Prof. Dr. Nazif Gürdoğan Yazar, Akademisyen

Kasım 2023

33 yazı

1 Kasım 2023, 11:53

YARDIMLAŞMASINI BİLENLER HER İŞİ KOLAYLAŞTIRIRLAR

Bu yazı daha önce 01.01.2022 tarihinde de yayımlanmıştı.

Görev ve sorumlulukların kesin sınırlarla, belirlendiği hiyerarşik kuruluşların yerine, dünyaya açık, yönetim kademeleri azaltılmış ve esnekleştirilmiş kuruluşlar geçmektedir. Hangi alanda üretim yaparlarsa yapsınlar, dışa dönük kuruluşlar, çalışanları, tedarikçileri ve müşterileriyle, oluşturdukları yerel ve küresel ağlarla, etkinliklerini hızla arttırıyorlar. Değişik kesimler arasında oluşturulan, yardımlaşma ve dayanışma ağları, hem kişilerin hem kuruluşların, işlerini kolaylaştırmaktadır.

*

Kişileri ve kuruluşları başarılı kılanlar, oluşturdukları güvenlikli ağlardaki dostlarıdır. Bu yüzden “Ne bildiğinizden daha çok, kimlerin sizi bildiği önemlidir” ilkesi, kişilerle birlikte, kuruluşlar için de geçerlidir. Kişilerin dost çevreleri, kendileriyle birlikte kuruluşlarının da gücünü büyütürler. Kuruluşlarda finansal ve entellektüel sermaye gibi, dostluk sermayesi de, ürün ve hizmet üretiminde, dünya pazarlarına açılmada, uluslararası standartları yakalamada, önemli bir yer tutmaktadır.

*

Ülkelerde oluşturulan yerel ve küresel dostluk ağları, bilgi birikimi yanında, karşılıklı sevgiye ve saygıya dayanırlar. Etik ilkeleri zorlamadan, kurulan bağlantılarla sağlanan bilgi alışverişi, her alanda etkinliği artırır. Kuruluşlar ürettikleri ürünlerin ve hizmetlerin kalitesini, “İlişki sermayesi” denilen, dostluk bağlantılarından yararlanarak geliştirirler. Yöneticilerin kararlarını kolaylaştıran bilgilerin, önemli bir bölümün kaynağı, dostlarıyla oluşturdukları, bilgilenme ve bilgilendirme ağlardır.

*

Ekonomilerinde borç almada ve borç vermede, kuruluşların finansal sağlamlığına ilişkin doğru bilgiler, çoğu zaman dostluk ağlarından sağlanır. Kurumsal kaynaklardan sağlanan bilgiler, her zaman yeterli olmazlar. Gönüllü ağlardan sağlanan bilgiler, haksız kazanç sağlamak için değil, kimseye zarar vermemek için önemlidir. Bu yüzden dostluk ağları, etik sınırlar içinde, toplumun bütün kesimlerine yarar sağlayacak, bilgilerin ve bilgeliklerin zenginleştirildiği, öğrenme ve öğretme ortamlarıdır.

*

Kuruluşların ürettikleri ürünlerin, hem kişiler hem de toplumlar üzerinde, olumlu ve olumsuz etkileri vardır. Kuruluşların başarıları kendi yararlarını gözetirken, başkalarına zarar vermemelerinden kaynaklanır. Bütün toplumları birbirine bağlayan, kişisel ve kurumsal ağlar, ekonomik ve kültürel hayatın, ana yasasını oluşturan “kazandır kazan” ilkesine dayanır. Yalnızca kendi yararlarını düşünen kişiler ve kuruluşlar, başkalarına verdikleri zararları, kendileriyle birlikte, bütün dünyaya ödetirler.

*

Gönüllü ağlarda toplumsal sorumluluğun özü, kimseye zarar vermeden herkese yarar sağlamaktır. Kuruluşlar dünyasında, toplumların zararlarına olan yararların, faturası her zaman çok büyük olmuştur. Haksız kazançlar tarihin her döneminde, toplumların, ekonomik,siyasal ve kültürel yapılarında , büyük depremlere yol açmıştır. Bu yüzden ağlarla sağlanan iletişim ve etkileşim, toplumların en büyük denetici gücünü oluşturmaktadır. Yerel ve küresel ağlarla, herkes aradığını bulmaktadır.

*

Yardımlaşma ve dayanışma ağlarıyla, kuruluşlarla birlikte kişiler de, her alanda hem ayakta, hem de hayatta kalırlar.

*

Ekonominin insan bedeni gibi gizemli yapısında, bilgi ve bilgelik alışverişi, dünya barışının güvencesidir.

*

Zengin yardımlaşma ağlarıyla, insanlar güçlenirler, güçlenen insanlar yardımlaşırlar.

1 Kasım 2023, 12:17

SONSUZLUK KERVANINDA KÜLTÜR VE SANAT DERGİSİ MAVERA'NİN ÇOK BİLİNMEYEN GİZEMLİ ÖYKÜSÜ HERKESE AÇIK ÜNİVERSİTE

===================== İnsanlığın her gün daha yaşanabilir bir dünyaya uyanması için, kültür ve sanatın açık üniversiteleri olan, düşünce ve eylem dergilerinin sayılarının çoğalması, büyük önem taşır. Dergilerin sayıları ne kadar çok olursa, kültür ve sanat çalışmaları da o kadar zengin olur. Düşünce ve eylem dünyasının derinliği, dergilerin nitelik ve nicelik bakımından bolluğundan kaynaklanır. Ekonomik, siyasal ve kültürel hayatı, çevrelerinde büyük bir çekim alanı oluşturan, kültür ve sanat dergileri değiştirir. Sözkonusu dergilerin sayıları az, ancak etkileri büyüktür. Onların toplumların bütün kesimlerine dönük eğitimler veren açık üniversitelerdir.

*

Kültür ve sanat dergilerinde, sözün vazgeçilmez bir yeri vardır. Sözle düşünce eyleme, eylem düşünceye dönüşür. Doğurgan sözün ustaları kalabalıkları değil, kalabalıklar onları izler. Onlar düşünce ekerler, eylem biçerler, kültür ve sanatlarıyla toplumları dalgalandırırlar. Hayatın hem önünde, hem sonunda söz vardır. Söz kültürün sanata, sanatın kültüre, düşüncenin eyleme, eylemin düşünceye dönüşmesidir. Nasıl pusulasız gemi olmasa, kültürsüz sanat, düşüncesiz eylem olmaz. Kültür sanata, düşünce eyleme, hem yerel, hem küresel boyutlar kazandırır. MAVERA YOLUNDA YÜRÜMEK ======================= Mavera’nın yolu Büyük Doğu, Diriliş ve Edebiyat’ın yolu gibi, kalabalıkların yolu değil, kalabalıkların izlediği yoldur. Her güçlü derdi, doğru yerde doğru zamanda, doğru biçimde konumlandırıldığında, Mavera’ya giden yolu bulur. Kültür ve sanatta amaç, doğru düşünmek doğruyu aramak, güzel düşünmek güzeli aramak, iyi düşünmek, iyiyi aramaktır. Doğrulukta, güzellikte, iyilikte yarışmanın olmadığı yerde, kültür ve sanat, düşünce ve eylem zenginleşmez. Sıradışı dergilerde, sıra dışı sanatçılar, okuyucularına, düşünce ve eylemin olduğu kadar kültür ve sanatın sınırlarında, yeni yaklaşımların yolunu açarlar.

*

Hayat doğum ile ölüm arasında yapılan bir yolculuktur. Mavera edebiyatı, hayatı iman için bilenlerin dergisi oldu. Macera edebiyat yoluyla, kültür ve sanatın, düşünce ve eylemin, kuşaktan kuşağa yeni boyutlar kazandırarak aktığı bir ırmak olmaya çalıştı. Mavera’nın yolu, ya Doğu’nun ya Batı’nın değil, hem Doğu’nun hem Batı’nın yoldur. Doğu’suz Batı, Batı’sız Doğu olmayacağı için, Mavera sayfalarında hem Necip Fazıl’a, hem Rimband’ya, hem Sezai Karakoç’a hem de Rilke’ye yer verdi. Mavera için, bilginin vatanın olmadığı gibi, gerçeğin de vatanı yoktur. Mavera’nın yolu, gerçeği aramaktır.

*

Anadolu insanı, Yirminci yüzyılda tarihinde benzeri görülmedik bir yabancılaşma sürecinden geçti. Mavera Anadolu insanının tabandan daha çok tavandan gelen yabancılaşma sürecine, edebiyatla direnen aydınların dergisi olmayı başardı. Mavera bilinen yolu değil, bilinmeyen yolu seçti. Mavera için yol, sıradan insanların kalabalık yolu değil, sıradışı insanların kuş uçmaz kervan geçmez yoludur. Mavera devlet ile millet arasına inşa edilen duvarları bir bir yıktı. Devlet ile milleti bütünleştirmeye çalıştı. BİN YILLIK ÇINAR ============== Bulutlar yağmurların, yazarlar düşüncelerin habercileridir. Mavera yayın hayatı boyunca, güzel düşüncelerin olduğu kadar güzel eylemlerin de habercisi olmayı bildi. Mavera sayfalarını, hayatın her alanına açtı, insanı ilgilendiren her konuyla ilgilendi. Mavera’nın bir kurucusu değil, yedi kurucusu vardır. Ne zaman Mavera’nın adı anılırsa, yedi yazarı birden akla gelir. Nerede bir kurucusu konuşulursa, onunla birlikte yedi kurucusu da konuşulur. Mavera bu özelliğiyle, diğer dergilerden ayrılır. Mavera’nın kurucusu yazarı değil, kurucu yazarları vardır.

*

Bulutların yağmur yüklü oldukları gibi, dergiler de düşünce yüklüdür. Mavera, izlerini sürdüğü, Büyük Doğu, Diriliş ve Edebiyat dergileri gibi, Anadolu’nun bin yıllık kültür ve sanat birikimini geçmişten geleceğe, yerelden küresele taşımayı kendisine ana misyon edindi. Yunus’suz bin yıllık, Anadolu düşünülemediği gibi, Necip Fazıl’sız da bir Anadolu düşünülemez. Mavera’nın yazarları düşünce ve eylem dünyalarını, başkalarının yanlışları üzerine değil, kendi doğruları üzerine inşa ettiler. Kendilerini nasıl gördülerse, dünyayı öyle gördüler, sevdiler sevildiler, hiçbir zaman karamsar olmadılar.

*

Mavera yazarları, yazdıklarıyla yalnızca Anadolu insanının sesi değil, bütün insanlığın sesi olmayı istediler. Bunun için, Cahitzarif oğlu, kendisiyle yapılan bir konuşmada,’’ Sanat insanın sesidir. Bu sesin ebediliğe perçinlenmesidir. Sanatçı ise, bu işin ustasıdır. O kendi sesini duyururken, aslında yalnız kendi sesini duyurmuş olmuyor, bütün insanlığa özellikle kendi toplumuna da sözcülük etmiş oluyor ‘’değerlendirmesini yapar. Mavera kalıcı kültür ve sanat eserlerini vermek için, bütün yazarlarıyla birlikte düşünce ve eylemi altın oranda harmanlamaya çalıştı AKLI HEM BAŞINDA HEM GÖNLÜNDE KUŞAK ================================== Yirminci yüzyılın sonunda, Yirmibirinci yüzyılın başında, sol ve sağ çatışma ekseninin yerine yerel ve küresel çatışma ekseni geçti. Artık dünyada çatışma sağcılarla solcular arasında değil, kutsal kültürle seküler kültür arasında yaşanıyor.Seküler kültürün tek dünyalı bakışına karşı kutsal kültürün iki dünyalı bakışı, bütün dünyada benimseniyor. Yeni dünya öncüleri, aklı yalnızda başında olanları değil, aklı hem başında hem de gönlünde olanlardır. Dünya sağcıların ya da solcuların, yoksulların ya da zenginlerin dünyası değil, iki dünyayı bir bütünün iki ayrılmaz yüzü olarak görenlerin dünyasıdır.

*

Düzleşen dünyada sağcılar ve solcular, yolsular ve zenginlerden önce yerel düşünenlerle küresel düşünenlerin, açık toplumlarla kapalı toplumların çatışması ve yarışması var. Yeni dünya ordulardan önce yazarların dünyasıdır, kitapların dünyasıdır, dergilerin dünyasıdır. Yunus Türkiye’nin, Shakeaspeare İngiltere’nin, Goethe Almanya’nın sesidir.

*

Düzleşen dünyada kültür ve sanat dergileri, hayatı yaşanır kılmak için vardır. Büyük Doğu, Diriliş, Edebiyat ve Mavera gelecek nesillere bırakılmış eşsiz hazinelerdir. Dergiler hayatını kilometre taşlarıdır. Nasıl kovanından dışarı çıkmayan arının kovanında bal olmazsa, sınırlarını aşmamış dergilerin de geleceğe kalan yazarları olmaz. Bu bağlamda Mavera en güçlü, en başarılı dergilerden biridir. Her dergi neyi arıyorsa, onu bulur. Mavera, yolunda aradığını bulan bir dergidir. BEYAZ HABERLER VERMEK ===================== İster roman, ister hikâye, isterse şiir, isterse deneme olsun, bir edebiyat eserinin gücü, ‘’beyaz haberlerim var kardeşlerim’’ diye seslenmesini bilmesinden kaynaklanır. Dünyanın ölümsüz edebiyat eserleri, yeryüzünün kara haberlerinden daha çok gökyüzünün beyaz haberlerine odaklanmışlardır. Onların görev ve sorumlulukları, görünmeyen dünyanın rüzgârlarıyla, görünen dünyanın bulutlarını dağıtmaktır. Onların düşünce ve eylem dünyalarında, ümitsizliğe karamsarlığa ve kötümserliğe kesinlikle yer yoktur. Onlar edebiyatın gizemli tarlasına düşünce ekerler, eylem biçerler.

*

Doğurgan sözün büyük ustası, Sezai Karakoç, sanatı düşünce ve eylemi birbirine bağlayan ve birbirleriyle bütünleştiren, eşsiz bir ’’köprü’’ olarak görür. İki alan arasındaki uyum ve düzen ‘’Metafizik gerilim’’ ile sağlanır. Metafizik gerilimle toplumları dalgalandıran sanatçılar, düşünceyi eyleme dönüşmenin olduğu kadar eylemi düşünceye çevirmenin ustasıdırlar. Mavera, Büyük Doğu, Diriliş, Edebiyat dergileriyle bütünleşerek, Türkiye’nin Yirminci yüzyılını dergiler yüzyılı yaptılar. Anadolu insanı, sözkonusu dergilerle düşünce ve eylem dünyasının sınırlarına doğru, uzun ve büyük yolculuklara çıktı. OMUZDA SİLAH DEĞİL KİTAP TAŞIMAK ============================= Edebiyatın bayrağı yoktur.Edebiyatçılar omuzlarında silah değil, kitap taşırlar. Edebiyat eserlerinde yerel değerler kadar, küresel değerler de tartışılır. Mavera’nın üçüncü sayısında, benim yönettiğim, Akif İnan, Rasim Özdenören ve İsmet Özel’in katıldığı, ‘’Edebiyatta Evrensellik ve Yerellik’’ oturumunda ele alınan konular, bugün de geçerliliğini koruyor. Hayat, ölüm, güzel, doğru ve iyi gibi konular, bütün insanlığın küresel sorunlarıdır, bütün insanlığı ilgilendirirler. Edebiyat eserleri, yerelliği küreselleştirdikleri, küreselliği yerelleştirdikleri ölçüde kalıcı ve uzun ömürlü olurlar. Her edebiyat eseri seslendiği ve kendileriyle iletişim ve etkileşim kurabildiği insanlarla değer ve güç kazanır.

*

Gerçek güzeldir, güzel gerçektir. Dünyanın neresinde olursa olsun, edebiyatçının en başta gelen sorumluluğu güzellikte yarışmaktır, iyilikleri özendirmek, kötülükleri, önlemektir. Bütün dünyada haksızlığa karşı çıkanların başında edebiyatçılar gelir. Edebiyatçılar için bir insanın haksızlığa uğramasıyla bütün insanlığa haksızlığa uğraması arasında fark yoktur. Onlar için bir insanın yaşatılması, bütün insanlığın yaşatılmasıdır. Onların sesi yalnızca ülkelerinin değil, bütün insanlığın sesidir. Onlar yalnızca ülkelerine değil, bütün dünyaya seslenirler. Bu yüzce Mavera yalnızca Anadolu insanına değil, bütün insanlığa seslendi.

