Prof. Dr. Nazif Gürdoğan Yazar, Akademisyen

Nisan 2023

36 yazı

1 Nisan 2023, 11:21

Bütün krizler paradan para kazanmada sınır tanımayan

Bütün krizler paradan para kazanmada sınır tanımayan bankalardan kaynaklanır.Bu yüzden Sezai Karakoç Diriliş, Nuri Pakdil Edebiyar, Cahit Zarifoğlu Mavera dergisine banka reklamı almamıştır.Onlar para almayı,para satmayı, Kabe'ye taş atmak olarak görmüşlerdir.

1 Nisan 2023, 11:24

Yeni Kızıl Elma ne Roma'dır, ne Viyana'dır

Yeni Kızıl Elma ne Roma'dır, ne Viyana'dır. Yeni Kızıl Elma hem New York'tur, hem Pekin'dir. Amerika Yirmibirinci yüzyılın Yeni Roma İmparatorluğu'dır, Yeni Roma Washington'dur. Pekin'e San Fransisco'dan gidilir.

1 Nisan 2023, 11:44

İSTER EKONOMİK İSTER SİYASAL İSTER KÜLTÜREL ALAN OLSUN HİÇBİR ALANDA YİRMİBİRİNCİ YÜZYIL YİRMİNCİ YÜZYILIN DEVAMI OLMAYACAKTIR

Yönetim ve üretim uzmanlarının sürekli vurguladıkları gibi, Yirmibirinci yüzyılın başındaki, ekonomik, siyasal ve kültürel dönüşümlerle, çok çalkantılı bir dönemden geçiliyor. Günden güne gelişen iletişim ve ulaşım araçlarıyla, kültürler birbirine karışarak, harman olup bütün dünyaya savruluyorlar. Büyük dönüşümler yüzyılında, ülkeler arasındaki zaman farkıyla birlikte, mekan farkı da ortadan kalkıyor.

*

İnsanlar evinden dışarı çıkmadan, bütün dünyanın televizyon kanallarını izliyorlar, internet aracılığıyla, dünyanın bütün şehirlerini tek tek ziyaret ediyorlar. Ülkeler arasındaki kaşılıklı bağımlılıkların artması, bütün kuruluşları iletişim ve ulaşım dünyasındaki gelişmelerin, hızına uyum sağlamaya zorluyor. Kuruluşlar dünyasında büyük olmaya çalışanlar değil, değişmelere ayak uydurmak için hızlı olmayı bilenler ayakta kalıyor.

*

Ülkeler iletişim ve ulaşım dünyasındaki dönüşümlerin peşlerinden koşarken, yüzyılların içinde oluşan kültürleri unutuyorlar. Ancak ülkelerin bir kesiminde unutulan kültürler, ülkelerin bir kesiminde yeniden canlılık ve güç kazanıyor. Kültürlerin harman olup bütün dünyaya savrulması, kutsal kültürleri hayatın içine çekerken, seküler kültürleri de hayatın dışına atıyor. Kültürel kazanımlar ekonomik kazanımların önüne geçiyor, belirleyicilik ekonomiden kültüre geçiyor.

*

Dünyanın araştırma merkezlerinde geliştirilen, iletişim ve ulaşım alanındaki yenilikler, bütün ülkeleri etkiliyor. Dünyada insanları birbirine bağlayan haberleşme ağları, ekonomik ve kültürel hayatın can damarlarını oluşturmaya devam ediyorlar. Onlar insanların hayatları bir yandan kolaylaştırırken, bir yandan da zorlaşıyor. İnsanlar iletişim ağlarıyla, dört bir yanlarından gelen, büyük bir bilgi ve haber yağmuru altında kalıyorlar.

*

İletişim ağları bir virüs gibi, bütün toplumların kanına karışmıştır. Dünyanın her ülkesinde, iletişimdeki gelişmeler insanların bir yandan korktuğu, bir yandan da taptığı, geçmişte benzeri görülmemiş bir güç kazanmışlardır. İletişim bağımlılığı insanları hem keyiften sarhoş ediyor, hem de zehirliyor. İnsanlar iletişimin getirileriyle kendilerinden geçerek, kültür dünyasındaki gelişmelerle bağlarını bir bir koparıyorlar. İletişim ağlarının ileti yığınları arasında kültür yoksullaşıyor.

*

Dünyada insanlar deniz içindeki balıklar gibi, suların kendilerine hayat verdikleri kadar, yavaş yavaş zehirlediklerini görmüyorlar. İletişim ağlarıyla kuşatılan toplumlarda, seküler kültürlerin yıldızları sönerken, kutsal kültürlerin yıldızları parlıyor. İnsanlar içine düştükleri iletişim denizinde, boğulmakta olduklarının farkına varmadıkları için, dünyanın hangi şehirinde yaşarlarsa yaşasınlar, şehirlerinin nasıl bir tehlikeyle karşı karşıya olduğunu görmüyorlar.

*

İletişim ağlarında kaybolmamak için, bütün insanların kültürle silahlanmaları hayati önem taşıyor.

*

Dünyada iyiye gittiklerini düşünenler, zehirlenmekte olduklarının farkında olmayanlardır.

*

İletişimin burnuna halkayı, tehditlerdeki fırsatları yakalamasını bilenler takıyorlar.

2 Nisan 2023, 00:29

Prof.Dr.Ersin Nazif Gürdoğan,"Edebiyat Sohbetleri"ne konuk oldu

Prof.Dr.Ersin Nazif Gürdoğan,"Edebiyat Sohbetleri"ne konuk oldu. ''EDEBİYATSIZ MEDENİYET MEDENİYETSİZ EDEBİYAT YOKSULLAŞARAK GÜCÜNÜ VE ETKİSİNİ YİTİRİR'' Türk Dili ve Edebiyatı Derneği'nin Youtube kanalından canlı yayınlanan programda, Aykut Nasip Kelebek, Zafer Acar ve Yunus Emre Özsaray'ın sorularını cevaplayan Gürdoğan, "Medeniyetsiz Edebiyat Olmaz" başlıklı bir konuşma yaptı. Prof. Dr. Ersin Nazif Gürdoğan, Mavera dergisinin kurulduğu yıllarda yabancılaşma akımlarıyla mücadele eden yayın politikasıyla fark oluşturduğunu söyleyerek, Afganistan'dan, Kırım'a Türk ve İslam dünyasının sorun yaşadığı her coğrafyanın sesi olduğunu ifade etti. Mavera'nın aynı zamanda bir edebiyat okulu olduğunu dile getiren Gürdoğan, "Edebiyat dünyamızda kendine oldukça geniş alan açtı, sebebi Mavera bir takım çalışmasıydı. Daha önce Mavera'nın geleneğini sürdürdüğü Büyük Doğu, Diriliş, Edebiyat dergisi çok önemli çalışmalar yaptılar. Bizim ülkemizin, yirminci yüzyılın ikinci yarısına damgalarını vurdular. Mavera denildiği zaman akla yedi kurucusu gelir. Nerde kuruculardan birinin adı geçse yedisinin de adı geçer. Orda herkes eşitler arasında birincidir. Ne Rasim Özdenören'in ne Erdem Bayazıt'ın ne Cahit Zarifoğlu'nun ne Akif İnan'ın ne benim ne diğer arkadaşlarımızın son sözü söyleme gibi bir istekleri hiçbir zaman olmamıştır. Hep birlikte konuşulmuş, hep birlikte yazılar seçilmiş, her alana yer verilmiştir. Benim 'Teknolojinin Ötesi' kitabımı oluşturan yazılar ilk defa Mavera'da yayımlanmıştır. O yıllarda çevre sorunları gündeme getirilmiş, sinemaya, tiyatroya yer verilmiştir. Cahit Zarifoğlu senaryolar yazmıştır. Uluslararası ilişkilere ağırlık verilmiştir." değerlendirmesini yaptı. "Kaliteli sanat eseriyle tüm dünyayı pasaportsuz dolaşabilirsiniz" Mavera dergisinde Türkiye'nin, İslam dünyasının, dünyanın karşı karşıya kaldığı sorunları bir kültür çatışması, bir Doğu- Batı çatışması ekseninde yorumladıklarını belirten Nazif Gürdoğan, "Günümüzde bu çatışma yerini, silahlardan, ordulardan, cephelerden kültüre, edebiyata, sanata ve üniversitelere bırakmış durumda. Akıllı güç diyorlar, işte bu, edebiyatçıların, sanatçıların, şairlerin, hikayecilerin, akademisyenlerin gücü. Edebiyat pasaport taşımaz. Shakespeare'e, Goethe'ye, Necip Fazıl'a, Sezai Karakoç'a, Rimbaud'a, Baudelaire'e, Faulkner'a, Victor Hugo'ya hiç kimse pasaport sormaz. Onlar bütün bir dünyayı pasaportsuz dolaşır. Öyle bir dünya var ki artık Müslümanlar sadece Orta Doğu'da değiller. İngiltere'deler. Londra'nın belediye başkanı bir Pakistanlı, ikinci defa seçildi. Rotterdam'ın belediye başkanı bir Faslı. Berlin'de 300 bin Türk yaşıyor. Yarın belediye başkanı bir Türk olacak. 27 Avrupa ülkesinin 20'sinden daha kalabalık nüfus Avrupa'da yaşıyor. Avrupa'daki Müslümanların sayısı 50 milyonun üzerine çıkmış, dolayısıyla artık Doğu ve Batı birbirine karışmış durumda. Şerif Mardin, 'mahalle baskısı' kavramını atmıştı ortaya, artık mahalle baskısı ortadan kalktı, yerine 'kalite baskısı', edebiyat baskısı, sanat baskısı geldi. Kaliteli bir sanat eseri ortaya koyarsanız, kaliteli şiiriniz, hikayeniz, romanınız olursa tüm dünyayı pasaportsuz dolaşırsınız. Dünyanın hiçbir yerinde de hiç kimse size vize sormaz." dedi. "Yeni dünya hem Doğu'da hem Batı'da olmasını bilenlerin dünyası olacak" Gürdoğan, yeni çatışma düzeninin kutsal kültürlerle, seküler kültür arasında sürdüğünün altını çizerek şu açıklamada bulundu: "Kültürler çok iç içe girmiş durumda. Bundan sonra değerleri, insanlığa katkıda bulunmayı öne çıkarmak gerekiyor. Yunus Emre'yi, Mevlana'yı, Hacı Bayram Veli'yi, Hacı Bektaş'ı öne çıkarmak gerek. Artık yeni yüzyıla damgasını vuracaklar ne Marksistler ne Kapitalistler. Ne Komünizm ne Sosyalizm ne de Liberalizmdir. Yeni yüzyılda bir elinde Mevlana'nın Mesnevi'sini bir elinde de İbn-i Haldun'un Mukaddime'sini taşıyan insanlar olacak. Mevlana iç dünyayı inşa etmenin haritasını veriyor, Mukaddime de dış dünyayı inşa etmenin haritasını veriyor. Artık yeni dünya ya Doğuluların ya Batılıların ya Asyalıların ya da Avrupalıların dünyası değil, hem Doğu'da hem de Batı'da olmasını bilen, hem yerel hem de küresel olmasını bilen insanların dünyasıdır." Küreselleşerek yerelleşmenin önem kazandığına vurgu yapan Ersin Nazif Gürdoğan, "Değerlerimizi dünyaya taşımalıyız. Tokyo'dan, Pekin'den, Moskova'dan Paris'ten, Londra'dan New York'a kadar. Ben 70'li yıllarda Londra'daydım, Nuri Pakdil hep, 'Arkadaşlar, Paris'te, Londra'da, Berlin'de yürümezsek Ankara'da, İstanbul'da, Konya'da, Diyarbakır'da kimseyi ayağa kaldıramayız' derdi. Gerçekten böyle bir dünya var. Bütün kültürlerin harman olduğu ama özlerini de korudukları bir dünya var. Atina ve Roma'ya karşı Mekke'yi, Medine'yi, Kudüs'ü, kutsal kitapların değerlerini, peygamberlerin haber verdiği dünyayı öne çıkarmak gerekiyor. Seküler kültür Avrupa'da Rönesans'tan bu yana dinleri tamamen hayatın dışına attı. Şimdi yeniden insanlar özlerine, kültürlerine, değerlerine dönüyorlar. Bu bağlamda bize, İslam dünyasına, Türk dünyasına çok büyük görevler düşüyor." açıklamasını yaptı. Yaklaşık 1 buçuk saat süren programda Gürdoğan, izleyicilerden gelen soruları da yanıtladı. Kaynak: AA / Salih Şeref

2 Nisan 2023, 12:38

PAYLAŞIMCI ÜRETİMİN KATILIMCI YÖNETİMİN KAZANDIĞI YENİ AÇILIMLARI BİLMEYEN YÖNETİMLER SAVAŞLARIN ÜSTESİNDEN GELEMEZLER

Bu yazı daha önce 25.01.2023 tarihinde de yayımlanmıştı.

Ülkelerde sorunlar, üretimi geliştirmede ve yönetimi iyileştirmede, insanların çalışma coşkularını yitirmelerinden kaynaklanır. Yüzyıllardan beri düşünürler, çatışmaların önlenmesinde, yasaların uygulanmasında, haksızlıkların giderilmesinde, yöneticilerin yerlerini ve önemlerini tartışırlar. Bunun için tarihin her döneminde, bütün ülkelerin karşı karşıya oldukları sorunların başında, üretimde paylaşım, yönetimde katılım ilk sıralarda yer alır.

*

İlkinden sonuncusuna kadar, bütün peygamberlere verilen kitaplarda, yaşanan ve yaşanacak iki dünya arasında ayrım yapmadan, üretimde ve yönetimde yarar sağlayan, işleri yapma sürekli özendirilir. Görünmeyen dünyadan bütünüyle vazgeçerek, yalnızca görünen dünyaya önem verenler, hem üretimde, hem yönetimde dizginleri elde tutma ve son sözü söyleme yolunda direnirler. Ve insanlarda dökülmedik kan, akıtılmadık gözyaşı bırakmazlar.

*

Büyük bir ceviz ağacını, nasıl küçük bir ceviz içinde taşırsa, yaşanan dünya da ölümden sonra kalkışta, bütün insanlığın birlikte yaşayacağı dünyayı içinde taşır. İnsanlar analarının yurduna, babalarının evine götüren yolu, çatışmaları uzlaşmalara dönüştürerek bulurlar. Üretimde ve yönetimde yenilik yapmayanlar, siyasal ve kültürel yoksullaşmanın üstesinden gelemezler. Ve istemeden ter dökenlerin değil, kan dökenlerin değirmenine su taşırlar.

*

İslam kültürü gibi, kutsal kaynaklara dayanan kültürler, yüzyıllar içinde oluşan yasalarıyla, sorumlulukları yerine getirmemede, hem yönetenlere, hem yönetilenlere izlemeleri gereken yol haritaları verirler. Daron Acamoğlu’nun ve James A.Robinson’nun kitaplarına isim olan iki kesim arasındaki, “Dar Koridor” İslam’ın ilk yıllarından bu yana tartışılır. Müslüman düşünürler paylaşımcı üretimde ve katılımcı yönetimde, denetimi ve dengeyi korumaya önem verirler.

*

Müslüman ülkelerde geçmiş yüzyıllarda, değişik ülke yönetimleri tarafından başarıyla uygulanan yasalar, ana kaynaklar ışığında, “Dört Halife” döneminden yola çıkılarak, sürekli geliştirilir ve zenginleştirilir. Tarihin her döneminde, Müslüman ülkelerde yönetenler, yönetenlerle elele vererek, kimsenin üretim ve yönetim alanını daraltmadan, kimseye zarar vermeden, herkesin iyilikte yarışmasına özen gösterirler ve sonuna kadar destek olurlar.

*

Hayatı bütün boyutlarıyla kuşatan İslam kültürü, aralarında ayrım gözetmeden bütün insanların üretimi paylaşmalarını, yönetime katılmalarını ister. Yasalarla belirlenen, ana referans çerçevesi içinde, hayat kolaylaştırılarak zenginleştirilir, zenginleştirilerek kolaylaştırılır. İslam’ın ilk yıllarında değişik soylardan gelen, hiçbir zaman ırkçılık yapmayan Müslümanlar, doğrulukta yarışmanın verdiği büyük güçle, derin coşkuyla mucizevi bir gelişme gösterirler.

*

Yasaların güçlerini yitirdikleri ülkelerde, hem ekonomiler, hem yönetimler ayakta kalamazlar.

*

Kazançlarını büyütmede yarışanlar, yol açtıkları depremlerin enkazından sağ çıkamazlar.

*

Dünya Musa Peygamberin “Asa”sını, hiçbir zaman unutmayanlarla dönüştürülür.

3 Nisan 2023, 12:19

DEĞERİ KATLANARAK ARTAN FARABİ'NİN ERDEMLİ DEVLETİ ERDEMLİ SEÇMENLERİN SEÇTİKLERİ ERDEMLİ YÖNETİCİLERLE KURULUR

Ülkelerin ve kuruluşların yönetimi, tarihin bütün dönemlerinde, tartışılan konuların başında gelmiştir. Devletlerin yönetiminde olduğu gibi, kuruluşların yönetiminde başta gelen sorun, uzun ömürlü olmak için gerekli kaynakları bulunması ve bulunan kaynakların verimli olarak değerlendirilmesidir. Bütün yönetimlerde kuram ve uygulama, anahtar ve kilit gibi, karşı karşıya olunan, sorunların üstesinden gelmede, birbirinden ayrılmaz bir bütündür.

*

Yüzyıllar boyunca yönetilenlerin, hiçbir kesimine haksızlık yapmadan, ülkelerin ve kuruluşların yönetimi, bütün kültürlerin ortak ilgi ve araştırma alanı olmuştur. Yöneticileri erdemli olan kuruluşlarda, yönetimlerin amaçları değişmez, yönetimde yararlanılan araçları değişir. Yöneticilerin erdemi değişen araçlardan önce, değişmeyen amaçlardan kaynaklanır. Araçların değişme hızına, uyum sağlamayan yöneticiler, ülkelerini ve kuruluşlarını kuşaklardan kuşaklara taşıyamazlar.

*

Erdemli yöneticiler erdemli toplumların içinden çıkarlar. Erdemli toplumların yöneticileri erdemli olurlar. Erdemli yöneticilerin taşımak zorunda oldukları nitelikler, geçmiş yüzyıllarda önemli oldukları gibi, gelecek yüzyıllarda da önemli olacaktır. Dünya düşünce tarihinin öncülerinden Farabi, “Erdemli Şehir” kitabında, erdemli şehirlerin, erdemli ülkelerin, erdemli kuruluşların, erdemli yöneticilerinde olması gereken nitelikleri, on iki başlık altında toplamıştır.

*

1. Sağlıkları yerinde ve görünümleri kusursuz olmalı. 2. Sorunları dinlemede ve çözmede, anlayışlı olurlarsa hata yapmazlar. 3. Hafızaları güçlü, gördüklerini, duyduklarını ve öğrendiklerini unutmamalılar. 4. Uyanık ve akıllı olmalılar, olayların olumlu ve olumsuz yanlarını görmeliler. 5. Açık ve güzel konuşmalılar, kimse sözlerini yanlış anlamamalı. 6. Öğretmeyi sevdikleri kadar, öğrenmeyi de sevmeliler. 7. Yemeye, içmeye, eğlenceye ve cinselliğe düşkünlük göstermemeliler. 8. Doğruyu ve doğruları sevmeliler, yalandan ve yalancılardan kaçmalılar. 9. Küçük işlerle uğraşmamalılar, büyük olmayı, büyük düşünmeyi sevmeliler. 10. Dayatmadan ve dayatmacılardan uzak durmalılar, adil olmayı ve adaleti sevmeliler. 11. Ilımlı olmalılar, baskı ve şiddete başvurmamalılar. 12. İradeleri ve azimleri güçlü olmalı, cesur ve kararlı davranmalılar.

*

Farabi’ye göre bilgi ve bilgelik sahibi olmak, erdemli ve adil yöneticilerin vazgeçilmez niteliklerinin başında gelir. Bir yönetici on iki niteliğe sahip olsa bile, bilgiden ve bilgelikten yoksunsa, erdemli bir ülkenin, erdemli bir kuruluşun iyilikleri ödüllendiren, kötülükleri cezalandıran yöneticisi olamaz. Ülkeleri ve kuruluşları yönetenler, insanlığın düşünce ve eylem birikimden yararlanmazlarsa, arkalarında gelecek kuşaklara silinmez izler bırakamazlar.

*

Akıllarıyla karar almak gönülleriyle uygulamak, bilgiyi bilgeliğe dönüştüren yöneticilerin işidir.

*

Erdemli yöneticiler topluma verdiklerini unuturlar, toplumdan aldıklarını unutmazlar.

*

Erdemliliğin yolunda öncüler, haksızlıkları ve yolsuzlukları, önleyerek yürürler.

4 Nisan 2023, 12:01

DÜŞÜNCE DÜNYASININ ÖNCÜLERİNİ İZLEYENLER İKİ DÜNYADA KURTULUŞA AÇILAN KAPILARI BULMAKTA ZORLUK ÇEKMEZLER

Dünyanın hiçbir ülkesinde inançsız insan, insansız toplum, toplumsuz üretim, üretimsiz yönetim olmaz. İnanç insanın, insan toplumun, toplum üretimin, üretim yönetimin sürükleyici gücünü oluşturur. Üretimle insanların temel, yönetimle güvenlik ihtiyaçları karşılanır. Ülkelerin güçleri paylaşımcı üretimlerinden, katılımcı yönetimlerinden kaynaklanır. İnsanlığın bilgi ve bilgelik birikimi, her ülkenin atılım yapmasında, paha biçilmez bir hazine işlevi yüklenir.

*

Düşünce ve eylem dünyasının bütün insanlığı aydınlatan, ışığını yitirmeyen meşaleleri arasında, iki dünyayı birlikte ele alan Müslüman düşünürler en başta yer alırlar. Onların varoluşa anlam kazandıran, bilgi ve bilgelik hazineleri kutsal kaynaklardan beslenir. Onlar Bilge Fritchof Schoun deyişiyle, “Bilginin özü ‘öz’ün bilgisidir” diyerek, bütün insanlığın birikimini, hayatı bütün boyutlarıyla kuşatan “Vahiy” kültürünün ışığında içselleştirirler.

*

Yaşayan bilgelerden Seyit Hüseyin Nasr’ın, “İlim ve İslam” kitabında sürekli vurguladığı gibi, Müslüman düşünürler geliştirdikleri bütün alanlarda, sınırları kutsal kültürle belirlenen ana referans çerçevesine ve bilginini hiyerarşisine büyük özen gösterirler. Bu yüzden Doğu’dan Batı’ya bütün insanlığın, birikiminden yararlanmada hiçbir sakınca görmezler. Babil’den, Mısır’dan, Yunan’dan, Roma’dan, alınması gerekenleri alırlar, bırakılması gerekenleri bırakırlar.

*

Bilim dünyasının öncülerinden Fuat Sezgin, Müslümaların bilgi ve bilgelik hazinelerini, Franfurt’ta ve İstanbul’da öncülük yaptığı “İslam Bilim Tarihi Müzesi”inde toplamayı ve sergilemeyi başarır.Sezgin Fethi Gemuhluoğlu’nun ilkeleştirmesiyle “Yirmidört saatte yirmibeş saat çalışarak”, Müslümanların dünya düşünce birikimine katkılarını gün ışığına çıkarır. Müslümanlar üretimi artıran teknolojinin, yönetimi kusursuzlaştıran bilimin bütün alanlarıyla ilgilenirler.

*

İnsanlığın bilgi ve bilgelik tarihinde, başta George Sarton olmak üzere, bütün bilim tarihçilerinin ortaya koydukları gibi, Müslümanlar hiçbir alanı boş bırakmazlar. Onlar “Bilginin ve bilgeliğin vatanı olmaz, dünyanın neresinde bulunursa bulunsun, bulunduğu yerden alınır” diyerek insanlığa büyük katkıda bulunurlar. Avrupa’daki İslam’ının ışığını söndüren Seküler Avrupa, gücünü Müslümanların İspanya’da, Türkistan’da, Sicilya’da zenginleştirdikleri birikimden alır.

*

Müslüman bilgeler, Müslüman bilginler Mısır’dan alınan Yunan ve Roma birikimini,İslam’ın bütün insanlığı aydınlatan zenginliği içinde özümseyerek, bütün insanlığın hizmetine sunarlar. Ve üretime ve yönetime ilişkin konular yanında, eğitimden sağlığa her alanda çığır açıcı çalışmalar yaparlar, kalıcı eserler verirler. Farabi, İbn Sina, Biruni gibi Türkistan’nın ışığı hiç sönmeyen meşaleleri Felsefe, Tıp, Astronomi, Matematik, Kimya alanlarında aşılmaz eserler verirler.

