Prof. Dr. Nazif Gürdoğan Yazar, Akademisyen

Ocak 2023

38 yazı

1 Ocak 2023, 11:53

ŞAİR ŞAKİR KURTULMUŞ'TAN GÜZEL BİR ERSİN NAZİF GÜRDOĞAN'I ANLATMA GÜNÜ YAZISI

Ersin Nazif Gürdoğan; Görünmeyen Üniversite’nin yazarı… Kültür adamı.İnsani ilişkiler konusunda sayısız kazançlar üreten, bereketli ve iyi ilişkileri çoğaltan bir gönül insanı.

*

Yüzünden tebessümü eksik olmayan bir güzel adam. Üniversite hocalığı süresince bütün öğrencilerini girişimci olmaları konusunda motive etmeye çalışmış bir iktisatçı… Bir mühendis, aynı zamanda bir edebiyatçı.

*

12 Şubat 2016 Cuma günü Ali Emiri Kültür Merkezi’nde Eskader ve İBB Kültürel Etkinlikler Müdürlüğü’nün katkıları ile düzenlenen saygı gecesinde Gürdoğan Hoca çeşitli yönleri ile anlatıldı.

*

Eskişehir Mihalıçcık doğumlu olan Nazif Gürdoğan ile biz de Eskişehir’de lise öğrenciliğimiz sırasında tanıştık. O dönemde Erzurum Atatürk Üniversitesi’nde öğretim üyesiydi ve çeşitli vesilelerle ve yaz tatillerinde geldiği Eskişehir’de sıklıkla görüşüyorduk.

*

Eskişehir’de Atasoy ağabeyin gayretleriyle sanat ve edebiyatla da ilgili olan bir grup dava adamı bir araya gelip bereketli çalışmalara öncülük etmişler genç arkadaşların yetişmeleri konusunda büyük çaba göstermişlerdir. Nazif Gürdoğan da bu gurubun içindedir ve Eskişehir’e sık sık gidip gelmeleri bu yüzdendir.

*

Gündüzleri Atasoy ağabeyin bürosunda akşamları Odunpazarı’nda Alaeddin Parkı'ndaki cafede oturulur, sohbet edilirdi. Bu halka gittikçe genişlemeye başlayınca bir evde bu tür çalışmaların yapılmasının daha uygun olacağı düşünüldüğü için Yediler’de bir kiralık ev bulundu ve bütün arkadaşların katılabileceği, dışarıdan gelen misafirlerin ağırlandığı mütevazi bir şekilde donatıldı.

*

Uzun bir süre devam eden bu ev sohbetlerine Eskişehir’e gelen herkes gibi mutlaka o da katılır ve orada çok güzel konuşmalar gerçekleşirdi. Bizler de lise öğrenimimiz sırasında bu ev sohbetlerine katılmaya gayret ettik ve o sohbetlerin feyzinden, edebinden, etkisinden yararlanma çabasında olduk.

*

Nazif ağabeyin o dönemde Erzurum’da görev yapıyor olması çok önemliydi. İmam Hatip Lisesi mezunları üniversitelere giremiyordu fakat yalnızca Ankara’da ODTÜ, Erzurum’da da Atatürk Üniversitesi kabul ettiği için büyük bir talep oluyordu. İmam Hatip Lisesi’nden mezun olan arkadaşlarımız ilk sıralara mutlaka Erzurum’u yazıyordu. Kazanan arkadaşlar Erzurum’a yolcu edilirken orada Nazif ağabeyin ismi verilir mutlaka kendisiyle tanışması istenirdi.

*

Fatih Ali Emiri Kültür Merkezi’nde düzenlenen saygı gecesinde çeşitli özellikleriyle ele alındı Ersin Nazif Gürdoğan. Oturum yöneticiliğini Mehmet Kamil Berse’nin yaptığı panele Ali Haydar Haksal, Recep Garip, Recep Bozdoğan, Ali Arslan, Emin Üstün konuşmacı olarak katıldılar.

*

Nazif Gürdoğan’la 40 yıllık dostlukları olduğunun altını çizen Ali Haydar Haksal, O’nun hem bir ağabey, hem bir entelektüel yazar, hem de bir hoca olarak kendilerine çok şey kattığını dile getirerek şunları söyledi: "Sığınaklarımız sınırlıydı. Basılı kitaplar pek yoktu. Düşünce hayatına devlet destekli sol düşünce hakimdi, her yerde onların eserleri vardı. Böyle bir dönemde tanıdığımız yazarlarımızın kitapları ise çok azdı ve daha yeni yeni yayınlanmaya başlıyordu. Bu manada bizim bulup alabildiğimiz 3-5 kitap çok değerliydi bizim için."

*

Mavera Dergisi kurucuları gibi Nazif Gürdoğan’ın da kendileri için her şeyden önce bir ağabey olduğunu vurgulayan Haksal, kendisinin de içinde bulunduğu kuşağın bu dergiden çıktığını, dergideki ağabeylerin hayata bakış noktasında çok büyük katkıları olduğunu söyledi.

*

Teknik bir okulda okuyan Nazif Gürdoğan üniversite tahsili için İstanbul’a geldikten sonra edebiyat çevreleriyle burada tanışıyor. Edebiyatı seviyor ve bu sevgi Mavera Dergisi’ni birlikte kurup çıkardıkları Cahit Zarifoğlu, Erdem Bayazıt, Akif İnan, Rasim Özdenören, Alaeddin Özdenören’le sıkı bir dostluğa ve birlikteliğe götürüyor.

*

Bir kültür insanı olmasına rağmen teknoloji, bilim, sanayileşme ve yenilikçilik üzerinde çalışıyor ve eser ortaya koyuyor. Bir Müslüman olarak bunlara nasıl bakacağımızı Nazif abinin eserlerinde gördüğümüzü söylüyor Haksal ve ekliyor: "Bizim kuşağımız, Müslüman aydının nasıl tavır alacağını O’nun eserlerinde gördü. Batı düşüncesine, üretim ve tüketime dayalı bu sisteme nasıl bakacağımızı onda gördük."

*

Dergilerin sanat ürünlerine tamamen sayfalarını açtığını fakat düşünce yazılarına pek yer verilmediğinin altını çiziyor Haksal. Diriliş, Edebiyat, Mavera gibi dergilerimizde yer alan düşünce yazılarının kuşakları besleyici olmasının önemini dile getiriyor. Yeni kuşakları besleyecek olan bu oluşumu sürdürmenin önemine işaret eden Ali Haydar Haksal, Nazif abinin önemli özelllklerinden birisinin de, kültür-sanayileşme, kültür ve teknoloji, vahiy ve dine dayalı ürün ve paylaşım konularında eserlerinde çokça açılımlara ve yorumlara yer vermesi, olduğunu söylüyor.

*

Abdülhakim Arvasi Hazretlerini Üstad Necip Fazıl sayesinde öğrendiğimizi dile getiren Haksal, onu bize, topluma anlattığını kaydederek, Nazif Gürdoğan’ın da Mehmet Zahit Kotku Hazretlerini ‘Görünmeyen Üniversite’ kitabıyla topluma ve genç kuşaklara anlattığını vurguladı.

*

Yetiştirdiği talebelerden birisi olan Prof. Recep Bozdoğan da Görünmeyen Üniversite kitabının önemine değindiği konuşmasında bu eseri okuduğumuzda, manevi hayatla, kuşatılmış olduğumuz günlük hayat ilişkisini kurmada ne kadar zorlandığımızı dile getirerek, Nazif Hoca’nın bu eseriyle bu konuda bize yol gösterici olduğunu söyledi.

*

Nazif Gürdoğan’ın şehre bakışımızı medeniyete bakışımızı kökünden değiştiren isimler arasında yer aldığını belirtiyor Bozdoğan. Turgut Cansever, Sadettin Öktem ve Nazif Gürdoğan’ın bu konuda en etkin 3 önemli isim olduğunu ifade eden Prof. Bozdoğan, Abdurrahman bin Avf’ı zihnimize nakşeden kişinin Nazif Hoca olduğunu vurguluyor ve ne zaman onu görse ashaptan hemen Abdurrahman bin Avf’ı hatırladığını söylüyor.

*

Mavera’da ve Yeni Devir Gazetesi’nde yazdığı yazılar ve çeşitli sohbetlerinde yaptığı konuşmalarla kendisini tanıdığını dile getiren Recep Garip, son yıllarda kendisiyle birlikte pek çok konferansa katıldıklarını ve orada yaptığı konuşmalarda Nazif Hoca’nın iktisadi konularda ne kadar yetkin olduğunu gördüklerini anlatıyor.

*

Entelektüel bir edebiyatçı olarak da meselelere tek taraflı bakmıyor. Eleştirel bir bakış açısı ile yaklaşıyor. Bir yere araçla birlikte seyahat ederlerken kendisine çeşitli konuları aktararak, meselelerimizi anlatmaya çalıştığını söyleyen Garip, Hoca’nın hiç bunlarla ilgilenmediğini, hatta Endülüs’ten, Kurtuba’dan, Kudüs’ten bahsettiğini aktarıyor.

*

Hocanın hem kalemi hem de kelamıyla özdeş bir duruş sergilediğini dile getiren Recep Garip, düne takılmayan fakat geçmişini de mutlaka daha iyi tanımamız gerektiğini vurgulayan bir görüşte olduğunu söyleyerek daha sonra şöyle konuştu:

*

‘’Edebiyatımız varsa medeniyetimiz de vardır. Büyük bir medeniyet mensubuyuz. Sanatın, edebiyatın, şiirin varlığı bizi geçmişle birlikte besliyor ve gelecek yıllara taşıyor. Medeniyete ilişkin edebi yolculuğun edebiyatla, şiirle olacağını yine bu üstadlarımızdan öğreniyoruz.’’

*

Nazif Hoca’nın bir başka talebesi Prof. Ali Arslan da Hoca’nın çok yönlü bir kişiliğe sahip olduğunu, sadece edebiyatçı kişiliğiyle görülmediğini, dikkatli bir gözle bakıldığında onun sosyolojik eserler verdiğini dile getiriyor. Sosyolog olduğunu söylüyor. Eserlerinde toplum hayatını ilgilendiren her konuyu işlediğini ifade ediyor.

*

Hocanın gözlem gücünün yüksek olduğunu ifade eden Prof. Arslan sözlerini şöyle tamamlıyor: "Kendinizi yenilemek için sürekli okumalısınız, der. Eylem adamıdır. Çok çabuk projeler üretir ve uygulamaya başlar. İlişkileri canlı tutar. Girişimcilik, temel karekteridir. Girişimci olmadığımız zaman gerek fert olarak gerekse toplum olarak öne geçemeyiz, o nedenle çok güçlü olmalıyız. Güçlü olmak için girişimci olmalıyız, çok okumalıyız, proje üretmeliyiz ve sorumluluk taşıyabilmeliyiz."

*

Girişimcilik konularındaki önerilerini ciddiye alan ve bu alanda önemli çalışmalar ortaya koyan işadamı Emin Üstün de Hocanın girişimcilik üzerinde neden bu kadar durduğunu iş hayatının her safhasında daha iyi anladığını dile getirerek, başarılı olmalarının altında samimiyet ve girişimci ruha sahip olmalarının yattığını anlatıyor.

*

Nazif Gürdoğan; geleceğe dönük gülen yüzüyle her vakit iyi insan yetiştirme gayreti içinde olmuş önemli bir isim. Entelektüel bir kimlik. Bir kültür adamı.

*

Kim olduğun değil, kiminle birlikte olduğun önemlidir, diyen Nazif Gürdoğan’ın şu güzel sözüyle bitirelim: "İbn-i Haldun’un Mukaddime’sini okumadan kimse devleti yönetmeye kalkmasın."

1 Ocak 2023, 12:07

GELEN YILLARINI GEÇEN YILLARINDAN DAHA İYİ KILMASINI BİLENLER HAYATI HEM KOLAYLAŞTIRIRLAR HEM GÜZELLEŞTİRİRLER

Bu yazı daha önce 01.01.2021 tarihinde de yayımlanmıştı.

Dünyanın gelen yılı, geçen yılından daha güzel olmalıdır. Dünyada her kurum, her kuruluş, her insan güzel, daha güzel ve en güzel olmak için, birbirleriyle yarışmalıdır. Kurumlar, kuruluşlar ve kişiler, kendileriyle daha güzel olmak için yarışmazlarsa, bulundukları yerde güzel olarak kalamazlar. Dünyanın neresinde olurlarsa olsunlar, bütün ülkeler hayatın her alanında, birbirleriyle iyilikleri özendirmede, kötülükleri önlemede, yarışmazlarsa, hayatın hiçbir alanında, göze görünür, dişe dokunur, gelişme olmaz.

*

Değişim rüzgarlarının bütün ülkeleri, altüst ettiği bir yüzyılda dünyadaki her kurum, her kuruluş, değişime direnmeyi bir kenara bırarak, değişimden yararlanmanın yollarını ve yöntemlerini bulmalıdır. Ülkeler değişime karşı koyarak değil, değişimi yöneterek, gelişmesini öğrenmek zorundadırlar. Dünyanın her yerinde ülkeleri, güçlü yönetimlerden daha çok, güçlü kurumları, güçlü kuruluşları ve güçlü bilgeleri değiştirirler. Kurumların, kuruluşların ve insanların güçleri, küresel hukuk ilkelerine ve küresel etik kurallarına, soruna kadar bağlı kalmalarından kaynaklanır.

*

Ülkelerin üzerinde, karabulutlar gibi dolaşan, küresel sorunların, üstesinden gelmeleri, yıldan yıla ürün, hizmet ve bilgi üretme gücüne, yeni boyutlar kazandırarak, küresel pazarlara açılmasını bilmelerine bağlıdır. İthalatçı ülkeleri ihracatçı ülkelere kurumsallaşmış kurumları ve küreselleşmiş kuruluşları dönüştürür. Ülkelerin uluslararası ilişkilerdeki ağırlıkları ve güçleri, ürettikleri ürünlerden, verdikleri hizmetlerden ve geliştirdikleri bilgilerden kaynaklanır.

*

Ülkeler dünya politikasında, üretim güçlerinin büyüklüğüyle, doğru orantılı olarak, güç ve ağırlık kazanırlar. Dünyanın hiçbir yerinde, borç alan ülkelerin saygınlığı olmaz. Tarih boyunca açıkça görüldüğü gibi borç veren ülkeler, her zaman borç alan ülkelerden daha üstündür, daha güçlüdür ve daha etkilidir. Gelecek yıllar tüketen ülkelerin değil, üreten ülkelerin yılları olacaktır. Nasıl dağ etekleriyle birlikte büyürse, ülkeler de kurumlarıyla, kuruluşlarıyla, düşünürleriyle birlikte büyürler.

*

İslam dünyası derin kültüre, güçlü ekonomiye ve etkili yönetime, gelen yıllarını, geçen yıllarından daha güzel kılmasını bilenlerle kavuşur. Dünyadaki bütün ülkeler, bütün kurumlar, bütün kuruluşlar ve bütün aydınlar, iki başlı ''Selçuk kartalı'' gibi, bir başlarıyla geçmiş yıllara, bir başlarıyla gelecek yıllara bakarak, bütün güçleriyle yeni yıla odaklanmadan, çatışmaları uzlaşmalara dönüştüremezler. Savaşlar barışlara, zamanın memuru olmasını değil, zamanın amiri olmasını bilenlerle dönüşür.

*

Yeni yılda her ülke, her kurum, her kuruluş ve her aydın nerede durduğunu, nereye, nasıl gitmek istediğini, iyi düşünmek ve iyi anlatmak zorundadır.

*

Anadolu'da denildiği gibi: Dünya üç gündür, dün, bugün, yarın. Dün araştırılır, bugün değerlendirilir, yarın planlanır.

*

Bugünü dünyanın üç günü bir gündür, o gün bugündür diyenler değerlendirir.

2 Ocak 2023, 12:11

EĞİTİMİN YERİNİN YAŞININ ZAMANININ OLMADIĞI DÜZ KARE DÜNYADA ÖĞRENMESİNİ ÖĞRENMEK EN ÖNEMLİ EĞİTİMDİR

Bu yazı daha önce 01.05.2020 tarihinde de yayımlanmıştı.

Türk ve İslam dünyasının üstesinden gelemediği, üretim güçsüzlüğünü yenmenin, hiç değişmeyen iki altın kuralı vardır: Öğrenmek ve üretmek. Dünyanın hiçbir yerinde, öğrenmesini öğrenenler, üretim yoksulu olmazlar. Bunun için bütün ülkelerin, ekonomik ve kültürel üretimsizliğin, beslendiği kaynakları kurutmak gerekir. Hayatın her alanında, doğumdan ölüme, ömür boyu öğrenme ve kesintisiz üretme, büyük önem taşır.

*

Batı ülkeleriyle Doğu ülkelerinin, öğrenme ve üretme yetenekleri karşılaştırıldığında, aralarında giderilmesi yıllar alacak, büyük farklılar olmadığı görülür. Avrupa ülkelerinin öğrenme ve üretme yetenekleri, Asya ülkelerinin öğrenme ve üretme yeteneklerinden, çok daha ileri değildir. Kuzey ülkeleri gibi, Güney ülkeleri de, ömür boyu öğrenmeyi kurumsallaştırarak, dünyanın öğrenme ve üretme gücünü yakalamanın, yollarını ve yöntemlerini kısa zamanda bulurlar.

*

Ülkelerin üretim gücünün temelinde, doğal kaynaklar değil, öğrenmeyi ve üretmeyi görev bilen, insan kaynakları vardır. Toplumların bütün kesimlerinde, bütün kurumlarında, bütün kuruluşlarında, hayat boyu öğrenme, bir ölüm kalım sorununa dönüşmüştür. Ülkelerde bütün insanların, hızlandırılmış hayat boyu öğrenmeye, dört elle sarılmaları ve büyük ilgi göstermeleri, ülkelerin olduğu kadar, dünyanın toplam üretim gücüne, önemli katkıda bulunacaktır.

*

Hayat boyu öğrenmede sınır yoktur. Dünyada insanlar öğrenirken, bütün insanlığın bilgi ve bilgelik birikiminden yararlanırlar. Bütün dünyanın aynı birikimden yaralanmasına karşılık, insanlığın bilgi birikim azalmaz. Bu yüzden toplumun bütün kesimlerinde öğrenmek ve üretmek, ekonomik zenginliğin ve kültürel derinliğin yolunu açarak, insanlara büyük bir özgüven kazandırır. Öğrenmenin ve üretmenin bir alternatifi yoktur, geri dönüşü olmayan, sürekli gelişen bir süreçtir.

*

Ülkeleri küresel pazarlara, hayat boyu öğrenmeyi ve üretmeyi, vazgeçilmez bir sorumluluk olarak gören, hayatın içinde eğitim almış, dünya standartlarında ürün, hizmet ve bilgi üretmesini, bilen kuşaklar taşımaktadır. Onlar ülkelerin ürettikleri bilgileri, hizmetleri ve ürünleri, dünya pazarlarında aranılır hale getirirler. Dünyada üretim gücünü büyütmek, bir sermaye işi değil, bir öğrenme işidir. Üretim güçsüzlüğünü gidermede, sermaye gereklidir ancak, hiçbir zaman yeterli değildir.

*

Öğrenmeyi ve üretmeyi hayat boyu devam eden bir eyleme dönüştürmeden, ekonominin değişik kesimlerinde, üretim gücünü büyütmek mümkün değildir. Hem kültürel, hem ekonomik, hem siyasal alandaki dönüştürücü güç, eğitimle gelişir ve zenginleşir. Eğitim temeli çürük olan bir ülkenin, hiçbir kurumu, hiçbir kuruluşu sağlam olmaz. Eğitimi her kapıyı açan anahtar yapan, dinamik yapısıdır. Eğitimde güç, bilinmeyenleri bilmeden kaynaklanır. Dünyada üretim eğitimin ödülüdür.

*

Ekonomide üretim öğrenmeye yeni yöntemler, öğrenme üretime yeni ürünler kazandırır.

*

Dünyada üretim süreklidir, üretmeyen toplumlar, üretenler tarafından denetilirler.

*

Kültür ekonomiyle bütünleşirse, yerel ürünler küresel ürünlere dönüşürler.

3 Ocak 2023, 12:36

GİZLİLİĞİN OLMADIĞI GECESİZ CAMDAN DÜNYADA BÜTÜN İNSANLAR OLDUKLARI GİBİ GÖRÜNÜRLER GÖRÜNDÜKLERİ GİBİ OLURLAR

Yirmi birinci yüzyılın başında, insanlığın bilgi ve bilgelik birikimi, durmadan yenilenen iletişim araçlarıyla, yeni boyutlar kazanarak sürekli genişliyor. Yararsız düşünceler ve anlamsız eylemler, tarihin derinliklerinde kalıyorlar. Düşüncelerin ve eylemlerin yararlıları, tarihin özüne değer katarak hem yenileniyorlar, hem güncelleniyorlar. Onları geçmiş yüzyıllardan gelecek yüzyıllara, yeniliğini ve güncelliğini yitirmeyen, edebiyat eserleri taşıyorlar.

*

Dünyada ülkeden ülkeye, şehirden şehire büyüyerek genişleyen ekonomik, siyasal, kültürel birikim, bütün dünyaya yayılmaya devam ediyor. Aldous Huxley’in, “Cesur Dünyada” , George Orwell’in “1984’te anlattığı olumsuzluklar, iletişim dünyasındaki gelişmelerin, kapalı toplumları açık toplumlara dönüştürmeleriyle, tarihin unutulanları arasında yerlerini alıyorlar. Gizliliğin olmadığı her yanı görülen camdan dünyada, herkes birbirini görüyor ve biliyor.

*

Avusturalya’dan Julian Assange, Amerika’dan Edward Snowden, devlet sırrının çelikten sert zırhını delerek, bütün dünyada köklü dönüşümlere yol açan, yeni camdan dünyanın temellerini atıyorlar. Onlar büyük bedeller ödeme riskini göze alarak, bütün devletleri açık ve dürüst olmaya zorluyorlar. İster Amerika’nın, ister İsrail’in düzenli güçlerinin devlet, ister Müslüman, ister Hristiyan ülkelerdeki düzensiz güçlerin terörü olsun, terör eylemlerinin can damarları tek tek kesiliyor.

*

İletişim araçlarının getirdikleri, baş döndürücü kolaylıklar, bütün gizlilik perdelerini bir bir açıyorlar. Artık devletlerin ve terör kuruluşlarının, kapalı kapılar arkasına çekilerek, aldıkları gizli kararlarla, binlerce suçsuz insanları öldürmelerinin yolları bütünüyle kapanıyor. Devlet sırları, kurum sırları, kuruluş sırları, sır olmaktan çıkıyorlar. Dünyanın her yanında devletlerin, kurumların, kuruluşların açık olmaları, açıklık içinde yenilenmeleri, büyük önem kazanıyor.

