Prof. Dr. Nazif Gürdoğan Yazar, Akademisyen

Ağustos 2022

34 yazı

1 Ağustos 2022, 12:23

HAYATIN BÜTÜN BOYUTLARINDA YENİLİK YAPMASINI BİLENLER ÜRETİM GÜÇLERİNİ BÜYÜTMESİNİ BAŞARIRLAR

Yaşanan yıllardan daha çok, yaşanılacak yılların önem kazandığı dünyada, ister otokratik, ister demokratik olsun, ülkeler ekonomik ve kültürel güçlerini korumak için, geçmişte geleceği görmek zorundadırlar. Artık bütün dünyada, yönetim ve üretim sorunları, yerel boyutları aşarak, küresel boyutlar kazanmıştır. Çok boyutlu küresel sorunların üstesinden, tek boyutlu yerel çözümlerle gelmek mümkün değildir.

*

Yirmi birinci yüzyılın bütün ülkelerinde, demokratik yönetim yanlılarıyla, otokratik yönetim yanlılarının yarışı yaşanıyor. Onlar med ve cezir dalgaları gibi, birbirlerini hem izliyorlar, hem etkiliyorlar. Batı ülkelerinde açık demokratik, Doğu ülkelerinde kapalı otokratik yönetimler benimseniyor. Ancak yeni yüzyılda, Çin gibi içine kapanan otokratik ülkeler, Hindistan gibi dışarıya açılan demokratik ülkeler karşısında zorlanıyorlar.

*

Yönetim bilimleri gibi, üretim bilimleri de sanatların en eskisi olmakla kalmamışlar, bilimlerin de en yenileri olmuşlardır. Herkesin etkilendiği, kimsenin denetemediği, ikibinli yılların başındaki gelişmelerle, bütün bilimlerde köklü dönüşümler yaşanıyor. İnsanlığın sonuna giden yolda, Komünizm’i öldüren, Kapitalizm’i dönüştüren tarihte, gelecek geçmişin tekrarı olmayacak, yaşananlar yaşanacakları açıklamaya yetmiyor.

*

Dünyanın her yanında, yönetilenlerin çoğunluğunun desteğini almak, demokratik yönetimlerin en önemli güç kaynağıdır. En güçlü yöneticiler güçlerini, yönetilenlerin hayatlarını kolaylaştırma ve güzelleştirme yolunda değerlendirmezlerse, kısa zamanda çoğunluğun desteğiyle birlikte, konumlarını da yitirirler. Bu yüzden Jean Jacques Rousseau, “En güçlü bile, yönetici olmak için, yeterince güçlü değildir” demektedir.

*

Demokratik ülkelerde yöneticiler, katılımcı yapılarla çoğunluğun desteğini almadan, hiçbir alanda yenilik yapamazlar. Bunun için John Dewey vurguladığı gibi: “Demokrasinin hastalıklarına karşı, en iyi tedavi yolu daha çok demokrasidir.” Ülkelerde ne kadar çok demokrasi olursa, o kadar çok yenilik yapılır. Demokrasilerde yenilikle gelen katılımla, hem nimetler paylaşılarak çoğaltılır,hem külfetler dağıtılarak azaltılır.

*

Ülkeler geçmişin yaklaşımlarıyla, bilinmeyen yenilikler yapamazlar. Yen dünyada Doğu’dan Batı’ya, bütün ülkeler birbirleriyle yenilikte yarışmak zorundadırlar. İletişim ve etkileşim alanındaki gelişmeler, yenilik yapmayan otokratik yönetimler için tehdittir, demokratik yönetimler için fırsattır.Yeniliklere kapalı otokratik yönetimler, ne yaparlarsa yapsınlar,Yirmi birinci yüzyılın dünyasında, kendilerine kalıcı bir yer bulamazlar.

*

Yeniliklerin kapıları, geçmişten geleceğe bakmasını ve risk almasını bilenlerle aralanır.

*

Yeniliklerle geçmişte bilinmeyenlerin, gelecekte bilinmesinin yöntemleri öğrenilir.

*

En yararlı yenilik herkesin hayatını, zorlaştırmadan kolaylaştıran yeniliktir.

2 Ağustos 2022, 12:42

CEPHELERDEN ŞEHİRLERE KAYAN ÖLÜM SAÇAN SAVAŞLARDA ASKERLERDEN DAHA ÇOK YAŞLILAR VE ÇOCUKLAR ÖLÜRLER

Dünyanın bütün ülkelerinde savaş yıllarında, şehirlerin görünen yüzleri yakılır, yıkılır. Yirminci yüzyılda Avrupa’nın şehirleri yakılmış, yıkılmış, Yirmi birinci yüzyılda Ortadoğu’nun şehirleri yakılıyor, yıkılıyor. Otokratik yönetimlerden, demokratik yönetimlere geçemeyişin bedelini, bütün ülkelerde şehirler ödüyor. Savaşlar ister otokratik, ister demokratik ülkeler tarafından başlatılsın, başladıkları şehirleri yerle bir ediyorlar.

*

Otokratik yönetimleriyle bilinen Irak, Suriye, Yemen, Libya ve Afganistan devlet yönetiminde, güç kazanma savaşlarının, yerel boyutlardan küresel boyutlara taşındığı ülkeler arasında, ilk sıralarda yer alıyorlar. Suriye’de ortasından geçen Asi nehiriyle, Hatay’a komşu olan Hama, hem yerel, hem küresel savaşlarda, büyük bedeller ödeyen şehirlerin başında geliyor. Hama’da dökülen kanlar, akan gözyaşları Asi’nin sularınına karışyor.

*

Hama’nın kültürüne, ekonomisine, edebiyatına, sanatına yeni zenginlikler kazandıran, görenleri geçmişin güzel günlerine taşıyan, devasa su dolapları ve su değirmenleri, şehirin üretim gücünü yansıtan simgesini oluştururlar. Onlarla kültürel doku, ekonomik yapıyla, ekonomik yapı, kültürel dokuyla bütünleşir. Onların çalışırken çıkardıkları sesler, bir ağıta dönüşerek insanları, savaşın yıkılıcığından, barışın yapıcılığına davet ederlar.

*

Savaş içindeki Hama’nın, her yerinden görünen dolapları, Anadolu’nun bilgeler bilgesi Yunus’un dizeleriyle, “Dolap niçin inlersin” diyenlere, Şam’ın kan dökmeye doymayan otokratik yönetiminden, “Derdim var inlerim” diye cevap verirler. Yirminci yüzyılın sonunda, kırk bin insanın hayatını yitirdiğinde olduğu gibi, Yirmi birinci yüzyılın başında, taş üstünde taş kalmayan Hama’nın, hayat kaynağı Asi nehirinden, sular değil yitirilen canlar akıyor.

*

İnsanların sorunlarını kendilerine sorun edinen, Kabiloğullarına karşı Habiloğullarını şiirle savunan Cahit Zarifoğlu, Hama’nın haritadan silinircesine yok edilmesine karşı üzüntüsünü, “Hama 1982” başlıklı iki dizelik kısa şiirinde, “O sabah ezan sesi gelmedi camimizden / Korktum bütün insanlar, bütün insanlık adına” diyerek dile getirir. Ancak “insan hakları” özürlü otokratik yönetimler, silah sesleri arasında şairlerin seslerini duymazlar.

*

Merkezlerin çevreleştiği, çevrelerin merkezleştiği yeni yüzyılda, içe dönük otokratik yönetimlerin, dışa dönük demokratik yönetimler karşısında, direnme ve yaşama güçleri tükeniyor. Küresel yönetim kurallarının, her yerde yürürlükte olan etik ilkelerini, ayaklar altına alan otokratik yönetimler, dünyanın her yanında itibarsızlaşıyorlar. Ülkeler ne kadar otokratikleşirlerse, o kadar küresel hukuk ilkelerinden uzaklaşıyorlar.

*

Babil, Mısır, Yunan ve Roma dünyasından, ilk çeviriler Şam’da, Bağdat’ta yapılmıştır.

*

Avrupa Rönesansı’nın kaynaklarını, Ortadoğu’nun eşsiz kültür hazineleri oluşturur.

*

Geçmişteki kültürleri görkemli olanların, gelecekteki ekonomileri yıkıcı olmaz.

3 Ağustos 2022, 12:03

KARE DÜNYA ÇOK BOYUTLU KÜRESEL SORUNLARA TEK BOYUTLU ÇÖZÜMLER ARAYANLARIN DÜNYASI DEĞİLDİR

Seküler dünyanın öncüleri, bilinmeyen metafizik dünyaya inanmadıkları için, yalnızca görünen fizik dünyaya odaklanırlar. Onlar karmaşık toplumsal sorunları, tek boyuta indirgeyerek, mühendislik yapmayı çok severler. Mühendislik eğitimi alanlar, üretim konularında, az değişkenle düşündükleri için, hızlı ve tutarlı kararlar alırlar. Bu yüzden çok boyutlu sorunlara, kolay çözüm arayanlar mühendislere özenirler.

*

Fransa gibi seküler kültürün misyonerliğine soyunan ülkelerde, açıkca gözlendiği gibi, toplumsal sorunları tek boyutlu, etik değerleri göz ardı ederek çözmeye çalışmak, bir boyutta olumlu sonuçlar verirken, bir boyutta olumsuz gelişmelere yol açar. Karmaşık alanlarda, kısa yoldan çözümlerin peşine düşenler, küçük resimdeki büyük resimi göremedikleri için, bir yandan çözüm üretirken, bir yandan sorun ürettiklerinin farkına varmazlar.

*

Toplumsal mühendislik peşinde koşanlar, kısa zamanda toplumları istedikleri yönde değiştirmek isterler. Ancak onlar her alanda, tek dünyalı düşündükleri için, istedikleri her şeyi, istedikleri zaman yapamazlar. Çünkü “Öğrenen Kuruluşlar” kuramının öncüsü Peter Senge’nin, “Beşinci Disiplin” kitabında vurguladığı gibi, bir sorunu kolay ve kısa yoldan çözmeye çalışanlar, çok geçmeden başladıkları yere dönmek zorunda kalırlar.

*

Dünyada toplumsal mühendisliğe özenenlerinin başında askerler gelir. Onların elleri tetikte generalleri, ülkeler arasındaki siyasal gerilimleri azaltmada, üretimi artırmada, güvenliği sağlamada, en kestirme yolun, sürekli yenileri geliştirilen silahlardan geçtiğine inanırlar. Ancak son yarım yüzyılda, dünyanın değişik ülkelerinde açıkca görüldüğü gibi, silahla toplumsal mühendislik yapma kalkışmaları, her ülkede büyük başarısızlığa uğramıştır.

*

Yirmi birinci yüzyılın başında, silahlanmadaki gelişmeler, iletişimdeki gelişmelerin çok gerisinden geliyor. Bilgisayarlar bütün ülkelerin, kapalı kapılarını bir bir açıyor. Görülmeyecek, duyulmayacak, bilinmeyecek yeri olmayan kare dünya, toplum mühendislerinin işini çok zorlaştırıyor. Dönüşümlerin arkasında küresel ağlarla, birbirleriyle iletişim içinde olan milyarlarca insanın olması, bütün silahlı güçleri güçsüz konuma düşürüyor.

*

Dünyanın büyük küçük bütün ülkelerinde, ister silahlı, ister silahsız olsun, toplumsal mühendislik peşinde koşanlar, hiç istemedikleri sonuçlarla karşı karşıya kalıyorlar. Çalışma alanlarında dünyayı, dar yerel açıdan değil, geniş küresel açıdan bakarak, birbirleriyle doğru işleri yapmada yarışan kuruluşlar, her alanda köklü dönüşümlerin sürükleyici güçleri oluyorlar. Artık hiçbir kuruluş, bildikleriyle yetinerek güçlenemiyor.

*

Düz kare dünyada küçük resimden önce, büyük resime odaklanmak hayati önem taşıyor.

*

Dünyayı Yirminciden önce, Yirmi birinci yüzyılın gözlükleriyle bakanlar değiştirirler.

*

Barış toplumunun sorunları, savaş toplumunun yöntemleriyle çözülmez.

4 Ağustos 2022, 12:16

CEPHELERDE YENİ SİLAHLARLA SAVAŞANLARIN GÜÇLERİ PAZARLARDA BİLİNMEYEN YENİ ÜRÜNLER ÜRETEREK KIRILIR

Yirminci yüzyılda Birinci Dünya Savaşı, İslam Dünya’sının parçalanmasına, İkinci Dünya Savaşı toparlanmasına yol açmıştır. İlk savaş sonrasında Türkiye, İran ve Afganistan dışındaki Müslüman ülkeler, Avrupalı ülkelerin silahlı güçleri tarafından işgal edilirken, ikinci savaş sonrasında Müslüman ülkelerin silahsız güçleri, Avrupa ülkelerini tek tek işgal etmeye başlamışlardır. Yirmi birinci yüzyılın başında, İslam Avrupa’nın ikinci büyük dini olmuştur.

*

Edebiyatla tarihi, tarihle edebiyatı, bir kumaşın iki yüzü gibi buluşturan ve altın oranda harmanlayan, Avrupa’nın geleceğine geçmişinden bakmasını bilen Niyazi Özdemir’in yazılarında ve kitaplarında sürekli vurguladığı gibi, iki dünya savaşının odak noktası olan Çanakkale, “Avrupa Yüzyılı”nın sonu olmuştur. Dünyanın ekonomik üretim merkezi ve vurucu askeri gücü Avrupa’dan Amerika’ya kaymıştır. Amerika her alanda, Avrupa’nın açık ara önüne geçmiştir.

*

Özbekistan’dan Tataristan’a, Afganistan’dan Arnavutluk’a, Endonezya’dan Fas’a, Türk ve İslam Dünyası, Soğuk Savaş sonrası oluşmakta olan Amerika ve Çin kutuplaşmasında, “Küresel Barış Gücü”ne dönüşmüştür. Savaşa son veren sürekli barışın yol haritası, Müslümanların insanlık tarihinin, sıfır noktasına dayanan, bütün dinleri kucaklayan, İlk İnsan’la, İlk Peygamber’le başlayan, bilgi ve bilgelik birikimlerinde verilmiştir.

*

Ülkelerin bilgi zenginlikleri ve bilgelik derinlikleri, bütün insanlığın birikimini insanlık ailesinin birikimi olarak görmelerinden kaynaklanır. İnsanlığın ortak mirası olan tarih, toplumların akıllarını keskinleştirir, gönüllerini aydınlatır, sağduyularını güçlendirir, hayatın bütün alanlarına, yeni açılımlar kazandırır. Dünyanın neresinde bulunurlarsa bulunsunlar, ülkeler dünyanın geçmişine bakmadan, geleceğinde söz sahibi olamazlar.

*

Yeni yüzyılda savaşsız dünyanın temellerini atmak, geçmiş yüzyıllarda olduğundan çok büyük önem kazanmıştır. Son Peygamber’in Mekke’nin kazanılmasında, başarıyla uyguladığı yöntem, ülkeler arasındaki ekonomik sınırlardan önce, kültürel sınırların güç kazandığı dünyada, uzun uzun araştırılması gereken, barış getiren savaş yönetimidir. Yeni dünya yıkıcı silahlı savaş ülkelerinin değil, yapıcı silahsız barış ülkelerinin dünyasıdır.

*

Necip Fazıl, Muhammed Hamidullah, Martin Lings İslam Peygamberi’nin bilgi ve bilgelik, düşünce ve eylem dünyasını ele alan kitaplarında, Mekke’nin fethi ayrıntılı olarak anlatılır. O Mekke’nin yönetiminin ele geçirilmesinde, Müslümanları savaşılmayacak kadar güçlü gösterek, savaşsız bir dönüşümün, tarihteki en güzel örneğini verir. Ve “Bugün affetme günüdür” diyerek, ”Savaş”tan önce “Barış” Peygamberi olduğunu, bütün Ademoğullarına gösterir.

*

Kare dünyada bir evin güvenliğini sağlamak, bütün evlerin güvenliğini sağlamaktır.

*

Dünyada silahsız güçleri geliştirmek, silahları geliştirmekten daha caydırıcıdır.

*

Yeni güç kaynağı cephelerdeki savaşı değil, pazarlardaki yarışı kazanmaktır.

5 Ağustos 2022, 12:46

MEDENİYETLERİN SAVAŞTIĞI DÜNYADA ÜRETMEDEN TÜKETEN YÖNETİMLERLE ÜRETİM GÜÇSÜZLÜĞÜNÜN ÖNÜNE GEÇİLMEZ

Medeniyetlerin tarihi, Habil’i izleyenlerle, Kabil’i izleyenlerin tarihidir. Onlar tarihin her döneminde, hayatın bütün alanlarında birbirleriyle savaşarak yarışmışlardır, yarışarak savaşmışlardır. Dünyanın savaş yıllarında medeniyetler yoksullaşırlar, barış yıllarında zenginleşirler. Medeniyetler arasındaki silahlı ve silahsız güçlerin, cephelerdeki savaşıyla pazarlardaki yarışı, insanlık tarihinin sonuna kadar devam edecektir.