2 Kasım 2023, 12:28

KÜLTÜREL DERİNLİK OLMADAN EKONOMİK ZENGİNLİK OLMAZ

Gündüzün geceyle, gecenin gündüzle içiçe olduğu gibi, kültür ekonomiyle, ekonomi de kültürle içiçedir. Kültür ile ekonomi ten ile cana benzer. Nasıl ten candan ayrılmazsa, ekonomi de kültürden ayrılmaz. Kültür ve ekonomi hayatın iki yüzüdür. Her kültürel eylemin bir ekonomik boyutu olduğu gibi, her ekonomik eylemin de bir kültürel boyutu vardır. Bunun için hiç kimse ya kültür ya da ekonomi diyemez. Herkes hem kültür, hem de ekonomi demek zorundadır.

*

Kültür değişmeyen amaçların ekonomi de değişen araçların kaynağıdır. Kültürel ve ekonomik hayatın canlılığı, değişmeyen amaçları gerçekleştirme yolunda, araçların sürekli değişmesine dayanır. Korunması gereken amaçlarla, durmadan yenilenmesi gereken araçlar, kültürel derinlikle birlikte, ekonomik zenginliğin de güvencesidirler. Buluşlarla ve yeniliklerle, üretim gücünü büyütmeyen toplumlar, kültürel derinlik ve ekonomik zenginlik kazanamazlar.

*

Kültür ve ekonomi İbn Haldun'nun vurguladığı gibi güçlerinin, doruk noktalarına şehirlerde ulaşırlar. Şehirler kültürün ekonomiyi, ekonominin de kültürü zenginleştirdiği, üretici çekim merkezleridir. Henri Pirenne’in “Ortaçağ Kentleri” kitabında, dünyada hiçbir medeniyette şehir hayatı ticaretten ve sanayiden bağımsız olarak gelişmediğini ele alır. Tarihin her döneminde kültür ekonomiyi, ekonomi de şehirleri zenginleştirmiştir.

*

Şehirler ya ticaret yollarında ya da göl, nehir ve deniz kıyılarında kurularak büyümüşlerdir. Pirenne’in “Şehirler ticaretin ayak izlerinden doğmuşlardır” yargısı, her çağda geçerli olmuştur. Ticaret yollarında gelişen Mekke, Medine, Kudüs kültürün ve ekonominin olduğu kadar, şehirlerin de analarıdır. Büyük fırsatlar, büyük şehirlerde yakalanır. Ticaretin öncülerinin kültürde ekonomiyi, ekonomide kültürü gören rüyaları şehirlerde gerçekleşir.

*

Büyük rüyalar büyük şehirlerde görülür. Şehirler rüyalarının peşine düşen, rüyalarının gerçekleşmesinde, ortaklık yapmasını bilen öncülerin başarılarıyla, kültürel ve ekonomik zenginliğin sürükleyici gücü olurlar. Kültürel derinlik ve ekonomik zenginlik, doğal ahlak, doğal hukuk ve doğal ekonomi ilkeleri ışığında, hayatın bütün boyutlarıyla, yaşanır kılınmasına bağlıdır.Hayatın kolaylaştırılmasında ve zenginleştirilmesinde öncülerin rüyalarının, vazgeçilmez bir yerleri vardır.

*

İki dünyayı birbirinden ayrılmaz bir bütün olarak ele alan Gazali, kültürel ve ekonomik hayatın zenginleştirilmesinde ihtiyaçların, zorunlu, kolaylaştırıcı ve güzelleştirici olmak üzere üç boyutta ele alınmasının üzerinde önemle durur. Rüyaları olmayan toplumlar, kültürel ve ekonomik alanlarda atılım yapamazlar. Büyük rüyalar öncülere olduğu kadar, toplumlara da güç kazandırırlar. Rüyaları olanlar hayatı yalınlaştırırlar, dünyayı güzelleştirirler.

*

Kaynak oluşturmada, dağıtmada ve değerlendirmede, ihtiyaçların sırasına özen gösterilmesi hayati önem taşır. İhtiyaçlar hiyerarşisine önem verilmeyen ekonomilerde, ihtiyaçların yerine istekler geçeceğinden, hiçbir alanda kaynak savurganlığın önüne geçilemez.

*

Kültürel alanda nasıl pozitif değerler, normatif değerlerin yerine geçemezlerse, ekonomik yapıda da güzelleştirici ihtiyaçlar, zorunlu ihtiyaçların önüne geçemezler. Ekonomik alandaki başarının yol haritası, kültürel alanda gizlidir.

*

Pozitif değerlerin yerine normatif, gerçek ihtiyaçların yerine yapay ihtiyaçlar geçerse, ülkeler kültürel derinlikleriyle birlikte, ekonomik zenginliklerini yitirirler.

3 Kasım 2023, 11:48

SORUNLAR İNSANLARDAN KAYNAKLANIR ÇÖZÜMLER İNSANLARDADIR

İkibinli yılların başında,San Fransisco’dan Kuala Lumpur’a, Bursa’dan Banglahore’a kadar, dünyanın pek çok şehirinde, tarım, sanayi ve bilgi toplumları, birbirleriyle iletişim ve etkileşim içinde, yanyana yaşamaktadırlar. Bilgi toplumlarındaki gelişmelerle, tarım ve sanayi kuruluşları, yeni boyutlar kazandılar. Kuruluşlarda ürünlerin, hizmetlerin ve bilgilerin zenginleştirilmesinde, bilgisayarlar insanların gören gözleri, tutan elleri, yürüyen ayakları olmuştur.

*

Yeni yüzyılda her alanda insan kaynakları, sermaye başta olmak üzere, bütün kaynaklardan çok daha önemli, çok daha büyük bir güç kazanmıştır. İster tarım, ister sanayi, ister bilgi toplumu kuruluşu olsun, bütün kuruluşlarda üretim maliyetlerinin düşürülmesinde, satışların artırılmasında, kalitenin geliştirilmesinde ve rekabet üstünlüğü kazanılmasında, çalışanlar arasındaki güçbirliği, başka kaynaklar tarafından yerine getirilmesi, mümkün olmayan bir işlev yüklenmiştir.

*

Bilgisayarlarla güçlerine güç katan insanlar, ekonomik, siyasal ve kültürel hayatta, geçmiş yıllarda benzeri görülmeyen, köklü dönüşümlerin sürükleyici güçleri olmaktadırlar. Dünyada her kuruluş gücünü, sahip olduğu insan kaynaklarının, düşünce ve eylem birikimlerinden almaktadır. İnsanların fiziksel güçlerinin yerine makinaların, zihinsel güçlerinin yerine de, bilgisayarların geçtiği bilgi toplumlarında, insan kaynaklarının gücünden yararlanmak, hayati bir önem kazanmıştır.

*

Kuruluşların hem ekonomik, hem kültürel hedeflerine ulaşmalarında, kuram ve uygulama arasındaki uyum ve düzen, değişik kademelerde yer alan insan kaynakları tarafından sağlanır. Kuruluşlarda ürün, hizmet ve bilgi üretimi, insanlar aracılığıyla, insanlar tarafından gerçekleştirildiği için, insanların tutumları ve davranışları, her alanda büyük önem taşımaktadır. Sorunların insanlardan kaynaklandığı, çözümlerinin de insanlarda bulunduğu bilindiği için, insan bilimleri çok önem kazanmıştır.

*

Kuruluşları güçlü olan ülkelerin, ekonomileri güçlü olur. Kuruluşların güç kazanması, insan kaynaklarının başlattığı, uzun ve zorlu bir yolculuktur. Kuruluşlar tarım, sanayi ve bilgi toplumları arasındaki ürün, hizmet ve bilgi akışında, köprü olma görevini üstlenmişlerdir. Bu yüzden kuruluşlar arasındaki işbirlirliğinin geliştirilmesi, ülkeler arasındaki işbirliğini de geliştirecektir. Üretimde çığır açan kuruluşlar, dünya barışının da en büyük güvencesi olacaklardır.

*

Kuruluşların hedeflerine ulaşmalarındaki başarıları, çıktıkları yolda karşılaştıkları engelleri aşmada, hem kurum içindeki, hem de kurum dışındaki, insan kaynaklarından yararlanmasını bilmelerine dayanır. Yoculukta insanlığın bilgi ve bilgelik birikimini değerlendirirken, birlikte öğrenirken öğretmek, öğretirken öğrenmek, büyük bir hız ve yoğunluk kazanır. Kuruluşlar dünya kuruluşlarıyla, insanlar kuruluşlarındaki işleriyle bütünleşirler. Onlar başarının peşinden değil, başarı onların peşinden koşar.

*

İnsanlar kuruluşları, kuruluşlar dünyayı değiştirirler.

*

İnsansız kuruluş, kuruluşsuz ekonomi olmaz.

*

Kuruluşlar insanlarla kuruluş olurlar.

4 Kasım 2023, 15:28

TATLI DİL GÜLER YÜZ ALIŞVERİŞİN ANAHTARIDIR

Bu yazı daha önce 09.08.2019 tarihinde de yayımlanmıştı.

İstanbul’dan Anadolu’ya, Anadolu’dan dünyaya, dünyadan Türkiye’ye bakmadan, ekonomik ve kültürel dönüşümleri kavramak mümkün değildir. Cumhuriyet dönemindeki hiçbir gelişme, ikibinli yılların başında büyük bir patlama gösteren, dışsatım hacmi kadar, Anadolu insanının ekonomik yapısını ve kültürel dokusunu değiştirmemiştir. Devletin kaynaklarından çok az yararlanan Anadolu girişimcileri, servetlerini sermayeye dönüştürerek, dünyaya açılmanın gücünü keşfetmişlerdir.

*

Girişimcilerin dünyasında, alışveriş kavgaya değil, sevgiye dayanır. Bir yandan dışalım, bir yandan dışsatımın doğurduğu gücün, farkına varan Anadolu kuruluşları, Tokyo’dan New York’a, Moskova’dan Kahire’ye, bütün dünya şehirleri arasında mekik dokumaktadırlar. Ekonomide dışalım ve dışsatım çift yönlü bir süreçtir. Birbirleriyle alışveriş yapan ülkeler, hem alırken hem satarken kazanırlar. Bu yüzden aralarında, alışveriş olan ülkeler, sorunlarını çatışarak değil, uzlaşarak çözerler.

*

Alışverişle birbirlerine bağlanan ülkeler, hiçbir zaman birbirleriyle savaşmazlar. Alışverişin yüzyıllar içinde oluşmuş, zengin bir tarihsel kültürü vardır. Alışverişte kuruluşları, başarılı kılan kültürün temelinde, güler yüzle birlikte, tatlı söz vardır. Kuruluşların başarısında, ürünleri kadar kültürleri de, büyük önem taşır. Kuruluşlar tedarikçilerinden, çalışanlarından ve alıcılarından oluşan bir bütündür. Kuruluşların gücü, bütünün birbirleri arasındaki, iletişime ve etkileşime dayanır.

*

Kuruluşlarda getirisi en yüksek olan yatırım, bütünün birbirleriyle ilişkilerinde, gösterdikleri sevgidir ve konuştukları dildir. Alışverişte güler yüz ve tatlı dil, bir kuruluşun kapısından girenleri, er ya da geç üretilen ürünlerin ve hizmetlerin, alıcıları olmalarına yol açar. Hayatın hiçbir alanında, güler yüzle tatlı dilin el ele verdiği, bir tutumun ve davranışın, açamayacağı hiçbir kapı yoktur. Güler yüz ve tatlı dil, dünyanın her yerinde bütün kapıları açan gizemli bir anahtardır.

*

Yerel ve küresel dış pazarlarda, kendilerine sağlam bir yer açmak isteyen kuruluşlar, üretim ve yönetim kültürlerini, tatlı dille ve güler yüzle yoğurmak zorundadırlar. Kuruluşlar fabrikalarında ürün üretirler, satış yerlerinde, ürünlerinden önce kültürlerini satarlar. Bu yüzden Anadolu’da, “Sirke satan yüzle, tatlı bal da olsa satılmaz” denilir. Dünyada bütün insanların, aradıkları ürünleri üretenlerin pazarlarında, asık yüzlere ve kötü sözlere yer yoktur.

*

Kuruluşlarda üretim ve yönetim, bir bilgi işi olmaktan daha çok bir bilgelik işidir. Pazarlarda insanların gönülleri, hem bilgiyle hem bilgelikle kazanılır. Bunun için bütün kuruluşların, getirisi en büyük sermayeleri, bütün insanlığın yüzyılların içinde oluşturduğu alışverişteki bilgi ve bilgelik birikimidir. Kuruluşlar bilgi birikimiyle üretimlerini, bilgelik birikimiyle yönetimlerini zenginleştirirler. Onlar bilgelikle gökyüzüne uzanırken, bilgiyle yeryüzünden uzaklaşmazlar.

*

Dünyanın bütün ülkelerinde Çiniler gibi,“Gülümsemeyi bilmiyorsanız dükkan açmayın” denilir.

*

Dünya pazarlarında kuruluşlar, ürünlerinden önce, kültürleriyle geniş yer açarlar.

*

Ülkelerin hiçbirinde ürünsüz üretim, kültürsüz yönetim,kuruluşsuz ekonomi olmaz.

5 Kasım 2023, 11:56

YÖNETİMDE KURUMSALLAŞMAK KURALSIZLIKTAN KURTULMAKTIR

Bu yazı daha önce 09.01.2022 tarihinde de yayımlanmıştı.

Dünyanın bütün ülkelerinde, aileler tüketimin, kuruluşlar üretimin odak noktasında yer alırlar. Aileler ve kuruluşlar, ülkelerin kültürel dokusuyla birlikte, ekonomik yapısını dönüştüren iki ana güç kaynağıdır. Üretim ve yönetim, kültür ve ekonomi gibi, aile ve kuruluş da birbirleriyle, iletişim ve etkileşim içinde, yeni zenginlikler kazanır. Üretim gücünün zenginliği ve sürükleyiciliği, hayatın değişik alanlarında, ailelerle kuruluşların el ele vermelerine bağlıdır.

*

Aileler kültürleri, kuruluşlar ekonomileri güçlendirirler. Aileler olmadan kültürler, kuruluşlar olmadan ekonomiler, canlılıklarını koruyamazlar. Aileler ve kuruluşlar arasındaki uyum ve düzen, kültür ve ekonomi arasındaki uyumun ve düzenin güvencesidir. Aile kültürün, kuruluş ekonominin aynasıdır. Kültürü zengin olan toplumların, aileleri zengin, ekonomileri güçlü, kuruluşları etkili olur. Bütün ülkelerde aileler kültürün, kuruluşlar ekonominin omurgasını oluştururlar.

*

Dünyada aile kuruluşları denilince, hemen akla küçük kuruluşlar gelmez. Türkiye’de olduğu gibi, dünyanın pek çok ülkesinde, önde gelen kuruluşlarının temellerini aileler atmışlardır. Bunun için bütün dünyada, aile kuruluşlarının, üretimde ve yönetimde kurumsallaşmaları tartışılmaktadır. Hayvancılıkla uğraşan Habil ve tarımla uğraşan Kabil’den bu yana, aileyi güçlendiren kültür ve hayatı zenginleştiren ekonomi, hem ayrışma, hem de bütünleşme kaynağı olmuştur.

*

Köklü kültürel değerlere dayanmayan aileler ve doğal yasalarla yönetilmeyen ekonomiler, sürdürülebilir yapıya kavuşarak kurumsallaşamazlar. Kuralsızlık ailelerin olduğu kadar, kuruluşların da en büyük düşmanıdır. Kurumsallaşmada önemli olan, kültür ve ekonomiyi en uygun oranlarda harmanlamaktır.Aileler ve kuruluşlar zamanla geçerliliğini yitirmeyen, hukukun, ekonominin ve etiğin doğal yasalarına dayanarak, kurumsallaşırlar ve geleceğe taşınırlar.

*

Ekonomi ve kültürde önemli olan, aile şirketlerinin, işlerini iyi yapması değil, iyi işleri yapmasıdır. İyi işlerin peşinde koşan aile şirketleri, hem ailelerini, hem kendilerini, her yıl daha başarılı bir konuma taşırlar. Kuralları kuralsızlık olan aileler ve kuruluşlar, saman alevi gibi parlayıp sönerler. Yalnızca kazanç peşinde koşanlar, her yasayı çiğnerler. Oysa dünyanın her ülkesinde, bütün kuruluşların başarısı, kendilerinin ne kazandıklarından daha çok, başkalarına ne kazandırdıklarından kaynaklanır.