*

Gökyüzünün ışığını yeryüzüne taşıyanlar hem bilginin, hem bilgeliğin izlenen öncüleri olurlar.

*

Bilginler bilgileriyle, bilgeler bilgelikleriyle insanları iki dünyada uzun yolculuklara çıkarlar.

*

Bilgeler düşünce güçlerini, bilginin zenginliklerinden, bilgeliğin derinliklerinden alırlar.

5 Nisan 2023, 12:39

GELECEĞİN AVRUPA BİRLEŞİK DEVLETLERİ KAPİTAL BENZERİ KUTSALLAŞTIRILMIŞ KİTAPLARLA KURULAMAZ

Avrupa’da Aydınlanma dönemiyle başlayan, sanayileşmeyle hız kazanan sekülerleşme, Yirmibirinci yüzyılda etkisini yitirmeye devam ediyor. Bütün ülkelerde dinlerden uzaklaşan insanlar, dinlere dönme yolunda, önemli adımlar atıyorlar. Dünyanın her yanında seküler kültürün ağırlığı azalırken, kutsal kültür ağırlığını artırıyor. Ülkelerde hem ekonomik, hem kültürel ağırlık merkezi, seküler kültürün vatanı Avrupa’dan, kutsal kültürün vatanı Asya’ya kayıyor.

*

Rowan Gibson “Geleceği Yeniden Düşünmek” isimli kitabında, Stephan Covay’den Philip Kotler’e, Charles Handy’den Lester Thurow’a, önde gelen Yönetim Bilimcileriyle, dünyanın geleceğini tartışıyor. Kitapta sorgulayıcı düşünen yirmiye yakın aydınla, doğrusal büyüme peşinde koşan kuruluşların, yol açtıkları üretim ve yönetim sorunları ele alınıyor. Yarına bugünden hazırlanmada, atılması zorunlu adımlar, alınması gerekli önlemler gündeme taşınıyor.

*

Yarının ülkelere ne getireceği bilinmeyen dünyada, geleceğe bakıldığında, ufuk ötesi öngörülmediği gibi, sisler altında kalan ufuk da görülmüyor. Bir yüzyıldan bir yüzyıla geçerken, güç bağımlısı kuruluşların yerine, hizmet sevdalısı kuruluşlar geçiyor. Bilinen dünyadan ayrılarak, bilinmeyen dünyaya doğru giderken, çok şeritli kara yollarının, büyük havaalanlarının, geniş limanların yetmediğini, gelişmeleri eleştirel gözle bakan bütün aydınlar görüyor.

*

Değişmeyenlerin güçlerini yitirerek sahneden çekildikleri, sarsıcı çalkantılarla dolu yeni yüzyılda, batan güneşin nereden doğacağını kimse bilmiyor. Yerel bilme, küresel görme zamanının geldiğine inanan aydınlar, elele vererek arayışlarına devam ediyorlar. Seküler dünyanın dört bir köşesinde, gelmekte olan kasırgayı sezenler, Batı’nın tek dünyalı ekonomik değerlerinden daha çok, Doğu’nun hem ekonomik, hem kültürel iki dünyalı, değerlerine önem veriyorlar.

*

Dünyada “Öğrenen Kuruluşlar” kuramının öncüsü Peter Senge, hiç kimse geçmişe bakmasın, gelecekte ne yapılması gerektiğini, geçmişte yapılanlara bakarak bulmanın söz konusu olmadığını söylüyor. Üretimdeki ve yönetimdeki gelişmeler, yeni açılımlar, yeni atılımlar yapmanın, zamanının geçmekte olduğunu gösteriyor. Peter Drucker’ın yıllar önceden gördüğü gibi, bildiklerini unutmayan kuruluşlar, üretimlerini durdurmak ve pazarlardan çekilmek zorunda kalıyorlar.

*

Ülkelerin her alanda birbirlerine bağımlı hale geldiği dünyada, geleceğin geçmişin devamı olmayacağını, bilim dünyasının başını çekenler, yaptıkları çalışmalarda sürekli vurguluyorlar. Yıldan yıla yeni tehditler yanında, yeni fırsatlar getiren gelişmeler, kültürde ve ekonomide Avrupa’nın ve Amerika’nın, büyük güç körlüğüne düştüklerini gösteriyor. Yirminci yüzyılın yöntemleriyle, Yirmibirinci yüzyılın sorunların çözülemeyeceği bütün dünya görüyor.

*

Dünyayı büyük ve sert kuruluşlar değil, küçük ve yumuşak kuruluşlar dönüştürüyor.

*

Bilinmeyen yollar bulmasını, yeni adımlar atmasını bilenler, yenilik yapıyorlar

*

Üretimi ve yönetimi yeniden yapılandıranlar, her alanda çığır açıyorlar.

6 Nisan 2023, 12:10

BİLGELER DÜNYASINDA İKİ DÜNYA BİRBİRİNE YAKINLAŞTIRILIR

Dayatma ve şiddetin, doruk noktasına ulaştığı dönemlerde, ülkeleri düşünceleriyle, eylemleriyle, dilleriyle karamsarlığa kapılmadan, ümitsizliğe düşmeden, haksızlıklara karşı çıkanlar dönüştürürler. Düşüncelerin ve eylemlerin ulaşılmaz zirveleri, zor zamanlarda sınavlardan geçe geçe, insanları peşlerinden sürükleme gücü kazanırlar. Onlar güçlerini, yararlanıldıkça derinlik kazanan, güncelliğini yitirmeyen, sürekli yeniden yorumlanan kitaplardan alırlar.

*

“Erdemli Devlet”i yazan Farabi’den, “Diriliş Neslinin Amentüsü”nü yazarı Sezai Karakoç’a kadar, Türk ve İslam Dünyasında bilgelerin, düşünce ve eylem zenginlikleri, gücünün üstünde güç olmayan Allah’a inanmalarından kaynaklanır. Onlar denizlerin mürekkep, ağaçların kalem olsa yazıya dökülmeyen bilginin ve bilgeliğin Allah’tan kaynaklandığını bilirler. Ve Allah’ın sevgisini kazanmayı, bütün kazançların başında, bütün sevgilerin önünde görürler.

*

Allah’ın sevgisinde yok olanların, düşüncelerinin ve eylemlerinin doğurduğu gizemli gücün karşısında, bütün dayatmacılar güçlerini yitirirler. Allah her dönemde, sevdiklerini ve sevgisini kazananları örümceklerin ağlarıyla, güvercinlerin yuvalarıyla korur. Allah insanları koruması altına alırsa, kimse zarar veremez, almazsa kimse koruyamaz. İnsanlar gibi, ülkeler de sevdikleriyle iletişim ve etkileşim alanlarını genişleterek, etkilerini ileri boyutlara taşırlar.

*

Yavuz Sultan Selim gibi, Allah’la birlikte olmasını bilenler, Allah’ın sevgisiyle silahlananlar, Allah yanında bütün varlıklarıyla dünyayı yok görenler, nerede olurlarsa olsunlar, çevrelerinde köklü dönüşümlere yol açarlar. Onlar Allah’ın sevdiklerini yalnız bırakmayacağını bilirler, yalnızca Allah’a güvenerek, Son Peygamberi başta olmak üzere, bütün peygamberlerini severek, yürünmeyecek yolları yürürler, aşılmayacak dağları aşarlar, açılmayacak kapıları açarlar.

*

İnançsızlığın inanca dönüştürüldüğü Yirmibirinci yüzyılın ilk yarısında, güler yüzlü demokrasilerden, asık suratlı otokrasiler kadar, bütün ülkelerde yıkıcı sarsıntılar, tökezletici çalkantılar yaşanıyor. Bu yüzden bütün ülkelerde, inançlarıyla bağlarını yenileyenler, aralarındaki ayrılıkları bir kenara bırakarak, insanları Adem Peygamber’de buluşmaya çağırıyorlar. Ve inançsızların güçlerini, inançlıların dağınıklıklarından aldıklarını sürekli vurguluyorlar.

*

İnsanda toplumun sorunlarını, toplumda insanın sorunları gören bilgeler, Yeni Dünya’nın Yeni Ebu Talip’leri, Yeni Necaşi’leri, Yeni Anuşirvan’ları beklediğini bıkmadan usanmadan tekrarlıyorlar. Kareleşen dünyada köklü dönüşümlerin yolu, azınlığın benimsemesiyle değil, çoğunluğun benimsemeyle açılıyor. İyilikleri kötülüklerden, doğrulukları yanlışlıklardan, güzellikleri çirkinliklerden ayırmasını bilenler, her alanda öncü çalışmalar yapıyorlar.

*

Ortak bilgi ve bilgelik insanların, gönül rahatlığıyla benimsediği küresel değerleri oluşturur.

*

Çoğunluğun bilgisinin ve bilgeliğinin, ana kaynaklarının başında Kutsal Kitap’lar yer alır.

*

İnsanlığın değişmeyen değerleri, İlk Peygamber’le başlayan birikime dayanır.

7 Nisan 2023, 12:16

DÜNYADA HER ŞEHİR ÖZERKLEŞİRKEN HER ÜLKE ÖZERK ŞEHİRLER BİRLİĞİNE DÖNÜŞÜYOR

“Amerika Birleşik Devletleri” gibi, Çin, Hindistan başta olmak olmak üzere, her ülkenin yarı özerk şehirleri, birbirleriyle yardımlaşan birleşik devletler oluşturuyor. “Sınırsız Dünya”nın yazarı, önde gelen Japon Yönetim Bilimcilerinden Kenichi Ohmae, tek ırklı Japonya’nın bile, seksen sekiz özerk yönetimli “Rusya Federasyon”a benzer, on özerk yönetime bölünmesini öneriyor. Yirmibirinci yüzyılda her ülkede, değişik ırklardan, dilleri ve dinleri farklı kesimler yaşıyor.

*

Yirminci yüzyılın sanayileşen ülkeleri ve şehirleri, Yirmibirinci yüzyılın küreselleşen ülkelerine ve şehirlerine dönüşüyorlar. Ülkelerden önce şehirler ne kadar çok alanda, ne kadar çok şehirle elele verirlerse, o kadar alanda üretim güçlerini büyütüyorlar, o kadar çok yerel ürünlerini küresel ürünlere dönüştürüyor. İletişimdeki ve ulaşımdaki gelişmelerle, üretimde ve yönetimde yeniden yapılanan dünyada, merkezi yönetimler zayıflarken, yerel yönetimler güçleniyor.

*

John Naisbitt’in “Büyüyen Dünya Ekonomisinin Güçlenen Küçük Oyuncuları”nı ele aldığı “Global Paradoks” kitabında, merkezilkten uzaklaşarak yerelleşen Amerika’da, yalnızca eyaletlerin değil, şehirlerin de kendi kendilerini yönettikleri anlatıyor. Sınırlarının içinde Hollywood’un, Disnayland’in, Silikon Vadisi’nin yer aldığı, üretim gücü ve nüfusu büyük Kaliforniya Eyaleti’nin de, uzun zamandan beri üçe ayrılarak, bir birliğe dönüşmesi tartışılıyor.

*

Yirminci yüzyılın başında ekonomileri dönüştüren sanayileşmenin dünyayı dönüştürmesi gibi, sonunda siyasal sınırları önemsizleştiren küreselleşme yönetimleri dönüştürüyor. Çok boyutlu büyük dönüşümün farkında olmayan otokratik ülkeler, çevrelerindeki ülkelerle sorunlarını silahlı güçlerle çözmeye çalışıyorlar. Ancak siyasal sınırların aşılmazlığını yitirdiği, bütün ülkelerin komşu olduğu dünyada, silahlı güçlerle sorunları çözülmediği, son savaşlarda açıkça görülüyor.

*

Sanayileşme dönüşümüne benzer küreselleşme dönüşümü, üretim gücü büyük demokratik ülkeleri dışarıya açılmaya, üretim gücü küçük otokratik ülkeleri içine kapanmaya zorluyor. Sınırların esnekleştiği, insanlar arasında iletişimin, sınırlanamaz ve denetilemez boyutlara ulaşması,devlet yönetimlerinin gücünü azaltırken, şehir yönetimlerinin gücünü büyütüyor. Ülkelerde şehirler öne çıkarken, iletişimdeki gelişmeler, üretime ve yönetime katlanarak yansıyorlar.

*

Dünyanın bütün ülkelerindeki şehirlerin yerel yönetimleri, merkezi yönetimlerden uzaklaşarak, paylaşımcı ekonomilere, katılımcı yönetimlere ağırlık verme yolunda birbirleriyle yarışıyorlar. Nasıl büyük kuruluşlar küçülerek üretim güçlerini büyütüyorlarsa, devletlerde yerinden yönetime ağırlık vererek, hem ekonomilerini büyütmeye, hem yönetimlerini geliştirmeye çalışıyorlar. Ve yönetici kıtlığı çekilen küresel dünyaya, çok yönlü yönetici yetiştiriyorlar.

*

Dünyada milyarlarca insanın yararlandığı iletişim ağları, şehirleri birbirlerine yaklaştırıyorlar.

*

Yerinden yönetimlerin güç kazanmasıyla, katılımcı demokrasiler yeni açılımlar kazanıyor.

*

Küresel alışveriş ne kadar büyürse, şehirlerin yönetim güçleri de o kadar gelişir.

8 Nisan 2023, 12:20

İKİ PARELEL DOĞRU KÜRE DÜNYADA KESİŞİR KARE DÜNYADA KESİŞMEZ

Bu yazı daha önce 16.12.2020 tarihinde de yayımlanmıştı.

Düz bilgisayar ekranında, bütün ülkelerin buluştuğu kare dünyada, ekonominin paradigmaları büyük ölçüde değişmiştir. Ülkelerin dış ticarette ekonomik bağımsızlık kuramlarının yerine, ekonomik bağımlılık kuramları geçmiştir. Kuruluşlar ürettikleri ürünlerin girdilerini, dünyanın her ülkesinden alıyor, çıktılarını her ülkesine satıyor. Her kuruluş dikey büyüme stratejisinden, yatay gelişme stratejisine geçiyor.

*

Kare dünyada kuruluşlar, alışveriş yaptıkları tedarik zincirlerinin, oluşturdukları ağlara göre büyürler. Kuruluşların tedarik zincirleri ne kadar büyükse, pazarlarını genişletme güçleri, o kadar büyük olur. Bu yüzden dünyanın önde gelen kuruluşları, yüzlerce ülkede binlerce tedarikçiden yararlanarak, ürünlerde ve hizmetlerde dünya standartlarını belirliyor. Kare dünyada kuruluşlar arasında, yarışma değil yardımlaşma vardır, dayanışma yarışmadan önce gelir.

*

Dünyanın hangi ülkesinde olursa olsun kuruluşların, dünyanın büyük tedarik zincirlerine katılmaları ve zincirin halkalarından yararlanmaları, ülkeler arasındaki sermaye hareketlerine büyük hız ve yoğunluk kazandırmıştır. Kare dünyanın paylaşımcı ekonomisinde, kuruluşların ülkelerinden önce dürüstlükleri önemlidir. Yeni dünya gecesiz, gizliliği olmayan dünyadır. Uzakların yakın olduğu dünyada, kuruluşlar ürünlerinden önce dürüstlükleriyle tanınırlar.

*

Küre dünyada nasıl Öklitçi matematikçiler varsa, kare dünyada da Öklitçi olmayan iktisatçılar vardır. Birinciler iki paralel doğru,'' Küre dünyada niye kesişiyor'', ikinciler ''Kare dünyada niye kesişmiyor'' diye, dünyayı krizden krize sürüklüyor. Matematikçiler paralel doğruların küre dünyada kesişeceklerini, iktisatçılar kare dünyada kesişmeyeceklerini bildikleri halde, küre ve kare dünyanın doğrularından şikayet etmeye devam ediyor. Artık sonuçlar değil, varsayımlar tartışılmalıdır.

*

Kare dünyanın düz ekonomisinde, sınırsız tüketim sınırsız üretim olmaz. Kare dünyada Öklitci varsayımlara meydan okunmaz.Matematikçiler ve iktisatçılar, kare dünyanın sorunlarını, küre dünyanın yöntemleriyle çözmeye çalışıyor. Oysa kare dünyanın sorunları, küre dünyanın çözümlerinden kaynaklanıyor. Matematikçiler, iktisatçılar, işletmeciler ve mühendisler, dünyadaki krizlere öfkelenmek yerine, krizlerin kaynağını kurutmak için, her alanda yeni yöntemler geliştirmeye çalışmalıdır.

*

Dünyanın önde gelen kuruluşları, sınırlı dünyada sınırsız tüketim olmayacağını bilmelerine rağmen, yine de temel varsayımlarını değiştirmeye yanaşmıyor. Artık dünyanın her yanından, çığlık sesleri yükselmeye başlamıştır. Bir kıvılcım bütün dünyayı, büyük bir ateş topuna dönüştürecektir. Kare dünyanın yeni ekonomisinin mimarları, değişimine direnenler değil, değişimi yöneten kuruluşlar olacaktır. Küre dünya gitmiş, yerine kare dünya gelmiştir, değişime direnen ölür.

*

Kare dünya ekonomisinin krizleri, küre dünya ekonomisinin varsayımlarından kaynaklanır.

*

Kare dünyaya kapalı kuruluşlar, yenilik yapamazlar, kendilerini yenileyemezler.

*

Bugünün krizleri, dünün değerlendirilmeyen, fırsatlarından kaynaklanır.

9 Nisan 2023, 12:16

DÜNYADA HİÇBİR ŞEY KARŞILIKSIZ KALMAZ ÖLDÜREN ÖLDÜRÜLÜR ACIMAYANA ACINMAZ SEVMEYEN SEVİLMEZ

Yirminci yüzyılda insanların gökyüzünün sonsuzluklarına açılmaları, denizlerin derinliklerine inmeleri, dünyaya beklenen sürekli küresel barışı getirmemiştir. Kökleri çok derinlerde olan, kültürel ve ekonomik sorunları, insanların hayatlarını hiç önemsemeyen, devlet yöneticileriyle çözmek mümkün değildir. Onların yol açtıkları savaşlarla dünya, gökyüzünden ateş yağan, büyük bir yangın alanına dönüşmüştür.

*

İnsanlığın geleceğinden çalınan dünya kaynaklarının, bütün ülkelerde silahlanmaya harcayan yöneticiler, öldürmekten başka bir şey düşünmüyor. Dünyanın her ülkesinde, ekonomik, siyasal ve kültürel hayat, kısa yoldan daha hızlı öldürmeye ve savaşlarda daha geç ölmeye odaklanmıştır. Bütün dünyada insanlar, öldürmeyen öldürülür korkusuyla yaşamaktadır. Kimse ölümün nerede, ne zaman, nasıl geleceğini bilmiyor.Savaş dünyasında insanlar, her yerde ölümü bekliyor.

*

Savaş yüzyıllarında büyük yaralar alan dünya gemisini, yüzdürecek ve batıracak olanlar insanlardır. Nasıl geçmiş barışlarıyla ve savaşlarıyla, insanların elleriyle inşa edilmişse, gelecek bilgileriyle ve bilgelikleriyle, insanların elleriyle inşa edilecektir. İnsanlar ortak geçmişlerinden yola çıkarak, geleceklerini birlikte oluşturulacaklardır. İnsanlara acımayanlara dünya acımaz. Dünya insanda insan dünyada yeniden doğmalıdır. Bir insanın ölümü bütün dünyanın ölümüdür.

*

İnsanlar dünyanın doğal kaynaklarını ele geçirmek için, hem kendi aralarında hem tabiatla yüzyıllarca savaşmışlar. Dünyanın bütün aydınları kutsal kültürün, beş bin yıllık bilgi ve bilgelik birikiminden yararlanarak, hayatın her boyutunda hem düşünce hem eylem açısından yeni sözler söylemenin yollarını ve yöntemlerini bulmak zorundalar. İnsanlık tarihi boyunca birbirini izleyen savaşlarda, bütün ülkeler büyük zararlara uğrarken, barışlarda her ülke kazanmıştır.

*

Dünyanın neresinde olurlarsa olsunlar, bütün ülkeler yöneticilerinin adil olmada, İran’ın Nuşirevan’ından, Etiyopya’nın Neçasi’sinden geri kalmasını istemiyor. Adil yönetimlerin olmadığı dünyada, adil üretim yapısı ve adil tüketim dokusu olmaz. Adil yönetim, hayatın her boyutunda, yapılacak bütün açılımların temelidir. Montaigne’nin vurguladığı gibi: “Adaletin olmadığı yerde etik yoktur”. Adalet ve etik hayatın birbirinden ayrılmaz bir bütünün iki ayrı yüzüdür.

*

Aydınların barış dönemlerini uzatmada, savaş dönemlerini azaltmada, elele verdiği bütün toplumlarda, kültürel alanla birlikte, ekonomik alan büyük bir canlılık kazanmıştır. Barış yıllarında her alanda üretim katlanarak artar. Savaşların olmadığı bir dünyada, hayatın ekonomik, siyasal ve kültürel alanlarında, bilinmeyen dünyaların, bilinmeyen zenginliklerinin, bilinmeyen kapılarını açılır. Yeni zenginliklere savaş ortamlarında değil, barış ortamlarında ulaşılır.

*

Kanun sevdalısı Kanuni “Kılıcın yapamadığını adalet yapar” diyerek, geçmişten geleceğe ışık tutar.

*

Adaletten ayrılmayan sevgiyle yoğurulan barışla, adaletten uzaklaşan kanla beslenen savaşla yaşar.

*

Barış sevgiyle savaş silahla yapılır, dünyada barışın en güçlü güvencesi adil yönetimdir.

10 Nisan 2023, 13:00

GİZLİLİĞİN OLMADIĞI KARE DÜNYADA ALGI TOPLUMU DEĞİL OLGU TOPLUMU OLANLAR GÜÇ KAZANIRLAR

Dünya bütün kıtalarıyla, ikinci bir Nuh Tufanı'na doğru gitmektedir. Birinci Nuh Tufanı, gemiye binmeyenlerin, yok olmasına yol açmıştır. İkinci Nuh tufanından geriye, algı toplumları değil, olgu toplumları kalacaktır. Olduğu gibi görünmeyen algı toplumları, büyük bir yol ayrımına gelmiştir. Onlar bütün ülkelerde, ya barış içinde bir arada yaşayacaklar, ya da sonu gelmeyen savaşlarda yok olacaklar.

*

Dünyanın geldiği yeni dönüm noktasında, başta Müslüman ülkeler olmak üzere, bütün ülkeler ekonomik, siyasal ve kültürel yapılarında, köklü değişiklikler yapmak zorundadırlar. Yirminci yüzyılda ülkelerin üretim güçlerini büyüten olgular, yirmi birinci yüzyılda ülkeleri yanıltan algılara dönüşmüşlerdir. Hayatın her alanında, olguların yerine algılar geçmiştir. Ülkeler, kurumlar, kuruluşlar ve kişiler olgulardan önce algılara yoğunlaşmışlardır.

*

Algı toplumlarının ekonomileri sanal ekonomidir, politikaları sanal politikadır, kültürleri sanal kültürdür. Onlar kurumlarıyla, kuruluşlarıyla, insanlarıyla, olduklarından çok daha büyük, çok daha güçlü ve çok daha etkili olmak istemektedirler. Algı toplumlarında insanlar, kuruluşlar, iktidarlarını yitirmemek için, oldukları gibi görünmek istemezler. Hayat bütün alanlarıyla, algılarla yönetilmektedir. Hiçbir algı göründüğü gibi değildir, her algının içi boşaltılarak değersizleştirilmiştir.

*

Dünyanın neresinde olursa olsun, bir algı toplumuna, dışarıdan bakıldığında görünenlerle içeriden bakıldığında görünenler, arasında büyük farklılıklar vardır. Amerika’da yaşayan Afrikalılar, gündüzleri işlerinde beyazdırlar, geceleri evlerinde siyahtırlar. Algı toplumlarında yaşayanlar, büyük bir ikiyüzlülükle, karşı karşıya kalırlar. Algı toplumlarının insanları gibi, kurumları da ikiyüzlüdür. İnsanların nerede beyaz, nerede siyah algılandıklarını kimse kestiremez.

