isteğine sıcak bakmamıştır. Anadolu insanının düşünce ve eylem dünyasında, hiçbir zaman zora baş vurulmamıştır.

*

Nehirler içinden geçtikleri şehirlerin, ekonomik hayatına canlılık kazandırdıkları gibi, Türkler de gittikleri ülkelerin, kültürel hayatına zenginlik kazandırmışlardır. Toplumlar gibi, geçmişten geleceğe akan nehirler, Asya’dan Avrupa’ya giden Türkler için, bir güç ve coşku kaynağı olmuşlardır. Nasıl nehirler önlerine çıkan dağları çevresini dolaşarak aşarlarsa, Türkler de yönetimdeki engelleri, başka kültürlere özgürlük tanıyarak, güzellikle aşmışlardır.

*

Nehirlerin akışında olduğu gibi, Türklerin adalet odaklı adil yönetiminde zora yer yoktur. Yeşil çağlayan ve tarihe renk veren nehirler, Anadolu insanının güç ve coşku kaynağı olmuşlardır. Nehirler ulaşmak istedikleri deniz, toplumlar ulaşmak istedikleri kızıl elma yolunda, bütün güçlüklere göğüs gererler. Akan nehirlerin kir tutmadıkları gibi, hareket halinde olan toplumlar da yoksulluk çekmezler. Güzellik nehirlerin sesinde gizlidir.Nehirlerin akışındaki güzelliğin şiirini okuyanlar, ölümsüzlüğe ererler

*

Nehirlerde güzelliğe giden, gizli bir yol ve pırıltılı bir iz vardır.

*

Güzelliği arayanlar, aradıklarını nehirlerin akışında bulurlar.

*

Nehirleri anlamayanlar, güzelliğin şiirin yakalayamazlar.

21 Ağustos 2021, 13:05

VENEDİK İSTANBUL'A VAN KADAR YAKINDIR.TÜRKLER İKİNCİ VİYANA KUŞATMASI ÖNCESİNDE BEŞ DEFA VENEDİK'E BEŞ DEFA GİTMİŞLER,BİZSİZ AVRUPA OLMAZ

DEMİŞLER,ROMA'YA GİDEN YOLDA OLMAYA BÜYÜK ÖZEN GÖSTERMİŞLER.ANADOLU GİRİŞİMCİSİ DERVİŞ BOZYEL RESTORAN ZİNCİRİYLE MİLANO'DAN ROMA YOLUNDA EMİN ADIMLARLA İLERLİYOR.

21 Ağustos 2021, 13:38

EKONOMİDE YENİ PARADİGMA ARAYIŞLARINDA YİRMİNCİ YÜZYILIN ÇÖZÜMLERİ YİRMİ BİRİNCİ YÜZYILIN SORUNLARINA DÖNÜŞMÜŞTÜR

Dünyanın kıt ve sınırlı kaynaklarıyla, sonu hiçbir zaman gelmeyen, sınırsız yapay ihtiyaçların karşılanması demek olan, seküler dünyanın ekonomi bilimi, insanların açgözlülükleriyle birlikte savurganlıklarına, akıl almaz boyutlar kazandırıyor. Bu yüzden söz konusu seküler dünyada, tüketimi artırmada açgözlülük ve savurganlık her şeydir, açgözlülüğü ve savurganlığı artırmak için, her şey yapılır deniliyor.

*

Batı dünyası kitlesel üretimden önce, kitlesel tüketime önem vererek, olanca gücüyle, tüketimi artıracak teknolojik yeniliklere yükleniyor. Ancak üretim artışı, Sezai Karakoç'un "İslam Toplumunun Ekonomik Strüktürü" kitabında vurguladığı gibi, bir yanıyla tüketime bağlı olduğundan, tüketimi durmadan arttırmak için, değişik ikna yöntemleriyle, ardı arkası kesilmeyen yapay ihtiyaçlar üretilmek zorunda kalınıyor. Tüketimin ve üretimin oluşturduğu kapalı yapıda, tüketilen üretiliyor, üretilen tüketiliyor.

*

İnsanlar başta olmak üzere, üretim ve tüketim sürecine katılan her kaynak, üretime ve tüketime katkısına ve işlevine göre değerlendiriliyor. Tüketimin toplumda, çevrede, ekonomide, kültürde doğuracağı etkilere bakılmadan, sürekli özendirilmesi üstesinden gelinmesi giderek zorlaşan, çok boyutlu sorunlara yol açıyor. Bütün ülkelerde tüketimin artırılması için, kültürler ve doğal kaynaklar, acımasızca yağmalanıyor.

*

Dünyadaki hayatın anlamını ve değerini unutturan Batı ekonomisi, bütün ülkelere pek çok devletten kat kat daha güçlü, çokuluslu kuruluşları ve büyük şehirleri armağan ediyor. İnsanlar yaşları ve işleri ne olursa olsun, kalabalıklar arasında yalnızlaşarak, yitirdikleri zenginlikleri tükettikleri ürünlerde ve hizmetlerde arıyorlar. İnsanların birbirleriyle olan bağları azalırken, çalıştıkları kuruluşlara olan bağımlılıkları artıyor.

*

Yaygınlaşan kitlesel üretimin ürünler gibi istekler, arzular, özlemler, değerler ve kişilikler birörnekleşiyor. Belirli ellerde toplanan sermaye, oluşturduğu dev ortaklıklarla küçükleri eziyor, kimseye birlikte yaşama hakkı tanımıyor. En basit alanlardan, en karmaşık alanlara kadar üretim gücü, kazaçlarını arttırmaktan başka amaçları olmayan, büyük kuruluşların ellerinde toplanıyor.

*

Tüketime dayanan, tüketimden beslenen büyük üretim tekelleri, kendilerine baş eğmeyenleri, kolaylıkla pazarlardan uzaklaştırmayı başarıyorlar. Yeni güç odakları uyarılarına açık, hiçbir ülküye ve hiçbir değere bağlanmayan, güdümlü insanların sayısını çoğaltarak ömürlerini uzatıyorlar. Onların dünyanın her yerinde güçleri, tüketim çağrılarına dört elle sarılan, sayılarını sürekli arttırdıkları, alışveriş bağımlısı insanlara dayanıyor.

*

İnsanlar sürekli ekonomik büyümeye dayalı, her şeyin nesneleştirildiği, üretim ve tüketim kapalı çekim alanının, dışına çıkmakta güçlük çekiyorlar. Üretim tekellerini oluşturan, büyük kuruluşların elinde toplumun kesimleri, kültürel derinliklerini, doğal hayat zenginliklerini yitiriyor. Kişilikleriyle birlikte, özgürlükliklerini de yitiren insanlar, sonu gelmeyen tüketim yarışı içinde bir bir silinip gidiyorlar.

