Prof. Dr. Nazif Gürdoğan Yazar, Akademisyen

Kasım 2021

32 yazı

1 Kasım 2021, 12:57

DEMOKRATİK ÜLKELERDE YETMİŞ İKİ DİNE YETMİŞ İKİ DİLE YETMİŞ İKİ IRKA YETMİŞ İKİ RENGE BİR GÖZLE BAKILIR

Dünyanın her ülkesinde tartışılan, bütün ülkelerin benimsediği demokratik yönetimlerin, çok uzaklara gitmeyen, iki yüz yıllık bir tarihi vardır. Demokratik toplumlarda eğitim farklılıklarıyla birlikte, gelir dengesizlikleri de büyük ölçüde giderilir. Demokratik yönetimler, insanlığın ortak etik ve hukuk ilkelerine dayanarak, özgürlüğe önem vermek zorundadırlar. Demokrasilerde yetmiş iki millete, bir millet gözüyle bakılmalıdır.

*

Demokratik yönetimlerin ortak noktasında, seçme ve seçilme hakkı kazanmış, sağduyu sahibi seçmenler vardır. Sağduyu ve çoğunluk, değersizlik ve ilkesizlikte birleşmez. Demokratik yönetimlerin dilleri gibi, ilkeleri de küreseldir. Yüzyılların içinden süzülerek gelen demokratik ilkeler, hiçbir zaman bütün insanlığın birikimi olan, ortak değerlere savaş açamazlar. Demokratik yönetim, gelişmeye açık, sürekli yenilenen bir süreçtir.

*

Bir aşure tabağı gibi farklı soy, dil ve dinden insanları bir araya toplayan, Anadolu’nun geleceği, demokratik ilkelere göstereceği ilgiye bağlıdır. Kafkas ülkeleri gibi, onlarca farklı dilin konuşulduğu Anadolu’da, insanlara birikimini ortaya koyma hakkı verilmezse, zengin bir demokratik kültür oluşturulamaz. Özgürlüğün sınırları ne kadar genişletilirse, demokratik kültür de o kadar zenginleşir. Özgürlük her alanda, özgünlüğün güvencesidir.

*

İlkeleri toplumun bütün kesimlerince, benimsenmiş demokratik toplumlar, açık yönetimlerdir. Dünyanın her yerinde açık yönetimler, kanun devletleri değil, hukuk devletleridir. Küresel hukuk değerleriyle, yönetilen toplumlar, bir yandan zenginleşirken, bir yandan da denetilirler. Seçmenler tarafından denetilen yönetimler zenginleşirler, zenginleşen yönetimler de denetilirler. Seçenlerin seçilenlere güvenmeleri, denetime engel değildir.

*

Demokratik yönetimler, bilimsel ve teknolojik alanlardaki gelişmelere, paralel olarak gelişirler. Nasıl yeni bir üründen, eski bir ürüne geri dönülmezse, açık bir demokratik yönetimden kapalı bir dayatmacı yönetime geri dönülmez. Demokratik yönetimler, sürekli kendilerini yenilemek zorunda olan yönetimlerdir. Her gün yeniden doğmayan, kendilerini sürekli yenilemeyen yönetimler, demokratik de olsalar, uzun ömürlü olamazlar.

*

Dünyada demokratik kültürünün zenginleşebilmesi, seçenlerle birlikte seçilenlerin, karşılıklı sevgi ve saygı içinde, bütün haksızlıklara karşı çıkmalarına bağlıdır.

*

Haksızlıklar karşısında susanlar, demokratik yönetimlere yeni açılımlar kazandıramazlar. Onların ellerinde bütün yönetimler otokratikleşirler.

*

Demokratik toplumlarda bütün seçmenlerin en başta gelen görevleri, toplumun bütün kesimleri için hayatı kolaylaştırmaktır.

*

Demokratik yönetimlerde, son sözü yönetenler değil, yönetilenler söyler.

2 Kasım 2021, 12:21

BÜTÜN ÜLKELERİN BİRBİRİNE BAĞIMLI OLDUĞU KARE DÜNYADA BARIŞ ARAYAN ÜLKELER SAVAŞ BULMAZLAR

Yirmi birinci yüzyılda ülkeler, savaş yıllarını ne kadar azaltırlarsa, üretim güçlerini o kadar büyütürler. Savaş yıllarında ülkeler yoksullaşırken, barış yıllarında zenginleşirler. Tarihin bütün dönemlerinde, barış isteyen devletler, savaş peşinde koşan devletlerden, daha güçlü olmuşlardır. Tarih boyunca açıkça görüldüğü gibi, dünya kültüründe güncelliğini hiç yitirmeyen eserler, savaş dönemlerinden daha çok barış dönemlerinde verilmiştir.

*

İnsanlık tarihi savaşları barışlar, barışları savaşlar izleyerek, bazan aritmetik, bazan geometrik olarak akar. Tarihte küçük değişimler, büyük dönüşümlere yol açarlar. Tarihin toprağına düşen bir buğday tanesi, savaş yıllarında bir başak verirken, barış yıllarında her biri yüz taneli yedi başak verir. Savaş dönemlerinde bir ekilen bir biçilir, barış dönemlerinde bir ekilen yedi yüz biçilir. Bunun için insanlar savaştan önce barış isterler.

*

Kutsal kitaplarda anlatılan çok ilgi çeken çatışmalardan biri, güçlü Calut ya da Golyat ile genç Davut arasında yapılan, güç kazanma savaşıdır.Küçük Davut elindeki sabanla, Büyük Calut’u en zayıf yerinden yakalar ve öldürür.Yıldızın parladığı, küçük eylemlerin, büyük dönüşümlere yol açtığı dönemlerde, büyük sanılan güçlerinin, sanıldığı kadar büyük olmadığı, “Davut”ların “Golyat”ları dize getirdikleri, tarih boyunca her ülkede görülür.

*

Yirmi birinci yüzyılda dünyanın, iki büyük ekonomik gücü olan Çin ve Amerika arasındaki, güç savaşında dengeleri, Doğu Türkistan, Tibet, Tayvan ve Hong Kong gibi, küçük bilinen ülkeler değiştirecektir. Bunun için bütün ülkeler, bilardo masasında toplar gibi, çok duyarlı olan dengeyi korumak için, bulundukları yerde durarak büyükleriyle küçükleriyle, çatışma alanlarından daha çok, uzlaşma alanlarını genişletmeye çalışıyorlar.

*

Yunus’un bir şiirinde vurguladığı gibi, nasıl bir sinek bir kartalı alıp yere vurursa, küçük bir ülke Amerika’yı ya da Çin’i alır, büyük savaşa sürükler. Amerika “On bir Eylül” intihar saldırısıyla, dehşet verici bir sürüklenmiştir. Çin de Hong Kong’la, Tayvan’la sürüklenecektir. Bu yüzden Birleşmiş Milletler, çatısının altında toplanan ülkelerin çoğunluğu, savaşların dehşet verici yıkımlarını bildikleri için, küresel sorunların uzlaşmayla çözülmesini isterler.

*

Dünyanın siber savaşlara gebe olduğu bir dönemde, Türk ve İslam Dünyası, dünyadaki gelişmeleri çok yakından izleyerek, geçmişte bütün Ortadoğu’nun kaynaklarını yok eden, İran ve Irak savaşından ders alarak, Rusya, Çin ve Amerika birbirlerini yakıyor yıkıyor olsalar bile, ellerindeki buğdayları toprağa atmak zorundalar. Kışkırtmalar kapılmadan bütün ülkelerde, uzlaşmaları özendirmeye, çatışmaları önlemeye çalışmak her ülkenin görevidir.

*

Doğu’dan Batı’ya bütün büyük düşünürler kitaplarında, savaşların büyüttükleri kötülükleri, barışların özendirdikleri iyilikleri tartışmışlardır.

*

Siyasal, kültürel, ekonomik yapılar, fiziksel, kimyasal, biyolojik yapılara benzerler. Küçük bir değişme, büyük altüst oluşlara yol açar.

*

Sınırsız, duvarsız, kapısız dünyada, hayatın her alanında barış arayanlar, savaş arayanlardan daha güçlü olurlar.

3 Kasım 2021, 11:39

HER ALANDAKİ OLUMSUZLUKLARIN ÜSTESİNDEN OLUMLU DÜŞÜNMESİNİ BİLENLERLE GELİNİR

İnsanların algıladıkları dünya, içeriden görülen dünyadan daha çok, dışarıdan görülen dünyadır. Bu yüzden hayatı, dış dünyasından önce, iç dünyasıyla değerlendirenler, olumlu düşünmesini daha iyi bilirler. Olumlu düşünenler, sorunlar ne kadar güç olurlarsa olsunlar, onların üstesinden gelecek çözüm yollarını bulurlar. Olumsuz düşünenler ise, sorunlar ne kadar kolay olurlarsa olsunlar, onların çözümlerinde bir engel görürler.

*

Dünyanın her yerinde güzel ürün, güzel hizmet ve güzel bilgi üretmesini bilenler, olumlu düşünmede, sınır tanımayan öncülerdir. Olumlu düşünenler, hiçbir sorun karşısında çaresiz kalmazlar. İnsanlar ne kadar olumlu düşünürlerse, o kadar başarılı olurlar. Dünyada güzellik susuzluğu çeken, büyük bir hızla güzelleşen, insandan başka bir varlık yoktur. İnsanı güzelleştirerek, bütün boyutlarıyla hayatı zenginleştirenler, yorulma bilmez bir çalışmayla, olumluluk rüzgarları estirenlerdir.

*

Türkiye’de olumlu düşünce denilince akla, ümitsizliğe savaş açmanın öncüleri olan, Anadolu erenleri gelir. Onların düşünce ve eylem dünyalarında, olumsuzluğa kesinlikle yer yoktur. Onlar yüzyılların içinde güncelliğini hiç yitirmeyen şiirlerinde, olumlu düşünenlerin olumluluklarla, olumsuz düşünenlerin olumsuzluklarla karşılaşacaklarını sürekli vurgulamışlardır. İnsanlar aradıklarıyla, güç ve değer kazanırlar. Herkesin bulduğu aradığıdır.

*

Allah’tan hiçbir zaman ümit kesilmez, Allah’ın bilgisinin üstünde bilgi yoktur, demesini bilenler, hiçbir konuda olumsuz düşünmezler. Bunun için, onların düşünce ve eylem pazarında, ümitsizlik alınıp ümitsizlik satılmadığı gibi, olumsuzluk alınıp olumsuzluk da satılmaz. Olumlulukla silahlananlar, hiçbir zaman ümitsizliğe düşmezler. Geçmiş yüzyıllarda Budapeşte’ye Gül Baba ile gidenler, yeni yüzyılda Boston’a Sarı Saltuk ile gideceklerdir.

*

Sürekli olumlu olmasını bilenler, engelleri aşmanın yollarını bulurlar. Sürekli olumsuz düşünenler ise, yollardaki engelleri görürler. Olumlu insanlar yollarda yeşil ışıklarla, olumsuz in- sanlar yollarda kırmızı ışıklarla karşılaşırlar. Akıllı kişiler ise, Albert Schweitzer’ın tanımlamasıyla: “Renk körüdürler.” Onlar yüzlerini güneşe çevirdikleri için, gölgelerle uğraşmazlar. Olumlu düşünmesini bilenlerin işi, bir şeyi zorlaştırmak değil, her şeyi kolaylaştırmaktır.

*

Gizliliğin olmadığı, her şeyin olduğu gibi göründüğü, gün ortasında kurulan pazarlarda, imkansızı aramayan, olumsuzların bilinen ürünleri değil, imkansızı arayan, olumluların bilinmeyen ürünleri satılır.

*

Olumlu düşünenler pazarlardaki fırsatların peşinde, olumsuz düşünenler ise, pazarlardaki krizlerin derdindedirler. Olumlu bakanların yüzlerine, olumsuzluk gölgesi düşmez.

*

Başarılı olmak için, kolay olumsuz düşünmeyi değil, zor olumlu düşünmeyi öğrenmek gerekir.

4 Kasım 2021, 13:48

KARE DÜNYADA MEVLANA'NIN ANADOLU'SU İYİMSERLİĞİN ALINDIĞI İYİMERLİĞİN SATILDIĞI BÜYÜK İYİMSERLİK PAZARIDIR

Bütün boyutlarıyla hayatı yaşanır kılanların pazarı, güzelliğin pazarıdır. Güzellik hayatın damarlarında akan kandır. Güzellikte yarışmanın olmadığı bir dünyada, ekonomik, siyasal ve kültürel hayat yeni boyutlar kazanmaz. Hayatın kolaylaştırılması, herkes için yaşanır kılınması, bütün dünyanın güzellikleri özendirme ve çirkinlikleri önlemede, uzun soluklu bir yarışa girmesine bağlıdır.

*

Güzellikte yarışanların pazarında, en büyük zenginlik dürüstlüktür. Güzelliğin dürüstlükle, dürüstlüğün güzellikle bütünleştiği pazarlarda, insanların hem iç dünyaları, hem de dış dünyaları zenginleşir. Güzellik ve dürüstlük, eşsiz iki büyük entelektüel sermaye kaynağıdır. Onların elele verdikleri toplumlarda, hiçbir alanda yoksulluk çekilmez. Ülkelerin tarihinde, entelektüel sermaye, finansal sermayeden daha önemli olmuştur.

*

Güzelliğin hiç batmayan güneşi, Mevlana’nın Mesnevi’si, her boyutuyla hayatı güzelleştirmek için, yüzyılların içinden bütün insanlığa seslenir. Bütün dünyada ömrünü Mevlana’yı anlamaya ve anlatmaya adayanların sayısı, yıldan yıla katlanarak artmaktadır. Mesnevi’de söylenmemiş bir söz ve ele alınmamış hiçbir konu yoktur. Mevlana güzelliği seven, güzellik avcısıdır. Konya’dan Mevlana bütün insanlığın, güzellik yolunu aydınlatmaktadır.

*

Mesnevi yazıldığı tarihten bugüne, üzerinden yüzyıllar geçmesine rağmen, hiçbir zaman güncelliğini yitirmemiş, bugün yazılmış gibi yenidir. Mesnevi her döneme, her insana kendi diliyle seslenir. Dünyada defteri kapanmayanlardan olan, Şefik Can’ın vurguladığı gibi: “Mevlana’nın çeşitli cepheleri vardır. Çok farklı düşüncede olanlar, onda kendilerini bulurlar. Ardından Müslümanlar ile birlikte Hristiyanlar ve Museviler de gözyaşı dökmüşlerdir.”

*

Mesnevi sahilleri olmayan, kıyısız bir deniz gibidir, Mevlana’yı yalnızca Mesnevi anlatır. Onun için Mesnevi: “Ben gören ve görmeyenim: Uykudaki göz gibi. Açığım ve gizliyim, varım ve yokum: Gül suyundaki koku gibi. Duruyor ve koşuyorum: Üzengideki ayak gibi. Susan ve konuşanım: Kitaptaki yazı gibi” demektedir.

*

Mevlana Mesnevi ile ölümsüzlüğe ermiştir. Dünyanın neresinde yaşarsa yaşansın, Mesnevi herkese yeni şeyler söylemekte ve sürekli yorumlanmaktadır. Dünyanın hiçbir yerinde, güzellik aramadan bulunmaz. Güzelliğin hazinelerini bulanlar, büyük bir coşkuyla güzel- liğin peşinden koşanlardır. Tarihin her döneminde, güzelli- ği arayanlar güzelliğin kaynağı olmuşlardır. Güzelliğin kapı- sı, hiçbir zaman kapanmaz. Mesnevi’nin insanlığa açık engin dünyasında, güzelliği arayan herkese yer vardır. Mevlana’nın kapısı hiçbir zaman kapanmaz. Onun pazarında güzellik alı- nır, güzellik satılır.

5 Kasım 2021, 12:39

EDEBİYATIN BİLGİYİ BİLGELİĞE DÖNÜŞTÜREN BİLGELERİ DUYGUYU DÜŞÜNCEYE YÜKLEMESİNİ BİLEN ŞAİRLERDİR

Osmanlı coğrafyasının ana merkezi Anadolu’da, toprağın altındaki dünya, üstündeki dünyadan çok daha zengin, çok daha canlıdır. Gönül dünyasının fatihlerinin Anadolu’da yaktıkları ateş, bütün dünyayı aydınlatmaktadır. Onların yüzyılların içinden gelen ışığıyla, Anadolu insanı gecenin karanlığında, gündüzün aydınlığını yakalamıştır. Bu yüzden, Anadolu’da insanlar, havaya ve sulara karışan şiiri, duymakta güçlük çekmezler.