*

Kuruluşların hem kazanan, hem de kazandıran olmaları, açıklık içinde kurumsallaşarak, kendileri için istediklerini, onları ayakta tutan alıcıları için de istemelerine bağlıdır. İster büyük ister küçük olsun, bütün kuruluşlar ortaklarından önce, alıcılarına kazandırdıklarıyla, geleceklerini güvence altına alırlar. Yirmi birinci yüzyılda kuruluşların getirisi en büyük olan sermayesi, her alanda olduğu gibi görünmek, göründüğü gibi olmaktır.

*

Dünyanın bütün ülkelerinde, hem yerel hem küresel kuruluşlar, müşterilerinin ihtiyaçlarını gidermek için vardır.

*

Kuruluşlarda kurumsallaşma, ulaşılacak bir hedef değil, geleceğe doğru sürekli bir iyileşme yolculuğudur.

*

Kurumsallaşmada başarı küresel kurallar ışığında, her gün yeniden yapılanmaktan kaynaklanır.

6 Kasım 2023, 11:53

OSMANLI BARIŞININ TEMELLERİNİ BİLMEYENLER ORTADOĞU'YA KALICI BİR BARIŞ GETİREMEZLER

Bu yazı daha önce 06.11.2021 tarihinde de yayımlanmıştı.

Tarihin devlet zoruyla yazılması, medeniyetlerin silah gücüyle inşa edilmeleri mümkün değildir. İçinden tanıdığı Batı karşısında, hiçbir eziklik duygusuna kapılmadan, tarihe büyük bir özgüvenle bakan Yahya Kemal, Türk milletinin tarihini Malazgirt savaşıyla başlatır. Türklerin kültürü, sanatı, dili ve edebiyatı, bin yıllık bir süreçte, Anadolu toprağında yoğurulmuştur. Selçuklular Türklerin tarihine giriş, Osmanlılar da yükseliş dönemidir.

*

Osmanlı tarihini gün ışığına çıkarmadan, Avrupa tarihini ayrıntılı olarak yazılmaz. Osmanlı milletlerinin tarihi, aynı zamanda Avrupa milletlerinin tarihidir. Balkan'larda ve Kafkas'larda, Müslümanlık Türklükle, Türklük de Osman'lılıkla bütünleşmiştir. Nasıl İslam’ın doğuşu ve yükselişi mucizevi olmuşsa, Osman'lıların doğumu ve gelişmesi de mucizevi olmuştur. Osmanlı Devleti bir ırkın değil, bir medeniyetin devletidir.

*

Ömrünü Akdeniz’in tarihini araştırmaya adayan, Fernand Braudel’in vurguladığı gibi, Osmanlılar Doğu Avrupa’ya, Balkan milletlerinin dört elle sarıldıkları, yeni bir ekonomik, siyasal, kültürel yapı götürmüşlerdir. Bu yüzden Türkler 1354 yılında ayak bastıkları, Avrupa topraklarındaki varlıklarını, yüzyıllarca sürdürmüşlerdir. Osmanlı Devleti’nin uzun ömürlü olması, ordularının gücünden değil, “Her milletin kültürü kendine” diyen, millet sisteminden kaynaklanır.

*

Anadolu’da yoğurulan Osmanlı insanının, düşünce derinliği Katip Çelebi’den, gönül zenginliği Yunus’tan, Peygamber sevgisi Süleyman Çelebi’den, şiir ustalığı Şeyh Galip’ten, mimarideki büyüklüğü Sinan’dan, musiki duyarlığı Itri’den, tarih sevgisi Naima’dan, coğrafya tutkusu Evliya Çelebi’den, adil yönetimi Kanuni’den, fetih coşkusu Fatih’ten gelmektedir. Osmanlılar Yavuz gibi, dünyayı bir medeniyete çok, iki medeniyete az görmüşlerdir.

*

Medeniyetlerin savaşmaktan daha çok, yarışmak zorunda olduğu bir dünyada, Akdeniz dünyasının, son büyük İslam devleti Osmanlı tarihinden, bütün ülkelerin yararlanacağı, zengin bir adil yönetim birikimi vardır. Osmanlı devleti farklı ırktani farklı inançtan, çok sayıda milletin oluşturduğu, bir şemsiye devlettir. Osmanlılık bir futbol takımı gibi, her oyuncunun hem ayrı, hem de takımın bir üyesi olarak, birlikte oynanılan bir takım oyunu, birlikte yaşatılan bir ortaklık kültürüdür.

*

Dün Bosna'da bugün Gazze'de Medeniyetler yarışının, medeniyetler savaşına dönüştüğü bir dünyada, dünyanın önde gelen ülkeleri, ya barışa giden bir yol bulacaklar, ya da savaşa giden yolda devam edeceklerdir. Barışa giden yolun şifreleri, Akdeniz’in kutsal kültüründedir.

*

Medeniyetler medeniyetini bulanlar, dünyanın barış şehiri Kudüs’ü, İbrahim milletinin başşehiri olarak görürler. Ortadoğu'da ve dünyada, hangi şehir senin, hangi şehir benim olacak, diye birbirleriyle savaşmazlar.

*

Yaşanan ve yaşanacak iki dünyayı, analarının yurdu, babalarının evi olarak bilenler, Habil'in yolunu izlemek için, ellerinden geleni yaparlar. Ve bir insanı öldürmenin, bütün insanlığı öldürmek olduğunu bilirler.

6 Kasım 2023, 12:12

ANADOLU'DA BİR GÖZ AĞLARKEN BİR GÖZ GÜLMEZ DENİLİR. GAZZE AĞLARKEN NE TEL AVİV NE WASHINGTON NE BRÜKSEL GÜLER.İSRAİL GAZZE'DE ÜÇÜNCÜ SÜRGÜNÜNÜ ZEMİN

HAZIRLIYOR.SİYONİSTLER BİR KERE DAHA SÜRÜLECEKLER.

7 Kasım 2023, 11:50

DÜNYADA MEYVASI PARA OLAN AĞAÇ YOKTUR

Bu yazı daha önce 07.01.2022 tarihinde de yayımlanmıştı.

Dünyada kuruluşlar ne üretirlerse üretsinler, başta gelen sorumlulukları, kaynaklarını en verimli olarak değerlendirmektir. Kuruluşların uzun ömürlü olmaları, ekonomik, siyasal ve kültürel çevredeki değişmelere uyum sağlamaları, önceden hazırlandıkları planlara bağlıdır. Kuruluşlar geleceklerini, aksatmadan yaptıkları planlarla güvence altına alırlar. Sürekli güncellenen planlarla, kendilerini yenilemeyen kuruluşlar, uzun dönemde varlıklarını koruyamazlar.

*

Dünyanın hem yerel, hem de küresel pazarlararında, kuruluşlar arasındaki yarışın, büyük bir hız kazanması, iletişimdeki yeni gelişmeler,üretim ve yönetim sorunlarına yeni boyutlar kazandırmıştır. Gelirlerin artırılmasında, finansal kaynakların bulunmasında, kazançlı olarak değerlendirilmesinde, paradan para kazanmanın yerine, ürün ve hizmet üretiminden para kazanma geçmiştir. Artık kuruluşların başarısında belirleyici olan, parasal kaynaklar değil, entellektüel kaynaklardır.

*

Ekonomik alanda her kuruluşların uzun dönemde varlıklarını sürdürmeleri, gelirleri giderlerini karşılayacak, ürünleri ve hizmetleri, kaliteyi düşürmeden üretmelerine bağlıdır. Ürünlerinden ve hizmetlerinden kazanç sağlamayan kuruluşlar, finansal sorumluluklarını yerine getiremedikleri gibi, kendileriyle birlikte toplumu da yoksullaştırırlar. Dünyanın hiçbir yerinde, meyvası para olan ağaç yoktur .Kuruluşlar kaynakları üretime ve hizmete dönüştürmek için vardırlar.

*

Faizi paranın kirası olarak gören, seküler ekonomilerde olduğu gibi, para alınıp satılan bir ürün değil, zaman içinde ürün ve hizmet üretme gücü olan, bir üretim aracıdır. Entellektüel kaynaklarla birlikte, parasal kaynaklar kuruluşlarda, istenen ürünleri ve hizmetleri üretmek için el ele verirlerse, dünyanın yeraltı ve yerüstü zenginliklerinden bütün insanlar yararlanır. Bunun için Anadolu insanının kültüründe, paranın, toprağın, insanın boş durması iyi karşılanmaz.

*

Dünyanın bütün ülkelerinde, boş duran insanların bilgilerinden ve bilgeliklerinden yaralanılarak, boş duran paralarla doğal kaynaklara değer kazandıran kuruluşlar, yoksullukla birlikte savurganlığın da üstesinden gelirler. Bunun için dünyanın doğal kaynaklarını değerlendirerek, insanların doğal ihtiyaçlarını karşılamak, yerel ve küresel kuruluşların, kurumsal ve toplumsal sorumluluklarının başında gelmektedir.Kuruluşlar ekonomik kazançlarından daha çok, toplumsal kazançlarıyla var olurlar.

*

Kuruluşların üretimlerinin sürdürülebilir olması, ekonomik kazançlarıyla toplumsal kazançlarını altın oranda değerlendirerek, insanlığın üretim ve yönetim birikimine katkıda bulunmalarına dayanır. Kuruluşlar insanların bilgi ve bilgelik birikimlerinden yararlanarak, parasal kaynaklarını değerlendirirler. Parasal kaynaklar kuruluşlar aracılığıyla, üretime katkıda bulunurlar, ürünlere ve hizmetlere dönüşürler. Ülkelerin güçleri, parasal kaynaklarını değerlendirmesini bilen, kuruluşlarından kaynaklanır.

*

Güçlü kuruluşları olmayan ülkelerin,güçlü paraları olmaz.

*

Ülkelerde paranın gücü, üretimden kaynaklanır.

*

Üreten ülkeler, tüketenlerden güçlüdür.

8 Kasım 2023, 12:25

İŞGAL EDENLER ÖNÜNDE YA DA SONUNDA İŞGAL EDİLİRLER

Amerika'nın kuruluşu sözkonusu olunca akla hemen Colomb sonrası Amerika'yı işgal etmeye başlayan, Avrupalı göçmenler gelir. Amerika İspanyol, İngiliz, İtalyan, Alman, Fransız ve Hollandalı göçmenlerin kurduğu, bir göçmenler ülkesidir. Amerika'da Kızılderililerin dışında herkes göçmendir, hiç kimse Amerika'nın yerlisi değildir. Kızılderililerin atalarının da, Bering Boğazı'ndan Amerika'ya geçen Moğollar olduğunu ileri süren kaynaklar vardır. Amerika'nın işgali, birbirleriyle savaşan Avrupalıları, büyük bir zenginliğe kavuşturmuştur.

*

Avrupalı işgalciler, Aztek, İnka, Maya kültürlerinin vatanı Amerika'da, Arapların İspanya ve Sicilya'da, Türklerin Yunanistan, Bulgaristan ve Sırbistan'da gösterdikleri, dinlere saygı ve hoşgörüyü göstermediler. “Bizden olmayan bize karşıdır” diyen, ellerinde silahla gelen Avrupalılar, Amerika'daki geleceklerinin güvencesini, yerli kültürleri bütünüyle yok etmede buldular. Aynı “Topyekün yok etme” odaklı savaş stratejisini, İspanyollar Endülüs'te, Amerikalılar Vietnam'da, Fransızlar Cezayir'de,İsrailliler Filistin'de uyguladılar.

*

Avrupa'dan Amerika'ya göç edenlerin çoğunluğunu, savaşlardan kaçanlar ve yoksullar oluşturuyordu. Avrupalı göçmenler Amerikalı yerlilerin, topraklarını zorla ellerinden aldılar, akıl almaz baskı ve şiddet yöntemleri uyguladılar. Amerika Avrupalılar için, herkesin kısa yoldan zenginlik peşinde koştuğu “Vaad edilen altın ülke” olarak görüldü. Zengin doğal kaynakları, tarıma elverişli geniş topraklarıyla, Avrupalılar Amerika'yı Avrupa'nın tahıl ambarı yapmak için, Afrika'nın siyah insanlarını köleleştirdiler. Alex Haley Kökler kitabında, siyah insanın Amerika serüvenini ayrıntılı olarak anlatır.

*

Amerika'nın kısa tarihinde, derin yaralar açan, bağımsızlık savaşının ardından gelen, büyük bir iç savaştan sonra, ulaştığı çok kültürlü toplumsal ve siyasal yapısının mimarları, Avrupa'dan, Afrika'dan, Asya'dan gelen göçmenlerin torunlarıdır. Ortadoğu'nun omurgasını oluşturan Araplar ve Türkler olmasaydı, bugünkü Avrupa olmazdı. Rönesans Avrupa olmasaydı, dünyanın en büyük ekonomik ve askeri gücü olan Amerika, başka bir Amerika olurdu. Ortadoğu bugünkü Avrupa'nın, Avrupa bugünkü Amerika'nın temelindeki en güçlü dinamiktir. İbrahim Peygamber'in ülkesi Kenan diyarı, medeniyetlerin ana kaynağıdır.

*

Halford Mackinder'in Asya'dan, Avrupa'dan, Afrika'dan oluşan “Dünya Adası”nın tarihi, fetihler ve yeniden fetihlerin, yol açtığı kıyımlarla ve göçlerle doludur. İslam'ın doğuşuyla büyük bir dinamizm kazanan Müslümanlar, yüzyıllarca üç kıtanın belirleyici gücü oldular. Avrupa'nın birbiriyle savaşan ülkelerinin aralarındaki sınırları ortadan kaldırarak, ortak para birimine geçmeleri, Avrupa'da “Tarihin sonu”nu getirmedi. Yalnızca kendine demokrat, yalnızca kendine adil Avrupa'da,Gazze soykırımından sonra, tarih yeni başlıyor.

*

Avrupa'nın tarihi yeniden yazılacaktır, yeniden yorumlanacaktır. Tarihte yeni açılımlar, yeni yaklaşımlar, yeni yorumlar, bugün olduğu gibi, büyük göç dalgalarının olduğu, çalkantılı dönemlerde görülürler. Yeni dönemde Amerika'yı işgal eden Avrupa, Endonezya'dan Endülüs'e büyük Türk ve İslam dünyası tarafından işgal edilecektir. Avrupa'da on milyon Türk, elli milyon Müslüman yaşıyor.

*

Geçmişte Müslümanlar Yunan'ı ve Roma'yı içselleştirerek, dünyaya Endülüs'ü armağan ettiler. Avrupa Endülüs'ü içselleştirerek, Rönesans dönemindeki atılımların temellerini attı. Büyük ve Engin İslam Dünyası, Avrupa'yı ve Amerika'yı içselleştirerek, yeni dünyanın “Dünya Adası”nı inşa edecektir. Yeni dünyanın mimarları “Kurşun atana, gül atan”, şiddet karşıtları, yeni Yunus'lar, yeni Thoreau'lar, yeni Tolstoy'lar, yeni Schweitzer'ler, yeni Gandi'ler olacaktır.

*

Dünyada medeniyet adına ne varsa hepsi Doğu kökenlidir.

*

Doğu zehirle pişmiş aşı, bal eyleyenlerin coğrafyasıdır. Doğu'da ateş alanı, gül bahçesine dönüşür.

9 Kasım 2023, 12:37

DEVLETLERİN ÖMÜRLERİNDE İZLEDİKLERİ AŞAMALAR ZAMANLA DEĞİŞMEZLER

Türk ve İslam dünyasının bilgi ve bilgelik kaynakları, Yunan ve Roma dünyasından çok daha derin oldukları gibi, daha da kapsamlı bir zenginlik gösterirler.

*

Avrupa’lıların kaynak göstermeden yararlandıkları düşünürlerin başında İbn Haldun gelir. Ancak Satı Husri’nin “İbn Haldun Üzerine Araştırmalar” kitabında, ayrıntılı olarak ele aldığı gibi, Batı’lılar kaynaklarını özenle gizlemeyi bilirler. Yunan düşünürlerine hiçbir borcu olmayan İbn Haldun, dünya tarihinin en büyük bilgesi olarak kabul edilir.

*

Allah herşeyi bilir, herşeyi görür diyen, ana kaynağı Kur’an olan, İbn Haldun’un, insanlığın düşünce tarihine yaptığı katkıların başında, “Tavırlar Kuramı” yer alır. İbn Haldun doğan, büyüyen, ölen devletleri canlılara benzetir. Devletler de canlılar gibi, birbirlerini izleyen beş aşamadan geçerek, tarih sahnesinden çekilirler.