*

Yirminci yüzyılın ekonomideki çözümleri, Yirmi birinci yüzyılın çözümsüz sorunları oluyorlar. Bütün dünyanın yeni bir paradigmaya ihtiyacı olduğunu, eleştirel düşünmesini bilen, bütün aydınlar söylüyor.

*

Yeni paradigmanın kaynaklarının seküler dünyanın bilginlerinin önerdiği çözümlerde değil, Peygamberler dünyasının, insanlık tarihi boyunca denenmiş, yol haritalarında aranması hayati önem taşıyor.

*

Dünyanın bütün ülkelerinde, yeniden Kutsal Kitaplara dönelim diyen, akılları hem başlarında, hem gönüllerinde olan, bilge aydınların sayısı, yıldan yıla katlanarak artıyor.

22 Ağustos 2021, 12:30

DÜNYA TARİHİNDE GEÇMİŞE NE KADAR UZAKTAN BAKILIRSA GELECEK O KADAR YAKINDAN GÖRÜLÜR

Asya ülkeleri arasında Avrupa ülkeleriyle, her alanda yarışmaya hazır ülkelerin başında Türkiye gelir. Asya ve Avrupa ekseninin, merkezinde yer alan Türkiye, hem Asyalıdır hem de Avrupalıdır. Son iki yüzyılda, Türkiye yönünü Avrupa’ya dönerek, Asyalı geçmişini bütünüyle unutmuştur. Türkiye Kanuni döneminde ulaştığı gücün kaynaklarını, arkasını döndüğü Asya’da değil, yüzünü döndüğü Avrupa’da aramıştır.

*

Evinde kaybettiği anahtarları, ev karanlık diyerek, evden çıkıp, sokakta arayan bir insan gibi, Türkiye evinde yitirdiği değerleri bulamıyor, dışarıda bulduğu değerlerin kendi değerleri olmadığını anlayamıyor. Bu yüzden Türkiye ne kendi değerlerine, dört elle sarılabiliyor, ne de onlardan bütünüyle vazgeçebiliyor. Asya ile Avrupa arasında kararsız kalan Türkiye’nin, yeni bir atılım yapabilmesi için, yitirdiği değerleri Osmanlı döneminde araması gerekir.

*

Semerkant’tan Saraybosna’ya kadar, bir tesbihin taneleri gibi şehirler kuran, Anadolu insanı en görkemli eserlerini, Osmanlı Devleti’nin özü ve özeti olan İstanbul’da vermiştir. İstanbul, Şam, Bağdat,Semerkant, Buhara ve Kurtuba gibi, İslam dünyasının önde gelen şehirleri arasında, eserleriyle ve kurumlarıyla, ayakta kalmasını başaran son büyük kültür ve sanat merkezidir. Dünyayı bir insanın kazanılması gereken, gönlü olarak gören Türkler, İstanbul gibi yönetimi ele aldıkları her şehiri, yıkmadan yeniden inşa etmişlerdir.

*

Erol Güngör’ün “Tarihte Türkler”de vurguladığı gibi: “Bir eşi görülmemiş olan ve başarılarının sırrını, henüz kimsenin çözemediği Osmanlı Devleti” Anadolu insanının dünyayı bir kültüre çok, iki kültüre az gören vizyonuyla, yüzyıllarca dünyanın en büyük gücü olmuştur,İstanbul en muhteşem eseridir. Türkler her zaman ülkelerin değil, gönüllerin sultanı olmuşlardır. Osman Gazi’nin rüyasında gördüğü ulu çınar, yüzlerce yıl ayakta kalan, bir dünya devletine dönüşmüştür.

*

Arnold Toynbee “The Ottoman State and Its Place in Word History”de, Osmanlı Devletinin, Perslerin, Arapların ve Romalıların Ortadoğu’da sağlayamadığı bütünlüğü, sağlamasının dinamiklerini araştırmıştır. Franz Babinger “Mehmed the Conqueror and His Time”da, Osmanlıların gerçek bir dünya devleti olduklarını ortaya koymuştur. Osmanlı Devleti Türklerin kurdukları devletlerin, izlenmesi gereken en görkemlisi, son Büyük İslam Devletidir.

*

Dünyada tek kültürlü toplum yapısından, çok kültürlü bir toplum yapısına doğru, gidişin büyük bir hız kazandığı dönemde, Türkiye zengin Osmanlı birikimini güncelleştirerek, Avrupa ve Asya ülkelerine, birlikte yaşamanın güzel bir örneğini verme yolunda adım adım ilerliyor.

*

Avrupa’da tarihin geçmiş yüzyılları karartılarak, geleceğin yüzyılları aydınlatılmaz. Geçmişi karartanlar, geleceği karartırlar.

*

Geçmişi karanlık olan dünyanın, geleceği aydınlık olmaz. Geçmişi yıkanlar, geleceği yıkarlar. Dünyanın aydınlık geleceği, dünyanın geçmişinin aydınlığıyla inşa edilecektir.

23 Ağustos 2021, 00:01

Prof.Dr.Seyfettin Erşahin çalışmalarında, Türklerin düşünce ve eylem dünyasın ana referans çerçevesini,…

Prof.Dr.Seyfettin Erşahin çalışmalarında, Türklerin düşünce ve eylem dünyasın ana referans çerçevesini, itikatata İmam Maturidi'nin, Amelde İmam Ebu Hanife'nin, Ahlakta Ahmet Yesevi'nin oluşturduğunu kitaplarında özenle vurgulamıştır.Türkistan Anadolu insanın bilgi ve bilgelik kaynağı olmuştur.Mevlana Türkistan'dan, İbn Arabi İspanya'dan Anadolu'ya gelerek, Yunus ile buluşmuşlar, Türklerin Anadolu'daki bin yıllık tarihlerinin temellerin atmışlardır. Teşekkürler DİBACE.NET,teşekkürler Sevgili Muaz Ergü.

23 Ağustos 2021, 13:20

DÜNYADA KIZIL ELMALARI OLANLAR DAĞLARI AŞARLAR OLMAYANLAR OVALARDA KALIRLAR

Milliyetçilik hareketlerinin doruk noktasına ulaştığı, Yirminci yüzyılda ülkelerin sınırları, bütün kuruluşların ellerini ve kollarını bağlayan, en önemli dinamik olmuştur. Yönetim dünyasının öncüleri, ekonomik ve kültürel üretimde, üstünlük sağlamanın, en geçerli yolunun, yerel kaynaklara dayanarak, dünyaya açılmak olduğunu düşünmüşlerdir. Her ülkeye kültürel alandan daha çok, ekonomik alana ağırlık vermesi önerilmiştir.