*

Ülkelerde bütün gönüllü kuruluşlar, gizliliğin yol açtığı haksızlıkların, yolsuzlukların, yıkımların önüne geçmeye çalışıyorlar. Gizliliğin açıklığa dönüşme sürecindeki, aksamaları giderme yolunda, bütün ülkeler güvenlik önlemleri alıyorlar. Ekonomik, siyasal ve kültürel alanlarda, bilgi kirlenmesini önleme kapsamında, yeni yöntemler geliştiriliyor. Gizliliğe karşı açıklığın getirdiği yararlar, bütün ülkelerin, bütün kuruluşların gündemlerinde önemli yer tutuyorlar.

*

Dünyanın neresinde yaşarlarsa yaşasınlar, insanlar açıklığın kazandırdığı güçten yararlanmada, birbirleriyle yarışıyorlar. Açıklığın getirdiği güç, hayatın bütün alanlarına yansıyor. İster kamu, ister özel, ister gönüllü olsun, bütün kuruluşlarda açıklık, yeni bir güç kaynağı oluyor. Günden güne genişleyen açıklık ortamı, iyiliklere anahtar olurken, kötülüklere kilit oluyor. Açıklığın iki yönlü gelişme sürecinde, karanlık dünyalar aydınlık dünyalara dönüşüyorlar.

*

Açıklığın gücü karşısında, gizliğin duvarları yıkılarak, yeni bir dünyanın temelleri atılıyor.

*

İnsanlar açıklığın aydınlık yolunu genişletirken,gizliliğin karanlık yolunu daraltıyorlar.

*

Açıklık dünyasında herkes,duyulmayanları duyuyor,görülmeyenleri görüyor.

4 Ocak 2023, 12:20

AÇGÖZLÜ İNSANLARIN YOL AÇTIKLARI YIKIMLARIN ÜSTESİNDEN TOKGÖZLÜ İNSANLARLA GELİNİR

Açgözlülüğü baş tacı edinenlerin, en yüksek gelirliler gibi yaşama tutkusunun, yol açtığı finansal krizler, bulaşıcı hastalık gibi bütün dünyaya yayılıyor. Batı ülkelerinde açgözlülüğün akıl almaz boyutlara ulaşması, dünyayı büyük bir yangın alanına çevirmiştir. Batılıların Doğuluların tasarruflarıyla, bolluk içinde yaşama rüyası, bütün ülkelerde büyük yıkımlara yol açmıştır. Rüya ülkeleri, kriz ülkelerine dönüşmektedir.

*

İnsanların yüksek gelirliler gibi, yaşamaya özendirildiği, “Baştan çıkarıcı bolluk” peşinde, koşan Amerikan toplumu, Zbigniew Brezinski’nin “Kontrolden Çıkmış Dünya”, kitabında vurguladığı gibi, “Hiçbir ahlaki değerlendirme ölçüsü olmayan bir toplumdur”. Karınları doyurmaktan daha çok, gözleri doyurmaya yarayan, insanları dört bir yanından kuşatan, tüketilip atılan kısa ömürlü ürünleriyle, Amerika dünyadaki bütün insanların, akıllarını başlarından almaktadır.

*

Amerika’da sık sık baş gösteren, bütün ülkeleri etkisi altına alan, finansal krizlere karşı alınması gereken önlemlerin başında, hiçbir sınır tanımayan açgözlülüğün önlenmesi gelir. Amerika’da olduğu gibi, Çin’de insanlar, Amerikalılar gibi borçlanarak, geleceğin gelirlerini önceden harcamaya özendirilirlerse, finansal krizlerle birlikte, siyasal krizler bütün dünyaya yayılır. Ekonomik bağımlılıklar dünyasında, bir ülkenin krizi, bütün ülkelerin krizidir.

*

İnsanlar en yüksek gelirliler gibi değil, en düşük gelirliler gibi yaşamaya özenseler, herkesin gelir gider seviyesi, hiç kimsenin hayat standardını düşürmeden yükselir. Dünyanın doğal kaynakları, bütün insanların zorunlu ihtiyaçlarını, karşılamaya yetecek zenginliktedir. Dünyada bütün ülkeler Amerikalılar gibi, borçlanarak gerçek ihtiyaçlardan önce, yapay ihtiyaçları karşılamaya odaklanırlarsa, finansal krizlerin önüne, hiçbir uluslarüstü küresel banka geçemez.

*

Dünyayı büyük bir kullanılıp atılan ürünler, çöplüğe dönüştüren tüketim çılgınlığının, ekonomide yol açtığı krizlerden kurtulmak için, herkesin tokgözlü düşünmesini ve tokgözlü yaşamasını öğrenmesi gerekir. Yirmi birinci yüzyılda tokgözlülük, bütün ülkelerin en önemli ve en etkili güç kaynağı olacaktır. Topluma, insana ve çevreye dost ürün, hizmet ve bilgi üretmek isteyen bütün kuruluşlar, insanların hem karınlarını, hem de gözlerini doyuracaklardır.

*

Bütün dünyaya bir sel suyu gibi yayılan açgözlülüğün, oluşturduğu çekim alanının büyüsüne, tokgözlü olmasını bilenler, hiçbir zaman kapılmazlar. Onlar her dönemde yeteneklerine göre üretmesini ve temel ihtiyaçları kadar tüketmesini, açgözlülerden çok daha iyi bilirler. Krizlerle bütün kurumlar ve bütün kuruluşlar, tokgözlüğün doğurduğu gücü, keşfetmek zorundadırlar. Tokgözlülük ekonomik olduğu kadar, herkesin yararlandığı kültürel zenginliktir.

*

Krizlerde tokgözlülük, kazancı en büyük olan yatırım kaynağıdır.

*

Dünyada tokgözlü olan güçlüdür, güçlü olan tokgözlüdür.

*

Tokgözlülüğe yatırım yapanlar, hiç zarar etmezler.

5 Ocak 2023, 11:42

İNSANLİĞIN TARİHİYLE YAŞIT OLAN EKONOMİ BİLİMİ KAPİTALİSTLERİN VE KOMÜNİSTLERİN TEKELİNDE DEĞİLDİR

Bu yazı daha önce 14.11.2020 tarihinde de yayımlanmıştı.

Eşitlikten yola çıkan Sosyalizm Komünizme, özgürlükten yola çıkan Kapitalizm Emperyalizme dönüşerek ölmüştür. Komünizmin sonunun geldiği gibi, Kapitalizmin de sonu gelmiştir. Büyük Buhran sonrasında, John Maynard Keynes önerilerini, “Kapitalizm bir başarı değildir, zeki değildir, güzel değildir, adil değildir, erdemli değildir, üstelik kendisinden beklenenleri de yerine getirmez” diyerek, savunmak zorunda kalmıştır.

*

Ekonomik sorunlar ve farklı çözüm yolları, A. Smith’ten ve K. Marks’dan önce de, var olduğu gibi sonra da var olacaktır. Ekonomi yalnızca ekonomik hayatı dönüştüren, kurumlardan ve kurallardan ibaret değildir. Kültürel, ekonomik ve siyasal hayatın arka planında, insanların tutumları, davranışları, beklentileri ve değerleri vardır. İnsanın olduğu yerde ekonomi olur. Ekonominin tarihi insanla başlar. Bütün yönleriyle insanı bilenler, değişik boyutlarıyla ekonomiyi bilirler.

*

Dünya düşünce ve eylem tarihi içinde, insanları bilmek söz konusu olduğunda, akla gelen isimlerin başında, bütün dünyada sevgiyle ve saygıyla anılan Mevlana gelir. Uykudaki göz gibi hem gören hem görmeyen, kitaptaki söz gibi hem konuşan, hem susan insanı Mevlana, hayatın ağacı olduğu kadar, meyvası olarak da görür. Nasıl ağaç meyvasından bilinir, meyva ağacına göre olursa, insan da ekonomisinden bilinir, ekonomisi insanına göre olur. Ekonomi rengini ve tadını insandan alır.

*

Ağaçtaki meyva nasıl toplayan ellerle değer kazanırsa, ekonomi üreten ellerle güç kazanır. Dünyanın neresinde olursa olsun, ekonomi üretmesini bilen ellere vurgundur. Testiyi akan pınardan insanlar doldurur, ekonomiyi üretimleriyle insanlar canlı tutar. Dünya kaynaklarını ürünlere dönüştüren ekonomiden, ekonomi insanlardan ayrılmaz. Ülkelerde ekonomik, siyasal ve kültürel krizler, insanların kaynakları ekonomiye kazandırma güçlerini yitirmelerinden kaynaklanır.

*

Ekonomi Komünizmde, Kapitalizmde olduğu gibi, bir amaç değil amaca ulaşmada bir araçtır. Hayatın odak noktasında, ekonomi değil insan vardır. Kazanç her şeydir diyenler, bütün ülkelerde bunalımların ve krizlerin tetikleyicileri olurlar. Kazanmayı daha çok kazanmayı amaç edinenler, baş tacı edindikleri kazançların yol açtıkları, ekonomik depremlerin altında kalırlar. Yalnızca kazançlarını büyütmeye çalışanlar, kazançlarından daha çok krizleri büyütürler.

*

İnsanlar dünya kaynaklarının hayatlarındaki yerlerini ve değerlerini bilirlerse, hiçbir şeyin kıtlığı çekilmez, herkesin karnı doyar, kimse kimseye el açmak zorunda kalmaz. Yirmi birinci yüzyılda dünyanın güç kaynakları, üretmediklerini tüketenlerden, tükettiklerinden daha fazlasını üretenlere geçecektir. Sınırlı ekonomik ve doğal kaynaklar dünyasında, bütün ülkeler gözleri doyurmayı amaçlayan tüketime değil, karınları doyuran üretime önem vermek zorunda kalacaktır.

*

Sağlıklı ekonomi, faizsiz üretime, alkolsüz topluma, kumarsız hayata dayanır.

*

Sürdürülebilir ekonomilerde, kimse elinin emeğinden fazlasına özenmez.

*

Üretim gözleri doyurmak için değil, karınları doyurmak için yapılır.

6 Ocak 2023, 11:42

İNSANLIĞIN BİLGİ VE BİLGELİK TARİHİNDE MEDENİYETLER GEÇMİŞE EDEBİYATLAR GELECEĞE IŞIK TUTARLAR

Edebiyatlar medeniyetlerin, medeniyetler edebiyatların kaynaklarını oluştururlar. Ülkelerin edebiyatları ne kadar zenginse, medeniyetleri o kadar güçlü olur. Medeniyetlerin değerleri, geçmiş yüzyıllardan gelecek yüzyıllara, edebiyat eserleriyle taşınırlar. İnsanlığın edebiyat ve medeniyet tarihi, İlk İnsan’la, İlk Peygamber’le, İlk Aile’leyle başlar. İlk “Suhuf” edebiyatların, Kabe mabetlerin, Mekke şehirlerin, İslam medeniyetlerin anası olur. Zaman Sonsuzluğa açılan kapı, Kabe’de zaman donar .başlar.

*

Sezai Karakoç “Diriliş Neslinin Amentüsü” kitabında, tarihi ve hayatı, “Hakikat savaşı ve hakikate karşı savaşlar” olarak yorumlar. O Kıyamet’e kadar devam edecek savaşı, “bir hayat tarzı, dünya görüşü, yani bir medeniyet savaşı” olarak görür. Rasim Özdenören “İki Dünya” kitabında,”Hakikat uygarlığı, insanın yaratılmasıyla birlikte kendisine vahyedilen, mutlak doğrular, mutlak prensipler üzerinde… yürüyüp gelişmiş ve Son Peygamber’le doruğuna ulaşmıştır” değerlendirmesini yapar.

*

“Kent ve Maneviyat” kitabında yer alan, “Dünyayı Aydınlatan Medeniyet Merkezi Kutlu Şehirler” yazımızda, Son Peygamber’e Hakikat medeniyetinin kapıları, “Hira’da açılır, Kur’an’ın ilk ayeti ‘Oku’yu getiren Cebrail görünür, insanlar bilmediklerini öğrenmeye başlar” denilir. “Nur dağında başlayan Kur’an, yirmi üç yıl sonra Rahmet dağında tamamlanır. Allah’ın bilgisinin üstünde bilgi, Allah’ın güzelliğinin üstünde güzellik, Allah’ın merhametinin üstünde merhamet, Allah’ın sevgisinin üstünde sevgi olmadığı bildirilir.”

*

Mekke’de doğan, Medine’de büyüyen, Kudüs’ten gökyüzüne açılan Vahiy Medeniyeti, İlk Peygamber’le başlar, Son Peygamber’le tamamlanır. Müslümanların yüzyıl içinde, üç kıtaya, üç üç denize açılmaları, peygamberler arasında ayrım gözetmeden, Adem Safiyyullah, Nuh Neciyullah, İbrahim Halillullah, Musa Kelimullah, İsa Ruhullah,Muhamad Habibullah demesini bilmelerinden kaynaklanır. Halife Ömer Kudüs’te, Fatih İstanbul’da, Hristiyanlara, nasıl davranmışlarsa, Müslümanlar dinlerinden olmayanlara öyle davranırlar.

*

Dünyanın zengin edebiyatlarını, derin medeniyetler doğururlar. Akif İnan “Edebiyat ve Medeniyet Üzerine” kitabında, “Her millet yerini aldığı bir medeniyet dünyasına kendinden bir şeyler katarak, o medeniyetin evrensel bir görünüm almasına yardımcı olurken, milli kişiliğini de geliştirerek tarih içindeki yerini” aldığını vurgular. Geçmiş yüzyıllarda Türk ve İslam medeniyetinin bilgi ve bilgelik zenginlikleri, Şam’dan, Bağdat’tan, Semerkant’a, Kurtuba’ya, Buhara’dan Bursa’ya, Konya’dan Kazan’a üç kıtanın bütün şehirlerine yansır.

7 Ocak 2023, 11:32

SÜREKLİ YENİDEN YAPILANAN DÜZ KARE DÜNYADA YENİ SORUNLAR ESKİ YÖNTEMLERLE ÇÖZÜLMEZLER

Sürekli dönüşen ve dönüştüren dünyanın, dönüştürücü gücü olmak için, ülkeler ekonomik ve kültürel paradigmalarını, düzenli olarak yenilemek zorundadırlar. Dünyanın dönüşüm hızından daha düşük hızla dönüşen ülkeler, dönüştüren ülkeler değil, dönüştürülen ülkeler olurlar. Ülkelerin, dünyanın dönüştürücü güçlerinden biri olmaları, ürün, hizmet ve bilgi üretme güçlerini zenginleştirerek yeni atılımlar yapmalarına bağlıdır.

*

Yeni yüzyılda ülkelerin bayrakları, duvarsız kapısız dünya pazarlarına, hiyerarşik kamu kuruluşlarıyla değil, esnek özel kuruluşlarla taşınırlar. Yuvarlak küreden düz kareye dönüşen dünyada, en güçlü devlet, nüfusuna göre en küçük parlamentosu, en az parlamenteri olan, hükümetlerinde bakanlarının sayısı çok olmayan devlettir. Dönüşümün öznesi olan ülkelerde, üretimde verimliliği düşük, yönetimde bürokratik, yenilik yapmayan, risk almayan, kuruluşlara yer yoktur.

*

Yirmi birinci yüzyıl temsili demokrasiden katılımcı demokrasiye, siyasal toplumdan sivil topluma, kapalı yerel ekonomiden, açık küresel ekonomiye, tek kültürlü ülkeden çok kültürlü ülkeye dönüşmeye başlayan ülkelerin yüzyılı olacaktır. Direnilmesi mümkün olmayan dönüşümlerin, özenle ve ustalıkla yönetildiği yeni yüzyılda ülkeler, dönüşmeyen misyonlarıyla dönüşen vizyonlarını, ne kadar hızlı dönüştürürlerse ekonomik, siyasal ve kültürel güçlerini de o kadar hızlı büyütürler.

*

Dönüşümün her alanda etkilerini gösterdiği yüzyılda ister kültürel, ister siyasal, ister ekonomik olsun, ülkelerle birlikte bütün kuruluşların kusursuzluğu yakalamak için, birbirleriyle yardımlaşarak yarışmaları hayati önem taşır. Geçmişin ülkeleriyle ve kuruluşlarıyla, geleceğin dünyasının inşa edilmesi mümkün değildir. Yeni yüzyılın mimarları kusursuzluğun kimlik taşımadığı küresel pazarlarda, sürekli yeniden doğmasını başaran ülkeler ve kuruluşlar arasından çıkacaktır.

*

Küre dünyanın serbest pazar ekonomisi, kare dünyada kusursuz pazar ekonomisine dönüşmüştür. Artık ülkeler arasında ekonomik bağımsızlıktan daha çok, ekonomik bağımlılık önemlidir. Her ülke elindeki kaynakların değerlendirilmesinden sorumludur. Ülkeler birbirleriyle yardımlaşarak, dayanışarak, ortaklık yaparak üretim güçlerini geliştirirler.Ülkeler küre dünyada uyuyacaklar,kare dünyada uyanacaklar. Kare dünyanın üzümü, küre dünyanın erik dalında yenilecektir.

*

Yeni yüzyılda erik ağacında erikle birlikte üzüm yemede ülkelerin paradigmaları, ya dönüşmek ya dönüşmemek değil, hem dönüşmek hem dönüşmemek olacaktır. Uzaklık yakınlık farkının olmadığı kare dünyada, Anadolu kuruluşları pergellerinin sabit ayaklarını Türkiye’de tutmak için, değişken ayaklarıyla bütün ülkeleri, bir bir dolaşmasını öğreneceklerdir. Brüksel’de, Moskova’da, Washington’da, Yeni Delhi’de, Pekin’de Tokyo’da olmasını bilen kuruluşlar, İstanbul’daki varlıklarını güvence altına alırlar.

*

Kare dünyanın her yerinde ateş yanan yerden duman çıkmaz, duman çıkan yerde ateş yanmaz.

*

Küre dünyanın eski büyük çamları, kare dünyanın yeni küçük bardakları olmuştur.

*

Yeni dünya yaşanan hayatı, kolaylaştıranların ve güzelleştirenlerin dünyasıdır.

8 Ocak 2023, 12:01

''İKİ DÜNYA''NIN ŞİİRİ “YEDİ GÜZEL ADAM”IN MAVERA'SINDA YAKALANIR

Rasim Özdenören gibi, Müslümanca düşünen, Müslümanca yazan, Müslümanca konuşan edebiyatçılar, Mavera Dergisi’nin çevresinde halkalanarak, güzel bir ekip çalışması örneği verirler. Onlar iki dünyalı düşünen edebiyatçılarla birlikte, Cumhuriyetin ilk yıllarında göz ardı edilen, Anadolu’nun bin yıllık tarihini, eleştirel bir gözle güncelleştirerek,büyük bir canlılık kazandırırlar. Edebiyat ve medeniyet arasında köprüler kuran çalışmalarıyla, gelecek kuşaklara izlenmesi gereken, iki dünyalı bir yol haritası bırakırlar.

*

“İki Dünyanın Hesaplaşması” kitabımızda, tek tek ele alınan, düşünceyi eylem, şiiri iman için bilen bilge edebiyatçılar, Anadolu’nun bin yılık tarihinin küllerini değil, yanan kor ateşini günlerine taşırlar. Necip Fazıl’ın Büyük Doğu’sunun, Sezai Karakoç’un Diriliş’inin, Nuri Pakdil’in Edebiyat’ının ve “Yedi Güzel Adam”ın Mavera’sının, çevresinde toplanan edebiyatçılar, Türkiye’nin ekonomik, siyasal, kültürel tarihine damgalarını vururlar. Türkiye’nin geleceğini Amerika’da, Rusya’da değil, Anadolu’da ararlar.

*

Rasim Özdenören’in hazırladığı tartışılarak, ortak görüş haline getirilen çıkış duyurusunda, medeniyetlerde edebiyatların işlevleri açık olarak ortaya konulur. Ve “Tarihte hiçbir uygarlık, ilkin bir edebiyat hazırlığı geçirmeden, kelam eğitimini tamamlamadan, yani düşünce söze, söz de eyleme dönüşmeden, var olma ortamına kavuşmamıştır. Her uygarlık kendi değer yargılarının, erdem anlayışının ilkin yerleşmesini, sonra da yayılmasını ve yaygınlaşmasını edebiyatın aracılığına borçludur” denilir.

*

Duyuruda tek kuruculu değil, çok kuruculu olan Mavera’nın amacının, “Bir yaşama biçimi halinde öz uygarlığmızı yeniden yürürlüğe koyma davası güdenlerin edebiyat alanındaki buluşma yeri” olarak açıklanır. Aralarında yer aldığım, Rasim Özdenören’den, Cahit Zarifoğlu’ndan, Erdem Bayazıt’tan, Akif İnan’dan, Alaeddin Özdenören’den ve Bahri Zengin’den oluşan kurucular, yazarlarıyla ve okuyucularıyla elele vererek, her zaman eşitler arasında birinci olma görevi ve sorumluluğu taşırlar.

*

Düşünce ve eylem sevdalısı Atasoy Müftüoğlu, “Mavera edebiyatçılar tarafından, edebiyatçılar için yayınlanan bir dergi yerine, edebiyatçılar tarafından okuyucular için yayınlanan bir dergi oldu” değerlendirmesini yapar. Edebiyatsız medeniyet şiirsiz edebiyat olmaz diyen Mavera, Akif İnan’ın kavramlarıyla, “Büyük, güçlü, soylu “ bir medeniyetin, edebiyat alanındaki sözcüsü olur. Mavera yazarları, duyguları şiirlere, düşünceleri denemelere dönüştüren edebiyatçılarıyla, çığır açıcı bir işlev yüklenirler.

9 Ocak 2023, 11:23

KİMLİK SORULMAYAN MAVERA YOLUNDA OLANLAR YÖNLERİNİ ŞAŞIRMAZLAR

Yirminci yüzyılda Anadolu hem medeniyetlerin, hem edebiyatların savaş alanı olur. Kan kardeşliğinden daha çok yol kardeşliğine önem veren Türklerin Avrupa’da ilerleyişleri gibi, Avrupa’dan çekilişleri yüzyıllarca sürer. Yirminci yüzyılın başında, Doğu Avrupa’dan çekilen Türkler, sonunda Batı Avrupa’ya dönerler. Avrupa’nın bütün ülkelerinde yeni Anadolu’lar oluşur. Mavera edebiyatçılarının ellerinde, İslam’ın yaz kış sürekli dalgalanan bayrağı, önünden iki defa dönülen Viyana başta olmak üzere, bütün Avrupa ülkelerinin şehirlerinde dalgalanmaya başlar.

*

Dünyanın neresinde olurlarsa olsunlar, değersizliklere, kültürsüzlüklere ve haksızlıklara karşı çıkanların başında, iki dünyayı bir dünyaya dönüştüren edebiyatçılar gelirler. Edebiyatçıların düşünce ve eylem dünyalarında, bir insanın yolunun aydınlatılmasıyla, bütün insanlığın yolunun aydınlatılması bir tutulur. Edebiyatçılar dünyaya seslenirler, sesleri arayış içindeki insanların seslerine dönüşür. Onlar yalnızca ülkelerinin insanlarını değil, bütün ülkelerin insanlarını düşünürler.

