Prof. Dr. Nazif Gürdoğan Yazar, Akademisyen

Ekim 2022

42 yazı

1 Ekim 2022, 12:40

SAVAŞ DÜNYASINI BARIŞ DÜNYASINA DÖNÜŞTÜRMEK OMUZLARINDA SİLAH TAŞIYANLARDAN DAHA ÇOK ELLERİNDE KALEM TAŞIYANLARIN İŞİDİR

Yirminci yüzyılın ilk yarısında, Osmanlı Devleti'nin Anadolu'ya çekilmesiyle, Balkan'larda, Ortadoğu'da ve Kafkaslar'da önemli bir güç boşluğu oluştu. Dünyanın petrol havzasında ortaya çıkan yönetim yetersizliği, Soğuk Savaş döneminin iki büyük gücü olan Amerika ve Rusya tarafından giderilmeye çalışıldı. Yirminci yüzyıl, iki dünya gücünün elinde, bir savaş yüzyılı oldu. İki dünya savaşında Avrupa ülkeleri yerle bir oldular.

*

Amerika'nın ve Rusya'nın öncülüğünde Batı dünyası, savaşları Ortadoğu'dan tekrar Avrupa'ya taşıdı. Rusya Çeçenistan, Gürcistan ve Suriye şehirleri gibi, Ukrayna şehirlerini de yakıp yıkıyor. Küresel sorunların, silahlı güçlerle çözülmeye çalışılması, Yirmi birinci yüzyılı da bir savaş yüzyılına dönüştürdü. Savaş kuşağında yer alan, Türk ve İslam dünyası, savaş yüzyıllarının, en çok zarar gören, en çok bedel ödeyen dünya oldu. İnsanlığın vicdanı olan aydınlar dinlenilseydi, dünya böylesine dehşet verici bir savaş alanı olmazdı.

*

Türkiye'nin düşünce ve edebiyat dünyasında yeni bir çığır açan Sezai Karakoç''un vurguladığı gibi: “Dünyada yönetimleri uyaracak olan kılıç değil kalemdir.” Tarihin her döneminde kalem kılıçtan daha keskin olmuştur . Dünyanın her yerinde, ülkelerin yönetimini silahla ele geçirenler, yönetimden silahla uzaklaştırılırlar. Tarih boyunca kılıçlarla yürüyenler, kılıçlarla durdurulmuşlardır. Ülkeler arasındaki sınırların önemini yitirdiği bir dünyada, sınırların koruyucuları silahlı güçlerden önce silahsız güçlerdir.

*

Bütün dünyada silahsız güçlerin başında, düşünce, kültür ve sanat dünyasının öncüleri gelirler. Savaşlara karşı çıkan ve dünyadaki barış hareketlerini destekleyen aydınlar, dünya barışının en büyük güvencesidirler. Savaş kararları, bütünüyle siyasi ve askeri yöneticilere bırakılırsa savaşların sonu gelmez. Savaşlardan toplumun bütün kesimleri zarar görürler. Silahlı güçlerin savaşların yerine silahsız güçlerin yarışlarının geçtiği bir yüzyılda, aydınlardan daha güçlü bir silah yoktur.

*

Savaşlar yalnızca savaşan ülkeleri değil, dünyanın neresinde olurlarsa olsunlar, Ukrayna savaşında olduğu gibi, bütün ülkelerde etkilerini gösterirler. Yirmi birinci yüzyılda, yararlı savaşın, zararlı barışın olmadığını, bütün insanlığa, yalnızca aydınlar anlatırlar. Dünyanın her yerinde, aydınlar devletlerin değil, milletlerin adına konuşurlar. Onların konuştukları her yerde, bütün bir insanlık vardır. Barışın kalemi savaşın kılıcından çok daha keskindir.

*

Aydınların etkisi, silahlı devlet güçlerinden daha çok silahsız millet güçlerinin yanlarında, yer almalarından kaynaklanır.

*

Dünyada gizliğin ortadan kalması, aydınların sorumluluklarını yerel boyutlardan, küresel boyutlara taşımıştır.

*

Kiev'de savaş olursa, Paris'te, Berlin'de, Londra'da, Moskova'da, Pekin'de, Washington'da barış olmaz.

1 Ekim 2022, 20:33

TÜRK VE RUS DÜNYASININ KIRAN KIRANA DEVAM EDEN HESAPLAŞMASINI ANLATAN ''ZAMANI AŞAN ŞEHİRLER'' KİTABIMIZIN GENİŞLETİLMİŞ 4.BASKISI

YAPILDI.OKUYANLAR DENEME TADINDA BAKÜ ŞEKİ TAŞKENT SEMERKANT BUHARA GEZİ İZLENİMLERİ BULACAKLAR. TEŞEKKÜRLER SEVGİLİ İSMAİL AYAN.

2 Ekim 2022, 12:54

GİRİŞİMCİLER GÖRÜLMEYENLERİ GÖRÜRLER DUYULMAYANLARI DUYARLAR DÜŞÜNÜLMEYENLERİ DÜŞÜNÜRLER YAPILMAYANLARI YAPARLAR

Girişimciler üretim güçsüzlüğünün üstesinden, kültürle ekonomi arasında,yollar açarak, köprüler kurarak ve yenilikler yaparak gelirler. Girişimcilikte Goethe’nin vurguladığı gibi: “İstemek yetmez, yapmak gerekir, bilmek yetmez, uygulamak gerekir.” Ülkelerin üretim güçlerine, yeni boyutları girişimciler kazandırırlar. Onlar rüya görme gücünün, sermaye gücünden daha önemli olduğunu, dünyayı gerçekleşen hayallerin dönüştürdüğünü bilirler.

*

Kültürün derinliğine dayanan, değerlerle yoğurulan girişimcilik, ekonomiyi zenginleştirici gücünü, rant peşinde koşanlardan değil, üretim derdinde olardan alır. Fransızların “Adam Smith”i olarak bilinen, Jean Baptiste Say’ın gözünde girişimciler, ekonominin kaynaklarını verimsiz üretim alanlarından, verimli üretim alanlarına yönlendirmesini iyi bilirler. Joseph Schumpeter risk almasını, yenilik yapmasını bilen girişimcileri, ekonomik hayatın merkezine yerleştirir.

*

Girişimciler dünyanın hangi şehirinde bulunurlarsa bulunsunlar, nehirlerin sularını enerjiye dönüştüren barajlara benzerler. Nasıl nehirlerin yoluna kurulan barajlar, toplumun bütün kesimlerine enerji sağlarlarsa, girişimciler toplumların ihtiyaçlarını karşılayan ürünleri, hizmetleri ve bilgileri sağlarlar. Girişimciler dünyanın hangi ülkesinde olurlarsa olsunlar, bulundukları şehirlerin ekonomik ve kültürel hayatlarına, yeni üretim alanları açarlar, yeni zenginlikler kazandırırlar.

*

Zengin kaynakları olanlar değil, zengin rüyaları olanlar girişimci olurlar. Bunun için “Girişimcilik rüya görmektir” diyen Stefano D’Anna, girişimcilerin hayallerinin rüyalarını görmelerine, rüyalarına inanmalarına, rüyalarının peşinden koşmalarına ve rüyalarından kuşku duymamalarına çok önem verir. Büyük rüyaları olmayan girişimcilerin, büyük destekçileri olmaz. Girişimcilerin rüyaları zenginleştikçe, geliştirdikleri ürünler ve hizmetler zenginleşir.

*

Girişimciler rüyalarını gerçekleştirme yolunda, engel tanımadan bütün zorluklara katlanırlar. Onlar dağları yerlerinden oynatırlar, nehirlerin yataklarını değiştirirler, ulaşılmayan denizlere ulaşırlar. Rüyalarına inananlara, rüyalarından kuşku duymayanlara, melek yatırımcılar inanırlar, borç veren kuruluşlar güvenirler. Dünyanın neresinde olursa olsun, rüyaları görülen yeni ürünler üretilir, üretilen yeni ürünlerin rüyaları görülür. Girişimcilik gündüz gece rüya görmektir.

*

Görülecek rüyaları olmayan girişimcilerin, gerçekleşecek yenilikleri, üretilecek ürünleri olmaz. Girişimciler yapacakları yeniliklerle, üretecekleri ürünlerle konuşurlar. Kültürel ve ekonomik alanda yenilik, girişimciliğin küresel dilidir. Her alanda üretim gücünü büyütmede, yenilik yapan girişimciler, rüyalarıyla düşünen, ürünleriyle konuşan girişimcilerdir. Girişimcilerin rüyaları, ürettikleri ürünlerle, ürettikleri hizmetlerle, ürettikleri bilgilerle gerçekleştirilir.

*

Girişimci toplumlar, korku toplumları değil, ümit toplumlarıdır.

*

Girişimciler kazançtan önce, yenilik peşinden koşarlar.

*

Yenilikleri yenilmekten, korkmayanlar yaparlar.

3 Ekim 2022, 11:40

KARE DÜNYADA BİR ÜLKE İÇİN İYİ OLAN BÜTÜN İLKELER İÇİN İYİDİR BİR ÜLKE İÇİN KÖTÜ OLAN BÜTÜN ÜLKELER İÇİN KÖTÜDÜR

Dünyanın ürün ve hizmet üretiminden daha çok, paradan para kazanmaya dayanan, sanal finansal ekonomisinde, büyük krizler yaşanmaktadır. Sınırların dış etkilere karşı, koruyuculuğunu yitirdiği kare dünyada, Çin ya da Rus ekonomisinin öksürmesi, başta Amerika olmak üzere, bütün ülkelerin ekonomilerini yatağa düşürmektedir. Finansal krizler ülkelerin, birbirlerine ne kadar bağımlı oldukları göstermektedir.

*

Dünyada siyasal sınırların önemini yitirmesi, hayatın her alanında bütün ülkeleri, birbirine bağımlı hale getirmiştir. Sınırsızlaşan dünyada ülkelerin gücü, ekonomik bağımsızlıktan değil, dünya ekonomisiyle bütünleşmiş, ekonomik bağımlılıktan kaynaklanmaktadır. Bütün ülkelerle dışsatım dışalım bağları, kuranların ekonomileri güçlenirken, dünya pazarlarıyla bağlarını koparanların ekonomilerindeki canlılık yok olmaktadır.

*

Dünyada en çok tartışılan konuların arasında, küreselleşmeyle gelen yararlar ve zararlar ilk sıralarda yer alıyor. Yıldan yıla büyük bir hız ve yoğunluk kazanan küreselleşme, üretim gücünü büyütmek isteyen ülkeleri, başka ülkelerle ekonomik bağlarını koparmaya değil, güçlendirmeye zorluyor. İster Amerika’nın Çin’e açılması olsun, ister Çin’nin Avrupa’ya açılması olsun, ülkeler arasında dış pazarlara açılma yarışı, hız kesmeden devam ediyor.

*

Ülkeler yarışı her yıl kazansalar da kaybetseler de, ertesi yıl yarışa yeniden başlamak zorundadırlar. Bir yıl yarışa katılmamak, ülkelerin ürün, hizmet ve bilgi üretme gücünde, büyük aksamalara yol açıyor. Küresel yarışın dışında kalan ülkeler, ekonomik güçlerini yitiriyorlar. Soğuk Savaş döneminin ekonomi, politika ve kültür paradigmaları, büyük bir değişikliğe uğramıştır. Dünyada kendine yeten, kimseyle alışverişi olmayan, hiçbir ülke yoktur.

*

Birbirleriyle savaşan ülkelerin yerine, birbirleriyle yarışan ülkeler geçmiştir. Ülkelerin korkuları pazarlarının, başka ülkeler tarafından ele geçirilmeleri değil, dünya pazarlarını ele geçirecek kuruluşlarının azalmasıdır. Yeni yüzyılda bütün ülkeler, bütün kuruluşlar ekonomik, siyasal ve kültürel alanlarda birbirine bağlıdır, ortak alanları bağımsız alanlarından kat kat fazladır. Dünya büyük bir pazara dönüşmüştür. Pazarda bir ülke değil, bütün ülkeler vardır.

*

Bilgisayarlar gibi, ülkeler de birbirlerine bağlandılar. Ancak denetim tek bir ülkenin ya da ülkeler grubunun elinde değildir. Artık Harvard için iyi olan, yalnızca Amerika için değil, Harvard’ın bilimsel ve teknolojik çalışmalarından yararlanan, bütün ülkeler için iyidir. Ekonomik ve kültürel alanlarda, ülkelerin hem iyiliklerinden, hem kötülüklerinden, bütün ülkeler etkilenmektedir. Dünyada her ülke, gelirleri büyütmek giderleri azaltmak zorundadır.

*

Her alanda Mevlana gibi, “Biz yeniler satıyoruz” demeyen ülkelere, pazarlarda yer yoktur.

*

İşin başı bir araya gelmektır, ortası bir arada kalmaktır, sonu birlikte çalışmaktır.

*

Tek pazara dönüşen dünyada, bir ülke için iyi olan, bütün ülkeler için iyidir.

4 Ekim 2022, 20:09

SINIRSIZ DUVARSIZ KAPISIZ KARE DÜNYADA HER ŞEHİR EL UZATILACAK YENİ BİR İSTANBUL'DUR

Fatih Asyalıların olduğu kadar, Avrupalıların da tarihinde köklü dönüşmelere yol açan, Türk sultanlarının başında gelir. Batı'nın İskender'le başlayan Sezar'la devam eden yürüyüşünün yönünü, Fatih İstanbul'u alarak, Doğu'dan Batı'ya çevirmiştir. Fatih üç kıta ve iki denizi sınırlarının içine alan “Büyük Osmanlı Devleti”nin rüyasını görmüştür. “İkinci Roma” İstanbul'u Türklere başşehir yaparak, Orta Çağ'ı kapılarını kapatmış, Yakın Çağ'ın kapılarını açmıştır. Hedefinde “Birinci Roma”vardır, üçüncüsü olmayacaktır.

*

Türklerin Avrupa'da 1354'te Gelibolu'da başlayan yolculuğu, 1361'de Edirne, 1369'da Sofya, 1389'da Kosova, 1392'de Üsküp, 1430'da Selanik,1453'te İstanbul, 1463'te Saraybosna, 1468'de Belgrad, 1526'da Budapeşte, 1529'da Viyana'ya kadar, yeni katılmalarla, genişleyerek devam etmiştir. Avrupa'da Tuna, Asya'da Dicle, Fırat, Afrika'da Nil, Fatih'in kurumsallaştırdığı, bütün dinlerin ve geleneklerin güvenliğini sağlayan, “Osmanlı Barışı”nın, hayat kaynakları, kutlu nehirler olmuştur.

*

Doğu'suyla, Batı'sıyla “İki Roma”yı bir kızıl elma olarak gören Fatih, Osmanlı barışının en büyük, en güçlü güvencesinin Asya'daki Türk varlığından daha çok Avrupa'daki Türk varlığının olduğunu düşünüyordu. Bu yüzden, Gedik Ahmet Paşa'nın yönettiği gemilerle, Türkler Arnavutluk'tan İtalya'ya geçtiler ve Otranto kalesine yerleştiler. Türkler için, İkinci Roma'dan sonra Birinci Roma'ya giden yol da açılmıştır. Fatih'in 1481'de sefere hazırlandığı bir dönemde, ellisini bulmayan genç bir yaşta ölümü, Osmanlıların gözünü Roma'dan Viyana'ya çevirmiştir.

*

İstanbul'un Türklerin başşehiri olmasının üzerinden bir yüzyıl geçmeden, Fatih'in Avrupa, Yavuz'un Asya, Kanuni'nin hem Asya hem Avrupa diyen vizyonlarıyla, Osmanlı Devleti, üç kıta ve iki denizin en büyük, en önemli gücü olmuştur. Kanuni döneminde Türklerin Kızıl Elma'sı Roma değil, Viyana'dır. Türkler Viyana'nın kapılarının önüne, bir kere değil, iki kere gittiler. Türklerin İstanbul'a geri gitmemek üzere gelişlerinin yıldönümleri kadar, Viyana'dan ger dönüşlerinin yıldönümleri de önemlidir. Viyana'daki başarısızlığın kaynaklarını anlamadan, İstanbul'daki başarının kaynakları anlaşılmaz.

*

Tarihte başarıların da başarısızlıkların da çok önemli kaynakları vardır. Türkler İstanbul'da başarılı olmuşlarsa, başarının çok ciddi sebebleri vardır, Viyana'da başarısız olmuşlarsa, başarısızlığın çok ciddi sebepleri vardır. Türkiye'nin geleceğini inşa etmede, geçmişin başarılarıyla birlikte, başarısızlıklarından alınması gereken dersler, bütün ayrıntılarıyla ortaya konulmalıdır. Fatih kendisinden önce onlarca defa kuşatılan İstanbul surlarının önlerinde uğranılan başarısızlıklardaki hataları, tekrarlamadığı için başarılı olmuştur.

*

Hiçbir ülke kendisine yeni bir geçmiş inşa edemez. Ancak her ülke kendi geleceğini kendisi inşa eder. Geleceği inşa edecek mimarlar, geçmişin üniforma giyen askerleri değil, geleceğin forma giyen grişimcileridir.Siyasal sınırların çok değişmediği, ekonomik sınırların sürekli değiştiği, kare dünyanın yeni fatihleri, ürünleriyle, hizmetleriyle, bilgileriyle pazarlarda savaşan girişimcilerdir.

*

Kare dünyanın pazarları, gökyüzü gibi bütün ülkelerindir, hiç bir ülkenin tek başına sahip olamayacağı kadar büyüktür.

*

Kare dünya ya Fatih ya Akşemseddin olanların değil, hem Fatih hem Akşemseddin olanların dünyasıdır.

*

Bilgiyi bilgeliğe dönüştüren bilge girişimciler için dünyanın her şehiri, fethedilecek bir Roma'dır.

*

Kare dünya savaşların cephelerden, pazarlara taşındığı bir dünyadır.

4 Ekim 2022, 20:30

Gençler Türkiye'nin geleceğidir.Onların arasından onbeş sene

Gençler Türkiye'nin geleceğidir.Onların arasından onbeş sene sonrasının mimarları ve ''Yetmiş Güzel İnsan''ları çıkacaktır. Teşekkürler Değerli Bakan Prof.Dr. Mahmut Özer,Teşekkürler Değerli Ayfer Yıldırım,Teşekkürler Sevgili Hıdır Yıldırım,Teşekkürler Sevgili Müdür Suat Gültekin,Teşekkürler Sevgili Dursun Ali Yaz,teşekkürler Sevgili Savaş Tulgar.

5 Ekim 2022, 11:51

DÜNYA AZ KELİMEYLE ÇOK DÜŞÜNCE ANLATANLARLA DÖNÜŞÜR

Yunus’un şiirleri Anadolu insanının, düşünce ve eylem dünyasının temellerini oluştururlar. Yunus’un anlatım gücü, çok kelimeyle az şey anlatmaktan değil, az kelimeyle çok şey anlatmaktan kaynaklanır. Türkçe’de bir kelime, içinde yer aldığı cümleye göre, değişik anlamlar yüklenir. Şiirde az kelimeyle çok duygu, denemede az kelimeyle çok düşünce anlatılır. Diller arasında Türkçe, şiir dili olarak,deneme dili olarak çok güçlü bir dil özelliği gösterir.

*

Yalınlığın zirvesi Yunus bir şair, bir düşünür olarak Anadolu’yu anlatırsa da, ele aldığı sorunlar bütün insanlığı ilgilendirir. O şiirlerinde zamanını anlatır, geçmişe bakar, geleceği görür. Yunus Anadolu’dan yola çıkarak, bütün dünyaya seslenir. Bu yüzden aynı sorunları tartıştığı, çağdaşı Dante gibi, yazdıkları bütün dünyada karşılık bulur. Onlar peygamberlerin haber verdikleri Cennet’i, filozofların aradıklarını bilirler, filozoflara değil peygamberlere önem verirler.

