Prof. Dr. Nazif Gürdoğan Yazar, Akademisyen

Eylül 2022

31 yazı

1 Eylül 2022, 12:10

EKONOMİLERİN KÜLTÜRLERİ İZLEDİĞİ DÜNYADA KÖKLÜ KÜLTÜRLERİ OLANLARIN GÜÇLÜ EKONOMİLERİ OLUR

Osmanlı Devleti’nin omurgasını oluşturan Türkiye’nin, başşehirini İstanbul’dan Ankara’ya taşıması, Asya’nın ve Avrupa’nın elele verdiği geniş coğrafyada, bin yıllık zengin bilgi ve derin bilgelik birikimini, bir kenara bıraktığını gösterir. Ancak bilgelerin vurguladığı gibi, kan birliğinden önce, bütün dinlere saygılı, din birliğine dayanan Osmanlı tarihi, Yirminci yüzyılın tarihini anlamada ve Yirmi birinci yüzyılı barış yüzyılı yapmada, ana kaynak olmaya devam ediyor.

*

Ülkelerin yüzyıllar içinde oluşan kültürlerini, baskıyla ve şiddetle değiştirme çalışmaları, yakın tarihin hiçbir döneminde başarılı olmamıştır. Sınırsızlaşan dünya, kavgayla barış olur, kavgayla demokrasi olur, kavgayla zenginlik olur diyenlerin değil, barış sevgiyle olur, demokrasi sevgiyle olur, zenginlik sevgiyle olur diyenlerin dünyasıdır. Bunun için dünyanın önde gelen tarihçileri, son yüzyılların tarihini, eleştirel bir gözle yeniden yazmaya çalışıyor.

*

Osmanlı coğrafyasında barışın korunmasında, Arap’lara, Fars’lara, Kürt’lere, Tatar’lara, Arnavut’lara, Boşnak’lara nasıl davranılıyorsa, Ermeni’lere, Rum’lara, Bulgar’lara, Hırvat’lara, Sırp’lara, Macar’lara, Romen’lere,Rus’lara öyle davranılır.Müslümanlarla birlikte, Ortadokslar, Protestanlar, Katalolikler ve Yahudiler olmadan Osmanlılar olmaz denilir. Son Peygamber’in Medine’de, İkinci Halife’nin Kudüs’te, insanlara tanıdıkları hakları ve özgürlükleri, Fatih İstanbul’da tanır.

*

Osmanlı Devleti’nin temellerini atan yöneticileri, çokluktaki birliği, birlikteki çokluğu yakalamasını başarırlar, şemsiyeleri altında toplanan insanlara, düşünceleriyle ve eylemleriyle, İslam’ın Kutsal Kitap’lara ve Peygamber’lere saygılı olduğunu gösterirler. Onlar Asya’nın ortalarından, üç kıtanın ortalarına uzanan yolculuklarında, ülkeleri kazanmaktan önce, gönülleri kazanmaya önem verirler. Ve gittikleri ülkelerde yüzyıllarca, barış içinde birlikte yaşamasını bilirler.

*

René Guénon başta olmak üzere, yaşanan dünyada ortak değerleri arayan Batılı aydınlar, dinler, diller, soylar ve renkler arasındaki duvarları yıkarak, insanların gönüllerinde uyuyan Habil’leri uyandırma peşindeler. Onlar Ademoğullarının tarihinde İbn Miskeveyh’ten beri, dünyada farklı dinlerin varlığının, bütün dinlerin kaynağının bir olduğunu gösterdiğini, hepsinin merkezinde, herşeyi bilen Allah’ın bulunduğunu, bütün dünya dillerine çevrilen kitaplarıyla anlatırlar.

*

Yirmi birinci yüzyıl Osmanlı yüzyılları gibi, insanların dinlerinden, dillerinden, soylarından ve renklerinden daha çok ortak değerlerinin, küresel hukuk ilkelerinin, değişmez etik kurallarının önem kazandığı yüzyıldır. Yaşanmakta olan yüzyılda ülkelerin güçleri, farklı dinlerden, farklı dillerden, farklı soylardan ve farklı renklerden insanları, aynı çatı altında toplanma başarılarıdan kaynaklanır. Artık insanlar ülkeleri, kimin yönettiğine değil, nasıl yönettiğine bakıyorlar.

*

Dünya tarihinde geçmiş yüzyıllarda yaşananlar, gelecek yüzyıllarda yaşanacaklara ışık tutarlar.

*

Yeni dünyada insanlar, ekonomik değerlerden önce, kültürel değerler peşinde koşuyorlar.

*

Ölümsüz değerleri yakalayanlar, tarihin anlatılmasına değil, anlaşılmasına çalışırlar.

2 Eylül 2022, 12:07

DERİN KÜLTÜRLERİYLE ZENGİN EKONOMİLERİYLE KERVAN TOPLUMLARI KALE TOPLUMLARINDAN DAHA GÜÇLÜ OLURLAR

Ülkeler arasındaki ekonomik alışverişler ne kadar yoğunluk kazanırsa, kültürel dönüşümler o kadar hız kazanır. Dünya tarihine geçmişin derinliklerinden bakılırsa, sınırların esnekleşmesinin, yüzyıllar öncesinden başladığı görülür. Ülkelerde sınırları aşmanın yollarını, ordular değil kervanlar açarlar. Ticaretle uğraşanların oluşturdukları kervanlar, sınırlara bakmazlar şehirlere bakarlar. Şehirlerin olduğu yerlerde alışveriş, alışverişin olduğu yerlerde şehirler olur.

*

Şehirlerin güç kaynağı kervanlar ürünleriyle birlikte, değerlerini şehirlerden şehirlere taşırlar. Tarihin her döneminde, risk alan kervan toplumları, riskten kaçınan kale toplumlarından, daha çok güç ve daha çok zenginlik kazanırlar. Onlar içlerinden geçtikleri şehirlere, hayat kazandıran nehirler gibi, konakladıkları yerleşim yerlerine canlılık kazandırırlar. Onların güçlü oldukları toplumlarda, ekonomiler zenginliklerini, kültürler derinliklerini geliştirirler.

*

Yirmi birinci yüzyılda ulaşım dünyasındaki gelişmelerle, sınırlar arasında hızlanan ürün, hizmet ve bilgi akışları, bütün ülkeleri kervan toplumlarına dönüştürüyor. Dünyadaki kervan yollarının yerini, karayolları, demiryolları, denizyolları ve havayolları alıyor. Artık ister büyük, ister küçük olsun, dünyada havayolu, karayolu ve demiryolu bağlantısı olmayan şehir bulunmuyor. Ülke ekonomilerinde önemli bir yer tutan ulaşımda, baş döndürücü dönüşümler yaşanıyor.

*

İnsanların sürekli hareket halinde oldukları dünyada, ülkeler bir yandan kültürlerini korumaya özen gösterirlerken, bir yandan ekonomilerini geliştirmeye önem veriyorlar. Ve bütün kuruluşlarıyla, dünya pazarlarına açılmak için, birbirleriyle her alanda yarışıyorlar. Dünyada ya kültür ya ekonomi diyen kuruluşlar değil, hem kültür hem ekonomi diyen kuruşlar, kusursuz ürünleriyle sınırları aşıyorlar, bütün ülkelerde el üstünde tutuluyorlar.

*

Kervan toplumlarında kültür ve ekonomi, hayatın bütün alanlarında, dönüştürücü bir işlev kazanıyor. Yüzyıllardan beri değişmeden gelen ekonominin kurallarını, yüzyılların içinde oluşan kültürün değerleriyle, altın oranda harmanlamasını başaran kuruluşlar, sınırları aşmakta zorlanmıyorlar. Onlar hem kendi ülkelerinde, hem gittikleri ülkelede, ekonomik kazançlarla birlikte, kültürel kazançlara önem veriyorlar, kurumsal ve toplumsal sorumluluk yükleniyorlar.

*

Dönüşmekte olan dünyada ülkelerin güçleri, ekonomilerinin zenginliklerinden önce, kültürlerinin derinliklerinden kaynaklanır. Kültürleri bütün insanlığı kucaklayan toplumların, ekonomileri bütün ülkeleri kucaklar. Kurumlarıyla kültürlerini derinleştiren ülkeler, kuruluşlarıyla ekonomilerini zenginleştirirler. Bu yüzden kervan toplumlarında ekonomik kazanımları, arabaların arka tekerlerinin ön tekerlerini izlemeleri gibi, kültürel kazanımlarını izler.

*

Ekonomiye yapılan yatırımlarda daha fazlası kültüre yapılmazsa, yıldan yıla katlanarak artan toplumsal sorunlar, önlenemez boyutlara ulaşırlar.

*

Kültür kazanç sağlamaz diyerek, yalnızca ekonomiye önem verenler, ekonomik sorunların ayakları altında ezilmekten kurtulamazlar.

*

Önce kültür diyen kuruluşlar, gittikleri ülkelerin kültürlerine saygı gösterek, ekonomilerini geliştirecek yeni kapılar açarlar.

3 Eylül 2022, 13:32

BÜTÜN MEDENİYETLERİN ANA KAYNAĞI VAHİY MEDENİYETİ'DİR

Cumhuriyet dönemi Anadolu insanının kültür, sanat ve düşünce dünyasını zenginleştirerek, küresel boyutlar kazandıran düşünürlerin başında Sezai Karakoç gelir. Yitik Cennet, İslam'ın Dirilişi, Diriliş Neslinin Amentüsü, İslam Toplumunun Ekonomik Strüktürü gibi kitapları, yalnızca inanan insanlara değil, bütün insanlara seslenir. Ve bütün insanlığı, medeniyetlerin ana kaynağına, bütün medeniyetleri içinde taşıyan, Vahiy Medeniyeti'ne dönmeye çağırır.

*

Din ya da ülke farklarından daha çok medeniyet farklarının öne çıktığı bir dünyada, Karakoç'un verdiği medeniyet savaşı, dünyaya açılan Anadolu insanının medeniyet değerlerini, yeniden hayata geçirmede büyük önem taşıyor. Arnold Toynbee "A Study of History" isimli kitabında ele aldığı yirmi bir medeniyetten yalnızca alı tanesi varlığını koruyor. Giderek yaşayan medeniyetlerin sayısı daha da azalacaktır.

*

Dünyanın bilenen en eski kültürü, Mezopotamya'da ortaya çıkan Babil medeniyetidir. Babil'den Mısır, Mısır'dan Yunan, Yunan'dan da Roma medeniyeti doğdu. Tek Tanrı'lı ve Tek Kitap'lı dinlere kapalı medeniyetlerin, seküler mirası Roma medeniyetinde toplandı. Bu bağlamda, ilk insandan bu yana dünyada, iki ana medeniyet savaşıyor. Bir yanda Peygamberler arasında ayrım yapmayan Medine, diğer yanda mitolojiye dayanan Roma yer alıyor.

*

Şehvet ve şiddet bağımlısı Roma, mutsuzluk ve umutsuzluk içinde savaş sarhoşluğunu, mirasçısı olduğu Yunan'dan daha ileri boyutlara ulaştırmıştır. Roma'da cinsellik ve cinayet, her şeyi kuşatan ana temel ve değer olmuştur. Toynbee, Russell ve Popper, Devlet'in yazarı Eflatun'u, seküler dayatmacı yönetimlerin doruk noktası olan Faşizm'le birlikte Komünizm'in de öncüsü olarak ele alırlar. İki dayatmacı yönetim ilkeleri, Roma'nın güncelleştirilmiş örnekleridir.

*

Bütün mirasının Medine'de toplandığı, Vahiy medeniyeti Peygamberler'e dayanır. Vahiy medeniyetinin kaynağında kutsal kitaplar vardır. "Hakikat inanan insanın yitirilmiş malı gibidir. Onu nerede bulursa alır." Bu yüzden, Medine medeniyeti tarih içinde Roma medeniyeti ve onun kaynaklarıyla sürekli hesaplaşma içinde olmuştur.Karakoç'un vurguladığı gibi, "İslam Hz. İbrahim'in ve öbür Peygamberler'in yoluna dönüş ve insanlığın ilk insandan itibaren geliştirdiği Hakikat Medeniyeti'ni dirilişi demektir."

*

İslam'ın kaynağı Peygamberler arasında ayrım gözetmeyen, "Dört Kitap"a saygı gösteren Medine'dir. Medine ve Roma medeniyetinin ilk insanla başlayan hesaplaşması, Kıyamet'e kadar devam edecektir. Küreselleşen dünyada, hiçbir ülkenin hesaplaşmadan kaçması mümkün değildir. Ancak hesaplaşma geçmişte olduğu gibi silahlı güçlerle cephelerde değil, silahsız güçlerle hayatın her alanında şehirlerde yapılacaktır.

*

Vahiy Medeniyeti' Kutsal Kitap'lara ve Peygamber'lere, Seküler Medeniyet Kutsallaştırılmış Kitap'lara ve Peygamber'leşmiş Filozof'lara dayanır.

*

Atina'ya ve Roma'ya dayanan medeniyetlerle, Medine'ye ve Kudüs'e dayanan medeniyetlerinin, yerel ve küresel savaşları devam ediyor.

*

Vahiy Medeniyeti'nin ana kaynaklarını içselleştirerek, özümsemesini başaramayanlar, savaş dünyasını barış dünyasına dönüştüremezler.

4 Eylül 2022, 12:16

DÜNYANIN YENİ DELİ DUMRULLARI BANKALAR ONA ALDIKLARI PARALARI SIRADA BEKLEYENLERE YİRMİYE SATARLAR

Para kazanmak için her şey mubahtır, para kazanmada hiçbir sınır yoktur diyen, seküler ekonominin Deli Dumrulları bankalar ve yatırım fonlarıdır. Onlar paradan para kazanmanın, yeri zamanı ve yaşı olmaz diyerek, dünyayı büyük bir kumarhaneye dönüştürdüler. Seküler ekonomiyi ayakta tutan finans kuruluşları, borsa endeksleri, döviz kurları ve faiz oranlarıyla beslenirler. Onların kültüründe kutsal değerlere yer yoktur.

*

Ekonomiyi “Para parayı çeker” ve “Para paradan kazanılır” ilkeleriyle yöneten, Deli Dumrulların anavatanları Amerika’dır. Onların yol açtıkları çalkantılar, domino etkisiyle bütün dünyaya yayılıyor. Para alanlar, para satanlar, parayı en büyük ticari ürün haline getiren finansal teknikleriyle, dünyanın toplam üretimini kat kat aşan bir finansal ekonomi oluşturmuşlardır. Onlar sınır tanımayan açgözlülükleriyle, bütün ülkelerinin ekonomilerinde, büyük altüst oluşlara yol açıyorlar.

*

Paradan para kazanmanın sınırsızlığıyla, sarhoş olan Deli Dumrullar, alkollü içki bağımlılarına benziyorlar. Nasıl alkollü içecek alanlar, aldıkça bağımlılık kazanırlar, bağımlılık kazandıkça alırlarsa, bankaların da kazandıkça bağımlıkları büyüyor, bağımlılıkları büyüdükçe kazanıyorlar. Bütün dünyada onların hiçbir kutsal değer tanımayan, faize dayanan, akıl karıştırıcı karmaşık finansman yöntemlerine, karşı çıkanların sayıları, günden güne katlanarak artmaktadır.

*

Finansal dünyadaki çalkantılar, bütün ülkeleri uluslararası finans ve para sistemini yeniden yapılandırmak için, işbirliği yapmaya zorlamaktadır. Artık bütün ekonomik kuruluşlar gibi, para kuruluşlarının da paradan para kazanmak için değil, ürün ve hizmet üretiminden kazanç sağlamak için yarışmaları, dünya için büyük önem kazanmıştır. Dünyanın ekonomik kuruluşlarının, büyük getiri peşinde koşan Deli Dumrulların, değirmenine su taşımayı bırakma zamanı gelmiştir.

*

Dünyada son elli yıldan beri tartışıldığı gibi,bankalara, borsalara girişlerden ve çıkışlardan, bir Tobin ya da Deli Dumrul vergisi alınmalıdır. Dünyadaki bütün hisse senetleri, tahviller, döviz alım ve satım işlemlerinden, yüzde birlere yaklaşan bir işlem vergisi alınsa, dünya ekonomisini yeniden yapılandırmada, trilyon dolarlara ulaşan büyük bir kaynak sağlanır. Dünyada yoksulluk sınırının altında yaşayan, milyarlarca insanın açlık, yoksulluk ve işsizlik sorunları çözülür.

*

Seküler Batı dünyası ekonomik büyümede, doğal sınırlarına ulaşmıştır. Onların aynı hızla büyümelerini sürdürmeleri mümkün değildir. Gerçek ekonomide, sanal ekonomide olduğu gibi, sınırsız büyüme yoktur. Sanal ekonominin sınırlarını zorlayanlar, gerçek ekonomiye büyük zarar verirler. Gerçek ekonomilerin birbirine bağımlı hale geldiği dünyada, sanal ekonomiyi dizginlemesini başaramayan ülkeler, kendi bindikleri dalları, kendi elleriyle keserler.

*

Bütün dünya hızla seküler değerlerden, kutsal değerlere yöneliyor.

*

Seküler vicdanın güneşi battı, kutsal vicdanın güneşi doğuyor.

*

En sağlıklı kazanç, alın teriyle elde edilen kazançtır.

5 Eylül 2022, 13:07

PARANIN DAYANILMAZ BÜYÜSÜNÜ PARAYI BAŞLARI ÜSTÜNDE TAŞIYANLAR DEĞİL AYAKLARI ALTINDA TAŞIYANLAR BOZARLAR

Dış ticaret ve bütçe açıklarını, iç ve dış borçlanmanın sınırlarını aşmadan kapatmak, yönetimlerin her zaman, karşı karşıya olduğu, büyük sorunlardan biridir. Gelirleri giderlerini karşılamayan yönetimlerin, açıklarını borçlanmaktan daha çok, tasarruflarla kapatmaları, yöneticilerin başta gelen görevleridir. Yönetimler uygulamalarıyla, insanların tasarruf yapmalarını özendirerek, üretimlerini büyütmek, tüketimlerini küçültmek zorundadırlar.

