Prof. Dr. Nazif Gürdoğan Yazar, Akademisyen

Mart 2023

38 yazı

1 Mart 2023, 12:13

ÜRETİM DÜNYAYI YÖNETİM İNSANI BİLMEKTİR

Yönetimin tarihi insanlığın tarihiyle başlar, yönetim sanatların en eskisi, bilimlerin en yenisi bilinir. Dünyada köklü dönüşümlere yol açan gelişmeler doğrultusunda, değişik ülkelerde yönetim sorunlarını, ele alan kitapların sayısı, son yıllarda katlanarak artıyor.Dünyada siyasal sınırların esnekleşmesiyle hızlanan küreselleşme,her ülkeyi,her kuruluşu hem yıkıcı tehditlerle, hem yapıcı fırsatlarla karşı karşıya getiriyor.

*

Yönetim ve üretim bilimleri kuruluşlarda ve ülkelerde, yenilikci yaklaşımları özendiren, dinamiklerin başında geliyorlar. Araştırmalarda gelecekte merkeziyetçi, hiyerarşik, insana güvenmeyen, yönetim kuramlarına yer olmadığı vurgulanıyor. Richard Pascale ve Antony Athos, Batı’da büyük yankı uyandıran, Türkçe’ye de kazandırılan, “The Art of Japanese Management” kitaplarında, Amerika’da ve Japonya’da kuruluşların yönetime bakışlarını tartışıyorlar.

*

Makinalara ağırlık veren, çalışanları makinalaştıran sanayi toplumlarının, yönetim paradigmaları, kültürlerin ve değerlerin önem kazandığı, bilgi toplumlarında geçerliliklerini yitiriyorlar. Bir kuruluş ne üretirse üretsin başarılı yönetimde, “Beş M” formülüyle özetlenen girdiler, gerekli olmakla birlikte, hiçbir alanda yeterli olmuyorlar. Bilgi toplumlarında bilinen kuramlar unutuluyor, bilinmeyen yeni yaklaşımlar tartışılıyor.

*

Dünyadaki değişmelere ayak uyduramayan devletler, Roma, Madrit, Londra, Viyana, İstanbul, Moskova çevresinde oluşan büyük güçler gibi, dağılmaktan kurtulamıyorlar. Sovyetler Birliği, bir iç ya da dış savaşla değil, dünyadaki gelişmelerin arkasında kaldığı için dağılıyor. Artık devletlerin geleceklerinin güvencelerini, savaşçı güçlerini yansıtan orduları değil, barışçı güçlerini yansıtan, üretimi artırma peşinde koşan kuruluşları veriyorlar.

*

Dünyada hiçbir kuruluş merkez bankası gibi istediği zaman, istediği kadar para basamaz. Artık kuruluşların ortalama ömürleri kırk yılı aşmıyor. Değişmelere açık olmayan, kültürdeki ve ekonomideki gelişmelerle, kendilerini sürekli yenilemeyen, dünyaya gözlerini kapayan kuruluşlar, yok olmaktan kurtulamıyorlar. Devletler dünyasında olduğu gibi, kuruluşlar dünyasında değişime ayak direyenler, çok geçmeden ömürlerini tamamlıyorlar.

*

Yazarlar kitaplarında, Amerikalıların düşmanlarının Japonlar ya da Almanlar değil, kendi kendilerini sınırlayan, yönetim kültürlerinin olduğunu ortaya koyuyorlar. Amerikalılar Japonlara bakarak, kendilerini daha derinden tanımaya, sorunlarını Japonların birikimlerinden yararlanarak, daha sağlıklı olarak çözmeye çalışıyorlar. Onlar Japonları kendilerinin izlemesi gereken, değişim ve dönüşüm yönünü görecekleri, bir ayna olarak düşünüyorlar.

*

Amerika, Japonya, Almanya ülkelerin birbirlerini görmede ayna oluyorlar.

*

Öğrenme özürlü olan devletler, kuruluşlar uzun ömürlü olmazlar.

*

Kuruluşlar canlıdır, çevreye uyum sağlamazlarsa ölürler.

2 Mart 2023, 12:20

İÇKİ BAĞIMLIĞI İNSANLARI ALIŞVERİŞ BAĞIMLIĞI TOPLUMLARI YOKSULLUĞUN DEMİR KAFESİNE DÜŞÜRÜR

Dünyanın dört bir yanını, etkisi altına alan alışveriş ekonomisinde, yerel ve küresel kuruluşlar, insanların kararlarını etkilemek için, değişik pazarlama yöntemlerine başvururlar. İnsanları satın almaya ikna etme yöntemleri arasında indirimli satışlardan, “hemen al sonra öde” ve “bir öde üç al” diyen vadeli ödemeler ilk sıralarda yer alır. Onları göz yanılmalarına dayanan, aldatıcı uygulamalar izler.

*

İşletmeler fabrikalarında üretim yaparlar, alışveriş merkezlerinde markalarını satarlar. Onlar satışlarını arttırabilmek için, yanıltıcı tanıtımlardan, ürünlerin değerini abartan sunumlara kadar, her yöntemden yararlanırlar. Normal fiyatların mevsimlik satışlarla ucuz gösterilmesi, en çok başvurulan yollardan biridir. Birbirini tamamlayan ve birlikte satılan, iki üründen birinin fiyatı düşük tutulurken birinin fiyatı yüksek tutularak kazançlar düşürülmez.

*

Erich Fromm’un "Olmak ya da Sahip Olmak" kitabında vurguladığı gibi, dünyanın her yanında insanlar birbirlerinin ne bildiklerine değil, nelere sahip olduklarına bakıyorlar.Tüketim ekonomisinin ana vatını olan Amerika’da, gerekli gereksiz durmadan mağaza mağaza dolaşarak, alışveriş peşinde koşmak, bir hastalık olarak kabul edilmektedir. Üreticilerin yanıltıcı pazarlama yöntemleriyle, özendirdiği alışveriş çılgınlığı, sel suyu gibi Amerika'dan bütün dünyaya yayılmıştır.

*

Ekonomik ve kültürel hayatın sürükleyici eylemi alışverişi bir hastalığa dönüştüren, insanları durmadan bir şeyler satın almaya zorlayan, kışkırtıcı ortamlar ve alınması gereken önlemler, bütün dünya üniversitelerinde araştırılıyor. Hastalığı önleyici ilaçlar ve tedavi yöntemleri geliştiriliyor. Değişik üniversitelerde yapılan araştırmalar, alışveriş hastalarıyla birlikte, tüketim ortamının özelliklerinin, altı ana başlık altında toplandığını ortaya koymuştur.

*

1. Alışveriş hastaları kafalarında sürekli bir şeyler satın alma düşüncesiyle dolaşırlar.

*

2. Hastalar gece gündüz bir şeyler satın almayı düşündükleri için, genellikle ihtiyaçları olmayan şeyleri alırlar.

*

3. Tüketimi arttırmak için, işletmeler gerçek ihtiyaçlardan daha çok, yapay ihtiyaçlar üreterek, herkesi sürekli bir şeyler almak zorunda bırakırlar.

*

4. Gerekli gereksiz alışveriş insanların banka kartlarıyla, borçlanmasını özendirerek, borçlarının büyümesine yol açar.

*

5. Sürekli satın alma peşinde koşanlar, aile huzurunu bozarak toplumsal çözülmelere hız kazandırırlar.

*

6. Kendilerini alışverişe kaptıranlar, alışveriş merkezlerine gitmezlerse huzursuz olurlar.

*

Alışverişlerin bir bağımlığa dönüştüğü, sahip olma yarışının, her alanı kuşattığı toplumlarda, hayatın kalitesini arttırmayan, ekonomik ve kültürel zenginliğe katkısı olmayan, ürünlerin alınması ve satılması büyük önem kazanmıştır. Savurganlığı akıl almaz boyutlara ulaştıran alışveriş bağımlıları, toplumların yapıcı gücünden daha çok, yıkıcı gücünü özendirirler. Satın almaya olan tutkunluk, insanların tasarruf güçlerini dinamitleyerek, varlık içinde yokluk çekmeye sürüklüyor.

*

Toplumların bilgi ve bilgelik birikimleri, tüketim değil üretim bağımlılarıyla zenginleşir.

*

Alışveriş ihtiyaçları karşılamaktan, istekleri karşılmaya dönüşünce bağımlılık başlar.

*

Toplumlarda alkol bağımlığı gibi, alışveriş bağımlığı da yıkımları hızlandırır.

3 Mart 2023, 12:09

EKONOMİLERDE BİR TAŞLA İKİ KUŞ VURULMAZ BİR SERMAYEYLE İKİ YATIRIM YAPILMAZ

Kuruluşların uzun ömürlü olmaları, süreklilik içinde yenilenmeye, yenilenirken giderlerini azaltmaya, gelirlerini artırmaya dayanır. Kuruluşlarda gelen yılların, geçen yıllardan daha başarılı olmaları,üretim yöntemlerini geliştirmek ve yönetim yaklaşımlarını zenginleştirmek için, yıldan yıla yeni yatırımlar yapmalarından kaynaklanır. Kuruluşlar geçmiş yıllardan gelecek yıllara, yaptıkları sürekli yatırımlarla taşınırlar.

*

Kuruluşlarda verimliliğin artırılarak, pazarlarda yarışma üstünlüğü kazanılmasında, yenileyici yatırımlar büyük önem taşırlar.Yatırımlar üretim,finansman, pazarlama gibi,ana işletme fonksiyonlarında, kusursuzluğu arayan kuruluşların, güç dinamiklerini oluştururlar. Yatırımlarla kuruluşlar üretim güçlerini büyütürken, destekci yan sanayi kuruluşlarına yeni üretim alanları açarlar. Üretime katılan her yeni kuruluşla, ekonomik ve kültürel hayat, çok boyutlu bir canlılık kazanır.

*

Kuruluşların dünya pazarlarına açılmaları için, yatırımlardan sağlanan gelirlerin, üretim giderlerini karşılaması ve kazanç sağlaması, ekonominin doğal ve temel yasasıdır. Uzun dönemde sağladıkları gelirlerle, yol açtıkları giderleri karşılamayan yatırımlar, kuruluşların öz kaynaklarını eritirler. İster ürün, ister hizmet üretsin, gelirleri giderlerini karşılamayan hiçbir kuruluş, uzun dönemde varlığını koruyamaz. Bunun için kuruluşlar yatırım yaparken, kılı kırk yarmak zorundadırlar.

*

Kuruluşlar hem yerel hem küresel pazarlarda, yaptıkları yatırımlarla büyürler. Kuruluşların dünya pazarlarındaki paylarının büyümesi, doğru alanlarda, doğru zamanlarda, doğru yatırımlar yapmalarından kaynaklanır. Kuruluşlarda sürdürülebilirlik, ekonomilerde canlılık, düzenli yatırımlarla sağlanır. Dünyanın bütün ülkelerinde, tarihsel yapılar şehirlerin kültürlerinde yeni açılımların, yatırımlar ekonomilerinde köklü atılımların sürükleyici güçleri olurlar.

*

Anadolu’nun bin yıllık bilgi ve bilgelik sahibi insanlarının, düşünce ve eylem dünyasında, sermayenin, toprağın, suyun ve bilginin boş durması istenmediği için, hayatın her alanında yatırımlar özendirilir. Yatırımlarla dünyanın, ülkelerin, kuruluşların kaynakları, Hernando De Soto’nun “Sermayenin Sırrı” kitabında ayrıntılı olarak anlattığı gibi, giderleri büyüten statik servetlerden daha çok, gelirleri artıran dinamik sermayelere dönüşürler.

*

Sağlam verilere dayanarak gerçekleştirilen yatırımlar, kuruluşların finansal kaynaklarıyla birlikte, ülkelerin doğal zenginliklerinin değerlendirilmesinde başı çekerler. Ve toplumun bütün kesimlerinin gelir ve yaşama düzeylerinin artırılmasına katkıda bulunurlar. Bunun için yatırımlar kuruluşlar için, yararlı oldukları kadar, şehirler için, ülkeler için, dünya için yararlıdır. Dünyanın her yerinde yatırımlar, çevrelerinde halka halka genişleyen, büyük çekim alanları oluştururlar.

*

Kazançlarını artırmaktan önce, üretimlerini artırmak için, yatırım yapan kuruluşlar başarılı olurlar.

*

Kuruluşlar ne kadar az girdilerle, ne kadar çok çıktılar elde ederlerse, o kadar güç kazanırlar.

*

Yatırımlarla ülkelerin ve kuruluşların, finansal kaynakları kalıcı ürünlere dönüşür.

