Prof. Dr. Nazif Gürdoğan Yazar, Akademisyen

Aralık 2021

29 yazı

1 Aralık 2021, 12:23

SAVAŞ KIŞKIRTICISI KIRMIZI EKONOMİDEN BARIŞ ÖZENDİRİCİSİ YEŞİL EKONOMİYE GEÇMEK

Dünyanın önde gelen bütün ülkelerinde, her yıl düzenlenen toplantılarla, yeryüzü ölçeğinde etkilerini gösteren, çevresel ve ekonomik krizler tartışılmaktadır. Doğal bilimlerin etki ve tepki yasasıyla, birbirlerini büyüten krizlerin, ortak paydasını sonu gelmez açgözlülük oluşturmaktadır. Dünyayı bir bulaşıcı hastalık gibi kuşatan, sınır tanımayan savurganlık, bütün ülkelere her alanda, büyük bedeller ödeten, krizlere sürüklemektedir.

*

Küresel krizlerin üstesinden gelmek için, yoksul ya da zengin bütün ülkelerin, Kırmızı ekonomiden Yeşil ekonomiye geçmenin, yol haritalarını hazırlamaları hayati önem taşımaktadır. Al Gore’un “Küresel Denge” ve “Gelecek” kitaplarında vurguladığı gibi, Yeşil ekonomi, yeşil üretime, yeşil tüketime, yeşil enerjiye, yeşil yönetime odaklanan ülkelerle, kurumlarla ve kuruluşlarla inşa edilir. Kırmızı ekonomi sınırsız büyümeye, Yeşil ekonomi sınırlı büyümeye dayanır. Çünkü sonlu dünyada, sonsuz büyüme olmaz.

*

Ekonomik, siyasal ve kültürel hayatta, kırmızı orantısız gücün, yeşil dengeli gücün simgesidir. Kırmızı ekonomi tek ortaklı, büyük kuruluşların doğurduğu dengesizlikten, Yeşil ekonomi çok ortaklı, küçük kuruluşların oluşturduğu dengeden beslenir. Birinde hayatın değişik boyutlarında, eşitsizlikler hızla büyürken, birinde eşitsizlikler yavaş yavaş azalır. Kırmızı ekonomi sürekli sorun doğuran, doğrusal ekonomik büyümenin peşinde koşarken, Yeşil ekonomi çözüm üreten sürdürülebilir döngüsel ekonomik büyümenin peşine düşer.

*

Bütün dünyanın ekonomik, kültürel, siyasal, çevresel krizlerle, eğitim ve sağlık sorunlarıyla, karşı karşıya olduğu çalkantılı bir yüzyılda, çıkış yolu düşünülmeyeni düşünmektir, görülmeyeni görmektir, bilinmeyeni bilmektir ve yapılmayanı yapmaktır. Yeni yüzyıl tokgözlülüğün, tutumluluğun, özverinin ve özgeçinin yüzyılı olacaktır. Gösteriş harcamalarına ve savurganlığa dünya ölçeğinde savaş açılacaktır. Savaş sürecinde, düşünceler, yaklaşımlar, değerler, üretim ve tüketim kalıpları, bütünüyle baştan sona değişecektir.

*

Yeşil ekonomi Adam Smith ya da Karl Marx’ın, yolunda olan ekonomi değil, onların önünde, tabiatın ve hayatın yanında, yer alan doğal ekonomidir. Yeşil ekonomide dünya, yerüstü ve yeraltı zenginlikleriyle, bedelsiz doğal kaynak deposu olarak görülmez. Kırmızı ekonominin yarışı savaşa dönüştüren ekolojik yapısına karşı, Yeşil ekonominin yarışı barışa dönüştüren ekolojik yapısı vardır. Kırmızı ekonomide çözüm üreten paradigma, Yeşil ekonomide sorun üreten paradigmaya dönüşmüştür.

*

Dünyada Kırmızı ekonomi yüzyılından, Yeşil ekonomi yüzyılına geçiliyor. Artık Kırmızı ekonominin doğrusal büyümeyi özendiren varsayımlarıyla, küresel krizlerin üstesinden gelmek ve gelir dengesizliğinin yol açtığı, savurganlığın önüne geçmek çok zordur. İşsizlik ve yoksulluk sorunlarının, büyük boyutlara ulaştığı bir dünyada, Kırmızı ekonominin kitlesel üretim yöntemlerinden daha çok, Yeşil ekonominin kitlelerin katıldığı üretim yöntemlerine ihtiyaç vardır.Yeşil ekonomide önemli olan, sürekli büyüme değil, sürdürülebilir büyümedir.

*

Kırmızı ekonomi “Milletlerin Zenginliği”ne ve “Kapital”e dayanmıştır.Yeşil ekonomi “Mesnevi” ve “Mukaddime”ye dayanacaktır.

*

Kırmızı ekonominin tek boyutlu yöntemleriyle,Yeşil ekonominin çok boyutlu sorunlarını çözmek mümkün değildir.

*

Kırmızı ekonomideki alışveriş merkezlerinin yerlerini, Yeşil ekonominin çarşılarına bırkacaklardır.

2 Aralık 2021, 12:31

ÜLKELER İLDER OLMAYAN SÖZDE LİDERLERE "DURUN SAVAŞ ÇÖZÜM DEĞİL" DİYECEK BİLGELER BEKLİYOR

Dünyada hiçbir ülke, bilgelik toplumunun ve adil yönetimin kusursuz temsilcisi değildir. Mükemmel bir bilgelik toplumu, olmak isteyen ülkelerin, kurumlarıyla ve kuruluşlarıyla, toplumlarını dünyaya açmaları gerekir. Dünyaları küçük olan toplumlarda, çığır açıcı düşünce ve kalıcı eylem öncüleri yetişmez. Sınırları aşmasını, sınırsız düşünmesini bilmeyen toplumlardan, etkileri sınırları aşan, bilgelerin çıkması mümkün değildir.

*

Doğal coğrafyası yoksul olan ülkelerin, insan coğrafyası zengin olmaz. Coğrafik konum ve bilge insan zenginliği, jeopolitiğin ve jeokültürün iki vazgeçilmez kaynağıdır. Müslüman ülkeler dünyanın, bereketli orta kuşağını oluşturan, zengin coğrafyalarına rağmen, Yirminci yüzyılda bilgide ve bilgelikte öncü olma, çığır açma güçlerini yitirmişlerdir. Artık İslam coğrafyasından Farabi’ler, Gazali’ler,Yunus’lar, Mevlana’lar, İbn Haldun'lar ve Sinan’lar çıkmamaktadır.

*

İslam dünyasının kimsenin sormak istemediği, soruları soran aydınları, düşünürleri ve bilgeleri, güvenli ve verimli çalışma ortamını, kendi ülkelerinden daha çok, Batı ülkelerinde bulmaktadırlar. Tarihin hiçbir döneminde, bu kadar çok sayıda Müslüman aydın, Batı ülkelerinde yaşamak zorunda kalmamıştır. Aydınların başta gelen görevleri, araştırılmak istenmeyen konuları araştırmaktır, canları pahasına gerçeği savunmaktır.

*

Amerika’da yaşamak zorunda kalan, çok sayıdaki Müslüman aydınların önde gelenlerinden biri, Seyid Hüseyin Nasr’dır. Dünyanın çok boyutlu sorunlarıyla, ilgilenen her aydın, Nasr’ın zengin düşünce ve eylem birikiminden yararlanmıştır. Nasr Doğu ve Batı dünyasının ana kaynaklarını bilen, Yirmi birinci yüzyılda önemli araştırmalar yapan, bilge öğretim üyelerinden birisidir. Değişik alanlardaki kalıcı çalışmalarıyla, Nasr dünyada bir kuşağın öncüsü olmuştur.

*

Ömrünü Amerika’da tamamlayan Muhammed Hamidullah, Kur'an ve Hadis kitapları başta olmak üzere, temel kaynakları Fransızcaya çevirmede, İslam Peygamberini bütün yönleriyle Avrupa’ya anlatmada, Paris’te tek başına bir üniversite görevi yüklenmiştir. Onun çalışmalarıyla, binlerce Fransız Müslümanlara katılmıştır. Hamidullah’ın kitapları, bütün Batı dillerine çevrilerek, dünyada İslamın temellerine ilişkin, eğitim veren bütün üniversitelerin ana kaynağı olmuştur.

*

Hamidullah’ın Paris’teki örnek çalışmalarını, Nasr Washington’da tekrarlamaktadır. Birinin Hindistan, birinin İran olan ülkelerine dönmeleri izin verilmemektedir. Onlar Doğu’yu ve Batı’yı içinden tanıyan, küresel bilgelik toplumunun, bütün insanlığı kurtuluşa çağıran, iki büyük bilgesidir. Onların Doğu ve Batı dünyasını, içinden tanıyan zengin birikimleri, iki dünyanın kapılarını birbirine açmıştır. Onlar için Doğu ve Batı yoktur, dünya vardır. Bilgiye ve bilgeliğe önem veren, her ülke bilgelerin vatanıdır.

*

Yeni yüzyılın can alıcı sorunu, bilgi toplumu olmaktan daha çok, bilgelik toplumu olmaktır. Bilgelerin aynasında gelecek, bilginlerin aynasında geçmiş görülür. Bilgelik toplumlarında kültür ve ekonomi, birbirinden ayrılmadan, bir bütülük içinde ele alınır. Bilgeler bilgiyi bilgeliğe, kültürü ekonomiye, düşünceyi eyleme dönüştürürler. Tartışılan konu ne olursa olsun, söz önünde ya da sonunda, bilgelere uzanır. Bilgeler dünyayı, düşünce ve eylem alanı olarak görürler.

*

Dünyada bilgeler bildikleri doğruları sürekli savunarak, doğru bilinen yanlışları azaltırlar.

*

Bilgelik toplumun temellerini, bilgileri bilgeliklere, dönüştürmesini bilen, bilgeler atar.

*

Bilgeler aya ışık veren güneş gibi, ışıklarını yitirmeden, toplumları aydınlatırlar.

3 Aralık 2021, 12:07

DÜNYANIN KAYNAKLARI SINIRLI İHTİYAÇLARI HER ZAMAN KARŞILAR SINIRSIZ İSTEKLERİ HİÇBİR ZAMAN KARŞILAMAZ

Fizik dünyanın çekiciliği karşısında, metafizik dünyayı bütünüyle, unutan seküler bilimler, insanların açgözlülüklerini kamçılamanın, binbir yolunu bularak, sınırlı ihtiyaçların karşılanmasından daha çok, sınırsız isteklerin karşılanmasına yoğunlaşmışlardır. Seküler dünyada insanların ihtiyaçlarından önce, isteklerine önem veren, üretim ve yönetim bilimlerinde, bütün dünya yağmalanacak, bitmez tükenmez bir hazine olarak görülmektedir.

*

Kültür ve ekonomi hayatın, birbirinden bağımsız olmayan iki önemli boyutudur. Onların oluşturdukları alan içinde, insanların ihtiyaçlarıyla istekleri, birbirleriyle çatışırlar. Kültürde ve ekonomide, her ihtiyaç bir yanıyla istektir. İnsanlar ihtiyaçlarının istek yanlarını ne kadar azaltırlarsa, hayatın yaşanırlığını o kadar büyütürler. Hayatın bütün alanlarında, bir ihtiyacın ne kadar gerekli, ne kadar gereksiz olduğunu, ekonominin rakamları değil,kültürün değerleri belirler.

*

Dünyanın insanlar için yaşanır kılınması, isteklerden önce, ihtiyaçların karşılanmasına bağlıdır. Ortak kaynakların değerlendirilmesine ekonomi, hayatı kolaylaştırma, kültür hayatı anlamlı kılma çalışmalarını kapsar. Dünya bütün insanlar için, ekonomiyle yaşanır, kültürle değerli kılınır. Ekonomi kültürden ne kadar uzaklaşırsa, o kadar istekler önem kazanır. Ekonomi kültürle denetlenmezse, dünyadaki yıkıcı savaşların üstesinden hiçbir güç gelemez.

*

Tarihin her döneminde aşırı yoksulluklar gibi, aşırı zenginlikler de büyük sorunlara yol açmışlardır. Toplumlar tarihin her döneminde, insanların sınır tanımayan isteklerinin, peşinde koşmalarının, bedelini çok ağır ödemişlerdir. İnsanların zenginlik istekleri, ele geçirdikleri zenginliklerle, doğru orantılı olarak artar. Dünyada ölümü unutan, ölümsüz olduklarını sanan insanların, isteklerini sınırlayacak ölümden başka bir güç yoktur. Dünyaya sığmayanlar, sonunda mezara sığarlar.

*

Dünyadaki ekonomik ve kültürel hayat,ihtiyaçları karşılamanın yapıcı güçleriyle, istekleri karşılamanın yıkıcı güçleri arasında, Kıyamete kadar devam edecek bir yarıştır. Dünyada hiçbir insanın, yarışın dışında kalması mümkün değildir. Hayatlarını istekleri karşılama yolunda tüketenler, Kabil’in çocukları arasında, ihtiyaçları karşılama yolunda tüketenler Habil’in çocukları arasında yer alırlar. İnsanlık tarihinde toplumları, Habil’in değerlerini benimseyenler dönüştürmüşlerdir.

*

İnsanların ihtiyaçlarını karşılamanın kapıların açanlar, her yerde hayatı kolaylaştırırlarken, isteklerini karşılamanın kapılarını açanlar, her zaman hayatı zorlaştırırlar. İhtiyaçlara önem verenlerin elinde kaynaklar, sürekli değer kazanırken, isteklere önem verenlerin elinde, sürekli değer kaybederler. Habil’in çocuklarını elinde, topraklar değerli ürünlere dönüşürken, Kabil’in çocuklarını elinde, değerli ürünler değersiz topraklara dönüşürler.

*

Topraktan gelen toprağa dönen insanlar, isteklerini karşılamak için yarışırlarsa, dönecek toprak bulamazlar.

*

İnsanların çok katlı binalarla, topraktan uzaklaşmaları, toprağa dönüşlerini geçiktirmez.

*

İnsanlar bütün denizleri isterler, ancak topraklara uzak denizlerde yaşanmaz .

4 Aralık 2021, 12:19

EKONOMİNİN YALIN DİLİNİ ÖĞRENMEYENLER EKONOMİK SORUNLARIN AYAKLARI ALTINDA EZİLMEKTEN KURTULAMAZLAR

Kültürün zengin dilini öğrenmeden, ekonominin yalın dilini öğrenmek mümkün değildir. Bütün boyutlarıyla hayatı, zenginleştiren ana kaynak kültürdür. Ekonomi hayatın üretime ve tüketime bakan yüzüdür. Ekonominin özü, ürün, hizmet ve bilgi üretiminde, giderleri azaltırken, gelirleri artırmaya çalışmaktır. Bu yüzden dünyanın her tarafında, ekonomin dili yalındır. Ancak açık yalın dil, kültürün zenginliklerinden süzülerek oluşur.

*

Sağlıklı ekonomilerde ekonomik karlılıkla, toplumsal karlılık arasında farklılık olmaz. Bir ürün Almanya'da elli, Türkiye'de yüz birime üretiliyorsa, üretimi yapan kuruluş, ekonomik açıdan kazançlı olsa da toplum açısından, üretimde verimliliği düşük, ancak topluma maliyeti yüksek, bir üretim yapmaktadır. İki ülke arasındaki fiyat farkını, verimsiz çalışan kuruluş değil, bütün bir toplum ödemektedir. Üretimde verimlilik ülkelerin, yeni zenginlik kaynağıdır.