*

Yirmi birinci yüzyılda, yerel kaynaklara dayanılarak, rekabet üstünlüğü sağlanabilir anlayışı, geçerliliğini büyük ölçüde yitirmiştir. Artık araba söz konusu olduğunda, herkesin aklına Alman ve Fransız markalarından önce, Japonya ve Kore markaları gelmektedir. Geleceğin dünyasında, bir alanda dünya lideri olmak için, bir Batı kuruluşu olmak gerekmemektedir. Dünyada Türk, Hint, Brezilya dizileri, Hollywood dizilerinden daha çok izlenmektedir.

*

İster ekonomik, ister kültürel alanda, üretim yapsın, bir kuruluşun Türk kuruluşu olması, onun alanında dünya lideri olmasına engel değildir. Dünyanın her ülkesinde olduğu gibi, Türkiye’de de, dünya lideri olmaya yakın, dünya lideri olabilecek kültür, hizmet ve ürün üreten kuruluşlar vardır. Onlar üretimlerinde, Doğu ülkelerini aratmayan maliyetleriyle, Batı ülkelerini yakalayan kaliteleriyle, dünya pazarlarında, kendilerine sağlam yer tutmuşlardır *. Dünyadaki kuruluşların, bütün ülkelerde aranan ürünler üretebilmeleri için, doğal kaynaklardan önce, kızıl elmalara ihtiyaçları vardır. İster Doğu’da, isterse Batı’da bir ülkede olsun, kuruluşların dünya lideri olmalarında, belirleyici ve sürükleyici güç, ulaşmak istedikleri kızıl elmalarıdır. Kızıl elma sıkıntısı çeken kuruluşlar, kaynak sıkıntısı çekmeseler de, kuşaklardan kuşaklara geçecek kadar, uzun ömürlü olamazlar.

*

Kızıl elmaları ve kaynakları birbirinden farklı, aynı alanda ve aynı ülkede üretim yapan kuruluşların, başarıları mutlaka birbirlerinden farklı olacaktır. Kaynakları büyük olsa da, kızıl elması olmayan kuruluşların, dünya lideri olmaları mümkün değildir. Kaynakları büyük olmasa da, ulaşmak istediği hedefleri, büyük olan kendisine kızıl elma olarak, dünyaya açılmayı ve alanında, lider olmayı seçen kuruluşlar, her zaman daha başarılı olmuşlardır.

*

Dünyanın her ülkesinde, kaynakları değil, kızıl elmaları büyük olan kuruluşlar, büyük bir hızla yerel kuruluşlardan, küresel kuruluşlara dönüşürler. Duvarların yıkıldığı bir yüzyılda, dünya lideri olmak, bir kaynak sorunu değil, bir kızıl elma sorunudur. Kuruluşların ulaşmak istedikleri, büyük bir hedefleri varsa, hedeflerini yakalamak için, gecelerini gündüzlerine katar, kimsenin aklına gelmeyen yenilikler yapar, kızıl elma yolunda bütün engelleri aşar, aya ulaşırlar.

*

Kızıl elma kuruluşları ufukların ötesine, aya taşıyan kanatlı eşsiz bir attır.

*

Hedefleri olmayan kurum ve kuruluşların, kızıl elmaları olmaz.

*

Kuruluşların başarılarının şifresi, kızıl elmalarında gizlidir.

24 Ağustos 2021, 13:04

SINIRLARIN ÖNEMİNİ YİTİRDİĞİ KARE DÜNYADA ETİK DEĞERLER EKONOMİK DEĞERLERDEN ÖNCE GELİR

Yirminci yüzyılda Batı dünyasının öncülüğünde, bütün ülkelerde ekonomik ve kültürel alanda, büyük bir değer kayması yaşanmıştır. Kamusal alanda etik değerlerin önemleri azalırken, ekonomik değerlerin önemleri artmıştır. Seküler dünyada etik değerler, bütünüyle göz ardı edilerek, ekonomik değerlerin üretimin olduğu kadar, yönetimin tek belirleyicisi olduğuna inanılmıştır. Bütün bilimler hayatın etik boyutunu yok sayarak, ekonomik boyutu üzerinde yoğunlaşmıştır.

*

Habil’den ve Kabil’den beri, insanların bir arada ve barış içinde yaşamaları için, değişmez ekonomik ilkelerden önce, tartışılmaz etik ilkelere ihtiyaç vardır. Çünkü kutsal kültürde sürekli vurgulandığı gibi, insanlar yalnızca ekonomik değerlere dayanarak, bütün boyutlarıyla hayatı yaşanır kılamazlar. Bir insanın başka bir insanın, kurdu olmaması için, Marx’ın ve izleyicilerinin iddia ettikleri gibi, ekonomik değerlerin değil, etik değerlerin yönlendirici ve belirleyici olması gerekir.

*

Etik değerler farklı dinlerden, farklı soylardan ve farklı renklerden insanların, bir arada yaşamasını kolaylaştıran, herkesin benimsemesi gereken, küresel ilkeleri oluştururlar. Onlar bütün toplum kesimleri arasındaki ilişkilerde, haksızlıkların üstesinden gelmenin en önemli güvencesidirler. Ekonomik alandaki başarılar, yetişkin insanlarn iyilikleri özendirmede, kötülükleri önlemede yarışmalarına dayanır. Ekonomik değerler güçlerini, etik değerlerden alırlar.

*

Toplumları dönüştüren etik değerlerin başında, iyilik yapmasını bilmek gerekir. Toplumlarda kendileri için istediklerini başkaları için de, istemeyenler etik olgunluğa erişemezler. Henry David Thoreau’nun dediği gibi: “İyilik asla başarısız olmayacak tek yatırımdır.” Bunun için Anadolu’da “İyilik yap denize at, iyilik yapan iyilik bulur” denilir. Ekonomik, siyasal ve kültürel alanda, iyilikleri büyütmeyenler, her alanda kötülüklerle karşılaşmaktan kurtulamazlar.

*

İnsanların oldukları yerlerde, iyilikte yarışanlar olduğu kadar, kötülükte yarışanlar da vardır. Ancak ekonomik ve kültürel yapısıyla dünyayı inşa edenler, doğruluk yolundan ayrılmadan, iyilikte yarışmasını bilenlerdir. Doğru yolda gidenlerin geçtikleri, şehirlerde beklenmeyen ödüller vardır. İnsanların ezberlerini bozanlar, iyilikte yarışanların arasından çıkar. İnsanlık tarihi boyunca, dünyanın her yerinde, her zaman getirisi en yüksek olan yatırım, iyiliğe yapılan yatırım olmuştur.