*

Anadolu’nun şiirinin derinliğine inmek için, Edirne’den Erzurum’a, Urfa’dan Kastamonu’ya bütün şehirleri bir bir görmek gerekir. Anadolu’da nereye gidilirse gidilsin, Türk toplumunu dönüştüren, gönül fatihlerinin eserleriyle karşılaşılır. Onlar Anadolu’nun hem kültürünün, hem de ekonomisinin mayası olmuşlardır. Dünyada hiçbir gücün, onları birbirinden ayırması mümkün değildir. Anadolu onlarsız, onlar Anadolu’suz yaşayamazlar.

*

“Şair değil, güneş değil”, Anadolu’da “Toprak olsam veli ordularına” diyen Akif İnan, üç yanı denizlerle çevrili, bütün insanlığın sorunlarını omuzlarında taşıyan, Anadolu’nun çile çeken insanlarının, beslendiği sınırsız kaynakları, iki dizeyle özetlemiştir. Türkler Asya’nın derinliklerinden, Avrupa’nın derinliklerine doğru, uzun yolculuğa çıkarken, önlerinde yol gösterenler, Büyük Türkistan’ın olduğu kadar, Anadolu’nun da ölümsüz gönül sultanları olmuştur.

*

Osmanlı coğrafyasında yaşayan herkes kendini, ister farkında olsun, isterse olmasın, mutlaka bir gönül zengininin sofrasında bulur. Çünkü gönül fatihleri, gök kubbenin altında hiçbir şehri yalnız bırakmamışlardır. Yalnızca Yunus’un Eskişehir’deki, şiirleri gibi yalın ve derin türbesinin dışında, bilinen en az dokuz makamı vardır. Onlar yeryüzünün gökyüzüne açılan kapıları olan türbeleriyle, ulaşamadıkları yerlere eserleriyle ulaşmışlardır.

*

Bir gönüller fatihine yolu uğramayanlar, hem yeryüzünde, hem de gökyüzünde yalnızlıktan kurtulamazlar. Sonsuzluk kervanına katılmayanlar, bencilliğin denizlerinde boğulurlar. İnsanlar bir el tutmaz, bir gönül dostuna konuk olmazlarsa, Anadolu’nun sırrına eremez, kervan göçer ve dağ başlarında ışıksız kalırlar. Ölümsüzlüğün ışığı, Anadolu’da gönülden gönüle şiirle taşınmıştır.

*

Eşrefoğlu Rumi gönülleri aydınlatan, söz ustalarının önde gelenlerindendir. Anadolu’nun bütün şehirlerinde, yeraltından yerüstünden, bilinen bilinmeyen kaynaklardan, insanların gönüllerinde bahar rüzgarları estiren, yağmur yağar gibi, şiir yağmaktadır.

*

Üç kıtanın ve iki denizi odak noktası Anadolu, bin yıllık tarihinde, bütün toplumların bal yapmada yararlandığı, zengin bir çiçek denizi olmuştur.

*

Osmanlı coğrafyası daha keşfedilmemiş, yeni kuşaklar tarafından keşfedilmeyi bekleyen, gönül fatihlerinin toprağıdır. Bin yıllık tarih sırlarını gelecek kuşaklara saklamaktadır.

6 Kasım 2021, 12:15

DÜNYA BARIŞININ YOL HARİTASININ ŞİFRELERİNİ ARAYANLAR ANADOLU'NUN BİN YILLIK TARİHİNDE BULURLAR

Tarihin devlet zoruyla yazılması, medeniyetlerin silah gücüyle inşa edilmeleri mümkün değildir. İçinden tanıdığı Batı karşısında, hiçbir eziklik duygusuna kapılmadan, tarihe büyük bir özgüvenle bakan Yahya Kemal, Türk milletinin tarihini Malazgirt savaşıyla başlatır. Türklerin kültürü, sanatı, dili ve edebiyatı, bin yıllık bir süreçte, Anadolu toprağında yoğurulmuştur. Selçuklular Türklerin tarihine giriş, Osmanlılar da yükseliş dönemidir.

*

Osmanlı tarihini gün ışığına çıkarmadan, Avrupa tarihini ayrıntılı olarak yazılmaz. Osmanlı milletlerinin tarihi, aynı zamanda Avrupa milletlerinin tarihidir. Balkanlarda ve Kafkaslarda, Müslümanlık Türklükle, Türklük de Osmanlılıkla bütünleşmiştir. Nasıl İslam’ın doğuşu ve yükselişi mucizevi olmuşsa, Osmanlıların başlangıcı ve gelişmesi de mucizevi olmuştur. Osmanlı Devleti bir ırkın değil, bir medeniyetin devletidir.

*

Ömrünü Akdeniz’in tarihini araştırmaya adayan, Fernand Braudel’in vurguladığı gibi, Osmanlılar Doğu Avrupa’ya, Balkan milletlerinin dört elle sarıldıkları, yeni bir ekonomik, siyasal ve kültürel yapı götürmüşlerdir. Bu yüzden Türkler 1354 yılında ayak bastıkları, Avrupa topraklarındaki varlıklarını, yüzyıllarca sürdürmüşlerdir. Osmanlı Devleti’nin uzun ömürlü olması, ordularının gücünden değil, “Her milletin kültürü kendine” diyen, millet sisteminden kaynaklanır.

*

Anadolu’da yoğurulan Osmanlı insanının, düşünce derinliği Katip Çelebi’den, gönül zenginliği Yunus’tan, Peygamber sevgisi Süleyman Çelebi’den, şiir ustalığı Şeyh Galip’ten, mimarideki büyüklüğü Sinan’dan, musiki duyarlığı Itri’den, tarih sevgisi Naima’dan, coğrafya tutkusu Evliya Çelebi’den, adil yönetimi Kanuni’den, fetih coşkusu Fatih’ten gelmektedir. Osmanlılar Yavuz gibi, dünyayı bir medeniyete çok, iki medeni- yete az görmüşlerdir.

*

Medeniyetlerin savaşmaktan daha çok, yarışmak zorunda olduğu bir dünyada, bütün ülkelerin Akdeniz dünyasının, son büyük İslam devleti Osmanlı tarihinden, bütün ülkelerin yararlanacağı, zengin bir adil yönetim birikim vardır. Osmanlı devleti farklı ırktan ve inançtan, çok sayıda milletin oluşturduğu, bir şemsiye devlettir. Osmanlılık bir futbol takımı gibi, her oyuncunun hem ayrı, hem de takımın bir üyesi olarak, birlikte oynanılan bir takım oyunu, birlikte yaşatılan bir ortaklık kültürüdür.

*

Medeniyetler yarışının, medeniyetler savaşına dönüştüğü bir dünyada, dünyanın önde gelen ülkeleri, ya barışa giden bir yol bulacaklar, ya da savaşa giden yolda devam edeceklerdir. Barışa giden yolun şifreleri, Akdeniz’in kutsal kültüründedir.

*

Medeniyetler medeniyetini bulanlar, dünyanın barış şehiri Kudüs’ü, İbrahim milletinin başşehiri olarak görenler, Ortadoğu'da ve dünyada hangi şehir senin, hangi şehir benim olacak, diye birbirleriyle savaşmazlar.

*

Yaşanan ve yaşanacak iki dünyayı, analarının yurdu, babalarının evi olarak bilenler, Habil'in yolunu izlemek için, ellerinden geleni yaparlar, bir insanı öldürmenin, bütün insanlığı öldürmek olduğunu bilirler.

7 Kasım 2021, 12:39

DOĞRULUĞUN İYİLİĞİN GÜZELLİĞİN DORUKLARINA ULAŞAMAYANLAR DÜNYAYA BARIŞ GETİREMEZLER

Bin yıllık tarihleri boyunca, "Kızıl Elma"larının peşinde koşan Türkler, edebiyatın ve sanatın zirvelerine Yunus, Sinan ve Itri ile ulaşmışlardır. Yunus kelimelerin, Sinan kubbelerin, Itri nağmelerin sultanıdır. Onlar kimsenin yeterince açıklayamadığı, herkesin hayran olduğu güzelliği sözle, taşla ve sesle anlatmışlardır. Sanatçılar için güzelliğin sınırı yoktur, güzel olanı anlatmanın binbir yolu ve yöntemi vardır.

*

Hangi alanda olursa olsun, sanatın önde gelen misyonu, gökyüzü ile yeryüzü, hayat ile ölüm arasındaki uyumsuzluklarla, gelen mutlulukları ve mutsuzlukları, herkesin anlayacağı bir dille anlatmaktır. Türk müziğinin zirvesi Itri müziğiyle, gökyüzünde binlerce kuşun kanat sesleriyle birlikte, ötüşlerinin oluşturduğu eşsiz bir koro gibi, gökyüzünün kapılarını yeryüzüne açmıştır. O müziğiyle, insanları eşsiz bir yolculuğa çıkararak, bilinmeyen yaşanacak bir dünyaya taşır.

*

Müzik bazan gökyüzünden yeryüzüne, bazan yeryüzünden gökyüzüne seslenir. İster Eskişehir’de, ister Paris’te, ister Was- hington’da olsun, nerede Yunus’un şiirlerinin besteleri, bir ney eşliğinde yorumlanırsa, dağlar, taşlar, kuşlar ve sular onlara katılır, eksiksiz bir koro oluşur. Onları dinleyen herkes, gökyüzünden kendilerine uzatılan, eli tutmanın coşkusunu, gökyüzünün derinliklerinde yolculuğa, çıkmanın ürpertisini duyar.

*

Kusursuz bir müzik eseri gibi, dağları, denizleri ve ovalarıyla, tabiatta süreklilik ve bütünlük içinde, eşsiz bir uyum ve düzen vardır. Yunus’un, Sinan’ın ve Itri’nin ölümsüzlüğü, doğal hayatın benzersiz güzelliklerini eserlerinde, başarıyla yansıtmalarından kaynaklanır. Güzelliğin dilini bütün insanlar bilir. Onların oluşturdukları güzellik dalgaları, halka halka genişleyerek, bütün dünyaya yayılır ve bütün insanlığı kucaklar.

*

Güzellik vurgunu sanatçı, denizlerin enginliğinin, toprakların cömertliğinin, bilincinde olmalıdır. Bunun için Goethe: “İnsan Tanrı gibi olmak istemesin, ancak kendini insan olarak eksiksiz hale getirmeye çalışsın. Sanatçı bir tabiat eseri değil, mükemmel bir sanat eseri ortaya koymaya baksın” demektedir. Sanatçı sınırlı dünyasıyla, insanın ve hayatın sınırsız güzelliklerini, ne kadar yansıtırsa, o kadar kalıcı ve ölümsüz eserler verir.

*

Sanatçılar akıl gözlerinden daha çok, gönül gözlerinden yararlanırlar. Sanatçıların akılları başlarından önce gönüllerindedir. Onlar gönül gözleriyle, ufuk ötesini görürler. Bu yüzden Paul Valery, şairleri gelecekten haber veren kahinlere benzetir. Sanatçıların gücü, akıl gözüyle olduğu kadar, gönül gözüyle de bakmasını ve görmesini bilmelerine dayanır. Şairler yüzyıllar ötesine uzanarak, gördükleri güzellikleri, yaşadıkları yüzyıla taşırlar.

*

Dünyada güneşleri asla batmayan, Birinci'sinden Sonun'cusuna kadar, bütün “Üstün Haberciler”i, "Allah Kerimdir"diyerek,dünyasını değiştiren, "Sarhoş Gemi"nin şairi Arthur Rimbaud, büyük bir saygıyla selamlar.

*

Sıradışı edebiyatçılar "Üstün haberciler"i izleyen, akılları başlarından önce, gönüllerinde olan, bilgiyi bilgeliğe dönüştüren, düşünce ve eylem dünyalarında, ümitsizlik olmayan, eşsiz bilgelerdir.

*

Necip Fazıl gibi, "Şiiri iman için" bilen bilge edebiyatçılar, edebiyatı medeniyet, düşünceyi eylem için bilerek, savaş dünyasını barış dünyasına dönüştürürler.

8 Kasım 2021, 13:08

DÜŞÜNCE EYLEM İÇİN BİLİNİR DÜŞÜNCESİZ EYLEM ETKİSİSİZ EYLEMSİZ DÜŞÜNCE GÜÇSÜZ OLUR

Diyalektik yöntem, hayatın her boyutunda, her şeyin karşıtlarıyla birlikte bulunmasına dayanır. Hegel ve Marx tarihi yorumlamada, Heraklit ve öncesinden beri, bilinen ve tartışılan diyalektik yöntemden yararlanmışlardır. Necip Fazıl’ın “Sakarya Türküsü” şiirinde vurguladığı gibi: “Her şey akar, su, tarih, yıldız, insan ve fikir”. Hayatın ya- şanır kılınmasında da, her şey akarak değişir, değişerek akar, hiçbir şey aynı kalmaz.

*

Hayatın akışında karanlık aydınlığa, aydınlık karanlığa dönüştüğü gibi, başarı başarısızlığa, başarısızlık başarıya dönüşür. Her başarısızlıkta bir başarı, her başarıda bir başarısızlık vardır. Hayatın bir boyutunda kazanılan başarı, aynı zamanda başarısızlığın başlangıcıdır. Başarının sürekli kılınabilmesi, düşüncenin eylemle, eylemin düşünceyle desteklenerek, hem yeni boyutlar kazanmasına, hem de birbirini büyütmesine bağlıdır.

*

Kalıcı başarı, çift başlı Selçuk kartalı gibi, iki başlı ve dört gözlüdür. İki göz iç dünyanın güzelliklerine dönükken, iki göz de dış dünyanın zenginliklerine dönüktür. İç dünyanın güzelliklerini, yakalamada gösterilen başarılar, dış dünyanın zenginliklerine ulaşmada gösterilen başarılara yansır. İnsanların dış dünyalarının zenginlikleri, iç dünyalarının derinliklerinden kaynaklanır. Ancak dış dünyanın zenginliği, iç dünyanın zenginliğinin güvencesi değildir.

*

Her alanda kalıcı başarıları yakalayanlar, iç dünyalarının derinliklerini, dış dünyalarının zenginliklerine taşıyabilenlerdir. İç dünyaları derin olmayanların, dış dünyalarının zengin olması mümkün değildir. Her iç dünyaya dönük bir düşüncenin, dış dünyayla ilgili bir eylem boyutu, her dış dünyaya dönük bir eylemin, iç dünyayla ilgili bir düşünce boyutu vardır. İç dünya dış dünyayı, düşüncenin eylemi içinde taşıdığı gibi taşır.

*

Hayatın her boyutunda, karşılıklı iletişim ve etkileşim içinde, düşünce eyleme güç katarken, eylem de düşünceye zenginlik katar. Ekonomik, siyasal ve kültürel hayatta, kalıcı yenilikler yapmada, diyalektik yöntemin gücü, düşünce ve eylem arasındaki, iki yönlü etkileşimden ve iletişimden kaynaklanır. Düşünce ve eylem arasındaki ilişki, birleşik kaplar arasındaki ilişkiye benzer. Düşünce alanındaki gelişmeler, eylem alanındaki gelişmeleri gösterirler.

*

Düşünce ve eylem arasındaki iletişim ve etkileşim, bilimle ve edebiyatla sürekli kılınır, her dönemde, değişik alanlarda yapılan bilim ve edebiyat çalışmaları, düşünce ve eylem arasındaki uyumun ve düzenin güvencesi olurlar. Bilimle ve edebiyatla desteklenmeyen, düşünceler ve eylemler kalıcı olmazlar. Düşünce ve eylem, süreklilik ve bütünlük içinde, yılın mevsimleri arasında, yazları kışların izlemesi gibi, birbirini izleyerek, yeni zenginlikler kazandırır.

*

Hayatı yaşanır kılanlar, açgözlülükleri büyütenlerin karşısına, tokgözlülükleri büyüterek çıkmasını bilenlerdir.

*

Öncüler ikiyüzlülüklerin önüne, açık yüreklilikle geçerler, önyargıların üstesinden hoşgörüyle gelirler.

*

İnsanların düşünceleri eylemlerine yansır. Düşünceler eylemlerin habercileridir.