*

Olgu toplumlarında algı toplumlarında olduğu gibi, insanlar geceleri kaplanlara, gündüzleri kedilere benzemeye özendirilmezler. Algı toplumlarının ikiyüzlü olmalarına karşılık, olgu toplumları tek yüzlüdürler. Ekonomik ve kültürel boyutlarıyla, hayatın hiçbir alanında gizliliğin olmadığı olgu toplumlarında, insanlar ve kuruluşlar, açıklığa ve içtenliğe büyük önem verirler. Toplumun bütün kesimleri için en büyük erdem, olduğun gibi görünmektir, göründüğün gibi olmaktır.

*

İnsanlar çok yüzlü algı toplumlarından, tek yüzlü olgu toplumlarına dönüşme yolunda önemli adımlar atmazlarsa, köklü önlemler almazlarsa, Yirmi birinci yüzyılda kasırgalara ve sel baskınlarına dönüşen, yeni Nuh Tufanlarının sonu gelmeyecektir. Sağlam kültürel dokuların, adil siyasal düzenlerin ve zengin ekonomik yapıların kaynağında, algı toplumlarının ikiyüzlülüğü özendiren erdemsizlikleri değil, olgu toplumlarının içtenliği sevdiren erdemleri vardır.

*

Olgu toplumları kendileri olmaya, algı toplumları başkaları olmaya önem verirler.

*

Hesap gününde insanların, nasıl göründüklerine değil, nasıl olduklarına bakılır,

*

Belirleyici olan, görünmekten önce olmaktır. Algı unutulur, olgu unutulmaz.

11 Nisan 2023, 12:44

DÜNYADA SAVAŞLARI YÜKSEK KATMA DEĞERLİ ÜRÜNLER ÜRETEN ÜLKELER DURDURURLAR

Yirmibirinci yüzyıl sanayi toplumları, bilgi toplumlarına dönüşüyor. Sınırların geçirgenlik kazandığı, duvarsız ve kapısız dünyada ülkelerin gücü, insanlığın kültürel ve ekonomik birikimine, yaptıkları katkılardan kaynaklanıyor. Bilgi toplumlarında doğal kaynakların değerlendirilmesi, ekonomik ve kültürel hayata yeni boyutlar kazandırılması, sermaye birikiminden daha çok bilgi birikimine dayanıyor.

*

Yeni yüzyılda finansal sermayeden önce, kültürel sermaye önem kazanıyor. Bilgi toplumlarında gelir farkı değil, eğitim farkı belirleyici oluyor . Sanayi toplumlarında sermaye gerekliyken, bilgi toplumlarında eğitim gerekli oluyor. Oluşmakta olan dünya toplumun bütün kesimlerine, eğitim seviyelerini artırma imkanı sunuyor. En eşitlikçi ve en demokratik olan bilgi toplumlarında eğitimin kapıları, toplumun bütün kesimlerine sonuna kadar açılıyor.

*

Dönüşen dünyada insanların eğitimini geliştirme ve zenginleştirme süreci, bilgisayarlarla hem hızlanıyor, hem de karmaşık yapı kazanıyor. Termodinamik bilimi doğmadan önce, buhar makinasının bulunması gibi, az sayıda örnek dışında her alanda yeni teknolojik ürünler, üniversitelerde yapılan uzun soluklu araştırma çalışmalarının sonucunda ortaya çıkıyor. Üretim ve yönetim süreçlerinde yenilik yapmak, temel bilimlerde geçmişte hiç bilinmeyen, yeni bilim dallarının konuları oluyor.

*

Sanayi toplumu buzdolaplarından motorlu araçlara kadar, pek çok ürünün üretimini kitleselleştirerek, üretim süreçlerinde büyük gelişmelere yol açmıştır. Sanayi toplumunda insanların, bedensel güçlerinin yerine makinalar geçmiştir. Bilgi toplumunda insanların zihinsel güçlerinin yerini bilgisayarlar alıyor. Bilgi toplumunda sayısal verilerin toplanmasını, depolanmasını ve değerlendirmesini bilgisayarlar, bir yandan kolaylaştırırken bir yandan hızlandırıyorlar.

*

Bilgi toplumlarında bilgisayarların üretim sürecine katılmadığı, hiçbir alan kalmamıştır. Doğal kaynaklar, fabrikalar, uçaklar, tanklar ve gemiler, bir güç göstergesi olmaktan çıkıyorlar. Onlar bir aysberg gibi, bilgi toplumunun deniz üstündeki görünen yüzünü oluşturuyor. Bilgi toplumun gerçek gücü, aysbergin deniz altında kalan görünmeyen kısmından kaynaklanıyor. Yeni dünyada ekonomik güç demek, katma değeri yüksek, bilgi yoğun ürün üretmek demektir.

*

Bilgi toplumunda değerlendirilecek, ürüne ve hizmete dönüşecek hammaddeler, doğal ve finansal kaynaklardan, insanların düşünme,araştırma, tasarlama ve geliştirme yeteneklerine kayıyor. Bunun için bilgi toplumu olma yolunda olan ülkeler, kaynakların büyük bir kısmını eğitim kurumlarına ve araştırma kuruluşlarına ayırıyorlar. Dünyada gücün eski kaynakları yok oluyor. Gücün yeni kaynağı, katma değeri yüksek ürüne dönüşen bilgidir.

*

Üretimde ve yönetimde yapılan yarışta, bilenler bilmeyenlerden açık ara önde giderler.

*

Bilgi yoğun ürün üretenler, emek yoğun ürün üretenlerden daha çok kazanırlar.

*

Bilgi biriktirenler para biriktirenlerden, her zaman çok daha güçlü olurlar.

12 Nisan 2023, 11:57

DEĞİŞEN DEMOKRATİK YÖNETİCİLER DEĞİŞMEYEN OTOKRATİKLER GİBİ ÖMÜR BOYU YÖNETİMDE KALMAZLAR

Demokratik ülkelerin yöneticileri seçimlerle değişirken, otokratik ülkelerin yöneticileri seçimleri değiştirirler. Bütün ülkelerde otokratik yönetimler, güçlerini yol açtıkları savaşlardan, çatışmalı zor yıllardan alırlar. Otokrasilerde ülkelerin yöneticileri olmaz, yöneticilerin ülkeleri olur. Yirminci yüzyılda İtalya’da, Almanya’da, Rusya’da, Yogoslavya’da olduğu gibi, otokratik yöneticiler hem ülkelerinde, hem komşu ülkelerde büyük yıkımlara yol açarlar.

*

Yirmibirinci yüzyılın ilk yarısında dünya, geçen yüzyılın ilk yarısında olduğu gibi, savaşlarla dolu güç bir dönemden geçiyor. Çalkantılı dönemler tehlikeli dönemleri, tehlikeli dönemler çalkantılı dönemleri uzatarak, demokratik ülkelerle otokratik ülkeler arasındaki çatışmalara, yeni boyutlar kazandırıyorlar. Geçen yüzyılda ülkelerde ekonomiler arasındaki savaşların yerine, yeni yüzyılda yönetimler arasındaki savaşlar geçiyor.

*

Demokratik yönetimlerde yöneticiler güçlerini milletin kaynaklarından alırlarken, otokratik yönetimler güçlerini devletin kaynaklarından alırlar. Demokratik yöneticiler kısa ömürlü değişen yöneticiler olurken, otokratik yöneticiler uzun ömürlü değişmeyen yöneticiler olurlar. Ülkelerde demokratikler milletin, otokratikler devletin güçlenmesine önem verirler. Birinde son sözü millet, birinde devlet söyler, biri devlet, biri millet adına konuşur.

*

Peter Drucker’ın üretim ve yönetim dünyasındaki gelişmeleri ele aldığı, “Yeni Gerçekler” kitabında vurguladığı gibi, Yirminci yüzyılda hiçbir demokrat yönetici, “Stalin, Mussolini, Hitler ve Mao”dan oluşan, dönemin dört otokrat lideri kadar zarar veremez. Gelen yüzyılın savaş yüzyılı olmasının önüne, seçilmeyen otokratik yöneticilerle değil, seçilen demokratiklerle geçilir. Demokratikler tarihin akışını doğru okumasını otokratiklerden daha iyi bilirler.

*

Güç bağımlılığı, son sözü söyleme sevdalısı otokratik yöneticilerin akıllarını başlarından alır, ömürlerini uzatma adına, her yola başvururlar. Ve destekçilerini devletin ve ekonominin kilit konumlarına getirerek, geleceklerini güvence altına almaya çalışırlar. Ancak üretim alanlarında olduğu gibi, yönetim alanlarında da sular yokuş yukarı akmazlar. Bu yüzden otokratik yönetimler demokratik yönetimlere dönüşürler, demokratik yönetimler otokratik yönetimlere dönüşmezler.

*

Anadolu’nun yüzyılların içinde oluşan üretim ve yönetim tarihinde, ülkelerde yöneticilerin kısa, devletlerin uzun ömürlü oldukları bilinir. Bu yüzden “mahkeme kadıya mülk değildir” denilir. Ülkelerin yönetenleri değişirler, yönetilenleri değişmezler. Yönetenler yönetilenlerin özlemlerini yansıtırlar. Yönetilenler melek olurlarsa, yönetenler şeytan olmaya özenmezler, otokratikleşme sevdasına kapılmazlar, otokrasiye yol açan adımlar atmazlar.

*

Yönetilenler demokrat olmaya özen gösterirlerse, yönetenler otokrat olmaya kalkışmazlar.

*

Yönetilenlerin iyilik peşinde koştuğu ülkelerde, yönetilenler kötülük peşine düşmezler.

*

Demokratik ilkelerden uzaklaşanlar, zamanın nabzını tutamakta güçlük çekerler.

13 Nisan 2023, 12:19

TÜRK VE İSLAM DÜNYASININ ÜLKELERİ OLMADAN SAVAŞSIZ BARIŞ AVRUPA’SININ GELECEĞİ AYDINLIK OLMAZ

Üç koldan Avrupa’ya gelen Türklerin ve Müslümanların katkılarıyla, dünyanın üretim ve yönetim kültürü zenginleşir. Asya, Avrupa, Afrika üç kıtanın, Akdeniz, Karadeniz, Hazar üç denizin hem anahtarı, hem kilidi İstanbul olmadan, Yirminci yüzyılın en önemli, en geniş birliğini oluşturan Avrupa Birliği’nin geleceği ve dünya barışı güvence altına alınamaz. Yirmibirinci yüzyılın başında İngiltere’nin ayrıldığı gibi, ortasında İspanya, sonunda Fransa ayrılabilir.

*

Yeniden Avrupa’nın pek çok ülkesinde, Müslümanlar dönüştürücü bir işlev yükleniyorlar. Türkçe’de su anlamına gelen “AB”ın hayat veren suya dönüşmesinde Dante, Shakespeare, Geothe ne kadar önem taşıyorsa, Yunus, İbn Arabi, Mevlana da o kadar önem taşır. Onların zengin bilgi ve bilgelik birikimlerini içselleştirmeden, Avrupa, yalnızca “Akıl” döneminin bilginleriyle, geleceğin barış Avrupa’sının, Amerika’dan Çin’e savaşsız dünyanın öncüsü olamaz.

*

Ülkelerin çoklu kültürel yapısını tek kültürlü yapıya dönüştürme her dönemde büyük savaşlara yol açar. Salvador de Madariaga “Avrupa’nın Portesi” kitabında, Avrupalı toplumların kültürel değerlerini ana kaynaklarıyla anlatır. Araştırmalarda çok parçalı Avrupa’nın, dünya savaşlarında uğradığı yıkımların, Asya ve Afrika ülkelerinin zenginliklerini yağmalamada yarışması ve her ülkenin tek din, tek dil, tek ırk peşinde koşması yüzünden kaynaklandığı vurgulanır.

*

Amerika ve Çin arasında Türkiye’siz Avrupa nasıl güçsüz düşerse, Avrupa’sız Türkiye de Türk ve İslam dünyasında öyle güçsüz düşer. Kaynağını Alman topraklarından alan, Viyana’dan, Bratislava’dan, Budapeşte’den, Belgrad’dan geçerek Karadeniz’e ulaşan Tuna Avrupa’nın, gücünü Anadolu’dan alan Dicle ve Fırat da, Türk ve İslam dünyasının can damarları olurlar. özetini oluşturur. Tuna Batı’dan Doğu’ya, Dicle, Fırat Kuzey’den Güney’e akarak, ana karaya canlılık kazandırırlar.

*

Necip Fazıl “Sakarya Türküsü” şiirinde, “ Nerde kardeşlerin, cömert Nil, yeşil Tuna” diyerek, Anadolu’nun Sakarya’sını, Afrika’nın Nil’iyle, Avrupa’nın Tuna’sıyla kardeş görür, birini birinden ayırmaz. Bulundukları hiçbir coğrafyada din, dil, ırk farkı gözetmeyen Türkler, yüzyıllarca Avrupa’nın en büyük gücü olurlar. Türkiye hem üretimiyle, hem yönetimiyle Türk ve İslam dünyasının olduğu kadar Avrupa’nın da öncü ülkesi olmaya devam ediyor.

*

Avrupa’da büyük küçük bütün ülkelerin yolları Brüksel’de, Türk ve İslam dünyasında yoksul zengin bütün devletlerin yolları Ankara’da buluşur. Çekirdeğini Benelüx Ülkelerini oluşturduğu, sayıları otuza yaklaşan “Avrupa Birliği Ülkeleri”, Türklerin Avrupa’da yüzyıllarca başarıyla uyguladıkları “Osmanlı Millet Sistemi”ni güncelleştirirler. Aynı şemsiye altında toplanan ülkeler hem dinlerini, hem dillerini korurlar. Birlik içinde “her ülkenin dini, dili, ırkı kendinedir” denilir.

*

Ormanlarla kaplı, sıradağlarla dolu Avrupa ülkeleri, Türkiye olmadan güçlerini koruyamazlar.

*

Barışının simgesi Tuna, İstanbul’suz Avrupa’nın şehirlerini aynı sofrada buluşturamaz

*

Sofralara yalnız oturanlar, barışın koruyucuları değil, dinamitleyicileri olurlar.

14 Nisan 2023, 10:55

YUNUS GÖNÜLLÜ DERVİŞ GİRİŞİMCİLERİN PAZARINDA HER ŞEYİN DOĞRUSU ALINIR HER ŞEYİN DOĞRUSU SATILIR

Yirmibirinci yüzyılın başında Türkiye, yerel pazarlardan daha çok küresel pazarlara önem veren ekonomik büyümeyi benimseyerek, dünya ekonomisindeki payını büyütmeye çalışıyor. Anadolu’nun üreten eller olmasını öğrenen, Yunus bakışlı girişimcileri, ürünleriyle birlikte kültürlerini, dünyanın dört köşesine taşıyorlar. Onlar Yunus’un insana sevgi, hayata saygı kazandıran şiirlerinin, okunduğu her yerde, her şeyin en “doğru”suna önem verildiğini bilirler.

*

Kare dünyada ülkelere, cephelerde savaşan ordularından önce, pazarlarda yarışan girişimcileri saygınlık kazandırıyor. Yirmibirinci yüzyılın sıradışı derviş girişimcileri, iletişimde baş döndürücü, ulaşımda göz kamaştırıcı gelişmelerle, üretimin sürükleyici güçleri olmaya devam ediyorlar. Dünya üniversitelerinde yapılan araştırmalar, küreselleşmenin hızlandırıcılarının devletlerden daha çok sıradışı yeni girişimcilerin olduğunu gözler önüne seriyor.

*

Dünyada askeri yayılmacılığın yerine, ekonomik genişlemenin geçtiğini gören ülke yönetimleri, şehirlerini dünyanın çekim merkezlerine dönüştürme yolunda, çok boyutlu özendirici yöntemler geliştirmeye çalışıyorlar. Bu bağlamda Türk ve İslam dünyasının şehirleri üretim, kültür, yönetim üçgeninde, birbirlerini büyüten, dengeleyen, denetleyen bir yapı içinde, yeniden yapılanıyorlar. Artık yönetenlerin isteklerine değil, yönetilenlerin ihtiyaçlarına ağırlık veriliyor.

*

Max Weber’in “The Protestant Ethic The Sprit of Capitalism” ve Richard Henry Tawney 'in “The Religion and The Rise of Capitalism” kitaplarında kutsal kaynaklarla ekonomi arasındaki etkileşimleri tartışırlar. Kutsal kitaplara saygı gösteren, peygamberler arasında ayrım gözetmeyen, sermayeyi gönüllerinde değil ceplerinde taşıyan derviş girişimciler dünyayı dönüştürüyorlar. Ve gittikleri şehirlerin, bulundukları ülkelerin, ekonomilerine ve kültürlerine canlılık kazandırıyorlar.

*

Yeni uçbeylerinin, yeni akıncıların işlevlerini yüklenen derviş girişimciler, hem üretimde, hem yönetimde çığır açıcı çalışmalar yapıyorlar. Onlar bütün insanlığın aradığı “Yitik Cennet” yolunda adım adım ilerliyen bir karınca olmayı başarıyorlar. Ve bilgileriyle, bilgelikleriyle, ürünleriyle, hizmetleriyle Peygamberlerin başını çektiği, “Sonsuzluk Kervanı”na katılmaya çalışıyorlar. Yavuz çölleri nasıl aşmışsa, dağları, denizleri, ovaları öyle aşıyorlar.

*

Derviş girişimcilerin güçleri hem üretimlerinde, hem tüketimlerinde iyiliklerle kötülüklerin, doğruluklarla yanlışlıkların, güzelliklerle çirkinliklerin sınırlarını belirleme ilkelerini, geçerliliklerini hiç yitirmeyen kutsal kitaplardan alırlar. Onlar üretimleriyle, yönetimleriyle, alıcılarıyla, satıcılarıyla milyonlarca insanın elinden tutarlar. Ve yararlı üretimleri artırmada, zararlı tüketimleri azaltmada birbirleriyle yarışırlar. Bu yüzden dünyanın bütün ülkelerinde el üstünde tutulurlar.

*

Kültürün kaynaklarını değerlendiremeyenler, ekonominin zenginliklerini değerlendiremezler.

*

Hayatı insanlardan aldıklarından daha fazlasını insanlara veren girişimciler kolaylaştırırlar.

*

Derviş girişimcilerle akıllar parlatılır, gönüller aydınlatılır, vicdanlar konuşturulur.

15 Nisan 2023, 12:54

BÜTÜN SAVAŞLARA KARŞI OLMAYAN DÜNYA SAVAŞLARLA YOK OLMAKTAN KURTULAMAZ

Tarihsel süreçte toplumlar bulundukları yerde kalmazlar, konumlarını sürekli değiştirirler. Toplumların yapı değiştirmeleri, olumlu yönde büyümeye dönük olduğu gibi, olumsuz yönde küçülmeye dönük de olur. Tabiattaki doğal olayların, uymak zorunda olduğu doğal yasalar varsa, toplumlarda insanların uymaları gereken toplumsal yasalar vardır. Toplumsal yasalar uzun dönemde, geçerliliklerini hiç aksatmadan korurlar.

*

Toplumsal yasalar insanların tek tek bilinçlenip, yeri ve zamanı gelince, hep birlikte hareket etmeleriyle işlerlik kazanırlar. Zamanı gelmiş dönüşümler nasıl durdurulmazlarsa, zamanı gelmemiş dönüşümler de başlatılamazlar. Toplumsal olaylar karşısında kısa dönemlerde insanların, kişisel tepkilerinin etkileri çok sınırlı kalır. Toplumsal yasalar kişilerin tepkilerinin, toplumsal tepkilere dönüşmeleriyle, geçerlilik kazanma yolunda hızla ilerlemeye başlar.

*

Toplumların dönüştürücü güçleri, adil yönetimlerin güvenceleri olan devletlerden kaynaklanır. Topraklar için sular nasıl görevler yüklenirlerse, toplumlar için de devletler aynı görevleri yüklenirler. Tatlı suların toprakların üretimlerini artırdıkları gibi, adil devletler toplumların üretimlerini artırırlar. Bunun için Anadolu insanının kültüründe, adil yönetimin güvencesi devlete, devlette ekonomik ve kültürel gücün kaynağı, adalet dairesine büyük önem verilir.

*

Tarihin her döneminde, adil yönetimler toplumların en büyük hazineleri olmuşlardır. Türkler her alandaki başarıların kaynağı olarak adaleti gördükleri için, adil yönetimleriyle Anadolu’dan üç kıtaya açılarak, İstanbul’u dünyanın en önemli kültür merkezlerinden biri haline getirmişlerdir. Adil yönetimlerin olduğu toplumlarda güvenlik, güvenliğin olduğu toplumlarda bolluk vardır. Güvenlik dairesi, adalet dairesiyle bütünleşerek, toplumların dönüşümüne hız kazandırır.

*

Tarih boyunca toplumların, yüzyıllar içinde oluşturdukları, adalet ve güvenlik daireleri, savaşlarla parçalanmıştır. Savaşlar toplumların bütün varlıklarını alıp götürürler. Savaşlar nükleer silahlardan daha tehlikelidirler. Dünyada bütün insanların güvenliğini, savaşlar tehdit etmektedir. Savaşların birbirlerini izlediği bir dünyada, hiçbir ülkenin güvenli olması mümkün değildir. Einstein’nin dediği gibi: “Dünya ya bir olacaktır ya da yok olacaktır”.

*

Dünyanın neresinde olursa olsun, barış ve güvenlik bütün ülkelerde, her alanda zenginlik birikmesine yol açar. Zenginlik tarihin her döneminde, hem ömürleri uzatan barış, hem kısaltan savaş kaynağı olmuştur. Gözleri doymayan açgözlü toplumlar, dünyanın kaynaklarını paylaşmak için, birbirleriyle savaşmışlardır. Savaşlar geçmişte toplumları yoksul düşürdükleri gibi, gelecekte de toplumların yoksulluğunun ana kaynağı olacaklardır.

*

Adil yönetilen her ülke, herkesin vatanıdır. Yeryüzü bütün insanlığa vatan kılınmıştır, önemli olan ülkeleri kimin yönettiği değil, nasıl yönettiğidir. Dünyanın geleceği, insanlığın huzur ve güvenliği için, bütün ülkelerde savaşın şahinlerinden daha çok, barışın güvercinleri desteklenmelidir.

*

Adalet dairesinin güvenliğinden yaşayan bütün insanlar sorumludur.

*

Dünyada adil yönetilmek, en başta gelen temel insan hakkıdır.

*

Bütün ülkelerde adiller yönetici, yöneticiler adil olmalıdır.

16 Nisan 2023, 11:50

EKONOMİDE ÜRETİME ÜLKEDE YÖNETİME YENİ AÇILIMLARI BÜTÜNCÜL DÜŞÜNEN ELEŞTİREL BAKAN AYDINLAR KAZANDIRIRLAR

Habil’den ve Kabil’den bu yana, toplumlarda üretim ve yönetim sorunları tartışılıyor. İnsanların nasıl üretecekleri, üretimi nasıl paylaşacakları, nasıl yönetecekleri, yönetime nasıl katılacakları, her dönemin gündeminde önemli yer tutar. Üretim bilimleriyle, yönetim bilimlerindeki gelişmeler, aralarındaki etkileşimler Yirmibirinci yüzyılı dö nüştürmeye devam ediyorlar. Bu yüzden üretimde paylaşım, yönetimde katılım gündemden hiç düşmüyor.

*

Tarihin her döneminde üretimde ve yönetimde kazanılan güç, paylaşım ve katılım sorunlarına yol açar. Sezai Karakoç’un dizeleriyle, “Hükümdarın hükümdar olmak için halka yalvardığı / Ama yine de eşsiz zulümler işlediği” bir üretim ve yönetim döneminden geçiliyor. Bu yüzden dünyanın bütün ülkelerinde, üretimi artırma, yönetimi geliştirme konuları tartışılıyor. Üretimi kolaylaştırmada, yönetimi geliştirmede sorgulayıcı, katılımcı, paylaşımcı aydınlara büyük görevler düşüyor.

*

Üretimin ve yönetimin dili, bütün insanların öğrenmekte güçlük çekmedikleri hem yerel, hem küresel özellikler taşır. Üretimin yalın dilini öğrenenler, yönetimin yalın dilini kısa zamanda öğrenirler. İnsanlar üretim alanlarında ne kadar paylaşımcı olurlarsa, yönetim konularında o kadar katılımcı olurlar. Hem üretim alanlarında, hem yönetim konularında çoğunluğun yolunu izleyenler, hiçbir zaman yanılgıya düşmezler, başarısızlığa uğramazlar.

*

Ülkelerde üretimin gücü ne kadar artarsa, yönetimin önemi o kadar artar. Bunun için Edmund Burke, “Güç ne kadar büyükse, o kadar tehlikeli olur” vurgulamasını yapar.Anadolu’da “Gücü aşan güç vardır” denilir. Üretimde tüketenlerin üretenleri denetlemesini ve dengelemesini bildikleri gibi, yönetimde yönetilenler yönetenleri denetlemesini ve dengelemesini bilirler. İnsanların çoğunluğu her dönemde, üretimi ve yönetimi sınırları içinde tutmayı başarırlar.

