Prof. Dr. Nazif Gürdoğan Yazar, Akademisyen

Ocak 2024

35 yazı

1 Ocak 2024, 12:36

SÜREKLİ BARIŞ İSTEMEYENLER KESİNTİSİZ SAVAŞLARIN ÖNÜNE GEÇEMEZLER

Son yüzyıllarda arka arkaya gelen yerel ve küresel savaşlarla, barış isteyen insanların hayatları, hem anlamsızlaşıyor, hem değersizleşiyor.

*

Ülkelerin birbirlerine bağımlı olduğu kare dünyada, savaş olmaz derken savaşlar birbirini izliyor. Güç kazanmada savaş her şeydir, savaş için her şey yapılır diyen Batı ülkeleri, dünyanın her yanında kan gölleri oluşturuyorlar. Filistin başta olmak üzere, bütün ülkelerde yaşlı, kadın, çocuk demeden büyük kıyımlar yapılıyor.

*

İsrail Gazze’de, Amerika ve Rusya gibi, sivil asker ayrımı yapmadan, bütün yapıları yakma yıkma yolunu seçiyor. Aralarında hiçbir sorun olmayan insanların, birbirlerini öldürmeleri savaşların en dehşet verici yanını oluşturuyor. Değersiz ve ilkesiz yöneticiler, konumlarını güçlendirmek için barıştan daha çok savaş isterler.

*

Ülkelerin savaş bağımlısı yöneticileri, insanları öldürme gücü olan savaşı, yaşatma gücü barışa tercih ederek, savaşların bedellerini bütün dünyaya ödetiyorlar. Savaşlar sorunları çözmezler karmaşık hale getirirler. Savaşlar kan ve gözyaşı dökülmesi yanında, büyük iç ve dış göçlere yol açarak, acıları ileri boyutlara taşırlar.

*

Ülkelerin bilgisayar ortamında buluştuğu dünyada, her ülke silahlı güçlerinden önce, silahsız güçleriyle ayakta kalır. Ülkeleri “Savaş istiyorum öyleyse varım” diyen yönetenler değil, “Barış istiyorum öyleyse varım” diyen yönetilenler ayakta tutarlar. Yönetilenlerle kavga yüklü savaş bulutları, sevgi yüklü barış bulutlarına dönüşürler.

*

Savaşlar cephelere gidenlere değil, gitmeyenlere kolay gelir. Bu yüzden savaş kararları alınırken, yönetenlerin oylarıyla birlikte, yönetilenlerin oylarına da yer verilirse, barışa giden yolların, ne kadar çok oldukları görülür. Sorumluluk taşıyan aydınlar, bütün ülkelerde barışa giden yolları genişletilerek, sürekli açık tutmaya çalışıyorlar.

*

İnsanlık tarihi boyunca açıkca görüldüğü gibi, insanları öldürmede değil, yaşatmada yarışan ülkeler, barış dünyasının güvencesi olurlar.

2 Ocak 2024, 11:44

HUKUK DEVLETİN DEMOKRASİ MİLLETİN VİCDANIDIR

İkibinli yılların ilk yarısında, Türkiye'de önemli ekonomik, siyasal, kültürel dönüşümler bekleniyor. Sağlıklı kültürel doku, güçlü ekonomik yapı oluşturulmasında, bütün kurumlarıyla, bütün kurallarıyla işlerlik kazanmış demokratik yönetimin, yasal kaynağını oluşturacak anayasa çalışmaları, gündemdeki yerini koruyacaktır. Türkiye''deki yasal ve siyasal dönüşüm, ekonomik ve kültürel dönüşümün çok gerisinde kalmıştır.

*

İkibinli yılların başında iletişim ve ulaşım alanındaki gelişmeler, Soğuk Savaş döneminin ekonomik paradigmalarıyla birlikte, hukuk paradigmalarını da büyük ölçüde değiştirmiştir. Artık dünyanın hiçbir ülkesinde kapalı ekonomik yapılara yer olmadığı gibi, kapalı yasal düzenlemelere de yer yoktur. Türkiye''nin dünyanın ilk on ülkesi arasına girmesi için, uluslararası ekonominin ve küresel hukukun kurumlaryla ve kurallarına uyum sağlaması gerekir.

*

Aydınların aynasındaki Türkiye''nin, Türkiye''nin aynasındaki aydınların geleceği, hukuksuz ekonominin, ekonomisiz hukukun olmayacağının, toplumun bütün kesimlerince benimsemesine bağlıdır. Türkiye ekonomisini dünyayla bütünleştirmede gösterdiği başarıyı, hukukunu dünyaya açmada gösterememiştir. Bu yüzden Türkiye ihracatını artırmada, ithalatını azaltmada büyük güçlüklerle karşılaşmaktadır.

*

Türkiye''nin yasal ve siyasal açıdan yeniden yapılanmasında en büyük atılım, dünyanın ulaştığı uluslarüstü değerler ışığında hazırlanan yeni bir anayasa olacaktır. Son altmış senede, her on yılda bir kesintiye uğrayan demokratik yönetim, yasal düzenlemelerle, bütünlük ve süreklilik kazanacaktır. Bu süreçte en büyük görev, düşünce özgürlüğü kadar, eleştiri özgürlüğünün de, yorulma bilmez savunucuları olan aydınlara düşmektedir.

*

Türkiye son sözü devletin söylediği bir yasal yapıdan, son sözü milletin söylediği bir yasal yapıya geçmek zorundadır. Milletten daha güçlü, milletsizleştirilmiş bir devlet yapısıyla, Türkiye''nin demokratik yönetimini güçlendirmesi mümkün değildir. Dünyanın her yerinde ülkelerin gücü, güvenlik yapılarından önce, yasal yapılarına dayanır.Hukukuna güvenilmeyen ülkelerin, yönetimlerine hiçbir ülke yönetimi güvenmez.

*

Dünyada “iyi” dayatmacı, “kötü” demokratik yönetim yoktur. En başarısız demokratik yönetimler, toplumlarına en başarılı dayatmacı yönetimlerden daha saygılı ve daha yararlı olmuşlardır. Dayatmacı yönetimler dünyadaki bütün ülkelerin afyonudur. Dünyadaki bütün yerel ve küresel savaşlar, uluslararası hukuku ayaklar altıa alan yönetimlerden kaynaklanır.

*

Demokrasi bütün temel hak ve özgürlüklerin güvencesidir.

*

Demokrasinin gücüi beslendiği hukuktan kaynaklanır.

*

Hukukun değişmez, ana kaynağı kutsal kitaplardır.

3 Ocak 2024, 12:30

YENİLİKÇİ KURULUŞLARDA BAŞARI TAKIM ÇALIŞMASINA DAYANIR

Bu yazı daha önce 14.01.2022 tarihinde de yayımlanmıştı.

Ülkelerin üretim güçleri, yalnızca doğal zenginliklerinden kaynaklanmaz. Bunun için doğal kaynak zengini Brezilya yoksulken, doğal kaynak yoksulu Japonya zengindir. Denizlerdeki balıklar yakalanmadan yenilmezler, yeraltındaki madenler yerüstüne çıkarılmadan değerlendirilmezler. Yeraltındaki ve yerüstündeki kaynaklar, “ben” değil “biz” diyen kuruluşlarda, yüzyılların içinde zenginleşen, üretim ve yönetim birikimiyle, ürünlere dönüştürülerek, ekonomiye kazandırılırlar.

*

Sanayi toplumlarının bilgi toplumlarına dönüşmeleriyle, kuruluşların üretim güçlerini büyütmede ağırlık, birbirleriyle el ele uyum içinde çalışan, dönüştürücü takımlara kaymaktadır. Takımların temelinde mükemmelliği, arama ve bulma yolunda, hoşgörü ve yardımlaşma vardır. Takım çalışmalarında her zaman, dürüstlük ve karşılıklı güven, en önde gelir. Bu yüzden kuruluşlarda, takım çalışmasının ortaya çıkardığı sinerji, vazgeçilmez bir yer tutar.

*

Ulaşımdaki, iletişimdeki ve yardımlaşmadaki gelişmeler, takımların gücüne güç katarak, ürünlerin ve hizmetlerin üretiminde, büyük bir devrim yapmışlardır. Dünyada takım halinde, birlikte öğrenmenin öncüsü Peter Senge’nin vurguladığı gibi:”Takımın aklı takımda yer alanların, her birinin aklından çok daha büyüktür.” Takımlar dünya pazarlarında, kuruluşların en güçlü silahlarıdır. Silikon Vadisindeki kuruluşların başarılarının temelinde, takım çalışması yatmaktadır.

*

Dünyada ekonomiden kültüre her alanda, köklü dönüşümlere yol açan bilgi toplumu kuruluşları, çok boyutlu amaçlarını, takım çalışmalarıyla gerçekleştirmişlerdir. Onlar ordulardan daha çok, futbul takımlarına benzeyen yapılarıyla, birbirleriyle paylaşmanın ve dayanışmanın, en güzel örneklerin vermişlerdir. Öncülerin dünyasında üretimi takımlar geliştirir, başarıyı kuruluşlar kazanır. Bunun için Steve Jobs “Apple bir takım oyunudur” demektedir.

*

Ekonomi kitaplarında sermaye, emek ve doğal kaynakların üzerinde önemle durulursa da, artık bütün dünyada üretim faktörlerinin başında, yardımlaşmayla kuram ve uygulama gücüne, büyük açılımlar kazandıran, takım çalışmasına yatkın, üretme susuzluğu çeken, çok kültürlü, çok renkli, çok dilli insanlar geliyor. Onlar akıl güçlerinden önce, duygu güçleriyle sürekli zenginleştirilen, bilgi ve bilgelik birikimine, yeni açılımlar kazandırmaktadırlar.

*

Bilgi toplumlarında ekonomik hayatın ilkeleri gibi, siyasal ve kültürel hayatın ilkeleri de durmadan değişmektedir. Bütün kuruluşların dünyadaki değişmelere ayak uydurmaları, karşı karşıya oldukları sorunların çözümünde, sanayi toplumunun yöntemlerindan daha çok, bilgi toplumunun yöntemlerinden yararlanmalarına bağlıdır. Kuruluşların küçük takımlarla, düşünen akılları çoğaltmadan, yapılan işleri azaltmaları mümkün değildir.

*

Kuruluşlarda takımların başarıları, görünen zenginliklerinden değil, görünmeyen zenginliklerinden kaynaklanır.

*

Güçlü kuruluşlar sorumlulukların paylaşıldığı, futbol takımlarını örnek alan işletmetlerdir.

*

Başarılı takımlarda her alanda, herkes takım için, takım herkes için bilinir.

4 Ocak 2024, 12:00

EBU HANİFE MATURİDİ YESEVİ ÜÇLÜSÜNE DAYANANLAR BİRBİRLERİYLE ÇATIŞMAZLAR

İznik’ten Saraybosna’ya, Şam’dan Kahire’ye Osmanlı coğrafyasının bütün şehirlerinin odağında, “Peygamber Şehiri” Medine’yi izleyen cami, medrese, çarşı üçlüsü görülür. Camilerin toplayıcılıkları, çarşıların zenginlikleri, aralarında ayrım gözetmeyen eğitim kurumlarından kaynaklanır. Türklerin tarihlerinde, hayatı bütün boyutlarıyla zenginleştiren ve dönüştüren, üçlü ve güçlü çekirdek yönlendirici olur.

*

Erol Güngör’den Mehmet Genç’e “Osmanlı” sevdalıları, uzun ömürlü devletin kuruluşunu, büyümesini, küçülmesini “mucizevi” bulurlar. Osmanlı Devleti’nin yöneticileri, ilk yıllarından son yıllarına kadar, eğitime çok önem verirler. Osmanlı döneminde Bursa, Edirne, İstanbul yanında, geleceğin sultanlarının sancak beyliği yaptığı Manisa, Kütahya, Amasya Anadolu’nun eğitim ve kültür merkezleri olurlar.

*

Osmanlı Devleti’nin temelleri Bursa’da, İznik’te Osman Gazi, Orhan Gazi gibi yöneticiler tarafından atılır. Onların erdemli yönetimlerinde devlet, Farabi’nin “Erdemli Devlet”i olma yolunda, Anadolu’dan halka halka genişleyerek, bütün dünyaya açılır. Fatih’le Avrupa’da Roma yüzyılları kapanır, Osmanlı yüzyılları başlar. Fatih “İkinci Roma”yı başşehir yaparak, “İki Kıta’nın, İki Deniz'in Sultanı" görevini yüklenir.

*

İkinci Halife Ömer’in Kudüs’ün yönetiminde izlediği yolu ve yöntemi, Fatih İstanbul’da ve Saraybosna’da izler. Osmanlı’yı bir “Avrupa Devleti”ne, bir “Dünya Gücü”ne dönüştürür. Sultan Osmanlı coğrafyasında öncülük yaptığı, herkese açık, ders odaklı, duvarsız, kapısız, birlikte öğrenmeye, birlikte öğretmeye dayanan eğitim kurumlarına öncülük yapar. Ve Osmanlı Devleti’ni Avrupa’nın en büyük gücü konumuna taşır.

*

Türklerin Anadolu’daki bin yıllık tarihlerinde, Büyük Türkistan ve Balkanlar İstanbul’da buluşurlar. İstanbul Avrupa’dan gelen İbn Arabi, Asya’dan Gelen Mevlana, Anadolu’da Yunus’a kapılarını sonuna kadar açar. Türkçülük yapmayan Türklerin, tarihlerinin doruk noktasına İstanbul’da ulaşılır. Ebu Hanife’yle, Maturidi’yle, Yesevi’yle, “Temel Kaynak”ların ışığında, Osmanlı Devleti’ni büyük ve güçlü kılan, ana referans çerçevesi belirlenir.

*

Öğrenmenin ve öğretmenin zamanı, yeri, yaşı olmaz diyenler, ürünleriyle, hizmetleriyle, bilgilerle, dünyanın üretim ve yönetim yapısını dönüştürürler. Onlar hangi ülkede yaşarlarsa yaşasınlar, yönetilenlerin üretim güçlerine, yönetenlerin yönetim yeteneklerine yeni açılımlar kazandırırlar, yeni üretim alanları açarlar. Bu yüzden başta Fatih ve Kanuni olmak üzere, Osmanlı sultanları eğitime hem öncelik, hem önem verirler.

5 Ocak 2024, 11:37

TÜRKİYE'NİN YİRMİNCİ YÜZYILINDA YAHYA KEMAL DÜNE MEHMET AKİF BUGÜNE NECİP FAZIL YARINA BAKAR

İstanbul'un kapılarını Türklere açtıktan sonra, Ayasofya’yla yetinmeyen Fatih, Cami’si ve çevresinde yer alan eğitim kurumlarıyla, arkasında kalıcı izler bırakır. Mehmet Akif’in gençliği, Fatih’in Fatih’inde geçer. Baba tarafıyla Balkan’lardan, anne tarafıyla Türkistan’dan değerler taşır. Yenilikçi yanını baba, duyarlı yanını anne tarafından alır. Türk ve İslam coğrafyasının her ülkesinde bilinir, düşünceleriyle, şiirleriyle, eylemleriyle çığır açıcı olur.