*

Medeniyetlerin birbirleriyle hem savaş, hem yarış dönemleri ekonomik, siyasal ve kültürel alanlarda, büyük dönüşümlere yol açmıştır. Bunun için İbn Haldun’dan Oswald Spengler’e, Paul Kennedy’den Samuel Huntington’a kadar yüzlerce düşünür, medeniyetlerin doğuşlarına, gelişmelerine ve çöküşlerine ilişkin, çok sayıda çalışma yapmıştır. Tarih içinde kendilerini yenileyen, açık medeniyetler canlılıklarını korumuşlardır.

*

İnsanlığın ekonomik ve kültürel tarihini, ele alan çalışmalarda, medeniyet ve kültür kavramları, çoğu zaman eşanlamlı olarak, birbirlerinin yerini aldığı görülür. Ancak medeniyet kavramı biraz daha kapsayıcıdır. Akdeniz tarihçisi Fernand Braudel medeniyeti ,“Kültürel özellikler ve gerçekler toplamı” olarak tanımlar. İslam medeniyeti denilince, İlk Peygamber’den Son Peygamber’e, bütün Adem’in çocuklarını ele alan, insanlığın tarihi akla gelir.

*

Medeniyetler kendilerinden önce gelen medeniyetleri, ne kadar içselleştirirlerse, o kadar kalıcı olurlar. İslam medeniyeti kendisinden önce gelen, Babil, Mısır, Yunan ve Roma kültürlerini özümseyerek, yeni açılımlar kazanmıştır. Yunan, Roma ve Hristiyanlık temellerine dayanan Batı medeniyeti, Endülüs’teki ve Türkistan’daki Müslüman düşünürlerin, eşsiz kültür hazinelerini içselleştirerek, Avrupa’da Seküler Rönesans hareketini başlatmıştır.

*

Yarışarak savaşan, savaşarak yarışan medeniyetlerin, birbirleriyle karşılaşmaları, Yirmi birinci yüzyılda bütün hızıyla devam ediyor. Dünyada eleştirel düşünen, kültür tarihçilerine kulak vermeyen medeniyetler, “Medeniyet Körlüğü”ne düşerler ve tarih sahnesinden silinirler. Ölümsüzlüğün büyüsüne kapılan, kendisiyle tarihin sonunun geldiğine inanan medeniyetleri, yok olmaktan silahlı ya da silahsız hiçbir güç kurtaramaz.

*

Kendilerini sürekli yenileyerek, kan tazeleyen medeniyetler, tarihin her döneminde canlılıklarını korurlar. Onlar dünyanın ulaştığı kültürel birikimi, eleştirel bir gözle tarihin eleğinden geçirerek, güç zehirlenmesinin üstesinden gelirler. Kare dünyada Amerika’nın silahlı, Çin’in üretici gücü, uzun ömürlü olmalarına yetmez. Yalnızca silahlı güçlere dayananlar, gördükleri rüyaların bir karabasana dönüşmesinin önüne geçemezler.

*

Arılar binbir çiçekten yararlanmadan, kovanlarında nasıl bal yapamazlarsa, medeniyetler de binbir kültürden etkilenmeden ayakta kalamazlar.

*

Yirmi birinci yüzyılda ekonomik gelişmeyi, cephelerdeki savaşlarda arayanlar, pazarlardaki yarışları bütünüyle yitirirler.

*

Her şeyin sürekli değiştiği dünyada, Ademoğullarının kutsal değerlerini, göz ardı edenler, göz ardı edilirler.

6 Ağustos 2022, 12:04

İNSANLIĞIN BİLGİ VE BİLGELİK TARİHİNDE KUTSAL KÜLTÜRÜN GÜNEŞİ ASLA BATMAZ IŞIĞI HİÇBİR ZAMAN SÖNMEZ

İnsanlığın tarihine sıfır noktasından bakıldığında, dünyanın bütün ülkelerinde kutsal kültürün güneşinin asla batmadığı görülür. Allah’ın güneşi bir coğrafyada batmadan, başka bir coğrafyada doğar. Allah’ın aydınlığı her coğrafyayı kapsar. Düşünceyi şiire, şiiri düşünceye taşıyan Düşünür, Sezai Karakoç’un vurguladığı gibi, “Allah’ın ışığı sönmez, Allah’ın medeniyeti batmaz. O ışığı söndürmeye, o medeniyeti batırmaya kimsenin gücü yetmez.”

*

Yirminci yüzyılın birinci yarısında Ortadoğu’da batan güneş, aradan bir yüzyıl geçmeden Yirmi biririci yüzyılın birinci yarısında Avrupa’da doğuyor. Avrupa’da yaşayan Müslümanların sayısı, İngiltere’nin, Fransa’nın, İspanya’nın nüfusunun, çok altında kalmayan bir sayıya ulaşıyor. Avrupa ülkelerinde İslam’ın bilgi ve bilgelik kaynaklarına ilgi giderek artıyor. Hayatı her yönüyle aydınlatan, Dört kitabın manasının, bir “Elif”te toplandığını bütün dünya görüyor.

*

Düşünen bütün aydınlarıyla Batı ülkeleri, Pozitivizm’in ve Sekülerizm’in büyüttüğü, bilgi yığınları arasında yitirilen, ölümsüz bilgeliğin kaynağı, kutsal kültürlere dönüyor. Peygamberlere ve kitaplarına saygı gösteren ve önem veren Kur’an’ı anlamadan, Zebur’un, İncil’in ve Tevrat’ın özü anlaşılmaz, birbirleri arasındaki süreklilik kavranılmaz. Bu yüzden başta Guénon, Schuon, Lings ve Garaudy olmak üzere, Batılı Müslümanlar “Kutsal Kültür”e çok önem verirler.

*

Peygamberleri ve kitapları olan, üç büyük dinin buluştuğu İbrahim Peygamber’in ezeli ve ededi geleneğini, ele alan ilk çalışmayı yapan İbn Miskeveyh’i , Mohammed Arkoun Batı dünyasına tanıtır. Serap Kılıç “İbn Miskeveyh ve Ezeli Hikmet” kitabında, Miskeveyh'in bilgelik dünyasını, ayrıntılı olarak anlatır. Onun izinden giden “Ölümsüz Bilgelik” sevdalıları, Çin, Hint, Türk, Fars, Arap, Yunan,Roma ve İslam dünyasındaki bilgelerin, dinlerin özünde taşıdıkları ortak değerleri, yaşadıkları yüzyıla taşırlar.

*

Yüzyıllar içinde değişmeyen bilgeliğin peşine düşenler, bir insanın oldukları yerde üretim ve yönetim sorunlarının olduğu bilirler.Onlar insanların yaratılışlarından gelen, düşünce ve eylem dünyalarında, hayata değer ve anlam kazandıran bilgeliğin peşine düşerek, bütün dinleri özünü yakalamaya çalışırlar. Onların bilgelik arayışlarındaki etkileri, Seküler Dünya’nın yitirdiği yol haritasını,”Son Kutsal Kitap”ta bulmalarından kaynaklanır.

*

İnsanların ölümlü fizik dünyada, ölümsüz metafizik dünyanın kapılarını açan, kutsal kültürün içine gizlenen bilgeliği bulmak için, ellerindeki kaynakların başında Beş Büyük Peygamber ve Dört Kutsal Kitap gelir. Sınırsız bilgeliğin ışığı, Yitirilen Cennet’i bilen iki kişiden biri olan İlk Peygamber’le yakılmış, Son Peygamber’le doruk noktasına ulaşmıştır.Yirmi birinci yüzyılda Yahudiler ve Hristiyanlar, özlerinin Kur’an’da korunduğunu göreceklerdir.

*

Müslüman ve Hristiyan, bütün ülkeleri tehdit edenler, “Kutsal Kitaplar”ı olan Peygamberler değil, kitapları kutsallaştırılan, “Seküler Peygamberler”dir.

*

Geleceğin barış dünyasının kurucuları, “Öldürmeyeceksin” bütün insanlar, aynı annenin, aynı babanın, çocuklarıdır diyenler olacaktır.

*

Aranan bilgelik hangi dilde, hangi kültürde görülürse görülsün, özünde değişmez, bütün kültürlerde ortak olan “Öz”dür.

7 Ağustos 2022, 12:02

PARANIN DEĞERİNİ KORUYAMAYAN YÖNETİMLER HİÇBİR ŞEYİN DEĞERİNİ KORUYAMAZLAR.BU YÜZDEN İKTİSATÇILAR PARA KADAR KÖTÜLÜĞE YOL AÇMIŞ

BAŞKA BİR BULUŞ YOKTUR DERLER.BİR AKADEMİYE DÖNÜŞEN "MEVA"DA FİNANS UZMANI DURSUN ALİ YAZ PARANIN İNSANLARIN AKILLARINI BAŞLARINDAN ALAN VE BAŞTAN ÇIKARAN GİZEMLİ GÜCÜNÜ ANLATIYOR.

7 Ağustos 2022, 12:13

YENİ YÜZYILDA SEKÜLER BATI BAŞLATTIĞI SAVAŞLARLA DÜNYADA YENİ NUH TUFAN’LARINA YOL AÇIYOR

Son yıllarda Türkiye’den Japonya’ya kadar bütün ülkeler, geçmiş yüzyıllarda çok görülmeyen, büyük depremlerle sarsılıyorlar. Okyonus’ların derinliklerinde ortaya çıkan bir yer sarsıntısı, karaların fay hatlarından önce, denizlerin milyarlarca tonluk sularını harekete geçiriyorlar. Dünyanın merkezindeki bir patlamanın, denizlerde uç vermesinin doğurduğu dev dalgalar, sahil şehirlerini sular altında bırakıyor ve on binlerce insan hayatını yitiriyor.

*

Dünyanın hangi sahil şehirinde olursa olsun, dağ gibi dalgaların yerleşim yerlerini kaplaması söz konusu olduğunda, bütün insanların aklına Kutsal Kitap’larda anlatılan, Adem Peygamber’den sonra, insanlığın ikinci atası bilinen Nuh Peygamber, hayat kurtaran gemisi ve canlı hayatı yok eden büyük tufan gelir. Bütün dünyayı sular altında bırakan tufan, gökyüzünün sularını tutmasıyla, yeryüzünün sularını yutmasıyla sona erer.

*

Dünyanın son iki yüzyılında suçlu suçsuz demeden, milyonlarca insanı öldüren savaşlar, yıkıcı depremler, öldürücü kasırgalar ve boğucu sel baskınları Nuh Tufan’larının tarihin derinliklerinde kalmadığını gösteriyor. “Cennet yalnızca benim, benden sonrası tufandır” diyen ülkelerin, gözleri doymayan açgözlü yöneticilerinin elinde, tufanlar birbirini izliyor. Onlar dünyanın kaynaklarını yağmalamada, başlattıkları savaşlarla birbirleriyle yarışıyorlar.

*

Dünyada arka arkaya gelen büyük savaşlarla, yaşanmaz hale gelen yüzyılı, yaşanır yüzyıla dönüştürmenin, kestirme bir yolu bulunmuyor. Silahsız güçlerden daha çok, silahlı güçlere önem verenler ,denizleriyle, dağlarıyla, ovalarıyla, kutsal değerlerden arındırılan dünya, ele geçirilecek göz kamaştırıcı bir “Altın Ülke” olarak düşünülüyor. İster demokratik, ister otokratik olsun, bütün seküler ülkelerin güçleri, üretmeden tüketmeye, vermeden almaya yoğunlaşıyor.

*

Ellerine geçen zenginlikleri katlamak için, geliştirdiği nükleer silahlarla, Yirminci yüzyılın ortasında Hiroşima’yı haritadan silen Batı dünyası, Yirmi birinci yüzyılın ilk yarısında, bütün dünyayı yerinden oynatma ve uçsuz bucaksız bir çöle dönüştürme peşinde koşuyor. Onlar ekonomik zenginlik her şeydir diyerek, ulaştıkları ekonomik zenginliği katlamak için, dünyaya depremlerden çok daha büyük, zararlar vermek için birbirleriyle yarışıyorlar.

*

Seküler Batı dünyası Yunan düşünürlerinin yolunu izleyerek, Seyit Hüseyin Nasr’ın “İnsan ve Tabiat” kitabında, ayrıntılı olarak ortaya koyduğu gibi, bilinmeyen metafizik dünyayla, bilinen fizik dünyanın arasındaki hiyerarşiyi altüst etmiştir. Dünyada her şeyin başlangıcına ve sonuna, Allah’ın bildirdiğinin ışığında bakılırsa, bir düzen ve bir uyum içinde oldukları kolaylıkla görülür. Topraktan gelen insanlar, hesap vermek için toprağa dönerler.

*

Savaş dünyasını barış dünyasına, uçak gemilerinden önce, içinde herkese yer olan Nuh’un gemileri dönüştürürler

*

Sınav dünyasında bütün insanlar, hem ürettiklerinden, hem tükettiklerinden sonuna kadar sorumludurlar.

*

Silahlı güçlerle fizik dünyayı denetim altına almak, metafizik dünyayı güçsüzleştirmeye yetmez.

8 Ağustos 2022, 12:49

EKONOMİK SİYASAL KÜLTÜREL KURULUŞLAR GÖNÜLLERİNİ VE GÜVENLERİNİ KAZANDIKLARI İNSANLARLA AYAKTA KALIRLAR

Dünyada ülkeler arasındaki duvarların yıkılmasıyla, kuruluşlar arasındaki ekonomik ve kültürel yarış, yeni boyutlar kazanmıştır. Artık çalışma alanı ne olursa olsun, hiçbir kuruluşun kendi sınırları içinde kalarak, büyümesi mümkün değildir. Dünyanın her yanında kuruluşlar, pazarlarına göre büyürler. Dünya pazarlarına açılmayan kuruluşlar, dünyanın her ülkesinde aranan kusursuz ürünler ve eksiksiz hizmetler üretemezler.

*

Thomas Peters ve Robert Waterman kuruluşların değişik düzeylerdeki yöneticilerin, başucu kitabı haline gelen “Mükemmeli Arayış” isimli kitapları, mükemmel kuruluşların özelliklerini anlatmaya, Four Seasons otellerine ilişkin bir anılarıyla başlar. Onlar Washington'da geçmiş yıllarda bir kere kaldıkları otele, önceden haber vermeden gittiklerinde, müşteri kabuldeki görevlinin, isimleriyle seslenerek, nasıl yardımcı olabileceğini sorması karşısında, büyük bir şaşkınlığa uğrarlar.

*

Kitabın yazarları bir yıl önce aynı otelde, bir kere kalmışlar ve beğenmişler. Otellerin aynası ve özeti bölümün yöneticisinin, geçmişte ağırladıkları insanları görür görmez tanıması, isimleriyle seslenmesi, söz konusu kuruluşun kısa zamanda elde ettiği büyük başarının, kaynağını açıkça ortaya koymaktadır. Bütün kuruluşların başarılarının temelinde, müşteri odaklı olmak vardır. Aradan bir yıl geçse de çalışanların, müşterilerini unutmadığı bir kuruluşun, yükselişini hiçbir güç durduramaz.

*

Kuruluşları her zaman müşterileri ayakta tutarlar. Bunun için Anadolu kültüründe, “Müşteri velinimettir” denilir. Kuruluşlar müşterileriyle birlikte, kültürleriyle dünya pazarlarına açılırlar. Onlar doğdukları ülkelerin kültürel ve ekonomik zenginlikleriyle, gittikleri ülkelerin kültürel ve ekonomik zenginliklerine katkıda bulunurlar. Kültürler kuruluşları, kuruluşlar ekonomileri dönüştürürler. Hayatın bütün alanlarında, ekonomiler kültürlerin özneleri değil nesneleridir.

*

Dünyanın neresinde olurlarsa olsunlar, kusursuz ürünler, kusursuz hizmetler ve kusursuz bilgiler üretmesini bilen kuruluşlara, dünyanın bütün ülkelerinin pazarlarının kapıları sonuna kadar açılır.Onlar dünyanın her ülkesinde saygıyla ve sevgiyle karşılanırlar. Her yerde her zaman mükemmeli arayan, mükemmellikte yarışan, mükemmel kuruluşlar, yaptıkları ekonomik ve kültürel katkılarla, tüketen insanları üreten insanlara, çatışan toplumları uzlaşan toplumlara dönüştürürler.

*

Anadolu’nun yüzyılların içinde zenginleşen, kültürel ve ekonomik kaynaklarıyla yoğurulan kuruluşları, Yirmi birinci yüzyılın ilk yarısında, Türkiye’yi dünyaya açtıkları gibi, dünyanın önde gelen kuruluşlarını saflarına çekmesini başarmışlardır. Anadolu’nun mükemmellikte yarışan kuruluşları, yeni yüzyılda silahlı güçlerinden daha çok silahsız güçlerinin önem kazandığını önceden görmüşlerdir. Onlar dünyanın bütün ülkelerinde, ekonomik ve kültürel yatırımlar yapmaktadırlar.

*

Kare dünyada otokratik yönetimlere güç, açgözlü kuruluşlara para kazandıran savaşlara yer yoktur.

*

Mükemmeli arayanlar, gelecekte önde olmak için, geçmişten ileride olmak gerektiğini bilirler. - Sürekli yenilenen kuruluşlar, kendilerini düşündükleri kadar müşterilerini de düşünürler.