*

Ülkelerde yönetim konularında sağlanan ilerleme, üretim alanlarına katlanarak yansır. Yönetimde ortaya çıkan aksamalar, üretimdeki gelişmelerin hızını keserler. İbn Haldun’un Mukaddime’de ayrıntılı olark ele aldığı gibi, yönetime katılımın sınırlı olduğu ülkelerde, insanlar üretme güçlerini yitirirler, paylaşılacak üretim azalır, zamanla hiç kalmaz. Üretmeden tüketmeye özenen yönetenler, yönetilenlerin üretim coşkularını yok ederler.

*

Her dönemde, her alanda haksızlıkların önüne geçmede, çoğunluğun görüşleri belirleyici olur. İnsanlığın üretim ve yönetin tarihinde uzun yolculuklara çıkılırsa, yönetime katılımın azaldığı, gücün bir elde toplandığı ülkelerde, üretimin insanların zorunlu ihtiyaçlarını karşılayamaz duruma düştüğü görülür. Ülkelerde yönetime katılma, ne kadar büyütülür, ne kadar ileri boyutlara taşınırsa, üretimde paylaşma o kadar büyütülür, o kadar ileri boyutlara taşınır.

*

“Ben yaptım oldu” değil,“Biz yaparsak olur” diyenler üretimi artırırlar, yönetimi iyileştirirler.

*

Yönetimde katılımı, üretimde paylaşımı, insanların haklarına önem verenler geliştirirler.

*

Yönetime katılmada ilkeli davrananlar, üretimi paylaşmada ilkesiz davranmazlar.

17 Nisan 2023, 12:49

GÜZELLİKTEN TERAZİ TUTANLAR GÜZELİĞİ GÜZELLİKLE TARTANLAR GÜZELLİĞİ KADİR GECESİNDE BULURLAR

Her yıl gelen ramazan ayı bir gecedir o gece altın bir gecedir. İslam dünyasını seküler dünyadan ayıran, özellklerin başında Ramazan ayı gelir. Ramazan ayında gökyüzünün kapıları, inananlara sonuna kadar açılır. Oruç tutanlar arasında çatışma değil, yardımlaşma vardır. Japonya’dan Arjantin’e kadar, dünyanın neresinde olursa olsunlar, oruç tutanlar birbirlerini tanırlar. Onlar günde üç öğün yemeği, iki öğüne indirerek, yılda bir ay da olsa, basit ve yalın yaşamanın, evrensel bir örneğini verirler.

*

Oruç tutarak inananlar, fiziksel ve ruhsal sağlıklarını güvence altına alırlar. Oruç tutan sağlık bulur. Oruç bütün boyutlarıyla hayatın şiiridir. Şiirsiz bir toplum gibi, oruçsuz bir toplum da ruhsuz bir toplumdur. Yalın yaşama sanatı olan orucun, az yeme, az uyuma ve az konuşma olmak üzere üç yüzü vardır. Orucun üç yüzü, sağlığı korumanın üç şartıdır. Oruç tutan, hem düşünce hem de eylem, dünyasını zenginleştirir.

*

Ramazan ayı içinde gizlediği, Türk toplumunun düşünce ve eylem dünyasına, yeni boyutlar kazandıran Sezai Karakoç”un “Altın Gece” dediği, bin aydan daha değerli, bin aydan daha verimli “Kadir Gecesi” ile, inanan insanın dünyasındaki bütün ümitsizlik bulutlarını dağıtır. Ramazan ayı ümitsizlik ayı değildir. Oruç tutanlar hiçbir zaman ümitsizliğe düşmezler. Onlar Allah’ın gücünün üstünde güç olmadığını bilirler, Allah için, tuttukları orucun ödülünü yalnızca Allah’tan beklerler.

*

Ramazan ayı bir gecedir, o da Kadir Gecesi’dir. Kadir Gecesi’nin hangi gecede olduğunun kesin olarak bilinmemesi, onun değerini bin kat daha artırır. Nasıl Kadir Gecesi Ramazan ayında gizli ise, hayatın dinamizmi de, o gecenin bilinmezliğinde gizlidir. İnanan herkes Ramazan ayındaki her geceyi Kadir Gecesi, yıldaki her ayı da Ramazan ayı bilir ve hayatını ona göre düzenler. O Allah’ı görmese de Allah onu görmektedir.

*

Kadir Gecesi’ni yakalayan ayı, ayı yakalayan yılı, yılı yakalayan ömrünü güzelleştirir. Kadir Gecesi’ni aramak, güzelliği aramaktır. Kadir gecesi Ramazan ayında, güzellik kadir gecesinde bulunur. Allah güzeldir, güzelliği arayanları sever. Güzel olmak, güzellik peşinde koşmak her insanın görevlerinin ve sorumluluklarının başında gelir. Güzelliği bulanların dostları da, düşmanları da güzel olur. Güzel düşmanını güzelce vurur.

*

Kadir Gecesi arayışın simgesidir. Arayan herkes aradığını bulur. Aradığını bulanlar, aramasını bilenlerdir.

*

Allah’ın kendisini gördüğünü bilenlerin yolunda, açılmayacak hiçbir kapı yoktur.

*

İki dünyada Cennetin kapıları, iyilik ve güzellik peşinde koşanlara açılır.

18 Nisan 2023, 12:28

SÜREKLİ EĞİTİM YAŞARKEN ÖĞRENMEK ÖĞRENİRKEN YAŞAMAKTIR

Dünyanın kültürel derinliği ve ekonomik zenginliği, öğretmekte olduğu kadar, öğrenmekte sınır tanımayan üniversitelerle, yeni açılımlar kazanacaktır. Öğrenmesini öğrenmeyi ve öğretmeyi kampüslerin dışına taşıyarak, bütün ülkelerle işbirbirliği yapan üniversiteler, ülkeleriyle birlikte insanlığın, bilgi birikimine katkıda bulunurlar. Onlar bilgiyi zenginleştirirken, kültürleri derinleştirirler ve ülkeleri geliştirirler.

*

Üniversitede lisans ve lisans sonrası eğitimin ana işlevi, sınırların önemsizleştiği dünyaya uyum sağlamayı kolaylaştırmaktır. Düzleşen kare dünyadaki gelişmeler ışığında, öğretim programlarını, öğrenme ve öğretme yöntemlerini, sürekli yenileyen üniversiteler, dünya sıralamalarında ön sıralarda yer alırlar. Onlar dünyadaki bütün üniversitelere, insanlığın bilgi birikimini bilgeliğe dönüştürerek, savaşların olmadığı bir dünyanın temellerini atmada öncülük yaparlar.

*

Yüz yüze eğitimler yanında, uzaktan eğitimlere yer veren, bilgiden önce bilgelik diyen üniversiteler, dünyanın her yerinde, insanlığın düşünce ve eylem birikimine katkıda bulunurlar. Bu yüzden üniversiteler, değişik ülkelerden gelen öğrencilere ve öğretim üyelerine büyük önem veriyorler. Bütün ülkeler ekonomik, siyasal ve kültürel alanlarındaki, başarılarını üniversitelere borçludurlar. Düşünce ve eylemin rengarenk çiçekleri, kapılarını bütün dünyaya açık tutan üniversitelerde açar.

*

Üniversitelerin hiç değişmeyen amaçları, sürekli değişen ve zenginleşen dünyanın, bilgi ve bilgelik birikimini, bir yandan zenginleştirmek, bir yandan kültüre ve ekonomiye taşımaktır. Üniversitelerde öğrenmede ve öğretmede, zaman ve mekan farkı ortadan kalkmıştır. Üniversiteler günün yirmi dört saati, haftanın yedi günü ve yılın on iki ayı hem öğretirler hem de öğrenirler. Eğitimin her kademesinde, önemli olan öğrenmesini öğretmektir.

*

Dünyadaki bütün üniversiteler, birbirleriyle ne kadar çok işbirliği yaparlarsa, insanlığın bilgi ve bilgelik birikimine, o kadar çok katkıda bulunurlar. Onlar çevrelerinde öğretenleriyle, ve öğrenenleriyle birlikte, toplumun bütün kesimlerinden insanların katıldığı, büyük ve geniş çekim alanları oluşturarak, ülkelerin kültürel dokularında ve ekonomik yapılarında, köklü dönüşümlere ve önemli gelişmelere yol açarlar. Ülkelerde üniversiteler eğitimi, eğitim toplumun bütün kesimlerini zenginleştirir.

*

Üniversitelerde hem öğretme hem de öğrenme, merkezden çevreye, çevreden merkeze devam eden, çift yönlü kesintisiz bir süreçtir. Üniversitelerin görevi öğretenlere ve öğrenenlere, hayatın bütün alanlarında, yararlı bilgiyi yararsız bilgiden ayıracak bilgeliği kazandırmaktır. Yaşayarak öğrenilir, öğrenerek yaşanılır. Üniversiteler dünyanın bilgi birikimini eleştirel bir bakışla zenginleştirerek, insanlığın yararına sunmanın çığırını açma sorumluluğu taşırlar.

*

Toplumları eğitimli olanlar dönüştürürler. Yararlı bilgiler kazananlar yararlı işler yaparlar.

*

Eğitim öğrenmesini öğrenmektir. Üniversitelerin görevi öğrenmesini öğretmektir.

*

Dünyada üniversiteler çalışmalarıyla, bütün ülkelere katkıda bulunurlar.

19 Nisan 2023, 12:14

YİRMİBİRİNCİ YÜZYIL BARIŞTAN TERAZİ TUTAN BARIŞI BARIŞLA TARTAN ERDEMLİ BİLGE LİDERLER BEKLİYOR

Dünya orta kuşağında yer alan, İslam dünyası için hem Yirminci, hem Yirmibirinci yüzyıllar, savaş yüzyılları oldu. Avrupa ülkelerinin İslam dünyasının, zengin yeraltı kaynaklarını paylaşma yarışları, Ortadoğu'da büyük göçlere yol açan, ölüm yağdıran, dehşet verici savaşlara dönüştü. Sanayi Devrimi'nden bu yana, Batı dünyası, ulaştığı zenginliği korumak için, Ortadoğu'da, savaş başta olmak üzere her yol ve yönteme başvurdu. Seküler Batı ekonomiyi bir araç olarak değil, bir amaç olarak gördü, ekonominin belirleyiciliğine inandı.

*

Dünya hayatının merkezine yerleştirilen “Ekonomik” insan “Güzel” insana, “Serbest” pazar ekonomisi, “Güzel” pazar ekonomisine dönüştürülmezse, Ortadoğu'da savaşların sonu hiç gelmeyecektir. Dünya barışının en büyük güvencesi: Ekonomik, siyasal ve kültürel alanda, can alıcı eylemlerin, güzel yapılması değil, can alıcı güzel eylemlerin yapılmasıdır. Bu bağlamda, İslam dünyasıyla birlikte bütün dünyada, “Sanayi” Devrimi gibi, köklü dönüşümlere yol açacak, bir “Paradigma” devrimine ihtiyaç var. Kılavuzu ekonomi olan Batı, dünyayı savaştan savaşa sürükledi.

*

Paradigma devrimi, deniz dalgalarının, sahillerdeki sert kayaları, çarpa çarpa yumuşak kumlara dönüştürmelerinde olduğu gibi, uzun soluklu bir süreç olacaktır. Batı dünyasındaki “ekonomik insan”ların, kaya gibi sert paradigmalarını, İslam dünyasındaki “güzel insan”lar, kum gibi esnek paradigmaya dönüştürecektir. Dönüşüm sürecinde kısa dönemde kayalar, uzun dönemde dalgalar kazanır. Kayalar çarpıla çarpıla, dalgalar çarpa çarpa olgunlaşır. Her ikisi parçalanan kayalardan oluşan sahilde buluşur.

*

Dalgaların yerine sahildeki kayalıklara gemiler çarparsa, kayalar değil gemiler parçalanır. Sezai Karakoç'un “Yenilgi yenilgi büyüyen bir zafer vardır” dizesinde çok güzel vurgulandığı gibi, medeniyetler tarihinde paradigma değişmeleri, uzun ve sancılı bir süreçtir. Medeniyetlerin paradigma değiştirmelerinde, medeniyetler arasındaki savaşlardan daha çok medeniyetler içindeki savaşlar önemlidir. Medeniyet içinden gelen çatışmaların verdiği zararı, dışardan gelen çatışmalar vermez. Her medeniyet düşmanlarından önce dostları tarafından yıkılır. Düşmanlardan korunmak dostlardan korunmaktan daha kolaydır.

*

İslam dünyasının sorunları, Müslümanların Hristiyanlarla savaşlarından daha çok kendi içlerindeki iktidar savaşlarından kaynaklanıyor. Müslümanların Müslümanlara yaptıkları kötülükleri, Hristiyanlar Müslümanlara yapmıyor. Yeni bir "Diriliş” paradigmasının arandığı bir dönemde, İslam dünyası sorumluları, Batı dünyasında aramaktan daha çok İslam dünyasının sorunlarını çözmek için, Ortadoğu'nun birikimi yetmez, bütün dünyanın birikiminden yararlanmak gerekir. Bilginin ve bilgeliğin vatanı yoktur, nerede bulunursa oradan alınır.

*

Savaşsız bir dünya için, hem Müslüman hem Hristiyan ülkelerin kendi evlerinin önlerini kendilerinin temizlemesi çok önemlidir. Her ülke kendi evinin önünü temizlerse savaşa ihtiyaç kalmaz. Barış kristal bir avizeye benzer, özen gösterilmez, sürekli temizlenmezse, ışığıyla birlikte işlevini de yitirir. Anadolu'da denildiği gibi: “Savaş olmaz Allah vermezse, Allah savaş vermez, kimse barışı bozmazsa.” Barış bozan savaşa katlanır.

*

Bütün dünya lanete uğramıştır. William Faulkner'ın deyişiyle, insanlık “lanete uğramış ölümsüzlük ve ölümsüz lanet” çağında yaşıyor. “Çağ dünyanın köhne ve felaketli rahminden doğmuş ölüm kusan bir canavara benziyor.”

*

Kılıçlardan savaş canavarının burnuna takılacak halkalar yapılmalıdır.

*

Dünün paradigmasıyla bugünün canavarı denetim altına alınmaz.

*

Savaş paradigmasının panzehiri barış paradigmasıdır.

*

Paradigma aynadır ayna paradigmadır.

*

Paradigmada dünya kendisini görür.

*

Aynayı barış güzelleştirir.

19 Nisan 2023, 15:33

NECİP FAZIL'ın tanımadan önce '' TAM OTUZ YIL SAATIM İŞLEMİŞ BEN DURMUŞUM / GÖKYÜZÜNDEN HABERSİZ UÇURTMA…

NECİP FAZIL'ın tanımadan önce '' TAM OTUZ YIL SAATIM İŞLEMİŞ BEN DURMUŞUM / GÖKYÜZÜNDEN HABERSİZ UÇURTMA UÇURMUŞUM '' , tanıdıktan sonra '' BANA YAKAN GÖZLERLE BİR KERECİK BAKTINIZ / RUHUMA BÜYÜK TEMEL ÇİVİSİ ÇAKTINIZ'' dediği ABDÜLHAKİM ARVASİ. Her ikisine rahmet okunması dileğiyle.

20 Nisan 2023, 11:40

GELECEĞİN BARIŞ DÜNYASININ TEMELLERİ BİR ELİNDE MESNEVİ BİR ELİNDE MUKADDİME OLANLARLA ATILIR

Bu yazı daha önce 14.12.2020 tarihinde de yayımlanmıştı.

Aydınlanma döneminden bu yana, dünyanın her ülkesinde kutsal kültürle, seküler kültür arasındaki ilişkiler sorgulanmaktadır. Aydınlanma rüzgarlarının yol açtığı dalgalanmalar karşısında, bütün dünyada kutsal kültür, seküler kültüre bütünüyle teslim olmuştur. Türkiye’nin tek parti yıllarında olduğu gibi, bütün ülkelerde kutsal kültürün değerleri, ekonomik, siyasal ve kültürel yapıdan, bir bir sökülüp atılmıştır. Sosyal bilimlerde normatif değerler unutulmuş, pozitif değerler hiç tartışılmadan kutsanmıştır.

*

Bilginin hiyerarşisinde ilk sırada yer alan kutsal değerlerin, daha sonra gelen seküler değerleri yönlendirmesi ve sınırlandırması gerekirken, aydınlanma dönemiyle, yönlendirme ve sınırlandırma süreci tersine dönmüştür. Bütün bilimlerin normatif alanları, pozitif alanların işgaline uğramıştır. Her alanda ekonomik ilkeler, etik ilkelerin önüne geçmiştir. Bütün kurumlar, bütün kuruluşlar, iktidar alanlarını genişletmek, daha çok kazanmak ve daha çok tüketmek için, kutsal değerlere savaş açmayı, hepten yok saymayı, en doğal hak olarak görmüşlerdir.

*

Aydınlanma döneminin mimarları, seküler kültürün saldırıları karşısında, kutsal kültürün hayat kaynaklarının, tamamen kuruyacağı öngörüsünde bulunmuşlardır. Dünyanın her yanında kutsal değerlerin, uygulanabilir olmadıkları ileri sürülerek, seküler değerler kutsallaştırılmaya çalışılmıştır. Yirminci yüzyılın sonunda, dünya kutsal değerleri öldüren dönemin sona erdiğini, yeniden kutsal değerlere dönülen bir dönemin başladığını görmüştür. Aydınlanma döneminin seküler kültürü ölmüş, bütün dünyada kutsal kültüre dönüş hız ve yoğunluk kazanmıştır.

*

İnsan aklının dışında kaynak tanımayan seküler değerler, zaman içinde geçerliliklerini yitirirler ve ölürler. İnsan aklının üstünde, ancak dışında olmayan kutsal değerler, zaman içinde geçerliliklerini hiç yitirmedikleri gibi, hiçbir zaman ölmezler. Kutsal kültürün güneşi batmaz, ışığı sönmez. Yeniden kutsal kültüre dönen dünyanın mimarları, bir elinde Mukaddime, bir elinde Mesnevi olan aydınlar olacaktır. Ana akımını kitaplı dinlerin oluşturduğu kutsal kültür, hem fizik hem metafizik, iki dünyayı birden kucaklayan iki dünya kültürüdür.

*

Batı’da Max Weber, Daniel Bell, Peter Berger gibi sosyal bilimciler, Aydınlanma dönemiyle başlayan sekülerleşme sürecinin, mezar kazıcıları olmuşlar. Dünyada onları izleyen aydınlar, sonu Mesnevi ve İbn Haldun’a çıkan yolu, büyük ölçüde genişletmişlerdir. Mesnevi ve Mukaddime, kutsal kültürle seküler kültürü, altın oranda harmanlar ve bütünleştirir. Nasıl insan akıl ve gönül dünyasıyla, bir bütünse, kültür de görünen ve görünmeyen dünyasıyla, birbirinden ayrılmaz bir bütündür. Kutsal kültür ölümlü dünyada, ölümsüz dünyanın sırlarını taşıyan, sınırsız bilgelik kaynağıdır.

*

Kutsal kültürle seküler kültür arasına, aydınlanma döneminde inşa edilen duvarlar yıkılırsa, iki alanın yasalarının birbirlerini dışlamadıkları gibi, birbirleriyle çatışmadıkları görülecektir. Bütüncü bir gözle bakıldığında, Mesnevi ve Mukaddime arasında, eşsiz bir uyum, eşsiz bir denge, eşsiz bir düzen olduğu açıkça gözlenecektir. Bilginin kaynağındaki hiyerarşiye özen gösterilirse, seküler alanın bilgisi, kutsal alanda bilgeliğe dönüşür. Aydınlatıcı ve bütünleştirici olan, seküler alanın bilgisinden önce, kutsal alanın bilgeliğidir.

*

Tarih boyunca kutsal kültür akılları keskinleştirir, gönülleri derinleştirir, vicdanları adilleştiririr.

*

İnsanları aynı annenin aynı babanın, çocukları bilen kültür, kutsal kitaplardan kaynaklanır.

*

İki dünyayı kucaklayan kutsal kültürün yerini, tek dünyalı seküler kültür dolduramaz.

21 Nisan 2023, 08:19

Kirli mülkiyete karşı, parayı ayaklar altına almasını bilen, tapulu mülkiyetsiz Hak'ka yürüyen NURİ PAKDİL'e…

Kirli mülkiyete karşı, parayı ayaklar altına almasını bilen, tapulu mülkiyetsiz Hak'ka yürüyen NURİ PAKDİL'e rahmet okunması dileğiyle, bütün dostlarımızın bayramlarının bayram olması temennisiyle kutluyorum.

21 Nisan 2023, 12:17

BAYRAM GÜNLERİ GÖZLERİN DIŞARIDAN DAHA ÇOK İÇERİYE DÖNDÜĞÜ ÖZELEŞTİRİ GÜNLERİDİR

Bayram günleri paylaşma günleridir. Bayramlarda paylaşma doruk noktasına ulaşır. Bayramlarla kişisel mutluluklar, toplumsal mutluluklara dönüşür. Bayram günlerinde paylaşma kültürü zenginleşir, yeni boyutlar kazanır. Ve gökyüzüyle yeryüzü arasındaki “tozlu zaman perdesi” sonuna kadar açılır, gökyüzünü meleklerin kanat, yeryüzünü insanların ayak sesleri doldurur. Gidenlerle kalanlar, bayram saatinde camilerde buluşurlar.

*

Dünyada bulunanlarla, bulunmayanların camilerde buluştukları bayram günleri, paylaşma günleri oldukları kadar, özeleştiri günleridir. Bayram günlerinde hem zorluklar paylaşılır, hem kolaylıklar. Zorluklarla kolaylıkların paylaşılması, barışa giden yolları genişletirken, savaşa giden yolları daraltır. Özeleştiri yapmasını bilenler, bütün günleri bayram günlerine dönüştürerek, barışa yol açan eylemleri özendirir, savaşa yol açan eylemleri önler.

*

Yirmibirinci yüzyıl, İslam dünyası için bir barış yüzyılı değil, bir savaş yüzyılı olmuştur. İslam dünyası özeleştiri kültürünü zenginleştiremediği için, iç savaş kültürüne yeni boyutlar kazandırmıştır. Yeni bir Oruç Bayramı”nda, Irak”ta, Suriye”de, Afganistan”da, Pakistan”da, Mısır”da, Sudan'da binlerce insan hayatını yitiriyor. Her Müslüman ülkede, her gün yüzlerce suçsuz insan, intihar saldırılarıyla öldürülerek, bütün insanlık öldürülüyor.

*

Mehmet Akif”in “Şark” şiirinde anlattığı, bugünün İslam dünyasıdır: “Yıkılmış köprüler, çökmüş kanallar, tersiz alınlar, işlemez kollar, kaynamaz kanlar, düşünmeyen başlar, aldırmaz yürekler, paslı vicdanlar, yanmış ormanlar, ekinsiz tarlalar, kirli yüzler, secdesiz başlar.” Ve en dehşet verici olanı: ”Gaza namıyle dindaş öldüren biçare dindaşlar.” Birbirini öldüren, savaşlardan yorgun düşmüş, doğal kaynaklarını değerlendiremeyen, bir İslam dünyası. İslam dünyasında Müslümanların,Müslümanlara verdikleri zararların, hesabını tutmaya kimsenin gücü yetmiyor.

*

İnsanlık tarihinin olguları değişmez. Ancak, her kuşak, kendi çağından bakarak, eleştirel bir gözle ve sorgulayıcı bir dille tarihi yeniden yazmak ve yeniden yorumlamak zorundadır. Sınırların önemini yitirdiği, kare dünyada, medeniyetler içi savaşlar bitti, artık devletler değil, medeniyetler savaşacak derken. Yirmibirinci yüzyılda, Müslüman ülkeler, birbirleriyle ve kendi içlerinde savaşmaya devam ediyorlar.

*

Bir Ramazan,bir Oruç Bayramı gününde, Türkiye başta olmak üzere, bütün İslam dünyası, savaşların sorumluluğunu, İslam dünyasının dışında değil, içinde aramalıdır. Bunun için, nerede hata yaptıklarını anlamak için, Müslüman ülkeler özeleştiriye önem vermeleri hayati önem taşıryor. İslam dünyası hem iğneyi, hem de çuvaldızı başkalarına batırarak, bugünün sorunlarına sağlıklı çözümler bulamaz.Müslüman ülkeler çuvaldızı karşındakilere batırırken, çuvaldızı kendilerine batırmayı öğrenmelidirler.