*

Araplar Güney Avrupa’dan çekilirken, Türkler Doğu Avrupa’daki varlıklarını güçlendirirler. Mukaddime’den en çok Türkler yararlanırlar, Büyük Osmanlı Tarihçisi Naima’nın çevirmeye başladığı Mukaddime’yi Cevdet Paşa tamamlar. Kanuni döneminde Türkler hem Bağdat’ta, hem Budapeşte’de güçlerini gösterirler.

*

Devletlerde ilk aşamayı, Türk dünyasında kasırga etkisi doğuran, Yıldırım’la Timur arasındaki savaş dönemi benzeri, kuruluş yılları oluşturur. Başlangıçta yönetenlerle yönetilenler arasında, sarsılmaz bir uyum ve denge görülür. İkinci aşamada, dengeler sarsılır, güç bütünüyle yöneticilerin elinde toplanır.

*

Üçüncü aşamada başlangıçta demokratik bir tavır gösteren yöneticiler, konumlarını ve gelir kaynaklarını güvence altına alarak, otokratik bir yapıya bürünürler. Başşehir başta olmak üzere, bütün şehirlerde gösterişe dönük, saray benzeri yapılar birbirini izler. Yöneticiyle birlikte, yardımcılarının ve güvenlik güçlerinin giderleri katlanarak artar.

*

Devletlerin dördüncü aşamalarında savurganlık ileri boyutlara ulaşarak, beşinci aşamaya giden yollar açılır. Son aşamada devletin gelirleri giderlerini karşılamaz, açıklar vergilerle kapatılmaya çalışılır. Alınan satılan her şeyden vergi alınmaya başlanıldığında, devletin yıkılışın hiçbir güç önleyemez. Ve dört kuşakta, devlet ömrünü tamamlar.

*

İbn Haldun’nun İspanya’da, Kuzey Afrika’da, Mısır’da devletlerin yönetiminde aldığı görevlerden yola çıkarak, yaptığı gözlemler güncelliğin koruyor.Son Peygamber ve Dört Halife’sinin döneminden, Emevi’lere, Abbasi’lere,Osmanlı’lara, İsrailli’lere, Romalı’lara kadar bütün devletlerin,her zaman geçerli olan aşamalardan geçtikleri görülür.

*

Kare dünyanın neresinde olurlarsa olsunlar, İbn Haldun’nun küresel gözlemlerinden yararlanmasını bilmeyen devletler, tarihi doğru okuyamazlar, ömürlerini uzatamazlar.

10 Kasım 2023, 11:56

YOKSULLUĞUN ÜSTESİNDEN PARANIN GEÇMEDİĞİ ALANI GENİŞLETEREK GELİNİR

İnsanlar paranın geçerli olmadığı hayatın, alanını ne kadar genişletirlerse, paranın geçerli olduğu hayatı, o kadar dizginleme gücü kazanırlar.

*

Dünyada yaşayanların önemli bir kesimi, isteklerini bir kenara bırakarak, ihtiyaçlarından daha fazlasını tüketmeden yaşıyorlar. Dünyanın pek çok ülkesinde insanlar, hayatlarını hiç para görmeden, ürettiklerini tüketerek, tükettiklerini üreterek yaşıyorlar. Kimse ellerinin emeğinden, alınlarının terinden daha fazlasına göz dikmiyor.

*

Görünen ekonomilerde paranın yüklendiği işlevi, görünmeyen ekonomilerde üretilen ürünler, verilen hizmetler, yararlı bilgiler yükleniyor. Geçmiş yüzyıllardan bakıldığında, paranın geçerli olduğu alana açılan bir kapı varsa, geçerli olmadığı alana açılan bin kapı olduğu görülür. Kare dünya bütün kapıları, sonuna kadar açıyor.

*

Paralı alanda her şeyin bir fiyatı vardır, üretilen ve tüketilen her şeyden bir karşılık beklenirken, parasız alanda her şeyin bir işlevi vardır, alınan ve verilen her şeyin işlevini yerine getirmesi beklenir. Birinde parasal kazanımlara, birinde parasal olmayan kazanımlara önem verilir. Birincide ekonomik, ikincide kültürel değere bakılır.

*

Alvin Toffler kitaplarında, ufuk ötesini bakar, görülmeyeni görür.O “Zenginlik Devrimi” kitabında, bilinmeyen, ölçülmeyen, hesaba katılmayan ekonomiyi, hem üretici, hem tüketici “ürettiğini tüketen, tükettiğini üreten” insanların ekonomisi olarak tanımlar. Söz konusu bakış Anadolu’da, elbirliğine dayanan “imece” ekonomisinde karşılığını bulur.

*

Yetişkinleriyle, çocuklarıyla büyük küçük bütün aileleri, ayakta tutan imece ekonomisi, bir boyutuyla “Yunus”, bir boyutuyla “Sinan” ekonomisinin özelliklerini taşır. Ülkeleri ayakta tutan, paraya dayanmayan ekonomi, ne kadar güçlü olursa, “Sinan” ekonomisi o kadar büyük olur. Ülkelerin üretim güçleri, görünmeyen üretimlerinin büyüklüğünden kaynaklanır.

*

Kare dünyada yakın ailelerin, öğrenen öğretmenlerin, öğreten öğrencilerin, birbirlerine yaptıkları ölçülemeyen katkılar yanında, ölçülenler çok küçük kalırlar.

11 Kasım 2023, 12:17

İNSANLARA ALIŞKANLIKLARI GÜÇ KAZANDIRIR

Bu yazı daha önce 16.09.2023 tarihinde de yayımlanmıştı.

Ülkelerde insanlar, herkes tarafından benimsenen alışkanlıklarla, yağmurlu karanlık ortamları, güneşli aydınlık ortamlara dönüştürürler.

*

Dünyanın bütün ülkelerinde insanların, her ortamda geçerli alışkanlıkları, açılmayan kapıları açarlar, çözülmeyen sorunları çözerler. Hem yerel, hem küresel ortamlara uygun alışkanlıklar, sorun yüklü yaklaşımları, çözüm yüklü yaklaşımlara dönüştürürler. Onlarla aşılmaz sanılan dağlar aşılır, çözülmez sanılan sorunlar çözülür.

*

Stephan Covey “Başarılı İnsanların Yedi Alışkanlığı” kitabında, üretim ve yönetim dünyasındaki, insanların alışkanlıklarını ele alır. Alışkanlıkların başında, sorunlar karşısında kötümser tepki verme değil, iyimser tepki verme gelir. İyimser düşünenler sorunlarda çözülecek, kötümser düşünenler çözülmeyecek yanları görürler.

*

Alışkanlıklar arasında ikincisini, sorunların başından önce, sonunu düşünme alır. Yapılan işlerin sonunu düşünme alışkanlığı, çözüm sürecindeki engellerin aşılmasını kolaylaştırır. Anadolu’da “ Sonu iyi olanın, başına bakılmaz” denilir. Üçüncü alışkanlık olan, öncelikli işleri öne almayla, işler çok zorluk çekilmeden gerçekleşir.

*

Dördüncü alışkanlığı, “kazan kazan” ilkesi oluşturur. Kare dünyanın üretiminde ve yönetiminde, kazandıranlar kazanırlar. Tarafların kazançlarının toplamı, kayıplarının toplamından çok daha büyük olur. Kazanmak için kazandıranların bulundukları ortamlarda, savaşların, “kaybet kaybet” ilkesi geçerliliğini bütünüyle yitirir.

*

Önce anlamaya çalışmak, sonra anlaşılmayı istemek, başarılı insanların beşinci alışkanlığı olarak görülür. Onlar sorunları iyi anlarlarsa, önerdikleri çözümün kolaylıkla anlaşılacağını bilirler. Onların yer aldıkları kuruluşlarda, altıncı alışkanlık olan, bir artı birin ikiden büyük olduğunu, birlikte çalışanlar hemen farkına varırlar.

*

Başarılı insanlara yakından bakıldığında, amaçlarını değiştirmeden araçlarını sürekli yeniledikleri gözlenir. Onların başarıları son alışkanlık olan, “baltayı sürekli bilemek”ten kaynaklanır. Ormanda ağaç kesen insanların başarıları, hiç ara vermeden çalışmalarından önce, baltalarını düzenli olarak bileyerek keskinleştirmelerine dayanır.

*

Yedi alışkanlığı kuşanan ilkeli insanların, çoğunlukta oldukları kuruluşlar, üretimin ve yönetimin bütün alanlarında, çığır açan yeniliklere öncülük yaparlar. Onların bulunduğu ortamlarda, yeniliklerle yenilenmenin yolları sürekli genişletilir. Üretimde ve yönetimde kayıplar önlenerek, iki çarpı ikinin dörtten çok daha fazla olduğu gösterilir.

*

Başarılı insanlar başarılı kuruluşların, başarılı kuruluşlar başarılı ülkelerin, başarılı ülkeler, hem kazanarak, hem kazandırarak dünya barışının koruyucuları olurlar.

12 Kasım 2023, 11:58

DÜNYAYI İYİLİK YAPMANIN GÜCÜNÜ YAKALAYANLAR DEĞİŞTİRİRLER

Herkesin birbirleriyle iletişimde olduğu dünyada, küçük bir iyilik etkilerinin ne olacağı kestirilmeyen, büyük dalgalanmalara yol açar.

*

İnsanların iyilik yapma güçleri ne kadar artarsa, iç ve dış dünyaları o kadar zenginleşir. Dünyada başarılar iyilikleri değil, iyilikler başarıları büyütür. Her insan düşünmeyi düşünerek, üretmeyi üreterek, vermeyi vererek, iyilik yapmayı iyilik yaparak öğrenir. İyilik yapma sevgisi durduğu yerde durmaz, çevresini dönüştüre dönüştüre büyür.

*

Temelleri Buhara’da atılan, Bursa’da büyüyen, İstanbul’da meyva veren kültür, gücünü iyilikleri sürekli büyütmesinden alır. Bunun için Anadolu’da yarım elmayla da olsa, gönül almaya büyük önem verilir. Bu bağlamda atılan her adımın etkileri, kişisel alandan kamusal alana doğru, dalga dalga genişleyerek devam eder.

*

İnsanlar iyilik yaparak dünyayı Cennet’e, kötülük yaparak Cehennem’e dönüştürürler. Bu yüzden İlk Peygamber’le başlayan, Son Peygamber’le tamamlanan “Vahiy Kültürü”nde, iyilikleri büyütmede, kötülükleri küçültmede yarışma özendirilir. İnsanlar birbirleriyle iyilikte yarışa yarışa, hayatın yaşanırlığına önemli katkılarda bulunurlar.

*

İyilik sevdalısı insanların güçleri, çevrelerinde halkalanan insanların çokluğundan kaynaklanır. Onlar Anadolu erenleri gibi, nerede olurlarsa olsunlar, çevrelerinde geniş çekim alanları oluştururlar. Onların kapılarına gelenler, elleri boş geri dönmezler, sofraları herkese açıktır, kim olursa olsun her gelen, kendisine bir yer bulur.

*

İyilik peşinde koşan insanlar, çevrelerinde halkalanan insanlara el açanlar olmaya değil, el açılanlar olmaya yönlendirirler. Onlar bir fincan kahvenin, bir bardak çayın kırk yıl hatırının olduğunu bildiklerinden, kahvelerini de, çaylarını da yalnız içmezler. Ve insanların gözlerinden uzak olanların, gönüllerinden de uzak olacaklarını bilirler.

*

Dünyanın her yanında iyilik sofralarının etkileri, sofralara uzanan ellerin sayılarının, karesiyle doğru orantılı olarak artar.

13 Kasım 2023, 13:28

SAVAŞLARIN ÜSTESİNDEN ''ÇİLE'' NİN ŞAİRİ NECİP FAZIL GİBİ SONSUZLUK KERVANINA KATILAN BİLGELERLE GELİNİR

Sevgiyle silahlanmak olan, Gazali kültürünün hedefi, hayatı yaşanır kılma yolunda, insana her yaptığı iyiliğin, her yaptığı kötülüğün, Allah tarafından görüldüğü bilincini kazandırmaktır. Hayatı güzelleştirenler, görünmeyen dünyanın ışığıyla görünen dünyaya bakmayı bilen güzel insanlardır. Onların dünyasında geceler de gündüzdür. Onlar her şeyi gizleyen geceleri gündüzlere çevirerek, hiçbir alanda gizliğe yer bırakmadan, hayatı hem kolaylaştırılar, hem güzelleştirirler.

*

Yunus kültürünün insanı değiştirerek, zorluğu kolaylığa, karanlığı aydınlığai yoksulluğu zenginliğe dönüştüren ilkelerine, dünyanın neresinde yaşarlarsa yaşasınlar, bütün insanların ihtiyacı vardır. Bunun için Mevlana'nın ve İbn Arabi'nin düşünceleri ve eylemleri, bütün dünyada derin yankıları uyandırmaktadır. Onlar insanlığın ortak duyguları olan özveriyi, hoşgörüyü, sevgiyi harekete geçirerek, bütün dünyada yeni bir dönüşümün yolunu açıyorlar. Anadolu’yu dönüştürenler, yeni yüzyılda, dünyayı da dönüştürme yolunda önemli adımlar atıyorlar.

*

Medine’den Son Peygamber'in öncülüğünde, yola çıkan sonsuzluk kervanı, yeni katılanlarla yıldan yıla büyüyerek, bütün insanlığı barışa, dostluğa, kardeşliğe çağırıyor. Kervan peşlerinden gelenlerin seven gönülleri, düşünen akılları, üreten elleri olarak, iki dünya arasındaki sınırları kaldırıyor. Onlar hayatı ölümden, ölümü hayattan ayırmadıkları için, hayatla birlikte ölümü de güzelleştirmişlerdir. Güzel insanlar doğarken güzeldirler, ölürken güzeldirler, ölümden sonra dirilirken güzel olacaklardır.

*

Kervana katılanların dünyasında, ölüm bir son değil, yeni bir hayatın başlangıcıdır. Onlar ölümü ölümsüzlüğe geçiş olarak görmüşlerdir. Onları izleyenlere, yepyeni bir dünya, armağan edilir. O dünyada kötülükler iyiliğe, çirkinlikler güzelliğe, nefretler sevgiye dönüşürler. O dünyada yaşamıyor gibi yaşanır, yaşanıyor gibi ölünür. Hayatla ölüm arasındaki duvarlar bir bir yıkılarak, iki dünya arasındaki kusursuz denge sağlanır.

*

Necip Fazıl, “O ve Ben” kitabında ayrıntılı olarak anlattığı gibi, Son Peygamber halkasından bir Allah dostunu tanır ve bütün dünyası değişir. “Çile” şiiri onun yaşadığı derin entelektüel krizin, krizden kurtuluşun, insana korku ve ümit veren dizelerle anlatılmasıdır. Onun can elmasını kül eden entelektüel kriz, şiirine bütün boyutlarıyla yansır. Ruhuna yerleştirilen saatli bombayla, bildiği dünya paramparça olur, kendisine bilmediği yeni bir dünya armağan edilir.

*

Çile şiiri Necip Fazıl’ın, düşünce ve eylem dünyasında, yaşadığı köklü dönüşümlerin öyküsüdür. Geçirdiği büyük bir entelektüel kriz sonrasında, Necip Fazıl doğrular doğrusunu, gerçekler gerçeğini, güzeller güzelini bulmuştur. Çile başında “Aynalar söyleyin bana, ben kimim”diyen Necip Fazıl, sonunda “Bildim seni ey Rab, bilinmez meşhur” dediği, “Bilgisinin üstünde bilgi olmayan''ı bulmuştur. Allah'ı aramanın, bulmanın, olmanın şiirini yazmıştır.

*

Necip Fazıl “Çöle İnen Nur”da, yalnızca Anadolu’nun değil, bütün insanlığın hem geçmişini, hem de geleceğini görür. Bu yüzden Doğu'suyla, Batı'sıyla, Güney'iyle ve Kuzey'iyle bütün dünyayı, kendisi gibi büyük çilelere katlanmaya, ölümsüzlük kervanına katılmaya, “Anladım işi, sanat Allah’ı aramakmış” demeye çağırır. Onun için, artık düşünce düşünce için değil, düşünce iman içindir. O düşünceyi, sanatı, eylemi iman için bilmiş ve imanı zenginleştirme gayreti olarak görmüştür.