*

Güneşin Doğu’dan doğarak gündüze, Batı’da batarak geceye dönüştürdüğü dünyada, Yunus’u izleyen insanların, önemi yıldan yıla katlanarak artıyor. Onların özlemini duydukları, güzel dünyanın güzel insanları, insanlığın atalarının yitirdiği Cennet’e giden yollardaki engelleri kaldırmayı, en büyük sorumluluk, en önemli görev bilirler. Onlar insanlığın bilgi ve bilgelik birikimine, yaptıkları eşsiz katkılarla anılırlar, güncelliklerini hiçbir zaman yitirmezler.

*

Dünyada insanlar hayatın başlama yıllarından, sonlanma yıllarına doğru, uzun bir yolculuğa çıkan, yurtsuz gezgine bir benzerler. Yitirilen Cennet’i hem görünen, hem görünmeyen dünyada ararlar, peygamberler arasında ayrım gözetmeden, Kutsal Kitap’ların ölümsüz değerlerine , dört elle sarılırlar. Dünyayı yitirilen Cennet’e dönüştürmeye çalışırlar, iki dünyayı birbirinden ayırmazlar, peygamberleştirilen filozofların büyüsüne kapılmazlar.

*

İnsanlığın Kıyamet’e kadar devam edecek yolcuğunda, iki dünyanın peygamberleriyle, tek dünyanın peygamberleştilenleri arasında çatışmalar hayatın ana dinamiğini oluşturur. Onların ellerinde dünya, zaman zaman bir Cennet’e, zaman zaman bir Cehennem’e dönüşür. Tarihin ve zamanın akışında, bir taraf Cennet’e güneş taşırken, bir taraf Cehennem’e ateş taşır. Güneşi arayanlar güneş, ateşi arayanlar ateş bulurlar.

*

Ateş dünyasının barış dünyasına dönüşmesinde, yalnızca görünen dünya vardır, her zaman görünen dünya belirleyicidir diyenler, bütün bir dünyayı ölüm saçan bir ateş topuna dönüştürürler. Onların ellerinde Yirminci yüzyıl gibi, Yirmi birinci yüzyılda da bir savaş yüzyılına dönüşüyor. Bunun için bütün ülkelerde, iki dünya arasındaki perdeleri kaldıran, ikisi arasında köprüler kuran, yeni Yunus’ların, yeni Dante’lerin sorumlulukları katlanarak artıyor.

*

Yeni yüzyılda barış dünyasına gözlerini kapayanlar, savaş dünyasını genişleten fırtına olurlar.

*

Birlikte bulunan barış ve savaş dünyasında, barış hayat kazandırır, savaş hayat söndürür.

*

Hayatın her alanında iki dünyaya, aynı önemi verenler, iki dünyayı birden kazanırlar.

6 Ekim 2022, 11:34

ÜRETİMDE GÜÇ HİYERARŞİSİZ BÜROKRASİSİZ PROTOKOLSUZ YALIN YÖNETİMDEN KAYNAKLANIR

Yirminci yüzyılın sonunda ortaya çıkan, teknolojik değişmelere uyum sağlamak için, bütün kuruluşların yalın ve esnek bir yapıya kavuşturulmaları gerekir. Her kuruluşun güçlü değişim dalgalarıyla baş etmesi, hiyerarşik yapılanmadan, yalın yapılanmaya geçmesini başarmasına bağlıdır. Kuruluşlardaki ordu benzeri hiyerarşik yapılanma,değişim dönemlerinde, çözülmesi oldukça güç, yönetim sorunlarına yol açmaktadır.

*

Yönetim bilimlerinde yapılan yeni araştırmalar, çalışma alanı ne olursa olsun, her kuruluşta hiyerarşik yapılanma, verimliliği düşürerek, kuruluşların ömürlerini kısaltan, yıkıcı bir işlev yüklendiğini göstermektedir. Esneklikten ve yalınlıktan uzak, katı bir hiyerarşik yapılanma, kuruluşların ömrünü kısaltan, en büyük düşmanları olmuştur. Hiyerarşinin olumsuzluklarını görmek için, dünyadaki ve çevredeki kamu kuruluşlarına, bir göz atmak yeterlidir.

*

Dünyada araba üretiminin öncülerinden Toyota'nın kurucusu Sakichi Toyoda, Henry Ford’un ünlü T Modelini pazara çıkardığı 1910 yılında, Amerika’ya yaptığı uzun bir gezi sonunda, “Artık otomobil çağındayız” diyerek, tekstil alanından araba alanına geçmiştir. Türkiye'deki bütün kuruluşlar da “Artık yalın yönetim çağındayız” diyerek, yeniden yapılanmak zorundadırlar. Dünyada gözlerin yalın üretimin öncüsü Japonya'ya çevrilmesi, 1974 yılındaki, petrol krizinden sonra olmuştur.

*

Japonya sarsıcı ekonomik durgunlukla karşı karşıya olsa da, yine de dünyanın büyük ekonomisi olmaya devam etmektedir. Japonya yalın üretimde olduğu gibi, yalın yönetimde de öncüdür. Japon kuruluşlarında bırakın hiyerarşik yapılanmayı, değişmeyen bir kuruluş yapıları bile yoktur. Çoğu Japon şirketinin nasıl yapılandığını kimse bilmez. Kuruluşlarda yalnızca, çok esnek olarak yapılanmış, çok sayıda çalışma grupları vardır.

*

Toyota’nın yalın üretim yöntemi, sıfır stok, sıfır hata, sıfır boş zaman, sıfır bekleme süresi, hiyerarşisiz yönetime ve toplam kalite yaklaşımına dayanır. Toyota yalın yönetimle, ellili yıllarda sayıları binler olan üretimini, iki binli yıllarda milyonlara çıkararak, Amerika’nın ve Avrupa’nın, güçlü araba üreten kuruluşlarıyla yarışmıştır. Taiichi Ohno, Henry Ford’un akan üretim yöntemini, geliştirmiş, yenilemiş ve yeniden yapılandırmıştır.

*

Dünyanın bütün kuruluşları, karşı karşıya olunan çok boyutlu krizlerinden, zarar görmemek için, yalın yönetime önem vermek zorundadırlar. Artık dünyadaki hiçbir kuruluşta, ordu gibi hiyerarşik yapılanmalara yer yoktur. Yalnızca emir veren, yalnızca emir alan hiyerarşik kuruluşların yerine, hem yukarıdan aşağıya, hem aşağıdan yukarıya bilgi akışına dayanan, tartışmaya açık, orkestralara benzeyen, hiyerarşisiz, bürokrasisiz, protokolsuz kuruluşlar geçmektedir.

*

Dünya pazarlarında, hiyerarşiye önem veren, ordular gibi yapılanan, kuruluşlara yer yoktur.

*

Hiyerarşisiz kuruluşların yönetiminde, her çalışan hem yönetendir, hem yönetilendir.

*

Orkestraların başarıları, çalışanlar arasındaki, uyumdan ve düzenden kaynaklanır.

7 Ekim 2022, 12:01

DÜNYAYI DEĞİŞİMLERE DİRENENLER DEĞİL DEĞİŞİMLERİ YÖNETENLER DEĞİŞTİRİRLER

Dünyanın bütün ülkelerinde, kendilerini değiştirmesini bilen kuruluşlar, toplumlarının ekonomik yapılarında olduğu kadar, kültürel dokularında köklü dönüşümlerin, sürükleyici gücü olurlar. Sürekli yenilenmek için sürekli değişen kuruluşlar, üretim yöntemlerini ve yönetim ilkelerini aksatmadan geliştirirler. Onlar dünyada esen değişim rüzgarlarından yararlanarak, üretim, pazarlama ve finansman fonksiyonlarına yeni açılımlar ve yeni yaklaşımlar kazandırırlar.

*

Kuruluşlarda üretim patlamasına yol açan değişmeler, ülkelerin kültürel derinlikleriyle, ekonomik zenginliklerinin altın oranda harmanlanmasından kaynaklanır. Ekonomik ve kültürel amaçların birbirleriyle çatışmaları, kuruluşların değişerek gelişmesini, gelişerek değişmesini öğrenmeleriyle önlenir. Nasıl yılanlar deri değiştirmeden yaşayamazlarsa, ağaçlar budanmadan meyva vermezlerse, kuruluşlar da sürekli değişerek, paslarından arınmadan ürün, hizmet ve bilgi üretme güçlerini büyütemezler.

*

Üretim yöntemlerindeki değişmelerin, toplumların ekonomik, siyasal ve kültürel yapısını nasıl değiştirdiği gösteren, her alanda sayısız örnek vardır. Henry Ford’un araba üretiminde yaptığı bir değişim, geliştirdiği akan iş yöntemi, kültürde ve ekonomide köklü dönüşümlerin yolunu açmıştır. Kuruluşların tek tek üretimden,birörnek kitlesel üretime geçmeleri,tarım toplumlarının, sanayi toplumlarına dönüştürmüştür. Ekonominin her kesiminde üretim çığ gibi artmıştır.

*

Ford’un üretimde gerçekleştirdiği değişim ve dönüşüm, Lenin’in ekonomide ve yönetimde gerçekleştirdiği, değişimden ve dönüşümden çok daha başarılı, çok daha kalıcı olmuştur. İşletme fonksiyonlarında olduğu gibi, yönetim fonksiyonlarında açıklık içinde, değişmeden gelişmek, gelişmeden değişmek mümkün değildir. Dünyadaki değişmelere karşı koyan kuruluşlardan daha çok, değişmeleri yöneten ve değişimleri değerlendiren kuruluşlar uzun ömürlü olmuşlardır.

*

Dünyadaki değişmelerden yararlanmak için, kuruluşların temel işletme ve yönetim fonksiyonlarında, gelirleri artıran giderleri azaltan değişiklikler yapmaları, kendileriyle sürekli değişmeye, sürekli yenilenmeye dönük,bir yarışa girmelerine bağlıdır. Yerli ve yabancı kuruluş farkının kalmadığı, düz kare dünyada, tehditlerle fırsatlar bir arada bulunmaktadır. Kuruluşların güçlü ve zayıf yanlarıyla, karşı karşıya oldukları, her tehditte bir fırsat, her fırsatta bir tehdit vardır.

*

Kuruluşlar her zaman değişmek ve değiştirmek için, yıkıcı tehditlerle yapıcı fırsatların bir arada oldukları bilmek ve görmek zorundadırlar. Değişerek gelişmede önemli olan, tehditlere karşı önlemler alırken, ortaya çıkan fırsatları değerlendirmesini bilmektir. Değişmesini bilen kuruluşlar, fırsatlardan yararlanmasını bilirler. Üretimde ve yönetimde çığır açıcı kuruluşlar, tehditlerin olumsuzluklarından önce fırsatların olumluluklarını görürler. Onlar tehditleri fırsatlara dönüştürmesini bilirler.

*

Kuruluşlar amaçlarını değiştirmeden, araçlarını ne kadar değiştirirlerse, o kadar başarılı olurlar.

*

Kuruluşlarda başarı bir arada olan karşıtların, birbirlerini dönüştürmelerinden kaynaklanır.

*

Kuruluşları başarılı kılan çok katlı büyük binaları değil, çok işlevli kusursuz ürünleridir.

8 Ekim 2022, 12:43

YEMEN'DEN UKRAYNA'YA ÖZLENEN BARIŞ BİR RÜYA GECELEYİN GÜNDÜZÜN BİR YAĞMUR İNCE VE HAZİN

Bu yazı daha önce 08.10.2019 tarihinde de yayımlanmıştı.

Ulaşım ve iletişim alanındaki gelişmelerle, şehirlerle birlikte kültürleri de birbirinden ayıran sınırlar, önemlerini yitirmişlerdir. Ekonomik, siyasal ve kültürel alanda ağırlık, ülkelerden şehirlere kaymıştır. Dünyanın neresinde olursa olsun, şehirlerin canlılığı, kapılarını farklı kültürlere açmalarından kaynaklanır. Şehirlerde büyümeye direnilmez, şehirlerin büyümesi yönetilir. Çok kültürlü yapıları korunarak, şehirler büyürken güzelleştiriler. Şehirler kapılarını dünyaya kapatarak, varlıklarını sürdüremezler.

*

Yirmi birinci yüzyılda küreselleşmeyle, hız ve yoğunluk kazanan çok kültürlülüğe, karşı koymak mümkün değildir. Doğu ve Batı arasındaki uyumu ve düzeni sağlayan, Asya ile Avrupa’nın yanyana gelerek, kapılarını birbirlerine açtığı İstanbul, dünyanın en önemli çok kültürlü, medeniyet merkezlerinden biridir. Yüzyılların içinde oluşan, her yüzyıldan izler taşıyan İstanbul’da, Doğu ile Batı bir arada, içiçe yaşamaktadır. Yedi tepe üzerine kurulan, gökkuşağı gibi, yedi renkten oluşan İstanbul’un güzelliği, çok kültürlülüğünden kaynaklanır.

*

Sezai Karakoç’un Şehrazat isimli şiirinde anlattığı sevgili İstanbul’dur. Şiirde vurgulandığı gibi, İstanbul “Bir rüya geceleyin gündüzün”, İstanbul “Bir yağmur ince hazin”, İstanbul “Şarkılarca büyük uzun”, İstanbul “Yolunu kaybeden yolcuların”, yolunu aydınlatan, ışığı hiç sönmeyen, bir kutlu lambadır. Üsküdar’dan, Eyüp’ten, güç alan İstanbul, Avrupa şehirlerinin Kudüs kapısıdır. Semerkant’tan Saraybosna’ya, İpek Yolu’nun üzerinde bir tesbihin taneleri gibi, dizilen Türk şehirleri, gözlerini İstanbul’dan hiç ayırmamışlardır.

*

Fatih’le Doğu'nun ve Batı’nın üçüncü Roma’sı, Moskova, Paris, Londra ya da Berlin değil, her ikisine de hayat hakkı tanıyan İstanbul olmuştur. Doğu’nun kutsal kültürünün odak noktası Kudüs'le Batı’nın seküler kültürünün odak noktası Atina, İstanbul’un koruyuculuğunda, varlıklarını bugüne kadar sürdürmüşlerdir. Bağdat, Buhara ve Kurtuba yanında İstanbul, Kudüs ve Atina arasındaki iletişim ve etkileşimin, doruk noktasına ulaştığı, en güçlü ve en etkili medeniyet merkezdir.

*

Ruhun bedene, bedenin de ruha ihtiyacı olduğu gibi, Kudüs’ün Atina’ya, Atina’nın da Kudüs’e ihtiyacı vardır. Bunun için, Bağdat Atina’nın, Paris de Kurtuba’nın düşünce birikimine uzak durmamıştır. Atina, Bağdat’ın düşünce dünyasını nasıl zenginleştirmişse, Kurtuba da Paris’in düşünce dünyasını öyle zenginleştirmiştir. Ankara ile Brüksel arasındaki sınırların kaldırılmasının tartışıldığı bir dönemde, Kudüs ile Atina arasında, yeniden köprü kuracak, İstanbul’dan başka şehir yoktur.

*

Doğu ile Batı arasındaki gerilimlerin, doğurduğu sarsıntıların kimseye zarar vermeden, atlatılabilmesi için, İstanbul’un yüzyılların içinde oluşan zengin birikimine, bütün dünyanın ihtiyaç duyuyor. Kudüs’ün bilgisi ve bilgeliğiyle, Atina’nın bilimi ve teknolojisi arasında yitirilen, uyum ve düzenin yeniden sağlamasında, en önemli görev ve en büyük sorumluluk, İstanbul’a düşmektedir. İstanbul’un öncülüğünde, Kudüs'ün ve Atina'nın, hayatın bütün boyutlarında, işbirliği yapması, bütün dünya için hayati önem taşıyor.

*

Kıtaların barış içinde yaşaması, üçüncü Roma Brüksel'in değil, yeniden İstanbul'un olmasına bağlıdır.

*

Üç kıta ve iki denizde, özlenen barışın güvencesi erdemli başşehir, Kanuni’nin İstanbul’u olacaktır.

*

Fatih’in İstanbul’unda ayrım yapılmaz, hem Kudüs’e, hem de Atina’ya yer vardır.

9 Ekim 2022, 11:37

ÜRETİMDE VE YÖNETİMDE KARANLIĞIN KURULUŞLARININ YOL AÇTIKLARI ZARARLAR AYDINLIĞIN KURULUŞLARIYLA ÖNLENİRLER

Yirmi birinci yüzyılın başındaki gelişmeler, bütün dünyada ekonomik, siyasal ve kültürel alanda köklü dönüşümlere yol açmıştır. Artık dünyada sağcılarla solcular değil, gündüzlerle geceler yarışıyor. Hem yerel hem küresel alanda yapılan yarışma, değişik isimler altında, ilk insandan beri devam etmektedir. İnsanlık tarihinin canlılığı, birbirine karşı güçlerin, Kıyamet’e kadar devam edecek, yarışmalarından ve çatışmalarından kaynaklanmaktadır.

*

Gündüzlerle gecelerin yarışmasının olmadığı bir dünyada, ister siyasal, ister kültürel, ister ekonomik olsun, bütün kuruluşlar canlılıklarını yitirirler. Tarihin bütün dönemlerinde, her alanda birbirleriyle yarışan kuruluşlar, toplumları dönüştürmüşlerdir. Dünyanın önde gelen kuruluşlarında, aydınlığın güçleriyle, karanlığın güçleri yarışarak çatışmaktadır, çatışarak yarışmaktadır. Bunun için güçleri artan kuruluşların, denetimi ve yönetimi, bütün ülkelerin gündemindedir.

*

Yirminci yüzyılın kuruluşlarında makinalara dayanan, merkezden yönetim kuramlarının yerine, Yirmi birinci yüzyılda insanlara dayanan, yerinden yönetim kuramları geçmiştir.Bu yüzden dünyadaki kuruluşların yapılanmasında, çalışanların birbirlerine güvenmesinde, yetkilerin ve sorumlulukların dağıtılmasında, açıklık içinde sürekli yenilenme, büyük önem kazanmıştır. Karşılaşılan yeni sorunlar, insanlığın bilgelik birikiminden yararlanılarak çözülecektir.

*

Kuruluşlarda aydınlığın öncüleriyle, karanlığın öncülerinin çatışmasında, kusursuzluğu aramanın yolları ve yöntemleri, dünya gücü olmuş küresel kuruluşların yönetiminde, büyük önem taşımaktadır. Dünyanın bilgelik birikimi, gündüzün kuruluşlarıyla, gecenin kuruluşları arasındaki çatışmada, yol gösterici bir kutup yıldızı işlevi yüklenmiştir. Kuruluşların yönetiminde yapılan, büyük hatalar yüzünden, dünyadaki büyük kuruluşların ülkeleri ve sayıları sürekli değişmektedir.

*

Dünyanın bütün ülkelerindeki, aydınlığın kuruluşlarıyla, karanlığın kuruluşları arasında, zaman zaman çatışmaya dönüşen yarışma, giderek hız ve yoğunluk kazanmaktadır. “Aydınlığa açık, karanlığa kapalı” yönetim anlayışlarıyla, kuruluşlar kervanına bütün ülkelerden yeni katılmalar olmaktadır. Yeni kuruluşların başta gelen, görev ve sorumlulukları, karanlığın kuruluşlarıyla çatışmaktan önce, kuruluşlar arasındaki gece ve gündüz farkını ortadan kaldırmaktır.

*

Kuruluşlar aydınlığı yaygınlaştırma gücüne sahip oldukları gibi, karanlığı genişletme gücüne de sahiptirler. Ulaşılan gücün değerlendirilmesinde, kuruluşların sahip olduğu bilgelik birikimleri, kazanç birikimlerinden çok daha belirleyicidir. İnsanlığın nükleer bilgi birikimiyle, ölüm saçan silahlar yapıldığı gibi, şifa veren ilaçlar da yapılır. Gündüzlerin kuruluşları, ne kadar çok aydınlık olurlarsa, gecelerin kuruluşları da o kadar az karanlık olurlar. Karanlığın üstesinden aydınlıkla gelinir.

*

Dünyada bilgiler bilgeliğe dönüştürülmezlerse, akıllı telefon yapılan bilgilerle, akıllı füzeler yapılır.