3 Mart 2023, 17:38

EO DERGİSİN'DE ERDEM BEYAZIT İLE YAPILAN ÖNEMLİ BİR SÖYLEŞİ

================================================== RAHMET OKUNMASI DİLEĞİYLE Efendim, öncelikle 50. sanat yılınızı kutlu olsun... Teşekkür ederim. İlk gençlik yıllarınızdan bugünlere doğru gelmek istiyorum. Ama bu 50. sanat yılını kısaca değerlendirmeniz mümkün mü? Sanatta elli yılı, yani yarım asrı geride bıraktınız. Bu nasıl bir duygu? Sanatta elli yıl. Bu, mühim bir şeydir tabi ki. Bunu geçen sene Rasim (Özdenören) vesilesiyle de biraz düşünmüştüm. Ama burada yalnız sanat yok, biz koşturduk yıllar boyunca... Ayrıca biz, yalnızca yazan, yalnızca okuyan, yalnızca konuşan, yalnızca dolaşan bir insan da değiliz. Elbette efendim, fildişi kulesinde değil, sahadasınız... Muhakkak, sahadayız. Hem de nasıl bir sahadayız? 70’li yıllarda geceler boyu sabaha kadar gençlere konuştuğumu bilirim. Konuştuğumuz şey şu: “Kardeşim biz okumaya, biz meselelerimizi konuşmaya, biz yazı yazmaya mecburuz, mahkûmuz. Bunu yapmadan da bir adım ileri gidemeyiz. Binaenaleyh, ilk görevimiz de budur.” Şimdi diyeceksiniz ki “Yahu her gün okuldan dağılan çocukların üzerine bomba atılıyor. Her gün, üç kişi, beş kişi, on kişi ölüyor. Siz de okuyun diyorsunuz...” Ama bu ortamda ne yapalım? Bir taraftan partiler kurulmuş ve çok sıkıştırılıyoruz. Çünkü hepsi gençliği istismar etmek istiyor. Biz de onları bloke ediyoruz. Kuzuyu kurda yem etmemek için. Sabahlara kadar konuşuyorum. Tabi ki konuşmalarımızı birkaç hadis üzerine bina ediyoruz. Biri şudur: “Kıyamet koparken bile elinizdeki yeşil fidanı dikeceksiniz.” Bir gün bakıyorsunuz ki pencereden, dışarıda kıyamet kopuyor. Bombalar atılıyor, bilmem ne oluyor, şu oluyor, bu oluyor, kıyamet kopuyor. Kafanızı kaldırıp bakacaksınız sonra tekrar indireceksiniz ve diyeceksiniz ki “Dışarıda kıyamet var ama benim yapmam gereken iş, elimdeki fidanı dikmektir”. İşte o konuşmalarda benim yaptığım da buydu. Böyle konuşmalar yapardım. Çünkü içi boş bir milliyetçilik her zaman zarar verir. İşte mesela Hırant Dink’i öldürdüler. Hırant Dink, doğduğu toprağı seven bir adam. Ve en çok koruyacağımız insan. Ayrıca, vatanını yani doğduğu toprağı sevmekten daha mübarek ne olabilir? Ne olabilir? Ama öldürdüler. Çok da güzel bir şiir yazdı Cahit Koytak onun için. Bu 50 yıllık sanat hayatınızda, XX. yüzyıl Türk edebiyatının özellikle ikinci yarısına yön veren köklü dergilerdeki tanıklığınız dikkat çekici... Evet, küçük de olsa bir hizmetimiz olduysa ne mutlu. Ama her şeye rağmen, o gün bugündür biliyorsunuz, maalesef bizi ‘yok gibi’ farz edenler de vardır. Nazım’ın oğlu Memet Fuat’ın neşrettiği bir antoloji çıktı. Bu antolojide Sezai Karakoç da var. Bu antoloji ile ilgili bir yazı çıkmıştı Cumhuriyet gazetesinde o dönemlerde. O yazıda şöyle diyordu (yazar adı hatırımda değil) Mehmet Fuat için, “Ben senin solcu olmadığını zaten biliyordum. Senin, baban Nazım Hikmet dışında solculukla hiçbir alakan yok. Sen Sezai Karakoç’a nasıl yer verirsin”. Böyle bir şey olabilir mi? İşte böyle bir ortam vardı. Bizi ‘yok gibi’ farz ediyorlardı. Yine hiç unutmam, onu da anlatmak isterim: Mavera dergisi yavaş yavaş okunmaya başlamıştı. Bu sefer de “Bunlar Aramko’dan besleniyorlar” demeye başladılar. Ben Aramko’nun ne olduğunu hiç bilmiyorum. Ama sonra öğrendik ki meğer bir Arap şirketiymiş. Yani bize deve irisi, koca koca adamlar, “Siz Arap doları yiyorsunuz” diye iftira atıyorlar. Halbuki biz o günlerde, her gün Mavera’da karnımızı nasıl doyuruyoruz, anlatayım: Mavera’da toplanıyoruz, yemek yemek mecburiyetindeyiz. Rahmetli Cahit gitti, bir çuval mercimek aldı, bir çuval da nohut, soğan aldı. Biz her gün, mercimek çorbası ya da lapası neyse, onun başına otururuz, kim gelirse artık, yani sağdan soldan memur şu bu. Çünkü herkes parasız o dönemde. Biz karnımızı böyle doyuruyoruz, çorba yapıyoruz her gün Mavera’nın mutfağında. Arap dolarları, Aramko’lar nerde? Hatta şimdi Anadolu’ya gittiğimde, bir minare ustası yaklaşır yanıma, der ki Mavera’da o mütevazı sofrada yediği yemeği hatırlatır ve “Ben onu unutamıyorum, o bir cennet taamıydı” der. Benim en büyük mutluğum odur. Biraz lise yıllarınızdan bahsetseniz... Belki hayatımda ilk defa liseyi değişik bir şekilde yorumlamak, lisedeki bu birikimi anlatmak istiyorum. 1955 yılında lise öğrencileri bir araya gelmişler ve ilk defa Anadolu’da bir edebiyat harekâtı, bir okuma harekâtı başlamış. Bu da tabi Nuri Pakdil gibi gerçekten çok ışıltılı, çok vurgulu bir sanatkârın, bir yazarın önderliğinde olmuş. Biz lise birinci sınıfa başladığımızda Nuri Pakdil lise dördüncü sınıfta okuyordu... O zaman iki türlü lise vardı. Bir dört sınıflı liseler, bir üç sınıflı liseler. Maraş gibi bir yerde, Nuri Pakdil’in getirdiği yenilik nedir? O günlerde, Maraş otuz kırk bin nüfuslu bir kasaba sayılabilir. Nuri Pakdil lise edebiyat kolunun Hamle dergisini çıkarıyor. Ayrıca yine Maraş’taki yerel gazetelerin birinde, Hizmet adlı mahalli gazetede, henüz lise öğrencisi olan Nuri Pakdil sanat sayfası düzenliyor. Tabii sadece Nuri Pakdil değil, orada önemli isimler de var. Mesela bizim Mustafa Atatanır diye bir edebiyat hocamız var, kendisi Ahmet Hamdi Tanpınar’ın talebesidir. Atatanır Hocanın, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Hikâyeciliği üzerine bizim çıkardığımız Hamle dergilerinde de birkaç sayı süren ciddi değerlendirme yazıları vardır. Atatanır Hoca, Büyük Doğu çıkarken Necip Fazıl’la da beraber çalışmış. Biz de Nuri Pakdil’in izinden gidiyoruz. Nuri Pakdil, çok pırıltılı, çok coşkulu, çok müthiş bir insan. Nuri Pakdil, bizim ağabeyimiz, biz her şeyi ondan görmüşüz. Mesela, onun o dönemde oynadığı üç tane piyes var: Bir, Cevat Fehmi Başkurt’un Paydos’u. İki, Moliere’in Kibarlık Budalası. Üç, yine Moliere’in Hastalık Hastası... İyi bir tiyatro izleyicisiydim ben ve o üç oyunu ilk kez Nuri Pakdil'den seyrettim. İstanbul’a geldiğim zaman bütün o Kenterleri, Genco Erkalları, hiç kaçırmadan seyrederdim. Hiç birinden aşağı değildi Nuri Pakdil, fevkaladeydi. Hatta Paydos’ta Muallim Murtaza’yı oynarken ağladığımı hatırlıyorum. Sizin için önemli bir ufuk Nuri Pakdil... Tabii bizim için lise ikinci sınıfta böyle bir ufkun açılması çok mühim, bu bir. İkincisi, o dönemde Nuri Pakdil'in çıkardığı Hamle dergisi ve mahalli gazetelerdeki sanat sayfaları çok büyük yankı yaptı. Diyebilirim ki her sayısı Türkiye çapında yankı yapardı, Nurullah Ataç, Salah Birsel bunlardan bahsederdi. Kitaplarda var bunlar, atıflar yapmışlardır. Bizim için Nuri Pakdil bu, anlatabiliyor muyum? Hatta Hukuk Fakültesinde okurken yazları Maraş’a geliyor, bizimle irtibat kuruyor, yani Nuri Pakdil bize ağabeylik yapıyor. Edebiyat’ın tutmasında, Edebiyat dergisinin ekol olmasında da bu çok önemlidir. Bu da Nuri Pakdil’in eseridir, öncü Nuri Pakdil’dir. Her bakımdan gerek yazıdaki stili bakımından, gerek oyunculuğu bakımından önümüzde bir öncü, bir liderdir. Biz tamamıyla ona öykünüyoruz, ona öykünerek yazı yazıyoruz... Ve tabii ki çok büyük emeği var üzerimizde. Ama çok enteresan bir insandır, birlikte yaşamak gerçekten çok zordur. Onunla, en uzun birlikte yaşayan da ben oldum. Bahçelievler’de, Bülbülderesi’nde, Rasim Özdenören’le, Nazif Gürdoğan’la da bir ara beraber kalmışızdır. Hatta Rasim’in anne ve babası vardı, bir odada onlar otururdu, bir odada Rasim ile ben. Bu iki üç sene devam etti. Rasim Amerika’ya gitti o sırada, ben onlarla kalmaya devam ettim. Çok tatlı günlerimiz oldu. Maraş Lisesi’nde Cahit Zarifoğlu, Rasim Özdenören, Alaeddin Özdenören, Mehmet Âkif İnan gibi arkadaşlarınız var. Acaba siz bu buluşmayı nasıl yorumluyorsunuz? En ufak bir şüphe yoktur ki bizim bir araya gelmemiz Cenab-ı Allahın bir lütfudur. Önce Mehmet Akif İnan’dan bahsedeyim biraz. Mehmet Âkif İnan, hayat boyu konferanslar verdi, bütün Anadolu’yu dolaştı. Bilhassa edebiyat ve medeniyet üzerine ilişkiler kurdu. Âkif İnan, Urfa’dan Maraş’a geldiğinde, Alaeddin’in sınıfındaydı. Alaeddin bir gün geldi, dedi ki “Urfa’dan biri geldi, aruzla heceyle şiir yazıyor, bizim yazdıklarımızı da hiç önemsemiyor, onlara en ufak bir değer vermiyor” dedi. Âkif İnan’la biz de tanıştık. Fakat sonra Nuri Pakdil’in tesiriyle aruz ve heceden vazgeçti, biliyorsunuz. Nuri Pakdil anlata anlata onu değiştirmiştir. Düşünün bir Mehmet Âkif İnan geliyor, aruzla yazıyor ve epey bir mesafe almış. Sonra Nuri Pakdil’in etkisiyle aruzdan da heceden de vazgeçiyor. Âkif’te öyle bir duygu gelişti ki “Ben öyle yepyeni bir şey yazayım ki onu kimse aşamasın”. Bunu da gerçekleştirdi, beyit ve mısraı bir bakıma diriltti ama klasik tarzda değil, tamamen yeni bir bakışla. Mesela, bir gün Sezai Karakoç gelmiş, Hilal dergisinin Ankara’daki bürosuna. Hilal dergisi, o günün en çok satan dergilerinden biri, Mehmet Âkif İnan çıkarıyor. Âkif İnan’ın da hararetle aruzu savunduğu zamanlar, Sezai Karakoç’a diyor ki, “Sen bu işi bırak, aruzla şiirler yaz.” Sezai Karakoç’un bu yüzden Âkif İnan’a karşı bir kırgınlığı vardır. Dediğim gibi, Allah’ın bir lütfu, bir tecellisidir, bir araya gelmemiz. Anadolu’da böyle bir okuma harekâtının başlaması önemli bir şeydir. Edebiyat öğretmenleri açısından da şanslıyız. Biraz önce bahsettim, Tanpınar’ın öğrencisi Mustafa Atatanır edebiyat hocamız. Ayrıca yine bir başka edebiyat hocamız, Haldun Taner’in öğrencisi Handan Hanım’dır ki beni öğretmenler odasında ilk kez diğer öğretmenlere takdim eden de odur. Bir de Yusuf Ziya Bey diye bir edebiyat öğretmenimiz var. O da bizi çok seviyor, çünkü o zamanlar Rasim’in Varlık’ta yazıları çıkıyor, biz çeşitli yerlerde yazı yazıyoruz. Hatta bir gün, tam hatırlayamıyorum Ataç mı ölmüştü, Sait Faik mi, hangisiydi, sanki bizim yakınımızmış gibi, Yusuf Ziya Bey geldi başsağlığı diledi. Kendisi de edebiyat öğretmeni olmasına rağmen, bizi edebiyat ailesinden görüyordu. Böyle hocalarımız vardı, böyle bir ortamımız vardı. Bu Allah’ın bir lütfu değildir de nedir? Yani burada anlatmak, vurgulamak istediğim şu: Türkiye’de ilk defa Anadolu’da bir okuma harekâtı başlamış. Biz lise edebiyat derslerinde nerde kalmışız? Mehmet Âkif’te kalmışız. Ben o zamanlar, Gençlik gazetesinin genel yayın sekreteriyken gazetenin sahibi İstanbul’a giderken bana soruyor, “İstanbul’a gidiyorum, ne getireyim sana?” Ben de ondan Sezai Karakoç’un Körfez’ini, Şahdamar’ını, Turgut Uyar’ın Dünyanın En Güzel Arabistanı’nı, Edip Cansever’in kitaplarını, yani o gün için II. Yeni’nin ne kadar kitabı varsa, ben onları istiyorum. Bize geliyor ve elimden düşmüyor, sabahlara kadar okuyorum... Ezberleyip, Maraş caddelerinde volta atarken arkadaşlarınıza okuduğunuzu biliyoruz... Aynen öyle. Ezberliyorum ve arkadaşlara okuyorum. Özellikle de Cahit (Zarifoğlu) ile paslaşarak. Cahit ve ben tabii özellikle, hastalık derecesinde... Çünkü şairiz. Bu okuma harekâtı çok önemlidir, Maraş’taki harekâtın özüdür, belkemiğini oluşturur. Efendim, bu okuma harekâtını biraz örneklerle açmak isterim. Okuma serüveninizin Hazret-i Ali kıssalarıyla başladığını, Feridun Fazıl Tülbentçi, Abdullah Ziya Kozanoğlu ve Nihal Atsız ile devam ettiğini okumuştum. Kimleri daha çok okuyordunuz? İlkokuldayken her gece mutlaka bir Hazret-i Ali kitabı okurdum. Maraş’ta Ulu Cami’nin kenarında satılırdı o kitaplar. İlkokulda bir arkadaşım vardı Hacı Elmas. Onunla beraber alır, değiş tokuş ederdik, yani masrafı yarıya bölmüş olurduk. Tabi ağlayarak okurduk. Dini alt yapım bu kitaplardan gelir. Ortaokulda Feridun Fazıl Tülbentçi’nin kitaplarını okumaya başladım ve ben ne kadar kitabı elime geçtiyse okumuşumdur. Sonra Nihal Atsız ve Abdullah Ziya Kozanoğlu ile tanıştık. Bozkurtlar Diriliyor’u, Barbaros Hayrettin’i, Oruç Reis’i falan okuduk. Tabi bu kitaplar çok heyecan verici kitaplardı. Benim tarih bilgim biraz da buralardan gelir. Şimdi düşünüyorum ve aslında çok da merak ediyorum, bu kitaplar nerede, hâlâ okunuyor mu, çocuklara veriliyor mu? Çünkü müthiş kitaplardı onlar. Mesela, M. Turhan Tan’ın Viyana Dönüşü adlı romanı müthiş bir kitaptır. Lise ikide ben klasikleri okumaya başladım. Ev ödevim zannederim, Flaubert’ten Madame Bovary idi. Tabi ondan evvel, bende müthiş bir Rus romanı aşkı başlamıştı. Dostoyevski hayatımın içine girdi. O dönemdeki sınıf arkadaşlarınızın hepsinde Dostoyevski hayranlığı göze çarpıyor... Tabi ki... Çünkü hep beraber okurduk. Mesela rahmetli Cahit’e baskı yaparak çok zor okuttuğumu hatırlıyorum. Ama sindirmiştir. Çünkü Cahit çok zor okurdu, aynen Özal gibi Red Kit okumayı severdi. Ben hâlâ okurum hatta şu anda bile başucumda açıktır Dostoyevski’nin Suç ve Ceza’sı, Budala’sı, Karamazof Kardeşler’i. Tabi yalnız Dostoyevski değil. Şolohov’u üç kere beş kere okumuşumdur. Boris Pasternak’ın Doktor Jivago’sunu unutmamak lazım. Pasternak müthiş bir şair, hem bir şair hem bir romancı. Yine Gogol, dönüp dönüp okuduklarımdandır. Gogol’un Ölü Canlar’ı benim için bir numaradır. Mesela Orhan Pamuk’un Kar’ını okuyorum, Dostoyevski’nin Ecinniler’ini görüyorum orada. Kar’daki modelin oradan geldiğini düşünüyorum. Yine Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Saatleri Ayarlama Enstitüsü de oralardan ilham almıştır. Yalnız bunlar değil tabii ki Rus romanı çok büyük, evrensel bir romandır, insanı anlatır ve birçok yazarı etkilemiştir. Efendim, ‘Büyük Doğu’, ‘Diriliş’, ‘Edebiyat’ ve özellikle kurucusu olduğunuz ‘Mavera’ gibi dergileri, bu dergiler çevresinde oluşan edebiyat hareketlerini sizin anlatımınızla dinlemek isterdik... Biliyorsunuz Büyük Doğu’yu Necip Fazıl Kısakürek çıkarıyor, “kapattım” diyor dergi kapanıyor, “çıkıyoruz” diyor dergi çıkıyor. Diriliş de aynı şekilde. Sezai Karakoç, sene 1967 olmalı, bir gün Ankara’ya geldi. Kızılay’da yürüyoruz, Sezai Karakoç “Diriliş’i kapatıyorum” dedi. Ben de itiraz ediyorum: “Ağabey, yapma etme, kapatma. Bu dergi artık sadece senin dergin değildir, hepimizin, milletin dergisidir.” O da “Hayır benimdir, kapatırım” diyor. Öyle bir tartışmamız oldu. Tabi ben onların o derinliğinin farkında değilim. Ben 300 lira maaş alan bir memurum. İstifa edeyim, ne olacak ki diye düşünüyorum. “Şu 12 sayı içerisinde dört beş tane kitap var onları neşrederek devam ederiz” deyince sinirlenerek “Sen ne bilirsin? Sen ne anlarsın? Bizde daha ne kitaplar var?” diye bana çıkıştı. Sonra da zaten dergiyi kapattı. O kapatınca, biz dedik ki bir dergi çıkaralım. Hatta aramızda espri de yapıyoruz “mendil kadar bir dergi çıkaralım” diye. Cahit yazıyor, Rasim’in de hikâyeleri var ama bende yazılmış bir şey yok. “Hem bu sayede elimiz de yazıya alışır, bir mendil kadar da olsa bir dergi çıkaralım” diyoruz. O günlerde Sezai Karakoç Ankara’ya çok sık gelirdi. O gelişlerden birini daha anlatmak isterim: Mevlâna ile Şems arasındaki ilişkiye benzer bir ilişki vardı, Rasim Özdenören ile Sezai Karakoç arasında... Rasim Özdenören daha önceden Sezai Karakoç’a “Ağabey size bir mektup yazıyorum, henüz bitiremedim, bitince göndereceğim” demiş. Dayanamamış, bir sabah kalkmış gelmiş Sezai Karakoç, kapıyı çalmış, “Ver o mektubu” demiş. Rasim dışarıda kahvaltı hazırlamakla meşgulken o içeri girmiş mektupla birlikte “Yedi kere okudum bu mektubu, daha da okurum” demiş. Şunu söylemek istiyorum: Sezai Karakoç’un Rasim’e yazdığı mektuplar eğer yayımlanırsa ileride Türk edebiyatına çok büyük açılımlar getirecek metinlerdir. Ama bu mektupları gelip Rasim’den almıştır. Rasim’in yazdıkları zaten kendisindedir. Dolayısıyla bütün o mektuplar Sezai Karakoç’tadır. Sonra Edebiyat dergisi çıktı. Sezai Karakoç bizimle irtibatı kesti. Diriliş’in yerine Edebiyat’ı ikame ediyoruz diye düşünmüş olmalı. Ama anlattığım gibi hiçbir alakası yok. Gittik geldik, ama anlatamadık. Hâlâ da bize küstür. Peki efendim, Mavera? O da şöyle. Büyük Doğu çıkıyor, kapanıyor. Diriliş çıkıyor, kapanıyor. Edebiyat da aynı şekilde. Bu dergiler hep kişiye bağlı dergilerdir, biliyorsun. Dedik ki “Biz öyle bir dergi çıkaralım ki bunun sahibi cemaat olsun, millet olsun”. Akabe Şirketini kurduk. Orada yayına başladık. Ben de memuriyetten istifa ettim. Mavera’nın macerası da böyle başladı. Hukuk tahsilinizi yarıda bırakıp edebiyat okumaya karar veriyorsunuz... Bu karardaki en önemli etken neydi? Şudur efendim: Hukuk Fakültesine gelip kaydolduk, Birinci sınıfı geçtik. Anayasa Hukukunu Ali Fuat Başgil’den okuyorum, Hıfzı Veldet Velidedeoğlu Medeni Hukuk derslerimize giriyor. O sırada 1960 ihtilali oluyor. Paramız yok. Rasim’le beraber öğretmen vekilliği yapmaya karar verdik ama olmadı. İhtilal sonrası bir kanun çıktı. Yedek subay öğretmen olarak Burdur Çuvallı Yeşilova Köyüne gittim. İki sene orda öğretmenlik yaptım, birçok hatıram da vardır orayla ilgili. Bu arada kaydımızı Ankara’ya alalım dedik. Çünkü Ankara Hukuk’ta devam mecburiyeti yok. Çalışırız, maaş alırız, sene sonunda da sınavlara girer, okulu yavaş yavaş bitiririz diye düşündük. Fakat bende bir hastalık var. Hem boş duramam hem de tembelim. Tekrar o Dostoyevski okumaları falan başladı. Kendimi hastalık derecesinde okumaya verdim. Rasim ile Cahit de İstiklal gazetesinde çalışıyorlar. Böyle bir ortamda ben de edebiyat bölümüne geçtim. Hadise budur. Hukuk, tıp, mantık elbette temel ilimlerdir. Ama bugün yeniden seçme imkânım olsaydı, ben sadece Osmanlıca öğrenir, sadece tarih ya da sosyoloji okurdum. Hadise budur. Rasim Özdenören, sizi Akif Beyle mukayese eder ve onu “ağa” sizi de “bey” olarak niteler. Şenol Demiröz de sizi “nesillerin ağabeyi” olarak adlandırıyor. Nesillerin ağabeyi olmak nasıl bir duygu? Bu çok güzel bir adlandırmadır, evet ağabey olmuşuz, ne yapalım ağabey diyorlar ama işin aslına bakarsanız nesillerin ağabeyi Fethi Gemuhluoğlu’dur. O, yüzlerce insanla tanışırdı. Ve hiçbir şekilde bu insanlarla ilgili bir sınırlaması yoktu. Kime söyleyelim, kim bize yardım edebilir, diye düşündüğümüz birçok problemimizde aklımıza hep o gelirdi, “Fethi ağabeyden başka kimimiz var, ona söyleyelim” derdik. Bizi dinler, sağa sola telefon eder ve elinden geliyorsa o işi hallederdi. Zaten, oturduğu yerden bu tür irtibatları kurardı. Kendisi de “Bende telefonmania var çocuklar, telefon etmeden duramam” derdi. Yani asıl ağabey Fethi Gemuhluoğlu’dur. Bizim ağabeyliğimize bakma sen. Temmuz 1981’de bir grup arkadaşınızla Afgan-Rus savaşının yoğun günlerinde mücahit kamplarına gidiyorsunuz. Gerçi Türkiye Yazarlar Birliği Basın Ödülü’nü kazanan “İpek Yolu’ndan Afganistan’a” adlı kitabınızda bu izlenimlerinizi anlattınız ama yine de sormama müsaade edin. Bu gezi fikrinin nasıl çıktığını biraz anlatabilir misiniz? Hadise şu. Mavera’dan zaten takip ettiniz. Biz, Mavera’yı yaymak için, okutmak için, mecburen sınırlarını genişletiyoruz. Bilhassa Cahit, Afganistan’daki mücahitlerle irtibat kurdu, herkesi yazıya teşvik ettiği gibi onları da yazıya teşvik etti. Böylece Afganistan mücahitlerinden Mavera’ya yazılar gelmeye başladı. Ama bir süre sonra bize sitem etmeye başladılar, herkes buralara geldi, siz gelmiyorsunuz diye. Birinci elden bir ilişkimiz yok, birinci elden bir haber de veremiyoruz. Cahit bu geziyi bir şekilde organize etti. O zamanlar TOFAŞ, Murat arabalarını çıkarıyor, Kartal çıkacak, reklamını yapıyorlar. Cahit, çok girişken biridir, “TOFAŞ’a bir teklif götürelim” dedi. TOFAŞ’a projeyi anlatan bir yazı yazdı, onlar da projeyi havada kaptı. Bütün o coğrafyada, yani İpek Yolunda o Kartal’ı dolaştıracağız ve dönüşte bir multivizyon gösterimi yapacağız. Ve öylece gerçekleşti o proje. Ama ben yirmi bir günde, yirmi kilo verdim. Kardeşim Ahmet hastalandı zatürree oldu, bizimle cepheye gelemedi. Böyle bir maceraydı. Bu politika parantezini bir mukayese ile kapatmama izin verirseniz şöyle sormak isterim: ‘Politika’ya bulaştınız ama izleyebildiğim kadarıyla birkaç yazı haricinde ‘poetika’dan uzak durdunuz. Şiir üzerine yazmamak, bir tercih miydi? Hâlimi, maceramın özünü anlattım sana. Vaktim yoktu. Ama zaman zaman gerek gazetelerden gerek dergilerden senin gibi geliyorlar, soruyorlar ben de dilimin döndüğünce cevap vermeye çalışıyorum. Bir bavul dolusu malzeme var. Ama maalesef disiplinli bir şekilde onları bir araya toplayıp şiir üzerine sistemli bir şey yazamadık. Hem şiirlerinizdeki mütevekkil hava, hem de şiir yayımlamadaki ekonomik tutumunuz, sabırlı bir şair olduğunuzu düşündürüyor. Sabırlı bir şair olarak Erdem Bayazıt gerçek hayatta da bu kadar sabırlı mıdır? Tabi ki ben zor yazan bir adamım. İlhama dayalıdır benim yazdıklarım. Şiir yayımlamadaki ekonomik tutumum böyle açıklanabilir. Sorunuzun diğer kısmına gelince, evet, şiirlerimde o sabırlı, o mütevekkil hava muhakkak vardır ve İslami olduğu içindir bu. Ama kendime sabırlı adam diyebilir miyim? Nasıl diyeyim? Diyemiyorum. Bir başka açıdan bakıldığında da sabırsız biriyim. Çünkü o sabırsızlık bize Necip Fazıl’dan sirayet etmiştir. Üstat’tan en çok duyduğumuz cümlelerden biri de şuydu: “Vaktim yok çocuklar.” Fethi ağabey de bunu çok sık söylerdi. Şiiriniz öncelikle Müslüman coğrafya olmak üzere “zulma uğramış bütün yüreklerin” feryat eden sesi olarak yankılanıyor. Böylelikle çağdaş bir destan oluyor şiiriniz... İlk defa bu kadar açık sana söylüyorum, belki bir iki yerde daha söylemiş olabilirim. Ses olarak benim şiirim eğer illa bir irtibat kurulacaksa, Nazım Hikmet’le ya da Ahmet Arif’le kurulur. Tempo olarak, doz olarak, ritim olarak onlarla irtibat kurulabilir ya da kurulmalıdır. Sizin şiirinizi okurken “sürüp gelen çağlardan” bir sesle karşılaşıyoruz... Şimdi, 70’li yıllar, 60’lı yılların sonu. Ortam belli, bizim hâlimiz belli, mücadelemiz belli. Aynı zamanda ilk günden beri siyasi yürüyüşümüz, bir tavrımız var. Biz Müslümanların ıstırabını çekiyoruz. Bunların hepsini bir araya getirdiğinizde işte benim bu şiirim ortaya çıkıyor. Namık Kemal’in dediği gibi "Bais-i şekvâ bize hüzn-i umûmidir Kemâl / Kendi derdi gönlümün billah gelmez yâdına"... Aynen öyle... “Sana, Bana, Vatanıma, Ülkemin İnsanlarına Dair” adlı şiirinizde “Alınlar görmüşüm ki vatanımın coğrafyasıdır” mısraından ilhamla sizin şiirleriniz için şöyle söylemek geliyor içimden “Erdem Bayazıt şiiri ki vatanımın coğrafyasıdır”. İnsanımızın duygu coğrafyasına bu kadar yaklaşabilmenin sırrı nedir? Maraş’ta herkesin bir yaylası, bahçesi, bağı vardır, oraya her yaz göçerler. Ona biz yurt deriz, yani vatan. Özünde o vardır. Cahit Zarifoğlu ile komşudur bizim yaylamız, Güzlek. Kitapta rastlarsınız Güzlek ismine. Kardeşim Ahmet Bayazıt’ın bir ara eline çok para geçti. Annem ölünce, Maraş’ta bir konak yaptırdı, kendisi gidip on beş gün kalmamıştır. Ama biz kaldık, velhasıl bu çocuklar da bizim gibi yurt sevgisiyle, vatan sevgisiyle, toprak sevgisiyle yetişsinler isterdim. Yani, oralarda vatanın duygu coğrafyasına da yaklaşıyor insan. Bunlar bir de kurguyla olan şeyler değil, ancak ilhamla olabilecek şeyler. Daha önce de söylediğim gibi ben ilhamla yazan biriyim. Bunlar üzerine daha ne konuşabilirim ki ben bir şiiri yakalamış ve söylüyorum. Şiirleriniz içinde bulunduğumuz kaotik ortama vurgu yaparken aynı zamanda içinde bir müjde barındırıyor. Nazif Gürdoğan şiiriniz için “Onun şiiri, geleceğinden hiç kuşkuya düşülmeyen bir zamanı haber verir.” der. Bu umut bilincinden söz etmek ister misiniz? Öncelikle kesin bir kural vardır: En kötü şartlarda dahi Müslüman ümitsiz olmaz. Ayrıca biraz önce de söylediğim o hadis-i şerifteki gibi, elimizdeki fidanı dikeceğiz. Müslümana ümitsizlik yakışmaz, durmak yakışmaz. Bunu anlatmaya çalışıyorum. O güzel dünya mutlaka gelecek, öyle bir şey olacak muhakkak. Mutlaka biz layık olursak Cenab-ı Allah bir fırsat verecek. O sürüp gelen çağlardan sesle, hep bu umutla yazdım ben. Efendim, şiirinizdeki önemli temalardan biri de aşk. ‘Aşk’a nasıl ve nereden bakıyorsunuz? Fuzuli’nin dediği gibi “Aşk imiş her ne var âlemde / İlm bir kıyl ü kal imiş ancak”. Bundan başka ne denir ki? Toplu şiirlerinizin yeni baskısını şöyle takdim ediyorsunuz: “Okuyucuma! / Şiir diye / Bir ömür tüketerek yazdıklarım / İki saatte okunuyor / Bundan ucuz ne olabilir / Havadan başka.” Kendi şiirlerini çok acımasız eleştiren bir şair mi var bu sözlerin arkasında? Öyle değil tabi ki. Çalışarak yazılmış şiirler değildir benim şiirlerim. İlhama dayalıdır. Ne yazık ki ilham da bu kadar geliyor. Benim kitabımda ilham dışı yazılmış birkaç tane şiir vardır. Bunlardan biri Dünyaya Dair’dir. Onun yazılış hikayesi de şöyledir. Ben hep söylerdim, “Bana bir kelime verin, size bir şiir yazayım.” Rasim bir gün dedi ki “Al sana üç tane kelime, hadi bakalım bir şiir yaz.” Kelimeler de sanırım, ‘mağara’, ‘otel’ ve ‘dünya’ idi. O şiir öyle yazıldı. Yine ilham dışı yazılmış bir başka şiirim, Bosna’ya Yazıt’tır. Diğeri de Gelecek Zaman Risalesi’ndedir. Gelecek Zaman Risalesi’ndeki şiirlerinizde, bir müzisyenin nota defterlerini andıran bir kullanımla “hızlı + coşkulu + yüksek + hafif + gürültülü + kararlı + sabit” gibi ifadelere yer veriyorsunuz... Bunlar şiirlerin okunma hızını mı belirliyor ya da neyi işaretliyor? Biliyorsunuz Necip Fazıl’ın Senfoni şiiri vardır. Sonra bunun adını Çile olarak değiştirmiştir. Senfonik bir şiirdir bu. Yine Sezai Karakoç’un bazı şiirleri mesela Fırtına, Sesler tamamıyla senfonik şiirlerdir. Bir müzisyen senfoniyi nasıl tasarlarsa, şair de o şiirleri bir nevi öyle, bir senfoni gibi tasarlar. Verebildim mi veremedim mi bilemiyorum ama ben de Gelecek Zaman Risalesi’ndeki şiirlerimde o senfonik söyleyişi aksettirmeye çalıştım. Bu şiirleri de diğer şiirleriniz gibi kasete okumayı düşünüyor musunuz? Çünkü şairler kendi şiirlerini pek okuyamazlar ama sizin şiirleriniz sizin sesinizle sanki daha farklı bir anlam kazanıyor... Gelecek Zaman Risalesi’ndeki şiirlerin birçoğunu ben okudum aslında. Ama bir önceki gibi bir kasette toplamadık. O ilk kasetin hikayesi de şöyledir: Ankarada’yız, Sebeb Ey yeni yayımlanmış ve Gökalp diye bir arkadaşımız var. Kelimenin tam manasıyla, pintişti bana. Pintişmek, bir nevi ısrar etmek, yapışmak anlamında Maraş’ta kullanılan bir kelimedir. “Ağabey,” dedi “ben Asır Ajans’ı kuruyorum. Senin de bu şiirleri bir kasete okumanı istiyorum.” Ramazan ayı. “İyi de Gökalp,” dedim “ağzım kuruyor nasıl okuyayım ben?” Israr etti, tabi bu arada stüdyoyu da kiralamış. Kıramadım, mecburen o şartlarda stüdyoya girdik. İki üç günlük bir çalışmayla ve Ramazan’da o şiir kaseti ortaya çıktı. Dilim dönmüyor, dikkat ederseniz oradaki bazı kelimelerden de anlaşılır bu. Şiirinizi yanlış değerlendirenler de oldu. Bir şiiriniz sizin niyetleriniz dışında “yanlış ve aşırı” yorumlandığında neler hissediyorsunuz? Mesela Mehmet Kaplan Hoca benim şiirimi o dönemde, o anarşi döneminde, kendince yorumladı. Dönemin çok etkisinde kaldı. Mesela ben ‘emek’ten bahsediyorum, o beni neredeyse Marksist olmakla itham ediyor. Ben de biraz ağır cevap vermişim, ama şimdi pişmanım. Gerçi kendisi de sonradan, “yanlış yapmışız” demiş. Onun en büyük hatası zannımca şudur: Bana Yunus Emre gibi yazmadığım için hesap soruyor. Yunus Emrelere ihanetle beni yargılıyor. Yani, herkes aynı şekilde yazmak mecburiyetinde mi? Ayrıca Yunus Emre bu çağda yine aynı şiirleri mi yazardı? “Kudüs’e giden yollar mutlaka Üsküdar’dan geçer” düşüncesinden hareketle yazmak istediğiniz Üsküdar Risalesi hangi aşamada diye sorsam... Allah fırsat verir, sağlığım düzelirse bu şiiri tamamlamak istiyorum. Üsküdar ile ilgili bir sürü dergi, kaset, doküman topladım. Onların hepsini elden geçirmem gerekiyor. Ama onlarla, şimdilik uğraşamıyorum. Bir ilham, bir yoğunluk gelecek ki ben onu yazabileyim. O ilk mısra var sadece, ama o da benim değil aslında: “Kudüs Üsküdar’dan başlar.” Bakalım bekliyoruz, ben de merak ediyorum ne çıkacağını... Bizi kırmayarak kabul ettiğiniz için teşekkür ederim. Ayrıca Allah acil şifalar versin, efendim. Rica ederim... Dualarınızı eksik etmeyin.