*

Doğu’nun Batı’ya yolculuğu, Allah yolunda büyük çilelere katlanan, Peygamber'lerle başlamıştır. Onların peşinden giden, çile çekilmeden olgunlaşılmaz diyen, gönül dünyasının zirveleriyle devam etmektedir.Onlara katılanlar gemişin erenlerinin erleri, geleceğin erlerinin erenleri olarak, dünyadaki çatışmaları uzlaşmalara, düşmanlıkları dostluklara, kötülükleri iyiliklere dönüştürme yolunda hem akıl teri, hem alın teri döküyorlar.

*

Temellerini Gazali, İbn Arabi ve Mevlana’nın attığı derinleşme ve olgunlaşma kültürü, iki dünyada kurtuluşa erme yolunu gösterdikçe, insanları değiştirme gücünü de koruyacaktır.

*

Sonsuzluk kervanı, güzellikte yarışanların, kendilerini aşanların, ölümsüzlüğe erenlerin, gerçeğin meşalesini elden ele taşıyanların kervanıdır.

*

Sonsuzluk kervanının tarih içindeki, büyük ve uzun yolculuğu, geçmişten geleceğe, zenginleşe zenginleşe sürmektedir.

14 Kasım 2023, 12:47

BİLGE DENEME YAZARLARI KIRK CÜMLEYİ BİR CÜMLEDE ANLATIRLAR

İnsanlar hayata hangi gözle bakarlarsa, hayat da insanlara o gözle görünür. Güzel olan insanlar, hayatın çirkin yanlarından önce, güzel yanlarını görürler. İnsan olmak, hayattan sorumlu olmaktır. İnsanlara yüklendikleri sorumlulukları vurgulamada, en çok yararlanılan yazı türü denemedir. Deneme düşünmektir, düşünme yaşamaktır. Denemede düşünce ete kemiğe bürünür. Deneme düşünceyle hayat arasındaki dostluğun güvencesidir.

*

İnsanlığın karşı karşıya olduğu sorunlar, üzerinde düşünmeyi sevenler, her alanda deneme yazmanın incelikleri, üzerine düşünmek zorundadırlar. Edebiyatçılar, bilim adamları ve felsefeciler arasında kendisine sağlam bir yer bulmasa da, Nermi Uygur’un vurguladığı gibi, yine de herkesin sevgilisi denemecidir. Şiir tadında, hayatı yaşanabilir kılan, denemeden kimse usanmaz. Deneme hem düşüncenin, hem de eylemin en yalın anlatımıdır.

*

Denemede hayatın bütününü görme kaygısı deneme yazarını, bir alanın uzmanı olan, bilim adamından ayırır. O büyük resmi görmeye odaklandığı için, düşüncelerini bilimsel yöntemlerle güçlendirme derdine düşmez. Deneme yazarı, bir bilim insanı gibi, her yazdığına bir kaynak gösterme zorunluluğu duymaz. Ancak bu gerçek, deneme yazarının yazmadaki esnekliği, özgürlüğü, düşüncelerini ortaya koymada, hiçbir sorumluluk taşımadığı anlamına gelmez.

*

Başarılı deneme yazarı, değişik bilim dallarının verilerinden yararlanarak, hayattaki dalgalanmaları sağlıklı ve tutarlı olarak yazıya dökmesini bilendir. Hayatın yaşanabilirliğini, kolaylaştırmada, bilim ve sanatın el ele vermesi gerekir. Deneme yazarı, düşünce ve eylem dünyasında, bilimle sanatı, uyum ve denge içinde tutan yazardır. Bu yüzden bilim ve sanatın öncüleri, çoğu zaman birer deneme ustasıdırlar. Deneme düşüncenin sergilendiği gizemli bir edebiyat türüdür.

*

İnsanlığın düşünce ve eylem dünyası, denemecilerle birlikte, bilimin ve sanatın öncüleriyle, yeni boyutlar kazanmıştır. Bunun için Türk edebiyatının önde gelenleri, başta Mehmet Akif, Yahya Kemal, Necip Fazıl, Sezai Karakoç, Peyami Safa, Ahmet Haşim, Ahmet Hamdi Tanpınar olmak üzere, çoğunluğu gazetelerde deneme tarzında, köşe yazıları yazmışlardır. Aslında büyük şairlerin şiirlerindeki, seçme mısralar yazılmayı ve yorumlanmayı, bekleyeni birer gizli denemedir.

*

Bütün ülkelerde deneme yazarları kadar, bilimin ve sanatın öncüleri de düşüncelerini, genellikle gazetelerdeki köşelerde yazıya dökmektedirler. Gazeteler ve televizyonlar, düşüncelerin eylemlere, eylemlerin de, düşüncelere dönüştürüldüğü, en büyük ve en etkili tartışma alanlarıdır. Anadolu insanının kültüründe, söz yazıdan önce gelir. Anadolu’da konuşulmayanlar yazılmazlar, yazılanlar konuşulurlar. Kırk sayfayı bir sayfada anlatan deneme, konuşulanları yazıyla, ölümsüzleştirme sanatıdır.

15 Kasım 2023, 12:00

YENİLİK YAPANLAR HİÇBİR ZAMAN YENİLMEZLER

Bu yazı daha önce 12.01.2022 tarihinde de yayımlanmıştı.

Dünyanın her yerinde, yenilik yapmasını bilen kuruluşlar, hayatın bütün alanlarında, köklü dönüşümlere yol açarlar. Onlar kuruluşların ana fonksiyonları olan finansmanda, üretimde ve pazarlamada sıradışı buluşlarıyla, ekonomik ve kültürel hayata sıradışı boyutlar kazandırırlar. Bütün kuruluşlarda üretimin gelişmesine, yol açan her yenilik, kültürel derinlikle, ekonomik zenginliğin, el ele vermesinden kaynaklanır. Yenilikçi kuruluşlar her alanda, sürükleyici bir işlev yüklenirler.

*

Kuruluşlar ellerindeki kaynakları, yeni ürünlere ve yeni hizmetlere dönüştürmeleri, hem ekonomik, hem kültürel amaçlarını, altın oranda buluşturarak, sürekli yenilik peşinde koşmalarına bağlıdır. Nasıl yılanlar her bahar derilerini değiştirmeden yaşayamazlarsa, kuruluşlar da her yıl, yönetim ve işletme fonksiyonlarında, köklü yenilikler yapmadan yaşayamazlar. Canlılar gibi, işletmeler de doğarlar, büyürler ve ölürler. İşletmeler ömürlerini, sürekli yenilik yaparak uzatırlar.

*

Üretim sürecinde yenilikçi olmanın, önemini anlatan çarpıcı örneklerinden biri, geçen yüzyılın başında motorlu araçların üretiminde yaşanmıştır. Henry Ford’un araba üretiminde yaptığı yenilik, ekonominin bütün alanlarında köklü dönüşümlerin tetikleyicisi olmuştur. Atölyede tek tek üretimden, fabrikada seri üretime geçiş, sanayi toplumunun temeli oluşturmuştur. Ford’un üretime getirdiği yenilik, Marks’ın ekonomiye getirdiği yenilikten, çok daha kalıcı izler bırakmıştır. Gerçek devrimci Marks değil Ford’tur.

*

Ürün ve hizmet üretiminde yenilik yapmak, bir sermaye işi olmaktan daha çok, bir yeni buluş işidir. Kuruluşlarda yenilik yapmanın en kısa ve en kolay yolu, çalışan insanların içlerinde taşıdıkları, yeniliklerin ortaya çıkmasını kolaylaştıracak, başarılar kadar başarısızlıkları da ödüllendirecek ortamlardır. Bunun için Tom Peters, “Kuruluşlarda başarının sırları başarısızlıklarda gizlidir” demektedir. Her başarısızlık yapısında, bir başarının ipuçlarını taşır.Başarı başarısızlıklarla perçinlenir.

*

Küçük başarılardan daha çok, büyük başarısızlıkları özendirerek, sürekli yenilik yapan kuruluşlar, her alanda yenilik yapmanın kapılarını sonuna kadar açarlar. Kuruluşlarda peş peşe gelen yenilikler, yeni sorunlarla birlikte, daha çok yenilik yapma fırsatları getirirler. Dünya pazarlarında aranan ürünlerin ve istenen hizmetlerin, üreticileri olan kuruluşlar, sürekli yenilik fırsatlarıyla, karşı karşıya gelirler.Yenilikler ürünleri üretenlerden önce, ürünlerden yararlananlardan gelir.

*

Yenilikçi kuruluşların en önemli yenilik kaynakları, dünyanın dört bir yanına dağılmış tüketicilerdir. Ürünlerin olumlu ve olumsuz yanlarını, en iyi bilenler ürünlerden en çok yararlananlardır. Onlar ellerindeki ürünlerin yararlı yanlarından önce, zararlı yanlarıyla karşılaşırlar. Bu yüzden bütün dünyada, tüketiciler her alanda, kuruluşların en etkili eleştiricileridir. Yenilik yapan kuruluşlar, üretimde ve yönetimde aksayan yanları, tüketicilerin şikayetlerin dinleyerek giderirler.

*

Yenilik kaynaklarının başında, küçük katma değerli ürünlerden,büyük katma değerli ürünlere geçmesini bilmek gelir.

*

Yenilikçi kuruluşlar, ekonomik krizlerin,yenilik fırsatlarına dönüştüğünü, kısa zamanda görürler.

*

En önemli yenilik yenilikçi olmaktır.Yenilik yapan kuruluşlar hiçbir pazarda yenilmezler.

16 Kasım 2023, 12:25

KENDİNE GEL NÜKLEER SİLAHLI BATI'LI RÖNESANS'IN DOĞU'LU

Müslümanların İspanya ve Orta Asya’ya ulaşmalarıyla, büyük bir canlılık kazanan ekonomik, siyasal ve kültürel hayat, mezhep savaşlarıyla yakılıp yıkılan, Avrupa ülkelerine de yansıdı. Orta Asya’nın büyük bilginleri Hint ve Yunan kültürünü İslam kültürünün ışığında özümseyerek, fizikten kimyaya kadar sosyal, sağlık ve teknik bilimlerin her alanında, özgünlüğünü hiç yitirmeyen, eşsiz eserler ortaya koyarak, bilim dünyasının kutup yıldızları oldular.

*

Bilim tarihçisi Fuat Sezgin’in ayrıntılı olarak ortaya koyduğu gibi: Ortaçağ Müslümanları, kendilerinden önceki bilimleri geliştirdiler, yeni bilimler kurdular, Batı dünyasında geliştirilen pek çok bilimin de temellerini attılar. Yirmibirinci yüzyılda dünyanın bilimsel alandaki başarısı, Müslümanların öncülüklerini yaptıkları çalışmalardan kaynaklanır. Batı dünyası, temel eserlerini Müslümanların verdikleri bilimlerin geliştirilmesine, zenginleştirilmesine ve yeni boyutlar kazandırılmasına dayanır. Dünyada bilimsel gelişme, kesintisiz bir süreçtir.

*

İbni Sina, Biruni ve Farabi bilim dünyasının parlaklıklarını hiç yitirmeyen kutup yıldızlarıdır. Aynı dönemde Orta Asya’da yaşayan üç büyük bilgin ve düşünür, felsefe, tıp, astronomi, matematik alanlarında verdikleri eserlerle, dünya bilim tarihinde kendilerine vazgeçilmez bir yer açtılar. Dünya düşünce tarihinde Farabi’nin adı, Aristo’dan önce anılır. Farabi Batı dünyasını aydınlatan, “Muallimi Sani” olarak ünlenen, ilk Türk ve Müslüman düşünürdür. Onun "Erdemli Devleti"i, savaşlarla dolueerdemsizlik yüzyılında, devletleri ışık tutmaya devam ediyor.

*

Aydın Sayılı'nın ve Seyit Hüseyin Nasr’ın doktora hocası, Harvard’ın bilim tarihçisi George Sarton, aşılmamış “Bilim Tarihi” kitabında bilimsel gelişmeleri, her biri elli yıl süren dönemlere ayırır, her dönemi ismini veren, bir düşünürle açıklar. Dünya bilim tarihinde Yunanlı bilginler “450 ve 300” arasında üç dönem, Avrupalılar “1100 ve 1200” arasında iki dönem, Müslümanlar “750 ve 1100” ile “1200 ve 1350” yılları arasında beş ve üç dönemlik yer tutarlar. Dünyadaki bilimsel gelişmelerin lokomotifi Yunanlı bilginler değil, Müslüman bilginlerdir.Ayrıca düşüncesinin gizlenen kaynağı da Mısır'dır.

*

İslam’ın doğuşunun üzerinden bir yüzyıl geçmeden, Müslümanların Çin Denizi’nden Atlantik Okyanusu’na kadar uzanan mucizevi açılmaları olmasaydı, bilinen Avrupa başka bir Avrupa olacaktı. Yunanlı bilginlerin çalışmaları, çok dar bir coğrafyada kalırken, Müslüman bilginlerin çalışmaları, çok geniş bir coğrafyaya yayıldı. Ticaretin özendirildiği, üreten el olmanın erdem kabul edildiği, Müslüman toplumlardaki bilimsel canlılık, ekonomik ve sosyal yapıda köklü dönüşümlere yol açtı.

*

Ortaçağ Müslümanlardan daha çok Hristiyanlar için karanlık çağdır. Ortaçağ’da Avrupa şehirleri yoksullukla boğuşurken, Şam, Bağdat, Kurtuba, Buhara ve Semerkant, her alanda altın dönemlerini yaşıyorlardı. “Roma gölü” olan Akdeniz, “Müslüman gölü”ne dönüştü. Batı düşüncesinin temellerini Yunanlı bilginlerden önce Müslüman bilginler attı. Müslümanlar için “Muallimi Sani” olan Farabi, Hristiyanlar için “Muallimi Evvel”dir. Avrupalılar Rönesans’larını Yunanlılardan değil, Müslümanlardan ödünç aldıkları bilimsel çalışmalarla gerçekleştirdiler.

*

Avrupa Rönesans’ında İslam’ın payı Yunan'dan, Roma'dan, Hristiyanlık'tan çok daha büyüktür.

*

Avrupa’da Rönesans adına ne varsa, hepsi İslam dünyasından ödünç alınmıştır.

*

Batı'lılar biraz önlerine bakarlarsa,Doğu'luları izlediklerini göreceklerdir.

17 Kasım 2023, 11:51

SEZAİ KARAKOÇ SAĞ'DA SOL'DA DEĞİL İSLAM'DA OLAN DÜŞÜNÜRDÜR

Bu yazı daha önce 12.05.2020 tarihinde de yayımlanmıştı.

Devletlerin yönetimi ve yöneticilerin taşıdığı sorumluluklar, Doğu’da ve Batı’da yüzyıllardan beri, düşünürlerin tartıştığı konuların başında gelmiştir. İnsanlık Yusuf Peygamberle, devlette yönetimin ve üretimin önemini kavramıştır. Onun hayatında devlet hiyerarşisinde, yönetenlerle yönetilenler arasındaki ilişkilerde, doğruluğun, bilginin ve bilgeliğin ne kadar önemli olduğu görülmüştür. Batı’da Platon’dan, Thomas More’a ve Campenella’ya kadar düşünürler, erdemli devletin hayalini kurmuşlardır.

*

İnsanlık tarihinde devletler medeniyetlerin, medeniyetlerin yönetenlerle birlikte yönetilenlere yansıyan somut yüzleri olmuşlardır.Tarihin her döneminde kutsal kültüre dayanan devletler, uzun ömürlü olmuşlar ve erdemli devletlerin güzel örneklerini vermişlerdir. Doğu dünyasının önde gelen düşünürleri, Farabi’nin “Erdemli Devlet”i ve Sezai Karkoç’un “Diriliş Neslinin Amentüsü”nde olduğu gibi, kitaplarında erdemli devletin, erdemli toplumun ve erdemli yöneticinin özelliklerini ele almışlardır.

*

Sezai Karakoç'un "Yitik Cennet"te ele aldığı,Yusuf Peygamberle başlayan erdemli devlet uygulamaları, Musa Peygamberle devam etmiş, iki dünyayla ödüllendirilen Davut ve Süleyman Peygamberlerle olgunlaşmıştır. Ademoğullarının beş bin yıllık tarihi içinde, erdemli devletin doruk noktasına, bütün peygamberlerin erdemlerinin, kendisinde toplandığı Son Peygamberle Medine’de, İlk Halifelerin ve ilk Müslümanların katılımlarıyla ulaşılmıştır. Onlar erdemli devletin, erdemli toplumun, erdemli yönetimin en güzel örneği olmuşlardır.