*

Borsalardaki inişler ve çıkışlar, para değerlerindeki değişmeler, hem kamu hem de özel kuruluşlarda, borç yönetimindeki başarının en önemli göstergeleridir. Kuruluşların üretme ve borçlanma güçleri, toplumların tasarruf güçlerinden kaynaklanır. Tasarruf güçlerine yeni açılımlar kazandıran kuruluşlar, üretim güçlerine de yeni boyutlar kazandırırlar. Tasarruf yapmanın araçları ne kadar zenginleştirilirse, üretim gücünü büyütmenin yöntemleri o kadar geliştirilir.

*

Ülkelerin kamu ve özel kuruluşlarıyla, ellerindeki kaynakları verimli olarak değerlendirmeleri, borçlanmanın sınırların bilmelerine bağlıdır. Bütün kuruluşlar iç ve dış kaynaklardan borçlanmada, öz kaynaklarını aşmadan yararlanmalıdırlar. Kuruluşlar borçlanmada kritik sınırı aşmadan, küçük ya da büyük tasarruflardan yararlanırlarsa, üretim yöntemlerinde yenilikler yaparak büyümelerini hızlandırırlar. Kritik bir noktadan sonra, borçların olumlu etkileri, olumsuz etkilere dönüşür.

*

Kuruluşları geçmişten geleceğe, üretim ve tasarruf yapmada, birbirleriyle yarışan insanlar taşırlar. Bütün kuruluşların büyümesinin kaynağında, küçük tasarruflar vardır. İbn Haldun’un devletler için yaptığı gözlemler, kuruluşlar için de geçerlidir. Kuruluşlar doğdukları toplumlarda gelişirler, olgunlaşırlar, duraklarlar, güçsüzleşirler ve ölürler. Toplumların başarısı kuruluşlarından, kuruluşların başarısı tasarruf yaparak, tüketimden daha çok üretimde yarışan, insanlardan kaynaklanır.

*

Dünyanın kaynakları sonsuz, insanların tasarrufları sınırsız değildir. Kamu ya da özel bütün kuruluşlar, insanların tasarruflarından yararlanmada, özkaynaklarından daha fazla borçlanırlarsa, finansal çalkantılarda varlıklarını, sürdürme güçlerini yitirirler. Kritik sınırın altındaki borçlanmalar kuruluşları büyütürken, kritik sınırın üstündeki borçlanmalar kuruluşları küçültürler. Gelirlerinden daha çok giderleri olan kuruluşlar, tasarruf sahiplerine en büyük kötülüğü yaparlar.

*

Dünyada insanların vergileriyle ve tasarruflarıyla, desteklenen finansal kaynakların yönetimi, bütün yüzyıllarda, kamu ve özel kuruluşların, karşı karşıya oldukların sorunların başında gelmiştir. Yönetenlerin ve yönetilenlerin üretimleri, tüketimleri, seçimleri, nefretleri, sevgileri, özlemleri, tutumları ve davranışları, toplumların ekonomik, siyasal ve kültürel yapılarında, yapıcı ve yıkıcı etkilere yol açarak, ömürlerini belirlemiştir. Toplumları her zaman üretimlerini aşan tüketimleri yıkmıştır.

*

Ekonomik hayatın bütün boyutlarında en çok, bütün kapıları açar denilen para talep edilir.

*

İnsanları mıknatıs gibi çeken paranın, hem yapıcı hem yıkıcı, büyülü bir gücü vardır.

*

Kolaylıkla her güce dönüşen paranın, talebinde bir doyum noktası yoktur.

6 Eylül 2022, 12:02

DEĞERLİ GAZETECİ EMETİ SARUHAN İLE MAVERA DERGİSİ'NİN "YEDİ GÜZEL ADAM"ININ DÜŞÜNCE VE EYLEM DÜNYASINI ANLATAN BİR SÖYLEŞİ

EN SON RASİM ÖZDENÖREN OLMAK ÜZERE "ÖNDEN GİDEN ATLILAR"A RAHMET DİLİYORUZ. SORU

*

"Seküler kültür dünyaya savaş ve yıkımdan başka bir şey vermemiştir" derken bir yandan da" küreselleşme bütün ülkeleri, siyasal sorunlarını savaş alanlarından daha çok barış masalarında çözmeye zorluyor" diyorsunuz. Küreselleşme de seküler kültürün bir ürünü değil mi?

*

CEVAP

*

Ortada paradoksal bir durum varmış gibi görünüyor ama değil. Seküler kültür insanın Allah'la olan bağlarını koparması diyebiliriz. Seküler kültür aklın dışında kaynak kabul etmediği için, "Allah yoksa her şey mübahtır" dediği için, daha çok kazanmak için her şeyi meşru görür.

*

Kutsal kültür, bizim kültürümüz "Allah var ve her şey onun belirlediği ilkeler içinde olmalıdır" der. Biz Mevlana'nın pergel metaforu gibi küreselleşen dünyada, duvarların kapıların ortadan kalktığı dünyada, global bir vizyonla hareket etmeliyiz.

*

SORU

*

Global vizyon, nasıl bir vizyondur, local vizyondan farkı nedir *

*

CEVAP

*

Golobal vizyon Kendiniz olmak, kendi değerlerinizi içselleştirerek bütün dünya ile rekabet etmesini öğrenmek. Sabit ayağınızı kendi değerlerinize kültürüne tutarak, değişken ayağınızla da bütün dünyayı dolaşmaktır "global vizyon". Yeni dünya ordularla değil, kültürel değerlerle, girişimcilerle fethedilen bir dünya.

*

Kültür, ekonomiyi de yönlendirerek dünyayı şekillendirmenin en güçlü aracı haline geliyor. Bunun için de küresel düşünmek gerekir. Sınırların olmadığı bir dünya var. Edebiyat da, kültür de, ekonomi de, politika da bu dünyaya uyarlanmak için yeniden kendisini yeniden yapılandırmalıdır.

*

SORU

*

Tüketim çılgınlığının tedavi reçetesi nedir?

*

CEVAP

*

Günümüzde gerçekten çok gösterişe ve tüketime dönük bir kültür var. Bu kültürün merkezi Amerika. Amerika tüketim kültürünü Hollywood ve Disneyland aracılığıyla bütün dünyaya ihraç etti. Kullan-at kültürü oluşturdu. Bir şeyi kullanıp atmayınca modern sayılmazsınız. "Tüketiyorum öyleyse varım" diyen bir kültür. Buna karşı bizim elimizdeki en güçlü silah tasavvuf kültürüdür.

*

Mevlana'nın, Hacı Bektaş'ın, Yunus'un, Hacı Bayram'ın yoğurduğu bir kültür. Burada önemli olan gözün doyurulmasıdır. Güzelliğin büyütülmesidir. Tüketimin bütün dünyayı sel suyu gibi sardığı bir dönemde insanın iç dünyasını zenginleştirip, gözünü doyurmaktır.

*

SORU

*

Yani bir lokma bir hırka yaşamak mı?

*

CEVAP

*

Hep eleştirilir. Bu anlayışın bizim insanımızı atalete yönelttiği iddia edilir. Oysa burada önemli olan basit ve yalın yaşamaktır. Tasavvuf yalın yaşama, sevgiyle silahlanma ustalığıdır. Tüketirken bir hırka bir lokma, üretirken de bin lokma bin hırka üretmektir. İhtiyacı olana verme kültürüdür. Veren el kültürüdür. "Yalın yaşıyoruz öyleyse varım" demeliyiz. Bunun kaynağı da tasavvuftur.

*

SORU

*

Bin lokma bin hırka nasıl üreteceğiz?

*

CEVAP

*

Cumhuriyet döneminin en büyük yanılgılarından biri "Batılılar gibi tüketirsek onların tüketim kalıplarını benimsersek, onların ekonomik gücüne de ulaşırız" diye düşünülmesidir.

*

Batı'nın tüketim kültürü olduğu gibi transfer edilmiştir. Ama başörtüsünü atmakla, kravat takıp takım elbise giymekle bir toplum Almanya'nın, Fransa'nın ekonomik gücüne ulaşmaz. Oysa onlar gibi üretmesini öğrenseydik, tarımı, hayvancılığı onlar gibi modernize edebilseydik, endüstriyel üretime geçebilseydik şimdi farklı bir konumda olurduk.

*

Batı'nın üretim yöntemlerini üretim kalıplarını transfer ederek başarılı bir şekilde uygulayarak hem ekonomik gücü, hem de kültürel gücü geliştirmek mümkündür.

*

SORU

*

Günümüzün "bir lokma bir hırka"sı bir eve ve işe mi denk geliyor?

*

CEVAP

*

O şekilde kategorize etmek istemiyorum ama orada ölçü yalınlık. Gösterişe kapılmamak, basit yaşamayı bilmek. Önemli olan ihtiyaçların karşılanmasıysa size bir iki takım elbise yeter, ama hedef modaya göre giyinmekse bin takım elbise de yetmez yüz tane ayakkabı da yetmez. Bu tuzağa düşmemek lazım.

*

Tükettikleriyle insanın değeri ölçülüyor. "Arabandan güzel olmazsın" deniliyor, "Evin ne kadar büyükse sen de o kadar büyüksün" deniyor. Bu yargıları tersine çevirmeliyiz.

*

SORU

*

Müslümanlar da aynı düşünceyle mi hareket ediyor?

*

CEVAP

*

Kesinlikle, son dönemde bunu çok net şekilde görüyoruz. İnsanlar biraz para kazanınca ilk işleri cip almak, tripleks villalar almak oluyor. Araba modelleri sürekli değişiyor. Akdeniz'de, Karadeniz'de yetmiyor Paris'te, Londra'da yazlık evler alınıyor. Sonu gelmez bir tüketim çılgınlığı başlıyor. Bu tuzağa düşmemek lazım. Gerçek cihad cephede olan değil insanın kendisiyle olan cihadıdır.

*

SORU

*

Girişimciliğe çok önem veriyorsunuz. Sizce nedir girişimcilik?

*

CEVAP

*

Girişimcilik veren el olma sanatıdır. İslam tarihine baktığımızda girişimcilere en güzel örnek olarak Abdurrahman bin Avf'ı verebiliriz. Hicrette Mekkeliler Hz. Peygamber'e gitmişler. "Zor durumdayız, bize ne tavsiye edersiniz" demişler.

*

Peygamberimiz bunun üzerine Mekke ve Medinelileri bir araya getirmiş. "Mekkeliler birikimini, Medineliler de mallarını ortaya koyacak, birlikte çalışacaksınız. Bu bir kardeşlik ortaklığı olacak, kârı paylaşacaksınız" demiş.

*

Abdurrahman bin Avf'ın da payına çok zengin bir Medineli sahabi düşmüş. "Malımın yarısı senin" demiş. Abdurrahman Avf "Ben senden hiçbir şey istemiyorum. Bana sadece çarşının yolunu göster" demiş. İşte girişimcilik çarşının yolunu öğrenmektir.

*

Girişimcilik sermaye işi değil, bir risk alma işi, yenilik yapma işi, uzağı görme işi. Bin Avf da çarşının yolunu öğrenerek Medine'nin en büyük zenginlerinden olmuş. altı defa servetini bağışlamış ve Cennetle müjdelenen sahabilerden.

*

SORU

*

İslam zenginliğe olumsuz bir anlam yüklemiyor o halde?

*

CEVAP

*

Bizim kültürümüzde yoksul gibi yaşamak bir erdem fakat yoksulluk bir erdem değil. Yoksullukla savaşmak herkesin görevi. Bir ülkede konut ihtiyacı çözülmezse sosyal patlamaların önüne geçemezsiniz. Bir ülkede açlık problemini çözemezseniz krizlerin önüne geçemezsiniz. Açlık problemini çözmek bütün insanların sorumluluğu.

*

Dünyada açlıktan biri ölüyorsa neredeyse bütün dünya katil oluyor demektir. Bugüne kadar ticaret hafife alınmış. Halbuki Son Peygamber ve eşi Büyük Hatice, Ebu Hanife ticaretle uğraşmış. Müslümanlık yoksulluk değil. Dünyada öyle bir anlayış var. Müslümanlar ekonomiden, ticaretten anlamazlar, hayatın dışında insanlar gibi sanki. Oysa tam tersi. İslam dünyayı bir bütün olarak görüyor.

*

Ahiret, dünyayı içinde meyvanın çekirdeğini içinde taşıdığı gibi taşıyor. İslam diğer medeniyetlerden farklı, ahiret ve dünyayı bir bütün olarak taşıyor. Hiçbir dünyevi kazanım yok ki onda ahirete dönük bir kazanım olmasın, hiçbir ahirete yönelik kazanım yok ki onun dünyevi bir boyutu olmasın.

*

SORU

*

Dünyayı veren el olursak değiştiririz. Hz. Peygamber'in Mekke'nin fethinde olduğu gibi, kimsenin burnunu kanatmadan dünyayı değiştirmemiz gerekir diyorsunuz. Bu nasıl olacak?

*

CEVAP

*

Peygamberimiz Mekke'yi kimsenin burnunu kanatmadan fethettiği gibi, böyle kansız, savaşsız fetihler olmalıdır. Bu değişimin sağlanması için insanın ruhunun gönlünün, eğitilmesi önem kazanıyor. İç dünyanın zenginleştirilmesi borsa endeksleri, döviz kurları ile değil, şiirle, sanatla, edebiyatla kültürle olur.

*

İç dünyasını zenginleştirenler dış dünyalarını zenginleştirirler. İç dünyaları ile savaş halinde olanlar kendileriyle çatışanlar çevreleriyle de çatışırlar. Bu zenginliğe ulaşmanın yolu veren el olmaktan, kendisi için istediğini başkası için istemekten geçiyor.

*

SORU

*

Veren el konumuna geçtiğimizde ne değişir?

*

CEVAP

*

Dünyanın her şeyi değişir. Ekonomik yapı, kültürel yapı, siyasal yapı değişir. Dünyada iktidar olma daha fazla kazanma savaşı var. İnsanın doğası öyle. Dolayısıyla insanın gözünün doyurulması önemli. Veren el olunca gözünüz doyuyor, karnınız doyuyor ve başkalarının karnını doyurmayı da bir görev diye düşünüyorsunuz.

*

Önemli olan bütün insanların temel ihtiyaçlarını karşılayacak ekonomik düzeni oluşturabilmek. Herkesin konut ihtiyacını karşılamak, herkesin karnını doyurmak, herkese aş ve iş sağlamak önemlidir ama herkese araba, uçak, tripleks villalar sağlamaya kalkarsak dünyanın kaynakları yetmez. Dünyanın kaynakları bütün insanların karınlarını doyurmaya yeter, ama gözlerini doyurmaya yetmez.

*

SORU

*

"Dünyayı bir bütün olarak, bir mescid olarak görmemiz gerekir" diyorsunuz. Hangi bağlamda?

*

CEVAP

*

Küreselleşme bağlamında söylüyorum. Yeryüzü size mescid kılındı diye ayet var. Dünyayı bir bütün olarak görmemiz, coğrafya bağımlılığından kurtulmamız lazım. İlk Müslümanlar "Biz Mekke ve Medine'de doğduk. Buranın dışında ölmeyiz" deselerdi. İslam; ne Anadolu'ya gelirdi, ne İspanya'ya giderdi. Mekke ve Medine'de kalırdı. Onlar dünyayı bir bütün olarak görmüşler ve hem dünyayı değiştirip dönüştürmüşler, hem de İslam'ı bütün dünyaya taşımışlar.

*

Türkiye'de bir kurum İstanbul'da var olmak istiyorsa bütün dünyada var olmalıdır. Küreselleşme başka yerde şubesi yok anlayışını ortadan kaldırdı. Başka yerde şubemiz yok derseniz Amerikalılar "Bizim her yerde şubemiz var" deyip sizin kahvenizi burada size, sizin köftenizi de hamburgerin içine koyup size pazarlıyorlar. Siz kültürünüzü dünyaya taşımazsanız dünya kültürünü size kabul ettirir.

*

SORU

*

İnsanları doğdukları yer etkiler. Eskişehir sizi nasıl etkiledi?

*

CEVAP

*

Eskişehir Orta Anadolu şehirlerinden biridir. Osmanlı Devleti'nin kuruluş bölgesi diye bakabiliriz. Eskişehir deyince akla Yunus Emre, Seyit Gazi, Nasreddin Hoca gelir. Kültürümüzün bu üç ana noktası Eskişehir kaynaklıdır. Ben lise bitene kadar Eskişehir'de bu kültürde büyüdüm.

*

SORU

*

Eskişehir'deki entelektüel çevreyle tanışmış mıydınız?

*

CEVAP

*

Cevat Ülger Hoca Eskişehir'deydi. Öğrencisi olmuştum lisede. Deneme Dergisi Atasoy Müftüoğlu,Nabi Avcı, Ahmet Kot gibi arkadaşlarımızın öncülüğünde Eskişehir'de çıkmaya başladı.

*

SORU

*

O dönem kendinize meslek olarak mühendisliği seçmenizin özel bir nedeni var mı?

*

CEVAP

*

Ben 68 kuşağındanım . Bizim lise yıllarımızda hem okul, hem aile çevresinde mühendislik çok önemsenirdi. Bizim kuşak mühendis olmaya yönlendirildi. Çünkü Türkiye toplu iğne bile üretemeyen bir ülke olarak anlatılırdı her yerde. Bu yüzden de, üretimin öncüleri olmak gerekir, bu öncüler de mühendislerdi.

*

SORU

*

Edebiyatla ne zaman kesişti yolunuz?

*

CEVAP

*

O zaman Devlet Planlama Teşkilatı'nda çalışıyordum. Çok farklı bir kurumdu. Özal müsteşardı. Çok renkli bir bürokrat kadrosu vardı ki belki onlara "girişimci bürokrat, "girokrat" demek gerekir. Nuri Pakdil, Rasim Özdenören, Erdem Beyazıt ve Akif İnan'ı tanıdım Planlama yıllarında. Edebiyatla dostluğum da böyle başladı.

*

Nuri Pakdil çok önemserdi roman okumayı. İlk karşılaştığımızda "Roman okur musunuz" diye sormuştu. "Biz roman okumayanın düşmanıyız" demişti. "Dostoyevski okumayana ehliyet bile verilmemeli" derdi. Gerçekten roman hayatı bütünüyle kucaklayan edebiyat türlerinin başında geliyor.

*

SORU

*

Bu çevre Mavera'yı nasıl doğurdu?