*

Bilgi denetilmezse kimyasal maddeler, teröristlerin ellerinde bombalara dönüşürler.

*

Kuruluşlarda bilgeliğe yapılan yatırım, dünya barışına yapılan yatırımdır.

9 Ekim 2022, 20:26

RASİM ÖZDENÖREN ''GÜL YETİŞTİREN ADAM''DIR.YAZARLAR KİTAPLARINA İSİM VERİRLER.RASİM ÖZDENÖREN'E KİTABI İSMİNİ VERMİŞTİR.O BİR BAHÇIVANDIR,KURUCULARINDAN

BİRİ OLDUĞU MAVERA'DA YÜZLERCE YAZAR YETİŞTİRMİŞTİR. O HER ZAMAN MAVERA DERGİSİ'NİN KURUCULARI GİBİ ''BAHÇE BİZİZ GÜL BİZDEDİR'' DEMESİNİ BİLMİŞTİR.ÖMRÜ BOYUNCA GÜL ALMIŞTIR GÜL SATMIŞTIR.GÜLDEN TERAZİ TUTMUŞTUR.GÜLÜ GÜLLE TARTMIŞTİR.RAHMET DİLİYORUZ. ŞABAN SAĞLIK HOCA'YA,NECİP EVLİCE'YE,ALİ HAYDAR HAKSAL'A TEŞEKKÜR EDİYORUZ.

11 Ekim 2022, 00:00

İTÜ'DE " MÜHENDİSLİĞİN VE MİMARLIĞIN 250 YILI" TARTIŞILDI

----------------------------------------------------------------- Kuruluşunun 250'nci yılını 2023'te kutlamaya hazırlanan İstanbul Teknik Üniversitesinde Rektör İSMAİL KOYUNCU'nun öncülüğünde düzenlenen, "Türkiye'de Mühendislik ve Mimarlığın 250 Yılı" başlıklı uluslararası sempozyumda, Türkiye'nin modern anlamda mühendislik ve mimarlıkta kat ettiği mesafenin iki buçuk asırlık dönemi ele alındı.

*

Kuruluşunun 250'nci yılını 2023'te kutlamaya hazırlanan İstanbul Teknik Üniversitesince (İTÜ) düzenlenen " Türkiye'de Mühendislik ve Mimarlığın 250 Yılı" başlıklı uluslararası sempozyumda, Türkiye'nin modern anlamda mühendislik ve mimarlıkta kat ettiği mesafenin iki buçuk asırlık dönemi ele alındı.

*

Üniversitenin 250'nci yıl etkinlikleri kapsamında Ayazağa Yerleşkesi Süleyman Demirel Kültür Merkezinde gerçekleştirilen sempozyum, İTÜ'nün sosyal medya hesaplarından canlı yayımlandı. Rektör Prof. Dr. İsmail Koyuncu, açılış konuşmasında, üniversitenin iki buçuk asırlık birikimine vurgu yaparken Türkiye'de modern anlamda mühendisliğin tarihinin İTÜ'nün tarihiyle eş değer olduğunu belirtti.

*

İTÜ'nün 250 yıla yayılan köklü geçmişi ve benzersiz deneyimini teknik üniversite ile bağı olan herkese hissettirmek istediklerini kaydeden Koyuncu, "Bizler, özellikle gençlerden, İTÜ'ye yeni adım atmış öğrencilerimizden aldığımız dinamizmle okulumuzun köklü geçmişi ve deneyimini buluşturarak gelecek vizyonumuzu belirliyoruz. 250'nci yıl etkinliklerimizin odak noktasında da bu düşüncenin izleri yer alıyor. Her bir etkinliğin arka planında ve alt metninde İTÜ'nün sahip olduğu bu deneyim ve birikimle birlikte İTÜ'lülerin his ortaklığının izleri yer almaktadır." ifadesini kullandı.

*

Koyuncu, 250'nci yıl etkinlikleri kapsamında sempozyumun yanı sıra büyük ölçekli bilim tarihi müzesi, 250 yıllık İTÜ arşivinin dijitalleştirilme çalışması, seminerler, sempozyumlar, söyleşiler, İTÜ Belgeseli, kitap ve yayın faaliyetleri, yarışmalar ve konserler, sergiler, spor etkinlikleri gibi birçok faaliyeti ilerleyen dönemlerde duyuracaklarını aktardı.

*

Prof. Dr. Koyuncu, "250'nci yıl etkinliklerimizin odağında İTÜ'nün köklü geçmişi, benzersiz deneyimi ve güçlü marka değeri yer alacaktır. 250'nci yılına yol alan büyük ve güçlü bir kurum olarak İTÜ, geçmişinden ve birikiminden aldığı güçle, güzel işler yapmaya, ülkemizin eğitim kalitesine değer katmaya devam edecektir." açıklamasını yaptı.

*

"Mimarlık/Mühendisliğin Geleceği ve İTÜ" konulu oturuma, Teknopark İstanbul Yönetim Kurulu Başkanı Prof. Dr. Metin Yerebakan başkanlık yaptı. Oturumda TUSAŞ Yönetim Kurulu Başkanı Prof. Dr. Rafet Bozdoğan, Üsküdar Üniversitesi Rektör Danışmanı Prof. Dr. Nazif Gürdoğan, İTÜ Rektör Yardımcısı Prof. Dr. Hacı Ali Mantar, Mimarlık Bölüm Başkanı Prof. Dr. Yüksel Demir ve Üst Yönetici Dr. Cüneyt Fırat konuşmacılar arasında yer aldı.

11 Ekim 2022, 11:53

İNSAN KAYNAKLARI ÜLKELERİN ÜRETİMDE VE YÖNETİMDE HAYAT KAYNAĞI İŞLEVİNİ YÜKLENEN CAN DAMARLARIDIR

Üretim ve yönetim alanlarındaki gelişmelerle, kültürel ve ekonomik zenginliğe yeni boyutlar kazandırmada, doğal kaynakların yerine, insan kaynakları geçmiştir. İnsan kaynakları bütün ülkelerin, en önemli üretim ve yönetim kaynaklarıdır. Bunun için Japonya gibi, doğal kaynak yoksulu ülkeler, zengin insan kaynaklarıyla, ekonominin hem tarım, hem sanayi, hem hizmetler kesiminde büyük atılımlar yapmışlardır.

*

İnsan kaynakları dünyaya en geniş açıdan bakan vizyonlarıyla, geçmişten geleceğe uzanan misyonlarıyla, ekonominin bütün kesimlerini dönüştüren buluşlarıyla, kendi ülkeleriyle birlikte, bütün ülkeleri dönüştürmenin yollarını açarlar. Ürün, hizmet ve bilgi üretmenin, büyük hız ve yoğunluk kazandığı dünyanın, yeni sürükleyici güçleri insan kaynaklarıdır. Onlar insanların gönüllerine dokunarak, doğal kaynakları ürünlere ve hizmetlere dönüştürürler.

*

İnsan kaynakları ürettikleri ürünlerle, verdikleri hizmetlerle ekonomik, siyasal ve kültürel boyutlarıyla, insanların hayatlarını kolaylaştırmayı ve çevrelerini güzelleştirmeyi, en büyük görev bilirler. Onlar ister orak, ister çekiç, ister kalem tutsunlar, tarlalarda, fabrikalarda ve okullarda çalışanlar arasında ayırım gözetmeden, toplumun bütün kesimlerine katkıda bulunurlar. Anadolu’da olduğu gibi, her ülkede üreten eller, insanlara hizmet eden eller olarak görülürler.

*

Dünyanın her yanında üreten insanların sayılarını çoğaltanlar, hem sevilirler hem desteklenirler. Onlar toplumların düşünen akıllarıdır, seven gönülleridir, gören gözleridir, üreten elleridir. İnsan kaynakları bütün ülkelerin yararlandığı, insanlığın ekonomik ve kültürel bilgi ve bilgelik denizini besleyen ırmaklardır. Ülkelerin üretim güçleri, insan kaynaklarını büyüklüğünden kaynaklanır. Ağaçların topraklarına göre büyüdükleri gibi, ülkelerin üretim güçleri insan kaynaklarına göre büyürler.

*

Ülkelerin ekonomik ve kültürel üretimleri, insan kaynaklarının bilgilerine ve bilgeliklerine paralel olarak, yeni zenginlikler kazanır. Toplumların üretim güçlerini büyütenler, doğal kaynaklardan önce, doğal kaynakları çevreyle bütünlük ve süreklilik içinde, değerlendirmesini bilen insan kaynaklarıdır.Onlar yerlerine ve zamanlarına göre, gerekli adımları atarak, zorunlu önlemleri alarak ürün, hizmet ve bilgi üretiminde, büyük gelişmelerin yollarını açarlar.

*

İnsan kaynakları beslendikleri bilgi ve bilgelik birikiminde, toplumların geçmiş yıllarında, gelecek yıllarını görerek, insanlığın dönüşümüne öncülük yaparlar. İnsan kaynakları bütün kurumların, bütün kuruluşların can damarları olan hayat kaynaklarıdır. İnsanların yaşadıkları şehirlerin, yaptıkları işlerin, çalıştıkları kuruluşların sürekli değiştiği kare dünyada, insan kaynakları ülkeleri birbiriyle bütünleştirerek, düşünen akıllar ve üreten eller olmayı özendirirler.

*

Üretenler dünyanın bütün ülkelerinde sevilirler. İnsanlara hizmet edenleri insanlar unutmazlar.

*

Dünyada toplumları üreten eller olmasını bilen, üretim sevdalıları zenginleştirirler.

*

Üretimi gönülleri güler yüz ve tatlı dille, kazanmayı bilen insanlar artırırlar.

12 Ekim 2022, 12:31

BİLGELERLE YOLCULUKLARA ÇIKANLAR ARADIKLARINI BULURLAR

Oluşan dünyada bütün ülkelerin, yardımlaşmada ve dayanışmada, bir bedenin uzuvları gibi, akıl ve gönül birliği yapmaları için, kültürde ve ekonomide yeniden yapılanmalara ve köklü dönüşümlere ihtiyaç vardır. İnsanlığın düşünce ve eylem tarihini, ele alan kültürel çalışmalarla, kuruluşlara kalıcı olanla, geçici olanı birbirinden ayırabilecek, bilgi ve bilgeliği aktarmadan, sıcak ve soğuk savaşların, önünü almak mümkün değildir.

*

Toplumlar arasında kalıcı barışın mimarları, arkalarında Kıyamete kadar etkilerini sürdürecek eserler bırakan bilgeler olacaktır. Onların başında yüzyıllarca, bütün insanlığın yolunu aydınlatan, kutsal kültürün kitapları ve peygamberleri yer almaktadır. İnsanlık tarihinin bilgeleri, kendilerini ölümsüz eserlere adayarak, kusursuzluğu aramanın yorulma bilmez öncüleri olmuşlardır. Onlar eserleriyle ara verilmeyen savaşlara değil, bölünmeyen kalıcı barışlara yatırım yapmışlardır.

*

Dünyadaki bütün toplumlar arasında, barış köprüleri kuranlar, insanlığın yitirdiği Cenneti bulmak için, okyanusların derinliğinde ve gökyüzünün sonsuzluğunda, uzun yolculuklara çıkmasını bilenlerdir. Onlar toplumların bütün kesimleri arasında, yoksullukları azaltan, zenginlikleri çoğaltan kültürel birikimleriyle, dünyanın barış elçileri olmuşlardır. Onların ellerinde toplumların ekonomik birikimleri içselleştirilerek, kesintisiz barışın temelleri, dış dünyadan önce iç dünyada atılmıştır.

*

Dünyada kalıcı eserler ortaya koyanlar, hem kültürel, hem ekonomik alanda, insanlığın bilgi ve bilgelik birikimine katkıda bulunurlar. Türkiye’de “Tanrılar Okulu” kitabıyla tanınan, Stefano D’Anna’nın önemle vurguladığı gibi: “Vermek, kendini vermektir. Vermek için sahip olmak ve sahip olmak için olmak gerekir”. İbn Arabi gibi,Mevlana gibi,Yunus gibi, vermesini ve olmasını bilen bilgelerin etkileri, kitaplarıyla olduğu kadar, öne çıkardıkları etik değerlerle, yüklendikleri toplumsal sorumluluklarla katlanarak artar.

*

Dünyada ürün, hizmet ve bilgi üreten kuruluşları, insanlığın kültürel ve ekonomik kaynaklarını, bilinçsizce tüketen bilginler değil, kaynakları bilgelikle değerlendirmesini bilen, bilgeler ölümsüz kılarlar. Kendilerini yenilemesini bilen, bilgelerden yoksun olan kuruluşlar, yenilik peşinde koşanlardan hoşlanmazlar. Kuruluşların geçmişten geleceğe, insanlığın bilgelik birikiminde, çakmak taşlarındaki ateşin kıvılcımları gibi, geleceğin kıvılcımlarını görenler taşırlar.

*

Ekonomik, siyasal ve kültürel yapıda, görülen dünyanın somut kazanımları, görünmeyen dünyanın soyut kazanımlarından kaynaklanır. Dünyada insanların görülen hayatları, görülmeyen hayatlarının yansımasıdır. İnançlarını ve değerlerini, korumasının bilenler, ovaları aşarak, dağları yerinden oynatarak, ölümsüzlüğün denizine giden yolu bulurlar. Onların inançları ve değerleri yağmur yüklü bulutlar gibi, bilgi ve bilgelik yüklüdür. Bilgelerle bilgiler, bilgeliklere dönüşürler.

*

İnsanlığın bilgelik birikimini oluşturan bilgeler, ölümsüz kitaplarını gelecek için yazmışlardır.

*

Bilgelerin bir ellerinde geçmiş, bir ellerinde gelecek vardır, geleceği geçmişte görürler.

*

Bilgelik iyilikleri kötülükten, yanlışlıkları doğruluktan ayırma yetkinliğidir.

13 Ekim 2022, 12:12

ÜLKELERİN BAYRAKLARI DÜNYANIN DÖRT BİR KÖŞESİNE EKONOMİK VE KÜLTÜREL KURULUŞLARIYLA TAŞINIRLAR

Yirminci yüzyılın ikinci yarısında dünya, her ülkenin ürünlerinin satışa sunulduğu, büyük bir pazara benzemektedir. Dünyada ülkelerin ekonomik ve kültürel güçleri, dünya ürünleri, dünya hizmetleri ve dünya bilgileri üreten, küresel kuruluşlarından kaynaklanacaktır. Küresel pazara dönüşen dünyada, ülkelerin ordularının cephelerdeki savaşlarından daha çok, kuruluşlarının pazardaki yarışları önem kazanmıştır.

*

Dünyadaki bütün kuruluşların en güçlü silahları, yılların içinde geliştirilen küresel ürünleri ve küresel değerlerdir. Pazarlamayı bir bilime dönüştüren Philip Kotler’in dediği gibi: “Pazarlama sanatı büyük ölçüde, bir marka inşa etme sanatıdır.” Kuruluşların ekonomik ve kültürel dünyadaki başarıları, yıldızlaşan isimleriyle, yıldan yıla iyileştirilen küresel ürünlerine dayanır. Kuruluşlar güçlerini görünen ürünlerinden önce, görünmeyen değerlerinden alırlar.

*

Harvard, Ford, Oxford, İTÜ, Bayer, Mercedes ve Renault gibi, güçlü eğitim ve üretim kuruluşlarının, yüzyılları aşan tarihleri vardır. Bilinen küresel ürünler, büyük sınavlardan geçmiş, dünya pazarlarında kendilerine geniş alan açmış, kurumsallaşmış kuruluşlarda geliştirilir. Dünyanın güçlü küresel kuruluşları, tanınan kültür ve sanat eserleri gibi, zamana karşı direnerek, bütün ülkelere ekonomik ve kültürel katkılarda bulunurlar,kalıcı izler bırakırlar.

*

Yüzyılların kuruluşları, kusursuz ürünleriyle, kusursuz hizmetleriyle ve kusursuz bilgileriyle, bütün ülkeler tarafından bilinirler ve sevilirler. Üretilen ürünlerin sürekli geliştirilerek, ömürlerinin uzatılması, bütün tüketicileri etkileyen unsurların başında gelir. Bir küresel ürünün, pazarlardan hiç eksik olmaması, tanınmasını sağladığı gibi, kalitesinin de en büyük güvencesi olur. Ürünlerin isimleri gibi, kaliteleri ve güvenirlikleri, yıllar içinde özenle inşa edilir.

*

Dünyanın ekonomik, siyasal ve kültürel akışını, devletlerden daha çok, ortak akıllarıyla ve ortak gönülleriyle, büyük canlılık gösteren, küresel kuruluşlar değiştirmektedir. Rhonda Abrams’ın “İç Çamaşırların Her Zaman Temiz Olmalı” kitabında vurguladığı gibi, kuruluşlar “Her zaman doğru olanı yapmak zorundadırlar.” O zaman kuruluşlar, toplumları yalnızca ürünleriyle değil, değerleriyle de etkileyerek, yeni atılımlara, yeni açılımlara öncülük yaparlar.

*

Dünya ürünleri, dünya hizmetleri ve dünya bilgileri üreten kuruluşlar, birbirleriyle üretim yöntemlerini geliştirmek, üretimde giderleri düşürmek için yarışmaktadırlar.Onlar kurumsal ve toplumsal sorumluluk, yatırımları yapmadan varlıklarını sürdüremezler. Bunun için bütün kuruluşlar, ne üretirlerse üretsinler, her alanda kusursuzluğu aramak,ekonomik ve kültürel yatırımlarıyla, hem ekonomiye hem kültüre katkıda bulunmak zorundadırlar.

*

Kuruluşların pazarlardaki yarışları, orduların cephelerdeki savaşlarının önüne geçmiştir.

*

Dünyada kuruluşlar pazarlarına göre büyürler, pazarların ayak izlerinden doğarlar.

*

Kuruluşlar dünyasında güç, pazarlarda alıcıları olan, ürünlerden kaynaklanır.

14 Ekim 2022, 11:55

KURULUŞLAR DÜNYASINDA YENİLİK YAPARAK YENİLENMESİNİ BİLENLER ARKALARINDA SİLİNMEYEN İZLER BIRAKIRLAR

Uzun ömürlü kuruluşların güçleri, ürettikleri ürünlerle yerel ve küresel pazarlarda, açtıkları alanlardan kaynaklanır. Dünya pazarlarında aranılan ürün, hizmet ve bilgi üretmeyen kuruluşların, gelecekte kendilerinden söz ettirmeleri, tarihte kalıcı izler bırakmaları mümkün değildir. Geleceğin başarılı kuruluşları, bütün kaynaklarıyla aranmayanları aramak,bulunmayanları bulmak,bilinmeyenleri bilmek için çalışanlar olacaktır.

*

Kuruluşlarda yenilik yapmak, yeni ürün geliştirmek, sonu hiçbir zaman gelmeyecek, kesintisiz bir süreçtir. Bütün kuruluşların dünya pazarlarında, giderek hızlanan yarışın, yol açtığı tehditlerin üstesinden gelmeleri, doğurduğu fırsatlardan yararlanmaları, yönetimde yenilikler yapmalarına bağlıdır. Her kuruluş dününü bilmek, bugününü değerlendirmek,yarınını planlamak zorundadır. Yenilik yapmak kuruluşların, bugünlerinden önce, yarınlarını güvence altına almaktır.

*

Ekonomik ve kültürel alandaki bütün kuruluşlar, canlılar gibi doğarlar, gelişirler, olgunlaşırlar ve ölürler. Dünyada yapılan çalışmalar, bütün kuruluşların ortalama ömürlerinin kırk elli yılı çok aşmadığını göstermektedir. Birinci kuşaktan üçüncü kuşağa geçecek kadar, uzun ömürlü olmuş kuruluşların sayıları çok azdır. Yeni kuruluşların yüzde doksanları bulan büyük bir çoğunluğu, üçüncü kuşağa geçmeden ömrünü tamamlamaktadır.