*

Mehmet Akif’in ilk eğitimini, Fatih medresesinin hocalarından, babası Mehmet Tahir’den alır. Eğitimi sırasında Arapça, Farsca, Fransızca öğrenir, Gülistan’ı, İhya’yı, Mesnevi’yi,Lamartin’i yazıldığı dillerden okur. Nurettin Topçu’nun önemle vurguladığı gibi, yazdıklarıyla yaşadıklarını bütünleştirir, düşünceleri eylemlerini, eylemleri düşüncelerini yansıtır. Ve çevresinde ulaşılmaz içtenliğiyle, erişilmez dürüstlüğüyle bilinir.

*

Mehmet Akif, Yahya Kemal, Necip Fazıl, Son Peygamber’in duasını alan İstanbul’un, Topkapı’da okunan Kur’an’larla, Ayasofya’da okunan ezanlarla korunduğuna inanırlar. Onlar Osmanlı coğrafyasından, Anadolu coğrafyasına çekilmenin sancılarını yaşarlar, ancak ümitlerini hiçbir zaman yitirmezler. Hep birlikte Anadolu’ya, “Sahipsiz olan memleketin batması haktır / Sen sahip olursan bu vatan batmayacaktır” diyerek, yol gösterirler, yapılması gerekenleri anlatırlar.

*

Yahya Kemal dünü bugüne taşır, Mehmet Akif bugünü kurtarmaya çalışır, Necip Fazıl yarına bugünden bakar. Onlar “Türkçülük yapmayan Türkçüler inanırlar, inanan Türkler Türkçülük yapmazlar” diyenlerin, arasında en önlerde yer alırlar. O “Bin atlı akıncılar” Anadolu’da kimsenin dilinden düşmeyen şiirleriyle, Mehmet Akif’in İpek’i, Yahya Kemal’in Üsküp’ü sınırların dışında kalsa da, Bursa’sıyla, İstanbul’uyla, Edirne’siyle Küçük Asya’yı korurlar.

*

Her üçü kol kola girerek, “Tek dişi kalmış” Batı’nın özenilecek yanlarının Doğu’dan ödünç alındığını dile getirirler.Onlar Cumhuriyet’in öncesini yok sayanlara,“Zulmü alkışlayamam,zalimi asla sevemem /Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem” demekten geri durmazlar. Mehmet Akif’in “Milli Marşı”, Yahya Kemal’in “Süleymaniye’de Bayram Sabahı”, Necip Fazıl’ın “Sakarya Türküsü” Anadolu’da, bütün kuşaklar tarafından ezbere bilir.

*

Üç büyük şair hem düşünceleriyle, hem eylemleriyle, Anadolu’daki bin yıllık tarihten yola çıkarak, “ Allah’a dayan, sa’ye sarıl, hikmete ram ol / Yol varsa budur'' bilmiyoruz başka çıkar yol diyerek, gelecek kuşaklara, değişmeden gelişmenin yol haritasını verirler. Onlarla Anadolu’nun bin yıllık tarihi yeniden yazılır, yeniden yorumlanır. Ve şiirleriyle edebiyatların medeniyetlerin rüzgar kanatlı atları olduklarını anlatırlar.

6 Ocak 2024, 12:36

ŞAİRLER MEYVALARDA AĞAÇLARI AĞAÇLARDA ORMANLARI GÖRÜRLER

Doğu ve Batı hesaplaşmasının doruk noktasına ulaştığı bir dönemde, hem Asya’ya, hem Avrupa’ya açık öncü edebiyatçılar, bütün Türk ve İs¬lam dünyasına ışık tutarlar. Anadolu’nun yüzakı şairler, Cumhuriyet’in “Tek Partili” döneminde, yöneten azınlığın değil, yönetilen çoğunluğun sözcüleri olurlar. “Şair Düşünür”ler, Anadolu insanının düşünen akılları, gören gözleri, konuşan dilleri, yazan kalemleri olma sorumluluğunu yüklenirler.

*

Türkiye’nin Yirminci yüzyılına bakanlar, Mehmet Akif’in, Yahya Kemal’in, Necip Fazıl’ın şiirlerinin ekonomik, siyasal, kültürel hayata yansıdıklarını görürler. Onların geçmişten geleceğe bakan, düşünce ve eylem yüklü şiirleriyle, Anadolu Yirmibirinci yüzyıla hazırlanır. Onlar milletten gelen bir istekten daha çok, devletten gelen bir baskıyla, dış görünüşte Avrupa’ya benzemeye çalışmanın, işe yaramadığını ortaya koyarlar.

*

Ağaçların meyvalarıyla değer kazandıkları gibi, ülkeler de bir ayakları geçmişte, bir ayakları gelecekte olan, şairleriyle güç kazanırlar. Türkiye’nin bilgi ve bilgelik dünyasındaki şairler, düşüncelerini şiirlerine şiirlerini eylemlerine yansıtarak, Anadolu’nun Yirminci yüzyılını şairler yüzyılına dönüştürürler. Onlar bıraktıkları silinmez izlerle, kökleri geçmişte, dalları gelecekte olan, Sultanahmet avlusundaki çınarlara benzerler.

*

Büyük şairler meyvalarda ağaçları, ağaçlarda ormanları görmesini bilirler. Şairler şiirleriyle düşünürler, şiirleriyle eylem yaparlar, şiirleriyle konuşurlar. Mehmet Akif savaşı şiirle, Yahya Kemal tarihi şiirle, Necip Fazıl düşünceyi şiirle buluşturur. Çığır açıcı şairler, hayatın hiçbir alanında, gerçekleşmeyecek rüyaları görmezler. Allah’ın kabul edilmeyecek duaları ettirmeyeceğini düşünürler, geri çevrilmeyecek dualar ederler.

*

Şair düşünürler savaş yıllarının Anadolu’sundan, “Tek dişi kalmış” Avrupa’ya bakarlar, savaşları şiirlere, şiirleri savaşlara yansıtarak, savaş yüzyılına ayna tutarlar. Onlar “Doğacaktır sana vadettiği günler Hakk’ın / Belki yarın, belki yarından da yakın” demesini hiç unutmazlar. Ve son savaştan yola çıkarak, bütün taşları yerinden oynatılan Anadolu’nun, yeniden inşa edilmesi için, izlenmesi gereken eksiksiz bir yol haritası sunarlar.

*

Anadolu’da kutsal kültürle, seküler kültürün birbirine karıştığı, her şeyin altüst olduğu bir dönemde, şairler bütün kötümserlik bulutlarını dağıtırlar. Dünyanın her ülkesinde, şairler barışın peşinden koşmazlar, barış şairlerin peşinden koşar. Doğu’yla Batı’nın karşılaşma coğrafyası, Türk ve İslam dünyasında son yüzyıla şairler damgalarını vururlar. İki dünyanın çok boyutlu hesaplaşmasında şairler, dönüştürücü sorumluluklar yüklenirler.

7 Ocak 2024, 11:40

DEM ÖĞRETMEN AKADEMİ'ye teşekürler

DEM ÖĞRETMEN AKADEMİ'ye teşekürler. Sezai Karakoç'un vurguladığı gibi tek medeniyet vardır. O medeniyet: "VAHİY MEDENİYETİ"dir. Bu bağlamda Dinleri afyon olarak gören MARX fena halde yanıldı. Ahlakın kaynağı olarak gören WEBER doğrulandı. İSLAM İKİ DÜNYA MEDENİYETİDİR. ''YA DÜNYA AHİRET'' demez ''HEM DÜNYA HEM AHİRET'' der.

7 Ocak 2024, 12:29

AKİF İNAN GİBİ ARKASINDA KALICI İZLER BIRAKANLARIN DEFTERLERİ KIYAMET'E KADAR KAPANMAZ

Şiirde düşünceye dönüşen duygu gerçek, duyguya dönüşen düşünce güzeldir. Şairler düşünceyi duyguya, duyguyu düşünceye dönüştürmenin öncüleridirler. Şairlerin zamanı aşan şiirleriyle, düşüncelerle duygular, duygularla düşünceler, büyük rüyalar görürler. Her insanın gönlünde uyuyan şiirler vardır. Şiiri olmayan hayatın rüyası olmaz. Şairler insanların gönlünde uyuyan şiirleri uyandırırlar. Dünyanın şiirini yakalayanlar, hayatlarının rüyalarını görürler.

*

Güzelin şiiri güzel olduğu gibi, güzelin rüyası da güzel olur. Şiiri yazılanın rüyası görülür, rüyası görülenin şiiri yazılır. Cahit Zarifoğlu'nun “Yedi Güzel Adam”ı gibi, güzel adamlar güzel olanı görürler, gereğini yaparlar, güzellik yolundan ayrılmayan şairler, güzel rüyalar görürler, gereğini yaparlar. Onlar eylemlerini rüyalarından, düşüncelerini hayatlarından ayırmazlar. Ve rüyası görülmeyen şiirlerin yazılmayacaklarını, şiirleri yazılmayan düşüncelerin gerçekleşmeyeceğini bilirler.

*

Mavera Dergisi'nin kurucu şairlerinden olan Akif İnan, büyük rüyalar gören, gördüğü rüyaları şiire ve eyleme dönüştüren, eylemi şiirden, şiiri eylemden ayırmayan, güzel şairlerin arasında yer alır. İnan şiirinde, düşünceyi duyguyla bütünleştirdiği gibi, şiirini de eylemiyle bütünleştirmiştir. Eğitimciler Birliği Sendikası'nın Kurucu Başkanlığı'nı yüklenerek, gördüğü büyük rüyaları, şehir şehir dolaşarak bütün Anadolu'ya anlatmıştır.

*

“Zaman” başlıklı şiirindeki mısralarında vurguladığı gibi: “Büyük rüyalarla geçmişse ömür / Hiç yanmam ölümün her çeşidine” demekten, hiçbir zaman geri durmamıştır. Onun düşünce ve eylem dünyasında, büyük rüyalar görülmeyen günler, yaşanmış sayılmazlardı. İnan'ın “Hicret” ve “Tenha Sözler”deki şiirlerinin her birinde, güzelliği arayanlar ve doğru düşünmeyi sevenler için, eylem yüklü dizeler vardır.

*

Eyleme dönüşen düşünceler, İnan'ın şiirlerini okuyanların hayatlarıyla birlikte, rüyalarının vazgeçilmez kızıl elmasına dönüşürler. İnan'ın şiirleri gibi, denemeleri de, okuyanlarının bilinçlerine yerleşirler, yalnızca düşüncelerle değil, eylemlerle de donatırlar. Sözün sultanlarını sevenler, gerçekleşmeyecek rüyalar görmezler. Her şiir ustası, bir söz öncüsü olduğu kadar, ‘bir öğrenmesini öğrenme ve bir öğretme’ öncüsü de olur.

*

Şiiri sevenler, hem öğrenirler, hem öğretirler. Onlar en güzel, en etkili öğrenme yolunun öğretmek olduğunu bilirler. Onların en çok sevdikleri kimseler, şiirleriyle ilgili sorular soranlar ve kendileriyle aynı görüşleri paylaşmayanlardır. İnan sevdikleriyle birlikte, ömrünü büyük rüyalar gören eğitimcileri eğitmeye, onları şiirlerle, kitaplarla, eylemlerle silahlandırmaya adamıştır. Onun temellerini attığı “Sendika” kurumsallaşarak, eğitim dünyasının öncü ve sürükleyici gücü olmuştur.

*

Ülkeleri, rüyalarını gerçekleştirmesini bilenler dönüştürürler.

*

Zamana adanan şiirler yazanlar, büyük rüyalar görürler.

*

Şairsiz ülkeler,arkalarında kalıcı eserler bırakamazlar.

8 Ocak 2024, 12:29

YİRMİBİRİNCİ YÜZYILIN BİR SOYKIRIM YÜZYILI OLMASININ ÖNÜNE ELLERİNDE "MUSA'NIN ASA"SI OLANLARLA GEÇİLİR

Batı dünyası İsrail'in peşinden giderek, devlet terörüyle bütün İslam dünyasını, büyük bir Filistin'e dönüştürdü. Artık Irak'tan Afganistan'a, Yemen'den Mali'ye, her Müslüman ülke, her gün onlarca insanın öldürüldüğü bir Filistin. İsrail'in saldırı odaklı, sözde savunma stratejileriyle, hem Yirminci, hem Yirmibirinci Yüzyıl, milyonlarca insanın hayatını kaybettiği, bir 'cinayetler yüzyılı' , bir 'soykırım yüzyılı' oldu.

*

Geçen yüzyılda Amerika'nın Irak'ı işgal ederek yakıp yıkması gibi, yeni yüzyılda İsrail Gazze'yi yakıyor, yıkyor. Her iki işgalde de, sayısız cinayet işlendi. Irak'ı Afganistan izledi, ardından Libya,Surye ve Yemen geldi. Geçmişte Avrupalıların, Endülüs'te ve Balkanlar'da işledikleri cinayetleri, İsrailliler ve Amerikalılar, bir bir Filistinleştirdikleri, Müslüman ülkelerde tekrarlıyorlar.

*

İsrail'in Filistin'de izlediği stratejiyi, Amerika dünyada izleyerek, devlet terörünü, dış politikasının temeline yerleştirdi. Nasıl Siyonistler Almanya'da Yahudilerin gördükleri baskıyı ve şiddeti, sürekli gündemde tutarak, Filistin'de işledikleri cinayetleri gözden uzak tutmaya çalışıyorlarsa, Amerikalılar da, New York'a yapılan saldırıyı bahane ederek, bütün dünyada terör rüzgarları estiriyorlar.

*

Müslümanlar Avrupa'da kendilerine karşı işlenen cinayetleri, sürekli tekrar ederek, başkalarına baskı ve şiddet uygulamayı doğru bulmazlar. İslam kültüründe, çekilen sıkıntıları, karşı karşıya kalınılan güçlükleri, her yerde durmadan anlatmak,iyi karşılanmaz. İnananlar için şikayet etmek, kusuru başkalarında aramak sorumluluktan kaçmaktır. İslam kültürde, Cehennem dışarıda aranmaz, içeride aranır. Kimse kötülüklerin kaynaklarını dışarıda aramaz, herkes içeride arar.

*

'Cinayetler yüzyılı'nın sonunu getirmek için, Müslüman ülkeler kendi sorunlarıyla ilgilendikleri kadar, komşu ülkelerin sorunlarıyla da ilgilenmelidirler. İslam dünyasında işlenen cinayetleri önlemede ve uluslararası gündeme taşımada, en büyük sorumluluk Türkiye'ye düşmektedir. Komşularının dertleriyle dertlenmeyen Türkiye'nin sorunlarını, hiçbir ülke kendi sorunları olarak görmez.

*

Cinayetlerin her yıl katlanarak arttığı yüzyılda, Müslüman ülkelerin sorunları, kendilerini gündüz gözüyle yenileyememekten kaynaklanıyor. Türkiye ile birlikte bütün İslam dünyasının kendisini yenileyebilmesi, kültürünün küllerini değil, kor ateşini geçmişten geleceğe taşıması gerekir. Aydınların ana görevi, hayata renk ve tad veren kültürlerin küllenmesini önlemektir.