9 Kasım 2021, 12:43

TÜRKİYE'NİN YİRMİ BİRİNCİ YÜZYILI YİRMİNCİ YÜZYILI GİBİ ÖLÜMSÜZ ŞAİRLER YÜZYILI OLACAKTIR

Dünyanın her ülkesinde, savaşları politikacılar başlatır şairler durdurur. Doğu'yla Batı’nın çatışma alanı, Anadolu’da Yirminci yüzyıl, bir politikacılar yüzyılı olmaktan daha çok, bir şairler yüzyılı olmuştur. İki dünyanın hesaplaşmasında şairler, önemli sorumluluklar yüklenmişlerdir. Anadolu’da kutsal kültürle, seküler kültürün birbirine karıştığı, her şeyin altüst olduğu bir dönemde, şairler Anadolu’nun geleceğine ışık tutmuşlardır.

*

Türkiye’nin Yirminci yüzyılına, Mehmet Akif, Yahya Kemal, Necip Fazıl ve Sezai Karakoç, damgasını vurmuştur. Onların geçmişten geleceğe bakan, düşünce ve eylem yüklü şiirleriyle, Anadolu Yirmi birinci yüzyıla hazırlanmıştır. Onlar milletten gelen bir istekten daha çok, devletten gelen bir baskıyla, yürütülen sekülerleştirme sürecinin sancılarını yaşamış, doğurduğu karmaşaya şahit olmuş ve izlenen yolun sağlıklı olmadığını her fırsatta vurgulamışlardır.

*

Şairlerin dünyasındaki Türkiye, Türkiye’nin dünyasındaki şairler, düşüncelerini şiirlerine, şiirlerini düşüncelerine yansıtarak, Anadolu’nun şairler yüzyılını oluşturmuşlardır. Bin yıllık Türk tarihinin, omurgasını oluşturan Anadolu’nun, Yirminci yüzyılı onların şiirlerinde özetlenmiştir. Ağaçların meyvalarıyla değer kazandıkları gibi, Türkiye de bir ayakları geçmişte, bir ayakları gelecekte olan, şairleriyle güç kazanmıştır.

*

Anadolu’nun dört büyük şairi, düşüncelerine ve şiirlerine yansıttıkları misyonlarıyla ve vizyonlarıyla, Türkiye’nin sorununun, Batılılar gibi olmak değil, her alanda Batılıları aşmak olduğunu göstermişlerdir. Yahya Kemal “Süleymaniye’de Bayram Sabahı” şiiriyle, Anadolu’nun görkemli dönemlerini, Yirminci yüzyılda yeni bir yüze, yeni bir söze dönüştürmüştür. O Anadolu’nun şairler yüzyılında gelmiş, tarihle düşünen büyük bir medeniyet şairidir.

*

Mehmet Akif, savaş yıllarının Anadolu'sundan, “Tek dişi kalmış” Avrupa’ya bakmış, savaşı şiire, şiiri savaşı yansıtarak, şairler yüzyılının ana sütunlarından birini oluşturmuştur. Onun en büyük eseri “Korkma” diye başlayan, Türkiye’nin “Milli Marşı”dır. Necip Fazıl “Çile” şiiriyle, kendi dönüşümünden yola çıkarak, bütün taşları yerinden oynatılan Anadolu’nun, yeniden inşa edilmesi için, izlenmesi gereken eksiksiz bir yol haritası sunmuş, Anadolu’nun geleceğindeki vazgeçilmez yerini almıştır.

*

Sezai Karakoç, “Taha’nın Kitabı” şiiriyle, şairler yüzyılında Anadolu insanının, ölümden sonra kalkarcasına, nasıl dirileceğinin müjdesini vermiştir. Karakoç dünyada kutsal kültürle yoğurulan, tek medeniyet olduğunu, onun doruklarına şiirle ulaşılacağını sürekli vurgulamıştır. Şairler yüzyılının şairleri, tek medeniyetle bağlarını koparmayan kitaplarıyla ve şiirleriyle, Anadolu insanının kültürel hayatıyla birlikte, siyasal ve ekonomik hayatına yeni açılımlar kazandırmışlardır.

*

Büyük şairler, meyvada ağacı, ağaçta ormanı görmesini bilirler. Onlar dünyayı kucaklayan en geniş vizyona sahiptirler.

*

Şairler şiirleriyle düşünürler, şiirleriyle konuşurlar, şiirleriyle bilinirler, şiirleriyle rüya görürler.

*

Büyük şairler hayatın hiçbir alanında, gerçekleşmeyecek rüyaları görmezler.

*

Türkiye'nin Yirmi birinci yüzyılı, Yirminci gibi şairler yüzyılı olacaktır.

*

Gelen yüzyılın şairlerinin pusulaları, geçen yüzyılın şairlerindedir

10 Kasım 2021, 12:48

BÜTÜN BOYUTLARIYLA DÜNYAYI TÜKETMESİNİ DEĞİL ÜRETETMESİNİ BİLEN İNSANLAR DÖNÜŞTÜRÜRLER

Kültürün olduğu gibi ekonominin de, odak noktasında insan vardır. İnsanın iç dünyasının derinliklerine inmeden, tutumları ve davranışları yönlendiren, ihtiyaçları ve istekleri kavramadan, kültür ile ekonomi arasındaki bağımlılığı anlamak mümkün değildir. Birbiriyle çatışıyor gibi görünen, kültürle ekonomi arasında, karşılıklı bir etkileşim vardır. Hayatın bütün alanlarında, insanı ilgilendiren her olgu, hem kültüreldir hem ekonomiktir. Ekonominin yolu kültürle açılır. Ekonomi kültürün peşinden gider.

*

Hayatın yaşanır kılınmasında, iki alandan birini seçmek değil, aynı zaman kesitinde ikisine birden, yeni zenginlikler kazandırmak, tarihin her döneminde çok önemli ve çok belirleyici olmuştur. Uzak Doğu’daki “Ying” ve “Yang”, Mevlana’daki “İyilik” ve “Kötülük” dairesi gibi, kültür ile ekonomi, bütünlük içinde bir daire oluşturur. Her kültürel çalışmanın, bir ekonomik boyutu olduğu gibi, her ekonomik çalışmanın bir kültürel boyutu vardır. Değişik alanlarıyla hayatın zenginliği, iki alan arasındaki yardımlaşmaların, dayanışmaların ve paylaşmaların gücüne ve yoğunluğuna bağlıdır.

*

Ekonomik ve kültürel hayatın iki etkili ve iki önemli alanından, yalnızca birine önem verenler, iki alanı altın oranda harmanlamasını başaramayanlar, her ikisinde büyük atılımların yolunu açamazlar, büyük dönüşümlerin öncüleri olamazlar. Kültür ve ekonomi dairesi içinde, her ikisine gereken önemi vererek, aralarındaki uyum ve dengeyi sağlayan toplumlar, ürün, hizmet ve bilgi üretme güçlerine, yeni açılımlar kazandıranlar, saatli bomba gibi patlamaya hazır dünyanın, en büyük güvenceleri olurlar. Ekonominin yasaları kültürün yasalarıyla, hem dengelenirler hem de denetim altına alınırlar.

*

Ülkelerde vermeden almaya, üretmeden tüketmeye kalkan kuruluşlarla ve insanlarla, hayatın ekonomik ve kültürel boyutlarında, üretim güçsüzlüğünün üstesinden gelmek mümkün değildir. Dünyanın her yerinde, üretmeden tüketenler, ekonomik, siyasal ve kültürel hayatı yoksullaştırarak, her alanda büyük yıkımlara yol açarlar. Kültürel alanda olduğu kadar, ekonomik alanda güçlenmek için, insanların toplumlardan aldıklarına, katma değer kazandırarak toplumlara geri vermeleri, her zaman büyük ve hayati önem taşır. Ülkelerin güçleri, yüksek katma değerli üretim yapan, kuruluşlarından kaynaklanır.

*

Toplumlardan aldıkları ürünlere, hizmetlere ve bilgilere katma değer kazandıranlar, gelen günlerini geçen günlerinden daha değerli kılanlar, kendileriyle birlikte çevrelerinin ekonomik yapılarını ve kültürel dokularını güçlendirirler. Onların ellerinde dağ vadileri arasından denizlere akan nehirler, toplumların doğal enerji kaynaklarına dönüşürler. Onlar nehirlerin akışında gizlenen güçleri açığa çıkardıkları gibi, insanların gönüllerinde uyuyan aslanları uyandırırlar. Dünyanın her yanında, ülkelerin ekonomik güçleriyle birlikte, kültürel güçlerini ürün, hizmet ve bilgi üretimleri belirler.

*

Yaşanılan ve yaşanılacak hayatı, birbirleriyle tüketimde değil, üretimde yarışanlar güzelleştirirler. Toplumdan aldıklarına karşılık, verdiklerini büyütmeyenler, insanları üretmeye değil, tüketmeye özendirirler. Hayatın her alanında üretmek demek, tüketimden özveride bulunmak demektir. Bunun için, her zaman üretim zor, tüketim kolay olmuştur. Ekonomik ve kültürel alanda, üretimi yönlendirme yanında, tüketimi sınırlandırma her dönemde büyük sorun olmuştur. Dünyanın kaynakları, bütün insanlığın doğal zenginlikleridir. Onları sorumsuzca tüketmeye hiç kimsenin hakkı yoktur.

*

Hayatı anlamını bilenler, kendilerine verilen zamanı tüketerek değil, üreterek değerlendirirler. Dünyada üretmeden tüketenlere, hiçbir doğal kaynak yetmez.

*

Hayat tüketenlerle değil, üretenlerle değer kazanır. Toplumların üretim güçsüzlüğünün üstesinden, üretmesini bilenler gelirler.

*

Hayatta kültürün yorulma bilmez üreticisi olmayanlar, ekonominin doyma bilmez tüketicisi olurlar.

11 Kasım 2021, 12:10

YALNIZ EKONOMİYLE YAŞANMAZ EKONOMİ GEREKLİDİR ANCAK YETERLİ DEĞİLDİR

Bir toplumun üretim gücünün büyütülmesi, kimseye haksızlık yapılmadan, üretilen bilgilerin, ürünlerin ve hizmetlerin paylaşılması, bütün ülkelerin ana sorunudur. Toplumların üretim gücünü büyütme ve üretimi paylaşma yöntemleri, yüzyıllar içinde büyük değişiklikler göstermiştir. Ancak kaynakları değerlendirme ve ihtiyaçları karşılama sorunları, her zaman olmuştur, olmaya devam edeceklerdir.

*

Dünyada insan hayatının başlangıcında, İncil’de vurgulandığı gibi, ekmek ya da ekonomi değil, söz ya da kültür vardır. Yalnız ekonomiyle yaşanmadığı gibi, yalnız kültürle de yaşanmaz. İnsanlığın atalarının yitirdiği, hiçbir şeyin kıtlığı çekilmeyen, Cennetin sınırsız kaynakları yanında, bütün insanların birlikte yaşadıkları, dünyanın kaynakları sınırlıdır. İnsanlık dünyanın sınırlı kaynaklarıyla, yitirdiği sınırsız kaynakların Cennet'ini bulacaktır.

*

Arka bahçesi dünya olan, Yitirilen Cennet'e giden yolun kutup yıldızları, seküler kültürün arayış içinde olan filozofları değil, kutsal kültürün üstün habercileri olan peygamberlerdir. Kutsal kültürün peygamberlerini izleyenler, yitirdikleri Cennet'i bulmakla kalmazlar, yaşadıkları coğrafyayı bir dünya Cennet'ine dönüştürürler. Bunun için Pascal filozofların buldukları Allah’a değil, peygamberlerin haberini verdikleri Allah’a inanır.

*

Sınırlı kaynaklarıyla bütün dünyayı, herkesin ihtiyacı karşılanan bir Cennet'e çevirecekler, hayatın bütün boyutlarında nimetleri büyütmeyi, külfetleri küçültmeyi kendilerine görev edinenler olacaktır. Ekonomi hayatı yaşanır kılmanın ve kolaylaştırmanın bilimidir. Bu yüzden ekonominin tarihi, ekmeğin tarihiyle yaşıttır. Ekmeğe ihtiyaç duyulan her yerde, ekonomiye ihtiyaç duyulur. Bu yönüyle, ekonomi sanatların en eskisi, bilimlerin de en yenisidir.

*

Kutsal kültüre saygılı olmak, ekonomiye ilgisiz olmak anlamına gelmez. Kutsal kültürde, yoksullar gibi yaşamak bir erdemdir, ancak yoksulluk bir erdem değildir. Yoksullukla savaşmak, herkesin vazgeçilmez sorumluluğudur. Çünkü yoksulluk, hiç kimsenin giymek istemediği, ateşten bir gömlektir. Yoksullukla savaş, ekonominin inceliklerini iyi bilmeyi gerektirir. Ekonominin doğal yasalarını ve işleyiş mekanizmasını bilenler, hiçbir zaman yoksul düşmezler.

*

Ekonomi Adam Smith'le ve Karl Marx'la başlamadığı gibi, onlarla bitmemiştir. Sanayi toplumunun sorunlarına odaklanan, dünya ekonomi biliminin, iki yüz yıllık bir geçmişi vardır. Soğuk Savaş sonrası gelişmeler, ekonominin seküler kültürün bir türevi olmadığını göstermiştir. Yirmi birinci yüzyılda, kimse ekonomik gelişmenin yolunun sekülerleşmeden geçtiğini söyleyemez. Sekülerleşme ekonomik başarının güvencesi değildir.

*

Dünyanın sorunu sekülerleşmeden, ekonominin ilkeleri ışığında, üretim gücünü büyütmektir.

*

Kutsal kültürde üretmekten ve tüketmekten önce, erdemli olmak önemlidir.

*

Erdemli insanların ekonomisinde, üretimler ve tüketimler güzel olur.

12 Kasım 2021, 12:26

KÜLTÜRDE YETİŞTİRİLMEYEN AĞAÇLAR EKONOMİDE MEYVA VERMEZLER

Dünyada insanlığın kültürel, siyasal ve ekonomik düşüncesinin ana kaynağı, hayatı bütün boyutlarıyla kuşatan kutsal kitaplardır. İnsanlığın düşünce ve eylem dünyasının, derinlik ve zenginlik kazanmasında, kutsal kitaplara dayanan kültürün vazgeçilmez bir yeri vardır. Tarihin her döneminde, toplumları ekonomilerinden önce, kültürleri ayakta tutmuştur. Toplumun bütün kesimleri için, hayatı katlanılır kılan, ekonomiden önce kültürdür.

*

Toplumların geleceğini belirleyen, ekonomiden kaynaklanan üretim tarzı değil, kültürden beslenen düşünce tarzıdır. Yirminci yüzyıldaki gelişmeler, dinleri toplumların afyonu gören Marx’ın yanıldığını göstermiştir. Marx’a katılmayan, dinleri ekonomik başarının kaynağı, gören Weber doğrulanmıştır. Toplumların üretim güçleri, ekonominin ilkelerinden daha çok, kültürün değerlerine dayanır. Kültürün derinliği, hayatın her alanına yansır.

*

Kültür ve ekonomi, aynı dünyanın iki ayrı yüzüdür. Nasıl görünmeyen dünya, görünen dünyayı, bütün boyutlarıyla kuşatırsa, kültür de ekonomiyi dört bir yanından kuşatır. Kültür kutsal, ekonomi bilimsel kitaplara dayanır. Belirleyici ve yönlendirici olan, bilimin değişen doğruları değil, kültürün değişmeyen değerleridir. Biri sınırsız kaynaklara dayanan peygamberlerin, biri sınırlı kaynaklardan beslenen bilginlerin, elinde yeni zenginlikler kazanır.

*

Bütün toplumlarda kültürel alanda, yapılan çok boyutlu çalışmalar, en güzel meyvalarını ekonomik alanda verirler. Kültürel alana yatırım yapmadan, ekonomik alana yapılan yatırımlardan, beklenen getiri elde edilmez. Kültürlerini derinleştirmeyen toplumlar, ekonomilerini zenginleştiremezler. Kültür ve ekonomi arasındaki uyum düzen, bilginlerin sınırlı dünyalarının kazanımlarıyla değil, peygamberlerin sınırsız dünyalarının birikimleriyle sağlanır.

*

İnsanlığın düşünce ve eylem tarihinde, insanlar ufuklarını bilginlerle, ufuk ötelerini bilgelerle görmüşlerdir. Bilgeler ve bilginler insanların, iki dünyayı birlikte gören, birlikte okuyan gözleri olmuşladır. Dünyada insanlar bilgeliğin öğrencisi olmadan, bilginin öğreticisi olamadıkları gibi, kültürün öğrencisi olmadan, ekonominin öğreticisi olamazlar. Bilgeliğin kaynaklarıyla kültür derinleştikçe, bilginin kaynaklarıyla ekonomi zenginleşir.