*

Bilgi ve bilgelik yüklü eserleriyle, hayatı sorgulayan, doğruluklara anahtar, yanlışlıklara kilit olan edebiyatçılar, Mavera yolunda olan insanlara, yön gösteren kutup yıldızlarına benzerler. Onlar güncelliğini yitirmeyen eserleriyle, güneş gibi bütün insanların yollarını aydınlatırlar. Onların ümitsizliğe yer olmayan, düşünce ve eylem dünyalarında, soğuk kış fırtınaları değil, uyandırıcı bahar rüzgarları estirilir. Ve oluşturdukları çekim alanlarında, Mavera yolunda olanlar, Mavera yolunu arayanlara kılavuzluk yaparlar.

*

Ülkelerin hem büyüme, hem küçülme dönemlerinde, edebiyatçıların yönlendirici oldukları bilinir. Çok boyutlu düşünen edebiyatçılar çalışmalarıyla, toplumların ekonomik yapılarında ve kültürel dokularında köklü dönüşümlere yol açarlar. Bilge edebiyatçılar, Erdem Bayazıt gibi şiirleriyle, Rasim Özdenören gibi denemeleriyle, atalarının yitirdikleri Cennet’e dönmek isteyenlere, yönlerini bulmalarına yardımcı pusula verirler.Tarihe bakıldığında, Türkiye’nin son yüzyıllarına, edebiyatçıların damgalarını vurdukları görülür.

*

Dünyanın bütün ülkelerinde edebiyat çalışmaları, gizemli bir mıknatıs gibi, çevrelerinde büyük etki alanları oluştururlar. Bilge edebiyatçılar kırk şiiri özümsemeden bir şiir, kırk deneme içselleştirmeden bir deneme, yazılmayacağını bilirler. Onlar konuları dallandırmadan, budaklandırmadan anlatmak istediklerini, sözü uzatmadan yalın bir dille anlatırlar. Güçlü edebiyatçılar şiirlerinin, denemelerinin, hikayelerinin, romanlarının satır aralarında, Mavera yolcularına doldurmaları gereken büyük boşluklar bırakırlar.

10 Ocak 2023, 13:09

VAHİY MEDENİYETİ'NİN HİÇ SÖNMEYEN MEŞALESİ GEÇMİŞTEN GELECEĞE "GÜL YETİŞTİREN ADAM"LARLA TAŞINIR

Maraşlı “Gül Yetiştiren Adam”ın, ömrünü gül yetiştirmeye adadığı gibi, Rasim Özdenören de, ömrünü edebiyatçı yetiştirmeye adar.O Müslümanca düşündüren denemeleriyle,okuyanların ruhunu kamaştıran, iç dünyalarını sarsan hikayeleriyle, edebiyatçı yetiştiren bahçıvanlara benzer. Ve “Ruhun Malzemeleri” kitabıyla, roman dünyasının öncülerinin kitaplarından yola çıkarak, Doğu’yla Batı’nın, yerelle küreselin, birbirine karıştığı bir dünyada, İsmet Özel’in “Şiir Okuma Kılavuzu” gibi, “Roman Yazma Kılavuzu” örneği verir.

*

Edebiyatçıların bütün insanları, bir gözle bakan dünyalarında, hayat güle, gül hayata benzetilir. “Düşünceyi Eylem İçin Bilmek” kitabımızda, “Edebiyatçı Gül Yetiştiren Bahçıvandır” başlıklı denemede vurgulandığı gibi, “Hangi ülkede yaşarlarsa yaşasınlar, gül yetiştiren bahçıvanlar, barış dünyasının en saygın, en değerli güvenceleridir. Binbir renkli çiceğin açtığı, gül bahçesinin bahçıvanları, ‘Güneş biziz, ışık bizdedir’ ve ‘Dünya biziz, barış bizdedir’ diye seslenirler.” Onların çekim alanlarında, silahlarla değil, kitaplarla konuşulur.

*

İz bırakan kitapları okuyanlar, medeniyetlerin geçmişlerinden edebiyatların geleceklerine doğru, gizemli yolculuklara çıkarlar. Edebiyatçılar insanların, yaşanan ve yaşanacak dünyadaki, korkularını ve ümitlerini, üzüntülerini ve sevinçlerini dile getirirler. Onlar bir psikolog gibi insanları, bir sosyolog gibi toplumları ele alırlar, insanlarda toplumları, toplumlarda insanları görürler. Ve kimsenin soy ağacına bakmadan, geçmiş yüzyıllardan gelecek yüzyılları, gelecek yüzyıllardan geçmiş yüzyılları görmeye çalışırlar.

*

Bir telefonun ekranına sığan dünyada, her biri bir devlete dönüşen şehirlerin kamu, özel, gönüllü kuruluşlarında, bütün kademelerdeki yöneticiler, gül yetiştiren insanlar olurlarsa, dünyadaki savaş yılları barış yıllarına dönüşürler. Onların şehirlerini gül fidanından bahçeler, gül yaprağından evler, gül yetiştiren bahçıvanlar doldururlar. Onlar “Bahçe biziz, gül bizdedir” diyerek, birbirlerine iyilikleri özendiren melekleşmiş insanlar gibi davrandıkları için, kimse kötülük peşinde koşan şeytanlaşmış insanlar gibi davranmaz.

*

Edebiyatçılar geniş açılı bir kamera gibi, bütün dünyayı görmek, çok duyarlı bir anten gibi, gönülden gelen sesleri duymak isterler. Onlar dünyanın bir şehirinde yazarlar, bütün şehirlerinde okunurlar. Bunun için Washington’dan, Londra’dan, Berlin’den, Moskova’ya, Pekin’e, Tokyo’ya dünyanın bütün şehirlerinde insanlar, bilgi yüklü, bilgelik yüklü, düşünce yüklü, eylem yüklü şiirleri, denemeleri, hikayeleri ve romanları severler. Bunun için dünyanın bütün şehirlerinde insanlar, gül yetiştiren bahçıvanların özlemini çekiyorlar.

11 Ocak 2023, 11:38

Sevgili Kerim Aral,öğrenmenin ve öğretmenin yeri,yaşı

Sevgili Kerim Aral,öğrenmenin ve öğretmenin yeri,yaşı, zamanı olmaz.Bilge öğretmenler, öğretirken öğrenirler, öğrenirken öğretirler.Öğrenmesini öğrenme solo yapan öğretmenlerin değil, koro yöneten öğretmenlerin elinde yeni açılımlar ve yeni boyutlar kazanır.Öğrenme özürlü olanlar arkalarında kalıcı izler bırakmazlar.

11 Ocak 2023, 12:01

ŞEHİRLER MEDENİYETLERİN VE EDEBİYATLARIN GÖRÜNEN VE GÖRÜNMEYEN ÜNİVERSİTELERİDİR

Orta Asya’dan Küçük Asya’ya gelen Türklerin, bin yılda Anadolu’da oluşturdukları medeniyetin temelleri Türkistan’da atılır. İslam’ın ana referans çerçevesi, Semerkant’ta Buhari’nin ve Maturidi’nin, Bağdat’ta Ebu Hanife’nin, “Türkistan Piri” Ahmed Yesevi’nin, yorulma bilmez çalışmalarıyla, Kur’an’ın ve Sünnet’in ışığında belirlenir. Onların geçerliliğini yitirmeyen eserleri, Bakü’den Varna’ya, Kırım’dan Kazan’a, Bursa’dan Üsküp’e, Edirne’den Mostar’a, edebiyatın ve medeniyetin, kültürel kaynakları olurlar.

*

Türkçülük peşinde koşmayan Türklerin elinde, İslam’ın bayrağı Asya’nın içlerinden Avrupa’nın içlerine taşınır.Türkler uzun ve büyük yolculuklarında,“ya medeniyet ya edebiyat” demezler, her zaman “hem medeniyet, hem edebiyat” derler. Semerkant ve Saraybosna arasındaki bütün şehirleri, camilerle, çarşılarla, medreselerle, dergahlarla, çeşmelerle, köprülerle donatırlar. Onlar iki dünyada kurtuluşa ermenin yolunun,insanların hayatını kolaylaştırmaktan, dünyayı güzelleştirmekten geçtiğini bilirler.

*

Edebiyatın dönüştürücü gücünü bilen Türkler, İslam’ın ana kaynakları yanında, “Erdemli Devlet” gibi, “İhya” gibi, “Füsus” gibi, “Mesnevi” gibi, “Mukaddime” gibi, “Mevlid” gibi, güncelliğini yitirmeyen kitaplarla, güneşi hiç batmayacak bir medeniyete öncülük yaparlar. Geçmiş yüzyıllarda Buhara Karahanlıların, Semerkant Timurluların, Delhi Babürlülerin, Kazan Altınorduluların, Konya Selçukluların, İstanbul Osmanlıların, tarihin akışını değiştirdikleri, edebiyat ve medeniyet merkezleri olurlar.

*

İslam medeniyetinin yüzyıl gibi, kısa bir zaman diliminde, üç kıtanın orta kuşağına yerleşmesi, ana kaynaklarının hayatı bütün boyutlarıyla kucaklamasından kaynaklanır. İnsanlık tarihinde hiçbir medeniyet, bu kadar kısa zamanda, böylesine geniş bir coğrafyada, değişik şehirlerde yaşayanlar tarafından, görülmemiş bir sevgiyle karşılanmaz. İslam’da yaşanan dünya, yaşanacak dünyanın türlü türlü ürününün yetiştiği bir tarla olarak görülür. Müslümanlar insanlığın bilgi ve bilgelik birikimine, ortak mirası gözüyle bakarlar.

*

Şehirler medeniyetlerin görünen yüzlerini, edebiyatlar görünmeyen yüzlerini yansıtırlar. Medeniyetler şehirlerin geçmiş yüzyıllarını, edebiyatlar gelecek yüzyıllarını aydınlatırlar. Medeniyetsiz edebiyatlar geçmişsizlikten, edebiyatsız medeniyetler geleceksizlikten kurtulamazlar. Bilgileri bilgeliklere dönüştüren bilgelerin ellerinde, hem edebiyatlar, hem medeniyetler değerlerine değer, ömürlerine ömür katarlar. Medeniyetler edebiyatlarla, edebiyatlar medeniyetlerle zenginleşirler.

12 Ocak 2023, 11:50

SINIRSIZLAŞAN KARE DÜNYADA İLKESİZLİĞİN ÜSTESİNDEN GEÇERLİLİĞİNİ HİÇBİR ZAMAN YİTİRMEYEN İLKELERLE GELİNİR

Ülkeler arasında gündüzlerin gecelere dönüşmesi, dünyaya özgürlük, eşitlik, kardeşlik getireceğini söyleyen seküler kültürün, başarısızlığa uğradığını ortaya koyuyor. Dünyanın bütün ülkelerinde savaşlar birbirini izliyor. Dünyada yoksulluk sorunları çözülmediği gibi, açlık sınırında yaşayan insanların sayıları yıldan yıla katlanarak artıyor. Bu yüzden genç kuşaklar, seküler kültürün ilkelerinden daha çok, kutsal kültürün ilkelerine yöneliyorlar.

*

Dünyanın bütün ülkelerinde gençler, Batı ülkelerinin kutsal ilkelere yaklaşmasını, Doğu ülkelerinin seküler ilkelerden uzaklaşmalarını tartışıyorlar. Onlar ya akıl dünyasına, ya gönül dünyasına önem verenler değil, hem akıl dünyasına, hem gönül dünyasına önem verenler olmak istiyorlar. İki dünyayı altın oranda harmanlamada, akıl dünyasının bilginlerinden önce, gönül dünyasının bilgelerini seviyorlar, bilginlerden daha çok bilgelere güveniyorlar.

*

Gençlerin başını çektiği dünya, siyasal sınırların genişletilmesinin peşinde koşanların saflarında savaşmak istemiyor. Onlar anlamsızlaşan sınır savaşlarında, ölmeyi ve öldürmeyi vatanseverlik olarak görmüyorlar. Dünya Savaş’ları sırasında, savaşa gitmek istemeyen gençler, “vatan haini” ilan edilerek kurşuna dizilirken, yeni yüzyılda demokratik ülkelerde, askerde ölmek istememek bir hak kabul ediliyor. Pek çok ülkede askere gitme zorunluluğu kaldırılıyor.

*

Geçmiş yıllarda görülmeyen bir dönüşüm yaşanıyor, yaşlı kuşaklar dünyadaki gelişmelerin olumlu ve olumsuz etkilerini genç kuşaklardan öğreniyorlar. Gençler ülkelerin yerel ilkelerini aşarak, küresel ilkelere ulaşmaya çalışıyorlar. Onlar savaş yıllarının kahramanları değil, barış yıllarının öncüleri olmak istiyorlar. Omuzlarda silahlarla değil, ellerde kitaplarla bilinmeyi önemseyen gençler, üniforma giyenlerden daha çok forma giyenlerin arasına katılmanın özlemini çekiyorlar.

*

Cephelerden şehirlere taşınan, askerlerden daha çok sivillerin ölmesine yol açan savaşlara, karşı çıkan gençler, paylaşılmayan ne var, barışa ne olmuş diyorlar. Dünyanın her ülkesinde gençler, sınırsız kare dünyada hiçbir erdemli amaca, güçle, şiddetle, baskıyla ulaşılmayacağını görüyorlar. Bu yüzden bütün ülkelerin gençleri, yüzyıllar boyunca özlemi çekilen özgürlüğün, eşitliğin, kardeşliğin temellerini, bilgi ve bilgelik hazinelerini, kutsal kitaplarda arıyorlar.

*

Hayatın hiçbir alanında zorla güzellik olmayacağını bilenler, bilgileri bilgeliklere dönüştürmeye çalışanlar, amaçlarına ulaşmada seküler dünyada olduğu gibi, savaş başta olmak üzere, her yola başvurmayı düşünmezler. Onların peşine düştükleri, başını bilgelerin çektiği, Doğu’dan Batı’ya giden bilgeler kervanında, bir insanın özgürlüğü bütün insanlığın özgürlüğü, bir insanın eşitliği bütün insanlığın eşitliği, bir insanın kardeşliği, bütün insanlığın kardeşliği kabul edilir.

*

Her ülkenin merkez olduğu dünyada, siyasal toplum gücünü yitirirken, sivil toplum güçleniyor.

*

Bilgeler kervanı her ülkeye uğruyor, katılanlarla büyüye büyüye, yoluna devam ediyor.

*

Bilgeler gök kubbenin altını boş bırakmazlar, Hızır gibi her darda olana yetişirler.

12 Ocak 2023, 17:54

Teşekkürler Değerli Nuray Alper

Teşekkürler Değerli Nuray Alper. Anadolu'nun zamanı aşan şehirlerinin temelleri, Orta Asya'nın zamanı aşan şehirlerinde atılmış. Buhara'dan Bursa'ya, Semerkant'tan Saraybosna'ya yapılan yolculuklarla, Türkçülük peşinde koşmayan Türklerin Anadolu'daki bin yılık tarihlerinin temelleri atılmış. Topkapı'da okunan Kur'an, Ayasofya'da okununa Ezan, yalnızca İstanbul'u deği, bütün Anadolu şehirlerini korumuş.

13 Ocak 2023, 11:42

HER İNSANIN HAYATINA DOKUNAN EKONOMİDE ÖRNEK BİR UYGULAMA BİN KURAMA BEDELDİR

Bütün ülkelerde toplumun değişik kesimleri, ortak alanlar oluşturarak, hep birlikte öğrenmesini öğrenmezlerse, ekonomik ve kültürel dünyalarında, yeni gelişmelerin yolunu açamazlar. Dünyanın her yerinde, ülkelerin üretim güçlerini, kuramla uygulamayı, uygulamayla kuramı desteklemesini ve zenginleştirmesini bilenler büyütürler.Onlar hayatın içinde yer alarak, toplumların üretim yapısında köklü dönüşümlerin öncülüğünü yaparlar.

*

Bütün ülkelerin ana sorunu, hayatla eğitimi eğitimle hayatı kaynaştırarak, eğitimsizliğin yol açtığı, işsizliğin üstesinden gelmektir. Yeterli eğitime sahip olmayanların, ürün ya da hizmet üretme güçlerini geliştirmeleri, iş arayanlar arasından çıkarak, iş kuranlar ve iş verenler arasına katılmaları, uzun yıllar alır. Bu yüzden iş kurma ve iş verme kültürünün zenginleştirilmesi, dünyada bütün ülkelerin gündemindedir.Bu konuda bütün üniversitelerde lisans ve lisans sonrası eğitimler verilmektedir

*

Ülkelerin hayatın her alanında, isteyen herkesin katılacağı, sürekli eğitim çalışmalarına yatırım yapmadan, ürün, hizmet ve bilgi üretme güçlerine yeni açılımlar kazandırmaları, üretimi artıracak yenilikler yapmaları mümkün değildir. Sürekli eğitim çalışmalarında kuramla uygulama, altın oranda harmanlanarak, insanların öğrenmesini öğrenme yolunda, önlerine çıkan engeller bir bir ortadan kaldırılır. Ömür boyu öğrenmede ve öğretmede, sınırsız zenginlikleriyle, hayat açık bir üniversitedir.

*

Beşikten mezara kadar devam eden eğitimde, ekonomik ve kültürel hayat birbirinden ayrılmaz, bir bütünün iki ayrı alanıdır. Kuramsal alandaki gelişmeler, uygulamaya dönüşerek yeni açılımlar kazanırlar. Bernard Shaw’un vurguladığı gibi: “En çok öğrenim görenler, en az bilenlerdir”. Onların öğrendiklerini ekonomiye kazandırmaları uzun zaman alır. Hayatın bütün boyutları arasında, iletişim ve etkileşim içinde olan öğrenmeyle, kültür ekonomiye ekonomi kültüre taşınır.

*

Ekonomik ve kültürel hayatın hiçbir alanında, yararsız bilgiye yer yoktur. Bilgi ve bilgelik birikimini zenginleştirmek, insanların doğumlarıyla başlayan, ölümleriyle sona eren kesintisiz bir süreçtir. Yoksulluğa yol açan üretim güçsüzlüğünün üstesinden eğitimle gelinir. Hiçbir ülkenin Japonlardan daha az çalışarak, Almanlar kadar üretmesinin kestirme bir yolu yoktur. Çalışmadan üretilmez, üretilmeden tüketilmez. İnsanların üretici güçleri, eğitim seviyeleri artırılarak büyütülür.

*

Ülkeler arasındaki alışverişlerin artmasıyla, dünya pazarlarında yer alma yarışları, büyük bir hız ve yoğunluk kazanmıştır. Ülkelerin dünya pazarlarındaki alanlarını genişletmeleri, yüz yüze eğitim çalışmaları yanında, sürekli eğitim çalışmalarına verdikleri öneme dayanır. Ekonomik ve kültürel alanlardaki eğitimlerle, bir uygulamayla bin kurama, bir kuramla bin uygulamaya yeni kapılar açılır. Hayat ekonomik ve kültürel üretimin araştırma ve uygulama alanıdır.

*

Ülkeler arasında eğitim seviyeleri, yüksek olanların, üretim seviyeleri yüksek olur.

*

Toplumlarda eğitimle bilmeyenler bilenlere,tüketenler üretenlere dönüşürler.

*

Üretimde yarışan insanların gücü, eğitimle artırılır, yolları eğitimle açılır.

14 Ocak 2023, 12:14

DOĞU İLE BATI ARASINDA KALAN TÜRKİYE'NİN ROMANINI AHMET HAMDİ TANPINAR YAZMIŞTIR ORHAN OKAY YORUMLAMIŞTIR

Uçakla Atlantik'i geçerken, sürekli Doğu'dan Batı'ya gidildiği için, yol boyunca güneş hiç batmaz. Atlantik yolunda, güneş Doğu'dan değil, Batı'dan doğuyormuş gibi görünür. Atlantik'te uçak içinde bugünden yarına geçme, tam günde değil, yarım günde gerçekleşir. Akdeniz saatinden Atlantik saatine geçme, tarih içinde bir yüzyıldan, başka bir yüzyıla geçme gibi, insana korku ile karışık bir ürperti verir.

*

Tarih içinde de, toplumların bir kültürden başka bir kültüre geçmeleri, hep sancılı olmuştur. Türkiye'nin de, Cumhuriyet döneminde, tabandan daha çok tavandan gelen bir baskıyla, büyük bir kültür değişimine zorlanması, Anadolu insanının bağrında onulmaz yaralar açmıştır. Kültür değişiminin getirdiği travma, Türk toplumun ekonomik yapısını altüst ederek, her alanda büyük bir sarsıntıya yol açmıştır. Orhan Okay, son kitabı, “Bir Hülya Adamının Romanı: Ahmet Hamdi Tanpınar”da, Türkiye'de Doğu ile Batı arasında, yaşanan depremi ayrıntılı olarak yorumlar.

*

Tanpınar, Mehmet Akif, Yahya Kemal ve Necip Fazıl gibi, Anadolu insanının bir gömlek değiştirircesine, kültür değiştirmeye zorlandığı dönemlerde yaşamıştır. Tanpınar Yahya Kemal'in, Okay Tanpınar'ın öğrencisi olmuştur. Düşünür, romancı, şair ve denemeci olan Tanpınar, zaman zaman Doğu ile Batı arasında “eşik”te duran bir izlenim verse de, O her iki dünyaya, bir uçak yolcusu gibi, sınırların birbirine karıştığı yerden bakmasını bilir.

*

Mehmet Kaplan'ın vurguladığı gibi: “Tanpınar, Türk edebiyatının, bugüne kadar yetiştirdiği en zengin kültürlü yazarıdır”. Tanpınar “Beş Şehir” isimli kitabıyla, dünyanın sayılı denemecilerinden biri olduğunu göstermiştir. Beş Şehir'de Tanpınar, tarihin “parçalanmaz akışında”, İstanbul'dan, Bursa'dan, Konya'dan, Ankara'dan ve Erzurum'dan yola çıkarak, “muradına ermiş, abasız, postsuz bir derviş” gibi, Anadolu insanını yoğuran bin yıllık kültürün, evrensel değerlerini büyük bir ustalıkla anlatır.

*

Kültürler ne kadar Batı'ya giderlerse, o kadar Doğu'yu buldukları gibi, ne kadar Doğu'ya giderlerse, o kadar Batı'yı bulurlar. Uçaklarda, binlerce metre yükseklikten bakıldığında, sınırlar önemlerini yitirirler. Büyük düşünürlerde, iki kültür birlikte bulunur, biri yıkılırken, diğeri yapılır. Eşik'teki Tanpınar'da da, Batı kültürü önemini yitirirken, Doğu kültürü önemini artırmıştır. O Batı gözüyle bakmış, Doğu gönlüyle yazmış ve değişmeden değişmeyi, daha doğrusu değişmeden gelişmeyi savunmuştur.

*

Tanpınar Batı'ya bakarak Doğu'yu görmüştür. Yahya Kemal gibi, Tanpınar da kökleri geçmişte olan, bir geleceğin özlemini çekmiştir. Onların bozgun yıllarında gördükleri rüya, Özal sonrası Türkiye'de büyük ölçüde gerçekleşmiştir.

*

Yirminci yüzyılın başında Doğu Avrupa'dan çekilen Türkiye, sonunda Batı Avrupa'ya dönmüştür.Her Avrupa ülkesinde küçük Türkiye'ler oluşmuştur.