*

CEVAP

*

Edebiyat Dergisi, Diriliş, Büyük Doğu dergileri yayınlarına ara verince Mavera'yı yayınlama kararı alındı. O yıllarda Ankara'daydık. Rasim Özdenören, Alaattin Özdenören, Hasan Seyithanoğlu, Erdem Beyazıt, Akif İnan, Cahit Zarifoğlu. İlk sayısı 1976'nın son ayında çıktı. Edebiyatsız bir medeniyetin, medeniyetsiz bir edebiyatın olmayacağını düşünerek Mavera'yı çıkarmaya başladık.

*

SORU

*

Türkiye'nin edebiyat dünyasını edebiyat dergilerinin oluşturduğu düşüncesine katılıyor musunuz?

*

CEVAP

*

Yirminci yüzyıla edebiyatçılar şairler yüzyılı diyebiliriz. Siyasal kültürel yapılanmamızda onlar etkili olmuştur. Türkiye bir dönem çok büyük bir kültür değişimi yaşamış. Bütün kurum kuruluşlarını Batı'dan ithal etmiş. Kendi değerlerini reddetmiş. Böyle bir ortamda kurtuluşun Batı'da değil, kendi medeniyetimizde olduğunu vurgulamak, edebiyatı, sanatı, şiiri iman için bilmek gibi bir strateji uyguladık. Mavera bu bakışla oluştu.

*

SORU

*

"Yedi Güzel Adam" ismi Cahit Zarifoğlu'ndan yadigar değil mi?

*

CEVAP

*

Cahit Zarifoğlu'nun kitabına atfen öyle isimlendirildi Mavera Dergisi'nin kurucuları.

*

SORU

*

Böyle anılmak çok güzel olsa gerek...

*

CEVAP

*

Evet "Yedi Güzel Adam"dan biri olmak önemli. Bizim kültürümüz güzelliğin kültürü gerçekten. Ümit Sinan'ın çok güzel bir ilahisi vardır, çok güzel anlatır bizim toplumumuzu.

*

"Gül alırlar, gül satarlar /Gülden terazi tutarlar / Gülü gülle tartarlar / Çarşı pazar güldür gül" diyor. Biz de Mavera Dergisi olarak bunu esas aldık. Dürüstlüğün alınıp satıldığı, güzelliğin alınıp satıldığı bir edebiyat ortamı oluşturmaya çalıştık.

*

Çok teşekkür ederim. Çok boyutlu, çok yaralı bir söyleşi oldu.

7 Eylül 2022, 11:37

SINIRSIZ DÜNYA ÜNİFORMA GİYEN YEREL YÖNETİCİLERİN DEĞİL FORMA GİYEN KÜRESEL LİDERLERİN DÜNYASIDIR

İnsanlık tarihi boyunca, hiyerarşik kuruluşların başında ordular gelir. Tarihin her döneminde, orduların hiyerarşik yönetim yapıları, bütün kurumların, bütün kuruluşların değişmez örnekleri olmuştur. Her hiyerarşik kuruluşta bir tepe noktası olur. Tabanı geniş olan hiyerarşik kuruluşta, yukarı doğru çıkıldıkça sayı azalır, tepe noktasında yalnızca bir yönetici vardır. Yukarıdan bakıldığında, geniş taban görülmez,yalnızca yakındakiler görülür.

*

Dünyada ordular gibi, hiyerarşik kuruluşlar değişmeye açık değildir. Hiyerarşik bir kuruluşta, yönetim kademeleri arasındaki, görevlerin ve sorumlulukların, sınırları belirli olduğu için, kimse değişim istemez. Bir kuruluşun hiyerarşik yapısındaki, küçük bir değişiklik, görevlerin ve sorumlulukların altüst olmasına yol açar. Bunun için hiyerarşik kuruluşlarda, çoğunluk değişimden hoşlanmaz, değişime karşı çıkar.

*

Hiyerarşiye dayanan bir kuruluşta, mevcut durumdan duyulan rahatsızlık, değişime direnenlerin azalması ve değişim isteyenlerin çoğalması, değişmenin dinamiklerini harekete geçirir. Hiyerarşik yapısı ne kadar güçlü olursa olsun, hiçbir kurum ve hiçbir kuruluş, zamanı gelmiş bir değişime direnemez. Dünyanın her yerinde, çevrelerindeki değişimlerin hızına, uyum sağlayamayan kuruluşların, ömürlerinin uzun oldukları görülmemiştir.

*

Oluşmakta olan dünyada, esnek yönetim yapısına sahip olmayan hiyerarşik kuruluşlar, hızlanan değişime ayak uydurmak için, dönüşmek zorundadırlar. Dünyanın düzleştiği bir yüzyılda, bütün hiyerarşik kuruluşlar, değişime direnmeyi bir kenara bırakarak, değişimi yönetmeyi öğrenmeye bakmalıdırlar. Kurumlarda ve kuruluşlarda, değişimi yönetmesini öğrenmek, bir bilgi sorunu olmaktan daha çok, bir bilgelik sorunudur.

*

Dünyada değişime direnen kuruluşların başında, hiyerarşik kurumlar gelmektedir. Bu yüzden, değişim yönetiminde, ilk yapılması gereken, katı hiyerarşik yapılardan, esnek hiyerarşik yapılara geçmektir. Düz kare dünyanın başarılı kuruluşları, yüzde yüz hiyerarşiden, sıfır hiyerarşiye dönüşmesini bilen kuruluşlardır. Rekabet üstünlüğü kazanmak için, her kuruluş katı hiyerarşik yapısını, son sınırına kadar düzleştirmelidir. Yenilik yapmak esnek kuruluşların işidir.

*

Değişim rüzgarları hiyerarşik kuruluşların, tepelerinden önce tabanlarında eserler. Köklü değişimlerin öncülüğünü, kuruluşların tabanlarının önünde duran yerel yöneticiler değil, tabanlarının yanında duran küresel liderler yaparlar. Kuruluşlara değişmesini öğretenler, tabanların omuzlarda taşıdığı yöneticilerden daha çok, tabanlarının sorumluluklarını omuzlarında taşıyan liderlerdir. Onlar birlikte çalıştıkları insanların, başarılı olmaları için, kuralları esnekleştirmesini bilirler.

*

Sınırsız kare dünya kademeli hiyerarşik kuruluşların değil, kademesiz düz kuruluşların dünyasıdır.

*

Kuruluşlarda sıfır hiyerarşiyi uygulamak, üniformalılardan önce formalıların işidir.

*

Hiyerarşik kuruluşlarda, bilgeliğe dönüşen bilgi, yeni boyutlar kazanmaz.

8 Eylül 2022, 12:50

ARZ VE TALEP KURALI EKONOMİDE ÜRETİMİN NİMET VE KÜLFET ANALİZİ YÖNETİMDE KÜLTÜRÜN DEĞİŞMEYEN ANAYASASIDIR

Ekonomi dünyada ilk defa, Avrupa’da ortaya çıkmış, bir bilim dalı değildir. Ekonomik sorunlar ilk insandan beri, hayatın her alanında kendilerini gösterirler. Ekonomi toplumsal, siyasal ve kültürel boyutlarıyla, hayatı hem kolaylaştırır hem güzelleştirir. Her bilim dalı gibi Ekonomi de, insanların karşılaştıkları, sorunları çözmeye çalışan, herkesin anlayacağı, küresel bir dildir. Her dil gibi ekonominin dili de, sindire sindire öğrenilir.

*

Arz ve talep yasası, Ekonomi dilinin anasıdır, maliyet ve fayda analizi babasıdır. İnsanlar ister farkında olsunlar, isterse olmasınlar, aldıkları kısa ve uzun dönemli kararlarda, üretim ve yönetim bilimlerinin temeli olan, iki önemli çözümleme yönteminden yararlanırlar. Hayatın her alanında, karşılaşılan sorunların çözümünde, iki temel yöntemden yararlanmasını bilenler, üretim güçlerini büyüterek, iki günlerini birbirlerinden farklı kılmasını başarırlar.

*

Veren el olmada, iki günü birbirinden farklı kılmada, çarşının yolunu öğrenmede, kültürü ekonomiye, ekonomiyi kültüre dönüştürmenin dili, bütün toplumlarda, büyük önem taşımıştır. Bir düşünceyi, bir eylemi, en güzel, en yalın ve en çekici dille anlatan, Türkçe sevdalısı Yunus’un şiiri gibi, Ekonomi bir ürünü, bir hizmeti, bir bilgiyi, en güzel, en yalın ve en çekici üretme yeteneğidir. Ekonomi en az giderle, en çok ihtiyacı karşılama bilimidir.

*

Ekonominin dili şiirin dili gibi, bütün insanlığın konuştuğu, en çok bilinen küresel bir dildir. Ekonominin öğrettiği yalın dille, her toplum, kültür ve ekonomi arasındaki, altın oranı yakalar ve dünyayı dönüştürme gücü kazanır. Üretimde ve yönetimde hayatın şiirini, her alanda kusursuzluk peşinde koşanlar yakalar. Bunun için ekonomide, fayda ve maliyet ya da nimet ve külfet arasında, tutarlı bir araştırma ve karşılaştırma yapmak, her zaman büyük önem taşır.

*

Ülkelerde insanların üretimlerinin ve tüketimlerinin, değişik ürünlerin ve hizmetlerin, arzlarında ve taleplerinde yol açtığı değişmelerin, ekonomik ve kültürel etkilerini ayrıntılı olarak araştırmadan, sağlıklı bir kültürel doku ve sağlam bir ekonomik yapı oluşturmak mümkün değildir. Devletlerin üretim ve tüketim güçleri, ülkeler arasındaki ekonomik ve kültürel alışverişe, büyük bir hız ve yoğunluk kazandırarak, barışa en önemli katkıda bulunur.

*

Ekonomik faaliyetler çoğaltan ve çarpan etkileriyle, toplumun bütün kesimlerinde olumlu ve olumsuz değişmelere yol açarlar. Maliyet ve fayda analizleriyle, bütün kurum ve kuruluşların, iki günleri, iki ayları ve iki yılları arasındaki, değişmeler değerlendirilir. Ekonomilerin canlılığı, insanların, kurumların ve kuruluşların, dünyadan aldıklarından daha fazlasını, dünyaya vermelerinden kaynaklanır. Dünya öteki dünyanın, gizemli büyük atölyesidir.

*

Ekonomi insanlığın yüzyıllar içinde oluşan, ortak üretme ve tüketme birikimidir.

*

Arzı ve talebi bilenler, neyin üretileceğini, neyin tüketileceğini bilirler.

*

Üretim ve tüketim arasındaki, uyum ve denge, kültürle sağlanır.

9 Eylül 2022, 11:47

YOKSULLUKLARIN ÜSTESİNDEN "AZICIK OLSUN BENİM OLSUN" DİYENLERLE DEĞİL "ÇOK OLSUN HEPİMİZİN OLSUN" DİYENLERLE GELİNİR

Ülkelerin kuruluşları arasındaki ilişkilerde, bağımsızlığın yerini karşılıklı bağımlığın aldığı bir dünyada, ekonomik ve kültürel yarışın yapısı ve anlamı değişmiştir. Artık bütün kuruluşlar arasında, öldürücü yarıştan daha çok, işbirliği, güçbirliği ve elbirliği yaparak, paylaşımcı yarış büyük önem kazanmıştır. Dünyada kuruluşlar arasında acımasız yarış, yarışanların sayısını azaltırken, dayanışmacı yarış yarışanlar sayısını çoğaltmaktadır.

*

Dünyanın bütün kuruluşlarının ana sorunu, güçbirliği yaparak ülkelerin, üretim gücünü büyütmektir. Bunun için bütün kuruluşlar, “Azıcık olsun, benim olsun” anlayışı yerine, “Çok olsun, hepimizin olsun” anlayışını benimsemektedir. İster ülke, ister şehir, ister kuruluş ölçeğinde olsun, paylaşmayanların kısa zamanda paylaşıldığı bir dönemde, ortaklaşarak yarışma ortamına uyum sağlayamayanların, varlıklarını korumaları mümkün değildir.

*

Dünyanın her ülkesinde, her yıl yüz binlerce insanın işşiz kalması, çalışmak için iş araması, yeni yatırımlarla ürün, hizmet ve bilgi üretme gücünü büyütmenin ekonomik ve kültürel önemini kat kat artırmaktadır. İşsizliğin üstesinden gelmek, bütün ülkelerin sorunudur. Bunun için dünyanın, yeraltı ve yerüstü kaynaklarının, üretim ve yönetim bilimlerinin desteğiyle, kusursuz olarak değerlendirilmesi, yoksulluğun üstesinden gelmenin, en canalıcı sorununu oluşturuyor.

*

Ülkelerin üretim güçlerini büyütmede, başarılı örneklerde görüldüğü gibi, bir kuruluşun bin kuruluşa dönüştüğü, çok ortaklı kuruluşlar hayati önem taşımaktadır. Onlarla mülkiyetin geniş tabana yayılması, çok sayıda insanın üretime ve tüketime katılması, hem kolaylaşıyor hem yaygınlaşıyor. Bu yüzden dünyaya açık ülkeler ve şehirler, yerli ve yabancı yatırımcılara kapılarını açıyor, yönetimler ulaşım ve konaklama sorunlarını, çözme yolunda önemli yatırımlar yapıyor.

*

Şehirlerde yerel yöneticilerin, yerli ve yabancı yatırımcıların katılacağı, çok ortaklı kuruluşlara öncülük yapmaları, dünyadaki yoksulluğun üstesinden gelmede, atılacak adımların başında gelmektedir. Ülkelerin üretim gücüne, yeni açılımlar kazandırmada, sermaye belirleyici olmaktan çıkmıştır. Yeni ürünler, yeni hizmetler ve yeni bilgiler üretenlere, dünyanın bütün ülkelerinde, “melek yatırımcılar” olarak nitelendirilen, kuruluşlar destek olmaktadırlar.

*

Türkiye dünyanın bütün ülkeleriyle, hava, deniz ve karayolu ulaşım ağlarını genişleterek, geçmiş yüzyıllarında olduğu gibi, yeniden üç kıtanın ve iki denizin merkez ülkesi oluyor. Dünyada üreten güçlü ülkelerin temellerini, “Azıcık aşım, dertsiz başım” diyenler değil, “Çok aşım dik başım” diyenler atarlar. Savaş yüzyılını barış yüzyılına, çok üretelim, az tüketelim diyen, hem yerel, hem küresel olmasını bilen, savurganlığın üstesinden gelen, şehirler ve kuruluşlar dönüştürürler.

*

Her ülkenin birbirine komşu olduğu dünyada, şehirler devletlerin önüne geçmiştir.

*

Dünyada yatırımcılar üretimi, kolaylaştıran ve güzelleştiren, şehirlere giderler.

*

Şehirleri okumasını bilenler, kültürü ve ekonomiyi okumasını bilirler.

10 Eylül 2022, 11:49

ÜLKE EKONOMİLERİNDE GÜÇ HEM ALIRKEN HEM SATARKEN ÜRETİMİ ARTIRAN ÇOK BOYUTLU TİCARETTEN KAYNAKLANIR

Toplumların üretim güçlerinin artırılmasında, yalın ve derin ticaret kültürü, vazgeçilmez bir yer tutar. Dünyanın neresinde olursa olsun, ticaretin gelişmediği toplumlarda, almak ve satmak özendirilmediği için, hayatın hiçbir alanında zenginleşme olmaz. Bir ülkenin ekonomik alandaki başarısı, almaktan satmaya, tüketmekten üretmeye geçme, sürecini hızlandırmaya dayanır. Alıp satmasını öğrenenler, üretmesini öğrenirler.

*

Anadolu’da ticaretten üretime geçmede, çok yerinde, anlamlı bir süreç izlenir. Önce perakende ticareti, öğrenmek için “al sat” denilir. Sonra sıra toptan ticarete gelir. Bunun için de “tart sat” önerisinde bulunulur. İlk iki aşamada başarılı olunmuşsa, üretim kaçınılmaz olur. Sürecin son aşamasında “yap sat” gündeme gelir. Perakende ve toptan ticarette, kazanılan birikim ve başarı, girişimcileri üretime yönlendirerek, ekonomik gelişmenin yolunu açar.

*

Dünyada bütün başarılı işletmelerin kurucularının, başarı öykülerinde ticaretten üretime geçiş, sürecindeki aşamalar açıkça gözlenir. Kuruluşların olduğu kadar, toplumların gelişmesinde tarihin derinliklerinden süzülüp gelen, ekonomik yasalar ve etik ilkeler vardır. Doğal yasalar ve temel ilkeler, ekonomik gelişmede sanıldığından, çok daha etkilidirler. Girişimciler çoğu zaman, farkında bile olmadan, söz konusu etik ve ekonomik ilkeleri, kendilerine değişmez kılavuz edinirler.

*

Girişimciliğin üniversitesi yoktur. Eğitimli eğitimsiz, genç yaşlı, kadın erkek, herkes girişimciliği yapısında taşır. Bütün ülkelerin gençleri arasında girişimcilik, kendi işinin kurucusu ve yöneticisi olmak, iş seçiminde ilk sıralarda yer almaktadır. Bütün dünyada girişimcilik deyince akla, küçük ya da orta ölçekli işletmeler gelir. Küçük işletmelerde işin kurucusu, aynı zamanda yöneticisidir. Başarının kaynağında, risk almasını bilmek ve yenilik yapmak yatar.

*

Risk almasını bilmeyenler, hiçbir zaman ticaretten üretime geçemezler. Adam Smith’in “Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” ilkesinden esinlenerek, girişimcilere “Bırakınız alsınlar, bırakınız satsınlar” denilmelidir. Girişimcilikte önemli olan para kazanmak değil, toplumun, üretici gücünü büyütmektir. Bunun için her şeyden önce, satmasını bilmek üretmek kadar önemlidir. Açgözlülük ya da açıkgözlülük, girişimcilikten daha çok fırsatçılıktır.

*

Anadolu girişimcisinin ticaretten üretime geçiş süreci, hem yerel hem küresel ölçekte geçerlidir. Üretimde kritik unsurların başında kalite gelir. Kalitesiz ürünler iç ve dış pazarlarda alıcı bulamazlar. İster iç, ister dış pazarlar olsun, her alıcı kalitede mükemmeli arar. Kalitede kusursuzluğu aramayan, hiçbir işletme ister küçük, ister büyük olsun, uzun ömürlü olmaz. Alıcı pazarda aramakla bulunmaz, bulanlar kaliteli üretim, yapmasını bilenlerdir. Bunun için Anadolu’da “Tabağınızda balınız olsun, arısı Bağdat’tan gelir” denilir.