*

Pahalı ürün ve hizmet üreten kuruluşlar, özel kaynaklara dayanıyorlarsa, gelirleri giderlerini karşılamadığında, pazardan çekilmek zorunda kalırlar. Devlet kuruluşları söz konusu olduğunda, zararları kamu gelirlerinden karşılandığı için, maliyet ve pazar baskısıyla, karşı karşıya kalmazlar. Bunun için uluslararası finans kuruluşlarında, özel ve kamu yatırımları, toplumsal açıdan değerlendirilirken, dünya fiyatları esas alınır. Türkiye'deki kuruluşların ürettikleri, ürünleri ve hizmetleri ihraç edebilmeleri için, üretim maliyetlerinin dünya değerleriyle, yarışabilir olması gerekir. Dünya maliyetlerinde ürün ve hizmet üretemeyen kuruluşların, iç ve dış pazarlarda sağlam yerleri olmaz. Dünyanın bütün ülkelerinde işletmeler, dünya maliyetlerinin altında üretim yapmak için, verimliliklerini artırmaya çalışmazlarsa, uzun dönemde varlıklarını koruyamazlar.

*

Ülkelerin çağın ritmini yakalayabilmeleri için, maliyetlerini düşüremeyen kamu kuruluşlarını, ekonominin yalın dilini, devletten çok daha iyi kavrayan, özel işletmelere bırakmaları gerekir. Devlet kuruluşlarının, dünya maliyetlerinde üretim yapmaları, ekonominin yalın dilini çok iyi kavramalarına bağlıdır. Dünyada devletlerin hantal ve bürokratik yapıları içinde, ekonominin yalın dilini anlamak ve anlatmak zorlaşır.Ekonomik dil anlamıyla birlikte, geçerliliğini büyük ölçüde yitirir.

*

Verimliliği artırmada, iki yılı birbirine eşit olan kuruluşlar, dünya maliyetlerinin altında üretim yapamazlar. Ülkelerin kaliteli ürün, hızlı hizmet ve değerli bilgi üretmek için, büyük gemiler gibi hareket etme yetenekleri düşük, devlet kuruluşlarına değil, küçük tekneler gibi hızla yol almasını bilen, millet kuruluşlara ihtiyaç vardır. Bunun için bütün ülkeler, verimsiz ve hantal kamu kuruluşlarını özelleştirerek, dünya maliyetlerinde üretim yapmaya çalışmaktadırlar.

*

Dünyanın neresinde olursa olsun, bütün ülkelerde devletin ekonomik alandan çekilmesi, verimlikle birlikte, ülkenin gücünü ve etkinliğini de artıracaktır. Devletlerin güçleri, ürettikleri ürünlerden değil, ürün ve hizmet üretimini kolaylaştırmadaki altyapı yatırımlarından, sağladıkları eşgüdüm ve denetimden gelir. Devlet zaten topladığı doğrudan ve dolaylı vergilerle, üretilen her ürüne ve hizmete ortaktır. Devlet ortaklığında adil olursa, kendisiyle birlikte toplumun üretim gücünü büyütür.

*

Toplumlarda üretirken ve tüketirken, savurganlıktan kaçınmak, etik bir sorumluluktur.

*

Ekonomi kültürel hayatın, üretime ve tüketime bakan, en dinamik yüzüdür.

*

Üretmesini bilenler, hayatı hem kolaylatırırlar, hem güzelleştirirler.

5 Aralık 2021, 12:06

SAĞLIKLI BİR EKONOMİDE HİÇBİR ÜRÜN ÜRETİLMEDEN TÜKETİLMEZ HİÇBİR HİZMET VERİLMEDEN ALINMAZ

Hayatın her alanında tüketilenlerin, mutlaka ödenmeleri gereken, bir fiyatları vardır. Ekonomik alanda hiçbir ürün, üretilmeden tüketilmez. Dünyada üretmeden tüketenler, ya babalarından kalan mirastan, ya da çocuklarından aldıkları ödünçten harcamalarını karşılarlar. Bunun için bütün kültürlerde, alın teri, göz nuru ve el emeği, ekonomik ve kültürel hayatın, en değerli ve en önemli kaynağı kabul edilir. Hiç kimse onlardan daha değerli, bir sermayeye sahip değildir.

*

Dünyadaki bütün ekonomik krizler ve finansal sorunlar, gelirlerinden daha fazla giderleri olanlardan kaynaklanır. Onların gelirleriyle giderleri arasındaki açıklar, ne kadar büyük olursa, yol açtıkları ekonomik ve kültürel çalkantılar, o kadar büyük ve o kadar çok zarar verici olur. Dünyayı sarsan büyük krizler, insanların yaptıkları tüketim seviyeleriyle, yapmaları gereken tüketim seviyeleri, arasındaki farkların büyüklüğünden kaynaklanır. Her krizi daha büyük bir kriz izler.

*

Dünyada kaynaklarını üretmeden tüketenlerin başında, fiziksel değeri olmayan parayı, fizik bir ürün olarak alan ve satan, paradan para kazanan kuruluşlar gelir. Onların üretilmeden tüketilen dünyalarında, para ortadan kayboluncaya kadar, elden ele dolaştırılarak, ekonominin hiçbir üretim alanıyla, karşılaştırılmayacak kadar büyük kazançlar sağlanır. Her toplumda üretimden kazanmanın bir sınırı vardır, ancak paradan para kazanmanın sınırı yoktur.

*

Dünyanın neresinde olurlarsa olsunlar, ülkelerin ekonomilerinde büyük yıkımlara yol açan, krizlerin üstesinden gelmeleri, toplumun bütün kesimlerini ürün, hizmet ve bilgi üretiminden kazanç sağlamaya yönlendirmelerine ve özendirmelerine bağlıdır. Oluşmakta olan yeni ekonomi, bütün ülkeleri gerekli üretimi büyütmeye, gereksiz tüketimi küçültmeye zorlamaktadır. Dünyadaki ekonomik ve kültürel krizler, bütün insanlara üretmeden tüketmenin, bedelini çok ağır ödetmektedirler.

*

Doğu’dan Batı’ya bütün ülkelerde, ürünlerin ve hizmetlerin üretilmesinde, değerlerin artırılmasının, giderlerin azaltılmasının ve gelirlerin çoğaltılmasının öncülüğünü Frederic Winston Taylor yapmıştır. Taylor’un çalışmalarıyla insanlar, üreten el olmanın gücünü kavramışlardır.Tarihin her döneminde, bütün toplumların güçleri, üretimlerinden kaynaklanmıştır. Düşünen akıllar, seven gönüller ve üreten eller üretmenin önemini, toplumun bütün kesimlerine anlatmışlardır.

*

İnsanların ve kuruluşların üretimlerinin artırılmasında, üretimin doğru yapılmasından daha çok, doğru üretimlerin yapılması hayati önem taşımaktadır. Bütün ülkelerde paradan para kazanmanın, büyüsünü bozacak olanlar, doğru işlerin yapılması kadar, işleri doğru yapmaya da önem vermek zorundadırlar. Dünyayı para alıp para satanların yol açtığı krizlerden, ürün alıp ürün satan insanlar ve kuruluşlar kurtaracaktır. Onlarla paradan para kazanmanın yolu kesilecektir.

*

Paradan para kazananlar, üretim gelirlerine bakmazlar, faiz gelirlerine bakarlar.

*

Zenginlik tüketim büyüklüğünden değil, üretim büyüklüğünden kaynaklanır.

*

Üretmeden tüketenler, dünyanın her yanında, kriz kaynağı olurlar.

6 Aralık 2021, 11:52

AMERİKA VE DÜNYA CUMHURİYET DÖNEMİNDE GELMİŞ HORASAN ERENLERİ OLAN YENİ TOSUN BAYRAK'LAR BEKLİYOR

Bu yazı daha önce 21.02.2018 tarihinde de yayımlanmıştı.

Amerika Birleşik Devletleri, Türklerin Osmanlı Devleti gibi, çok kültürlü, bütün dinlere özgürlük tanıyan, çok milletli bir devletler topluluğudur. Her eyalette bütün kültürler, kendilerine özgür bir yaşama alanı bulurlar. Washington Amerika''nın politika, New York ekonomi merkezidir. Amerika''nın siyasi yapısı, şemsiye devlet konumundaki merkezi yönetim ve kendi iç işlerinde büyük ölçüde özerk, eyalet yönetimlerinden oluşur.

*

Bir Amerika değil, birden çok Amerika vardır. Protestanların, Katoliklerin, Müslümanların, Ortodoksların ve Yahudilerin Amerikaları birbirlerinden ayrıdır. Herkesin Amerika'sı, başkalarının Amerika'larıyla denetilir. Amerika'nın gücü, bütün Amerika'ların örtüştüğü, benim ''Yeni Roma'' isimli kitabımda, anlatmaya çalıştığım, ortak odakta yoğunlaşır. Amerika Müslümanları bekleyen bir ''Çağdaş Roma İmparatorluğu''dur.

*

Türklerin Amerika'daki uçbeylerinden, Tosun Bekir Bayraktaroğlu, ''Amerika''da Bir Türk'' başlığı altında, hatıralarını kitaplaştırmıştır. Türkiye, Amerika'da protesto rüzgarları estiren, sıradışılığın zirvesi, ''Tosun Baba''yı, Türk Edebiyatını Amerika'ya taşıyan ve kitaba güzel bir sunuş yazan Talat Halman'ın ''Amerika''yı Şaşırtan Türk'' yazısıyla tanımıştır. Kısa soyadıyla isyan ustası Bayrak, Amerika'yı sarsan, yeni bir sanat akımının öncüsüdür.

*

Bayrak'ın arkadaşlarıyla birlikte geliştirdiği protesto eylemlerine, eleştirmenler ''Şok Sanatı'' adını verirler. Sanatını anlatırken Bayrak, ''İnsanlar uykuda, rüyalarını, hayallerini hakikat zannediyorlar. Güzel dedikleri, rahat kuş tüyü bir yatak gibi, onları daha derin uyutuyor. Amma bu uykularında tekme tokat etraflarını kırıp, döküp parçalıyorlar. Onları uyandırmak için gözlerine, kulaklarına, burunlarına, bu görmek istedikleri şeylerle hücum ediyorum'' diyor.

*

New York'taki Riverside Müzesi'nde ''Bir Arabanın Ölümü'' isimli ''Kaza Heykeli'' sergisi çok ses getirir. Sanat Eleştirmeni Grace Glueck, The New York Times'da ''Türk Lokumu'' başlıklı bir yazı yazar. Okuyucularını, ''Riverside Müzesi''nin önündeki parkta içinden bağırsaklar sarkan, kan akan parçalanmış bir otomobil görürseniz, polise haber vereceğinize, müzeye girip İstanbul doğumlu Türk Sanatkarı Tosun Bayrak'ın karanlık odasında diğer korkunç eserlerini görün'' diye uyarır.

*

Protesto ustası Bayrak, bir Konya yolculuğu sırasında tanıştığı Münevver Ayaşlı'nın önerisiyle, kendini Muzaffer Özak Hoca'nın yanında bulur. Özak Hoca, ''gönlünü, evini, sofranı Amerikalı dostlarına aç, en güzel şekilde ağırla, yapman gereken yalnızca davet etmektir'' diyerek, Bayrak'ı Amerika halifesi olarak görevlendirir.

*

Bayrak ve tanınmış bir heykeltıraş olan eşi Jean Hanım'ın özverili, hayatı hem kolaylaştıran, hem de güzelleştiren çalışmalarıyla, New York'taki Dergah, Chicago, San Francisco, Los Angeles, Toronto, Santiago, Buenos Aires ve San Paolo kollarıyla, büyük bir kültür ve sanat akademisine dönüşür.

*

Dünyaya barışı, ''bağrı taş'' olanlarla ''gözü dolu yaş'' olanlar getirecektir. Onlar ''ele geleni'' hemen yemedikleri gibi ''dile geleni''de hemen söylemezler.

*

İnsan aradığını bilmezse, bulduğunu anlayamaz.

*

Bilen bulur, bulan olur.

*

''Bil, bul, ol''

7 Aralık 2021, 11:36

YENİ DÜNYANIN SINIR TANIMAYAN MİMARLARI GÖNÜLLÜ KURULUŞLARDA GELİRLER DAĞITILIR GİDERLER PAYLAŞILIR

Kare dünyada gönüllü ya da sivil kuruluşlar, karşılıksız yardım etmeyi kendilerine değişmez amaç edinerek, bilgi toplumlarını değer toplumlarına dönüştürüyorlar. Onlar işlerini, bir mabet yapar gibi yaparlar, çevrelerindeki insanları karşılık beklenmeyen, gönüllü hizmetlerin zirvesine taşırlar. Onların düşünce ve eylem dünyalarında, hayata anlam ve değer kazandırmada, dünya gönüllülerin dünyasıdır, dönem gönüllülükte yarışanların dönemidir.

*

Dünyanın bütün ülkelerinde, gönüllü kuruluşların amacı, kamu kurumlarının yerine getirmekte zorlandıkları, ekonomik ve kültürel alanlarda, parasal kazanç beklentisine girmeden, insanlara yardım etmektir. Onlar bütün ülkelerde demokratik değil meritokratik yapılanırlar, yardımlaşmaya dayanan çalışma düzenleriyle, futbol takımlarına benzerler. Yalnızca yöneticileri değil, takım üyelerinin hepsi, eşitler arasında birincidir, kimse öne çıkma peşinde koşmaz.

*

Gönüllü kuruluşların gelir kaynaklarının başında, çalışmalara katılanların katkıları gelir. Söz konusu kuruluşlarda giderler paylaşılarak azaltılırken, gelirler dünyanın dört bir yanında katılanların destekleriyle çoğaltılır. Anadolu’nun gönüllülük birikimi, dünyaya örnek olacak bir zenginlik gösterir.Eğitim, sağlık, kültür, sanat ve çevre konularıyla ilgilenmek, karşı karşıya olunan sorunlara çözümler aramak, gönüllü kuruluşların hizmet alanlarına girer.

*

Türk ve İslam dünyasında, gönüllü kuruluşlar arasında, vakıflar ve dergahlar büyük bir yer tutarlar. Onlar bir insana yardım etmeyi, bütün insanlığa yardım etmek olarak görürler, hiçbir ayrım yapmadan, dünyanın her yanında, yardım isteyen insanlara ulaşmaya çalışırlar. Geçmiş yüzyıllarda olduğu gibi, gelecek yüzyılların ekonomik ve kültürel yapılarında, gönüllü kuruluşların vazgeçilmez bir yerleri ve büyük bir işlevleri olacaktır.

*

Siyasal toplumların gönüllü toplumlara dönüştüğü Yirmi birinci yüzyılda, birbirleriyle yardım etmede yarışan, paylaşılmayan zenginlik kısa zamanda zenginliğini yitirir diyen, gönüllü kuruluşların kapsama alanları yıldan yıla katlanarak genişliyor. Onlar dünyanın dört bir köşesinde devlet kuruluşlarının ulaşamadığı yerlere ulaşıyorlar, yoksulluk sorunlarından çevre sorunlarına kadar pek çok küresel sorunu, bütün dünyanın gündemine taşıyorlar.

*

Dünyanın bütün ülkelerinde, üretenler ve tüketenler olduğu gibi, yönetenler ve yönetilenler olur. Toplumların çoğunluğunu oluşturan yönetilenler, ürettiklerini tüketirlerken, azınlığı oluşturan yönetenler, üretmediklerini tüketirler. Ülkelerin karşı karşıya olduğu bütün sorunlar, üretmeden tüketenlerden kaynaklanır. İnsanları ellerine geçen zenginleri paylaşmaya çağıran gönüllü kuruluşların güçleri azınlığın değil, çoğunluğun sesi olmalarından gelir.

*

İnsanları hayatın her alanında, iyilikleri özendirmeye, kötülükleri önlemeye çağıran gönüllü kuruluşların başarısı, bütün insanlığın başarısıdır.

*

Ülkeler gönüllü kuruluşları özendirerek, çalışma alanları ne kadar genişletirlerse, dünya barışına o kadar çok katkıda bulunurlar.

*

Yönetenlerle yönetilenler arasındaki dengesizlerin üstesinden, gönüllüğü sevimliliğe dönüştüren kuruluşlarla gelinir.