*

Bütün dünyada kuruluşların çok büyük bir bölümünü dedeler kurarlar, oğullar geliştirirler, torunlar mezara koyarlar. Oysa kuruluşların canlılardan ayrılan çok önemli bir farkları vardır. Canlıların doğal bir ömrü olur, ömürlerini istenildiği kadar uzatılmaz. Kurumsal ömürlerin, biyolojik ömürler gibi, bir sınırları yoktur. İşletme ve yönetim fonksiyonlarında, sürekli yenilik yapmasını bilenler, kuruluşları yüzyıllarca ayakta tutmasını başarırlar.

*

Kuruluşlara kurumsal kimlik kazandırarak kurumsallaşmak,dünyada bütün ükelerin sorunudur. Bunun için kuruluşların, geçmişten geleceğe yolculuklarında, gelecekte ulaşılmak istenen hedefleri belirlemek, hedeflere ulaşmak için gereken çalışmaları planlamak, her zaman çok büyük önem taşır. Uzun ömürlü olmak isteyen her kuruluş, dünya fiyatlarında ürünler, hizmetler ve bilgiler üreterek, küresel pazarlarda kendisine kalıcı bir yer açmak zorundadır.

*

Kuruluşlar yeni ürün geliştirirken, geçmişteki sanayi toplumunun, üretim konularından daha çok, gelecekteki bilgi toplumunun üretim konularına yoğunlaşmaktadırlar. Bilgi toplumlarında kuruluşların güçleri, finansal sermayelerinden önce, entelektüel sermayelerinden gelmektedir. Geleceğin güçlü kuruluşları, entelektüel sermayeleriyle, bilinen yönetim ve üretim yöntemlerinde, köklü yenilikler yapan kuruluşlar arasından çıkacaktır.

*

Güneşin hiç batmadığı dünyada, dürüstlükte sınır tanımayan kuruluşlar, uzun ömürlü olurlar.

*

Bilgiyi bilgeliğe dönüştürme susuzluğu çekenler, her zaman aranılan ürünler geliştirirler.

*

Kuruluşlarda ekonomik kazançlardan önce, toplumsal kazançlar önem kazanmıştır.

14 Ekim 2022, 13:37

''GÜL YETİŞTİREN ADAM''IN DOSTLARIYLA ''BAHÇE BİZİZ GÜL BİZDEDİR,AĞAÇ BİZİZ MEYVA BİZDEDİR'' DİYEN BAHÇIVAN OLMASINI BİLEN EDEBİYATÇILARIN DÜŞÜNCE VE EYLEM DÜNYALARINI KONUŞTUK. KİMLER YOKTU Kİ.HEPSİNE MAVERASEVERLER OLARAK TEŞEKKÜR EDİYORUZ

Bu yazı daha önce 06.05.2015 tarihinde de yayımlanmıştı.

15 Ekim 2022, 12:21

KÜLTÜREL ZENGİNLİĞİ ARTIRMADAN EKONOMİK YOKSULLUĞU AZALTMAK MÜMKÜN DEĞİLDİR

Ürün, hizmet ve bilgi üretiminde başarısızlık olarak ortaya çıkan ekonomik yoksulluk, bütün ülkelerin sorunlarının başında gelmektedir. Dünyanın neresinde olursa olsun, her ülke ekonomik yoksulluğun yol açtığı, sorunlarla karşı karşıyadır. Yoksulluğun oluşturduğu kapalı toplumun duvarları, ekonomik ve kültürel üretimle yıkılır. Açık toplumlara dönüşmeyen ülkeler, hayatın hiçbir alanında atılım yapamazlar.

*

Dünyada yoksulluğun üstesinden gelmek, bütün ülkelerin yüz yüze oldukları, sorunların en önemlisidir. Üretim güçsüzlüğünün belini kırmadan, çok boyutlu ekonomik ve kültürel sorunların üstesinden gelmek mümkün değildir. Yoksulluktan kaynaklanan üretimsizlik, çemberinin dışına çıkmak için, Fransa’da Francois Quesnay, İngiltere’de Adam Smith, Türkiye’de Ahmet Mithad, ekonominin olduğu kadar, kültürün de her alanıyla ilgilenmişler, çözüm yolları aramışlardır.

*

Tarım toplumlarından sanayi toplumlarına geçmenin tartışıldığı yıllarda, ekonomi biliminin öncüleri, kültürle birlikte ekonominin zenginleştirilmesinde, doğal kaynakların değerlendirmenin yollarını ve yöntemlerini tartışmışlardır. Onlar Avrupa’da ülkelerin tarımsal üretimden daha çok, endüstriyel üretime önem verilen bir dönemde, ekonominin yolunu genişletmişlerdir. Ahmet Mithad, kültür ve ekonomiye ilişkin çalışmalarıyla, Türklerin İbn Haldun’u olmuştur.

*

Yirmi birinci yüzyılda İngiltere, Fransa ve Türkiye,Yirminci yüzyılda olduğu gibi, birbirleriyle silahlı güçleriyle sınırlarda savaşmayacaklar, silahsız kuruluşlarıyla pazarlarda yarışacaklardır. Avrupa ülkeleri sanayi toplumları aşamasından, bilgi toplumu aşamasına geçmişlerdir. Sanayi toplumları üretimde, nasıl yeni çığırlar açmışlarsa, bilgi toplumları yeni çığırlar açmaktadırlar. Sanayi toplumunun kültürüyle, bilgi toplumunun ekonomik sorunları çözülmez.

*

Tüketim üretimin, üretim tüketimin kamçısıdır. Dünyada sağlıklı bir kültürel, güçlü bir ekonomik yapılanmanın yollarını, yalnızca ekonomi, yalnızca kültür diyen kuruluşlar değil, hem ekonomi hem kültür, diyen kuruluşlar açacaklardır. Onlar ekonomik değerlerden daha çok, kültürel değerlere önem vererek, bütün dünyada değer toplumunun mimarları olacaklardır. Onların katkılarıyla ekonomik yoksullukla birlikte, kültürel yoksulluğun da üstesinden gelinecektir.

*

Dünyanın bütün kuruluşları, kültürleriyle üretimleri, üretimleriyle kültürleri, etkileyerek dönüştürürler. Ekonomide her tüketim, kendi üretimini oluşturduğu gibi, her üretim kendi tüketimini oluşturur. Toplumlara kültürel kazançla, ekonomik kazancın birbirlerine nasıl etkiledikleri anlatılırsa, hem üreticiler hem tüketiciler, değersiz üretim ve değersiz tüketim peşinde koşmazlar. Kimse mirasyedilik olan, üretmeden tüketme hevesine kapılmaz.

*

Dünyadaki ekonomik, yoksulluğun kaynağında, kültürel yoksulluk vardır.

*

Yoksulluk ihtiyacından daha fazlasını, tüketenlerden kaynaklanır.

*

İnsanlar kültürlerine göre üretirler, değerlerine göre tüketirler.

16 Ekim 2022, 13:32

MAVERA'NIN "YEDİ GÜZEL ADAM"I HER BİRİ BİR "GÜL YETİŞTİREN ADAM" OLAN YEDİ GÜZEL KURUCUSUDUR

Anadolu insanı Yirminci yüzyılda, büyük bir kültürel çoraklaşma sürecinden geçmiştir. Avrupa ülkeleri karşısında ekonomik üstünlüğünü yitiren Türkiye, üretim gücünü büyütmenin çaresini, mağlupların galipleri taklit etmesinde aramıştır. Batı ve Doğu dünyası arasındaki değer çatışması, Türk toplumunun hem kültürel dokusunda, hem de ekonomik yapısında, onulmaz yaralar açmıştır. Anadolu insanı her alanda, büyük bir üretim güçsüzlüğüne düşmüştür.

*

Geçen yüzyılda Mavera dergisi, Türkiye''de devletin estirdiği kültürel yabancılaşma fırtınasına karşı duran, edebiyatçıların toplandığı, bir döşünce platformu oluşturmuştur. Mavera, yüzyılların birikimi olan zengin kültürüyle, bağları koparılan Anadolu insanının, kültür ve sanat dünyasına, yeni bir renk ve tat kazandırmıştır. Rasim Özdenören, Cahit Zarifoğlu, Erdem Bayazıt, Akif İnan, Bahri Zengin, Alaeddin Özdenören ve ben Mavera''nın kurucuları arasında yer aldık.

*

Mavera dergisinin kurucusu değil, kurucuları, girişimcisi değil, girişimcileri, öncüsü değil, öncüleri, şairi değil, şairleri vardır. Anadolu insanının düşünce dünyasında yedi sayısı önemli bir yer tutar, yedi isim kolay ezberlenir, birbirine karıştırılmaz ve çabuk unutulmaz. Bu yüzden, Zarifoğlu''nun ''Yedi Güzel Adam''ı, Mavera''nın kurucularını çağrıştırdığı için, Mavera''yı sevenler tarafından benimsenmiştirir ve kuruculara ''Mavera''nın Yedi Güzel Adamı'' denilmiştir.

*

Nerede Mavera söz konusu olursa, yedi kurucusunun adı akla gelir, hepsi birlikte konuşulur. Ne zaman birinin ismi anılırsa, yedisinin ismi de tek tek anılır. Mavera bir edebiyat dergisi olarak kurulmuştur. Ancak sayfalarında, hikayeden şiire, gezi yazılarından düşünce yazılarına, sinemadan televizyona ve teknolojinin etkilerinden çevre sorunlarına kadar her alana yer vermiştir. Kurucularının yorulma bilmez çalışmalarıyla, kısa zamanda, bütün dünyadan okuyucuları ve yazarları olan, küresel bir düşünce ve eylem dergisine dönüşmüştür.

*

Düşüncede eylemi, eylemde düşünceyi görmek ve iki dünyayı bütüncü bir gözle bakmak, Mavera kurucularının ana misyonunu oluşturmuştur. Mavera''nın kurucuları, edebiyattan hiç kopmadan, sendikadan siyasete, ekonomiden kültüre, hayatın her alanıyla ilgilenmişlerdir. Onlar Necip Fazıl'ın, Sezai Karakoç''un yazılarında sürekli vurguladığı gibi, edebiyatsız medeniyet, medeniyetsiz edebiyat olmayacağının bilincinde olarak, izledikleri düşünürler gibi, edebiyatı medeniyet, düşünceyi eylem, şiiri iman için bilmişlerdir.

*

Mavera''nın kurucuları ve çevresinde toplanan aydınlar, Türkiye''nin ve dünyanın geleceğini Moskova'da ve Washington''da değil,Mekke'de,Medine'de, Kudüs''te aramışlardır. Peygamberler şehiri Kudüs, iki dünyanın medeniyet başşehiridir. Yirmi birinci yüzyılda, dünyanın Atina'laşması değil, Kudüs'leşmesi tartışılacaktır. İnsanlığın geleceği, Batı''nın fizik dünya odaklı değerlerinden önce, Doğu''nun metafizik dünya odaklı değerlerinde aranacaktır.

*

Yirmi birinci yüzyılda dünya, edebiyatla ya kutsal kültürün zenginliklerini yeniden keşfedecektir, ya da seküler kültürün nükleer silahlarıyla yok olup gidecektir.

*

Edebiyatın yol ve yön gösteren kutup yıldızları, Mavera''ya dönük iki dünya medeniyetinin, kilometre taşları olan Peygamberlerdır.

*

Seküler kültür tek dünya, kutsal kültür iki dünya medeniyetidir. İki dünya medeniyetinin şiiri, edebiyatla yakalanır.

16 Ekim 2022, 14:07

Parayı baş üstünde değil ayak altında tutan

Parayı baş üstünde değil ayak altında tutan, eylem yapıyorum öyleyse varım diyen Nuri Pakdil belgeseline rahmet olması dileğiyle, ben de katkıda bulundum.Teşekkürler Sevgili Suavi Yazgaç,'' Önden Giden Atlılar'' için yeni portreler bekliyoruz.

17 Ekim 2022, 11:36

DÜŞÜNCE COĞRAFYALARI BÜYÜK OLAN TOPLUMLARIN KÜLTÜR VE EKONOMİ DÜNYALARI ZENGİN OLUR

Türklerin üç kıtada coğrafyalarının, çok geniş ve çok zengin olduğu yüzyıllarda, bir Anadolu insanı Saraybosna'da doğmuş, Bağdat’ta eğitimini tamamlamış, İstanbul'da çalışmıştır. O dönemlerin insanlarının coğrafyaları gibi, düşünce ve eylem dünyaları büyüktür. Geniş coğrafyaların insanları, sürekli hareket halindedirler. Her dönemde toplumların canlılıkları, coğrafyalarının zenginliklerinden kaynaklanır.

*

Hareket alanları geniş olan toplumların, düşünce dünyaları derin olur. İki binli yılların başında Anadolu insanı, geçmiş dönemlerdeki coğrafyalara yeniden açılmıştır. Dünyadaki dışalımların ve dışsatımların Yirminci yüzyılın ikinci yarısında, geçmişte görülmedik bir büyüklüğe ulaşması, insanları doğdukları coğrafyalardan doydukları coğrafyalara, doydukları coğrafyalardan doğdukları coğrafyalara, sürekli hareket halinde olmaya zorlamaktadır.

*

Kırk sene önce Antep’ten ya da Hatay’dan ayrılarak, Amsterdam’a ya da Hamburg’a gidenler, kırk sene sonra Antalya’ya ya da İzmir’e dönerlerse, doğdukları ülkelerin doydukları ülkelerden çok farklı olmadıklarını göreceklerdir. Onlar ayrılırken Türkçe’den başka dil konuşulmayan şehirlerinde, onlarca farklı dil konuşulmaktadır. Artık Avrupa ülkelerinde olduğu gibi, Asya ülkelerinde farklı kültürler, farklı diller, farklı renkler bir arada yaşamaktadır.

*

Dünyada karşılıklı ekonomik ve kültürel bağımlıkların arttığı, farklı kültürlerin birlikte yaşamak zorunda olduğu yüzyılda, ülkelerin geçmişin toplumlarından uzaklaşmaları, geleceğin toplumlarına yaklaşmaları gerekmektedir. Geçmişin bilen toplumlarının yerine, geleceğin unutan toplumları geçecektir. Geleceğin toplumları geçmişi sürekli tekrarlayanlar değil, sürekli yeniden yazanlar, sürekli yeniden yorumlayanlar olacaktır. Onlar silgisiz yaşanmaz diyeceklerdir.

*

Kuruluşların ve insanların güçleri, her coğrafyada olmasını bilmelerinden kaynaklanır. Bir coğrafyada uzun süre kalmayan kuruluşlar ve insanlar, kendilerini yenileyerek, her alanda yeni gelişmelerin öncüleri olurlar. Coğrafyalarını değiştirenler, ekonomik ve kültürel alanlarda, çığır açarlar, izleyenlerden değil, izlenenlerden olurlar. İnsanların ve kuruluşların, sık sık coğrafyalarını değiştirmeleri, bilgi ve bilgelik dünyaları kadar, düşünce ve eylem dünyalarını zenginleştirir.

*

Doğal hayatta bütün canlılar, hayvanlarıyla, ağaçlarıyla ve bitkileriyle, hiçbir ayrım gözetmeden, bir arada yaşarlar. Artık Asya şehirlerinde yaşayanlar, Avrupa şehirleriyle, Afrika şehirlerinde yaşayanlar, Amerika şehirleriyle geleceğin tarihini, doğal hayattan esinlenerek, hep birlikte yazacaklardır. Yeni gelişmeler şehirlerdeki, ekonomik hayatla kültürel hayatı bütünleşmeye zorlamaktadır. Bu bağlamda bütün aydınlara, büyük görevler ve önemli sorumluklar düşmektedir.

*

Dünyanın geleceğini, ekonominin rakamlarından önce, kültürün değerleri belirleyecektir.

*

Ekonomiden gelenler kültüre değil, kültürden gelenler ekonomiye yön verirler.

*

Kültürden ekonomiye giden, yalnızca bilgelerin bildiği, gizemli bir yol vardır.

18 Ekim 2022, 12:24

MESNEVİ'NİN GEÇMİŞTEN GELECEĞE AKAN IRMAĞINDA BULANMADAN DONMADAN AKANLAR ARKALARINDA SİLİNMEZ İZLER BIRAKIRLAR

Anadolu insanının düşünce ve eylem dünyasında, Mevlana'nın doldurulamaz bir yeri ve vazgeçilemez bir önemi vardır. Türklerin bin yıllık anavatanı Anadolu'nun, taşı ve toprağı Mesnevi ile yoğrulmuştur. Mesnevi kıyısız bir denize benzer, okuyan herkes onda kendini görür, kendini bulur. Mesnevi yağmur gibidir, Anadolu toprağına canlılık kazandırmış ve verimli kılmıştır. Mevlana, Gazali gibi, İbn Arabi gibi,Yunus gibi, iki dünyayı birbirinden ayırmayanların ve iki dünyada da, güzel olmak, isteyenlerin yol ve yön gösteren kutup yıldızıdır.

*

Mesnevi dünyada Peygamber sevgisinde yok olanların kitabıdır. Peygamber'i sevenler Allah'ın sevgisini kazanırlar. Allah'ın sevgisini kazananlar, hayatın ekonomik, siyasal ve kültürel boyutunda, Malcolm Gladwell'in “Outliers” kitabında vurguladığı “Matta Etkisi” gibi, bir “Mesnevi Etkisi” kazanırlar. Çünkü Allah sevdiği insanın düşünen aklı, seven gönlü, gören gözü ve üreten eli olur. Mesnevi Etkisi, Yunus Etkisi'ne dönüşür: Sevenler sevilirler.

*

Mesnevi Etkisi''nin bilincinde olan Anadolu insanı, Buhara'dan Budapeşte'ye kadar ezan okunan şehirleri, Mesnevi okunan dergahlarla donatmıştır. Mesnevi kültürüyle yoğrulanlar, gökyüzünün zenginliklerini, yeryüzüne taşırlar, gökyüzünden alırlar, yeryüzüne verirler. Onların bir elleri gökyüzüne, bir elleri yeryüzüne dönüktür. Onlar hayatın her alanında, tüketen el olmaktan önce üreten el olmaya önem verirler.

*

Osmanlı coğrafyasında Türklerin şehirlerinin odak noktasında “bahçe biziz gül bizdedir” ya da “arı biziz bal bizdedir” diyen dergahlar vardır. Gül yetiştirilen dergahlarda, el emeği, göz nuru ve alın teriyle harmanlanır. Üç kuşağın birlikte yaşadığı şehirlerde aile toplumun, çarşı ekonominin omurgasını oluşturur. Şehirlerin, çarşılarında ve pazarlarında yalınlık alınır, yalınlık satılır, yalınlıktan terazi tutulur, yalınlık yalınlıkla tartılır.

*

Büyüklerin saygı, küçüklerin sevgi gördükleri dergahların çevresinde yardımlaşma ve dayanışma doruk noktasına ulaşır. Olumlulukları özendirmek, olumsuzlukları önlemek, yaşı ve işi ne olursa olsun, herkesin görevidir. Mesnevi Etkisi, iyilikleri çoğaltmada, doğru orantılı yönde, kötülükleri azaltmada ise, ters orantılı yönde kendin gösterir. Mesnevi yalınlıkta yarışma olmadan, derinleşme olmaz, diyenlerin kitabıdır.

*

Mesnevi Etkisi'nin yoğunlaştığı şehirler, donmadan akarlar, değişmeden değişirler, çirkinleşmeden güzelleşirler ve kötüleşmeden iyileşirler. Mesnevi'nin derinliklerine inenler, hayatın değişmeyen boyutunda değişen boyutu, değişen boyutunda da, değişmeyen boyutu yakalamasını bilirler. Onlar dünün dünle geçip gittiğini gördükleri gibi, yarının da yarınla geleceğini öngörürler. Onların çarşılarında geçmişin ürünlerinden daha çok geleceğin ürünleri alınır ve satılır. Dergahlarında Mesnevi okunan şehirlerde, çarşılar denizlere, insanlar gemilere benzerler. Gemieri sağlam olan toplumların, çarşıları sağlıklı olur.