*

Pasaport taşımayan kalite, dış dünyaya açılmak zorunda olan, bütün işletmeler için, hayati bir sorumluluktur.

*

Kusursuzluk küçük işletmelerin, büyük işletmeye dönüşmelerinde kilit unsurdur.

*

Her işletme başarılı olmak için, hem yerel hem küresel düşünmek zorundadır.

11 Eylül 2022, 19:49

BÜTÜN FACEBOOK DOSTLARIMIZIN KATILMALARINI VE KATKIDA BULUNMALARINI BEKLİYORUZ.EĞİTİM EĞİTİM BİLMEKTİR EĞİTİM HAYATI BİLMEKTİR EĞİTİM DÜNYAYI

BİLMEKTİR EĞİTİM ÖTEDÜNYAYI BİLMEKTİR.VAHİY MEDENİYETİNDE HER EV BİR SUFFEDİR HER İŞYERİ BİR SUFFEDİR.SUFFE MÜSLÜMANLARIN İLK ÜNİVERSİTESİDİR.

12 Eylül 2022, 00:32

TÜRK DÜNYASININ İPEK YOLU DÜNYA BARIŞININ EN BÜYÜK GÜVENCESİDİR

Bu yazı daha önce 11.09.2021 tarihinde de yayımlanmıştı.

Birbirine deniz yollarından daha çok kara yollarıyla bağlı, Asya, Avrupa, Afrika, dünyanın yeraltı ve yerüstü zenginliklerinin toplandığı coğrafyadır. Üç kıtada hem yerel, hem de küresel önem taşıyan, dünyada pek çok ülkeden daha büyük şehirler vardır. Pekin, Buhara, Bakü, İstanbul, Berlin ve Brüksel ekseninde birçok şehir, ülkelerinin sınırlarını aşan, bir ekonomik ve kültürel güce sahiptir. Onlar ülkelerinin olduğu kadar, dünyanın da zenginlik kaynağıdırlar.

*

İstanbul gibi, üretim gücünün büyüme oranı, ülkelerinden daha büyük olan şehirler, bütün dünyanın ekonomik gelişme havzaları olurlar. Dünyadaki ürün, hizmet ve bilgi üretiminin, büyük bir kısmı, büyük şehirlerde gerçekleştirilmektedir. Philip ve Milton Kotler’in, “Küresel Pazarları Kazanmak” isimli kitaplarında vurguladıkları gibi: “Sovyetler Birliği'nin çökmesinin kaynağı, şehirlerinin çökmesidir. Aynı tehlike Amerika için de geçerlidir.” Dünyanın üretim merkezi, Amerika'dan Çin’e kaymaktadır.

*

Çin dünyada Amerika’nın ardından gelen, ikinci büyük ekonomidir. “Çin Anonim Şirketi” ithalatıyla ve ihracatıyla, dünyanın en büyük ekonomik ağına sahiptir. Pekin gibi, Şanghay gibi, yirmiyi aşan büyük şehirle, Çin coğrafyası, bütün ülkeleri, İpek Yolu'nu keşfetmeye, İpek Yoluyla bağlantı kurmaya zorluyor. Çin çekici teşvikleriyle ve büyük iç pazarıyla, dünya araba sanayisinin merkezi olmuştur. Bütün dünyanın önde gelen, küresel kuruluşlarının yolu, önünde ya da sonunda İpek Yoluna bağlanır.

*

Dünya ekonomisinde güç ve ağırlık, Atlantik deniz yolu ekseninden, İpek Yolu kara eksenine geçmektedir. Türkiye’nin dünya ekonomisinde, kendisine kalıcı bir yer edinebilmesi, deniz ekseni kadar, kara eksenine de önem vermesine bağlıdır. Kara eksenindeki İpek Yolu, üç kıtayı birbirine bağlayan, dünyanın en eski ticaret yoludur. Şehirler ticareti izler, ticaret yollarının kavşak noktalarına kurulur. Ticaret şehirleri, şehirler ekonomileri büyütürler. Yeni kervanlar tır konvoylarıdır.

*

Selçuklular ve Osmanlılar döneminde İpek Yolu, büyük bir gelişme göstermiştir. Şehirler, yollar, kervanlar, kervansaraylar, ekonomik ve kültürel hayatın merkezi olmuştur. Bugün olduğu gibi, geçmişte, Çin, Hint ve Türk pazarları, Avrupa pazarlarından çok daha canlı, çok daha önemlidir. Türkler yüzyıllar boyunca, İdil ve İndüs nehirlerinden, Nil ve Tuna nehirlerine kadar, İpek Yolunun güvenliğini sağlamakla kalmamışlar, ekonomik ve kültürel hayata da büyük bir canlılık kazandırmışlardır.

*

Çin’in içlerinden Avrupa’nın içlerine kadar şehirleri birbirine bağlayan İpek Yolu, kervanlarıyla ve kervansaraylarıyla, ticaret ve kültürün binbir renkli çiçeğinin açtığı, kıyılarında sürekli fuarlar olan yoldur. İpek Yolu şehirleri ülkelerle, ülkeleri de dünyayla bütünleştirmiştir. Şehirler ticaretle, ekonomi şehirlerle yeni boyutlar kazanmıştır. Yunus’tan Kant’a kadar, düşünce dünyasının zirvelerinin, özlemini çektikleri barış ortamı, şehirlerde oluşturulur. Barışın güvenliği ticaretle sağlanır. Ticaret hayatın kendisidir.

*

Kazanırken kazandıranlar, birbirleriyle savaşmazlar.

*

Ticaret çatışma işi değil, uzlaşma işidir.

*

Bırakınız alsınlar, bırakınız satsınlar.

*

Ticaret toplumları olgunlaştırır.

*

Barışın mimarı ticarettir.

12 Eylül 2022, 12:38

DÜNYADAKİ YOSULLUKLARIN ÜSTESİNDEN VARLIĞA SEVİNMEYENLER YOKLUĞA YERİNMEYENLER GELİRLER

Dünyayı bir sevme ve sevilme, alanı olarak gören Anadolu insanı, zenginliğe sevinmediği gibi, yoksulluğa da yerinmez. Nasıl bir rüzgar gelir, yoksulluğu alır götürürse, bir sel gelir zenginliği alır götürür. Her zenginliğin ardından bir yoksulluk, her yoksulluğun peşinden bir zenginlik gelir. Bir toplum zenginlik arıyorsa zenginlik, yoksulluk arıyorsa yoksulluk bulur. İnsanlar gibi, toplumlar da aradıklarını bulurlar.

*

Zenginlik paylaşılmadan çoğalmaz, yoksulluk paylaşılmadan azalmaz. Paylaşma kültürü, birbirini seven, yoksulluğu giderme yolunda, birbirleriyle yardımlaşmasını bilen, toplumlarda zenginleşir. Bir aile gibi birbirleriyle, yardımlaşmasını bilmeyen toplumlar, üretim gücünü büyütemedikleri gibi, kültürel hayatı da zenginleştiremezler. Her alanda dayanışma içinde olmayan toplumların, yoksulluktan kurtulmaları mümkün değildir.

*

Toplumların canlılığı, zenginlikle yoksulluğun, gündüzle gece gibi, iç içe bulunmasından kaynaklanır. Bir toplumda yetişkin olan herkes, zenginliği büyütmek, yoksulluğu azaltmak için birbiriyle yarışmak zorundadır. Yoksulluk insanları veren el olmaktan çıkarır, alan el konumuna düşürür. Başkalarına el açan toplumlar, saygınlıklarıyla birlikte, üretkenliklerini yitirirler. Üretme güçlerini yitiren toplumlar, düşünce ve eylem güçlerini yitirirler.

*

Çoğulcu demokratik düzen yanında, pazar mekanizmasının sağlıklı olarak işletilmesi, kusursuz hizmet veren, kar amaçsız kuruluşlara bağlıdır. Anadolu kültürü, değişik alanlarda hizmet veren, vakıflara dayanır. Vakıf kültürünün kaynağında, ben değil biz vardır. Hayatın zenginliği, birbirini seven ve birbiriyle dayanışma içinde olan, kar amaçsız kuruluşlardan gelir. Onlar bütün toplumu içine alan, bir arı kovanı dinamiği oluştururlar.

*

İnsanların kar amaçsız iç zenginlikleri, kar amaçlı dış zenginliklerine yansıdıkça, toplumlarda paylaşma kültürü, yeni boyutlar kazanır. Ekonomik ve kültürel yapıdaki, paylaşma ve dayanışma örnekleri, bütün toplumu etkileyerek, insanların ben diyen tüketici yanlarını değil, biz diyen üretici yanlarını geliştirirler. Üretici yanı güçlüler olumlulukları, tüketici yönü gelişenler olumsuzlukları büyütürler. Bir kesim toplumu zenginleştirirken, bir kesim yoksullaştırır.

*

Anadolu insanının dünyasında, ekonomik ve kültürel hayatı yoksullaştıran, hırslara yer yoktur. O Yunus gibi; “Hiçbir kişi bilmez bizi, ne iş içindeyiz? / Ne hırsımız var bizim, ne nefsimiz içindeyiz” diyerek, hem iç hem de dış dünyasında, hayatı zorlaştırmanın değil, kolaylaştırmanın peşindedir. Anadolu’da herkes hayatı zenginleştirmenin yolunun, Allah’ın sevgisini kazanmaktan geçtiğini bilir. Onun sevgisini kazanan, hiçbir şeyden yoksun olmaz.

*

Ekonomik ve kültürel hayatta, herkes kendisine nasıl davranılmasını istiyorsa, başkalarına öyle davranmalıdır.

*

Kar amaçsız kuruluşlar için iyi, güzel ve doğru olan, bütün bir toplum için iyi, güzel ve doğrudur.

*

Kusursuz kuruluşların olmadığı ülkelerde, kusursuz yerel ve merkezi yönetimler olmaz.

13 Eylül 2022, 12:42

DÜNYADAKİ BÜTÜN KRİZLER SAVURGANLIKTAN KAYNAKLANIRLAR

Dünyadaki bütün ülkeleri etkileyen sekülerleşme rüzgarlarıyla, Hollywood kültürü ekonomik hayatın, bütün köşe başlarını tutmuştur. Artık dünyanın neresine gidilirse gidilsin, insanlar ürettikleriyle değil, tükettikleriyle saygı görüyorlar. Dünyada insanların değerleri, sahip oldukları evlerle ve arabalarla ölçülüyor. Evleri ve arabaları olmayanlar, her yerde yoksul sayılıyorlar.

*

Savurganlığın kutsandığı, Hollywood kültüründe tutumluluk, bir erdem olarak kabul edilmiyor.Tüketim odaklı seküler Hollywood kültürü, üreten el olmayı değil, tüketen el olmayı, üstün tutanlarla canlılığını korumaktadır. Onların gösteriş tüketimine dönük dünyalarında,tutumsuzluk özendirilir, hayatın hiçbir alanında tutumluğa yer verilmez.

*

Dergah kültürüyle yoğurulmuş, Anadolu insanı için, üreten el olmak, tüketen el olmaktan, her zaman daha üstün tutulmuştur. Anadolu insanının zenginliği, tutumluğun getirdiği derinlikten kaynaklanır. Anadolu’da hem üretirken, hem tüketirken tutumlu olmak, en büyük erdem olarak görülür. Dervişce yaşayan insanların güçleri, yalınlıklarından kaynaklanır.

*

Amerika’dan bütün dünyaya bir bulaşıcı hastalık gibi yayılan, Hollywood kültürünün değerleri, tutumlulukla yoğurulan ve tutumluğu doruk noktasına ulaştıran, yüzyılların birikimine dayanan dergah kültürüyle dengelenir. Tutumluluğun öncüleri, her alanda toplumdan aldıklarından kat kat fazlasını topluma verirler. Onların herkese açık olan, sınırsız gönül dünyalarında, karşılıksız vermenin bir sonu yoktur. Vermesini sevenlerin gönül dünyasında, vermede sınır olmaz. Onlar verenlere verildiğini bilirler.

*

Dergah kültüründe insanlar, tükettikleriyle değil, ürettikleriyle değer kazanırlar. Onların dünyalarının büyüklüğü, gönüllerinin büyüklüğünden kaynaklanır. Bunun için Goethe, “Sevgiye açık bir gönül kadar, dünyada değerli bir zenginlik yoktur” demektedir. Tarihin her döneminde, veren eller alan ellerden, daha üstün ve daha güçlü olmuşlardır. Çok üretimle ve az tüketimle gelen tutumluluk, bütün dünyayı yerinden oynatacak kaldıraçtır. Hayatı dört bir yanından kuşatan, savurganlığın üstesinden tutumlulukla gelinir.

*

Tutumluluğun gücünü kavrayanlar için, dünyada üstesinden gelinmeyecek hiçbir sorun yoktur. Onlar ekonomide en önemli sermayenin, birbirleriyle üretimde doğru, tüketimde ters orantılı yarışmak olduğunu bilirler. Tutumlu yaşamasını başaranların dünyasında, insanlar bir yandan hiç ölmeyecekmiş gibi üretmeye, bir yandan hemen ölecekmiş gibi tüketmeye odaklanırlar. Onların değerlerinin başında, tutumsuzluk değil, tutumluluk gelir.Bu yüzden Anadolu’nun bin yıllık düşünce ve eylem dünyasında, tutumsuz savurgan insanlar, hiçbir zaman hoş karşılanmamıştır.

*

Yirminci yüzyılın başında yüzyılların Anadolu’su, aklı hem gönlünde, hem başında olan, hem Yunus hem Sinan olmayı bilen insanlarıyla, tüketen ülkeden, üreten ülkeye dönüşmüştür. Onlar her zaman dünya bir gündür, o gün bugündür diyerek, bugünlerinin yarından geride, dünden ileride olmasına, çok büyük özen göstermişlerdir. Savurganlığın tuzağına düşmeyen tutumlu insanlarıyla, Türkiye yardım alan bir ülke olmaktan çıkmış, yardım eden bir ülke olmuştur.

*

Bin yıllık tarihinde Anadolu insanı, ekonomiyi tutumlulukta yarış olarak bilerek, üreten el olmaya çalışmıştır.

*

Toplumların gücü, varlıklılar gibi üretmelerinden, yoksullar gibi tüketmelerinden kaynaklanır.

*

Erdemli toplumlarda, üretimde ve tüketimde, savurganlıkla savaşmak, herkesin görevidir.

*

Savurganlığı önlemeyen toplumlar, her alanda krizlerle boğuşmak zorunda kalırlar.

14 Eylül 2022, 11:53

ÜLKELERİN ÜRETİM GÜÇLERİNİ KÜLTÜRLE EKONOMİYİ ALTIN ORANDA HARMANLAMASINI BİLENLER BÜYÜTÜRLER

Harvard iktisatçısı John Kenneth Galbraith, “Yeni Endüstri Devleti” kitabında, teknotratların ele geçirdikleri, sarsılmaz iktidarlarının kaynağında, bilimsel bilgi tekelinin olduğunu vurgular. Ekonominin karmaşık yapısıyla, iktisatçılar mühendisler gibi, bir bilgi tekeli oluşturdular. Borsa endekslerinin ve döviz kurlarının, sürekli değiştiği bir dünyada, ekonomide tasarrufları değerlendirmek, yeni bir uzmanlık alanı olmuştur.

*

Sağlıktan eğitime, her alanda olduğu gibi, ekonomi alanı yalnızca uzmanlara bırakılmayacak kadar önemlidir. Devletlerin ekonomik alandaki kararları, toplumun bütün kesimlerinde köklü dönüşümlere ve haksız kazançlara yol açar. Bunun için yönetenleriyle ve yönetilenleriyle, kamu, özel ve gönüllü kuruluşların, ekonomik kararlara katılması, bütün ülkeleri sarsan finansal krizlerin önlenmesinde, alınması gereken önlemlerin başında gelir.

*

Yıldan yıla daha karmaşık, bir yapı kazanan ekonominin yönetilmesi, kaynakların dağıtılması ve yatırımların değerlendirilmesi için, her şeyden önce zamanla değerini yitirmeyen, sağlam bir paraya ihtiyaç vardır. Çünkü para yalnızca, alışverşi kolaylaştıran değişim aracı değil, aynı zamanda değer biriktirme ve zenginlik doğurma aracıdır. Parasının değerini koruyamayan toplumlar, ekonomik, siyasal ve kültürel alanlar arasındaki, uyumu ve dengeyi koruyamazlar.

*

Para değerinin inceliklerini, Gazali kitaplarında ayrıntılı olarak anlatmıştır. Gresham ilkesinde, “Pazarda değerleri birbirinden ayrı iki para olursa, değersiz paranın değerli parayı pazardan kovacağı” vurgulanır. Benzer olarak toplumlarda değerli insanların azalması, ekonomiden politikaya, her alanda değersiz insanların çoğalmasına yol açar. Açgözlü insanlar, tokgözlü insanları, hayatın her alanından uzaklaştırırlar. Bunun için ekonominin yönetimi, herkesi ilgilendiren hayatın yönetimidir.

*

Dünyanın bütün ülkelerinde, değerli insanla, değerli parayla, gelirleriyle ve giderleriyle, ekonomi haksızlıklara yol açmadan, dengeli olarak yönetilirse, herkesin temel ihtiyaçları kolaylıkla karşılanır. Gelirler ve giderler arasında, altın dengeyi koruyan paylaşımcı ekonomilerde, dünyanın kaynaklarının dağıtılmasında ve değerlendirilmesinde, en uygun çözümlere ulaşılır. Kimse aç, susuz, ve işsiz kalmaz.Herkesin üretim sürecine katılması, dengesizleri giderir, krizleri önler.

*

Hayat bir bütündür, kültür ekonomiyi, ekonomi hayatı zenginleştirir. Ekonomik ve kültürel hayatta, insanlar tokgözlülüğün peşinden aslanlar gibi koşarlarsa, açgözlülükten ceylanlar gibi kaçarlarsa, herkes erdemli olur, kimse yoksul düşmez. Felsefenin ustalarının söyledikleri gibi: “Yöneticilerin bilge, bilgelerin yönetici olması” yetmez. Yeni yüzyılda bilge iktisatçılar yönetici, yöneticiler bilge iktisatçılar olmalıdır. Hayat bilgiyi bilgeliğe, dönüştürenlerle yaşanır kılınır.