*

Tarihin her döneminde, tek tek akılların toplamı olan ortak aklın, akılların her birinden, daha üstün olduğu görülmüştür. Ortak akıl özeleştiriyle zenginleşir. Eleştirel aklın olmadığı yerde, ortak akıl olmaz. Eleştiri iki boyutludur, bir boyutu içe, bir boyutu dışa dönüktür. İç eleştiri yapmayanın, dış eleştirisine hiç kimse kulak asmaz.

*

Kimsenin eleştirisi herkesin eleştirisinden üstün değildir.

*

Sürekil başkalarını eleştirenler, sürekli yanılırlar.

*

Eleştirinin olmadığı yerde gelişme olmaz.

*

İnananlar eleştiriden korkmazlar.

22 Nisan 2023, 11:27

DÜNYADAKİ SAVAŞLARI DURUN SİYASETÇİLER SAVAŞ ÇIKMAZ SOKAK DEMESİNİ BİLEN BİLGE EDEBİYATÇILAR DURDURURLAR

Bu yazı daha önce 19.05.2020 tarihinde de yayımlanmıştı.

Kötülüklerden iyiliklere, yanlışlıklardan doğruluklara, çirkinliklerden güzelliklere doğru, uzun bir yürüyüşe çıkan Anadolu insanına, bin yıllık tarihi boyunca, edebiyatın dorukları, kılavuzluk yapmıştır. Yüzyılların içinde oluşan, yüzyılların içinden süzülerek gelen, zengin edebiyat Mekke kültürünün, en önemli ve en değerli hazinesidir. Edebiyatla düşünce hayata, hayat düşünceye yansıtılır. Edebiyatın amacı, hayatı yaşanır kılmak, kolaylaştırmak ve güzelleştirmektir.

*

İnsan hayatını değersizleştiren, seküler dünyanın savaş yüzyılları, yaşı ve işi ne olursa olsun, bütün insanları askerleştirmiştir. İki dünya savaşını gören, Arnold Toynbee’nin Daisaku Ikeda ile yaptığı nehir söyleşide: ‘’Bir asker için insan öldürmek, sivil olduğu dönemde cinayet sayılacakken, savaşta bir görev olmaktadır. Bu temel ahlak kuralının böylesine tersine çevrilişi, dehşet vericidir ve ahlak bozucudur’’ demektedir. Gökten ölüm yağdıran savaşlar, her genci bomba yüklü bir ölüm makinasına dönüştürmüştür. Toplu ölümlere ve öldürmelere karşı, bir “Savaş Hukuku”, bir ‘’İsyan Ahlakı’’ olmalıdır.

*

Dünyayı dehşete düşüren, çevresine ölüm saçan, hayata düşman insanın, karşısına hayata dost insanı çıkarmak, edebiyatların ve edebiyatçıların görevidir. Edebiyatı hayat için bilen edebiyatçılar, çağlarının savaşlarından sorumludurlar. Savaş yüzyıllarından, barış yüzyıllarına, edebiyatçılarla geçilecektir. Hayatı yaşanır kılmanın, sırları edebiyatta gizlidir. Edebiyatın bütün alanları, edebiyatçıların yüzyıllar sonrasını gören, insanlara bilgi ve bilgelik kazandıran, eşsiz ve gizemli ilham atölyeleridir.

*

Edebiyatçıların romanları, hikayeleri, şiirleri, günlükleri, denemeleri, oyunları ve mektupları, bütün insanlığın, bilgi ve bilgelik dünyasını derinleştirmiştir. Edebiyat alanları arasında, bir insanda bütün insanlara seslenen, bir insanla bütün insanları, düşünmeye ve eyleme çağıran mektupların, dünya bilgi ve bilgelik tarihinde ayrı bir yerleri ve önemleri vardır. Düşüncelerini yazdığı mektuplarla açıklayan İmam Rabbani’den, mektupları dünyaya serptiği tohumlar olarak gören Nuri Pakdil’e kadar, pek çok düşünce ve eylem öncüsü, düşüncelerini anlatmada mektuptan yararlanmıştır.

*

Mektup yazmayı bir ısınma hareketi olarak gören, sabahları çalışmaya başlamadan önce mektup yazan, John Steinbeck mektuplarına, ‘’Altmış yılda arkasında bıraktığı izler’’ olarak bakmaktadır. Yirmibirinci yüzyılda da edebiyatın zirveleri, yalnızca mektuplarıyla değil, gezi izlenimleriyle, günlükleriyle, denemeleriyle, oyunlarıyla, çevirileriyle, şiirleriyle, sıra dışı davranışlarıyla, arkasında izler bıraka bıraka geleceğe doğru ilerlemektedirler. Dünyada düşünce ve eylem sevdalısı insanlar, geriye dönüp baktıklarında, bir edebiyatçının bıraktığı izlerden, nasıl yararlandıklarını açıkça göreceklerdir.

*

Türkiye’de ve bütün ülkelerde, Amerika’nın Vietnam’ı, Irak'ı uçaklarla, Rusya’nın Çekoslovakya’yı, Ukrayna'yı tanklarla kan gölüne dönüştürdüğü bir dönemde, genç kuşaklar haksızlıklara isyan etmede, savaşlara karşı çıkmada, Bertran Russell’dan, Jean Paul Sartre’a, düşünürlerin ve edebiyatçıların, tutumlarından ve davranışlarından, çok etkilenmişlerdir. Amerika ve Rusya geçen yüzyılın sonunda, yol açtıkları savaşları, gelen yüzyılın başında tekrarlamaktadırlar. Yirmibirinci yüzyılda da devletlerin başlattıkları savaşları, bütün dünyanın edebiyatçıları, ayağa kalkarak durduracaklardır.

*

Erdem Bayazıt’ın “Kelimeler tank gibi geçer adamın yüreğinden / Harfler harp düzeni almıştır mısralarda” dizeleri, edebiyatçıların görev ve sorumluluklarını, en vurucu sözcüklerle, en öz ve en yalın anlatımıdır. Dünyanın bütün eğitim kurumlarında, Yunus, Mevlana, İbn Arabi, Shakespeare, Hugo, Goethe, Tagore, İonesco, Exupery ve Camus köşeleri oluşturulmalıdır. Edebiyatı sevmeyenler, insanları sevmezler. Edebiyattan uzaklaşanlar, hayattan uzaklaşırlar. Edebiyat hayattır, hayat edebiyattır. Edebiyat hayata, hayat edebiyata canlılık kazandırır.

*

Edebiyat kitapları toplumların yollarını, “Yitik Cennet”e çıkaran,eşsiz yol haritalarıdır.

*

Dünyada Cennet’i aramayanlar, bütün dünyayı Cehennem’e dönüştürürler.

*

Cennet Adem’in ve Havva’nın çocuklarının, ana yurdudur, baba evidir.

23 Nisan 2023, 12:43

SINIRLARIN ESNEKLEŞTİĞİ DÜNYADA ENTELLEKTÜEL SERMAYENİN ÜLKESİ OLMAZ İLKESİ OLUR

Bu yazı daha önce 12.12.2020 tarihinde de yayımlanmıştı.

Yirminci yüzyılda ülkelerin zenginliği, finansal sermayeden kaynaklanmıştır. Yirmi birinci yüzyılda, entelektüel sermayeden kaynaklanacaktır. Geçen yüzyılın simge kuruluşu Ford’tur. Yeni yüzyılın simge kuruluşu da Facebook’tur. Biri elle tutulur, gözle görülür, ürünler üretirken, biri elle alınmayan ve gözle görünmeyen hizmetler üretmektedir. Birinin üretiminde görünen,birinin üretiminde görünmeyen varlıklar önemlidir.

*

Silikon Vadisi kuruluşu olan Intel’in kurucularından Andrew S. Grove’un, “Only Paranoid Survive” kitabında vurguladığı gibi, dünya bir stratejik dönüm noktasında geçmektedir. Yeni dönemde kuruluşların fiziksel varlıklarından daha çok, fiziksel olmayan varlıkları büyük önem kazanmıştır. Açık alanlardan, binalardan ve makinalardan oluşan fiziksel varlıklar, kuruluşların bilançolarında yer alırken, kuruluşun kültürünü oluşturan, fiziksel olmayan varlıklar yer almazlar.

*

Yeni yüzyılda kurum ve kuruluşların başarısı, finansaldan sermayeden önce entelektüel sermayeye dayanacaktır. Bilgi toplumlarında kuruluşların, yeni ürünler ve yeni hizmetler geliştirme gücünü, dünyaya açık entelektüel sermayeleri belirlemektedir. Dünyada kıtlığı çekilen finansal sermaye değil, entelektüel sermayedir. Denizlerdeki balıklar, yer altındaki madenler, değerlendirilmeye hazır kaynaklar değildir. Onlar entelektüel bilgi ve bilgelik birikimiyle değerlendirilirler.

*

Ekonomi ve İşletme bilimlerinin ilkeleri ışığında, verimli olarak kullanılamayan kaynaklar, ister finansal, ister entelektüel olsun, zaman içinde eriyip giderler. Bu yüzden Anadolu’da “Hazırdan tüketene dağ dayanmaz” denilir. Üretmeden tüketmeye, vermeden almaya, çalışan kurumlar ve kuruluşlar, kendileriyle birlikte toplumlarını büyük bir yoksulluğa sürüklerler. Toplumların görünmeyen zenginliği, entelektüel sermayeleridir. Yoksulluğun çelik kafesi, entelektüel sermayeyle parçalanır.

*

Bir ülkede entelektüel sermaye yetersizse, o ülke petrol denizi üzerinde yüzüyor olsa da yoksulluğun çelik kafesini parçalayamaz. Güçlü ve zengin entelektüel sermaye, Japonya’da olduğu gibi, doğal zenginliklerden bütünüyle yoksun bir ülkeyi, uzun dönemde dünyanın en büyük ekonomilerinden, birine dönüşmesinin yolunu açmakta güçlük çekmez. Entelektüel sermayeyle kaynaklar, yoksulluğu ortadan kaldıran, ürün ve hizmetlere dönüşürler

*

Entelektüel sermaye diğer üretim faktörleri gibi, azalan verimler yasasına bağlı değildir. Çalışanların kuruluşlarına katkıları kimsenin birikimini azaltmadığı gibi, kurumların birikimlerini paylaşmaları güçlerini zayıflatmaz. Sanayi toplumlarında herkesin finansal sermaye sahibi olması mümkün değildir. Bilgi toplumlarında eğitim almış herkes, belirli bir entelektüel sermayeye sahip olur.

*

Öğrenmesini öğrenenler, entelektüel sermayelerini sürekli geliştirirler, sürekli zenginleştirirler.

*

Bilgi toplumlarında sanayi toplumlarının kavramları ve yöntemleri geçerliliklerini yitirmişlerdir.

*

İster finansal, ister entelektüel olsun, oluşan dünyada sermayenin ülkesi yoktur ilkesi vardır.

*

Bilinen değerleriyle eski dünya yıkılıyor, eskinin devamı olmayan dünya kuruluyor.

24 Nisan 2023, 12:22

DÜNYADA SAĞ VE SOL PARADİGMALARI AŞAN YENİ PARADİGMANIN DOĞUM SANCILARI ÇEKİLİYOR

Bu yazı daha önce 13.12.2020 tarihinde de yayımlanmıştı.

Doksanlı yılların başında uç veren dönüşümlerle, ekonomideki ve politikadaki Sağ ve Sol paradigmalar, tedavülden kaldırılmış paralar gibi, geçerliliklerini bütünüyle yitirmişlerdir. Sağ ve Sol paradigmaların dışında, birbirinden bağımsız devletleri, birbirine bağımlı devletlere dönüştüren yeni yapılanma, gelip geçici bir ekonomik ve siyasal akım değildir. Dünyada yaşananlar geri döndürülmesi mümkün olmayan, bütün dünya dengelerini altüst edecek, yeni bir paradigmanın oluşum sürecidir.

*

Sağ ve Sol paradigmalar, birbirinden bağımsız devletleri, siyasal sınırlarını genişletmek için, silahlanmaya ve savaş ekonomisine büyük yatırım yapmaya zorlamıştır. Söz konusu paradigmalarla, devletler arasındaki sınır savaşları, büyük bir hız ve yoğunluk kazanmıştır. İki dünya savaşının öncesinde ve sonrasında yapılan savaşlarla, Avrupa’da yakılmadık, yıkılmadık şehir kalmamıştır. Devletlerin doğal kaynaklarıyla birlikte, insan kaynaklarının da yitirilmesiyle, barışın zarar vermediğini, savaşın yarar getirmediğini, bütün ülkeler görmüştür.

*

Sağ ve Sol paradigmalar savaşa dayanan, savaşlardan beslenen, savaş paradigmalarıdır. Onlar savaşı ekonomik gelişmenin ve siyasal başarının, ana kaynağı olarak görüyorlar. Onlara göre savaşlarda kazananların kazancı, kaybedenlerin kaybından her zaman daha önemlidir ve daha büyüktür. Bu bağlamda Sağ ve Sol paradigma arasında hiçbir fark yoktur. Sol “savaş kazandırır” derken, Sağ “savaş kaybettirmez” der. Her ikisi de barışa değil, savaşa önem verir, barışı değil, savaşı kutsar. Oysa savaşlar dünyaya, yarardan daha çok zarar getirmiştir.

*

Savaşların yol açtığı yıkımlara ve büyük göç dalgalarına şahit olan, Yirmi birinci yüzyılın yeni paradigması, “savaş odaklı” olmaktan, “barış odaklı” olmaya geçmek zorundadır. Artık Sağın ya da Solun içinde olmak değil, onların önünde olmak, onların üstünde olmak önemlidir. Bütün ülkelerin ekonomik açıdan, birbirine bağımlı hale geldiği bir dünyada, bir ülkedeki iç savaş, Ortadoğu’da olduğu gibi, bütün ülkeleri etkileyen, ülkelerarası yıkıcı bir savaşa dönüşür. Kendisiyle savaşan ülke, farkında olmadan bütün dünyayla savaşır.

*

Yirminci yüzyılın ikinci yarısında, dünyada Sol paradigma gibi, Sağ paradigma da tarihe gömülmüş, arkalarında büyük mezarlıklar bırakmışlardır. Eşitlikten yola çıkan Sol paradigma, dehşet verici bir baskı ve şiddet düzenine dönüşmüş ve yıkılmıştır. Özgürlükten yola çıkan Sağ paradigma, Batı dışındaki dünyada dayanılmaz bir yoksulluğa, benzeri görülmemiş bir soyguna yol açmıştır. Her iki paradigmanın başta Avrupa ülkeleri olmak üzere, birbiriyle iletişim ve etkileşim içinde olan dünyaya, söyleyecek sözü, önerilecek çözümü kalmamıştır.

*

Sağ ve Sol paradigmaların hem “Homo economicus”u, hem de “Homo sovyeticus”u, insanlığa barış getirmede, büyük bir başarısızlığa uğramıştır. Başarısızlıklarından hiç ders almayan, Sağ ve Sol paradigma dünyalarının mimarları elele vererek, bütün Ortadoğu'yu, büyük bir yangın yerine çevirmişlerdir. Dünya bir ateş topuna dönüşmüştür. Petrol denizinin üzerinde yüzen Ortadoğu, Amerika'nın Irak'ı işgalinden sonra, yoksulluk denizinde yüzmeye başlamıştır. Asya ve Afrika hazine sandığı üzerinde, oturan dilenci konumuna düşmüştür.

*

Yeni paradigmaya taraftar ya da karşı olmak, dönüşüm sürecini tersine çevirmeye yetmez. Süreç Onbir Eylül’le ve Irak’ın işgaliyle aksasa da, hızını hiç kesmeden devam etmektedir.

*

İnsanlığın yitirdiği Cennet Ortadoğu'da bulunacaktır. Ortadoğu “yoksul olduğu için yoksul” değildir, Batı’nın işgali altında olduğu için yoksuldur.

*

Dünyanın bütün ülkeleri atalarının yitirdikleri Cennetin sürgünleridir.Yitirilen Cennet savaşla değil, barışla silahlanarak aranacaktır.

25 Nisan 2023, 12:39

GÖRÜNEN VE GÖRÜNMEYEN KİRLENMELERİN İLERİ BOYUTLARA ULAŞTIĞI DÜNYA KABE TOPRAĞINA DÖNÜŞTÜRÜLEREK KORUNUR

"Kirlenmenin Boyutları" kitabımızda ayrıntılı olarak ele alındığı gibi, görünmeyen değerler dünyası, görünen değerler dünyasına bütünüyle teslim oldu. Etik değerlerin ekonomik değerleri doğrulaması gerekirken, bütün dünyada ekonomik değerler, her alandaki değerlerin tek ve değişmez doğrulayıcısı, konumuna yükseltildi. “Ekonomik değerler her şeydir” denilerek, ekonomik değerleri büyütmek için her şey yapıldı. Etik değerlerle ekonomik değerler arasına aşılmaz duvarlar inşa edilmesi, dünyayı büyük bir yangın alanına dönüştürdü.

*

Ekonomik değerlerin, etik değerlerden arındırılarak, dünya tarihinde benzeri görülmedik bir biçimde büyütülmesiyle, bütün sorunların üstesinden gelineceği düşünülüyordu. Ancak beklenilenin tam tersine, su, hava, toprak kirlenmesi yanında insan, bilgi, kültür kirlenmesi, dehşet verici boyutlara ulaştı. Ekonomide gösterişe dayalı, yapay ihtiyaçlara dönük tüketimin, yıldan yıla sürekli artırılmaya çalışılması, dünyanın doğal kaynaklarını kirletmekle kalmadı, insanlığın kültürel kaynaklarını da kirletti.

*

Etik değerlerden uzaklaştıkça, büyük bir hız ve yoğunluk kazanan çevre ve kültür kirlenmesi, devasa bir buzdağına benzemektedir. Hava, su, toprak kirlenmesinden kaynaklanan çevresel sorunlar, buzdağının su üstünde kalan görünen kısmını oluştururken, buzdağının deniz içinde kalan görünmeyen kısmını ise, değer karmaşasının yol açtığı kültürel kirlenme oluşturmaktadır. Çevre kirlenmesinin etkileri kolayca görüldüğü için, bütün dünyanın gündemindedir. Ancak önemli bir çoğunluk kültür kirlenmesinin farkında değildir.

*

Dünyanın neresinde olursa olsun, insanlar etik değerlerden uzaklaştıkça, çevre kirlenmesiyle birlikte kültür kirlenmesi de katlanarak artıyor. Bütün dünyada etik değerlerin ayaklar altına alınması, ekonomik dünyayı paslandırdı. Nasıl pas, demiri tüketirse, değersizliğin büyüttüğü etkisizlik de, dünyanın bütün zenginliklerini tüketiyor. Ekonomide etik değerlerden uzaklaşma, insanın aklını hem başından hem de gönlünden aldı. Çağdaş insan dünyayı yaşanır kılmada, sağlıklı düşünme yeteneğini yitirdi.

*

Her yıl belirli bir oranda tüketimi büyütme adına, etik değerleri tedavülden kaldıran ekonomik değerler, sınırsız sanılan dünya kaynaklarıyla, sonsuz kabul edilen ihtiyaçları tatmin etmek için, bütün insanlığı sonu gelmez bir yarışta, acımasızca koşturuyor. Çevresel ve kültürel kirlenme sorunları, etik değerleri gözardı eden ekonomik değerlerin, bütün insanlığı ödemek zorunda bıraktığı büyük faturadır. Dünyanın neresinde yaşarlarsa yaşasınlar, hem bir tüketici, hem de bir üretici olarak, herkes her gün ödenecek bedeli büyütmeye katkıda bulunuyor.

*

Etik değerlerle ekonomik değerler arasındaki uyum ve dengenin bozulması sonucu, ortaya çıkan, kirlenme buzdağının üstesinden gelmek için, bütün dünyanın “Kabe Toprağı”na dönüştürülmesi gerekir. Kabe çevresinde, kan dökülmez, hayvanlar öldürülmez, ağaçlar kesilmez, bitkiler koparılmaz, Kabe toprağında güvenlik vardır. Uzaydan bakıldığında, bir nokta kadar küçük dünyada, Güney dünyasının sınırlı kaynaklarıyla, Kuzey dünyasının sınırsız isteklerini karşılamak mümkün değildir.

*

Dünyada bir kitap gibidir. Okuyana konuşur, okumayana susar.

*

İnsanı okumasını bilmeyen dünyayı okumasını bilmez.

*

Sorumluluk dünyada değil açgözlü insandadır.

*

İnsan dünyasından belli olur.

*

Dünya insanın evidir.

*

Ev çevredir.

26 Nisan 2023, 11:50

DÜNYANIN YENİ SİMYACILARI BİRBİRLERİYLE DÜRÜSTLÜKTE YARIŞAN AHİ GİRİŞİMCİLERDİR

Dünyanın neresinde olurlarsa olsunlar ahi girişimciler, ekonomik, siyasal ve kültürel hayata canlılık kazandırırlar. Onlar yeraltı ve yerüstü kaynaklarını ürünlere dönüştürerek, toplumların üretim güçlerini büyütürler. Dünyada yoksulluk kaynak yokluğundan önce, girişimci yokluğundan kaynaklanır. Yoksulluğun üstesinden gelmede önemli olan, finansal kaynak zenginliği değil, ahi girişimci zenginliğidir. Onlar gecede gündüzü, meyvada ağacı, toprakta altını gören, yeni simyacılardır.

*

Ürperen gönüllerden, terleyen alınlardan, nasırlanan ellerden yoksun toplumlar, ürün, hizmet ve bilgi üretme güçlerini geliştiremezler.İster kamu, ister özel, ister gönüllü olsun, bütün kuruluşların başarılarının kaynağında, özgün olmasını, yenilik yapmasını, risk almasını ve bütünü görmesini bilen girişimciler vardır. Yönetimin bütün kademelerinde, girişimci nitelikli çalışanlara yer veren kuruluşlar, sürekli yenilenen ürünleriyle, dünya pazarlarında kendilerine geniş alanlar açarlar.

*

Duvarların ve kapıların olmadığı, büyük bir pazara dönüşen dünyada, hem küresel olmasını, hem de yerel kalmasını, yeri ve zamanı gelince, değişmeden gelişmesini başaran kuruluşlarla, savaş cephelerden pazarlara taşınmıştır. Sınırsız kare dünyada, cephelerde kaybettirenler ve kaybedenler, pazarlarlarda kazandıranlar ve kazananlar vardır.Cepheler çoğu aza, pazarlar azı çoğa dönüştürürler.Her ülkede girişimciler kuruluşların, kuruluşlar dünyanın, dönüştürücü güçleridir.

*

Ülke sınırlarının dışına çıkmasını bilen kuruluşlar, yerelleşerek küreselleşen, küreselleşerek yerelleşen yapılanmalarıyla, bilgi, hizmet ve ürün üretme güçlerine, yeni açılımlar kazandırırlar. Kuruluşların yönetiminde, yetkiler ve sorumluluklar paylaşılarak, yönetim kademeleri arasında iletişimde ve etkileşimde, süreklilikle birlikte bütünlük sağlanır. Dünyanın şehirinde olmasını bilen kuruluşlar, dünyanın bütün ülkelerinin üretim ve yönetim bilgilerinden, sonuna kadar yararlanırlar.

*

Kuruluşlarının kendi ülkelerindeki, üretim güçlerini büyütmek için, dünyanın bütün ülkelerine açılmaları, yerel değerlerinin göz ardı edilmesini gerektirmez. Her küresel kuruluş, kendi kültürüyle birlikte, bulunduğu ülkenin kültürünü de, saygı göstererek büyür. Bütün ülkelerde üretim yapan kuruluşlar, yerel üretim ve yönetim değerlerine olduğu kadar, küresel üretim ve yönetim değerlerine de katkı yaparlar. Hiçbir ülkenin birikimi, bütün ülkelerin birikiminden daha büyük değildir.

*

Ülkelerin birikimlerinin birbirlerine, yeni zenginlikler kazandırmasıyla, bütün kuruluşlar dünyayı, sınır tanımayan ürünleriyle, yeniden yapılandırmaktadırlar. Yeni dünyada imkansız denilenin, peşine düşen girişimciler, herkesin baktığına bakan, ancak kimsenin görmediğini gören buluşlarıyla, bütün ülkeleri dönüştürmektedirler. Onlar insanların olduğu kadar, kuruluşların gönüllerinde yatan girişimcileri uyandırarak, gittikleri her yerde, insanlarla birlikte, kuruluşları da dönüştürmektedirler.