*

Yirmi birinci yüzyılın Türkiye'si Avrupa'nın peşinde koşan değil, Avrupa'yı aşmaya,Avrupa'yı dönüştürmeye çalışan Türkiye'dir.

*

İngiltere ve Fransa başta olmak üzere, Avrupa ülkeleri işgal ettikleri, Afrika ve Asya ülkeleri tarafından işgal ediliyor.

15 Ocak 2023, 12:08

AMERİKA'DAN BÜTÜN DÜNYAYA İHRAÇ EDİLEN AÇGÖZLÜLÜĞÜN ÜSTESİNDEN YUNUS GİBİ YALIN YAŞAMASINI BİLENLER GELİRLER

Tüketim ekonomisinin atar damarları fabrikalar, toplar damarları alışveriş merkezleri, kalbi bir örnekleşmedir. Fabrikalar üretimi, alışveriş merkezleri tüketimi bir örnekleştirmiştir. Bir salgın hastalık gibi yayılan, tüketim kültürünün kutsal şehiri Los Angeles’tir. İnsanları baştan çıkaran çekici ürünler, Hollywood’dan bütün dünyaya pazarlanmaktadır. Tüketim sarhoşluğu dünyada, alışveriş sevdalısı insanların, akıllarını başlarından almıştır.

*

Amerika’nın tüketirsen yaşarsın, yaşamak tüketmektir diyen, hayatı anlamsızlaştıran, sürekli tüketimi özendiren, kısa ömürlü bir örnek ürünleri, Sosyolog George Ritzer’in kavramlaştırmasıyla, insanları hamburgerler gibi, birbirine benzeterek sıradanlaştırıyor.Geceleri gündüzlerine benzeyen dünyanın, günün her saati alışveriş yapılan, penceresiz saatsiz bir hipermarkete dönüşmesiyle, insanlar daha çok tüketmek için, birbirleriyle kıran kırana çılgıncasına yarışıyorlar.

*

Doğusuyla ve Batısıyla dünyanın bütün ülkeleri, büyük bir dönüşümün arifesindedirler. İslam dünyası Rönesans öncesi Avrupa ülkelerini, baştan sona değiştirmiştir. Yirmi birinci yüzyılda Amerika’yı değiştirecektir.Geçmişte üç kıtanın üzerine doğan Allah’ın güneşi, gelecekte beş kıtanın üzerine doğacaktır. Kutsal kitaplardan beslenen, üreten eller olmayı özendiren Akdeniz kültürüyle, dağlar,ormanlar,ovalar ve denizler insanları, insanlar dağları,ormanları,ovaları ve denizleri sevecektir.

*

Akdeniz dünyasında yüzyıllar içinde, zenginleşe zenginleşe gelen kutsal kültür birikimi, dünyada gelmiş geçmiş bütün kültürlerin olduğu gibi, gelecekteki kültürlerin de ana kaynağı olacaktır. Habil’den ve Kabil’den beri, İster Doğu'da ister Batı'da olsun, bütün zenginliklerin kaynağında, Akdeniz dünyasının bilgi ve bilgelik hazineler vardır. Onların sürekli yorumlanarak yenilenen, bitmez tükenmez düşünce ve eylem geleneklerinden, dünyada yararlanmamış hiçbir ülke yoktur.

*

Sınırların önemsizleştiği düz kare dünya, tüketim ekonomisiyle birlikte, üretim ekonomisi için de bütün ülkelere sınırsız bilgi ve bilgelik hazineleri sunmaktadır. İsteyen ülkeler insanlığın birikiminden, üretimlerini büyütmede yararlanarak özgünleşirler, istemeyen ülkeler tüketimlerini artırmada yararlanarak bir örnekleşirler. Kutsal kültürün değerleri, zaman içinde geçerliliklerini yitirmezler. Onlar geçmiş yüzyıllarda yüklendikleri işlevlerini, gelecek yüzyıllarda sürdürmeye devam edeceklerdir.

*

Doğu ve Batı kültürlerinin, birbirlerini etkiledikleri dünyada, ülkelerin özgünlüklerini korumalarının güvencesi, birbirleriyle tüketimde sonu gelmeyen bir yarışa değil, üretimde sonu gelen bir yarışa girmeleri olacaktır. Tüketimde yarış üretenlerin sayısını azaltırken, üretimde yarış üretenlerin sayısını çoğaltır. Ülkelerin özgünlüklerini ve doğurganlıklarını yitirmeden, bir örnekleşmeden kurtulmaları, üretim güçlerine yeni işlevler kazandırarak zenginleştirmelerine bağlıdır.

*

Tüketim sarhoşluğunun üstesinden isteklerinin değil, ihtiyaçlarının peşinden koşanlar gelirler.

*

Kültürü ve ekonomiyi isteklerden önce, ihtiyaçları karşılamasını bilenler dönüştürürler.

*

Bir örnekleşmenin seline kapılmaktan, sürekli yenilenmesin bilenler kurtulurlar.

16 Ocak 2023, 13:19

YİRMİ BİRİNCİ YÜZYIL OTOKRATİK YÖNETİMLERDEN ÖNCE DEMOKRATİK YÖNETİMLERİN YÜZYILI OLACAKTIR

İslam dünyası, Batı dünyasını ister sevsin, isterse sevmesin, ancak Batı'nın son iki yüz yıllık demokratik birikimini görmezlikten gelmesin. Başta Türkiye, Pakistan ve İran olmak üzere, bütün İslam dünyası, yeni bir döneme uyanmak zorundadır. Yirminci yüzyıl savaş odaklı, dayatmacı yönetimlerin yüzyılıydı. Yirmi birinci yüzyıl barış odaklı, demokratik yönetimlerin yüzyılı olacaktır. Artık dünyanın hiçbir ülkesinde, Rusya gibi, Çin gibi, ordulara dayanan, dayatmacı yönetimlere yer yoktur.

*

Yeni yüzyılda Yeni Türkiye, Avrupa'daki pek çok ülkeden, daha güçlü bir ekonomiye sahip olduğu gibi, daha başarılı bir demokratik yönetime de sahiptir. Ancak Türkiye aynı zamanda hala seçimle gelmiş hükümetleri darbelerle yönetimden uzaklaştırma peşinde koşanların da ülkesidir. Teröristler her gün Türkiye'de bütün insanlığı öldürmeye devam etmektedirler.

*

Tarihin her döneminde kan dökenlerin, kanları dökülmüştür. Fiziğin değişmez etki tepki yasası uyarınca, ne kadar şiddete başvurulursa, o kadar şiddetle karşılaşılır. Bunun için, yüzyılların içinde oluşan İslam kültüründe, yönetilenlerin şiddete başvurmadan, yönetenleri eleştirme hakkı çok büyük önem taşır. Her toplumda iyilikleri özendirmek ve kötülükleri önlemek, yaşı ve işi ne olursa olsun, herkesin hem görevi, hem de sorumluluğudur.

*

Yirmi birinci yüzyılda, insanlar ister Müslüman, ister Hristiyan, isterse de Yahudi olsunlar inançlarını, yönetimlerin darbelerle değil, seçimlerle değiştirildiği ülkelerde koruyabilirler. Bugünkü yapısıyla, iki yüz yıllık bir tarihe sahip olan demokratik gelenek bir inanç sistemi değil, bir yönetim sistemidir. Her kesim, bu yönetim sistemi içinde kendisine güvenli bir yer bulmakta güçlük çekmez. Her ülkede demokratik yapı, inanca en sağlam güvenceyi sağlar.

*

Dayatmacı ülkelerin, yönetilenlerden uzak devletlerine karşılık, demokratik yönetimlerin, yönetilenlere yakın devletleri vardır. Dayatmacı devletlerde yönetenlerin, demokratik devletlerde yönetilenlerin değerleri önemlidir. Bu yüzden, dayatmacı yönetimlerde yöneticilerin, demokratik yönetimlerde yönetenlerin inançları belirleyicidir.

*

Dayatmacı yönetimlerde bir ırka ve bir inanca, demokratik yönetimlerde ise, her ırka, her inanca yer vardır. Biri yönetenlerin doğrularını şiddetle, diğeri yönetilenlerin doğrularını oyla savunur. Birinde hayati kararlar alınırken, yönetilenlerin kafalarına vurulur, diğerinde görüşleri alınır.

*

Elektrik ampulü gibi, ileri bir teknoloji ürününden, gaz lambası gibi, geri bir teknoloji ürününe nasıl dönülmezse, hiçbir toplum da, demokratik yönetimden, dayatmacı yönetime geri dönmeyi istemez ve düşünmez. Dünyanın hiçbir ülkesinde sular yokuş yukarı akmaz.

*

Seçmenlerin güçleri kılıçlarından değil, oylarından kaynaklanır.

*

Bütün demokrasilerde oylar, kılıçlardan çok daha keskindir.

*

Oy atılan sandıklarda, haklar kurşun atılarak korunmaz.

17 Ocak 2023, 12:41

ZAMANIN AKIŞININ BİLİNCİNDE OLANLAR VE GÜÇ OLDUĞUNU BİLENLER ARKALARINDA KALICI İZLER BIRAKIRLAR

Tarihin her döneminde toplumların güçlerinin kaynağını, üreten eller olmasını bilen insanlar oluştururlar. Zamana saygısı olan, zamanın değerini bilen, zamanlarını erdemli ve anlamlı işlerle dolduran insanlar, üretim ve yönetim yapılarını zenginleştirirler. Akan giden zamanla, her şeyin nasıl değişmekte olduğunun bilincinde olanlar, arkalarında kalıcı izler bırakırlar. Necip Fazıl gibi, “Sayıları silmiş, Bir’e yönelmiş” insanlar, “İnanıyorum öyleyse varım” demesini bilirler.

*

“Teknolojinin Ötesi” kitabımızda yer alan, “Zamana Egemen olmak” başlıklı denemede, Zamanın burnuna halka takılmasında, ağzına gem vurulmasında, “ilk yapılması gereken, onun sınırlı ve verilmiş bir mühlet olduğunu bilmektir” denilir. Sınırlı bir güçle, sınırsız olanı yakalama, insanlara verilen ve ömür denilen, kısa süre içinde gerçekleşir. İnsanların zamana verdikleri önem, değerlendirmede gösterdikleri özen, sonlu ve sonsuz dünyadaki kazanımlarını ve yerlerini belirler.

*

Yüzyıllar önce Bacon bilgiyi bir güç olarak görürken, Yirminci yüzyılda Amerikalı siyahların, Müslüman lideri Malcolm X, zamanı bir güç olarak görür. Anadolu’da “Vakit nakittir” denilir. Zaman, toprak, para ve su insanların ellerinde, üretime dönüşecek güç kaynaklarını oluştururlar. Zamanda gizlenen zenginlikleri açığa çıkarma, bir üretim ve bir yönetim süreci olarak, ömür boyu gece gündüz devam eder. Kıyamet kopuyor olsa bile, eldeki güzel işler hiçbir zaman yarım bırakılmaz.

*

Bilgi gibi, para gibi, toprak gibi, su gibi, zamanı değerlendirmesini bilenler, üretim güçlerini büyütmesini, yönetim yöntemlerini iyileştirmesini, her alanda sürekli yenilik yapmasını bilirler. Onların ellerinde geri dönüşü olmayan zaman, hem anlamlı, hem değerli işlerle değerlendirilir. Zamanın nasıl bir gizli, nasıl bir gizemli güç taşıdığının, iki yanının keskin bir kılıç gibi olduğunun bilincinde olanlar, zamanlarını anlamsız düşüncelerle, değersiz eylemlerle doldurmazlar.

*

İslam’ın ilk yıllarından beri Müslümanların günlük hayatlarının düzenlenmesinde, üretimlerinde ve tüketimlerinde zamanın akışı vazgeçilmez bir yer tutar. Bunun için güneşin, ayın, yıldızların hareketlerini araştıran, evrenin derinliklerini inceleyen, Astronomi’ye Müslümanlar büyük önem vererek, çok değerli katkılarda bulunurlar. Zamanın akışını haber veren saatler, İslam dünyasında geliştirilerek, üretim ve yönetim alanını düzenleme gücü kazanırlar.

*

Zamanı yönetmenin olduğu kadar, zamanı denetmenin büyük önem kazandığı Yirmi birinci yüzyılda, bilgiyle elele veren zaman bütün zenginliklerin kaynağını oluşturur. Bu yüzden dünyanın karşı olduğu sorunların başında, bilgilerin kaynaklarıyla, bilgeliklerin kaynakları arasında uyum ve dengenin yeniden sağlanması gelir. Önceliğin kutsal kaynaklardan seküler kaynaklara geçmesi, bütün ülkelerde yıkıcı savaşları ve çevre sorunlarını önlenemez boyutlara taşıyor.

*

Zamanı avuçlarında tutamayanlar, üretimi artıramazlar, yönetimi geliştiremezler.

*

Doğru değerlendirmesini bilenlere, zaman kapılarını hiçbir zaman kapatmaz.

*

Dünyada zaman geçer gider denilirse de, zaman kalır,insan geçer gider.

18 Ocak 2023, 12:09

GÖÇMEN KUŞLAR GİBİ DAYANIŞMASINI BİLMEYENLER YÖNETİM YETENEKLERİNİ VE ÜRETİM GÜÇLERİNİ GELİŞTİREMEZLER

Bu yazı daha önce 23.11.2020 tarihinde de yayımlanmıştı.

Ekonomik, siyasal ve kültürel boyutlarıyla, toplumlar bir kervana benzerler. Her alanda hayatın canlılığı, kervanın hareket halinde olmasından kaynaklanır. Zamanın ritmini yakalayan toplumlar, ürün, hizmet ve bilgi üretiminde, ilk sıralarda yer alırlar. Üretmesini bilmeyen toplumlar, üretim güçleriyle birlikte, hareket yeteneklerini de yitirirler. Üretimin olmadığı toplumlarda, hayatın hiçbir alanında canlılık ve zenginlik olmaz.

*

Göçmen kuşlar da kervanlar gibi, bir coğrafyadan bir coğrafyaya, bir iklimden bir iklime, sürekli hareket halindedirler. Kuşların hareket yetenekleri ülkeleri aşarken, birlikte uçmalarından beslenir. Kuşlar V şeklinde uçarlarken, yardımlaşmaları ve dayanışmaları doruk noktasına ulaşır. Onların uçarken oluşturdukları V harfi, uçuş hızlarıyla birlikte, uçuşa dayanma güçlerini büyük ölçüde arttırır. Onlar hareket halindeyken, karşılaştıkları sorunları birlikte çözmesini bilirler.

*

Kuşların uçma yöntemlerine ilişkin yapılan araştırmalar, bir V harfi oluşturarak uçarken, hızlarını ve dirençlerini artırdıklarını ortaya koymuştur. Önde uçan her kuşun kanatlarını çırpmasıyla oluşan hava akımı, arkasından gelen kuşların, yalnızca uçuşlarını kolaylaştırmakla kalmaz, aynı zamanda hızlarına da hız katar. Onların gücü birlikte uçmaları, uçuşta gerçekleştirdikleri, kusursuz düzene dayanır. Onlar birlikte uçarken, “Birlikten güç doğar” kuralını, ustalıkla uygulamasını başarırlar.

*

Bir kuş birlikten ayrılarak, tek başına uçmaya kalkarsa, uçuş hızıyla birlikte, gücünü de uzun süre koruyamaz. Tek başına uçan kuş, birlikte uçan kuşlara göre daha az yol alır. Birlikten ayrılan kuş, hiçbir zaman istediği yere ulaşamaz. Birliğin gücünden yararlanmak için, birlikten ayrılmamak büyük önem taşır. Bunun için Anadolu’da “Sürüden ayrılan koyunu kurt kapar” denilir. Ekonomik, siyasal ve kültürel hayatta, birlikte çalışmasını başaranlar, hiçbir alanda üstünlüklerini yitirmezler.

*

Kuşların V harfi şeklinde uçabilmeleri için, içlerinden birinin uçuşa liderlik yapması gerekir. Birliğe öncülük yapmak, daha çok yorulma yanında, daha çok da risk alma demektir. Birliğin başarısı ve geleceği, yeri ve zamanı gelince, öncülüğün getirdiği gücün paylaşılmasına bağlıdır. Bu yüzden uçuşa öncülük eden kuş, yorulunca birliğin en arkasına geçerek, görevini hemen arkasındaki kuşa bırakır. Kuşlar paylaşılmayan ve dönüşümlü olamayan öncülüğün, uzun ömürlü olmayacağını bilirler.

*

Hayatın bütün alanlarında başarılı olmak için, hem zorlukların hem kolaylıkların paylaşılması, birlikte çalışmanın olmazsa olamazıdır. Bir zorluğun peşinden bir kolaylık gelir. Zorluklara katlanmasını bilmeyenler, kolaylıklardan yararlanmasını başaramazlar. Bunun için ister ekonomik, ister siyasal, ister kültürel olsun, her birliğin ömrü, külfetleriyle birlikte nimetlerinin, adil olarak paylaşılmasıyla uzatılır. Birliklerin ömürlerini ve güçlerini, paylaşmada gösterdikleri başarıları belirler.

*

Göçmen kuşların yolculuk yapmadaki güçleri, birlikte uçarken izledikleri yöntemden kaynaklanır.

*

Kuşların uçuşlarında olduğu gibi, uzun yolda olanlar çatışmayla, zaman ve güç kaybetmezler.

*

Birlikte yapılan yolculuklarda paylaşılmasını bilenler, hiçbir zaman yollarda kalmazlar.

19 Ocak 2023, 13:10

BÜTÜN GÖRÜNEN VE GÖRÜNMEYEN KİRLENMELER SINIR TANIMAYAN AÇGÖZLÜLÜKTEN KAYNAKLANIR

Sel baskınlarından kasırgalara, depremlerden orman yangınlarına, bütün doğal felaketlerin kaynağında, dünyanın yeraltı ve yerüstü kaynaklarını sorumsuzca tüketen Batı ülkeleri vardır. Dünyada açgözlülüğün büyüttüğü zenginlik, ister farkında olunsun ister olunmasın, doğal kaynakların bedelsiz olduğuna inanmaya dayanmaktadır. Seküler Batı dünyasnın doyma bilmez açgözlülüğü, hem çevre kirlenmesini, hem doğal afetleri tetikliyerek büyütüyor.

*

Batı ülkelerinin dünyanın doğal zenginliklerini yağmalamada yarışmaları, küresel ısınmayla ortaya çıkan, iklim değişmelerinin ana kaynağını oluşturmaktadır. Dünyanın bütün ülkelerinde Batılılar gibi tüketmeye özenme, gerçek ihtiyaçların dışına taşmadan, yalın yaşamanın yolunu kesmektedir. Tüketimin yıldan yıla, durmadan büyütülmeye çalışılması, toplumların ekonomik ve kültürel dengeleri yanında, dünyanın doğal dengesini de sarsarak, büyük krizlere yol açmaktadır.

*

Hindistan, Çin ve Afrika ülkelerinin tüketim seviyelerinin düşüklüğü bir sorun ise, Amerika ve Avrupa ülkelerindeki tüketim seviyelerinin, yüksekliği daha büyük bir sorundur. Batı ülkelerinin aşırı tüketimden kaynaklanan karbon salınımlarını, iklim değişiklikleri, küresel ısınma ve doğal afetler, dünyada kitlesel ölümlere yol açmaktadır. Batı ülkeleri sınırlı dünyada sınır tanımayan açgözlülükleriyle,bütün dünyayı etkileyen dehşet fırtınaları estiriyorlar.

*

Amerika’dan Çin’e kadar dünyanın her yanında, büyük kayıplara yol açan kasırgalar, sel baskınları ve toprak kaymaları, bütün ülkelerin ekonomilerinde yıkıcı etkiler doğuruyorlar. Dünyanın en büyük ekonomik ve askeri güçlerinin, doğal afetler karşısında elleri kolları bağlanıyor,aldıkları önlemler yetersiz kalıyor. Yeryüzünün doğal kaynaklarını tükenmez sananlar, dünyayı bir hammadde deposu olarak görenler, açgözlülüğün bedelini bütün ülkelere çok pahalı olarak ödettiriyorlar.

*

Batı ülkeleri yakaladıkları ekonomik ve siyasal güçlerini, geçmiş yüzyılların büyük güçleri gibi, dış saldırılardan daha çok, iç çatışmalarla yitirme yolunda hızla ilerliyorlar. Bütün ülkelerin doğal afetlerde ve büyük salgınlarda, yitirdikleri insanların sayısı, savaşlarda yitirilen insanlardan daha çok olmaktadır. Batılılar ülkelerinde istemedikleri savaşları, başka ülkelerde başlatarak, gittikleri ülkelerle birlikte kendilerine de zarar vermede birbirleriyle yarışıyorlar.

*

Batı ülkelerinin ağırlıklı olduğu uluslar üstü kuruluşlar, dünyadaki savaşlarının önüne geçemedikleri gibi, küresel ısınmalara, iklim değişikliklerine karşı önlemler almada çok başarısızlar. Onlar kendilerinin Cennet, başkalarının Cehennem olduklarını sanıyorlar. Bunun için hiçbir ülke, doğal dengeyi bozanlardan, dünyayı savaştan savaş sürükleyenlerden, çevresel sorunları çözmelerini, bütün dünyayı kasıp kavuran savaşların önüne geçmelerini, dünyaya barış getirmelerini beklemiyor.

*

Dünyanın yüz yüze olduğu krizlerin üstesinden,azla geçinmesini,azla yetinmesini bilenlerle gelinir.

*

İnsanların gözlerinin karnı yoktur, açgözlüleri doyurmaya dünyanın kaynakları yetmez.

*

Dünyada dönüşümü ne tüketmesini, nasıl üretmesini bilen insanlar başlatırlar.

20 Ocak 2023, 12:03

ÜRETMENİN ÇOŞKUSUNU DUYMAYANLAR YOKSULLUĞUN ÜSTESİNDEN GELEMEZLER

Anadolu insanının bireysel ve toplumsal kimlik dünyası, yatay ve düşey boyutta, uyum ve denge içinde olan, çoklu bir yapı gösterir. Yatay kimlikler, eğitim ve gelir seviyesine bağlı olarak, sarımsağın dişlerine benzerler, yan yana birbirlerinden ayrılmazlar. Düşey kimlikler ise bir soğanın katları gibi, merkezden çevreye doğru genişleyen daireler çizerler. Anadolu insanının zenginliği, çok boyutlu kimliklerinden kaynaklanır.

*

Düşünce dünyası kadar, eylem dünyası büyük olan Anadolu insanı, yardımlaşmayı, paylaşmayı, veren el olmayıı bilir. Türkler düşey kimlik olarak, doğdukları şehirlere, etnik kökenlerine önem vermekle birlikte, varoluşlarının anlamını, hiçbir zaman etnik köken ya da yöresel dillerle açıklamayı düşünmemişlerdir. Onlar kendilerini her zaman, Türk ve İslam dünyasının bir mensubu olarak görmüşler, hayatın her alanını medeniyet bazında değerlendirmişlerdir.