*

İktisatçılar bütün bilimleri ve sanatları, bilgeliğin potasında eritmesini bilirlerse, bilge olurlar.

*

Dünyada ekonomi kadar, haksız kazançlara yol açacak, başka bir bilim dalı yoktur.

*

Ekonomik yapıda, üretim tüketime imrenirse, tüketim gösterişe imrenir.

15 Eylül 2022, 14:34

DÜNYADAKİ YOKSULLUKLARIN ÜSTESİNDEN TÜKETİM KALIPLARINI DEĞİŞTİRMESİNİ BİLENLER GELİRLER

Dünyada şehirleşme hareketleri, son elli yılda büyük bir ivme kazanmıştır. Artık pek çok ülkede, toplumunun yüzde sekseni, şehirlerde yaşamaktadır. Şehirleşme ekonomik, siyasal ve kültürel yapıda, köklü dönüşümlere yol açmıştır. Şehirleşmeyle toplumların üretici gücü, yeni açılımlar kazanmıştır. İnsanlar ekonomik sorunlarla birlikte, siyasal sorunların çözümünü, doğduğu küçük şehirlerde değil, doyduğu büyük şehirlerde aramaktadır.

*

Şehirler bütün ülkelerde ekonomik, siyasal ve kültürel açıdan, hem tehdit hem fırsat kaynağı, olmaya devam etmektedirler. Ülkelerin ve dünyanın geleceğinde, büyük şehirlerin ayrı bir yeri vardır. Tehditler ve fırsatlar söz konusu olduğunda, büyük şehirler ülkelerin, ekonomik, siyasal ve kültürel açıdan özetleridir. Dünyada büyük sehirlerin, yol açtıkları sorunları çözmeden, dünyanın karşı karşıya olduğu, küresel sorunları çözmek mümkün değildir.

*

Büyük şehirler varlıklı kesimlerle, yoksul kesimlerin harman olduğu şehirlerdir. Şehirlerin çevrelerini orta kesimle birlikte, yoksul kesimler oluştururlar. Yoksullar bütün, şehirlerin merkezlerini, dört bir yanından kuşatmışlardır. Ülkelerin canlılıkları, toplumun değişik kesimler arasındaki, ekonomik ve kültürel ilişkilerin yoğunluğundan kaynaklanır. Orta kesimler bütün ülkelerde, yoksullarla varlıklılar arasında, dönüştürücü bir işlev yüklenirler.

*

Yoksulluk deyince bütün dünyada akla, yoksulluğun Adam Smith’i, olarak bilinen Gunnar Myrdal gelir. Onun en önemli eseri, “Asian Drama” isimli kitabıdır. Asya ülkelerindeki yoksulluğun ve yolsuzluğun bir incelemesi olan kitap, yayınlandığında dünya kamuoyunda, büyük tartışmalara yol açmıştır. Myrdal dünyadaki yoksulluk ve yolsuzluk üzerine yaptığı araştırmalarla, Ekonomi dalında Nobel ödülü almış, İsveçli bir iktisatcıdır.

*

Myrdal’ın çevirdiğimiz yıllar önce Stocholm’de yaptığı, dünyadaki yoksulluk ve ekonomik gelişmeler üzerine konuşması, 10 Mayıs 1976 tarihli, haftalık Diriliş dergisinde yayınlanmıştır. Myrdal konuşmasında, “Zengin ülkelerin tüketim kalıplarında köklü değişiklikler yapmadıkça, ‘Yeni Bir Dünya Düzeni’ konusunda, ateşli konuşmalar yapmak, bir aldatmaca olmaktan başka bir şey olmayacaktır” demektedir. Yirmi birinci yüzyılda aldatma devam etmektedir.

*

Myrdal’ın büyük ülkeler için söyledikleri, büyük şehirler için de geçerlidir. Büyük şehirler dünyanın, merkezinde yer alan, ekonomik ve kültürel gelişmesinin, sürükleyici güçleridirler. Onlar olmazlarsa ülkelerin, kültürlerini ve ekonomilerini besleyen, hayat kaynakları bir bir kurur. Büyük şehirlerde, toplumların değişik kesimleri arasındaki, tüketim kalıplarını, dönüştürmeden, ülkeler arasındaki gelir dengesizliklerini gidermek, hiçbir zaman mümkün olmayacaktır.

*

Toplumlar tüketim kalıplarını değiştirmezlerse, üretim kalıplarını değiştiremezler.

*

Şehirler tüketimi özendirerek değil, üretimi özendirerek zenginleşirler.

*

Şehirlerde tüketim zenginliği, üretim zenginliği değildir.

16 Eylül 2022, 11:55

GÖNÜLLÜ KURULUŞLARIN GÜÇLERİ GELİRLERİNİ DAĞITMALARINDAN GİDERLERİNİ PAYLAŞMALARINDAN KAYNAKLANIR

Kare dünyada gönüllü ya da sivil kuruluşlar, karşılıksız yardım etmeyi kendilerine değişmez amaç edinerek, bilgi toplumlarını değer toplumlarına dönüştürürler. Onlar işlerini, bir mabet yapar gibi yaparlar, çevrelerinde halkalanan insanları karşılık beklenmeyen, gönüllü hizmetlerin zirvesine taşırlar. Onların düşünce ve eylem dünyalarında, hayata anlam ve değer kazandırmada, kültürel kazanımlar ekonomik kazanımlardan önce gelirler.

*

Ülkelerde bütün gönüllü kuruluşların amacı, kamu kurumlarının yerine getirmekte zorlandıkları, ekonomik ve kültürel alanlarda, parasal kazanç beklentisine girmeden, insanlara yardım etmektir. Onlar her zaman demokratik değil, meritokratik yapılanırlar, yardımlaşmaya dayanan çalışma düzenleriyle, futbol takımlarına benzerler. Yalnızca yöneticileri değil, takım üyelerinin hepsi, eşitler arasında birincidir, kimse öne çıkma peşinde koşmaz.

*

Yardım amaçlı kuruluşların gelir kaynaklarının başında, çalışmalarda yer alanların katkıları gelir. Söz konusu kuruluşlarda giderler paylaşılarak azaltılırken, gelirler dünyanın dört bir yanında katılanların destekleriyle çoğaltılır. Anadolu’nun gönüllülük birikimi, dünyaya örnek olacak bir zenginlik gösterir. Eğitim, sağlık, kültür, sanat ve çevre konularıyla ilgilenmek, karşı karşıya olunan sorunlara çözümler aramak, gönüllü kuruluşların hizmet alanlarına girer.

*

Türk ve İslam dünyasında, gönüllü kuruluşlar arasında vakıflar ve dergahlar, büyük önem taşırlar. Onlar bir insana yardım etmeyi, bütün insanlığa yardım etmek olarak görürler, hiçbir ayrım yapmadan, dünyanın her yanında, yardım isteyen insanlara ulaşmaya çalışırlar. Onların geçmiş yüzyıllarda olduğu gibi, gelecek yüzyılların ekonomik, siyasal ve kültürel yapılarında, doldurulamaz bir yerleri ve vazgeçilmez bir işlevleri olacaktır.

*

Siyasal toplumların, gönüllü toplumlara evrildiği Yirmi birinci yüzyılda, birbirleriyle yardım etmede yarışan, paylaşılmayan zenginlik kısa zamanda dönüştürücülüğünü yitirir diyen, gönüllü kuruluşların kapsama alanları yıldan yıla katlanarak genişliyor. Onlar dünyanın dört bir köşesinde, devlet kuruluşlarının ulaşamadığı yerlere ulaşıyorlar, yoksulluk sorunlarından çevre sorunlarına kadar pek çok küresel sorunu, bütün ülkelerin gündemine taşıyorlar.

*

Dünyanın her ülkesinde, üretenler ve tüketenler olduğu gibi, yönetenler ve yönetilenler olur. Toplumların çoğunluğunu oluşturan yönetilenler, ürettiklerini tüketirlerken, azınlığı oluşturan yönetenler, üretmediklerini tüketirler. Devletlerin karşı karşıya olduğu bütün sorunlar, üretmeden tüketenlerden kaynaklanır. İnsanları ellerine geçen zenginlikleri, paylaşmaya çağıran gönüllü kuruluşların güçleri, azınlıkların değil çoğunlukların sesi olmalarından beslenir.

*

İnsanları hayatın her alanında, iyilikleri özendirmeye, kötülükleri önlemeye çağıran gönüllü kuruluşların başarısı, bütün insanlığın başarısıdır.

*

Ülkeler gönüllü kuruluşları özendirerek, çalışma alanları ne kadar genişletirlerse, dünya barışına o kadar çok katkıda bulunurlar.

*

Yönetenlerle yönetilenler arasındaki dengesizliklerin üstesinden, gönüllüğü sevimliliğe dönüştüren kuruluşlarla gelinir.

17 Eylül 2022, 14:48

ÜLKELERİN ÜRETİM GÜÇLERİ TASARRUF YAPMASINI BİLEN İNSANLARDAN KAYNAKLANIR

Bu yazı daha önce 05.09.2022 tarihinde de yayımlanmıştı.

Dış ticaret ve bütçe açıklarını, iç ve dış borçlanmanın sınırlarını aşmadan kapatmak, yönetimlerin her zaman, karşı karşıya olduğu, büyük sorunlardan biridir. Gelirleri giderlerini karşılamayan yönetimlerin, açıklarını borçlanmaktan daha çok, tasarruflarla kapatmaları, yöneticilerin başta gelen görevleridir. Yönetimler uygulamalarıyla, insanların tasarruf yapmalarını özendirerek, üretimlerini büyütmek, tüketimlerini küçültmek zorundadırlar.

*

Borsalardaki inişler ve çıkışlar, para değerlerindeki değişmeler, hem kamu hem de özel kuruluşlarda, borç yönetimindeki başarının en önemli göstergeleridir. Kuruluşların üretme ve borçlanma güçleri, toplumların tasarruf güçlerinden kaynaklanır. Tasarruf güçlerine yeni açılımlar kazandıran kuruluşlar, üretim güçlerine de yeni boyutlar kazandırırlar. Tasarruf yapmanın araçları ne kadar zenginleştirilirse, üretim gücünü büyütmenin yöntemleri o kadar geliştirilir.

*

Ülkelerin kamu ve özel kuruluşlarıyla, ellerindeki kaynakları verimli olarak değerlendirmeleri, borçlanmanın sınırların bilmelerine bağlıdır. Bütün kuruluşlar iç ve dış kaynaklardan borçlanmada, öz kaynaklarını aşmadan yararlanmalıdırlar. Kuruluşlar borçlanmada kritik sınırı aşmadan, küçük ya da büyük tasarruflardan yararlanırlarsa, üretim yöntemlerinde yenilikler yaparak büyümelerini hızlandırırlar.Kritik bir noktadan sonra, borçların olumlu etkileri, olumsuz etkilere dönüşür.

*

Kuruluşları geçmişten geleceğe, üretim ve tasarruf yapmada, birbirleriyle yarışan insanlar taşırlar. Bütün kuruluşların büyümesinin kaynağında, küçük tasarruflar vardır. İbn Haldun’un devletler için yaptığı gözlemler, kuruluşlar için de geçerlidir. Kuruluşlar doğdukları toplumlarda gelişirler, olgunlaşırlar, duraklarlar, güçsüzleşirler ve ölürler. Toplumların başarısı kuruluşlarından, kuruluşların başarısı tasarruf yaparak, tüketimden daha çok üretimde yarışan, insanlardan kaynaklanır.

*

Dünyanın kaynakları sonsuz, insanların tasarrufları sınırsız değildir. Kamu ya da özel bütün kuruluşlar, insanların tasarruflarından yararlanmada, özkaynaklarından daha fazla borçlanırlarsa, finansal çalkantılarda varlıklarını, sürdürme güçlerini yitirirler. Kritik sınırın altındaki borçlanmalar kuruluşları büyütürken, kritik sınırın üstündeki borçlanmalar kuruluşları küçültürler. Gelirlerinden daha çok giderleri olan kuruluşlar, tasarruf sahiplerine en büyük kötülüğü yaparlar.

*

Dünyada insanların vergileriyle ve tasarruflarıyla, desteklenen finansal kaynakların yönetimi, bütün yüzyıllarda, kamu ve özel kuruluşların, karşı karşıya oldukların sorunların başında gelmiştir. Yönetenlerin ve yönetilenlerin üretimleri, tüketimleri, seçimleri, nefretleri, sevgileri, özlemleri, tutumları ve davranışları, toplumların ekonomik, siyasal ve kültürel yapılarında, yapıcı ve yıkıcı etkilere yol açarak, ömürlerini belirlemiştir. Toplumları her zaman üretimlerini aşan tüketimleri yıkmıştır.

*

Ekonomik hayatın bütün boyutlarında en çok, bütün kapıları açar denilen para talep edilir.

*

İnsanları mıknatıs gibi çeken paranın, hem yapıcı hem yıkıcı, büyülü bir gücü vardır.

*

Kolaylıkla her güce dönüşen paranın, talebinde bir doyum noktası yoktur.

18 Eylül 2022, 12:47

EKONOMİK SİYASAL KÜLTÜREL KURULUŞLARIN ÖMÜRLERİ YENİ HAYAT EĞRİLERİYLE UZATILIR

Odak noktasında finansal kuruluşların yer aldığı ekonomik olumsuzluklar, halka halka genişleyerek bütün dünyaya yayılıyor. “Açgözlülük en büyük sermayedir” diyen küresel bankalar, bütün ülkelerin dış ticaret dengeleriyle birlikte, finansal yapılarını da altüst ediyorlar. Ülkeler arasındaki sermaye hareketlerinin büyük bir hız kazanmasıyla, finansal olumsuzluklar bütün dünyaya yayılıyor.

*

Günlerin akışında nasıl gündüzleri geceler, geceleri gündüzler izlerse, ekonominin yönetiminde olumlulukları olumsuzluklar, olumsuzlukları olumluluklar izler. Bir gün içinde sürekli gece ve sürekli gündüz olmadığı gibi, ekonomik yapıda da sürekli büyüme ya da sürekli gerileme olmaz. Ekonomilerde olumsuzların yol açtığı, dengesizliklerle gelen yıkımlar olmazsa, kuruluşlar riskleri analiz ederek, ömürlerini uzatamazlar. Krizlerle kuruluşlar kendilerini yenilemek zorunda kalırlar.

*

Dünyadaki kurumların ve kuruluşların, risk yönetimine ihtiyaçları vardır. Bütün ülkeleri sarsan olumsuzluklar olmasa da, kuruluşlar bugünlerini değerlendirirken, yarınlarını da planlamak zorundadırlar. Yarına bugünden gidilecektir. Kuruluşların yarın için tek bildikleri, kesin olarak bilmedikleridir. Bilinmeyen her şey gibi yarın risk taşır. Riskler kuruluşlarda özenle yönetilmezlerse, kazanılan başarılar başarısızlıklara dönüşürler.

*

İster olumlu ister olumsuz yıllarda olsun, kuruluşların uzun dönemde başarıları, geleceğin taşıdığı riskleri öngörmelerine ve önceden önlem almalarına bağlıdır. Kuruluşlar dünyadaki ana eğilimleri iyi araştırmak ve iyi değerlendirmek zorundadırlar. Kuruluşlarda risk yönetimi, dünyadaki eğilimlere karşı olmak değil, uyum sağlayacak önlemleri almaktır. Dünyadaki eğilimlere uyum sağlayamayan kuruluşlar, er ya da geç darboğaza girmekten kurtulamazlar.

*

Dünyada kuruluşların, bütün canlılar gibi, bir hayat eğrileri vardır. Kuruluşlar doğarlar, büyürler ve ölürler. Kuruluşların hayat eğrileri, yeni ürünler, yeni süreçler, yeni yöntemler, yeni yaklaşımlar ve yeni açılımlar geliştirilerek, yeniden doğarcasına, yeni hayat eğrileriyle desteklenerek uzatılır. Kuruluşların ömürlerini uzatmak için, dünün hayat eğrileri araştırılır, bugünün hayat eğrileri değerlendirilir, yarının hayat eğrileri planlanır. Hayat eğrileri yenilenmesini bilenlerin ellerinde uzun ömürlü olurlar.

*

Kriz yönetimiyle kuruluşlarda, elde olan varlıkların koruyuculuğu yapılırken, risk yönetimiyle elde olmayan varlıkların mimarlığı yapılır. Kriz yönetimiyle kuruluşların, bugünlerini kurtarmak için çalışılırken, risk yönetimiyle kuruluşların yarınları inşa edilmeye çalışılır. Kriz yönetiminde bugünün işlerini güzel yapmak önemlidir.Risk yönetimiyle yarının güzel işlerini yapmak için önlemler alınır.Yarının risklerini öngören araştırmalarla kuruluşların gelecekleri güvence altına alınmaya çalışılır.

*

Fırsatlarınla tehditlerin birlikte bulunduğu krizlerde, ustalık tehditlerle gelen fırsatları yakalamaktır.

*

Kuruluşlarda kriz yönetimleri bugün olanlarla, risk yönetimleri yarın olacaklarla ilgilenir.

*

Kriz yönetenler denenmişlere, risk yönetenler denenmemişlere ağırlık verirler.

19 Eylül 2022, 12:46

YALINLIK ALANLAR YALINLIK SATANLAR YALINLIKTAN TERAZİ TUTANLAR YALINLIĞI YALINLIKLA TARTANLAR YENİLMEZLER

Küreselleşen dünyada, bütün insanların zorunlu ihtiyaçlarının giderilmesinde ana sorun, hayatın bütün boyutlarında, savurganlığın önlenmesidir. Sanayi toplumunun simgesi olan, motorlu araçların üreticisi Henry Ford’un, vurguladığı gibi:“Bir hammadde ya da ürünün ihtiyaçtan fazla olan kısmı savurganlıktır.” İhtiyaçtan daha fazlasının üretildiği ve tüketildiği, her toplumda savurganlık vardır. Savurganlık ekonomik gelişmenin en büyük düşmanıdır.