*

Kültürlerin canlılığı, ekonomilerin sınırlarını aşan, kaynaklardan gelir. Kültürler ana kaynakları olan, kutsal kitaplarla bağlarını koparmazlarsa, ekonomileri denetme ve yönlendirme güçlerini yitirmezler. Avrupa ülkelerinin kültürleri, Protestanlığın değerlerinden güç alırken, Müslüman ülkelerin kültürleri, İslam'ın değerlerinden güç alır. Kutsal kaynaklardan beslenmeyen kültürler, üretim güçsüzlüğünün üstesinden, gelmekte güçlük çekerler.

*

Dünyayı kolaylaştırmada ve güzelleştirmede, kültür bilgeliğin, ekonomi bilginin peşindedir.

*

Bilgelik deniz, bilgi balıktır. Deniz olmadan balık, bilgelik olmadan bilgi olmaz.

*

Hayatın bütün alanlarında, bilgiyi bilgeliğe bilgeler dönüştürürler.

13 Kasım 2021, 12:42

BİR DÜNYADA İKİ DÜNYAYI ALTIN ORANDA HARMANLAMAK

Bu yazı daha önce 03.04.2020 tarihinde de yayımlanmıştı.

Dünyanın her yanında, insanların tüketim düzeylerini artırma yolunda, yapılan her yatırım ve atılan her adım, fizik dünyayla metafizik dünya arasındaki duvarları sağlamlaştırıyor. Oysa yaşanabilir bir hayat ve sürdürülebilir bir tüketim için, iki dünya arasındaki duvarların güçlendirilmesi değil, baştan sona bütünüyle yıkılması gerekir. Çünkü bütün krizler, iki dünya arasındaki aşılmaz duvarlardan kaynaklanmaktadır.

*

Metafizik dünyaya açılan kapıların, anahtarları peygamberlere verilmiştir. Onlar bütün insanlığa beyaz haberler getiren, eşsiz ve seçkin habercilerdir. İnsanlığın atalarının yitirdiği, sınırsız zenginliğin, haberleri peygamberlerdedir. Sezai Karakoç’un Yitik Cennet’te anlattığı yalnızca peygamberlerin değil, aynı zamanda insanlığın tarihidir. Bütün insanlığın, ekonomik, siyasal ve kültürel birikimi, peygamberler tarihinin ayrıntılı bir yorumudur.

*

Görünmeyen metafizik dünya, gözle görülen, elle tutulan ve dille tadılan fizik dünya kadar insanlara yakındır. Avrupa’da Antik Yunan’ın ve Eski Roma’nın, mitolojik dünyasının yeniden inşa edilmesiyle, duvarlarla ikiye bölünen bir bütün, yarım dünyaya dönüştürülmüştür. Yarım dünya yeraltı ve yerüstü kaynaklarıyla, peygamberlerin haber verdiği, Yitik Cennet’in rüyasını görmeyenlerin elinde, Güney Amerika’nın hazineleri gibi yağmalanmaktadır.

*

İlk insandan bu yana fizik dünya, metafizik dünyanın ışığıyla aydınlatılmıştır. Süleyman Peygamber gibi, iki dünyanın sultanları olan peygamberler, dünyaları birbirinden ayıran sınırları kaldırmışlardır. Onların izlerinden gidenler ve onlara inananlar, iki dünyanın birbirinden ayrılmaz yapısının, iki ayrı alanı olduğunu görmüşlerdir. Yeryüzü ve gökyüzü gibi, fizik ve metafizik dünya, birbirinden ayrılmaz, birbirinin varoluş kaynağıdır.

*

Metafizik dünyayla iletişimi ve etkileşimi, ortadan kaldıran fizik dünya, hayatın yaşanabilirliğini baltalamakla kalmamış, kendi eliyle hayat kaynaklarını tek tek kurutmuştur. Yeryüzünün canlılığını koruyabilmesi için, nasıl gökyüzüne ihtiyacı varsa, fizik dünyanın anlam kazanabilmesi için, metafizik dünyaya ihtiyacı vardır. Çünkü fizik dünyanın sınırlı kaynakları, metafizik dünyanın kutsal yasalarıyla, denetim altına alınarak değerlendirilir.

*

Metafizik dünya ölümsüz, fizik dünya ölümlüdür. Kıyamet koptuğunda, fizik dünya dağlarıyla, denizleriyle, ovalarıyla ve şehirleriyle yok olup giderken, hem Cenneti’yle hem Cehennemi’yle metafizik dünya kalıcıdır. Bir ayağı görünen, bir ayağı görünmeyen dünyada olanlar, Kıyamet kopuyor olsa bile, ellerindeki tohumları toprağa saçarlar. Fizik dünyada ekilmeden, metafizik dünyada biçilmez. İki dünyada insanlar, Cennet’in ve Cehennem’in kapılarını, kendi elleriyle açarlar.

*

Dünyada “Cehennem başkalarıdır” diyenler, iki dünyada Cennet’i birden yitirirler.

*

Ekonomik ve kültürel gelişmenin şifreleri, kutsal kitaplara yüklenmiştir.

*

İnsan inandığını arar, inanan insan aradığını, er ya da geç bulur.

14 Kasım 2021, 12:35

SAVAŞA DAYANAN DAVOS EKONOMİSİ BARIŞI ÖZENDİREN KUDÜS KÜLTÜRÜYLE HEM DÖNÜŞTÜRÜLÜR HEM DENETİLİR

Bu yazı daha önce 05.04.2020 tarihinde de yayımlanmıştı.

Ülkelerin yıldan yıla, birbirlerine daha bağımlı, hale geldiği bir dünyada, en büyük dinamik, küreselleşmenin kazandığı yeni boyutları kavramaktır. Kendilerini en etkili küreselleştirici güçler olarak gören Batı ülkeleri, küreselleştirdiklerini düşündükleri Doğu ülkelerini bıraktıkları yerlerde sanıyorlar. Oysa başta Müslüman ülkeler olmak üzere, Çin ve Hindistan, Batı dünyasını geçtikleri yerlerde görüyorlar.

*

Dünyadaki bütün ülkelerin, bir vücudun organları gibi, karşılıklı alışveriş içinde olmaları, ülkeler arasındaki Doğu ve Batı farkını, büyük ölçüde ortadan kaldırmıştır. Dünyanın neresinde olursa olsun, her ülke, bir merkez ülkesi olduğu kadar, bir çevre ülkesidir, bir çevre ülkesi olduğu kadar, bir merkez ülkesidir. Artık dünyada merkez ülkeler denilince artık akla, Çin ve Hindistan yanında Brezilya, Endonezya, Meksika, Nijerya ve Türkiye geliyor.

*

Her ülkenin hem merkez, hem de çevre ülke olduğu bir dünyada, hiçbir ülkenin yalnızca çevre ülke olarak, kalması mümkün değildir. Bir çevre ülkesinin, dünyadan kopuk yönetimleri, toplumun merkez ülke olma taleplerine karşı duramazlar. Bu yüzden küreselleşme, merkez ülkeler için, bulunmaz bir fırsatsa, çevre ülkeler içen, karşı konulması oldukça güç bir tehdittir. Dönüşen dünyada her ülke, küreselleşmenin hızlandırdığı dönüşüme, uyum sağlamak zorundadır.

*

Peter Berger’ın ve Samuel Huntington’ın, Türkçe’ye “Bir Küre Binbir küreselleşme” olarak çevrilen derleme kitaplarında, Japonya’dan Şili’ye kadar on ülkenin, tecrübelerinden yola çıkarak, Yirmi birinci yüzyıl dünyasındaki, kültürel çeşitlilik tartışılmaktadırlar. Onlar dünyanın en büyük küreselleştirici gücünün, bilimiyle, sanatıyla, kültürüyle ve diliyle, Amerika’nın olduğunu vurguluyorlar. Onun her ülkeye, bir kültürel kargo gönderdiğini söylüyorlar.

*

Bütün ülkelere birer kültürel ve ekonomik, kargo gönderen platformların başında, her yıl Davos’ta toplanan “Dünya Ekonomik Forumu” gelmektedir. Yeni yüzyılda bir Batı, bir de geride kalanlar var diyen ve dünyada medeniyetlerin savaştığını ileri süren Huntington, söz konusu kargoya, Davos kültürü demektedir. Davos’tan bütün dünyaya ihraç edilen Batı’nın, ne pahasına olursa olsun, yalnızca kazanmayı düşünen kültürü, Batı’nın çevresinde bir ateş çemberi oluşturmuştur. Batı ya Kudüs kültürünü benimseyecektir ya da toptan yok olacaktır.

*

Etik ya da etik dışı yok, kazanan ya da zarar eden ekonomi vardır diyen, Davos kültürünün kuşatması altındaki Batı dünyası, ateş çemberi içine sıkıştırılmış bir akrebe benzemektedir. Ateş çemberiyle kuşatılan bir akrep, nasıl dışarı çıkmak için çırpınırsa, Batı dünyası da Davos kültürünün, kuşatmasını aşmak için çırpınmaktadır. Çünkü kutsal ve etik olan ne varsa, hepsi ateş çemberinin dışında kalmıştır. Batı dünyası bir çıkış yolu bulmak zorundadır.

*

Dünyadaki bütün ülkeler, Davos kültüründen önce, Kudüs kültürüne odaklanmalıdırlar.

*

Davos’un sorunlarının kaynağında; Kudüs çözümlerinden uzaklaşan Batı vardır.

*

Sorunları çözecek ortak değerlerin, merkezi Davos değil Kudüs’tür.

*

Kare dünyada Davos seküler, Kudüs kutsal değerlerin kaynağıdır.

*

Savaş dünyasını barış dünyasına Kudüs'ün dönüştürür.

15 Kasım 2021, 12:41

KIRMIZI EKONOMİDEN KAYNAKLANAN TÜKETİM ÇILGINLIĞINI YEŞİL EKONOMİNİN SINIRSIZ GÖNÜL DERİNLİĞİYLE DENGELEMEK

Hızlı büyüyen kırmızı ekonomilerde, kalıcı ürünlerden daha çok, geçici ürünlere ağırlık verilir. İster kalıcı, ister geçici olsun, bütün ürünlerin ömürleri ne kadar kısaltılırsa, satışları da o kadar artırılır. Kırmızı ekonomi toplumlarında insanlar, ne kadar çok tüketirlerse, o kadar çok mutlu olurlar. İnsanların mutluluklarını artırmak için, ürünler bir kere yararlanmak, sonra atmak üzere tasarlanırlar. Büyülü alışveriş merkezleri, ilk defa Amerika’da ortaya çıkmıştır. Dünyada bütün ekonomik,siyasal ve kültürel sorunların kaynağı, kırmızı tüketim ekonomisine, Amerikalılar öncülük yapmıştır.

*

Dünyanın neresinde olurlarsa olsunlar, büyülü alışveriş merkezlerinde, hiçbir zaman pencere olmaz, saat olmaz. Çünkü satın almanın saati olmaz. Günün yirmi dört saati alışveriş yapılır. Pencerelerin ve saatlerin olmadığı satış yerlerinde, tüketiciler zamanın, akıp gitmekte olduğunu unuturlar. Her yerde alışveriş merkezleri sabaha kadar açıktır. Satın alınan ürünler, çoğu zaman tüketilip atılmak için üretilirler. Kırmızı ekonomimin sürükleyici gücü Amerika, dünyayı bütün çevre sorunlarının kaynağı olan,büyük bir çöplüğüne dönüştürmüştür.

*

Üretim uzmanları bütün ülkelerde, kısa ya da uzun ömürlü bir ürün almak isteyenlere, kırmızı ekonominin ülkesi Amerika’dan değil, yeşil ekonominin öncüsü Almanya’dan satın almalarını önerirler. Amerika’dan alınan ürünler, bir kere işe yararlar, sonra da çöpe atılırlar. Dünyanın her ülkesinde kırmızı tüketim ekonomisini, alışveriş bağımlısı insanlarla birlikte, kısa ömürlü tüketim ürünleri ayakta tutarlar. İnsanların sonu gelmez,doyma bilmez açgözlülükleri, iç dünyaların yoksulluğundan kaynaklanır.

*

Seküler Batı toplumlarındaki iç yoksulluk, kutsal kültürün bütün değerleriyle, hayattan dışlanmasından kaynaklanmaktadır. Seküler kültür, hiçbir alanda kutsal kültürün yerini dolduramamıştır. Kırmızı ekonominin tüketim kültürünün baskısına karşı direnmede, hem Doğu’da hem de Batı’da, yeşil ekonomini değerleriyle, iç dünyayı derinleştirerek zenginleştirmekten, başka bir yol yoktur. Dünyada yalın ve derin yaşamanın en bilinen yolu, Anadolu’nun bin yıllık tarihi içinde, yaşanıla yaşanıla olgunlaşan Yunus kültürüdür,Yunus ekonomisidir. Yunus ekonomisi yokluğa yerinilmeyen, varlığa sevinilmeyen yeşil ekonomidir.

*

Yeşil ekonmide insanların iç dünyalarını zenginleştirenler, üretimle tüketim arasındaki uyumu ve düzeni, sağlamakta güçlük çekmezler. Onlar hayatın her alanında, yalın yaşamanın yolunu açarak, rasyonel üretimin, irrasyonel tüketime dönüşmesine izin vermezler. Yalınlığın Anadolu’da yüzyılların içinde oluşmuş, köklü bir geleneği vardır. Dünyayı bir fırtına gibi kasan, kavuran kırmızı ekonominin tüketim çılgınlığının üstesinden gelmek için, toplumun bütün kesimlerinin, yeşil ekonominin her yerde geçerli ilkeleriyle, iç dünyayı derinleştirme yolunda, el ele vermeleri hayati önem taşır. Dünyada kırmızı ekonomi, yeşil ekonomiyle dizginlenir.

*

Yeşil ekonomide iç dünyayı zenginleştirmenin bir sınır yoktur. İç dünyaları derinleşen insanlara, görülmeyenleri gören, duyulmayanları duyan, bilinmeyenleri bilen, yeni düşünce ve yeni eylem alanları açılır. İnsanlar tüketime sevinmeyen, üretime yerinmeyen iç dünyalarıyla, dış dünyayı kolaylaştırarak, bütün insanlar için yaşanır kılarlar. Onların dış dünyalarında, açlıktan ölenlere kesinlikle yer olmadığı gibi, tokluktan ölenlere de kesinlikle yer yoktur. Onlar iç dünyanın derinliklerini, dış dünyanın zenginliklerine yansıtmayı bilirler.

*

Dünyadaki ekonomik çöküntüler, kırmızı ekonominin dış dünya yoksulluğundan değil, yeşil ekonominin iç dünya yüzeyselliğinden kaynaklanır. Onların ellerinde, dağlarıyla, denizleriyle, ovalarıyla bütün dünya yaşanmaz hale gelmiştir.

*

Ülkelerin ekonomik dengelerini sarsan, kırmızı ekonomiden beslenen tüketim çılgınlığının üstesinden, yeşil ekonominin iç dünya zenginleri gelirler.

*

Yeşil dünyanın derin dilini öğrenmeden, kırmızı dünyanın yalın dilini anlamak mümkün değildir.

*

Glaskow zirvesi üniversitelerdeki, yeşil ekonomi derslerinin önemini gündeme taşımıştır.

16 Kasım 2021, 13:01

DÜNYANIN BÜTÜN ÜLKELERİNDE YOKSULLUĞUN ÜSTESİNDEN TÜKETMEDEN DAHA ÇOK ÜRETMEYİ SEVEN ELLERLE GELİNİR

Yoksulluk yararsız tüketimi artırma peşinde koşan, Kuzey ülkelerinden daha çok, eğitimsizliğin getirdiği mesleksizlikten kaynaklanan, Güney ülkelerinde ileri boyutlara ulaşmıştır. Kuzeyli ülkeler gibi, üretmesini bilmeyen Güney ülkeleri, sıra tüketmeye gelince, dünyadaki hiçbir ülkeden geri kalmak istemiyorlar. Kuzey ülkeleriyle üretmeden daha çok, tüketmede yarışan Güney ülkeleri, kaynaklarını üretime katkıda bulunmayan, ölü yatırımlara gömmektedirler.