4 Mart 2023, 13:09

EKONOMİYİ İNSANIN GÖLGESİ BİLMEYENLER HER ŞEYİ EKONOMİ BİLİRLER

İster kutsal, ister seküler kaynaklardan beslensin, bütün ülkeler, bütün kurumlar, bütün kuruluşlar, sınırlı kaynaklarla ürün, hizmet ve bilgi üreterek, insanların temel ihtiyaçlarını karşılamak zorundadırlar. İnsanların olduğu yerde tüketim, tüketimim olduğu yerde üretim vardır. Toplumların ihtiyaçlarının karşılanması, üretimleriyle tüketimlerinin dengelenmesi, son yüzyıllarda bütün bilimlerin ana konusu oluşturur.

*

Bilimler arasında üretim ve tüketim sorunlarıyla, ilgilenen ekonominin tarihi insanlarla başlar. Bu yüzden Ekonomi, sanatların en eskisi, bilimlerin en yenisidir. Tarihin her döneminde ekonomilerin sürükleyici güçlerinin başında, iyilikleriyle ve kötülükleriyle insanlar gelir. İyilik peşinde koşanlar ekonomiyi güçlendirirler, kötülük peşinde koşanlar ekonomiyi zayıflatırlar. Her zaman insanlar ekonominin gölgeleri değil, ekonomi insanların gölgeleri olmuştur.

*

Sağlıklı bir ekonomik yapı için hayatın merkezinde, seküler kültürün “Ekonomik İnsan”ından önce, kutsal kültürün iyilikleri büyütmeyi kötülükleri azaltmayı özendiren, “Etik İnsanı”nın yer alması çok büyük önem kazanmıştır. Dünyadaki son iki yüzyıldaki gelişmeler, insanlığın afyonunun kutsal kültürün değerlerinin değil, “Allah yoksa her şey mubahtır” diyen seküler kültürün değerlerinin olduğunu göstermiştir. Marks’ın öngörüleri ve beklentileri gerçekleşmemiştir.

*

İnsanlar var oldukça, kutsal kültür var olacaktır. Varoluşun kaynağı kutsal kültürün ışığı, hiçbir zaman sönmez. Dünyanın kültürel dokusuyla birlikte, ekonomik yapısının güçlü olması, insanların istekleriyle ihtiyaçları arasındaki, uyumun ve dengenin sağlanmasına bağlıdır. Dünyanın sınırlı kaynaklarıyla, insanların sınırsız isteklerinin karşılanması mümkün değildir. İnsanların sınırsız istekleri, kutsal kültürün değerleriyle dizginlenir.

*

Paul Claudel’in vurguladığı gibi: “Görünen dünya, görünmeyen dünyadan ayrı düşünülmemelidir. Allah’ın evrenini iki dünya oluşturur”. Yaratıcı’sız dünya, inançsız toplum, değersiz ekonomi ve ruhsuz insan isteyen seküler kültür, yol açtığı küresel ısınmayla, yeryüzündeki bütün canlı hayatını tehdit etmektedir. Yirminci yüzyıl dünya savaşları yüzyılı olmuştur. Yirmi birinci yüzyıl doğal afetler yüzyılı olacaktır. Ekonomik, siyasal ve çevresel krizler birbirini izleyecektir.

*

Dünyanın zengin doğal kaynakları, beş kıtanın ihtiyaçlarını karşılar. Ancak bir kıtanın bile, isteklerini karşılamaya yetmez. Seküler kültürün sürekli büyüterek, yıldan yıla yeni boyutlar kazandırdığı istekler, kutsal kültürden kaynaklanan, değerlerle dizginlenmezlerse, dünya ekonomik ve siyasal krizlerden kurtulamaz. Krizlerin kaynağına bakıldığında, sınırlı ihtiyaçlarından daha çok sınırsız isteklerinin karşılanması için, her yola başvuran seküler kültürün misyonerlerinin olduğu görülür.

*

Seküler kültür gücünü korumak için, dünyayı savaştan savaşa sürüklüyor.

*

Kutsal kültür iki dünyaya, seküler kültür tek dünyaya odaklanır *. Tek dünya diyenlerin ellinde, iki dünya anlamını yitirir.

5 Mart 2023, 13:24

SAVAŞLARIN ÜSTESİNDEN BİLGİ TOPLUMLARINI SEVGİ TOPLUMLARINA DÖNÜŞTÜRENLER GELİRLER

Bu yazı daha önce 30.11.2020 tarihinde de yayımlanmıştı.

İnsanların sevgiyle silahlandıkları sevgi toplumlarında, Yunus’un yüzyıllar öncesinden haber verdiği gibi, sevenler sevilirler sevilenler severler. Kültürel, siyasal ve ekonomik hayatın canlılığı, sevgiyi sevgiyle zenginleştirmekten kaynaklanır. “Sevelim sevilelim” diyen toplumların pazarlarında, iyilikler alınır iyilikler satılır, iyiliklerden teraziler tutulur, iyilikler iyiliklerle tartılır. Bütün boyutlarıyla hayat ömür boyu süren, uzun soluklu zorluklarla dolu iyilik yarışıdır.

*

Sevgi toplumlarında hiçbir sevgi, daha büyüğü hayal edilmeyecek kadar büyük değildir. Nefret çağında, sevgide sınır tanımayanlar, sınırsız sevginin kaynağı olurlar. Sevgi toplumunda insanlar, ulaşılacak sevgiyi hayal ederler, hayal ettikleri sevgiye ulaşırlar. Albert Einstein’ın vurguladığı gibi: “Hayal gücü bilgi gücünden daha önemlidir”. Hayal gücü bilgi toplumlarında daha çok, sevgi toplumlarında zenginleşerek, karşı konulmaz bir dönüştürücü güç kazanır.

*

Bilgi toplumları insanları doğal dünyanın, sevgi dolu bağrından alarak, göklere savaş açarcasına uzanan, gökdelenlerin bağrına atmıştır. İnsanlar bilinen tabiatın sınırsız zenginliklerinden uzaklaşarak, gökdelenlerin sınırlı yapay dünyalarına kapanmak zorunda kalmışlardır. Dünyanın neresinde olursa olsun, bütün büyük şehirlerde, insanlar tabiattan uzaklaştıkça, toplum kesimlerini bir arada tutan sevgiden uzaklaşmışlar ve birbirlerine yabancılaşmışlardır.

*

Bilgi toplumlarının büyüttüğü New York gibi, gökdelen ormanına dönüşen şehirlerde, nereye giderlerse gitsinler insanların karşılarına, dış dünyaya bütünüyle kapalı cam ve çelik duvarlar çıkmaktadır. İnsanları birbirine yabancılaştıran bilgi toplumlarında, dostların, arkadaşların yerlerine akıllı telefonlar geçmiştir. Artık insanlar birbirlerinin yüzlerini telefon ekranlarında görülyorlar. Sürekli yeni işlevler yüklenen telefonlar, yalnızlaşan insanları iyice yalnızlaştırıyorlar.

*

Bilgi toplumlarında akıl gözüyle, sevgi toplumlarında gönül gözüyle görülür. İnsanlar ne hayal ederlerse, onu görürler onunla yaşarlar. Ancak akıl gözüyle, gönül gözüyle görülenler görülmez. Anadolu’nun büyük bilgeleri, “Akıl hesap yaparken gönül güler” derler. Sevgi toplumunda insanların gücü, akıl gözleri yanında, gönül gözleriyle görmelerinden kaynaklanır. Gönül gözü sevginin gözüdür. Sevgiyle yoğurulan toplumlarda, insanların dış dünyalarından önce iç dünyaları zenginleşir.

*

Bilgi toplumları makinaların denetimindeki insanlarla üretim peşinde koşarlarken, sevgi toplumları insanların denetimindeki makinalarla üretim peşinde koşarlar. Bilgi toplumlarında akıl alınır, akıl satılır. Sevgi toplumlarında, gönül alınır gönül verilir. Sevginin çoğaltan ve çarpan etkisini bilen insanlar, hem kendilerini hem çevrelerini dönüştürecek bilgi ve bilgelik kazanırlar. Onların görünmeyen ve bilinmeyen silahları karşısında, görünen ve bilinen bütün silahlar güçlerini yitirirler.

*

İnsanların sınırsız sevgi dünyaları ne kadar büyütülürse, sınırlı bilgi dünyaları o kadar geliştirilir.

*

Sevmesini bilenlerin hem bilgileri hem bilgelikleri, binlerce yıl yaşamışcasına zenginleşir.

*

Akıl ve gönül gözleri açık olan insanlara, iki dünyanın kapıları sonuna kadar açılır.

6 Mart 2023, 12:01

SÜREKLİ YENİLENEN KURUM KÜLTÜRÜ OLUŞTURMAYANLAR DÜNYA PAZARLARINDA ARANAN ÜRÜNLER ÜRETEMEZLER

Ekonomik ve kültürel dünyanın yeni boyutlar kazandığı, doğruluğundan kuşku duyulmayan bilgilerin, geçersiz hale geldiği bir dönemde, bütün kuruluşların ayakta kalmak için, kendilerini sürekli yenilemeleri çok önem kazanmıştır. Bilinen yönetim ve üretim yöntemleri, karşı karşıya olunan sorunları çözmeye yetmemektedir. Her kuruluş bilinmeyen yolda ilerlemek için, Yunus’un vurguladığı gibi, her gün yeniden doğmak zorundadır.

*

Kuruluşların ömürlerini uzatmak için yenilenmeleri, engellerle dolu özen isteyen, zor ve zahmetli bir süreçtir. Nasıl ağaçlar gelişmeleri için, verimli topraklar isterlerse, kuruluşlar da gelişmek için, sağlıklı kültürel ortamlar isterler. Bütün ülkelerin finansal krizlerle çalkalandığı dönemlerde, güçlü ekonomik ve kültürel yapıların en büyük güvencesi, kurum kültürlerini oluşturmuş, kar amacı güden ya da gütmeyen kurumsallaşmış kuruluşlar olacaktır.

*

Ülkelerde değişik alanlarda ürün, hizmet ve bilgi üreten kuruluşların, yerel ve küresel pazarlarda üstünlük kazanmaları, ekonomik kaynakların zenginliğinden daha çok, kültürel kaynakların zenginliğine dayanır. Kültürleri yoksul olan toplumların, ekonomileri zengin olmaz. Kuruluşların üretim ve yönetim yöntemlerini geliştirmede, yönetenlerle yönetilenler arasında, uyum ve düzen kurum kültürleriyle sağlanır. Bütün ülkelerde kuruluşlar, sürekli geliştirdikleri kültürleriyle ayakta kalırlar.

*

Dünyanın neresinde olurlarsa olsunlar, kuruluşların kurum kültürleri, uzun yıllar içinde zenginleşe zenginleşe oluşur. Kurum kültürünü oluşturan değerlerin başında, ilgili tarafların katılımıyla birlikte karar alma yöntemleriyle, iletişime ve etkileşime açık, karşılıklı sevgiye ve saygıya dayanan, yönetim anlayışları gelir. Ülkelerde bütün kuruluşlar açıklık içinde, zamanla gelişen kurum kültürü oluşturarak, bütün dünya pazarlarında kendilerine yer bulan sıradışı ürünler üretirler.

*

Kuruluşların üretim güçlerinin büyütülmesinde, toplumların dar tavanlarından daha çok, geniş tabanlarının vazgeçilmez yerleri ve önemleri vardır. Büyük küçük bütün kuruluşları, toplum değişik kesimlerinin ilgisi ve beğenisi yaşatır. Bütün ülkelerde toplumların tabanları, hem kamu kuruluşlarının, hem özel kuruluşların, en büyük güvenceleri ve en etkili denetçileridir. Onlar satın alma ya da almama kararlarıyla, kuruluşları ya ödüllendirirler ya da cezalandırırlar.

*

Toplumların tabanlarının kuruluşlarla birlikte, yönetenleri adım adım izlemeleriyle, üretimde ve yönetimde bütün haksızlıkların, bütün kötülüklerin üstesinden gelinir. Kamu ya da özel bütün kuruluşların, tavanları ve tabanları, toplumun bütün kesimleri tarafından, dikkatle gözlendiklerini bilirlerse, hiçbir zaman, hiçbir yerde alıcılarını yanıltmazlar, yanıltıcı yöntemlere başvurmazlar. Kurum kültürü açıklık kültürüdür, dürüstlükte yarışma kültürüdür.

*

Kurum kültürü kimsenin haksızlığa uğramadığı, küresel hukuk ve etik ilkeleriyle inşa edilir.

*

Dünyanın önde gelen kuruluşları, kurum kültürü oluşturanların arasından çıkar.

*

Kurum kültürüyle, yolsuzluklarla birlikte, yoksulluklar da yok edilir.

7 Mart 2023, 11:36

DOĞRULUK ALMAYANLAR DOĞRULUK SATMAYANLAR EKONOMİK KRİZLERİN ÜSTESİNDEN GELEMEZLER

Kutsal değerlerden bütünüyle arındırılmış ekonomik yapıların, ülkelerin üretim güçlerini büyütmesi, toplumun değişik kesimleri arasındaki gelir dengesizliklerini gidermesi mümkün değildir. Dünyanın hiçbir ülkesinde, kutsalın güneşi seküler balçıkla sıvanmaz. Bu yüzden Nurettin Topçu Fransızların, karşılaştıkları kültürel ve ekonomik krizleri, Paris’in Sorbon meydanındaki Auguste Comte’un büstünü kaldırıp, yerine Pascal’ın heykelini dikmediklerine bağlamaktadır.

*

Seküler kültürün değerlerinin bütün ülkelerde benimsendiği bir dünyada, yalnızca Paris’te değil, Washington, Berlin, Londra, Viyana, Madrit, Brüksel, Amsterdam, Stocholm, Moskova, Ankara, Pekin ve Tokyo başta olmak üzere, bütün ülkelerin başşehirleri, kutsal kültürün öncülerinin heykelleriyle donatılmalıdır. Ekonomik alan kutsal değerlerden arındırılırsa, dünyada ekonomik krizler birbirini izler. Hiçbir merkez bankasının para basma gücü, değer krizinin doğurduğu sorunların üstesinden gelmeye yetmez.

*

Dünyanın en büyük petrol şirketlerinden olan Enron, Wall Street’in en parlak şirketlerindendir. Yıllarca dünyanın en büyük kuruluşları arasında yer almıştır. Amerika’nın önde gelen devlet yöneticilerinin danışmanlık yaptığı kuruluş, üst üste birçok kere dünyanın, en yenilikçi kuruluşu olarak seçilmiş ve ödüller almıştır. Ancak ana değeri değersizlik olduğu için, dünyanın gözleri önünde yerle bir olmuştur. Çünkü fizik ve metafizik boyutlarıyla, hayata anlam kazandıran seküler kültürün değerleri değil, kutsal kültürün değerleridir.

*

Bethany McLean ve Peter Elkind “Gümüş Kurşun” isimli kitaplarında, Enron’un inanılmaz yükselişini ve önlenemez çöküşünü roman tadında, bütün ayrıntılarıyla anlatıyorlar. Enron’un borsa ve bilanço oyunlarıyla gösterdiği, sanal kazançların gerçek olmadığının ortaya çıkmasıyla, dünyada petrole dayalı ekonomilerde, büyük bir krizler yaşanmıştır. Enron’un güvenirliğini deneten, dünyanın önde gelen danışmanlık kuruluşlarından, Arthur Anderson bütün ülkelerde güvenirliğini yitirerek, kapanmak zorunda kalmıştır.