*

Tarih içinde, terörü savunma politikası haline getiren devletlerin, uzun ömürlü oldukları görülmemiştir. İsrail döktüğü kanların oluşturduğu gölde boğulacaktır. Amerika başta olamak üzere, Batı dünyası, 'öldürüyorum öyleyse varım' diyerek,varlığını koruyamaz. Dünyada suçsuz bir insanı öldüren,bütün insanlığı öldürür, suçsuz bir insanı yaşatan bütün insanlığı yaşatır. Ayrım gözetmeden çocukları öldüren Firavun'ların karşılarına er ya da geç elinde 'Asa'larla Musa'lar çıkarlar.

9 Ocak 2024, 12:51

FİLİSTİN'DE BARIŞA GİDEN YOL KUDÜS KAPISI İSTANBUL'DAN GEÇER

Köklü paradigma değişimlerinin yaşandığı bir dönemde, seküler kültürün gücü, büyük ölçüde sarsılmıştır. Doğu'dan Batı'ya, bütün dünyada kutsal kültürün yıldızı parlıyor. Artık dünyada Doğulularla Batılılar değil, kutsalla seküler kültüre dayanan medeniyetler çatışıyor. Çatışma medeniyetlerin seküler boyutunu oluşturan ekonomik alandan, kutsal boyutunu oluşturan metaekonomik alana kaymaktadır. İki kültür arasındaki çatışma, ulusal sınırları aşarak, uluslararası boyutlar kazanmıştır.

*

Medeniyetlerin metaekonomik kaynağını oluşturan kutsal kültürün değerleri, tarihin ilk çağlarından beri, Batı'dan Doğu'ya doğru değil, Doğu'dan Batı'ya doğru akmıştır. Batı dünyasında kutsal kültür adına ne varsa, hepsi Doğu dünyasından ödünç alınmıştır. Doğu kutsal, Batı seküler kültürün anavatanıdır. Peygamberler diyarı Kudüs Doğu'yla Batı'nın hem çatıştığı, hem de yarıştığı savaş ve barış şehiridir. Bunun için Kudüs, Doğunun olduğu kadar Batı'nın da düşünce ve eylem dünyasında vazgeçilmez bir yer tutar.

*

Kutsal kültürün “kurşun yükünü” bir ömür boyu omuzlarında taşıyan Erdem Bayazıt''ın en büyük arzusu, Anadolu insanı için Kudüs''ün önemini anlatan bir “Üsküdar Risalesi” yazmak olmuştur. “Risaleler”e eklenecek şiirin ilk dizesi de “Kudüs Kapısı Üsküdar” olması düşünülmüştür. Bayazıt son aylarında benden, Ahmet Yüksel Özemre''nin kitapları başta olmak üzere, bütün Üsküdar sevdalılarının kitaplarını istemişti. Çalışma masasını Üsküdar ve Kudüs kitaplarıyla doldurmuştuk. Ancak Bayazıt'ın istediğini yazmaya ömrü yetmemiştir.

*

Kudüs, Konya, Bursa, İstanbul gibi, “Yetmişiki millete bir gözle” bakan, şehirlerin başında gelir. Dörtyüz yıllık “Osmanlı Barışı” döneminde, Anadolu insanı, kendisini Kudüs''ün fatihi olarak değil, koruyucusu olarak görmüştür. Kudüs''ün fatihleri peygamberlerdir. Kutsal kültürün yoğurucusu ve kilometre taşları olan, peygamberlerin şehirleri karşısında, seküler kültürün şehirleri güçlerini bütünüyle yitirirler.

*

Şehirler kapılarını, orduları büyük olanlardan daha çok gönülleri büyük olanlara açarlar. Gönüllerin büyüklüğü ise, seküler kültürden değil, kutsal kültürden kaynaklanır. Şehirleri güçle ele geçirenler, güçle şehirlerden çıkarılırlar. Kutsal kültürde şehirler, Medine gibi, Mekke gibi, kan dökülmeden fethedilirler.Medine'yi Kur'an, Mekke'yi Mekke'li Son Peygamber, kimsenin kanını akıtmadan, kimsenin burnunu kanatmadan fethederler.Kur'an'da suçsuz bir insanı öldürenin, bütün insanlığı öldürdüğü önemle vurgulanır.

*

Yirmi birinci yüzyılda, Doğu'yla Batı yeniden Kudüs''te buluşmalıdır. Kudüs barış şehridir. Kudüs''te savaş olursa, hem Doğu''da, hem de Batı''da barış olmaz.Kudüs''te barış olabilmesi için, Doğu'nun ve Batı''nın İstanbul''da elele vermesi gerekir. Anadolu'da denildiği gibi : "Bir göz ağlarken bir göz gülmez." Gazze ağlarken, bırakın Tel Aviv'i, ne Washington, ne Londra, ne Berlin güler. İstanbul iki gözün birlikte güldüğü, Medine'yle Roma'nın, barış içinde birlikte yaşadığı şehirdir..

*

Kudüs''te barışın koruyucusu İstanbul''dur.

*

Üsküdar İstanbul''da Kabe toprağıdır.

*

Kabe toprağında kan dökülmez.

10 Ocak 2024, 12:44

KARE DÜNYADA İNSANLIĞIN TARİHİ ÖLDÜRÜCÜ SİLAHLARLA DEĞİL YAŞATICI MARKALARLA YAZILIR

Bu yazı daha önce 16.01.2022 tarihinde de yayımlanmıştı.

Dünya pazarlarında bütün kuruluşların, en güçlü silahları yılların içinde oluşan markalardır. Dünyada pazarlamayı bilimleştiren, Philip Kotler’in vurguladığı gibi: “Pazarlama sanatı, büyük ölçüde bir marka inşa etme sanatıdır.” Ekonomik ve kültürel dünyada ülkelerin başarıları, ürünlerde ve hizmetlerde, yılların içinde oluşmuş markalara dayanır. Dünya pazarlarında yer tutan kuruluşların sağlamlıkları, görünen ürünlerinden daha çok, görünmeyen marka değerlerinden kaynaklanır.

*

Mercedes, Harvard, Oxford,Toyota ve THY gibi, dünyaca bilinen markaların, yıllar içinde gelişen, uzun bir tarihsel oluşum süreçleri vardır. Her kuruluşun bilinen ve aranılan markasının arkaplanında, büyük imtihanlardan geçmiş, kaliteli ve uzun ömürlü ürünler ve satış sonrası hizmetler bulunur. Dünyanın güçlü markaları, hiç değer yitirmeyen, kültür ve sanat eserleri gibi, zamana karşı direnerek, kurumların işlerini ve insanların hayatlarını kolaylaştırmasını bilenlerdir.

*

Kuruluşlarda ürünlerin yıldan yıla iyileştirilerek, uzun ömürlü olmaları, bütün tüketicileri etkiler ve daha çok tanınmalarına yol açar. Sürekli yenilenen bir ürünün, pazarlardan hiç eksik olmaması, sevilmesini sağlarken, kalitesinin de en büyük güvencesi olur. Kuruluşlarda ürünlerin ve hizmetlerin markaları gibi, kaliteleri ve güvenirlikleri de, zaman içinde inşa edilir. Dünyanın uzun ömürlü markaları, kalıcı değerlere sahip olan, derin köklü markalardır.

*

Dünya markası ürünler, hizmetler ve bilgiler üreten, kuruluşlar arasındaki iyileştirme yarışı, üretimde ve yönetimde yeni gelişmelere yol açma yarışıdır. Yarış misyonda derinlikle ve vizyonda genişlikle, kuruluşların kusursuzluğu arama yolculuğuna dönüşmüştür. İster ürün, ister hizmet, ister de bilgi üretilsin, markalar kuruluşların toplumların üzerine düşen gölgeleridir. Kuruluşların geçmişten geleceğe yolculukları, ekonomik, siyasal ve kültürel boyutlarıyla bir bütündür.

*

Yeni yüzyılın yeni fatihleri, dünya pazarlarında kaliteli ürünlerin ve üstün hizmetlerin simgesi olan markaların arkasındaki kuruluşlardır. Reklamcı Jacques Sequela’nın dediği gibi: “Firmalar günümüzün misyonerleridir.” Onların ürünlerinin satılmadığı hiçbir ülke yoktur. Ülkeler arasındaki sınırları küresel kuruluşlar kaldırmıştır. Dünyanın her yerinde ülkeler, bayraklarından önce dünya markası olan ürünler, üreten kuruluşlarıyla tanınmaktadırlar.

*

Ülkeler arasındaki siyasal sınırları aşmakta, hiçbir sınır tanımayan küresel kuruluşlar, ürünleriyle, hizmetleriyle birlikte, kültürlerini de bütün dünya pazarlarına taşımaktadırlar. Yirmi birinci yüzyılda, ülkelerin ekonomik ve kültürel güçleri, dünya pazarlarında aranan ürünler, hizmetler ve bilgiler üreten kuruluşlarından kaynaklanmaktadır. Kuruluşlarıyla dünya pazarlarında yerleri olan ülkelerin, uluslararası ilişkilerde sözleri olmaktadır.

*

Markalar silah taşımazlar, ancak hayatı hem güzelleştirmede, hem çirkinleştirmede silahlardan daha güçlüdürler.

*

Geleceğin tarihini orduların, hayatı zorlaştıran silahları değil, kuruluşların hayatı kolaylaştıran markaları yazacaktır.

*

Katılımcı dünyada tüketiciler, üreticilerin ortaklarıdır, olumsuzluklardan markalar kadar sorumludurlar.

11 Ocak 2024, 12:39

YÖNETİMDE VE EĞİTİMDE KUSURSUZLUK ARAYIŞI SONU GELMEYEN KESİNTİSİZ BİR SÜREÇTİR

Bu yazı daha önce 17.01.2022 tarihinde de yayımlanmıştı.

Her insan ailesi ve işi arasında, geçen ömrü boyunca, bir yandan öğreten ve öğrenen, bir yandan yöneten ve yönetilendir. Yönetim ve eğitim, ekonomik ve kültürel hayatın, birbirini geliştiren iki ana çalışma alanıdır. Eğitim ve yönetim herkes için, ömür boyu devam eden, kesintisiz bir süreçtir. Karmaşık toplumsal yapı içinde, insanlar öğretirken öğrenirler ve yönetirken yönetilirler. İnsanlar ve kuruluşlar canlılıklarını, hayatın her alanında, kusursuzluk arayışıyla korurlar.

*

Kuruluşların dünya pazarlarındaki başarıları, ürettikleri ürünlerin ve hizmetlerin kalitesinde ulaştıkları kusursuzluktan kaynaklanır. Bir kuruluşu iç ve dış pazarlarda başarılı kılanlar, yönetimde eğitimde kusursuzluk peşinde koşan çalışanlarıdır. Hem yerel, hem de küresel alanda, büyük bir hız ve yoğunluk kazanan, yarışma ortamına uyum sağlayan kuruluşlar, kusursuzluk yolunda olanlardır. Onlar üretim, pazarlama ve finansman sorunlarının, üstesinden gelmede, çok sıkıntı çekmezler.

*

İster yerel ister küresel olsun, kuruluşlarda yöneticilerin başarısı, kusursuz bir iletişimle, çalışanlarıyla bütünleşmelerine bağlıdır. Yöneticiler küresel değerlere odaklanarak, hem tam, hem yarı zamanlı çalışanlarını, kuruluşlarıyla bütünleştirirler. Bütün kuruluşların yönetimde kusursuzluğu aramak, öğrenmesini öğrenmek gibi, kesintisiz devam eden bir süreçtir. Yönetimde ustalık kazananlar, kusursuzluk peşinde olmanın, kazandırdığı değerin farkında olanlardır.

*

Eğitim gibi, yönetim de değerden bağımsız değildir. Sanatların en eskisi ve bilimlerin en yenisi olan yönetimi, değerlerden soyutlayan kurumlar ve kuruluşlar, hiçbir alanda kusursuzluğu yakalayamayacakları gibi, uzun ömürlü olmayı da başaramazlar. Yönetim zamanla değişmeyen değerlerle, eldeki kaynaklardan eksiksiz olarak yararlanmasını başarmaktır. Başarılı yöneticilerin en büyük sermayeleri, eğitimle yeni boyutlar kazanan değişmeyen değerleridir.

*

Dünyanın bütün ülkelerinde kuruluşların başarıları, sürekli eğitimlerle kazanılan yetkinliklerle, gelen yılların gelirlerini, giden yılların gelirlerinden daha büyük, giderlerini de daha küçük tutabilen yöneticilerinden kaynaklanır. Hiçbir kuruluş çalışanlarıyla birlikte,alışveriş içinde olduğu kesimleri yanıltarak, gelirlerini artıramadığı gibi, giderlerini de azaltamaz. Başkalarına zarar veren kuruluşların yöneticileri, kendi kuruluşlarını daha büyük zarara verirler.

*

Kuruluşlarda iyilik peşinde koşan yöneticiler iyilik, kötülük peşinde koşan yöneticiler, kötülükle karşılaşırlar. Küresel değerlerin kuruluşlarda çalışanlarla birlikte, alışveriş içinde olduğu bütün kuruluşların, geleceklerini güvence altına almaları, eğitimin vazgeçilmez bir yönetim ve bir işletme fonksiyonu haline getirilmesine bağlıdır. Küresel değerlere güç kazandırma yolunda yapılan her yatırım, bütün kurumlarıyla ve bütün kuruluşlarıyla, toplumların geleceğine yatırımdır.

*

Başarılı yöneticiler, oluşturdukları “açık kapı” yönetimle, iletişimdeki aksaklıkların önünü geçtikleri gibi, açıklığın gücünden de sonuna kadar yararlanırlar.

*

Sağlıklı iletişimin olduğu,kapalı kapıların olmadığı kuruluşlarda,çalışanlar hiçbir zaman kusurları uzun süre gizleyemezler.

*

Kusursuzluğu yakalayan yöneticiler, kuruluşlarıyla birlikte, göründükleri gibi olmayı başaranlardır.

12 Ocak 2024, 17:23

GELECEĞİ ÖNCEDEN GÖRMEDE STRATEJİK DÜŞÜNMEK

Bu yazı daha önce 23.08.2019 tarihinde de yayımlanmıştı.

Kuruluşların dünya pazarlarında aranılan ürünler, hizmetler ve bilgiler üretmeleri, misyonlarına odaklanarak, vizyonları doğrultusunda, entelektüel ve finansal sermayelerini, dünya ortalamasını aşan, bir getiriyle değerlendirmesini bilmelerinden kaynaklanır. Kuruluşlar bütün canlılar gibi doğarlar, gelişirler, olgunlaşırlar ve ölürler. Uzun ömürlü kuruluşların güçleri, ürettikleri ürünlerde ve hizmetlerde,fiyat uygunluğunu ve kalite üstünlüğünü korumalarından kaynaklaınır.

*

Yapılan çalışmalar kuruluşların, ortalama ömürlerinin kırk elli yılı, çok aşmadığını göstermektedir. Bütün dünyada birinci kuşaktan, üçüncü kuşağa geçerek, uzun ömürlü olmayı başaran, kuruluşların sayısı oldukça azdır. Yeni kurulan kuruluşların, büyük bir çoğunluğu, üçüncü kuşağa geçmeden ömrünü tamamlamaktadır. Ülkelerin çoğunda, dedelerin kurdukları, oğulların geliştirdikleri kuruluşların, önemli bir bölümünün kapılarını, torunlar bütünüyle kapatmaktadırlar.