*

Sarıkamış’tan Girne’ye, Ulm’den Biarritz’e, Cahit Zarifoğlu’nun gezi gözlemlerini topladığı, “Yaşamak” isimli kitabının ilk yazısı, “Ne çok acı var” diye başlar. Dünyada Kuzey’den Güney’e doğru gidildikçe, acıyla birlikte yoksulluk da artar. Güney’de milyarlarca insan yoksulluk, milyonlarca insan açlık sınırının altında yaşar. Giderek düzleşen, gizliliğin olmadığı dünyada, hem Güney’in hem de Kuzey’in ortak düşmanı, Amerika ya da Çin değil, insanlara acı veren yoksulluktur.

*

Dünyanın her yanında yoksulluk, devletlerin sermayeyi servete dönüştüren, ölü yatırımlarından kaynaklanmaktadır. Ekonomik bağımsızlıktan daha çok, ekonomik bağımlılıkların önem kazandığı, ülkelerin ekonomilerinin birbirine bağımlı hale geldiği dünyada, yoksulluk bütün dünyayı tehdit etmektedir. Dünyada yoksulluğun yol açtığı acıların üstesinden gelmek için, hem Kuzey hem Güney ülkelerinin elbirliği yapmaları büyük önem taşımaktadır.

*

Kuzey ülkelerinin gösteriş harcamalarına dayanan zenginlik kültürü, seküler dünyanın düşünce ve eylem merkezlerinden, sürekli geliştirilen iletişim ve etkileşim araçlarıyla, bütün ülkelere ihraç edilmektedir. Kuzey ülkeleri dünyaya üretim kalıplarından daha çok, tüketim kalıplarıyla örnek olmaktadır. Güney ülkeleri başta olmak üzere, dünyanın çevre ülkeleri, seküler kültürün tüketim kalıplarını, dört elle sarılmak için, birbirleriyle kıran kırana yarışmaktadırlar.

*

Kuzey ülkelerinin tüketim kalıplarını benimseyen Güney ülkeleri, Güneyliler gibi üreterek, Kuzeyliler gibi tüketmenin bedelini, bütün şehirlerin çevrelerinde oluşan büyük yoksulluk halkalarıyla ödüyorlar. Üretimde gelen yıllarında, geçen yıllarından geri kalanlar, Güney’in yoksulları, Kuzey’in varlıklılarının, en büyük tüketicileri oluyorlar. Onlar Kuzeylilerin üretim kalıplarından önce, tüketim kalıplarını benimseyerek, üreten eller olma güçlerini yok etmektedirler.

*

Anadolu’da denildiği gibi: “Ak akçe kara gün içindir”. Kara günlerin de gelebileceğini düşünmeyen toplumlar, ak günlerin değerini bilemezler. Bu yüzden dünya Kuzey ülkelerinin, akılları başlardan alan tüketim ürünleriyle işgal edilmiştir. Dünyada kimse kimsenin ne ürettiğine değil, ne tükettiğine bakmaktadır. İnsanlar sürekli tüketmeye özendirildikleri için, gelecekteki gelirlerini harcamaktadırlar. Bolluk günlerinin değerini bilmeyenler, darlık günlerinde acı çekmektedirler.

*

Kuzey ülkelerinin harcamaya dönük tüketim kalıplarına karşı, Güney ülkeleri geri dönüşüme uygun tüketim kalıpları geliştirilmesi bütün dünya için hayati önem taşıyor.

*

Üretimle silahlanmayan toplumlar, yoksullukla savaşamazlar. Dünyayı tüketen eller değil, üreten eller dönüştürürler.

*

İnsanların acılarını, alan eller değil, veren eller dindirirler. Veren eller her yerde alan ellerden üstündürler.

17 Kasım 2021, 12:05

BULAŞICI BİR HASTALIK GİBİ YAYILAN AÇGÖZLÜLÜĞE KARŞI SAĞDUYUYLA YALINLIKLA TOKGÖZLÜLÜKLE SİLAHLANMAK

İnsanların üretme güçlerinin bir sınırı olmasına karşılık, tüketme isteklerinin bir sınırı yoktur. Tarihin her döneminde, dünyanın kaynakları insanların karınları doyurmuş, ancak gözlerini hiçbir zaman doyuramamıştır. Bu yüzden insanların gözleri, hep ayda ve yıldızlarda olmuştur. İnsanlar doğaları gereği, bir dünya dolusu altınları olsa, hiç düşünmeden ikinci bir dünya dolusu altın isterler. İnsanların doyma bilmez gözlerini, topraktan başka doyuracak altın bulunamamıştır.

*

İnsanların doğalarının bilincinde olan, seküler Batı kültürü, insanlığı toptan intihara sürükleyen, açgözlülüğü göklere çıkarırken, insanlığa bilinmeyen dünyanın kapılarını açacak, tokgözlülüğü ayaklar altına almıştır. Bunun sonucu seküler dünyada, insanların istedikleri önlerinde, istemedikleri arkalarında olmuştur. Bu yüzden dünyanın varlıklı ülkelerinde, insanlar tokluktan ölürlerken, yoksul ülkelerinde insanlar açlıktan ölmektedirler. Dünyada tokluktan ölenler, açlıktan ölenlerden daha çoktur.

*

İki yüzyıla varan yoğun çalışmalara rağmen, Roger Garaudy’nin “Düşüncenin Başkenti Kurtuba” kitabında, ayrıntılarıyla ortaya koyduğu gibi, dünyadaki bütün krizler, tek boyutlu seküler kültürün, yetersizliğinden kaynaklanmaktadır. Seküler dünyada insanlar, yüzlerce yıl yaşasalar da, hiçbir zaman harcayamayacakları paraları biriktirmeleri, açlıkta sınır tanımayan gözlerini doyurmaya yetmemektedir. Seküler toplumlarda insanların, karınları doydukca, açgözlülükleri artmaktadır.

*

Seküler kültürde insanların ihtiyaçlarının karşılanması, isteklerini kamçılamakla kalmıyor, aynı zamanda isteklere yeni istekler kazandırıyor. Seküler kültür içinde insanların, açgözlülükte yarışmaları kültürel kirlenmeyle, katlanarak artan çevresel kirlenmeyi, önlenmesi mümkün olmayan boyutlara taşımıştır. Seküler kültürle büyülenen insanların doyma bilmez gözleri, yoksulluğun kol gezdiği dünyada, kendilerinden başka kimseyi görmemektedir.

*

Seküler dünyanın kutsallık kazanan kutlu kentlerinden, insanların açgözlülüklerine yeni boyutlar kazandıran, bilgi toplumunun akıllı ürünleriyle, bütün dünya büyük bir yok oluşa doğru sürüklemektedir. Bütün ülkelerde parlak günleri, geride bırakan seküler kültür, dünyanın geleceğini öngörmeye çalışan, aydınlar tarafından sorgulanmaktadır. Dünyada açgözlülüğün büyüsünü, aydınların uyarılarına kulak veren,bütün ülkelerde orta kuşağı oluşturan. sağduyulu insanlar bozacaklardır.

*

Dünyanın geleceğini düşünen sağduyulu kuşaklar, yeri ve zamanı gelince, hep birlikte hareket ederek, dünyanın her yanında, açgözlülüğü büyüten seküler çağrılara meydan okuyacaklardır. Onların karşısında seküler dünyanın, bütün silahları etkilerini bir bir yitireceklerdir. Onlar insanlara, kültürlere, denizlere, ormanlara ve ovalara zarar veren, kuruluşların ürünlerine ilgisiz kalarak, can damarlarını kurutacaklardır. Dünyada onların silahlarından daha güçlü silah yoktur.

*

Sağduyusunu yitiren insanların elinde dünya, krizden krize sürüklenerek, yaşanılır olmaktan çıkmıştır.

*

Ateş topluluğuna dönüşen dünyayı, güneş topluluğuna sağduyulu insanlar dönüştürecektir.

*

Dünyanın neresinde olurlarsa olsunlar, sağduyulu insanlar yanlışta birleşmezler.

18 Kasım 2021, 11:45

DÜN KAYBETTİĞİMİZ SEZAİ KARAKOÇ'UN NECİP FAZIL'IN ÖLÜMÜNDE YAZDIĞI BU ÖNEMLİ YAZI KENDİSİ İÇİN DE AYNEN GEÇERLİDİR

Yaş kemale ermişti. Bu bakımdan hazır olmalıydık Üstadın gidişine. Fakat alışmak kolay değil. Ancak zamanın geçmesiyle tahammül gücüne eriyor insan böyle acıya.

*

Bu yazımda da, elimden geldiğince, rahmetli Üstadın bir cephesini anlatayım istiyorum. Bunu bir vazife biliyorum.

*

Şüphesiz büyük bir şairdi. Şiiri hakkında en uzun incelemeyi yapmış biri olarak burada onun üzerinde durmayı fazla bulurum. O inceleme ki, nice incelemelerin, doktora tezlerinin hazırlanmasında bir kaynak oldu.

*

Yalnız ona mahsus olan bir özellik.

*

Bir düşünürdü Üstad. Önemli bir piyes yazarıydı. Polemik yanı, tartışma kalemi ve cesareti ünlüydü. Nice tabu konulara el atmıştı.

*

Fakat asıl özelliği bunların ötesinde. Çünkü şair olarak, piyes yazarı olarak geçmişte ya da çağda, bizde ya da dışarıda emsali bulunabilir. Ama, öyle bir özelliği var ki, bu, geldiği çağ gereği, yalnız ona mahsus olan bir özellik. Misyonu da bu noktada gizli Üstadın.

*

O özellik, o misyon neydi?

*

Bu misyon, ülkemizde, entelektüel planda, sadece bilim alanında değil, yaşama planında “İslam”ın gündeme getirilmesidir.

*

Entelektüellerin İslam’a dönüp bakmaları sağladı

*

1930’lardan sonra, şiirde, romanda ve felsefede mistik eğilimler baş göstermişti. Bunları Peyami Sefa’da, Necip Fazıl ve o günün şairlerinde görebiliriz. Unsurlar halinde doğu-batı sentezi cinsinden düşüncelere de rastlanabilir. Yahya Kemal’in sohbetinde de bu nevi düşünceler vardır. Ancak İslam idealini tüm bir tez olarak alıp savunan kimse yoktu.

*

Halk, İslam’ı yaşıyordu kendi gücünce. Din alanı bilginleri vardı. Fakat, entelektüel planda artık gizli açık başka tezler savunuluyordu. İşte, Türkiye’de, entelektüellerin İslam’a dönüp bakmaları gerektiğini ilk haykıran ve tezini sistemleştirmeye çalışan ilk O oldu diyebiliriz.

*

İslam’ı bir hayat tarzı olarak seçmemiz gerektiğini söyledi

*

İslam’ı çağımız insanı için de, gelecek zaman insanı için de yaşanacak bir hayat tarzı olarak seçmemiz gerektiğini O söyledi. O, bunu bir bilim konusu gibi değil, canlı bir savaşım şeklinde sürdürdü. Yani, İslam onun için ekzistansiyel bir sorundu. Var olmak ve yok olmak sorunuydu. Hem kendisi, hem toplum için. Bu yüzden, hem kendi nefsiyle, hem karşı düşüncelerle savaştı. Bütün bunlar gözümüzün önünde oldu. Ve derken, bu ekzistansiyel kaygı topluma aşılandı.

*

Donmuş taş terliyor artık.

*

Onu, evvelsi gün Fatih Camii’nden uğurlayan kitle, bu ürpertiyi hisseden kişilerdi.

*

Toplum entellicansiyasında İslam’a ekzistansiyel ilgi ve toplum ruhunda bir ürperti uyandırmıştı Üstad.

*

Sonra bu yol açıldı.

*

Donmuş taş terliyor artık. DÜN ANA YURDUNA VE BABA EVİNE UĞURLADIĞIMIZ BÜYÜK DÜŞÜNÜR VE EŞSİZ ŞAİRE RAHMET DİLİYORUZ.

19 Kasım 2021, 11:55

PUSULASINI YİTİREN EKONOMİK VE KÜLTÜREL DÜNYANIN YOL HARİTASI WASHINGTON'DA PEKİN'DE DEĞİL İSTANBUL'DADIR

Soğuk Savaş sonrası dünyada devletler değil, medeniyetler savaşıyor diyen Samuel Huntington, Batı’nın sınırlarını Müslüman coğrafyaların içlerine kadar uzatır. Avrupa’da her ülke kendi sınırlarını Batı’nın başladığı sınırlar olarak düşünür. Almanya Macaristan’ı, Macaristan Bulgaristan’ı, Bulgaristan Türkiye’yi İslam coğrafyasının başladığı ülke olarak görür. Brüksel dünya barışının korunmasını, Batı dünyasından bekler.

*

Yirminci yüzyıldan Yirmi birinci yüzyıla geçiş yıllarında, Avrupa’da Müslümanlarla Hristiyanlar arasında başlayan savaşlar, Asya’ya ve Afrika’ya, genişleyerek devam ediyor. Yeni yüzyılda hem Doğu, hem Batı ülkelerinin birlikte oldukları dünya gemisi, aynı Titanic gibi kendisini bekleyen buzdağına doğru, dev dalgaların ve devasa buzdağlarının olduğu, uçsuz ve bucaksız denizlerde, kaptansız ve pusulasız yol almaya çalışıyor.

*

Doğu’suyla Bat’sıyla, iki dünyayı içinden tanıyan Amin Maalouf, Batı’nın dünyaya söyleyecek yeni bir sözünün olmadığını anlatan, “Çivisi Çıkmış Dünya” kitabında, bütün dünyanın yeni yüzyıla, pusulasız girdiğinin altını önemle çiziyor. Berlin Duvar’nın yıkılmasının, üzerinden yarım yüzyıla yakın zaman geçmesine rağmen, ülkeler arasında kısa bir süre duran silahlanma yarışı, kaldığı yerden yeniden başlıyor ve bütün hızıyla devam ediyor.

*

Dünya bir binyıldan yeni bir binyıla girerken, “Medeniyetler Savaşı”nda, Doğu ve Batı ülkeleri, yeni bir yol ayrımına gelmişlerdir. Doğu elindeki pusulayla, Batı elindeki gemiyle güçlerini birleştirerek, ya elele verecekler büyük dalgalı okyonusları aşacaklar ya da çalkantılı okyonusların dalgaları arasında boğulacaklardır. Pusulasız gemileriyle dünyaya Komünizm’i, Faşizm’i armağan eden Avrupa, hala Doğu’suz Batı olamayacağını düşünemiyor

*

Batı dünyasıyla Doğu dünyasının,cephelerde savaşmasının, pazarlarda yarışmasının, bin yıllık tarihinde Anadolu, Avrupa’daki Asya, Asya’daki Avrupa olmuştur. Bu yüzden Cumhuriyet döneminin, düşünce ve edebiyat dünyasında bir çığır açan Sezai Karakoç, “Unutuş ve Hatırlayış” isimli kitabında, “Anadolu’nun bir kaderi var: Doğu’yla Batı’nın karşılaştığı yer olmak” diyor. Anadolu Müslümanlarla Hristiyanlarların hem çatıştığı,hem uzlaştığı coğrafyadır.

*

Bir ayağı Asya’da, bir ayağı Avrupa’da olan Türkiye, Doğu dünyasıyla Batı dünyası arasında, birinden birine geçilen bir köprü olmaktan daha çok, iki ayrı dünyanın güvenliğini sağlayan, eşi benzeri olmayan bir deniz feneridir. Pusulasını yitiren dünya gemisini, savaşın kayalıklarında parçalanmaktan, Doğu’nun Batı’ya, Batı’nın Doğu’ya karşılıklı saygı gösterdiği, Fatih’in İstanbul’u kurtarır, İstanbul’la gemi pusulaya, pusula gemiye kavuşur.

*

Geleceğin mimarları bütün insanlığın, bilgi ve bilgelik birkiminden yararlanmasını bilenlerin arasından çıkacaktır.

*

Kare dünya ya Doğu ya Batı diyenlerle değil, hem Doğu hem Batı demesini bilenlerle yaşanır kılınacaktır.

*

Doğu ve Batı arasındaki farklı alanlardan önce, ortak alanlar yeni dünyanın yol haritası olacaktır.

*

Türk ve İslam dünyası, Bir eli Asya'da bir eli Avrupa'da olan İstanbul'da buluşarak, iki dünya arasındaki dengeyi sağlayacaktır.

20 Kasım 2021, 12:20

ÖNDEN GİDEN "DİRİLİŞ" SEVDALISI MAHMUT KANIK'A VE EDEBİYATI DÜŞÜNCE VE EYLEM ARASINDA KÖPRÜ OLARAK GÖREN BİLGE ŞAİR SEZAİ KARAKOÇ'A RAHMET OLMASI DİLEĞİYLE BİR YIL ÖNCE YAPTIĞIMIZ KARAKOÇ'UN DÜŞÜNCE

VE EYLEM DÜNYASINI ELE ALAN BİR SÖYLEŞİYİ SUNUYORUZ.