*

Hem alan hem satan girişimciler, sınırsız düz kare dünyanın, üniformalı fatihleri değil, formalı fatihleridir.

*

Yeni yüzyılın toprağı altına çeviren simyacıları, doğruluk her şeydir diyen, ahi girişimcilerdir.

*

Ahi girişimcilerin dönüştürücü silahları, ürettikleri kusursuz ürünleri ve hizmetleridir.

27 Nisan 2023, 11:43

HEM KÜLTÜR HEM EKONOMİ GİRİŞİMCİLİĞİNDE RİSK RIZKIN İKİZ KARDEŞİDİR

Bu yazı daha önce 21.05.2021 tarihinde de yayımlanmıştı.

Girişimciler dünyaya en geniş açıdan bakan vizyonları, geçmişten geleceğe uzanan misyonları, ekonominin bütün alanlarını dönüştüren kuruluşlarıyla, kendi ülkeleriyle birlikte, bütün ülkeleri dönüştürmenin, yolunu gösteren kutup yıldızlarıdır. Ürün, hizmet ve bilgi üretmenin, büyük bir hız ve yoğunluk kazandığı dünyanın, yeni akıncıları girişimcilerdir. Onlar gönüllerini kazanmayı bildikleri insan kaynaklarıyla, bilinen doğal kaynaklardan, bilinmeyen ürünler ortaya çıkarırlar.

*

Habil’den ve Kabil’den bu yana bilinen, bilimlerin hem en eskisi, hem en yenisi ekonomi, karın ve zararın bir arada olduğu, üretim ve tüketim faaliyetlerinin incelenmesidir. Toplumun üretim gücünü büyütenler, uzun vadeli düşünmesini ve risk almasını bilen girişimci öncülerdir. Risk rızkın ikiz kardeşidir. Anadolu’da denildiği gibi: “Korkak insan ne kar eder, ne de zarar”. Zarar etmeyi göze almayan, kar edecek ekonomik fırsatları yakalayamaz.

*

Yönetim ve üretim dünyasındaki gelişmelerle, kültürel ve ekonomik zenginliğe yeni boyutlar kazandırmada, doğal kaynakların yerine insan kaynakları geçmiştir. Bunun için Japonya gibi, doğal kaynakları yoksul, buna karşılık insan kaynakları zengini ülkeler, ekonominin hem tarım, hem sanayi, hem de hizmet alanında büyük atılımlar yapmışlardır. İnsan kaynaklarıyla doğal kaynakları, dönüştürmesini bilen güçlü kuruluşların mimarları, her zaman girişimciler olmuştur.

*

Dünyanın her yerinde, üreten eller bütün toplumların yararlandığı, ortak havuza kova kova su taşırken, tüketen eller ortak havuzdan kova kova su alırlar. Ortak havuza yorulmadan su taşıyan eller, havuzdan usanmadan su alan ellerden daha fazla olursa, toplumlar zenginleşir, daha az olursa toplumlar yoksullaşır. Toplumları zenginleştirenler, üreten el olmasını bilen girişimcilerdir. Bunun için Anadolu insanın kültüründe, üreten el olmak, tüketen el olmaktan her zaman üstün tutulmuştur.

*

Girişimcilerin olduğu yerde, zarar etmek yoktur, öğrenmek vardır. Onlar merdivenden düşerek, ayakta durmayı öğrenirler. Ekonomik hayatın ister tarım, ister sanayi, ister bilgi alanı olsun, girişimcilikte kazanç riskle doğru orantılı olarak artar. Girişimciler zarar ederek öğrenmeyi bildikleri için, toplumların ekonomik, siyasal ve kültürel yapılarında köklü dönüşümlerin mimarları olurlar. Girişimciler her zamanda ve her yerde,yeni olmasını ve yeni buluş yapmasını bilirler.

*

Girişimciler işleri iyi yapmanın değil, iyi işleri yapmanın sevdalısıdırlar. Onların doğurganlıklarının kaynağında, iyi olmak, iyiliği aramak ve iyilikte yarışmak vardır.Onlar iyilikte yarışma olmadan, hayatın hiçbir alanında, gelişme olmayacağını bilirler. Bu yüzden girişimciler, üretimleriyle ve tüketimleririyle, iyilikleri özendirmenin ve kötülükleri önlemenin en güzel örnekleri verirler. Onlar düşünce ve eylemleriyle, yarından geride, ancak dünden ileride olmaya, büyük önem verirler.

*

Girişimcilikte ve girişim kültüründe, en büyük risk hiç risk almamaktır.

*

Rızk insanların peşinden koşmaz, insanlar rızkın peşinden koşarlar.

*

Risk alanlar alırken de, satarken de,kazanırlar ve kazandırırlar.

27 Nisan 2023, 12:09

MAVERA'NIN TÜRKİYE'NİN TOPLUMSAL VE SİYASAL YAPISINA ETKİLERİ VE ÖYKÜSÜYLE İLGİLİ PROF.DR.AHMET CİHAN VE PROF.DR.ÖMER SAY'IN BAŞKANLIĞINDA YAPILAN

ARAŞTIRMAYA ARKAPLAN OLUŞTURMAK AMACIYLA YAPTIĞIMIZ UZUN SOLUKLU BİR GÖRÜŞME. AHMET CİHAN: ========== Mavera projesi üniversitemizin bilimsel araştırmalarına destek ve katkılarıyla önümüzdeki dönemde yayına dönüşmesi düşünülen bir çalışma. Sizlerin de geniş ufuk açıcı bilgi birikimiyle, bu yayının daha da derinleşeceğini ve daha zengin anlam kazanacağını düşünüyoruz. Önceden teşekkür ederiz her türlü katkılarınız destekleriniz için. ÖMER SAY: ======= Söyleşi teklifimizi kabul ettiğiniz için teşekkür ederiz. Bizim açımızdan büyük bir deneyim olacak . Aynı zamanda projenin de güçlü bir şekilde yürümesinde bir yol haritası olacağını düşünüyoruz. Biraz da giriş olsun açısından, Mavera dergisinin nasıl oluştuğunu ilk elden bilen biri olarak sizden öğrenelim. Mavera dergisi nasıl ortaya çıktı ? NAZİF GÜRDOĞAN: ============= Büyük Doğu, Diriliş ve Edebiyat dergileri yayınlarına ara vermişti. Mavera, birikimlerini bir dergide ortaya koymak amacıyla, bu üç derginin yayınına ara vermesinden üzüntü duyan ve onları seven şair ve yazarların girişimiyle, yayın hayatına başladı.

*

İlk sayısı 1976 yılının Aralık ayında yayınlandı. Mavera, Büyük Doğu, Diriliş ve Edebiyat dergilerinin bir devamıdır. Ancak. Mavera’nın söz konusu üç dergiden önemli bir farkı vardır. Mavera bir takım dergisidir.

*

Büyük Doğu dergisinin bir kurucusu vardır:Necip Fazıl. Büyük Doğu denildiği zaman akla Necip Fazıl gelir. Necip Fazıl’sız Büyük Doğu, Büyük Doğu’suz Necip Fazıl düşünülemez. Diriliş dergisi denildiği zaman akla kurucusu Sezai Karakoç gelir. Diriliş’siz Sezai Karakoç, Sezai Karakoç’suz da diriliş dergisi düşünülemez. Aynı değerlendirme Edebiyat dergisi için de geçerlidir.

*

Edebiyat dergisinin de bir kurucusu vardır:O da Nuri Pakdil’dir. Her ne kadar Akif İnan, Erdem Bayazıt, Rasim Özdenören de kurucular arasında yer alsa da, Nuri Pakdil’in öncülüğü ve ağırlığı açıkça görülür. Edebiyat’sız Nuri Pakdil, Nuri Pakdil’siz Edebiyat dergisi düşünülmez.Edebiyat dergisi Nuri Pakdil’le Edebiyat dergisi olmuştur.

*

Mavera dergisi ise bir takım çalışmasıdır.Takım çalışmasına yatkın aydınların kurduğu bir dergidir.Mavera dergisinin kurucusu ,sahibi, denemecisi, şairi, yazarı, hikayecisi yok, kurucuları, sahipleri, denemecileri, şairleri, yazarları vardır. Mavera dergisi yedi kurucusu olan bir dergidir. O yüzden de, Mavera dergisi denildiği zaman akla yedi kişi birden gelir. Nerede birinin adı anılırsa , onunla birlikte hepsinin adı anılır.

*

Mavera’nın kurucularının hepsi eşitler arasında birincidir. Bunun için,Mavera’nın hem ulusal hem de uluslararası ölçekte etkisi büyük olmuştur. Mavera dergisinin bütün olarak etkilediği kesim, tek tek yazarlarının etkilediği kesimlerin toplamından çok daha büyüktür. Mavera dergisi Anadolu insanı için, duvarları ve kapıları olmayan, açık bir üniversite görevi yüklenmiştir. ÖMER SAY: ======= MAVERA DERGİSİ KURULUŞUNDA KENDİSİNE NASIL BİR MİSYON BELİRLEDİ? MAVERA’NIN BİR KIZIL ELMASI VAR MIYDI? NAZİF GÜRDOĞAN: ============= Mavera dergisinin ilk sayıda yayınlanan çıkış mektubunda, derginin misyonu vurgulanmıştır. Mavera edebiyatı medeniyet için bilen, edebiyatsız medeniyet ,medeniyetsiz edebiyat olmayacağına inanan aydınların dergisidir. Büyük Doğu , Diriliş, Edebiyat dergileri gibi , Mavera dergisi de Anadolu insanının bin yıllık medeniyet değerlerini edebiyatta yansıtmak üzere, yola çıkmış bir dergidir.

*

Mavera şairleri de ,Necip Fazıl, Sezai Karakoç, Nuri Pakdil gibi, edebiyatı gerçeği aramanın ve anlatmanın en önemli , en etkili yolu ve yöntemi olarak gördüler. Onların düşünce ve eylem dünyasının kızıl elması, güzel olan gerçeği , gerçek olan güzeli aramaktır.Onlar için edebiyat düşünce ile eylem arasında köprüdür. Düşüncesiz eylem eylemsiz düşünce olmaz. Edebiyatla düşünce ve eylem altın oranda harmanlanır.

*

Küçük Türkiye haritasına değil,büyük dünya haritasına odaklanan Mavera dergisi , hem yerel hem de küresel olmak için , Mevlana’nın pergel metaforunda olduğu gibi, sabit ayağını Türkiye’de tutarak , değişen ayağıyla bütün dünyaya açılmıştır .Mavera kültür ve sanat dünyasına çok geniş bir vizyondan bakmıştır. Mavera yazarları ve okurlarıyla birlikte yabancılaşmaya karşı, kendi değerleriyle yerlileşmeyi , daha genel kavramlarla söylenirse,Batılılaşmaya karşı Doğulaşmayı savunanların dergisi olmuştur.

*

Mavera yerel düşünen küresel davrananların dergisidir. Mavera yazarları gönüllerindeki akıllarıyla yerel düşünmeyi , başlarındaki akıllarıyla küresel davranmayı bilmişlerdir.Erdem Bayazıt’ın “Sürüp Gelen Çağlardan”şiirinde ustalıkla özetlenmiştir.

*

"İsyanın Macarcasına ezilmenin Çekoslovakcasına / Yanmanın Polonyacasına direnmenin Vietnamcasına / Gerillanın Arapcasına” bakarak, acı çeken insanların seslerini bütün dünyaya duyurmaya çalıştılar. Filistin’den ,Macaristan’a , Vietnam’dan Çekoslovakya’ya kadar bütün insanlığın sorunlarıyla ilgilendiler, bütün dünyayı barışa, sevgiye ,kardeşliğe çağırdılar.

*

Mavera hiçbir zaman gereksiz ve anlamsız edebiyat tartışmalarının yer aldığı bir dergi değildi. Mavera dergisi kendi doğrularını başkalarının yanlışlarından yola çıkarak anlatan bir dergi de olmadı. Başlangıçta kendisini sürekli kendi doğrularını vurgulayan ,kendi doğrularını gündeme taşıyan bir dergi olarak konumlandırdı.

*

Mavera’nın hiçbir sayısında yararsız tartışmalar yer almadı . Ancak Mavera yalnızca edebiyat , yalnızca şiir , yalnızca hikaye , yalnızca deneme diyen bir dergi de olmadı.Mavera her zaman “Bahçe biziz gül bizdedir”, “Arı biziz bal bizdedir”,”Güneş biziz ışık bizdedir” , “Biz Ademoğullarıyız yetmiş iki dil bizdedir “ demeyi bildi ve de etkili oldu.Mavera insanlığı ilgilendiren her sorunu sayfalarına taşıdı. ÖMER SAY: ======= MAVERA’NIN İLGİ ALANLARI NELER OLDU ? NASIL DÜNYAYA AÇILDI ? BİR EDEBİYAT DERGİSİ OLMASINA RAĞMEN DÜNYADA İLGİ GÖSTERMEDİĞİ BİR KONU YOK . ÇEVRE SORUNLARINA YER VERİYOR.TEKNOLOJİNİN TOPLUM ÜZERİNDEKİ ETKİLERİNİ TARTIŞIYOR.AFGANİSTAN DİYOR ,SURİYE DİYOR. NAZİF GÜRDOĞAN: ============= Mavera dergisinde bütün dünyaya dönük , Anadolu insanı ilgilendiren her alana yer verildi. Hayatın kültürel boyutları yanında ,ekonomik , teknolojik , siyasal ve toplumsal boyutlarına da,dergi sayfalarında geniş alan açıldı.

*

Benim “Teknolojinin Ötesi” , “Kültür ve Sanayileşme” kitapları, Mavera’da yayınlanan yazılardan oluştu.Teknoljinin nasıl iki yanı keskin bir kılıç olduğu, enine boyuna tartışıldı.Teknolojisiz kültürün güçsüz , kültürsüz teknolojinin ilkesiz olacağı ortaya konuldu.

*

“Kirlenmenin Boyutları”kitabımızı oluşturan yazılarda olduğu gibi, Mavera’da hiç gündemden düşmeyen çevre sorunları ele alındı. Dünyada kirlenmenin büyük bir buzdağına benzediği, buzdağının su üstünde görünen kısmı olan çevre kirlenmesinin, su altında kalan, görünmeyen kısmının oluşturduğu, kültür kirlenmesinden kaynaklandığı vurgulandı.

*

Türkiye’de çevreye duyarlı kesimlerde, Mavera çevre kirlenmesinin görünen boyutları kadar, görünmeyen boyutlarına da önem veren sıradışı ve özgün bir çevre bilinci oluşturdu.

*

Sovyetler Birliği’nin sonu ve dönemin en önemli uluslararası siyasal sorunu olan Afganistan işgaline, dünya ölçeğinde ses getiren çok boyutlu bir tepki gösterildi..Erdem Bayazıt,Yücel Çakmaklı,Ahmet Bayazıt,Şenol Demiröz, Halil İbrahim Sarıoğlu karadan Afganistan’a giderek, işgalle ilgili, bir belgesel hazırladılar.Çok ilgi gören ve ikinci baskısı yapılan bir Afganistan özel sayısı hazırlandı.

*

Bugün Halep’in yerle bir edilmesi gibi, geçmişte de Hama haritadan silinmiş, büyük bir katliam yapılmıştı .Afganistan gibi, Suriye de yazılara, şiirlere, romanlara konu oldu. Amerikalı Ömer Faruk Abdullah’ın İsmail Faruki’nin danışmanlığında hazırladığı doktora çalışması, “Suriye Dosyası” Türkçeye çevrilerek yayınlandı.

*

Yetmişli yılların başında ben İngiltere’de,Rasim Özdenören Amerika’da,Nuri Pakdil de Fransa’daydı. Cahit Zarifoğlu da otostopla bütün Avrupa’yı dolaşmıştı .Hepimizin Amerika ve Avrupa’daki düşünce , kültür ve sanat hareketlerini yakından tanıma imkanımız oldu. ÖMER SAY: ======= SÖZ AMERİKA VE AVRUPA’YA GELMİŞKEN. TÜRKİYE İLK DEFA BATILI MÜSLÜMAN DÜŞÜNÜRLERİ MAVERA DERGİSİ ARACILIĞIYLA TANIDI . İLK YAZILARI SİZ DA SİZ YAZDINIZ .ONLARLA NEREDE NASIL TANIŞTINIZ ? NAZİF GÜRDOĞAN: ============= Bütün bir Türkiye Batılı Müslümanların öncüleri olan Rene Guenon , Fritcof Schoun , Martin Lings , Titus Burchardt , ilk adı Ian Dallas olan Abdülkadir Es_Sufi , Seyyid Hüseyin Nasr , Hamit Algar ve Malcolm X’i Mavera dergisi aracılığıyla tanıdı.

*

Ben 70li yılların başında Londra’daydım. Onların yakın çevresiyle tanışma imkanım oldu. Batı dünyasında ilgi gören bütün kitaplarını Türkiye’ye getirdim.Özdenören’in Amerika’dan,benim İngiltere’den getirdiğim kitapların başında Malcolm X’in otobiyografisi geliyordu.

*

Rene Guenon’un “Modern Dünyanın Bunalımı” peşinden Seyyid Hüseyin Nasr’ın “İnsan ve Tabiat” isimli kitabı Nabi Avcı tarafından Türkçe’ye çevrilerek, Ahmet Kot’un yönettiği Yeryüzü yayınları arasında yer aldı. Sonra Lings’in kitaplarından Frithjof Schuon kitaplarına kadar bütün kitaplar Türkçe’ye kazandırıldı .

*

Batılı Müslüman aydınlar Türkiye’deki kültür ve sanat çalışmalarına büyük bir canlılık kazandırdılar. Onların yardım ve destekleriyle Mavera dergisi bütün dünyada izlenen bir dergi oldu. Onlar Türkiye’yi tanıma ve Türkiye’ye gelme imkanı buldular. Mavera yazarlarının bütün dünyayla kültürel bağlar kurmalarına öncülük yaptılar.

*

Berkeley’deki Kaliforniya üniversitesinde öğretim üyesi olan Hamid Algar’ı İngiltere’deyken tanımıştım. Tasavvufa ,tasavvuf tarihine ilişkin çok değerli çalışmaları vardır. Çok iyi Türkçe , Arapca , Farsca bilir. Cambridge Üniversitesinin en başarılı öğrencilerinden biri olmuştur. Fars ve Arap Dili Edebiyatı uzmanıdır.İran’da doktora yapmıştır.

*

Algar Seyyid Hüseyin Nasr’ı İran’dan tanır, Türkiye’yi de yakından bilir. Eşi Ayla Algar üniversitede öğretim görevlisi olan bir Türktür. Mavera’nın ikinci sayısında Algar’la bir konuşma yaptık. O sırada Algar ODTÜ’sinde misafir öğretim üyesiydi. Cahit Zarifoğlu ile beraber gittik , konuşmayı birlikte yaptık. Konuşma Erdem Bayazıt’ın adıyla yayınlandı .

*

Algar konuşmasında çok özgün değerlendirmeler yapmıştı.Konuşma okuyucular tarafından ilgiyle karşılandı.Ergun Göze konuşmayı Tercüman gazetesindeki köşesinde hiç kısaltmadan alıntıladı.Algar Berkeley ve Cambridge üniversitelerinde çok yakından tanıdığı Oryantalistleri yazdıklarına inansalar, Müslüman olurlar diye eleştirmişti. Yeni kelimeleri çok sevmezdi, ölçülü bir dil kullanmaya özen göstermişti.

*

Necip Fazıl’ın “Sakarya Türküsü” şiirini İngilizce’ye çevirmiş ve yöneticiliğini yaptığı Mizan dergisinde yayınlamıştı.Sezai Karakoç’un “Ruhun Dirilişi” kitabından “Hazreti Yusuf’un Düşü”nü İngilizceye çevirmek için çalıştığını söyledi. Sonraki yıllarda Algar’ın Nakşilik tarihiye ilgili çalışmaları hem Mavera dergisinde, hem de Diriliş dergisinde yayınlandı ve kitaplaştı. Mavera dergisi kısa zamanda bütün dünyadan geniş bir okuyucu ve yazar halkası oluşturdu. ÖMER SAY: ======= MAVERA DÜNYAYA AÇILMADA NASIL BİR STRATEJİ İZLEDİ ? MAVERA’NIN AMERİKA’YA AÇILMASI NASIL OLDU? NAZİF GÜRDOĞAN: ============= Cahit Zarifoğlu müthiş bir iletişim kurma ustasıydı. Erdem Bayazıt onun için “günde üç vardiya çalışır” derdi.Hepimiz akşamları ve hafta sonları dergide olurduk. Mavera Anadolu’nun kültür ve edebiyat sevdalıları için bir “Görünmeyen Üniversite”idi.

*

Zarifoğlu başta olmak üzere, herkes çevresini harekete geçirmek için, elinden gelen ne varsa yapardı. Zarifoğlu Avustralya’dan Amerika’ya kadar, her gün onlarca mektup yazar, her yerden ona yüzlerce mektup gelirdi.

*

Princeton’da Talat Halman’a , Harvard’da Gönül Alpay ve Şinasi Tekin’e dergiler gönderildi.Onlar da Mavera’yı sevdiler.Halman,Zarifoğlu ve İnan’ın şiirlerini İngilizce’ye çevirdi. Mavera şairleri antolojisi hazırlamayı düşündüğünü yazmıştı.

*

Mavera’yı, kütüphanelere, Amerika ve Avrupa üniversitelerine gönderirseniz abone olurlar bilgisini vermişlerdi. Gerçekten dergi ve mektup gönderilen üniversitelerin ve kütüphanelerin bir çoğu Mavera’ya abone oldu.

*

Ben 90’lı yılların başında Columbia ve Cornell Üniversitesine gittiğim zaman, derginin ciltlerini ve Mavera yazarlarının kitaplarını kütüphanelerinde gördüm.Edebiyatın kimlik taşımadığına tanık oldum.

*

Mehmet Akif’e,Yahya Kemal’e,Necip Fazıl’a ,Sezai Karakoç’a dünyanın hiçbir ülkesinde kimlik sorulmaz.Onlar bütün ülkeleri vizesiz dolaşırlar. Bütün dünyanın üniversite ve kütüphanelerinin kapıları onlara sonuna kadar açıktır. ÖMER SAY: ======= MAVERA KURUCULARIYLA BÜYÜK DOĞU, DİRİLİŞ, EDEBİYAT DERGİLERİ ARASINDAKİ BÜYÜK SAYGI VE SEVGİ ORTAK DÜNYA GÖRÜŞÜNE SAHİP OLMAKTAN MI KAYNAKLANIYOR? NAZİF GÜRDOĞAN: ============= Büyük Doğu,Diriliş,Edebiyat,Mavera dergileri, kurucuları ve yazarlarıyla, sağda ve solda değil, İslam’da yer alan dergilerdir. Onlar Türkiye’nin geleceğini Doğu’da, Batı’da değil, Ortadoğu’da, İslam’da aradılar. Dergilerin yayınlandığı yıllar bütün dünyada sağ sol çatışmalarının doruk noktasına çıktığı savaş yıllarıdır.

*

Komünist ve Faşist yönetimlerin bütün dünyayı kan ve gözyaşı gölüne çevirdiği Soğuk Savaş dönemidir. Karşı cepheyi yerle bir etme stratejisinin teorisyeni,Lenin’in “Savaş Üstüne” kitabını yanından ayırmadığı Prusyalı General Clausewitz’’tir.Amerika Vietnam’da, İsrail’in Filistin’de , orantısız güç kullanan, milyonlarca insanın kanını döken, Clausewitz’in , dehşet verici “Topyekün Savaş” stratejisini izliyordu.

*

Rusya’nın öncülüğünde Sovyetler Birliği Çekoslovakya’yı işgal etti, Dubçek’in “Prag Baharı” tanklarla bastırıldı.Doğu Avrupa’nın “Prag Baharı” bugünün Mısır’ının “Kahire Kışı”na dönüştü.Edebiyat Dergisi Nuri Pakdil’in öncülüğünde böyle bir dönemde yayın hayatına başladı

*

Türkiye’nin Cumhuriyet yıllarına damgasını vuran dört dergi ve yazarları arasında, bir bütünlük ve süreklilik içinde, kan kardeşliği değil, yol kardeşliği vardır. Kurucuları arasında karşılıklı sevgi ve saygıya dayanan, bir usta çırak ilişkisi, bir hoca öğrenci ilişkisinin olması,her düşünce ve sanat hareketinde olduğu gibi, çok doğaldır.

*

Mavera Dergisi “68 Kuşağı”nın dergisidir.Ancak dünyadaki benzerleri gibi, insanlığın geleceğini Moskova ve Washington’da aramadı,.Mavera dergisi kendisini seküler kültür içinde değil, kutsal kültür içinde konumlandırdı.Yunus’suz,Mevlana’sız,bir Türkiye,bir İslam Dünyası,bir dünya olmayacağını düşündü.