*

Amerika’nın önde gelen üniversitelerinden beslenen ve desteklenen küresel kuruluşların, geliştirdikleri karmaşık finansman teknikleriyle, büyüttükleri gerçek olmayan sanal kazançlar, Batı’dan Doğu’ya bütün dünyayı krizden krize sürüklüyor. Finansal krizlerde açıkça gözlendiği gibi, kuruluşları gururları, kibirleri ve doyma bilmez açgözlülükleri yıkıyor. Onlar kazanılmayan kazançlara dayanan, kağıt üzerindeki gelirleriyle, ekonomik ve kültürel hayatın vazgeçilmez temel değerlerini, ayaklar altına alarak değersizleştiriyorlar.

*

Dünyada sınırsız sanal kazançlar peşinde koşan gurur ve kibir anıtları, çokuluslu küresel kuruluşların çöküşü, kutsal kültürü hayatın bütün boyutlarından, hiçbir iz bırakmadan söküp atmaya çalışan, anavatanı Fransa olan seküler kültürün çöküşüdür. Yirmi birinci yüzyılda iki dünyanın aydınları, kutsal değerlerinden yola çıkarak, bütün ülkelerin dürüst kuruluşlarıyla, dünyanın ekonomik ve kültürel yapısını yeniden inşa edeceklerdir. Hiçbir alanda kültür ekonomiden, ekonomi kültürden ayrılmaz, her ikisi de insanla yaşıttır.

*

Dünyanın her ülkesinde, seküler ve kutsal kültürler savaşıyor.

*

Kutsal kültürün simgesi, tartarken doğru tartan terazidir.

*

Terazileri eğri olanların, ekonomileri doğru olmaz.

8 Mart 2023, 12:27

ARZ VE TALEP YASASINI MALİYET VE FAYDA ANALİZİNİ BİLMEYENLER DÜNYA BARIŞINA KATKIDA BULUNAMAZLAR

Ekonomi dünyada, Avrupa’da ortaya çıkmış, bir bilim dalı değildir. Ekonomik konular, ilk insandan bugüne, hayatın her alanında, insanın karşısına çıkarlar, toplumsal, siyasal, kültürel boyutlarıyla hayatı dönüştürürler. Ekonomi bilimi insanların karşılaştıkları, çok boyutlu sorunları çözmeye yarayan, herkesin anlayacağı, küresel bir dildir. Her dil gibi ekonominin dili de sindire sindire öğrenilmelidir.

*

Arz ve talep yasası, Ekonomi dilinin anası ise, maliyet ve fayda analizi de babasıdır. İnsanlar ister farkında olsunlar, isterse olmasınlar, aldıkları kısa ve uzun vadeli kararlarda, Ekonominin olduğu kadar İşletme bilimlerinin de temeli olan, iki analiz tekniğinden, karşılaştıkları sorunların çözümünde yararlanırlar. Hayatın her alanındaki önemli kararlarda, iki temel yöntemden yararlanmasını bilenler, üretim güçlerini büyüterek, iki günlerini birbirlerinden farklı kılmasını başarırlar.

*

Ekonominin her alanında, veren el olmada, iki günü birbirinden farklı kılmada, çarşının yolunu öğrenmede, kültürü ekonomiye, ekonomiyi kültüre dönüştürmenin dili ve yöntemleri büyük önem taşırlar. Matthew Arnold, “Şiir, bir şeyi en güzel, en etkileyici ve en gerçek şekilde ifade etme sanatıdır” demektedir. Ekonomi de şiire benzer, bir ürünü, bir hizmeti, bir bilgiyi, en düşük giderle üretme ve en uygun gelirle pazarlama sanatıdır.

*

Ekonomi de şiir gibi, bütün insanlığın konuştuğu ve anladığı, en çok bilinen küresel bir dildir. Ekonominin öğrettiği yalın dille, her toplum, kültür ve ekonomi arasındaki, altın oranı yakalar ve dünyayı dönüştürme gücü kazanır. Kültür ve ekonomi arasında, hayatın şiirini yakalayabilmek için, ürün, hizmet ve bilgi üretiminde, fayda ve maliyet ya da nimet ve külfet arasında, tutarlı bir araştırma ve karşılaştırma yapmasının bilmek gerekir.

*

Ülkelerde insanların tüketimlerinin, değişik ürün ve hizmetlerin, arz ve taleplerinde yol açtığı değişmelerin, ekonomik ve kültürel etkilerini ayrıntılı olarak araştırmadan, sağlıklı bir kültürel doku ve sağlam bir ekonomik yapı oluşturulamaz.Köklü bir kültürel ve ekonomik yapıyla, ürün,hizmet ve bilgi üretimi, şehirler arasında olduğu kadar, ülkeler arasında da ekonomik ve kültürel alışverişe, büyük bir hız ve yoğunluk kazandırarak, barışa en önemli katkıda bulunur.

*

Dünyanın bütün ülkelerinde ekonomik faaliyetler, çoğaltan ve hızlandıran etkileriyle, toplumun bütün kesimlerinde olumlu ve olumsuz değişmelere yol açarlar.

*

Maliyet ve fayda analizleriyle, bütün kurumların, bütün kuruluşların, iki günleri, iki ayları, iki yılları arasındaki, değişmeler ve gelişmeler değerlendirilir.

*

Ekonomilerin canlılığı, insanların, kurumların ve kuruluşların, dünyadan aldıklarından daha fazlasını dünyaya vermelerinden kaynaklanır.

9 Mart 2023, 12:21

DÜNYADAKİ BÜTÜN YOKSULLUKLARIN ÜSTESİNDEN TÜKETMESİNİ DEĞİL ÜRETMESİNİ BİLENLER GELİRLER

Kültürün de, ekonominin de odak noktasında insan yer alır. İnsanın iç dünyasının derinliklerine inmeden, davranışları yönlendiren, ihtiyaçları ve istekleri kavramadan, ekonominin yasaları anlaşılmaz. Kültürle ekonomi birbirini etkiler, ekonominin yolu kültürle açılır. Hayatın değişik alanlarında, insanları ilgilendiren her eylem hem kültürel, hem ekonomik boyutlar taşır.

*

Dünyanın yaşanır kılınmasında, iki alandan birini seçme değil, her ikisine yeni zenginlikler kazandırma, her dönemde önemli işlevler yüklenir. Uzak Doğu’daki “Ying” ve “Yang”, Mevlana’daki “İyilik” ve “Kötülük” dairesi gibi, kültürle ekonomi, kapalı bir yapı oluşturur. Her kültürel açılımın bir ekonomik, her ekonomik atılımın bir kültürel boyutu olur. Doğu’suyla, Batı’sıyla dünya iki alan arasındaki, iletişimin ve etkileşimin yoğunluk kazanmasıyla zenginleşir.

*

Ekonominin yasaları kültürün değerleriyle işlerlik kazanırlar. Ekonomi her zaman kültürün izinden gider. Ekonomik ve kültürel hayatın, yalnızca birine önem verenler, köklü dönüşümlerin yolunu açamazlar. Kültür ve ekonomi dairesi içinde, üretime ve yönetime gereken önemi verenler, üretim güçlerine yeni zenginlikler kazandırırlar. Onlar iki alan arasında sağladıkları uyumla, dengeyle saatli bombaya benzeyen dünyanın, en güçlü güvenceleri olurlar.

*

Ülkelerin iki dünyadaki güçleri, yüksek katma değerli ürünler üreten, küresel kuruluşlarından kaynaklanır.Dünyada vermeden almaya, üretmeden tüketmeye kalkanlarla, üretim güçsüzlüğünün üstesinden gelinmez. Dünyanın her yerinde, üretmeden tüketenler, hayatı yoksullaştırarak, her alanda büyük yıkımlara yol açarlar. Kültürel ve ekonomik alanda güçlenmenin yolunu, dünyadan aldıklarına katma değer kazandırarak, geri veren kuruluşlar açarlar.

*

Ülkelerde doğal kaynaklara, katma değer kazandıranlar, gelen günlerini geçen günlerinden daha değerli kılanlar, kendileriyle birlikte yalnızca ülkelerinde değil, bütün dünyada köklü dönüşümlere öncülük yaparlar. Onlar nehirlerin akışında, gizlenen enerjiyi açığa çıkarırlar, insanların gönüllerinde uyuyan aslanları uyandırırlar. Onların ellerinde dağ vadilerinden denizlere akan nehirler, barajlarla enerji üreten bitmez tükenmez hazinelere dönüşürler.

*

Yaşanılan ve yaşanılacak hayatı, birbirleriyle üretimde yarışanlar güzelleştirirler. Ülkelerde aldıklarından daha fazlasını vermeyenler, insanları üretmeden önce tüketmeye özendirirler. Hayatın her alanında üretenler, tüketimden özveride bulunurlar. Bunun için her zaman üretim zor, tüketim kolay olur. Üretimi yönlendirme yanında, tüketimi sınırlandırma her dönemde, çalkantılara yol açar. Bu yüzden ülkelerde kimseye. ortak zenginlikleri sorumsuzca tüketme hakkı tanınmaz.

*

Hayatın anlamını bilenler, kendilerine verilen zamanı tüketerek değil, üreterek değerlendirirler. Dünyada üretmeden tüketenlere, hiçbir doğal kaynak yetmez.

*

Hayat tüketenlerle değil, üretenlerle değer kazanır. Toplumların üretim güçsüzlüğünün üstesinden üretmesini bilenler gelirler.

*

Hayatta kültürün yorulma bilmez üreticileri olmayanlar, ekonominin doyma bilmez açgözlü tüketicileri olurlar.

10 Mart 2023, 12:34

KÜLTÜRLERİNİ DERİNLEŞTİRMEYENLER EKONOMİLERİNİ ZENGİNLEŞTİREMEZLER

Dünyada insanlığın varoluş düşüncesinin ana kaynağını, hayata anlam kazandıran kutsal kitaplar oluştururlar. Toplumların düşünce ve eylem dünyasının, derinliğinin ve zenginliğinin artırılmasında, kutsal kitaplar vazgeçilmez bir yer tutarlar. Tarihin her döneminde, toplumları ekonomilerinden önce, kültürleri ayakta tutarlar. Büyük küçük bütün ülkelerde, hayatı ekonomiden önce kültür katlanılır kılar.

*

Toplumların geleceğini ekonomiden kaynaklanan üretim tarzı değil, kültürden beslenen düşünce tarzı belirler. Yirminci yüzyıldaki gelişmeler, dinleri toplumların afyonu gören Marx’ın yanıldığını gösteriyor. Marx’a katılmayan, dinleri ekonomik başarının kaynağı, gören Weber doğrulanıyor. Toplumların üretim güçleri, ekonominin ilkelerinden daha çok, kültürün değerlerine dayanır. Kültürün derinliği, hayatın her alanına yansır.

*

Kültür ve ekonomi, aynı dünyanın iki ayrı yüzünü gösterir. Nasıl görünmeyen dünya, görünen dünyayı, bütün boyutlarıyla kuşatırsa, kültür de ekonomiyi dört bir yanından kuşatır. Kültür kutsal, ekonomi bilimsel kitaplarla zenginleşir. Bilimin değişen doğruları değil, kültürün değişmeyen değerleri belirleyici olurlar. Biri sınırsız kaynaklara dayanan peygamberlerin, biri sınırlı kaynaklardan beslenen bilginlerin, elinde yeni zenginlikler kazanır.

*

Bütün toplumlarda kültürel alanda, yapılan çok boyutlu çalışmalar, en güzel meyvalarını ekonomik alanda verirler. Kültürel alana yatırım yapmadan, ekonomik alana yapılan yatırımlardan, beklenen getiri elde edilmez. Kültürlerini derinleştirmeyen toplumlar, ekonomilerini zenginleştiremezler. Kültür ve ekonomi arasındaki uyum, bilginlerin sınırlı dünyalarının kazanımlarıyla değil, peygamberlerin sınırsız dünyalarının birikimleriyle sağlanır.

*

Düşünce ve eylem tarihinde, insanlar ufuklarını bilginlerle, ufuk ötelerini bilgelerle görürler. Bilgeler ve bilginler insanların, iki dünyayı birlikte okuyan gözleri olurlar. Dünyada insanlar bilgeliğin öğrencisi olmadan, bilginin öğreticisi olamadıkları gibi, kültürün öğrencisi olmadan, ekonominin öğreticisi olamazlar. Bilgeliğin kaynaklarıyla kültür derinleştikçe, bilginin kaynaklarıyla ekonomi zenginleşir. Bilgi bilgeliği, kültür ekonomiyi besler.

*

Kültürlerin canlılığı, ekonomilerin sınırlarını aşan, akıl üstü kaynaklardan gelir. Kültürler ana kaynakları olan, kutsal kitaplarla bağlarını koparmazlarsa, ekonomileri denetme ve yönlendirme güçlerini yitirmezler. Avrupa ülkelerinin kültürleri, Protestanlığın değerlerinden güç alırken, Müslüman ülkelerin kültürleri, İslamın değerlerinden güç alırlar. Kutsal kaynaklardan beslenmeyen kültürler, üretim güçsüzlüğünün üstesinden, gelmekte güçlük çekerler.

*

Bilgelik deniz, bilgi balık işlevi yüklenir, deniz olmadan balık, bilgelik olmadan bilgi olmaz.

*

Dünyayı insanlara anlamlı kılmada, kültür bilgeliğin, ekonomi bilginin peşine düşer.

*

Hayatın bütün alanlarında bilgiyi bilgeliğe, küresel bilgelerle dönüştürülür.

11 Mart 2023, 11:55

YOLCULUKLARLA YALIN YAŞAMASINI İÇSELLEŞTİRENLER HAYATI KOLAYLAŞTIRIRLAR DÜNYAYI GÜZELLEŞTİRİRLER

Bu yazı daha önce 10.03.2023 tarihinde de yayımlanmıştı.

Dünyada insanlığın varoluş düşüncesinin ana kaynağını, hayata anlam kazandıran kutsal kitaplar oluştururlar. Toplumların düşünce ve eylem dünyasının, derinliğinin ve zenginliğinin artırılmasında, kutsal kitaplar vazgeçilmez bir yer tutarlar. Tarihin her döneminde, toplumları ekonomilerinden önce, kültürleri ayakta tutarlar. Büyük küçük bütün ülkelerde, hayatı ekonomiden önce kültür katlanılır kılar.

*

Toplumların geleceğini ekonomiden kaynaklanan üretim tarzı değil, kültürden beslenen düşünce tarzı belirler. Yirminci yüzyıldaki gelişmeler, dinleri toplumların afyonu gören Marx’ın yanıldığını gösteriyor. Marx’a katılmayan, dinleri ekonomik başarının kaynağı, gören Weber doğrulanıyor. Toplumların üretim güçleri, ekonominin ilkelerinden daha çok, kültürün değerlerine dayanır. Kültürün derinliği, hayatın her alanına yansır.

*

Kültür ve ekonomi, aynı dünyanın iki ayrı yüzünü gösterir. Nasıl görünmeyen dünya, görünen dünyayı, bütün boyutlarıyla kuşatırsa, kültür de ekonomiyi dört bir yanından kuşatır. Kültür k utsal, ekonomi bilimsel kitaplarla zenginleşir. Bilimin değişen doğruları değil, kültürün değişmeyen değerleri belirleyici olurlar. Biri sınırsız kaynaklara dayanan peygamberlerin, biri sınırlı kaynaklardan beslenen bilginlerin, elinde yeni zenginlikler kazanır.

*

Bütün toplumlarda kültürel alanda, yapılan çok boyutlu çalışmalar, en güzel meyvalarını ekonomik alanda verirler. Kültürel alana yatırım yapmadan, ekonomik alana yapılan yatırımlardan, beklenen getiri elde edilmez. Kültürlerini derinleştirmeyen toplumlar, ekonomilerini zenginleştiremezler. Kültür ve ekonomi arasındaki uyum, bilginlerin sınırlı dünyalarının kazanımlarıyla değil, peygamberlerin sınırsız dünyalarının birikimleriyle sağlanır.

*

Düşünce ve eylem tarihinde, insanlar ufuklarını bilginlerle, ufuk ötelerini bilgelerle görürler. Bilgeler ve bilginler insanların, iki dünyayı birlikte okuyan gözleri olurlar. Dünyada insanlar bilgeliğin öğrencisi olmadan, bilginin öğreticisi olamadıkları gibi, kültürün öğrencisi olmadan, ekonominin öğreticisi olamazlar. Bilgeliğin kaynaklarıyla kültür derinleştikçe, bilginin kaynaklarıyla ekonomi zenginleşir. Bilgi bilgeliği, kültür ekonomiyi besler.

*

Kültürlerin canlılığı, ekonomilerin sınırlarını aşan, akıl üstü kaynaklardan gelir. Kültürler ana kaynakları olan, kutsal kitaplarla bağlarını koparmazlarsa, ekonomileri denetme ve yönlendirme güçlerini yitirmezler. Avrupa ülkelerinin kültürleri, Protestanlığın değerlerinden güç alırken, Müslüman ülkelerin kültürleri, İslamın değerlerinden güç alırlar. Kutsal kaynaklardan beslenmeyen kültürler, üretim güçsüzlüğünün üstesinden, gelmekte güçlük çekerler.

*

Bilgelik deniz, bilgi balık işlevi yüklenir, deniz olmadan balık, bilgelik olmadan bilgi olmaz.

*

Dünyayı insanlara anlamlı kılmada, kültür bilgeliğin, ekonomi bilginin peşine düşer.

*

Hayatın bütün alanlarında bilgiyi bilgeliğe, küresel bilgelerle dönüştürülür.

12 Mart 2023, 07:16

Kare dünyada Yeni Hitler'lere, Yeni Mussolini'lere

Kare dünyada Yeni Hitler'lere, Yeni Mussolini'lere, Yeni Miloseviç'lere yer yok. İşgal edenler işgal edilirler. Türk,Alman,Slav karışımı Ruslar er ya da geç Moskova'ya çekilecekler. İngilizlerin Londra'ya, Fransızların Paris'e, Almanların Berlin'e, İspanyolların Madrit'e çekildikleri gibi.

12 Mart 2023, 13:28

ATEŞ DÜNYASINI GÜNEŞ DÜNYASINA MEHMET AKİF GİBİ "KORKMA" DEMESİNİ BİLENLER DÖNÜŞTÜRÜR

Osmanlı Devleti’nin uzun ömürlü olması, kuruluş yıllarından son yıllarına kadar, eğitime önem vermesinden kaynaklanır. Osmanlı döneminde Bursa, Edirne ve İstanbul yanında, geleceğin sultanlarının sancak beyliği yaptığı Manisa, Kütahya ve Amasya Anadolu’nun eğitim ve kültür merkezleri olmuştur .Bütün Osmanlı şehirlerinin merkezinde çarşı, cami ve medrese vardır. Çarşının zenginliği ve caminin etkinliği, iki kurum arasında uyum ve düzeni sağlayan medreseye dayanır.

*

Anadolu şehirlerinin, ekonomik ve kültürel zenginliğinin temelinde, eğitim kurumlarında öğretilen derslerin zenginliği yer alır. Tarihin her döneminde, eğitim seviyesi yüksek olan toplumların, ürün, hizmet ve bilgi üretim güçleri büyük olmuştur. Eğitime yapılan yatırım, her zaman getirisi en büyük olan yatırımdır. Bu yüzden, başta sancak beyliği Manisa’da geçen Fatih ve Kanuni olmak üzere, bütün Osmanlı sultanları eğitime hem öncelik, hem önem vermişlerdir. Osmanlı Devletinin temellerini bilge sultanlar atmıştır. Onların yönetiminde devlet, erdemli devlet olmuştur.

*

İstanbul ve Ankara yönetimlerinin elele vererek, İngiliz işgalini kaldırdıktan sonra yazılan, yitirilmeyen "İstiklal"den önce, Türkiye'nin “Milli Marş”ı olan, Türk dünyası tarafından ayakta dinlenen Mehmet Akif, bütün İslam coğrafyasında rahmetle anılır. O düşünce, sanat ve eylemiyle, eksiksiz bir Anadolu insanıdır. Mehmet Akif Sezai Karakoç’un “İstanbul içinde ikinci bir İstanbul” dediği Fatih’te doğup büyümüştür. Babası Rumeli, annesi Buhara kökenlidir. Yeniliğe açık, gözü pek yanını babasından, duyarlı, geleneğe bağlı yanını annesinden almıştır. Fatih Osmanlı dünyasının eğitim ve kültür merkezidir. Peyami Sefa’nın romanında vurguladığı gibi, Anadolu insanının düşünce ve eylem kaynağı “Harbiye” değil, “Fatih” olmuştur. Anadolu Fatih’ten beslenmiştir.

*

Mehmet Akif’in babası “Temiz Tahir” diye bilinen, Fatih medresesinin hocalarından Mehmet Tahir Efendi’dir. O ana eğitimini babasından almıştır. Lise eğitimi sırasında Arapça, Farsca ve Fransızca öğrenmiş, Gülistan, Bostan ve Mesnevi’yi yazıldığı dillerden okumuştur. Çocuk yaşta kaybettiği, “Beyaz sarıklı, temiz, yaşca ellibeş ancak/Vucudu zinde, fakat saç sakal ziyadece ak” diye anlattığı babası, onun aynı zamanda hocası olmuştur. Türk dünyasında her ev bir okuldur.