*

Erdemli devletin güncelleştirilmesi ve Yirminci yüzyıla taşınması için, yola çıkan Büyük Doğu, Diriliş, Edebiyat ve Mavera dergilerinin, kurucuları, yazarları,izleyicileri ve okuyucuları, Yirminci yüzyıla damgasını vuran seküler kültüre dayanan, insan hayatını önemsemeyen otokratik devletlere karşı durmuşlardır. Onların gündeminde kutsal kültürden beslenen, erdemli devletleri savunmak ilk sırada yer almıştır. Onlar Whashington’da, Moskova’da değil,Mekke’de, Medine’de,Kudüs’te, olmaya büyük önem vermişlerdir.

*

Yirmibirinci yüzyılda bütün dünyanın gözü, Batı’nın seküler çorak topraklarından, “Büyük Doğu”nun kutsal bereketli topraklarına dönmüştür. Dünyada erdemli devlet, erdemli toplum arayışları, seküler dünyanın kutsal kitapları Platon’nun “Devlet”inden, Aristo’nun “Politika”sından, Mevlana’nın “Mesnevi”sine, İbn Haldun’un “Mukaddime”sine yönelmiştir.“Gece Yolculuğu”nda olduğu gibi,erdemli devlete ve erdemli topluma ulaşmak için, insanlık bütün peygamberlerle,Son Peygamberin ardında saf tutacaktır.

*

Dünyada siyasal sınırlardan daha çok kültürel sınırların önem kazandığı bir yüzyılda, ya “Milletlerin Zenginliği” ya “Kapital” diyenlerin, erdemli devlete ulaşma rüyaları, dehşet veren savaşlarla sonuçlanmıştır.

*

Kapitalistlerin ve Komünüstlerin geçen yüzyılda öne sürdükleri bütün çözümler, gelen yüzyılda tedavülden kaldırılmış paralar gibi, geçerliliklerini bütünüyle yitirmişlerdir.Onlar dünyayı kan gölüne dönüştürmüşlerdir.

*

Yirmibirinci yüzyılda insanlığın yolunu, seküler dünyanın yalnızca akıllarıyla düşünen bilginleri değil, kutsal dünyanın hem akıllarıyla hem gönülleriyle düşünen bilgeleri aydınlatacaktır.

*

Dünyada tek medeniyet vardır,O medeniyet "Vahiy Medeniyetidir"diyen, Sezai Karkoç,yeni dünyayı inşa edecek bilgelerin başında gelir.

18 Kasım 2023, 13:03

''GÖKLERİN ÇEKTİĞİ KARTAL'' SEZAİ KARAKOÇ'UN NECİP FAZIL'IN ARDINDAN YAZDIKLARI KENDİSİ İÇİN DE GEÇERLİDİR

Altmış yıl durmadan dinlenmeden bin bir çile içinde, eserler vererek, mücadeleler yaparak milletinin varoluş savaşında yerini alan bir millet büyüğü, düşünce ve edebiyat hayatımızın dinmez ve sinmez kalemi, yerinden oynamaz üslubuyla kendini edebiyat tarihine hâkkeden kalem, Üstad Necip Fazıl, aramızdan sıyrılıp, adeta bir kuş gibi uçup gitti.

*

Fanilik arkadadır artık.

*

Dev sulara karşı bir ömür boyu gerilmiş kollar düştü.

*

Ve yüz yılımıza şeref olan şiir saati, durdu.

*

Ve doğru, iyi ve güzel için yükselen ses sustu. Yankıları çağların ufkunda çınlayacak.

*

İslâm’ın onuru için çağın çelik yüzüne karşı koyan elmas kas, gevşedi.

*

Atalarımız bir an için ebedi meşgalelerini bırakarak bizim bu dünyamıza doğru dönüp baktılar: ‘Kim geliyor? Bu gelen kim?’ Ey ölüm, sen ne sırlı bir güçle donanmışsın ki, en yalçın kayalıkların tepesinde, zamanın üstünde dimdik duran kartallar bile avın olur. Gök şahini ağına, tuzağına düşer. Çağdaş bir destandı, bir kahramanlık destanıydı, sonuna nokta konan. Ama bu bir ara noktasıdır. Destanın öbür yüzü bundan sonra söylenecek.

*

Dünya çağının bu ikindisinde ne büyük gölgeydi vurdu karşı ufuklara, güneşin doğduğu ufuklara.

*

Evet, bir kahraman düştü toprağa. Bir kez daha bin kez daha yeşerip boy atacak bir tohum olarak.

*

En önde koşan atlının atı kapaklandı. Ve en birinci süvariyi toprak bağrına bastı. Herkeslerden daha çok seven ana gibi.

*

Gaib, onu ‘kurcalayan çilingir’i, ‘canlı cenazeler’in üstünden aşırarak gözlerden gizledi. O gözler ki zaten görmüyorlardı. Ve perde kalktı. Ten maskesi sıyrılarak, ruh, potada saf altına kalboldu.

*

Kartal süzülüp gitti, sonsuz göklerde kayboldu.

*

Bize ne düşer, bütün bu manzara karşısında, susmaktan başka.

*

(Sezai Karakoç – Diriliş 26 Mayıs 1983)

19 Kasım 2023, 12:09

FİLİSTİN'E BARIŞ YENİ HALİFE ÖMER'LERLE YENİ YAVUZ SELİM'LERLE GELİR

Filistin topraklarında İsrail devletinin kurulması, dünyadaki Yahudi sorununu çözmesi bekleniyordu. Aradan yüzyıla yakın bir zaman geçmesine rağmen, "Barış Şehiri" Kudüs, dünyada barışın değil savaşın kaynağı oldu. İki bin yıldır topraksız, devletsiz, vatansız ve bayraksız olan Yahudiler, İsrail''in kurulmasıyla, Kudüs''ü değişmez başkentleri ilan ederek, Müslümanlarla birlikte Hristiyanları da karşılarına aldılar.

*

Savaşı bir devlet politikası haline getiren, Filistinlilerle sürekli savaş halinde olan İsrail, Ortadoğu''nun kalbine saplanmış bir oka benzemektedir. İsrailli politikacılar ve askerleri, savaş halinde oldukları Filistinlileri yaşlı, kadın ve çocuk olup olmadıklarına bakmadan öldürmeyi, kahramanlık olarak görmektedirler. Filistin topraklarında her gün onlarca Filistinliyi öldürmek, dünya Yahudileri için, en büyük vatanseverlik göstergesi olmaktadır.

*

Güvenliğinizi sağlamak, kendinizi savunmak ve varlığınızı korumak için, her türlü şiddete yer vardır diyen İsrail yöneticileri, bütün dünyada lanetlenmektedirler. Onlar, en gelişmiş silahlarla donatılmış, dünyanın güçlü görünen ordularından birine sahip olduklarından, Filistinlileri öldürerek, şehirlerini yakıp yıkarak, İsrail devletini ayakta tutacaklarını sanıyorlar. İsrail de Amerika gibi, şiddetin daha büyük şiddete yol açtığını görmüyor ya da görmek istemiyor.

*

Kudüs yalnızca Müslümanların, yalnızca Hristiyanların ve yalnızca Yahudilerin değil, bütün İbrahimoğullarının şehiridir. Kudüs Peygamber'lerin vatanıdır, bütün Peygamberler'den silinmez izler taşır. Bu yüzden Müslümanların, Hristiyanların ya da Yahudilerin, Kudüs''ün hazinelerine tek başlarına sahip olmaları mümkün değildir. Hangi dinden olursa olsun, yalnızca biri, Kudüs''ün bütün hazineleri üzerinde hak iddia edemez. Bunun için, Türkler, kendilerini Kudüs''ün sahipleri olarak değil, koruyucuları olarak görmüşlerdir.

*

Fiistinliler ile İsrailliler arasında yıldan yıla şiddetlenerek artan savaşlar, ulusal olmaktan çıktılar uluslararası boyutlar kazandılar. Savaşla varlığını korumaya çalışan İsrail''in durdurulması, bütün dünyadaki barış gönüllülerinin iş birliği yapmaları ve elele vermelerine bağlıdır. Dünyanın neresinde olursa olsun, şiddet şiddeti, nefret nefreti büyütür. Şiddetin doğurduğu şiddet şiddetle, nefretin doğurduğu nefret nefretle önlenmez.

*

İsraillilerin Gazze'de olduğu gibi, çocukları öldürmekten,hiç geri durmadığı Filistin''de, akan kanı durdurmada, kan dökerek, sorunların çözülmeyeceğini gösterecek, bilge liderler bekleniyor. Bütün ülkelerde savaşların sonunu getirecek, Farabi'nin niteliklerini oniki başlık altında sıraladığı,en önemlisinin bilgelik olduğu,Yeni "Erdemli Yönetici"lerin kıtlığı çekiliyor. Bunun için dünyanın bütün ülkelerinde, yerel ve küresel savaşlar birbirini izliyor.

20 Kasım 2023, 12:46

DÜNYA BARIŞININ MİMARLARI DÜŞÜNCEYİ EYLEM ŞİİRİ İMAN İÇİN BİLEN BİLGELER OLACAKTIR

Bilgi ve bilgelik, düşünce ve eylem denilince, Anadolu insanın aklına, Yirminci yüzyıl Türk şiirinin köşe taşları olan, Mehmet Akif, Yahya Kemal ve Necip Fazıl gelir. Cumhuriyet döneminde adını duyuran her şair, geçtiği yollara, dikkatle baktığında, onların edebiyat ve medeniyet tarihinde, bıraktıkları kalıcı izleri görür.

*

Şair ve Düşünür Sezai Karakoç, Türk edebiyatının köşe taşlarına yaslanarak, Anadolu insanının şiir ve düşünce dünyasına, "metafizik boyut" ve "metafizik gerilim" kazandırmıştır. Şiire metafizik sancı yükleyen Karakoç, Türk şiirinde yeni açılımların öncüsü olmuştur.

*

Türk şiirinde "Büyük Doğu"nun, Diriliş Mavera'nın dört şairi Cahit Zarifoğlu, Erdem Bayazıt, Akif İnan ve Alaeddin Özdenören başta olmak üzere, Büyük Doğu, Diriliş, Edebiyat, Hece,Edebiyat Ortamı, Yedi İklim dergilerinin çevresinde yer alan her şaiirin yolu Karakoç'a çıkar. Karakoç Necip Fazıl sonrası Türk şiirinde bir milattır.

*

"Hızırla Kırk Saat"ın, "Taha'nın Kitabı"nın ve "Gül Muştusu" nun şairi Karakoç, bütün şiirlerin topladığı "Gün Doğmadan" kitabıyla, geleceğin şairlerine paha biçilmez bir miras bırakmıştır. O Anadolu insanının, bin yıllık şiir dünyasının, köşe başlarından biridir. Onun düşünce ve eylem dünyasında, arayış içinde olan, metafizik kaygılar taşıyan bütün Ademoğullarına yer vardır .

*

Kalıcı iz bırakan edebiyatçılar, düşünce ve eylen dünyalarının şiirlerini, hikayelerini, romanlarını ve denemelerini, hiç yorulmadan, hiç dinlenmeden yazarlar. Onlar çıktıkları düşünce ve eylem dağlarının doruklarında, insanların içine düştükleri güçsüzlüğün uçurumlarını görürler. Ve bütün insanları Tur Dağı'ında Musa, Gökyüzün'de İsa, Miraç'ta Son Peygambe'le olmaya çağırırlar.

*

Sanatın doruk noktasına ulaşanlar, Cennet'le Cehennem'in sınırlarının kıldan ince, kılıçtan keskin olduğunun bilincine vararak, bağışlamayanların bağışlanmayacaklarını bilirler. İnsan hayatınnın değerini ve anlamını kavramayanlar, hayatı yaşanır kılamazlar. Çünkü hayatın anlamı insanda gizlidir. Edebiyat insanı bilmektir. İnsanı bilenler, edebiyatı bilirler.

*

Edebiyatın kaynağında, karşıtların birliği vardır. Karşıtları olmadan edebiyat olmaz. Edebiyatçılar Yunus gibi, erik dalına çıkarlar, orada üzüm bulurlar, şiir dağına çıkarlar, orada roman bulurlar, varlık dağına çıkarlar, orada yokluk bulurlar, ölümsüzlük dağına çıkarlar, orada ölüm bulurlar.

*

Hayata anlam ve değer kazandırmanın sırrı, ölümle ölümsüzlüğün, sevgiyle silahlanmakta nefretle silahlanmanın, iyilik peşinde koşmakla kötülük peşinde koşmanın bir arada bulunmasında gizlidir. İnsanlığın tarihi Habiloğullarıyla Kabiloğularının birbirleriyle çatışma ve uzlaşma tarihidir. Çatışmanın ve uzlaşmanın olmadığı toplumlarda değişme ve gelişme olmaz.

*

Hayata anlam ve değer kazandıranlar, Sezai Karakoç'un "Gül Muştusu'ndaki ölümsüz dizeleriyle söylenirse,"Diriliş bayaraklarını taşıyan / Şehit gömleklerini peşin giymiş / Ateşten, sudan geçer gibi geçen / Allah önünde her varı yok gören"lerdir.

*

Dünyayı Cennet'e dönüştürecekler, Diriliş Dergi'sinin yol haritası olan, "Bir insanı öldürenler bütün insanlığı öldürürler. Bir insanı diriltenler bütün insanlığı diriltirler" ilkesini, değişmez ilke edinenler olacaktır.

21 Kasım 2023, 12:11

USTA AMERİKA'NIN DESTEĞİYLE ÇIRAK İSRAİL GAZZE'Yİ HİROŞİMA'YA DÖNÜŞTÜRDÜ

Dünyada ilk ve son defa atom bombası, 1945 yılının Ağustos ayında, Amerikalılar tarafından Japonya’da Hiroşima'ya atılmıştır. Hiroşima’nın ardından üç gün sonra ikinci atom bombası Nagazaki’ye atılır. Japonya’nın iki şehirinin haritadan silinmesi ve yüzbinlerce Japon’un hayatını yitirmesi, Japonya'yı kayıtsız ve şartsız Amerika’ya teslim olmak zorunda bırakır. Amerika’nın İki atom bombasıyla, Japonya’da bütün insanlık, binlerce defa öldürülmüştür. Japonya’ya atılan atom bombaları insanlık tarihinde bir dönüm noktası olmuştur.

*

Anadolu’nun bütün insanlığı kucaklayan küresel sesi, Sezai Karakoç “Kutsal At” şiirinde: “Cezayir’de atların / Gördüğünü kimse görmedi / Kimse bu ölümlerle / Cezayir’li gibi / Ve Cezayir’li kadar ölmedi” dizeleriyle, Cezayir savaşını ölümsüzleştirmiştir. Karakoç’un Cezayirliler için dizelere döktüğü ölümler, Nagazakililer, Hiroşimalılar, Saraybosnalılar, Gazzeliler, Bağdatlılar, Halepliler, Musullular, Kerküklüler ve Kabilliler için de geçerlidir. Ancak dünyada kimse Hiroşima ve Nagazaki’de, Japonların gördüklerini görmemiştir.

*

Einstein’nin “Enerji eşittir madde çarpı hızın karesi” formülüyle, maddeyi enerjiye dönüştürme yolunu açmıştır. Einstein’in açtığı yolu genişleten Amerika, dünyanın önde gelen Fizikçilerini bir araya getirerek, ilk atom bombasının sahibi olmuştur. Fizikçilerin oluşturduğu ekibin yöneticisi Robert Oppenheimer, atom bombalarının atılmasının sonuçlarını gördükten sonra, “Ben ölümün kendisi, dünyaların yok edicisi oldum” diyerek, kalan ömrü boyunca acı çekmiştir. Çekirdek Fizikçilerin sınırsız enerji elde etme hırsı, Japonya’nın iki büyük şehrini yok etmiştir.

*

New Mexico çölünde, 1945 yılında atom bombasının denemesine katılan Fizikçi ve Generaller, bombanın patlamasıyla birlikte, oluşan büyük bir gürültü ve ışıktan dehşete kapılmışlardır. Onlar farkında olmadan, dünyayı binlerce defa yok edecek, uranyumda gizli büyük bir enerjiyi ortaya çıkarmanın, sorumluluğunu yüklenmişlerdir. Einstein başta olmak üzere Nükleer Fizikçiler, dünyayı Cehenneme çevirme silahları olan, atom bombalarının üretimine destek olmuşlar ve üretimine öncülük yapmışlar, Amerika'yla birlikte bütün insanlığın katilleri olmuşlardır.Yeni yüzyılda Amerika'yı, Rusya ve İsrail izlemeye çalışıyor.