*

Kuruluşlarda stratejik planlar, geleceği okumanın, gelecekte olacakları öngörmenin, her yıl güncelleştirilen, ana yol haritasıdır. Geleceğin yol haritasında, önce kuruluşun geçmişinden yola çıkılarak, bulunduğu konumu ortaya konulur, gelecekte ulaşılacak hedefleri belirlenir ve belirlenen hedeflere ulaşmak için, gerekli çalışmalar yapılır. Stratejik planlarda kuruluşların, geçmişlerine bakılarak gelecekleri önceden görülmeye çalışılır.

*

Dünyadaki her kuruluşta, stratejik planlama sonu gelmeyen, sürekli güncelleştirilen, kesintisiz bir süreçtir. Bütün kuruluşların dünya pazarlarında, giderek hızlanan yarışın, yol açtığı tehditlerin üstesinden gelmeleri ve doğurduğu fırsatlardan yararlanmaları, her alanda stratejik planlama yapmalarına, üretimde ve yönetimde yeni stratejiler geliştirmelerine bağlıdır. Stratejik planlar kuruluşların,bugünlerinden daha çok yarınlarını düşünen çalışmaları kapsar.

*

Bilgi toplumlarından değer toplumlarına, geçmenin tartışıldığı dünyada,bütün kuruluşların ana stratejisi, Çin’in maliyetlerinde, Almanya’nın kalitesinde ve Amerika’nın tasarımınde, ürün, hizmet ve bilgi üretmektir. Bunun için de dünyanın bütün kuruluşları, fason üretmek stratejisinden, fason ürettirmek stratejisine geçmek için, uzun dönemli stratejik planlar hazırlamaktadırlar. Kuruluşların ömürleri, gelecekteki gelişmeleri okuyan, yol haritalarıyla uzatılır.

*

Kuruluşlar üretimde ve yönetimde, yeni stratejiler geliştirirken, geçmişteki sanayi toplumunun üretim konularından daha çok, gelecekteki bilgi toplumunun üretim konularına yoğunlaşmak zorundadırlar. Söz gelimi araba üretimine yatırım yapmak, büyük sermaye gerektirirken, dünyadaki yoğun rekabet yüzünden, getiri oranları da düşüktür. Buna karşılık, eğitim,sağlık ve yazılım gibi, alanlarda sermaye ihtiyacı daha az,yenilik yapma fırsatları daha çoktur.

*

Kuruluşlarda stratejik planlar,yukarıdan aşağıya, aşağıdan yukarıya ışık tutan,kısa dönemli değil, uzun dönemli çalışmalardır.

*

Stratejik yönetim Gary Hamel’in deyişiyle, kuruluşları geçmişten geleceğe taşıyan “kanatlı bir attır.”

*

Stratejik düşünmek aykırı sorular sorarak, sorunlara imkansız çözümler aramaktır.

13 Ocak 2024, 12:25

HER ALANDA BİR MABET İNŞA EDER GİBİ KURULUŞ İNŞA ETMEK

Bu yazı daha önce 24.08.2019 tarihinde de yayımlanmıştı.

Yirminci yüzyılda kazanç amaçlı kuruluşlar ve kazanç amaçsız kurumlar, dünyada çığır açan dönüşümlerin, sürükleyici güçleri olmuşlardır. Ancak dünyanın bütün ülkelerinde, ekonomik kuruluşların ve kültürel kurumların doğmaları, büyümeleri ve kurumsallaşmaları, uzun yıllar alan bir süreçtir. Nasıl ağaçlar büyümek ve gelişmek için, verimli topraklar ve uygun iklimler isterlerse, kurumlar ve kuruluşlar da gelişmek için, derin kültürel, zengin ekonomik ortamlar isterler.

*

Ekonomik ve kültürel düşüncenin, tarihsel kaynaklarını oluşturan, İbn Haldun’dan Adam Smith’e kadar, dünyanın önde gelen düşünürlerinin vurguladıklaı gibi, kalıcı kurumlar ve kuruluşlar, kimsenin haksızlığa uğramadığı, ticaret hukukunun geliştiği, mülkiyet haklarının ve temel özgürlüklerin, önemsendiği ülkelerde ortaya çıkarlar. Hukuklarına güvenilen ülkelerin, her alandaki üretici güçleri büyürken, kurumları ve kuruluşları, büyük atılımlar yaparlar.

*

Ekonomik ve kültürel atılımların, yeni boyutlar kazandığı, doğruluğundan kuşku duyulmayan bilgilerin, geçersiz hale geldiği bir dünya oluşmaktadır. Bütün kurumların, bütün kuruluşların, ayakta kalmak için, küresel hukuk ve ortak etik ilkeler ışığında, kendilerini sürekli yenilemeleri, büyük önem kazanmıştır. Dünyada bilinen yönetim ve üretim kuramları, rekabet stratejileri ve pazarlama yöntemleri, karşı karşıya olunan sorunları çözmeye yetmemektedir.

*

Dünyanın hangi ülkesinde olursa olsun, her kurum ve her kuruluş, üretime ve yönetime geniş açıdan bakmasını öğrenmek, birbirleriyle yardımlaşmak zorundadır. Yirmi birinci yüzyılda, değişik alanlarda ürünler ve hizmetler üreten, kurumların ve kuruluşların gelişmeleri, ekonomik kazançlara verdikleri değer kadar, kültürel kazanımlara da değer vermelerine bağlıdır.Kurumlarda ve kuruluşlarda, değerlerle desteklenen dürüstlük, her zaman en başta gelen sermayedir.

*

Ülkelerin ürettikleri ürünleriyle, verdikleri hizmetleriyle, dünya pazarlarından aldıkları payların büyütülmesinde, katılımcı demokratik yapıları, hukukun üstünlüğüne dayanan yönetimleri, en büyük güç kaynaklarıdır. Katılımcı demokrasilerde ve adil yönetimlerde, hiçbir kurum ve hiçbir kuruluş, haksızlığa uğramaz ve hiçbir kuruma ve hiçbir kuruluşa haksızlık yapılmaz. Ülkelerde açık yönetim, yolsuzluklarla birlikte, yoksulluğu da yok etmenin en etkili yoludur. Kurumların ve kuruluşların üretim güçlerinin büyütülmesinde, devletlerin desteklerinden önce, alımları ve satımları kolaylaştıran yasaları ve üretimi özendirici vergi düzenleri, ekonomik hayatın can damarı olan, ulaşım yatırımları kadar önemlidir. Açık toplumlarda tüketicilerle birlikte üreticiler, yalnızca kamu kurumlarının değil, özel kuruluşların da en büyük denetçileridir. İki kesimin birbirini adım adım izlemesiyle, hiç kimse kendisinde, haksızlık yapma gücü bulamaz.

*

Yönetim ve üretim İlkeleri, açıkca ortaya konulmayan toplumlarda, keyfi uygulamaların önüne geçmek mümkün değildir.

*

Mabet ve medeniyet inşa etmesini bilen ülkeler,kalıcı kurum ve kalıcı kuruluş inşa etmesini bilirler.

*

Dünyada kurumları ve kuruluşları katılımcı yapıları, günışığında yönetimleri güçlendirir.

14 Ocak 2024, 13:37

İSLAM MEDENİYETİ HEM BARIŞI HEM SAVAŞI İMAN İÇİN BİLEN İKİ DÜNYA MEDENİYETİDİR

Türk dünyası Birinci Dünya Savaşı'nın sonunda, küçülerek tarihiyle olan bağlarını yitirmiştir. Zengin tarihiyle bağları koparılan Anadolu insanı, gövdesi köklerinden koparılmış bir ağaç gibi, ekonomik, siyasal, kültürel alanda beklenen gelişmeyi gösterememiştir. Tarihteki süreklilik ve bütünlüğün kesintiye uğraması, Türk toplumunun üretim gücünü baltalamış, Türkiye''yi Avrupa''nın en yoksul ülkesi konumuna düşürmüştür.Türkiye Avrupa'dan yardım almak zorunda kalmıştır.

*

Toplumlar ağaçlar gibi, süreklilik ve bütünlük içinde, dönüşerek gelişirler, gelişerek dönüşürler. Önemli kırılmaların ve darbelerin yaşandığı ülkelerde, toplumun bütün kesimlerinin üretici güçlerinde büyük çöküşler ortaya çıkar. Yirminci yüzyılın ilk yarısında Türkiye büyük ekonomik çöküntüyle karşı karşıya kalmıştır. Tarihiyle bağlarını yenileyen Anadolu insanı, düşüşü yükselişe çevirmeyi başarmıştır. Türk toplumu İstanbul''u fetheden Anadolu insanı gibi, Türkiye''yi bütünüyle yeniden dünyaya açmaya çalışmaktadır.

*

Türkiye dünyaya Anadolu insanının bin yıllık tarihinin özü ve özeti olan İstanbul''dan açılmıştır. Tarihin derinliklerinde büyük yolculuklara çıkmasını bilen Anadolu insanı, Türk tarihinde İstanbul''un önemini sürekli vurgulayan, Cumhuriyet Döneminde "Osmanlı Rüyası" gören Yahya Kemal'e vurgundur. Yahya Kemal için, İstanbul ölümsüz bir sevgili ve hayat kaynağıdır.Yahya Kemal, İstanbul'un alınışını, dünya tarihinin dönüm noktalarından biri olarak görmüştür. Türkler sur içine kapanmış İstanbul'u genişleterek, Eyüb'ü Medine, Üsküdar'ı Mekke,Kadıköy'ü Kudüs toprağına çevirirmişlerdir.

*

“Kuruluş ve Fetih Destan”nı yazan Cahit Tanyol''un benzetmesiyle Yahya Kemal, “Yakup Peygamberin oğlu Yusuf''u gömleğinin kokusundan tanıması gibi” İstanbul''u taşından ve toprağından tanır. O İstanbul''u karış karış dolaşmış, gezmediği ve görmediği hiçbir yer bırakmamıştır. Üsküdar'ın ve Eyüb''ün O''nun medeniyet dünyasında ayrı bir yeri vardır. Ahmet Hamdi Tanpınar anılarında, Yahya Kemal ile Bağlarbaşı''ndan Karacaahmet''e doğru inen yolda, “Medeniyetimiz Mesnevi ve cihad medeniyetiydi” dediğini aktarır.

*

Türkler''in Doğu Roma''dan, sur içinde küçük ve yıkık bir şehir olarak aldıkları İstanbul''u, alınışının üzerinden yüzyıl geçmeden, Avrupa''nın en büyük ve en görkemli şehiri haline getirmelerinin sırrı, Yahya Kemal''in bir cümleyle özetlediği, medeniyet anlayışında gizlidir. Bin yıllık tarihinde Anadolu insanı cihadı iman için bilmiştir. Onun için, gönüllerin kazanılması, ülkelerin kazanılmasından çok daha önemlidir. Bu yüzden Türkler, tarihlerinin her döneminde, ülkelerden daha çok gönülleri kazanmaya önem verirler.

*

Gönülleri görünen silahları değil, görünmeyen silahları kuşananlar kazanırlar. Görünmeyen silahlar karşısında görünenler susarlar. Anadolu insanının görünmeyen silahlarının başında Mesnevi gelir,Yunus'un şiirleri delir. Türkler son bin yıllık tarihlerinde, Bursa'dan Saraybosna''ya, İstanbul'dan Viyana'ya gönül sultanlarının şiirlerini okuyarak gitmişlerdir. Anadolu insanı, gücünü gönül sultanlarının şiirlerinden alır. O hayatın şiirini yakalamıştır. Anadolu insanı Yunus insanıdır.

*

Yunus insanı savaş için değil, barış için vardır.

*

Savaşlarda kan dökenlerin,kanları dökülür.

*

Yunus iç ve dış cihadı, iman için bilir.

15 Ocak 2024, 12:06

KARE DÜNYADA KURULUŞLARIN ÖMÜRLERİ ÜRÜNLERİNDEN ÖNCE DEĞERLERİYLE UZATILIR

Bu yazı daha önce 25.08.2019 tarihinde de yayımlanmıştı.

Bütün ülkelerde kuruluşlar, ekonomilerin olduğu kadar, kültürlerin de omurgasını oluştururlar. Dünyadaki değişimlerin hız ve yoğunluk kazandığı dönemlerde, güvenlik görevlisinden yönetim kurulu başkanına kadar, kuruluşlarıyla bütünleşen çalışanlar, ekonomik ve siyasal krizlerin üstesinden gelerek, kuruluşlarını ayakta tutmasını başarırlar. Onlar çalışanlarıyla birlikte, toplumların bütün kesimleri tarafından, saygı ve sevgi uyandıran, değerlerle özdeşleşmesini bilirler.

*

Arie de Geus “Yaşayan Şirket”, adını verdiği kitabında, uzun ömürlü kuruluşların ortak değerlerini, ayrıntılı olarak anlatmaktadır. Onlar herşeyden önce, sahip oldukları kaynakları iyi değerlendirerek, dış kaynaklardan daha çok, öz kaynaklarla çalışmayı önem verirler. Bu yüzden aşırı borçlanma tuzağına hiçbir zaman düşmezler. Onların üst düzey yöneticileri, bütün çalışanlarının paylaştığı, ortak misyona dört elle sarılarak, geçmişlerine değil, geleceklerine odaklanırlar.

*

Başlangıçta küçük olan, uzun ömürlü kuruluşlar, toplumla bütünleşen yöneticileriyle, dünyadaki değişmeleri herkesten önce görerek, kendilerini kolaylıkla yenilerler. Onlar katı ve hiyerarşik olmayan, her kademedeki çalışanına karar verme yetkisi veren, esnek yapılarıyla bilinirler. Esnekliğe önem veren kuruluşlar, bütün kademelerinde yönetimin ve işletmenin, ana fonksiyonlarına ilişkin kararları, çalışanların katılımıyla birlikte alarak, ortak aklın gücünden yararlanırlar.

*

Yeni yüzyılda kuruluşların ömürlerini uzatmaları, sürdürülebilir bir büyümeyle, başkalarından önce, kendileriyle sonu gelmeyecek, bir yenilenme yarışa girmelerine bağlıdır. Kuruluşların değişik fonksiyonlarında yenilik yapmak, amaçları olan misyonlarını değil, araçları olan vizyonlarını değiştirmektir. Kuruluşlarda araçları değiştiren yenilikçi düşünceler, çoğu zaman amaçların savunucusu üst kesimlerden önce, araçların uygulayıcısı alt kesimlerden gelir.

*

Dünyada yenilik rüzgarları kuruluşların, tavanlarından daha çok tabanlarında eserler.Yenilik demek üretimde ve yönetimde, ilkesizliğe karşı ilkelerle, değersizliğe karşı değerlerle, savaşmayı göze almak demektir. İlkelerinden ve değerlerinden taviz vermeden, dönüştürücü yeniliklere açık olmayan kuruluşlar, uzun ömürlü olamazlar. Değeri değersizlik, ilkesi ilkesizlik olan kuruluşların, ömürlerini hiçbir güç uzatamaz. Kuruluşların ömürlerini uzatmaları, değerlerle kusursuzluğu arama sürecidir.