9 Aralık 2021, 12:15

DAYANIŞMANIN YARDIMLAŞMANIN PAYLAŞMANIN OLMADIĞI TOPLUMLARDA HAYATIN HİÇBİR ALANINDA GELİŞME OLMAZ

Üretimde ve yönetimde, bir yandan tüketimi azaltırken, bir yandan üretimi artıranlar, sınırlı kaynakları sürekli yeniden değerlendirerek, bütün insanların ihtiyaçlarının karşılanmasına katkıda bulunurlar. Toplumların mutluluğu ve güvenliği, herkesin temel sorunlarının çözülmesine bağlıdır. Doğu’dan Batı’ya bütün toplumlarda, ihtiyaçların karşılanmasıyla birlikte, güvenliklerin sağlanması, barış içinde birlikte yaşamanın olmazsa olmazlarıdır.

*

Ekonomik ve kültürel değerleri, köklü olan ülkelerde, insanların ihtiyaçlarını karşılayan kuruluşların ihtiyaçları, toplumun bütün kesimleri tarafından karşılanır. Dünyanın bütün ülkelerinde, insanlar kültürlerin, kuruluşlar da ekonomilerin güç kaynağıdır. Toplumlar insanlarla, insanlar kuruluşlarla varlıklarını sürdürürler. Bunun için her yerde, hem insanlar, hem kuruluşlar, birlikte yaşamak, yardımlaşmak ve dayanışmak zorundadırlar. İnsanlar ve kuruluşlar arasında, alışverişin olmadığı toplumlarda, hayatın hiçbir alanında zenginleşme olmaz.

*

İnsanlar ve kuruluşlar denizler gibi, sürekli hareket halindedirler, bazan durgundurlar, bazan da hareketlidirler.İnsanların ve kuruluşların, dinamik ekonomik ve kültürel dünyalarında, insanlar için doğru ve güzel olanlar, kuruluşlar için de doğrudur ve güzeldir. İnsanlar düşünceleriyle, eylemleriyle, kuruluşlar üretimleriyle, tüketimleriyle, ülkelerin ekonomlerine ve kültürlerine, çoğaltan ve çarpan etkileri çok boyutlu olan, gizemli bir güç kazandırırlar.

*

Denizler için sular nasıl bir işlev yükleniyorsa, toplumlar için de insanlar aynı işlevi yüklenirler.Nasıl susuz denizler olmazsa, insansız da toplumlar olmaz. Kültürel dokuya ve ekonomik yapıya tat ve rengini insanlar verirler. Hayatta her şeyin kaynağında insanlar vardır. Kültürel ve ekonomik hayatın hem tadı, hem de rengi insanlardan kaynaklanır. İnsanların güçleri ve etkileri, her dönemde içlerinde yer aldıkları kuruluşlarla, toplumsal hayatın her alanına katlanarak yansır.

*

İnsanlar üretimlerinde ve yönetimlerinde yer aldıkları, kuruluşların ürettikleri ürünlerle, verdikleri hizmetlerle, zenginleştirdikleri bilgilerle, toplumları güçlendikleri gibi, güçsüz de düşürürler. Toplumların ekonomik, siyasal ve kültürel alandaki güçleri, insanların gönüllerindeki düşüncelerini eylemlere dönüştürerek, dünyaya kazandırmalarına bağlıdır. İnsanlar yapıkları yeniliklerle, büyüttükleri kuruluşlarla, toplumları bir dünyadan alırlar, başka bir dünyaya taşırlar.

*

Toplumları geçmişten geleceğe taşımada, insanların güçleri her kademesinde yer aldıkları kuruluşlardan gelir. Onlar toplumların ihtiyaçlarını karşılayan üretimleriyle,dünya barışına en büyük katkıda bulunurlar.Onların ekonomi ve kültür dünyalarında, üretmesini bilenler, tüketmesini bilenlerden önce gelirler. Onlar özendirdikleri gerekli üretimleriyle, önledikleri gereksiz tüketimleriyle, ağaçlar gibi büyüyen, doğal döngüsel ekonominin, ana omurgasını oluştururlar.

*

İnsanlar ve kuruluşlar, yardımlaşarak ,dayanışarak ve paylaşarak, ekonomik ve kültürel gelişmeye, büyük bir canlılık kazandırırlar.

*

Yardımlaşmada, dayanışmada ve paylaşmada yarışmanın olmadığı toplumlarda ,hayatın hiçbir alanında köklü gelişmeler olmaz.

*

Yardımlaşmasını, dayanışmasını ve paylaşmasını bilenler, hem ekonomik hem kültürel kaynakları, değerlendirmesini bilirler.

10 Aralık 2021, 11:18

AÇGÖZLÜLÜKTE YARIŞAN ÜLKELER BİLGİ TOPLUMLARINI ÖLDÜRMEDE SINIR TANIMAYAN TERÖR TOPLUMLARINA DÖNÜŞTÜRÜRLER

Avrupa’da tarım toplumundan sanayi toplumuna geçen İngiltere’nin öncülüğünde, Batı dünyası Amerika’nın, Afrika’nın ve Asya’nın, zengin doğal kaynaklarını ele geçirerek, dünya tarihinde benzeri olmayan, büyük bir zenginliğe kavuşur. Amerika’daki Avrupa’nın, açtığı yoldan giden Batı ülkeleri, sanayi toplumlarını bilgi toplumlarına dönüştürek, metafizik alanda büyük bir yoksulluğa düşseler de, fizik alandaki üretim güçlerini zenginleştirmeyi başarırlar.

*

Dünyanın kaynaklarını yağmalayan Batılı ülkelerin ulaştıkları tüketim düzeyleri, bütün insanların gözlerini kamaştırıyor. Bu yüzden Batı ülkeleri işgal ettikleri ülkelerin, insanları tarafından işgal edilmekten korkuyorlar. Batı dünyasının bilgi toplumları, korku toplumlarına dönüşüyorlar. Batı dünyasını dehşete düşüren, soğuk terler döktüren korku, yağmalanan ülkeler tarafından hesaba çekilme ve ulaşılan zenginliği yitirme korkusudur.

*

New York’a hiç beklenmeyen bir zamanda yapılan intihar saldırısı, yalnızca Amerika’nın değil, bütün Avrupa’nın aklının başından almıştır. Batı ülkeleri Fransa’da, Almanya’da, İngiltere’de bir nükleer enerji santraline, yapılacak bir ölüm saldırısının yol açacağı, büyük yıkımın dehşeti yaşanıyor, korkusu çekiliyor. Japonya’da depremle tetiklenen deniz dalgalarının, Fukuşima nükleer enerji santralinin çevresinde yol açtığı yıkımı, Hiroşima gibi, Nagazaki gibi dünya unutmuyor.

*

İspanya, Holanda , Portekiz başta olmak üzere , bütün Avrupa ülkeleri Amerika’nın, Afrika’nın ve Asya’nın kaynaklarına el koymak için toplarıyla, tüfekleriyle toplu kıyımlar yapmışlardır. Nick Robins “Dünyayı Değiştiren Şirket” kitabında,İngiltere’nin Hindistan’nın dillere destan zenginliklerinin, nasıl Londra’ya taşındığını, yoksulluktan, açlıktan milyonlarca insanın nasıl öldüğünü, Çinlilerin nasıl afyon bağımlısı yapıldıklarını ayrıntılı olarak anlatır.

*

Dünyanın bütün ülkelerinde, Avrupalıların son yüzyıllarda yaptıkları soygunları, haksızlıkları ve yolsuzlukları gündeme taşımak için, şiddet ve korku fırtınaları estiren terör eylemleri, yeni yöntemler, yeni araçlar geliştirerek devam ediyor.Terör köşeye sıkıştırılmış, hiçbir çıkıs kapısı bırakılmayan toplumların silahıdır. Her ülkede görülen, ancak dünyada hiçbir din tarafından hoş karşılanmayan terör eylemleri, bütün toplumların ortak korkusu haline gelmiştir.

*

Dünyanın bütün ülkelerinin üstüne, bir karabasan gibi çöken terör bulutlarını dağıtmada, Batı ülkelerinin yoksullaştıranlar olmayı değil, zenginleştirenler olmayı öğrenmeleri ve öğretmeleri hayati önem taşıyor. Toplumları zenginleşirken zenginleştirenler dönüştürürler.Ülkelerde insanlar konuşurken doğru konuşurlarsa, tartarken doğru tartarlarsa, ölçerken doğru ölçerlerse, dünyayı savaştan savaşa sürükleyen, gelir dengesizliklerinin önünü alırlar.

*

Dünyadaki terör eylemleri insanların, akıllarını başlarından alan, haksızlıklardan kaynaklanır.

*

Doğruyu bilenler doğrudan uzaklaşırlarsa, şiddet eylemlerine davetiye çıkarırlar.

*

Korkuların üstesinden tüketimi azaltanlar, üretimi çoğaltanlar gelirler.

11 Aralık 2021, 12:07

EKONOMİK VE KÜLTÜREL HAYATI BÜTÜN OLARAK GÖRMEYENLER YOKSULLUĞUN VE YOLSUZLUĞUN ÜSTESİNDEN GELEMEZLER

Büyük ya da küçük bütün ülkelerin sorunlarının başında, her alanda etkilerini gösteren üretim güçsüzlüğünü yenmek gelir. Bu yüzden dünyanın en zengin doğal kaynaklarına sahip ülkelerin, zenginlikliklerini değerlendirirken, ekonomik ve kültürel hayatı bir bütün olarak ele almaları, büyük önem taşıyor. Yoksulluğun oluşturduğu kapalı yapıyı, açık yapıya dönüştürme, birbirini bütünleyen hem bir kültür, hem bir ekonomi eylemidir.

*

Hayatın bütün alanlarında, ekonomi dünyasının zenginlikleriyle, kültür dünyasının derinliklerini buluşturmasını bilenler, iki alanda değerli ürünler üreterek, üretim güçlerine yeni boyutlar kazandırırlar. Ve Yirmi birinci yüzyılda ürünlerine ve hizmetlerine, dünya pazarlarında geniş yer açan ülkelerin, ülkelerarası sorunların çözümüne katkıları artar. Onlar ekonomik ve kültürel alanlarda, kalıcı eserler bırakma güçlerini de yeni açılımlar kazandırırlar.

*

Dünyanın bütün ülkelerinde, üreten eller ekonomiyi zenginleştirirken, yazan eller kültürü derinleştirirler. Ülkelerde üretilen ürünlerin fiyatları ekonomilerinden, kaliteleri kültürlerinden kaynaklanır. Derin kültürleri olan toplumların, ürettikleri ürünlerin kaliteleri iyi, fiyatları uygun olur. Toplumlarda kültür ve ekonomi, her zaman ve her yerde, birbirinden ayrılmayan, birbirini değiştiren ve dönüştüren bir bütün oluştururlar.

*

Hayatın bütün alanlarında ekonomiler, sürekli büyütülen bilgilerle zenginleşirken, kültürler sürekli genişletilen bilgeliklerle derinleşirler. Bunun için ülkeler bütün kurumlarıyla, bütün kuruluşlarıyla, ne kadar dünya pazarlarına açık olurlarsa, o kadar dünyadaki ekonomik ve kültürel gelişmelerden yararlanırlar. Kurumlar ve kuruluşlar dünyasında üstünlük, ürünleri güzel üretmeyle değil, güzel ürünleri üretmeyi bilmeyle kazanılır.

*

Paylaşmaya hazır olmayan ekonomiler, katılmaya kapalı olan kültürler, zaman içinde canlılıklarını yitirirler. Her dönemde, paylaşımcı ekonomiler ve katılımcı kültürler, sürdürebilirlik kazanarak, üretimsizliğin oluşturduğu kapalı yapıyı kırarlar. Onlar insanları eğitimsizlikten, mesleksizlikten, işsizlikten ve yoksulluktan kurtarırlar. İnsanlar üretilmeden tüketilmeyen dünyaya, tüketmek için değil, üretmek için gönderilmişlerdir.

*

Dünya bütün insanlar için. tatil yapılan dinlenme yeri değil, iki dünyada yarar sağlayan ürünler, hizmetler ve bilgiler üretme yeridir. Yararlı ürünler üretmeyen insanlar, görünmeyen dünyadaki Cehennem’i görünen dünyaya taşırlar. Her insan için üretmek, hayatı yaşanılır ve katlanılır kılmanın, Habil’den ve Kabil’den beri bilinen en etkili yoludur. Bunun için kültürde ve ekonomide çığır açan öncüler, gece gündüz üretmeyi çok severler.

*

İnsanların hayatında üretmek bütün iyiliklerin, tüketmek bütün kötülüklerin anasıdır.

*

Üretmesini seven insanlar, Kıyamet kopuyor olsa da üretmeye devam ederler.

*

Dünyada büyük yıkımlara yol açan yoksulluk, üretimsizlikten kaynaklanır.

12 Aralık 2021, 12:00

DOĞU'DAN BATI'YA DÜNYADA SİLAHLI YIKICI SAVAŞIN KAYNAKLARINI SİLAHSIZ YAPICI BARIŞLA KURUTMAK

Yirminci yüzyılda Birinci Dünya Savaşı, İslam Dünya’sının parçalanmasına, İkinci Dünya Savaşı toparlanmasına yol açmıştır. İlk savaş sonrasında Türkiye, İran ve Afganistan dışındaki Müslüman ülkeler, Avrupalı ülkelerin silahlı güçleri tarafından tarafından işgal edilirken, ikinci savaş sonrasında Müslüman ülkelerin silahsız güçleri, Avrupa ülkelerini tek tek işgal etmeye başlamışlardır. Yirmi birinci yüzyılın başında İslam Avrupa’nın ikinci büyük dini olmuştur.

*

Edebiyatla tarihi, tarihle edebiyatı, bir kumaşın iki yüzü gibi buluşturan ve altın oranda harmanlayan, Avrupa’nın geleceğine geçmişinden bakmasını bilen Niyazi Özdemir’in yazılarında ve kitaplarında sürekli vurguladığı gibi, iki dünya savaşının odak noktası olan Çanakkale, “Avrupa Yüzyılı”nın sonu olmuştur.Dünyanın ekonomik üretim merkezi ve vurucu askeri gücü Avrupa’dan Amerika’ya kaymıştır. Amerika her alanda, Avrupa’nın açık ara önüne geçmiştir.

*

Özbekistan’dan Tataristan’a, Afganistan’dan Arnavutluk’a, Endonezya’dan Fas’a, Türk ve İslam Dünyası, Soğuk Savaş sonrası oluşmakta olan Amerika ve Çin kutuplaşmasında, “Küresel Barış Gücü”ne dönüşmüştür. Savaşa son veren sürekli barışın yol haritası, Müslümanların insanlık tarihinin, sıfır noktasına dayanan, bütün dinleri kucaklayan, İlk İnsan’la, İlk Peygamber’le başlayan, bilgi ve bilgelik birikimlerinde verilmiştir.

*

Ülkelerin bilgi zenginlikleri ve bilgelik derinlikleri, bütün insanlığın birikimini insanlık ailesinin birikimi olarak görmelerinden kaynaklanır. İnsanlığın ortak mirası olan tarih, toplumların akıllarını keskinleştirir, gönüllerini aydınlatır, sağduyularını güçlendirir, hayatın bütün alanlarına, yeni açılımlar kazandırır. Dünyanın neresinde bulunurlarsa bulunsunlar, ülkeler dünyanın geçmişine bakmadan, geleceğinde söz sahibi olamazlar.

*

Yeni yüzyılda savaşsız dünyanın temellerini atmak, geçmiş yüzyıllarda olduğundan çok büyük önem kazanmıştır. Son Peygamber’in Mekke’nin kazanılmasında, başarıyla uyguladığı yöntem, ülkeler arasındaki ekonomik sınırlardan önce, kültürel sınırların güç kazandığı dünyada, uzun uzun araştırılması gereken, barış getiren savaş yönetimidir. Yeni dünya yıkıcı silahlı savaş ülkelerinin değil, yapıcı silahsız barış ülkelerinin dünyasıdır.