*

Dünyanın gemilerdeki değil, denizlerdeki sular hayat kaynağıdır.

*

Gemisiz denizler yararsız, denizsiz gemiler anlamsız olurlar.

*

Denizler gemilerini, Mesnevi Etkisi'nde bulurlar.

19 Ekim 2022, 12:15

Teşekkürler Değerli Şair İbrahim Özgün, "GÖRÜNMEYEN ÜNİVERSİTE" kitabımızı gündeme taşıyorsunuz

Teşekkürler Değerli Şair İbrahim Özgün, "GÖRÜNMEYEN ÜNİVERSİTE" kitabımızı gündeme taşıyorsunuz. Dünyanın her zaman olduğundan daha çok "GÖRÜNMEYEN ÜNİVERSİTE"lere ihtiyacı var. Doyma bilmez açgözlülüğün üstesinden,Tur Dağı'nda Musa, gökyüzünde İsa ile olmasını bilen YENİ YUNUS'lar gelirler.

19 Ekim 2022, 12:40

ARAMIZDAN AYRILIŞININ YENİ BİR YIL DÖNÜMÜMDE SERVETİ DÜŞÜNCESİ EYLEMİ MİRASİ OLAN NURİ PAKDİL'İ RAHMETLE ANMAK

Kudüs'ü elinde meşale gibi taşıyan, Kudüs sevdalısı, “Eylem yapıyorum öyleyse varım” diyen Nuri Pakdil, eylem yüklü düşünceleriyle, öncülüğünü ve kuruculuğunu yaptığı Edebiyat dergisiyle, Kapitalizm'in ve Komünizm'in rüzgarına kapılmayan, Necip Fazıl'ın Büyük Doğu, Sezai Karakoç’un Diriliş dergilerinin geleneğini sürdürmüştür. Onları "Yedi Güzel Kurucu"su olan Mavera Dergisi izlemiştir.

*

Ardından gelen kuşaklara, düşüncesini servet, eylemini miras olarak bırakan, dünyayı kan denizine dönüştüren, çağdaş Macbeth'ler yüzyılında Pakdil, "Antifiravunist, Antikapitalist, Antikomünist, Antiemperyalit" tavırlarıyla, Necip Fazıl'ın "İhtilal" kitabında, tarihsel, düşünsel ve eylemsel boyutlarıyla, ele alarak arkaplanını anlattığı, “Sapına kadar İslam Devrimcisi” olmuştur. Pakdil İslam devrimcisi olmak için, oyunun hep Mekke'ye, Medine'ye, Kudüs’e vermiştir. O ömrü boyunca oyunu hep İslam'dan, yana kullanmıştır

*

Pakdil’in ömrünü verdiği Edebiyat dergisi, denemeleri, şiirleri, öyküleri ve çevirileriyle bir kuşağın, düşünce ve eylem dünyasına, yeni kavramlar, yeni bakışlar, yeni açılımlar, kazandırmıştır. Pakdil Fransızca yazan dünyadan yaptığı çevirilerle, Türkiye’nin düşünmesini ve eylem yapmasını bilen kuşaklarına, Batı edebiyat dünyasıyla birlikte, Arap edebiyat dünyasıyla da tanıştırmıştır. Onların yerelleşerek küreselleşmelerinin, küreselleşerek yerelleşmelerinin yolunu açmıştır. Herkesin evinde bir Mevlana köşesi olmalı diyerek, Mevlana'nın pergel stratejisini izlemelerini önermiştir.

*

Pakdil hayatı boyunca, "Tek Parti Yönetimi"nde, baskıya ve şiddetle kasırgaya dönüşen yabancılaşma, rüzgarlarına karşı durmuştur. “Servetim ve mirasım eylemdir” diyerek, şiirleriyle, denemeleriyle, günlükleriyle, oyunlarıyla, Maraş’tan, Ankara’dan, Eskişehir’den, İstanbul’dan bütün dünya şehirlerine, büyük “Düşşel Yürüyüş”ler düzenlemiştir. O Tarık Bin Ziyad gibi, bütün gemileri yakarak, eylemi ceketinin yakasında bir rozet gibi değil, omuzunda bir mavzer gibi taşımıştır.

*

Pakdil'in yolu hiçbir zaman kalabalıkların yolu olmamıştır. O her zaman Necip Fazıl gibi: “Durun kalabalıklar bu cadde çıkmaz sokak" demesini bilmiştir. Düşünceyi servet, eylemi miras olarak görmüştür, bütün insanlığın peşinde koştuğu, kirli mülkiyete her zaman karşı durmuştur. Tapulu bir mülk sahibi olmadan, aklının ve alnının terinin karşılığından fazlasına özenmeden, ömrünü tamamlamıştır, "Yitik Cennet"teki tapulu ana yurduna ve baba evine dönmüştür.

*

Pakdil bir ömür yılmadan, sürdürdüğü düşünceleriyle, eylemleriyle çağını sorgulamıştır. Sorgulanmayan çağlarda hiçbir gücün, barışın öncülüğünü yapamayacağını, savaşların üstesinden gelemeyeceğini, bıkmadan, usanmadan sürekli tekrarlamıştır. O hayatı sorgulamayan aydınların, hayatı yaşanır kılamayacaklarını durmadan vurgulamıştır. Ve bütün gücüyle Yeni Hitler'lere, Yeni Stalin'lere karşı, insanı savunmuştur.

*

Atıf Bedir'in çok sevilen kitabının ismiyle tekrarlanırsa, seküler saldırılar karşı Nuri Pakdil, "Direniş Hattında Bir Devrimci" olmuştur. Ancak onun devrimciliği, dinleri toplumların "afyon"u olarak gören peygamberleştirilenlerin devrimciliği değildir, hayatları pahasına dinleri savunan peygamberlerin devrimciliğidir.

*

Nuri Pakdil Habil'le ve Kabil'le başlayan savaşta, Habil safında direnen, inanmış, hiçbir alanda, hiçbir ödün vermeyen, kararlı "Allah önünde her varı yok gören" bir "İslam Devrimcisi"dir. Onun yüzü Atina'ya,Roma'ya, Moskova'ya,Washington'a,Brüksel'e değil, Mekke'ye,Medine'ye,Kudüs'e dönüktür.

*

Yirmi birinci yüzyılda barışının mimarları, Atina'nın Filozoflarının yolundan giden seküler dünyanın devrimcileri değil, Kudüs'ün Peygamberlerinin yolundan giden, kutsal dünyanın devrimcileri olacaktır.

20 Ekim 2022, 12:06

ÜRETEN ELLER DİSTOPYALARI ÜTOPYALARA DÖNÜŞTÜRÜRLER

Dünyada insanların önemli bir kesimini,yoksulluk sınırının altında yaşıyor. Yoksulluğun giderilmesi bütün ülkelerin elele vererek, çözmek zorunda oldukları sorunların başında yer alıyor. Toplumlarda insanlar, tüketimi artıran harcamalardan kaçınmada, savurganlığı önlemede, kilit bir işlev yüklenirler. Bu yüzden bütün ülkeler, toplumun bütün kesimlerinden hem üreticiler, hem tüketiciler olarak, üretimi artırmaları ve ekonomiye katkıda bulunmaları isterler.

*

Tarihinin her döneminde, üretim güçsüzlüğünün üstesinden, tüketen ellerle değil, üreten ellerle gelindiği görülür. İnsanların üretime katılmalarının, çevreye zarar veren tüketimden kaçınmalarının özendirilmesi, her yüzyılda olduğu gibi, yeni yüzyılda da bütün yönetimlerin, ana sorunu olmaya devam ediyor. Bunun için dünyanın bütün okullarında, genç kuşaklarının üretici yeteneklerinin, geliştirilmesi yolunda önemli çalışmalar yapılıyor.

*

Genç insanların içlerinde taşıdıkları, üretici güçlerinin ortaya çıkarılmasında, okullarla birlikte çarşılar büyük yer tutarlar. Ağırlık noktasında camiyle okul yanında, çarşı olan Medine, Türk ve İslam dünyasındaki, bütün şehirlerin ana örneği olur. İnsanların üreten eller olmalarında camiler değer, okullar bilgi, çarşılar iş kazandırır. Değerlerini bilgilerine, bilgilerini işlerine yansıtanlar, üreten el olmanın öncülüğünü yaparlar, toplumların üretici güçlerini büyütürler.

*

Üreten ellerin örnek alınan başarısı, insanların yaşamalarını kolaylaştırmanın verdiği üretme coşkusundan kaynaklanır. Geçmiş yüzyıllarda kısa aralıklar olsa da örnekleri verilen, bütün insanların özlemini duyduğu, barış içinde birlikte yaşama rüyası, yararlı üretimde birbirleriyle yarışan insanlarla gerçekleşir. Onların yorulma bilmez çalışmalarıyla, George Orwell’in, Aldous Huxley’in Yirminci yüzyıl distopyaları, Yirmi birinci yüzyılı ütopyalarına dönüşür.

*

Uzakların yakın olduğu dünyada, üreten eller olmayı öğrenmenin yeri, yaşı ve zamanı önemini yitiriyor. Dünyanın her ülkesinde yararlı üretim sevdalıları, bütün ülkelerden yararsız üretimden kaçınanları yanlarında buluyorlar. Dünyanın her yanında, hiçbir karşılık beklemeden, birikimlerini paylaşan, paylaştıkça güçlenen kuruluşların sayıları hızla artıyor. Onlar paylaşılmayan birikimlerin, zamanla güncellikleriyle birlikte, etkilerini yitireceklerini biliyorlar.

*

Doğu’dan Batı’ya bütün ülkelerde insanların, ekonomik yapının güçlenmesine yaptıkları katkılarını değerlendirirken,ne kadar üreten, ne kadar tüketen eller olduklarına bakılır. Dünya tarihinin her döneminde, üreten toplumların tüketen toplumlardan çok daha güçlü oldukları görülür. Erişilmeyecek bilgilerin, ulaşılmayacak çarşıların olmadığı dünyada, bilgilerin nerede kazanıldığına, üretimlerin nerede yapıldığına değil, üretilenlerin değerine önem verilir.

*

Yerel dilleri küresel dillere dönüştürmesini bilenler, her dönemde aranan ürünler üretirler.

*

Üreten ellerin tüketen ellerden üstünlükleri, hayatı kolaylaştırmalarından kaynaklanır.

*

Dünya okullarında öğrenilen bilgiler, dünya çarşılarında ürünlere dönüşürler.

21 Ekim 2022, 11:57

CAMİLERLE ÇARŞILARI OKULLARLA BÜTÜNLEŞTİRMEYENLER HAYATIN HİÇBİR ALANINA ANLAM VE DEĞER KAZANDIRAMAZLAR

Kutlu şehirlerden yola çıkan iyilik yolcuları, geçtikleri şehirlerden katılımlarla, dünyayı camilerle ,okullarla ve çarşılarla donatmaya devam etmektedirler. Onlar gönüllerle birlikte, çarşıların kazanılmasına, ülkelerin kazanılmasından, daha çok önem verdikleri için, gittikleri her coğrafyada dostlukla karşılanmışlardır. Onların fetihleri, Moğolların işgalleri, Haçlıların savaşları gibi, dehşet ve korku değil, ümit ve güven vermiştir.

*

Tarih boyunca toplumları, korkuları ve düşmanlıkları ateşleyenler değil, sevgileri ve dostlukları çoğaltanlar değiştirmiştir. Türkler sevgileri camilerde, dostlukları çarşılarda büyütmüşlerdir. Toplumlarda korkuların ve düşmanlıkların önüne, camilerle çarşılar arasına, elbirliği köprüleri kuranlar geçerler. Camiler ve çarşılar arasındaki dayanışmayı, tüketmenin değil üretmenin, el açmanın değil el açılmanın, coşkusunu duyanlar gerçekleştirirler.

*

Dünyanın her yerinde, bir toplumu başarılı kılanlar, çarşılarını insanların ihtiyaçlarını karşılayan, ürünlerle doldurmasını bilen üreticilerdir. Nasıl bir dükkanla çarşı olmazsa, bir üreticiyle güçlü ekonomi olmaz. Dükkanlar çarşılara, üreticiler ekonomilere canlılık kazandırırlar. Güçlü ekonomiler, az sayıdaki büyük üreticilerle değil, üreticilik sevgisini canlı tutan, üretmenin coşkusunu duyan, çok sayıda milyonlarca, küçük üreticilerle inşa edilir.

*

Dünyayı bir hilal gibi kuşatan, iyilik ve güzellik yolcularının başarısında, kazanmak için kazandırmanın, öncüsü olan üreticilerin büyük payları vardır. Onlar çarşılarda ve camilerde, en büyük sermayenin, dürüstlük olduğunu bilirler. Çarşılarda insanları aldatanlara, hiçbir zaman yer yoktur. Çarşılarda her şey, kimsenin kimseyi aldatmaması için, gün ışığında herkesin gördüğü, kusurların gizlenmediği ortamlarda, alınırlar ve satılırlar.

*

Camilerin, okulların ve çarşıların yollarını, birbirinden aşılmaz sınırlarla ayıran toplumlar, üretim kültürünü zenginleştiremezler. Üretim kültürü kaynaklarını, paylaşmasını bilen toplumlarda, yeni açılımlar kazanır. Üretim kültürünü zenginleştiremeyen toplumlarda, yoksullukların ve yolsuzlukların, üstesinden kimse gelemez. Üreten el olmasını bilenler, kültürel ve ekonomik zenginliğin, toplumun bütün kesimlerine yayılmasını hızlandırırlar.

*

Camilerde düşüncenin, okullarda eylemin, çarşılarda alışverişin binbir renkli çiçeğinin açmasında, üreticilerin tüketici, tüketicilerin üretici olduğu, kimsenin tüketmek istemediği ürünleri üretmemesi, çok büyük önem taşımaktadır. Bunun hem üreticilerin hem tüketicilerin, camilerle çarşıları ve okulları aynı ortamda buluşturmaları ve bütünleştirmeleri gerekir. Yıldan yıla yeni boyutlar kazanan, üretim ve tüketim kültünün mimarları, kendisi için istediklerini, başkaları için isteyenler olacaktır.

*

Çarşılarda, okullarda ve camilerde, kuram ve uygulama iç içedir, birbirlerinden ayrılmazlar.

*

Alıcılarını aldatan üreticiler, tüketicileri oldukları tarafından aldatılırlar.

*

Ekonomide üreticilik ve tüketicilik, hem fırsattır hem tehdittir.

22 Ekim 2022, 12:22

EKONOMİK KRİZ DÖNEMLERİNDE İHTİYAÇLAR KARŞILANIR TÜKETİLMEYEN ÜRETİLMEZ ÜRETİLMEYEN TÜKETİLMEZ

Ekonomik kriz içindeki dünyada, kuruluşların üretim güçlerine, kalıcı özellikler kazandırmada seçme hakkı, üreticilerden tüketicilere kaymaktadır. Tüketicilerin ihtiyaçları olan, ürünleri ve hizmetleri seçmede, gösterdikleri duyarlılık kuruluşları, gerçek ihtiyaçları karşılamaya yönelik, üretim yapmaya zorluyor. Bunun için yapay ihtiyaç üreten kuruluşların, dünya pazarlarındaki payları hızla düşmektedir.

*

Ekonominin zamanla değişmeyen yasalarının başında, “Her tüketim kendi üretimini oluşturur” kuralı gelir. Tüketiciler ihtiyaçlarını karşılarken, önceliklerine göre sıralamaya özen göstermezler ve yapay ihtiyaçların peşlerine düşerlerse, üretici kuruluşlar yatırımlarını, gerçek ihtiyaçları karşılayacak alanlardan önce, gösteriş tüketimini kamçılayacak alanlarda yoğunlaştırırlar. Gösterişte yarışan tüketiciler de, dünyadaki bütün ekonomik krizlerin tetikleyicileri olurlar.

*

Ordular savaş yönetmedeki ustalıklarını, cephelerde gösterdikleri gibi, kuruluşlar da fırsatları yakalamadaki başarılarını, ekonomik kriz dönemlerinde gösterirler. Ekonomik krizlerde insanların, ürünlere ve hizmetlere olan talepleri, yapay ihtiyaçlardan gerçek ihtiyaçlara kayar. Gösteriş tüketiminin önem kazandığı dönemlerde, tüketicilerin yapamadığı ihtiyaçlar sıralamasını, ekonomik krizler yaparlar. Ekonominin temel taşları, kriz dönemlerinde yerlerine yerleşirler.

*

Kuruluşların ekonomik krizlerle, gelen fırsatları değerlendirmelerindeki başarıları, dünyadaki üretim ve tüketim eğilimlerini, çok yakından izlemelerine bağlıdır. Toplumların doğru ihtiyaçlarını, doğru zamanlarda, doğru yerlerde, düşük maliyetlerle, yüksek kalitelerde üreten kuruluşlar, bütün taşların yerinden oynadığı çalkantılı dönemlerde, verimsizliğe yol açan aşırı kilolarından kurtulurlar. Krizlerle kuruluşlar, doğru hesap yapmasını öğrenirler.

*

Ekonomik ve kültürel krizler, kuruluşlarda giderleri azaltmak, gelirleri çoğaltmak yolunda, yeni yöntemler geliştirmeye zorlar. Üretim ve yönetim alanında başarıyla uygulanan yöntemler, çatışma ve kriz dönemlerinde ortaya çıkmıştır. Kriz dönemlerinde verimsiz kuruluşlar pazarlardan çekilirken, verimli çalışan kuruluşlar pazarlardaki paylarını büyütürler. Ekonomilerde krizler yıkıcı oldukları kadar, yapıcı da olurlar.Krizler üretimde ve yönetimde, yeniliklere ebelik yaparlar.

*

Dünyadaki bütün ülkelerde gündüzlerin geceleri izlemesi gibi, birbirlerini izleyen krizlerin kaynağında, üretimden daha çok tüketimde yarışan açgözlü insanlar vardır. Genç, orta, yaşlı bütün kuşaklar, gerçek ihtiyaçlarından önce, yapay ihtiyaçlarına önem verirlerse, dünyadaki krizlerin hiçbir zaman sonu gelmez. Ekonomilerde tüketilenler üretilir, üretilenler tüketilir. Ekonominin yasalarına meydan okunmaz. Hesapsız üretim ekonomiyi, hesapsız tüketim toplumu çökertir.

*

Krizlerdeki fırsatları yakalayanlar, taleplerdeki dalgalanmaları doğru okuyanlardır.

*

Dünyada gösteriş üretiminden kazanılanlar, gösteriş tüketiminde yitirilirler.

*

Üreticilerin açgözlülükleri, tüketicilerin tokgözlülükleriyle dizginlenir.

23 Ekim 2022, 12:05

Küresel Değerler geçmiş yüzyıllardan geleeck

Küresel Değerler geçmiş yüzyıllardan geleeck yüzyıllara üniversitelerle taşınırlar. Köklü üniversiteleri olmayan toplumların, kalıcı üniversiteleri olmaz. Görünen üniversiteleri Görünmeyen Üniversite'ler güçlü kılarlar.

23 Ekim 2022, 12:42

SAVAŞ YÜZYILINI BARIŞ YÜZYILINA BÜTÜN ÜLKELERDE İNŞA EDİLECEK YENİ DRİNA KÖPRÜ'LERİ DÖNÜŞTÜRÜR

İstanbul’dan Brüksel’e giderken, yol Belgrad’tan geçer. Balkanlar Malazgird’te Alpaslan’nın saflarına geçen, Peçeneklerin, Oğuzların ve Kumanların ülkesidir. Osmanlıların Avrupa’daki gücü, daha önce Balkanlara yerleşen Türk boylarından kaynaklanır. Balkan ülkeleri yüzlerce ırk, onlarca dinden insanların, barış içinde birlikte yaşadığı Osmanlı Devleti'nin, Yirmi birinci yüzyılda Avrupa’da uç veren filizleridir.Ukrayna'yı da içine alan Doğu Avrupa'da savaş olursa, Avrupa'nın hiçbir ülkesinde barış olmaz.