*

Hayatı ekonominin değerlerine olduğu kadar, etiğin değerlerine de duyarlı olanlar zenginleştirirler. Onların dünyada aşamayacakları hiçbir engel yoktur. Canlılar arasında, yalnızca insanlara özgü olan, etik ve ekonomik değerler, insanlarla anlam ve değer kazanırlar. Toplumların iki alandaki başarıları, bütün kesimlerin içtenlikle sarıldıkları, ortak değerlere bağlıdır. Dünyanın hiçbir yerinde, etiksiz bir ekonominin güçlü, ekonomisiz bir etiğin de etkili olması mümkün değildir.

*

Yirmi birinci yüzyılın mimarları, ekonomik değerlerle etik değerleri, altın oranda harmanlamasını bilenler olacaktır.

*

Dünyanın yaşanırlığı iki alanın değerlerinin, yaptıkları çok boyutlu ortaklıktan kaynaklanır.

*

Toplumlarda her zaman etik değerler güçlü olursa, ekonomik değerler de güçlü olur.

25 Ağustos 2021, 10:11

EKONOMİK HAYATIN MERKEZİNDE KİMSENİN KİMSEYİ ALDATMADIĞI HERKESE AÇIK PAZAR VARDIR

Pazarlar tarih boyunca, toplumların ekonomik, siyasal ve kültürel zenginliklerini, yansıtan alanlar olmuştur. Toplumların canlılıkları, alıcılarla satıcıların el ele verdikleri pazarlardan kaynaklanır. Tarım toplumlarından, bilgi toplumlarına kadar, bütün ülkelerin ekonomilerinde, pazarlar vazgeçilmez bir işlev yüklenirler. İbn Haldun’dan beri devletlerin, pazarlarda yer almalarının ve fiyatları belirlemelerinin, ekonomiye olan, olumlu ve olumsuz etkileri tartışılmaktadır.

*

Alıcıların ve satıcıların dışındaki kamu kuruluşlarının, pazarlarda alınan satılan ürünlerin, fiyatlarını belirlemeye kalkışmaları, pazarlarda alınan satılan ürünlerden doğrudan ya da dolaylı olarak, gerekli gereksiz vergi almaları, alışveriş yapanlar arasında haksızlıklara yol açar. Fiyatların belirlenmesinde pazarların yerine, devletlerin geçmesinin sakıncaları bilinmektedir. Fiyatların pazarlarda satıcılara ve alıcılara göre belirlenmesi, ekonomik dünyada en çok tartışılan konuların başında gelir.

*

Ekonomi üretimle üreticilerle ilgili olduğu kadar, tüketimle tüketicilerle de ilgilidir. Pazarlar üreticilerle tüketicileri buluştururlar. Ekonominin gizemli konularından para, alım ve satım işlemlerinin kolaylaştırılmasında, büyük önem taşır. Ekonominstler ekonomiyi parayla ilgili her şey olarak tanımlarsa da, ekonominin üretimle ve tüketimle ilgili herşey olarak tanımlanması daha doğrudur. Ekonomideki gelişmeler her dönemde, büyük dönüşümlere yol açmışlardır.

*

Seküler dünyada ekonominin odağında “Etik insan”nın değil, “Ekonomik insan”ın olduğu sürekli vurgulanmıştır. Ancak ilgi alanı ne olursa olsun, her bilimin bir etik yanı vardır. Ekonomi gibi insan davranışlarıyla, ilgili bilimlerde etik alan, her zaman çok belirleyici olmuştur. Ekonominin hayat kaynağı olan pazarlar, hiçbir zaman etik ilkelerden bağımsız olarak ele alınamaz. İnsanın olduğu yerde ekonomi, ekonominin olduğu yerde de her zaman etik vardır.

*

Etik ilkelere önem vermeyen pazarlarda, haksız kazançların önüne hiçbir güç geçemez. Pazarlar etik ilkelerin uygulama alanlarıdır. Pazarların her yerde geçerli olan, etik ilkeleri ve erdemleri yüzyıllardan beri tartışılmaktadır. Kutsal kitaplarda da vurgulandığı gibi, pazarlar yalnızca bir ekonomik alanlar değil, toplumları bir arada tutan kültürel alanlardır. Pazarların gelişmediği toplumlarda, kültürler de gelişmez. Pazarlar ekonomik ve etik değerlerin, kökleşmesine ortam hazırlar.

*

Toplumların tarih içindeki yükseliş ve çöküş dönemlerine bakılırsa, pazarlarla ekonomik ve kültürel gelişme arasında, doğru orantılı bir bağıntı olduğu görülür. Pazarların önem kazandığı ülkelerde, devlet ve toplum her alanda büyük güç kazanır. Dünyada ülkelerin ekonomik güçleriyle birlikte, kültürel güçleri de pazarlarda alınan ve satılan, ürünlerin büyüklüğünden kaynaklanır. Toplumların üretici güçleri, iç ve dış pazarlarla, yeni zenginlikler kazanır.

*

Büyüklüğü ne olursa olsun, pazarlarda ne alıp ne satacaklarını, toplumların üretici kuruluşları, devletlerin tüketici kuruluşlarından daha iyi bilirler.

*

Kuruluşların yarışmayı göze alamadığı, devlet kuruluşlarının taraf olduğu pazarlarda, haksız kazançların önüne geçilemez.

*

Etik ilkelere öncelik verenler, gelirleri çoğaltırlar, işsizliği azaltırlar, yatırımları büyütürler ve hayatı canlandırırlar.

26 Ağustos 2021, 12:55

TERÖR DÜŞTÜĞÜ YERDEN ÖNCE TERÖRİSTİ YAKAR TERÖRİST SU YOLUNDA PARÇALANAN TESTİ GİBİ TERÖRDE ÖLDÜRÜLÜR

Müslüman ülkelerdeki ekonomik ve siyasal sorunların, kurşun atarak savaş alanlarında değil, oy atılan seçim sandıklarında çözülmesi, yalnızca Afganistan için değil, bütün dünya için hayati önem taşıyor. İslam dünyasıyla, Batı dünyası arasında uyum ve dengenin sağlanmasında, moderatörlük görevi Türkiye"ye düşüyor.Türkiye hem Avrupa, hem Asya ülkesidir.

*

Türkiye kültürel derinliği, ekonomik zenginliği ve demokratik yönetimiyle, Avrupa ile Asya arasında bir çevre ülke olmaktan daha çok, bir merkez ülkedir. Demokratik kültürü ve ekonomik yapısıyla Türkiye, Batı ile İslam dünyası arasındaki barışın en büyük ve en güçlü güvencesidir. Türkiye"de terör olursa, hem İslam hem Batı dünyası, ekonomik ve siyasal krizlerden kurtulamaz. Dünyadaki bütün krizlerin kaynağı terördür. Suçsuz insanları hedef alan terör, ülkelerin birlikte savaşması gereken ortak düşmandır.