*

Mavera Necip Fazıl’ın:”Anladım işi sanat Allah’ı aramakmış/Marifet bu, gerisi yalnız çelik- çomakmış”görüşünün, hiç taviz vermeyen ,en etkili , en başarılı savunucusu oldu. Bu yüzden, Mavera dergisi yazarları, Türkiye’de kanlı bir çatışmaya dönüşen, sağ ve sol hareketlerin, yoksul ve zengin tartışmalarının içinde yer almadı. ÖMER SAY: ======= MAVERA’NIN DAYANDIĞI ANA KAYNAKLAR İSLAM DÜNYASININ HANGİ DÜŞÜNÜRLERİ OLDU? SİZ “BİR ELDE MESNEVİ BİR ELDE MUKADDİME”OLSUN DİYORSUNUZ.TÜRKİYE DÜNYAYA MESNEVİ VE MUKADDİME İLE Mİ AÇILACAK YA DA AÇILMALI MIDIR ? NAZİF GÜRDOĞAN: ============= Mavera yazarları, sürekli iktisatçılar, sosyologlar, siyasetçiler, Adam Smith, Karl Marx, Max Weber’de arayıp da bulamadıkları ne varsa, gelsinler aradıklarını Mevlana’da, İbn Haldun’da bulsunlar, çağrısında bulundu. Onlar Sezai Karakoç’un “Ekonomi, toplum varlığının temel sebebi değil, görüntülerinden biridir. Temel faktör,inançtır.” görüşünü içselleştirerek, “belirleyici olanın ekonomi değil, kültürdür “ görüşünün yorulma bilmez savunucuları oldular.

*

Marx dini toplumların afyonu olarak görürken, Mevlana varoluşun kaynağı olarak görür .İbn Haldun dine yardımlaşma ve dayanışmanın en önemli,en güçlü kaynağı olarak bakar . İslam dünyasının geleceğini inşa edecek mimarların bir elinde Mesnevi bir elinde de Mukaddime olacaktır.Mesnevi insanlığın iç dünyasını,Mukaddime ise insanlığın dış dünyasını yeniden inşa etmede kutsal kültürün iki ana kaynağıdır.

*

Yahya Kemal’in çok öz ve çok özet biçimde açıkladığı gibi, Anadolu insanı geçmişte Viyana’ya Mesnevi okuyarak gitmişti,gelecekte de Washington’a Mukaddime okuyarak gidecektir.Mesnevi ve Mukaddime’de ele alınmamış konu , tartışılmamış sorun yoktur. Aristo ve Farabi geçmiş yüzyılların iki kutup yıldızıydı,Mevlana ve İbn Haldun gelecek yüzyılların iki kutup yıldızı olacaktır. ÖMER SAY: ======= MAVERA DERGİSİ VE KURUCULARIYLA BÜYÜK DOĞU;DİRİLİŞ;EDEBİYAT DERGİLERİ ARASINDA DÜŞÜNCE VE EYLEM AÇISINDAN OLAN BAĞLARI AÇIKLAMANIZI İSTESEK, NELER SÖYLERSİNİZ? NAZİF GÜRDOĞAN: ============= Cahit Zarifoğlu dört dergi ve yazarları ve kurucularını bir ağaca benzetirdi.”Ağacın kökleri Necip Fazıl, gövde Sezai Karakoç, Nuri Pakdil, dallar Rasim Özdenören,Erdem Bayazıt,Cahit Zarifoğlu,Akif İnan ,Alaeddin Özdenören,Nazif Gürdoğan,Hasan Seyithanoğlu ”derdi.Sözkonusu dergiler,aynı düşünce ve eylem misyonunu temsil eden, büyük bir ailedir.

*

Zarifoğlu’nun bu benzetmesi,dergiler ve yazarlar arasındaki süreklilik ve bütünlük içindeki saygı ve sevgiyi çok güzel anlatır.Tarihin her döneminde düşünce ve kültür hareketlerinin güçleri ve etkileri bütünlük ve sürekliliklerinden kaynaklanır.Dört derginin kurucularının her biri Anadolu’nun bin yıllık tarihi birikimine sahiptir.

*

Büyük Doğu, Diriliş, Edebiyat ve Mavera Dergileri,İslam’ın ana kaynaklarına dayanan düşünce ,kültür,sanat hareketlerini bütünlük ve süreklilik içinde ele arak bugünlere taşımıştır.Gelecek kuşaklar geriye dönüp baktıklarında,sözkonusu dergi ve yazarların bıraktıkları yol haritasını izlediklerini göreceklerdir.

*

Dört dergi de kendilerinden önce gelenleri izlemişleri, kendilerinden önce gelenlerin düşünce ve eylemlerine yeni açılılımlar kazandırmışlardır.Her kuşak tarihi yeniden yazmak,yeniden yorumlamak zorundadır.Dört dergi ve yazarları,Türkiye’nin bir yüzyılını yeniden yazmışlar,yeniden yorumlamışlardır.

*

Büyük Doğu,İslam’ın bütün değerlerinin ekonomik,siyasal , kültürel hayattan sökülüp çıkarıldığı bir dönemde, “Durun kalabalıklar bu cadde çıkmaz sokak/Haykırsam kollarımı makas gibi açarak” demesini bilmiş ve Türkiye’nin tarihi yeniden yazmış,yeniden yorumlamıştır.

*

Necip Fazıl “Bu eser benim varlığım,vücut hikmetim,her şeyim.Ben arının peteğini hendeseleştirmeye memur kılınması gibi ,bu eseri örgüleştirmek için yaratıldım” dediği,bir gelecek inşa etme tasarısı olan “İdelocya Örgüsü”nü yazmıştır

*

Sezai Karakoç Samuel Huntington’dan çok daha önce,”Diriliş Neslinin Amentüsü” kitabında,dünyada medeniyetler savaşının yeni başlamadığını,Habil ve Kabil’den beri medeniyetlerin savaştığını, savaşın Kıyamet’e kadar devem edeceğini ustalıkla anlatır.

*

“Diriliş Neslinin Amentüsü” kitabı, Farabi’nin “Erdemli Devlet”i gibi, yeni bir erdemli devlet çalışmasıdır.Karakoç kitabında , demokrasiye ilişkin, medeniyete ilişkin, ekonomiye ilişkin, edebiyata ilişkin, politikaya ilişkin görüşlerini ana çizgileriyle öz ve özet olarak anlatır. “Yitik Cennet”te Karakoç İbn Arabi’nin “Füsus”nu bugüne taşır.

*

Nuri Pakdil şiirle düşünen,düşüncelerini şiirle ortaya koyan,”servetim ve mirasım eylemdir” diyen bir edebiyatçıdır. Yerli edebiyatı oluşturabilmek için , Pakdil kutsal kültürün kutlu kentlerine odaklanır .”Kabimin yarısı Mekke’dir ,yarısı Medine’dir,üzerinde bir tül gibi Kudüs vardır.”demeyi eylemlerin yol haritası yapan Pakdil’in, bir ayağı kutlu kentlerde ,diğer ayağı bütün dünya kentlerindedir. Bu yüzden, Ortadoğu başta olmak üzere bütün dünya şairlerinden çeviriler yapmıştır. Türkiye’deki pek çok şiir sevdalısı, pek çok şiir tutkunu dünya şairlerinin şiirlerini Pakdil’in Edebiyat Dergisindeki yazılarından ve çevirilerinden tanımıştır.

*

Mavera Dergisi kendinden önce yayınlanan üç derginin ve üç kurucusunun düşünce ve kültür dünyalarını zenginleştirerek , gelecek kuşakların ekonomik,siyasal ve kültürel dünyalarına yeni boyutlar kazandırdı.Mavera dergisi, bilim ve teknolojinin,hayatı karmaşıklaştıran,gösteriş tüketimini körükleyen, çevresel ve kültürel kirlenmeye hız ve yoğunluk kazandıran etkilerine karşı , Anadolu insanını edebiyatla silahlandırdı. ÖMER SAY: ======= Necip Fazıl ile başlayan yerli düşünceye ilgi, Mavera’ya gelince, bir ağacın dalları ve yaprakları gibi,büyüyerek dünyaya açılmıştır. Yerli değerler dünyaya açılırken, Mavera yerli düşünceyle bağlarını sağlam tutmuştur. Bu nedenle de Necip Fazıl, Sezai Karakoç, Nuri Pakdil geleneğinden büyük ölçüde yararlanmıştır.

*

Benim gözlemlediğim kadarıyla Mavera’nın İslam anlayışının, İslam’ı yorumlayış biçiminin geleneksel düşünceyle barışıklığı da aktif rol oynuyor. Özellikle tasavvuf dikkatimizi çekiyor. Bunun için neler söylersiniz. NAZİF GÜRDOĞAN: ============= Mavera olsun, Büyük Doğu olsun,Diriliş olsun, Edebiyat olsun,hepsinin tasavvuf kültürüne ilgileri, sevgileri, saygıları vardır. Dört derginin kurucu ve yazarları, Gazali’siz,Yunus’suz, Mevlana’sız,İbn Arabi’siz, Hacı Bayram’sız, Hacı Bektaş’sız bir Anadolu, bir Doğu ve bir Batı dünyası düşünülemeyeceğini kitaplarında ve yazılarında sürekli vurgulamışlardır. Onlar için, kutsal kültürün özü tasavvuftur,tasavvufun özü sohbettir,sohbetin özü şiirdir.

*

Tasavvuf kültürünün derinliklerinde uzun yolculuklara çıkmayanlar , hayatın şiirini yakalayamazlar. Her gün biraz daha fazla tüketmekle mutluluğun daha fazla artmayacağının bilincinde olmayanların, dünyayı ateş çemberinin dışına taşımaları ve hayatı yaşanır kılmaları mümkün değildir.Dört derginin kurucuları ömürleri boyunca,Yunus gibi,ne varlığa sevindiler,ne yokluğa yerindiler,ömürleri boyunca yalın ve derin yaşadılar.Onlar dünyanın peşinden değil,dünya onların peşinden koştu.

*

Necip Fazıl, bir gönül insanı olan Arvasi’yi tanıdıktan sonra bütün dünyası değişti.Geçirdiği büyük bunalımı anlatan “Çile” şiirini yazdı.O güne kadar “Kaldırımlar”ın şairi olarak bilinen Necip Fazıl,o günden sonra “Çile”nin şairi olark bilinmek istediğini,yazılarında, konuşmalarında, tekrar tekrar vurguladı.Necip Fazıl “O ve Ben” kitabında büyük bir gönül mimarını nasıl tanıdığını,onun hayatını ,düşünce ve eylem dünyasını nasıl değiştirdiğini ,tarihsel boyutta ve tasavvuf ekseninde büyük bir ustalıkla ayrıntılı olarak anlatır.

*

Bir kuşak Cumhuriyet döneminde gelmiş bir “Horasan Ereni”ni, Necip Fazıl’ın “O ve Ben” kitabıyla tanıdı ve sevdi. Bir Anadolu ermişinin portresiyle birlikte tasavvuf dünyasının derinlikleri ve zenginliklerini “O ve Ben”de çok çarpıcı,çok etkileyici,çok akıcı bir dille ele alır. Necip Fazıl tasavvufun derinlikleride uzun yolculuklara çıkmasaydı,”Çöle İnen Nur”u yazamazdı,”Tam otuz yıl saatim işlemiş ben durmuşum; / Gökten habersiz uçurtma uçurmuşum”diyemezdi.

*

Dört derginin kurucuları ve yazarlarının hepsi,Asya’nın içlerinden Avrupa’nın içlerine doğru uzun ve büyük bir yolculuğa çıkan Türklerin bin yıllık tarihiyle barışık bir kuşaktır. Onların bir ayakları Doğu’da,bir ayakları Batı’dadır, yüzleri de geleceğe dönüktür.Onlar Anadolu insanının kökleri geçmişte olan gelecekleridir.

*

Fuzuli, Baki sevildiği gibi, Mehmet Akif de sevilir,Yahya Kemal de sevilir .Sezai Karakoç’un Mevlana ,Yunus ve Mehmet Akif ile ilgili çok sevilen,çok okunan biyografi kitapları vardır.Necip Fazıl, İbrahim Etem’in veYunus’un hayatını oyunlaştırmıştır. ÖMER SAY: ======= SİZİN DE M.Z.KOTKU’DAN YOLA ÇIKARAK TASAVVUF’UN AMERİKA’DAN BÜTÜN DÜNYAYA BİR BULAŞICI HASTALIK GİBİ YAYILAN TÜKETİM VE GÖSTERİŞ KÜLTÜRÜNÜ DENETİM ALTINA ALMADAKİ YERİNİ VE ÖNEMİNİ ANLATAN KİTABINIZ VAR. “GÖRÜNMEYEN ÜNİVERSİTE” KİTABINIZ BU DÖNEMDE Mİ YAZILDI? NAZİF GÜRDOĞAN: ============= Cahit Zarifoğlu’nun dizeleriyle söylenirse,Mavera,kurucuları ve başta İsmail Kıllıoğluve Osman Sarı olmak üzere bütün yazarlarıyla, bütün insanlara: ”Beyaz haberlerim var kardeşlerim” diye seslenen bir dergiydi. Bu yüzden, kötümserlik yüklü bulutları, iyimserlik yüklü bulutlara dönüştüren, tasavvuf kültürünün, Mavera kurucularının düşünce ve eylem dünyalarında vazgeçilmez bir yeri vardır. Tasavvuf en genel anlamıyla Allah’ın sevgisini kazanmaktır.Allah sevdiği insanın düşünen aklı, seven gönlü, gören gözü, yazan eli olur.

*

“Görünmeyen Üniversite” kitabımın kaynağını Planlama’da çalıştığım yıllarda tanıdığım,M.Z.Kotku’nun, dünya değiştirmesi üzerine ,Mavera’nın 49’uncu sayısında yayınlanan yazı oluşturdu. Kitabın olgunlaşmasında, o yıllarda tanıdığım tasavvuf kültürüyle yoğrulmuş, başta Turgut Özal, Necmettin Erbakan, Muammer Dolmacı , Ruşen Gezici , Mehmet Bilge, Nevzat Kor , Korkut Özal, Yahya Oğuz, Kenan Kul, Sadettin Gökce ,Yusuf Özal, Temel Karamollaoğlu, Emin Acar, Asım Taşer , Cevat Ayhan, Kahraman Emmioğlu başta olmak üzere,genelde mühendislik eğitimi almış,akılları hem başlarında, hem de gönüllerinde olan, güzel insanların çok büyük katkısı oldu.

*

“Görünmeyen Üniversite” kitabının omurgası olan yazının ortaya çıkmasının çarpıcı bir hikayesi vardır. M. Z. Kotku vefat etmişti. Cahit Zarifoğlu , sen Planlama ve İ.T.Ü.’lü mühendisler çevresini çok yakından tanıyorsun, Mavera’da mutlaka M.Z.Kotku ile ilgili bir yazı çıkmalıdır, bu yazıyı da sen yazarsın demişti. Yazı çıkmazsa dergi de çıkmaz, sorumlusu da sen olursun , sakın geciktirme diye de uyardı. Ben Zarifoğlu’nun zorlamasıyla, oturdum “Görünmeyen Üniversite ya da Hocaefendi” başlıklı dergide çıkan yazıyı yazdım.

*

“Allah dostu” ve “Peygamber aşığı” , büyük gönül insanları için , Görünmeyen üniversite benzetmasi ve yazı çok sevildi. Uzunca bir yazıydı, Yeni Devir gazetesinde on beş gün boyunca bölüm bölüm yeniden yayınlandı. Yazıda Amerika’dan Hollywood film ve dizileriyle bütün dünyaya ihraç edilen tüketim kültünün, burnuna halka takmanın yol ve yöntemleri anlatılmıştı.

*

Tasavvuf kültürünün, hiç ele alınmayam boyutları ve akılalmaz zenginliklerinin ele alınması, Zarifoğlu’nu çok mutlu etmiş, çok hoşuna gitmişti: “Eline sağlık işte tasavvuf böyle anlaşılmalı,bütün tasavvuf çevreleri bu yazıdan kendilerine ders çıkarmalı” değerlendirmesini yapmıştı. Zarifoğlu beni büyük bir içtenlikle gönülden kutlamış , bu yazı ileride mutlaka kitaba dönüşmeli demeyi de unutmamıştı. ÖMER SAY: ======= TASAVVUF İSLAM DÜNYASINDA “BİR LOKMA BİR HIRKA” İLE YAŞAMAYI ÖZENDİRDİĞİ İÇİN ELEŞTİRİLİR. TÜRKİYE’DEKİ YOKSULLUĞUN KAYNAĞI NEDİR ? İSLAM DÜNYASI NİÇİN YOKSUL? İSLAM DÜNYASI YOKSULLUĞUN ÜSTESİNDEN NASIL GELECEK ? NAZİF GÜRDOĞAN: ============= Anadolu insanının kültüründe yoksullar gibi yaşamak bir erdemdir,ancak yoksulluk bir erdem değildir.Doğal kaynak zengini İslam dünyasının yoksulluğun üstesinden gelmesi gerekir .Bu yüzden tasavvufta tüketirken” bir lokma bir hırka” tüketmek ,üretirken de “bin lokma bin hırka” üretmek sürekli özendirilir. Tasavvufta insanlar kendileriyle üretimde doğru, tüketimde ters orantılı bir yarışa girerler.

*

Dünyanın neresinde olursa olsunlar , insanlar hiç ölmeyecekmiş gibi üretirler , hemen ölecekmiş gibi tüketirlerse , dünyanın hiçbir yerinde yoksulluk çekilmez. Dünyanın kaynakları herkesin karnını doyurmaya yeter. Ancak sayıları çok fazla olmasa da,dünyanın bütün açgözlülerinin gözlerini doyurmaya hiçbir zaman yetmez.

*

İslam medeniyeti iki dünya medeniyetidir.Hiçbir zaman “ya dünya ya öteki dünya” demez, her zaman “hem dünya hem öteki dünya” der. İslam ana kaynaklarında iyilikte, doğrulukta,güzellikte, dürüstlükte, verimlilikte yarışma sürekli özendirilir. Çünkü iyilikte, doğrulukta,güzellikte, dürüstlükte, verimlilikte,yarışmanın olmadığı toplumlarda hiçbir alanda gelişme olmaz . İslam medeniyetinin temel taşlarının başında, iyilikleri özendirme, kötülükleri önleme gelir.

*

M.Z.Kotku işleri üreten el olmak olan , veren el olmanın çoşkusunu duyan, iki günü birbirinden farklı kılmasını bilen, mühendisleri çok severdi. Teknik Üniversite’ye ve Mühendislik Fakültelerinin öğrencilerine karşı , Gümüşhanevi Dergahı’nın öncülerinden Abdülaziz Bekkine gibi, çok özel bir sevgi gösterirdi . Erbakan’ı, Özal’ı, Kutan’ı çok severdi. Onlar Türkiye’de toplu iğne bile üretilmeyen bir dönemde, Sultanhamam çevresindeki işadamlarını bir araya getirerek, Gümüş Motor Fabrikasını kurmuşlardı.

*

M.Z.Kotku sağında Motor Profesörü Erbakan, solunda İktisat Profesörü Sabahattin Zaim olmak üzere, ellili yıllarda Almanya’da Gümüş Motor fabrikasının patent aldığı, Hatz motor fabrikalarını ziyaret etmişlerdi. Bu üçlüyü bir araya getiren resim, çok partili dönemde Türkiye’deki dönüşümün, hem özü hem de özetidir.

*

Zaim hatıralarından yola çıkarak, Türkiye’de ekonomik,siyasal ve kültürel yeniden yapılanmanın kilometre taşlarını ve yıllarca öğretim üyeliğini yaptığı İstanbul Üniversite’sinin tarihini anlattığı,“Bir Ömrün Hikayesi” kitabında ,M.Z.Kotku ve Erbakan ile yaptıkları fabrika ziyaretini, Türkiye’deki dönüşümün önemli bir simgesi olarak görür. ÖMER SAY: ======= M.Z.K. YOKSULLUK SORUNUN ÇÖZÜMÜN POLİTİKACILARDAN DAHA ÇOK MÜHENDİSLERDEN Mİ BEKLİYOR ? TÜRKİYE’DEKİ KÖKLÜ DÖNÜŞÜMLERİN MİLADI ÖZAL MIDIR ? NAZİF GÜRDOĞAN: ============= M.Z.Kotku Özal, Erbakan ve arkadaşları için, çevresinde halkalananlara “ Öncü mühendis mimarlara destek olun, onlar önümüzdeki yıllarda geleceğin Türkiye’sini inşa edececekler” dermiş. Özal Cumhuriyet döneminde gelmiş bir Osmanlı sultanı gibi,Anadolu insanının kültürel dokusu ve ekonomik yapısında köklü değişiklikler yaparak , tüketen Türkiye’yi üreten Türkiye’ye dönüştürdü.

*

Özallı yıllarda Türkiye kurumlarıyla , kuruluşlarıyla, siyasetçileriyle, aydınlarıyla, girişimcileriyle, bütün dünyaya açıldığı yıllar oldu. Anadolu insanı kendine olan özgüvenini tazeledi, büyük düşünmeyi öğrendi, ürünleri ve hizmetleriyle dünya pazarlarında kendisine sağlam bir yer edindi. Bütün Türkiye,Özal döneminde dünya pazarlarında yeri olmayan ülkelerin, uluslararası sorunlarda sözünün olmayacağını gördü.

*

Türkiye’de Prens Sabahattin’den beri tartışılan girişimcilik kültürü yeni boyutlar kazandı.Yahya Kemal’in “ordu millet”i,Özal’la “girişimci millet’e dönüştü. Erdem Bayazıt Özal’ı Sultan Abdülhamit’e benzetirdi. Abdülhamit’in “Hicaz Demiryolu” projesi gibi, Özal’ın “Barış Suyu” ve “Petrol ve Doğal Gaz Boru Hatları” projeleri vardı.Türkiye tarihinin iki kilit ismi, birbirin tanıyan toplumların,birbirleriyle çatışmayacaklarını görüyorlardı.

*

Onlar Türkiye’nin ekonomisini dünya ekonomisiyle bütünleştirmek için çok, önemli adımlar attılar. Özal ticaretin olduğu yerde savaş olmayacağını iyi biliyordu.İran ile Irak savaşırken , savaşın içinde değil, dışında yer alarak, Türkiye’nin iki ülkeyle de, ekonomik ilişkilerini sürdürdü. Çünkü ticarette her zaman “kazandır kazan” stratejisi geçerlidir.Kazandıranlar kazanırlar,kazananlar kazanırlar. AHMET CİHAN: ========== AYNI YILLARDA BİR KUŞAK ÜZERİNDE ÇOK ETKİLİ OLMUŞ BİR GÖNÜL İNSANI FETHİ GEMUHLUOĞLU İLE MAVERA DERGİSİ VE YAZARLARI ARASINDA KURULAN DOSTLUKLAR HAKKINDA NELER SÖYLERSİNİZ ? SİZ GEMUHLUOĞLU’NU NASIL TANIDINIZ ? NAZİF GÜRDOĞAN: ============= Gemuhluoğlu bütün iç dünyaları zengin Anadolu insanları gibi, gönlü Hacı Bayram’da, Hacı Bektaş’ta, Niyazi Mısri’de ,Eşrefoğlu Rumi’de olan, Cumhuriyet döneminde Anadolu’ya gelmiş bir Horasan Bilgesiydi. Etrafında çok geniş bir dost halkası vardı. Bir akşam Ankara’da Nuri Pakdil’in evinde , bir iki saat içinde yüzlerce dostunu aradı , neler yaptıklarını sordu , neler yapmaları gerektiğini anlattı .Orada bulunanlar , Ankara’da devlet bürokrasinin tamamını, Türkiye’nin de yarısı tanıyor sandılar.

*

Gemuhluoğlu,İnsanları başarılı kılanın çevreleri olduğunu sürekli vurgulardı. Zaim Hoca gibi, O da sürekli “Mülk zengin değil,dost zengini olmayı” tavsiye ederdi.Gemuhluoğlu Nerede olursa olsun , asla yalnız yemezdi.’ Yerken yalnız yiyenler yüklerini yalnız taşırlar ”derdi. Gönül zenginliğinin , bir keramet işi değil, bir feraget işi olduğunu, feragetin ustası olmayanların,kerametin çırağı olamayacaklarını , her fırsatta tekrarlardı.