*

Dünyada motorlu araçların üretiminde, Amerikalı ve Avrupalı kuruluşların payları küçülürken, Japon kuruluşların payları artmaktadır. Seksenli yıllarda MIT tarafından yapılan bir kıyaslama çalışmasında, Japon kuruluşlarının verimlilikte, Amerikalı ve Avrupalı kuruluşlardan önde oldukları görülmüştür. James Womack ve Daniel Jones, “Dünyayı Değiştiren Makina”isimli kitaplarında, Japonların başarısının yalınlıktan, kaynaklandığını ortaya koymuşlardır.

*

Yalın üretimle, yalın tüketimle ve yalın yönetimle, her alanda savurganlığı önleyen Japon yaklaşımı, yılların birikimiyle oluşmuş, bir düşünme ve bir yaşama felsefesidir. Yaklaşımın temelinde, sürekli yalınlaştırılan, savurganlıktan arındırılmış, üretim, tüketim ve yönetim süreçleri vardır. Yalın düşüncede amaç, bütün ürünleri ve hizmetleri, alıcıların istedikleri zamanda, istedikleri yerde ve istedikleri miktarda, karşılama ilkeleri vardır. Amaç her alanda savurganlığı önlemektir.

*

Düz dünyada hangi ülkede olursa olsun, bir kuruluşun uluslararası pazarlarda, yarışma üstünlüğü kazanması, yönetim fonksiyonlarıyla birlikte, işletme fonksiyonlarında yapılan, sürekli iyileştirmelerle, savurganlıktan kaçınmasına bağlıdır. Savurganlığın önlenmesi, her alanda ürün, hizmet ve bilgi üreten, özel, kamu ve gönüllü, bütün kurumların ve bütün kuruluşların ana sorunudur. Savurganlığın önlenmediği toplumlarda, yoksulluğun önüne geçilemez.

*

Dünyada yoksulluk savaşlardan, eğitimsizlikten, ırkçılıktan, ayrımcılıktan ve açgözlülükten kaynaklanır. İster Yeni Delhi, ister Kahire, ister Rio de Janerio olsun, dünyanın neresinde yoksulluk varsa, ana kaynağında eğitimsizlikten beslenen savurganlık vardır. Eğitimsizliğin olduğu yerde savurganlık, savurganlığın olduğu yerde yoksulluk vardır. Bunun için bütün kutsal kitaplarda, savurganlığın önlenmesine büyük önem verilir, savurganlıkta iyiliğin olmadığı sürekli vurgulanır.

*

Aşılar zamanla etkilerini yitirmeden, insanların bulaşıcı hastalıklara karşı, dirençlerini artırırlar ve güçlerini korurlar. Hayatın bütün boyutlarını, savurganlıktan arındıran yalınlık aşılar gibi, ekonomik ve siyasal krizlerden etkilenmeden, bütün insanlığı yoksulluktan korur. Dünyanın neresinde olursa olsun, kurumlarda ve kuruluşlarda, yalın düşünmenin, yalın yaşamanın, yalın tüketmenin, yalın üretmenin ve yalın yönetmenin küresel ilkeleri, dünyanın her yerinde geçerlidir.

*

Dünyada ihtiyaçtan fazla, tüketilen her şey savurganlıktır.

*

Yoksulluğun üstesinden, her yerde yalınlıkla gelinir.

*

Yalın yaşayanlar, hiçbir zaman yoksul düşmezler.

19 Eylül 2022, 13:08

GÜZEL ŞAİR SEVGİLİ ŞAKİR KURTULMUŞ ile "İKİ DÜNYANIN HESAPLAŞMASI" kitabımızla ilgili ayrıntılı sohbet…

GÜZEL ŞAİR SEVGİLİ ŞAKİR KURTULMUŞ ile "İKİ DÜNYANIN HESAPLAŞMASI" kitabımızla ilgili ayrıntılı sohbet tadında bir söyleşi

*

Mavera Dergisini'nin "Yedi Güzel Adam" ından biri olan Gürdoğan, edebiyatı medeniyetle, medeniyeti edebiyatla bütünleştiren yazarlarımızın önde gelenlerindendir. Mavera, nerede bir yazarının adı geçerse, yedi yazarı birden akla gelen dergidir.

*

Edebiyatın öncüleri Anadolu insanının düşünce ve eylem dünyasında yeni bir çığır açtılar, geleceğe geçmişten bakarak, bugünü değerlendirdiler. Onlar edebiyatı medeniyet için bildiler.

*

Necip Fazıl'sız, Sezai Karakoç'suz ve Nuri Pakdil'siz bir Türk edebiyat ve medeniyet tarihi düşünülemez.

*

GÜRDOĞAN HOCAMLA YAPTIĞIMIZ TÜRKİYENİN YİRMİNCİ YÜZYILINA DAMGALARINI VURAN, EDEBİYATÇILARIMIZI ELE ALAN ŞİİR TADINDA DENEME TADINDA BİR SÖYLEŞİ.

*

SORU

*

İki Dünya'nın Hesaplaşması'nda Necip Fazıl'dan Sezai Karakoç'a, Nuri Pakdil'den Erdem Beyazıt'a kadar Türk Edebiyatı'nın önde gelen isimleriyle ilgili yazılarınız var. Niçin edebiyat önemli, edebiyat ile medeniyet arasında nasıl bir bağ var?

*

CEVAP

*

Edebiyatsız medeniyet, medeniyetsiz edebiyat olmaz. Edebiyatlar medeniyetlerin ruhlarıdır. Nasıl ruhsuz beden olmazsa, edebiyatsız medeniyet olmaz. Anadolu insanın edebiyatının kilometre taşları aynı zamanda medeniyetinin kilometre taşlarıdır. Biz Erdem Beyazıt ile birlikte "Edebiyatın ve Medeniyetin Kilometre taşları" diye bir televizyon programı düşünmüştük. Edebiyat ve medeniyetin kutup yıldızlarını tek tek ele alıp tartışacaktık. Ancak Erdem Beyazıt'ın ömrü o programı yapmaya izin vermedi.

*

Anadolu insanının düşünce ve eylem dünyasında hem edebiyat hem medeniyet iman için bilinir. Yunus'suz, Mevlanasız, Mehmet Akif'siz, Yahya Kemal'siz, Nuri Pakdil'siz, Rasim Özdöneren'siz, Cahit Zarifoğlu'suz, Akif İnan'sız bir Türk ve İslam dünyası düşünülemez. Onlar edebiyata olduğu kadar medeniyete de yeni boyutlar kazandırmışlardır.

*

Kitapta söz konusu edebiyatçılardan yola çıkılarak, iki medeniyetin, iki dünyanın hesaplaşması, değişik boyutlarıyla ele alındı. Çünkü Türkiye'de hiç kimse "biz batılı olduk" diye bu hesaplaşmadan kaçamaz. İslam medeniyeti önünde ya da sonunda Batı medeniyetiyle hesaplaşacaktır ve ilk hesaplaşma edebiyatlar arasında olacaktır.

*

SORU

*

Globalleşmeye karşı glokalleşmeyi öneriyorsunuz. İki kavramı biraz açmak gerekirse neler söylemek istersiniz?

*

CEVAP

*

Globalleşme en genel anlamıyla dünyanın düzleşmesi, sınırların ortadan kalkması olarak tanımlanabilir. Dünya'nın çatısı ortadan kalkınca, seküler batı medeniyetinin tüketime dönük değerleri bütün dünyayı işgal etti. İngilizce dünyanın dili haline geldi. Dünyanın içeceği kola, yiyeceği hamburger, giyeceği kot oldu.

*

Batı medeniyetinin tüketim kalıpları, seküler medeniyetin kutsal kentler Atina ve Roma'dan Paris, Londra, Berlin ve Washington aracılığıyla bütün dünyaya ihraç edildi. Dünya'nın en büyük küreselleştirici gücü Amerika, dünyayı yalnızca ordularıyla değil, Hollywood filmleri ve eğlence parklarıyla da işgal etti.

*

Batı dünyasının globalleşme stratejilerine karşı Doğu dünyası glokalleşme stratejileri geliştirmektedir. Bir dünya, bir küre var ancak birden fazla küreselleşme, birden fazla globalleşme var. Eskiden dünya denilince akla yalnızca Batı dünyası geliyordu. Şimdi dünya denilince akla İslam dünyası geliyor, Çin geliyor, Hindistan geliyor.

*

Yirminci yüzyılda dünyanın Batılaşması tartışıldı. Yirmibirinci yüzyılda dünyanın doğulaşması tartışılacak. Tek odaklı dünya, çok odaklı dünyaya dönüştü. Dünya'nın odak noktasında Batı medeniyetinin yanında İslam, Çin ve Hint medeniyetleri vardır.

*

Glokalleşme, bir medeniyeti kendi kalarak, diğer medeniyetleri aşma stratejisidir. Glokalleşmeyi en güzel biçimde Mevlana'nın pergel metaforu anlatır. Mevlana Anadolu insanını bir pergele benzetir. Pergel sabit ayağı kendi medeniyetinde, değişken ayağı da diğer medeniyetleri dolaşır.

*

Glokalleşme, Türkiye'nin kendi medeniyetine, kendi edebiyatına yaslanarak, diğer medeniyetlerle, diğer edebiyatlarla yarışması, diğer medeniyetleri, diğer edebiyatları aşmaya çalışmasıdır.

*

Türkiye'nin edebiyat ve medeniyet değerlerine dayanarak, korku ve düşman üretmeyi bir kenara bırakıp, ümit ve güven üretmesini öğrenmesi gerekir.

*

Anadolu insanının edebiyatı karamsarlık edebiyatı, medeniyeti ümitsizlik medeniyeti değildir, o her gün yeniden doğar.

*

SORU

*

Düzleşen dünyanın fatihleri edebiyatçılar mı ? Medeniyetlerin savaşında edebiyatçılara düşen görevler nelerdir ?

*

CEVAP

*

Medeniyetlerin savaşında, devletlerin en güçlü, en etkili silahları edebiyatlardır. Edebiyatın ustaları, bütün dünyayı pasaportsuz dolaşırlar. İster Doğu'nun ister Batı'nın edebiyat ustaları olsun, dünyanın hiçbir ülkesinde onlara vize sorulmaz.

*

Yunus'a, Shakspeare'e , Goethe'ye dünyanın hiçbir ülkesinde kimlik sorulmaz, onlar bütün kapılardan geçerler, onların kimlikleri eserleridir. Medeniyetlerin savaşı, devletlerin savaşı gibi cephelerde yapılan bir savaş değildir. Medeniyetlerin savaşı edebiyat eserleriyle yapılan bir savaştır.

*

Edebiyat mükemmelliği aramaktır. Mükemmelliği arayanlar, mükemmellik yolunda ilerleyenler, mükemmelliğin kaynağı olurlar. Bütün dünyada " herkes mükemmeldir, sen mükemmelsen. Mükemmellik bulunmaz sen mükemmel değilsen." diyenlerin güneşi doğmaktadır.

*

Dünya barışına giden yolu mükemmellik savaşçıları olan edebiyatçılar açacaktır. Çünkü mükemmel olan güzeldir, güzel olan mükemmeldir.

*

Viyana'ya mesnevi okuyarak giden Anadolu insanı, Washington'a Yunus okuyarak gidecektir.

*

İki Dünya'nın Hesaplaşması'nda Türkiye'de o edebiyatçıların öncülerinin düşünce ve eylem dünyaları ele alınmıştır.

*

Düzleşen kare dünyada izlenmesi gereken stratejiler tartışılmıştır.

*

Edebiyatsız medeniye güçsüz, medeniyetsiz edebiyat etkisiz olur.

*

Düzleşen kare dünya yeni söz söyleyenlerin dünyasıdır.

*

Hocam çok teşekkür ederim. Geniş kapsamlı, vizyon kazandırıcı bir şöyleşi oldu.

20 Eylül 2022, 12:47

DÜNYADA YOĞUNLUK KAZANAN EKONOMİK KİRLENMENİN ÜSTESİNDEN İYİLİKTE YARIŞMASINI BİLENLERLE GELİNİR

Kişi başına tüketilen ürünler bütün ülkelerde, ekonomik gelişmenin kutsal ölçüsü haline gelmiştir. Tüketimin böylesine kutsanması, tüketimi hayatı kolaylaştıran bir araç olmaktan çıkarmıştır. Dünyanın her yerinde tüketim, günden güne artırılması gereken bir amaca dönüşmüştür. Tüketimin yıldan yıla belirli bir oranda artırılması, artık her ülkenin ekonomik ve kültürel dünyalarında vazgeçilmez bir yer tutmaktadır.

*

Çin ve Amerika, dünyanın dörtte birini oluşturan nüfuslarıyla, dünyada üretilen ürün ve hizmetlerin yarısını tüketmektedir. Çin üreterek Amerika da tüketerek, ekonomiyi kutsallaştırmıştır. Amerikalılar tüketmek, Çinlilerde üretmek için, her yolu mubah saymaktadırlar. Amerika’nın tüketimi Çin’in üretimiyle elele vererek, her iki ülkenin insanlarına tüketimin nasıl bir mutluluk olduğunu göstermişlerdir. Tüketim kültürü anavatanı Amerika’dan Çin’e ihraç edilmiştir.

*

Çinliler tüketim kültürünün tapınakları olan, alışveriş merkezleriyle tanışmışlardır. Çin aslından çok daha ucuz ürettiği, taklit tüketim ürünleriyle, bütün dünyadaki alışveriş merkezlerinin, vazgeçilmez tedarikçisi olmuştur. Tüketimin kutsallaştırılması, açgözlülüğün, bencilliğin ve gösteriş harcamalarının, bütün dünyada benimsenmesine yol açmıştır. Dünyadaki tüketim yarışı, ekonomik, siyasal ve kültürel sorunları, çok daha karmaşık hale getirmiştir.

*

Her gün pazara bir yenisi çıkarılan, ihtiyaç üstü tüketim ürünleri, başta Amerika olmak üzere, bütün dünyada ekonomik kirlenmeye, hız ve yoğunluk kazandırıyorlar. Paradan para kazanmanın yeni yöntemleriyle, ekonomik kirlenme küresel ısınma gibi, bütün ülkeleri birlikte hareket etmeye zorlamaktadır. Gökdelenlerin arsaların rantını akıl almaz boyutlara çıkarmasına benzer olarak, ekonomik kirlenme sermayenin getirisini hayal edilmesi güç değerlere ulaştırmıştır.

*

Finansal oyunlarla elde edilen kazançlar yanında, ürün ve hizmet üretiminden elde edilen getiriler çok küçük kalmıştır. Çinlilerin ucuz insan gücüyle sağladıkları tasarruflar, dar gelirli Amerikalılara düşük maliyetli ev alma kredisi olmuştur. Ancak Amerika’nın ve Çin’in oluşturduğu ortaklığın, dünyayı Cennet’e çevirmesi beklenirken, dünya bir Cehennem’e dönüşmüştür. Ekonomik kirlenme her alanda etkilerini göstermeye başlamıştır. Dünyada savaşlar, seller, kasırgalar, depremler birbirini izlemektedir.

*

Dünyanın üstüne bir karabasan gibi çöken ekonomik kirlenme, bütün ülkelerin siyasal ve kültürel yapısında, büyük çalkantılara yol açmaktadır. Yarın üretilecek ürünleri, bugünden tüketmeye kalkanlar, ekonomik kirlenmenin üstesinden gelemezler. Dünyanın yüz yüze olduğu ekonomik kirlenme, bütün ülkelerde etkisini gösteren, seküler kültürün krizidir.Açgözlülüğün üstesinden kutsal değerlerle gelinir. Seküler dünya yeniden kutsal kültürün kaynaklarıyla, bağlarını yenilemek zorundadır.

*

Hayatı hem kolaylaştırmasını,hem güzelleştirmesini bilenler, üretimi yönetirler, tüketimi denetirler.

*

Tüketiciler üreticileri karşılarına alarak değil,yanlarına çekerek ekonomik yapıyı dönüştürürler.

*

Doğru üretimin, iyi tüketimin kararını iyilikleri özendirenler, kötülükleri önleyenler verirler.

21 Eylül 2022, 11:53

DÜNYANIN BÜTÜN ÜLKELERİNDE YOKSULLUK MESLEKSİZLİKTEN MESLEKSİZLİK EĞİTİMSİZLİKTEN KAYNAKLANIR

İster ürün, ister hizmet, ister bilgi olsun, üretmesini bilen toplumlar,hiçbir zaman yoksul düşmezler. Hangi alanda olursa olsun üretim, insanların temel ihtiyaçlarını karşılamak için yapılır. Dünyada hayatı kolaylaştırmak için üretim yapanlar, bütün insanlığın sevgisini kazanırlar. Bunun için Anadolu’da, insanların zorunlu ihtiyaçlarını karşılamada, yorulma bilmez bir gayretle çalışanlar, toplumun bütün kesimleri tarafından saygı görürler.

*

Hacı Bayram’ın üreten el coşkusuyla yoğurulan Anadolu’da, insanların gözlerinin nurlarıyla, alınlarının terleriyle ve ellerinin emekleriyle geçinmeleri özendirilir. Anadolu insanın kültüründe mutluluk, iki uç olan yoksulluk ve zenginlikte değil, üreten el olmasını bilmekte aranır. Dünyada yoksulluğun üstesinden, yoksullar gibi tüketen, varlıklılar gibi üreten insanlar gelir. Anadolu’da yoksullar gibi, yaşamak bir erdemdir, başkalarına el açtıran yoksulluk bir erdem değildir.

*

Afrika ve Asya ülkelerinin üzerine, bir karabasan gibi çöken yoksulluğun, üstesinden gelmenin yolu, üreten el olmasını ve iki günü birbirinden farklı kılmasını bilmekten geçer. Yoksulluk toplumun bütün kesimleri için, her zaman yakıcı ve yıkıcı olmuştur. Anadolu’da ümitsizlik gibi, yoksulluk da inançsızlıkla bir tutulur. Yoksulluk sınırını aşarak, bütün toplumun ana ihtiyaçlarını karşılayamayan ülkelerin, dünya ülkeleri arasında ağırlıkları ve sözleri olmaz.

*

Toplumlarına ümit ve güven vermeyen ülkeler, tüketen el olmaktan, üreten el olmaya geçemezler. Bunun için Anadolu’da, “İnanan insan sabırla koruğu helva yapar” denilir. İnanan insanlar, her zaman güçlüdürler. Onlar inançla inançsızlığın, üretimle yoksulluğun üstesinden gelirler. Dünyanın her ülkesinde, yoksulluğun kaynağında üretimsizlik vardır. Üretimsizliğin üstesinden gelmede, insanların üretmediklerini tüketmemeye özen göstermeleri atılması gereken ilk adımdır.