*

Necip Fazıl, Muhammed Hamidullah, Martin Lings İslam Peygamberi’nin bilgi ve bilgelik, düşünce ve eylem dünyasını ele alan kitaplarında, Mekke’nin fethi ayrıntılı olarak anlatılır. O Mekke’nin yönetiminin ele geçirilmesinde, Müslümanları savaşılmayacak kadar güçlü görsterek, savaşsız bir dönüşümün, tarihteki en güzel örneğini verir. Ve “Bugün affetme günüdür” diyerek, ”Savaş”tan önce “Barış” Peygamberi olduğunu, bütün Ademoğullarına gösterir.

*

Kare dünyada bir evin güvenliğini sağlamak, bütün evlerin güvenliğini sağlamaktır.

*

Dünyada silahsız güçleri geliştirmek, silahları geliştirmekten çok daha caydırıcıdır.

*

Yeni güç kaynağı cephelerdeki savaşı değil, pazarlardaki yarışı kazanmaktır.

13 Aralık 2021, 12:19

BİLGELİK HAZİNESİ MESNEVİ AYNI ANNENİN AYNI BABANIN ÇOCUKLARINI ANA YURTLARINA VE BABA EVLERİNE ÇAĞIRIR

Her kitabın etkisi, kendinden önce yazılan, düşünce ve eylem dünyasına yeni boyutlar kazandırmış, sıra dışı kitaplardan gelir. Yüz yılların içinde önemini hiç yitirmeyen, bugün yazılmış gibi, yeni olan kitaplar, bütün insanlığın bilgi ve bilgelik birikiminden yararlanırlar. Onlar her yüzyılda yeniden doğarlar, hiç kimse onları tekrar tekrar okumaktan, tekrar tekrar yorumlamaktan usanmaz. Dönemin aklının özü, gönlünün özeti olan Mesnevi, söz konusu kitapların başında gelir.

*

Ülkeler arasındaki uzaklıkların anlamını yitirdiği bir dünyada, savaş ülkelerini barış ülkelerine dönüştürecek yol, “Beni yabancı sanmayınız. Ben bu ülkedenim, Sizin ülkenizde evimi arıyorum” diyen, Mesnevi'nin yoludur. Aranılan ev, insanlığın atalarının yitirdiği barış evidir. Barış evi, Asyalıların, Avrupalıların, Afrikalıların, Amerikalıların evi değil, kimsenin kimseye üstün olmadığı, Ademoğlullarının evidir. Barış evinde, savaşın sorumluları, evin dışında değil, evin içinde aranır.

*

Barış ülkesinin, barış evinde yaşayan, barış aileleri, insanlık dairesinin üzerindeki başlama ve bitme noktaları gibi, hem bir birlerine çok yakın, hem de çok uzaktır. Barış ülkelerinde güç, birbirine benzer olmayanların birbirleriyle, çatışmalarından daha çok birbirleriyle uzlaşmalarından kaynaklanır. Onlar bir kitapta konuşan bir bilge gibi, zamanı gelmemişse okunmazlar ve susarlar, zamanı gelince okunurlar ve konuşurlar. Barış dünyasında, bir uçta olmak değil, iki uçu altın oranda harmanlamak ve iki uçta birden olmak önemlidir.

*

Barış kitabı Mesnevi, bütün insanlığın bilgi ve bilgelik hazinesidir. Bilgelikler bilgeliğini bulan Mevlana, dünyanın hangi ülkesinde yaşarlarsa yaşasınlar, bütün insanları Mesnevi'nin bilgeliklerini paylaşmaya çağırır. Dünyada kim Mesnevi'den ne alırsa alsın, aldığını insanlığın hazinesinden alır. Akıla zenginlik, gönüle derinlik kazandıran Mesnevi'de, herkese yer vardır. Çoklukta birliği, birlikte çokluğu yakalayan, Mesnevi'nin yol haritası, insanlığı savaşa değil, barışa götürür.

*

Gönüllerinin derinliklerinde uzun yolculuklara çıkanlar, akıllarının zenginliklerine yeni açılımlar kazandırırlar. Hayatın ekonomik, siyasal ve kültürel alanlarında, sürdürülebilir bir gelişme sağlamada, gönüllerin derinlikleri, akılların zenginliklerinden çok daha önemli, çok daha etkilidir. Hayatın hiçbir alanında, gelişmeye karşı konulmaz, gelişme yönlendirilir. Gönülün derinliklerinin geliştirilmesi, akılın zenginliklerinin geliştirilmesinden daha büyük bir çalışma gerektirir.

*

Son iki yüzyılda bütün dünyayı bir savaş alanına dönüştüren Seküler Batı, akılla gönül arasında aşılmaz duvarlar inşa ederek birbirinden ayırmıştır. Akılın zenginlikleriyle, gönülün derinlikleri arasındaki duvarları, Mesnevi'den başka yıkacak bir güç yoktur. Mesnevi'de akıl gönüldür, gönül akıldır, akılla gönül arasında senlik ve benlik kavgası olmaz, ikisi bir bütünün birbirinden ayrılmaz iki yüzüdür. Onları birbirinden ayıranlar, barış dünyasını savaş dünyasına dönüştürürler.

*

Mesnevi küresel doğruları dile getiren, küresel sorunlara küresel çözümler öneren, paylaşıldıkca zenginleşen, zenginleştikce paylaşılan, bütün Ademoğullarının ortak hazinesidir.

*

Mesnevi dostları Paris'li, Berlin'li, Londra'lı, Konya'lı, New York'lu, Moskova'lı, Pekin'li, Tokyo'lu değildirler. Onlar bütün insanlığın ana yurdu ve baba evi olan Mekke'lidirler.

*

Mekke insanlık tarihinin sıfır noktasıdır, Ademoğullarının anavatanıdır. İnsanlığın atalarının yitirdiği "Yitik Cennet"e açılan kapı Kabe Mekke'dedir.

*

Mesnevi bütün insanları yeryüzünün "İlk Mabet"i olan "Allah'ın Evi" Kabe'ye çağırır.

14 Aralık 2021, 11:37

DÜNYA BARIŞINA GİDEN YOL ÜLKELERDE ORTAK TABANI GENİŞLETEREK HER ALANDA ÜRETİMİ ZENGİNLEŞTİRMEKTEN GEÇER

Ülkelerin ekonomik, siyasal ve kültürel alanlardaki zenginlikleri, toplumun bütün kesimlerine açık, ortak tabanın genişliğinden ve derinliğinden kaynaklanır. Geniş ortak tabana ve derin bilgi birikimine dayanmayan ülkeler, dünyada çığır açıcı gelişmelere öncülük yapamazlar. Bütün ülkelerde katılımcı yönetim, paylaşımcı üretim, insanlığın birikiminden beslenen, ortak tabanın, ortak çalışmalarıyla, yeni zenginlikler kazanır.

*

Yatay ve dikey boyutlarıyla, bütün insanlığı kucaklayan genişlikte ve derinlikte, ortak taban kültürü oluşturamayan ülkeler, hayatın hiçbir alanında, dönüştürücü yenilikler yapamazlar, dünyanın bilgi ve bilgelik birikimine katkıda bulunamazlar. Bu yüzden insanlığın, ortak düşünce ve eylem hazinesi tarihin, köklü dönüşümlere yol açan olaylarını, sebebleriyle ve sonuçlarıyla güncelleştirmek ve yorumlamak her ülke için yol gösterici olur.

*

Ülkelerde ortak tabanın önemini ve işlevini, “Birleşik Kaplar” kuramı çok güzel anlatır. Birleşik kaplarda değişik ölçülerde, değişik şekillerde borular ortak bir tabana bağlanır. Bir borudaki su seviyesi, başlangıçta yüksek olsa da, uzun sürmeyen bir zaman sonra, diğer borulardaki su seviyesiyle eşitlenir. Ortak taban üzerinde yükselen boruların boyutları ve yapıları ne kadar farklı olurlarsa olsunlar, tabandan gelen sularla eşit olarak yükselirler.

*

Birleşik kapların ortak tabanları gibi, toplumların ortak tabanlarını oluşturan ortak coğrafyaları, ortak kültürleri, ortak değerleri, hayatın bütün alanlarındaki, başarılarının hem kaynakları, hem belirleyicileri olurlar. Ortak tabanın sağlamlığıyla, kültürel dokunun ve ekonomik yapının sağlamlığı arasında doğru orantılı bir bağıntı bulunur. Ülkelerin ortak tabanları ne kadar zengin olursa, değişik alanlardaki başarıları o kadar zengin olur.

*

İki dünyaya önem veren, iki dünyayı bütünlük ve süreklilik içinde ele alan, kutsal kültürden beslenen ortak tabanlar yanında, tek dünyaya önem veren, tek dünyaya dayanan seküler kültürden beslenen ortak tabanlar, çok güçsüz, çok yoksul kalırlar. Tek dünyalı kültürlerin metafizik alana kapalı alanlardaki başarıları, dengeleyici ve denetleyici değerlerden yoksun oldukları için, sürdürebilir olmazlar ve kalıcı izler bırakmazlar.

*

Ülkelerde ortak tabanlar güçlerini, fizik dünyanın ekonomik zenginliklerinden daha çok, metafizik dünyanın kültürel derinliklerinden alırlar. Dünyanın her yanında geçerli üretim ve yönetim ilkeleri kaynaklarını, fizik dünyanın gelen geçen ekonomik değerlerinden önce, metafizik dünyanın bütün insanlığı kucaklayan kültürel değerlerinde bulurlar. Bir ülkede ortak taban genişliğini ve derinliğini yitirirse, her alan zenginliğini yitirir.

*

Birleşik kapların tabanları gibi, toplumların düşünce ve eylem tabanları, bütün alanlardaki başarılarının sınırlarını belirler.

*

Ülkelerde ekonomik, siyasal ve kültürel alanlar arasındaki uyum,denge ve düzen, ortak tabanın ortak değerleriyla sağlanır.

*

Ülkelerin ortak tabanların çoğunluğu, yanlışlıklara karşı doğrulukların, kötülüklere karşı iyiliklerin yanında yer alırlar.

15 Aralık 2021, 11:49

DEVLETLER ORDULARIYLA DEĞİL ADİL YÖNETİMLERİYLE AYAKTA KALIRLAR

Üç kıtada geniş bir alana yayılan, Osmanlı coğrafyasındaki savaşlar, dünya barışının güvencesinin ordulardan önce, adil yönetimlerin olduğunu gösteriyor. Yirmi birinci yüzyılda, savaş dünyasının yerine, barış dünyasının geçmesi, ülkeleri orduların değil, adil yönetimlerin ayakta tuttuğunu, bütün dünyanın gündemine taşımıştır. Duvarların yıkıldığı dünyada, devletlerin savaştan daha çok, barışa yatırım yapmaları önem kazanıyor.

*

Türk ve İslam dünyasındaki savaşlar, geçmiş yüzyıllarda Osmanlı Devlet’inin adaleti ve güvenliği sağlama gücünün, ne kadar hayati olduğunu gözler önüne seriyor. Kemal Karpat’ın Wisconsin Üniversitesi’nde, “Osmanlı Devleti ve Dünya Tarihindeki Yeri”ne, dönük çalışmaları bir dönemin tarihine ışık tutuyor.Osmanlı coğrafyasındaki ülkelerin ekonomik, siyasal ve kültürel tarihini araştıranlar, dünya barışına giden yolun haritasını bulurlar.

*

Chicago Üniversitesi’nde Osmanlı Tarihiyle ilgili, kalıcı çalışmalar yapan Halil İnalcık’tan sonra, Osmanlı tarihi çalışmaları durdurulur. Ancak Türk ve İslam dünyasındaki savaşlar, üniversite yönetimini kararını değiştirmeye zorlar. Türkiye’nin ekonomik desteğiyle üniversitede, kanuna saygısıyla,adaletiyle ve gücüyle, Osmanlı Devletini zirveye taşıyan Kanuni adına, “ Kanuni Sultan Süleyman Araştırma Merkezi” kurulur.

*

Kanuni kanun odaklı yönetimiyle, farklı dinlerden, farklı soylardan, farklı renklerden onlarca milleti, İstanbul şemsiyesi altında toplamayı başarır. Osmanlı yüzyıllarını tarihçiler, “Pax Ottomana” olarak nitelendirirler. Dünyada “Osmanlı Barışı”, hukukun üstünlüğüne önem veren, soykırım yapmayan, zora başvurmayan, hiçbir soyun dilini, dinini ve rengini küçümsemeyen, yüzyıllar içinde oluşan, erdemli bir devletin, erdemli bir yönetimin adıdır.

*

Osmanı devlet yönetimi, Yirmi birinci yüzyılın demokrasilerinin ulaşamadığı, demokrasi dışı değil, demokrasi üstü bir yönetimdir. Türkler değişik dinlerden, değişik ırklardan ve değişik renklerden insanlarla, bir arada barış içinde yaşamasını bilirler. Kimseye baskıyla kendi dillerini, kendi dinlerini, kendi kültürlerini benimsetmeye çalışmazlar. Osmanlı ülkesindeki insanlar, Yirminci yüzyılın ilk yarısına kadar, barış içinde birlikte yaşarlar.

*

Sınırların birbirine karıştığı Yirminci yüzyılın başında, Ortadoğu, Balkan ve Kafkas ülkelerini, “Millet Sistemi” altında toplayan, Osmanlı Devleti’nin küçülmesiyle, doğan güç boşluğunu, Yirmi birinci yüzyılın başında, dünyanın doğal kaynaklarını yağmalama peşinde koşan, hiçbir Avrupa ülkesi dolduramamıştır. Bu yüzden Tacikistan’dan Libya’ya kadar, Türk ve İslam dünyasındaki savaşların, biri bitmeden biri başlıyor.

*

Yararlı savaşın, yararsız barışın olmadığı dünyada, savaş isteyen devletler, savaş açtıkları devletlerden önce, kendileri büyük kayıplara uğrarlar.

*

Yirmi birinci yüzyılda ilk yapılması gereken, devletlerin yıkıcı silahlı güçlerini, milletlerin silahsız yapıcı güçlerine dönüştürmektir.

*

Ülkelerin birbirlerine komşu oldukları yüzyılda, devletlerin savaşlarıyla değil, milletlerin üretimleriyle ayakta kalınır.

16 Aralık 2021, 12:30

ÜLKELER TÜKETİM BAĞIMLISI DEĞİL ÜRETİM SEVDALISI OLURLARSA DÜNYA PAZARLARINDA ETKİLİ VE GÜÇLÜ OLURLAR

Dünyanın dört bir yanına, salgın bir hastalık gibi yayılan, tüketim kültüründe insanları, alışveriş yapmaya özendirmek için, bütün ülkelerde satıcılar, değişik pazarlama yöntemlerine başvururlar. Tüketicilerin satın alma kararlarını etkileme yolları arasında, indirimli satışlardan “hemen al ay ay öde” diyen, banka kredi kartları ilk sıralarda yer alır. Normal fiyatların indirimli satışlarla, ucuz olarak gösterilmesi, en çok başvurulan yanıltıcı satış yollarından biridir.

*

Alışveriş merkezlerinde göz yanılmalarına dayanan paketlemelerden, ürünlerin değerini ve kalitesini abartan tanıtımlara kadar, üreticiler ve satıcılar, her yöntemden yararlanırlar. İndirimli satış aylarında, birbirini tamamlayan iki üründen birinin fiyatı düşük gösterilirken, birinin fiyatı yüksek tutularak, tüketiciler yanıltılırlar. Satış yerlerinde satıcılar, kendilerini alıcıların yerine koymadan, yalnızca satışlarını artırmaya çalışırlar. Bu yüzden bütün dünyada, alışverişin etik boyutları tartışılmaktadır.