*

Türkler gittikleri her ülkede, İkinci Halife Ömer Kudüs’te, farklı ırklardan ve değişik dinlerden insanlara, nasıl davranmışsa, öyle davranmışlardır. Balkanlarda Türkler temel haklara ve özgürlüklere, hem saygılı olmuşlar, hem korumuşlar. Osmanlılar Balkanlarda İspanyolların, Endülüs’te yaptıklarını yapsalardı, Avrupa’nın bütün ülkelerinde, Türkçe'den başka dil konuşulmaz, İslam'dan başka din olmazdı. Türkler her zaman, “Dinde zorlama yoktur” demeyi bilmişlerdir. Ve "Zorla güzellik olmaz" demişlerdir.

*

İvo Andriç kitaplarında Balkanları, şehirlerinde tarihin değişik dönemlerinden kalma “kiliseleri, sinagogları, minareleri incecik selvi ağaçları gibi, gökyüzüne yükselen sayısız camileriyle”, iyi barış günleri gördükleri kadar, kötü savaş günleri gören, toplumların ülkeleri olarak anlatmıştır. Sezai Karakoç, Hırvat asıllı yazar Andriç, Nobel Edebiyat Ödülü alınca, yazdığı yazısında ödülün Osmanlı edebiyatına, hatta Osmanlı romanına verildiğini vurgulamıştır. O Osmanlara, hem içeriden, hem dışarıdan bakan bir edebiyatçıdır.

*

Osmanlı coğrafyasının bir yazarı olan Andriç, “Drina Köprüsü”nde, çocukluğunun geçtiği Vişegrad kasabasında, Drina nehrinin üstündeki, on bir kemerli köprü çevresinde, Müslümanlarla Hristiyanların bir arada barış içinde yaşamalarını anlatmaktadır. Köprü aynı bölgeden İstanbul’a getirilen, Sokullu Mehmet Paşa tarafından, 1571’de yaptırılmıştır. Drina köprüsü Saraybosna’yı, Belgrad’a bağlayan yolda, farklı kültürlerle birlikte yaşamanın bir anıtı, bir belgesi, bir simgesi olarak geleceğe kalacaktır.

*

Irmakların üzerlerindeki kimi tek, kimi çok kemerli köprüler, Türklerin geliş günlerinden, çekiliş günlerine kadar, Balkan toplumlarının düşünce ve eylem dünyalarında, ayrı bir yer tutmuşlardır. Andriç toplumları birbirine yakınlaştırmanın, Doğu ile Batı arasında köprü olmanın, barış içinde bir arada, yaşamanın önemini vurgularken, Müslümanlara karşı tarafsızlığını zaman zaman yitirirse de, kitaplarında Balkan ülkelerinin, Osmanlı yönetimini şemsiyesi altında, birlikte yaşamalarını ustalıkla anlatmıştır.

*

Andriç Türklerle birlikte, Sırpları, Hırvatları ve Boşnakları, beş yüz yıllık ortak tarihten hareket ederek, coğrafyasıyla, kültürüyle ve gelenekleriyle, birbirine bağlı insanların dünyasına girmeye çalışmıştır. Balkanlar kültürlerin birbirleriyle alışveriş içinde oldukları, çok zengin bir coğrafyadır. Andriç’in Graz Üniversitesi’nde yaptığı doktora çalışmasının konusu, Türkçeye kazandırılması gereken “The Development of Spirituel Life of Bosnia Under the Influence of Turkish Sovereignty”dir. O Türklere Belgrad’dan, hayatın içinden bakmıştır.

*

Hali İnalcık gibi, Şikago Üniversite'sinde tarih çalışmaları yapan William Mc Neill, “Drina Köprüsü” için, “Osmanlı ve Balkan tarihine bundan daha güzel bir giriş kitabı olmaz” demektedir. Rusya başta olmak üzere bütün ülkeleriyle Avrupa, Bosna savaşında Balkanlardan, Müslümanların mirasının silinmesine göz yummuşlardır. Sırplar Avrupa’yı Müslümanlardan korumak için, savaştıklarını ileri sürmüşlerdir. Ancak Avrupalılar ne yaparlarsa yapsınlar, Batı Avrupa ülkelerinde, Doğu Avrupa ülkelerinden daha çok Müslüman yaşamaktadır.

*

Doğu Avrupa'da Drina köprüsü, Mostar köprüsü var oldukça, Batı Avrupa'daki Türklerin güçleri ve etkileri katlanarak artacaktır.

*

İngiltere gibi, Avrupa’nın bütün ülkelerinde, kiliselerden dönüştürülen camilerin sayısı hızla artıyor.

*

Paris’te, Londra’da, Berlin’de,Madrit'te, Kiev'de, Moskova'da, yeni Drina köprüleri inşa ediliyor.

24 Ekim 2022, 12:14

SINIRSIZ KARE DÜNYADA ÜLKELERİN BAYRAKLARI DÜNYA PAZARLARINA KÜRESEL KURULUŞLARIYLA TAŞINIRLAR

Ülkelerin doğal kaynaklarını, yararlı ürünlere dönüştürenler hem yerel, hem küresel pazarlardaki alanlarını genişletirler. Yeni ürünlerle üretim güçlerini geliştirmeyen ülkeler, uluslararası ilişkilerde ağırlık kazanamazlar. Bunun için devletten daha çok millete dayanan Anadolu kuruluşları, bayraklarını Avrupa ülkeleri başta olmak üzere, bütün ülkelere taşımak için, dünyanın çok ülkeli, çok büyük, çok güçlü kuruluşlarla yarışıyorlar.

*

Dünyanın bütün pazarlarında, ülkelerin bayraklarını sınırları koruyan sert güçleri değil, pazarlarda yarışan esnek güçleri dalgalandırırlar. Onlar geliştirdikleri ürünlerle, ülkelerin dünya güç sıralamasındaki yerlerini değiştirirler. Onların ürünlerinden alanlarla, satanlar birlikte yararlanırlar. Kuruluşlar dünyasında alırken satmayanların, satarken almayanların, üretici güçlerini geliştiremeyecekleri, pazarlardaki varlıklarını koruyamayacakları bilinir.

*

Hayatın her alanının canlılık kaynağı, alışın ve verişin, verişin ve alışın sürekli özendirildiği Anadolu’da, üretimde en önemli, en güçlü sermayenin hilesizlik olduğu sürekli vurgulanır. Anadolu’nun hilesizlikte sınır tanımayanların pazarlarında, hiç kimse aldanmaz, hiç kimse aldatılmaz. Bu yüzden Anadolu son bin yıllık tarihinde, kültürlerin, ekonomilerin harman olduğu, kimsenin yoksul düşmediği, kimsenin aç kalmadığı, büyük bir çekim alanı oluşturur.

*

Yiğitlik vurmakla, zenginlik vermekle kazanılır diyen Türkler, Yirminci yüzyılın başında çekildikleri Avrupa’ya, her konuda hilesiz üretimleriyle, her alanda hilesiz yönetimleriyle geri dönerler. Doğdukları topraklar kadar, doydukları topraklara da önem veren Türklerle, Avrupa şehirleri Anadolu’nun kubbeli camileriyle, canlı çarşılarıyla tanışırlar. Türkler yedi yüzyıl önce, Doğu Avrupa’yı zenginleştirdikleri gibi, Batı Avrupa’yı da zenginleştiriyorlar.

*

Hayatın bütün alanlarında, hilesizlikte yarışanlar, hilede yarışanlardan daha güçlü, daha etkili olurlar. Onlar ürettikleri ürünlerle, verdikleri hizmetlerle, geliştirdikleri bilgilerle, bütün ülkelerin ekonomik, siyasal ve kültürel yapılarına katkıda bulunurlar. Onlara bütün ülkelerin kapıları sonuna kadar açılır. Onların düşünce ve eylem dünyalarında, taraflara zarar veren çatışmaların değil, taraflara yarar sağlayan uzlaşmaların peşinde koşulur.

*

Dünyadaki bütün kültürlerin tek kaynaktan beslendiğini, tek kaynağa dayandığını bilenler, kendi kültürlerini sevmek için, başka kültürlerden nefret etmek gerekmediğini bilirler. Onlar nerede yaşarlarsa yaşasınlar, kültürün pınarlarını gürleştirerek, ekonominin kaynaklarını zenginleştirerek, üretim alanlarını genişletirler. Ve kan dökmede yarışan savaşçıların şiddet dünyasını, ter dökmede yarışan barışçıların çalışma dünyasına dönüştürürler.

*

Kültürel kaynakları yoksullaştırmaya çalışanlar, ekonomik kaynakları zenginleştiremezler.

*

İnsanları sevenler çatışmanın bir tarafa, uzlaşmanın iki tarafa yarar sağladığını bilirler.

*

Yaşanan dünyada payları olmayanların, yaşanacak dünyada yerleri olmaz.

25 Ekim 2022, 12:16

SARI SALTUK'LARIN DÜŞÜNCE VE EYLEM DÜNYALARINDA ÜMİTSİZLİĞE KARAMSARLIĞA KÖTÜMSERLİĞE YER YOKTUR

Konya'nın koruyucusu Mevlana'dır, Eskişehir'in Yunus'tur, Ankara’nın Hacı Bayram’dır. İslam dünyasında her şehirin bir koruyucusu vardır. Onlar şehirleri korumasalar, güvenlik görevlileri boşuna uykusuz kalırlar. Bosna’da Köprü Mostar’ı, Köprü'yü de Bilagay Dergahı korumuştur. Mostar’a gidenler Bilagay Dergahı'nı görmeden gelmezler. Mostarlılar için haftada bir kere de olsa, Sarı Saltuk’u ziyaret etmek, selam vermek, hayatlarının bir parçası olmuştur.

*

Yalçın kaya dağlarının eteğinden kaynayan, Buna çayının yanı başına inşa edilen Dergah, dağla suyun, eşsiz bir uyum ve düzen içinde kucaklaştığı gizemli bir yerde, Cennet'e açılan bir kapı gibi yükselir. Dağdan doğan nehir, Mostarlıların bedenlerini güçlendirirken, Dergah da gönüllerini güçlendirmiştir. Dağ muştunun, su hayatın, Dergah da hoşgörünün sözcüsü olarak, yalnızca Mostar’ı değil, bütün Balkanları korumaktadır. Savaş yıllarında yerin altındakiler, yerin üstündekilerden daha önemli bir görevler yüklenmişlerdir. Yahya Kemal'in dediği gibi,Türk dünyasında insanlar yerin altındakilerle birlikte yaşarlar.

*

Mostar’da bir gece kalanları, sabahın erken saatlerinde, güneşten önce camilerinden, hep birden okunan ezanlar uyandırırlar. Camilerle elele veren dergahlar, İslam’ın temel değerlerinin, hayatın bütün alanlarına yansıtılmasında, toplumların “Görünmeyen Üniversite”leri olmuşlardır. Bu yüzden Semerkant’tan Saraybosna’ya kadar, Müslümanların yaşadığı şehirlerde, insanlar arasında paylaşmayı özendiren, sevgi ve saygıyı pekiştiren, binlerce dergah inşa edilmiştir.

*

Dergah sevdalısı İngiliz asıllı Hamid Algar, “Bosna’da Nakşibendi Tarikatı üzerine Notlar” isimli araştırmasında, dergah kültürünün Bosna’ya ne zaman, nasıl girdiğini ve bugünkü durumunu ayrıntılı olarak anlatmaktadır. Dergahlar insanların güzellikte, iyilikte ve doğrulukta yarışmanın, doğallık kazandığı ortamlardır. Dergahlar güzelliğe, iyiliğe ve doğruluğa yeni açılımlar kazandırırlar. Ön Asya’yı Orta Asya’ya dönüştüren Türklerin tarihinde, Emir Sultan'dan Eyüp Sultan'a camilerin,dergahların, türbelerin vazgeçilmez bir yerleri vardır.

*

Anadolu insanı, kaleleri ele geçirmesini bildiği kadar, gönülleri ele geçirmesini de bilmiştir. Türkler gittikleri her coğrafyayı, Mostar’da olduğu gibi camiler, medreseler, köprüler, dergahlar ve çarşılarla donatmışlardır. Gönül kazanmayı bilen dervişler, yalnızca Anadolu’yu değil, Balkanları da zorlamadan dönüştürmüşlerdir. Mostar’ın korunmasında ve yenilenmesinde, Anadolu’nun üreten el olmasını, bilen Yunus gönüllü insanları, ellerini taşın altına koyarak, Türkiye’yi Balkanlara, Balkanları dünyaya taşıyorlar.

*

İslam’ın hayatı kolaylaştıran ve güzelleştiren küresel ilkeleri, dergahlarla yeni boyutlar kazanmıştır. Onlar iç ve dış dünya zenginliklerini, ikisi arasında ayrım gözetmeden, altın oranda harmanlamışlardır. Irk, renk ve dil farklılarıyla birlikte, Vahiy Medeniyeti'ni bütünlük ve süreklilik içinde korumasını bilmişlerdir.

*

Mostar’daki Müslümanlarla, Mardin’deki Müslümanların hayatları birbirinden büyük farklılıklar göstermezler. Onlar iyilikleri özendirmede ve kötülükleri önlemede birbirleriyle yarışırlar.

*

Dergahlar yardımlaşma ve dayanışma kültürünü zenginleştirerek, ekonomik ve kültürel hayata, eşsiz bir güç ve görülmemiş bir canlılık kazandırmışlardır. Onlar iki günü birbirine eşit olanların, zararda olduklarını bilirler.

*

Yalnızca Türk ve İslam dünyası değil, Ukrayna'dan Rusya'ya, Amerika'dan Çin'e bütün dünya, "Bir insanı öldüren, bütün insanlığı öldürür" diyen, Yeni Sarı Saltuk'lar ordusu bekliyor.

27 Ekim 2022, 12:08

Lübnan iç şavaşı gibi, Filistin,Afganistan,Irak,Suriye,Libya

Lübnan iç şavaşı gibi, Filistin,Afganistan,Irak,Suriye,Libya iç savaşları başlatıldığından beri,her gün bütün insanlık binlerce defa öldürülüyor. Ömrü boyunca barış alınan, barış satılan bir dünyanın özlemini çeken NURİ PAKDİL'e rahmet okunmasını, özleminin gerçekleşmesini diliyorum.

27 Ekim 2022, 12:35

DÜNYAYI DÖNÜŞTÜREN SİLİKON VADİSİ'NDE YENİLİK YAPMANIN BÜTÜN ÜLKELERDE GEÇERLİ KÜRESEL İLKELERİ

Amerika’nın Kaliforniya’sı gibi, bütün ülkelerin üretim güçlerini büyütebilmeleri için, kendi kaynaklarıyla, yerel "Silikon Vadi"lerini kurmaları olmazsa olmaz bir önem taşır. Bir yanında Stanford, bir yanında Berkeley Üniversite'lerinin yer aldığı Silikon Vadisi, dünyanın en büyük küresel yenilik merkezidir. John Micklethwait ve Adrian Wooldridge, “A Future Perfect” isimli kitaplarında, vadideki başarının kaynaklarını on ana ilkede bulurlar.

*

1. Vadide başarısızlık olumlu karşılanır ve dünyanın sonu olarak görülmez. Girişimcilikte bir işte başarısız olanler, yararlanılması gereken bilgi kazanırlar.

*

2. Kaliforniya’da şirketlerden ayrılmalara sıcak bakılır. Şirketler dünyasında ayrılanlar ayrılmayanları, çıraklar ustalarını aşacak çalışmalar yaparlarsa, girişimcilik yeni açılımlarla zenginleşir.

*

3. Vadi'deki hem girişimciler hem yatırımcılar risk alarak, bilinmeyen zor ve yeni yollardan getiri peşinde koşarlar.

*

4. Vadi girişimcileri kazançlarını, yeniden yatırıma dönüştürürler. Onlar kendilerine değil, şirketlerine yatırım yaparak, çevrelerinde geniş çekim alanları oluştururlar.

*

5. Vadi'nin girişimcileriyle birlikte yatırımcıları her gün yeniden doğarlar. Şirketler arasında Andy Grove’ın kitabının adıyla söylenirse, “Yalnızca Paranoyaklar Ayakta Kalır.” Ve büyük yeniliklerin kapılarını, sürekli yenilenmesini bilenler açarlar.

*

6. Vadi'deki kuruluşların kapısı, bütün dünyanın girişimcilerine açıktır. Vadi'ye katma değer kazandıranlar karşılığını alırlar. Vadide yenilikçi olan, her ülkenin insanına yer vardır.

*

7. Vadi'liler katma değer sağlayan, yeni ürün, yeni hizmet, yeni bilgi arayışını hiç aksatmadan devam ederler, işlerine sevdalıdırlar, bütün birikimlerini ortaya koyarlar.

*

8. Başarılı girişimciler zengin bir adres ve bir telefon defterinin, güç ve başarı kaynağı olduğunu bilirler. Kimse keşfedilmişi, yeniden keşfetmeye kalkışmaz. Herkes ödünç almaya ya da ödünç vermeye hazırdır.

*

9. Dünyanın çığır açıcı kuruluşları, her şeyin değiştiğini görerek, gelen günlerinin, geçen günlerinden daha kolay, daha güzel kılmak zorunda olduklarını bilirler.

*

10. Başarıdan başarıya koşan kuruluşlar, Birleşmiş Milletlere benzerler, dünyanın değişik ülkelerinden gelmiş insanlara yer verirler, kimseye önyargılı davranmazlar.

*

"New York'tan Los Angelas'a Yeni Roma" kitabımızda ortaya konulduğu gibi, dünya pazarlarında ülkelerden önce, Silikon Vadi'leri yarışmaktadır. Vadi'ler dünyaya yalnızca teknoloji değil, yönetim ustalığı, finansman teknikleri ve başarı sırları da ihraç ediyorlar. Değişik ülkelerdeki kuruluşlar, Silikon Vadi'sinin başarı sırlarını öğrenerek, uygulamaya çalışırlarsa büyük atılım yaparlar. Küresel kuruluşların bildiği ve uyguladığı, hiçbir kültüre yabancı olmayan ilkeler sır olmaktan çıkmıştır. Vadi'lerin çalışma dünyasında, hiçbir ülke hiçbir ülkeye uzak değildir.

*

Öğrenmesini öğrenmenin karşılıksız olduğu vadilerde, insanlara tabaklarında balları, gerçekleşecek rüyaları olan girişimciler gözüyle bakılır.

*

Yeni düşünceler yüklü, rüzgarlar esen vadilerde yapılmaması gerekenler, yapılması gerekenlerden çok daha önemlidir.

*

Vadilerde öğrenme öğrenileni öğretme, herkesi dinleme, herkesten yararlanma, yeni yenilik kapıları açar.

28 Ekim 2022, 11:56

SIRADIŞI İNSANLAR BÜTÜN ÜLKELERDE HER ALANDA KÖKLÜ DÖNÜŞÜMLERİN ÇIĞIR AÇICILARI OLURLAR

Ülkelerin, şehirlerin, kuruluşların ve insanların saygınlığı, üretim gücüne kazandırdıkları yeni boyutlardan kaynaklanır. Dünyanın her yerinde, tüketmekten daha çok üretmenin rüyasını görenler, üretim güçsüzlüğünü gidermenin öncüleri olmuşlardır. Ülkelerde, şehirlerde ve kuruluşlarda oluşturulan, dürüstlüğün, güvenirliğin ve özgürlüğün elele verdiği ortamlar, bir mıknatıs gibi, sıradışı üretici kesimler için çekim alanı oluştururlar.

*

Richard Florida’nın, “The Rise of Creative Class” isimli kitabında vurguladığı gibi, düşünce ve eylem kuruluşlarıyla birlikte, doğurgan kesimler bütün dünyanın, geleceğine giden yolun kilometre taşlarını oluşturarak, gelişmelere yön veriyorlar. Bu yüzden üniversiteleriyle, hastaneleriyle, ekonomik, siyasal ve kültürel kuruluşlarıyla, bütün ülkeler üretim güçlerini büyütmek için, şehirlerindeki çekim merkezlerini güçlendirmeye büyük özen gösteriyorlar.