*

Dünyanın her yanında, dinine, ırkına ve yaşına bakmadan, herkesin güvenliğini tehdit eden, kamu düzenini sarsan terörle savaşmak, bütün ülkelerin başta gelen görevidir. İnsan hayatına hiç önem vermeyen terör, bütün savaşların kaynağıdır. Terör sorununu sözle masada çözmek, silahla cephede çözmekten çok daha önemli ve çok daha etkilidir. Kamu düzeninin sağlanmasında, dönüştürücü sözün ustası, aklı hem başında, hem gönlünde olan aydınların, büyük sorumlulukları vardır.

*

Akıllarıyla düşünen, gönülleriyle konuşan aydınlar, kutup yıldızına benzerler. Nasıl kutup yıldızı, sürekli kuzeyi gösterirse, aydınlar da akıllarıyla kamunun, gönülleriyle de toplumun yanında yer alarak, sürekli doğru olanı, yapılması gerekeni gösterirler. Aydınlar çağlarından sorumludurlar. Aydınlar düşünce ve eylemleriyle, korku ve düşman üretmezler, insanlara ümit ve güven verirler, Terör eylemlerinin üstesinden gelmenin yol haritası aydınlardadır. Aydınlar uzakları görürler, düşünülmeyeni düşünürler.

*

Hayatın özünü edebiyatın sözüne dönüştüren aydınlar, bilgeliği akıldan akıla olduğu kadar, gönülden gönüle de, bir meşale gibi bir kuşatan bir kuşağa taşırlar. İnsanların düşünce ve eylem dünyaları gönüllerinden güç alır. Dönüştürücü sözün ustası aydınlar, insanların gönlünde olanları dillerinde açığa çıkarırlar. Hayat özün söze, sözün öze dönüşmesiyle anlamlı ve yaşanır kılınır. Aydınlar tutum ve davranışlarıyla, insanların özgürlükleri gibi, güvenliklerinin de önemli olduğunu sürekli vurgularlar.

*

Görevleri iyiliklerin yollarını açmak, kötülüklerin yollarını kapamak olan aydınlar, birbirleriyle savunulmaz olanı savunmak için değil, savunulmayanı savunmak için yarışırlar. Ancak dünyanın hiçbir yerinde, aydın olmak demek, her yerde, her şeye karşı olmak demek değildir.

*

Dünyanın bütün aydınları, insanlık tarihinin her döneminde, "gerçek güzeldir, güzel gerçektir" demişlerdir. Gerçeği arayan aydın, sürekli lav püskürten yanardağ gibi, sürekli düşünce üretir.

*

Eleştirel düşünen, sorgulayıcı aydınlar,"Düşünceyi Eylem İçin Bilmek" kitabımızda ele alındığı gibi, düşünce biziz, eylem bizdedir, demesini bilirler.

26 Ağustos 2021, 17:27

'MAARİF VAKFI'nın 52 ülkeye gidecek Türkçe öğretmeleriyle

'MAARİF VAKFI'nın 52 ülkeye gidecek Türkçe öğretmeleriyle Türkçe öğretiminde edebiyatı medeniyet,düşünceyi eylem,şiiri iman için bilen edebiyatçılarının kitaplarını ele aldık. Başkan Prof.Dr.Birol Akgün'e,Doç.Dr.Rıdvan Elmas'a ve Ebuzer Ersoy'a teşekkürler.

27 Ağustos 2021, 12:27

DÜNYA BARIŞININ GÜVENCESİ YUNUS GİBİ NİYAZİ MISRİ GİBİ BİLGİYİ BİLGELİĞE DÖNÜŞTÜREN BİLGE ŞAİRLERDİR

Hem Batı’da, hem de Doğu’da, fizikötesiyle bağlarını koparmış, insanların oluşturduğu bir dünyada, ulusal ve uluslararası iktidar, savaşları birbirini izlemektedir. Ülkelerin yönetimlerini ele geçirenler, iktidar alanlarını genişletme yarışlarını, kanlı bir savaşa dönüştürmüşlerdir. Dünyanın üstüne bir karabasan gibi çöken, savaş bulutlarıyla, göklerden insanların üzerine, yağmur yerine bomba yağmaktadır.

*

İnançsızlığı inanç haline getiren, görünmeyen dünyaya bütünüyle kapalı seküler kültür, hayatın birbirini tamamlayan boyutlarını, birbirinden aşılmaz duvarlarla ayırarak, herkesi kendi alanında yaşamaya zorlamaktadır. Savaşı barışa, düşmanlıkları dostluklara, dönüştürmenin sırrı, hayatı bütün olarak görmesini bilen, şairlerin şiirlerindedir. Şairlerin barış çağrılarına kulak vermeyen toplumlar, savaşların silah seslerini duymak zorunda kalırlar.

*

İnançsızlıkla birlikte ümitsizliğin de, hayatın bütün alanlarına yayıldığı bir dönemde, kutsal kültürün kapılarını sonuna kadar açarak, hayatın değişen boyutları arasında, değişmeyen boyutlarını yakalamasını bilen,Yunus gibi, Eşrefoğlu Rumi gibi, Niyazi Mısri gibi, şairlere ihtiyaç vardır. Onlar doğru olmanın, doğru düşünmenin, doğruyu aramanın yolunu şiirleriyle açarlar. Her alana bir bulaşıcı, hastalık gibi yayılan yoksulluk, şiirsizlikten kaynaklanmaktadır. Hayatın şiirini yitirenler, hiçbir eylemin şiirini yakalayamazlar.

*

Kendi kutsallığını kabul ettirmek için, kutsal olan her şeye düşman olan seküler kültür, derinliğini yitiren insanın çevresinde, dışına çıkılması mümkün olmayan, bir ateş çemberi oluşturmuştur. Yeni yüzyılın kutsal kültüre, bütünüyle kapalı seküler insanı, kendisini kuşatan ateş, çemberini parçalayamadığı için, vahşi bir kaplan gibi, her karşısına çıkana saldırmaktadır. Bu yüzden, dünyadaki bütün ülkelerde, savaşlar savaşlara yol açmaktadır.

*

Seküler insana kurtuluşun, iktidar savaşını güzel yapmakta değil, güzelliğin iktidarını gerçekleştirmek için, güzellikte yarışmakta olduğunu, ölümsüz şiirleriyle şairler anlatacaktır. Düşünceyi şiire dönüştürmesini bilen şairler, hem bir eylemci, hem de bir düşünür olmasını bilirler. Onlar nefreti sevgiye, kötümserliği iyimserliğe dönüştürmenin, yorulma bilmez savaşçılarıdır. Onların saygı gördüğü bir toplumda, hayatın bütün boyutlarında, her eylemin en köklüsü yapılır.