*

Tüketim toplumlarında üretici kuruluşlar, fabrikalarında üretim yaparlar, alışveriş yerlerinde ise, ürünlerinden daha çok isimlerini satarlar. Ancak yerel ve küresel pazarlarda, üreticilerin ürünlerine kalıcı alan açmaları ve satışlarını arttırmaları, ekonomik kurallara verdikleri önem kadar, etik kurallara da önem vermelerine bağlıdır. Gece ve gündüz farkının olmadığı, sürekli aydınlatılan pazarlarda, artık üreticilerin tüketicileri aldatmaları mümkün değildir.

*

Tüketim toplumlarında insanların, durmadan çarşı pazar dolaşarak, gerekli gereksiz alışveriş peşinde koşmaları, bütün dünyada bir hastalık olarak kabul edilmektedir. Dünyada var olmak, tüketmek değil üretmektir. Alışverişin bir hastalığa dönüştüğü, insanları sürekli bir şeyler satın almaya zorlandıkları, ortamların özellikleri ve alınması gereken önlemler, her ülkenin sorunudur. Yaygın hastalığa karşı, ilaçlar ve tedavi yöntemleri geliştirilerek, her üniversitede önemli çalışmalar yapılmaktadır.

*

Üretim toplumlarıyla tüketim toplumlarının birbirine karıştığı, insanların hem üretici hem tüketici oldukları, düz kare dünyada bütün üreticilerin kendilerini tüketicilerin, bütün tüketicilerin de kendilerini üreticilerin yerlerine koymaları, etik olduğu kadar, ekonomik de bir sorumluluğa dönüşmüştür. Üreticiler kendileri için ürettikleri, ürünlere gösterdikleri özeni, başkaları için ürettikleri ürünlere de göstermeleri, kurumsal ve toplumsal bir görev olmuştur.

*

Alışverişin bir hastalığa dönüştüğü, sürekli satın alma yarışının, her alanı kuşattığı toplumlarda, hayatın kalitesini arttırmayan ve kültürel zenginliğe katkısı olmayan ürünlerle üreticilerin pazarlarda varlıklarını korumaları çok zorlaşmıştır. Dünyanın hangi ülkesinde olurlarsa olsunlar, bütün üreticiler pazarlarda ürünlerinden önce, etik değerleriyle var olacaklardır. Artık dünyanın bütün ülkelerinde, insanlar üreticilerin ürünlerinden önce, etik değerlerine bakmaktadırlar.

*

Yirmi birinci yüzyılda kuruluşların, hangi ürünleri ürettiklerinden daha çok, hangi değerleri savunduklarına bakılacaktır.

*

Dünyanın bütün ülkelerinde kuruluşlar, tüketicilerin gerçek ihtiyaçlarını karşılamak için, birbirleriyle yarışacaklardır.

*

Alışveriş bağımlılarından ve aldatacak pazarlama yöntemlerinden kaçınmak, en önemli tanıtım olacaktır.

17 Aralık 2021, 12:04

DÜNYADA MİSYONLARI GÜZEL OLAN KURULUŞLARIN VİZYONLARI GÜZEL OLUR

Ülkelerin olduğu kadar, dünyanın da ekonomik yapısında ve kültürel dokusunda, vazgeçilmez yer tutan kuruluşların başarısı, bir ayaklarıyla geçmişte, bir ayaklarıyla da gelecekte olmalarına bağlıdır. Dünyanın entellektüel ve finansal kaynakları, kuruluşların bütün rüyalarını gerçekleştirecek zenginliktedir. Kuruluşların gördükleri rüyaları gerçekleştirmeleri, her şeyden önce ulaşılabilir bir misyona ve uygulanabilir bir vizyona sahip olmalarına bağlıdır.

*

Bir gözüyle Amerika’ya, bir gözüyle de Çin’e bakan kuruluşların, misyonları değişmeyen amaçlarını, vizyonları değişen araçlarını gösterir. Kuruluşların varoluş kaynağı olan amaçlar, zamanla büyük değişiklik göstermezken, amaçlara ulaşmanın yolunu açan araçlar sürekli değişirler. Hangi alanda üretim yaparlarsa yapsınlar, değişen araçlarla, değişmeyen amaçlarının peşine düşen kuruluşlar, uzun ömürlü olurlar ve dünyada aranılan ürünler üretirler.

*

Kuruluşların gücü benimsenen, erdemli bir misyonu gerçekleştirmek için, elbirliği yapan çalışanlarından kaynaklanır. Kuruluşlar ister ürün, ister hizmet, ister bilgi üretsinler, misyonları güzel işlerin, güzel yöntemlerle yapılması olmalıdır. Kuruluşların işleri güzel yapmaları gereklidir, ancak hiçbir zaman yeterli değildir. Kuruluşlarda işlerin güzel yapılması, güzel işlerin yapıldığı anlamına gelmez. Çünkü ekonomide güzel yapılan her iş, her zaman güzelliğin güvencesi değildir.

*

Kuruluşların misyonları güzelse, vizyonları da güzel olur. Kültürde ve ekonomide güzel kuruluşlar, güzel misyonlarıyla, güzelliklerine ve vizyonlarına uygun yöntemleri geliştirirler. Dünyada hiçbir kuruluş, erdemli bir misyona, etik dışı yollardan ulaşamaz. Kuruluşlarda misyon vizyondan değil, vizyon misyondan güç alır. Misyonsuz vizyon olmadığı gibi, vizyonsuz da misyon olmaz. Kuruluşlarda vizyon misyonun aynası olduğu kadar, misyon da vizyonun aynasıdır.

*

Kuruluşlarda misyonla vizyon, arasındaki iletişim ve etkileşim, pusulayla gemi arasındaki iletişime ve etkileşime benzer. İkisi bir arada olmazsa, istenilen amaca ulaşılamaz. Kuruluşların olduğu gibi, devletlerin de misyonları ve vizyonları vardır. Nasıl devletler siyasal sınırları aşmadan, ekonomik sınırlarını genişletemezlerse, kuruluşlar da ülkelerinin dışına çıkmadan, dünya pazarlarına açılamazlar. Türkiye’de Özallı yıllarda bütün kuruluşlar, yerel düşünmeye ve küresel davranmaya başlamışlardır.

*

Yirmi birinci yüzyılın küyerelleşen kuruluşları, hem misyonlarda hem de vizyonlarda, köklü yeniliklerin öncüleri olacaklardır. Onlar yerel pazarlardan küresel pazarlara ulaşarak, yerel ürünler kadar, küresel ürünler de üreterek, dünyanın bütün şehirlerini, ulaşılacak “Kızıl Elma” olarak göreceklerdir. Düz kare dünyanın mimarları, korkuları ve düşmanları büyüten kuruluşlardan daha çok, ümitleri ve dostlukları güçlendiren kuruluşlar olacaktır.

*

Dünyayı kucaklayan misyona sahip olan kuruluşlar, kendilerini dünya pazarlarına taşıyacak, vizyon geliştirmekte güçlük çekmezler.

*

Dünyada kuruluşların vizyonları, misyonlarından kaynaklanır. Her kuruluşun vizyonu, misyonu kadardır.

*

Misyonu sınırlı olanın, vizyonu sınırlı olur. Misyonsuz vizyon olmaz. Misyon kuruluşun aynasıdır.

18 Aralık 2021, 12:19

YEREL VE KÜRESEL SAVAŞLARA YOL AÇAN DARBELER HER DÖNEMDE TOPLUMLARA EN BÜYÜK ZARARI VERİRLER

Hayatın hiçbir alanında, iyi savaşın kötü barışın olmadığı kare dünyada, karşı karşıya olunan sorunların başında, savaş ülkelerini, barış ülkelerine dönüştürmek geliyor. Sürekli yen boyutlar kazanan savaş kuramında, en iyi bilinen ve en çok tartışılan strateji oyunu, “Tutukluların İkilemi”dir. Darbe girişimiyle suçlanan iki suçsuz general, birbirlerinden habersiz tutuklanırlarsa, önlerinde dört alternatif strateji olur.

*

1. Yargılanma sırasında suçsuz olduklarını söylemekte direnirler ve susarlarsa, ikisi de, üçer yıl ceza alacaklardır.

*

2. Birincisi suçlamayı kabul eder, ikincisini suçlar, ikincisi susarsa, birinci bir, ikinci ise, yirmi beş yılla cezalandırılacaktır.

*

3. İkincisi suçunu kabul eder, birincisini suçlar, birinci susarsa, ikinci bir, birinci ise, yirmi beş yılla cezalandırılacaktır.

*

4. Birinci ve ikinci generallerin her ikisi de, suçlarını kabul ederlerse, birlikte onar yıl ceza alacaklardır.

*

Birinci general, ikincinin ya suçu kabul edeceğini ya da susacağını biliyor, kendisi susarsa yirmi beş yıl, kabul ederse on yıl ceza alacaktır. Birinci için suçu kabul etmek, daha iyidir. İkinci, birinciyle birlikte susarsa, üç yıl, suçu kabul ederse, bir yıl ceza alacaktır. Bu yüzden, ikinci için, en uygun seçim de suçu kabul etmektir. Böylece bir yıl cezayla kurtulmuş olacaktır.

*

Farklı yerlerde sorgulanan iki general, ayrı strateji uygulayarak, kendileri için, en iyi sonucu almak isterler. Bunun için, her ikisi de, suçlamaları kabul ederler. Oysa, her ikisi de, suçlamaları kabul etmeyerek, susmakta direnselerdi, daha az ceza alacaklardı. Ancak, çoğu durumlarda, insanlar, tutuklular açmazında olduğu gibi, yalnızca kendilerini düşünürlerse, cezalarını üç katına çıkarırlar.

*

Dünyanın neresinde olurlarsa olsunlar, insanlar, kurumlar, kuruluşlar ve devletler, tutukluların çıkmazında olduğu gibi, bencil davranarak kendileriyle birlikte başkalarına da zarar verirler. Genellikle işletmeler kendileri kar ederken, rakiplerinin zarar etmesini isterler. Ekonomide bir kuruluşun uzun dönemde rakiplerine kötülük yapması, aslında farkında olmadan, kendisine kötülük yapmasıdır.

*

Ekonomik, siyasal ve kültürel hayatın zenginleşmesi ve yeni boyutlar kazanması için, bütün kurum ve kuruluşların, tutukluların ikilemindeki tuzaklara düşmemeleri hayati önem taşıyor. Tutukluların ikileminde olduğu gibi, ekonomi ve politikada, ya kazananlar ya da kaybedenler olmaz, birlikte kazananlar ve birlikte kaybedenler olur.

*

Ekonomik alanda olduğu gibi, siyasal alanda da, kazananlar kazandıranlardır. Kazanmak isteyenler, kazandırmalıdırlar. Kare dünya "Kaybettir Kaybet" dünyası değil, "Kazandır Kazan" dünyasıdır.

*

Hayatın her boyutunda sevmeyenler sevilmezler, düşmanlık yapanlar, düşmanlıkla karşılaşırlar.

*

Üretimde ve yönetimde rakiplerine, zarar vermek isteyenler, zarar etmekten kurtulamazlar.

*

Gizliğin olmadığı, her şeyin bilindiği kare dünyada, en büyük silah dürüstlüktür.

19 Aralık 2021, 12:11

KARE DÜNYADA DÜNÜN PARADİGMALARIYLA BUGÜNÜN SORUNLARI ÇÖZÜLMEZ

Güçlü ekonomik, siyasal ve kültürel atılımlar yapmada, geçmiş yılların paradigmaları, gelecek yılların sorunları olurlar. Thomas Kuhn’nın “Bilimsel Devrimlerin Yapısı” kitabıyla, gündeme gelen ve benimsenen paradigma kavramı, en geniş tanımıyla yaklaşım, bakış ve görüş anlamına gelir.Her dönemin kendine özgü bir paradigması olur. Geçmişte oluşmaları yıllar alan paradigmalar, son dönemde daha hızlı, neredeyse yıldan yıla değişiyor.

*

Savaş yüzyıllarının barış yüzyıllarına dönüştürülmesi, hayatın bütün alanlarında canlılıkların korunması, paradigmaların sürekli zenginleştirilmesine bağlıdır. Süreklilik ve bütünlük içinde, düşünce ve eylem dünyalarına, yeni açılımlar kazandıran toplumlar, hiçbir alanda güçsüz düşmezler. Onlar geçmişin yöntemleriyle, geleceğin sorunlarının çözülmeyeceğini bilirler, yerel ve küresel sorunların üstesinden gelmede, yeni yöntemler geliştirirler.

*

Kısa bir süre de olsa, birbirleriyle görüşmeyen, tekrar bir araya geldiklerinde, birbirlerine dikkatle bakan Japonlar dünyaya, “kai” değişim “zen” iyi anlamına gelen, sürekli iyileştirme çalışması olan, “kaizen” kavramını amağan ederler. Nasıl Anadolu’da, damlaya damlaya göl olur denilirse, Japonya’da iyileşe iyileşe, en iyi olunur denilir. Müslümanların İki günü birbirinden farklı kılma gayreti ve çoşkusu, Japonya’da kaizen kavramıyla anlatılır.

*

Üretimlerini ve yönetimlerini yıldan yıla iyileştirmesini bilen ülkeler ve kuruluşlar, dünyadaki siyasal çalkantılardan ve ekonomik krizlerden, büyük yaralar almadan, en az kayıpla çıkmasını başarırlar. Bunun için dünyadaki değişmelerini, çok yakından izlemek ve geç kalmadan uyum sağlamak, bütün ülkeler, bütün kuruluşlar için, hayati önem taşır.Yarışın gerisinde kalanlar, hayatın dışında kalırlar.

*

Dünyada Yönetim ve Üretim Bilim’lerinin öncülerinden Peter Drucker,”Post Industrial Society” isimli kitabında, gelecekteki gelişmeleri önceden tahmin ederek,bütün kuruluşların, bütün kurumların, yaptıkları herşeyden vazgeçmeleri konusunda, hazırlıklı olmaları uyarısını yapar. Artık nerede olurlarsa olsunlar, ülkeler ve kuruluşlar, her şeyin çok hızlı değiştiği dönemde, bildiklerini unutmak, dün dünde kaldı demek zorunda kalırlar.

*

Yirmi birinci yüzyılda bütün dünya, iğnenin gözünden geçer gibi, bir darboğazdan geçiyor. Ancak iğnenin gözü mü büyüyecek, yoksa dünya mı küçülecek, kimse önceden bilemiyor. Bu yüzden Aldous Huxley, “Gelecek hakkında tek bildiğimiz, kesin olarak bilmediğimizdir” diyor. Bunun için iğneye ve dünyaya zarar vermeden, insanlığı düzlüğe çıkaracak, yeni üretim ve yönetim öncülerini, bütün dünya dört gözle bekliyor.

*

Çalkantılı dünyayı geçmiş geçmeden, gelecek gelmeden, geleceği okumasını bilenler değiştirirler.

*

Sıradışı olanlar geleceğin kapısında,bestelenmemiş şarkıların nağmelerini duyarlar.

*

Bütün ülkeler bilgelik için, geçmişe bakarken, bilgi için geleceğe bakarlar.

20 Aralık 2021, 13:27

YENİ DÜNYA RÖNESANSI'NIN ÖNCÜLERİ OTOKRASİYE DÜŞMAN DEMOKRASİYE DOST MÜSLÜMAN AYDINLAR OLACAKTIR

Tunus'tan Sudan'a, Mısır'dan Fas'a İslam dünyasında, Otokratik yönetimlere karşı yapılan gösteriler, bütün dünyada, İslamcılık tartışmalarına büyük bir hız ve yoğunluk kazandırmıştır. Dünyada bir kesim, Siyasal İslam'ın sonunun geldiğini gündeme taşırken, bir kesim Demokratik İslam'ın döneminin başladığını gündeme taşıyor. Demokratik yönetimler İslam dünyasında tartışılan konuların başında geliyor.