20 Kasım 2021, 13:45

DÜNYA BARIŞININ MİMARLARI SEZAİ KARKOÇ GİBİ DÜŞÜNCEYİ EYLEM ŞİİRİ İMAN İÇİN BİLEN BİLGİYİ BİLGELİĞE DÖNÜŞTÜREN BİLGELER OLACAKTIR

Şiir deyince Anadolu insanın aklına, Yirminci yüzyıl Türk şiirinin köşe taşları olan, Mehmet Akif, Yahya Kemal ve Necip Fazıl gelir. Cumhuriyet döneminde adını duyuran her şair, geçtiği yollara, dikkatle baktığında, onların edebiyat ve medeniyet tarihinde, bıraktıkları kalıcı izleri görür.

*

Yakında yitirdiğimiz Şair ve Düşünür Sezai Karakoç, Türk edebiyatının köşe taşlarına yaslanarak, Anadolu insanının şiir ve düşünce dünyasına, "metafizik boyut" ve "metafizik gerilim" kazandırmıştır. Şiire metafizik sancı yükleyen Karakoç, Türk şiirinde yeni açılımların öncüsü olmuştur.

*

Türk şiirinde "Büyük Doğu"nun, Diriliş Mavera'nın dört şairi Cahit Zarifoğlu, Erdem Bayazıt, Akif İnan ve Alaeddin Özdenören başta olmak üzere, Büyük Doğu, Diriliş, Edebiyat, Hece, Yedi İklim dergilerinin çevresinde yer alan her şaiirin yolu Karakoç'a çıkar. Karakoç Necip Fazıl sonrası Türk şiirinde bir milattır.

*

"Hızırla Kırk Saat"ın, "Taha'nın Kitabı"nın ve "Gül Muştusu" nun şairi Karakoç, bütün şiirlerin topladığı "Gün Doğmadan" kitabıyla, geleceğin şairlerine paha biçilmez bir miras bırakmıştır. O Anadolu insanının, bin yıllık şiir dünyasının, köşe başlarından biridir. Onun düşünce ve eylem dünyasında, arayış içinde olan, metafizik kaygılar taşıyan bütün Ademoğullarına yer vardır .

*

Kalıcı iz bırakan edebiyatçılar, düşünce ve eylen dünyalarının şiirlerini, hikayelerini, romanlarını ve denemelerini, hiç yorulmadan, hiç dinlenmeden yazarlar. Onlar çıktıkları düşünce ve eylem dağlarının doruklarında, insanların içine düştükleri güçsüzlüğün uçurumlarını görürler. Ve bütün insanları Tur Dağı'ında Musa, Gökyüzün'de İsa, Miraç'ta Son Peygambe'le olmaya çağırırlar.

*

Sanatın doruk noktasına ulaşanlar, Cennet ile Cehennem'in sınırlarının kıldan ince, kılıçtan keskin olduğunun bilincine vararak, bağışlamayanların bağışlanmayacaklarını bilirler. İnsan hayatınnın değerini ve anlamını kavramayanlar, hayatı yaşanır kılamazlar. Çünkü hayatın anlamı insanda gizlidir. Edebiyat insanı bilmektir. İnsanı bilenler, edebiyatı bilirler.

*

Edebiyatın kaynağında, karşıtların birliği vardır. Karşıtları olmadan edebiyat olmaz. Edebiyatçılar Yunus gibi, erik dalına çıkarlar, orada üzüm bulurlar, şiir dağına çıkarlar, orada roman bulurlar, varlık dağına çıkarlar, orada yokluk bulurlar, ölümsüzlük dağına çıkarlar, orada ölüm bulurlar.

*

Hayata anlam ve değer kazandırmanın sırrı, ölümle ölümsüzlüğün, sevgiyle silahlanmakta nefretle silahlanmanın, iyilik peşinde koşmakla kötülük peşinde koşmanın bir arada bulunmasında gizlidir. İnsanlığın tarihi Habiloğullarıyla Kabiloğularının birbirleriyle çatışma ve uzlaşma tarihidir. Çatışmanın ve uzlaşmanın olmadığı toplumlarda değişme ve gelişme olmaz.

*

Hayata anlam ve değer kazandıranlar, Sezai Karakoç'un "Gül Muştusu'ndaki ölümsüz dizeleriyle söylenirse,"Diriliş bayaraklarını taşıyan / Şehit gömleklerini peşin giymiş / Ateşten, sudan geçer gibi geçen / Allah önünde her varı yok gören"lerdir.

*

Dünyayı Cennet'e dönüştürecekler, Diriliş Dergi'sinin yol haritası olan, "Bir insanı öldürenler bütün insanlığı öldürürler. Bir insanı diriltenler bütün insanlığı diriltirler" ilkesini, değişmez ilke edinenler olacaktır.

21 Kasım 2021, 13:17

BİLİNMEYEN GÖKYÜZÜNÜN BİLGİ VE BİLGELİK HAZİNELERİ EDEBİYATÇILARLA ZENGİNLEŞEREK YENİ AÇILIMLAR KAZANIR

"Gebe Bırakan Söz"ün ustası olanlar, edebiyatı amacı yalnızca kendisi olan bir eylem alanı olarak görmezler. Onlar için "Sanat Allah''ı aramaktır", gerisi bir oyundur, bir eğlencedir. Kültürler arasındaki savaşın, hız ve yoğunluk kazandığı Yirmi birinci yüzyılda, edebiyat ve sanat, gerek düşünce, gerek eylem alanında, vazgeçilmez bir yer tutuyor.

*

Görünmeyen dünyanın kapıları, edebiyatla sonuna kadar açılır. İç ve dış dünyanın hazineleri şiirde gizlidir. O şiiri yakalayanlar, yakında ana yurduna ve baba evine yolcu edilen Sezai Karakoç gibi, toplumları dönüştürecek gücü ateşlemeyi bilirler. Onlar tarihin her döneminde toplumları dönüştürmenin sürükleyici güç olmuşlardır.

*

Karakoç "Bugün şiir ve edebiyata giren, yarın hayata girecektir" derken, sanat ve hayat arasındaki diyalektik ilişkiye dikkat çeker. Sanat insanı, insan ekonomiyi dönüştürür. Başlangıçta Marksistlerin ileri sürdükleri gibi, ekonomi değil, kültür vardır. Belirleyici olan ekonomi değil kültürdür. Kutsal Kitap'ların bilgi ve bilgelik zenginlikleri, edebiyatçılarla gökyüzünden yer yüzüne taşınır.

*

Bilge edebiyatçılar Anadolu'da, aşağıdan değil de, yukarıdan gelen bir kültür değişiminin, yüzyılların bilgi ve bilgelik birikimi bir medeniyetin, değerlerinin ekonomik ve kültürel yapıdan bir bir sökülmesinin yol açtığı büyük travmaları kitaplarında, bütün ayrıntılarıyla bir kuyumcu duyarlığıyla dile getirmişlerdir.

*

Edebiyatı medeniyet, bilgiyi bilgelik, düşünceyi eylem, şiiri iman için bilen, Büyük Doğu, Diriliş, Edebiyat ve Mavera dergileri çevresinde halkalanan edebiyatçılar, Anadolu'yu Doğu'suyla ve Batı'sıyle bir baştan bir başa kasıp kasıp kavuran dehşet fırtınasını göğüslerinde duymuşlardır. Ancak Mevlana gibi, Hacı Bektaş gibi, Yunus gibi,Hacı Bayram gibi, hiçbir zaman umutsuzluğa düşmemişlerdir.

*

Anadolu insanının düşünce ve eylem dünyasında umutsuzluğa, karamsarlığa kesinlikle yer yoktur. Umutsuzluk, kötümserlik ve karamsarlık fırtınaları, edebiyatla ve sanatla dağıtılır.

*

Medeniyetler derin ve büyük bir edebiyat denizi oluşturmadan, düşünceyi eyleme geçiremezler. Her medeniyetin değerlerinin hayata kazandırılmasında, edebiyatlar büyük önem taşırlar.

*

Öncü edebiyatçıları olmayan bir toplumların, dönüştürücü yöneticileri ve dünyayı hallaç pamuğu gibi atan girişimcileri de olmaz.

*

Nasıl kurumuş kaynaklardan can suyu fışkırmazsa, derinliğini yitiren edebiyatlardan, zengin medeniyetler çıkmaz.

*

Edebiyatlar medeniyetlerin binbir renkli çiçeklerinin, açtığı gizemli bahçeleridir.

22 Kasım 2021, 11:33

HAYATIN HER ALANINDA FİNANSAL SERMAYE GÜÇ VE ÜRETİM KAYNAĞI OLMAKTAN ÇIKMIŞTIR

Ulaşım, iletişim ve üretim alanındaki gelişmeler, toplumların ekonomik, siyasal ve kültürel yapısında, köklü dönüşümlere yol açmaktadır. Her alanda büyük bir hız ve yoğunluk kazanan üretim yarışı, bütün kuruluşları birbirleriyle hem yarışmaya hem yardımlaşmaya zorluyor. Ürünlerin ve hizmetlerin üretiminde, giderleri azaltmak, gelirleri çoğaltmak için, yenilenme çalışmalarına büyük yatırımlar yapılmaktadır. Sürekli yenilenmesin bilenler, her alanda güç kazanmaktadırlar.

*

Üretimde ve yönetimde yeni gelişmelere paralel olarak, ekonominin bütün alanlarında, ağırlık insanlardan makinalara geçerken, yönetimde ağırlık sermaye sahiplerinden, bilgi sahiplerine geçmektedir. John Kenneth Galbraith, “New Industrial State” adını verdiği kitabında, dünyadaki toplam üretiminin, önemli bir bölümünü karşılayan, sanayi toplumlarının büyük kuruluşlarının, üretim ve yönetim yapısındaki değişmeleri, ayrıntılı olarak ele alarak tartışmaktadır.

*

Sanayi toplumlarında karar alma yetkisi, Galbraith’in “Teknostrüktür” olarak nitelendirdiği, yeni bir yönetici kesimin eline geçmiştir. Onlar sanayi toplumunun dokunulmazlık kazanan teknokratlarıdır. Ülkelerin ekonomik yapılarını dönüştüren, pazarlarda fiyatları belirleyen, gelirleri artıran ve giderleri düşüren yenilikler yapan kuruluşların, ortakları güçlerini yitirmişlerdir. Dünyadaki bütün kuruluşlarda güç, yeni ürünler geliştiren teknokratlara kaymıştır.

*

Tarihin her döneminde toprak, sermaye ve emek gibi, üretim faktörleriyle yönetenler arasında doğru orantılı bir bağıntı olmuştur. Dönemin ekonomik ve kültürel özelliklerine göre, gücün kaynağı değişmiştir. Tarım toplumlarında güç, toprak büyüklüğünden kaynaklanmıştır. Toprağı büyük olan ülkelerin üretim gücü de büyük olmuştur. Sanayi toplumlarında birden fazla güç kayması yaşanmıştır. Önce sermaye, ardından teknolojik bilgi, sahipleri ağırlık kazanmıştır.

*

Galbraith dünyanın önemli iktisatçılarından biri olduğu gibi, etkili entelektüellerinden de biridir. Bir sanatçı duyarlılığıyla, yıllar öncesinden, sermayenin bir güç ve egemenlik aracı olmaktan çıktığını görmüştür. O “İnsanlar bundan böyle sefaletin dehşet verici tuzaklarına düşmeyecekler, geleneksel Kapitalizm ölecek ve Marksizm hayat kaynaklarını kurutacaktır” demiştir. Seksenli yılların sonundaki gelişmeler, bilinen Komünizmle birlikte, bilinen Kapitalizminin de sonunu getirmiştir.

*

Sanayi toplumundan bilgi toplumuna geçen dünyada güç, kısa dönemli düşünen devlet yöneticilerinden, uzun dönemli düşünen kuruluş yöneticilerine geçmiştir. Geçmişin eğitim düzeyi düşük, hesapsız risk almayı seven, sermaye sahibi otokratik girişimcilerinin yerini, yeni bilgilerle donanmış, hesaplı risk peşinde koşan, eğitim düzeyi yüksek demokratik girişimciler almıştır. Onlar yeni yüzyılda yeniden yapılanan dünyanın, yeni temellerini atmaktadırlar.

*

Sürekli yenilenmek, yenilikte yarışmak, yenilenenler yenilmez diyen kuruluşların, ana dönüştürücü dinamiğidir.

*

Üretim ve yönetim paradigmalarını yenilemeyen kuruluşlar, dünyadaki gelişmelere ayak uyduramazlar.

*

Geleceğin dünyasında kuruluşlar, güçlerini sürekli yenilenen, değerlerinden alacaklardır.

23 Kasım 2021, 12:15

İNSANLARIN SINIRSIZ İSTEKLERİNİ SINIRLI İHTİYAÇLARIYLA SINIRLAMAK

Kültür ve ekonomi, kişisel ve toplumsal hayatın, birbirinden bağımsız olmayan iki ana boyutudur. İki boyutun oluşturduğu alanda, insanın istekleriyle ihtiyaçları birbirleriyle hem yarışırlar, hem de çatışırlar. İnsanın her isteği, bir yanıyla ihtiyaçtır. Her ihtiyacı da bir yanıyla istektir. Bir tüketim konusunun, ne oranda ihtiyaç, ne oranda da istek olduğunu, ekonomiden daha çok kültür belirler. İnsanların isteklerini, ekonomiden önce, kültür sınırlar.

*

Hayatın herkes için, yaşanır kılınabilmesi, öncelikle ihtiyaçların karşılanmasına bağlıdır. Ekonomi bütün boyutlarıyla, hayatı hem yaşanır, hem anlamlı kılma ustalığıdır. Hayat ekonomiyle yaşanır, kültürle anlamlı kılınır. Ekonomi kültürden ne kadar uzaklaşırsa, o kadar istekleri karşılamaya odaklanır. Kültürle bağlarını koparmayan ekonomi için, ihtiyaçları gidermek önem ve öncelik kazanır. Hayatı isteklere öncelik verenler değil, ihtiyaçlara öncelik verenler kolaylaştırır.

*

Ekonomiyi kültürden soyutlayan Batı dünyası, insanların açgözlülüğünü büyüterek, sınırlı ihtiyaçların karşılanmasından daha çok, sınırsız isteklerin karşılanmasına odaklanmıştır. İhtiyaçlardan önce isteklere odaklanan ekonomi, bütün dünyayı yağmalanacak bir hazine olarak görmektedir. Dünyanın sınırlı kaynaklarıyla, sınırsız isteklerini karşılamaya çalışanların, yol açtıkları krizler insanlığa, yeni “Nuh Tufanı”ları hazırlamaktadır. Dünyada tufan öncesi sessizlik yaşanıyor.

*

Aşırı yoksulluk gibi, aşırı zenginlik tufan kaynağıdır. Tarih boyunca, insanların ihtiyaçlarından daha çok, isteklerinin peşinde koşan toplumlar, açgözlülüklerinin bedellerini çok ağır ödemişlerdir. Hiçbir devlet sınırlı dünyada, insanların sınırsız isteklerini, karşılama gücüne sahip değildir. Devletler gösterişe dönük, önü ve arkası olmayan, isteklerin peşine düşerlerse, ne kadar güçlü olurlarsa olsunlar, ekonomik ve kültürel tufanların sonunu getiremezler.

*

Seküler ekonomi isteklerin karşılanmasını, bütün dünyaya mutluluk kaynağı olarak sunmuştur. Dünyada herkes, dokunduğu her şeyi, altına dönüştürecek, bir sihirli değnek peşinde koşmaktadır. Oysa bugüne kadar, sonu gelmeyen isteklerin peşinde koşmak, üretmeden tüketmek, dünyada kimseye huzur getirmemiştir. Dünyanın kaynakları insanların sınırlı ihtiyaçları karşılar, ancak sınırsız isteklerini karşılayamaz. İhtiyaçların sonu vardır, isteklerin sonu yoktur.

*

Bir insan ne kadar çok varlığa sahipse, her gün sahip olduğu varlıklardan daha fazlasını ister. İnsanın sahip olduğu her varlık, onun hayatında bir isteğini karşılamaktan daha çok, onun yeni isteklerine kapı açar. İnsanın istekleri, doğum ile ölüm arasında, günden güne artarak devam eder. Onun gözünü topraktan başka hiçbir şey doyurmaz. Barış içinde bir dünya için, bütün ülkelerin istek odaklı ekonomi kuramlarından, ihtiyaç odaklı ekonomi kuramlarına yönelmeleri gerekir.