9 Ağustos 2022, 12:43

ÜLKELERİN EKONOMİLERİNDE PARA ULAŞILMASI GEREKEN BİR AMAÇ DEĞİL YARARLANILMASI GEREKEN BİR ARAÇTIR

Ülkelerin, kurumların, kuruluşların ve insanların birbirine bağımlılığının artmasına paralel olarak, şehirlerde yaşamanın kolaylıkları yanında, güçlükleri de artmaktadır. Dünyanın her ülkesinde, insanların işleri ve yaşları ne olursa olsun, hayatı yaşanır kılmanın getirdiği parasal yükler, bütün insanları, paranın peşinden daha hızlı koşmaya zorluyor. Ürün, hizmet ve bilgi üretiminde, para araç olmaktan çıkmıştır, amaç haline gelmiştir.

*

Ekonomik, siyasal ve kültürel hayatı değiştiren, finansal kuruluşların dönüştürücü güçleri, paradan para kazanmanın sağladığı kazançların, dayanılmaz çekiciliğinden kaynaklanmaktadır. Onlar geliştirdikleri değişik finansman yöntemleriyle, dünyanın finansal kaynaklarını, reel gerçek ekonomiden daha çok, parasal sanal ekonomiye yönlendirmektedirler. Dünyanın her ülkesinde reel ekonomiyle yarışan , parasal sanal bir ekonomi vardır. Para almak para satmak, her alanda hayatı etkilemektedir.

*

Yeni dünyada ekonomik sorunların çözümü, yalnızca ekonomi dünyasına, kültürel sorunların çözümü, yalnızca kültür dünyasına bırakılmaz. Bütün dünyada ürün odaklı reel ekonominin yerine, faiz odaklı parasal ekonominin geçmesi, hayatın ekonomik, siyasal ve kültürel boyutlarında, büyük dengesizliklere yol açmaktadır. Bu yüzden tarih boyunca faiz, dinlerin ve bilimlerin ana tartışma konusu olmuştur. Bütün dinler paranın alınmasını ve satılmasını, iyi karşılamamışlar yasaklamışlardır.

*

Büyük dünya savaşları gibi, bütün ülkeleri sarsan finansal krizlerin, üstesinden gelmek için, dünyanın bütün kaynaklarının, parasal ekonomiden reel ekonomiye kaydırılması hayati önem taşımaktadır. Bunun için bütün yetişkinlerin, bir yabancı dil öğrenir gibi, kültürün olduğu kadar, ekonominin de dilini öğrenmeleri ve öğretmeleri, çok büyük önem kazanmıştır. Kültürün çok boyutlu karmaşık dilini bilmeyenler, ekonominin tek boyutlu yalın dilini kavrayamazlar.

*

Finansal ekonominin çekiciliği ve büyüklüğü, paranın dilinin küreselliğinden kaynaklanır. Dünyada paranın baştan çıkarmayacağı insan sayısı çok azdır. İnsanların peşinden koştukları paranın, burnuna halka takmadan, ekonominin denetim altına alınması mümkün değildir. Ekonomik, siyasal ve kültürel krizler, paranın denetimden çıkmasıyla başlar ve domino etkisiyle büyür. Yönetimler paranın burnuna halka takamazlarsa, para yönetimlerin burnuna halka takar.

*

Ülkelerin sağlam bir kültürel dokuları ve güçlü bir ekonomik yapıları olmazsa, para insanlara değil insanlar paraya hizmet ederler. Paranın yeri başların üstü değil, ayakların altı olmalıdır. Para bütün toplumlarda iyi bir öğrenci, kötü bir öğretmen olmuştur. Para denetilen olmaz deneten olursa, ülkeler ekonomik krizlerden siyasal krizlere sürüklenirler. Bunun için dünyanın bütün finans kuruluşlarının, reel ekonomiyi güçlendirmeleri, sanal ekonomiyi dizginlenmeleri hayati önem taşır.

*

Parayı peşlerinden sürüklemesini başaramayanlar, paranın peşinden sürüklenirler.

*

Reel ekonomi zenginliklere, parasal ekonomi yoksulluklara yol açar.

*

Sanal ekonomi ne kadar büyürse, savurganlık o kadar artar.

10 Ağustos 2022, 11:54

DÜNYADA KABİL'SİZ HABİL OLUNMAZ HABİL’LERLE KABİL’LER BÜTÜN ÜLKELERDE BİR ARADA YAŞARLAR

Dünyada kutsal kültürle seküler kültürün, hayatın bütün alanlarında zaman zaman çatışması, zaman zaman yarışması, insanlığın tarihiyle başlamıştır. Her alanda Habil’ler olmadan Kabil’ler, Kabil’ler olmadan Habil’ler olmaz. Hiçbir yerde Kabil’siz Habil, Habil’siz Kabil bulunmaz. Ekonomik, siyasal ve kültürel hayatın canlılığı, Habil’lerle Kabil’lerin birlikte yaşamalarından kaynaklanır. Her toplumda hem Habil’ler, hem Kabil’ler yan yana yaşarlar.

*

Avrupa’da “Aydınlanma” dönemiyle, büyük bir gelişme gösteren Kabil kültürü Habil kültürünü, hayatın bütün boyutlarından uzaklaştırmıştır. Fransa’da Katoliklerle Protestanlar arasındaki ayrılıkların, savaşa dönüştüğü dönemde, Kabil kültürü doruk noktasına ulaşmıştır. Marks’ın “Kapital”inin kutsalaştırıldığı, Komünist ülkelerde Yahudilik, Hristiyanlık ve Müslümanlık başta olmak üzere, bütün dinler” Toplumların Afyonu” olarak görülmüştür.

*

İnançsızlığı inanç haline getiren Kabil kültürü, Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla, can damarlarını bütünüyle yitirmiştir. Kendi dinlerinden başka din tanımayan, ekonomik kazanımlar bütün kazanımların, belirleyicisidir diyen Komünist dünya, hem kültürel, hem ekonomik gelişmede, büyük bir başarısızlığa uğramıştır. Yalnızca Kabil’ler vardır, Habil’lere yer yoktur diyenler, ekonomik ve kültürel hayatın kaynaklarını kurutmuşlardır.

*

Habil’leri kamusal alandan uzaklaştırarak, yalnızca Kabil’ler için “Özgürlük, Eşitlik, Kardeşlik” diye yola çıkanlar, dünyanın bütün ülkelerinde büyük çatışmalara yol açmışlardır. Artık dünyada toplumlar yoksulluk zenginlik, Sağ Sol ekseninde değil, Habil’lik Kabil’lik bağlamında birbirlerinden ayrılıyorlar. Rönesans’tan sonra dinlerin yerine, bilimleri kutsallaştıran Batı ülkeleri, bütün dünyada Kabil kültürünün misyonerliğini yapıyorlar.

*

Dinlere dönmeyi öneren, René Guénon’nun, Nabi Avcı'nın Türkçe'ye kazandırdığı,“Modern Dünyanın Bunalımı” kitabında vurguladığı gibi, “Gerçek güç, ancak üstten gelebilir ve toplumsal düzenden üstün bir şeyin, yani bir manevi otoritenin onayından geçerek meşruiyet kazanabilir. Bunun tersi olduğu zaman, bir sahte güç ortaya çıkar. O da uygulamada var olmakla birlikte, ilkeden yoksun olduğu için meşru değildir. Bu durumda ortaya düzensizlik ve karmaşadan başka bir şey ortaya çıkmaz.”

*

Yeryüzünde ilk kan döken, elini kardeş kanıyla yıkamaya kalkan, ben ne istesem o olur diyen, Kabil’in kültürünü kutsallaştıranlar, Doğu’dan Batı’ya bütün ülkelerde demokratik yönetimlere karşı, otokratik yönetimlerin en büyük destekçileri olmuşlardır. İnsanlık tarihinin başından beri, bir kişinin olduğu yerde üretim, iki kişini olduğu yerde yönetim sorunları olmuştur. Her dönemde Kabil’ler döktüklerin kanların denizlerinde boğulmuşlardır.

*

Kabil kültürünü kutsallaştıranlar, hayatın bütün alanlarında, zehirlenmelere yol açarlar.

*

Metafizik dünyayı göz ardı edenler, fizik dünyanın altında ezilmekte kurtulamazlar.

*

Habil kültürünü, Kabil kültürünün kirlerinden arıtmak, her insanın görevidir.

11 Ağustos 2022, 12:28

DÜNYA ÜRETİMLE DOLARI DENETMESİNİ BAŞARAMAZSA DOLAR TÜKETİMLE DÜNYAYI DENETMESİNİ BAŞARIR

New York’ta Birleşmiş Milletler binasında olduğu gibi, dünyanın bütün dilleri konuşulur. Dünyanın her yerinden gelmiş, her milletten ve her dinden insanlar yaşar. Wall Street’iyle, küresel bankalarıyla, uluslararası kurumlarıyla, New York dünyanın para merkezidir. Washington Amerika’nın, New York paranın başşehiridir. New York’un finans kuruluşları öksürürse, bütün ülkelerin ekonomileri hasta olur.

*

Wall Street kuruluşların hisse senetlerinin, alınıp satıldığı borsaların olduğu kadar, dünyada paradan para kazanmanın büyülü merkezidir. New York’ta açgözlüğü baştacı edinen, doymak nedir bilmeyen yatırımcılar, döviz kurlarıyla ve borsa endeksleriyle beslenirler. Bütün New York’luların ekonomik, siyasal ve kültürel hayatları, doların rengine boyanmıştır. Dünyanın merkezinde, her şey dolarla ölçülür ve dolarla değerlendirilir. New York’ta Wall Street yatırımcıların tapınağıdır.

*

New York’un Wall Street’i dünyada, borsa endekslerinden ve döviz kurlarından kazanç sağlamanın, en önemli ve en başarılı örneğini oluşturmaktadır. Londra borsasından Tokyo borsasına kadar, bütün ülkelerin borsaları, Wall Street’i örnek alıyorlar. New York küresel finans kuruluşlarıyla, bütün ülkelerdeki paradan para kazanma işlemlerini izler ve yönetir. Bu yüzden Wall Street’te yaşanan bir finansal kriz, dalga dalga bütün dünya borsalarına yayılır.

*

Dünyanın her ülkesinde insanlar, paranın kazandığı sarsılmaz gücün karşısında güçlerini yitiriyorlar. Bu yüzden bütün ülkelerde aydınlar, paranın kutsallaştırılmasına baş kaldırıyorlar. Dünyayı yaşanır kılacak, her şeyin parayla ölçülmesine, dünyanın düşünen insanları isyan etmektedir. Artık dünyanın para merkezi Wall Street, karşı karşıya olunan küresel sorunları, çözmekte yetersiz ve çaresiz kalmaktadır. New York’ta zahmetsiz kazanılan paralar, zahmetsiz yitirilmektedir.

*

Şehirlerde temel ürün ve zorunlu hizmet üretimini bir kenara iterek, paradan para kazanmayı kutsallaştıranlar, bütün şehirleri büyük bir kumarhaneye dönüştürmüşlerdir. Bunun için faiz odaklı, parasal ekonominin kaynaklarını kurutmadan, dünyayı kasıp kavuran finansal krizlerinin üstesinden gelmek mümkün değildir. Şehirlerde parayı yöneten, küçük bir azınlığın çoğunluk karşısında seslerinin çok çıkması, hiçbir zaman güçlerinin büyük olduğu anlamına gelmez.

*

Dünyanın bütün şehirlerindeki, para çekim merkezlerinin iktidarları sarsılıyor. Dünyada büyük bir çoğunluk, haksız parasal kazançlara, yönetimlerdeki yoksulluklara karşı, seslerini duyurma yolunda önemli adımlar atıyor. Ülkelerinin borsalarında ve finans merkezlerinde, paralarının değerini koruyamayan yönetimler, büyük bir sarsıntı geçirmektedirler. Dünyanın her yanında, haksız kazançlar ve sonu gelmeyen yolsuzluklar, bütün kötülüklerin anası olmaya devam ediyor.

*

Para alanlar para satanlar, sanal azınlığı zenginleştirirken, reel çoğunluğu yoksullaştırırlar.

*

Ülkelerde paralar ne kadar yatırıma dönüşürlerse, o kadar üretime katkıda bulunurlar

*

Dünyada para kazanmak her şeydir diyenler, para kazanmak için her şeyi yaparlar.

12 Ağustos 2022, 11:55

PUSULASINI YİTİREN DÜNYADA BARIŞIN MİMARLARI HEM AVRUPA HEM ASYA DİYEN ÜLKELER OLACAKTIR

Bu yazı daha önce 19.11.2021 tarihinde de yayımlanmıştı.

Soğuk Savaş sonrası dünyada devletler değil, medeniyetler savaşıyor diyen Samuel Huntington, Batı’nın sınırlarını Müslüman coğrafyaların içlerine kadar uzatır. Avrupa’da her ülke kendi sınırlarını Batı’nın başladığı sınırlar olarak düşünür. Almanya Macaristan’ı, Macaristan Bulgaristan’ı, Bulgaristan Türkiye’yi İslam coğrafyasının başladığı ülke olarak görür. Brüksel dünya barışının korunmasını, Batı dünyasından bekler.

*

Yirminci yüzyıldan Yirmi birinci yüzyıla geçiş yıllarında, Avrupa’da Müslümanlarla Hristiyanlar arasında başlayan savaşlar, Asya’ya ve Afrika’ya doğru, genişleyerek devam ediyor. Yeni yüzyılda hem Doğu, hem Batı ülkelerinin birlikte oldukları dünya gemisi, aynı Titanic gibi kendisini bekleyen buzdağına doğru, dev dalgaların ve devasa buzdağlarının olduğu, uçsuz ve bucaksız denizlerde, kaptansız ve pusulasız yol almaya çalışıyor.

*

Doğu’suyla Bat’sıyla, iki dünyayı içinden tanıyan Amin Maalouf, Batı’nın dünyaya söyleyecek yeni bir sözünün olmadığını anlatan, “Çivisi Çıkmış Dünya” kitabında, bütün dünyanın yeni yüzyıla, pusulasız girdiğinin altını önemle çiziyor. Berlin Duvar’nın yıkılmasının, üzerinden yarım yüzyıla yakın zaman geçmesine rağmen, ülkeler arasında kısa bir süre duran silahlanma yarışı, kaldığı yerden yeniden başlıyor ve bütün hızıyla devam ediyor.

*

Dünya bir binyıldan yeni bir binyıla girerken, “Medeniyetler Savaşı”nda, Doğu ve Batı ülkeleri, yeni bir yol ayrımına gelmişlerdir. Doğu elindeki pusulayla, Batı elindeki gemiyle güçlerini birleştirerek, ya elele verecekler büyük dalgalı okyonusları aşacaklar ya da çalkantılı okyonusların dalgaları arasında boğulacaklardır. Pusulasız gemileriyle dünyaya Komünizm’i, Faşizm’i armağan eden Avrupa, hala Doğu’suz Batı olamayacağını düşünemiyor

*

Batı dünyasıyla Doğu dünyasının, cephelerde savaşmasının, pazarlarda yarışmasının, bin yıllık tarihinde Anadolu, Avrupa’daki Asya, Asya’daki Avrupa olmuştur. Bu yüzden Cumhuriyet döneminin, düşünce ve edebiyat dünyasında bir çığır açan Sezai Karakoç, “Unutuş ve Hatırlayış” isimli kitabında, “Anadolu’nun bir kaderi var: Doğu’yla Batı’nın karşılaştığı yer olmak” diyor. Anadolu Müslümanlarla Hristiyanlarların hem çatıştığı,hem uzlaştığı coğrafyadır.

*

Bir ayağı Asya’da, bir ayağı Avrupa’da Türkiye, Doğu dünyasıyla Batı dünyası arasında, birinden birine geçilen bir köprü olmaktan daha çok, iki ayrı dünyanın güvenliğini sağlayan, eşi benzeri olmayan bir deniz feneridir. Pusulasını yitiren dünya gemisini, savaşın kayalıklarında parçalanmaktan, Doğu’nun Batı’ya, Batı’nın Doğu’ya karşılıklı saygı gösterdiği, Fatih’in İstanbul’u kurtarır. İstanbul’la gemi pusulaya, pusula gemiye kavuşur.

*

Geleceğin mimarları bütün insanlığın, bilgi ve bilgelik birkiminden yararlanmasını bilenlerin arasından çıkacaktır.

*

Kare dünya ya Doğu ya Batı diyenlerle değil, hem Doğu hem Batı demesini bilenlerle yaşanır kılınacaktır.

*

Doğu ve Batı arasındaki farklı alanlardan önce, ortak alanlar yeni dünyanın yol haritası olacaktır.

13 Ağustos 2022, 12:33

ÜLKELER KADERLERİ OLAN COĞRAFYALARDA GEÇMİŞTEN GELECEĞE KOMŞULARIYLA BİRLİKTE ELELE VEREREK TAŞINIRLAR

Dünyanın dört bir yanında ülkelerin ekonomik, siyasal ve kültürel yapılarını, çığır açmasını bilen öncüler dönüştürürler. Onlar ufuk ötesini görürler, uzun dönemli düşünürler, siyasal sınırların ayırdığı insanları etkileyerek, düşünceye ve eyleme yeni alanlar açarlar. Ülkeler dünyadaki gelişmelere, uyum sağlama yolunda çığır açan öncüleriyle, üretim güçlerine yeni açılımlar kazandırarak canlılıklarını korurlar.