*

Çalışanlar yenilikleri benimseyerek, kendileriyle birlikte kuruluşlarını dönüştürürler. Yeniliklere ayak uyduramayan kuruluşlar, verimliliklerini artırarak, sürdürülebilir gelişme sağlayamadıkları gibi, uzun ömürlü de olamazlar. Toplumlar tarım ekonomisinden, sanayi ekonomisine, sanayi ekonomisinden bilgi ekonomisine doğru yol aldıkça, çalışma alanları ne olursa olsun, bütün kuruluşların yeniliklere açık olmaları büyük önem taşımaktadır.

*

Kuruluşların uzun ömürlü olmalarında, değerlerle silahlanan çalışanlar, çığır açıcı işlevler yüklenirler.

*

Değerleri sağlam olan kuruluşların, ürettikleri ürünler, verdikleri hizmetler kusursuz olur.

*

Değişmeyen değerleri olmayan kuruluşların, pazarlarda aranan ürünleri olmaz.

16 Ocak 2024, 13:19

DÜNYADA ÜLKELER SERVETİ SERMAYEYE DÖNÜŞTÜRENLERLE UZUN ÖMÜRLÜ OLURLAR

Bu yazı daha önce 26.08.2019 tarihinde de yayımlanmıştı.

Dünyanın her yanında, ellerindeki görünen ve görünmeyen servetleri, ürünlere ve hizmetlere dönüştürmesini bilen ülkeler, hiçbir zaman sermaye sıkıntısına düşmezler. Üretim gücünü büyütmek için, ülkelerin değişik kesimlerinin elinde, gizli ya da açık küçümsenmeyecek, servetler her yerde, her zaman vardır. Dünyada bütün ülkelerin, karşı karşıya oldukları sorunların başında, değerlendirilmeyen servetlerin, sermayeye dönüştürülerek, üretim güçlerini büyütmek gelir.

*

Hernando De Soto’nun “Sermayenin Sırrı” adını verdiği kitabında, “Sermaye tıpkı enerji gibi uyuyan bir değerdir” demektedir. Soto serveti bir dağ gölündeki suyun, yerçekimiyle hızla aşağıya akıtılarak, sakin gölün potansiyel enerjisinin, gürül gürül akan suyun kinetik dönüştürecek, bir hidroelektrik santralına benzetmektedir. Sakin göllerdeki ya da akan nehirdeki sular, santrallarla ekonominin bütün alanlarının, en büyük, en önemli güç kaynağına dönüşürler.

*

Sermaye ekonominin en gizemli konularından biridir. Ekonomi dünyada Sağ Sol ayrışmasına yol açarak, Yirminci yüzyılda bütün ülkeleri, kanlı iç çatışmalara sürükleyen, bir savaş alanı olmuştur. Her kıtada ülkelerin, zengin yeraltı ve yerüstü kaynaklarının olması, büyük bir servete sahip olduklarını göstermektedir. Ancak ellerdeki servetlerin, üretim sürecine katılması ve ekonomiye kazandırılması için, statik yapılardan dinamik yapılara geçilmesi gerekmektedir.

*

A. Çehov “Vişne Bahçesi” oyununda, varlıklı bir ailenin servetini sermayeye dönüştüremediği için, karşılaştığı büyük ekonomik yıkım anlatılır. Ailenin ev dışındaki tek varlığı, geliri pek olmayan bir vişne bahçesidir. Değişimin farkında olan bir aile dostu, bahçeyi parsellerek konut yapıp satmayı önerir. Vişne bahçesine ev yapmak, ailenin kapalı dünyasına, çok ters gelir ve dostlarına kulak asmazlar. Ancak servet sermayeye dönüştürülmediği için, aile elindeki son serveti de yitirir.

*

Dünyadaki bütün ülkeler, ürün, hizmet ve bilgi üretme gücünü büyüterek, Batı ve Uzak Doğu ülkeleriyle rekabet edebilecek, ekonomik ve kültürel kaynaklara sahiptirler. Onların en büyük eksiklikleri, görünen ve görünmeyen zenginliklerini, üretim gücünü büyütecek sermayeye dönüştürecek, yasal yapıdan yoksun olmalarıdır. Bir toplumda ürün ve hizmet üretme kapasitesini, büyütmenin sürükleyici gücü, üretim yapmasını bilen kuruluşları, destekleyecek demokratik hukuk devletidir.

*

Amerika’da, Almanya’da ve Japonya’da olduğu gibi, serveti sermayeye dönüştürmenin kaynağında, hukukun üstünlüğüne dayanan, mülkiyet haklarının korunmasının, hayati bir önemi vardır. Ülkelerin ellerindeki statik kaynakları, dinamik kaynaklara dönüştürmenin ana dinamiği, onlardan ürün ve hizmet üretme yolunda yararlanmasını bilen kişiler ve kuruluşlardır. Onların güçleri üstünlerin hukukundan değil, hukukun üstünlüğünden gelir.

*

Hukukun bağımsız ve tarafsız olduğu toplumlarda, servetler sermayeye dönüşerek, her alanda üretimi kat kat artırırlar.

*

Dünyadaki ekonomik gelişmenin ve kültürel derinleşmenin kaynağında, adaletten ayrılmayan hukuk vardır.

*

Adil ülkelerin adil kuruluşları olur. Adalet hayatın her alanındaki, zenginleşmenin temelir.

17 Ocak 2024, 13:03

HAYATIN ANA DİNAMİĞİ KADERİN BİLİNMEZLİĞİNDE GİZLİDİR

Yıllar önce Ankara'dan İstanbul'a giden trenin, birinci vagonunda orta sıralarda sağda yer alan, tek kişilik bir koltukta oturuyorum. Elimde John Kenneth Galbraith’ın “Almost Everyone’s Guide to Economics” isimli kitabı var. Galbraith Batı’da, ekonomik büyümenin hayatın odak noktasına yerleştirilmesine, ciddi eleştiriler getiren iktisatçıların başında yer alır. O kitaplarında milli gelir gibi sayıya dökülemeyen, dostluk, güvenlik, dinlendirici çevre ve benzeri unsurların insanlara daha büyük mutluluk verdiğini vurgular. Gece saatlerinde tedirgin olmadan caddelerde dolaşmanın insana sağladığı mutluluğu, sayılara dökmek kolay olmaz.

*

Türk ve İslam dünyasında gecenin başında ve sonunda camiye giden Müslümanlar için, korkmadan sokağa çıkmanın önemi, kişi başına düşen gelirden çok daha büyük önem taşır. Söz konusu kitapta Galbraith, ekonomiye öncelik veren uzmanların, öteki dünyaya gittiklerinde kendilerine sorulacak ilk soru: “Milli geliri ne kadar artırdınız?” olacakmış gibi, çalıştıklarını belirtmekten kendini alamaz. Amerika başta olmak üzere, Batı dünyasında açıkça gözlendiği gibi, insanların gelirlerini artırma, insanları daha erdemli kılmaya yetmediği bir yana, kötülüklerini önlemede çok etkili olmuyor.

*

Kitaba dalıp gitmişken, Sazak köyü yakınlarında tren büyük bir gürültüyle durdu. Vagonları çeken lokomotif, hiç beklenmedik bir anda raylardan geçmeye çalışan bir traktöre çarpmıştı. Makinist ve traktörün sürücüsü, önceden tayin edilmiş bir zamanda, bir anlık dalmalarının sonucu, dehşet verici biçimde karşılaştılar. Traktör onlarca metre yolun sağına savrulurken, sürücü feci bir şekilde can vermişti.

*

Aklıma birden Necip Fazıl’ın “Bir Adam Yaratmak” isimli oyununda anlattığı kaza geldi. “Entellektüel kriz”e düşen kahramanın kaderi anlatmak için yararlandığı olay. Kim kaderi önceden bilme gücüne sahiptir? Hayatın dinamizmi ka- derin bilinmezliğinde gizlidir. Oyun Allah, kader ve ölüm karşısında, insanın içine düştüğü çaresizliğin şiirsel bir dille anlatımıdır. Necip fazıl “Çile” şiirini oyunlaştırır, oyunu “Çile”de şiirleştirir.

*

Dünya düşünce tarihi içinde “entellektüel kriz”in doruk noktalarından birini Gazali yaşar. Çevresindeki herşeyden şüpheye düşen Gazali, kesin bilgiye akılla değil imanla varılabileceğini,yaşadıklarından yola çıkarak, çarpıcı bir dille anlatır. Necip Fazıl Gazali’nin yıllarca süren çile sürecine büyük önem verir. Gazali gibi, kitaplarında iki dünyada kurtuluşa ermenin bilgisinin, Peygamberlerde olduğunu anlatır. “Allah’a sahip olan neden mahrumdur? Allah’tan mahrum olan neye sahiptir?” diyerek, her şeyin Allah’ın sevgisini kazanmada toplandığını vurgular. Hayata değer ve anlam kazandırmanın sırrı bu sorulara verilecek cevaplarda aranır.

*

Kaza aynen oyunda anlatılan biçimde gerçekleşti. Olaydan biraz öncesine gidelim. Sürücü Sazak köyündeki, evinden çıktı. Kahvede biraz oturdu. Bu arada arkadaşlarıyla konuşur ve çay içer. Traktörle tren yolunun ötesindeki tarlaya gitmek için yola koyulur. Bütün bunlar her gün aynı saatte, aynı yerden geçen trenle karşılaşmak içindir. İşte Ankara’dan her sabah saat dokuzda hareket eden tren geliyor. Ne makinist traktöre çarpacağını bilir, ne de sürücü öleceğini. Sürücünün kahvede çay içmesi, trenle önceden belirlenmiş zamanda buluşmak içindir. Farklı araçlardaki iki insanın, her hareketinin olacak kazada vazgeçilmez bir payı vardır. Kaza basit bir sebebe dayanır. Bir anlık dikkat dağılması. İşte kader. Önceden bilinmez.

18 Ocak 2024, 12:47

BİR DÜNYADA İKİ DÜNYAYI BİR RESİMDE İKİ RESİMİ GÖRMEK

Bu yazı daha önce 23.01.2022 tarihinde de yayımlanmıştı.

Bir ülkenin ürün, hizmet ve bilgi üretim gücünün büyütülmesinde, kar amacı güden ya da gütmeyen bütün kuruluşların, vazgeçilmez bir yerleri vardır. Kuruluşları güçlü olmayan toplumların, ekonomilerinin güçlü olması mümkün değildir. Su kaynaklarından yoksun, toprakların çoraklaşması gibi, kuruluşlardan yoksun ekonomiler, üretim güçlerini yitirerek yoksullaşırlar. Bu yüzden son yüzyıllarda, özel ya da kamu bütün kuruluşlar, toplumların can damarları olmuşlardır.

*

Ürettikleri ürünlerle, geliştirdikleri hizmetlerle, zenginleştirdikleri bilgilerle, bütün toplumların sürükleyici güçleri oldukları için, kuruluşların yönetilmesi ve geliştirilmesi, bütün bilimlerin ortak araştırma alanlarından biri olmuştur. Kuruluşlarla pazarlar arasındaki ürün, para ve bilgi akışının, aksamadan devam etmesi, her toplumun ana sorunudur. Ülkelerin kaynaklarının değerlendirilmesinde, her alanda savurganlığın önlenmesinde, kuruluşlar her zaman büyük sorumluluk yüklenirler.

*

Her kuruluş ekonomik, siyasal ve kültürel çevredeki, gelişmelere uyum sağlamak için, misyonları olan ana değerlerini koruyarak, vizyonlarını oluşturan araçları sürekli değiştirmek zorundadır. Giderek karmaşık bir yapı kazanan ekonomide amaçlar, uzun dönemli, araçlar ise kısa dönemli hedeflardir. Kuruluşların yönetiminde ulaşılmak istenen hedefler, hem amaçtırlar, hem araçtırlar. Kuruluşlar amaçlarını korurken, araçlarını sürekli değiştirmezlerse gelişemezler.

*

İşletme yönetiminin gelenekselleşmiş, yüksek lisans programlarında gösterilen ve üzerinde uzun uzun tartışılan bir resim vardır. Söz konusu resim Stephan Covay’ın kitapları başta olmak üzere, pek çok yönetim kitabında bir eğitim aracı olarak yer alır. Covey resimle ilk defa Harvard Üniversitesinin iş yönetimi programında karşılaşmıştır. Resime bakanlardan bir bölümü, güzel giyinmiş, genç bir hanım görürürken, bir bölüm de üzgün görünen, büyük burunlu yaşlı bir kadın gördüğünü söyler.

*

Kuruluşların sorunları ya amaç, ya da araç üzerinde yoğunlaşmak değil, her ikisinde de birden yoğunlaşmaktır. Başka bir deyişle aynı resimde, iki ayrı resimi görmektir. Her yöneticinin kafasında yüzlerce resim vardır. Onların bir kesimi, resimi bir yerden bakarken, bir kesimi de başka bir yerden bakar.İnsanlar çoğu zaman gördükleri resimin, tek resim olduğunu düşünürler. Oysa çoğu zaman görünen her resimde, her zaman iki resim vardır. Herkes aynı resimi görmez.

*

İki kesim de haklıdır, bir resimde iki yüz, iki insan vardır. Bir kısım genç, bir kısım da yaşlı insanı görür.Her insanın farklı yüzleri, olabileceğini bilen bir göz, aynı resimdeki iki yüzü de görür. Tartışılan resim, özel, kamu ve gönüllü kuruluşlarıyla ve değişik boyutlarıyla, bütün bir hayattır. Hayat değişik yönleriyle ele alınmadan, yüzeysel bir bakışla değerlendirilirse, belirgin olan yüzü görülür. Her alanda hayatın kalitesini artırmak için, belirgin olanın ötesine bakmak gerekir.

*

İnsanlar gibi kuruluşlar da, başarılı olmak için, karmaşık dünyaya bir bütün olarak, değişik açılardan bakmasını öğrenmelidir.

*

Yüz yüze olunan ekonomik, siyasal ve kültürel sorunlar,karşıtların bir arada olduğu, çok boyutlu sorunlardır.

*

Gelecek karşıtlar arasında seçim yapanların değil, karşıtları uzlaştırmayı başaranların olacaktır.

19 Ocak 2024, 12:55

ERDEMLİ YÖNETİMLERİN ERDEMLİ İNSANLARI ANADOLU'NUN ACYIYI BAL EYLEYEN YUNUS İNSANLARI OLACAKTIR

Tarihin hiçbir döneminde, hiçbir erdemli toplum, hiçbir erdemli şehir, hiçbir erdemli yönetim, güçle, "alan el" anlayışıyla oluşturulmamıştır. Çünkü dünyanın neresinde olursa olsun, güçle kurulan yönetimler, güçle yıkılmışlardır. Hiçbir erdemli yönetimin temelleri, şiddetle, kinle, kanla atılmaz. Erdemli yönetimler, hayatı zorlaştırmaktan daha çok kolaylaştırırlar. Onlar nefret ettirmeden önce sevdirmenin yorulma bilmez savaşçılarıdırlar.

*

Dünyada Türk ve İslam tarihinin parlayan yıldızlarından olan Osmanlı yönetiminin gücü ve başarısı, ekonomik, siyasal, kültürel, her alanda "alan el" değil, "veren el" olmasından kaynaklanır. Osmanlı insanı için,hayatı kolaylaştırmada, dünyayı güzelleştirmede üretmek bir amaç değil, bir araçtır. O tüketen el olmaktan daha çok üreten el olmanın peşindedir. Onun kültür ve ekonomi dünyasında, dünyanın hiçbir yerinde saygınlığı olmayan, el açmaya yer yoktur.