*

Dünyanın geleceğini tehdit eden, dehşet verici nükleer silahlarla, dünya yeni bir çağa, bir atom çağına girmiştir. Büyük dinlerin ortaya çıktığı, beş bin yıllık insanlık birikiminin, seküler Batı kültürünün geliştirdiği bombalarla, kısa zamanda bir toz ve duman bulutuna çevrilip, yok olup gitmemesi için, bütün edebiyatçılara, bütün aydınlara büyük sorumluluklar düşmektedir. Hiroşima ile başlayan korku çağı,Bağdat'la,Grozni'yle, Halep'le,Kiev'le, Gazze'yle devam etmektedir. Bu yüzden korku çağını umut çağına, dönüştürecek olanlar, silah üreten fizikçiler değil, sevgi saçan edebiyatçılar olacaktır.

*

Dehşet verici savaş çağını, güven verici barış ve umut çağına dönüştürmede, Felsefeci Alfred North Whitehead’in vurguladığı gibi: “Yeni bir bakış açısı, yeni bir vizyon, yeni bir bilim ve yeni bir teknolojiden çok daha önemlidir." Yirmibirinci yüzyılın bir barış yüzyılı olabilmesi için, dünyanın yeni silahlardan daha çok, yeni bilgilere, yeni bilgeliklere ihtiyacı vardır.

*

Geçen yüzyılın yıkıcı güçleriyle, gelen yüzyılın sorunları çözülmez.

*

Yirmbirinci yüzyıl askerlerin değil, bilgelerin yüzyılı olacaktır.

*

Dünya yeni sözler söyleyecek,bilgeleri beklemektedir.

22 Kasım 2023, 12:33

BİLGELİĞİN IŞIĞINI SÖNDÜREN BİLGİNİN KARANLIĞINDA KALIR

Dekart’la birlikte “Düşünüyorum öyleyse varım” diyerek, “İnanıyorum öyleyse varım” diyenlerin, kutsal ışığını söndürmeye çalışanlar karanlıkta kalıyorlar.

*

Işığını Kutsal Kitap’lardan alanların, bilgi ve bilgelik kaynakları, İlk Peygamber’le başlar, Son Peygamber’le doruk noktasına ulaşır. İki dünyayı birden aydınlatan güneşin, hiçbir zaman batmadığını bütün dünya görüyor.Tek dünya yüzyıllarında,kutsal bilgelik kaynaklarını unutanların,büyütülen seküler bilgi yığınlarının altında ezildikleri biliniyor.

*

Kaynakları sınırlı dünyanın, sınırsız kaynakları olan dünya yanında, kısa bir oyun dünyası olduğunu, akılları başlarında ve gönüllerinde olanlar bilirler. Bilgeliğe öncelik verenler, oyun dünyasını bir barış dünyasına çevirmeye çalışırlar. Bilgiye öncelik verenler ise, bir savaş dünyasına çevirmek yolunda birbirleriyle yarışırlar.

*

Bilgeliğe dönüşen bilgi, bilgiye dönüşen bilgelik, bir dünyaya dönüşen iki dünyanın görülen ve görülmeyen iki ayrı yüzünü oluşturur. Görülmeyen yüzünün haberlerini peygamberler, görülen yüzünün haberlerini bilginler verirler. Seküler dünyada olduğu gibi, peygamberlerin yerine bilginler geçerse, Yeni Hiroşima’lar arka arkaya gelirler.

*

Bilgiyi bilgeliğe dönüştürmesini bilen Seyid Hüseyin Nasr ,“Bir Kutsal Bilim İhtiyacı” kitabında, bilginin ve bilgeliğin kaynağını ele alır. İki dünyayı bütünleştirenler, dünyaya “Gökyüzünde İsa” ile, “Tur Dağı’nda Musa” ile , “Miraç’ta Muhammed” ile bakmasını başarırlar. Ve iki dünyada, Allah’ın hem izini, hem yüzünü görürler.

*

İnsanlığın bilgelik ve bilgi birikimi, Adem, İbrahim, Musa, İsa, Muhammed önde olmak üzere, bütün Peygamber’lerin bilgeliklerinden ve bilgilerinden beslenir. Peygamberler doğruyla yanlışın, iyiyle kötünün, güzelle çirkinin sınırlarını belirmede ana ilkeleri verirler. Onların sınırlarını aşanlar, Yeni Nuh Tufan’larına davetiye çıkarırlar.

*

Allah’ın bilgeliğini ve bilgisini, anlama ve anlatma sorumluluklarını yerine getirmeyenler, Marx benzeri “Peygamberleştirilen Peygamberler”in askerleri olurlar.

23 Kasım 2023, 12:07

ÖĞRENEN ÖĞRETMEN ÖĞRETEN ÖĞRENCİ OLMAK

İlk öğretimden yüksek öğretime kadar bütün eğitim kurumları, öğrenen öğretmenleri, öğreten öğrencileriyle, ülkelerin omurgasını oluştururlar. Eğitim öğrencilere bilgi kazandırma, kazanılan bilgiyi yararlı hale getirme sürecidir. Ömür boyu devam eden bu süreçte, yaşı ve işi ne olursa olsun, herkes hem öğreten öğretmen, hem de öğrenen öğrencidir. Öğrenme ve öğretmenin yeri ve zamanı yoktur. Toplum öğrenmesini öğrenmek zorundadır.

*

İnsan hayatını öğrenmeye ve öğretmeye adamalıdır. Bir insanın en büyük ve getirisi en yüksek varlığı, bilgi ve tecrübe birikimidir. Bir insan sahip olduğu bütün varlıkları kaybedebilir. Bilgi ve tecrübesi ise, insanın kaybetmeyeceği tek varlığıdır. Bu yüzden, her ülkede eğitim günlük politikanın dışında tutulur. Öğrencileri ve öğretmenleriyle eğitime yapılan yatırım, bir ülkede getirisi en yüksek olan yatırımıdır.

*

Anadolu insanının ümit ve güven kaynağı ve her dönemin öğretmeni Yunus Emre''nin bilim için söyledikleri, eğitim için de söylenebilir. Ülkelerin geleceğini aydınlatan eğitim, eğitimi bütün boyutlarıyla kavramaktır. Eğitimin, derinden kavranabilmesi için de, insanın kendisini bilmesi, iç ve dış dünyasını güzelleştirmesi gerekir. İnsanın kendisiyle birlikte çevresini de güzelleştirmeyen eğitim, eğitim değildir.

*

Eğitim bir ülkenin kültür ve ekonomisine yeni boyutlar kazandırarak, hem zenginleştirme, hem de güzelleştirme ustalığıdır. Ülkelerin geleceğini inşa etmede, eğitim kültür ve ekonomi yanında üçüncü temel taşını oluşturur. Ülkelerin gelecekteki başarısı temellerinin sağlamlığına bağlıdır. Bu temellerden birinin zayıflığı diğer alanlarda da etkisini gösterir. Eğitim, kültürün kınından çıkan ekonominin kılıcıdır.

*

Eğitimsizlik ekonomik ve kültürel alanda verilmesi gereken savaşı, cephelere taşır. Bu yüzden, bir ülkede eğitimsizliğin bedelini, toplumun bütün kesimleri çok pahalı bir biçimde öderler.

*

Bütün ülkelerin en büyük ve en önemli sorunu, eğitimsizliğin üstesinden gelmektir. Bu sorunu çözmenin yolu da, herkesin hayatını eğitime adamasından geçer.

*

Öğrenen öğretmenler, öğreten öğrenciler, düşünceyi eyleme, eylemi düşünceye dönüştürerek, hem kültüre, hem ekonomiye katkıda bulunurlar.

24 Kasım 2023, 11:44

NE ÇOK ÇATIŞMA VAR

İkibinli yılların başında hangi ülkeye bakılırsa bakılsın, bütün ülkelerin büyük yıkımlara yol açan, iç ya da dış çatışmalarla sarsıldıkları görülür.

*

Ortasından ikiye ayrılan dünyanın bir yanında uzlaşma, bir yanında çatışma ülkeleri yer alıyor. Uzlaşma ülkelerinde sevgiye, çatışma ülkelerinde kavgaya ortam hazırlanıyor. Demokratik ülkeler uzlaşmalardan, otokratik ülkeler çatışmalardan güç alıyorlar. Bu yüzden dünyada, yerel ve küresel savaşların sonu gelmiyor.

*

Avrupa’yı ülke ülke dolaşan Cahit Zarifoğlu, çok sevilen deneme tadında, şiirsel günlüklerinin yer aldığı, “Yaşamak” kitabına, “ne çok acı var” diye başlar. Dünya düşmanlıkları dostluklara, çatışmaları uzlaşmalara, üzüntüleri sevinçlere dönüştürmeye çalışanlarla yaşanır kılınır. Bu bağlamda, hayatın şiirini yakalayan edebiyatçılara, büyük sorumluluklar düşüyor.

*

Dünyanın her yanında çatışan ülkeler kavgaları, uzlaşanlar sevgileri büyütürler. Geçmişte olanlardan daha çok, gelecekte olacaklara odaklanan şairler, ülkelere savaşın “çıkmaz sokak” olduğunu sürekli tekrarlamaktan usanmazlar. Onlar hem yönetenleri, hem yönetilenleri suçlu suçsuz canları alan, savaşlardan uzak durmaya çağırırlar.

*

İnsanlar arasında uzlaşma alanlarından önce, çatışma alanlarını büyütmeye çalışan, güç sevdalısı değişmeyen yöneticiler, yalnızca savaşan ülkelere değil, bütün ülkelere zarar veriyorlar. İnsanlığın barış dönemlerinin görünen ve görünmeyen zenginlikleri, savaş dönemlerinde yakılarak, yıkılarak bir bir yok ediliyorlar.

*

Tarihin her döneminde, şiddetin şiddete, nefretin nefrete yeni alanlar açtığı gözlenir. Dünyanın hiçbir ülkesinde şiddet şiddetle, nefret nefretle önlenmez. Bunun için Yunus’un şiirleriyle derinleşerek, yeni açılımlar kazanan Anadolu kültüründe, dünyanın öldürme yeri değil, yaşatma yeri, kavga yeri değil, sevgi yeri olduğu önemle vurgulanır.

*

Hacı Bektaş’ın, Hacı Bayram’ın hem akıllara, hem gönüllere seslenen, düşünce ve eylem dünyalarında, çatışmalara değil uzlaşmalara önem verilir.

25 Kasım 2023, 12:28

EKONOMİK YAPIYLA KÜLTÜREL DOKUNUN KARESİNİN ÇARPILMASI ÜLKELERİN YÖNETİM GÜCÜNÜ GÖSTERİR

Demokrasi çağında, başta İslam dünyası olmak üzere, bütün ülkeler demokratikleşme sancıları çekiyorlar. İslam dünyasının demokratik yönetimleri benimsemesi, Rusya'da ve Çin'in de demokratikleşme sürecini hızlandıracaktır. Yirmibirinci yüzyılda, demokratik olgunlaşma yolunda atılan adımlarla, İslam dünyasındaki yönetim değişiklikleri, dünyanın ekonomik yapısında olduğu kadar, kültürel dokusunda da köklü dönüşümlere yol açacaktır.

*

Dünyada pekçok insan için Avrupa Birliği bayrağı gibi bilinen, Einstein'in ünlü enerji formülüne benzetilerek ifade edilirse: "Yönetimde demokratik olgunluk eşittir, ekonomik yapı çarpı kültürel dokunun karesidir." Yüzyılların içinden süzülerek gelen ve bütün insanlığın ortak değerlerinde gizlenmiş, demokratik enerjiyi açığa çıkarmak için, sağlıklı bir kültürel geleneğe ve sağlam bir ekonomik yapıya ihtiyaç vardır.

*

Yirminci yüzyılın başında dünyada demokratik olgunluğa erişmiş hiçbir yönetim yoktu. Komünizm, Faşizm, Kapitalizm geçerliliklerini bütünüyle yitirdiler. Artık Küba da, Kuzey Kore de, Mısır da, demokratikleşmek zorundadır. Yirmibirinci yüzyıl dünyasının hiçbir ülkesinde, demokratik olmayan yönetimlere yer yoktur. Artık dünyada demokratik yönetimlerin seküler kaynaklarından daha çok, kutsal kaynakları tartışılacaktır.

*

Kültürel doku ve ekonomik yapı ne kadar demokratikleşirse, demokratik yönetimler de, o kadar zenginleşirler. Demokratik olgunluk, bütün kurumların, bütün kuruluşların kabul ettiği, ancak hiçbir kurumun ve kuruluşun tek başına değiştiremediği, dünya ölçeğinde benimsenen, küresel kurallara dört elle sarılarak kazanılır. Demokratik kurumların ve kuralların en büyük güvencesi, açık, özgür ve adil seçimlerdir. Seçimler demokratik yönetimlerin toplumu duyan kulaklarıdır.

*

Dünyanın neresinde olursa olsun, demokratik olgunluğa erişmiş ülkelerde, tedirginlikten uzak, huzur ve güvenlik vardır. Her yüzyılda karşılıklı sevgiye ve saygıya dayanan, güven ortamlarında huzur ve özgürlük en büyük ekonomik ve kültürel, güç ve zenginlik kaynağı olmuştur. Huzursuzluğun olmadığı toplumlarda, insanlar hayatın her alanında üretici güçlerinin doruk noktalarına ulaşarak, bolluk toplumunun en güzel örneğini verirler.

*

Tek bir fakülteyle, nasıl güçlü bir üniversite kurulamazsa, bir siyasi partiyle de sağlıklı bir demokratik yönetim inşa edilemez. Bunun için, Anadolu'da "Bir dükkanla çarşı olmaz" denilir. Rakipleri olmayan hiçbir kurum, hiçbir kuruluş, kendisini yenileyemez. Demokratik olgunluk, bütün kurumların, bütün kuruluşların doğrulukta yarışmalarından kaynaklanır. Demokratik yönetim, doğrulukta yarışanların sayısını çoğaltan yönetimdir.

*

Demokratik olgunlaşmada, kültür ve ekonomi, en önemli ve en etkili, birbirini tamamlayan iki ana kaynaktır.

*

Demokratik ülkeler, kültürü derinleştirerek, ekonomiyi zenginleştirirler.

*

Köklü demokrasilerin derin kültürleri, zengin ekonomileri olur.

26 Kasım 2023, 12:25

ORTADOĞU'DA BARIŞIN YOLU MEVLANA'NIN YOLUDUR

Endonezya''dan Fas''a kadar geniş bir coğrafyaya yayılan İslam ülkeleri, dünyanın orta kuşağını oluştururlar. Müslüman ülkeler, Kuzey''in yüksek gelirli ülkeleriyle, Güney''in düşük gelirli ülkeleri arasında en büyük ve en etkili denge gücüdürler. İslam dünyasında savaş olursa, dünyada barış olmaz. Bütün savaşları durdurmak isteyen ülkeler, Müslüman ülkelerdeki barış hareketlerini desteklemek zorundadırlar.

*

Savaş kuşağı İslam dünyasını, barış kuşağı İslam dünyasına dönüştüreceklerin başında Mevlana gelir. Mevlana Ortadoğu''dur, Ortadoğu dünyadır. Ortadoğu'da Türkiye dört tarafındaki ülkelerle ticari bağları güçlendirerek, ekonomik yapıları zenginleştiren Türkiye, dünya barışının, başka ülkeler tarafından yeri doldurulması mümkün olmayan, en güçlü güvencesidir. Ortadoğu''da Araplarsız savaş, Türklersiz barış olmaz. Ortadoğu'da özlenen yol, barış isteyen yeni Mevlana'ların yoludur.

*

Müslüman ülkelerdeki savaşların ve sivillere yönelik intihar saldırılarının kaynağında, Batı dünyası vardır. Batı ülkeleri, İslam dünyasındaki demokrasi düşmanı dayatmacı yönetimleri destekleyerek, hem İslam dünyasına, hem de demokrasiye ihanet ettiler. Batılılar Filistin'de olduğu gibi, bağımsızlık savaşlarıyla, terörist eylemleri arasındaki sınırları birbirine karıştırdılar. Batılıların, başka açık kapı bırakmayan, baskı politikalarına karşı cevap olan intihar saldırılarıyla, Ortadoğu kan gölüne dönüştü.