*

Ülkelerin sınırları içinde ulaştıkları üretim seviyeleri, sınırların dışındaki etkilerini büyütürken, dışalımlarını ve dışsatımlarını zenginleştirirler. Yeniden yapılanmakta olan dünyada, ülkelerin siyasal sınırlarını güvenlik güçleri değil, küresel kuruluşları korurlar. Dünyanın bütün ülkelerinde ekonomik ve kültürel başarılar, vurucu silahlı güçlerden önce, yapıcı silahsız güçlere dayanırlar. Onların olduğu yerde, çatışma değil uzlaşma olur.

*

Türkiye’nin dünya ülkeleri arasındaki güçsüzlüğü, insanların üretme çoşkusunu yok eden askeri darbelerden kaynaklanır. Ülkenin içe dönük ekonomik yapısını, dış dünyaya açan Özal’lı yıllarda yapılan atılımlarla, devletle millet arasındaki kan uyuşmazlığı giderilerek, tüketen Anadolu üreten Anadolu’ya dönüşmüştür. Bu yüzden Yunus gönüllü, Şamil görünümlü Erdem Bayazıt, Özal’ı Cumhuriyet döneminde gelmiş, bir “Sultan Abdülhamid”e benzetir.

*

Abdülhamid Avrupa’da siyasal sınırların yeniden çizildiği, kültürde ve ekonomide büyük dönüşümlerin yaşandığı dönemde,Osmanlı coğrafyasını savaş alanlarının dışında tutarak, eğitimde, sağlıkta, ulaşımda çığır açıcı büyük dönüşümlerin başlatıcısı olmuştur.O döneminin önemli yatırımı “Hicaz Demiryolu”yla, Balkan şehirleriyle Ortadoğu şehirlerini, bir yakası Asya, bir yakası Avrupa toprağı, İstanbul’da buluşturmaya çalışmıştır.

*

Dünyanın neresinde olurlarsa olsunlar, birbirleriyle iletişim ve etkileşim içinde olan ülkeler, hiçbir zaman ordularıyla cephelerde savaşmazlar, kuruluşlarıyla pazarlarda yarışırlar. Dünyadaki bütün ülkelerle, üretimde ortaklık yapmak isteyen Türkiye, Özal döneminde yapılan petrol ve doğal gaz boru hatlarıyla, tarım toplumundan sanayi toplumuna evrilen Anadolu’nun, üretime odaklanan ekonomisini, komşu ülkeleriyle bütünleştirmiştir.

*

Yirminci yüzyılın iki merkezli dünyanın yerine, Yirmi birinci yüzyılda çok merkezli dünyanın geçmesiyle, devletlerin bütün ülkelerle siyasal olduğu kadar, ekonomik ve kültürel bağlar kurması büyük önem kazanmıştır. Türkiye komşu ülkeler başta olmak üzere, dünyanın bütün ülkeleriyle, dengeli ekonomik, güçlü siyasal ve etkili kültürel bağlar kurarak, dünyanın sözü dinlenen ülkeleri arasında yer almaya çalışıyor.

*

Kare dünyada ekonomi ülkelerin üretim, kültür değer gücünün ulaştığı sınırları gösterir.

*

İnsanlığın yararlandığı kültür ve ekonomi birikimi, bütün insanlığın ortak mirasıdır.

*

Bir çınar ağacının dalları gibi, komşu olan ülkeler birbirleriyle kavga etmezler.

14 Ağustos 2022, 11:56

BORÇLA BORÇ ÖDEYEN DEVLETLER BORÇLANACAK DEVLET BULAMAZLAR

Dünyada başarısızlıklarının bedelini ödemeyen yöneticiler, ülkelerinin büyük borç krizine sürüklenmesinin önüne geçemezler. Devletler borçlarını borçla öderlerse, tarım, sanayi ve hizmet kesimleriyle, ekonomi bütünüyle sarsılmaya başlar. Borcunu borçla ödeyen yönetimler, bütçe açıklarını enflasyonla kapattıkları için, özel kuruluşlar gibi kapılarına kilit asmazlar, varlıklarını açık ve gizli vergilerle sürdürürler.

*

Enflasyon gelirleri giderlerini karşılamayan, bütçeleri açık veren devletlerin, toplumun bütün kesimlerinden alınan, açıkları kapatma vergisidir. Devletler azaltmaya yanaşmadıkları giderlerini, durdurmak istemedikleri enflasyonla öderlerse, sürekli artan maliyetler yüzünden bütün kuruluşlar, bir bir ekonomik hayattan çekilmek zorunda kalırlar. Bu yüzden kırılgan ekonomisi olan ülkelerde, yüksek enflasyon dönemlerinde, büyük şirket mezarlıkları oluşur.

*

Yirminci yüzyılın sonunda Sovyetler Birliğinin dağılması, devletlerin ekonominin deneticisi olmaktan çıkarak, yürütücüsü olmaya kalkışmalarının, beklenen üretim patlamasına yol açmayacağını, bütün dünyaya göstermiştir. Dünyanın her yerinde devletlerin, başta gelen görevlerinin, üretim yapmak değil, yapılan üretimi denetmektir. Devletlerin deneticilikten üreticiliğe geçmeleriyle, bütçe açıkları ileri boyutlara ulaşır, her alanda büyük krizler yaşanır.

*

Dışalımlarıyla ve dışsatımlarıyla ülkelerin, birbirine bağlı olduğu ekonomi dünyasında, bir ülkenin ateşi yükselirse, bütün ülkeler nezle olmaktan kurtulamazlar. Dünyada yıldan yıla yeni boyutlar kazanan, ekonomik ve siyasal krizler, bütçe açıklarını borçla kapatmaya çalışan ülkelerden kaynaklanır. Gelirleri giderlerini karşılamayan ülkelerin, aradaki farkı borçla karşılamaları, pazarlardaki dengeleri altüst ederek, haksız kazançlara yol açar. Devletlerin giderlerinin büyümesi, vergilerin büyümesi anlamına gelir.

*

Dünyada büyük devlet denilince, artık dünyanın hiçbir yerinde, kağıt, şeker ve içki üreten ülkeler akla gelmez. Güçlü devletler merkez bankalarıyla istedikleri zaman, istemedikleri kadar para basan ülkeler arasından çıkmaz. Güçlü devletler bankacılık yapmadıkları gibi, devlet eliyle şehirler kurmaya kalkışmazlar. Ülkelerin dünyadaki güçleri, devlette çalışanların büyüklüğünden önce, üretici kuruluşlarının çokluğundan kaynaklanır. Devletler vergi veren kuruluşların, sayısını çoğaltarak uzun ömürlü olurlar.

*

Ekonominin yasalarını ayaklar altına alan, yasaları yasasızlık olan devletler, hangi alanda olursa olsun, üretim yaptıkları alanları çoraklaştırırlar. Yirmi birinci yüzyılın güçlü devletleri, üretim gücü büyük olan ülkeler olacaktır. Ülkelerin üretim güçlerini, yönetimlerini kurumsallaştırmasını bilen kuruluşlar büyütürler. Üretici kuruluşları olan toplumların, tüketici devletleri olmaz. Gelirleri giderlerini karşılamayan devletler, borçla borç ödeyen kuruluşlar, hiçbir alanda atılım yapamazlar.

*

Devletlerin görevlerinin başında, hak ve özgürlükleri korunması ve güvenliğin sağlanması gelir.

*

Devletler ekonomik alanda, ne kadar az üretici olurlarsa, o kadar çok denetici olurlar.

*

Her devlet tüketici kurumlarıyla değil, üretici kuruluşlarıyla güç kazanır.

15 Ağustos 2022, 11:46

EKONOMİK VE KÜLTÜREL HAYATI BİR BÜTÜN OLARAK GÖRMEYENLER ÜRETİM GÜÇLERİNİ BÜYÜTEMEZLER

Büyük ya da küçük bütün ülkelerin sorunlarının başında, her alanda etkilerini gösteren üretim güçsüzlüğünü yenmek gelir. Bu yüzden dünyanın en zengin doğal kaynaklarına sahip ülkelerin, zenginliklerini değerlendirirken, ekonomik ve kültürel hayatı bir bütün olarak ele almaları, büyük önem taşır. Yoksulluğun oluşturduğu kapalı yapıyı, açık yapıya dönüştürme, birbirini bütünleyen hem bir kültür, hem bir ekonomi eylemidir.

*

Hayatın bütün alanlarında, ekonomi dünyasının zenginlikleriyle, kültür dünyasının derinliklerini buluşturmasını bilenler, iki alanda değerli ürünler üreterek, üretim güçlerine yeni boyutlar kazandırırlar. Yirmi birinci yüzyılda ürünlerine ve hizmetlerine, dünya pazarlarında geniş yer açan ülkelerin, uluslararası sorunların çözümüne katkıları artar. Onlar ekonomik ve kültürel alanlarda, kalıcı eserler bırakma güçlerini de büyütürlar.

*

Dünyanın bütün ülkelerinde, üreten eller ekonomiyi zenginleştirirler, yazan eller kültürü derinleştirirler. Ülkelerde üretilen ürünlerin fiyatları ekonomilerinden, kaliteleri kültürlerinden kaynaklanır. Derin kültürleri olan toplumların, ürettikleri ürünlerin kaliteleri iyi, fiyatları uygun olur. Toplumlarda kültür ve ekonomi, her zaman ve her yerde, birbirinden ayrılmayan, birbirini değiştiren ve dönüştüren bir bütün oluştururlar.

*

Hayatın bütün alanlarında ekonomiler, sürekli büyütülen bilgilerle zenginleşirken, kültürler sürekli genişletilen bilgeliklerle derinleşirler. Bunun için ülkeler bütün kurumlarıyla, bütün kuruluşlarıyla, ne kadar dünya pazarlarına açık olurlarsa, o kadar dünyadaki ekonomik ve kültürel gelişmelerden yararlanırlar. Kurumlar ve kuruluşlar dünyasında üstünlük, ürünleri güzel üretmeyle değil, güzel ürünleri üretmeyi bilmeyle kazanılır.

*

Paylaşmaya hazır olmayan ekonomiler, katılmaya kapalı olan kültürler, zaman içinde canlılıklarını yitirirler. Her dönemde, paylaşımcı ekonomiler ve katılımcı kültürler, sürdürebilirlik kazanarak, üretimsizliğin oluşturduğu kapalı yapıyı kırarlar. Onlar insanları eğitimsizlikten, mesleksizlikten, işsizlikten ve yoksulluktan kurtarırlar. İnsanlar üretilmeden tüketilmeyen dünyaya, tüketmek için değil, üretmek için gönderilmişlerdir.

*

Dünya bütün insanlar için, tatil yapılan dinlenme yeri değil, iki dünyada yarar sağlayan ürünler, hizmetler ve bilgiler üretme yeridir. Yararlı ürünler üretmeyen insanlar, görünmeyen dünyadaki Cehennem’i görünen dünyaya taşırlar. Her insan için üretmek, hayatı yaşanılır ve katlanılır kılmanın, Habil’den ve Kabil’den beri bilinen en etkili yoludur. Bunun için kültürde ve ekonomide çığır açan öncüler, ara vermeden gece gündüz üretmeyi bilirler.

*

İnsanların hayatında üretmek bütün iyiliklerin, tüketmek bütün kötülüklerin anasıdır.

*

Üretmesini seven insanlar, Kıyamet kopuyor olsa da, üretmeye devam ederler.

*

Dünyada büyük yıkımlara yol açan yoksulluk, üretimsizlikten kaynaklanır.

16 Ağustos 2022, 12:56

GİRİŞİMCİLİĞİ VE GİRİŞİM KÜLTÜRÜNÜ GELİŞTİRMEDE AHMED MİTHAD BÜTÜN TÜRK DÜNYASININ ADAM SMITH'İ OLMUŞTUR

Ürün, hizmet ve bilgi üretiminde başarısızlık olarak ortaya çıkan ekonomik yoksulluk, bütün ülkelerin sorunlarının başında gelir. Dünyanın neresinde olursa olsun, her ülke ekonomik yoksulluğun yol açtığı, sorunlarla savaşmak zorundadır. Yoksulluğun oluşturduğu kapalı toplumların duvarları, ekonomik ve kültürel üretimle yıkılırlar. Açık toplumlara dönüşmeyen ülkeler, üretim güçsüzlüğünün yol açtığı, yoksulluğun önüne geçemezler.

*

Dünyada yoksulluğun üstesinden gelmek, bütün ülkelerin karşı karşıya en önemli sorundur. Üretim güçsüzlüğünün belini kırmadan, ekonomik ve kültürel sorunların üstesinden gelmek mümkün değildir. Yoksulluktan kaynaklanan üretimsizlik, çemberinin dışına çıkmak için, Fransa’da Francois Quesnay, İngiltere’de Adam Smith, Türkiye’de Ahmet Mithad, ekonominin ve kültürün her alanıyla ilgilenmişlerdir. Ahmed Mithad "Milletlerin Zenginliği"ni ana konularıyla özetleyerek, ekonomide çığır açıcı çalışmalar yapan, son çevirmen Mustafa Acar'dan, çok önce Türkçe'ye kazandırmıştır.

*

Tarım toplumlarından sanayi toplumlarına geçmenin tartışıldığı yıllarda, ekonomi biliminin öncüleri, kültürle birlikte ekonominin zenginleştirilmesinde, doğal kaynakların değerlendirmenin yollarını ve yöntemlerini tartışmışlardır. Onlar Avrupa’da ülkelerin tarımsal üretimden daha çok, endüstriyel üretime önem verilen bir dönemde, ekonominin yolunu genişletmişlerdir. Ahmet Mithad, kültür ve ekonomiye ilişkin çalışmalarıyla, Türklerin İbn Haldun’u olmuştur.

*

Yirmi birinci yüzyılda İngiltere, Fransa ve Türkiye, birbirleriyle silahlı güçleriyle sınırlarda savaşmayacaklardır. Ancak silahsız kuruluşlarıyla pazarlarda yarışmaları devam edecektir. Avrupa ülkeleri sanayi toplumları aşamasından, bilgi toplumu aşamasına geçmekte başarılı olamamışlardır. Sanayi toplumları üretimde, nasıl yeni çığırlar açmışlarsa, bilgi toplumları da yeni çığırlar açıyorlar. Sanayi toplumlarının kültürleriyle, bilgi toplumlarının ekonomik sorunları çözülmez.Bu yüzden bütün ülkelerde ekonomik sorunları çözmede yeni yöntemlar aranıyor.

*

Dünyada sağlıklı bir kültürel, güçlü bir ekonomik yapılanmanın yollarını, yalnızca ekonomi, yalnızca kültür diyen kuruluşlar değil, hem ekonomi hem kültür, diyen kuruluşlar açacaklardır. Onlar ekonomik değerlerden daha çok, kültürel değerlere önem vererek, bütün dünyada değer toplumlarının mimarları olacaklardır. Onların katkılarıyla, ekonomik yoksullukla birlikte, kültürel yoksulluk ortadan kalkacaktır. Ve paylaşımcı ekonomiye, katılımcı yönetime, derinlikli kültüre giden yollar açılacaktır.

*

Dünyanın bütün kuruluşları, kültürleriyle üretimleri, üretimleriyle kültürleri, etkileyerek dönüştürürler. Ekonomide her tüketim, kendi üretimini oluşturduğu gibi, her üretim de kendi tüketimini oluşturur. Toplumlara kültürel kazançlarla, ekonomik kazançların birbirlerine nasıl etkiledikleri anlatılırsa, hem üreticiler hem tüketiciler, değersiz üretim ve değersiz tüketim peşinde koşmazlar. Ve dünyada hiç kimse, üretmeden tüketme hevesine kapılmaz.

*

Dünyadaki ekonomik, yoksulluğun kaynağında, kültürel yoksulluk vardır. Yoksulluk ihtiyacından daha fazlasını, tüketenlerden kaynaklanır.

*

İnsanlar kültürlerine göre üretirler, değerlerine göre tüketirler. Ekonomide tüketim üretimin, üretim tüketimin kamçısıdır.

*

Dünyanın bütün kültürlerinde üretmeden tüketenler, insanlığa karşı en büyük cinayeti işlerler.

17 Ağustos 2022, 12:21

BİLGİ TOPLUMLARININ KORKU TOPLUMLARINA DÖNÜŞMESİ BİLGİNLERLE DEĞİL BİLGELERLE ÖNLENİR

Bu yazı daha önce 10.12.2021 tarihinde de yayımlanmıştı.

Avrupa’da tarım toplumundan sanayi toplumuna geçen İngiltere’nin öncülüğünde, Batı dünyası Amerika’nın, Afrika’nın ve Asya’nın, zengin doğal kaynaklarını ele geçirerek, dünya tarihinde benzeri olmayan, büyük bir zenginliğe kavuşur. Amerika’daki Avrupa’nın, açtığı yoldan giden Batı ülkeleri, sanayi toplumlarını bilgi toplumlarına dönüştürek, metafizik alanda büyük bir yoksulluğa düşseler de, fizik alandaki üretim güçlerini zenginleştirmeyi başarırlar.