*

Dünyada toprak en büyük zenginliktir. İnsanlar topraktan geldiler, yine toprağa dönecekler.

*

Gökdelenlerle topraktan uzaklaşmak, insanların toprağa dönüşlerini geciktirmez.

*

Toprak sevenlerine gül verirken, sevmeyenlerine diken verir.

24 Kasım 2021, 12:33

ÖĞRENMENİN YERİNİN YAŞININ ZAMANININ OLMADIĞI KARE DÜNYADA HER GÜN ÖĞRENEN ÖĞRETMEN ÖĞRETEN ÖĞRENCİ GÜNÜDÜR

İlk öğretimden yüksek öğretime kadar, bütün eğitim kurumları, öğrenen öğretmenleri, öğreten öğrencileriyle, ülkelerin ekonomik ve kültürel omurgasını oluştururlar. Eğitim öğrencilere bilgi kazandırma, kazanılan bilgiyi yararlı hale getirme,hayata aktarma sürecidir. Ömür boyu devam eden bu süreçte, yaşı ve işi ne olursa olsun, herkes hem öğreten öğretmen, hem öğrenen öğrencidir. Öğrenmenin ve öğretmenin yeri, yaşı ve zamanı yoktur. Hayatın her alanında, herkesin dünyayı okumasını ve anlamasını öğrenmesi bir görevdir, bir sorumluluktur.

*

Dünya barışı için insanların hayatlarını öğrenmeye ve öğretmeye adamaları hayati önem taşır. İnsanların en büyük ve getirisi en yüksek zenginlikleri, bilgi ve bilgelik birikimleridir. Bir insan sahip olduğu bütün zenginliklerini kaybedebilir. Ancak bilgisi ve bilgeliği, insanın kaybetmeyeceği tek zenginliğidir. Bu yüzden, her ülkede eğitim günlük politikanın dışında tutulur. Öğrencileri ve öğretmenleriyle eğitime yapılan yatırım, bir ülkede kazancı en yüksek ve ülkenin geleceğine olan yatırımdır.

*

Anadolu insanının ümit ve güven kaynağı ve her dönemin öğretmeni, Yunus Emre'nin bilim için söyledikleri, eğitim için de geçerlidir. Eğitim eğitim bilmektir. Eğitim insanı bilmektir.Eğitim hayatı bilmektie. Eğitim dünyayı bilmektir. Ülkelerin geleceklerini aydınlatacak eğitim, insanı, hayatı, toplumu ve dünyayı bütün boyutlarıyla bilmedir ve derinliğine kavramadır. Eğitimin derinden kavranabilmesi için, insanın kendisini ve ülkesini bilmesi, iç ve dış dünyasını güzelleştirmesi, hayati önem taşır. İnsanın kendisiyle birlikte çevresini de güzelleştirmeyen eğitim,her alanda barışa değil, savaşa hizmet eder.

*

Eğitim bir ülkenin kültürüne ve ekonomisine yeni boyutlar kazandırarak, hem zenginleştirme, hem de güzelleştirme yeteneğidir. Ülkelerin geleceğini inşa etmede, eğitim, kültür ve ekonomi yanında, üçüncü temel taşını oluşturur. Ülkelerin gelecekteki başarıları temellerinin sağlamlığına bağlıdır. Bu temellerden birinin zayıflığı, diğer alanlarda etkisini gösterir. Eğitim kültürün kınından çıkan, dönüştürücü ekonominin kılıcıdır. Eğitim almak,bütün dünyada temel insan haklarının başında gelir.

*

Ülkelerde eğitimsizlik, ekonomik ve kültürel alanda verilmesi gereken savaşı, pazarlardan cephelere taşır. Bu yüzden, bir ülkede eğitimsizliğin bedelini, toplumun bütün kesimleri çok pahalı bir olarak öderler. Eğitimsizlik her dönemde, büyük yıkımların ana kaynağını oluşturur.

*

Bütün ülkelerin en büyük ve en önemli sorunu, eğitimsizliğin üstesinden gelmektir. Bu sorunu çözmenin yolu da, herkesin hayatını öğrenmeyi öğrenmeye adamasından ve yatırım yapmasından geçer.

*

Öğrenen öğretmenler, öğreten öğrenciler, düşünceyi eyleme, eylemi düşünceye dönüştürerek, üreten el olmasını öğrenirler, hem kültüre, hem ekonomiye en büyük katkıyı yaparlar.

*

Eğitimle insanlar çorak topraklarda, akıp gitmekten kurtulurlar.

*

Eğitimsizlik üretimsizliktir, üretimsizlik yoksulluktur.

*

Öğrenmesini öğrenenler, yoksul düşmezler. BÜTÜN ÖĞRETMEN VE ÖĞRENCİ DOSTLARIMIN, ÖĞRETMENLER VE ÖĞRENCİLER GÜNÜNÜ, ÖĞRENMEYEİ ÖĞRENENLERDEN OLMALARI, DİLEKLERYLE GÖNÜLDEN KUTLUYORUM.

25 Kasım 2021, 12:12

OTOKRATİK YÖNETİMLER HER ALANDA GİZLİLİĞE DAYANAN KAPALI TOPLUM KAPALI KAPI YÖNETİMLERDİR

Bütün ülkelerde olduğu gibi, Türkiye'de de genç kuşaklar, demokrasi yolunda yeni açılımlar yapmanın yollarını arıyorlar. Ancak söz konusu demokrasi olunca, daha önce söylenenleri, tekrarlamak yerine geliştirmek ve yeni boyutlar kazandırmak büyük önem taşıyor. Hiçbir ülke durduğu yerde sürekli kalamaz. Her ülke otokratikleşmeyi önlemek, ekonomik, siyasal ve kültürel varlığını korumak için, demokratik yönetimin geleceğini, geçmişinden daha güçlü kılmak zorundadır.

*

Demokratik kültüre katkılarıyla tanınan Giovanni Sartori'nin, “Demokrasi Teorisine Geri Dönüş” kitabında vurguladığı gibi: “Tarih bir Sisyphus mitidir, her kuşak yeniden başlamak durumundadır”. Türkiye demokrasi tarihinde yeni bir yol ayrımına gelmiştir. Demokrasi kültürünü zenginleştirmesi ve yeni açılımlar kazandırması, hayati bir öncelik kazanmıştır. Bu bağlamda eleştirel düşünmesini bilen bütün aydınlara, önemli görevler ve önemli sorumluluklar düşmektedir.

*

Demokrasi ve ekonomi, küresel hukuk ve doğal etik ilkelerinin oluşturduğu, büyük referans dairesinin içinde birbirleriyle, ortak alanı olan iki ana daire oluştururlar. Gönüllü kuruluşlar iki daire dışında kalan alanda yer alırlar ve her iki kesim arasında uyum ve düzeni sağlarlar. Demokrasiyi siyasi partiler, ekonomiyi şirketler ayakta tutarlar. Büyük referans dairesinin merkezindeki ortak alan güçlü olursa, hem demokrasi, hem de ekonomi güçlü olur.

*

Demokrasilerin ve ekonomilerin sağlamlığı, ortak alanlarında yer alan, özgürlükler kadar farklılıklara da saygılı, misyon ve vizyon sahibi liderlere dayanır. Ülkelerin geleceklerinin, geçmişlerinden daha başarılı olmasında, belirleyici olan, doğal kaynak yoksunluğu değil, doğal lider yoksunluğudur. Sağlıklı demokrasilerde ve güçlü ekonomilerde bir değil, binlerce lider vardır. Onlar çekirdekte meyvayı, meyvada ağacı görerek, toplumların dönüşümünde, sürükleyici ve öncü işlev yüklenirler.

*

Her ülkede hem demokrasi, hem de ekonomi, göründüğü gibi olanlarla, olduğu gibi görünenlerle, oyunu ve parasını, doğru yerde, doğru zamanda ve doğru yöntemle değerlendirmesini bilenlerle zenginleşir. Onlar doğruluğun elinde kar gibi eridikleri için, onların elinde, demokrasinin ve ekonominin kusurları kar gibi erir. Oyları ve paraları, onların paha biçilmez silahlarıdır.

*

Demokraside ve ekonomide seçenler ve seçilenler, görevlerinin ve sorumluluklarının bilincinde olmak zorundadırlar. Bir kurum ya da bir kuruluş, baskıyla ve şiddetle, rakiplerinin saha dışına çıkarılmasına seyirci kalırsa, önünde ya da sonunda kendisini sahanın dışında bulur. Haksızlık karşısında susanlar, er ya da geç haksızlıkla karşılaşırlar.

*

Dostoyevski'nin “Karşıtlar olmadan, gelişme olmaz: Çekme ve itime, akıl ve gönül, sevgi ve nefret, insanların varoluşunda aynı derecede gereklidir” görüşü, demokrasinin partileri ve ekonominin şirketleri için de sonuna kadar geçerlidir. Toplumlar iyilikleri özendirenlerle, kötülükleri önleyenlerle dönüşürler.

*

Demokrasinin ve ekonominin kurumları ve kuruluşları arasında, büyük referans dairesi içinde, rekabet olmazsa zenginleşme olmaz.

*

İyilik peşinde koşmayanlar, iyilikte yarışmasını bilmeyenler, kendilerini kısa zamanda yarışma dışında bulurlar.

*

Dünyanın her yanında demokrasi yarışmaya dayalı, açık toplum, açık kapı yönetimidir.

26 Kasım 2021, 12:20

YALIN YÖNETİM YALIN ÜRETİM YALIN TÜKETİM OLMADAN ÇEVREYE DUYARLI ATIKSIZ YEŞİL EKONOMİ OLMAZ

Toplumların her alanda sonu gelmez isteklerinin karşılanmaya çalışılması, bütün dünyada ekonomik büyümenin, kutsallık kazanmasına yol açmıştır. İnsanların doyma bilmez istekleri, tüketimi artırmıştır, tüketimin artışı ekonomiyi büyütmüştür, ekonominin büyümesi atıkları artırmıştır. Bütün dünyada tüketim, büyüme ve atıkların oluşturduğu, kapalı döngü içinde, insanlar gözleri kapalı dolap atı gibi, dünyanın nasıl bir sona doğru gittiğinin, farkına varmadan dönüp durmaktadırlar.

*

Dünyada ekonominin oluşturduğu kapalı döngüde, tüketimin katlanarak artması için, durmadan kamçılanan isteklerle, hem üretimde hem de tüketimde atıklar, akıl almaz boyutlar ulaşmaktadır. Artık atıklar ülkelerde tek boyutlu, yerel bir sorun olmaktan çıkarak, çok boyutlu küresel bir soruna dönüşmüştür. Bunun için atıklardan kaynaklanan, bütün ülkelerin ekonomik dengelerini altüst eden, küresel ısınma her ülkenin gündeminde, yer alan sorunların başında gelmektedir.

*

Atıklar tüketime yarar sağlamayan, üretime katma değer kazandırmayan, ürünlerin, hizmetlerin ve bilgilerin elde edilmesi için, doğal kaynaklarla birlikte, entelektüel ve finansal kaynakları da yok etmektedirler. Hayatın bütün alanlarında, ortaya çıkan atıklar, yalnızca kaynakların tükenmesine yol açmakla kalmıyorlar, bütün insanlığın geleceğini de tehdit etmektedirler. Eğitimsizlik gibi, yoksulluk gibi, yolsuzluk gibi, atıklar da, bütün dünyanın ortak düşmanları haline gelmişlerdir.

*

Dünyada her türlü atıklardan arındırılmış, yalın tüketim, yalın üretim ve yalın kuruluş denilince, yönetim dünyasının öncülerinden, James Womack ve Daniel Jones akla gelir. Onlar yalın düşünceyi geliştirmek amacıyla, kurdukları kar amacı gütmeyen, eğitim ve araştırma merkezi “Lean Enterprise Institute” de, bütün dünyada etkili olan, çığır açıcı çalışmalar yapmışlardır.Onları izleyen ülkelerde, atıkların üstesinden gelmek için, yol ve yön gösrerici araştırmalar yapılmaktadır.

*

Ekonomilerde atıkların önlemesi, Womack ve Jones’un, “Yalın Düşünce” adını verdikleri, kitaplarında vurguladıkları gibi: “Yalın düşünce, değerin tanımlanması, değer yaratan adımların en iyi ve en doğru biçimde sıralanması, bu adımların gerektiği anda aksamaya uğramadan atılması ve giderek daha yüksek etkenlikte gerçekleştirilmesinin yollarının”, bütün kuruluşlara öğretilmesine bağlıdır. Kuruluşlarda yalınlık, hem tüketim, hem üretim çalışmalarının, yalınlaştırılmasıyla sağlanır.

*

Hayatın her alanında tüketimde olduğu kadar, üretimde de atıklar önlenemez boyutlara ulaşmıştır. Bunun için insanların, yalın düşünceyi içselleştirerek, yalın üretmesini, yalın tüketmesini ve yalın yaşamasını benimsemeleri, bütün dünyanın geleceği için, hayati önem taşımaktadır. Çünkü dünyanın her yanında, ekonomik, siyasal ve kültürel hayatın, bütün boyutlarında yalınlıktan uzaklaşmanın, kaynakları tüketen binbir değişik yüzüyle karşılaşılmaktadır.

*

Dünyanın bütün ülkelerindeki, yerel ve küresel kuruluşların, hem kitlesel tüketimlerinde, hem kitlesel üretimlerinde ortaya çıkan, atıkların ulaştıkları dehşet verici boyutlar, yalın düşünmenin, yalın yaşamanın, yalın üretmenin, yalın tüketmenin bütün insanlığın ortak sorunu olduğu açıkca ortaya koymaktadır. Atıkların en düşük düzeye indirilmesi için, kuruluşlar kendi kültürleri içinde, köklü bir düşünce,köklü bir eylem ve köklü bir yaşama yolu bulmak zorundadırlar.

*

Kutsal kitaplar yalın düşünce, yalın yönetim, yalın hayat konusunda, en önemli ve en etkili kaynakların başında gelirler.

*

Az az yemesini, az içmesini başaramayan toplumlar, atıksız üretmesini, atıksız tüketmesin başaramazlar.

*

Üretimde ve tüketimde, yalınlığı özendirmekten, atıkları önlemekten, her ülke sorumludur.

27 Kasım 2021, 12:56

TÜKETİM BAĞIMLILIĞININ ÇORAK TOPRAKLARINDAKİ SULAR GİBİ YOK OLUP GİTMEKTEN KURTULMAK

Dünyada insanlar olmadan tüketim, tüketim olmadan insanlar olmaz. Tüketimin hayatın karmaşıklaşmasında olduğu kadar, yalınlaştırılmasında da vazgeçilmez bir yeri vardır.Tüketim yüklendiği işlevlerle, bütün alanlarıyla hayatı, hem kolaylaştırır hem zorlaştırır. Her toplumun kendine özgü, bir tüketim ve bir yaşama kültürü vardır. Kutsal kaynaklardan beslenen kültürlerde, insanlar yaşamak için tüketirler. Ölüm sonrasına inanmayan seküler kültürlerde, insanlar tüketmek için yaşarlar.

*

Kutsal kitaplara öncelik veren toplumlarda, hayatın bütün alanlarında, belirleyici olanlar ekonomik değerler değil, kültürel değerlerdir. Onlar iki dünyayı, birbiriyle bütünleştirerek, birlikte değerlendirmesini bilirler. Yalnızca yaşanan dünyaya, önem veren insanlar için, tüketim en büyük değer ve anlam kaynağıdır. Onların düşünce ve eylem dünyasında, gece gündüz durmadan tüketmek, mutluluğun olduğu kadar, başarılı olmanın da en önemli göstergesidir.

*

Seküler toplumlar mutluluğu, durmadan artırmaya çalıştıkları tüketimde ararlar. Tüketim yarışı ekonomik, siyasal ve kültürel hayatın ana dinamiğidir. Tüketimi yıldan yıla artırma yarışı, ekonomik büyümenin sürükleyici gücüdür. Tüketim bağımlısı insanlar, alkol bağımlısı insanlar gibi, durmadan gece gündüz, gerekli gereksiz yeni ya da eski ürünlerden, satın almadan mutlu olamazlar.İnsanları tüketim bağımlısı kılan pazarlama, üretim ve yönetim bilimlerinin temelidir.