*

Düşünür şairler, şair düşünürler şiirleriyle, bütün insanlığı yeni fetihlere çağırmaktadırlar. Nurettin Topçu’nun “Büyük Fetih”te anlattığı gibi: “Bu fetih gönülleriyle mazinin en derin tabakalarına bağlanan ve dallarında bütün güzel meyvalarını veren hayat ağacının, daima yaratıcılıkta ileriye doğru hamle yapmasıdır”.

*

Şairler bütün dünyada, insanların gönüllerini şiirleriyle, fetheden yeni yüzyılın bilinmeyen yeni fatihlerdir.

*

Sınırsız ,düz kare dünyada insanların gönüllerini kazanamayanlar, kazandıkları ülkelerde kalamazlar.

*

Tarihin her döneminde gönüller, askerlerin silahlarlarıyla değil, şairlerin şiirleriyle kazanılmıştır.

28 Ağustos 2021, 12:10

TÜRK VE İSLAM DÜNYASI AFGANİSTAN'DAN BÜTÜN ÜLKELERE ZEYTİN DALI UZATMANIN YOLUNU BULMAK ZORUNDADIR

Afganistan’dan Azerbaycan'a, Endonezya'dan Fas’a kadar geniş bir coğrafyaya yayılan İslam ülkeleri, dünyanın orta kuşağını oluştururlar. Müslüman ülkeler Kuzeyin yüksek gelirli ülkeleriyle, Güneyin düşük gelirli ülkeleri arasında, en büyük ve en etkili denge gücüdürler. İslam dünyasında savaş olursa, dünyada barış olmaz. Dünyadaki savaşları durdurmak isteyen ülkeler, Afganistan başta olmak üzere, bütün Müslüman ülkelerdeki barış hareketlerini desteklemek zorundadırlar.

*

Ankara ile Tiran'ı, Üsküp'ü,Saraybosna'yı, Tahran’ı,Kabil'i, Taşkenti, Bişkek'i, Riyad’ı, Bağdat’ı, Şam’ı, Kahire’y, Kuala Lumpur'u ve Jakarta’yı, buluşturmak, savaş kuşağının, barış kuşağına dönüşmesinin yolunu açmaktır. Dört yanındaki ülkelerle sınırlarını esneterek, ekonomik bağlantıları zenginleştiren Türkiye, dünya barışının başka ülkeler tarafından, yeri doldurulması mümkün olmayan, en güçlü güvencesi olacaktır. Ortadoğu’da Araplarsız savaş, Türklersiz barış olmaz. Dünyanın açmak zorunda olduğu yol, barış isteyenlerin yoludur.

*

Müslüman ülkelerdeki savaşların, sivillere yönelik intihar saldırılarının kaynağında, Batı dünyası vardır. Batı ülkeleri İslam dünyasındaki, demokrasi düşmanı dayatmacı yönetimleri destekleyerek, hem İslam dünyasına, hem de demokrasiye en büyük kötülüğü yapmışlardır. Batılılar bağımsızlık savaşlarıyla, terörist eylemleri arasındaki sınırları birbirine karıştırmışlardır. Batılıların başka açık kapı bırakmayan, baskı politikalarına karşı, cevap olan intihar saldırılarıyla, Ortadoğu kan gölüne dönüşmüştür.

*

Türkistan’dan, Endülüs’e kadar, bütün insanlığın ortak kaynağı olan, bilimsel ve teknolojik birikimiyle, Asya’nın,Afrika'nın, yağmaladıkları kaynaklarıyla, Batı dünyası son iki yüzyılda, tarihte benzeri olmayan, büyük bir zenginliğe kavuşmuştur. Zengin Kuzey ülkeleri ulaştıklarını üretim gücünü, Mısırlıların Nil’in sularından yararlanarak, ulaştıkları üretim güçlerini, piramitleri inşa ederek, yok etmeleri gibi, Batılılar da ulaştıkları zenginlikleri, dünya savaşlarında yok etmişlerdir.

*

Ankara, Tahran, Taşket ve Karaçi, Kabil'de el ele vererek, önce Ortadoğu’da, ardından Kafkaslar ve Balkanlar’da çıkar odaklı dış politikadan, etik odaklı dış politikaya geçişin yolunu açmalıdır. Son yüzyıllardaki savaşlarda, milyonlarca insan hayatını kaybetmiştir. Savaşlarda tarafların kayıplarının toplamı, kazançlarının toplamından kat kat fazla olmuştur. Dünya insanlık tarihinde, savaşların kaybedenleri kadar, kazananları da büyük bedeller ödemişlerdir.

*

Ortadoğu’nun yol gösteren kutup yıldızı, savaş değil, barış olmalıdır. Savaş isteyen devletler, savaşın bedelini, kendileriyle birlikte, bütün dünyaya ödetmişlerdir. Devletler barışa hizmet ederek büyürler. Dünyada defteri kapanmayan güçlü devlet, barışa hizmet eden devlettir. Dış politikanın olduğu kadar, iç politikanın da odak noktasında, savaş peşinde koşanlardan daha çok, barış peşinde koşanlar vardır. Savaş peşinde koşanlar savaş, barış peşinde koşanlar barış bulurlar.

*

Büyük devletler güçlerini, cephelerde değil, pazarlarda gösterirler.

*

Kare dünyada en güçlü devlet, en az savaş yapan devlettir.

*

Yeni yüzyılda savaş eken devletler, yoksulluk biçerler.

*

Güçlü devletler cephelerde savaşmaz,pazarlarda savaşırlar.

*

TARİHTE BUGÜN 5 yıl önceKare

28 Ağustos 2021, 12:18

S.KARAKOÇ'A EDİRNE TRAKYA,SİVAS CUMHURİYET ÜNİVERSİTELERİNDEN SONRA 3.FAHRİ DOKTORA

===================================== ŞAİR DÜŞÜNÜR SEZAİ KARAKOÇ'A İSTANBUL ÜNİVERSİTESİ 24 EYLÜLDE FAHRİ DOKTORA VERİYOR.AYNI GÜN YAPILACAK PANELE İBRAHİM KALIN,FATİH ANDI VE BEN KONUŞMACI OLARAK KATILACAĞIZ.REKTÖR MAHMUT AK'YA REK.YRD. HALUK ALKAN'A,DEKAN HAYATİ DEVELİ'YE EDEBİYATI MEDENİYET İÇİN BİLEN TÜRKİYE TEŞEKKÜR EDİYOR.