*

Dünyanın kaynaklarını yağmalayan Batılı ülkelerin ulaştıkları tüketim düzeyleri, bütün insanların gözlerini kamaştırıyor. Bu yüzden Batı ülkeleri işgal ettikleri ülkelerin, insanları tarafından işgal edilmekten korkuyorlar. Batı dünyasının bilgi toplumları, korku toplumlarına dönüşüyorlar. Batı dünyasını dehşete düşüren, soğuk terler döktüren korku, yağmalanan ülkeler tarafından hesaba çekilme ve ulaşılan zenginliği yitirme korkusudur.

*

New York’a hiç beklenmeyen bir zamanda yapılan intihar saldırısı, yalnızca Amerika’nın değil, bütün Avrupa’nın aklının başından almıştır. Batı ülkeleri Fransa’da, Almanya’da, İngiltere’de bir nükleer enerji santraline, yapılacak bir ölüm saldırısının yol açacağı, büyük yıkımın dehşeti yaşanıyor, korkusu çekiliyor. Japonya’da depremle tetiklenen deniz dalgalarının, Fukuşima nükleer enerji santralinin çevresinde yol açtığı yıkımı, Hiroşima gibi, Nagazaki gibi dünya unutmuyor.

*

İspanya, Hollanda , Portekiz başta olmak üzere , bütün Avrupa ülkeleri Amerika’nın, Afrika’nın ve Asya’nın kaynaklarına el koymak için toplarıyla, tüfekleriyle toplu kıyımlar yapmışlardır. Nick Robins “Dünyayı Değiştiren Şirket” kitabında, İngiltere’nin Hindistan’nın dillere destan zenginliklerinin, nasıl Londra’ya taşındığını, yoksulluktan, açlıktan milyonlarca insanın nasıl öldüğünü, Çinlilerin nasıl afyon bağımlısı yapıldıklarını ayrıntılı olarak anlatır.

*

Dünyanın bütün ülkelerinde, Avrupalıların son yüzyıllarda yaptıkları soygunları, haksızlıkları ve yolsuzlukları gündeme taşımak için, şiddet ve korku fırtınaları estiren terör eylemleri, yeni yöntemler, yeni araçlar geliştirerek devam ediyor. Terör köşeye sıkıştırılmış, hiçbir çıkış kapısı bırakılmayan toplumların silahıdır. Her ülkede görülen, ancak dünyada hiçbir din tarafından hoş karşılanmayan terör eylemleri, bütün toplumların ortak korkusu haline gelmiştir.

*

Dünyanın bütün ülkelerinin üstüne, bir karabasan gibi çöken terör bulutlarını dağıtmada, Batı ülkelerinin yoksullaştıranlar olmayı değil, zenginleştirenler olmayı öğrenmeleri ve öğretmeleri hayati önem taşıyor. Toplumları zenginleşirken zenginleştirenler dönüştürürler. Ülkelerde insanlar konuşurken doğru konuşurlarsa, tartarken doğru tartarlarsa, ölçerken doğru ölçerlerse, dünyayı savaştan savaşa sürükleyen, gelir dengesizliklerinin önünü alırlar.

*

Dünyadaki terör eylemleri insanların, akıllarını başlarından alan, haksızlıklardan kaynaklanır.

*

Doğruyu bilenler doğrudan uzaklaşırlarsa, şiddet eylemlerine davetiye çıkarırlar.

*

Korkuların üstesinden tüketimi azaltanlar, üretimi çoğaltanlar gelirler.

18 Ağustos 2022, 11:39

DÜNYA SİLAHLARLA YIKICILIKTA DEĞİL KİTAPLARLA YAPICILIKTA YARIŞANLARLA YAŞANIR KILINIR

Devlet yöneticilerinin akıllarını başlarından alan, askerlerin gözlerini kamaştıran, yıkıcı boyutları sürekli geliştirilen silahlar, otokratik yönetimlerin ellerinde, yollarıyla, köprüleriyle, havaalanlarıyla, çarşılarıyla, özel ve kamu binalarıyla şehirleri yerle bir ediyorlar. Güç peşinde koşan devletler, hukuk ilkeleriyle birlikte etik değerleri ayaklar altına alarak, başta Ortadoğu şehirleri olmak üzere, bütün şehirleri yangın alanına dönüştürüyorlar.

*

Bilimsel gelişmelerin öldürücü yüzleri olan silahlarla, bütün ülkelerde finansal kaynaklar, insanları yaşatmaktan daha çok öldürme yolunda tüketiliyor. Bunun için dünyanın pek çok ülkesinde, insanlara yapılan yatırımlardan kat kat daha fazlası silahlara yapılıyor. Çin ile Amerika, Rusya ile Fransa birbirleriyle silahlanmada yarışıyorlar. Otokrat yönetimler güçlerinin, insanları yaşatmaktan değil, öldürmekten kaynaklandığını düşünüyorlar.

*

Öldürücülükleri yıldan yıla artan yeni silahlarla, şehirlerde yapılan savaşların, bütün dünyaya verdikleri zararların, ulaştığı boyutları ortaya koymakta, araştırma kuruluşları büyük güçlük çekiyorlar. Yirminci yüzyılın Japonya’sında, nükleer silahların öldürücü güçlerinin ulaştığı sınırlar, bütün dünyada biliniyor. Avrupa, Asya ve Afrika ülkelerindeki savaşlarda, nükleer silahlara başvurulma korkusu, hem aklıyla, hem gönlüyle düşünen aydınlara soğuk ölüm terleri döktürüyor.

*

Ülkeler arasındaki güç kazanma yarışları, hayatı kolaylaştıran yapıcı alanlardan, hayatı zorlaştıran yıkıcı alanlara kayarsa, savaşlar bir ülkede sona ermeden, başka bir ülkede başlar. Dünyanın bütün ülkelerinde savaşlar, azınlığın gelirlerini, çoğunluğun giderlerini artırarak, toplumun düşük gelirli kesimleri arasında, büyük yoksullaşmalara yol açarlar. Amerika gibi, Rusya gibi saldırgan ülkeler, savaşlarda kazansalar da, büyük zararlara uğrarlar.

*

Yirmi birinci yüzyılda Batı dünyasının, başlattığı savaşlardan geriye, Dresden gibi, Beyrut gibi, Bağdat gibi, Grozni gibi, Halep gibi, Harkov gibi yakılmış, yıkılmış şehirlerin kaldığı her ülkede biliniyor. Dünyanın bütün şehirlerini, Neron’nun Roma’sına dönüştüren yöneticiler, yönetimde güçlerini korumak için, her yöntemi denemekten çekinmiyorlar. Otokratlar yaratıldıklarını unuturak, yaratıcı olmaya kalkıyorlar ve karşılarına çıkan herkesi tek tek öldürüyorlar.

*

Dünyadaki savaşların kaynakları, barış isteyen erdemli insanları, savaş isteyen bencil insanlara dönüştüren, güç bağımlılığının önüne geçilerek kurutulur. Yerel ya da küresel bütün savaşlar, yöneticilerin son sözü söyleme tutkularından beslenir.Tarihin her döneminde, sayısız örnekte görüldüğü gibi, tek kişiye dayanan yönetimler, etki alanlarını genişletmek için dünyanın bütün şehirlerini, yakmaktan, yıkmaktan geri durmazlar.

*

Savaşların önüne aday olmayan, her seçimde kazanan, hiç kaybetmeyen hukukla geçilir.

*

Kare dünyanın ülkelerinde, ekonomi kültürle, savaş barışla, kurşun gülle dizginlenir.

*

Dünyada savaştan elbiseler giyenler, barıştan gömlekler giyenlerle durdurulurlar.

19 Ağustos 2022, 11:47

HAKSIZLIKLARA KARŞI ÇIKMAK İKİ DÜNYAYI ALTIN ORANDA HARMANLAYAN AYDINLARIN EN BAŞTA GELEN GÖREVLERİDİR

Dünyanın neresinde yaşarlarsa yaşasınlar, eleştirel düşünen aydınların, en başta gelen gelen görevleri, şiddet içermeyen düşünce ve eylem özgürlüğünü sonuna kadar savunmaktır. Onlar sınır tanımayan düşüncenin, engel bilmeyen eylemin rüzgar kanatlı atlarıdırlar. Ve karanlık gecede, kara taş üzerinde, kara karıncayı gören sezgileriyle, dünyanın karşı karşıya olduğu çok boyutlu sorunlara, değişik açılardan bakmasını bilirler.

*

Dünya tarihinin her döneminde, acılara katlanmasını bilen, uzun dönemli kazanımlar peşinde koşan aydınları olan toplumların, Mesnevi gibi, Mukaddime gibi, arkalarında Kıyamet’e kadar tartışılacak eserleri olur. Yirminci yüzyılda aydın denilince, ilk akla gelen isimlerin başında, büyük dinlerin başşehiri Kudüs’ün, bütün Yahudi saldırılarını göğüsleyen, “Sürgün”deki aydını Edward Said gelir. O ömrü boyunca, kendisi gibi evsizleştirilmiş, yurtsuzlaştırılmiş Filistinlileri savunmuştur.

*

Türklerin dört yüzyıl boyunca, koruyuculuğunu yüklendikleri Kudüs’ten çekildikten sonra, Ortadoğu ülkelerindeki “Osmanlı Barışı”, Avrupa ülkeleri tarafından bombalanarak, yerle bir edilmiştir. Vietnam’dan ders alamayan Amerika’nın Irak’ı , Afganistan’dan ders almayan Rusya’nın Suriye’yi, silahlı güçleriyle işgale kalkışması, yalnızca Ortadoğu’nun değil, bütün dünyanın medeniyet merkezi şehirlerini yakmıştır, yıkmıştır.

*

Said’in Kudüs başta olmak üzere, bütün coğrafyadan sürgün edilenlerin New York’taki sözcüleri olması, New York’u “Büyük Tel Aviv”e, Amerika’yı “Büyük İsrail”e dönüştüren Amerikalı Yahudilerin, hedefi haline getirmiştir. Ancak Said Hristiyan bir aileden gelmesine rağmen, her zaman Filistinlilerin yanında yer almıştır. Said Amerika’da, Amin Maalouf Fransa’da kitaplarıyla, hem Doğu’yu, hem Batı’yı bilen Ortadoğu kökenli iki etkili aydın olmuştur.

*

İki Dünya Savaşı’yla Bağdat gibi, Halep gibi bütün şehirleri bombalanan Avrupa ülkeleri, Afrika’nın, Asya’nın Müslüman ülkelerindeki demokrasi düşmanı otokratik yönetimleri destekleyerek, yıllardan beri devam eden iç savaşların, en büyük tetikleyicileri olmuşlardır. Dünyadaki dayatmacı yönetimlere karşı çıkmayan, sürekli yanlarında yer alan Batı ülkeleri, her zaman yalnızca kendilerine demokrat olmuşlardır, hiçbir ülkede demokratik hareketleri desteklememişlerdir.

*

Doğu’dan Batı’ya dünyanın orta kuşağında yer alan, iki milyara yaklaşan nüfuslarıyla Müslüman ülkeler, kare dünyanın Hristiyan Amerika ile Konfüçyüsçü Çin arasında dengeleri değiştirecek, en büyük gücü oluşturuyorlar. Yirmi birinci yüzyılın en önemli aydınlarından Sezai Karakoç’un bir şiirindeki dizeleriyle söylenirse, dünyada “Gün de doğar gün de doğar / Bir gün mutlaka gün doğar / Gün doğmadan neler doğar”, dünya güneşsiz kalmaz.

*

Aydınlar yollara düştüklerinde, yürünmeyecek yollar yürünür, aşılmayacak dağlar aşılır.

*

Ufuk ötesini gören aydınlar, bir ülkede konuşurlarsa, her ülkede duyulurlar.

*

Aydınların gönül gözleri, kırmızı ışıklardan önce, yeşil ışıkları görürler.

20 Ağustos 2022, 12:24

OLUŞMAKTA OLAN YENİ DÜNYADA TÜRK DÜNYASI OLMADAN ARAP DÜNYASI ARAP DÜNYASI OLMADAN BATI DÜNYASI OLMAZ

İslam dünyasında Ortadoğu’dan habersiz dolaşanlar, İlk Müslümanların düşünce ve eylem dünyalarını bilmeyenler, Osmanlı’ların Avrupa, Ortadoğu’nun dünya tarihi içindeki önemini kavrıyamazlar. Bu yüzden varlıklarını Müslümanlara borçlu olan Avrupalılar, çağları dönüştüren Osmanlıların tarihlerini öğrenmeyi istemezler. Ancak Osmanlıların gövdesini oluşturan Türkler bilinmeden Ortadoğu bilinmez, Ortadoğu bilinmeden, Batı dünyası bilinmez.

*

Devletler tanımadıkları ülkelere, düşmanlık yapmada güçlük çekmezler, fırsat bulunca savaşmaktan kaçınmazlar. Bunun için Amerikalılar ve Avrupalılar Irak’tan, Libya’dan, Afganistan’a barışla çözülecek sorunları, savaşla çözmeye kalkışıyorlar. Batılılar yalnızca Ortadoğu coğrafyasına değil, Batı coğrafyasına da, büyük göçlere yol açan savaşların, bedellerini ödetmeye devam ediyorlar. Yirmi birinci yüzyılda savaşlar, yalnızca tarafların şehirlerini ve ekonomilerini yıkmaya yarıyor.

*

Amerika gibi, Ortadoğu’da her taşın altında, her ağacın arkasında bir savaşcı gören, karşılaşılan her sorunu silahlı güçlerle çözmeye çalışan ülkeler, yeni yüzyılda Çin başta olmak üzere, bir ülkenin yönetimini savaşlarla dönüştürmeye kalkışmanın, toplu can kayıplarına, büyük yıkımlara yol açtığını görmezlerse, bütün savaşları ülkelerine taşırlar.Silahlı güçlerin yerine silahsız güçlerin geçtiği bir dönemde, hiçbir ülke savaşlarla varlığını koruyamaz.

*

Dünyanın neresinde olurlarsa olsunlar, bütün kapalı toplumların açık toplumlara dönüştüğü yüzyılda, kapalı Müslüman ülkeler açık ülkeler dönüşmeye çalışırlarken, açık Batı ülkeleri kapalı toplumlara dönüşmeye çalışıyorlar. Ulaşım ve iletişim alanındaki, hızlı ve dönüştürücü gelişmeler, ekonomik ve kültürel canlılıklarını korumak isteyen ülkeleri, siyasal sınırların içine çekilmekten daha çok, insanları etkileme sınırlarını, sürekli genişletmeye zorluyor.

*

Müslüman ülkelerle birlikte bütün ülkelerin geleceğinde, dünyanın medeniyet merkezi, büyük dinlerin doğum yeri, Ortadoğu’nun bilgi ve bilgelik tarihinin, Yirmi birinci yüzyıldaki gelişmeler ışığında, yeniden yazılması ve yeniden yorumlanması hayati önem taşıyor. Savaşların birbirini izlediği dünyada, barış içinde savaşsız bir dönüşümün yol haritasının şifrelerini aranıyor. İnsanlığın İlk İnsan’la, İlk Peygamber’le başlayan tarihinin, kilometre taşları Yunan’da ve Roma’da bulunmaz.

*

Ortadoğu tarihinin son bin yılında Hristiyan ve Müslüman dünyanın hem çatışmasında, hem uzlaşmasında Osmanlıların önemi, son yıllarda yapılan, çok sayıdaki çalışmalarda ele alınarak tartışılıyor. Devletlerden önce, şehirlerin öne çıktığı dünyada, herkesin dinine saygı gösteren, “Adalette on üzerinden on alan”, ülke yönetimlerinin önemi katlanarak artıyor. Kare dünyada insanları dinlerine, dillerine, renklerine göre değerlendiren ülkeler yer bulamazlar.

*

Dünyanın geleceğinin inşa edilmesinde, kültür tarihi bilenler, ekonomi tarihini anlamakta zorlanmazlar.

*

Dünya barışının en büyük güvencesi, Ortadoğu’nun sınırsız bilgi ve bilgelik hazineleridir

*

Kutsal kültürün bilgi ve bilgelik tarihini bilmeyenler, dünyaya barış getiremezler.

20 Ağustos 2022, 12:47

YAKINDA DÜNYA SÜRGÜNÜNÜ TAMAMLAYAN RAHMETLİ RASİM ÖZDENÖREN'İN GEZİ KİTAPLARIMIZLA İLGİLİ YILLAR ÖNCE YAZDIĞI BİR YAZI

Bizim arkadaş çevremizden dünyayı en çok gezmiş, gezdiği gördüğü yerler üzerine dikkatini en çok yoğunlaştırmış, izlenimlerini yazıya dökerek onları en çok kişiyle paylaşmış olan Nazif Gürdoğan''dır.

*

Bu özelliğine bakarak ben ona zamanımızın seyyahı diyorum. Bu seyahatler, elbette, kendi için görüp seyretmekten ibaret kalmıyor. Asıl değerli yanı, onların kaleme alınması ve okuyucunun dikkatine sunulması noktasında ortaya çıkıyor.

*

Nazif Gürdoğan, bu yanıyla da, bence, edebiyatımızın önde gelen seyahat yazarları arasında yer alıyor. Ben, Türkçenin seyahat edebiyatından az sayıda kitap ve yazar adı hatırlıyorum. Kuşkusuz, röportaj türünde ürünler verilmiştir. Ama Nazif Gürdoğan''ın ele alış biçimiyle verilmiş bir ürün olup olmadığını, doğrusu ben bilmiyorum.