*

Ekonomik ve kültürel üretimlerini yıldan yıla büyütmesini başaran toplumlar, arkalarında kalıcı eserler ve silinmez izler bırakırlar. Onlar için yaşanabilir, bir dünyanın bileşenleri, hayata anlam kazandırmak için, çalışmak, öğrenmek, üretmek ve vermektir. Bu yüzden Türkler, iç ve dış dünyanın meydan okumalarına karşı, tarihlerinin her döneminde, kendileriyle birlikte çevrelerini dönüştürmüşler, hem yatay hem düşey kimliklerini zenginleştirmişlerdir.

*

Dünyanın her yanında üretimlerine, yeni değerler kazandıran toplumlar, birleşik kaplar gibi, bütün alanlarda gelişmeleri hızlandırarak, farklı kimlikleri birbirleriyle ortak tabanda buluştururlar. Dünyanın bütün ülkeleri, üretimlerini zenginleştirmesini bilen toplumları, imrenerek, özenerek izlemekten geri kalmazlar. Üretmede başarılı olan ülkelerde, kanlı iç savaşlar olmadığı gibi, bölünme ve parçalanma korkuları yaşanmaz. Üretmesini bilenler uzlaşmasını bilirler.

*

Yirmi birinci yüzyılda Türkler, yeniden üreten toplum, olmanın gücünü yakalamışlardır. Türk dünyasının bütün şehirlerinde, büyük bir ekonomik ve kültürel üretim patlamasının öncesinde görülen, özgüvenle ve coşkuyla dolu sessizliği yaşanmaktadır. Gündüz üreten gece veren, olmak için yarışan Türkler, Batı ülkelerinden yardım istemiyorlar, Doğu ülkelerine yardım etmek istiyorlar. Onlar yüzyılların birikimiyle, Anadolu’nun eşsiz kaynaklarını, değerlendirmesini öğrenmişlerdir.

*

Anadolu insanı Keban ve Karakaya barajlarının enerji üretimlerinden, göllerinin sularından yararlanmak için, Batılı ya da Doğulu olmanın değil, bilgili olmanın belirleyici olduğunu bilmektedir. Geçmişte söylenmedik görüş, tartışılmamış düşünce, denenmemiş eylem kalmamıştır. Tarihten daha zengin ve daha büyük, bir doğal kaynak yoktur. Dünya ülkeleri insanlığın geçmiş yüzyıllardaki birikimlerini, yeni yüzyıla taşımak için, krizlerdeki fırsatları görmek zorundadırlar.

*

Üretim yapmak için, herkesin yüksek lisans, doktora yapması gerekmez.

*

Üretenler toplumların, bütün kesimlerini, birbirleriyle kaynaştırırlar.

*

Üretmesini bilenleri, dünyada her ülke, coşkuyla destekler.

21 Ocak 2023, 12:43

TARİHE PAHA BİÇİLMEZ BİR HAZİNE GÖZÜYLE BAKANLAR GELECEKTEN ÜMİTLERİNİ HİÇBİR ZAMAN KESMEZLER

Türklerin Alpaslan’nın öncülüğünde, Anadolu’ya ayak basmalarından sonra, Avrupa’da Türklerin ayak sesleri duyulmaya başlar. Anadolu’daki Türkler çoğalırken, Romalılar küçülür ve Anadolu’dan Avrupa’ya giden her insana Türk gözüyle bakılır. Binli yılların başından beri, dünyada Anadolu’ya gelen Selçuklulara, Avrupa’ya gelen Osmanlılara, Türkçülük derdine düşmeyen Türkler denilir. Avrupa’nın bütün ülkelerinde, Türklükle Müslümanlık özdeşleştirilir.

*

Türklerin Konya’dan Bursa’ya, Bursa’dan Edirne’ye, Edirne’den İstanbul’a, İstanbul’dan Saraybosna’ya Avrupa’da ilerlemeleri gibi, Avrupa’dan çekilmeleri de yüzyıllarca sürer. Ve Salih Özbaran’nın “Bir Osmanlı Kimliği” kitabında ortaya koyduğu gibi, bütün Avrupa’da, Anadolu’dan gelen her şeye Türkiye ve Türklük damgası vurulur. Türklüklerinden kuşku duyulmayan, Selçuklu ve Osmanlı Türkleri hem Asya, hem Avrupa şehirlerinde kalıcı izler bırakırlar.

*

Fatih döneminde İkinci Roma İstanbul’un, Türklerin yönetimine geçmesiyle, Osmanlılar gözlerini Birinci Roma’ya çevirirler. Asya’da ve Avrupa’da Fatih, “İki Kıta’nın ve İki Deniz’in” Sultanı olarak tanınır. Bu yüzden Albert Hourani, Osmanlı Türklerini İslam dünyasının Romalılarına benzetir. Asya’da, Avrupa’da yaptıkları çalışmalarda ortaya koydukları gibi, Türkler yerleştikleri coğrafyalarda, yalnızca Yunan’nın, Roma’nın değil, bütün insanlığın varisi olmayı bilirler.

*

Halil İnalcık yaptığı çalışmalarla, Osmanlıların merkezinde İslam’ın, Türkçe’nin, ve Türklerin, çok dinli, çok dilli, çok kültürlü bir yönetimler olduğunu vurgular. Osmanlı Türkleri bütün dinleri, bütün dilleri ayrım gözetmeden, aynı yönetim çatısı altında yüzyıllarca tutmayı başarırlar. Osmanlı Devleti’inde, yönetimin dili Türkçe’dir, sivil ve asker yöneticiler Türkçe konuşurlar, ancak hiçbir zaman Türkçülük yapmazlar. Türklerin tarihi bilinmeden, Avrupa’nın ve dünyanın tarihi bilinmez.

*

Kanuni döneminde Türkler en geniş sınırlarına ulaşırlar, Fuzuli’leriyle, Sinan’larıyla, Kınalızade Ali’leriyle dünya tarihinin zirve eserlerini verirler. Asya ve Avrupa şehirlerinde, arkalarında görünen ve görünmeyen binlerce ekonomik ve kültürel izler bırakırlar.Türklerin Viyana önlerinden, ikinci defa geri dönmeleriyle, Avrupa’daki varlıkları küçülmeye başlar. Mehmet Genç Türklerin Avrupa dünyasındaki gizemli ilerlemelerini, hüzünlü çekilmelerinin kaynaklarına inmeye çalışır.

*

Tarihi yazılmadan dünya tarihinin, eksik kalacağı Osmanlı Devleti’nin,son bilgelerinden Cevdet Paşa, Avrupa’da küçülmeye yol açan dinamiklerin başında, dünyadaki gelişmeleri izlemede ve uyum sağlamada hızlı davranılmamayı görür. Tarihin akışında özneden nesneye dönüşen ülkeler, üretimde ve yönetimde yenilik yapma güçlerini yitirirler. Bunun için yakın tarihten uzak tarihe doğru, tarihin dinamiklerini doğru okuyanlar, geçmişteki hatalara düşmezler.

*

Geçmişlerini yorumlamakta başarısız olan ülkeler, geleceklerini düşünmekte güçlük çekerler.

*

Osmanlılar Romalıların , Avrupa’da yüklendikleri işlevleri, İslam dünyasında yüklenirler.

*

Geleceğin inşa edildiği temeller, geçmişte elde edilen kazanımlara dayanırlar.

22 Ocak 2023, 11:27

GÜNEŞİN HİÇ BATMADIĞI DÜNYADA AÇIKLIKTA YARIŞMAYANLAR UZUN ÖMÜRLÜ OLAMAZLAR

İki binli yıllarda bütün ülkelerin başta gelen sorunu, üretilen ürün, yapılan hizmet ve geliştirilen bilgi kalitesini geliştirmektir. Kültürel ve ekonomik hayatın yaşanılırlığı, toplumda kimsenin giderlerini artırmadan, herkesin gelirlerini çoğaltmaktan kaynaklanır. Bunun için ülkelerin bütün kesimleriyle, hem yerel hem küresel boyutlarda, üretimi artırmak ve tüketimi azaltmak, yolunda uzun soluklu bir yarışa girmeleri gerekir.

*

Ekonomik, siyasal ve kültürel alanda, yarışmanın olmadığı toplumlarda, ürün, hizmet ve bilgi üretme gücünde, gelişme ve zenginleşme olmaz. Dünya kuruluşları arasında, etik sınırlar içinde yapılan yarışma, üretim süreçlerini yenileme yanında, üretilen ürünlerin, verilen hizmetlerin ve geliştirilen bilgilerin kalitesinin artmasına yol açar. Ülkelerin hayatın bütün alanlarındaki üretim güçleri, bütün kurumlarıyla ve bütün kurallarıyla, adil bir yarışma ortamının oluşturulmasına dayanır.

*

Kuruluşların maliyetleri düşük, kaliteleri yüksek, kusursuz üretimleri, uluslararası hukukun ve küresel ahlakın sınırlarını aşmadan, birbirleriyle verimlilikte ve yenilikte yarışmasını bilmelerinden kaynaklanır. Kuruluşlar arasında iyilikte yarışma, yarışan kuruluşların sayılarını artırırken, kötülükte yarışma, yarışan kuruluşların sayılarını azaltır. Kültürde ve ekonomide, yarışmanın olmadığı toplumlarda, yarışmayı önleyen tekelleşme, büyük bir hız ve yoğunluk kazanır.

*

Japonya, Amerika ve Avrupa ülkeleri, yarışmaya dayalı bir ekonomiye sahip olmalarına rağmen, en korumacı ülkeler arasında yer almaktadırlar. Onların tarımsal üretimi desteklemeleri, kuralları çiğneyerek, Asya, Afrika ve Güney Amerika ülkelerinin, tarım ürünlerinde yarışma güçlerini yok etmektedir. Zengin Batı ülkeleri devlet destekleriyle, dünyanın yoksul ülkelerinin ürünlerinin fiyatlarını düşürerek, tarımsal üretimde haksız kazançlara yol açmaktadırlar.

*

Sağlıklı pazar ortamının oluşturulmadığı toplumlarda, pek çok ürün dünya fiyatlarının atında satılır. Yerel ve küresel fiyatlar arasındaki farkı, vergiler aracılığıyla, toplumun bütün kesimleri öder. Batı ülkeleri tarım ürünlerinin üretimini destekleyerek, ekonomileri tarımsal üretime dayalı ülkelerin, yarışma güçlerini yok etmektedir.Pazarlarda ihtiyaçları karşılamak,cephelerde savaşmaktan önce gelir.Kurumlarıyla ve kurallarıyla, yarışma ortamının oluşturulması, bütün ülkelerin ortak sorunudur.

*

Haksız kazançlarla ve desteklerle yarışma kurallarının çiğnenmesi, hem yerel hem küresel, pazarlarda tekelleşmeyi hızlandırır. Sürdürülebilir ekonomik büyümeye dayanan, dünya barışının en büyük güvencesi, kuruluşlar arasında haksızlıkları önleyen etik kurallardır. Kendisi için istediklerini, başkaları için istemeyenler, yarış ortamını dinamitler. Pazarlarda dürüstlük sınır tanımaz,ne kazanılırsa dürüstlükten kazanılır.Pazarlarda haksızlıklar önlenmezse, yönetimlerde yolsuzluklar önlenmez.

*

Dünya pazarlarında sorumluluk güven kazandırır,güven alıcı kazandırır,alıcı çoşku kazandırır.

*

Değirmenlere olgun buğdaylarla gidildiği gibi, pazarlara kusursuz ürünlerle gidilir.

*

Pazarlarda alışveriş gündüz yapılır, güneş altında kusurlar gizlenmez.

23 Ocak 2023, 12:23

SINIRLARIN ÖNEMSİZLEŞTİĞİ DÜNYADA KARŞITLARIYLA BİR ARADA YAŞAMASINI BAŞARAMAYANLAR AYAKTA KALAMAZLAR

Hayatın bütün alanlarında, aydınlıkla karanlığın, doğruyla yanlışın, geceyle gündüzün içiçe olması gibi, her şey karşıtlarıyla bir arada bulunur. Hayattaki çatışmalar ve uzlaşmalar, karşıtların bir arada bulunmasından kaynaklanır. Bütün ülkelerde etkilerini gösteren, çatışmaların ve uzlaşmaların, dinamiklerini oluşturan gizemli yapıyı kavramayanlar, uzlaşmalardan daha çok çatışmaların hızlanmasına ve yeni sorunların doğmasına yol açarlar.

*

Hayatın her alanında etkilerini gösteren çatışmaların uzlaşmalara dönüşmesinde, sorgulayıcı düşünen, ya kazanılır, ya kaybedilir korkusuna kapılmayan aydınlara, büyük sorumluluklar düşüyor. Onlar dünyanın bütün ülkelerinde, hayatın canlılığının karşıtların bir yandan çatışmalarından, bir yandan uzlaşmalarından kaynaklandığını bilirler. Bunun için dünyanın değişik ülkelerinde yaşayan, çatışmalardaki uzlaşmaları gören aydınlar, insanları çok yönlü düşünmeye çağırıyorlar.

*

Tarihin bütün çalkantılı dönemlerinde çok yönlü düşünme, aydınların çözüm üretme yeteneklerini geliştirme yanında, toplumun bütün kesimlerine ışık tutar. İnsanlar karanlıklarda aydınlıkların, aydınlıklarda karanlıkların bulunduğunu görürler. Hayatın bütünlüğünü ve sürekliliğini kavramada, hem çatışmalar, hem uzlaşmalar güç doğurucu işlevler yüklenirler. Aydınlıklarla karanlıkların uzlaşmalarıyla birlikte, çatışmaları da yeni dinamikleri ortaya çıkarırlar.

*

Çatışmalarla uzlaşmaların içiçe bulunduğu ortamlarda, zamanın yanında, hayatın akışı hızlanır. Çatışmalar uzlaşmalara, uzlaşmalar çatışmalara yeni alanlar açarlar. Yönetim Biliminin öncülerinden Charles Handy, iki dinamiğin birbirini tetiklediği süreci anlatmada, tahterevalliden yararlanır. Tahterevallinin aşağı ve yukarı hareketlerini, bir uyum ve düzen içinde olması, zamanla dengesini bulması, karşıtların bir arada bulunmasına dayanır.

*

Tahterevallilerin nasıl ve neden çalıştıklarını görenler, ekonomik, siyasal ve kültürel hayatın canlılığının, birbirine karşıt güçlerin hareketlerinin birbirlerini dengelenmesinden kaynaklandığını görürler. Hayatın bütün alanlarında çatışmalar uzlaşmaları, uzlaşmalar çatışmaları canlı tutarlar. İster ürün, ister hizmet, ister bilgi üretsinler bütün kurumlar, bütün kuruluşlar, aynı zamanda var olan karşıtların ne kadar bir arada tutarlarsa, o kadar üretim güçlerini büyütürler.

*

Mesnevi kültürüyle yoğurulanlara, inişleriyle çıkışlarıyla tahterevalliye benzeyen hayatta, hem yerel, hem küresel olmaya, hem merkezden, hem çevreden yönetmeye önem vermek, yabancı gelmediği gibi, zor da gelmez. Dünyanın bütün ülkelerinde, çatışmalar ve uzlaşmalar arasında, karamsarlığa kapılmadan, ümitsizliğe düşmeden uyumu sağlamasını başaranlar, üretim güçlerini büyütürler ve dengesizlikleri giderirler.

*

İki karşıt eğilimi bir arada tutmasını bilenler, her alanda yeni gelişmelerin kapılarını açarlar.

*

Karşıtlar arasında üretme çoşkularını yitirmeyenler, hayatın sürükleyici güçleri olurlar.

*

Her alanda gelişmenin yolu, karşıtlıklarla birlikte yaşamasını öğrenmekten geçe

24 Ocak 2023, 12:08

BALIKLARIN DENİZLERİNE GÖRE BÜYÜDÜKLERİ GİBİ KURULUŞLAR DA DEĞERLERİNE GÖRE BÜYÜRLER

Ülkelerin birbirlerine bağımlı oldukları bir dünyada, ister büyük olsun, ister küçük olsun, bütün kuruluşlar, önem verdikleri değerlerinde, köklü değişiklikler yapmak zorundadırlar. Kültürel, siyasal, ekonomik ve teknolojik çevre, hızla değişirken, kuruluşların değerlerini, baştan sona değiştirmeden, varlıklarını korumaları mümkün değildir. Düz kare dünyada, çevresine uyum sağlamayan, kuruluşlar ayakta kalamazlar.

*

Atların yollarına göre koştukları gibi, kuruluşlar değerlerine göre büyürler. Kuruluşların dünya pazarlarındaki başarıları, ürünlerinden önce değerlerinden kaynaklanır. Değerler bütün kuruluşların, varoluş kaynaklarıdır. Ve kuruluşları ayakta tutan temel taşlarıdır. Değerler kuruluşlara, kuruluşlar değerlere, yeni boyutlar kazandırırlar. Kamu, özel ve gönüllü bütün kuruluşların, uzun dönemde getirileri en büyük olan sermayeleri, kızıl elmaları olan değerleridir.

*

Kuruluşlar varlıklarını değerleriyle korurlar, ömürlerini kızıl elmalarıyla uzatırlar. Kurucu insanlar kuruluşların, değerler insanların gelecekteki güvenceleridir. Kuruluşlar insanlarla ürün, hizmet ve bilgi üretirler. Bunun için kuruluşlar, insanla ilgili, insani olan hiçbir değere ilgisiz kalamazlar. Kuruluşlarda insani değerler, finansal değerlerden önce gelirler. Finansal değerler, insanlardan yararlanmaya, insani değerler, insanlara yararlı olmaya öncelik verirler.

*

Kuruluşlar dünyasında, değerler büyük bir buzdağına benzerler. İnsani değerler buzdağının deniz altında kalan görünmeyen kısmını, finansal değerler deniz üstünde kalan, görünen kısmını oluştururlar. Kuruluşlar hangi alanda, üretim yaparlarsa yapsınlar, bütün kuruluşlarda finansal değerlerin kaynağında, insani değerler vardır. Bütün kültürlerde insani değerler, küresel hukuk kurallarına ve geçerliğini yitirmeyen etik ilkelere dayanırlar.

*

Dünyadaki bütün kuruluşlarda, insani değerler her yerde amaçtır, finansal değerler her zaman araçtır. İnsani değerlerin başında dürüstlük, finansal değerlerin başında karlılık vardır. Adalet insani ve finansal değerlerin temelidir. Kuruluşların iki alandaki başarıları, adil yönetimlerinden kaynaklanır. Yönetimde adalete önem vermeyen kuruluşlar, er ya da geç pazarlardan çekilmek zorunda kalırlar. Kuruluşlarda adil yönetim, hem başarının kaynağı hem güvencesidir.

*

Geleceğin çok kutuplu barış dünyasının mimarları, yerli ürünler üreten kuruluşlardan daha çok, dünya ürünleri üretmesini bilen kuruluşlar olacaktır. Dünya ürünleri üreten kuruluşlar, bütün insanlığın gönlünü kazanan kuruluşlardır. İnsanların gönlünü kazanamayan kuruluşlar, bütün ülkelerde sevilen ve aranılan ürünler üretemezler. Dünyanın her ülkesinde, her yaştan insanlar, insani değerlere saygı gösteren, kuruluşlara saygı gösterirler.Kazancın yolu, insanı kazanmaktan geçer.

*

Dünyada kuruluşlar işlerin iyi yapılmasından önce,iyi işlerin yapmasıyla,uzun ömürlü olurlar.

*

Kuruluşların insani değerleri, her ülkede, her dönemde geçerli, küresel değerlerdir.

*

Kuruluşlarda yöneticiler yoktur, takım olarak el ele veren çalışanlar vardır.

25 Ocak 2023, 11:46

Teşekkürler Sevgili Mehmet Ali Abakay,Yirmi birinci yüzyıl devletlerden daha çok şehirlerin yüzyılı olmaya doğru gidiyor

Teşekkürler Sevgili Mehmet Ali Abakay,Yirmi birinci yüzyıl devletlerden daha çok şehirlerin yüzyılı olmaya doğru gidiyor. Gelecekte her şehir yetiştirdiği aydınlarıyla açık bir üniversiteye dönüşecek.

*

Şehirler sınırları içinde yer aldıkları devletlerden daha çok yetiştirdikleri bilgin ve bilgelerle anlam ve değer kazanacaklar. Mekke şehirlerin, Kur'an kitapları,İslam medeniyetlerin anasıdır.

*

Mekke tarihin sıfır noktasıdır. Bu bağlamda bütün insanların ilk ana yurdu ve baba evi Cennet, ikincisi de Mekke'dir,üçüncüsü doğduğu şehirdir.

*

İnsanlığın ilk üniversitesi Kabe'dir, zamanın başlangıç noktası, Cennet'e açılan kapıdır. Şehir araştırmaları merkezinin bir şehir akademisine dönüşmesini bekliyoruz.

*

Emir Osmanoğlu,Kent Araştırmaları Enstitüsünde Şükrü Karatepe ile birlikte Sadettin Ökten ve benim yazılarım da olan "Kent ve Maneviyat" başta olmak üzere, çok güzel kitaplar yayınladı.

*

Bereketli çalışmalar diliyor,Diyarbakır başata olmak üzere Dünya şehirleriyle ilgili paneller, sempozyumlar bekliyoruz.

25 Ocak 2023, 11:54

DÜNYADAKİ ÜRETİM VE YÖNETİM SORUNLARININ ÜSTESİNDEN MUSA PEYGAMBERİN ASA'SINI HİÇ UNUTMAYANLAR GELİRLER

Ülkelerde sorunlar, üretimi geliştirmede ve yönetimi iyileştirmede, insanların çalışma coşkularını yitirmelerinden kaynaklanır. Yüzyıllardan beri düşünürler, çatışmaların önlenmesinde, yasaların uygulanmasında, haksızlıkların giderilmesinde, yöneticilerin yerlerini ve önemlerini tartışırlar. Bunun için tarihin her döneminde, bütün ülkelerin karşı karşıya oldukları sorunların başında, üretimde paylaşım, yönetimde katılım ilk sıralarda yer alır.

*

İlkinden sonuncusuna kadar, bütün peygamberlere verilen kitaplarda, yaşanan ve yaşanacak iki dünya arasında ayrım yapmadan, üretimde ve yönetimde yarar sağlayan, işleri yapma sürekli özendirilir. Görünmeyen dünyadan bütünüyle vazgeçerek, yalnızca görünen dünyaya önem verenler, hem üretimde, hem yönetimde dizginleri elde tutma ve son sözü söyleme yolunda direnirler. Ve insanlarda dökülmedik kan, akıtılmadık gözyaşı bırakmazlar.

*

Büyük bir ceviz ağacını, nasıl küçük bir ceviz içinde taşırsa, yaşanan dünya da ölümden sonra kalkışta, bütün insanlığın birlikte yaşayacağı dünyayı içinde taşır. İnsanlar analarının yurduna, babalarının evine götüren yolu, çatışmaları uzlaşmalara dönüştürerek bulurlar. Üretimde ve yönetimde yenilik yapmayanlar, siyasal ve kültürel yoksullaşmanın üstesinden gelemezler. Ve istemeden ter dökenlerin değil, kan dökenlerin değirmenine su taşırlar.