29 Ağustos 2021, 12:29

SEKÜLER DÜNYANIN BİLGİ TOPLUMLARINI KUTSAL DÜNYANIN BİLGELİK TOPLUMLARINA DÖNÜŞTÜRMEK

Sanayi toplumunda ekonomik insan ürünlerin, bilgi toplumunda eğitimli insan bilgilerin üretimini, tarih içinde benzeri görülmedik boyutlara taşımıştır. Yirminci yüzyılda üretilen, ürün, hizmet ve bilgilerin hacmi, insanlığın tarihi boyunca, üretilenlerden çok daha büyük olmuştur. Ancak üretilen ürünler ve bilgiler arasında, bilge insanlarla birlikte, erdemli insanlar da, yok olup gitmişlerdir. Bilgiler bilgeliklere dönüştürülememiştir.

*

Yirmi birinci yüzyılın başında dünya,altıncı baskısını hazırladığımız “Teknolojinin Ötesi” isimli, kitabımızda vurgulandığı gibi, büyük bir dönüşümün eşiğindedir. Seküler kültürle yoğrulan insanlar, ya Ionesco’nun gergedanları gibi toplu olarak, ya da Kafka’nın hamamböcekleri gibi tek tek kendilerine, ekonomiye, politikaya ve sanata yabancılaşmışlardır. Kültürsüzleşmenin önünün alınması, bütün dünyada bilgi toplumunun bilgili insanının yerine, bilgelik toplumunun bilge insanın geçmesine bağlıdır.

*

Bilgi toplumunun her gün yenisi eklenen bilgi denizinde, bilge insanlar etkileriyle birlikte, güçlerini de yitirilmişlerdir. Ekonomik, siyasal ve kültürel hayatın odak noktasına, bilge insanı yerleştirmeden, bilgi toplumlarının bilgelik toplumlarına, dönüşmeleri mümkün değildir. Dünyadaki savaş yüzyıllarını, barış yüzyıllarına dönüştürecek olanlar, bilgi toplumlarının bilgili insanları değil, bilgelik toplumlarının bilge insanları olacaktır.

*

Bilgelik toplumunda Tom Peters’in kavramlaştırmasıyla, “Mükemmeli Arayış”, yalnızca bilge insanların değil, bilgi toplumunun bilgili insanlarının da ulaşmak için, akıl ve alın teri dökmek zorunda kalacakları, kızıl elmaları olmalıdır. Bilgelik toplumunda bilge insanlar, ekonomide bilge girişimcilere, politikada bilge liderlere, kültürde de bilge edebiyatçılara dönüşürler. Bilgelik bilgi verileri, arasında kaybolup gitmez.

*

Japonya’da NHK kanalında bir televizyon programında, İktisatçı John Kenneth Galbraith, Yenilikçi Sosyolog Alvin Toffler’a, Uzak Doğu’da “Bir resim bin söze bedeldir” diyorlarsa da, “Bir söz bin resme bedeldir” demek gereğini duymuştur. Bir resim bir yorumlanırsa, bir söz bin yorumlanır. Bilgelik toplumunda, “Bir bilgelik bin bilgiye bedeldir”. Bilgelik toplumunun ilham veren bilgelikleri, insanları bilgi yığınları arasında kaybolmaktan kurtarırlar.

*

Bilge insanların çoğunluğu, oluşturduğu bilgelik toplumlarında, insanlar hayata anlam ve değer kazandıran, güzelliklere güzellik katmak için, kendileriyle sonu gelmez bir yarışa girerler. İnsanlar güzel olanı bilirlerse, önlerine çıkacak zorlukları aşmakta güçlük çekmezler.

*

Bilgelik toplumunun bilge insanları, eli açıklıkta güneşe, alçak gönüllülükte toprağa, kusurları örtmede geceye benzerler. Onların bilgelikleriyle, bilgiler imbikten geçirilir.

*

Bilgelik toplumlarında görünen fizik dünyayla, görünmeyen metafizik dünya altın oranda harmanlanır. İnsanlar iyiliklere anahtar,kötülüklere kilit olurlar.

29 Ağustos 2021, 13:15

'DİBACE.NET' DÜNYAYA AÇILAN PENCEREMİZ.KARE DÜNYADAKİ BİLGİ VE BİLGELİK PLATFORMUMUZ. GENEL YAYIN YÖNETMENİMİZ: SEVGİLİ MUAZ ERGÜ

BÜTÜN DÜŞÜNCE VE EYLEM SEVDALILARININ YARDIMLARINI VE DESTEKLERİNİ BEKLİYORUZ.

30 Ağustos 2021, 11:48

GÜZELLİK ALINAN GÜZELLİK SATILAN PAZARLARIN GÜZEL TÜKETİCİLERİNİN GÜZEL ÜRETİCİLERİ OLUR

Kutsal değerleri değersizleştirerek, yanlışlarla doğruların üstünü örtenler, Yirminci yüzyılın sonunda, büyük bir başarısızlığa uğramışlardır. Ekonominin kutsal değerlerden bağımsız olduğunu savunan Komünizm gibi, Kapitalizmin de hayat kaynaklarını kurutarak, güncelliliğini ve geçerliliğini yitirmiştir. Toplumlara eşitlik ve özgürlük getirmek için yola çıkanlar, ekonomi herşeydir, ekonomi için herşey yapılır diyerek, Irak gibi,Libya gibi, doğal kaynak zengini ülkeleri, üretim yoksulu ülkelere dönüştürmüşlerdir.

*

Ekonomi hayatın bir yanıyla üretime, bir yanıyla da tüketime dönük yüzüdür. Ekonominin temeli olan, üretim ve tüketim arasındaki uyumun, sağlanmasına ilişkin çalışmaları, başta Gazali ve İbn Haldun olmak üzere, Müslüman düşünürler yapmışlardır. Onlar her zaman toplumlarda, sağlam ekonomilerin, sağlam insanlara dayandığının bilincinde olmuşlardır.Temel bilimlerden sosyal bilimlerine kadar, bütün bilimlerin kaynağında, seküler kültürden önce kutsal kültür vardır.

*

Dünyanın bütün ülkelerinde, sağlam insanların üretimleri gibi, tüketimleri de sağlam olur. Ekonomik, siyasal ve kültürel hayatın odak noktasında, bencil ve çıkarcı insanlar değil, hakbilir ve hakgözetir insanlar vardır. Komünizmin ve Kapitalizmin gücünü yitirdiği bir dönemde, kendisi için istediğini herkes için isteyen, çatışmaktan daha çok uzlaşmaya önem veren, kazanma kadar kazandırmaya da bakan, katılımcı ve paylaşımcı insanlar öne geçmiştir.