*

Bir ülkede, bir şehirde, bir kuruluşta, üretken sıradışı insanları, sıradan insanlardan ayıran önemli nitelikler vardır. Sıradışılar ekonomik, siyasal ve kültürel eğilimleri gözlemleyerek, ufuk ötesini görürler, düşünülmeyeni düşünen, görülmeyeni gören, duyulmayanı duyan öngörüleriyle, büyük dönüşümlere öncülük yaparlar. Einstein’in çok alıntılanan sözünde vurguladığı gibi: “Hayal gücünün bilgi gücünden daha önemli” olduğunu, sıradışı insanlar çok iyi bilirler.

*

Ekonomik, siyasal ve kültürel boyutlarıyla, hayatın kolaylaştırılmasında, yaşanır kılınmasında, üretken sıradışı insanlar, en önemli görevi yüklenirler ve en büyük sorumluluğu alırlar. Almanya’dan ayrılmak zorunda kalan öğretim üyeleri, Türkiye’nin üniversitelerine önemli katkılarda bulunmuşlardır. Amerika bütün ülkelerin eğitim ve üretim düzeyi yüksek insanlarına, kapılarını sonuna kadar açarak, dünyanın en büyük ekonomik ve siyasal gücü olmuştur.

*

Bütün ülkelerin ürün, hizmet ve bilgi üretme güçlerinin kaynağında, doğal kaynak zenginliğinden daha çok üretmesini seven, risk almasını ve yenilik yapmasını bilen sıradışı insan zenginliği vardır. Sıradışı insanlar, sıradışı düşünceleriyle, sıradışı eylemleriyle, çevrelerinde büyük bir ekonomik ve kültürel canlılığa yol açarlar. Onların arasında düşünürler, sanatçılar, girişimciler, öğretim üyeleri, mühendisler, doktorlar ve gazeteciler ilk sıralarda yer alırlar.

*

Dünyada çekim alanı oluşturan ülkeler, üretim alanı oluştururlar. Üretmesini bilenler dönüşmesini ve dönüştürmesini bilirler. Düşüncelere ve eylemlere kapıların kapatılmasının, mümkün olmadığı Yirmi birinci yüzyılda bütün ülkeler, açık toplumları izlemek zorunda kalacaklar. Ekonomik ve kültürel güçlerine, yeni zenginlikler kazandıran devletler, soylarına ve renklerine bakmadan, özgürlük alanlarını sonuna kadar genişleterek, sıradışı insanları ülkelerine çekenler olacaktır.

*

Kültürde ve ekonomide özgünlük özgürlüğü izler. Özgürlüğü olmadığı yerde, özgünlük olmaz.

*

Düşüncelerine inananlar, inandıklarının peşinden gidenler, hayallerini gerçekleştirirler.

*

Dünyada sıradan insanlar bir, sıradışı insanlar bin akıldan yararlanmasını bilirler.

29 Ekim 2022, 14:18

CUMHURİYET'İN YÜZYILA ULAŞMASINA BİR SENE KALAN YENİ BİR YIL DÖNÜMÜNDE TÜRKİYE'NİN GELECEĞİ GEÇMİŞİNDEN DAHA GÜZEL OLACAKTIR

Anadolu insanı ellili yıllarda Çok Partili Çoğulcu Demokrasi, seksenli yıllarda Pazar Ekonomisiyle tanışmıştır. Yirminci yüzyılın sonunda, Anadolu insanı dış dünyaya açılmıştır. Türk toplumu Batı'dan yardım alarak, Batılıların üretim seviyesine ulaşamayacağını görmüştür. İkibinli yılların başında, Türkiye üretimde Batı ülkeleriyle, rekabet etmesini kolaylaştıracak, ekonomik ve sosyal düzenlemelere gitmiştir. Türkiye dünyanın ilk on ülkesi arasına girmek çok önemli adımlar atmıştır.

*

Haberleşme, ulaşım ve finans sektöründe yeni yatırımlar yapılarak, bütün kurumlarıya, bütün kuruluşlarıyla, Türkiye dünya kalitesinde üretim yapmaya zorlanmıştır. Yönetenleriyle, yönetilenleriyle, üretenleriyle ve tüketenleriyle Türkiye, dünya pazarlarında sağlam bir yer tutmak için, kendi kültürünü zenginleştirmenin önemini kavramıştır. Anadolu insanı hem "yerli malı", hem "dünya malı" olan ürünler üretmek için, gecesini gündüzüne katarak çalışmaktadır.

*

İletişimde ve ulaşımda yaşanan hızlı değişimler, dünya pazarlarında, sağlam bir yer edinmenin yolunun, ekonomilerle birlikte kültürleri zenginleştirmekten geçtiğini gösteriyor. Ekonomik sınırların siyasal sınırlardan daha çok önem kazandığı dünyada pazarlarda ülkelerin silahlı güçleri değil, silahsız güçleri değil, kültürler savaşıyor. Kültürsüz ekonomilerin güçsüz, ekonomisiz kültürlerin etkisiz, olduğunu bütün ülke yönetimleri görüyor.

*

Dünyada başka kültürlerle yarışmanın yolu, dünyaya kapanmaktan daha çok, dünyaya açılmaktan geçiyor. Kapalı bir toplum ayakta kalsaydı, dünyanın en zengin hammadde ve insan kaynaklarına sahip olan, "Sovyetler Birliği" ayakta kalırdı. Eski Rusya Afganistan işgalinden sonra nasıl dağılmışsa, Yeni Rusya da Ukrayna işgalinden sonra öyle dağılmaya adım adım yaklaştığı görülüyor.

*

Kültürlerin savaştığı bir dünyada, kültürleri unutan ülkelerin, dünya ekonomisinde olduğu kadar, dünya politikasında da önemli bir yerleri olmaz . İkibinli yılların başında sınırların ortadan kalkması, Türkiye'yi başka kültürlere açarken, kültürünü zenginleştirme çalışmalarını da hızlandırıyor. Yeni Türkiye, derin kültürü olmayan ülkelerin, zengin ekonomilerinin olmayacağını biliyor. Ve kültürle ekonomiyi, ekonomiyle kültürü altın oranda harmanlamaya çalışıyor.

*

Cumhuriyet'in yaşının yüz yıla çok yaklaştığı bir dönemde, Türkiye dünyaya açılmasıyla, Balkanlar, Kafkaslar, Ortadoğu ve Büyük Türkistan'da önemli bir güç merkezi olmuştur. Türk girişimcileri Japonya'dan Amerika'ya kadar dünyanın bütün ülkelerinde yatırım yapıyorlar. Yeni Türkiye dünyanın, çevre ülkesi değil merkez ülkesi olmaya çalışıyor. Ve Türk ve İslam dünyasının, sürükleyici gücü ve dönüştürücü ülkesi, olma yolunda hızla ilerliyor.

*

Yirmi birinci yüzyılın fatihleri ordular değil, yeni ürünler üreten, yeni sözler söyleyen girişimciler olacaktır. Kare düz dünyada, bayrak girişimcileri, ekonomi kültürü izler.

*

Girişimciler ürünlerini ve hizmetlerini götürdükleri ülkelere, kültürlerini ve değerlerini de götürürler.

*

Sınırların önemini yitirdiği dünyada, bilge girişimcilerden daha büyük, daha etkili bir güç yoktur.

30 Ekim 2022, 11:55

KAZANDIRANLAR KAZANIRLAR YASASI HAYATIN HER ALANINDA GEÇERLİDİR

Dünyada kuruluşlar varlıklarını korumak ve uzun ömürlü olmak için, birbirleriyle alışveriş yaparlar. Bütün ülkelerin kuruluşları ya üreticiler ya da tüketiciler olarak, birbirlerine bağımlıdırlar. Kuruluşların birlikte yaşadıkları dünyada, ekonomik ve kültürel yarışma olmadan, hiçbir alanda gelişme olmaz. İyilikte yarışma yarışan kuruluşların sayısını çoğaltırken, kötülükte yarışma yarışan kuruluşların sayısını azaltır.

*

Ürünlerin ve hizmetlerin üretim yöntemlerindeki yenilikler, iletişim araçlarındaki gelişmeler, kuruluşlar arasındaki yarışmayı, yerel pazarlardan küresel pazarlara taşımıştır. Finansman kaynaklarını çeşitlendirmeyen, üretim yöntemlerini geliştirmeyen ve pazarlama tekniklerini yenilemeyen kuruluşların, ürettikleri ürünlerin ve hizmetlerin kalitelerini artırmaları mümkün değildir. Kuruluşlar dünya pazarlarında, üç ana strateji izleyerek, kendilerine yer açmaya çalışırlar.

*

Kuruluşlar arasında, çok sık olmasa da izlenen stratejilerden ilki, “Kaybet Kaybet” stratejisidir. Bazı kuruluşlar yarışmak zorunda oldukları kuruluşları, kesinlikle yok edilmesi gereken düşman olarak görürler. “Kaybet Kaybet” stratejisinin uygulandığı bir yarışmada, taraflar birbirlerine öylesine zarar verirler ki, yarışmanın kazananı olmaz, iki taraf da kaybeder. Bu yüzden “Kaybet Kaybet”, kuruluşların kaçınması gereken, kazananı çok olmayan bir savaş stratejisidir.

*

Kuruluşlar arasındaki yarışma stratejilerinden ikincisi, biri kazanırsa, diğerinin kaybettiği, “Kazan Kaybet” stratejisidir. Dünya ölçeğinde yaygınlık kazanan ve kurumsallaşan spor kuruluşları arasında “Kazan Kaybet” stratejisi geçerlidir. Ancak spor karşılaşmalarında “Kazan Kaybet” yarışma stratejisindeki yaklaşım, kuruluşlara uygulanırsa, yalnızca bir taraf kaybetmez, iki taraf birden kaybeder. Kuruluşlar, birbirlerine bağımlıdır, birinin kaybı diğerine de yansır.

*

Kuruluşların izledikleri üçüncü yarışma stratejisi, “Kazan Kazan” her zaman başarıyla uygulanan, en geçerli yarışma stratejisidir. Kuruluşlar arasındaki yarışmada “Kazan Kazan” stratejisi, tek yanlı bağımlığa değil, karşılıklı bağımlılığa dayanır. “Kazan Kazan” yarışma stratejisinde, iki taraf da kazandığından, taraflar aralarındaki alışveriş hacmini büyütmek için, birbirleriyle iş birliği yaparlar. Bir tarafın kazanması, diğer tarafın kaybetmesi anlamına gelmez.

*

Dünyadaki bütün kuruluşlar aralarındaki yarışta, “Kazan Kazan” stratejisi izlerlerse, dünyanın kaynakları, bütün insanların zorunlu ihtiyaçlarını karşılar, herkes için hayatı kolaylaştırırlar. Ancak devletler gibi, kuruluşlar da güçlendikleri zaman, aralarındaki yarışta “Kazan Kazan” barış stratejisinden daha çok “Kaybet Kaybet” savaş stratejisi izlemeyi seçerler. Bu yüzden insanlığın çoğunluğu, bolluk içinde değil, yokluk içinde yaşamaktadır.

*

İyilikleri özendirmede, kötülükleri önlemede yarışmak, bütün kuruluşların görevidir.

*

Kökleri “Kaybet Kaybet” olan ağaçların, meyvaları “Kazan Kazan” olmaz.

*

Kuruluşların yarışma dünyasında, kazananlar kazandıranlardır.

30 Ekim 2022, 12:15

AFİYET HASTANESİNİ AFİYET ÜNİVERSİTESİNE DÖNÜŞTÜREN DEĞERLİ Dr. SELAHADDİN SEMİZ "GÖRÜNMEYEN ÜNİVERSİTE" KİTABIMIZ ÇEVRESİNDE, ÖZAL'LARI, ERBAKAN'LARI OLUŞTURDUĞU ÇEKİM ALANINDA TOPLAYAN, TÜRKİYE'NİN YİRMİNCİ YÜZYILINA DAMGASINI VURAN, KOTKU HOCAMIZI ANLATIYOR

İslâm ve tasavvuf konusunda ilk okuduğum eserlerden biri olan Görünmeyen Üniversite, üniversite öğrencilik yıllarımda beni çok etkilemişti. Kitabın yazarı olan, gıyaben tanıdığım ve sevdiğim Ersin Nazif Gürdoğan beyefendiyle çok istememe rağmen bir vesile ile görüşüp hasbihal edememiştim. Prof. Dr. Ersin Nazif Gürdoğan’la yıllar sonra Afiyet Hastanesi’nde, başhekimlik odasında karşılıklı tanışmak, görüşmek nasip oldu.

*

Geçen yıllar Ersin Nazif beyin saçlarındaki aklarla yüzündeki çizgileri artırırken samimi muhabbeti, içten sohbeti, fıtrî tevazuu, azimle parlayan gözleri, devamlı proje üreten zihni, tatlı sohbeti ve yüzündeki tebessümle dervişâne hayat anlayışını daha da kuvvetlendirmişti. Nasıl geçtiğini anlamadığımız kısa sohbetimizde ‘hayata Müslümanca bakışa’ bizzat örnek olurken, anlattığı kısa birkaç hatıra gönüllerimize, gül demeti gibi sunulan bir hediye oldu.

*

Ersin Nazif Hoca’dan dinlediğim hatıraların bazılarını bu vesileyle paylaşmak isterim. İşte hocanın anlattıklarından bir demet…

*

“Biz Devlet Planlama Teşkilatı’nda çalışırken çok samimi, idealist, gayretli, İslâmî değerlere gönül vermiş, memlekete hizmet etmeye çalışan genç dinamik bir ekiptik. Mehmed Zahid Kotku Hocamız da birçoğumuzun hayatını etkileyen bizlere yol gösteren, ufuk insan, sonsuzluk kervanının halkası, güzel ahlâk abidesi, mürşid-i kâmil, yaşayışıyla örnek olan bir insandı.

*

Biz o zaman Mavera dergisini çıkarıyorduk. Ben de dergide yazılar yazıyordum. Mehmed Zahid Kotku Hocamız vefat edince yeni çıkacak sayıda, bu konuda yazı yazmamı istediler. Ben bu konuda yetkin olmadığımı söyledim ama rahmetli Cahit Zarifoğlu evime kadar gelerek, “Bu yazı gelmeden bu sayı çıkmayacak” diye ısrarla yazmamı istedi.

*

Bunun üzerine Görünmeyen Üniversite başlığıyla yazıyı yazmak durumunda kaldım. Bu yazı o kadar sevildi ve beğenildi ki adeta elden ele dolaştı. Daha sonra Mahmut Esat Coşan Hocaefendi bu yazının Seha Neşriyat tarafından kitaplaştırılmasını istedi. Böylece yazı kitap hâline dönüştü. Görünmeyen Üniversite’ye daha sonra birçok ilmi çalışma ve eser tarafından kaynak gösterilerek atıfta bulunuldu. Tabii bu güzellik ve bereket, görünmeyen üniversitenin bereketiydi

*

Görünmeyen üniversite: İskenderpaşa Dergâhı

*

Gençlik yıllarımda İlim Yayma Vakfı’nın Vefa semtindeki yurdunda kalırken, tanımak ve sohbetinde bulunmak şerefine nail olduğum Mehmed Zahid Kotku Hocaefendi, güzel siması ve ahlâkıyla gönülleri cezbeden, insanı derinden etkileyen, muhabbetle bağlayan bir gönüller sultanıydı. Çevresinde birçoğu genç olmak üzere her yaştan kültürlü, iyi yetişmiş, akademisyen, devlet memuru, üniversite öğrencisi, kaliteli ve seviyeli geniş bir topluluk bulunuyordu.

*

Mehmed Zahid Kotku Hocaefendi sohbetlerinde Gümüşhaneli Ahmed Ziyaeddin Hocaefendi’nin hazırladığı ‘Hadisler Deryası’ kitabındaki hadislerden izahlar yaparak günümüzde İslâm’ın nasıl yaşanması gerektiğini anlatıyordu. Kotku Hocaefendi, hayatının her safhasında Peygamber Efendimizin yaşayışına ve sünnetine çok önem verir, her hâli ve tavrında sünnete uymayı tavsiye ederdi.

*

İskenderpaşa Camii kürsüsündeki bir sohbetinde ‘Resulullah Efendimiz gül kokardı, onu seven âlim ve evliyalar da O’nunla mânen görüşürler ve gül kokarlar’ derken iki elinin avucunu karşı karşıya getirerek anlatmış. Bir seveni, ‘Acaba Hocaefendi’den bu kokuyu ben de alabilir miyim?’ diye düşünmüş. Ertesi sabah namazı öncesi camii içerisinde gül kokusu yayıldığında Hocaefendi’nin geldiğini görmüş.

*

Görüşmemiz sırasında Ersin Nazif Hoca, bizlere Görünmeyen Üniversite’nin yeni baskısını hediye etti. Kitabın yeni baskısı İz Yayıncılık’tan çıkmış ve güncellenmiş yazılarla beraber onuncu baskıyı yapmış. Görünmeyen Üniversite bir ekonomi profesörünün gözünden tasavvuf, ekonomi, sosyal hayat ve mümin insanı anlatırken modern dünyanın çarpıklıklarını da karşılaştırmalı olarak yansıtıyor.

*

İlk kez 1980’li yılların başında okuduğum, İslâmî hayatımın ve görüşlerimin oluşmasında önemli rolü olan, manevi dünyamın oluşmasına etki eden Görünmeyen Üniversite kitabını onca yıl yaşanmışlıklardan sonra tekrar ayrı bir tat ve lezzetle okudum.

*

Görünmeyen Üniversite, Mehmed Zahid Kotku Hocaefendi’nin etrafında yetişen üniversite ve akademik gençliği anlatıyordu. Hocaefendi, ahlâkıyla, tavırlarıyla, görüşleriyle, ileride Türkiye’nin siyasetine, ekonomisine, üniversitesine yön verecek olan genç insanları adeta bir görünmeyen üniversite gibi eğitmiş ve İslâmî değerlerle düşünen bir gençlik yetişmesine vesile olmuştu.

*

E. Gürdoğan, kitabında Mehmed Zahid Kotku Hocaefendi’nin tasavvufî yaşayışı ve görüşlerini anlatırken, dergâh kültürünün topluma neler kazandırdığı ve bir mürşid-i kâmilin yol göstericiliğinde kâmil insan olmanın önemi anlatılıyordu. Aynı zamanda modern toplumun ve anlayışın teşvik ettiği, aç gözlülük, hırs, bencillik, acımasızlık, daha çok kazanma hırsı… gibi vahşi kapitalizmin topluma verdiği zararların panzehiri olarak dergâh kültürünü tavsiye ediyordu.

*

Görünmeyen Üniversite, dergâh kültürü ile İslâm’ın paylaşma ve değerlerle bir arada yürüyen ekonomik sistemini birlikte anlatıyordu. Bu sayede okuyucunun İslâm’ın ve tasavvufla eğitilmiş insanların oluşturduğu toplumun değerleri ile yaşamasına vurgu yapılıyordu. Bu arada günümüzün popüler modernist tüketim toplumlarının da eleştirisine yer veriliyordu. Bu açıdan kitap, tekrar tekrar okunmaya değer çok önemli fikirler ve tespitlerle dolu.

*

Eser, bir işletme profesörünün gözüyle aç gözlülüğün, daha çok kazanma hırsının insanlığa verdiği zararların çaresi olarak paylaşmacı ve dayanışmacı İslâm toplumunu oluşturan dergâh kültürü ile yaşamanın topluma huzur ve mutluluk getiren yönlerine ışık tutuyor.

*

İslâm-tasavvuf-dergâh kültürü ve modern insan

*

Görünmeyen Üniversite’de insanı, ‘kâmil insan’ yapan birçok özellik, günümüz insanının anlayacağı bir dille anlatılmış. Bu başlıklardan bazılarını okumak bile bu anlamda önemli fikir verebilir.