*

İstanbul’un alınarak, Anadolu'yla Balkanlar’ın elele vermesi, Osmanlı tarihinde, yeni bir dönüm noktasıdır. Fatih İstanbul’da ilk namaz kıldığı Ayasofya ile yetinmemiş, onun kadar görkemli Fatih camisini ve çevresindeki eğitim kurumlarını, Havariler Kilisesinin harabelerinin üzerine yaptırmıştır. Onun türbesi de, Ayasofya’da değil Fatih’tedir. Artık Roma yüzyılları bitmiş, Osmanlı yüzyılları başlamıştır.Fatih iki kıtanın, iki denizin sultanıdır.

*

Osmanlı’yı Osmanlı yapan Fatih’in, Fatih’te kurduğu eğitim kurumlarıdır. Onlar, herkese açık, ders odaklı, duvarsız, kapısız, her şeyden önce öğrenmeyi öğreten, hemen karşılık beklemeyen, sürekli eğitim kurumlarıdır. Onların giderleri, gönüllü kuruluşlarca karşılandığı için, uzun ömürlü olmuşlardır. “Asım”ın neslini onlar yetiştirmiştir.

*

Yirminci yüzyılın başında Londra’ya, Paris’e, Atina’ya, Viyana’ya karşı İstanbul’u Asım’ın nesli korumuştur. Yirmi birinci yüzyılın başında,“Diriliş” nesli Londra'ya, Paris'e,Berlin’e, Brüksel’e uzanmayı bilmiştir.

*

Viyana’nın önünden iki defa dönen Türkler, yeniden Viyana'dadırlar, Budapeşte'dirler, Amsterdam'dadırlar,.

*

Kare dünyada “Mavera” neslinin yeni kızıl elması, New York’tur, Yeni Delhi'dir, Moskova'dır, Pekin'dir.

*

Türkiye'nin sınır tanımayan yeni akıncıları, derviş girişimciler için yeni Kızıl Elma bütün dünyadır.

*

Türk ülkeleri dünyanın her yerinde olunmadan, Anadolu'nun korunamayacağını biliyorlar.

13 Mart 2023, 12:30

GÜNDÜZ GECE RÜYA GÖRMEYENLER KÖKLÜ DÖNÜŞÜMLERİN TETİKLEYİCİLERİ OLAMAZLAR SİYASAL SINIRLARI AŞMASINI BAŞARAMAZLAR

İçine kapanmayan kuruluşlar, büyük rüyalar görürler. Gerçekleştirilecek rüyaları olanlar hem yerel, hem küresel pazarlarda çığır açıcı yeniliklerin öncüleri olurlar. Başarılı kuruluşlar gördükleri rüyalar doğrultusunda yürürler, rüyalarının gerçekleşmesi uğrunda, ümitsizliğe düşmeden, karamsarlığa kapılmadan, yorulma bilmez gayretle çalışırlar. Onlar beklemedikleri zamanlarda, görülmeyen dönüşümlere imzalarını atarlar.

*

Kuruluşlarda rüya görme, risk almasını bilme anlamına gelir. Bu yüzden büyük rüyaları, çok yönlü düşünmesini bilen, tükenmez coşkuyla çalışan öncüler görürler. Onların ellerinde rüyalar ete, kemiğe bürünürler. Kuruluşlarda başarının götüren gizli bir formülü olmaz. Başarı kapılarını rüyalarının peşinde koşmada, sınır tanımayan kuruluşlara açar. Kendilerini sınırlayamayan, bütün ülkeleri pazar olarak gören, küresel kuruluşların küresel rüyaları olur.

*

Girişimcilikte sınırları aşmayı anlatmada, dokuz nokta testinden yararlanılır. Katılımcılara aynı aralık ve büyüklükte, üçer üçer alt alta işaretlenmiş dokuz nokta verilir. Katılımcılardan ellerini kaldırmadan, bir noktanın üzerinden iki defa gitmeden, dört doğru çizgiyle, dokuz noktanın, üzerinden geçmeleri istenir. Katılımcılar doğruları noktadan noktaya çizmeye çalışırlar. Testte doğruları noktaların dışına uzatarak, sınırları aşma gücünü gösterenler sonuca uluşırlar.

*

Kuruluşların yöneticileri sınırları, aşmasını öğrenemezlerse büyüyemezler. Kuruluşlar dünyasında sınırlar, gece gündüz görülen rüyalarla aşılır. Bu yüzden rüya görmeyen kuruluşlar, ülkelerinin dışına açılmada başarılı olamazlar. Başarılı kuruluşlar, en kötü günlerinde bile, rüya görmeyi bilirler. Rüyalar kuruluşları başarıya taşıyan burak atlarıdır. Rüyalarının peşinde, gecesini gündüzüne katanlara, küresel dünyanın hiçbir gücü durduramaz.

*

Kuruluşlar dünyada bulundukları yere göre rüya görürler. İstanbul’da Türkiye’nin, Brüksel’de Avrupa’nın, New York’ta dünyanın rüyası görülür. Kuruluşlarda güç, her yerde görülmeyen rüyaları gören, düşünülmeyen yenilikleri düşünen, yatırım tutarı düşük, katma değeri büyük yeniliklerden kaynaklanır. Yazılım kuruluşlarının fabrikaları, maden yatakları, petrol kaynakları olmaz. Onların rüyalarında bütün dünyayı gören, değişik ülkelerden gelen genç çalışanları olur.

*

Kuruluşların rüyaları yöneticileriyle birlikte, çalışanlarının hayatlarına değer ve dünyalarına anlam kazandırırlar, insanları ümitsizliğe düşmekten kurtarırlar. Rüyalar zamanla kuruluşların önünde, mutlaka yakalanması gereken, somut bir hedefe, güçlü bir tutkuya dönüşürler. Yöneticilerin öncülüğünde, çalışanlar yaptıkları işleri severler, sevdikleri işleri geliştirirler. Rüyalarını çevrelerine benimseten kuruluşlar, bütün kuruluşlara hem güven, hem ilham verirler.

*

Kuruluşların gündüz görülen rüyalarında, yeni ürünler, yeni hizmetler gün ışığına çıkarlar.

*

Kuruluşların geleceğinde rüya görme güçleri, finansal güçlerinden daha belirleyici olur.

*

Dünyanın her kuruluşunda tek başına değil, birlikte görülen rüyalar gerçekleşir.

14 Mart 2023, 12:14

KURALSIZLIĞIN OLDUĞU KURULUŞLARDA KURUMSALLAŞMA OLMAZ

Bu yazı daha önce 03.12.2020 tarihinde de yayımlanmıştı.

Toplumların birbirleriyle iletişim ve etkileşim içinde oldukları dünyada, kültürün ve ekonominin, ana dinamiğini kuruluşlar oluşturur. Dünyanın her yanında toplumları, kamu, özel ve vakıf kuruluşlar ayakta tutarlar. Onlar üç ayaklı büyük bir masaya benzerler, ayaklardan biri eksik olursa, nasıl masanın dengesi bozulursa, toplumların da dengesi bozulur. Toplumlarda ekonomik, siyasal ve kültürel uyum ve düzen kuruluşlarla sağlanır.

*

Kuruluşların oluşturdukları birbiriyle kesişen üç daire, her biri farklı işlevleri olan üç alandaki kuruluşları temsil ederler. Özel kuruluşlar varlıklarını devam ettirebilmek için, kar amaçlı olmak zorundadırlar, işlevleri ürettikleri ürünlerle, toplumların ihtiyaçlarını karşılamaktır. Kamu kurumlarının amaçları kar elde etmek değildir, işlevleri toplumda güvenliği ve adaleti sağlamaktır. Vakıflar amaçları hizmet üretmek olan kuruluşlardır, işlevleri hayatı kolaylaştırmaktır hem güzelleştirmektir.

*

İster kamu, ister vakıf, ister özel olsun, bütün kuruluşların temsil edildiği üç dairenin, örtüştüğü ortak alan ürünlerin üretildiği, hizmetlerin verildiği ve bilgilerin geliştirildiği alandır. Bütün kuruluşların değişmeyen amaçları, alanlarında üretim yapmaktır. Dünyanın her yerinde kuruluşların güçleri ve başarıları, ürettiklerinin değerleriyle ölçülür. Dünyayı yaşanır kılanlar, tükettiklerinden daha fazlasını üretenlerdir. Tarih boyunca dünyayı, tüketmesini değil, üretmesini bilenler değiştirmiştir.

*

Kuruluşlar birbirleriyle gelirlerini artırmada doğru, giderlerini azaltmada ters orantılı, bir yarışa girerek, toplumlara değişik alanlarda katkıda bulunurlar. Kuruluşlar arasında yarış olmazsa, hayatın hiçbir alanında, yenilik yapmak ve üretimi artırmak mümkün olmaz. Bütün kuruluşları kurucularından daha çok, yüzyılların içinden süzülüp gelen kuralları uzun ömürlü kılar. Kuralların olmadığı kuruluşlarda kurumsallaşma olmaz. Kuruluşlar kurucularıyla değil, kurallarıyla yaşarlar.

*

Yüzyılların meydan okumasına, kurucu merkezli kuruluşlar değil, kural merkezli kuruluşlar direnirler. Daron Acemoğlu ve James Robinson'un “Ulusların Düşüşü” kitaplarında vurguladıkları gibi: “Tarih içinde devletleri güçlü ve başarılı kılan, sahip oldukları doğal kaynaklarından önce, özel mülkiyete saygı gösteren, hukukun üstünlüğüne önem veren, kurumsallaşmış kurumları ve kuruluşlarıdır”. Kurumlar ve kuruluşlar küresel kurallarıyla kurumsallaşırlar, kurallaşmayanlar kurumsallaşamazlar.

*

Dünyada bütün kurumların ve bütün kuruluşların, tükettikleri girdilerle ve ürettikleri çıktılarla, birbirleriyle alışveriş içinde oldukları kare dünyada, kurumsallaşma çok büyük bir belirleyicilik kazanmıştır. Ülkelerde kurumsallaşan kuruluşlar, güçlü ve etkili bir açık üniversite görevi yüklenirler. Kuralların ayaklar altına alındığı toplumlarda, hiçbir kurum, hiçbir kuruluş ayakta kalamaz. Kuruluşlarda kurallar, kurumsallaşmanın temelini oluştururlar.

*

Kurumsallaşmada belirleyici olan, kuruculardan daha çok kurallardır.

*

Kurum ve kuruluşlar silahlarla değil, kurallarla kurumsallaşırlar.

*

Kuralların saygı görmediği, ülkelerde kurumsallaşma olmaz.

14 Mart 2023, 12:23

Yeni dünya "ESKİ SATANLARIN ZAMANI GEÇTI BİZ YENİLER SATIYORUZ" diyenlerin dünyasıdır.Onlar Yunus gibi her gün

Yeni dünya "ESKİ SATANLARIN ZAMANI GEÇTI BİZ YENİLER SATIYORUZ" diyenlerin dünyasıdır.Onlar Yunus gibi her gün yeniden doğdukları için, kimseyi usandırmazlar, bütün ülkelerde sevgiyle, saygıyla karşılanırlar.

14 Mart 2023, 12:47

Avrupa'da her ülke BRUNO LATOUR'un "ROTA" kitabında dediği

Avrupa'da her ülke BRUNO LATOUR'un "ROTA" kitabında dediği gibi : " BİZ SORMADAN SİZE GELDİK. SİZ DE SORMADAN BİZE GELECEKSİNİZ" demek zorundadır. Düz, sınırsız, kare dünya kale toplumlarının değil, kervan toplumlarının dünyasıdır.Rusya Ukrayna'dan dünyadan koparak,Ruslara en büyük kötülüğü, Türk dünyasına en büyük iyiliği yapıyor.TATARİSTAN,KIRIM, BAŞKURDİSTAN,DAĞISTAN,YAKUTİSTAN Türk dünyasına katılmak için sabırsızlanıyorlar. Tarihin değişmeyen yasası : "İŞGAL EDENLER İŞGAL EDİLİRLER".İngiltere Hindistan, Fransa Cezayir tarafından işgal ediliyor.

15 Mart 2023, 11:33

KIYAMET'İN PROVASI OLAN DEPREMLER HAYATI ÖLÜMLE ÖLÜMÜ HAYATLA BÜTÜNLEŞTİRİRLER

Ölümden sonra dirilişi yok sayan, ölüm karşısında susan seküler kültür, ölümü hayatın dışına atmak için, elinden geleni arkasına bırakmıyor. Seküler kültürle yoğurulan yaşama düzeninde, ölümler aile ortamından hastane ortamına taşınıyor. İnsanların ölüm yokmuş gibi yaşamaları için, mezarlıklar yerleşim alanlarının dışında, kimsenin görmediği alanlara taşınarak gözden uzaklaştırılıyorlar.

*

Kültürden, ekonomiden, hayattan ölümün izlerinin silinmeye çalışılması, insana emanet edilen hayatı anlamsızlaştırıyor, yaşanırlığını da zorlaştırıyor. Oysa ölüm hayatın, hayat ölümün birbirinden ayrılmaz, iki değişik yüzünü oluşturur. Ölüm hayatın değişmeyen gerçeğidir.Ölüm güzelleştirilmeden, hayat güzelleştirilmez. Nerede, ne zaman, nasıl geleceği bilinmeyen ölümün, her yerde, her zaman beklenmesi, hayata anlam, ölüme doğallık kazandırır.

*

Depremlerle, savaşlarla gelen ölümler bütün ülkelerde ölümün, hayatın ikiz kardeşi olduğunu gösterirler. Bir anda yerde bir olan şehirler, enkaz altından günler sonra sağ olarak kurtarılanlar, depremle, savaşla ellerindeki zenginlikleri yitirenler, dünyanın dikkatlerini üzerlerine çekerler. Savaşlar gibi doğal yıkımlar, bütün insanlara hayatla ölüm, arasındaki yolun ne kadar kısa, gün ve gün yaklaşılan, kaçınılmaz ölümün, ne kadar yakın olduğunu gösterirler.

*

Depremler ve savaşlar etkilerini gösterdikleri ülkelerle birlikte, bütün dünyada derin acılara yol açarlar.Depremlerde, savaşlarda ölenler yaşayanlara,ölümün çok uzaklarda olmadığını hatırlatırlar. Bir insanın kurtarılmasının, bütün insanlığın kurtarılması gibi olduğunun bilincine, savaşlarla birlikte depremlerde varılır. Dünyanın neresinde bir deprem, neresinde bir savaş olursa, bütün ülkelerin yardım kuruluşları, bir insanı kurtarmak için birbirleriyle yarışırlar.

*

Depremlerde can kayıplarına karşı gösterilen duyarlılık, savaşlarda yaşlı, kadın, çocuk ölümlerine karşı gösterilir. Düzenli orduların savaşlarının yerine, düzensiz şidet eylemlerinin geçtiği bir dünyada, bir insanın hayatının kurtarılması, bütün insanlığın geleceği için, paha biçilmez değer taşır. Bu yüzden ölümlerden acı duyan aydınlar, deprem enkazından can kurtarır gibi, kan gölleri oluşturan savaşlardan, insanları kurtarmak için bütün güçleriyle çalışıyorlar.

*

Dünyada her gün savaşlarda, depremlerde, trafik kazalarında binlerce insan hayatını yitiriyor. İnsan hayatının ne kadar önemli olduğunu, yerini hiçbir varlığın dolduramayacağını, anlamak ve anlatmak için, bütün insanlık seküler kültürün değerlerinden önce, kutsal kültürün değerlerine önem veriyor. Ölümü hayatın dışına atan seküler kültür, ölümün yeni bir hayata, doğuş olduğunu unuttuğu için, ömrünü insanları yaşatarak değil, öldürerek uzatmaya çalışıyor.

*

Hayatı anlamlı kılmayanlar, ölüme anlam kazandıramazlar.

*

Ölümden uzaklaşan kültürler, hayattan uzaklaşırlar.

*

Ölümü yok saymak, hayatı yok saymaktır.

16 Mart 2023, 12:01

Brexit "UNITED KINGDOM"ı "DIVIDED KINGDOM"a dönüştürdü

Brexit "UNITED KINGDOM"ı "DIVIDED KINGDOM"a dönüştürdü. Artık AVRUPA ASYA'ya AFRİKA'ya değil,ASYA AFRİKA AVRUPA'ya gidiyor.Yeni Avrupa'nın temelleri Kudüs'te Kurtuba'da Kazan'da İstanbul'da atılacak.Avrupa savaş değil, barış kıtası olacak.

16 Mart 2023, 12:20

ÇATIŞMA DÜNYASINI UZLAŞMA DÜNYASINA GELECEĞİ DOĞRU OKUYAN BİLGE DÜNYA LİDERLERİ DÖNÜŞTÜRÜR

Bu yazı daha önce 02.12.2020 tarihinde de yayımlanmıştı.

Üretim ve yönetim dünyasında, son yıllarda en çok araştırılan konuların başında liderlik gelmektedir. Kamu, özel ve gönüllü kuruluşların yönetiminde, ordu benzeri yapılanmaların önemini yitirmesi, bütün boyutlarıyla liderlerin başarılarının, kaynaklarını araştıran çalışmaların çoğalmasına yol açmıştır. Düşünce ve eylemde, çığır açan liderlerin görüşleri, kuruluşların değişik kademelerinde, yer alan yöneticilere yol gösterici olmaktadır.

*

Tarih boyunca başarıyla denenmiş, liderlikte geçerliliği zamana bağlı olmayan, küresel değerlerin kaynakları, Doğu’dan Batı’ya düşünce ve eylem dünyasının, unutulmayan bilginleri ve bilgeleridir. Onlar kurumlara ve kuruluşlara, ekip oluşturmak, güç kullanmak, etkili olmak, sezgileri geliştirmek, toplumlarda rüzgar estirmek, yetki dağıtmak ve ortak bir yönetim kültürü geliştirmek için, bütün insanlığa eşsiz bir hazine sunarlar. Onları iyi bilenlerin arasından, dünyayı dönüştüren liderler çıkmıştır.

*

Tarihin her döneminde liderler, izleyicileriyle etkili iletişime ve güçlü etkileşime dayanan, karmaşık bir süreçte ortaya çıkmışlardır. Liderler belirli bir amaç doğrultusunda, bir düşünce çevresinde toplanan insanları, ortak bir hedefe ulaştıran öncülerdir. Kuruluşlar geçmişten yola çıkarak, geleceği gören liderlerle ayakta kalırlar. Bu yüzden ekonomik, siyasal ve kültürel kuruluşlarda, liderler ve liderlik ilkeleri, her ortamda ve her dönemde önemli olmuşlardır.

*

Her zaman bir takım oyunu olan liderliğin özü ve özeti, büyük bir orkestrada olduğu gibi, uyum ve düzen içinde, ortak amacı gerçekleştirmektir. Liderler güçlerini, etkilerini, amaçlarını, araçlarını, bütün ayrıntılarıyla doğallaştırarak, çevrelerindeki insanların gönüllerini ve güvenlerini kazanan öncülerdir. Onların güçleri katılımcı ve paylaşımcı olmalarından kaynaklanır. Katılımın ve paylaşımın gücünü kavrayamayanlar, insanların üretici güçlerini harekete geçiremezler.

*

Kuruluşları dünyada ilk sıralara, güçlerinin sınırlarını, çevresinde halkalananların, güçlerinden yararlanarak, aşmasını başaran ve yeni alanlar açan liderler taşırlar. Onlar sorumluluk yüklenmekten kaçınanlar değil, sorumluluk yüklenmeyi en büyük sorumluluk bilenlerdir. Bütün kuruluşlarda liderler, sorumluluk almasını bilen yöneticiler arasından çıkarlar. Onlar yanlarında biri bayramlık biri idamlık , iki gömlek taşırlar, geleceği görerek, önceden önlemler alırlar.

*

Liderler uzakları görürler, tuttuklarını koparırlar, birlikte çalıştıkları insanlara dokunurlar, amaçlarını çok açık ve çok net olarak dile getirirler, ulaşılacak hedefleri ulaşmışçasına coşkuyla, kısa kısa cümlelerle anlatırlar. Liderlik nitelikleri kazanmak, düşünce ve eylem dünyasının, canlılığını ve güncelliğini, hiç yitirmeyen eserlerini, didik didik ederek özümsemeyi gerektirir. Liderlik tarihin derinliklerinden süzülüp gelen, doğruları yakalamak ve dört elle sarılmaktır.

*

Kuruluşların başarılarında, vazgeçilmez bir yer tutan liderler, dünyanın yeni simyacılarıdır.

*

Dünyanın önde gelen liderleri, sağduyunun sesi olmayı bilenlerin arasından çıkar.

*

Sorumluluk almayı bilen liderler, toplumun önünde değil arkasında dururlar.

17 Mart 2023, 12:25

SAVAŞLARIN TARİHİNDE ÇANAKKALE'Yİ DOĞRU OKUMAYANLAR YENİ ÇANAKKALE'LERİN TEKRARLANMASININ ÖNÜNE GEÇEMEZLER

Ülkelerin tarihleri, en büyük, en önemli ve en değerli zenginlikleridir. Değişik alanlardaki zenginliklerini değerlendirmesini başaramayan ülkeler, ekonomik, siyasal, kültürel üretim güçlerine yeni boyutlar kazandıramazlar. Ülkelerin gelecekteki zenginlikleri, geçmişteki zenginliklerine dayanılarak, ülkelerarası pazarlara taşınır. Ülkelerle birlikte dünyanın tarihi, bilim ve teknolojinin olduğu kadar, kültür ve sanatın da anasıdır.

*

Tarihin her döneminde, bir millet geçmişini ne kadar iyi bilirse, geleceğini o kadar iyi görür. Tarihsiz millet, milletsiz tarih olmaz. Ancak, bir milletin, bir ülkenin her kuşağı, tarihini yeniden yazmak ve yeniden yorumlamak zorundadır. Çünkü tarihin olguları değişmez, buna karşılık yorumları durmadan değişir. Bu bağlamda, dünya tarihin önemli dönüm noktalarından biri olan Çanakkale Savaşları, tekrar tekrar yazılmalı ve sürekli yorumlanmalıdır.