*

Yoksulluğu yenmede, sanıldığı gibi sermaye sahibi olmak değil, üretim yapmasını bilmek önemlidir. Üretimin dönüştürücü gücünü bilenler, ekmek peşinde koşmazlar, buğday yetiştirmeye bakarlar. Bir ülkede bir insana ekmek verilirse, bir günlük ihtiyacını karşılanır. Aynı insana ekmek yapması öğretilirse, ömür boyu ihtiyacı karşılanır. Ülkeler iş isteyen insanlardan daha çok, iş veren insanlara yardımcı olurlarsa, hem yoksulluğun hem üretimsizliğin üstesinden gelirler.

*

Dünyanın her yanında yoksullukla savaşmak, her ülkenin, her kuruluşun vazgeçilmez görevidir. Dünyada yoksulluğun önlenmesinden, bütün ülkeler sorumludur. Balıklarla dolu denizlere, sahili olan şehirlerde yaşayanlar, açlık çekiyorlarsa kaynağında, sermaye yetersizliği değil, eğitim yetersizliği vardır. Yoksullukla eğitimsizlik, kapalı ekonomik yapı oluşturur. Eğitim seviyeleri yetersiz olan toplumların, üretim seviyeleri yeterli olmaz.Yoksulluk eğitimsizlikten, eğitimsizlik yoksulluktan kaynaklanır.

*

Dünyanın her yerinde, eğitim seviyesini yükselten ülkeler, gelir seviyesini de yükseltirler.

*

Bir ülkede insanlar, tükettikleri kadar üretmesini bilirlerse, kimse yoksul düşmez.

*

Yoksulluk üretimsizlikten, üretimsizlik eğitimsizlikten kaynaklanır.

22 Eylül 2022, 11:50

SINIRLI DÜNYADA GÖSTERİŞE KAPILANLARIN SELE KAPILARAK YOK OLMALARINI HİÇBİR GÜÇ ÖNLEYEMEZ

Üretim ve yönetim alanlarının, yapılanmada köklü dönüşümlere yol açan yenilikleri, bütün kuruluşlarda yönetenlerle yönetilenler arasındaki kademelerin sayılarını azaltarak, kapalı kapıları ortadan kaldırıyor. Amerika’dan Japonya’ya bütün ülkelerin kuruluşları, yeniliklerdeki gelişmeleri izlemek için birbirleriyle yarışıyorlar. Yeniliklerle kuruluşlar ürünlerini geliştirerek, üretim süreçlerini kısaltıyorlar, giderlerini azaltıyorlar, gelirlerini artırıyorlar.

*

Gittikçe birbirine bağımlı hale gelen kuruluşlar dünyasında, kuruluşların başarıları yönetenlerinden daha çok yönetilenlerinden kaynaklanıyor. Takım oyunlarında olduğu gibi, sonuçları oyuncular belirliyor, ancak maçları takımlar kazanıyor. Bunun için dünyanın başarılı kuruluşları, her kademede takımlar oluşturuyorlar. Kişisel birikimlerin toplamından, çok daha büyük olan takım birikimlerinin, doğurduğu güçten yararlanmayan kuruluş kalmıyor.

*

Çalışanların serbest giyindikleri, hiçbir zaman kravat takmadıkları takımlarda, kimsenin ayrıcalığı olmaz, herkes bir takım yöneticisi gibi, olarak sorumluluk yüklenir. Karşılaştırılmalı olarak bakıldığında, sanayi toplumunun kuruluşlarıyla, bilgi toplumunun kuruluşları arasında, büyük farklıklar görülür. Ürün ağırlıklı sanayi kuruluşların yapılarında, kademeler çoğalırken, hizmet ağırlıklı bilgi kuruluşlarının yapılarında kademeler azalır.

*

Sanayi toplumunun belirleyici olduğu ülkelerde makinalara, bilgi toplumun ağırlık kazandığı ülkelerde, insanlara yatırım yapılır. Sanayi toplumu makinalar başta olmak üzere, her alanda gösterişi öne çıkaran alanlara önem verirken, bilgi toplumu ürünler başta olmak üzere her alanda gösterişten uzak yalınlığa önem verirler. Gösterişe kapılmayan toplumlarda, üretimin sürükleyici gücü makinalar değil, yönetimin sürükleyici gücü insanlar önemsenir.

*

Dünyanın bütün ülkelerinde açıkca gözlendiği gibi, ülkelerin güçleri doğal kaynaklarının zenginliğinden önce insan kaynaklarının zenginliğine dayanır. İnsan kaynakları zengin olan toplumların doğal kaynakları yoksu da olsa, hem sanayi, hem bilgi alanında üretim güçleri büyük olur. Dünyanın büyük ekonomileri arasında yer alan Japonya’nın üretim gücü, yoksul doğal kaynaklarıyla, büyük üretim gücüne ulaşmasını başaran, zengin insan kaynaklarına dayanır.

*

Dünyanın üretim dengelerini değiştiren kuruluşlar, sanayi toplumu yanında bilgi toplumu olmasını başaran ülkelerin arasından çıkıyorlar. Onlar geliştirdikleri bilgi ağırlıklı ürünlerle, üretimde ve yönetimde, devrim nitelikli gelişmelere öncülük yapıyorlar. Gösterişe değil, yalınlığı önem veren üretimleriyle ve yönetimleriyle, ekonomik, siyasal ve kültürel kuruluşlara örnek oluyorlar. Ve dünyadaki bütün ülkelerin saygısını ve sevgisini kazanıyorlar.

*

Yeni kuruluşlar kurumsal ve toplumsal sorumluluk yatırımlarıyla, hem ekonomiye, hem kültüre katkıda bulunuyorlar.

*

İnsan kaynakları güçlü toplumlar, doğal kaynakları çok olmasa da, üretim güçlerini büyütmesini biliyorlar.

*

Lider nitelikli yöneticilerin elindeki kuruluşlar, gösterişe kapılanların sele kapılacaklarını görüyorlar.

23 Eylül 2022, 11:52

BİLGİYİ BİLGELİĞE DÖNÜŞTÜREN BİLGELERİN YÖNETTİĞİ KURULUŞLAR ARKALARINDA KALICI İZLER BIRAKIRLAR

Kuruluşlarda bilgelikten yararlananlar yönetici olurlarsa, yöneticiler bilgelikten yararlanırlarsa, yaptıkları kusursuz üretimlerle, toplumlar arasındaki çatışmaları önlerken, uzlaşmaları özendirirler. Üretimin ve tüketimin tarihi insanlarla başlar, insanların yaşadıkları yerlerde tüketim, tüketimin olduğu yerlerde üretim olur. Üreticiler ve tüketiciler olarak, üç insanın bir araya geldikleri her yerde, yönetim ve yönetici sorunları ortaya çıkar.

*

İnsanlarda hem bilgi, hem bilgelik isteyen Habil’le, Kabil’le başlayan yönetim ve yönetici sorunları, yüzyıllar içinde yeni boyutlar kazanarak devam ediyorlar. Akılları hem başlarında, hem gönüllerinde olan bilge insanlar, üretim sorunlarıyla birlikte, yönetim sorunlarına yeni çözümler aramanın yolunda ilerliyorlar. Bütün kuruluşların üretiminde ve yönetiminde, sorunları giderecek yenilik arayışları, bütün ülkelerde araştırma konularının başında yer alıyorlar.

*

Kuruluşların varlıklarını sürdürmelerinde karşılaşılan sorunlar, insanlığın geçmişten geleceğe ışık tutan, bilgi ve bilgelik birikiminden yararlanmaya zorluyor. Öğrenmesini öğrenmede yapılan yeniliklerle, üretim ve yönetim bilimlerinin bilgi boyutlarıyla birlikte, bilgelik boyutları sürekli zenginleşiyor. Yöneticilerin bilgileri bilgeliklere dönüştüren bilgeler olmaları, kuruluşların ömürlerini uzatmalarına, güçlerine güç katmalarına yardımcı oluyor.

*

Yeni yüzyılın ilk yarısında, üretimde ve yönetimde düşünce tarihinin öncülerinden yararlanma konusunda yapılan çalışmalarda büyük bir artış gözleniyor. Onların arasında Tom Morris’in, “If Aristotles Run General Motors: New Soul of Business” isimli kitabı ilgi çekiyor. Morris Farabi’nin eleştirerek zenginleştirdiği, Aristo’nun görüşlerinden yararlanılması yolunda, kuruluşların uzun ömürlü olmasını isteyen yöneticilere, uygulanabilir bir yol haritası sunuyor.

*

Bütünlük ve süreklilik içinde bilimlerin, birbirlerini etkiledikleri, birbirlerinden etkilendikleri bir yüzyılda, üretim ve yönetim alanlarında sıçrama yapmada, yapılan yenilikler belirleyici oluyor. Dünyayı bütün olarak görmesini, insanlığın bilgi ve bilgelik birikiminden yararlanmasını bilen, bilge yöneticilere büyük görevler düşüyor. Üretimde ve yönetimde, savurganlıkların önüne geçerek, hem insanları, hem doğal kaynakları bilgeler korurlar.

*

Yöneticiler insanlık düşünce tarihi içinde ele alınmamış konu yoktur diyerek, geçmiş yüzyılların bilgi ve bilgelik birikimlerini özümsemesini bilirlerse, arkalarında bütün kuruluşlar tarafından benimsenecek izler bırakırlar. Bilgelerin dilleri güncelliklerini yitirmezler, her dönemde kuruluşlara, yenilik yapmanın yollarını açarlar. Onları izleyenlerin düşünce dünyaları zenginleşir, eylem alanları genişler, önlerine bilinmeyen dünyaların kapıları açılır.

*

Uzun ömürlü kuruluşlar dünyadan ne aldıklarından önce, dünyaya ne verdiklerine bakarlar.

*

Bilgeler düşünceleriyle ve eylemleriyle, kuruluşları çatışmaya değil, uzlaşmaya çağırırlar.

*

Doğal dünyada ateşin dünyayı yaktığı gibi, üretimde verimsizlik kuruluşları yakar.

24 Eylül 2022, 12:30

DÜNYADA AÇGÖZLÜ AVCI KURULUŞLARIN YERİNE TOKGÖZLÜ BAHÇIVAN KURULUŞLAR GEÇİYOR

Dönüşümlerin öncüleri kuruluşlar dünyasında, yarışmacı yapılanmalar karşısında, paylaşmacı yapılanmaların ağırlığı yıldan yıla artarak devam ediyor. Kuruluşların bir kesimi, yerel ve küresel pazarlardaki alanlarını, çatışarak genişletmeye önem verirken, bir kesimi uzlaşarak genişletmeye önem veriyor. Kare dünyada komşu kuruluşların pazarlarından pay kapmaya çalışan avcı kuruluşlar yerine, pazarları paylaşarak büyütmeye çalışan bahçıvan kuruluşlar geçiyor.

*

Kültürlerin birbirlerini zenginleştirdiği, birbirlerine yeni ufuklar kazandırdığı Anadolu’da, “Bir dükkanla çarşı olmaz” denilir. Dünyanın hiçbir yerinde, bir dükkanla çarşı olmadığı gibi, bir kuruluşla yerel üretim, bir ülkeyle küresel üretim olmaz. Dünyanın bütün ülkelerinde üretimi artırmanın yolu, yalnız üretim yapmaktan değil, birlikte üretim yapmaktan geçer. Birlikte üretim yapmanın önemini kavramayanlar, ortaklık yapmanın gücünü kavrayamazlar.

*

Yirmi birinci yüzyılda dünyanın bütün ülkelerinde, devletlerden daha etkili bir işlev yüklenen kuruluşlar, Yves Doz ve Gary Hamel’in “Şirket İttifakları” kitaplarında ortaya koydukları gibi, üretim alanları ne olursa olsun, tek başlarına varlıkları koruyamayacaklarını bilirler. Sınırsızlaşan dünyada kuruluşların güçleri, hem üretenlerle, hem tüketenlerle ortaklık yapmasını bilmelerinden kaynaklanır. Paylaşmasını bilenler, üretim güçlerini büyütürler, güçlerine güç katarlar.

*

Ekonomilerinin omurgasını oluşturan kuruluşlar, bütün ülkelerin üretenleriyle birlikte, tüketenlerini küresel pazarlarda buluştururlar. Onlar yıllar içinde zenginleşen, üretim ve yönetim kültürleriyle kutup yıldızlarına dönüşürler. Ve katılımcı yönetimleriyle, paylaşımcı üretimleriyle, bütün kuruluşlarca izlenirler, bütün kuruluşlara örnek olurlar. Onların güçleri birikimlerini paylaşarak, çevrelerinde çoğaltan ve çarpan etki doğurmalarından kaynaklanır.

*

Sınırların dışına çıkmasını, dünya pazarlarına açılmasını bilen kuruluşlar, ortaklık kültüründe çığır açıcı yöntemler geliştiriyorlar. Yalnızca doğdukları ülkelerin değil, bütün ülkelerin üretim güçlerini büyütmelerine katkıda bulunuyorlar. Eğitimden sağlığa kadar, her alanda öncü olan kuruluşlara, bütün ülkelerin, bütün pazarların kapıları açılıyor. Onlarla ortaklık yapan küçük kuruluşlar, kazandırırken kazanıyorlar, kazanırken kazandırıyorlar.

*

Üretimde ve yönetimde yaptıkları yeniliklerle, dünyanın bütün ülkelerindeki ortaklarının, yerel ve küresel ekonomiye katkılarını artırıyorlar. Onlar pek çok ülkenin, üretim güçlerinden daha büyük üretim güçleriyle, kurumsal ve toplumsal sorumluluklar yüklenerek, kurdukları ekonomik kazanç peşinde koşmayan vakıflarla, dünyanın kültürel birikime katkıda bulunuyorlar. Ve dünyanın her yanında dönüşüm rüzgarları estiriyorlar.

*

Ekonomik kazançlar kadar kültürel kazanımlara, değer veren kuruluşlar, kalıcı izler bırakırlar.

*

Üretimde ve yönetimde kusursuzlukta yarışan kuruluşlar, kusursuzluğun örneği olurlar.

*

Ortaklık yapmada başarılı olanlar, küresel pazarlara açılmakta güçlük çekmezler.

25 Eylül 2022, 12:22

SÜREKLİ İYİLEŞTİRMEYE ÖNEM VEREN KURULUŞLAR ÜRETİMLERİYLE YÖNETİMLERİYLE KÜRESELLEŞİRLER

Kuruluşlar yerel pazarlardaki başarılarıyla, küresel pazarlara açılmazlarsa, ekonomik ve kültürel büyümelerine sürdürebilirlik kazandıramazlar. Ülkelerinin dışına çıkmayan, bütün ülkelerde aranan ürünler üretmeyen kuruluşlar, ülkelerindeki alıcılarını yitirerek, pazarlardan çekilmek zorunda kalırlar. Ülkelerin üretici güçleri, değişik alanlarda üretim yapan yerel ve küresel kuruluşlara dayanır. Kuruluşları güçlü olan ülkelerin, devletleri güçsüz, insanları yoksul olmaz.

*

Türkiye Yirminci yüzyılın sonunda başlattığı, dış pazarlara açılma sürecini, Yirmi birinci yüzyılın başında devam ettiriyor, içe dönük ülkeden dışa açık ülke olma yolunda ilerliyor. Kültürde ve ekonomide, alan konumdan veren konuma yükseliyor. Dünyanın hangi ülkesine gidilirse gidilsin, pazarlarda Türkiye’de üretilen ürünlerle, Türk yazarların kitaplarıyla, Türkçe konuşan insanlarla karşılaşılıyor. Kültürün ekonomiyi, ekonominin kültürü taşıdığı görülüyor.

*

İnsan bedeni gibi, bütün ülkelerin birbirleriyle, uyum denge içinde olması gereken dünyada, belirleyici olan yalnızca ekonomidir, ekonomi için savaş başta olmak üzere her şey yapılır diyenler, bütün dünyayı bir ateş topuna dönüştürüyorlar. Sınırlı dünyanın kaynaklarıyla, sınırsız ekonomik gelişme peşinde koşanların, yol açtıkları iklim değişikleri ve küresel ısınma, bütün ülkelerde geçmiş yıllarda görülmeyen, büyük doğal yıkımların kaynağı oluyorlar.

*

Kültür ekonominin üretimdeki ve tüketimdeki değerlerini belirlerken, ekonomi kültürün üretimde ve tüketimde ulaştığı başarıları gösterir. Kutsal kültürde seküler kültürde olduğu gibi, ekonomik kazançlara değil, kültürel kazançlara bakılır. Yerel ve küresel pazarlara dönük ürünlerde ve hizmetlerde ekonomik ilkeler yanında, kültürel değerlere önem verilir. Ekonomik kazanımlar her şeydir denilmediği gibi, kültürel kazanımlar da her şeydir denilmez.

*

Yaşanan dünyada ülkelerin çözmek zorunda oldukları sorunların başında yer alan, çift fiyatlı rant ekonomisinden, tek fiyatlı kazanç ekonomisine, üretimin ve yönetimin gelen yılda, geçen yıldan daha iyileştirilmesiyle geçilir. Gizliliğin olmadığı, güneşin hiç batmadığı dünyada, hiçbir ülkede ekonominin kurallarına, yönetimin yasalarına meydan okunmaz. Doğal yasaları çiğneyenler, büyük yıkımların habercisi olan, doğallığın direnciyle karşılaşırlar.

*

Üreticilerle tüketicilerin pazarlarda buluştukları gibi, yönetenlerle yönetilenler seçimlerde buluşurlar. Dünyaya açık ülkelerde tüketiciler üreticileri, yönetilenler yönetenleri etkilemekle kalmazlar, denetleyici işlev yüklenirler. Farabi’den İbn Haldun’a kadar, bütün bilgelerin vurguladıkları gibi, dünyada insanlar birlikte yaşarlar. Üretim ve yönetim sorunlarını birlikte çözerler, birlikte yaşamanın yoluna çıkan engelleri, güçbirliği yaparak aşarlar.

*

Üretimde ve yönetimde iyileştirmede, bir iyileştirme yerini, daha iyi bir iyileştirmeye bırakır.