*

Katılımcı bir ekonomik yapı, paylaşımcı bir kültürel doku oluşturmadan, yüksek kaliteli üretim ve düşük maliyetli tüketim yapmak mümkün değildir. Pusulanın sürekli Kuzeyi göstermesi gibi, özgeçiye ve özveriye dayanan, paylaşımcı ekonominin ilkeleri, üretimde ve tüketimde, başarının yönünü gösterirler. Alınlarında biriken terlerin, karşılığından daha fazlasını tüketmeyenlerin, çoğunluğu oluşturduğu toplumlarda, insanlar üretici güçlerine, yeni zenginlikler kazandırırlar.

*

Dünyada sanayi toplumlarının, bilgi toplumlarına evrilmesiyle, toplumların ellerindeki kaynakları, getirisiz statik yatırımlardan, getirili dinamik yatırımlara yönlendirmeleri, bütün ülkelerde krizlere karşı alınacak en güçlü önlemdir. Kaynaklarını katma değeri yüksek alanlarda değerlendirenler, yalnızca kendi ülkelerine değil, bütün ülkelere katkıda bulunurlar. Üretimde paylaşmanın önemsendiği ülkelerde, kimse işsiz kalmadığı gibi, hiç kimse yoksul da düşmez.

*

Paylaşımcı ekonomilerde paradan para kazanma değil, ürün, hizmet ve bilgi üretiminden para kazanma, ekonominin ana dinamiğidir. Ekonomik hayatın odak noktasında, paylaşmasının bilen sağlam insanlar vardır. Onlar üretim ve tüketim süreçlerinde, paylaşanlar kazanırlar,kazananlar paylaşırlar, demesini bilirler. Onların üretmezsem olmaz, denilen üretim dünyalarında, paylaşmanın getirdiği çoğaltan ve çarpan etkisinden, bütün ülkeler yararlanır.

*

Sağlam insanlar üretmenin, kimsenin tekelinde olmadığı bir dünyada, paylaşmayanların her alanda, yoksul düşeceklerini bilirler.

*

Üretimle tüketim arasındaki uyumun ve dengenin sağlanmasında, hiç kimse sağlam insanların yerini tutamaz.

*

Üretimde yardımlaşma, tüketimde dayanışma olmadan, hayatın hiçbir alanında dönüşme olmaz.

31 Ağustos 2021, 12:18

KAPİTALİZMİN VE KOMÜMİZMİM ÖMRÜNÜ TAMAMLADIĞI DÜNYADA PAYLAŞIMCI EKONOMİ KATILIMA AÇIK EKONOMİDİR

Ekonomilerin yapısındaki ve kültürlerin dokusundaki gelişmeler, dünyadaki Sağ ve Sol yaklaşımlar arasındaki farkları bütünüyle ortadan kaldırmıştır. Bütün ülkelerde üreticilerle birlikte, tüketicilerin yol açtıkları küresel sorunlar tartışılıyor. Dünyanın karşı karşıya olduğu, siyasal ve finansal krizler, üretimde ve tüketimde sınır tanımayanlardan kaynaklanmaktadır. Yeryüzünün sınırlı kaynaklarıyla, sınırsız büyüme peşinde koşanlar, dünyanın bütün dengelerini altüst etmektedirler.

*

İnsanlar hem üretici olarak, hem tüketici olarak, sınırlı kaynaklarla sınırsız isteklerin peşine düşerlerse, yüz yüze olunan krizlerin en büyük tetikleyicileri olurlar. Dünyanın bütün ülkelerinde ekonomi, insanlığın ortak sağduyusuna dayanır. Sağduyu sahibi insanlar, dünyanın sınırlı kaynaklarıyla, insanların sınırsız isteklerinin karşılanmasının, mümkün olmadığını bilirler. Onlar üretimleriyle ve tüketimleriyle, ekonominin yalın diliyle düşünürler ve yaşarlar.

*

Ekonominin ortak dilini öğrenmeyenler, ekonomik kararları yalnızca ekonomistlere bırakanlar, servetlerini sermayeye değil, sermayelerini servete dönüştürerek, üreten eller olmanın yollarını, kendi elleriyle kapatırlar. Dünyanın neresinde olurlarsa olsunlar, üreten eller olmadan, tüketen eller olmaya heveslenenler, toplumların üretici güçlerine en büyük darbeyi vururlar. Onlar bütün ülkelerde, üretmeden tüketerek yoksulluklarla birlikte, yolsuzlukların en büyük kaynağını oluştururlar.

*

Ekonomik dünyada üretmenin olduğu gibi, tüketmenin de olumlu ve olumsuz yanları vardır. Bütün ülkelerde üretimin olumlu yanlarını özendiren, tüketimin olumsuz yanları önleyen insanlar, büyük ekonomik ve kültürel dönüşümlerin yollarını açarlar. Onların üretim çoşkusuyla dolu, ellerinde bütün topraklar, yağmur yüklü bulutlarla beslenen, binbir çeşit ürünlerin alındığı, bereketli topraklara dönüşürler. Onlar tükettiklerinden kat kat fazlasını üretirler.

*

Dünyanın bütün ülkelerinde üretimi çoğaltmada, tüketimi azaltmada yarışanlar, zenginleştirdikleri katılıma açık, paylaşıma önem veren ortaklıklarla, yüzlerce yıl yaşayan zeytin ağaçlarına benzerler. Bütün Akdeniz ülkelerinde olduğu gibi, zeytin ağaçları çevrelerinde, geniş bir ekonomik ve kültürel çekim merkezi oluştururlar. Onların verdikleri ürünler, hem ham, hem olgun olarak yenilen, sabah sofralarının vazgeçilmezleri olurlar. Çok sağlıklı olan zeytin yağları, yüzyıllardan beri bilinen gıdaların başında gelir.

*

Toplumların üretim güçlerine yeni boyutlar kazandıranlar, üretim süreçlerini yeniden yapılandırarak, katılıma ve paylaşıma açık çok işlevli, ürünler üretmesini bilenlerdir. Onlar dünyanın maden yataklarını, kılıç üretmekten daha çok, saban demiri üretiminde değerlendirerek, insanları öldürmek için değil, insanları yaşatmak için yarışırlar. Onların düşüncelerinde ve eylemlerinde, savaşların kapılarını kapatmak, barışların yollarını açmak, vazgeçilmez bir yer tutar.

*

Ekonomide büyük dönüşümlerin yollarını, tüketenler değil üretenler açarlar.

*

Toplumların bütün kesimlerinde, üretmesini bilenler örnek alınır.

*

Dünyanın her yanında üretenler, tüketenlerden üstündür.