*

Bir uluslararası ilişkiler ustası olan Abdülhamit, İkinci Viyana kuşatmasıyla başlayan savunma döneminde, Avrupa karşısında güçsüz düşen Osmanlı ülkesinin bütünlüğünü, Yirminci yüzyılın başına kadar otuzüç yıl korumayı başardı. Sultan gözlerini zengin Osmanlı coğrafyasına diken İngiltere'yi, Fransa'yı, İtalya'yı, Avusturya'yı, Rusya'yı ve Almanya'yı birbirleriyle dengeleyerek, Anadolu insanını savaşlardan uzak tutmayı bildi. Abdülhamit durulması gereken yeri gördü ve durdu.

*

İttihatçılar baskı ve şiddete dayanan yöntemlerle, altyapı, eğitim ve sağlık alanlarına yapılan yatırımlarıyla, Osmanlı ülkesini yeniden inşa ettiği bir dönemde Abdülhamit"i yönetimden uzaklaştırdılar. İttihatçıların 1908"de yönetimi ele geçirdiklerinde, Bosna, Bulgaristan, Girit, Kıbrıs, Irak, Suriye, Ürdün, Filistin, Lübnan, Mısır ve Kuzey Afrika, çeşitli anlaşmalar ve değişik düzeylerdeki ilişkilerle, İstanbul"a bağlarını koparmadılar.

*

Abdülhamit"in büyük bir diplomatik ustalıkla, savaştan uzak tuttuğu Osmanlı Devletini, İttihatçıların, aynen Merzifonlu"nun Viyana kuşatmasında olduğu gibi, oldu bittiyle Almanya"nın saflarında savaşa sürmeleri, Çanakkale"de, savaşan taraflardan toplam yüzbinlerce insanın hayatını kaybetmesine yol açtı. Çanakkale savaşları sonrasında, beş milyon metrekaye yakın Osmanlı coğrafyası, Avrupa ülkeleri tarafından paylaşıldı. Yönetimler nerede duracaklarını bilmezlerse, bedelini çok ağır olarak öderler.

*

İkinci Viyana Kuşatması, İttihatçıların Abdülhamit"i yönetimden uzaklaştırmaları ve Çanakkale Savaşları, bin yıllık Anadolu tarihinin akışını değiştiren düşüş noktalarıdır. Tarihin geçmişteki düşüş noktalarını, bütün boyutlarıyla kavramadan, gelecekteki düşüş noktaları öngörmek mümkün değildir.

*

Tarih savaşıyla ve barışıyla üç gündür: Dün, bugün, yarın. Dün araştırılır, bugün değerlendirilir, yarın planlanır.

*

Çanakkale dünyanın savaş başşehiri değil, ülkelerin barış başşehiri olmaya hazırlanmalıdır.

*

Tarihte her damla kan bin cana bedeldir. Tarih yerelde evrenseli görmektir.

18 Mart 2023, 12:45

GELİRLERİ GİDERLERİNİ KARŞILAMAYANLARIN YOL AÇTIKLARI KRİZLERİN FATURASINI BÜTÜN ÜLKE ÖDER

Bilişim dünyasındaki gelişmelerle, dünyanın ekonomik ve kültürel yapısındaki dönüşümler, bütün ülkeleri hem ekonomik, hem kültürel alanlarda, küresel kuruluşlarla birbirlerine bağımlı hale getiriyorlar.Dünyanın bütün ülkelerinde üretim ve tüketim alanları açan küresel kuruluşlar, girdileriyle olduğu kadar, çıktılarıyla hayatı kolaylaştırarak, ülkeler arasında çok boyutlu bağlar kuruyorlar. Onlarla dünya her yıl biraz daha küçülüyor.

*

Dünyada ülkeler arasında ekonomik ve kültürel bağımsızlıktan daha çok, karşılıklı ekonomik ve kültürel bağımlılık önem kazanmıştır. Ekonomik bağımlılıklar dünyasında, bütün ülkeler, bütün kuruluşlar, yerel ve küresel ölçeklerde yeniden yapılanıyorlar.Değişik alanlarda birbirlerine bağımlı olan ülkeler, sorunlarını savaşarak değil, uzlaşarak çözmeye çalışıyorlar. Ülkelerin hem üreticileriyle hem tüketicileriyle, birbirlerine bağımlı olmaları, dünyayı çok ortaklı bir anonim şirkete dönüştürmüştür.

*

Dünyadaki ekonomik ve kültürel çalkantıların yol açtıkları krizler, birbirleriyle alışveriş yapmak zorunda olan ülkelerin, önüne yeni işbirliği fırsatlarının çıkmasını önlemektedir. Bu yüzden ülkelerin birinde, ortaya çıkan bir ekonomik daralma, bütün ülkelerin ekonomilerinde, daha büyük daralmalara yol açıyor. Ülkelerin her alanda birbirlerine bağımlı oldukları, çatısız, kapısız ve örtüsüz dünyada, ateş yalnızca düştüğü ülkeyi değil, bütün ülkeleri yakıyor. Krizlerin zararlarını her ülke ödüyor.

*

Ayaklarını yorganlarına göre uzatmayan, kaldıramayacakları kadar büyük borç yüklerinin altına giren ülkeler, ülkelerindeki seçmenlerle birlikte, bütün ülkelerin seçmenlerini cezalandırırlar. Artık yöneticilerin ömürlerini, seçimlerden önce pazarlardaki fiyat değişmeleri belirliyor. Gelirleri giderlerini karşılamayan, dış ticaret açıkları veren ülkelerin içine düştükleri krizler, dünyada her ülkeye küçümsenmeyecek bedeller ödettiren, yıkıcı sarsıntıların tetikleyicileri oluyorlar.

*

Kaynaklarını yerinde değerlendirmeyen, tüketimlerini, üretimlerine göre yapmayan otokratik yönetimlere, kare dünyanın hiçbir ülkesinde yer yoktur. Geothe’nin vurguladığı gibi: “Bir sorunun çözümünde sorumluluk almayanlar, o sorunun kaynağı haline gelirler”. Ülkelerin birbirleriyle etkileşim içinde oldukları dünyada, hayatın hiçbir alanında hiçbir ürün üretilmeden tüketilmez. Üretmesini öğrenmeyen yönetimler, borçlanarak tüketmesini öğrenirler. Ancak hiçbir devlet hazırdan tüketmeye dayanamaz.

*

Ülkeler gelecekteki üretimlerinin tamamını bugünden tüketemezler, geleceğin nasıl gelişme göstereceğini, kimse önceden bilemez. Ülkelerin birbirinden bağımsız olduğu, kapalı toplumların yerel krizleri, ülkelerin birbirlerine bağımlı olduğu açık toplumlarda küresel krizlere dönüşmüştür. Yönetimlerin tüketimde yarıştıkları ülkelerde, kuruluşlar üretici güçlerini yitirirler. Bunun için dünyanın bütün ülkelerinde, yolsuzlukların ve haksızlıkların önüne geçmeyen yönetimlere, tepkiler çığ gibi büyümektedir.

*

Tüketimin sarhoşu olan ülkeler, üretimin coşkusunu duymazlar. Üretim nehirlerinin yatağını değiştirenler, ekonomiyi çoraklaştırırlar.

*

Yönetimlerin başarıları üretimdeki eşitsizlikleri, tüketimde sağladıkları eşitlikle, dengelemeyi bilmelerinden kaynaklanır.

*

Ülkelerin birbirlerine bağımlı olduğu açık toplumlarda, savurganlıkta yarışanların faturasını bütün dünya öder.

19 Mart 2023, 12:18

HAYATIN HER ALANINDA KÜLTÜRLER EKONOMİLERE ANLAM EKONOMİLER KÜLTÜRLERE DEĞER KAZANDIRIRLAR

Yunus, Mevlana, İbn Arabi derin bilgelikleriyle, Anadolu’nun düşünce ve eylem dünyasının ışığı olurlar. Anadolu’nun Malazgirt’de başlayan, bin yıllık tarihi, bilgelerin eserleriyle yoğurulur. Yunus Anadolu’dan, Mevlana Horasan’dan, İbn Arabi İspanya’dan bakarak, Türklerin kültür ve ekonomi dünyalarını zenginleştirirler. Onlar eserleriyle Anadolu’yu hem tavandan, hem tabandan dönüştürürler.

*

Üç büyük bilgelik kaynağı,bir ağacın köklerinden beslenmesi gibi,İslam’ın ana kaynaklarından beslenir. Anadolu insanı Yunus’un, Mevlana’nın, İbn Arabi’nin zenginleştirdiği dünyanın rüzgarıyla, Anadolu’dan Avrupa’ya açılır. Onların ister Avrupa’da, ister Amerika’da olsun, eserlerinin okunduğu her ülkeye, İslamın küresel değerleri gider. Tarihin her döneminde, bilgiyi bilgeliğe dönüştüren bilgeler, kültürün en güçlü taşıyıcıları olurlar.

*

Ekonomik hayatta para nasıl işlev yüklenirse, kültürel hayatta düşünce aynı işlevi yüklenir. Güçlü düşünce olmadan güçlü eylem, güçlü eylem olmadan güçlü insan, güçlü insan olmadan güçlü para olmaz. Güçlü paraları olan toplumların, hem kültürleri, hem ekonomileri güçlü olur. Kültür ve ekonomi birleşik kaplara benzer. Kültürel güçlerinin seviyesi, ekonomik zenginliklerinin seviyesini gösterir. Kültürler düşüncelere, ekonomiler eylemlere dönüşerek ayakta kalırlar.

*

Mevlana Konya’ya geldiğinde Anadolu insanının hayatında, edebiyatın önemli yer tuttuğunu görerek, bir arada yaşamanın küresel ilkelerine ilişkin düşüncelerini şiirle anlatır. O bilgeliğin bilgiden, düşüncenin eylemden, kültürün ekonomiden daha kapsayıcı, daha kuşatıcı olduğunu görür. Ve zengin birikimiyle, bütün dallarıyla zamanının bilgisini ve bilgeliğini, edebiyatın potasında yoğurarak, sürekli yorumlanan ölümsüz şiirlere dönüştürür.

*

Kültürle ekonomi, Mevlana’nın Mesnevi’de anlattığı gemiye ve denize benzer. Nasıl denizsiz gemi yüzemezse, kültürsüz ekonomi de ayakta kalamaz. Ekonomi gemiyi gösterirse, kültür geminin pusulasını gösterir. Pusulasız denizlere açılan gemiler, hiçbir zaman gitmek istedikleri limanlara ulaşamazlar. Ekonomi ağacının kökleri gökyüzünden, meyva yüklü dalları yeryüzünden beslenir. Kültürsüz ekonomi, ekonomisiz kültür, hayatı yoksullaştırır.

*

Köklü düşüncelerin kalıcı eylemlere dönüştükleri gibi, kültürel derinlikler ekonomik zenginliklere dönüşürler. Anadolu’nun yüzyılların içinde zenginleşen, düşünce ve eylem dünyasında, kültürler bahçeler ekonomiler ağaçlar olarak görülürler. Anadolu’da insanlar bilgelikleriyle kültürlerini, bilgileriyle ekonomilerini güçlü tutarlar. Bu yüzden Anadolu insanı, eyleme dönüşmeyen düşünceden, üretime katılmayan bilgidan uzak durur.

*

Kültürün derinlikleriyle, ekonominin zenginlikleri, bütün boyutlarıyla hayata yansır.

*

Her kültürel eylemin ekonomik, her ekonomik eylemin kültürel boyutu olur.

*

Dünyada kültür ekonomiyle, ekonomi kültürle canlılığını korur.

19 Mart 2023, 12:29

DEMOKRASİ ve OTOKRASİ BİRER DİN DEĞİLDİRLER

ATİNA'dan ve MEDİNE'den BERİ BİLİNEN YÖNETİM YÖNTEMLERİDİR.TOPLUMLAR İSTEDİKLERİ YÖNTEMLE YÖNETİLİRLER.ZORLA GÜZELLİK OLMADIĞI GİBİ YİRMİBİRİNCİ YÜZYILDA ZORLA DEMOKRASİ ZORLA OTOKRASİ OLMAZ.

20 Mart 2023, 12:31

SÜREKLİ BARIŞIN TEMELLERİ DÜNYAYA ATLANTİK'TEN PASİFİK'TEN ÖNCE AKDENİZ'DEN BAKANLARLA ATILACAKTIR

Üç kıtanın ortasında, küresel bir medeniyet olarak Akdeniz, dünya medeniyetlerinin ana kaynağı olmuştur. Yirmi birinci yüzyılda, Amerika’dan Çin’e kadar bütün dünya ülkeleri, Akdeniz’in eşsiz bilgi ve bilgelik hazinelerine döneceklerdir. Dünyanın ekonomik ve kültürel kaynakları, Akdeniz’de toplanmıştır. Dünyada medeniyetlerin temelleri olan köklü değerler, Akdeniz’in sınırsız zenginliklerinden devşirilmiştir.

*

Dünyada kültürel güçle birlikte, ekonomik güç Batı’dan Doğu’ya kaymaktadır. Dünyanın yeni karar merkezleri, Washington, Londra, Paris ve Berlin değil, Pekin, Yeni Delhi, Astana, Jakarta, Kahire, Tahran ve Ankara olacaktır. Geçmişin dünyasının olduğu gibi, geleceğin dünyasının güneşi Akdeniz’den doğacaktır. Akdeniz bütün büyük dinlerin, bütün büyük peygamberlerin, bütün büyük medeniyetlerin anavatanıdır. Akdeniz’de ibre Batı’dan Doğu’ya dönmüştür.

*

Dünyanın medeniyet merkezi Akdeniz’de, büyük bir bilgi ve bilgelik zenginleşmesine yol açan İslam dünyası, sınırsız kültürel zenginlikleriyle, büyük ekonomik kaynaklarıyla, Orta Çağlarda Avrupa’yı nasıl aydınlatmışsa, Yirmi birinci yüzyılda da Çin başta olmak üzere Uzak Doğu’yu öyle aydınlatacaktır. Geçen yüzyılın yakılan yıkılan Avrupası, Batı’yı nasıl dönüştürmüşse, Yirmibirinci yüzyılın yakılan yıkılan İslam dünyası Doğu’yu öyle dönüştürecektir.

*

Doğu dünyası Batı dünyasından, geri kalmayan kültürel ve ekonomik birikimleriyle, bütün dünyanın birleştirici, bütünleştirici ve dönüştürücü gücü olacaktır. Dünyada yeni oluşumların temellerini yüzen ve uçan ordular sahip olan Batı ülkeleri değil, kültürleri derinleştiren bilgeliklere, ekonomileri zenginleştiren bilgilere sahip olan Doğu ülkeleri atacaktır. Onlar bütün ülkelerle, ekonomik güçleriyle değil, kültürel güçleriyle savaşacaklardır.

*

Akdeniz dünyası tarihte yüklendiği misyon ve sergilediği geniş vizyonla, bütün dünyaya güven ve ümit vermektedir. Geçen yüzyılın dünyaya kapalı Akdeniz ülkeleri, yeni yüzyılda dünyaya açık, güven ülkelerine dönüşeceklerdir. Geçmiş yüzyıllarda bütün Avrupa’yı ayağa kaldıran Akdeniz ülkeleri, gelecek yüzyıllarda bütün dünyayı ayağa kaldıracaklardır. Akdeniz ülkeleri dünyayı bir savaş alanı olmaktan daha çok barış alanı olarak gören değerleriyle, yeni bir dünyanın temellerini atacaklardır.

*

Tarih boyunca toplumlar, silah taşıyan askerlerin değerlerini değil, bilgelik taşıyan gönüllülerin değerlerini benimsemişlerdir. Dünyanın neresinde olurlarsa olsunlar, güçle toplumları değiştirmeye çalışanlar, büyük bir dirençle karşılaşırlar. Hiçbir ülke hiçbir ülkeye, silahla seküler kültür ihraç edemez. Yirmi birinci yüzyılda sürdürülebilir ve kalıcı barışın güvencesi, sorunları çatışmayla çözmeye çalışan Batı ülkelerinden önce, uzlaşmayla çözmeye çalışan Doğu ülkeleri olacaktır.

*

Yoksullukların dile getirildiği Gunnar Myrdal’ın “Asya’nın Dramı” yeni yüzyılda, zenginliklerin ele alındığı “Asya’nın Yükselişi”ne dönüşecektir.

*

Akdeniz zengin tarihinin ve geniş coğrafyasının,silahsız ve savaşsız yeni bir dönüşümün, kapılarını açma yolunda önemli adımlar atıyor.

*

Dünya ülkelerinin geleceklerini, Batı’nın seküler değerlerden daha çok, Doğu’nun kutsal değerleri belirleyecektir.

21 Mart 2023, 12:21

ÜNİVERSİTELERİ KÜRESEL OLAN ÜLKELERİN KÜLTÜREL DOKULARI SAĞLAM EKONOMİK YAPILARI GÜÇLÜ YÖNETİMLERİ DEMOKRATİK OLUR

Dünyada ülkelerin karşı karşıya olduğu sorunlar, hem kişisel hem toplumsal düzeyde, kültürel zenginliğin yitirilmesinden kaynaklanır. Bu yüzden kültür yoksullaşmasının etkileri, bütün ülkelerde açıkca gözlenir. Küreselleşmek isteyen her ülkenin, kültürel zenginliğine yeni boyutlar kazandırması, dünyayı büyük bir üniversite olarak görmesine bağlıdır. Yirmi birinci yüzyılda dünya bir üniversite, her üniversite bir dünya olmuştur.

*

Dünyanın bütün ülkelerinde üniversitelerin, ekonomik, siyasal ve kültürel hayata katkıları tartışılmaktadır. Ülkelerin gelecekteki başarıları, ekonomiye yaptığı yatırımlardan daha çok, eğitime yaptığı yatırımlara dayanacaktır. Üniversitelere yapılan yatırımlar, ülkelerin kültürel dokularını zenginleştirdikleri gibi, ekonomik yapılarını da sağlamlaştırırlar. Artık bütün ülkelerde birinci ya da ikinci değil, üçüncü kuşak üniversiteler tartışılmaktadır. Dördüncü kuşak üniversitelerin gündeme gelmesi de yakındır.

*

Dünyada J.G. Wissema’nın tartışmaya açtığı “Üçüncü Kuşak Üniversiteler”, öğrencilerin yönetici yanlarından önce, girişimci yanlarını geliştirmeye odaklanmaktadırlar. Dünyanın neresinde olursa olsun, her üniversite iş arayan öğrenciler değil, iş kuran öğrenciler yetiştirmeyi, kendisine ana misyon edinmeye çalışıyor. Bilgi toplumlarında iş kurmak, bir sermaye işi olmaktan çıkmıştır.Her ülkede üniversitelerin ilk işi, öğrencilerine iş kuracak birikim kazandırmak olmalıdır deniliyor.

*

İster Doğu’da, isterse Batı’da olsun, bir ülkenin üniversiteleri ne kadar güçlü olursa, kültürel dokularıyla birlikte, ekonomik yapıları da o kadar güçlü olur. Üniversiteler sürekli ve uzaktan eğitim programlarıyla, yalnızca öğrencilerinin değil, toplumun bütün kesimlerinin eğitim düzeylerini yükseltirler. Eğitim düzeyleri yüksek olan ülkelerin, ürün, hizmet ve bilgi üretim düzeyleri yüksek olur. Öğrenmesini öğrenenler, üretmesini öğrenirler. Ülkeleri tüketenler değil, üretenler ayakta tutarlar.

*

Ülkelerin birbirine yakınlaştığı kare dünyada, üniversitelerle işletmeler arasındaki sınırlar bir bir kalkmaktadır. Üniversiteler kuruluşlara kuruluşlar üniversitelere, kapılarını sonuna kadar açıyorlar. Artık özellikle lisans programlarında, bütün derslerin kuramsal olmaktan daha çok uygulamalı olmalarına büyük özen gösteriliyor. Üniversitelerde geliştirilen kuramsal bilgiler, işletmelerde uygulanır bilgilere dönüşüyor. Bu süreçte üniversitelerle işletmeler arasında, çok önemli işbirliği köprüleri kuruluyor.

*

Toplumların kültürleri ve ekonomileri, öğrenmesini öğrenen kurumlarıyla ve kuruluşlarıyla, yeni boyutlar kazanırlar. Üniversitelerde ekilenler, kuruluşlarda biçilirler. Bu bağlamda ülkelerin kamu, özel ve gönüllü kurumları ve kuruluşları, üniversitelerinin aynalarıdır. Üniversitelerde zenginleştirilen bilimsel ve teknolojik birikimler, değişik kuruluşlarda ürün ve hizmetlere dönüşürler. Gelecek yıllarda üniversiteler, toplumun bütün kesimeleriyle bütünleşecekler.

*

Kare dünyanın üniversiteleri değişik ülkelerde, çok sayıda kampüste eğitim vereceklerdir.

*

Hiçbir kurumda hiçbir kuruluşta, başka yerde şubemiz yoktur, anlayışına yer yoktur.

*

Dünyada çok uluslu kuruluşlar, çok ülkeli üniversiteler dönemi başlamıştır.