*

Mısır''dan Endülüs''e kadar bütün insanlığın ortak kaynağı olan, bilimsel ve teknolojik birikimi değerlendirerek, Batı dünyası son iki yüzyılda, geçmişte benzeri olmayan, büyük bir zenginliğe kavuştu. Zengin Kuzey ülkeleri ulaştıklarını üretim gücünü, dünyaya barış getirme yolunda kullanabilirlerdi. Ancak, Mısırlıların Nil''in sularından yararlanarak ulaştıkları üretim güçlerini, piramitleri inşa ederek, yok etmeleri gibi, Batılılar da zenginliklerini dünya savaşlarında yok ettiler.

*

Müslüman ülkeler elele vererek, önce Ortadoğu''da, ardından Kafkaslar'da ve Balkanlar''da çıkar odaklı dış politikadan, etik odaklı dış politikaya geçişin öncülüğünü yapmalıdırlar. Son yüzyıllardaki savaşlarda milyonlarca insan hayatını kaybetti. Ancak savaşlarda tarafların kazançlarının toplamı, ölen suçsuz insanların hayatlarının karşılığı değildir. Bu bağlamda, insanlık tarihi içinde, suçsuz insanların ölmediği bir savaş neredeyse yoktur. Her ülke barışa katkıda bulunarak, kanlı ellerini temizlemelidir.

*

Ortadoğu''nun yol gösteren kutup yıldızı, savaş değil, barış olmalıdır. Savaş isteyen devletler,Amerika gibi,Rusya gibi,İsrail gibi, savaşın bedelini, kendileriyle birlikte bütün dünyaya ödetirler. Devletler barışa hizmet ederek büyürler. Dünyada defteri kapanmayan güçlü devlet, savaştan önce barışa hizmet eden devlettir. Yol savaş isteyenlerin yolu değildir.

*

Dış politikanın olduğu kadar iç politikanın da odak noktasında, savaş peşinde koşanlardan daha çok barış peşinde koşanlar vardır. Savaş peşinde koşanlar savaş, barış peşinde koşanlar barış bulurlar.

*

En iyi devlet, en az savaşan devlettir.

*

Savaş eken her devlet, ölüm biçer.

*

Güçlü olan savaşsız savaşır.

27 Kasım 2023, 11:48

AYDINLIK NE KADAR ARTARSA KARANLIK O KADAR AZALIR

İster Doğu’da, ister Batı’da olsun, dünyanın her ülkesinde şehirler, üretimi artırıcı, yönetimi iyileştirici, toplumu geliştirici işlev yüklenirler.

*

Tarihin bütün dönemlerinde, şehirlerin üretimdeki ve yönetimdeki sürükleyici güçleri, doğrularla yanlışların bir arada bulunmalarından kaynaklanır. Her doğru olanda bir yanlış, her yanlış olanda bir doğru olur. Bunun için dünyada her insan, hayatın yaşanır kılınmasında, doğruları çoğaltma yanında, yanlışları azaltma sorumluluğu taşır.

*

Toprak altında altınla bakır aynı yerde bulunması, nasıl bakırı altın, altını bakır yapmazsa, şehirlerde doğruyla yanlışın birlikte bulunması da, doğruyu yanlış, yanlışı doğru yapmaz. Ancak doğrulukta yarışanlar, hem üretimde, hem yönetimde geniş bir çekim alanı oluştururlarsa, yanlışlıkta direnenler güçlenme alanı bulamazlar.

*

İlk İnsan’dan, İlk Peygamber’den beri, doğrularla yanlışlar birbirleriyle çatışıyorlar. Bir yanda doğruları savunan İbrahim’ler, Musa’lar, bir yanda yanlışta direnen Nemrut’lar ve Firavunlar yer alıyor. İnsanların Habil’le ve Kabil’le başlayan, kan dökülmeden sonuçlanmayan yarışları, bütün insanlığı dikkatli olma yolunda uyarıyor.

*

İnsanlık tarihine geniş açıdan, parçalanmaz bir bütün olarak bakılırsa, iyilikte yarışanların uzun, kötülükte yarışanların kısa ömürlü oldukları görülür. Bunun için bütün insanlar, iyilikleri çoğaltma sorumluluğu taşırlar. İyiliği özendirenlerin çoğunlukta olduğu ülkelerde, hem yaşamak kolaylaşır, hem hayat güzelleşir.

*

İnsanlar dünyanın neresinde yaşarlarsa yaşasınlar, atalarının yitirdikleri Cennet’e dönmelerinin yolu, düşmanlıkları dostluklara dönüştürmekten geçer. İnsanların gönüllerinde taşıdıkları iyilikleri, iyilikte yarışmasını bilenler büyütürler. Onların birbirleriyle yarıştıkları dünyada, bütün insanlığın yaratılışta kardeş olduklarının bilincine varılır.

*

Her dönemde doğrulukta yarışanlar, hiçbir zaman yanlışta birleşmezler, her yerde “Doğru gelirse yanlış gider” demesini bilirler.

28 Kasım 2023, 15:56

TARİH SÜREKLİ YENİDEN YAZILIR SÜREKLİ YENİDEN YORUMLANIR

Devletler insanlara benzerler, doğarlar, büyürler, ölürler. Ancak insanların ömürleri uzatılmazken, devletlerin ömürleri uzatılır.

*

Tarihin her döneminde, sürekli yeniden yapılanarak, yüzyılların bilgi ve bilgelik birikiminden, yararlanmasını bilen devletlerin ömürleri uzun olur. Onlarda kuşaktan kuşağa geçişler, yasal ve kurumsal yapıya kavuşturularak, yüzyıllarca ayakta kalmanın kuralları ve kurumları geliştirilir. Onlar kurallarıyla, kurumlarıyla, tarihte kalıcı izler bırakırlar.

*

Yüzyıllar içinde söylenmemiş sözün olmadığı yönetimlerde, başarının güvercini gece karanlığında değil, gündüz aydınlığında uçar. Aydınlığın öncüleriyle, karanlığın öncülerinin, zaman zaman barıştığı, zaman zaman savaştığı dünyada, kan dökmeyen barışın güvercinleri, her dönemde kan döken savaşın kartallarından daha güçlü olurlar.

*

Kartalların güçlerinin üzerinde güç olduğunu bilen güvercinler, zor zamanlarında meleklerin yetişmesinden kuşku duymazlar. Devletlerin doğmalarının, büyümelerinin, ölmelerinin aşamalarını araştıran, düşünürlerin başında, selefleri ve halefleri olmayan İbn Haldun gelir. Onun paha biçilmez katkılarından hem Doğu, hem Batı yararlanır.

*

Roger Garaudy’nin “Sosyalizm ve İslamiyet” kitabında, açıklıkla ortaya koyduğu gibi, Haldun’un ölümsüz eseri “Mukaddime”yi okuyan Avrupa’lılar, üretimde ve yönetimde düşünce zirvelerinin öncüsüyle karşılaşırlar. İbn Haldun Machiavelli’nin “Hükümdar”ında ulaşılmayan, zengin bilgi ve derin bilgelik gücü gösterir.

*

İlk İnsan’la, İlk Peygamber’le başlayan insanlığın tarihini, Sezai Karakoç kitaplarında Vahiy Medeniyeti’nin tarihi olarak bakar. Arnold Toynbee’nin toplamı yirmiyi aşan medeniyetlerin, hepsinin Kutsal Kitap’lara dayandığını vurgular. Ana kaynaklarla bağlarını yitiren medeniyetler, yüzyıllar varlıkların koruyamazlar.

*

İnsanlık tarihine geniş açıdan, bütüncü bir gözle bakılırsa, doğal hayatın kusursuz yasaları gibi, toplumsal hayatın da eksiksiz yasalarının olduğu görülür. Bu bağlamda tarih ve tabiat, büyük ve eşsiz hazinelerini yapılarında taşırlar. Bunun için çok boyutlu düşünen düşünürler, tarihin küllerinden daha çok sönmeyen ateşine önem verirler.

*

Üretimin ve yönetimin, zamanla geçerliliklerini yitirmeyen yasaları, tarihin derinliklerinde aranır. Siyasal sınırlardan daha çok kültürel sınırların, önem kazandığı Yirmibirinci yüzyılın başında, tarih yeniden yorumlanıyor. Tarihin özünü oluşturan ortak mirastan, yararlanmasını bilme bütün ülkeler için hayati önem kazanıyor.

*

Yeni dönemin yeni kuşakları, yeni gelişmelerin ışığında, tarihi yeni bilgilerle yazma, yeni gelişmelerle yorumlama sorumluluğu taşıyorlar.

29 Kasım 2023, 12:09

GÖNÜLLERİ TAŞLAŞTIRAN AKILLARI BAŞTAN ALAN ÇOKLUK

Ülkelerde çoğunluğu oluşturan, çokluk yolunun yolcuları, doğal hayata verdikleri zararları görmezler, yollarının sonunun ölüme çıkacağını düşünmezler.

*

Amerika başta olmak üzere seküler ülkelerin, her alanı dönüştüren, düşünce ve eylem dünyalarını, “azlık ölümdür, çokluk ölümsüzlüktür” ilkesi belirliyor. Ve uyuşturucu bağımlılığı gibi, çokluk bağımlılığı Holywood’dan, Disneyland’den dünyanın bütün ülkelere ihraç ediliyor, Amerikalılar gibi yaşamak, bir mutluluk olarak sunuluyor.

*

Doğrularıyla, yanlışlarıyla, başarılarıyla, başarısızlıklarıyla,“New York’tan Los Angelas’a Yeni Roma” kitabımızda Amerika ayrıntılı olarak ele alınır. İnsanları yoldan çıkaran çokluk sevdası, Amerikalıların ekonomik, siyasal, kültürel hayatlarında, vazgeçilmez bir yer tutar. Amerika’nın bütün zenginlikleri, açgözlü Avrupalı göçmenler tarafından yağmalanır.

*

“Amerika’nın Bağımsızlık” ve Fransa’nın “İnsan Hakları” bildirileri bütün insanların eşitliğine ve özgürlüğüne vurgu yaparlar. Ancak Amerika’nın göçmenleri, yerlileri insan haklarına ve özgürlüklere hak edecek konumda görmezler. Amerika’yı kuran Avrupalılar, göçmenlere yer açmak için yerlileri topraklarından kovarlar.

*

Dünyanın bütün ülkelerinde insanlar, ellerine geçenleri durmadan çoğaltmada, birbirleriyle gece gündüz yarışıyorlar. Artık hiçbir ülkede, insanlar ellerinde olanlarla yetinmiyorlar. İnsanlar ister İstanbul’da, ister Londra’da, ister New York’ta yaşasınlar, ellerine geçenleri çoğaltma derdine düşerek, çoklukta birinci olmaya çalışıyorlar.

*

İslam öncesi Mekke’lilere benzeyen, Yirmibirinci yüzyıl insanları, evlerinin, arabalarının, yatlarının çokluğuyla öğünüyorlar. Çokluğun önem kazandığı gösteriş dünyasında, herkes birbirini bildikleriyle değil, ellerindekilerle değerlendiriyor. İnsanların ellerindekilerin çokluğu, bildiklerinin çokluğundan daha çok önem kazanıyor.

*

İnsanlar hem uyurken, hem uyanıkken rüyasını gördükleri biriktirme tutkusuyla, av peşinde koşan avcılar gibi, çokluk peşinde koşuyorlar. Çokluğun akıllarını başlarından aldığı insanlar, hiç ölmeyeceklermiş gibi, ellerine geçenleri çoğaltmaya çalışıyorlar. Ve ne kadar çok biriktirilerse, o kadar huzurlu ve güvende olacaklarını sanıyorlar.

*

İkibinli yılların başında, Önce Rusya’nın başını çektiği Komünizm’in, ardından Amerika’nın öncülüğünü yaptığı Kapitalizm’in çökmesiyle, bütün ülkeler sonu gelmeyen savaşlarla, yeni bir dönüşüm öncesinin acılarını yaşıyorlar. Yeni dönemde bütün ülkeler, “Sahte” dinlerden “Gerçek” dinlere dönmenin sancılarını çekiyorlar.

*

Çokluk bağımlısı insanların ellerinde, dünyanın bütün kaynakları, bedevaymışcasına tüketilerek, yeni Nuh Tufan’larına davetiye çıkarılıyor.

30 Kasım 2023, 11:36

S.ZAİM ÜNİVERSİTESİ REKTÖRÜ AHMET CEVAT ACAR HOCA'NIN EVSAHİPLİĞİNDE, ŞABAN SAĞLIK HOCA, OSMAN KOCA, ÖZCAN ÜNLÜ İLE TÜRKİYE'NİN ''GÜL YETİŞTİREN

ADAM''I RASİM ÖZDENÖREN'İN DÜŞÜNCE VE EYLEM DÜNYASINI KONUŞTUK. PANELİ DÜZENLEYEN KÜÇÜK ÇEKMECE İLÇE MEB MÜDÜRÜ MURAT GÖZÜDOK'A TEŞEKKÜR EDERİZ.CÜMLE DERGİSİNİN SEZAİ KARAKOÇ VE RASİM ÖZDENÖREN SAYILARINI YENİ ÖZEL SAYILARIN İZLEMESİNİ DİLİYORUZ.

30 Kasım 2023, 11:47

GÜNDÜZ GÖRÜLMEYEN RÜYA GECE GÖRÜLMEZ

İnsanların doğumdan ölüme giden yolculuklarında, düşündüklerinin rüyalarını görürler, rüyalarını gördüklerini düşünürler.

*

Gerçekleşecek düşüncelerin rüyaları görülür, rüyaları görülen düşünceler gerçekleşir. Hacı Bayram’ın bilgelikleriyle yoğrulan topraklarda, kabul edilmeyecek dualar edilmez, gerçekleşmeyecek rüyalar görülmez. Anadolu’da “Allah kabul etmeyeceği duayı ettirmez” denilerek, hiçbir duanın karşılıksız kalmayacağına inanılır.

*

İnanan insanların gece, gündüz gördükleri rüyalar, zaman içinde ete kemiğe bürünürler, işte görülen rüya diye göze görünürler. Bu yüzden büyükler, Van Gölü’nün inci kefalleri gibi, akıntıya karşı giden küçüklere, “Gördüğünüz rüyalar gerçek olsun”diye dua ederler. Anadolu’da dünyanın, bir ömür süren rüya olduğu bilinir.

*

Hayatın bütün aşamalarında insanların güçlerinin, açıklıklarından ve içtenliklerinden kaynaklanır. İnsanları aynı annenin, aynı babanın çocukları bilenler, Allah’ın bilgisinin üstünde bilgi, gücün üstünde güç olmadığını bilirler. Allah isterse çöllerin, ormanlara dönüşeceğini inanırlar, Kıyamet kopuyor olsa bile, ellerindeki fidanları toprağa dikerler.

*

Dünyada ülkeler durdukları yerde durmazlar, iyilikleri özendirenler çoğunluklarını korurlarsa, üretim güçlerini büyütürler, azınlığa düşerlerse üretim güçlerini düşürürler.Tarihin her döneminde ülkelerin üretimdeki ve yönetimdeki canlılıkları, insanların birbirleriyle iyi rüyaları özendirmede, kötü rüyaları önlemede yarışmalarından kaynaklanır.

*

İyilikte yarışan insanlar, önleyemedikleri yanlışlıkları, özendirdikleri doğruluklarla dengeleyerek, çevrelerindeki bütün insanları, iyilik yapmaya yönlendirirler. Onların çoğunlukta olduğu ülkelerde, insanların gözlerinin önüne geçmiş yıllarda yapılan yanlışlar gibi, gelecek yıllarda yapılacak doğruluklar gözlerinin önüne serilir.

*

Geçmişin kapanmayan kapalı yaraları, gelecekte ortaya çıkacak, açık yaralarını iyileştirmede, köklü önlemler alınarak kapatılır. Geçmişin zamanı geçmiş sorunlarına bulunan, zamanı geçmiş çözümler, geleceğin zamanı gelmemiş sorunlarına, zamanı gelmemiş çözümler olmazlar. Hiçbir zaman yaşanan geçmiş, yaşanacak gelecekte tekrarlanmaz.

*

Yirmibirinci yüzyılın barış dünyasına giden yol, ülkelerin tek başlarına değil, bütün ülkelerin birbirleriyle elbirliği, güçbirliği, işbirliği yapmalarıyla açılır.Savaş yıllarının barış yıllarına dönüşmesi, ülkelerin geçmiş yılların çatışma alanlarından önce, uzlaşma alanlarında yoğunlaşmaları hayati önem taşır. Dünya geçmişe değil, geleceğe bakanlarla yaşanır kılınır.

*

Ülkeler rüyasını gördükleri dünyayla karşılaşırlar, Yitik Cennet’in rüyasını görenler, yeryüzünü bir Cennet’e dönüştürürler.