*

Osmanlı insanının düşünce ve eylem dünyasında, kültürel alanın veren elleri, ekonomik alanın veren ellerinden daha çok saygı görmüştür. Çünkü kültürel üretimde başarılı olmayan toplumların, ekonomik üretimde başarılı olmaları mümkün değildir. Hiçbir toplum kültürel derinlik kazanmadan, ekonomik zenginlik kazanamaz. Bunun için, Osmanlı insanı, gittiği her coğrafyayı, veren el olmanın simgesi olan, hanlarla,camilerle, dergahlarla, çarşılarla donatmıştır.

*

Osmanlı insanı, bir coğrafyaya ekonomik güçle gidildiğine, ancak gidilen coğrafyada kültürel güçle kalındığına inandığı için, kültürel üretime ekonomik üretimden çok daha büyük önem vermiştir. Osmanlılar kültürel alanın öncülerinin, yüzyıllarca konuşulacak eserler bıraktıklarını görmüşlerdir. Bu yüzden, bugünün üniversiteleri olan dergahlara, ayrı bir önem vermişler, camileri dergahlarla bütünleştirmişlerdir.

*

Osmanlı insanının yıldızının parladığı dönemlerde Konya, Bursa, Edirne, İstanbul, Avrupa''nın en önemli kültür merkezlerinin başında geliyordu. İslam dünyasının bütün aydınları, Osmanlı şehirlerinde toplanmışlardı. Müzikten mimarlığa, sanatın her alanında, eşsiz eserler verilmiştir. Osmanlıların Avrupa topraklarına ayak bastıkları yıllarda, İngiltere ve Fransa, Avrupa''da “Yüzyıl Savaşları”yla birbirlerine büyük zararlar veriyorlardı.

*

Osmanlıların Avrupa topraklarına ayak bastıktan sonra, oldukça kısa sayılabilecek bir zaman diliminde, Balkanlara yerleşmeleri, Osmanlı insanının, ırk, din, renk ayrımı gözetmeden, üreten ellerin yanında yer almalarından kaynaklanmaktadır. Osmanlı insanı, vermeyene verilmeyeceğini, acımayana acınmayacağını, sevmeyenin sevilmeyeceğini biliyordu. Halil İnalcık başta olmak üzere bütün tarihçiler,Osmanlıların başarılarının, adil yönetimlerinden kaynaklandığını ayrıntılı olarak anlatırlar.

*

Osmanlı insanı, gittiği ülkelerde kimseyi küçümsemediği için, hiç kimse tarafından küçümsenmemiştir. Osmanlılar yüzyıllarca Avrupa'nın ve dünyanın en büyük ekonomik ve kültürel gücü olmuşlardır. Kültürel temelleri İbn Arabi,Mevlana,Yunus tarafından atılan, "Adalet Dairesi"ne büyük önem veren Osmanlı yöneticileri, "Ballar Balını" bulmada,"Acıyı Bal Eyleme"de hiçbir zaman güçlük çekmemişlerdir.

*

Türkçülük yapmayan Türkler, adaleti başarının kaynağı bilirler.

*

Anadolu insanını kültürü, Yunus'un şiirlerine yoğurulur.

*

Anadolu'da varlığa sevinilmez, yokluğa yerinilmez.

20 Ocak 2024, 12:29

ÖLÜM YAŞANAN SINIRLI HAYATTAN YAŞANACAK SINIRSIZ HAYATA AÇILAN GİZEMLİ BİR KAPIYA BENZER

John Kennedy Steinbeck’ten “Kültür Elçisi” olarak, “Demir Perde”yle kapatılan, Türk Cumhuriyet’lerini de çatısı altında toplayan, “Sovyetler Birliği” ülkelerine gitmesini ister. Başkan 1963 yılında, Dallas’ta öldürüldüğünde, Steinbeck Polonya’daymış. Varşova’dan eşine sabır dileme amacıyla, yazdığı mektupta İncil’e sığınmasını öğütlüyor.

*

Steinbeck mektubunda babasının kendisine her zaman yanında taşıması için, küçük bir İncil verdiğini belirterek, bir benzerini bulup, kısa zamanda ulaştıracağını yazar. Hıristiyanlara göre İsa Peygamber’in çarmıha gerilirken “Eli Eli Lama Sabaktani” diye bağırdığı, yürek parlayıcı anı hatırlatır. Ve ölümün yaşanan sınırlı hayattan, yaşanacak sınırsız hayata bir kapı olduğunu vurgular.

*

Nobel ödüllü yazar, Hıristiyanlığı birçok dalları olan yaşlı ve büyük bir ağaca benzetir. Aslında yalnızca Hıristiyanlığı değil, semavi dinleri pek çok dalları olan büyük bir ağaca benzetme daha uygun olur. Her bir dal İlk Peygamber’den Son Peygamber’e, Vahiy kültürünün bütün peygamberlerini temsil eder. Musa ve İsa Peygamber’lerin verdikleri haberler, ana yoldan ayrılınca, Son Peygamber’le ana yola dönülür.

*

Ruhullah olan İsa Peygamber’i, Allah katına yükselten Hıristiyanlığın dalı, Yirminci yüzyılda canlılığını yitirir. Hıristiyanlığın Peygamber İsa’nın çarmıha gerilmesi gibi, bir yanılgı üzerine kurulması, ayrı bir güçsüzlük kaynağı olur. Temelleri zayıf bir yapı, ne kadar büyük görünürse görünsün, ayakta kalma ve uzun ömürlü olma gücünü koruyamaz.

*

Bir peygamber en zor anında, “Allah’ım Allah’ım beni niçin bıraktın”, demekten daha çok “Allah’ım Allah’ım herşeyi bilensin” demeyi yeğler. İbrahim Peygamber gibi ateşe atılsa, hayatın yalnızca Allah’ın elinde olduğunu bilir. Bu bağlamda Kierkegard’ın dediği gibi: “Hiç kimse İbrahim kadar büyük değildir”, İbrahim Peygamber’in büyüklüğü, sevdiğinin büyüklüğünden kaynaklanır. İnsanlar sevdikleri kadar büyük olurlar.

*

Ölümle yüz yüze gelmeyenler, Kutsal Kitap’ların haber verdikleri Cennet’e, Cehennem’e, Hesap Günü’e inanmada güçlük çekerler. İnsanların uykularında gördükleri dünya kadar, “Ölümden Sonra Kalkış”la gelen dünyanın, çok yakın olduğunu çoğu insan unutur. Bunun için, uyku bütün insanlara, öteki dünyanın ölüme yaklaşmadan önce hatırlatılması, her zaman uyarıcı ve sarsıcı bir işlev yüklenir.

21 Ocak 2024, 01:08

AVRUPA’NIN ENDÜLÜS'E VE OSMANLI'YA OLAN BORCU KOLAY ÖDENMEZ

Prof. Dr. Ersin Nazif Gürdoğan’ın konuk olduğu “Bir Güzel İnsan “ söyleşisi, Dr. Hasan Taşçı moderatörlüğünde edebiyat severlerle buluştu. “Hicaz’dan Endülüs’e” kitabının konu edildiği programda Gürdoğan, Avrupa’nın İslam’a ihtiyacı olduğunu kaydederek “Avrupa Birliği ayakta kalmak istiyorsa Endülüs’teki, Kurtuba’daki tecrübeye dört elle sarılmalıdır” dedi. Esenler Belediyesi bünyesinde düzenlenen “Bir Güzel İnsan” söyleşisi, Dr. Hasan Taşçı moderatörlüğünde, Prof. Dr. Ersin Nazif Gürdoğan’ın katılımıyla Dr. Kadir Topbaş Kültür Sanat Merkezi’nde gerçekleşti. Programda, “Hicaz’dan Endülüs’e” kitabının ışığında medeniyet ve şehir kavramlarını ve bu kavramların günümüzdeki yansımaları ele alındı. Söyleşi sonunda Prof. Dr. Ersin Nazif Gürdoğan’ın, “Hicaz’dan Endülüs’e” kitabı katılımcılara hediye edildi. AVRUPA’NIN GELECEĞİ ENDÜLÜS’TEDİR Programda iki önemli mekân olan Hicaz ve Endülüs’ten söz eden Prof. Dr. Ersin Nazif Gürdoğan, Dr. Hasan Taşçı’nın “Zihin dünyamızda Hicaz ve Endülüs ne ifade ediyor?” sorusuna, “Hicaz ve Endülüs bizim kültürümüzde iki önemli bölgedir. Hicaz deyince aslında hepimizin doğduğu toprak kabul edeceğimiz Mekke ve Medine, Endülüs deyince de Granada ve Kurtuba büyük önem arz etmektedir. Ayrıca Endülüs’ten bahsedip de Roger Garaudy’den bahsetmemek mümkün değil elbette. İslam Endülüs’ten tekrardan Avrupa’ya gelecektir. Avrupa’nın geleceği ise Endülüs’tedir diyen bir Fransız düşünürdür” ifadelerini kullandı. “Hicaz’dan Endülüs’e” kitabında İslam dünyasının medeniyet merkezlerinden olan Mekke, Medine, Kudüs, Şam, Bağdat, Buhara vb. şehirleri sıkça zikreden Gürdoğan, bu şehirleri görmenin insanların düşünce ve fikir dünyalarını değiştireceğini belirterek, “Bir medeniyetin gücünü görmek istiyorsak önce şehirlerine bakmak gerekir. İslam dünyasının gücünü görmek için bu şehirleri görmek önemlidir” sözlerini kaydetti. AVRUPA TEKRAR MÜSLÜMANLARI BEKLİYOR Dr. Hasan Taşçı’nın “Batının medeniyet değerlerinin bizlere yansımaları nelerdir?” sorusuna ise Prof. Dr. Gürdoğan şu şekilde yanıt verdi: “Bizim insanlarımızın bunlara çok kapılmadığını söylemek gerekir esasında. Batının toplumu birbirinden uzaklaştıran teknolojik gelişmelerinin yanında dostluğun, arkadaşlığın, ailenin öneminin farkında bizim insanımız. Bizler bu medeniyette ne olursa olsun iyilikleri özendirmek, kötülükleri önlemekle görevliyiz. Avrupa Birliği ayakta kalmak istiyorsa Endülüs’teki, Kurtuba’daki tecrübeye dört elle sarılmalıdır. Çünkü orada Müslümanlar 800 yıl Yahudilerin Müslümanları bir arada tutmasını başarmıştır. Avrupa’nın İslam’a ihtiyacı var. Avrupa tekrar Müslümanları bekliyor. Yeni Mevlanalar yeni Hacı Bayram-ı Veliler bekliyor. Bunu yapacak olanlar aydınlarımız, yazarlarımız, sanatçılarımız, edebiyatçılarımız, tüccarlarımızdır şüphesiz.”

21 Ocak 2024, 11:46

TELEFON VE ADRES DEFTERİNE BAKILARAK DEĞERLENDİRİLİR BİR İNSAN

Arkadaşlar arkadaşlarının aynalarıdır.Her başarılı insanın yanında arkadaşları vardır. Bereketli toplantılar dileğiyle,selamlar ve sevgiler, Değerli İsmail Ayan.

21 Ocak 2024, 12:09

HAYATIN HİÇBİR ALANINDA TİLKİ STRATEJİLERİNE YER YOKTUR

Bu yazı daha önce 21.01.2020 tarihinde de yayımlanmıştı.

İster ekonomik, ister siyasal, isterse kültürel olsun, hayatın her boyutunda, bütün kurum ve kuruluşlarda, iyi daha iyinin yolunu keser. Oysa her alanda, her kurumun, her kuruluşun, gelen yılının geçen yılından daha iyi olmasını sağlayacak stratejiler, izlemesinin önünde hiçbir engel yoktur. Kurum ve kuruluşların ulaştıkları başarı düzeylerinin kalıcı olabilmesi, iki yıllarının birbirinden farklı kılacak stratejiler geliştirmelerine bağlıdır.

*

“Kalıcı Olmak” ve “İyiden Mükemmel Şirkete” kitaplarının yazarı Jim Collins, Isiah Berlin''in, “Tilkinin bir sürü oyunu vardır, ama kirpinin bir tek büyük oyunu vardır” yargısından yola çıkarak, mükemmel şirketlerin tilki değil, kirpi stratejisi uygulamaları gerektiğini vurgular. İyi bir şikretin, mükemmel bir şirkete dönüşmesinde, kurnaz bir tilki olmaktan daha çok kararlı bir kirpi olmak önemlidir. İşletmelerin dünyasında sorunlar, yıldan yıla verimliliği artırarak çözülür.

*

Tilki hayvanlar arasında kurnazlağıyla ünlüdür, tavukların çevresinde sinsice dolaşarak, karmaşık saldırı stratejileri geliştirir ve avının üzerine atlayacağı, en uygun zamanı bekler. Tilkiler kirpilerden daha hızlıdırlar. Daha güzel görünürler ve daha yeteneklidirler. Kirpiler her zaman bir tek savunma, tilkiler ise her zaman birçok saldırı stratejisi uygularlar. Herkes tilkilerin kirpilerden daha üstün, daha güçlü olduklarını düşünür.

*

Kirpiler işlerine odaklanırlar, işlerinden başka iş düşünmezler, kendilerine yapılan saldırılara, başarıyla uyguladıkları savunma stratejisiyle karşı koyarlar. Onlar ne zaman düşmanca bir davranışla, karşı karşıya kalırlarsa, hemen içlerine kapanarak, dikenlerinin oklara benzediği ve kimsenin kolay kolay zarar veremeyeceği bir topa dönüşürler. Kirpilerin savunma stratejisi, bütün meydan okumalara, çok iyi bildikleri yalın bir yöntemle karşılık vermektir.

*

İnsanlar, kurumlar ve kuruluşlar tilkilere ve kirpilere benzerler. Tilkiler karmaşık dünyada bir çok şeyin peşindedirler. Bu yüzden tilkiler misyonsuz, vizyonsuz,değersiz ve dağınık olurlar. Kirpiler karmaşık dünyayı, bir tek misyon, bir tek vizyon,tek bir değer doğrultusunda, yalınlaştırarak algılarlar. Kirpiler yalın stratejileri, tilkilerin karmaşık stratejilerinden üstündür. Çünkü, tilkiler kurnazlık, kirpiler içtenlik stratejisine odaklanırlar.

*

Başarılı kişiler, başarılı kurumlar, başarılı kuruluşlar kirpi, başarısız kişiler, başarısız kurumlar ve başarısız kuruluşlar tilki stratejisi izlerler. Mevlana''nın “Yeni Şeyler Söylemek”i, Yunus''un “Sevelim Sevilelim”i, Adam Smith''in “Görünmeyen El”i ve Weber''in “Protestan Ahlakı”, karmaşık dünyayı kavramayı kolaylaştıran, yalın kirpi stratejileridir.Büyük başarılar, derin düşüncelerin yalınlaştırılmasından kaynaklanırlar. Derinliğin olmadığı yerde yalınlık olmaz.Yalınlıkta dağınıklığa, karmaşıklığa ve tutarsızlığa alan açılmaz.

*

Bilenler yalınlaştırırlar, bilmeyenler karmaşıklaştırırlar.