22 Mart 2023, 12:08

NASIL BİR GÖZ AĞLARKEN BİR GÖZ GÜLMEZSE DÜNYADA KÜLTÜR AĞLARKEN EKONOMİ GÜLMEZ

Batı ülkeleri ürün, hizmet ve bilgi üretiminde, Doğu ülkelerinden öndedirler. Ancak son onyıllarda Batı ülkelerinin dünya üretimindeki payları azalırken, Doğu ülkelerinin payları artmaktadır. Dünyanın üretim merkezi Batı’dan Doğu’ya kayma yolunda ilerliyor. Yirmi birinci yüzyılın ortalarında, dünyanın en büyük ekonomisi Çin olacaktır. İslam dünyası iki büyük ekonomik güç, Amerika ve Çin arasında dengeyi sağlayacaktır.

*

Ülkelerin üretim güçlerini büyütmede gösterdikleri başarı, hayatın bütün boyutlarına yansır. Üretim güçleri büyük olmayan ülkelerin, ekonomilerinin zengin, demokrasilerinin katılımcı, kültürlerinin derin, eğitimlerinin köklü olması mümkün değildir. Dünyada hiçbir ülkenin, üretimin güçsüzlüğü, kendiliğinden ortaya çıkmaz. Ekonomik ve kültürel alanlardaki güçsüzlük, eğitimsizlikten kaynaklanır. Güçlülüğün ve güçsüzlüğün kaynağında, değişmeyen dinamikler vardır.

*

Ülkeler doğal zenginliklerine, katma değer kazandırarak , tüketen ülkelerden üreten ülkelere dönüşürler. Türkiye başta olmak üzere Müslüman ülkeler, her alanda yaptıkları yenilenme yatırımlarıyla, üretim güçlerini büyütmede, aralarında işbirliğini geliştirmede önemli adımlar atıyor. Onlar eğitim seviyesi yıldan yıla artan insan kaynaklarıyla, zengin doğal kaynaklarını değerlendirme yolunda hızla ilerleyerek, Batı ve Doğu arasındaki dengeliyici bir konum kazanıyorlar.

*

Toplumların insanlığın bilgi ve bilgelik birikiminden yola çıkarak, bütün ülkelerin ortak hayat kaynakları, topraklardan, denizlerden ve gökyüzünden yararlanmaları, ekonominin hayatın içinde oluşan küresel dilini öğrenmelerine bağlıdır. Güçlü ekonomi güçlü kültürden kaynaklanır.Toprağı sabanla sürüp ekin ekmeyenler, buğdayın dilini, insanlara sofra açıp karınlarını doyurmayanlar, ekmeğin dilini bilemezler. Ekonominin dili üretimin dilidir, tüketimin dilidir,hayatın dilidir.

*

Ekonomi matematik gibi, fizik gibi, kimya gibi, bir küresel dildir. Bütün toplumlarda insanlar, bir yabancı dil öğrenir gibi, ekonominin dilini öğrenerek, ürünlerin, hizmetlerin ve bilgilerin üretimine, yeni zenginlikler kazandırırlar. Tarihin her döneminde üretimin dili çok yalın olmuştur. Üretim gücünü büyütmenin, sürükleyici gücü kültürdür. Ekonominin yalın dilinden yararlanmadan, kültürün karmaşık dilini anlamak, insanlığın bilgi ve birikimi güncelleştirmek kolay değildir.

*

Dünyanın neresinde olurlarsa olsunlar, bütün ülkeler dünyanın birikimlerinden yararlanmak için, ekonominin yalın dilini anlamak ve toplumun bütün kesimlerine anlatmak zorundadırlar. Yoksulluk yağmur gibi gökyüzünden yeryüzüne yağmaz.Habil’den ve Kabil’den beri, bütün toplumlar üretim, tüketim ve paylaşım sorunlarıyla, karşı karşıya kalmışlardır. Üretimde birbirleriyle yarışmayan toplumlar, ekonominin değişmeyen sorunlarına, değişen çözümler bulamazlar.

*

Bir ülke ağlarken bir ülke gülmez, ekonomik sorunlara çözüm aramak, bütün ülkelerin görevidir.

*

Doğal kaynaklarına katma değer kazandırmayan ülkeler,toplumlarını zenginleştiremezler.

*

Kültürün karmaşık, ekonominin yalın dilini öğrenenler, bütün sorunlarını çözerler.

23 Mart 2023, 12:32

HER ÜLKEDE EKONOMİ EŞİTTİR ÜRETEN İNSAN ÇARPI KÜLTÜRÜN KARESİDİR

Dünyada ekonomi nasıl tanımlanırsa tanımlansın, son değerlendirmede insanlığın kültürel birikiminin, hayatın üretim ve tüketim boyutlarına yansımasıdır. İnsanlık tarihi boyunca, toplumların ekonomik gücünü belirleyen, en büyük ve en etkili kaynak kültür olmuştur. Yoksulluk gibi zenginlik de sorun olduğu için, üretim peşinde koşmak, tüketimden kaçınmak, bütün kültürlerde en başta gelen erdem bilinmiştir.

*

Dünyanın her yerinde ülkelerin üretim güçlerinin, yeni boyutlar kazanmasının kaynağında, hem üretici hem tüketici olarak insan vardır. Öncesi kültür olduğu gibi, sonrası da kültür olan ekonominin, tarihi insanla başlar, insanın olduğu yerde ya kültür ya da ekonomi değil, hem kültür hem ekonomi vardır. Einstein’ın enerji formülüne benzetilerek söylenirse: Ekonomi eşittir insan çarpı kültürün karesidir. İnsanda gizlenen gücü, kültür gün ışığına çıkarır.

*

Dünyada yoksulluğun olduğu kadar, zenginliğin de kaynağı ekonomiden önce kültürdür. İnsanları üreten eller olmaya özendiren kültürler zenginliğin, tüketen eller olmaya özendiren kültürler yoksulluğun kapılarını açar. İnsanların kültürel birikimleri, üretilen ürünlerde, verilen hizmetlerde ve zenginleştirilen bilgilerde etkisini gösterir. Üretim peşinde koşan kültürler üretimde, tüketim peşinde koşan kültürler, tüketimde yarışan insanların sayını çoğaltır.

*

Ülkelerin ekonomilerinin canlılıkları, üretimi özendiren tüketimi önleyen kesimlerin, birbirleriyle yarışmalarından kaynaklanır. Üretimde yarışanlar, tasarruflara yeni alanlar açarken, tüketimde yarışanlar savurganlığa yeni alanlar açarlar. “Teknolojinin Ötesi” kitabımızda vurgulandığı gibi, teknoloji ekonomik hayatı hızlandırarak kolaylaştırır, karmaşıklaştırarak zorlaştırır.Teknolojiyle güçlenen ekonomi, hem olumlulukları hem olumsuzlukları büyütür.

*

Ekonomik güç iki yanı keskin kılıca benzer, toplumlarda bir yandan üretimi artırırken, bir yandan tüketimi artırır. Tüketim üretimi üretim tüketimi kamçılar. Bunun için hem üreticilere, hem de tüketicilere, kutup yıldızı olma görevini, ekonomi değil kültür yüklenir. Tüketimin her şey olduğu bir kültürde, tüketmek için her şey yapılır. Kültürü derin olan toplumlarda, en düşük gelirliler en yüksek gelirliler gibi değil, en yüksek gelirliler en düşük gelirliler gibi yaşarlar.

*

Anadolu bilgelerinin kültüründe sürekli tekrarlandığı gibi: En düşük gelirliler gibi yaşamak bir erdemdir, ancak toplumun en düşük gelirlisi olmak bir erdem değildir. Bu yüzden bir toplumda, tüketimden önce üretim peşinde koşmak ekonomik bir görev, aynı zamanda kültürel bir sorumluluktur. Ekonomik görevlerinin ve kültürel sorumluluklarının bilincinde olmayanlar, hayatı bir yandan kolaylaştırak bir yandan güzelleştirerek yaşanır kılamazlar.

*

Kültürde iyilik ve kötülük yarışında, iyiliklerin kazanması nasıl sonuç verirse, ekonomide üretim ve tüketim yarışında, üretenlerin kazanması aynı sonucu verir.

*

Hayatın kültürel boyutunun göz ardı edilerek unutulduğu toplumlarda, ekonomik boyut bütün sorunların kaynağı olur.

*

Her alanda ekonomi akılla, kültür gönülle düşünür. Ekonomide akılla aranılan, kültürde gönülle bulunur.

24 Mart 2023, 11:57

ŞEHİRLERDE GAZALİ'NİN İHTİYAÇLAR HİYERARŞİSİNE ÖNEM VERMEYEN ÜLKELER HEM KÜLTÜRLERİ HEM EKONOMİLERİ YOKSULLAŞTIRIRLAR

Gündüzün geceyle, gecenin gündüzle içiçe olduğu gibi, kültür ekonomiyle, ekonomi kültürle içiçedir. Kültür ve ekonomi tene ve cana benzer. Nasıl ten candan ayrılmazsa, ekonomi de kültürden ayrılmaz. Kültür ve ekonomi hayatın iki yüzüdür. Her kültürel eylemin bir ekonomik boyutu olduğu gibi, her ekonomik eylemin bir kültürel boyutu vardır. Bunun için hiç kimse ya kültür ya da ekonomi diyemez. Herkes hem kültür, hem ekonomi demek zorundadır.

*

Kültür değişmeyen amaçların, ekonomi değişen araçların kaynağıdır. Kültürel ve ekonomik hayatın canlılığı, değişmeyen amaçları gerçekleştirme yolunda, araçların sürekli değişmesine dayanır. Korunması gereken amaçlarla, durmadan yenilenmesi gereken araçlar, kültürel derinlikle birlikte, ekonomik zenginliğin güvencesidirler. Buluşlarla ve yeniliklerle, üretim gücünü büyütmeyen toplumlar, kültürel derinlik ve ekonomik zenginlik kazanamazlar.

*

Toplumlarda kültür ve ekonomi güçlerinin, doruk noktalarına şehirlerde ulaşırlar. Şehirler kültürün ekonomiyi, ekonominin kültürü zenginleştirdiği, üretici çekim merkezleridir. Henri Pirenne’in “Ortaçağ Kentleri” kitabında vurguladığı gibi: Dünyada hiçbir medeniyette şehir hayatı ticaretten ve sanayiden bağımsız olarak gelişmemiştir. Şehirsiz ne kültür olur, ne şehir olur. Tarihin her döneminde kültürler ekonomileri, ekonomiler şehirleri zenginleştirmiştir.

*

Şehirler ya ticaret yollarında ya da göl, nehir ve deniz kıyılarında kurulup büyümüşlerdir. Pirenne’in “Şehirler ticaretin ayak izlerinden doğmuşlardır” yargısı, her çağda geçerli olmuştur. Ticaret yollarında gelişen Mekke, Medine ve Kudüs, kültürün ve ekonominin olduğu kadar, şehirlerin de analarıdır. Büyük fırsatlar büyük şehirlerde yakalanır. Ticaretin ustalarının kültürde ekonomiyi, ekonomide kültürü gören rüyaları şehirlerde gerçekleşir.

*

Büyük rüyalar büyük şehirlerde görülür. Şehirler rüyalarının peşine düşen, rüyalarının gerçekleşmesi için, ortaklık yapmasını bilen öncülerin başarılarıyla, kültürel ve ekonomik zenginliğin sürükleyici gücü olurlar. Kültürel derinlik ve ekonomik zenginlik, doğal ahlak, doğal hukuk ve doğal ekonomi ilkeleri ışığında, hayatın bütün boyutlarıyla, yaşanır kılınmasına bağlıdır. Hayatın zenginleştirilmesinde büyük şehirlerde görülen, büyük rüyalar önemli yer tutarlar.

*

İki dünyayı birbirinden ayrılmaz bir bütün olarak ele alan Gazali, kültürel ve ekonomik hayatın zenginleştirilmesinde ihtiyaçların, zorunlu, kolaylaştırıcı ve güzelleştirici olmak üzere üç boyutta ele alınmasının üzerinde önemle durur. Gerçekleştirilecek rüyaları olmayan toplumlar, ekonomik ve kültürel alanlarda, kalıcı izler bırakamazlar. Büyük rüyalar öncülere olduğu kadar, toplumlara da güç kazandırırlar. Rüyaları olanlar hayatı hem kolaylaştırırlar hem güzelleştirirler.

*

Kaynak oluşturmada, dağıtmada ve değerlendirmede ihtiyaçların sırasına özen gösterilmesi hayati önem taşır. İhtiyaçların hiyerarşisine önem verilmeyen ekonomilerde, ihtiyaçların yerini istekler alacağı için, hiçbir alanda kaynak savurganlığın önüne geçmek mümkün olmaz.

*

Kültürel alanda nasıl pozitif değerler, normatif değerlerin yerine geçmezse, ekonomik yapıda güzelleştirici ihtiyaçlar, zorunlu ihtiyaçların önüne geçmez. Ekonomik alandaki başarının yol haritası kültürel alanda gizlidir.

*

Pozitif değerlerin yerine normatif, gerçek ihtiyaçların yerine yapay ihtiyaçlar geçerse, toplum kültürel derinlikle birlikte, ekonomik zenginliğini yitirir.

25 Mart 2023, 12:23

"KAZANIYORUM ÖYLEYSE VARIM" DİYENLERİN YOL AÇTIKLARI BANKA KRİZLERİN ÜSTESİNDEN "İNANIYORUM ÖYLEYSE VARIM" DİYENLERİN REEL EKONOMİLERİYLE GELİNİR

Dünyada Batı ülkelerinin ekonomileri küçülürken, Doğu ülkelerinin ekonomileri büyüyor. Doğu ülkelerinden dalga dalga bütün dünyaya yayılan, kutsal kültürünün yaz rüzgarlarına karşı, Batı ülkelerinin seküler kültürünün kış rüzgarları etkilerini yitiriyor. Batı’nın seküler kültüründen beslenen para ticaretinin yol açtığı krizler, bütün ülkelerin ekonomik ve kültürel temellerini sarsıyor. Dünyanın para kasası İsviçre’de toplanan bankaların elinde, her şehir bir Monaco’ya dönüşmüştür.

*

Alışverişi kolaylaştırma ve ekonomiyi canlı tutma işlevi yüklenen parayı, alınıp satılan bir ürüne dönüştüren Batı ekonomisi, parayı bir değişim aracı olarak gören Doğu ekonomisine karşı açtığı savaşı kaybetmiştir. Yirminci yüzyılda reel ürün ticaretinden önce, sanal para ticaretinden, zengin olan Batı ekonomisi yolun sonuna gelmiştir. Geçen yüzyılın faize ayarlı finansman yöntemleriyle, gelen yüzyılın çok boyutlu ekonomik sorunları çözülmemektedir.

*

Dünyada nasıl değer toplumunun sorunları, bilgi toplumunun yöntemleriyle çözülmezse, Doğu ekonomisinin sorunları da Batı ekonomisinin yöntemleriyle çözülmez. Milyonlarca insanın işsiz olduğu ülkelerde, Batı’un kitlesel üretim yöntemlerinden önce, kitlelerin üretime katıldığı üretim yöntemlerine ihtiyaç vardır. Yirmibirinci yüzyılda bütün ülkeler, bütün kuruluşlarıyla Batı ekonomisinin bankalarının değirmenine su taşımayı bırakarak, üretim güçlerini büyütmeye çalışıyorlar.

*

Batı ekonomisinin yol açtığı ekonomik, siyasal ve kültürel krizlerin üstesinden gelmek için, bütün dünyada insanlar gelirlerini bankaların görünmeyen hesaplarından, görünen keselerine aktarıyorlar. Onlar keselerde duran p,aralarla üretime katılarak, para ticaretinin önüne geçiyorlar . Dünyadaki bütün insanlar, paralarını üretimde değerlendirme riskine katlanırlarsa, parayı elden ele dolaştırarak ortadan kaldıran Batı ekonomisinin, insanların gözlerini kamaştıran büyüsü bozulur.

*

Her toplumda paranın bir üretim gücü vardır. Para boş durursa ürün, hizmet ve bilgi üretme gücünü yitirir. Bütün toplumlarda, para değer koruma, değer taşıma ve değer ölçme aracı olarak görülmüştür. Ekonomi kuramlarında paranın değeri ve işlevi,her dönemde tartışma konusu olmuştur.Parayı araç olmaktan çıkararak, amaç haline getiren toplumlar her dönemde, paranın getirdiği yükler altında ezilerek ekonomik, siyasal ve kültürel krizlere sürüklenmişlerdir.

*

İnsan değer verirse değeri olan parayı kutsallaştıranlar, bütün ülkelere büyük bedeller ödetmede birbirleriyle yarışıyorlar. Dünyanın karşı karşıya olduğu finansal ve siyasal krizlerin üstesinden gelmesi, seküler kaynaklara dayanan Batı ekonomisini, kutsal kaynaklara dayanan Doğu ekonomisine dönüştürmenin, yol ve yöntemlerini bulmasına bağlıdır. Batı ekonomisinin bütün dünyayı etkileyen finansal krizleri, her ülkeyi “Kutsal Kitap”larla bağlarını yenilemeye zorluyor.

*

Paralarının değerini koruyanlar, kültürlerinin derinliğini, ekonomilerinin zenginliğini korurlar.

*

Dünyadaki bütün krizlerin üstesinden, parayı hayatın amacı olmaktan çıkaranlar gelir.

*

Para servete dönüşmeden, ekonomiye kazandırılırsa, üretim gücünü büyütür.

26 Mart 2023, 11:59

BİR RESİMDE İKİ İNSANI GÖRMEYENLER FARKLI BAKIŞLARIN DOĞURDUĞU GÜÇTEN YARARLANMAKTA GÜÇLÜK ÇEKERLER

Toplumların ürün, hizmet ve bilgi üretim güçlerinin büyütülmesinde, kar amacı güden ya da gütmeyen, bütün kuruluşların vazgeçilmez bir yerleri vardır. Kuruluşları güçlü olmayan toplumların, ekonomilerinin güçlü olması mümkün değildir. Su kaynaklarından yoksun toprakların çoraklaşması gibi, kuruluşlardan yoksun toplumlar, hem ekonomik hem kültürel olarak yoksullaşırlar. Ülkelerin üretim güçleri kuruluşlarla büyütülür.

*

Dünya tarihinin her döneminde, küçük ya da büyük ekonomik ve kültürel kuruluşlar, hayatın merkezinde yer almışlardır. Her kuruluş ekonomik, siyasal ve kültürel çevredeki gelişmelere uyum sağlayabilmek için, ana değerlerini korurken, amaçlarına ulaştıracak araçları sürekli geliştirir.Yıllar içinde kuruluşların amaçları değişmez, araçları değişir. Kuruluşlar değişmeyen amaçlarına, sürekli değişen araçlarla ulaşırlar. Kuruluşların başarıları değişmeden gelişmesini bilmelerinden kaynaklanır.

*

Ülkeleri ekonomik ve kültürel bağlarla, birbirine bağlayan kuruluşlarda, amaçlar uzun dönemde çok yavaş değişirken, araçlar kısa dönemde çok hızlı değişirler. Kuruluşlar ister kar amaçlı olsunlar ister olmasınlar, ürettikleri ürünlerle, verdikleri hizmetlerle ve geliştirdikleri bilgilerle toplumları dönüştürürler. Kuruluşların yönetimi bütün ülkelerin sorunudur, bütün bilimlerin konusudur. Yirmi birinci yüzyıla sanayi değil, bilgi kuruluşları damgasın vuracaktır.

*

Kuruluşlarda karşılaşılan sorunların çözümünde, amaçların araç araçların amaç boyutları vardır. Başarılı yöneticiler yalnızca amaç ya da yalnızca araç üzerinde değil, her ikisinin üzerinde birden yoğunlaşırlar. Onlar her zaman, farklı açılardan bakarak, aynı resimde iki ayrı yüzü görmesini bilirler. Her yöneticinin kafasında yüzlerce resim vardır. Resimlerden bir kısmı, insanların yüzlerini oldukları gibi gösterirken, bir kısmı da olması gerektiği gibi gösterirler.

*

Yöneticiler çoğu zaman gördükleri yüzün, gerçekten gördükleri yüz olduğunu sanırlar. Oysa çoğu zaman bir resimde iki resim olur. Herkes aynı resmi görmez. İşletme yönetiminin gelenekselleşmiş programlarında gösterilen ve üzerinde uzun uzun tartışılan bir resim vardır. Söz konusu farklı açılardan bakmanın önemini vurgulayan resim, başta Stephan Covey’in “Etkili İnsanların Yedi Alışkanlığı” olmak üzere, pek çok yönetim kitabında öğretici bir eğitim aracı olarak yer alır.

*

Resime bakanlardan bir kısım, genç bir hanım görürken, bir kısmı büyük burunlu yaşlı bir hanım görürler. Her iki kesim de haklıdır, aynı resimde iki yüz, iki insan vardır. Bir kısım insanlar genç, bir kısım insanlar yaşlı insanı görürler. Resime dikkatle bakanlar, her insanın farklı yüzleri olacağını bilen gözler, aynı resimdeki iki ayrı yüzü, çok zorlanmadan kolaylıkla görürler. Tartışılan resim özel, kamu ve gönüllü kuruluşlarıyla, değişik boyutlarıyla bütün bir hayattır.

*

Bütün boyutlarıyla hayatın kalitesini artırmak için, belirgin olanın ötesine bakmak gerekir. Yüz yüze olunan ekonomik, siyasal ve kültürel sorunlar çok boyutludur.

*

Kuruluşlar ve insanlar başarılı olmak için, karmaşık dünyaya bir bütün olarak, değişik açılardan bakmasını öğrenmek zorundadırlar.

*

Hayat değişik boyutlarıyla ele alınmadan, yüzeysel bir bakışla değerlendirilirse, ilk olarak belirgin olan yüzü görülür.