*

İslam'da yönetim söz konusu olduğunda, tartışılması gereken, Siyasal İslam'dan önce, Demokratik, İslam'dır. Türkiye başta olmak üzere, bütün dünyada Müslüman Aydın'ların, en önemli görevlerinin ve en büyük sorumluluklarının başında, İslam'ın ana kaynaklarından yola çıkarak, Demokratik yönetimlere ve Ekonomik kültürlere, yeni boyutlar kazandırmaları geliyor.

*

Bilimin ve teknolojinin nasıl vatanı yoksa, Demokrasi'nin ve Ekonomi'nin de vatanı yoktur. Sınırsız kare dünyada, önemli olan küresel bilim, küresel teknoloji geliştirmektir. Aynı şekilde can alıcı olan, "Yerel Demokrasi", "Yerel Ekonomi" inşa etmek değil, "Küresel Demokrasi", "Küresel Ekonomi" inşa etmektir. Teknolojinin bilimin, ekonomi demokrasinin türevidir. Onlar birbirlerinden ayrılmayan, birbirlerini güçlendiren, bir bütünün farklı yüzleridir.

*

Odak noktasını Atina'dan daha çok, Medine'nin oluşturduğu, Demokratik İslam ve Müslüman Demokratlar, bütün ülkelerdeki Otokratik yönetimlerin, en büyük ve en güçlü rakipleridir. Bu yüzden, hem Doğu hem Batı dünyasında, İslam'ın Demokrasi'nin olduğu kadar Pazar Ekonomisi'nin kurum ve kurallarıyla çatıştığı ileri sürülür. Ancak Yirmi birinci yüzyılda, Batı eski Batı, Doğu eski Doğu değildir.

*

Kutsal kültürün en sonda gelen, buna karşılık en başta olan, en güçlü ve en kapsayıcı halkası İslam'ın, devletle birlikte ekonominin yönetimine ilişkin, yüzyılların içinden süzüle süzüle gelen, çok köklü değerleri ve değişmez ilkeleri vardır. İslam'ın ana kaynakları, "Adil Demokratik" ve "Sağlam Ekonomik" yapının temellerini, oluşturacak büyük bir zenginliğe ve eşsiz bir derinliğe sahiptir.

*

Geçmişte Yunan birikimini içselleştirerek ''Batı Rönesansı''nın temellerini atan İslam dünyası, Yirmi birinci yüzyılda dünya birikimini içselleştirerek, ''Dünya Rönesansı''nın temellerini atacaktır.

*

Bütün insanlığı kucaklayan Kur'an'a dayanan, yüzyıllar içinde oluşan, Kutsal kültürün, özü, özeti ve temeli İslam kültürüdür.

*

İslam güneşe benzer, dünyanın bir coğrafyasında batarken, başka bir coğrafyasında doğar.

*

Dünyada Seküler kültürün güneşi batar, Kutsal kültürün güneşi batmaz.

21 Aralık 2021, 12:00

SINIRLARIN ÖNEMİNİ YİTİRDİĞİ DÜNYADA HİÇBİR ÜLKE GELEN YILLARININ GEÇEN YILLARINI ARATMASINI İSTEMEZ

Dünyada ülkelerin adil yönetimlere, zengin kültürlere ve güçlü ekonomilere sahip olmaları, gelen yıllarda geçen yıllardan daha çok üretim rüzgarları estirmelerine dayanır.Her ülkenin birbirine bağımlı ve komşu olduğu dünyada, daha az tüketimin, daha çok üretimin yolu, yaşayan bir Evliya Çelebi, olmasını bilen yöneticilerle açılır. Bu yüzden yöneticiler, yeni ekonomik ve kültürel gelişmeleri, yakından izleme sorumluluğu taşırlar.

*

Ülkeler küresel sorunların çözümüne katkıda bulunarak, yerel sorunların üstesinden gelmeyi kolaylaştırırlar ve ömürlerini uzatırlar. İbn Haldun devletleri canlılara benzeterek, doğuşlarının, yükselişlerinin ve yıkılışlarının yasalarını ayrıntılı olarak anlatan, medeniyet tarihçilerinin başında gelir. Dünyanın bütün ülkeleriyle, ekonomik ve kültürel bağlarını geliştiren ülkeler, hem uzun ömürlü, hem çığır açıcı olurlar.

*

Dünyada gelen yılları, geçen yıllarını aratmayan, uluslararası ilişkilerde ağırlık kazanan ülkeler, üreten devletlerin önünde yer alırlar. İstanbul’dan Tahran’a, Delhi’ye, Jakarta’ya gidenler geçen yılların, Brüksel’e, Toronto’ya, Whashington’a gidenler gelen yılların İstanbul’unu görürler. İstanbul iki dünyayı birden kucaklayan, yüzyılların ürünü zengin kültürel ve ekonomik birikimiyle, bütün dünyanın önde gelen şehirlerine ışık tutar.

*

Uzak ülkelerin yakınlaşmasının yolunu açan gelişmelerin, bütün ülkeleri etkildiği bir dönemde, geçmişte kalan ülkeler, geleceğin barış dünyasına giden yolları açamazlar. İki yıllarını birbirinden farklı kılmasını başaranlar, bütün ülkelerde geleceğin mimarları olurlar. Yıldan yıla üretim güçlerine, yeni açılımlar kazandıranlar, kendileriyle birlikte uzak yakın bütün komşularının, üretim ve yönetim yapılarını iyileştirirler.

*

Ülkeler dönüşme ve dönüştürme güçlerini, ya yerelleşerek ya küreselleşerek değil, hem yerelleşerek hem küreselleşerek geliştirirler. Dünyada her ükenin hem merkezde, hem çevrede yer alması, bütün ülkelere büyük görevler yanında, önemli sorumluluklar yükler. Ülkelerin bilinmeyen ürünler, duyulmayan hizmetler geliştirme güçleri, dünyanın geleceğini belirler. Dünyada bilgi ve bilgelik birikimi, ne kadar büyürse, dünya o kadar dönüşür.

*

Dünyadaki bütün ülkeler, son iki yüzyılın ürünü olan, düşünce ve eylem gücünden yararlanarak, hem tarım, hem sanayi, hem bilgi, hem değer toplumu olma yolunda ilerlemeye çalışıyorlar. Yeni dünyanın temellerini, yerli ürünler üreten ülkeler değil, dünya ürünleri üreten ülkeler atıyor. İki dünyaya da yarayan, hem yerel, hem küresel ürünler üreten ülkelerin elleriyle, dünya ekonomisi zenginlik, dünya kültürü derinlik kazanıyor.

*

Ülkelerin güçlerini dünyadan ne aldıkları değil, dünyaya ne verdikleri belirler.

*

Üretmesini bilenlerin elinde, dünyanın karlı dağları düz ovalara dönüşür.

*

Geçmiş yıllarda yaşayan ülkeler, gelecek yılları yaşanır kılamazlar.

22 Aralık 2021, 14:03

FARKLILIĞIN OLMADIĞI YERDE CANLILIK CANLILIĞIN OLMADIĞI YERDE FARKLILIK OLMAZ

Özgünlük yağmurlu günlerdeki şimşek gibi, insanların zihinlerinde bir düşünce olarak doğar ve uygulanma kanalı bulursa, bütün dünyayı aydınlatır. Özgünlüğün doğurduğu güçten yararlanmak için, farklılıkların korunarak desteklenmesi gerekir. Demokratik katılımın özendirildiği, açık toplumlarda özgün düşünceler, hiçbir dirençle karşılaşmazlar. Bu yüzden farklılıkların korunduğu, özgürlüklerin önemsendiği kuruluşlarda, büyük değişimlere yol açacak atılımlar yapılır.

*

Kuruluşların düşünce ve eylem zenginlikleri, farklı kültürlerden insanları, bir araya getirme ustalıklarından kaynaklanır. Çoğu durumlarda kuramsal ve uygulamaya dönük bilgiler aynı insanlarda toplanmaz. Kuruluşların üretim güçleri, değişik alanların uzmanlarının el ele vererek, işbirliği yaptıkları ortamlarda katlanarak artar. İster kamu, ister özel, ister gönüllü olsun, bütün kuruluşlarda iki kere iki, dört değil, bazan beş, bazan altı, bazan da yedi olur.

*

Üretimde ve yönetimde yenilik yapma gücü, farklı alanlardan gelen insanların, birlikte çalışmalarıyla yeni boyutlar kazanır. Farklı soy, renk, dil ve kültürden gelen insanların, demokratik bir ortamda, görüşlerini ve düşüncelerini açıkca ortaya koyarak, kıran kırana, enine boyuna tartıştıkları kuruluşlar, hem güçlü hem de uzun ömürlü olurlar. Kuruluşların ürettikleri ürünlerin, hizmetlerin ve bilgilerin özgünlükleri, aynı çatı altında farklılıklara gösterdikleri saygıdan kaynaklanır.

*

Bilgisayar dünyasının öncülerinden bir kuruluş, bir yönetim danışmanından çalışmalarının değerlendirmesini istemiş. Danışman kuruluşu baştan sona inceledikten sonra “Siz krizdesiniz” değerlendirmesini yapmış. Yöneticiler nasıl olur, biz en iyi dönemimizi yaşıyoruz dediklerinde, danışman “Yukarıdan aşağıya bütün çalışanlarınız, aynı ırktan, aynı renkten ve aynı dinden, hepiniz tek tip giyiniyorsunuz ve birbirinizden farksız düşünüyorsunuz, sizin yenilik yapmanız mümkün değil” demiş.

*

Özgünlüğün ve yeniliğin sınırının olmadığı, bilgi dolaşımımnı büyük hız kazandığı, insanların sürekli geleceğe baktıkları düz kare dünyada, kuruluşların ülkelerinin sınırlarının içine çekilerek, dünya standartlarını belirleyen ürünler üretmeleri mümkün değildir. Artık hiçbir kuruluş, tek kimlikli çalışanlarıyla ayakta kalamaz. Bütün kuruluşlar, çok kimlikli, çok ırklı, çok dilli insanlarla çalışmasını öğrenmek, özgünlük ve yenilik susuzluğu duyanları, çatılarının altında toplamak zorundadırlar.

*

Dünyanın her yerindeki kuruluşlarda, yüzlerce farklı ülkeden gelen uzmanlar yoksa, yüzlerce farklı dili konuşulmuyorsa, üretimde ve yönetimde, yenilik yapan, özgün çığır açıcı düşüncelerin ve eylemlerin yolu açılmaz. Kuruluşlar arıların binbir çiçekten yararlanarak bal yapmaları gibi, binbir çalışanın görüşlerinden yararlanarak, bütün boyutlarıyla hayatı değiştiren, insanlar arasında iletişimi ve etkileşimi kolaylaştıran, özgün ürünler ve özgün hizmetler geliştirirler.

*

Farklılıklardan yararlanan kuruluşlar, kendilerini farklılaştırarak, ürettikleri ürünlerle, hem yerel ve hem küresel pazarlara, büyük bir canlılık kazandırırlar.

*

Dünyayı dönüştüren kuruluşlar narlara benzerler, dışarından bakıldıklarında bir tane olalarak görülürken, içeriden bakıldıklarında bin tanedirler.

*

Kuruluşların olduğu kadar, toplumların da zenginliklerinin kaynağınde, farklılığın doğurduğu öncü yenilikle gelen özgünlük vardır.

23 Aralık 2021, 11:46

KURULUŞLAR GÜNDÜZLERİ GECELERİ GÖRÜLMEYEN RÜYALAR GÖRMEDEN RÜYALARI GÖRÜLEN ÜRÜNLER ÜRETEMEZLER

Bu yazı daha önce 06.04.2020 tarihinde de yayımlanmıştı.

İletişim teknolojisindeki gelişmeler, bütün kuruluşları, dünyadaki değişmelere ayak uydurmak için, yeniden yapılanmaya zorluyor. Sürekli yenilenen dijital dünyadan, yararlanmayan kuruluşların, sınırların dışına çıkmaları ve dünyadaki dönüşümlerin, özneleri olmaları mümkün değildir. Dijitalleşmeyen kuruluşlar çok boyutlu iletişim ağlarının oluşturduğu, küresel pazarların sunduğu, sınırsız fırsatları yakalayamazlar.

*

Kendi içine kapanan kuruluşlar, büyük rüyalar göremezler. Her alanda gerçekleştirilecek rüyaları olamayanlar, hem yerel hem de küresel pazarlarda, çığır açıcı yeniliklerin öncüleri olamazlar. Kuruluşlar gördükleri rüyalar doğrultusunda yürürler, rüyalarının gerçekleşmesi uğrunda, ümitsizliğe düşmeden, karamsarlığa kapılmadan, yorulma bilmez gayretle çalışırlarsa, hiç beklemedikleri zamanlarda, geçmişlerinde görülmeyen, başarılara imzalarını atarlar.

*

Kuruluşlarda rüyaları çok boyutlu, çok yönlü düşünmesini bilen, tükenmez bir coşkuyla çalışan öncüler görürler. Onların ellerinde rüyalar, ete ve kemiğe bürünürler. Dijital dünyada kuruluşları başarıya götüren gizli bir formülü yoktur. Başarıyı yakalayanlar, rüyalarının gerçekleşmesi yolunda, hiçbir sınır tanımayan kuruluşlardır. Kendilerini ülkeleriyle sınırlayan kuruluşların, büyük rüyaları olmaz. Kuruluşlarda rüya görmek demek, risk almasını bilmek demektir.

*

Eğitimde sınırları aşma konusunu vurgulamada, dokuz nokta testinden yararlanılır. Teste katılanlara aynı aralık ve büyüklükte, üçer üçer alt alta işaretlenmiş dokuz nokta verilir. Katılımcılardan hiç el kaldırmadan, bir noktanın üzerinden iki defa gitmeden, dört doğruyla dokuz noktanın, üzerinden geçmeleri istenir. Katılımcılar genellikle doğruları noktadan noktaya çizmeye çalışırlar. Başarılı olanlar doğruları noktaların dışına uzatarak, sınırları aşma gücü gösterenlerdir.

*

Kuruluşların yöneticileri sınırları, aşmasını öğrenemezlerse büyüyemezler. Kuruluşlar dünyasında sınırlar, gece gündüz görülen rüyalarla aşılır. Bu yüzden rüya görmeyen kuruluşlar, ülkelerinin dışına açılmada başarılı olamazlar. Başarılı kuruluşlar, en kötü günlerinde bile, rüya görmeyi bilirler. Rüyalar kuruluşları başarıya taşıyacak yol haritalarıdır. Rüyalarını gerçekleştirmek için, gecesini gündüzüne katan kuruluşların, başarısını küresel dünyanın hiçbir gücü engelleyemez.

*

Kuruluşlar dünyada bulundukları yere göre rüya görürler. İstanbul’da Türkiye’nin, Brüksel’de Avrupa’nın, New York’ta bütün dünyanın rüyası görülür. Kuruluşlarda güç, her yerde görülmeyen rüyaları gören, düşünülmeyen yenilikleri düşünen, yatırım tutarı düşük, katma değeri büyük, yeniliklerden kaynaklanır. Yazılım kuruluşlarının fabrikaları, maden yatakları, petrol kaynakları yoktur. Onların bütün dünyayı, kuşatan büyük rüyaları vardır.

*

Kuruluşların rüyaları, yöneticileriyle birlikte, bütün çalışanlarının hayatına güç ve anlam kazandırırlar. Onları ümitsizliğe düşmekten kurtarırlar. Rüyalar zamanla kuruluşların önünde, mutlaka yakalanması gereken, somut bir hedefe ve büyük bir tutkuya dönüşürler. Yöneticilerin öncülüğünde, kuruluşlar yaptıkları işleri severler, sevdikleri işleri sürekli geliştirirler. Rüyalarını çalışanlarına benimseten kuruluşlar, çalışanları için ümit ve ilham kaynağı olurlar.

*

Kuruluşlarda gündüz görülen rüyalarda, yeni ürünler,yeni hizmetler,yeni bilgiler gizlidir.

*

Kuruluşların geleceğinde rüya görme güçleri, finansal güçlerinden daha önemlidir.