*

Parçalardan bütüne bütünden parçalara, bakmanın çok güçleştiği seküler dünyada, tüketim bağımlılığının yol açtığı sorunlar, hayatın bütün alanlarında katlanarak artmaktadır. En çok tüketenlerden olmak için, her gün tekrarlanan yarışta, seküler insanlar kutsal kültürle bağlarını bütünüyle yitirmişlerdir. Onlar aynı Goethe’nin Faust’u gibi, ölümsüzlüğün peşine düşercesine, sınırsız isteklerinin peşine düşerek, toplumların iç ve dış dünyalarında, onulmaz büyük yaralar açmaktadırlar.

*

Faust’a özenerek doyma bilmez ve sonu gelmez tüketim tutkusuyla, kıvranan seküler insanlar, bütün dünyayı çoraklaştırmaktadırlar. Kutsal değerleri, hayatın dışına atan yönetimlerin ellerinde, insanların iç dünya zenginlikleri, çorak topraklarda akan nehirler gibi, buharlaşarak yok olup gitmektedir. Gelecek kuşaklar geçmiş kuşakları, toplumların afyonu olan televizyon dizileri izleyen, gösteriş çılgınlığında yarışan, tüketim bağımlıları olarak göreceklerdir.

*

Hayatın zenginleşmesine, hiçbir katkısı olmayan tüketim bağımlıları, bütün krizlerin kaynağıdırlar. Yirmi birinci yüzyılın can alıcı sorunlarının başında, bütün boyutlarıyla hayatı çoraklaştıran, tüketim bağımlılığının üstesinden gelmek olacaktır. Çünkü tüketim bağımlılığının üstesinden gelmeden, yoksulluk ve yolsuzluk sorunlarının üstesinden gelmek mümkün değildir. Bu yüzden her alanı kuşatan, tüketim bağımlılığının yol açtığı sorunları çözmek için, bütün ülkeler işbirliği yapmak zorundadırlar.

*

İnsanların harcamaları beslenme, giyinme ve korunma gibi, karşılanması zorunlu ihtiyaçları aşmazsa, bütün ülkelerde tedirginlikten uzak, huzurlu ve barış içinde bir hayatın, kapıları kolaylıkla açılacaktır.

*

Dünyadaki yoksulluğun kaynağı, tüketmek için yarışanlardır. Dünyada tüketim bağımlılığının kaynakları kurutulursa, gerçek ihtiyaçları karşılamakta, hiçbir ülke güçlük çekmez.

*

Kaynaklarla birlikte insanlığın ortak hazinesi zaman, tüketim bağımlılarının elinde heder olmaktan kurtarılmalıdır.

28 Kasım 2021, 12:26

FİZİK DÜNYAYLA KAPATILAN METAFİZİK DÜNYANIN PERDELERİNİ KUTSAL KİTAPLARLARA DAYANAN EZELİ VE EBEDİ BİLGELİKLE AÇMAK

Dinlerin özünde Allah’ın varlığı ve birliği vardır. Allah bir, peygamberler binlercedir. İnananlar gibi, inanmayanlar da bir millettir. Her ikisi de büyük insanlık dairesi içinde yer alır. İnananlar peygamberlerin bağlılarından oluşur. Her peygamberin bir bağlılar topluluğu vardır. Ancak kendilerine kitap verilen peygamberler sayılıdır. Tevrat Peygamber Musa’ya, İncil Peygamber İsa’ya, Kur’an da Son Peygamber’e verilmiştir.

*

Ademoğullarından inananların omurgasını İbrahim milleti oluşturur. Tevrat İsrailoğullarını, İncil İsa Peygamberi ve Kur’an da bütün insanlığın serüvenini anlatır. Hristiyanlar tarafından İsa Peygamberin, genç yaşta çarmıha gerildiğine inanılmıştır. Musa Peygamber vaat edilmiş topraklara ulaşamamıştır. Son Peygamber ise tebliğ görevini eksiksiz tamamlamıştır. Yahudilik ve Hristiyanlığın bozulmamış hali olan İslam’la İbrahimi gelenek bütünlük ve süreklilik kazanmıştır.

*

Yirmi birinci yüzyılda Batı ve İslam dünyası, büyük ve köklü bir dönüşümün arifesinde aynı geleceği paylaşacaktır. Dünyada İbrahimi gelenek yaşanır olmaktan çıkar ve canlılığını yitirirse, geriye Eski Yunan’ın mitolojik öykülerinden başka bir şey kalmaz. Avrupa’nın aydınlanma kültürüyle perçinlediği Komünizm ve Faşizm geçen yüzyılda bütün dünyayı ateşe vermiştir. Şimdi de Rusya destekli Amerika, yeni bir Faşizmin öncüsü olarak bütün bir Ortadoğu’yu yakıp yıkmaktadır.

*

Hüseyin Yılmaz “Ezeli Hikmet ve Dinler” isimli çalışmasında, Doğu ve Batı’da kutsal geleneği savunan aydınların görüşlerini tek tek ele alarak incelemiştir. Yüzyılların içinde oluşan İbrahimi gelenek, insanlığın atalarının yitirdiği Cennete, yeniden kavuşmada, yeri doldurulması mümkün olmayan, benzeri bulunmayan, vazgeçilmez yol haritasıdır. Ölümlü dünyada ölümsüz dünyanın kapılarını açacak, kutsal kitapların dışında hiçbir kaynak yoktur.

*

Kutsal gelenekte Sezai Karakoç’un vurguladığı gibi: “İnsanın ufku mümindir. Müminin ufku peygamber. Peygamberin ufku da mutlak gerçeklerin habercisi, her peygamberi şahsiyetinin katlarında bir yaprak gibi bulunduran Son Peygamber’dir.” Kutsal kültürden beslenen gelenek, dünyayı bir Yeryüzü Cennetine çevirmenin yol haritasını, bütün insanlığı kurtuluşa çağıran, peygamberlerde aramasını ister. Onların yaktığı kutlu meşale İlk Peygamber’den Son Peygamber’e kadar, sönmeden büyüye büyüye, güçlene güçlene gelmiştir.

*

Seküler Batı dünyasında, kutsal geleneğin yorulma bilmez öncüleri Seyyid Hüseyin Nasr, Martin Lings, Rene Guenon, Frithjof Schoun, Titus Burckhardt’ın ve onların çevrelerindeki aydınların kitaplarıyla, Türkiye ilk defa yetmişli yıllarda tanışmıştır. Mavera Dergisinin yazarları, Batı’daki kutsal geleneğin sözcülerinin çalışmalarına sayfalarında yer vererek, Anadolu insanının dünyaya açılmasında,çığır açıcı bir işlev yüklenmişlerdir. İlhan Akıncı’nın yönetiminde İnsan Yayınları, kutsal geleneğin öncülerinin kitaplarını Türkçe’e kazandırmıştır.

*

Yeni dünyanın mimarları, Allah’ın varlığına, birliğine, hesap gününe inanan, peygamberler arasında ayırım gözetmeyen, geleneksel etik ve hukuk ilkelerine uyanla olacaktır.

*

Dünya bilgi ve bilgelik, düşünce ve eylem tarihinde, yüzyılların içinde oluşan kutsal geleneğin, tarihi sürekli ve bir bütündür.

*

Kutsal kültürde, edebiyat ve medeniyet,fizik ve metafizik, iç içedir, birbirlerinden hiç ayrılmazlar.

*

Kutsal geleneğin kaynağı, mitolojinin yurdu Atina değil, peygamberlerin yurdu Kudüs’tür.

29 Kasım 2021, 12:37

YİRMİ BİRİNCİ YÜZYILIN DÜŞÜNCESİNDE, EDEBİYATINDA, SİYASETİNDE ÇIĞIR AÇAN, BÜTÜN İNSANLIĞI KUCAKLAYAN VİZYONUYLA, SEZAİ KARAKOÇ CUMHURİYET

TÜRKİYE'SİNDE BİR MİLATTIR. KATKIDA BULUNANLARA TEŞEKKÜR EDİYORUZ.

29 Kasım 2021, 12:46

YÖNETENLERİN SARAYLARIYLA YÖNETİLENLERİN MEYDANLARI BÜTÜNLEŞMEZSE DÜNYA BAŞINI SAVAŞLARDAN ALAMAZ

Asya’da, Afrika’da ve Avrupa’da ekonomik ve kültürel boyutlar kazanan savaşlarla, bütün dünya, çalkantılı bir dönemden geçiyor. Çin’in çevresinde toplanan otokratik ülkelerle, Amerika’nın öncülük yaptığı demokratik ülkeler arasındaki hem sıcak, hem soğuk savaşlar, geliştirilen yeni yöntemlerle, hızlanarak devam ediyor. Taraflar yanlarına yeni ülkeler çekmek için, sürekli geliştirdikleri yöntemlerle, her alanda birbirleriyle dişe diş yarışıyorlar.

*

Kapalı kapıların olmadığı, üzerinden güneşin hiç batmadığı dünyada, otokratik ülkeler sınırlarının içlerinde ve dışlarında, yeni çatışma alanları oluşturarak, ömürlerini uzatmaya çalışıyorlar. Avlanmak için kurtların dumanlı havaları sevdikleri gibi, otokratik yönetimler toplumlarının desteğin almak için, çalkantılı dönemleri severler. Onlar vazgeçilmez olduklarını göstermek ve ayakta kalmak için, yangınları söndürmek bir yana, yeni yangınlar çıkarma peşinde koşarlar.

*

Yirmi birinci yüzyılın dünyasında, birbirleriyle bütün alanlarda savaşan Kapitalistlerin ve Komünistlerin yerine, otokratik ve demokratik ülkelerin yönetimleri geçmiştir. Artık dünyanın bütün ülkelerinde, bağımsız ve tarafsız seçimlerle, çoğunluğun desteğini almayan, sözde demokratik yönetimlerin dönemleri kapanıyor. Bu yüzden siyasal sınırların esneklik kazandığı, kare dünyanın ülkeleri, üretim alanlarından önce, yönetim alanlarında yarışıyorlar.

*

Batı ülkelerinin iki yüz yıllık yönetim birikimi, demokratik yönetimlerin seçimden seçime yenilenerek, dünyadaki gelişmelere uyum sağlamada, otokratik yönetimlerden daha başarılı olduklarını gösteriyor. Nasıl dünyada insanlar atsız arabalardan atlı arabalara dönmezlerse, demokratik yönetimlerden otokratik yönetimler dönmezler. Bunun için bütün yönetimler, insanlığın ortak aklına önem vererek, sürekli yenilenmeyi öğrenmeye çalışıyorlar.

*

Doğu ülkeleriyle birlikte, Batı ülkeleri de Niall Ferguson’nun “Meydan ve Kule” kitabında tarihsel gelişimini anlattığı, yönetenlerin saraylarıyla, yönetilenlerin meydanları arasındaki hiyerarşiler, bürokrasiler ve protokollar önemlerini yitirirerek esnekleşiyorlar. İletişimdeki gelişmeler dünyanın hem yönetenlerini, hem yönetilenlerini, ortak ortamlarda buluşturuyor. Açık internet bütün ülkelerden insanların görüşlerin tartıştığı ortak ortamı oluşturuyor.

*

Dünyanın her köşesinde insanlar, ortak görüş ve eylem açıklama ortamlarında, otokratik ülkelerde yönetim saraylarını ele geçirmek için yapılan, yerel ve küresel savaşların yol açtığı ölümleri, yıkımları, yangınları ve göçleri görüyorlar. Bunun için demokrasiyle yönetilen ülkelerin yönetim saraylarının savaşsız ve silahsız el değiştirdiği görenler, ordularla ayakta duran, temel hakları ve vazgeçilmez özgürlükleri çiğneyen yönetimlere isyan ediyorlar.

*

Hukukun terazisini parçalayan otokratik yönetimler, açık ortamlardan yönetilen gösterilere direnmekte zorlanıyorlar. Bütün ülkelerde sağduyulu insanlar, denizlerin, toplanma alanlarının, sınırların toplu mezarlara dönüşmesine duyarsız kalmıyor. Bu yüzden ortak ortamlardan ateşlenen eylemlerle, bütün sarayların güçleri sarsılıyor. Küreselleşen meydanlar karşısında, yerelleşen sarayların güvenlik güçlerinin, önemlerini yitirdikleri bütün dünya görüyor.

*

Yönetim sarayları nükleer silahlara sahip olsalar da, ortak ortamlara meydan okuyamazlar.

*

Açık ortamlar bütün ülkelerin insanlarına, yeni düşünce ve eylem alanları açıyorlar.

*

Savaşların yol açtığı yıkımlar, bütün dünya saraylarının temellerini sarsıyor.

30 Kasım 2021, 12:48

YOLCULUK YAPMASINI BİLENLER DÜNYAYI CEPLERİNDE TAŞIMASINI BİLİRLER

Siyasal ve ekonomik krizlerin, birbirini tetiklediği dünyanın ana sorunu, tüketimdeki yarışın, üretimde yarışa dönüştürülmesidir. Bunun için toplumdaki, tüketim açlığının yerine, üretim coşkusunun geçmesi gerekir. Toplumların ekonomik, siyasal ve kültürel yapılarını tüketmesini değil, üretmesini bilenler yalınlaştırırlar. Toplumlarda yalınlığın yolunu, her alanda savurganlığın, üstesinden gelmesini bilenler açarlar.

*

İnsanların birbirleriyle üretimde doğru, tüketimde ters orantılı bir yarışa girmeleri, yalın yaşamaya, yeni boyutlar, kazandırmalarına bağlıdır. Her gün pazara bir yenisi, çıkarılan tüketim ürünleriyle, karmaşıklığı günden güne artan hayatı, yalınlaştırmadan ekonomik krizlerin, üstesinden gelmek mümkün değildir. Yalın yaşamasını bilenler, üretmeden tüketenlerin yol açtıkları krizleri, fırsatlara dönüştürmesini bilirler.

*

Gerekli gereksiz tüketim ürünleriyle, kuşatılmış karmaşık hayatı, yalınlaştırmanın bilinen en eski ve en etkili yolu, sık sık yolculuk yapmaktır. Her ay yurt içinde ve dışında, günlerce süren yolculuklara çıkanlar, hayatlarını yalınlaştırdıkları gibi, dünyada bir yolcu olduklarının bilincine varırlar. Yolculukta hiç kimse, yanında gerekli olandan fazla eşya taşımaz. Yolcular gelip geçilen köprülerin üstüne, içinde oturmayacakları evler yapmazlar.

*

Dünyada hayat doğumdan, ölüme giden bir yolculuktur. Hayatı kolaylaştıranlar ve yalınlaştıranlar, her günlerini son günleri gibi, yaşamasını bilenlerdir. Dünyada son günlerini yaşayanlar için, insanların gözlerini kamaştıran, tüketim ürünlerinin hiçbir değeri yoktur. Onlar yalın yaşamaya özen gösterek, bilgi, hizmet ve ürün üretim güçlerine, yeni boyutlar kazandırırlar. Onların düşünce ve eylem dünyalarında, son günlerine kadar üretmeyenlere yer yoktur.

*

Yalın yaşamayı öğrenmenin en kolay yolu, haftanın bir gününü, ayın bir haftasını ve yılın da bir ayını yolculukta geçirmektir. Yolculuk yapanlar, yalın yaşamasını öğrendikleri gibi, bilgi ve bilgelik birikimlerine, yeni alanlar açarlar. Bu yüzden Anadolu’da, “Uyuyan aslan olmaktansa, gezen tilki olmak daha iyidir” denilir. Yuvarlanmayan taşların yosun tutması, akmayan suların kirlenmesi gibi, hareket etmeyen insanlar, eylem güçlerini yitirirler.

*

Dünyada nasıl işleyen demirler paslanmazlarsa, yolculuk yapan insanlar güçsüz düşmezler. Üretim güçsüzlüğünün üstesinden, yolculuk yapmasını bilenler gelirler. Yönetim bilimlerinin bilgeleri, başarılı olmak isteyen yöneticilere, kapalı kapıların arkasında oturmamalarını, kapılarını sürekli açık tutmalarını önerirler. Yaşadığı şehirin, çalıştığı kuruluşun, oturduğu odanın dışına çıkmayanlar, dünyadaki değişmelerin hızına ayak uyduramazlar.

*

Yolculuklarla bütün boyutlarıyla ,hayatlarını yalınlaştırmayanlar, düşünce dünyalarını zenginleştiremezler.

*

Yolculukta yalınlık, yalınlıkta derinlik vardır. Yalınlığın gücü yolculukta yakalanır.

*

Hayatın bütün boyutlarında, insanların düşünceleri durursa, eylemleri yürümez.