*

İslam kültürü gibi, kutsal kaynaklara dayanan kültürler, yüzyıllar içinde oluşan yasalarıyla, sorumlulukları yerine getirmemede, hem yönetenlere, hem yönetilenlere izlemeleri gereken yol haritaları verirler. Daron Acamoğlu’nun ve James A.Robinson’nun kitaplarına isim olan iki kesim arasındaki, “Dar Koridor” İslam’ın ilk yıllarından bu yana tartışılır. Müslüman düşünürler paylaşımcı üretimde ve katılımcı yönetimde, denetimi ve dengeyi korumaya önem verirler.

*

Müslüman ülkelerde geçmiş yüzyıllarda, değişik ülke yönetimleri tarafından başarıyla uygulanan yasalar, ana kaynaklar ışığında, “Dört Halife” döneminden yola çıkılarak, sürekli geliştirilir ve zenginleştirilir. Tarihin her döneminde, Müslüman ülkelerde yönetenlerin, yönetenlerle elele vererek, kimsenin üretim ve yönetim alanını daraltmadan, kimseye zarar vermeden, herkesin iyilikte yarışmasına özen gösterirler ve sonuna kadar destek olurlar.

*

Hayatı bütün boyutlarıyla kuşatan İslam kültürü, aralarında ayrım gözetmeden bütün insanların üretimi paylaşmalarını, yönetime katılmalarını ister. Yasalarla belirlenen, ana referans çerçevesi içinde, hayat kolaylaştırılarak zenginleştirilir, zenginleştirilerek kolaylaştırılır. İslam’ın ilk yıllarında değişik soylardan gelen, hiçbir zaman ırkçılık yapmayan Müslümanlar, doğrulukta yarışmanın verdiği büyük güçle, derin coşkuyla mucizevi bir gelişme gösterirler.

*

Yasaların güçlerini yitirdikleri ülkelerde, hem ekonomiler, hem yönetimler ayakta kalamazlar.

*

Kazançlarını büyütmede yarışanlar, yol açtıkları depremlerin enkazından sağ çıkamazlar.

*

Dünya Musa Peygamberin “Asa”sını, hiçbir zaman unutmayanlarla dönüştürülür.

26 Ocak 2023, 12:04

YENİ DÜNYADA ÜLKELERİN GÜÇLERİ TOPRAK GENİŞLİĞİNE SERMAYE BÜYÜKLÜĞÜNE DEĞİL BİLGİ ZENGİNLİĞİNE DAYANIR

Dünyada yeni bilimsel ve teknolojik gelişmeler, büyük dönüşümlere yol açarak, ekonomik, siyasal ve kültürel yapıları altüst etmektedir. Alvin Toffler, “Gelecek Korkusu”, “Üçüncü Dalga” ve “Zenginlik Devrimi” kitaplarıyla, Yirminci yüzyılın ikinci yarısında, ileri boyutlara ulaşan değişmelerin, toplumları nasıl sarstıklarını, sarsıntılar arasında ayakta kalmak için, alınması gereken önlemleri tartışmaktadır.

*

Toffler çalışmalarında dünyada, geleceği öngörmeye çalışan bir toplum bilimci olarak, Sovyetler Birliğininin dağılmasından önce, uygulanan Sosyalizmle birlikte, bilinen Kapitalizmin ömrünü doldurduğunu tekrar tekrar vurgulamıştır. Sanayi toplumlarının bilgi toplumlarına dönüşmesiyle, ülkelerin insan kaynakları, doğal kaynaklarının önüne geçmiştir. Yalnızca finansal sermayeye öncelik veren ülkelerin, üretim güçlerini koruyamayacakları görülmüştür.

*

Toffler ekonomik ve kültürel dünyaya, sanayi toplumunun içinden bakarak, bilgi toplumunun oluşumunu gözlemlemiştir. Bütün kültür ve ekonomi dünyasının öncüleri gibi, Toffler da yazdığı kitaplarıyla yetinmemiştir. O dünyayı sürekli dolaşan, ülkelerin ve kuruluşların yöneticileriyle görüşen, dünyaya bütün olarak bakan bir gözlemcidir. Onun düşüncelerinin tutarlılığı, dünyanın ortak birikiminden yararlanmasını bilmesinden ve hayatın içinde olmasından kaynaklanmaktadır.

*

Toffler’in önerilerine değer veren Malezya, Japonya ve Güney Kore yanında, Pasifik havzasınında, bilgi toplumu olma yolunda önemli adımlar atan ülkelerden biri olmayı başarmıştır. Malezya sanayi toplumunun, fabrikalarda üretim yapan alanlarına verdiği önem kadar, bilgi toplumunun bilgisayarlara dayanan, üretim alanlarına önem vermiştir. Toffler’a göre Malezya, Müslüman ülkeler arasında, en başarılı bilgi toplumu ülkesidir.

*

Dünyanın her yanında ülkeler, ekonominin dinamiklerine verdikleri önem kadar, kültürün dinamiklerine önem vermezlerse, savurganlık körlüğüyle birlikte, aşırı kazanç sağlama tuzağına düşerek, büyük krizlere sürüklenirler. Bilgi toplumu olmanın sağladığı gücün, bilincinde olamayan ülkeler, dünyadaki bilimsel ve teknolojik, gelişmelerden yeterince yararlanamazlar. Bilgi toplumlarında ağırlık merkezi, somut ürünlerden, sanal ürünlere kaymıştır.

*

Dünyadaki bütün kuruluşlar ayakta kalmak için, Amerka’dan Çin’e, İngiltere’den Japonya’ya, bütün ülkelerdeki öğrenmesini ve öğretmesini bilen, insanlığın bilgi ve bilgelik birikimine katkıda bulunan üniversitelerle, kuruluşlarla iş birliği ve güç birliği yapmak zorundadırlar. Ekonomik ve kültürel başarıların kaynağında, başarılar kadar başarısızlıklar vardır. Bilgi toplumlarında kuruluşlar, zarar etmezler zarardan yararlanmanın yollarını öğrenirler.

*

Sanayi toplumunun geliştirdiği yöntemlerle, bilgi toplumunun karşılaştığı sorunlar çözülmez

*

Bilgi yararlanmakla hiçbir zaman azalmayan, bitmez tükenmez üretim kaynağıdır.

*

Bilgi toplumlarında, gelişim ve paylaşım süreklidir, yeri, zamanı, yaşı yoktur.

27 Ocak 2023, 12:28

DÜNYANIN BÜTÜN ÜLKELERİNDE KURULUŞLAR KAZANÇLARIYLA DEĞİL KURALLARIYLA KURUMSALLAŞARAK AYAKTA KALIRLAR

Türkler Anadolu’yu sevdikleri kadar, Balkanları sevmişler, yeni şehirler kurarak yerleşmişlerdir. Türkler gittikleri her coğrafyada, hukukun üstünlüğüne dayanan devlet yönetimleriyle, toplumun bütün kesimlerine, aynı yakınlığı göstererek, barışın güvencesi olmuşlardır. Başarıyı üretimde bulan Türklerle, Dicle ve Fırat havzaları gibi, Tuna havzası büyük bir ekonomik ve büyük bir kültürel canlılık kazanmıştır.

*

Sezai Karakoç’un vurguladığı gibi: “Atalarımız, ruhlarının ta içlerinden, şuur altlarının derinliklerinden biliyorlardı ki, Anadolu kaybedilmez.” Bunun için kural sevdalısı Türkler, her coğrafyayı Anadolu bilmişlerdir. Onlar hayatı kolaylaştıran, şehirleri güzelleştiren kuruluşlarıyla, başta Anadolu coğrafyası olmak üzere, gittikleri bütün coğrafyaları, ürünleriyle, hizmetleriyle hem zenginleştirmişlerdir, hem güzelleştirmişlerdir.

*

Kuruluşlar kurallarıyla, ilkeleriyle, değerleriyle ayakta kalırlar ve uzun ömürlü olurlar. Kuruluşları büyüklükleri değil, adalette önem veren değerleri yaşatır. Dünyadaki gelişmelere, uyum sağlamakta geç kalan kuruluşlar, ne kadar güçlü olurlarsa olsunlar, kendilerini yenileme yeteneklerini yitirirler. Küresel gelişmelerin önünde, ekonomik kazanımlardan daha çok, kültürel kazanımlarla gidilir, bilinmeyenler bilinir, başarılmayanlar başarılır, görülmeyenler görülür.

*

Kültürel kazanımlar ekonomik kazanımların, dar alanlarından çok daha geniş, çok daha zengin ve çok daha büyük bir alandan beslenirler. Kuruluşlar bir aysberge benzeyen ekonomik ve kültürel kaynakların, yalnızca su üstünde kalan ekonomik kazanımlarına önem verirlerse, kültürel kazanımlarıyla birlikte, ekonomik kazanımlarını yitirirler. Kuruluşlar dünyanın neresinde bulunurlarsa bulunsunlar, canlılıklarını kurallarıyla, değerleriyle korurlar.

*

Gözleri ekonomik kazançtan başka, bir kazanç görmeyen kuruluşların kurucuları, her zaman ve her yerde, savurganlığı özendirerek, toplumları krizden krize sürüklemenin öncülüğünü yaparlar. Onlar için İbrahim Hakkı, Marifetname’da “Bol gösterişli tarafından yiyip içmenin keyfini sürmek, giyim kuşamla etrafa ululanmak, şeref ve izzet sahibi olmak uğruna, ibadeti koyup ticarete giderler” demektedir. Ekonomik kazanımları önemseyenler, zaman içinde önemsizleşirler.

*

Yirmi birinci yüzyılda, Anadolu insanının düşünce ve eylem dünyası, ekonomik kazançlardan önce, kültürel kazançlara önem veren kuruluşlarla zenginleşecektir. Türklerin bilgi ve bilgelik dünyalarında, kültürel kazançlar ekonomik kazançların yongası değil, ekonomik kazançlar kültürel kazançların yongasıdır. Kuruluşlar kültürel dünyanın derinliklerinde, uzun yolculuklara çıkarlarsa, büyük ekonomik kazançların, kapılarının bir bir açıldıklarını görürler.

*

Dünyanın her ülkesinde, kuruluşlar kazançlarıyla değil, kurallarıyla değer kazanırlar.

*

Ekonomi dünyasında bütün kuruluşların, ülkelerinden önce kuralları önemlidir.

*

Kuruluşlarda ekonomik kazançlar araçtır, kültürel kazançlar amaçtır.

28 Ocak 2023, 12:55

İNANMA HAKLARINA SAYGI GÖSTERMEYENLER İNSAN HAKLARINA BEKLENEN ÖNEMİ VERMEZLER

Gizliliğin önemini yitirdiği, kapalı kapılar arkasında konuşulanların, meydanlarda dinlenildiği kapısız dünyada, insan hakları denildiğinde, iki yanlı düşünen insanların aklına önce inanma hakları gelir. İnanma haklarının olmadığı ülkelerde, insan haklarının ayaklar altına alınmasını, hiçbir güç önleyemez. Bunun için binli yılların ilk yarısında, Avrupa topraklarına ayak basan Türkler, inanma haklarına büyük saygı gösterirler, kimseyi inancını değiştirmeye zorlamazlar.

*

Hasan Taşcı'nın hazırladığı "Medeniyetimizin Dili" kitabında, Osmanlı Tarihçisi Mehmet Genç’in vurguladığı gibi, dünyada hiçbir toplum, Anadolu Türkleri kadar farklı dillerden, farklı inançlardan, farklı ırklardan insanları, yüzyıllarca aynı şemsiye altında toplama gücünü gösteremez. İskender’in, Attila’nın, Cengiz’in, Timur’un, Napolyon’nun, Hitler’in kurdukları geniş coğrafyalı imparatorluklar, uzun ömürlü olmazlar. Tarih içindeki Türk devletlerinin hiç biri, Osmanlıların yarı ömrü kadar yaşamayı başaramaz.

*

Coğrafyanın genişliği, dinlerin, dillerin, ırkların çokluğu ve ömür uzunluğu, üç ana ölçü olarak alınırsa, Türk ve İslam dünyasında, Osmanlı Türkleri kadar uzun ömürlü olan, başka devlet görülmez. Osmanlı Türklerinin başarıları, İvo Andriç’in romanına isim olan “Drina Köprüsü” gibi, yaptıkları köprüleri sağlam yapmalarından kaynaklanır. İkinci Dünya Savaşı’ında, Drina’nın üzerinden tonlarca ağırlıktaki, Alman tankları da geçse, yıkılmadan işlevini yerine getirir.

*

Bağdat’tan Belgrad’a kadar Türklerin yönetimlerindeki ülkelerde, insanlar vergi yükleri altında ezilmezler. Yöneticiler aynı dine inanmasalar da, aynı dili konuşmasalar da, yönetilenlerin özgürlüklerine özen gösterirler. Onların yönetiminde İnsanların pazarlarda alınıp satılmalarına kesinlikle izin verilmez, köleliğe açılan kapılar tek tek kapatılır. Kanuni döneminde Avrupalı elçiler, devlette kusursuz bir bilgi akış ve kayıt düzeni olduğunu imrenerek anlatırlar.

*

Tarihin her döneminde ülkelerin üretimdeki ve yönetimdeki başarıları, inanma haklarıyla birlikte, insan haklarına verdikleri öneme dayanırlar. Üretim coşkusu kazandıran inanma haklarına saygı göstermeyen, yaşamayı sevdiren insan haklarına önem vermeyen yönetimler, tarih sahnesinden çekilmek zorunda kalırlar. İnançlara özgürlüğün, insanlara haklarının verilmediği toplumlar, hayatın hiçbir alanında, imrenilecek ve örnek alınacak gelişmelerin öncüleri olamazlar.

*

Sınırsız dünyada tarihin geçen yüzyıllarının tekrar edilmesi değil, tarihte yaşananlardan yola çıkarak, gelecek yüzyılları aydınlatılması bütün ülkeleri için hayati önem taşıyor. Dünya inanma haklarıyla birlikte, insan haklarının güvencesi olacak, Osmanlı benzeri barış ülkelerinin özlemini çekiyor. Bu yüzden Doğu’da ve Batı’da bütün ülkeler, Asya ve Avrupa tarihinin, eşsiz bilgi ve bilgelik birikiminden yararlanmaya çalışıyorlar, kapsamlı araştırmalar yapıyorlar.

*

İnanma ve insan haklarını, iki dünyayı bütünlük ve süreklilik içinde ele alanlar savunurlar.

*

Dünya tarihini doğru okumasını bilenler, doğru değerlendirmesinde güçlük çekmezler.

*

Dünyada uzlaşma, ne kadar gündemde olursa, çatışma o kadar gündemden düşer.

29 Ocak 2023, 12:18

GELECEĞE HEM İNSANLA HEM ÇEVREYLE UYUMLU DEĞİŞMEDEN DEĞİŞTİREN SIRADIŞI ÖNCÜ KURULUŞLAR KALACAKTIR

Ülkelerin olduğu kadar, şehirlerin kültürel ve ekonomik güçleri, çevreyi koruyan, ürünler, hizmetler ve bilgiler üreten kuruluşlarından kaynaklanır. Hayatın bütün alanlarında, düşünülmeyenleri düşünen kuruluşlar, ekonomik, siyasal ve kültürel dönüşümlerin, eşiğinde olan dünyanın, yeni mimarları olacaklardır. Onlar yıldan yıla,yenilenen üretim yöntemleriyle, yönetim yaklaşımlarıyla, bütün dünyayı yaşanır kılacaklardır.

*

Dünyada en hızlı değişen kesimlerin başında, sıradışı yenilikler yapmasını bilen, öncü kuruluşlar gelmektedir. Onlar kültürlerini, misyonlarını, vizyonlarını, değerlerini, üretim yöntemlerini, çalışanlarını, tedarikçilerini ve müşterilerini sürekli geliştirerek, toplumun bütün kesimlerini çevreye karşı duyarlı olmaya zorlamaktadırlar. Gelecek geçmiş gibi olmayacaktır. Geleceğin kuruluşlarının geçmişin kuruluşlarından, çok farklı olacağını görmeyenler, pazarlarını yitireceklerdir.

*

Dönüşüm rüzgarlarının estiği dönemlerde, kuruluşların gelecekleri kurucuların ellerinde değil, çevreyi koruyarak gelişmesini, bilen yöneticilerin ellerindedir. Dönüşümler tabandan başlar, kuruluşların dönüşmesinde, tavanlarından gelen isteklerden önce, tabanlarından gelen istekler önemlidir. Bu yüzden kuruluşlarda yöneticiler, dönüşüme direnmezler dönüşümü yönetirler. Kuruluşlar ne kadar çevreye zarar vermeden dönüşürlerse, konumlarını korumada, gelişmelerini sürdürmede, o kadar başarılı olurlar.

*

Dönüşümler dünyasında her gün, yeniden başlayan uzun soluklu yarışta, kuruluşların başarılı olmaları, eski ürünlerin eski yöntemlerle üretmeye ve pazarlamaya değil, yeni ürünleri yeni yöntemlerle üretmeye ve yeni yaklaşımlarla pazarlamaya bağlıdır. Bunun için her kuruluşun, büyük riskler alarak, bilinmeyen ürünleri bilinmeyen yöntemlerle üretmesini ve pazarlamasını öğrenmesi gerekir. İmkansız denilen ürünleri düşünmeyenler, imkansız denilen yöntemleri geliştiremezler.

*

Kuruluşların ürünleriyle birlikte, üretim yöntemlerini geliştirmede, işletme ve yönetim fonksiyonlarının iyileştirmelerinde, belirleyicilik mavi yakalı çalışanlardan, beyaz yakalı çalışanlara kaymıştır. Üretim süreçlerinde özel yetenek istemeyen, tekrarlanan işler yerine, sürekli eğitim isteyen yazılım ağırlıklı işler geçmiştir. Ürün, hizmet ve bilgi üretim sürecindeki gelişmeler, her alanda ezberleri bozmaktadır. Yeni atılımlar ezber bozan kuruluşlardan gelmektedir.

*

Kuruluşların daha güçlü ekonomik temeller atmak ve daha kalıcı kültürel değerler geliştirmek için, kurumsal kazançlar kadar, toplumsal kazançlara önem vermeleri gerekir. Çevreye zarar veren kuruluşlara, dünyanın hiçbir ülkesinde yer yoktur. Geleceğin kuruluşları, çevreye dost ürünler tasarlamak, kimseye zarar vermeyen üretim yöntemleri geliştirmek, insanlığın geleceğini güvence altına almak ve değerlerini korumak için, sürekli yenilenmek zorundadırlar.

*

Sürekli kendilerini yenileyen kuruluşlar, dünyadaki yeni gelişmelerin öncüleri olurlar.

*

Çevresel etkilere önem verenler, dünyanın önem verilenleri arasında yer alırlar.

*

Kuruluşlar çevre güvenliğine, yaptıkları yatırımlarla, ömürlerin uzatırlar.

29 Ocak 2023, 23:45

Değerli Yazar İsa Akgül Dr.Gamze Kağan'a ve Hülya Günay'a

Değerli Yazar İsa Akgül Dr.Gamze Kağan'a ve Hülya Günay'a kitaplarını imzaladı. Kalemine güç,nefesine bereket diliyoruz. Prof.Dr.Şaban Sağlık,Yusuf Kara, Sevda Deniz, Müstakim Haksal sohbete derinlik ve zengilik kazandırdılar.

30 Ocak 2023, 12:05

SINIRLI DÜNYADA SINIRSIZ TÜKETİM PEŞİNDE KOŞANLAR HER ÜLKEDE İNSANLARA KANDAN ELBİSELER GİYDİRİRLER

İnsansız tüketim, tüketimsiz insan olmaz. Günlük hayatın karmaşıklaştırılmasında olduğu kadar, yalınlaştırılmasında tüketimin oldukça önemli bir işlevi vardır. Dünyada her kültür, kendisine özgü bir tüketim ve bir yaşama biçimi oluşturur. Kutsal kaynaklardan beslenen kültürlerde, insanlar yaşamak için tüketirler. Ölümden sonra dirilmeye inanmayan, kültürlerle yoğurulan insanlar, tüketmek için yaşarlar, ne tüketirlerse kar sayarlar.

*

Kutsal kültürün belirleyici olduğu toplumlarda, insanlar tüketen eller olmaktan daha çok, üreten eller olmaya önem verirler. Onların dünyasında bütün insanlar, iyilikleri özendirmek ve kötülükleri önlemek için yarışırlar. Seküler kültürle yoğurulan insanlar için, hayatın yaşanırlığı tüketim seviyesiyle belirlenir. Onlar için gece gündüz durmadan tüketmek, mutluluğun olduğu kadar başarılı olmanın en önemli göstergesidir. İnsanlar sahip oldukları, evlerle arabalarla değerlendiririrler.

*

Seküler toplumlarda gerekli gereksiz durmadan tüketimi körüklemenin, önlenmesi mümkün olmayan doğal sonucu, hayatın her alanında etkisini gösteren savurganlıktır. Amerika’nın başını çektiği ülkelerde, ekonomik hayatın canlılığının savurganlıktan kaynaklandığına inanılır. Hayatın bütün boyutlarında, insanları savurganlık bağımlısı yapan pazarlama yöntemleri, vazgeçilmez bir yer tutarlar. Savurganlık bağımlısı olmak, alkollü içki bağımlısı olmaktan farklı değildir.

*

Ağaçlardan ormana, ormandan ağaçlara bakmanın, zorlaştığı tüketim toplumlarında, savurganlığın yol açtığı, ekonomik ve kültürel sorunlar, bütün ülkelerde katlanarak artmaktadır. Harcama yarışı içinde, kutsal kültürle bağlarını koparan seküler insanlar, aynı Goethe’nin Faust’u gibi, sınırsız isteklerinin peşine düşerek, hem iç hem de dış dünyalarında onulmaz yaralar açıyorlar. Kutsal değerlerden arındırılan seküler değerlerin, özendirdiği tüketim çılgınlığı bütün dünyayı etkiliyor.

*

Faust’a özenerek, sonu gelmez tüketim tutkusuyla kıvranan seküler insanın elinde, kültürel dünya bütün değerlerini bir bir yitirerek yoksullaşıyor. Sürekli özendirilen savurganlık içinde, hayat bütün boyutlarıyla anlamını yitirmiştir. Gelecek kuşakların seküler insanı anlatmak için, “Tüketim bağımlısıydı, televizyonlardaki dizileri hiç kaçırmadan izlerdi” demeleri yeterli olacaktır. İnternetle savurganlık kaynağı, alışveriş merkezlerinden evlere taşınmıştır.

*

Yirmi birinci yüzyılda bütün ülkelerin, karşı karşıya oldukları sorunların başında, insanları tüketim bağımlılığından kurtararak, her alanda savurganlığın önlenmesi gelmektedir. İnsanların akıllarını başlarından alan, gözlerini kamaştıran tüketim bağımlığının önünü almadan, hayatın anlamlı kılınması, savurganlığın önlenmesi, yoksulluğun ve yolsuzluğun üstesinden gelinmesi mümkün değildir.