*

Tokgözlülüğü Baştacı Edinmek / Kalabalıkta Yalnızlaşmadan Yaşamak / Adem Oğullarına Bir Gözle Bakmak / Toplumları Üreten Eller Dönüştürür / İç Savaş Dış Savaştan Büyüktür / Yeni Sözler Söyleyenler Yenilmez / Ordu Millette Girişimci Milleti Görmek / Yunus Gönüllüler Sinan Akıllılar / Ellerin Üzerindeki Elleri Tutmak / Ölmeden Önce Ölenlerden Olmak/ Hesap Gününe Hazırlanmak / Üretmeden Tüketmek Cinayettir / Yalınlıkta Sınır Tanımayanlar / Tüketim Susuzluğunu Üretimle Gidermek…

*

Görünmeyen Üniversite, tasavvufu hayatın içinden anlatırken ekonomiden sosyal hayata, ahlâkı güzelleştirmekten insanı olgunlaştırmaya, küçük cihaddan büyük cihada kadar birçok başlıkta konuyu değişik boyutlarıyla ele almış. Bu açıdan sadece tasavvufu anlatan değil, dergâh kültürü ile sosyal hayatı, ekonominin temel özelliklerini, aç gözlülükle tok gözlülüğün farkını, modern toplumun, insanın ve doğanın yaratılışına verdiği zararı anlatan önemli bir temel eser olarak literatürde yerini almış bulunuyor.

*

Dergâh kültürü ve modern kültür

*

Vahşi kapitalizmin, tüketim toplumunun, hırs ve açgözlülüğün Doğu’dan Batı’ya bütün dünyaya yayıldığı bir dönemde Mehmed Zahid Kotku o alçakgönüllü tavırlarıyla insanları gönüllerinden muhabbetle yakalayan, huzursuzlukları, çekişmeleri ve tedirginlikleri sessizce ortadan kaldırmasını bilen, Allah’ın gücünün üzerinde güç olmadığını Allah’ın sevgisini kazananın en güçlü olacağını sürekli vurgulayan bir görünmeyen üniversitedir.

*

Kotku Hocaefendi, haklıyı haksız çıkaracak öfke yerine, insanı güçlü kılan alçakgönüllü olmayı tavsiye eden, sınırsız bir iç dünya zenginliği ile çevresindeki seçkinlere yaşayan bir örnek olmuştur. Kotku’nun çevresindeki sevgi halkası, ömrünün son yıllarını geçirdiği İskenderpaşa Camii’nde dalga dalga büyümeye devam etmiştir. Çevresinde arkadaşlıkların kardeşliğe dönüştüğü, yardımlaşmanın doruk noktasına ulaştığı, sevgi ve saygı bağlarının sürekli olarak güçlendiği, dostluğun en güzel örneklerinin verildiği bir çekim alanına dönüşmüştür.

*

Görünmeyen üniversite geleneği, O’nun yolundan giden Mahmut Esat Coşan Hocaefendi ve ardından gelenlerle Avustralya’dan Amerika’ya kadar bütün dünyaya taşınmış, değişik alanlardaki çalışmalar daha da genişleyerek başarıyla sürmüştür.

*

Kotku Hocaefendi, bereketli ömrünün son yıllarında sağlığı çok el vermese de kapısını bütün dünyadan gelenlere açmaktan geri kalmamış, misafirlerini camii avlusundaki evinin sürekli sohbet yeri olan odasında kabul etmeye büyük özen göstermiştir.

*

Şehrin kalabalıkları arasında akrabalara ziyareti önleyen, dostlukları azaltan, yalnızlığı ve tedirginliği büyüten bir ülke büyüklüğündeki İstanbul’daki İskenderpaşa Camii, büyük şehrin gürültüsünden uzak, dostluğun ve kardeşliğin açık üniversitesi olmuştur. Caminin bahçesindeki kuşların cıvıltılarının duyulduğu Kotku Hocaefendi’nin evindeki iki dünya sohbetlerinden de Türkiye’nin olduğu kadar bütün dünyanın seçkinleri yararlanmıştır.

*

Hayatı yalınlık içinde, bütün boyutlarıyla yaşatan Nakşi geleneğinin temsilcisi Mehmed Zahid Kotku, bütün sohbetlerinde haset, kibir, riya, hırs, gazap, şehvet, gaflet, şöhret, kin… gibi şeylerden uzak durmanın kalp temizliğinin işaretlerinden olduğunu sürekli vurgulamıştır. Yolunu izlediği gönül dünyasının öncüleri gibi herkesin hayatında yeni beyaz sayfalar açılmasına destek olmuştur. Dergâh kültürüyle yeni açılımlar kazanan dünyada gönül kazanmanın, dünyaları kazanmaktan çok daha önemli olduğu sürekli vurgulamıştır.

*

Dergâhlarda İslâm medeniyetinin özü ve özeti olan ana kaynaklar, hiç durmadan döne döne okunurlar, tekrar tekrar yorumlanırlar. Gönül dünyasının öncüleri söylediklerini yaparlar, yapmadıklarını söylemezler. Onlar söylediklerini yaptıkları için çevrelerinde görülen ve bilen örnek olurlar. Onların düşünce ve eylem dünyalarında bilmek ve yapmak birbirini sürekli zenginleştiren bir bütündür. Olgunlaşma yolunda bilenler bildiklerini konuşarak değil yaparak anlatırlar.

*

Hayatı güzelleştiren sohbetler

*

Görünmeyen Üniversite’de, Mehmed Zahid Hocaefendi’nin şahsında yaşayışında tasavvuf ve İslâm ahlâkı anlatılırken, aynı zamanda kimseye el açmadan üretmenin ve yaşamanın, paylaşmanın, infak etmenin, kardeşliğin, muhabbetin, yardımlaşmanın önemi ve güzelliği de dile getiriliyor. Bu değerlerin sosyal hayatta ne kadar yapıcı ve güzel değerler olduğu vurgulanıyor.

*

Aynı zamanda modern zamanların materyalist, modernist kapitalist toplumunun hırs, açgözlülük, aşırı kâr hırsı, aşırı çalışma ve değerlere kayıtsız tüketim toplumu oluşturma anlayışıyla oluşan vahşi kapitalist sistemin topluma, dünyaya ve çevreye verdiği zararlardan bahsediliyor, yanlışları vurgulanıyor.

*

E. Gürdoğan, Mehmed Zahid Kotku Hocaefendi’nin hayatından, sohbetlerinden, ahlâkından, çevresinde yetişmiş akademisyen, bürokrat, girişimci, siyasetçi genç insanlardan bahsederken aynı zamanda tasavvufun günümüzde nasıl yaşandığını, nasıl canlı olduğunu da anlatıyor. Dergâhın hocalarından Gümüşhanevi Hazretleri gibi Kotku Hocaefendi de tüm İslâm dünyasının dertlerine çareler aramış ve çevresindeki iyi yetişmiş genç kuşağı da bu konuda harekete geçirmişti.

*

Görünmeyen üniversitenin ders kitabını, ‘Hadisler Deryası’ manasını ifde eden Râmûzu’l-Ehâdîs kitabını derleyen Ahmed Ziyaeddin Gümüşhanevi hazretleri, kendine özgü bir yöntemle hayatı bütün boyutlarıyla ele alan hadisleri, yıl içinde öğrencilerine anlatmıştır.

*

Gümüşhanevi Hazretleri, eğitimini tamamlayan öğrencilerine Râmûz okulları açma yetkisi vererek Anadolu insanının eğitim seviyesi ile birlikte İslâmî eğitim seviyesinin artırılmasına da büyük katkı sağlamıştır.

*

Mehmed Zahid Kotku Hocaefendi de çevresindeki genç insanlara Râmûzu’l-Ehâdîs kitabından hadis dersleri ile Peygamber Efendimizin sözlerini ve ahlâkını anlatırken aynı zamanda yaşayışıyla, hal ve hareketleriyle onlara günümüzde yaşayan bir örnek olmuştur.

*

Kotku Hocaefendi’nin yetiştirdiği öğrenciler ile birlikte kurdukları Gümüş Motor Fabrikası, Türkiye’deki sanayileşmenin öncü kuşağının ilk yaptığı yatırımlardandır. Böylece sanayi yatırımlarında da öncü olarak, tüketen değil üreten olmanın önemini göstermiştir.

*

Çevresindeki o zamanın gençleri, günümüzün iyi bilinen öncü dindar şahsiyetleridir. Sabahattin Zaim, Korkut ve Turgut Özal, Muammer Dolmacı, Necmettin Erbakan, Kahraman Emmioğlu, Temel Karamollaoğlu, Recai Kutan, Osman Çataklı, Yahya Oğuz, Cevat Ayhan Alaaddin Duran, Mehmet Bozkurt… vs. her biri İslâm ahlâkı ve ideali ile yetişmiş, ülkesinin ve İslâm dünyasının kalkınması ve ilerlemesi için ellerinden gelen her şeyi yapmaya çalışan güzel ve yiğit insanlardır.

*

Sohbetleri cemalli, hutbeleri celalliydi

*

Mehmed Zahid Kotku Hocaefendi, namazlarından sonra yaptığı sohbetlerle İskenderpaşa Camii’ni açık üniversitenin sürekli eğitim merkezine dönüştürmüştü. İslâm’ın ana kaynaklarına dayanan dergâh kültürünün büyük bilgin ve bilgelerinin düşünce ve eylem dünyalarını anlatan şiirlerle desteklenen sohbetler, Tasavvufî Ahlâk isimli beş kitapta toplanmıştır. Kendisinden sonra sohbetleri sürdüren Mahmut Esat Coşan Hocaefendi’nin deyimiyle, “Kotku Hocaefendi’nin sohbetleri cemalli, hutbeleri celallidir.”

*

Kotku Hocaefendi, sohbetlerinde ümit ve coşku veren yumuşak sesiyle insanları kavga dünyasından sevgi dünyasına taşımıştır. Sohbetlerinde toplumlarda büyük ekonomik ve kültürel çalkantılara yol açan krizin kaynağının, doymak bilmeyen açgözlülük olduğunu sürekli vurgulamıştır.

*

Onun sohbetlerinde Allah için insana hizmet, paylaşmak, kardeşlik, güzel ahlâk hep ön plandadır. Sohbetlerinden bazı notları bu vesile ile paylaşalım:

*

“Kainat da her şey insana hizmet ediyor, insanın da insana hizmet etmesi gerekir.”

*

Her kötülüğün başı nefistir, nefsi kırmak gerekir. Nakşibendi hazretlerinin babası Onu 18 yaşında hocasına teslim etti. Nakşibendi Bahaeddin Efendi dergâha gittiğinde şeyhi onu kabul etmemiş, kapıda kalmış, buna karşılık o geriye dönmemiştir. Karda kışta durup beklemiş, sonra da kabul olmuştur. Neden bekletmişler? Nefsi kibri kırılsın diye…

*

Vücudumuzdaki herhangi bir ağrıyı dindirmek ya da bir yarayı sarmak kolaydır. Yine de milyonlarca lira harcayıp hastaneler yaptırıyoruz, sanki ölümü ortadan kaldıracakmışız gibi. Hâlbuki ölüme hazırlıklı olmak gerekir. Peki gönlü nasıl tedavi edeceğiz? Gönül ne ile tedavi edilir? Neden hastalıkların tedavisini düşünüyoruz da gönlün tedavisini niçin düşünmüyoruz? Gönül tedavi yolları olan dergâh kültürüne de önem verelim ve öğrenelim.

*

Peygamberimiz “Başkalarının ayıplarını örtenin ayıplarını da Allah örter” diye buyurmuşlardır. Başkalarının eksiklerini söylemeye birkaç yerde müsaade edilmiştir. Bunların sayısı da çok azdır. Mesela birinin yanındaki hırsız ise “Yanındaki kişi hırsızdır” diye ikaz etmek gerekir. Buna benzer durumlarda ikaz edilir. Başka durumlarda ise hep Allah’a havale edilir. Sizler Müslüman kardeşlerinizin ayıplarını örtmeye çalışınız. Başkalarının ayıplarını ortaya çıkarmaya çalışmayınız.

*

Afiyet Hastanesi yönetim odasındaki sohbetimizde, bize katılan bir dost şöyle bir hatırasını anlattı; ‘1978 yılında İskenderpaşa Camii’nin avlusunda namazı bekliyordum. Erzurumlu Lütfi Doğan Hocaefendi beni yanına alarak Mehmed Zahid Kotku Hocaefendi’nin sohbet odasına götürdü. Kotku Hocaefendi bana hitaben rahlede açık duran Tasavvufî Âhlâk kitabını göstererek ‘Evladım şu kitapta yazanlardan bir kısmını okusan da istifade etsek!’ dedi. Okumaya başladığımda bana çok önemli hayat dersi olan bir hadis-i şerifle karşılaştım;

*

‘Her kim, bir Müslüman kardeşinin ayıp ve kusurlarını, kimsenin görmediği ve görmesini istemediği şeylerini örterse, Allah Teala da kıyamet gününde onun ayıplarını örter. Her kim, Müslüman kardeşinin ortaya çıkmasını istemediği bir şeyini ortaya çıkarır ve dile verirse, Allah da onun ayıplarını, kimsenin bilmesini istemediği hallerini meydana çıkarır.”

*

Başka bir gün caminin şadırvanında abdest alırken pantolonumun arkasından bir yırtılma sesi geldi. Bu halde ne yapacağımı düşünürken bir dost yardımcı oldu. Caminin içinde bana uzunca bir cübbeyi giydirerek rahatça namaz kılmamı sağladı. Bu ders ile hem müminlerin ayıbını araştırmamak gerektiğini hem de ayıpları örtmenin güzelliğini anlamış oldum.

*

13 Kasım 1980 tarihinde vefat eden Kotku Hocaefendi’nin cenaze namazı 1980 yılının Kasım ayının ikinci Cuması’nda Anadolu’dan ve birçok dış ülkeden gelen, sevenleri tarafından kılınmıştır. Kotku Hocaefendi’nin naa’şı, Kanuni Sultan Süleyman türbesinin yanındaki Ahmed Ziyaeddin Gümüşhanevi Hazretleri ve dergâhının diğer pirleri yanında toprağa verilmiştir.

30 Ekim 2022, 13:31

ÖZAL'IN ÇEVRESİNDE TOPLANAN İTÜ KUŞAĞINI A.Z.GÜMÜŞHANEVİ'NİN OLUŞTURDUĞU HALKAYA ÇEKMEYİ BAŞARAN KOTKU HOCA'MIZIN SÖZÜ

BARIŞ DÜNYASINA KUTUP YILDIZI OLMAYA DEVAM EDİYOR.BİR İNSANA HİZMET EDENLER BÜTÜN İNSANLIĞA HİZMET EDERLER. HİZMET ETMESİNİ BİLENLERİN DEFTERLERİ KIYAMET'E KADAR KAPANMAZ.TEŞEKKÜRLER HİZMET ETMEDE SINIR TANIMAYAN SEVGİLİ ADNAN BAYSAL.

31 Ekim 2022, 12:37

SAYISAL DÜNYADA EVLERE VE İŞYERLERİNE TAŞINAN EĞİTİM YARINA HAZIRLANIRKEN YENİ BOYUTLAR KAZANIYOR

Dünyanın bütün ülkelerinde, eğitim çalışmalarına yeni yöntemler kazandırmak, insanların mutluluklarına katkıda bulunmak, üretici ve yönetici yeteneklerini geliştirmek, karşı karşıya olunan sorunların başında geliyor. Bilgiye ulaşma kanallarının çoğalmasıyla, ülke içinde ve ülke dışında yolculukların kolaylaşmasıyla, eğitim okulların dışına taşınıyor. Ülkelerin, şehirlerin, mahallelerin ve evlerin her biri, hiç kapanmayan okullara dönüşüyor.

*

Üretimde ve yönetimde iyileştirme arayışlarının, yerel boyutlardan küresel boyutlara taşınması, bütün okulları eğitimde yenilik yapmaya zorluyor. Her ülkede dünün okullarıyla, yarının üreticilerinin ve yöneticilerinin yetiştirilemeyeceğini görülüyor. Bu yüzden bütün ülkelerde, evlerle okullar, okullarla işyerleri bütünleştirilmeye çalışılıyor. Büyük, küçük yerleşim yerlerindeki okullara, açık eğitim alanları olma işlevleri kazandırılıyor.

*

Dünyadaki sürekli eğitim çalışmaları, okul, ev, işyeri üçgeninde, iletişim ve etkileşim alanı, yıldan yıla katlanarak artıyor. Salgın hastalıkların insanların, evlerinde kalma zamanlarını artırmasıyla, anneler ve babalar çocuklarıyla hem öğrenmesini, hem öğretmesini, hem üretmesini, hem tüketmesini öğrenerek, eğitim ve üretim düzeyinin, artmasına katkıda bulunuyorlar. Milyarlarca insanın yararlandığı iletişim ağları, eğitime yeni kapılar açıyor.

*

Uzaktan eğitim araçlarıyla, etki alanları dar tek boyutlu eğitim yöntemlerinin yerine, etki alanları geniş boyutlu eğitim yöntemleri geçiyor. Sürekli zenginleştirilen eğitim dünyasında, bilgilere ulaşmak sorun olmaktan çıkarken, bilgilerin değerlendirilmesi önem kazanıyor. Artık eğitimde geçmişi bilmek kadar, geleceği görmek önemli yer tutuyor. Bütün ülkelerde okullar, yarına hazırlanıyor, yarının mimarları olacak kuşakları yetiştirmeye çalışıyorlar.

*

Geleceğin dünyasında her alanda olduğu gibi, eğitim alanında da sınırlar aşılmaz olmaktan çıkıyor, öğrenmek ve öğretmek isteyenlerin önündeki engeller bir bir ortadan kalkıyor. İnsanlar dünyanın neresinde yaşarlarsa yaşasınlar, sanal dünyada tartışmalara katılarak, bilgilerini paylaşma ve zenginleştirme ortamı buluyorlar. Öğrenmesini öğrenme ortamlarında, öğretenler öğreniyorlar, öğrenenler öğretiyorlar, öğrenme ve öğretme altın oranda harmanlanıyor.

*

Ülkelerde yönetimler öğrenmesini öğrenmeyenlerin, dünyanın karşıya olduğu yoksulluk sorunlarının üstesinden gelinemeyeceğini görüyorlar. İster Doğu’da, ister Batı’da olsun, bütün ülkelerde yoksulluk bilgisizlikten kaynaklanıyor. Bilgisizliğin üstesinden gelemeyen toplumlar, yoksulluğun üstesinden gelemiyorlar. Bir alanda bilgiyi büyütmesini bilen ülkeler, her alanda yoksulluğu azaltmasını biliyorler, bilenler üretiyorler, üretenler biliyorler.

*

Bilginin ağaçlarını yetiştirenler, üretimin yoksulluğu gideren, meyvalarını toplamasını bilirler.

*

Ülkelede bilgisizliğin yol açtığı üretimsizlikten, toplumun bütün kesimleri zarar görürler.

*

Bilgiyi zenginleştirmede başarılı olamayanlar, üretimi geliştirmede başarılı olamazlar.

31 Ekim 2022, 12:42

Görünmeyen Üniversite'lerde, akılları hem başlarında, hem gönüllerinde olan bilgeler tarafından,Edirne'de…

Görünmeyen Üniversite'lerde, akılları hem başlarında, hem gönüllerinde olan bilgeler tarafından,Edirne'de Sevgili Hasan Gümüş Hoca'mızun yıllardan beri örneğini vediği gibi,lisans sonrası eğitim verilir.

31 Ekim 2022, 12:59

''Görünmeyen Üniversite''lerin yolu, Gazali'nin yoludur, İbn Arabi'nin yoludur, Mevlana'nın yoludur, Yunus'un yoludur

''Görünmeyen Üniversite''lerin yolu, Gazali'nin yoludur, İbn Arabi'nin yoludur, Mevlana'nın yoludur, Yunus'un yoludur. Teşekkürler Selahaddin Semiz, teşekkürler Adnan Baysal. Onlar olmasaydı insanlığın bilgi ve bilgelik dünyası çok yoksul olurdu.