26 Mart 2023, 12:35

Osmanlı Sevdalısı Mehmet Genç'e rahmet diliyorum

Osmanlı Sevdalısı Mehmet Genç'e rahmet diliyorum. Ahmet Cihan Hoca Hocası Genç'le ilgili kitap hazılıyor ve dostlarından yardım bekliyor. Portre Ustası Beşir Ayvazoğlu'nun "HAC YOLUNDA BİR KARINCA" sını yen çalışmalar izlemeli. Değerli Müjdat Hocam da Hocası Raşit Küçük'le ilgili bir kitap hazırlıyor, Küçük dostlarından yazı bekliyor. Bekir Karlığa tek başına bir üniversite olarak üretmeye devam ediyor.Bir kare neler çağrıştıyor. "BİR RESİM BİN SÖZE BEDEL" sözü boşuna söylenmemiş.DOSTLARIMIZDAN KİTAPLARINA KISA ZAMANDA HAZIRLAMALARINI BEKLİYORUZ:

27 Mart 2023, 12:30

DÜNYADAKİ YOKSULLUĞUN ÜSTESİNDEN AKILLARIYLA DÜŞÜNENLER GÖNÜLLERİYLE UYGULAYANLAR GELİRLER

Bu yazı daha önce 19.12.2020 tarihinde de yayımlanmıştı.

Dünyada bütün ülkelerin, karşı karşıya oldukları sorunların başında, ekonomik ve kültürel üretim güçsüzlüğünü gidermek gelir. Dünyanın her ülkesinde, katma değerleri büyük, maliyetleri düşük ve kaliteleri yüksek ürün, hizmet ve bilgi üretmek hayati önem taşır. Yeraltı ve yerüstü kaynaklarını akılla yöneten gönülle değerlendiren ülkeler, hiçbir zaman yoksul düşmezler, varlık içinde yokluk çekmezler.

*

Ülkelerde kuruluşlar küresel yarışmaya ne kadar açık olurlarsa, dünya kaynaklarından ne kadar çok yararlanırlarsa, ürettikleri ürünler, hizmetler ve bilgiler de o kadar değerli olur. Kuruluşlar dünyasında yarışma üstünlüğü, ürünleri, hizmetleri ve bilgileri güzel üreterek değil, güzel ürünler, güzel hizmetler ve güzel bilgiler üreterek kazanılır. Kuruluşların üretim güçlerine yeni açılımlar kazandırmalarında, aklın bakış açısından daha çok, gönlün bakış açısı belirleyicidir.

*

Anadolu’nun şiirini yakalayan, Arif Nihat Asya’nın şiirsel anlatımıyla, insanların görmesini öğrenmeleri gereken iki büyük manzara vardır. İnsanlar göz kapaklarını açarlarsa, rengi, biçimi, kaparlarsa, iç dünyalarının, kıyısız denizlerini görürler. Aklın nehirleri gönlün denizlerinde toplanır. Gönülsüz akıl etkisizliğin, akılsız gönül güçsüzlüğün üstesinden gelemez. Akıl bilgiyle yoğrulur, rakamlara dayanır, rakamlarla düşünür. Gönül bilgelikle yoğrulur, sezgiler dayanır, sezgilerle düşünür.

*

Akıl yöneticilere, gönül öncülere ışık tutar ve yol gösterir. Bir kuruluşta her öncü, aynı zamanda bir yöneticidir. Ancak her kuruluşta, her yönetici aynı zamanda bir öncü değildir. Bu yüzden ekonomik, siyasal ve kültürel kuruluşlarda, değişim rüzgarları estirenler ve birlikte çalıştığı insanları peşlerinden sürükleyenler, yöneticiler değil öncülerdir. Öncüler akıllarından önce, gönülleriyle öncü olur. Öncülerin pazarında erdem alınır, erdem satılır, özveri alınır, özveri satılır, özgeçi alınır, özgeçi satılır.

*

Öncüler gönüllerinden aldıkları güçle, kökleşmiş kültürel dokuları, kemikleşmiş ekonomik yapıları değiştirirler. Onlar üretim gücünü büyütme yanında, topluma katkıda bulunmaya önem verirler. Öncülerde üretim bir amaç değil bir araçtır. Öncüler uzun dönemli düşünürler, ufuk ötesini görürler, düşüncelerini, eylemlerini paylaşmasını bilirler, güçlerini akıllarından daha çok gönüllerinden alırlar. Üretim gücü büyük ülkelerde yöneticilerden daha çok öncüler vardır.

*

Toplumun bütün kesimleri tarafından benimsenen, paylaşmayı bilen kuruluşlar arkalarında kalıcı izler bırakırlar. Bu yüzden öncüler paylaşmaya vurgundurlar. Onlar paylaşılan işi, paylaşılan zamanda, paylaşılan yerde yaparlar. Yunus’a benzetilerek söylenirse: Paylaşmaya aşıktır paylaşan öncüler/ Paylaşmada bulur, her alanda öncülüğü bulanlar.” Öncülerin oluşturduğu çekim alanında, insanlar birbirleriyle toplamada değil, paylaşmada yarışırlar.

*

Hayatın bütün boyutlarında paylaşmada yarışanlar, üretimde yarışan öncülerin sayılarını artırırlar.

*

Kuruluşlarda öncülük yapmak, akıl sahibi olanlardan daha çok, gönül sahibi olanların işidir.

*

Öncüler Kıyamet kopuyor olsa da, ellerindeki işleri yarım bırakmayı düşünmezler.

28 Mart 2023, 13:12

EKONOMİK SİYASAL KÜLTÜREL BÜTÜN KURULUŞLAR DEĞERLERE VE YASALARA ÖNEM VEREN İNSAN KAYNAKLARIYLA AYAKTA KALIRLAR

Tarım, sanayi ve bilgi toplumlarının, birbirleriyle iletişim ve etkileşim içinde oldukları duvarsız dünyada, kuruluşların insan kaynakları, sermaye kaynaklarından çok daha işlevseldir. İnsan kaynakları kuruluşların can damarlarıdır. Bu yüzden Gary Becker ve Theodore Shultz, kuruluşlarda verimliliğin artışında, insan kaynaklarının yerlerini ve etkilerini araştıran çalışmalarıyla, Nobel ödülü kazanmışlardır.

*

Dünyada ekonomik bağımsızlıktan daha çok, ekonomik bağımlılığın önem kazanmasıyla, bütün küresel kuruluşlar birbirlerinin hem alıcıları hem de satıcıları olmuşlardır. Kuruluşlar arasındaki işbirliğinin sağlanmasında, karşılıklı güven ortamının oluşturulmasında, insan kaynakları vazgeçilmez görevler ve yerine getirilmesi gereken sorumluluklar yüklenirler. Kuruluşların seçilen araçlarla amaçlarına ulaşması, insan kaynakları aracılığıyla gerçekleştirilir.

*

İnsan kaynakları yoksul olan kuruluşlar, petrol zengini ülkelerde görüldüğü gibi, doğal kaynakları zengin de olsa, ürün, hizmet ve bilgi üretme gücünü büyütmede başarılı olamazlar. Kuruluşlar zengin maden yataklarını, büyük petrol kaynaklarını, birikimli insan kaynaklarıyla ürünlere dönüştürürler. İnsan kaynakları kuruluşlar için önemli olduğu kadar, ülkeler için de önemlidir. Kuruluşlar ve ülkeler üretim güçsüzlüğünün oluşturduğu kapalı yapıları, insan kaynaklarıyla açık yapılara dönüştürürler.

*

Don Cohen ve Laurence Prusak, “Kavrayamadığımız Zenginlik” kitaplarında, Henry Ford’un “Nasıl oluyor da bir çift el satın aldığım her seferinde, onlarla birlikte hep bir de insan geliyor” diye yakındığı insan kaynaklarının, kuruluşların en büyük entelektüel sermayeleri olduklarını, ayrıntılı olarak anlatıyorlar. Artık çalışma alanı ve üretim konusu ne olursa olsun, bütün kuruluşların merkezinde, makinaların değil insanların olduğu, kimsenin gözünden kaçmıyor.

*

İnsan kaynaklarının belirleyiciliği, bütün dünyada yıldan yıla artıyor. Yeni yüzyılda insan kaynakları, yöneticilerinin ister özel, ister kamu, ister gönüllü olsun, ürün, hizmet ve bilgi üreten bütün kuruluşların, üst yönetimlerinde vazgeçilmez bir yerleri olacaktır. Japon kuruluşları insan kaynaklarını, en önemli varlıkları olarak görüyorlar. Doğal kaynak yoksulu Japonya, zengin insan kaynaklarıyla, dünyanın ikinci büyük ekonomisi olmayı başarmıştır.

*

Dünyadaki bütün kuruluşlara yarışma üstünlüğü kazandıracak olanlar, entelektüel sermayelerini en yakından tanıyan, insan kaynakları yöneticileridir. Kuruluşların genel müdürleri üretimden, finansmandan ve pazarlamadan sorumlu yöneticilerinin arasından değil, katkıları görevlerini kat kat aşan insan kaynakları yöneticilerinin arasından çıkacaktır. Nasıl ordularda bir asker bir savaşı kazanırsa, kuruluşlarda da bir insan yaptığı yeniliklerle, bir kuruluşu dünya pazarlarına taşır.

*

Bir kuruluş bir zincir gibi, en zayıf halkası kadar değil, en yenilikçi çalışanı kadar güçlüdür.

*

İşletmelerin yenilik yapmasını bilen çalışanları olursa, müşterileri Brezilya’dan gelirler.

*

Öykünülen yöneticileri olmayan kuruluşların, pazarlarda aranan ürünleri olmaz.

29 Mart 2023, 12:34

DÜNYADA DEHŞET VERİCİ BOYUTLARA ULAŞAN YIKICI SAVURGANLIĞIN ÜSTESİNDEN SEKSENE YİRMİ İLKESİYLE GELİNİR

Kuruluşlar ürün, hizmet ve bilgi üretiminde, verimliliği artırmak, yenilikçi olmak ve dünya pazarlarına açılmak için, araştırma çalışmalarına ağırlık vermek zorundadırlar. Dünyadaki her kuruluşun, tasarımda, ürün geliştirmede ve üretim sürecini iyileştirmede, gelen yılı geçen yılından daha başarılı olmalıdır. Hiyerarşik yapılanmadan esnek yapılanmaya geçerek, kuruluşlar kendilerini sürekli yenilemelidirler.

*

Verimlilik ve yenilik peşinde koşan yöneticiler, kuruluşların yeni güç kaynağıdır. Verimliliğe önem vermeyen, yenilikçi olmayan kuruluşlar, varlıklarının erimesinin önüne geçemezler. Anadolu'da “İşten değil dişten artar” denilir. Ancak işinde yenilik yapmayan ve verimliliğini artırmayan kuruluşların, dişlerinden artırdıklarının güçlerine katkısı çok fazla olmaz. Bilgi toplumunda kuruluşların güç kaynağı, verimlilik artışıyla kalitenin sürekli iyileştirilmesidir.

*

Kuruluşlar verimliliklerini artırmaları, Pareto ya da “Seksene Yirmi” ilkesine gösterdikleri özene bağlıdır. Seksene yirmi ilkesiyle, her kuruluş bir yandan giderlerini azaltırken, bir yandan gelirlerini çoğaltır. Richard Koch “80/20 İlkesi” kitabında, kuruluşlarda daha azıyla, daha çoğunu elde etmenin sırlarını anlatmaktadır. Ekonomik ve kültürel alanda her kuruluş, “Seksene Yirmi” ilkesiyle, üretim giderlerini düşürürken, kalitesini yükselterek gelirlerini büyütür.

*

“Seksene Yirmi” ilkesi Vilfredo Pareto’nun, İngiltere'de toplam nüfusla zenginliğin dağılımı arasındaki ilişkileri araştırdığı çalışmasına dayanmaktadır. Pareto zenginliğin yüzde sekseninin, toplumun yüzde yirmisinin elinde toplandığını ortaya koymuştur. İnsanların toplum içindeki paylarıyla sahip oldukları gelirleri arasındaki matematiksel ilişkinin analizi, üretim ve yönetim alanlarına uygulanarak, verimlilikte büyük artışlar sağlanmıştır.

*

“Seksene Yirmi” kuralı, çoğu zaman çıktıların yüzde seksenine yakınının, girdilerin yüzde yirmisinden kaynaklandığını gösterir. İlke kuruluşların genellikle gelirlerin yüzde seksenini, ürettikleri ürünlerin yüzde yirmisinden elde ettiklerini anlatır. İlkeye zaman ya da enerji açısından bakılırsa, kuruluşların başarısının yüzde sekseni, harcadıkları zaman ya da enerjinin yüzde yirmisinden kaynaklandığı görülür. İlke bütün kuruluşlar için geçerlidir.

*

“Seksene Yirmi” ilkesiyle, ürün, hizmet ve bilgi üreten kuruluşlarda, kullanılan kaynakların çoğunluğunun, elde edilen başarılardaki paylarının az olduğu vurgulanmaktadır. Kuruluşlarda girdilerle çıktılar arasındaki, ilişkilerin araştırılması ve verimliğin artırılması, başarının en büyük kaynağıdır. Bu yüzden bütün kuruluşlarda, bütün yöneticiler, “Seksene Yirmi” ilkesine dayanan araştırmalar yaparak, verimlilikleriyle birlikte karlılıklarını kolaylıkla artırabilirler.

*

Verimlilik ekonomik, siyasal ve kültürel hayatı etkileyen girdilerin, çıktılar üzerindeki ağırlıkları araştırılarak artırılır.

*

Hayatı yaşanır kılan az sayıdaki önemli değişken göz ardı edilirse, verimsizliğin kaynakları kurutulamaz.

*

Verimliğin en büyük düşmanı savurganlıktır. Savurganlığın olduğu yerde verimlilik olmaz.

30 Mart 2023, 12:12

HER ÜLKEDE EKONOMİYİ GEREKLİ ÜRETİMİ ARTIRAN GEREKSİZ TÜKETİMİ AZALTAN İNSANLAR GÜÇLENDİRİR

Harvard İktisatçısı John Kenneth Galbraith, “Yeni Endüstri Devleti” kitabında, teknotratların ele geçirdikleri, sarsılmaz iktidarlarının kaynağında, bilimsel bilgi tekelinin olduğunu vurgular. Ekonominin karmaşık yapısıyla, iktisatçılar, mühendisler gibi, bir bilgi tekeli oluştururlar. Borsa endekslerinin ve döviz kurlarının, sürekli değiştiği bir dünyada, ekonomide tasarrufları değerlendirmek, yeni bir uzmanlık alanına dönüşüyor.

*

Sağlıktan eğitime, her alanda olduğu gibi, ekonomi alanı yalnızca uzmanlara bırakılmayacak kadar büyük önem taşır. Devletlerin ekonomik alandaki kararları, toplumun bütün kesimlerinde köklü dönüşümlere ve haksız kazançlara yol açar. Bunun için yönetenleriyle, yönetilenleriyle, kamu, özel, gönüllü kuruluşların, ekonomik kararlara katılması, bütün ülkeleri sarsan finansal krizlerin önlenmesinde, alınması gereken önlemlerin başında gelir.

*

Yıldan yıla daha karmaşık, bir yapı kazanan ekonominin yönetilmesi, kaynakların dağıtılması, yatırımların değerlendirilmesi için, her şeyden önce zamanla değerini yitirmeyen, sağlam bir paraya ihtiyaç duyulur. Para yalnızca alışverişi kolaylaştıran değişim aracı değil, aynı zamanda değer biriktirme ve zenginlik doğurma görevi yüklenir. Paranın değerini koruyamayan toplumlar, ekonominin değişik alanları arasındaki, uyumu ve dengeyi koruyamazlar.

*

Para değerinin inceliklerini, Gazali kitaplarında ayrıntılı olarak anlatır. Ekonominin yönetimi, herkesi ilgilendiren hayatın yönetimine benzer. Gresham ilkesinde, “Pazarda değerleri birbirinden ayrı iki para olursa, değersiz paranın değerli parayı pazardan kovacağı” vurgulanır. Benzer olarak toplumlarda değerli insanların azalması, ekonomiden politikaya, her alanda değersiz insanların çoğalmasına yol açar. Açgözlü insanlar tokgözlü insanları, her alandan uzaklaştırırlar.

*

Dünyanın bütün ülkelerinde değerli insanla, değerli parayla ekonomi, haksızlıklara yol açmadan, giderler gelirlere uyumlu olarak yönetilirse, herkesin temel ihtiyaçları karşılanır. Gelirler ve giderler arasında, altın dengeyi koruyan paylaşımcı ekonomilerde, ülkelerin kaynaklarının dağıtılmasında ve değerlendirilmesinde zorluk çekilmez. Kimse aç, susuz, işsiz kalmaz. Herkesin üretim sürecine katılması, dengesizleri giderir, krizleri önler.

*

Kültür ekonomiyi derinleştirir, ekonomi hayatı zenginleştirir, hayatın bütün alanlarında, insanlar tokgözlülüğün ardından aslanlar gibi koşarlarsa, açgözlülüğün önünden ceylanlar gibi kaçarlarsa, herkes varlıklı olur, kimse yoksul düşmez. Artık Farabi başta olmak üzere, düşünce öncülerin söyledikleri gibi, yöneticilerin erdemli, erdemlilerin yönetici olmaları yetmez. Yeni yüzyıl yöneticilerin erdemli ekonomistler, erdemli ekonomistlerin yöneticiler olmalarını istiyor.

*

İktisatçılar bilimlerle birlikte sanatları, bilgeliğin potasında eritmesini bilirlerse, bilge olurlar.

*

Dünyada ekonomi kadar, haksız kazançlara yol açacak, başka bir bilim dalı yoktur.

*

Ekonomik yapıda, üretim tüketime imrenirse, tüketim gösterişe imrenir.

31 Mart 2023, 12:05

DÜNYANIN NERESİNDE YAŞARLARSA YAŞASINLAR İNSANLARIN GÖNÜLLERİ DEVLET KURULUŞLARIYLA DEĞİL GÖNÜLLÜ KURULUŞLARLA KAZANILIR

Devlet nasıl milletten ayrılmazsa, ekonomi de kültürden ayrılmaz. Devletle millet, ekonomiyle kültür, parmakla tırnak gibi, birbirini hem tamamlayan hem koruyan, hem işlevsellik kazandıran bir bütündür. Devlet milletin, ekonomi kültürün, tırnak parmağın koruyucusudur. Devlet milletin, ekonomi kültürün, tırnak parmağın habercisidir. Onları birbirinden ayırmak, bütün boyutlarıyla hayatı dinamitlemek demektir.

*

İnsan kültürün, kültür ekonominin, millet devletin ana güç kaynağıdır. Değersiz insan, insansız kültür, kültürsüz ekonomi, milletsiz devlet olmaz. Silahlı güçlerden daha çok, silahsız güçlerin ağırlık kazandığı dünyada, kültür kuruluşların ana değer kaynağı haline gelmiştir. Oluşmakta olan dünyada, ülkelerin başarıları toprak genişliğine ve sermaye büyüklüğüne değil, kültürel kaynaklarının zenginliğine dayanmaktadır. Kültür bütün zenginliklerin anasıdır.

*

Ülkelerin kültürel durgunluğunu gidermek, toplumda dalgalanmalara yol açacak rüzgarlar estirmek, devlet kuruluşlarıyla doğrudan bağları olmayan, gönüllü kuruluşların görevidir. Onlar bütün dünyada kültürel olduğu kadar, ekonomik hayatı da canlı tutan dinamiklerin başında gelirler. Gönüllü kuruluşlar devletin yetişemediği alanlarda, toplumun yardımsever güçlerini harekete geçirerek, paylaşma kültürünü zenginleştirirler ve yeni açılımlar kazandırırlar.

*

Türklere Anadolu ile birlikte Balkan ülkelerinin kapılarını, Medine’den gelen Eyüp Ensari ve İspanya’dan gelen İbn Arabi’nin zengin düşünce ve eylem dünyaları açmıştır. Onların geniş bilgi ve derin bilgeliklerinden yararlanan Türkler, gittikleri her coğrafyada, farklı kültürlerle birlikte yaşamanın, yardımlaşmanın, dayanışmanın ve paylaşmanın en güzel örneklerini vermişlerdir. Türklerin gücü alan el değil, veren el olmasını bilmelerinden kaynaklanmıştır.

*

Dünyanın her ülkesinde, seküler Batı dünyasının, tek boyutlu ekonomik değerlerine karşı, çok boyutlu kültürel değerlerin rüzgarlarını estirmek, hiyerarşik yapılanan ekonomik kuruluşların değil, esnek yapılanmasını bilen gönüllü kuruluşların işidir. Onlar bütün dünyadan katılan çalışanlarıyla, yaptıkları yardımları ve verdikleri hizmetleri, ihtiyaç duyulan her ülkeye, zamanında ulaştıracak kültürel ve ekonomik altyapıya sahiptirler. Onların devletlerin güçlerini aşan güçleri vardır.

*

Ülkelerin güvenini kazanan gönüllü kuruluşlar, kaynaklarını devletlerin savurganlığa yol açan verimsiz alanlarından daha çok, milletlerin verimliliğe önem veren alanlarında değerlendiririrler. Onların güçlü olmadıkları ülkelerde, ekonomik, siyasal ve kültürel kaynakların değerlendirilmesinde, büyük güçlükler yaşanır. Hiyerarşik devlet kuruluşlarının her alana el attığı ülkelerde, ekonomik kuruluşlarla birlikte, gönüllü kuruluşlar ağırlıklarını yitirirler.

*

İnsanlığın tarihinde iyilikleri özendirmek, kötülükleri önlemek gönüllü kuruluşların işi olmuştur.

*

Gönüllü kuruluşlar her zaman iyiliğin diliyle konuşurlar, iyilikte yarışmanın öncüleri olurlar.

*

Dünyadaki krizlerin üstesinden, ayrım gözetmeden veren eller olmasını bilenler gelir.