*

Dünyada savurganlık, yoksulluğun olduğu kadar, yolsuzluğun da anasıdır. Birbirleriyle savurganlıkta yarışanlar,bütün insanlara gözyaşından elbiseler giydirirler.

*

Kaynakların değerini bilmeyenler, hayatın anlamını kavramayanlar, ihtiyaçların değil, isteklerin peşine düşerek insanları yoksullaştırırlar.

*

İnsanların günlük harcamaları beslenme, giyinme ve korunma gibi, zorunlu ihtiyaçlarını aşmazsa, kimse yoksul düşmez.

30 Ocak 2023, 17:49

Peter Senge ''Öğrenen Kuruluşlar'' kuramının mimarıdır

Peter Senge ''Öğrenen Kuruluşlar'' kuramının mimarıdır. ''Dünün çözümleri bugünün sorunlarıdır.'' ve '' Sorunluları dışarıda değil, içeride arayalım'' yasalaştırdığı ilkelerin başında başında gelirler.

30 Ocak 2023, 18:28

MEDENİYET SEVDALISI DEĞERLİ KAZIM SAĞLAM HOCA'DAN MEDENİYET DÜŞÜNÜRÜ VE ŞAİRİ SEZAİ KARAKOÇ İÇİN BİR PORTRE ÇALIŞMASI SEZAİ KARAKOÇ'UN HAYATI

Sezai Karakoç 22 Ocak 1933’te Diyarbakır’ın Ergani ilçesinde doğmuştur. Babası Yasin Efendinin koyduğu isim Muhammed Sezai’dir. Nüfus kayıtlarına geçerken bir karışıklık sonucu ağabeyinin ismi olan Ahmet, Sezai’nin başına eklenmiştir. Bu yüzden resmî kayıtlarda adı Ahmet Sezai Karakoç’tur. Dedeleri Ergani ve yöresinde bir hayli tanınmış etkin kişilerdir. Babasının babası Hüseyin Efendi, Plevne savaşına katılmış, Gazi Osman Paşanın takdirini kazanmıştır. Akkoyunlu sülalesinden geldiğini söyleyen Sezai Karakoç’un, ailesinin lakabı Leventoğulları’dır.

*

Çocukluğu Ergani, Maden ve Dicle ilçelerinde geçen ve 1938 yılında Ergani’de 3 ay ilkokul öncesi ihtiyat sınıfına devam eden Sezai Karakoç, 6 yaşında ilk mektebe başlar ve orayı 1944’te Ergani’de bitirir. Maraş Ortaokuluna parasız yatılı olarak kayıt olur. 1947’de orayı bitirerek Gaziantep’te yine parasız yatılı lise öğrenimine başlar. Gaziantep lisesinden 1950’de mezun olur.

*

Felsefe okumak istediği için İstanbul’a gider. Babasının isteği İlahiyat fakültesidir. Kendi parasıyla okuyamayacağını anlayınca, o zaman parasız yatılı kısmı bulunan Siyasal Bilgiler Fakültesi sınavına girer. Sınav sonuçlarını beklerken de Felsefe bölümüne kayıt yaptırır. Şayet sınavı kazanmazsa felsefe tahsili yapacaktır.

*

Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesini kazanarak başladığı yüksek öğrenimini 1955’te fakültenin mali şubesinden mezuniyetle tamamlar. Mecburi hizmet sebebiyle Maliye Bakanlığı’nda Hazine Genel Müdürlüğü Dış Tediyeler Muvazenesi Bölümüne atanır. Bu vazifenin bir istikbal sağlayamayacağı düşüncesiyle Maliye müfettişliği sınavına girer. Sınavı kazanır ve 11 Ocak 1956’da müfettiş yardımcılığı görevine başlar. 1959 yılında İstanbul’da Gelirler Kontrolörüdür. Bir ara Ankara’ya çağrılıp Yeğenbey Vergi Dairesinde görevlendirilirse de kısa bir müddet sonra İstanbul’daki görevine döner.

*

Görevi icabı Anadolu’yu çok gezer ve birçok il ve ilçeyi inceleme, tanıma fırsatı bulur. 1960-1961 yıllarında yedek subay olarak askerlik görevini ifa ettikten sonra İstanbul’daki görevine kaldığı yerden devam eder. 1965’ten 1973’e kadar birçok kez istifa eder. 1973’ten bu yana da hiçbir resmî görev almaz.

*

Kurucusu bulunduğu Diriliş’i yayınlar ve Diriliş Dergisi ile İstanbul’da hizmete devam eder. 1990 yılında “Güller Açan Gül Ağacı” amblemiyle Diriliş Partisi’ni (DİRİ-P) kurar. Yedi yıl partinin genel başkanlığını yürütür. Ancak bu parti 19 Mart 1997’de iki genel seçime girmedi diye kapatılır.

*

Sezai Karakoç değişik dergilerde yazı yazmış, şiirlerini yayınlatmıştır. Mülkiye Dergisi, Hisar Dergisi, İstanbul Dergisi, Komünizme Hücum Dergisi (Şevket Eygi’nin zoru ve hatırı için), Akpınar Dergisi, Şiir Sanatı, Pazar Postası, Türk Yurdu, A Dergisi, Yeni İstiklal, Değişim Dergisi, Kent Gazetesi Kilis, Soyut, Yeni İnsan, Büyük Doğu, Bâb-ı Âlide Sabah, Milli Gazete, Diriliş Dergisi…

*

Karakoç bu yazı faaliyetlerinde bazı mahlaslar da kullanmıştır: Mehmet C. Güneş, Zülküfül Canyüce, Zafer Karip, Mehmet Karakuş, M. Sezai Karakoç, Se-Ka, Mehmet Yasin, M. Cemil, Mehmet Yasinoğlu ve Said Yeni.

*

Sezai Karakoç’un bilinen eserleri dışında İbn Arabî’nin Âdâbu’l-Mürid adlı eserinin Osmanlıcadan sadeleştirmesi olan “Genç Müslümana Öğütler” adlı kitabını belirtmekte fayda vardır. SEZAİ KARAKOÇ'UN ŞAHSİYETİ Sezai Karakoç çok yönlü bir şahsiyet olduğundan anlatılması çok zordur. “O, ulu hocaların öğretmediklerini öğreten öğreti ustası, bir haberci, bir muştucudur.” der Arif Ay.

*

Sezai Karakoç’la alakalı çokça yazı yazılmış, kitaplar kaleme alınmıştır, kendisi sağlığında hakkında doktora yapılmış ender kişilerdendir.

*

Hayatı, kişiliği, sanatı, davası, düşüncesi, kâinata ve eşyaya bakışı ayrı ayrı ele alınması gereken hususlardır. Her bir kitabı ve ileri sürdüğü tezleri tek tek ele alınıp değerlendirmeye tabi tutulmalıdır.İleri sürdüğü tezlerin kaynakları, etkilendiği düşünürler, birer birer tesbit edilmeli, zaafları, meziyetleri ortaya konulmalıdır.

*

Biz burada kendi zaviyemizden Sezai Karakoç’u değerlendiriyor, anlamaya ve anlatmaya çaba sarf ediyoruz. Değerlendirdiğimiz her kişi, ele aldığımız her konu ve kavram ne ise ele alış biçimimiz de önemli. Adil olmak zorundayız, sevgi ve nefretimiz bizi adaletsizliğe itmemeli ve de birilerinin hakkına da saygısızlık derecesine varmamalıdır.

*

Karakoç’un, İslamî camiada yeteri kadar anlaşıldığı kanaatinde değiliz. Ona yöneltilen tenkitlerin kısm-ı azamisi sathi ve kasıtlıdır. Az bir çevre de her dediğini haklı bulma temayülündedir. “O bir şey yapmışsa, vardır bir hikmeti. Türkiye’nin tek çıkış yolu Sezai Bey’in sunduğu reçetelerle ancak mümkündür. Onun dışında kimse gerçeği onun kadar bilemez.” anlayışındadır.

*

Dolayısıyla Sezai Karakoç’a yöneltilen bazı tenkitlere de burada yer verilecektir. Bu değerlendirmemizde Sezai Karakoç’un sanatına, edebî kişiliğine fazla yer vermeyeceğiz. Öncelikle şunu belirtelim ki, Karakoç bir meseleyi ele aldığı zaman ne demek istiyorsa onu istediği gibi dile getirme becerisini gösterendir. Sade, rahat ve herkesin anlayabileceği bir formda sunmasını bilir. En girift meseleleri çok açık ve sarih bir şekilde izah etmede söz gücünü kullanabilen ender şahıslardandır.

*

Şiiri başlı başına ele alınması gereken bir yeni şekildir. Onun şiiri hem yeni hem eskidir. Kadim düşünceleri modern şekilde bize sunabilmiştir. Eserlerinde İslamî referanslara çokça atıf vardır.

*

Karakoç’un yaşadığı devri hesaba katmadan onu anlamak zordur. O zaten zor bir adamdır. Onunla uzun boylu beraberlik de zordur. 1933 yılında Ergani’de dünyaya merhaba demiş bir insanı değerlendiriyoruz. 1930’lu yılların Anadolu insanının tüm temiz yürekliliğini, insanî özelliklerini ve o tarihlerde yaşanan felaketlerin izini de taşır. Yoksulluk, harbin bıraktığı yıkım ve akabinde kurulan yeni cumhuriyetin getirdiği sarsıntıyı da hesaba katmalıyız.

*

Düşünürümüz; tek parti dönemini, çok partiye geçişi, 27 Mayıs ihtilalini, 12 Mart muhtırasını, 12 Eylül’ü, 28 Şubat’ı fiilen yaşamış ve bunların ruhunda etkisini hissetmiştir. Sezai Karakoç’u anlamaya çalışmak o devirleri birebir anlamaya çabalamakla da alakalıdır. Tarihten ve coğrafyadan kopuk bir Sezai Karakoç tasavvuru eksik kalır.

*

Zemin ve zaman Karakoç’ta önemli bir yer tutar; bunu anlayamayanlar Karakoç’u millîci, devletçi, yerelci sanırlar. Hâlbuki bu yanılsamadır.

*

Biz burada Sezai Karakoç’un iki ana düşüncesini ele alarak değerlendirmek istiyoruz. Diğer fikirlerini de bu iki düşünce etrafında değerlendirmeye tabi tutmak istiyoruz.

*

1-Sezai Karakoç’un Medeniyet anlayışı 2- Sezai Karakoç’un Diriliş Tezi.

*

SEZAİ KARAKOÇ'UN MEDENİYET ANLAYIŞI Karakoç’a göre iki tür medeniyet vardır: Ak Medeniyet ve Kara Medeniyet. Bu konuda şunları söyler: “İnsanlığın var olduğu andan bu yana iki medeniyet çarpışmaktadır. İyinin medeniyeti ile kötünün medeniyeti. Doğru ile yanlışın, güzel ile çirkinin medeniyetleri. Tûba medeniyeti ile zakkûm medeniyeti. Bal ile zehir… bunların ayrılmasından, çarpışmasından doğan iki medeniyet. “Öbürüne de medeniyet diyorum. Çünkü o da örgütlenmiş, güçle donanmış, hatta kendisini haklı görmenin felsefesini düzenlemesini bilmiştir.''

*

“Ak inanca karşı “felsefe” adı altında kara felsefeyi, ruha karşı maddeyi, ulviye karşı süfliyi, huzura karşı sıkıntıyı, ahenge karşı kaosu çıkarmıştır kötünün medeniyeti. “Daha doğrusu, kötü, iyinin alevlenmesini sağlar. İyinin kendini bilmesi ve sürekli olarak kendini kurması için kötünün saldırısı lazımdır. Kötü iyiyi, kendi şuuruna vardırmaya yarar.

*

“Gerçek medeniyetin doğum yeri, bugün Ortadoğu dedikleri bölgemizdir. O medeniyetin tek devamcısı, tek varisi de İslâm Medeniyeti’dir. “Batı Medeniyeti dediğimiz Avrupa Medeniyeti, Doğu’nun, hakikatin ve peygamberlerin medeniyeti olan İslâm Medeniyeti’nin karşısına dikilmişse, bu, insanlığın doğuşundan bugüne kadar gelen savaşın süreğinden başka bir şey değildir.

*

“Peygamberler medeniyetinin süreği olan medeniyetimiz, İslâm Medeniyeti, Ortadoğu kültürü, günümüzde yine böyle bir kader saatinin önünde gelmiş durmuştur. “Uzun süreli bir kış uykusuna, ölüm uykusuna mı dalacak, yoksa ayağa kalkarak, diriliş baharının yağmurlarına doğru mu yükselecek, işte bunun kararını verme günü gelmiş çatmıştır.“ Kaçmak bir kurtuluş olmayacak, batış olacaktır.”

*

Karakoç’un Ak Medeniyeti, İslam Medeniyeti, vahiy medeniyetidir. Bu vahiy Medeniyeti Hz. Adem ile başlayan hakikat medeniyetidir. Hz. Adem ile başlayan İslam nasıl gelişerek ve insanlığı eğiterek sonunda Hz. Peygamber’in gönderilmesiyle son din İslam olarak şekil almışsa hakikat medeniyeti de öyle. O da gelişerek İslam Medeniyeti diye insanlığa sunulmuştur.“İslam has ismiyle de cins ismiyle de kitap medeniyetidir… Kitabın yolunda yürüyen insanın ve tarihin medeniyeti.” (Sütun, s.185)

*

Sezai Karakoç’a göre medeniyetimizi ikiye ayırmak gerekir Birincisi; ideal medeniyet, ikincisi reel medeniyet. İDEAL MEDENİYET İdeal Medeniyet; asr-ı saadette inen Kur’an’ın uygulandığı dönemdir. Bu dönemdeki medeniyette İslam bilfiil uygulanmış ve örneklik teşkil edecek bir hal arz etmiştir. Bundan sonra gelecek her oluşum kendini buna göre ayarlayacak. Doğruluk ve yanlışlık buna göre tayin edilecektir. Bu donuk ve câmid bir medeniyet de değildir. Hayy ve Diri tarafından belirlenen bu numune medeniyet; diri ve dirilticidir.

*

“İslam kaç medeniyet hamlesi yapmıştır, bir düşünelim ve geleceği tarihin bu açısından görelim. Medine Medeniyeti temeldir ve başlangıçtır. Sonra Şam ve Bağdat sitelerinin medeniyet hamleleri gelir. Endülüs Medeniyeti, İslam Medeniyeti içinde başlı başına bir şubedir. Selçuk Medeniyeti, Osmanlı Medeniyeti, Maveraünnehir Medeniyeti birer varyasyondur. Bir de İslam’ın ruhu vardır ki bu medeniyetleri ören, doğuran odur… İslam ruhu gittikçe canlanarak dirilecektir.” (Sütun, s.282)

*

“Peygamber ve halifeler dönemi, doğrudan doğruya vahiy medeniyetinin insanda ve eşyada gerçekleşmesi oldu. (Çağ ve İlham, s.335-36) Bu ideal medeniyeti insanlığın anlaması, kurtuluşunu mucibdir.

*

Kurulacak her medeniyet ve devlet bu ideal medeniyetle kendini test etmelidir. Medeniyetin doğru yolda olup olmadığı bu medeniyete uygunlukla tayin ve tespit edilir.Bunu sağlamakla görevli olanlar, kalıcı olanla geçici olanı ayıracak kadar uyanık olmalı, ne büsbütün geçmişe gömülmeli ne de geçmişi yok sayarak modern dünya şartlarına teslim olmalı. REEL MEDENİYET Reel medeniyet; ideal medeniyetten neşet eden ve fakat gittikçe uzaklaşan bir anlayıştır. Zaman ve zeminin izlerini fazlasıyla taşıyan bir medeniyettir. Emevî Medeniyeti, Abbasîlerin kurduğu medeniyet ve en son Osmanlı Medeniyeti birer vakii medeniyettir. Bunlar reel medeniyetlerdir. Birer örnek değil. Yani yeni medeniyet inşa edecek olanlar bu vakii medeniyetleri örnek alamazlar.

*

Örneklikleri ideal medeniyettir. Fakat vakii medeniyetin tecrübesinden de yararlanırlar. O tecrübelerden ders çıkarırlar. Aynısını taklit yanlış olur. Çünkü örnek Kur’an ve Peygamberdir. Yani Kur’an ve Sünnet.Mimariden şiire, fıkıhtan tasavvufa, cebirden, sosyal yapılanmaya tüm hayatı ihata eden bir hayat görüşüdür Sezai Karakoç’ta medeniyet.

*

Karakoç medeniyetin kendi iç farklılıklarını bir zenginlik olarak görür. Birbirini nakz eden, biri diğerini dışlayan anlayışı hoş karşılamaz. Onun gözünde İbn Arabî ile İbn Teymiye birer medeniyet inşacısıdırlar. Seyyid Kutub’u da Said Nursi’yi de kucaklar. Her türlü İslamî anlayışı savunur. Özünde neye meylettiği çok mühim değildir. Selimiye Camii de bir medeniyet ürünüdür, hat sanatı da, fıkıh birikimi de.

*

Sezai Karakoç, cemaate ve tarikata karşı değildir, ama yanlış anlamaya ve yanlış yönlendirmeye açıkça karşıdır. Bu meyanda şöyle der: “Benim görüşüme göre, Müslümanlar tek millet, tek ümmet, tek cemaattir. Kişilerin tarikatları ve özel toplulukları olursa, bunları taassup derecesinde mübalağalı bir ayırım sebebi yapmayı ve diğer cemaat ve tarikatta olanları küçük görmeyi ya da kendi cemaatinde olmayanları itham etmeyi tasvip etmedim ve etmem. Bu yüzden bu tür cemaatlere ve tarikatlara girmedim.” (Hatıralar, Diriliş 111-112, 31 Ağustos 1990) Sezai Kaakoç tarikatları teorik olarak kabul eder ve fakat tarikat ehli olmayı kabul etmez, belki hafif görür.

*

Sezai Karakoç, İslam medeniyeti içinde bu ülkenin katkısını bir nevi açığa çıkarmak ve savunmak konumundadır. Osmanlının İslam’a yaptığını dile getirmek her ümmetçi insanın vazifesi olmalıdır. Karakoç bunu üstlenmiş gibidir. Osmanlıyı savunmak, yanlışlarını kabul etmek olamaz. Sezai Karakoç’a bu hususta yöneltilen tenkitlerden biri; onun Osmanlıyı çok fazla savunmasıdır veya Osmanlıyı büyütmesidir.

*

Burada da bir yanlış anlamada ısrar vardır. Osmanlı tabii asr-ı saadet değildir. Ama İslam’a ve Müslümanlara yaptıkları da inkâr edilemez. Batı Medeniyeti karşısında en son duran, İslam Medeniyetinin savunucusu Osmanlıdır. Batı ile hesaplaşmayı göze alan herkes Osmanlıya atıfta bulunmak zorundadır. Belki de Karakoç, Medeniyet perspektifiyle olayları değerlendirdiği için, İslam’ı dış dünyaya karşı savunduğu için, Batı Yakasına karşı ülkesini (İslam dünyasını) savunduğu için Osmanlıyı önemsemiştir.

*

Osmanlının çöküşünden sonra tekrar bir medeniyetin inşası Karakoç’un ana meselesidir. O bu yeni medeniyetin temel taşları için kafa yorar. Yeni medeniyetin baş düşmanı Batı Medeniyetidir. O daima Batı Medeniyetiyle, Batılı değerlerle savaş halindedir. İslam Medeniyeti, vahiy medeniyetinin temsilcisidir. Yani son vahiy olan İslam tüm semavi dinlerin temsilcisidir. İslam dışı medeniyetler azgın ve kara medeniyetlerdir.

*

İslam Medeniyetinin son temsilcisi de Osmanlıdır. Dolayısıyla Osmanlıyı savunmak ırki bir savunma değil, İslamî bir savunmadır. Ona göre İslam devleti de İslam Medeniyetinin bir parçasıdır. Aslolan devlet değil medeniyettir. Erke susamış, horlanmış bir zihin taşıyanlar, Sezai Karakoç’un bu ileri görüşlüğünü anlamakta sıkıntı çekiyorlar.

*

Dünyada etkili olmak sadece maddi güçle alakalı değildir. Maddi güç bugün vardır, yarın olmayabilir. Ama kültürle, eserle, insanî değerlerle, ayakta kalan medeniyetler, hakkaniyetle insanlığın önüne çıkanlar, daima var olacaklar ve onların varlıkları sahicidir. Var oluşu kaba güce ve devlet erkine bağlayanlar veya var olmak için mutlaka zalim de olsa devlet diyenler, dolaylı bir şekilde devleti kutsayanlardır. Devleti kutsamakla devletin var olmasını gerekli görmek çok farklıdır.

*

Sezai Karakoç, İslam devletini gerekli görüyor ve fakat her şeyi devletten ibaret kabul etmiyor.Devleti çok önemseyen Seyyid Kutub da Sezai Karakoç’tan farklı düşünmüyor. Kutub’un altını çizdiği yerden Karakoç devam ediyor. Devletin ayakta kalabilmesi gene medeniyetin varlığına bağlıdır. Osmanlının çöküş nedeni de belki budur. Yani medeniyetini yenilememesidir.

*

“Medeniyetimizin çağımızda bir tekniği, bir sanat ve estetik ifadesi, bir düşünce dinamiği, bir bilim ağı olmalı ki Batı uygarlığı ile savaşabilelim ve benliğimizi koruyabilelim.” (Diriliş Neslinin Amentüsü, s.30 Hatta kurtuluşumuz için bazı teklifleri bile vardır: “Çağımızdaki Hakikat Medeniyeti ağır sanayi ile korunabilecektir.” (Diriliş Neslinin Amentüsü, s.50) Dinin diri ve diriltici ruhunu kaybeden bir devlet çöker. Karakoç bunu fazlasıyla yaşamış ve hissetmiş bir medeniyetin evladıdır.

*

Karakoç kötümser değildir, her zaman İslam Medeniyetinin yeniden neşv ü nema bulacağına inanır. “Aslında bizim medeniyetimiz büyük bir yara almış, önemli bir buhran dönemine girmiştir. Fakat batmamıştır. İslam dünyasındaki bütün toplumları ayakta tutan hâlâ İslam Medeniyeti ve İslamî hayattır. Ondan koptuğunu sananlar bile henüz onun nimetlerinden faydalanmaktalar. (Sur, s.29) Karakoç, İslam’ı ve İslam Medeniyetini insanlık için tek kurtuluş yolu olarak görür. SEZAİ KARAKOÇ'TA DİRİLİŞ TEZİ Her düşünürün ve dava adamının bir ideal nesli vardır. Peşinde olduğu davanın kimler tarafından yürütüleceği endişesini taşır mütefekkir.İdealini gerçekleştirmek için nesil oluşturur. Kimi bunu fiiliyata döker, dökebilir. Kimi sadece değinir, işaret eder ve tarihe bırakır.

*

Tarihte her iki tipin örnekleri vardır. Mehmet Akif’in Asım’ı, Tevfik Fikret’in Haluk’u, İkbal’in Câvid’i… Karakoç’un da Taha’sı vardır. Bir de Hasan el-Benna gibi, Said Nursî gibi, Mevdudi gibi önderler vardır. Bunlarla Karakoç’u karşılaştırmak yanlıştır. Çünkü farklı alanlarda davalarını yürütüyorlar. Sayılanların ve İslamî çalışma yapıp da zikir edilmeyenlerin hepsinden Karakoç yararlanmıştır. O manada Sezai Karkoç mütevazıdır. Ben büyüğüm demez. Cemil Meriç’in yaptığı gibi.