*

Dünyadaki her kuruluşta tek başına değil, birlikte görülen rüyalar gerçekleşir.

24 Aralık 2021, 12:49

GERÇEK GÜZELDİR GÜZEL GERÇEKTİR DİYEN İKİ DÜNYADA MUTLAK GERÇEĞİ ARAYAN İKİ ŞAİRİN İKİ ÖLÜMSÜZ ŞİİRİ

Hem hayat, hem edebiyat bir bütündür. Hayat edebiyattan, edebiyat hayattan ayrılmaz. Edebiyatta olan hayata, hayatta olan edebiyata yansır. Dünya edebiyatında Necip Fazıl ve Rimbaud içine düştükleri entelektüel krizleri, şiirlerine yansıtan usta şairlerdir. Necip Fazıl'ın "Çile''si ve Rimbaud'nun "Sarhoş Gemi''si, yaşadıkları entelektüel krizlerin, şiirlerindeki izdüşümleridir. Onlar ömürleri boyunca, şiiri iman, yaşanan hayatı yaşanacak hayat için bilirler.

*

Çile ve Sarhoş Gemi, gerçek öteki hayattır, öteki hayat gerçektir, diyen iki şairin, mutlak gerçeği aramalarının, hayatı bütün boyutlarıyla kucaklayan öyküsüdür. Onların şiirleri, metafizik sancı çeken, entelektüel kriz yaşayan şairlerin şiirleridir. Onlar fizik dünyayla kuşatılan, Avrupa yüzyıllarının, metafizik dünyaya kapalı perdelerini açarlar. Gördükleri dünya, birini meydanlardan çekilmeye, birini meydanlar atılmaya zorlar.

*

Sabahattin Eyüpoğlu'nun çevirisiyle, Sarhoş Gemi'sinde, Rimbaud ''Yeter, yeter, ağladıklarım; artık doymuşum /Fecre, aya güneşe; hepsi acı, boş, dipsiz, / Aşkın dolmuş içime, sarhoşum; / Yarılsın artık bu tekne, alsın deniz'' diyerek, ''Meryem''in nurlu topuklarından, kudurmuş denizlerin imana gelmesini'' beklemez. Bu yüzden, denizi görmeden Sarhoş Gemi'yi yazan Rimbaud, en verimli döneminde şiiri bırakır, hayat öyküsü olan ''Cehennem'de Bir Mevsim''i yazar ve kendini Afrika'ya atar.

*

Necip Fazıl yaşadığı entelektüel krizi, ''Gaiblerden bir ses geldi: Bu adam, / Gezdirsin boşluğu ense kökünde! / Ve uçtu tepemdem birdenbire dam; / Gök devrildi, künde üstüne künde…'' mısralarıyla şiirleştirir. Kriz sonrası bulduğu dünyayı, ''Nizam köpürüyor, med vakti deniz; / Nizam köpürüyor ta çenemde su, / Suda bir gizli yol, pırıltılı iz; / Suda ezel fikri, ebed duygusu.'' mısralarıyla anlatır. Artık biricik meselesi, ''Sonsuza varmaktır''.

*

Necip Fazıl Çile'nin şairidir. Necip Fazıl'ın düşünce ve eylemi, ''Çile öncesi'' ve ''Çile sonrası'' olmak üzere iki döneme ayrılır. Çile öncesini ''Kaldırımlar'', Çile sonrasını ''Sakarya Türküsü'' şiirleri özetler. Çile sonrasında Necip Fazıl, yalnızca şiirleriyle değil, oyunları, konferansları, tarih ve düşünce kitaplarıyla da, meydanlara çıkarak, Türkiye'nin geleceğini Washington ve Moskova''da değil, Türklerin Anadolu'daki bin yıllık tarihlerinin özü ve özeti, bir yanıyla Mekke, bir yanıyla Medine toprağı olan, İstanbul''da arar.

*

Necip Fazıl fizik dünyadan yola çıkarak, metafizik dünyanın kapılarını açar. ''Atomlarda cümbüş, donanma, şenlik; / Ve çevre çevre nur, çevre çevre nur, / İçiçe mimari, içiçe benlik; / Bildim seni ey Râb bilinmez meşhur,'' mısralarıyla, hayatın ölümü içinde taşıdığı gibi, fiziğin metafiziği içinde taşıdığını çarpıcı bir dille anlatır. O ''ya fizik ya metafizik değil, hem fizik hem metafizik'' demeyi hiç unutmadan sürekli vurgular. Çünkü İslam medeniyeti, birbirinden ayrılmayan, birbirini bütünleyen, iki dünya medeniyetidir.

*

Şairler insanda toplumu, toplumda insanı görürler.

*

Şiiri yakalayanlar, iki dünyada, kurtuluşa ererler.

*

Şiirin yolu, kalabalıkların yolu değildir.

25 Aralık 2021, 12:01

ODAKLANANMASINI BİLENLER KEDİLER GİBİ HIZLI KAPLANLAR GİBİ GÜÇLÜ OLMASINI BİLİRLER

Ürün, hizmet ve bilgi alışverişinde, sınırların önemini yitirmesiyle, bütün ülkeleriyle dünya, büyük bir pazar yerine dönüşmüştür. Pazarda kuruluşların başarılı olmaları, bütün yönetim ve üretim alanlarında, yeni yaklaşımlar, yeni yöntemler geliştirmelerine bağlıdır. Dünyanın her ülkesinden kuruluşların, yer aldığı pazar yerinde, bir alana odaklanarak, sürekli yenilik yapmadan, bir yandan maliyetleri düşürmek, bir yandan da satışları artırmak zordur. Kuruluşların toparlanmaları için, odaklanmları gerekir.

*

Yıldan yıla yeni boyutlar kazanan pazarın, her alanda toplumları dönüştüren, yenilik öncüleri olanlar, hareket etme yetenekleri yüksek, kedi nitelikli hızlı kuruluşlardır. Bütün dünya kuruluşlarının birbirleriyle yarıştığı pazarda, her alanda üretim yapan büyük kuruluşlardan daha çok, bir alanda üretim yapan küçük kuruluşlar başarılı ve uzun ömürlü olmaktadır. Üretimde ve yönetimde kediler gibi hızlı, kaplanlar gibi güçlü olmada başarı, bir alana odaklanmaya ve hızlı davranmaya dayanır.

*

Dünyada New York, Londra, İstanbul, Pekin ve Tokyo başta olmak üzere, bütün şehirlerin ekonomileri, birbirlerini etkileyen ve birbirlerinden etkilenen havuzlara benzerler. Her şehirde hızlı özel kuruluşlar, havuza su taşırlarken, yavaş kamu kuruluşları havuzdan su alırlar. Şehirlerin zenginliği ve ekonomilerin canlılığı, havuzdan su alanlardan değil, havuza su taşıyanlardan kaynaklanır. Havuzun sularından büyük küçük, bütün kuruluşlar yararlanır. Havuzlar pazarlar gibi, her kuruluşa açıktır.

*

Pazarın gizemini çözen kuruluşların, üretim ve yönetim dünyalarında gizliliğe yer yoktur. Onların yenilik yapma güçleri, paylaşıma açık olan birikimleri, üreticilerle tüketicilerin katılımlarıyla zenginleşir. Onlar baharda deri değiştiren yılanlar gibi, sürekli kendilerini yenileyerek, odaklanma ve yenilik yapma güçlerini geliştirirler. Nasıl ağaçların meyva vermeleri için, kurumaya yüz tutan dalları budanırsa, kuruluşların da gelirlerinin giderlerini karşılamaları için, ürünlerinin sayıları azaltılır.

*

Ürün sayısını azaltmakta güçlük çekmeyen kuruluşlar, Al Reis’ın “Focus” kitabında, kuruluşlar dünyasından verdikleri örneklerle, ayrıntılı olarak anlattığı gibi, odaklanmasını bilirler. Onlar ürettikleri ürünlerle, arabaların haritalardan kitaplara, kalemlerden defterlere herşeyin bulunduğu, torpido gözlerine benzemezler. Odaklanan kuruluşlar ana ürünlerindeki üstünlüklerini yitirmeden, düzensizliğe ve dağılmaya yol açmadan, büyümeye devam ederler.

*

Kuruluşların farklı ürünler ve hizmetler üreterek dallanmaları yerine, en başarılı oldukları ürünlerde ve hizmetlerde odaklanmaları, ömürlerini uzatmakla kalmaz, dünyadaki gelişmeler karşı hızla önlem alma yeteneklerini de geliştirir. Kuruluşların pazarda çok sayıda ürünlerle ve çok sayıda hizmetlerle değil, az sayıda ürünlerle az sayıda hizmetlerle yer alması, yenilenme ve hızlı hareket etme yeteneklerine, yeni boyutlar kazandırarak güçlendirir.

*

İki atın peşine birden düşenler, nasıl ikisini de yakalayamazlarsa, iki sıradışı ürünü üretmek isteyenler de, bir sıradışı ürün üretmekte başarılı olamazlar.

*

Kuruluşlarda rüzgarın arkadan değil, karşıdan estiği günleri aşmanın yolu, sıradan bin ürün üretmekten değil, sıradışı bir ürün üretmekten geçer.

*

Odaklanarak kedi gibi hızlı kaplan gibi güçlü olmasını bilen kuruluşlar, iyi şeker üretenlerin, iyi çimento üretemeyeceklerini bilirler.

26 Aralık 2021, 12:08

İNANAN İNSANLARIN ELİNDE BİR KANDİL BİN KANDİLE DÖNÜŞÜR

Tarih içinde inançların serüveni, aynı zamanda insanlığın serüvenidir. Tarihin hiçbir döneminde, insanlığın ekonomik, siyasal ve kültürel gelişimi, inançlardan bağımsız olmamıştır. İnançlar Babil, Mısır, Hint, Çin, Yunan, Roma, İslam, Batı kültürleriyle, kuşaktan kuşağa geçerek, yolculuklarına devam etmektedirler. İnançların ortaya çıkışları, yükselişleri, gerileyişleri, birbirlerine etkileri, bilimlerin ortak araştırma konusu olmuştur.

*

İnançların hayatın değişik alanları üzerindeki etkilerini, ortaya koymada iki ana yaklaşım vardır. Bu yaklaşımlardan birinde inançlar pozitif, birinde negatif bir dinamik olarak ele alınır. Geçen yüzyılın Avrupa'sında yaklaşımlardan birinin öncülüğünü Weber yaparken, birinin önclüğünü Marx yapmıştır. Marx sanatı, bilimi, edebiyatı, hukuku, aileyi ve kültürü, ekonomi oluşturur derken, Weber özelde Protestanlık, genelde din oluşturur demektedir.

*

Tarih içinde inançların kandili hiçbir zaman sönmemiştir. Işığını inançlardan alan bir kandil, hayata binlerce kandil olarak yansır. İnançlar toplumun odak noktasına konulmuş, güneş gücünde ve güneş parlaklığında bir kandile benzerler. Bir kandilin çevresine yerleştirilen bin aynada, bir kandil yüzbinlerce kandile dönüşür. İnançlar toplumun merkezinde, yer alan düşünce kaynaklarıdır.Onlar olmadan toplumların, ayakta kalmaları ve uzun ömürlü olamaları mümkün değildir.

*

İnançların güçlü olduğu toplumlarda, mesleği, yaşı ve eğitimi ne olursa olsun, herkes kendisini hayatı zenginleştiren iyilikleri büyütmekten, toplumu yoksullaştıran kötülükleri önlemekten sorumlu olarak görür. Bunun için inançların, etkili oldukları her ülkede, bütün alanlarda hayatı dönüştüren, gönüllü kuruluşlar güçlü, ekonomi kültürü zengin olur. Dünyanın her ülkesinde, inanan insanlar arabalarını dağdan aşırırlar, inanmayanlar düz ovada şaşırırlar.

*

Ekonomik, siyasal ve kültürel alanda ister özel, ister kamu, ister gönüllü olsun, her kurumda ve kuruluşta başarı, gerekenler yerine getirilirse kazanılır, getirilmezse kazanılmaz. İnancına eylem katmasını başaran, risk almaktan çekinmeyen ve yenilik yapmasını bilen, yöneticilerin öncülük yaptıkları, kurumlar ve kuruluşlar, kısa zamanda yok olup gitmezler. Hayatın hiçbir alanında, başarı ve başarısızlık, kendiliğinden ortaya çıkmaz.

*

Tarihin her döneminde, inançların ışığını söndürmeye çalışan toplumlar değil, ışığını hayatın bütün boyutlarına, yansıtmaya gayret eden toplumlar varlıklarını korumuşlar ve yüzyıllarca yaşamışlardır. İnsanlık tarihinde inançsızlığı, inanç haline getiren toplumların, uzun ömürlü oldukları görülmemiştir. Kurumlarıyla ve kuruluşlarıyla, inançların ışığına bir kandil yakarak, destek olan toplumlar, Kıyamete kadar varlıklarını sürdüreceklerdir.

*

Kurumlar ve kuruluşlar, kendilerini ayakta tutacak değerlerin, kaynağını inançlarında bulurlar.

*

İnançlar toplumlarını gelecek yüzyıllarını aydınlatan, ışıkları hiç sönmeyen kandillerdir.

*

İnançlarını hayata, yansıtmasını bilen toplumlar,değerlerini korumasını bilirler.

27 Aralık 2021, 12:32

DEMOKRATİK YÖNETİMLERİN OTOKRATİK YÖNETİMLERDEN ÜSTÜNTÜNLÜKLERİ DEVRİMSİZ DEVRİM YÖNTEMİ OLMALARINDAN KAYNAKLANIR

Otokratik yönetimlere yer olmayan Yirmi birinci yüzyılda, Demokratik ülkelerin yüz yüze oldukları sorunların başında, azınlığın istekleri karşısında çoğunluğun ihtiyaçlarını anlamak ve önem vermek geliyor. Dünyada bütün ülkelere açık, ücretsiz iletişim ortamlarından yararlananların, sayılarının milyarları aşması, ekonomik, siyasal ve kültürel kuruluşları, toplumun çoğunluğunun sesini duymaya ve ihtiyaçlarını karşılamaya zorluyor.

*

Tarihin her döneminde, sesi çok çıkan azınlığa karşı, sesi az çıkan çoğunluğun sesi, sağduyunun sesi olur. İster kültürel, ister siyasal, isterse ekonomik alanda olsun, sağduyunun sesine kulak asmayan, yönetimlerin ömürleri uzun olmaz. Çoğunluğun gücü, topluma kazandırdıkları zenginliklerden kaynaklanır. Çoğunlukla elele vermeyen, toplumla dayanışma içinde olmayan yönetimler, azınlığın güçlenmesine yol açarlar.

*

Yönetimler iyilikleri özendirerek, kötülükleri önleyerek, ekonomik ve kültürel hayata, hem anlam, hem değer, hem zenginlik kazandırırlar. Müslüman ülkelerin insanlığın doğuş yıllarına kadar uzanan, çoğunluk yönetiminin temelleri olan, katılıma ve paylaşıma açık, köklü yönetim geleneklerinin olduğu bilinir. Dünyanın bütün ülkelerinde, yönetimler başarıları, aldıkları kararlara, yönetilenlerin çoğunluğunun, katılmalarından kaynaklanır.

*

Çoğunluğu oluşturan yönetilenlerle, azınlığı oluşturan yönetenler arasındaki, uyumun ve düzenin en büyük güvencesi olan hukukun önemi, yönetimin dışında değil üstünde olmasından gelir. Ülkelerde hukuk suçluları cezalandırmaktan önce, suçları önlemek için vardır. Onların varlığı, toplumun bütün kesimlerine güven verir. İnsanların dürüstlükte yarıştığı, çoğunluğun dürüst olduğu toplumlarda, bağımsız ve tarafsız hukukçulara çok iş düşmez.