*

Ben Teknik Üniversite’den mezun olduktan sonra, mühendislik biraz bana kuru gelmişti, İşletme İktisadı Enstitüsü’ne devam ettim. Biraz mühendisliği işletme ve ekonomiyle tadlandırdım ve renklendirdim.Erbakan Hoca’nın önersiyle son sınıfta Sanayi Bakanlığı’ndan burs aldım.

*

Bakanlığa gitmeye hazırlanırken İ.T.Ü.’den Cengiz Malkoç acele etme, Gemuhluoğlu’nun tavsiyesini alalım, ondan sonra karar verirsin demişti.Beraber Gemuhluoğlu’nun işyerine gittik.Gemuhluoğlu bir mıknatıs gibi çevresinde geniş çekim alanı oluşturan dost zengini bir gönül mimarıydı. AHMET CİHAN: ========== TÜRKİYE'DE PEK ÇOK AYDIN ÜZERİNDE KALICI İZLER BIRAKAN, NEREDE BİR KÜLTÜR VE SANAT HAREKETİ VARSA, MUTLAKA YANINDA YER ALAN VE DESTEKLEYEN GEMUHLUOĞLU O YILLARDA NEREDE ÇALIŞIYORDU ? NAZİF GÜRDOĞAN: ============= Erbakan o yıllarda, Odalar Birliği’nin Genel Sekreteri'ydi, Gemuhluoğlu da Birliğin İstanbul şubesinin müdürüydü. Malkoç ile birlikte Taksim’deki işyerine gittik. Benim de Eskişehirli olduğumu öğrenir öğrenmez, Anadolu’da her şehir bir evliyaya ,bir ermişe emanet edilmiştir, Eskişehir’in koruyucusu Yunus Emre’dir. Sen bir Eskişhirli olarak Yunus Emre’nin bize emanetisin, diye karşıladı.

*

Yardımcısı Mustafa Seçkin ve Malkoç da Eskişehirliydiler. Seçkin,Diriliş Dergisinde Şiirleri yayınlanmış bir şair, çok iyi İngilizce, Arapça, Farsca bilen bir dil uzmanı, bir gönül insanıdır. Gemuhluoğlu Seçkin’i aldığı kadroya Zarifoğlu’nu almak istemiş, ancak Zarifoğlu gazetedeki işini bırakmadğı için, hizmetli kadrosunda çalışmak Seçkin’e kısmet olmuş. Zarfoğlu,Yaşamak’ta bu konuyu ve Gemuluoğlu’nun Hoca’sını uzun uzun anlatır. NAZİFE KEFİROĞLU: ============= “DOSTLUK ÜZERİNE” KİTABIYLA ÇOK SEVİLEN FETHİ GEMUHLUOĞLU SİZE NELER TAVSİYE ETTİ ? ARAPÇA VE İNGİLİZCE UZMANI MUSTAFA SEÇKİN'İ DAHA ÖNCEDEN TANIYOR MUYDUNUZ ? NAZİF GÜRDOĞAN: ============= Gemuhluoğlu’nun ilk tavsiyesi:” Nasıl balık gölüne göre büyürse , insan da çevresine göre büyür, çevrede bir şehirde müdür olmaktansa, merkezde bir şehirde uzman olarak çalışmak çok daha iyidir” olmuştu .İ.T.Ü.’deki öğrencilik yıllarından tanıdığım Seçkin de bu tavsiyeye katıldı. Ben de Anadolu’da bir şehirde çalışmaktansa ,Ankara’da çalışmanın,bana daha geniş bir çevre kazandıracağını düşündüm. Gerçekten de Planlama’da çalıştığım yıllarda çok yeni arkadaşlar, çok candan dostlar kazandım . Gemuhluoğlu gibi, çok zengin bir telefon, çok zengin bir adres defterim oldu.

*

Gemuhluoğlu biri Yılmaz Ergenekon’a ,biri Muammer Dolmacı’ya biri de Nuri Pakdil’e olmak üzere, üç tane tavsiye mektubu yazdı. Mektupların ilk ikisi uzun tanıtıcı metinlerdi. Nuri Pakdil’e ise ,”Nuri Can, Nazif Gürdoğan, Hacı Bayram’dan Erdem Bayazıt’a kadar sizlere emanet” diye bir cümlelik kısa bir mektup yazmıştı. Ben o mektuplarla birlikte Ankara’da Kavaklıdere’de Planlama’nın, Amerika Büyükelçiliği karşısındaki binasına gittim.

*

Planlama’nın üst düzey yöneticilerinden oluşan bir jürinin olumlu görüşüyle, Enis Öksüz, Ömer Aksu , Mehmet Ünal, Tahsin Erdinç ile birlikte, aynı günlerde, değişik departmanlarda uzman yardımcısı olarak, 68 yılının Ağustos ayının başında Planlama’da çalışmaya başladık. Planlama çalıştımız yıllar, bizler için üniversite sorası bir yüksek lisans eğitimi oldu.

*

Özal’ın müsteşar olduğu yıllarda , Planlama kamu kesimi için uyulması zorunlu , özel kesim için yol gösterici kararlarıyla , Türkiye’nin ekonomik yapısını ve kültürel dokusunu yeniden yapılandırmıştı.Yapılan çalışmalar , Türkiye’nin siyasal tarihinde, köklü dönüşümünlerin başlangıcı oldu. AHMET CİHAN: ========== NURİ PAKDİL’LE İLK DEFA ANKARA’DA PLANLAMA’DA MI KARŞILAŞTINIZ ? DAHA ÖNCEDEN PAKDİL İLE HİÇ GÖRÜŞMÜŞ MÜYDÜNÜZ ? NAZİF GÜRDOĞAN: ============= Nuri Pakdil ile defa Ankara’da 1968 yılının Ağustos ayının başında Planlama’da karşılaştım.Tanışmamız o tanışma, aramızda o günden bu güne devam eden,büyük bir sevgi ve saygı bağları oluştu. Arada Gemuhluoğlu gibi , ”Kan kardeşliği değil , yol kardeşliği önemlidir” diyen bir Anadolu bilgesi vardı. Ben mi Pakdil’i bırakmadım, Pakdil mi beni bırakmadı. Doğrusu hala bilmiyorum .Gönül zenginlerinin dünyasında bir kere kayıtlara geçen,bir daha unutulmuyor.

*

Pakdil’in ilk görüşte insanı çarpan ,çok sıradışı , çok etkileyici , çok sarsıcı bir kişiliği vardır.Gemuhluoğlu gibi , ilk tanıştığı ve sevdiği kimselere şaşırtıcı sorular sormayı sever.Bana da ilk sorusu:”Sayın Gürdoğan roman okur musunuz?”olmuştu.Benim cevabımı beklemeden de :”Biz roman okumayanın düşmanıyız” demişti . Hayatı bütün boyutlarıyla kucaklayan ,insanda toplumu , toplumda insanı gören romana Pakdil büyük önem verir.

*

Zaman zaman Dostoyevsky’yi birkaç kere okumayana ilkokul diploması bile verilmemesi gerektiğini söylerdi. Şeçkin de İslam dünyasının kültürel ve ekonomik yoksulluğunun, Dostoyevsky gibi büyük romancılar yetştirememesinden kaynaklandığını tespitini yapardı. Anadolu insanının kültüründe romanın çok yeri yok.Bu yüzden ,Yahya kemal “Bizim romanımız şarkılarımızdır” demek ihtiyacını duymuş.Anadolu’da her şarkının , her türkünün arkasında binbir roman vardır.

*

Pakdil’in ilk işi beni Planlama’da çalışan Rasim Özdenören ile Milli Kütüphane’de çalışan Erdem Bayazıt’la tanıştırmak oldu.Onlar birbirlerini Maraş’taki lise yıllarından beri tanıyorlardı .Bayazıt ile Özdenören Küçükesat’ta aynı evde kalıyorlardı. Özdenören “Ruhun Malzemeleri” kitabında ayrıntılı olarak anlattığı gibi, ruhun romanını yazan Dostoyevsky’yi çok sever ,onun bütün roman kahramanlarının dünyasını birkaç cümleyle çok kapsayıcı bir biçimde özetlerdi. ”Edebiyatın 68 Kuşağı” roman üzerine düşünmeyi , Faulkner , Tolstoy,Hugo , Joyce gibi dünya edebiyatının ünlü romancılarının düşünce ve eylem dünyalarını Pakdil ve Özdenören’den öğrendi.Onlar yerel düşünen ,ancak küresel davrananan yaklaşımlarıyla, Tanpınar’ın “Huzur”u, Peyami Safa’nın “Fatih ve Harbiye”si Anadolu insanının dünyasında yerlerini buldu ve yeni boyutlar kazandı.Ergun Göze bir sohbette Erdem Bayazıt’a “ Niçin bir roman yazma vakfı” kurmuyoruz,roman demek bir toplumun hafızası demektir , yorumunu yapmıştı.

*

Planlama Özal’lı yıllarda , kültür ve ekonomiyi altın oranda harmanlayan , Sezai Karakoç’un çiziği kavramsal çerçeveyle “Hafif kültürle ağır sanayi olmaz “ diyenlerin bir araya geldiği bir kurumdu."Bin Temel Eser" seçme ve yayınlama girişimi o yıllarda yapılmıştı. Türkiye'nin yalnızca ekonomik yapısını değil, kültürel dokusunu da dönüştürme yolunda önemli adımlar atıldı. AHMET CİHAN: ========== EDEBİYAT VE MAVERA DERGİLERİNNİ TEMELLERİNİN ATILMASINDA PLANLAMA KURUCULARININ TOPLANDIĞI BİR ADRES OLMUŞ. DERGİLERİ ÇIKARMA KARARI NASIL VERİLDİ ? NİÇİN EDEBİYAT DERGİLERİ ÇIKARMA İHTİYACI DUYULDU ? NAZİF GÜRDOĞAN: ============= Edebiyat Dergisinin ilk sayısı 69 yılında yayınlandı. Pakdil’in ilk sayısında anlattığı gibi, dergi çıkarma düşüncesi Planlamada oluştu. Pakdil Türkiye’deki edebiyatla estirilen yabancılaşma rüzgarlarının üstesinden, yine edebiyatla estirilen rüzgarlarla gelinebileceğine inanıyordu. Türkiye’deki ekonomik yoksulluğun kültürel yoksulluktan kaynaklandığını, kültürel yoksulluğun üstesinden gelmeden, ekonomik yoksulluğun üstesinden gelinemeyeceğini ,sürekli vurgulardı Pakdil .

*

Pakdil sohbetlerinde sık sık :”Arkadaşlar gemileri yakalım.”Herkes oyunu edebiyattan yana kullansın.” Her zaman “Arkadaşlar ben oyumu edebiyata veriyorum”derdi. Pakdil dışında Edebiyat dergisinin yazarları Mavera dergisinin de yazarlarıdır. Mavera dergisinin kurucu yazarları,aynı zamanda,Edebiyat dergisinin de, Diriliş dergisin de yazarlarıdır.Onlar edebiyatı hayata , hayatı edebiyata taşımışlardır.

*

Akif İnan’ın “Edebiyat ve Medeniyet Üzerine” kitabında enine boyuna tartitığı gibi, her iki derginin de yazarları, “Edebiyatı medeniyet için bilen” ve “Edebiyatsız medeniyet,medeniyetsiz edebiyat olmaz”diyen edebiyatçılardı.Bu yüzden Mavera dergisi yayınlanmaya başladığında, bütün bir Anadolu, derginin yanında yer aldı. Türkiye’nin her bölgesinden ,her kentinden Mavera’nın yazarları vardı, okuyucuları vardı, destekçileri vardı.

*

Bu sevgiyi çok iyi gören,çok iyi değerlendiren,Zarifoğlu,”Bütün Türkiye elinde abone parası,gelin alın diyor, biz gidip almıyoruz.”diye hayıflanırdı. Her fırsatta İnan’ın konferansler vermek için bütün bir Türkiye’yi adım adım dolaşması gerektiğini bıkmadan usanmadan tekrarlardı. İnan’ın öncülüğünü ve kuruculuğunu yaptığı “Eğitim Bir Sen”in temelleri bu dönemde atıldı.

28 Nisan 2023, 11:47

HER GÜN YENİDEN DOĞARAK SÜREKLİ YENİLENENENLERDEN KİMSE USANMAZ

Bu yazı daha önce 25.05.2021 tarihinde de yayımlanmıştı.

Ekonomide devletin ağırlıklı olduğu ülkelerde, devlet kuruluşlarında çalışanlara, kendi işlerini kurmaya çalışanlardan daha çok önem verilir. Üretim güçsüzlüğü çeken toplumlarda, kamu kuruluşlarının üretimdeki yerleri, özel kuruluşların yerlerinden çok daha büyüktür. Toplumun bütün kesimleri, devletin topluma hizmet etmesinden daha çok, toplumun devlete hizmet etmesini isterler. Bu yüzden devletin yönetimden daha çok, üretime önem verdiği toplumlarda, girişimcilik kültürü zenginleşmez.

*

Ülkelerin ürün, hizmet ve bilgi üretmedeki başarıları, yenilikten yapmaktan kaçan devlet kuruluşlarından önce, yenilik peşinde koşan özel kuruluşlardan kaynaklanır. Dünyanın bütün ülkelerini, üretimde ilk sıralara taşıyacak olanlar, her gün yeniden doğan, açıklık içinde sürekli yenilenen, yenilikci kuruluşlardır. Nasıl ağaçlar her bahar budanmadan, güzel meyvalar vermezlerse, kuruluşlar da sürekli kendilerini yenilemeden, herkesin sevdiği, her yerde aranan, yeni ürünler üretemezler.

*

Yenilik arayan, yenillikte yarışan, yeniliğin en önemli kaynak olduğunu bilen girişimciler, yerel ürünleri küresel ürünlere dönüştürürler. Onlar ürettikleri ürünlerle, verdikleri hizmetlerle, geliştirdikleri bilgilerle, bütün ülkelerin ekonomik, siyasal ve kültürel yapısında, köklü dönüşümlerin öncüleri olurlar. Bütün ülkelerde hayatın her alanında, sürekli yenilik yapanlar, işsizliği ve yoksulluğu ortadan kaldırırlar.Yönetimde ve üretimde yenilik, etkisi en büyük sermayedir.

*

Üretime katılmak isteyen yatırımcılar, dünyanın neresinde olurlarsa olsunlar, yenilik yapan girişimcileri ararlar ve bulurlar. Bunun için her yerde, girişimciler sermaye peşinde koşmazlar, yenilik peşinde koşarlar. Yeniliklere odaklanan girişimcilerin oluşturdukları çekim alanları, güçlü bir mıknatıs gibi, sermayeyi kendilerine çekerler. Üretimde ve yönetimde yapılan yenilikler, yeni kazançların kapılarını açarlar. Ekonomik hayatta yenilik, yeni başarıların habercisidir.

*

Dünyanın neresinde olursa olsun, girişimcilerin elinde, nehirlerin denizleri bulacak yolları açmaları gibi, yeniliklerle değerli ürünlere dönüşecek yolları açarlar. Girişimcilerin ellerinde yoğurulan bakırlar, yeniliğin kazandırdığı değerlerle altına dönüşürler.Bunun için Anadolu’da “ Sabırla koruk helvaya dönüşür” denilir. Girişimci insanlar her yeniliği bir değere dönüştürmesini başarırlar. Üretimde ve yönetimde, yenilik yapan girişimciler, kazanırken kazandırırlar, kazandırırken kazanırlar.

*

Ekonomik ve kültürel dünyada, kazandırmasını bilenler, yenilik yapmasını bilenlerdir.Yeniliklerin değerleri gizlenmez, paylaşılarak yeni değerler kazanır. Hayatın bütün alanlarında yeniliklerin güçleri, açıklık içinde sürekli yenilenmelerinden kaynaklanır. Yenilik sevdalıları ekonomik, siyasal ve kültürel, hangi alanda olursa olsun, yeni işleri yaparlar. Onlar yenilik için hayatlarını, ortaya koymaktan çekinmezler. Onların pazarlarında, yenilik aranır yenilik bulunur.

*

Girişimciler sermaye aramazlar,sermaye girişimcileri bulur.

*

Kazandırmasını bilmeyenler, yenilik yapamazlar.

*

Yenilenmesini bilenlerden kimse usanmaz.

29 Nisan 2023, 12:40

EKONOMİK KÜLTÜREL SİYASAL KURULUŞLARDA KIRK ÖLÇMEYENLER BİR BİÇMEYENLER İŞYERLERİNİ KAPATMAK ZORUNDA KALIRLAR

Kururuluşlar her zaman ellerindeki, insan, sermaye, makina ve hammadde gibi sınırlı kaynakları, değişik yatırım alanları arasında, uygun oranda dağıtmak ve verimli olarak değerlendirme sorunuyla karşılaşırlar. Kuruluş kaynaklarının bir alana yönlendirilmesi, başka bir alanda yapılacak yatırımları önlediği için, bir kuruluş yatırım yapmadan önce, sermayesini bağlayacağı alanı, iyi araştırmak zorundadır.Her kuruluşun bir yatırım yapmak için, kırk kere düşünmesi gerekir.

*

Uzun ömürlü olmak isteyen kuruluşlar, araştırma yapmadan yatırım yapmazlar. Ömürleri sınırlı girişimcilerin, isimlerini kuruluşları ve ürünleri ölümsüzleştirirler. Onlar gönüllerinde yatan yatırımları gerçekleştirerek, Kıyamete kadar defteri kapanmayanlardan olurlar. Bunun için kuruluşların, dünyada her gün yeniden başlayan yarışa, ayak uydurmaları hayati önem taşır. Sürekli yatırım yapmayan kuruluşlar, dünyadaki gelişmelerin gerisinde kalırlar.

*

Kuruluşların gelecekleri başarıları, bugünden yarına değişik alanlarda yaptıkları yatırımlarına bağlıdır. Üretimde ve yönetimde çığır açmak, mavi yakalı çalışanlardan, beyaz yakalı çalışanlara kaymıştır. Üretim ve yönetim süreçlerinde, özel yetenek istemeyen tekrarlanan işlerin yerine, sürekli eğitim isteyen işler geçmiştir. Ürün, hizmet ve bilgi üretim sürecindeki gelişmeler, kuruluşların temel işlevlerine, yeni yaklaşımlar ve yeni açılımlar kazandırmıştır.

*

Dünyanın ortak bir pazara dönüşmesiyle, üretimin ve yönetimin her alanında, yeni paradigma arayışları, bütün hızıyla devam etmektedir. Uzun soluklu yarışta, kuruluşların en güçlü silahları, her yıl zincirleme birbirini izleyen yatırımları olacaktır. Yatırımlar kuruluşların kalbini besleyen, can damarlarını oluştururlar. Yatırımlarla kuruluşlarını gelecekteki başarılarını güvence altına alırlar. Yatırımsız kuruluşlar gelişmezler, araştırmasız yatırımlar başarılı olmazlar.

*

Yatırım konusunun araştırılması gibi, değerlendirilmesi de çok boyutlu bir araştırma gerektirir. Bir yatırım konusu olumlu ve olumsuz yönleriyle, enine ve boyuna ayrıntılı olarak incelenmelidir. Bunun için yatırım kararı almak, her aşamanın sürekli sorgulanarak, geliştirildiği çok boyutlu bir süreçtir. Bir yatırım araştırması, eleştirel bir gözle hazırlanmalıdır. Yatırımların uygunluğu, üretimde yararlanılan girdilerle, elde edilen çıktıların değerleri karşılaştırılarak belirlenir.

*

Kuruluşlarda yatırımların beklentileri karşılaması ve başarılı olması, sağladığı gelirlerin, yol açtığı giderlerden daha fazla olmasına bağlıdır. Gelirleri giderlerini karşılamayan yatırımlar, büyük zararlara yol açarlar. Nimet ve külfet hesaplamasını bilen kuruluşlar, dostlar yatırım yaparken görsün diyerek, yatırım yapmazlar. Araştırma yapmadan yatırım yapanlar, pusulasız gemilere benzerler. Nereye gideceklerini bilmedikleri gibi, nasıl bir yere ulaşacaklarını da bilmezler.

*

Araştırmasız yatırım yapan kuruluşların, riskini hiçbir finans kuruluşu yüklenmez.

*

Dünyanın bütün başarılı kuruluşları, kırk düşünürler, bir yatırım yaparlar.

*

Kuruluşların güçleri, uygun ve doğru yatırımalarından kaynaklanır.

30 Nisan 2023, 13:04

DÜNYADA KAN VE GÖZYAŞI DÖKÜLMESİNİN ÖNÜNE UZLAŞMAYI ÇATIŞMADAN ÜSTÜN TUTANLAR GEÇERLER

Türkçe’ye çok sayıda kitap kazandıran Ergun Göze’nin çevirerek, yayına hazırladığı “Siyonizmin Kurucusu Theodor Herzl’in Hatıraları ve Sultan Abdülhamid” kitabında, İsrail’in kuruluşuna giden yol ayrıntılarıyla anlatılır. Türklerin Kudüs’ten çekilmeleriyle, Filistin’de kesintisiz dört yüzyıl süren uzlaşma, sürekli çatışmaya dönüşür. İsraillilerin ve Filistinlilerin elinde, Kudüs’te kan ve gözyaşı dökülmeye devam ediyor, ne zaman sona ereceğini kimse bilmiyor.

*

Döneminin acılarını omuzlarında taşıyan, çatışmalardan endişe duyan aydınların düşünce dünyalarında,tarihin olayları tekrarlanmazlar, ancak tekrar tekrar yorumlanırlar. Geçmişle gelecek arasında bağ tarihle kurulur. Dünya Kudüs’te çatışma olursa, hiçbir şehirde uzlaşma olmayacağını bilir. Bu yüzden Vincent Monteil, Roger Garaudy, Edward Said kitaplarıyla, Ortadoğu’nun kanayan yarası Filistin topraklarındaki çatışmayı dünya gündemine taşırlar.

*

Peygamberler şehiri Kudüs’te, İsrail’in kuruluşundan beri, Filistinlilerle İsrailliler birbirleriyle çatışıyorlar. Bütün Ortadoğu ülkelerinde olduğu gibi, İsrail’de uzlaşma yanlıları çatışma yanlılarından geri kalmasalar da, çatışmaların önünü alamıyorlar. Kutsal kültürlerin İbrahim Peygamber’de buluştuğu, alanı küçük etkisi büyük Kudüs’te bir çatışma, dünya şehirlerine katlanarak yansıyor. Kudüs’te dökülen bir damla kan, bin damla kana dönüşüyor.

*

Kudüs’te çatışmayı önleyen, uzlaşmayı özendiren Türklerin, koruyuculuklarını yitirmeleriyle başlayan, çatışmaların üstesinden tek partili otokratik yönetimlerle değil, çok partili demokratik yönetimlerle gelinir. Ülkelerin farklı kesimleri arasında uzlaşmaların, yorulma bilmez destekleyicileri olmayanlar, küçük bir uyumsuzlukla başlamaya hazır, çatışmaların önüne geçemezler. Uzlaşmalar çatışmalara karşı elleri sürekli tetikte olanlarla önlenir.

*

Otokrasiden uzaklaşan “Yöneten” demokrasilerde seçimler yöneticileri, otokrasiye yaklaşan “Yönetilen” demokrasilerde yöneticiler seçimleri değiştirirler. Her dönemde köklü dönüşümlerin yolu, büyük çatışmalarla değil, geniş uzlaşmalarla açılır. Bütün alanlarda “Büyük sayılar yasası” geçerliliğini korur. Çoğunluğun benimsediği ve onayladığı dönüşümler uzun ömürlü olurlarken, benimsemediği ve onaylamadığı dönüşümler, hiçbir zaman uzun ömürlü olmazlar.

*

Dünyanın her ülkesinde uzlaşmaların sürekliliği, silahsız güçlerin başında yer alan ve çoğunluğun güvencesi olan hukukçularla sağlanır. Hukukçular yöneten azınlığa karşı, yönetilen çoğunluğu haklarının korurlar. Her dönemde demokratik yönetimler otokratik yönetimlere, yönetime bağımlı hukukçuların elleriyle dönüştürürler. Her ülkede yargısız infazlar, bağımsız hukukçular tarafından önlenir. Hukukun bağımsızlığı ve tarafsızlığı çoğunluğa güç verir.

*

Ülkelerde azınlığın benimsediği, çoğunluğun karşısında yer aldığı, yönetimler çok yaşamazlar.

*

Çoğunluğun gücü, gözlerin nurundan, alınların terinden, ellerin emeğinden kaynaklanır.

*

Dünyanın hiçbir ülkesinde, eşit dağıtılan sağduyuya dayananlar yanlışta birleşmezler.