*

İyi ürünlerin yerelleri ve küreselleri olmaz. Onlara bütün pazarların kapılarını açılır.

*

İyi üretimler, iyi yönetimler yüzyıllarıyla değil, benimseyenleri ayakta kalırlar.

27 Eylül 2022, 12:11

PAZARLARDA YENİLİK YAPANLARDAN YENİ ÜRÜNLER SATANLARDAN KİMSE USANMAZ

Bu yazı daha önce 30.12.2020 tarihinde de yayımlanmıştı.

Gecelerin gündüzleri izlemesi gibi, ekonomik hayatta, üretim tüketimi izler. Nasıl gecesiz gündüz olmazsa, tüketimsiz üretim olmaz. Hayatın her alanında tüketim üretimi, üretim tüketimi peşinden sürükler. İnsanlar yaşamaya kayıtsız kalamadıkları gibi, üretime ve tüketime kayıtsız kalamazlar. Hayatın kolaylaştırılması ve güzelleştirilmesi, bütün kuruluşların yararlı üretimde yarışmalarına dayanır.

*

Üretim konuları ne olursa olsun, sürekli yenilik yapmayan, kendilerini sürekli yenilemeyen kuruluşlar, uluslararası pazarlarda yarışma üstünlüğü kazanamazlar. Yıldan yıla hızlanan ve yeni boyutlar kazanan küresel yarış, bütün kuruluşları dünya kalitesinde, dünya fiyatlarında, ürün, hizmet ve bilgi üretmeye zorlamaktadır. Bu yüzden yenilik yaparak, katma değerleri artırmak, maliyetleri düşürmek, bütün kuruluşlar için hayati önem taşımaktadır.

*

Yenilik yapmak iki boyutlu bir alandır, bir boyutunda küresel yarışma gücü kazanma, bir boyutunda üretimde katma değeri artırma hedefi vardır. Bilgi toplumlarının değer toplumlarına dönüşmeye başladığı bir dünyada, bütün kuruluşlar ürettikleri ürünlerde ve hizmetlerde, bilgi yoğunluğuyla birlikte, değer yoğunluğunu da artıran, yenilikler peşinde koşuyorlar. Onlar üretimde yapılan yeniliklerin, topluma zarar vermeden yarar sağlamasına büyük özen gösterirler.

*

Değer toplumu kuruluşları, kalıcı ve yararlı bir yenilikler yapmak için, Kevin Kelly’nin, “Arı kovanı çalışma düzeni” olarak nitelendirdiği, bir çalışma yöntemi uyguluyorlar. Arı kovanlarında her arının istediği zaman, istediği yere gittiği, istediğini yaptığı, çok sayıda küçük dinamiklerden oluşan, çok büyük bir dinamik oluşturulur. Kuruluşlar arıların çalışma düzenini benimserlerse, özgürlük alanını genişleterek, katılımı artıran bir yönetimle, yenilik yapma güçlerini geliştirirler.

*

Uzakları yakınlaştıran kuruluşlar dünyasında, geleneksel yapılarını değiştirerek, çalışanların, ortakların, yöneticilerin, tedarikçilerin ve müşterilerin katılımını sağlayacak, yenilikçi çalışma düzenleri çok büyük önem kazanıyor. Dünyanın her yerinde yeni düşünceler, kuruluşların tavanlarından daha çok, işin içinde olan tabanlarından kaynaklanır. Bir ürün ya da hizmetin gelişmesine dünyanın neresinde olurlarsa olsunlar, üretenler kadar tüketenler de katkıda bulunur.

*

Yenilik yapmada ve hayatı yaşanır kılmada, en önemli, en güçlü ve en etkili dinamik, bütün insanlığın oluşturduğu en büyük dinamiktir. Duvarsız ve kapısız bir kuruluşa dönüşen dünyada, en önemli ve en büyük yenilik kaynağı, yüzyılların içinde süzülüp gelen değerlerle yoğurulan, insanlığın bilgi ve bilgelik birikimidir. Kuruluşlar geçmişten yola çıkarak buldukları yenilikleri, güncelleyerek geleceğe taşırlar. Gelecek yeniliklere yapılan yatırımlarla yaşanır kılınır.

*

Kuruluşlar kusurları azaltan üreticilerle, hataları gören tüketicilerle yenilik yolunu genişletirler.

*

Kusursuzlukta yarışan kuruluşlar, yaptıkları yeniliklerle, ürünlerinin kusurlarını azaltırlar.

*

Yeniliklerle sürekli yenilenen kuruluşların, ürünlerine bütün dünyanın kapıları açılır.

28 Eylül 2022, 12:53

EGİTİM İNSANLARDAKİ YETENEKLERİ DOĞAL HAYATTAKİ GERÇEKLERİ ELELE VEREREK BİRLİKTE GÜN IŞIĞINA ÇIKARMAKTIR

Dünyada üniversitelerin karşı karşıya olduğu sorunların başında, nelerin, nerede, nasıl öğretileceği gelir. Artık üniversitelerde nelerin öğretildiğinden daha çok, öğretilenlerden nasıl yararlanılacağı önem kazanmıştır. Bunun için her üniversite, fakültelerini kuruluşlarla, kuruluşları fakültelerle bütünleştirmeye çalışmaktadır. Anadolu’da denildiği gibi: “Bilmek ile yapmak arasında dağlar vardır”. Bilmeden yapılmaz, yapılmadan bilinmez.

*

Hayatın her alanında uygulanmayan bilgi içselleştirilemez. İçselleştirilen ve özümsenen bilgi, duyularak, görülerek ve denenerek kazanılan bilgidir. Bilmek gereklidir, ancak yetmez, uygulamak gerekir. Uygulanmayan bilginin, kimseye yararı olmaz. Bu yüzden, “Düşünüyorum öyleyse varım” diyen, Dekart’a göre, “Gerçek bilgi, yaparak, denenerek öğrenilen bilgidir”. Doğrulanabilir ve uygulanabilir bilgiye ulaşmada, üniversiteyle ürün ve hizmet üreten kesimlerin, el ele vermeleri büyük önem taşır.

*

Ülkelerin bütün kuruluşlarıyla, dünya pazarlarına açılmaları, işletmelerle üniversiteler arasında, iletişmi ve etkileşimi hızlandıran, köprüler kurmalarına, işbirliğini geliştirmelerine bağlıdır. Dünyanın her ülkesinde, Tıp fakültelerinin başarıları, hastanelerle bütünleşmelerinden kaynaklanır. İşletme, Yönetim, İletişim ve Mühendislik fakülteleri, eğitimde başarılı olmak için kuruluşlarla bütünleşmek zorundadırlar. Yeni yüzyılda üniversitelerle, işletmeler arasındaki duvarlar, bütünüyle yıkılacaktır.

*

Bernard Shaw eğitimi, “Bilgi ağacından meyva toplamaya yarayan merdiven” olarak tanımlamaktadır. Dünyada bilginin vatanı yoktur. Büyük bilgi ağacının kökleri, bütün insanlığın bilgi birikiminden beslenir. Ağacın meyvalarını toplayacak merdivenin, bir ayağı üniversitelerdedir, bir ayağı işletmelerdedir. Bu yüzden üniversitelerde, masanın iki yanını bilen öğreticiler ve öğrenciler, yeni şeyler öğrenmede ve yeni şeyler öğretmede, daha çok başarılı olurlar.

*

Kant’ın vurguladığı gibi: “İnsanın doğasındaki mükemmelliğin sırları eğitimde gizlidir.” Tabiatın yapısında gizlenen kusursuzluğun sırları, kuramla uygulamanın birbirini sürekli doğrulamasıyle çözülür. Nasıl ateş olmayan yerden duman çıkmazsa, uygulama olmayan yerden kuram çıkmaz. Duman ateşin, uygulama kuramın habercisidir. Uygulama kurama giden, yolda atılmış adımdır. Uygulama kuram geliştiren araştırmacının, gördüğü rüyaların gerçekleşmesidir.

*

Kuramın gözü bir ise, uygulamanın gözü bindir. Bir resimin bin söze bedel olduğu gibi, bir güzel uygulama, bin kurama bedeldir. Ancak kuramsız uygulama olmadığı gibi, uygulamasız kuram olmaz. Yeni ürünler üretmede,üretimde yenilik yapmada, kuram ve uygulama, birbirini tamamlayan bir bütünün, iki ayrı alanıdır. Kuramın geçerliliği uygulamaya, uygulamanın gücü kurama dayanır. Uygulamadan yola çıkanlar, önünde ya da sonunda kurama varırlar.Uygulama kuramın pazarıdır.

*

Kuramın geçerliliği uygulamayla, uygulamanın iyileştirilmesi kuramla sağlanır.

*

Kuramsal çalışmalarda, gizli gerçekler yoktur, gizlenmiş gerçekler vardır.

*

Üretimde ve yönetimde, kuram ağaçtır, uygulama ağacın meyvasıdır.

29 Eylül 2022, 12:38

DERİN KÜLTÜRLERİ OLMAYAN TOPLUMLARIN ZENGİN EKONOMİLERİ OLMAZ

Ellerindeki kaynakları değerlendirmesini bilen kişiler, kuruluşlar ve ülkeler, sermaye yoksunluğu çekmezler. Üretim gücünü büyütmek için, toplumun değişik kesimlerinin elinde, gizli ya da açık küçümsenmeyecek servetler vardır. Sorun değerlendirilmeyen kaynakları sermayeye dönüştürerek, ürün, hizmet ve bilgi üretme gücünü büyütmektir. Üretim gücünü büyütmede, sermaye kişilerin, kurumların ve kuruluşların, çevresine gelmez, zamanı gelince çevrenin, dışına çıkılarak, sermayenin aranması ve bulunması gerekir.

*

Bir ülkenin zengin doğal kaynaklara, bir kuruluşun geniş topraklara sahip olması, bir servete sahip olduğunu gösterir. Ancak eldeki servet, ürün ve hizmet üretiminde kullanılmıyorsa, dinamik değil, statik bir kaynaktır. Kurumların ve kuruluşların ellerindeki statik kaynakları, dinamik kaynaklara girişimciler dönüştürürler. Onlar bütün toplumlarda, eldeki kaynaklarla, ürün ve hizmet üretmenin, öncüleri olurlar. Girişimciliğin gelişmediği toplumlarda, servetler sermayeye dönüşmediği gibi, zaman içinde eriyerek yok olur giderler.

*

A.Çehov’un “Vişne Bahçesi” oyununda, varlıklı bir ailenin servetini sermayeye dönüştüremediği için, karşılaştığı büyük ekonomik sıkıntılar anlatılır. Ailenin evleri dışındaki tek varlıkları, oturdukları evin yakınındaki, büyük bir vişne bahçesidir. Değişimin farkında olan bir dostları, bahçeye evler yaparak satmayı önerir. Vişne bahçesine ev yapmak, ailenin kapalı dünyasına çok ters gelir, dostlarına hiç kulak asmazlar. Ancak servet kendiliğinden sermayeye dönüşmediği için, aile elindeki son servet olan vişne bahçesini yitirir.

*

Dünya tarihinin her döneminde, kaynakların değerlendirilmesi, toplumların, kuruluşların, insanların, karşı karşıya oldukları sorunların başında gelmiştir. Bütün ülkeler, bütün kuruluşlar, varlıklarını ve güçlerini koruyabilmek için, ekonomik ve kültürel kaynaklarına, katma değer kazandırmak sorunuyla karşı karşıya kalırlar. Toplumların bilgi, hizmet ve ürün üretme güçleri, uzun dönemli düşünen, yenilik yapmasını bilen, risk almaktan kaçınmayan, gişimci kişilerden ve girişimci kuruluşlardan kaynaklanır. Kişiler ve kuruluşlar, kendi kendileriyle yarışarak, uzun ömürlü olurlar.

*

Kuruluşlar kültürel ve ekonomik alanlarda, durmadan yenilenerek, üretim güçlerinin gelişmesine ve büyümesine süreklilik kazandırırlar. Kuruluşlar güçlerini büyüterek değil, insanları güçlendirerek güçlerini korurlar ve geleceğe kalacak ürünler, hizmetler ve bilgiler üretirler. Tarih boyunca kültür gibi, ekonomi de insanların en çok ilgilendiği ve insanları en çok ilgilendiren, alanların başında yer almıştır. Kültür ve ekonomi, zamanla değer yitirmez, değer kazanır. Yüzyıllar öncenin üretim sorunları, insanlığın üretim sorunları olmaya devam etmektedir.

*

Ülkelerin ürün, hizmet ve bilgi üretme güçlerini büyütebilmek için, serveti sermayeye dönüştürecek, girişimcilere ve kuruluşlara, bütün dünyanın ihtiyacı vardır. Onlar dünyanın kaynaklarını, ürünlere, hizmetlere ve bilgilere dönüştürerek, yoksulluğun üstesinden gelmekle kalmazlar, dünya barışına en büyük katkıda bulunurlar. Üreten el olmayı özendirmeyen toplumlarda, kültürel alan derinliğini, ekonomik alan zenginliğini yitirir. Kültürün dinamiklerini kavramadan, ekonominin dinamikleri kavranılmaz.

*

Toplumların kan dolaşımında, kültürler atar, ekonomiler toplar, damarları oluştururlar.

*

Ülkelerin kültürel derinlikleriyle, ekonomik zenginlikleri birbirini dönüştürür.

*

Kültürleri zengin olan toplumların, ekonomiler yoksul olmaz.

30 Eylül 2022, 12:08

DOĞU'DAN BATI'YA DÜNYA KUSURSUZLUK YOLUNUN KUSURLARINDAN KAÇINMASIN BİLENLERLE YAŞANIR KILINIR

Dünyanın her yerinde ülkelerin gücü, kusursuzluğa giden yolda, kusursuz bilgi, hizmet ve ürün üretmesini bilen, kurumlarından ve kuruluşlarından kaynaklanır. Hayatın bütün boyutlarında, kusursuzluğu arayan kuruluşlar, kazandıkları üstünlükleri, kısa zamanda yitirmezler. Dünyanın önde gelen kuruluşlarının, üst düzey yöneticilerinden, Donald Keough başarısızlığa giden yolda, yapılan kusurları on başlık altında toplamaktadır.

*

1. Aşırı borçlanmak. İster bilgi, ister hizmet, ister ürün üretsin, hiçbir kurum, hiçbir kuruluş borçlanmadan büyüyemez. Ancak borçlanarak gösteriş yatırımı yapanların duvara çarpmasını, hiçbir borç veren kuruluş önleyemez.

*

2. Tek bir alıcıya bağlanmak. Kuruluşların yerel ve küresel pazarlarda, üstünlük kazanmaları için, hem alıcılarını hem de tedarikçilerini, çeşitlendirmeleri gerekir. Tek alıcı ve tek tedarikçi, bir kuruluşun yönetiminde en büyük risktir.

*

3. Kusurlu ortaklar seçmek. Hangi alanda üretim yapılırsa yapılsın, kusursuz üretim yapmak için, her şeyden önce kusursuz ortaklara ihtiyaç vardır. Ortaklık yapmasını bilmeyenler, paylaşmasını bilenler tarafından paylaşılırlar.

*

4. Sağlık sorunlarını göz ardı etmek. Kurum ve kuruluşların sağlıklı olabilmeleri, yöneticilerinin sağlıklı olmalarına bağlıdır. Kendileriyle birlikte çalışanlarının, sağlıklarına önem vermeyenler, kuruluşlarının sağlığını korumakta güçlük çekerler.

*

5. Yönetimde bilgi akışını aksatmak. Başarılı kuruluşlar, yönetim ve işletme fonksiyonlarında, yukarıdan aşağıya olduğu kadar, aşağıdan yukarıya bilgi akışını aksatmazlar. Bilgi akışının aksadığı kuruluşlarda, bütün fonksiyonlar aksar.

*

6. Pazarda yarışmayı, fiyatları düşürmeye dönüştürmek. Pazarlarda yarışma üstünlüğü kazanmanın yolunu, fiyatları düşürmekte bulan kuruluşlar, giderlerini denetim altına almakta güçlük çekerler. Sürdürülebilir yarış fiyatla değil, her alanda farklı olmakla sağlanır.

*

7. Büyük yönetim binalarına yatırım yapmak. Dünyanın neresinde olursa olsun, sermayeyi servete dönüştüren kuruluşlar, uzun dönemde varlıklarını koruyamazlar. Üretici güç, servetten önce sermayeye dayanır. En etkili sermaye, entelektüel sermayedir.

*

8. Alıcılara odaklanmayı unutmak. Tarımın, sanayinin ve hizmetlerin her alanında, bütün kurumları ve kuruluşları, alıcıları ayakta tutarlar. Hiçbir kuruluş alıcısı olmayan bir ürün, bir hizmet ve bir bilgi üretemez. Başarının bayrağını alıcılar taşır.

*

9. Kendisini yenilemeyi bırakmak. Nasıl derisini değiştirmeyen yılanlar yaşayamazlarsa, kendilerini yenilemeyen kuruluşlar uzun ömürlü olamazlar. Kusursuzluğun peşinde olan kurumlar ve kuruluşlar, her gün yeniden doğmasını bilirler.

*

10. Yatırım yapmaktan kaçınmak. Kusursuzluğu arayan kurumların ve kuruluşların gelecekteki başarıları, bugünden geleceğe yaptıkları yatırımlara bağlıdır. Geleceğe yatırım yapmayanlar, kendi hayat kaynaklarını kendileri kuruturlar.

*

Yirmi birinci yüzyılda ülkelerin üretim gücüne yeni boyutlar kazandıracak olanlar, kusursuzluk arayışında, kusurlardan kaçınmasını bilen, kurumlar ve kuruluşlar olacaktır. Kültürde ve ekonomide, kusursuzluğu arayan kuruluşlar, bir yandan kusursuzluğun öncüsü olurlarken, bir yandan büyük bir yarışma üstünlüğü kazanırlar. Onlar ülkelerinin ekonomileriyle birlikte, kültürlerine yerel ve küresel pazarlarda, geniş alanlar açarlar.

*

Kusursuzluğu arayan toplumların, kusursuz kültürleri,kusursuz ekonomileri olur.

*

Kültürler doğru düşüncelerin, ekonomiler doğru eylemlerin peşinde koşarlar.

*

Hayatın her alanında, kusursuzluğu aramak, sonu olmayan bir süreçtir.