*

Hukukun başta gelen görevi, seçmenlerin seçme ve seçilme haklarını, güvence altına almaktır. Hukukun üstün olduğu toplumlarda, yöneticiler kurşun atarak değil, oy atarak belirlenir. Bunun için Demokratik yönetimlerde, oylar gizli verilirken, oy sayımları açık yapılır. Yönetilenlerin seçimlerle, yönetenleri değiştirmedikleri yönetimlerde, yönetenler yönetilenlerin seçtiklerini değiştirirler. Seçme hakkı olanların, yönetme hakları olur. Hayat sürekli seçimdir.

*

Demokratik yönetimler, toplumların açıklık içinde, sürekli yeniden yapılanmalarına dayanır. Yönetimde “Siyasal Partiler”, parti kuran Sezai Karakoç’un vurguladığı gibi, “Bir amaç değil bir araçtır.” Çünkü tarih boyunca yönetimi ele geçirme süreçleri ve yöntemleri, hep kanlı olmuştur. Demokratik yönetimler güçlerini, kansız devrim yapmasını bilmelerinden alırlar. Müslüman dünyaya, hem yabancı gelen, hem gelmeyen Demokrasi, devrimsiz devrim yöntemidir.

*

Seçilenler seçenlerin yönetime yansıyan yüzleridir. Toplumlar seçtikleriyle yönetilirler.

*

Yönetimler Demokratik kurumlarıyla, hukukun tartışılmazlığıyla, ayakta kalırlar.

*

Demokratik yönetimlerde, hiç kan dökmeden büyük devrimler yapılır.

28 Aralık 2021, 12:12

KIZIL ELMALARI OLAN KURULUŞLAR İÇİN DÜNYANIN HİÇBİR YERİNDE AŞILMAYACAK SİYASAL SINIR YOKTUR

Kuruluşların uzun ömürlü olmaları, yönetim kurulu başkanından kapıdaki güvenlik görevlisine kadar, bütün çalışanlarının dört elle sarılıp benimsedikleri, herkesin anlayacağı dille tanımlanmış, bir kızıl elmalarının olmasına bağlıdır. Eğitimden sağlığa, çalışma alanı ne olursa olsun, kuruluşları canlı tutan ve benzerlerinden ayıran kızıl elmalarıdır. Çalışanlarının gerçekleştirmek için, bütün birikimlerini ortaya koydukları, bir hedeflerinin olması, kuruluşlarda ayrı bir güç kaynağı olur.

*

Ulaşmak istedikleri hedefleri, açık seçik olarak tanımlayan kuruluşların, bütün çalışanlarına yön ve yol gösterecek, bir kutup yıldızları mutlaka vardır. Bir gemi için rota nasıl bir işlev yüklenirse, bir kuruluş için de kızıl elma aynı işlevi yüklenir. Nasıl rotasız bir gemi düşünülmezse, kızıl elmasız da bir kuruluş düşünülmez. Ülkelerde kuruluşlar kızıl elmalarıyla bilinirler. Çalışanlarınca özümsenmiş bir kızıl elma, kuruluşun ulaşmak istediği hedefleri süreki hatırlatan gizemli bir uyarıcıdır.

*

Kızıl elma Anadolu’da Türklerin, bin yıllık tarihsel bilgi ve bilgelik birikiminlerinden kaynaklanan bir kavramdır. Kuruluşlar hedefleri doğrultsunda, yol haritalarını sürekli yenileyerek, bütün çalışanlarıyla gelirleri büyütmek, giderleri küçülmek yolunda gelişirler. Onlar üreticileriyle ve tüketicileriyle, yorulma bilmez bir yenilenme arayışı içinde olurlarsa, ekonominin ve kültürün bütün alanlarında,köklü dönüşümlere yol açacak, gelişmelerin tetikleyicileri olurlar.

*

Dünyanın önde gelen Yönetim Bilimcilerinden Michael Porter’in kitaplarında sürekli vurguladığı gibi, yenilikleri devletten beklemek, sürekli devlet desteklerinden yararlanmaya çalışmak, bağımlılığa yol açarak, kuruluşların özgün çalışmalar yapmalarını önler. Bütün ülkelerde kuruluşlar, yenilik yapmak için, dış kaynaklardan daha çok, iç kaynaklardan yararlanmaya ağırlık verirler. Bunun için başka kuruluşların yaptıklarını yapmayanlar, kendilerini başkalarından ayıracak, yeniliklerin peşinde olanlar, her alanda özgün gelişmelerin öncüleri olmuşlardır.

*

Dünyanın değişik ülkelerindeki, değişik çalışma alanlarındaki kuruluşlar, pazarlarda aranan ve sağladıkları gelirlerin, yol açtıkları giderlerden daha büyük olan ürünler, üretmek için yola çıkarlar. Bütün kuruluşların amaçları yerel ve küresel pazarlarda yer almaktır. Ancak her kuruluş için geçerli, her zaman kuruluşları başarılı kılan, her yerde doğru yolu gösteren, yol haritaları yoktur. Kuruluşlar kendi yol haritalarını kendileri geliştirmek zorundadırlar.

*

Yönetimde ve üretimde yeniliklerin, bilinmeyen yol haritalarını bulmak için, kuruluşların büyük sermayelere değil, büyük hedeflere ihtiyaçları vardır. Kuruluşların amaçları, ortak özellikler gösterirken, amaçlarını ulaşmada yararlandıkları araçlar, kuruluştan kuruluşa büyük farklılıklar gösterir. Toplumların ekonomik ve kültürel yapılarının dönüştüren, yeni ürünler üretmek, geçmiş yüzyılların birikiminden yararlanarak, gelecek yüzyılları görmeyi gerektirir.

*

Kızıl elmaları olan kuruluşlar, üretimin ve yönetimin şiirini yakalamayı başararak, yıldızlara ulaşacak merdivenleri bulurlar.

*

Yol haritaları ulaşmak istediklari, hedeflere odaklanan kuruluşların, nereden nereye gideceklerini gösterirler.

*

Uygun ürünleri,uygun zamanda, uygun yerde, tüketicilere ulaştıran kuruluşlar, güçlerini hiç yitirmezler.

29 Aralık 2021, 13:42

TARİHİN HER DÖNEMİNDE TÜRKİYE'NİN YİRMİNCİ YÜZYILINA DAMGASINI VURAN MEHMET AKİF'İN ERİŞİLMEZ ÖRNEĞİNİ VERDİĞİ DÜRÜSTLÜK GÜZEL AYDINLARIN EN ÖNEMLİ SERMAYESİ OLMUŞTUR

Dünyanın dört bir yanındaki bütün ülkelerin gücü, açıklık içinde sürekli kendilerini yenilemeyi bilmelerinden kaynaklanır. Ülkelerin ekonomik, siyasal ve kültürel yapılarını yenileyerek, dünyadaki gelişmeleri yönlendirmelerinde, en güçlü ve en etkili sermayeleri dürüstlükte yarışan güzel aydınlarıdır. Onlar dürüstlüğü özendiren, açgözlülüğü önleyen misyonlarıyla, ülkelerinin her alandaki başarılarının omurgasını oluştururlar.

*

Dürüstlükte yarışan aydınların sayılarının, kritik sınırın altında kalan ülkeler, başka ülkelere örnek olacak ekonomik ve kültürel canlılık gösteremezler. Kültürel dokusuyla birlikte, ekonomik yapısı güçlü olan toplumların, pazarlarında dürüstlük alınır, dürüstlük satılır, dürüstlükten terazi tutulur, dürüstlük dürüstlükle tartılır. Onlar her gün yenilenerek, yeniden doğarlar. Türk toplumunda dürüstlük denilince, akla ilk önce gelen isim Mehmet Akif olur.

*

Dünyada iyilikleri özendirmeyi, kötülükleri önlemeyi bir edebiyatçı sorumluluğu olarak gören, bütün Türkiye’nin ayakta dinlediği, "Millet Marşı"nın şairi Mehmet Akif, Anadolu insanının bir dürüstlük simgesidir. Onun hayatı, dürüstlükte destan yazan Türklerin, bin yıllık tarihlerinin özetidir. O şiiri gibi ömrünü de, Türk toplumuna adamış, kendi için değil Anadolu insanı için yaşamış, kendi sorunlarını değil, toplumun sorunlarını dile getirmiştir.

*

Hasan Basri Çantay Akifnamesi’nde, “O, ne yazdı ise duyarak yazdı, ağlayarak yazdı, pare pare sıhhatini, varlığını eriterek yazdı. İnandı, yazdı, inanmadığına iltifat etmedi. Samimiyeti Akif’in hayatının esası idi. Az söylerdi, öz söylerdi. Temiz ruhu muhatabını mest eder, bilmeyerek onu kendisine çekerdi” diyerek, sanki Mehmet Akif’i değil, Cumhuriyet döneminin bir Horasan erenini anlatır. Mehmet Akif’in hayatı gibi, düşüncesi, eylemi ve dili de hem yalındır, hem etkilidir.

*

Türklerin Anadolu'daki bin yıllık, bilimsel düşünce tarihini, gün yüzüne çıkaran Adnan Adıvar, “Ben Akif’i yalnız şair diye değil, daha çok büyük bir insan ve büyük bir fen adamı diye severim. Onun Fatih Kürsüsü eşsiz bir sanat abidesidir. O eserin her kelimesi ilim ve sanı at deryasında saçılmış inciler, cevherler, dalgalardır” demekten kendini alamaz. Mehmet Akif karanlık savaş yıllarında, hiçbir ümitsizliğe kapılmadan, Türkiye’nin aydınlık barış yıllarını görerek, Anadolu insanını anlattığı, herkesin ezbere bildiği şiirine, “Korkma” diye başlar. Ve bütün karamsarlık bulutlarını, iyimserlik bulutlarına dönüştürür.

*

Mehmet Akif büyük bir medeniyet değişiminin yaşandığı bir dönemde, Sezai Karakoç’un "Mehmet Akif" kitabında, açıkça ortaya koyduğu gibi: “Şiirleriyle,makaleleriyle,verdiği derslerle,çevirdiği çağdaş İslam mütefekkirlerinin eserleriyle, aydınlara hakikatleri anlatmaya çalıştı. İslamdan kopmanın felaketlerini gösterdi. Sefaletimizin maddi ve manevi tablosunu çizdi. Gittikçe resmileşmeye yüz tutan Batıcı fikirlerin yön yön tenkidini yaptı.”O Anadolu insanının, bin yıllık tarihiyle olan, bağlarının koparılmasını da doğru bulmamış, gelenler için gidenleri yermemiştir.

*

Mehmet Akif, büyük bir bilgi ve bilgelik birikimine sahip olan Türkiye’nin, “Tek dişi kalmış canavar” karşısında, yitirdiği üstünlüğü, sekülerleşerek değil, yerlileşerek yeniden kazanılmasının önemini hayatı boyunca vurgulamıştır.

*

Dünyada bilimi ve teknolojiyi bulan eller değil, bilimi ve teknoljiyi kullanan eller belirleyicidir diyenler için, bilimin ve teknolojinin vatanı yoktur, bilim ve teknoloji, iyilikleri özendirmenin, kötülükleri önlemenin aracıdır.

*

Mehmet Akif’in büyüklüğü, “Doğacaktır sana vaad ettiği günler Hakk’ın” diyen, sarsılmaz inancının derinliğinden ve sağlamlığından kaynaklanır.

31 Aralık 2021, 12:44

EKONOMİK SİYASAL KÜLTÜREL ALANLARDA GELEN YILLARI GEÇEN YILLARINA EŞİT OLAN ÜLKELER VARLIKLARINI KORUYAMAZLAR

Dünyanın gelen yılı, geçen yılından daha iyi olmalıdır. Dünyada her kurum, her kuruluş, her insan iyi, daha iyi ve en iyi olmak için, birbirleriyle yarışmalıdır. Kurumlar, kuruluşlar ve kişiler, kendileriyle daha iyi olmak için yarışmazlarsa, bulundukları yerde iyi olarak kalamazlar. Dünyanın neresinde olursa olsun, ülkeler de her alanda birbirleriyle yarışmazlarsa, hiçbir alanda, göze görünür, dişe dokunur, gelişme olmaz.

*

Değişim rüzgarlarının bütün ülkeleri, altüst ettiği bir dönemde, Türkiye'deki her kurum, her kuruluş, değişime direnmeyi bir kenara bırakıp, değişimden yararlanmanın yol ve yöntemlerini bulmalıdır. Türkiye değişime karşı koyarak değil, değişimi yöneterek, gelişmesini öğrenmek zorundadır. Dünyanın her yerinde ülkeleri, güçlü yönetimlerden daha çok güçlü kurumları ve güçlü kuruluşlar değiştirir. Kurumların ve kuruluşların gücü, küresel hukuk ve etik kurallarına soruna kadar bağlı kalmalarından kaynaklanır.

*

Türkiye'nin üzerinde, karabulutlar gibi dolaşan, yerel ve küresel sorunların, üstesinden gelebilmesi için, yıldan yıla ürün, hizmet ve bilgi üretme gücüne, yeni boyutlar kazandırarak, küresel pazarlara açılması gerekir. İthalatçı Türkiye'yi, ihracatçı Türkiye'ye dönüştürecek, kurumsallaşmış kurumların ve kuruluşların sayısını her yıl belirli bir hızda çoğaltmadan, Türkiye'nin dünya politikasındaki ağırlığını artırmak mümkün değildir. İnsanlar, kurumlar, kuruluşlar ve ülkeler ürettikleri ürünleriyle, hizmetleriyle, bilgileriyle değerlendirilirler.

*

Ülkeler dünya politikasında, üretim güçlerinin büyüklüğüyle, doğru orantılı olarak, güç ve ağırlık kazanırlar. Dünyanın hiçbir yerinde, ''el açan'' ülkelerin saygınlığı olmaz. Tarih boyunca açıkça görüldüğü gibi ''veren eller'', her zaman ''alan eller''den daha üstündür, daha güçlüdür ve daha etkilidir. Gelecek yıllar, ''el açan'' ülkelerin değil, ''el açılan'' ülkelerin yıllarıdır. Nasıl dağ etekleriyle birlikte büyürse, Türkiye de kurum ve kuruluşlarıyla birlikte büyüyecektir.

*

Türkiye derin bir kültüre, güçlü bir ekonomiye ve etkili bir yönetime, gelen yıllarını, geçen yıllarından daha başarılı kılmasını bilenlerle kavuşacaktır. Bütün kurum ve kuruluşlar, iki başlı ''Selçuk kartalı'' gibi, bir başlarıyla geçmiş yıla, bir başlarıyla da gelecek yıla bakarak, bütün güçleriyle içinde bulundukları yıla odaklanmalıdırlar. Yeni yılda her kurum ve her kuruluş, nerede durduğunu, nereye, nasıl gitmek istediğini, iyi düşünmek ve iyi planlamak zorundadır.

*

Kurumlarda ve kuruluşlarda, plandan önce planlama önemlidir. Geleceklerini planlamayan kurum ve kuruluşlar, geçmişlerinde kalırlar. Planlarla kurumlar ve kuruluşlar, geçmişlerinden yola çıkarak, geleceklerine bakarlar. Ülkelerin geçmişlerinde gelecekleri, geleceklerinde geçmişleri vardır. Geçmişle gelecek arasındaki uyumu ve düzeni, değişmeden, gelişmesini bilenler sağlarlar.

*

Uzun vadeli planlar, kurumları ve kuruluşları, ülkeleriyle birlikte geleceğe taşıyan yürüyen merdivenlerdir.

*

Atların sahiplerine göre koştukları gibi, kurum ve kuruluşlar da gelecek planlarına göre büyürler.

*

Planlar ülkelerin, kurumların, kuruluşların, kişilerin gündüz gördükleri rüyalarıdır.

*

Ülkelerin gelecekleri gece ve gündüz gördükleri rüyalarla kazanılır.

*

Rüyaları olmayan toplumların gelecekleri de olmaz.

*

Gerçekleşmeyecek rüyalar görülmezler.

*

Rüyalar geleceğin yol haritalarıdır.