*

Falih Rıfkı''nın Zeytin Dağı''nda yer alan bazı yazıları ile İngiltere üzerine olan izlenimlerini, kendimi zorlayarak hatırlıyorum. Bir de, Erdem Bayazıt''ın İpek Yolundan Afganistan''a adlı nefis kitabı, unutulmazların arasında sayılmalı.

*

Nazif Gürdoğan, şimdi, kendi köşesinde, daha önce çeşitli vesilelerle yolunun düştüğü Amerika''yı, bir de, bu son gezisi münasebetiyle anlatıyor. Öteki gezi yazılarında gördüğümüz temel özellikleri bu yazılarına da yüklüyor. Kısa, açık, çarpıcı izlenimler, birkaç cümleyle aktarılıyor.

*

Hiç bir ayrıntının üstünde gereğinden fazla durulmuyor. Hemen bir yenisine geçiliyor. Böylece anlatılanlar, küçük küçük anekdotlardan hasıl olmuş bir bütünlük meydana getiriyor: Bir mozayiğin içindeki küçük çakıl taşlarının birleşerek yekpare bir kompazisyona ulaşması gibi.

*

Hicaz''dan Endülüs''e kitabında, esas itibariyle vaktiyle Osmanlı Devleti''nin hakim olduğu bölgelerden başlayarak İslâm ülkesinin uzandığı yerler, artı, İngiltere anlatılmıştı.

*

Zamanı Aşan Şehirler ile de, Bakü, Şeki, Taşkent, Semerkant, Buhara yolculukları aktarılıyor. Anılan şehir adlarına bakarak bu seyahatin nostaljik olduğu zehabına kapılınabilir. Bilakis, nostaljik değil, fakat aktüel, güncel bir yolculuktur gözler önüne serilen.

*

Nazif Gürdoğan, kendisinin de bilincinde olduğu gibi, bize, Evliya Çelebi gibi, duyulmadık işitilmedik ülkelerin, duyulmadık işitilmedik özelliklerini anlatmaya merak sarmıyor. O diyor ki, ben herkesin geçtiği yollardan geçiyorum, herkesin gördüğü şeylere gözümü dikiyorum, ama buralarda başkalarının görmediğini düşündüğüm özellikleri, farklılıkları ortaya çıkartmaya çalışıyorum.

*

Bu gezi yazılarını çekici kılan özelliklerinden birisi ve belki başlıcası da bu olmalı. Çünkü insan kendi gördüğü yerlerin başkaları tarafından nasıl görüldüğünü ve nasıl anlatıldığını da merak ediyor. Hele benim için, bu özellik iyice öne çıkıyor. Ben bir romanı bile içindeki macerayı izlemekten çok, o maceranın nasıl işlenmiş olduğuna dikkatimi yoğunlaştırarak okurum.

*

Bu gezi yazıları, yalnızca coğrafi bir satıhı anlatmıyor. Bu coğrafyanın altında yatan ve o coğrafyayı meydana getiren temel tarihsel altyapı da dile getiriliyor. Tarihle aktüel olan, anlatılan ülkenin veya kentin günümüz içinde akışan iktisadi, ticari ve yer yer diplomatik ilişkilerinin bütünlüğü içinde sergileniyor.

*

Nazif Gürdoğan, özel isim zikretmede asla nekes değil, onun yazılarından bir sürü yer ismi öğrendiğimiz gibi, çok sayıda insanla da tanışıyoruz. Bu alanda, ben, ondan daha cömert olan bir başkasını bilmiyorum. Bu bakımdan, rahat, kıskanmasız, açık ve hep veren el olma sevdalısı.

*

Bütün bu izlenimlerimin çerçevesinde, halen yayınlanmakta olan Amerika izlenimlerinin (gezi yazılarının) sürmesini ve kitaplaşmasını arzuluyorum. Hicaz''ı, Endülüs''ü, Asya''yı onun kaleminden yeniden bir kere daha keşfetmek istiyoruz. ------------------------------------------------------------------------ BİRLİKTE YAŞANACAK DÜNYADAKİ YERİNİN KEVSER HAVUZU'NUN BAŞI OLMASI DUASIYLA DEFTERİ KAPANMAYANLAR ARASINA KATILAN ÖZDENÖREN'E RAHMET DLİYORUZ.

21 Ağustos 2022, 12:07

YİRMİ BİRİNCİ YÜZYIL ÜLKELERİNİN SAYGINLIĞI SAĞDUYUNUN SESİ OLMALARINDAN KAYNAKLANIR

İkibinli yılların başından beri, dünyanın değişik ülkelerinde, saygınlığın dayandığı kaynaklar ve saygınlık yönetimine ilişkin çalışmaların sayısı hızla artıyor. Dünyanın her yanında ülkelerin yıkıcı yanlarını yansıtan kuruluşlar saygınlıklarını yitirirken, yapıcı yanlarını gösteren kuruluşlar saygınlık kazanıyorlar. Her ülkede yıkıcı kuruluşlar yönetenlerin, yapıcı kuruluşlar yönetilenlerin sesi olurlar. Onlar zor zamanlarda ortak kararlar almasını başarırlar.

*

İnsanlar yönetenlerin sesinden daha çok, yönetilenlerin sesine önem verirler. Bu yüzden yönetenlerden önce, yönetilenler ülkelerin dönüştürücü güçlerini oluştururlar. Devletlerin yıkıcı kurumları, uzun dönemde yapıcı kuruluşları karşısında güçlerini koruyamazlar. Bunun için hiçbir ülkede, yönetenler yönetilenlere meydan okuyamazlar, önünde ya da sonunda sağduyuda buluşurlar. Ülkelerde ortak akla dayanan sağduyunun, çağrısına kulak verenler yanılmazlar.

*

Yönetenlerle yönetilenler arasında iletişimde ve etkileşimde, çoğunluğun ortak aklını oluşturan sağduyu, her iki kesime görevlerini ve sorumluluklarını hatırlatmada, çok önemli bir işlev yüklenir. Ülkeleri barış içinde geçmişten geleceğe taşıyan sağduyulu insanlar, doğru zamanlarda, doğru yerlerde, doğru olanları söylemeye büyük özen gösterirler. Onlar insanlığın ortak aklını, sağduyularıyla değerlendirerek, saygınlık kazanmasını bilirler.

*

Ülkelerin yıllar içinde ekonomilerinin geliştirilmesinde, kültürlerinin zenginleştirilmesinde, toplumun bütün kesimlerinin güvenini kazanmak, bütün kurumları, bütün kuruluşları hem yönetenlerin, hem yönetilenlerin gözünde çok saygın bir konuma taşır. Çalışma alanı ne olursa olsun, her kurumun, her kuruluşun en büyük ve etkili sermayesi, insanların gözündeki saygınlığıdır. Üretim ve yönetim dünyasında saygınlık, değer biçilmez eşsiz bir sermayedir.

*

Yirminci yüzyıldan Yirmi birinci yüzyıla geçerken, yönetimde çığır açan bütün öncülerin tekrar tekrar vurguladıkları gibi, ister kamu, ister özel, ister gönüllü olsun, kuruluşlar her yerde,her zaman kazançlarını yitirdiklerinde değil, saygınlıklarını koruyamadıklarında başarısız olurlar. Üretimde ve yönetimde kuruluşların güçleri, ürünlerinden ve hizmetlerinden önce, insanların gözlerindeki önemlerinden ve gönüllerindeki yerlerinden kaynaklanır.

*

Yaşanılan yüzyılda ekonomik, siyasal ve kültürel kuruluşların üretimlerinin kaynağında, yer alan dinamiklerin başında, toplum kesimleri arasında kazanılan saygınlık gelir. Artık dünyanın her ülkesinde kuruluşlar aygınlıklarıyla değer kazanıyorlar, pazarlardaki değerlerini kazandıkları saygınlık belirliyor. Ve doğru olanı bilenler ve doğruya sarılanlar, yanlış olanı bilenler ve yanlıştan kaçınanlar, hem kazançlarını, hem saygınlıklarını birlikte büyütürler.

*

Kuruluşlarda kusursuzluk arayışındaki başarı, kazanılan saygınlıkla katlanarak artar.

*

İnsanlara değer verenler, ürünlerine değer, kuruluşlarına saygınlık kazandırırlar.

*

Saygınlık kazanan kuruluşlar güçlü olurlar, güçlü olan kuruluşlar etkili olurlar.

21 Ağustos 2022, 12:19

DEĞERLİ ŞABAN KIZILDAĞ VE SEVGİLİ DERVİŞ BOZYEL İLE BİRLİKTE SEMERKANT'TAKİ REGİSTAN MEYDANI YANINDA ÇOK SÖNÜK KALAN VENEDİK'TEKİ SAN

MARKO MEYDANINDAYIZ.VENEDİK GALATA KARDEŞTİR. TÜRKLER SON BEŞ YÜZYILDA BEŞ DEFA VENEDİK'TE BAYRAK GÖSTERMİŞLER.

22 Ağustos 2022, 12:29

ENFLASYON ÜRETMEDEN TÜKETEN YÖNETENLERİN YÖNETİLENLERDEN ZORLA ALDIKLARI ÖRTÜK VERGİDİR

Antropolojisiyle, Sosyolojisiyle, Hukukuyla ve Ekonomisiyle, Batı dünyası seküler değerlerini, bütün dünyaya ihraç ediyor. Doğu ülkeleri ekonomik gelişme adına, bütün kurumlarıyla, bütün kuruluşlarıyla, sekülerleşmek için birbirleriyle yarışmaktadırlar. Sekülerleşmek isteyen ülkeler, üretimleri Batı ülkelerinin çok gerisinde olmasına rağmen, Batılılar gibi yaşamaya büyük özen göstermektedirler.

*

Batılılar gibi yaşayanlar, Batılılar gibi üretmeden, Batılılar gibi tüketmeye başlamaktadırlar. Dünyada Batılılar gibi yaşamaya heveslenen ülkelerin, karşı karşıya oldukları sorunların başında, ikili üçlü rakamlara ulaşan enflasyon gelmektedir. Enflasyonla yönetilenler yönetenlere, adı konulmayan vergi öderler. Değişik oranlarda bütün ülkelerin, karşı karşıya olduğu enflasyon, üretmeden tüketmeye kalkışan yönetimlerin, toplumun bütün kesimlerine ödettikleri, çok boyutlu bir ekonomik bedeldir.

*

Enflasyon ürettiğinden daha fazlasını tüketen, gelirleri giderlerini karşılamayan yönetimlerin, insanların ceplerinden zorla aldığı gizli bir vergidir. Ekonomilerde hiç istenmeyen vergiler bile, enflasyondan daha sağlıklı kabul edilir. Enflasyon bütün toplumlarda, büyük sarsıntılara yol açan, mutlaka önlenmesi gereken, salgın bir hastalığa benzer. Köklü önlemler alınarak tedavi edilmezse, enflasyon ekonomik ve kültürel savruluşlara büyük hız kazandırır.

*

İnsanların ceplerindeki para, sürekli değer kaybettiği için, enflasyon toplumları tasarruf, yapmaktan daha çok, harcamaya savurganlığa sürükler. Bu yüzden Ernest Hemingway, “İyi yönetilmeyen ülkelerde, başvurulan ilk çare enflasyon, ikincisi de savaştır. İkisi de belli bir süre için refah sağlar, ikisi kalıcı yıkımlara yol açar” demektedir. Her ülkede savaş gibi, enflasyon da hem ekonomik hem kültürel sorunları derinleştirir. İyi savaş olmadığı gibi, iyi enflasyon da olmaz.

*

Dünyada derin kültürel ve köklü ekonomik dönüşümlerin yolunu açmadan, faiz oranlarıyla birlikte, enflasyon oranlarını da sıfıra yaklaştırmak mümkün değildir. Enflasyon gibi, faiz de hem kültürel hem de ekonomik sorundur. Onları her ikisi de üretmeden tüketmekten, vermeden almaktan kaynaklanır. Bunun için Anadolu kültüründe, “Faizle borç almanın el açmaktan, faizle borç vermenin el koymaktan farkı yoktur” denilir. Ülkeler üretimlerini artırmadan, yükselen enflasyonu durduramazlar.

*

Dünyanın her yanında, gelirleri giderlerini karşılamayan yönetimler, bütçe açıklarını enflasyonla kapatırlar. Tutarlı kültür ve dengeli ekonomi yönetimi olmayan ülkelerde, enflasyon ileri boyutlara ulaşır. Enflasyon ekonomik ve kültürel yıkımları hızlandırır. Bütün ülkelerde enflasyon, ekonomik yapıya, kültürel dokuya, bir koyun sürüsüne saldıran kurtlar gibi, giderilmesi yıllar alan zararlar verir. Bu yüzden enflasyonu denetim altında tutmak, ekonomi yönetimlerinin en önemli görevidir.

*

Ekonomide dolaşan para, artan fiyatlara paralel olarak artırılırsa, enflasyon kronik hale gelir.

*

Enflasyonist ortamda tüketimin artması, devletin kısa vadeli borçlanmasını hızlandırır.

*

Üretimi artırmanın yolu, her alanda üretmeden tüketmeyi terk etmekten geçer.

23 Ağustos 2022, 12:41

RANT EKONOMİSİNİ RIZK EKONOMİSİNE DÖNÜŞTÜRMEDEN ÜRETİM GÜÇSÜZLÜĞÜNÜN DEMİR KAFESİ PARÇALANMAZ

Türk ve İslam dünyasıyla birlikte bütün ülkeleri etkileyen rant kültürünü, risk kültürüne dönüştürmenin küresel öncüleri, Ahilik kültürüyle yoğurulmuş girişimciler olacaktır. Onlar kuruluşlarını sürekli yenileyerek, hayatın bütün alanlarında sürükleyici bir işlev yüklenirler. Kutsal kültürde risk almadan rızkın bulunmayacağı, risk ekonomisinin rızk ekonomisi olduğu bilinir. Ekonomi dünyasında Ahilik kurtla paylaşmak, çobanla ağlamak değildir.

*

Risk ekonomisini rızk ekonomisine dönüştüren, üretim ekonomisine yeni boyutlar kazandıran, girişimcilerin gücü, kendileri için istediklerini, bütün insanlar için istemelerinden kaynaklanır. Onlar kusursuz ürün ve eksiksiz hizmet üretmek için, gelen yıllarını geçen yıllarından daha üretken kılmasını, en büyük görev olarak bilirler. Anadolu’nın küresel girişimcileri, Çinlilerin maliyetleriyle, Almanların kalitesiyle ve Amerikalıların tasarımıyla, yarışmak için gece gündüz çalışmaktadırlar.

*

Anadolu’nun yüzyıllar içinde zenginleşen, değerlerini dünya pazarlarına, rant peşinde koşan kuruluşlardan daha çok, rızk peşinde koşan, risk almasını bilen kuruluşlar taşıyor. Onların üretim ve tüketim dünyası, tokgözlülerin dünyasıdır. Onlar gözlerinin nurunun, alınlarının terinin ve ellerinin emeğinin karşılığından fazlasını tüketmeyi özenmeden, hiç ölmeyecekmiş gibi üreten eller olmanın, en güzel örneklerini vererek, iç ve dış pazarlarda aranılan ürünler üretiyorlar.

*

Anadolu’nun üretim kültüründe, alın terleri ırmak, gönül terleri deniz olarak görülür. Bir alın terinin arkasında, bin gönül teri vardır. Erdem Bayazıt “Sürüp Gelen Çağlardan” şiirinde, rızk peşinde koşan, hem gönül hem alın teri dökmesini bilen, Anadolu insanının tokgözlü üretici yanını, “Yememiştir hiç kimse elinin emeğinden daha hayırlısını” diyerek, “Şafak gibi alınlara terle yazılmış / Hakkın mutlak ölçüsünü / Elbet benim işçilerim çekecek / Emeğin kutsal direğine” dizeleriyle vurgular.

*

Risksiz kazanç peşinde, koşan kazançsız kalır.Türkler tarihleri boyunca, risk almadan rızk bulunmaz demesini bilmişlerdir. Onlar Anadolu’daki bin yıllık tarihlerinde, her zaman el açanlar değil, el açılanlar, alan eller değil, veren eller olmuşlar. Döktükleri gönül terlerini alın terlerine dönüştürerek, Doğu’dan Batı’ya arkalarında, çarşılar, camiler, çeşmeler, köprüler ve dergahlar bırakarak ilerlemişler. İnsanların gönüllerini kazanarak, alın terleriyle önlerine çıkan, engelleri bir bir aşmışlar.

*

Dünya pazarlarına açılmada, girişimcilerin güçleri, başarısızlıklarını kendilerinden, başarılarını müşterilerinden bilmelerinden kaynaklanır. Onlar bütün pazarlarda, müşterileri kazanmanın yolunun, tatlı dillerden ve güler yüzlerden geçtiğini öğrenmişlerdir. Kuruluşlara pazarların yolunu açan müşterileridir. Siyasal sınırların önemini yitirdiği dünyanın ahileri, gönül terleriyle yenilik, alın terleriyle üretim yapan, dış dünyalarından önce, iç dünyalarını zenginleştiren girişimciler olacaktır.