*

Yalınlılıkta kimse savurganlığın uzağına düşmez.

*

Kirpi yalınlığın,tilki açıkgözlüğün simgesidir.

22 Ocak 2024, 12:18

KÜLTÜRÜN DİLİ ÇOK KATMANLI ZENGİNDİR EKONOMİNİN DİLİ AZ KATMANLI YALINDIR

Bu yazı daha önce 24.01.2022 tarihinde de yayımlanmıştı.

Kültürün zengin dilini öğrenmeden, ekonominin yalın dilini öğrenmek mümkün değildir. Bütün boyutlarıyla hayatı, zenginleştiren ana kaynak kültürdür. Ekonomi hayatın üretime ve tüketime bakan yüzüdür. Ekonominin özü, ürün, hizmet ve bilgi üretiminde giderleri azaltırken, gelirleri artırmaya çalışmaktır. Bu yüzden kültürün zenginliklerinden, süzülerek oluşan ekonomin dili yalındır. Ekonominin yalın dilini bilen,üretmesini bilir, yardımlaşmasını bilir,dayanışmasını bilir,paylaşmasını bilir.

*

Ülkelerin bütün kurumlarıyla, bütün kurallarıyla, işlerlik kazandığı pazarlarında aldatan satıcılara yer yoktur. Bunun için açık pazarları olan ülkelerde, ekonomik ve toplumsal karlılık arasında büyük farklılıklar oluşmaz.Ürünleri ve hizmetleri dünya fiyatlarında üretmeyen ülkelerde, iki karlılık arasında farklar oluşur. Kuruluşlar için kazançlı olan ürünler, toplumlar için de kazançlı olmazlar. Aradaki farklar kuruluşların, üretimdeki ve yönetimdeki, bilgisizliklerinden kaynaklanır.

*

Açık pazar ekonomilerinde, ürün ve hizmet üreten kuruluşların,gelirleri giderlerini karşılamazsa, pazardan çekilmek zorunda kalırlar. Kamu kaynaklarına dayanan, devlet kuruluşlarının zararları, vergilerle karşılandığı için, gelirlerine ve giderlerine gereken özeni göstermezler. Bu yüzden uluslararası finans kuruluşlarında, değişik alanlardaki yatırımlar değerlendirilirken, ekonomik karlılıklar kadar, toplumsal karlılıklara da önem verilir, dünya fiyatlarında üretim özendirilir.

*

İster özel, ister kamu olsun, bütün kuruluşların ürettikleri ürünlerle ve hizmetlerle, küresel pazarlara açılmaları, üretim maliyetlerinin dünya değerlerinin altında olmasına bağlıdır. Dünya maliyetlerinde ürün ve hizmet üretemeyen kuruluşların, yerel ve küresel pazarlarda sağlam yerleri olmaz. Bütün ülkelerin kuruluşları, dünya maliyetlerinin altında üretim yapmak için, kayıplarını azaltmaya,verimliliklerini artırmaya, çalışmazlarsa, pazarlardaki yerlerini koruyamazlar.

*

Dünya kuruluşları arasında, ekonominin yalın dilini özümseyenlerin başında, büyük ve yavaş kamu kuruluşlarından daha çok, küçük ve hızlı özel kuruluşlar gelmektedir. Onların başarısı Jeremy Rifkin’nin, “Zero Marginal Cost Society” kitabında, ayrıntılı olarak anlattığı gibi, insanların bilgilerine bilgelik katan, zamanlarına anlam kazandıran, yeni paradigmaların oluşumuna yaptıkları katkılardan kaynaklanmaktadır. Onlar yeni ürünleriyle ve yeni hizmetleriyle,”Homo empathicus”u hazırlıyorlar.

*

Kendileri için istediklerini, başkaları için de isteyen kuruluşlara, dünyanın her ülkesinde pazar vardır. Onlar kazanan ekonomiyi, kazandıran ekonomiye dönüştürerek, ekonominin yalın diline, anlamla birlikte geçerlilik kazandırırlar.Onların üretim ve tüketim dünyalarında, herkesin her ürüne sahip olması kadar, herkesin ihtiyacı olduğunda, her ürüne ulaşması de önemlidir. Ekonominin yalın dili bütün kuruluşları, hayatı hem kolaylaştırmaya, hem de güzelleştirmeye zorlamaktadır.

*

Dünyada üretilen ürünlerle, hizmetlerle, bilgilerle yaşanır kılınır.

*

Dünya ekonomiyle kolaylaştırılır, kültürle güzelleştirilir.

*

Ülkelerde kültür durursa, ekonomi yürümez.

23 Ocak 2024, 12:49

ÖĞRENMESİNİ ÖĞRENENLER HAYATIN HER ALANINDA ÜRETİMLERİNİ ARTIRIRLAR

Bu yazı daha önce 25.01.2022 tarihinde de yayımlanmıştı.

Dünyada bütün boyutlarıyla hayatın, dönüştürücü gücü hem öğrenmesini, hem öğretmesini bilen insandır. İster kültürel, ister ekonomik olsun, toplumların üretim gücünü, öğrenmesini öğrenen insanlar büyütürler. Dünyaya geniş açıdan bakılırsa, üretim yoksulu değil, öğrenme yoksulu toplumlar vardır. Dünyanın her yerinde yoksulluk, sermaye azlığından daha çok, bilgi azlığından kaynaklanır. Bilgisizlik toplumların, ekonomik ve kültürel, üretim gücünü yok eder.

*

Toplumlarda üretim güçsüzlüğünün üstesinden, paylaşıldıkça değer yitirmeyen, değer kazanan bilgiyle gelinir. Bilgi uygulamaya dönüştükçe zenginleşir. Öğrenmesini öğrenerek, bilgi birikimini geliştirmesini bilenler, ürünlerine ve hizmetlerine, katma değer kazandırmasını bilirler. Bunun için Peter Senge, öğrenmeyi aksatmamak için, her kuruluşa bir “Kurumsal Öğrenme Merkezi” önermektedir. Kuruluşlarda yeni atılımlar, yıldan yıla zenginleşen ve bilgeliğe dönüşen, bilgi birikimleriyle yapılır.

*

Bilgi gücünün bir boyutunda kültürel, bir boyutunda da ekonomik üretim vardır. Bilgi zenginliği ekonomik ve kültürel birikimin bileşkesidir. Kuramsal ve uygulamalı alanlarıyla, bilgi birikiminin büyüklüğü, hayatın bütün boyutlarına katlanarak yansır. Dünyanın her yanında ekonomik zenginlik, toplumun bilgi zenginliğini izler. Tarih boyunca bilgi birikiminin hacmini genişletenler, hayatın her alanındaki üretimlerine, bilinmeyen yeni boyutlar kazandırmışlardır.

*

Bir toplumda bilgi birikimini zenginleştirme çalışması, aynı zamanda ekonomik ve kültürel üretimde, yenilik yapma ve verimliliği artırma çalışmasıdır.Toplumun bütün kesimlerinde öğrenme, doğumdan ölüme kadar devam eden, kesintisiz bir süreçtir. İnsan öğrenen bir varlıktır. O her gün öğrendikleriyle, hazırlamak zorunda olduğu hayat kitabına yeni kelimeler kazandırır. Kelimeler cümleleri, cümleler sayfaları, sayfalar bölümleri, bölümler hayatın kitabını oluşturur.

*

Ekonomik ve kültürel boyutlarıyla, hayatın herkes için yaşanır kılınması, herkesin hayat kitabının okuryazarı olmasına bağlıdır.Öğrenme gücünün bilincinde olan insanlar, kültürel ve ekonomik gücünü büyütecek, dinamikleri harekete geçirmesini bilirler.İnsanlar geleceğin önceden bilinmeyen, hayat kitaplarını okumak için, yaptıkları işleri, hızlı yapmak, daha hızlı yapmak, çok daha hızlı yapmak zorundadırlar.Okuryazarlık hızları yüksek olan insanların, üretim hızları düşük olmaz.

*

Öğrenmesini ve öğretmesini bilen ve seven, bilgili insanlardan oluşan toplumlarda, kuruluşlar ekonomik krizlerdeki fırsatları, yakalamakta güçlük çekmezler. Eğitim seviyesi yüksek insanlarla, üstesinden gelinmeyecek kriz yoktur.Hiçbir kuram ve uygulama, eğitim alanını dışında değildir.Eğitimle insanlar üretimde ve yönetimde, geçersiz kuralları kaldırılarak, geçerli kuralları yürürlüğe koyarlar,verimliliği artırırlar.Dünyada öğrenmesini öğrenenler, her alanda derinleşirler,her alanda zenginleşirler.

*

Her öğrenen kuruluşta, öğrenmek isteyenlere, kapılar sonuna kadar açıktır.

*

Öğrenmenin öğrencisi olmayanlar, üretmenin öğreticisi olamazlar.

*

Öğrenmek insanlar arasında iletişim köprüleri kurmaktır.

24 Ocak 2024, 12:26

DÜNYAYI DOĞU'YU VE BATI'YI BİLENLER DÖNÜŞTÜRÜRLER

Bu yazı daha önce 24.01.2021 tarihinde de yayımlanmıştı.

Toplumların kültürel dokusunda iz bırakan dönüşümlerin öncülüğünü, sözün gücünü bilenlerin çevresinde odaklanan düşünce hareketleri yapar. Hayatı dönüştüren düşüncenin tohumları, onların elinde meyva veren ağaçlara dönüşür. Sözün ustalarının elinde tohumlar ağaç, ağaçlar orman olur. Bütün boyutlarıyla dar bir çevrede, tartışılıp benimsenmeyen bir düşünce, geniş bir çevre tarafından benimsenmez.

*

Avrupa'dan esen rüzgarlarla Doğu'nun Batı'ya öykünmesi, ekonomik, siyasal ve kültürel alanda büyük bir yoksullaşmaya yol açmıştır. Doğu'nun kutsal değerlerinin, Batı'nın seküler değerlerini yargılayıp içselleştirmesi gerekirken, süreç tam tersine dönmüştür. Bütün dünyada kutsal alan, seküler alanın işgaline uğramıştır. Bilimin her alanında belirleyicilik, kutsal değerlerden, seküler değerlere geçerek, bilginin hiyerarşisi bütünüyle altüst olmuştur.

*

Karakoç'un “Masal” isimli şiirinde, geçerliliğini her zaman koruyan simgesel bir dille anlattığı gibi: Doğu'nun bilgi hikmete dayanan değişmeyen değerleri karşısında, Batı'nın bilim ve teknolojiye dayanan değerleri, güneşin yanındaki ay gibi, aydınlatma ve değiştirme güçlerini yitireceklerdir. Metafizik alanda, fizik alanının modellerinin ve yöntemlerinin uygulanması mümkün değildir. Metafizik alanın değerlerinin kaynakları, fizik alanın değerlerinin kaynaklarının üstündedir. Fizik alanın değerleriyle, metafizik alanın değerleri yargılanmaz.

*

Fizik değerler metafizik değerleri değil, metafizik değerler fizik değerleri geçersiz kılarlar. Doğu'nun kaynaklarına dayanan Batı'nın öncülüğünü yaptığı aydınlanma hareketiyle, bilimler, küçük bir azınlığın yönlendirmesiyle, kutsal değerlerden bütünüyle arındırılmıştır. Batı dünyasının, bütün insanlığa yaptığı en büyük kötülük, kutsal değerlere karşı seküler değerleri yeni bir din, yeni bir inanç olarak benimsemesinin öncülüğünü ve misyonerliğini yapmasıdır.

*

Sekülerleşme insanların kutsal alanla bağlarını kopararak, onları yalnız kalabalıklara dönüştürmüştür. Metafizik dünyanın kapılarını kapatarak, insanların fizik dünyaya tutsak edilmesi, onların özgürlükleriyle birlikte doğurganlıklarını da yok etmiştir. Sekülerleşmenin misyonerliğini yapanlar, dinleri toplumların afyonu olarak görmüşlerdir. Onlar insanları fizik dünyanın tutsaklarına dönüştürmüşlerdir.

*

Bilim ve teknolojinin verilerini, bütüncü bir dünya görüşü içinde, yerli yerine oturtamayan seküler insanın elinde, herşey bir ateş topuna dönüşmektedir.Suçsuz insanlar öldürülerek, her gün bütün insanlık binlerce defa öldürülmektedir.Bunun için seküler kültürün, kutsal kültürün yerini doldurması mümkün değildir. Doğu'y ve Batı'yı bilenler, kutsal kültürü, seküler kültürün bir dipnotu olmaktan kurtaracaklardır.

*

Batı'dan bir Doğu çıkmaz, Doğu'dan bin Batı çıkar. Batı Doğu'yu değil, Doğu Batı'yı yapısında taşır.

*

Dünyayı Doğu'yu ve Batı'yı bilenler değiştirecektir.Doğu'suz Batı Batı'sız Doğu olmaz

*

Doğu Kudüs Batı Atina'dır.Doğu candır Batı tendir.Can silahla öldürülmez.

25 Ocak 2024, 12:06

ÜRETİMİ ARTIRMADA EĞİTİMİN GİZEMLİ GÜCÜ TARTIŞILMAZ

Bu yazı daha önce 27.01.2022 tarihinde de yayımlanmıştı.

Dünyanın her yanındaki ülkelerin, ekonomik ve kültürel güçlerini büyütmeleri ve dış pazarlara açılmaları, küçük büyük bütün kuruluşların, eğitim çalışmalarına verecekleri ağırlığa bağlıdır. Kuruluşlar üretim ve yönetim dünyasındaki, yeni gelişmeleri izlemek ve uyum sağlamak için, sürekli eğitime ihtiyaç duyarlar. Yaz kış yapılan eğitimler, kuruluşların gerçekleştirmek istedikleri, büyük atılımların yolunu açarlar. Kuruluşların kurum kültürleri, eğitimlerle yeni zenginlikler kazanır.

*

Sanayi toplumlarının bilgi toplumlarına dönüşme sürecinde, kuruluşlarda eğitim yatırımları çok büyük değer kazanmıştır. Kuruluşların dünya pazarlarında aranan ürünler,hizmetler ve bilgiler üretmelerinde, eğitim getirisi en büyük olan yatırmdır. Bu yüzden Tom Peters, “İşleriniz iyi gidiyorsa, eğitim bütçenizi iki katına çıkarın, işleriniz kötü gidiyorsa, dört katına çıkarın” demektedir. Eğitim üreticilerle tüketiciler arasında, iletişimi ve etkileşimi geliştiren albenili köprüdür.

*

Kuruluşlarda gücün bilinen kaynakları, önemlerini yitirmişlerdir. İki yüzyılık sanayileşme tarihi boyunca, kuruluşların güçleri sermayelerinden kaynaklanmıştır. Bilgi toplumlarında güç, sermaye zenginliğinden, eğitim zenginliğine kaymıştır. Yirmi birinci yüzyılda dünyanın en varlıklı kuruluşları, fabrikaları çok büyük olanlar değil, eğitimli çalışanları çok büyük olanlardır. Kuruluşlarda sermayenin yerine eğitim geçmiştir.Eğitimle düşünülmeyenler düşünülürler, bilinmeyenler bilinirler.