*

Yunus Emre’nin, Mevlana’nın, Hacı Bektaş-ı Velî’nin, Hacı Bayram-ı Velî’nin, Şeyh Gâlib’in, Fuzûlî’nin 20.yüzyıldaki görüntüsüdür. “Mehmet Akif Ersoy biten bir dönemin son savaşçısıydı, bizler de yeni bir dönemin ilk savaşçısıyız” ifadesi de ona ait. Necip Fazıl ve “Büyük Doğu”dan sitayişle bahseder. Yeni bir solukla, bu zirvelerle gelecek nesillerin irtibatını sağlamaya çalışır.

*

Karakoç, Akif’in tamamlayıcısıdır. Akif’in görevini o tamamlama niyetinde ve gayretindedir. Akif çalkantıların çok olduğu, savaşların fiili bir savaş olduğu dönemin adamıdır. Karakoç hile ve desiselerin, münafıklığın ve dini bozmanın hüküm sürdüğü devrin adamıdır. Akif fiiliyata mecbur bırakılmış, feryadı, İslam coğrafyasına düşen ateşi söndürmek içindir..

*

Karakoç yangın sonrası harabelerden, küllerden bir İslam evi, İslam ümmeti inşa etmek derdindedir ve vazifesi, yanmış küllerden hisar oluşturmaktır.

*

Akif’in nesli namusu çiğnetmemek için yedi düvele karşı savaştı ve namusu çiğnetmedi. Onun nesli şehitlik üzere bina edilen bir nesildi. Akif’in neslini Peygamber kucak açarak Cennet’te bekliyordu.

*

Karakoç’un Taha’sı ise yarasalarla savaşıyor. Karanlıkla, zulümle, inkârla, ilhadla, cehaletle, felsefeyle, dini bozmaya kalkan modernlikle, ruhu inkâr eden maddecilerle savaşıyor. Sezai Karakoç’e göre diriliş İslam halkların dirilişidir.

*

İslam düşüncesinin dayanması gereken değişme ilkesinin hem özgün, hem çağdaş bir ifadesi “Diriliş” kavramındadır. Sezai Karakoç’un önerdiği bu kavram özgündür, esas itibariyle İslam’ın kutsal metni ve tarihi uygulamalarının özünden çıkarılmıştır. Çağdaştır, çünkü 20.yüzyıla damgasını vurmuş kapitalizm ve sosyalizmle hesaplaşma içerisindedir.

*

“İslâm kendisi ilk defa bir hakikat getirmemiş. Kendisinden önceki mesajları özgün şekilleriyle diriltmek için gelmiştir. Kendi iç mantığı Dirilişe dayalıdır.”

*

Sezai Karakoç kendine özgü bir ekol kurmuştur. Bu ekolün temel dinamiğini oluşturan düşünce sistemi İslam’dır. Ancak, İslam’a yeni bir yorum getirmiş, çağı İslam’a ayarlamaya çalışmış, dini; varlığın temel kaynağı, dünya görüşü olarak anlamış, geliştirdiği bu düşünce akımına da Diriliş adını vermiştir. Bu kelime 1960 yılından bu yana Sezai Karakoç ismiyle özdeşleşmiştir. Diriliş sözcüğünün geçtiği her yerde Sezai Karakoç, Sezai Karakoç adının geçtiği her yerde Diriliş hatırlanır olmuştur.

*

Diriliş yeniden inanmak, yeniden düşünmek, yeniden duymaktır. Hayata yeniden anlam kazandırmaktır. Kurtuluş için insanın içine girdiği değişimdir. Diriliş insanın İslam’la dirilmesi, İslam’la kurtulmasıdır.

*

Çağımızın îlâ-yı kelimetullah savaşçısı olan diriliş erleri, gayelerinin gerçekleşmesi için meşru her yolu kullanacaklardır. “Diriliş eri bilir ki ekonomi kültürün eşyaya dönük yüzüdür. Nasıl ki, hafif kültürle ağır sanayi olmaz. Onun için ruhunu Allah’a teslim etmiş olan Müslüman ibadetin ağır ve kalifiye elemanı olduğu gibi, onun topluma ve tarihe dönük yüzü olan ve ağır kültürün yolcusu ve eşya ve tabiatın çevik yüzü olan sanayinin ve tarımın sayı ve para diliyle ifadesi olan ekonominin ağır görevlisi ve işçisidir.” (Diriliş Neslinin Amentüsü, s.51) O her şeyi yeniden diriltmekle uğraşıyor.Diriliş nesli dengelidir, mana ve maddeyi beraber yürütür, meşhur deyimle çift kanatlıdır.

*

“İslam Medeniyetinin zahiri ilim ve yapı cephesi gibi iç manevi yapı cephesini de tanımaya, bilmeye çalışırım. Manevi yapıyı inkâr edenler veya gereğinden fazla darlaştıranlar birgün materyalizme saplanma tehlikesiyle karşı karşıya kalacaklardır. Aynı şekilde İslam’ın toplum düzeni ve fert yaşayışı için buyurduğu kurallara uymayanlar veya bunları kendileri batın (mübarek ve kutsal) adamı olduğu iddiası veya İslam’ın büyüklerinden birine bağlılıkları bahanesiyle inkar edenler, Bâtınîliğin düştüğü vartaya düşmekten kurtulamayacaklardır. Ruhumuzu bu iki aşırılıktan sapmadan korumaya çalışmamız gerekir…” der. (Diriliş Neslinin Amentüsü, s.51) Diriliş eri ümmet bilincine sahiptir.

*

“Müslümanlar, coğrafyalarını tarihlerini birleştirme, bu yolla da tek bir kültüre erme zorundadırlar. İslam uygarlığının yeniden dirilişine katkıda bulunma, gücü ölçüsünde her Müslümanın borcudur. Müslümanların birlik ideali her gencin gönlüne silinmez bir biçimde yerleşecektir. Müslümanların politik birliğe doğru koşmaları hayat-memat meselesidir. Diriliş erinin çağdaş ülküsüdür.

*

“Birlik için coğrafi durum çok müsaittir. İslam ülkeleri birbirine bitişik yapışık durumdadır. Afrika’nın bir ucundan Filipin Adalarına, kesiksiz bir şekilde uzanmaktadır, öz ülke. Aradaki sınırlar, bölünmüşlükler politiktir. Merkezi, çekirdeği Ortadoğu dedikleri bölge olmak üzere, tek ülke ideali diriliş erlerinin toprak, yurt ülkülerinin ifadesi olmaktadır.

*

“İslam terminolojisinde (Dâru’l-İslam) olan bu ifadeyi biz ülke kelimesiyle belirliyoruz. Tarih birliği ise geçmişte büyük İslam devletlerinin kurulmuş bulunması sebebiyle mevcuttur. Ancak yüzyıldır ki, bu birlik boyuna parçalanmıştır. Kültür birliği sağlanırsa tarih birliği de yeniden kendiliğinden kurulmuş olacaktır. O halde diriliş eri ülküsünün, yani diriliş idealinin ikinci unsuru kültür birliğidir. Özülke ve kültür birliği idealleri millet ideallerinin doğmasını sağlayacaktır. Diriliş idealinin temeli de bu millet idealidir. Millet doğunca artık Hakikat Medeniyeti demek olan İslam Medeniyetinin dirilişi gerçekleşmiş olacaktır. ” (Diriliş Neslinin Amentüsü, s.59-60)

*

Diriliş nesli bir İslam savaşçısıdır, bu çağın gereklerine göre savaşandır, bu yönüyle Karakoç’a çağdaş dava adamı ve savaşçısı denilebilir.

*

“İdeal İslam’la çağdaş olmaya çalışmalı sürekli olarak. Geçmişteki İslam yaşantısına hayran olmakla yetinmemeli, o yaşantıyı bugünde de gerçekleştirmeyi bir görev bilmeli. Başkalarına resmen veya fiilen köle olmayı kendi Müslümanlığıyla bağdaştırmayıp özgürlüğünü kazanmak için ölünceye kadar savaşmayı İslamlığın, Müslümanlığın gereği bilmeli. Bunu nefsine ait bir gurur sebebi değil, içinde bulunduğu Müslüman sayılmanın kaçınılmaz bir gereği bilmeli.” (Diriliş Neslinin Amentüsü, s.27)Çoğu zaman şair kimliğiyle öne çıkarılır. Hâlbuki o bir dava ve düşünce adamıdır.

*

O’nun 4 yaşından beri zihnini meşgul eden imandır, İslam’dır. Nitekim, “Bin yıllık ömrüm olsa, ömrüm boyunca konuşmam ve yazmam nasibimde varsa, hep Müslümanların birleşmesinden, bir araya gelip şuurlu birliklerini oluşturmalarından bahsederim. Bundan bıkmam ve yılmam. Çünkü bundan daha büyük bir dava bilmiyorum. Tüm faaliyetim İslam’ın bir savunmasıdır.” idealiyle yola çıkmıştır.Karakoç’a göre, “İdealsiz yaşamak bir ölümdür.” Diriliş çalışma yoludur. Ucuzculuk yoktur.

*

“Diriliş olamadıkça İslam âlemi dirilmez. İslam âlemi dirilmedikçe insanlık dirilmez. Sürekli olarak bu gerçeği söyleyeceğiz. Bu gerçeği anlatacağız. Gücümüz yettikçe bu diriliş için eserler vereceğiz. Dirilişin her cephede gerçekleşmesi için bütün ruh gücümüzü ortaya koyacağız. Diriliş bizimle başlamadığı gibi bizimle bitmeyecektir. Diriliş İslam ruhunun yeniden insanlığa dönüşü, sürekli dönüşü demektir. O ruh olamadan düşünce, o ruh olmadan eylem kısa bir süre sonra kurumaya başlar.”

*

Yitik Cennet adlı çalışmasında dirilişin temellerini belirtmiş ve peygamberlerin tek dava güttüğünün altını çizmiştir. Bu ‘diriliş’ tanımı; İslam Medeniyetinin bir daha dirilemeyeceği fikrinin zihinlerde yer tuttuğu bir dönemde Sezai Karakoç tarafından ifade edilmiştir.

*

Karakoç’un bir de İslam Sitesi vardır, bir nevi düşünce sisteminin gerçekleştirildiği yer, vatan, devlet. Biraz ideal, biraz hayal, biraz da temenni, ama uygulanabilir bir anlayışı barındıran bir ideal. “İslam Sitesinde, eşitliği bir marj dahilinde ve içgüdülere aykırı olmayacak bir şekilde sağlayan bu atmosferin paydalarını başlıca dört grupta toplayabiliriz.

*

1- İslam Sitesinde her kişinin yaşama tarzına çizilen sınırlar, verilen standart aşağı yukarı kendiliğinden bir tüketim eşitliği doğurmaktadır. Lüks haramdır. İsraf ve gösteriş yasak…

*

2- Faizin yasak edilmesiyle emeksiz kazanca prensip olarak set çekilmiştir. Kazanç emeğe dayanır.

*

3- Zekât verme mecburiyeti her şeye rağmen biriken sermayenin, tabii yolu zedelemeyecek ve insanı çalışma içgüdüsüne aykırı olmayacak bir oranda sürekli olarak zenginlerden fakirlere doğru bir iktisadi kıymet akımı halinde akmasını sağlar.

*

4- İslam Sitesinde devlet, liberalist düzende olduğu gibi prensip olarak iktisadi düzene karışmayan, dolayısıyla zenginin bekçisi bir devlet olmadığı gibi, herkesin malını eline geçirdiği için eşyada ve insanda istediği tasarrufu yapan, karşısında maddi ve manevi hiçbir kuvvet bulunmadığı için insanın elinin kolunun bağlı olduğu komünist düzendeki gibi aykırı bir devlet de değildir.” (İslâm, s.70)

*

5- Diriliş nesli inkâr değil tahkik yolunu seçer. Bu yönüyle Said Nursi’yi andırır.

*

Diriliş nesli kimseyi küçük görmez, ama hiç kimseye esir de olmaz.Diriliş düşüncesinde sanat- eylem arasında bir köprü vardır. Sanat eyleme dönüşmelidir, parti bu düşünceden hareketle yanlış bir çıkıştır.

*

Diriliş bir mekteptir. Bugün yetişmiş ve yetişmekte olan Müslüman aydınların çoğunun yetişmesinde “Diriliş Mektebi”nin dolaylı dolaysız etkisi olmuştur.

*

Karakoç kasabalıdır. O’nun şahsiyetini irdelerken Anadolu coğrafyasını ve Cumhuriyetin ilk yıllarını iyi okumak gerekir. Mizacında öne çıkan unsurlar şunlardı: Onurlu ve ağırbaşlı olmak, mevki makam peşinde olmamak, dünyevi hesaplar yapmamak, dedikodu, polemik, çelişki ve çatışmaların, güncel olanın uzağında kalmak. HAKKINDA NE DEDİLER ? Mülkiyeden yakın arkadaşı ve sonradan biçim yönünden aynı şiir akımının içinde beraber yer alacakları Cemal Süreya’nın Sezai Karakoç hakkında yazdıkları dikkate şayandır: “Bulgucu adam. Belki de ülkemizde tek bulgucu. Çok daha yetenekli, bir Mehmet Akif’in tinsel görüntüsüyle adamakıllı bir Necip Fazıl’ınkini iç içe geçirin, yaklaşık bir Sezai Karakoç fotoğrafı elde edebilirsiniz. Türkiye’de özellikle sağın, özellikle de mukaddesatçı kesimin içinde yalnız bir başına. Hiçbir ortaklığa girmez. Dışarıda ve yukardadır. Düşüncesini de öfkesini de hemen ortaya koyar… Yaşama konumu olarak tek ve benzersiz”.

*

Ece Ayhan da “Sezai Karakoç, mülkiyeyi bitirmiş ama mülkiyetle bir ilinti kuramamıştır. Karakoç’un ıssızlığından ve yalnızlığından yakındığını bu güne dek duymadım. Kiralık bir evi bile yoktur.” demiştir.

*

Bir edebiyat ve düşünce hareketi olarak “Diriliş”, “Büyük Doğu”dan sonra ilk tutarlı hareket ve mekteptir. “Bir de Diriliş’ten sonra çıkan ve ‘Diriliş’in çocukları’ sayılabilecek dergiler vardır: Edebiyat, Mavera, Yönelişler, Yedi İklim, Kayıtlar… Hatta bu çizgide yer alan Yeni Sanat, Deneme, Gelişme gibi dergiler de bu zincirin küçük halkaları sayılabilir… Bu dergileri çıkaranların, buralarda yazı ve şiirlerini neşredenlerin birçoğu, önceleri Diriliş’te yazmış, tabiri yerinde ise Sezai Karakoç’un rahle-i tedrisinden geçmiş insanlardır.

*

Rasim Özdenören: “Sezai Abi ile tanıştığımda yazı ve şiirlerini aşan bir kişilikle karşılaştım. Böyle bir insanın yazdığı bir dünyada, yazmamın gereksiz ve anlamsız olduğunu düşündüğüm için o dönem yazmamaya karar vermiştim. Fakat bu kararımı ne kendisine, ne başkasına söyledim.”

*

Erdem Bayazıt: “Romanını yazmak isterdim. Fakat yazabilmek için de Dostoyevski gibi biri olmak lazım” der.

*

“Eğer bir gün (yeryüzünde) sahte ölçülerden, puta tapıcılıktan, maddeperestlikten ve haksız yargılardan arınmış, kurtulmuş dürüst ve samimi bir dünya kurulursa, o dünyanın geçmiş ve gelecek zamanlar için gösterebileceği en büyük şair, Diriliş Mesajı ile Sezai Karakoç olacaktır. Shakespeare için, Goethe için dahi derler, doğrudur. Fakat Sezai Karakoç dehadan da üstün bir yerdedir. Zaten o deha kelimesinden hoşlanmaz. Ona göre deha vahye karşı çıkarılmak istenen insan egosudur. Evet, bu söz onundur ve dehaları böylesine suçüstü yakalayan başka bir söz de söylenmemiştir.” (Ortadoğu Gazetesi, Ömer Öztürkmen, 01.09.1975)

*

Sezai Karakoç, eğer tarifine uygun bir İslamî hareketin içinde yaşasaydı daha farklı ve dinamik olurdu. Her şeyi tek başına örmek ve fiiliyata geçirmekle kendisini görevli sayması yüzünden geniş bir faaliyet alanına yönelmiş, bu durum bizce kendisine uygun olmayan eylem sahalarına kaymasına sebep olmuştur. Parti kurması da işte böyle bir ruh halinin tezahürüdür.

*

İslam adına yapılanları eksik ve yanlış bulmuş olmalı ki, kendi başına her şeyi yapmaya yeltenmiştir. Bir kısmını hakkıyla ifa edebilmiş, bazı konularda sıkıntı çekmiştir.

*

Onun değerini anlamak isteyenler; kendisini Ali Şeriati ile, İkbal ile, M. Akif ile karşılaştırmalıdır. Klâsik İslâm anlayışına sıkı sıkıya bağlı ve ayni zamanda bu günün dili ile dini anlatabilendir. Bu çağa uygun ve bu çağa kafa tutan bir anlayış.

*

Kimine göre haddinden fazla modern, kimine göre çok gelenekçi. Aslında o çağa uygun ideal İslam’ı savunmaya çabalayandır.

*

Karakoç’un idealindeki Diriliş neslinin özellikleri, eserlerinde şöyle sıralanmıştır

*

1-Yeni insan tipidir, dünyayı yeniden kurandır. 2-Allah’ın yeryüzündeki halifesidir, Allah adına iş yapar. 3-Allah’a bağlanarak özgürleşendir. Putlaştırmanın her türlüsüne karşıdır. Put kırıcıdır. 4-Adildir, zalim olamaz ve zulme kendinden olsa dahi pirim vermez. 5-Maddeci değildir, ruha önem verir. 6-Akıllıdır ve fakat aklı putlaştırmaz. 7-Tarihi yeniden yorumlayandır. 8-Dünya-ahiret dengesini kurandır. 9-Vecd ve coşku insanıdır. Kuru ve asık suratlı değildir. 10-Alçak gönüllüdür. 11-Klişeci değil, özcüdür. Lafızcı değil, anlamcıdır. 12-Zandan kaçınır, tahmin yürütmez. 13-Uyumludur, retçi değildir. 14-Tövbe eridir. 15-Yozlaşamaya karşıdır. 16-Diri ve dirilticidir, donuk ve statik değildir. 17-Hakikat arayıcısıdır. 18-Ezberci değildir. 19-Kadere inanır. 20-Kritik onda gözlemdir yani bir şeye tam emin olduktan sonra karar verir. 21-Objektiftir. 22-Benlik pürüzüne takılmaz.

31 Ocak 2023, 12:32

SINIRSIZLAŞAN KARE DÜNYANIN ÜRETİMİNDE VE YÖNETİMİNDE GELECEK GEÇMİŞİN DEVAMI OLMAYACAK

Avrupa’da Aydınlanma dönemiyle başlayan, sanayileşmeyle hız kazanan sekülerleşme, Yirmi birinci yüzyılda etkisini yitirmeye devam ediyor. Bütün ülkelerde dinlerden uzaklaşan insanlar, dinlere dönme yolunda, önemli adımlar atıyorlar. Dünyanın her yanında seküler kültürün ağırlığı azalırken, kutsal kültür ağırlığını artırıyor. Ülkelerde hem ekonomik, hem kültürel ağırlık merkezi, seküler kültürün vatanı Avrupa’dan, kutsal kültürün vatanı Asya’ya kayıyor.

*

Rowan Gibson “Geleceği Yeniden Düşünmek” isimli kitabında, Stephan Covay’den Philip Kotler’e, Charles Handy’den Lester Thurow’a, önde gelen yönetim bilimcileriyle, dünyanın geleceğini tartışıyor. Geniş açılı bakan, sorgulayıcı düşünen yirmiye yakın aydın, doğrusal büyüme peşinde koşan kuruluşların, yol açtıkları üretim ve yönetim sorunlarını ele alıyor. Yarına bugünden hazırlanmada, atılması zorunlu adımlar, alınması gerekli önlemler gündeme taşınıyor.

*

Yarının ülkelere ne getireceği bilinmeyen dünyada, geleceğe bakıldığında, ufuk ötesi öngörülmediği gibi, sisler altında kalan ufuk da görülmüyor. Bir yüzyıldan bir yüzyıla geçerken, güç bağımlısı siyasal kuruluşların yerine, hizmet sevdalısı gönüllü kuruluşlar geçiyor.Bilinen dünyadan ayrılarak, bilinmeyen dünyaya doğru giderken, çok şeritli kara yollarının, büyük havaalanlarının, geniş limanların yetmediğini, eleştirel düşünen bütün aydınlar görüyor.

*

Değişmeyenlerin güçlerini yitirerek sahneden çekildikleri, sarsıcı çalkantılarla dolu yeni yüzyılda, batan güneşin nereden doğacağını kimse bilmiyor.Yerel bilme,küresel görme zamanının geldiğine inanan aydınlar, elele vererek arayışlarına devam ediyorlar. Seküler dünyanın dört bir köşesinde, gelmekte olan kasırgayı sezenler, Batı’nın tek dünyalı ekonomik değerlerinden daha çok, Doğu’nun hem ekonomik, hem kültürel iki dünyalı, değerlerine önem veriyorlar.

*

Dünyada “Öğrenen Kuruluşlar” kuramının öncüsü Peter Senge, hiç kimse geçmişe bakmasın, ne yapılması gerektiğini, geçmişte yapılanlara bakılarak bulunmasının söz konusu olmadığını söylüyor. Üretimdeki ve yönetimdeki gelişmeler, yeni açılımlar, yeni atılımlar yapmanın zamanının geçmekte olduğunu gösteriyorlar.Peter Drucker’ın yıllar önceden gördüğü gibi, bildiklerini unutmayan kuruluşlar, pazarlardan çekilmek zorunda kalıyorlar.

*

Üretimde ve yönetimde ülkelerin, birbirlerine bağımlı hale geldiği sınırsız dünyada, geleceğin geçmişin devamı olmayacağını, üretimin ve yönetimin öncüleri, yaptıkları çalışmalarda sürekli vurguluyorlar. Yıldan yıla yeni tehditler yanında, yeni fırsatların getiren gelişmeler, üretimde ve yönetimde Avrupa’nın ve Amerika’nın, büyük bir güç körlüğüne düştüklerini gösteriyor. Yirminci yüzyılın yöntemleriyle, yeni sorunların çözülemeyeceği bütün dünya görüyor.

*

Dünyayı büyük ve sert kuruluşlar değil, küçük ve yumuşak kuruluşlar dönüştürür.

*

Bilinmeyen yollar bulmasını, yeni adımlar atmasını bilenler, yenilik yaparlar

*

Üretimi ve yönetimi yeniden yapılandıranlar, her alanda çığır açarlar.