*

Rant kültürünün odak noktasında faiz, risk kültürünün merkezinde ticaret vardır.

*

Faiz riskten kaçanların, ticaret riskin peşinden koşanların, kazanç kaynağıdır.

*

Yeni ahiler dünyada risk almadan, rızkın bulunmayacağını bilirler.

24 Ağustos 2022, 12:11

SEKÜLER DÜNYADA YILLARIN YAZ AYLARI EKONOMİK SİYASAL KÜLTÜREL KİRLENME AYLARINA DÖNÜŞÜYOR

Tarım toplumundan sanayi toplumuna geçişin, hız ve yoğunluk kazanmasıyla, tüketim yarışı ekonomik, siyasal ve kültürel hayatın odak noktasına yerleşmiştir. Sanayi toplumlarında tüketimin yıldan yıla artırılması, insanların hayatında vazgeçilmez bir yer tutuyor. Hayatın yaşanırlığı tüketim harcamalarıyla belirleniyor. Bunun için toplumun bütün kesimleri, tüketimi artırma yolunda, birbirleriyle kıran kırana yarışıyorlar.

*

Tüketim çılgınlığı bulaşıcı bir hastalık gibi, Amerika’dan bütün dünyaya yayılıyor. Teknik ve sosyal bilimlerdeki araştırmalarla, sürekli tüketimi özendirecek yöntemler geliştiriliyor. Mühendisler, İşletmeciler ve İktisatçılar, satışları artırmak için, gecelerini gündüzlerine katarak çalışıyorlar. Onlar için önemli olan, yaşanılan hayatın kalitesinin değil, tüketim hacminin artırılmasıdır. Eğitimi, yaşı ve işi ne olursa olsun, her gün daha fazla tüketme, herkesin değişmez amacı haline gelmiştir.

*

Sanayi toplumlarında harcama yarışının, ekonominin merkezine yerleştirilmesi, yeni bir tüketim alanının ortaya çıkmasına yol açmıştır. Bütün dünyada coşkuyla karşılanan yeni alan, düzenli olarak tatil yapmadır. Dünyanın her ülkesinde dinlenme denilince, herkesin aklına tatil köyleriyle, otelleriyle, sahilleriyle denizler geliyor. Dünyanın hangi sahil şehirine gidilirse gidilsin, tatil alanı açmak adına, kirletilmemiş bir deniz kıyısı bulmak mümkün değildir.

*

Dünyada bütün ülkelerin sahilleri, insan vücutlarının sergilendiği, gösteriş harcamalarının inanılmaz boyutlara ulaştığı, alışveriş merkezlerine dönüşmüştür. Büyük bir sahil şehirine benzeyen dünyada, herkes sahillere koşmak için yaz aylarını bekliyor. Kutsal kültürden beslenen toplumlarda, insanlar birbirleriyle gösteriş tüketiminde değil, üreten eller, veren eller olmada yarışırlar. Onlar tüketmenin her kişinin, üretmenin er kişinin işi olduğunu bilirler.

*

İnsanlar yeri ve zamanı gelince, farklı işler yaparak dinlenirler. İnsanlar nasıl su içmeden, yemek yemeden yaşayamazlarsa, çalışmadan, üretmeden yaşayamazlar. Toplumlarda hayat, bütün alanlarda üretici olmaya çalışarak, değer ve anlam kazanır. Tüketmenin yeri ve zamanı olmadığı gibi, üretmenin yeri ve zamanı yoktur. İnsanlar üretirken dinlenirler, dinlenirken üretirler. Çalışmaya değil, yapılan işe ara verilir. İnsanlar üretimin binbir renkli çiçeğinin, açtığı ortamlarda dinlenirler.

*

Yapılan işe ara vermenin, her zaman geçerli yolu, insanın hem iç hem de dış dünyasında, arama, bulma ve olma yolculuklarına çıkmasıdır.İki dünyaya yolculuk yapmasını bilenler, yaptıkları işlerden hiçbir zaman yorulmazlar. Yolculuk yaparak dinlenenler, dinlenmeyi kirlenmeye dönüştürmezler. Yolculuk yapmak azla yetinmeyenlerin, çokla doymayanların işi değildir.Yolculuk yapanlar akıllarıyla üretirler, gönülleriyle tüketirler. Yolculukta isteklere değil, ihtiyaçlara öncelik verilir.

*

Sevdiği işleri yapanlar, sürekli kendini yeniliyen, tükenmez bir güç kazanırlar.

*

Gereksiz tüketimin, gerekli üretimin bilincine, üretim sürecinde varılır.

*

Az tüketmesini başaramayanlar, çok üretmesini başaramazlar.

25 Ağustos 2022, 12:47

BÜTÜN ÜLKELERİN BİRBİRLERİNE KAPI BİR KOMŞU OLDUKLARI KARE DÜNYADA FİNANSAL KRİZLER SEL SUYU GİBİ YAYILIRLAR

Yüksek getirili ve fazla riskli alanlara yönelen yatırım bankaları, seküler dünyanın finansal yapısında büyük yıkımlara yol açıyorlar. Onlar özvarlıklarının on katı, yirmi katı borçlanarak, yaptıkları karşılıksız yatırımlarla, yalnızca Batı dünyasını değil, bir uçtan bir uca, bütün dünyayı uçuruma sürüklemektedirler. Ekonomik, siyasal ve kültürel alanlara yansıyan finansal krizler, dalga dalga genişleyerek, bütün ülkelerde etkilerini gösteriyorlar.

*

Sınır tanımayan sanal kazanç peşinde koşanların, yol açtığı finansal yıkımlar, dünya ekonomisinin temellerini sarsmaktadır. Bu yüzden bütün ülkelerde seküler dünyanın, ekonomik ve kültürel değerlerini sorgulanmaktadır. Seküler dünyanın finansal kuruluşları, ülkeler arasındaki gelir dengesizliklerini büyüterek, ülkelerin parasal değerlerinde, yıkıcı dalgalanmalara yol açıyorlar. Pek çok ülkede finansal bunalımları, siyasal bunalımlar izliyor, ekonomik dengeler altüst oluyor.

*

İnsanların sınırlı ihtiyaçlarından önce, sınırsız isteklerini karşılamaya odaklanan, ekonomik ve kültürel değerleri bütünüyle değiştirmeden, dünyadaki gelir dengesizliklerini gidermek mümkün değildir. Büyük riskli yatırım fonlarıyla, değerli kağıtları, bir fondan başka bir fona aktararak, kazançlarını katlayanlar, üretmeden tüketmenin şah örneklerini vermektedirler. Ekonomik ve siyasal krizleri tetikleyenlerin başında, risk alan ve risk satan finansal kuruluşlar yer alıyor.

*

Finansal ekonominin gölge dünyasında, vermeden alanların, kazandırmadan kazananların başını, risk ticaretiyle gerçek karşılığı olmayan, kazançlar peşinde koşan kuruluşlar çekiyor. Onlar bütün dünyada, ürün ve hizmet üreten gerçek ekonominin değil, sanal kazanç üreten gölge ekonominin araçlarıyla ve yöntemleriyle, gelir sağlamanın öncülüğünü yapıyorlar. Onların gölge dünyasında, fiziksel değerler değil, sanal değerler alınıyor ve satılıyor. Onlar sanal kaynaklarla büyük sanal kazançlar elde ediyor.

*

Fiziksel ekonomide kazanç sağlamanın, doğal sınırları vardır. Gölge ekonomide ise, sanal kazancın hiçbir sınırı yoktur. Fiziksel ekonomi belirli doğal, gölge ekonominin belirsiz sanal sınırlara dayanır. Seküler dünyada olduğu gibi, fiziksel ekonomiyi bırakıp, gölge ekonominin sanal kazançlarına ağırlık verenler, farkında olmadan büyük yıkımların hazırlayıcıları olurlar. Hiçbir ülkenin görülmeyen paralarla, görülmeyen ürünler alıp satarak, kalıcı ekonomik atılımlar yapması mümkün değildir.

*

Sanal kazançların peşinde koşanlar, gerçek kazançlara büyük zarar vererek, kaynakların fiziksel ekonomilerden, gölge ekonomilere kaymasını hızlandırırlar. Gölge ekonomileri büyütenler, fiziksel ekonominin hayat kaynaklarını bir bir kuruturlar. Gölge ekonomilerdeki kazançlar ne kadar artarsa, gerçek ekonomilerde gelişme o kadar azalır. Bunun için zorunlu ihtiyaçlarının karşılanmasında, üretimin zenginleşmesi, sanal kazançların önlenmesi, bütün ülkeler için hayati sorunların başında gelir.

*

Fiziksel üretime katkıda bulunmayan kuruluşlar, sanal kazançların değirmenine su taşırlar.

*

Dünyada ekonomik hayat yarıştır, yarışı çok kazananlar değil, çok üretenler kazanır.

*

Kaybedecek fiziksel kaynakları olanlar, sanal alanlara yatırım yapmazlar.

26 Ağustos 2022, 12:07

DÜNYADA SAĞLAM DEVLETLERİN SAĞLAM EKONOMİLERİ SAĞLAM EKONOMİLERİN SAĞLAM PARALARI OLUR

Seküler Batı dünyasının, paradan para kazanma yöntemleriyle, ulaştığı finansal zenginliğin, kaynakları bir bir dinamitlenmektedir. Bütün ülkelerde bankalar, sigorta şirketleri ve yatırım fonları, öz sermayelerini kat kat aşan borçlarının altında ezilmektedirler. Çokkatlı büyük binalar, alışveriş merkezleri ve geniş fabrika binaları, tek tek boşalmaktadır. Faizin yol açtığı finansal yıkılışların etkileri, her alanda görülmektedir.

*

Wall Street’in yüksek riskli yatırım fonlarıyla, bütün dünyadan topladığı kaynaklar, ekonomisi hızla büyüyen ülkelerin sürüklendiği finansal yıkılışlarla, değerlerini bütünüyle yitirmişlerdir. Türev finansal ürün pazarlarında, zincirleme birbirini büyüterek, bir gökdelen gibi göklere isyan edercesine yükselen finansal işlemler durmuştur. Emme ve basma pompa gibi çalışan, New York’un para makinası yakıtsız kalmış, zaten çok kırılgan olan yapı çökmüştür.

*

Ürün ticaretinden daha çok, para ticaretine odaklanan seküler Batı ekonomisi, kutsal kültürün ekonomiye getirdiği ilkelerle denetilmezse, dünyada ekonomik ve kültürel çöküşlerin sonu, hiçbir zaman gelmeyecektir. Kutsal kültüre bütünüyle kapalı seküler kültür, dünyadaki ekonomik dengesizlikleri giderme, silahlanma yarışını önleme ve uluslararası barışı sağlama, gücüne sahip değildir. Bütün savaşların kaynağında, açgözlülüğe yeni boyutlar kazandıran para ticareti vardır.

*

Sınırların büyük bir geçirgenlik kazandığı dünyada, ürün, sermaye ve bilgi dolaşımının, kutsal kültürden kaynaklanan küresel değerlerle denetilmesi büyük önem kazanmıştır. Bu değerlerin başında, paradan para kazanmaya giden, bütün yolları kapatan faiz yasağı gelmektedir. Faiz tarih boyunca, ekonominin temeline konulan, bir dinamit olarak görülmüştür. Bu yüzden bütün kitaplı dinlerde, para ticaretine karşı çıkılmıştır, para ticareti yasaklanmıştır.

*

Kutsal kültürün Fiziği, Kimyası ve Matematiği yoktur. Ancak kutsal kültürle yoğurulan Ekonomi, Sosyoloji ve Tarih vardır. Kutsal kültürde ekonomik ve kültürel hayata, canlılık kazandıran ve alışverişi kolaylaştıran paraya değil, paranın ticaretine karşı çıkılır. Zaman içinde paranın değerinin korunması, ekonomik hayatın olduğu kadar, kültürel hayatın da en büyük canlılık kaynağıdır. Sağlam paraları olmayan toplumların, sağlam ekonomileri olmaz.

*

Toplumla ve insanlarla ilgili bütün bilimler gibi, Ekonomi biliminin de kültürel ve doğal alanları vardır. Ekonomik ve kültürel hayatın yaşanır kılınmasında, doğal alanlarla birlikte, kültürel alanlar da belirleyicidir. Seküler dünya ekonominin kültürel alanlarını yok sayarak, paradan para kazanmanın yollarını sonuna kadar genişletirse, dünyadaki finansal patlamaların üstesinden, hiçbir ülke, hiçbir uluslararası kuruluş gelemez.Her dönemde faizin etkileri yıkıcı olmuştur.

*

Çarşılarda para alınmaz para satılmaz, giyecek alınır giyecek satılır, yiyecek alınır giyecek satılır.

*

Paraya altın yumurtlayan tavuk gözüyle bakanlar, zamanla yenecek yumurta bulamazlar.

*

Çarşılarında dükkanları olmayan toplumların,caddelerinde çok sayıda bankaları olur.

27 Ağustos 2022, 12:21

ÜLKELER ARASINDA TİCARETİ GELİŞTİRENLER HAYATI KOLAYLAŞTIRIRLAR BÜTÜN DÜNYAYI YAŞANIR KILARLAR

Yunan düşüncesi ve Hristiyanlığın etkisiyle, uzun yıllar Batı dünyasında ticarete sıcak bakılmamıştır. On üçüncü yüzyılda yaşayan Aziz Thomas, tüccarları köle, köleleri de yöneticilerin denetiminde, canlı makina olarak gören Aristo’yu izleyerek, toplum hayatında ticareti, doğal bir eylem gözüyle bakmaz. Aydınlanma öncesi Avrupa’da ticaret, katlanılması gereken bir toplumsal kötülük olarak görülmüştür.

*

Aydınlanma dönemiyle büyük bir hız kazanan, pozitivist ve seküler akım içinde bilimlerden, kutsal kitapların izleri bütünüyle silinmiştir. Son iki yüzyılda Fizik ve Kimya gibi, başta Ekonomi olmak üzere, sosyal bilimlerin de kutsal kitaplardan bağımsız olduğu ileri sürülmüştür. Ekonomi Yirminci yüzyılda, Hristiyanlığa tepki olarak, kutsal kültüre dayanmayan, seküler bir bilim olarak ele alınmıştır ve merkezine ekonomik insan yerleştirilmiştir.

*

Dünyada bütün boyutlarıyla, hayatı kavramadan ticaretin işlevlerini kavramak mümkün değildir. Ticaret kültürün ve ekonominin merkezinde yer alır. Pazarlarda alınıp satılan ürünlerin bolluğu, ekonomik ve kültürel hayatın canlılığının en önemli göstergesidir. Bu yüzden Alfred Marshall ekonomiyi, “İnsanların günlük hayatlarında sergiledikleri davranışların incelenmesi” olarak tanımlamaktadır. Fizik ve metafizik boyutlarıyla, hayatı bilenler ekonomiyi bilirler.

*

Ekonomi insanların ne tükettikleriyle, ne ürettikleriyle, nasıl tükettikleriyle, nerede ürettikleriyle ilgilendiği için, toplumun merkezinde yer alır. Müslümanların şehirlerinin merkezlerinde, çarşılar, camiler ve okullar vardır. Müslümanlarda ekonominin temel ilkesi: “Ticaret yararlıdır, faiz zararlıdır.” Ekonominin sorunları ve çözümleri değişir, ancak dayandığı ilkeleri değişmez. Tarım, sanayi ve bilgi toplumlarında, aynı ana ilkeler geçerlidir.

*

Toplumlarda üreticilerin ve tüketicilerin davranışlarını etkileyen, bütün unsurlar ekonominin araştırma alanında vazgeçilmez yer tutarlar. Toplumların ekonomik, siyasal ve kültürel yapılarında, hem üreticiler hem tüketiciler, büyük bir işlev yüklenirler. Toplumların canlılıkları, üreticilerle tüketiciler arasındaki gelirlerin ve giderlerin akışını sağlayan pazarlardan kaynaklanır. Pazarlarda yardımlaşma, dayanışma ve paylaşma doruk noktasına ulaşır.

*

Yirminci yüzyılda ortaklık kültürüyle birlikte, ekonomik gelişmenin sürükleyici gücü olan ticareti küçümseyen toplumlar, hayatın bütün boyutlarında büyük bir başarısızlığa uğramışlardır. Bütün ülkelerde ilkesiz ortaklık, etiksiz ticaret, ticaretsiz de ekonomi olmayacağı ortaya çıkmıştır. Ticaret etikle, ekonomi de “Çok pişsin, herkese düşsün” diyen, ortakların oluşturduğu kuruluşlarla ayakta kalır. Ortak akıla, ortak sermayeye, ortak kaynaklara dayananlar, her zaman güçlü olmuşlardır.

*

Ülkeler arasında ekonomik ilişkilerin, büyük önem kazandığı Yirmi birinci yüzyılda, bir ülke ticareti katlanılması gereken bir kötülük olarak görürse, hiçbir alanda büyük atılım yapamaz.

*

Ekonomik hayatın canlılığı para ticaretinden değil, ürün ticaretinden kaynaklanır. Tarihin her döneminde, tarafların birlikte kazandıkları ticaret, toplumların güç kaynağı olmuştur.

*

Dünyanın bütün ülkelerinde, ticaret birlikte kazanmasını bilenlerin işidir. Zarar etmeyi göze alanlar, kar etmeyi başarırlar, üretime yeni açılımlar kazandırırlar.

28 Ağustos 2022, 12:08

EKONOMİDE PARANIN BURNUNA HALKA TAKMASININ BİLMEYEN YÖNETİMLERİN BURNUNA PARA HALKA TAKAR

İnsanlık tarihi boyunca, para ticareti ürün ticaretini izlemiştir. Kolay kazanç arayan insanlara para ticareti, ürün ticaretinden daha çekici gelmiştir. Tarihin her döneminde, ülkelerde borç alanlar, borç verenlerden daha fazla olmuştur. Para ticareti yapanlar ürün ticareti yapanlardan, daha çok kazanmışlar ve daha güçlü olmuşlardır. Bu yüzden kutsal kültürde para ticareti, bütün kötülüklerin anası olarak görülerek yasaklanır.

*

Paranın yönetimi ve borçlanma bütün toplumlarda ekonomik sorunların başında gelir. Bunun için borç alma ve borç verme yöntemleri, yüzyıllar içinde gelişerek, karmaşık bir yapı kazanmıştır. Para ticaretinin yıllar içinde yükselişi, azınlığın zenginliğini büyütürken, çoğunluğun borç altında ezilmesine yol açmıştır. Paradan para kazanmada, hiçbir sınır tanımayan açgözlü bankalar, ülkelere büyük bedeller ödeten, büyük ekonomik çöküntülerin tetikleyicileri olmuşlardır.

*

Ekonomi tarihçilerinden Niall Ferguson’un, dünyanın finansal tarihini anlatan, “Paranın Yükselişi” kitabında, ayrıntılı olarak ele aldığı gibi, Komünistler ve Anarşistler, paranın olmadığı bir dünyanın rüyasını görmüşlerdir. Ancak dünya tarihinde hiçbir ülke, alışverişi kolaylaştıran parayı, ortadan kaldırmada başarılı olamamıştır. Ekonomik hayat için can alıcı olan, paranın yok edilmesi değil, bir ticari ürün gibi alınıp satılmasının önlenmesidir.

*

Parayı bir ticari ürün gibi alan ve satan bankalar, seküler dünyada dokunulmazlık kazanmışlardır. Dünyanın hiçbir ülkesinde bankalara, “Krizler paradan para kazanmadan kaynaklanıyor” demek mümkün değildir. Onlar dünyanın her yerinde, en eğitimli insanları çevrelerinde toplayan, güçlü bir çekim alanı oluştururlar. Para ticaretinden para kazananların gelir düzeyine, hiçbir kesimin çalışanları ulaşamamıştır. Ancak başkalarının paralaryla para kazananlar, çok geçmeden parasız kaldıkları çok görülmüştür.

*

Bankalar düşük faizle borç aldıkları paraları, yüksek faizle borç vererek oluşturdukları banka parasının havuzundan para kazanırlar. Bütün boyutlarıyla paranın yıkıcılığı, alınıp satıldığında ortaya çıkar. Başkalarının parasından para kazanan bankalar, öz kaynaklarından kat kat fazla kaynakları, borç vererek çok büyük bir riske girerler. Dünyadaki banka çöküşlerinde görüldüğü gibi, bir güvensizlik ortamında, herkes parasını almak isteyince, krizleri hiçbir güç durduramaz.

*

Dünyada nasıl havada kalan uçak yoksa, patlamayacak aşırı finansal kazanç da yoktur. Finansal pazarlarda kazanma ümitleri, kolaylıkla kaybetme korkularına dönüşür. Milyonlarla para kazananlar, milyarlarla para kaybederler. Krizler hangi ülkede ortaya çıkarlarsa çıksınlar, paranın burnuna halka takmak, her zaman önemli olmuştır. Paranın denetimden çıkması, tarihin her döneminde yıkılışlara yol açmıştır. Paralarının değerini koruyamayan yönetimler, ekonomik krizleri önleyemezler.

*

Paranın doğal olamayan, yükselişinin ardından, doğal olan çöküşü gelir.

*

Paradan para kazanma, toplumları borçlandırarak yoksullaştırır.

*

Para değeri korunamazsa,herkesi yakan ateşten gömlek olur.

29 Ağustos 2022, 12:44

SAVAŞLARIN ÜSTESİNDEN YÖNETENLERİN SARAYLARIYLA YÖNETİLENLERİN MEYDANLARINI BULUŞTURANLAR GELİRLER

Asya’da, Afrika’da ve Avrupa’da ekonomik ve kültürel boyutlar kazanan savaşlarla, bütün dünya, çalkantılı bir dönemden geçiyor. Çin’in çevresinde toplanan otokratik ülkelerle, Amerika’nın öncülük yaptığı demokratik ülkeler arasındaki hem sıcak, hem soğuk savaşlar, geliştirilen yeni silahlarla, hızlanarak devam ediyor. Taraflar yanlarına yeni ülkeler çekmek için, sürekli geliştirdikleri yöntemlerle, her alanda birbirleriyle dişe diş yarışıyorlar.

*

Kapalı kapıların olmadığı, üzerinden güneşin hiç batmadığı dünyada, otokratik ülkeler sınırlarının içlerinde ve dışlarında, yeni çatışma alanları oluşturarak, ömürlerini uzatmaya çalışıyorlar. Avlanmak için kurtların dumanlı havaları sevdikleri gibi, otokratik yönetimler toplumlarının desteğin almak için, çalkantılı dönemleri severler. Onlar vazgeçilmez olduklarını göstermek ve ayakta kalmak için, yangınları söndürmek bir yana, yeni yangınlar çıkarma peşinde koşarlar.

*

Yirmi birinci yüzyılın dünyasında, birbirleriyle bütün alanlarda savaşan Kapitalistlerin ve Komünistlerin yerine, otokratik ve demokratik ülkelerin yönetimleri geçmiştir. Artık dünyanın bütün ülkelerinde, bağımsız ve tarafsız seçimlerle, çoğunluğun desteğini almayan, sözde demokratik yönetimlerin dönemleri kapanıyor. Bu yüzden siyasal sınırların esneklik kazandığı, kare dünyanın ülkeleri, üretim alanlarından önce, yönetim alanlarında yarışıyorlar.

*

Batı ülkelerinin iki yüz yıllık yönetim birikimi, demokratik yönetimlerin seçimden seçime yenilenerek, dünyadaki gelişmelere uyum sağlamada, otokratik yönetimlerden daha başarılı olduklarını gösteriyor. Nasıl dünyada insanlar atsız arabalardan atlı arabalara dönmezlerse, demokratik yönetimlerden otokratik yönetimler dönmezler. Bunun için bütün yönetimler, insanlığın ortak aklına önem vererek, sürekli yenilenmeyi öğrenmeye çalışıyorlar.

*

Doğu ülkeleriyle birlikte, Batı ülkeleri de Niall Ferguson’nun “Meydan ve Kule” kitabında tarihsel gelişimini anlattığı, yönetenlerin saraylarıyla, yönetilenlerin meydanları arasındaki hiyerarşiler, bürokrasiler ve protokollar önemlerini yitirirerek esnekleşiyorlar. İletişimdeki gelişmeler, dünyanın hem yönetenlerini, hem yönetilenlerini, ortak ortamlarda buluşturuyor. Açık internet bütün ülkelerden insanların görüşlerin tartıştığı ortak ortamı oluşturuyor.

*

Dünyanın her köşesinde insanlar, ortak görüş ve eylem açıklama ortamlarında, otokratik ülkelerde yönetim saraylarını ele geçirmek için yapılan, yerel ve küresel savaşların yol açtığı ölümleri, yıkımları, yangınları ve göçleri görüyorlar. Bunun için demokrasiyle yönetilen ülkelerin, yönetim saraylarının savaşsız ve silahsız el değiştirdiği görenler, ordularla ayakta duran, temel hakları ve vazgeçilmez özgürlükleri çiğneyen yönetimlere isyan ediyorlar.

*

Hukukun terazisini parçalayan otokratik yönetimler, açık ortamlardan yönetilen gösterilere direnmekte zorlanıyorlar. Bütün ülkelerde sağduyulu insanlar, denizlerin, toplanma alanlarının, sınırların toplu mezarlara dönüşmesine duyarsız kalmıyor. Bu yüzden ortak ortamlardan ateşlenen eylemlerle, bütün sarayların güçleri sarsılıyor. Küreselleşen meydanlar karşısında, yerelleşen sarayların güvenlik güçlerinin, önemlerini yitirdiklerini bütün dünya görüyor.

*

Yönetim sarayları nükleer silahlara sahip olsalar da, ortak ortamlara meydan okuyamazlar.

*

Açık ortamlar bütün ülkelerin insanlarına, yeni düşünce ve eylem alanları açıyorlar.

*

Savaşların yol açtığı yıkımlar, bütün dünya saraylarının temellerini sarsıyor.

30 Ağustos 2022, 12:50

DÜNYANIN HER YANINDA EKONOMİK KRİZLER HABER VERMEDEN GELMEZLER

Bu yazı daha önce 04.11.2020 tarihinde de yayımlanmıştı.

Ekonominin üretim boyutundan daha çok, finans boyutuna ağırlık verenler, bütün ülkelerin ekonomilerinde depreme benzer sarsıntılara yol açarlar. Çalışma alanı dışı, faiz gelirlerini amaç, ürün, hizmet ve bilgi üretiminden gelir sağlamayı araç gören, bütün kuruluşlarda tehlike çanları sürekli çalar. Dünyadaki finansal bunalımlar, değişik alanda üretim yapan kuruluşları, şimdiye kadar bildikleri doğruları unutmaya zorlamaktadır.

*

Yirminci yüzyılın ikinci yarısında Avrupa’yı ekonomik bunalımdan kurtaran, iktisatçı diye bilinen Keynes, “Faiz öyle bir araçtır ki, bir noktaya kadar ekonomideki özel parayı yatırımlara yönlendirir. Bir noktadan sonra da yatırımcıyı atıl hale getirir” demektedir. Keynes'’in sözünü ettiği kritik nokta, bütün ülkelerde çoktan aşılmıştır. Bu yüzden dünya toplam üretimin on kat fazlası kaynak, üretim alanından, finans alanına kaydırılarak, dünya ekonomisi kırılganlaştırılmıştır.

*

Dünyadaki yatırımların ürün ve hizmet üretiminden daha çok, para ve risk alım satımına kayması, bütün yatırımcıların üretim güçlerini dinamitlemiştir. Üretim alanında her talebin, kendi arzını oluşturduğu gibi, finans alanında her yatırım fırsatı, kendi bunalım riskini oluşturur. Finans alanındaki kuruluşlar, taşıdıkları risklerin, büyük bunalımlara gebe olduklarını görmezler. Kuruluşlarda hiç eksik olmayan bunalımların, yönetim kitaplarında vurgulandığı gibi, çoğu zaman yedi önemli habercisi vardır:

*

1. Kuruluşların gelecekte ne yapacaklarıyla değil, geçmişte ne yaptıklarıyla öğünmeye başlamaları.

*

2. Geçmişte kendilerini başarılı kılan çözümlerin, gelecekte çözmek zorunda kalacakları sorunlar olacaklarını unutmaları.

*

3. Ölü yatırımlar yaparak kuruluşların işletmelerini, büyük şehirlerdeki plazalarından, göstermelik yönetim kurullarıyla yönetmeleri.

*

4. Kuruluşların kaynaklarını çalışma alanlarındaki, ürün ve hizmet üretiminden, alan dışındaki paradan para kazanma araçlarına yönlendirmeleri.

*

5. Para başkalarının parasıyla kazanılır diyerek, kuruluşların özvarlıklarını çok aşan miktarlarda borçlanmak için, onlarca bankanın peşinde koşmaları.

*

6. Dünyadaki gelişmelere ayak uydurmak bahanesiyle, yöneticilerin kuruluşlardaki karar ve uygulama yetkilerini, tek elde toplamaya çalışmaları.

*

7. Kuruluşların denetimlerindeki her işletmeyi, kurucuların heykelleri ve sık sık değiştirdikleri bayraklarıyla donatmaları.

*

Kuruluşlarda darboğazlar borçlardan kaynaklanır. Kolay kazanç peşinde koşan, amacı paradan para kazanma olan kuruluşların, başlarını bunalımlardan kurtarmaları mümkün değildir. Bunalımlar tehlike işaretlerini, başarının doruk noktasında vermeye başlar. Yukarıda sıralanan yedi bunalım işareti, kuruluşlar için olduğu kadar, ülkeler için de geçerlidir. Kolay kazanç arayanlar, kolay bunalıma düşerler. Her yerde bunalım çanları çalar ancak duymazlar, duyduklarında kritik nokta çoktan aşılmış olur.

*

Paylaşımcı üretimden, katılımcı yönetimden hoşlanmayanlar, krizlere karşı duyarlıklarını yitirirler.

*

Habercilerin uyarılarına önem vermeyen kuruluşlar, krizleri sarsıntısız atlatmayı başaramazlar.

*

Borçlanmada sınırları aşanlar, finansal dalgalanmalarda hayat kaynaklarını kuruturlar.

31 Ağustos 2022, 12:41

EKONOMİDE ÇOĞUNLUĞUN ÜRETİCİ GÜCÜNÜ KAVRAMAYANLAR YÖNETİMDE KÜLTÜRÜN BELİRLEYİCİ ÖNEMİNİ ANLAYAMAZLAR

Ülkelerde devletlerin kurumlarıyla, milletlerin kuruluşları arasında, çift yönlü bilgi akışının aksamadan devam etmesinde, yönetenlerle birlikte yönetilenlere büyük sorumluluklar düşer. Ekonomik, siyasal ve kültürel hayatın dönüştürülmesinde, yönetilenler yönetenlerin en büyük destekçisi, yönetenler yönetilenlerin en önemli güvencesi olurlar. Hayatın bütün alanlarında yönetenler ne kadar adil olurlarsa, yönetilenler o kadar üretici olurlar.

*

Temelleri yeniden atılan dünyada, karşı karşıya olunan sorunların başında, yönetimlerin demokratik yanlarını çoğaltmak, otokratik yanlarını azaltmak gelir. Dünyaya bakıldığında, Avrupa ülkelerinin demokratik, Asya ülkelerinin otokratik özelliklerinin önde geldikleri görülür. Bu yüzden iki kıta arasında, belirleyici olan Türk ve İslam dünyasının, geleceğin dünyasının demokratik yönetimine yapacakları katkılar, bütün ülkeler için büyük önem taşıyor.

*

Siyasal sınırların silahlı güçlerle korunmasının, çok zorlaştığı Yirmi birinci yüzyılda, dünya barışının en güçlü güvencesi, cumhurlu cumhuriyetler, seçmenli demokrasiler olacaktır. Onların ana referans çerçevesini, Kutsal Kitap’lardan kaynaklanan ortak değerler oluşturacaktır. Bütün ülkeler insanlığı, yeni dünyaya götürecek yol haritasını, geçmiş yüzyılların arkeolojik kalıntılarında değil, bir insanı bir dünya bilen, medeniyetlerin değişmeyen özlerinde arayacaktır.

*

Demokratik ülkelerde yönetenler katılımı az, yönetilenler katılımı çok yönetim isterler. Bunun için dünyada, dolaylı temsili demokrasilerden, doğrudan dolaysız katılımcı demokrasilere geçme tartışılıyor. Merkezlerle çevrelerin birbirlerine yakınlaşarak bütünleşmesi, bütün ülkelerde merkezi yönetimlerden daha çok, yerel yönetimlerin ağırlık kazanmasına yol açıyor. Doğrudan demokrasiler yerel yönetimleri, yerel yönetimler katılımcı demokrasileri güçlendiriyor.

*

Kapalı kapıların olmadığı demokrasilerde, yönetenler kusurlarını gizleyemezler. Goethe’nin vurguladığı gibi, “Çözüm üretmeyenler, sorun üretirler.” Sorunları çözmekte başarısız olanlar, sorunların büyümesinin önüne geçemezler. Yönetenlerle yönetilenler arasında, sürekli bilgi alışverişi olduğu için, yapılan doğrular kısa zamanda unutulurlar, yanlışlar uzun zaman unutulmazlar. Bu yüzden demokrasilerde, yönetenler birbirleriyle doğrulukta yarışmak zorunda kalırlar.

*

Merkezlerin çevrelere, çevrelerin merkezlere dönüşmesi hız kazandıkça, yerel yönetimlerin güç kazanması hız kazanıyor. Yirmi birinci yüzyılın ilk yarısında, yerel yönetimlerin demokratik uygulamaları, doğrudan yönetimdeki başarıları, merkezi yönetimlerin yenilenmelerinin yolunu açarak, ülkelerdeki demokratik yönetimlerin güçlerini artırıyor. Yüzyılın sonunda demokratik yönetimleri benimsemeyen, hiçbir ülke yönetimi kalmayacaktır.

*

Sorun çözen, çözüm bulan yönetimin dili, yerel değil küreseldir, dünyanın her yanında bilinir.

*

Demokratik toplumlar yönetilebilir, denetlenebilir, geliştirebilir açık toplumlardır.

*

Demokrasilerde yöneticiler sorunları, çatışarak değil uzlaşarak çözerler.