*

Yirmi birinci yüzyılın en varlıklı kuruluşları, görünen ürünler üreten, sermaye sahibi kuruluşlardan daha çok, görünmeyen ürünler üreten bilgi sahibi kuruluşlardır. Bunun için dünyanın neresinde olurlarsa olsunlar, nasıl ürünler üretirlerse üretsinler, bütün kuruluşlar geleceklerini güvence altına almak için, kazancı en büyük olan eğitime, yatırım yapmak zorundadırlar. Kuruluşlarda eğitim çalışmaları, bilginin binbir renkli çiçeğinin açtığı, düşünce ve eylem ortamlarıdır.

*

Dünyanın bütün ülkelerindeki kuruluşların, bilgi toplumu kuruluşları gibi, başarılı olmaları eğitime verdikleri öneme bağlıdır. Lester Thurow “Building Wealth” kitabında, çalışanlarının eğitim seviyesinin, Silikon Vadisi kuruluşlarının, eğitim seviyesine, ulaştırmaya çalışmayan kuruluşların, başarılı olamayacaklarını vurgulamaktadır. Geleceğin bilgi toplumu kuruluşlarının, gelecekteki başarıları bugünden eğitime yaptıkları yatırımlarından kaynaklanacaktır.

*

Dünyada hem tarım, hem sanayi, hem bilgi toplumu kuruluşlarının, dünya pazarlarında kendilerine sağlam bir yer tutabilmeleri, üretimde ve yönetimde başarının, yeni kaynağı olan eğitime yatırım yaparak, yerel yapılardan küresel yapılara dönüşmelerine dayanacaktır. Artık dünyanın en başarılı kuruluşları,en yeni, en son bilgilere sahip olanlardır. Gelecekte bütün kuruluşların, güçlerini ve ömürlerini, çalışanlarının eğitim seviyeleri belirleyecektir.

*

Üretim gücünü büyütmenin kapıları,sermaye gücünden önce, eğitim gücüyle açılır.

*

Kuruluşların varlıklarını sürdürmeleri, bir sermaye işi değil, bir eğitim işidir.

*

Eğitime önem verenler,dünyanın her yerinden kaynak bulurlar.

25 Ocak 2024, 23:30

MAVERA'nın kurucusu değil, hepsinin eşitler arasında

MAVERA'nın kurucusu değil, hepsinin eşitler arasında birinci olduğu, yedi kişilden oluşan kurucuları vardır. En önemlisi Mavera bir ekip çalışmasıdır,bir ekip hareketidir. Bunun için yedi kişi,yetmiş kişilik bir etki doğurmuştur. .

26 Ocak 2024, 12:00

BÜTÜN KRİZLER DOYMA BİLMEZ AÇGÖZLÜ PARADAN PARA KAZANAN BANKALARDAN KAYNAKLANIR

Dünyanın her ülkesinde, ekonomik krizler para ticareti yapan bankalarla başlar, domino etkisiyle reel ekonominin bütün kesimlerine yayılırlar. Ekonomik krizler etkilerini, ilk önce işletmelerin bilançolarında gösterirler. Krizlerde kuruluşlar küçülürler, işletmeleri yönetmek aktifleri ve pasifleriyle, bilançoları yönetmeye dönüşür. Bilanço yönetiminde ilk yapılması gereken, işletmelerin bankalara olan borçlarının azaltılmasıdır.

*

Bankalar tasarruf sahiplerinin, işletmeler bankaların parasıyla para kazanırlar. “Para başkalarının parasıyla kazanılır” diyen bankalar, paradan para kazanmada, en büyük payı alırlar. Bankaların aşırı kazanç peşinde koşmaları, reel ekonomiden kat kat daha büyük, bir balon ekonomi oluşturur. Parayı elden ele dolaştırarak büyütmenin, gizemli dünyası bankaların gözlerini kamaştırır. Krizler finansal kuruluşların büyüttüğü, balon ekonomilerin patlamasından kaynaklanır.

*

Her ekonomide işletmelerin, ürün ve hizmet üretmeleri için, gerekli kaynakların önemli bir kısmı, bankalar tarafından karşılanır. Bankalar tasarruf sahiplerinden düşük faizle topladıkları kaynakları, daha yüksek faizle işletmelere borç olarak verirler. Reel ekonomiyle gölge ekonomi arasında kaynakların akışı, pazar ekonomilerinin en dinamik boyutunu oluşturur. Seküler dünyada bankaların ana görevi, reel ekonomiye kısa ve uzun vadeli kaynak sağlamaktır.

*

Bütün ekonomilerde işletmelerle finansal kuruluşlar arasında, kaynak akışındaki aksamalar, her zaman krizlerin habercisi olurlar. Kriz dönemlerinde işletmelerin kapasite kullanım oranları düşer, satışları azalır, maliyetleri yükselir ve işsizlik artar. Geleceğin kesin olarak bilinmediği, ekonomi dünyasında finansal kuruluşların, hem düzenleyici hem de dengeleyici bir görevleri vardır. Finansal kuruluşlarla işletmeler, üretim süreçlerine yeni boyutlar kazandırırlar.

*

İşletmelerin üç ana fonksiyonu olan üretim, finansman ve pazarlama birbirini tamamlayan, birbirinden ayrılmaz bir bütündür. Ekonomilerde üretim değerleri parasal değerlere, parasal değerler üretim değerlerine dönüşür. Dönüşümdeki hız ve yoğunluğu, ekonomideki karlılık ve faiz oranları belirler. Faiz oranlarıyla yatırımlar arasında ters orantılı bir bağıntı vardır. Sağlıklı bir ekonomide faiz oranları sıfıra yaklaşır, kaynaklar yatırımlara kayar.

*

Ekonomilerde üretim peşinde koşan kuruluşlar ile sınırsız kazanç peşinde koşan spekülatörler, kaynakların yönlendirilmesinde büyük sorumluluk yüklenirler. Keynes’in vurguladığı gibi, ekonomik krizler, vicdanlarını yitiren canavar ruhlu spekülatörlerden kaynaklanır.Nasıl olursa olsun, sürekli kazanmayı düşünen, vicdansız spekülatörlerin elinde, dünya borsaları birer kumarhaneye dönüşmüştür.

*

Dünyadi bütün krizlerin temelinde,vicdanlarını yitiren canavarlaşmış finans kuruluşları vardır.

*

Canavar ruhlu spekülatörlerin gözleri, reel ekonomilerin kazançlarıyla doymaz.

*

Paradan para kazananların dünyasında finansal çılgınlıkların sınırı yoktur.

27 Ocak 2024, 11:54

GİRİŞİMCİLİK EL AÇAN DEĞİL EL AÇILAN OLMAYI ÖĞRENMEKTİR

Bu yazı daha önce 28.01.2022 tarihinde de yayımlanmıştı.

Siyasal sınırların esneklik kazandığı bir dünyada, kendi sınırları içine kapanan ülkelerin, üretim güçsüzlüğünün getirdiği, ekonomik ve kültürel darboğazlardan kurtulmaları mümkün değildir. Ülkeler arasında sınır tanımayan kuruluşlarla, girişim kültürünü zenginleştiremeyen toplumlar, dünya pazarlarında aranılan, ürünlerin ve hizmetlerin üretilmesinde, büyük bir başarısızlığa uğrarlar. Girişim kültürüyle ekonomik gelişme arasında, çok güçlü bağlar vardır.

*

Girişimcilik iş kurmanın kolay olduğu, taşınır ve taşınmaz değerlerle birlikte, ürünlerin ve hizmetlerin alınıp satılmasında, engellerin olmadığı toplumlarda gelişir. Arsa ve ev alıp satmanın güç olduğu ülkelerde, inşaat sektörüyle birlikte, demir ve çimento sektörleri de, hiçbir zaman beklenen gelişmeyi gösteremezler. Girişim kültürü, ekonomi ve işletme bilimlerindeki, ilerlemelerle yeni boyutlar kazanır. İşletme kurmanın ustası olan girişimciler, iş aramazlar iş verirler.

*

Hayallerini kurdukları ve rüyalarını gördükleri, ürünlerin üretimini gerçekleştiren girişimciler, ellerinde sihirli değnek olan sihirbazlar gibi, dokundukları hammaddeleri ve malzemeleri, daha önce kimsenin görmediği, ürünlere ve hizmetlere dönüştürürler. Girişimcilerin en büyük sermayeleri, bilinenlerin dışında yeni ürün ve hizmet üretmeye odaklanmalarıdır. Düşünce geliştirmede sınır tanımayan girişimciler, kuruluşlardan iş değil, işlerine destek isterler.

*

Girişimcilerin gücü, sermayelerinin büyüklüğünden değil, rüyalarının büyüklüğünden kaynaklanır. Büyük rüyalar yatırım tutarı büyük olanlardan daha çok, uygulanabirliği büyük olan ve yenilik getiren rüyalardır. Gerçekleşebilecek bir rüya görmek için, sermayeden önce bilgi sahibi olmak gerekir. Yenilik yapmada yarışan girişimcilerin,en önemli silahları, gördükleri gerçekleşebilir rüyalarıdır.Girişimcilikte rüya görme gücü, sermaye gücünden daha büyüktür.

*

Hayatın bütün alanlarında, girişimcilik kültürüne yeni boyutlar kazandırmayan ülkeler, hiçbir zaman üretim güçsüzlüğünün üstesinden gelemezler. Ülkelerin ürün,hizmet ve bilgi üretim güçlerini, gece gündüz rüya gören girişimciler büyütürler.Girişimcilik girişlerde ve çıkışlarda, hiçbir sınır olmayan, iyilikleri ödülendiren, kötülükleri cezalandıran, alıcılara seçenekler sunan, satıcıları dürüstlüğe zorlayan pazarlarda, bilinmeyen yeni dünyalara açılır.

*

Girişimciliğin binbir renkli çiçeği, iş kurmasını bilen, girişimcilerin zenginleştirdikleri pazarlarda açar. Yeni ürünler, yeni hizmetler, yeni bilgiler üretmenin coşkusunu duymayanlar, pazarlarda kendilerine yer bulamazlar. Çoğunluğun yanlışta birleşmediği pazarlara, kimsenin meydan okuması mümkün değildir. Kültürü ve ekonomisi canlı olan toplumların, pazarları canlı olur. Alıcıların ve satıcıların birbirlerini denettiği, pazarları olmayan toplumların gelecekleri olmaz.

*

Dürüstlüğün en büyük değer olduğu pazarlarda,iyinin sonu yoktur,her zaman iyinin daha iyisi vardır.

*

Pazarların denetilmesinde, alıcıların tüketen elleri, satıcıların üreten ellerinden daha güçlüdür.

*

Pazarlarda satmak herşeydir, satmak için herşey yapılır diyen, satıcılara yer yoktur.

28 Ocak 2024, 12:04

SOMON BALIĞI GİBİ AKINTIYA KARŞI YÜZMESİNİ BİLENLER HİÇBİR ALANDA GÜÇSÜZ DÜŞMEZLER

Dünyanın her ülkesinde olduğu gibi, Türkiye''de de kötümser düşünmek, aydın olmanın en kolay yoludur. Dünyadaki gelişmeleri karamsar gözle bakanlar, her zaman, her yerde büyük ilgi toplarlar. İyimser düşünenler on kişinin ilgisini zor çekerken, kötümser düşünenlerin peşinden bin kişi birden koşar. Bunun için, düşünce ve eylem dünyasında, kötümser olmak, iyi aydın olmaktır.

*

Türkiye''yi, toplumun bütün kesimlerince yaşanır kılmak için, dünyadaki gelişmeleri iyimser bir gözle değerlendirmesini herkes öğrenmelidir. Avrupa''da bir “Bilgeler Üniversitesi” kurmaya çalışan, Stefano D''Anna''nın vurguladığı gibi: “Gezegenin artık geniş bölgelerine yayılmış sefaletten, her türlü cürüm ve savaşa kadar, dünyanın bütün problemlerinin ilk sebebi ve kökeni, insanlığın negatif düşünme ve hissetme alışkanlığıdır”.

*

Dünyanın her yanında estirilen, kötümserlik fırtınalarını, iyimserlik rüzgarlarına dönüştürebilmek için, somon balıkları gibi, akıntıya karşı yüzmesini bilmek gerekir. Onlar doğdukları nehirlerden akıntı yönünde giderek, denizlere ulaşırlar. Zamanı gelince, akıntıya karşı yüzerek, nehirlerin kaynakları yönünde giderler. Doğdukları yerlere ulaşmak için, onların önlerine çıkan çağlayanları, ustalıkla aşmaları, herkesi şaşırtır.

*

Tarih boyunca, ekonomik, siyasal ve kültürel hayatın, birbirleriyle etkileşim içinde olan karmaşık yapılarını dönüştürenler, genel akıntı yönünde değil, akıntıya karşı yol alma gücünü gösterenlerdir. Onlar toplumları değiştirmek için, insanların üstüne karabasan gibi çöken, karamsarlık bulutlarını, haksızlıklara karşı direnenlerin dağıttıklarını çok iyi bilirler. Haksızlıklara başkaldırmak, ümitlerini yitirmeyenlerin işidir.

*

İnançsız ümit, ümitsiz inanç olmaz, diyen Anadolu insanının, düşünce ve eylem dünyasında, ümitsizlik inançsızlıktır. İnanan ve ümitlerini yitirmeyen insanlar, dünyada hiçbir şeyin yoksulluğunu çekmezler. Haksızlıklar karşısında susan insanlar, bütün dünyaya sahip olsalar da, yoksulluktan kurtulamazlar. Çünkü dünyanın görünen zenginlikleri, görünmeyen zenginliklerden kaynaklanır.

*

Dünya, korku düşmanlıkları büyüten kötümser insanlarla değil, hiçbir zaman ümitsizliğe düşmeyen, iyimser insanlarla güzelleşir. İnsan küçük bir dünyadır, dünya büyük bir insandır. Dünya olumlu düşünen iyimser insanın elinde güzel, olumsuz düşünen kötümser insanın elinde yaşanmaz olur. Sağlıklı insan ve sağlıklı dünya için, dünün güzeli, bugünün çirkini, dünün başarısı, bugünün başarısızlığı olmalıdır.

*

Bugünü dünden daha güzel yapamayanlar, yarını bugünden daha güzel yapamazlar,hayatı yaşanır kılamazlar.

*

Dünya akıntı yönünde giden sıradan insanlarla değil, akıntıya karşı giden sıradışı insanlarla zenginleşir.

*

Barışa giden yol akıntıya kapılanların yolu değildir. Güçlüklerin üstesinden iyimserlerle gelinir.

29 Ocak 2024, 13:00

ÖLÜMÜN GÜNLÜK ZİYARETLERİNİN BİLİNCİNDE OLMAYANLAR SOYKIRIMLARIN ÖNÜNE GEÇEMEZLER

Bir yazarın düşünce ve eylem dünyası, ayak izlerini oluşturan eserlerine yansır. John Kennedy Steinbeck’ten “Kültür Elçisi” olarak, “Demir Perde” arkasına çekilmiş, Türk Cumhuriyet’lerini de çatısı altında toplayan, “Sovyetler Birliği” ülkelerine gitmesini ister. Başkan Dallas’ta öldürüldüğünde, Steinbeck Polonya’dadır. Varşova’dan eşine sabır dileme amacıyla, yazdığı mektupta İncil’e sığınmasını öğütler.

*

Steinbeck mektubunda babasının kendisine her zaman yanında taşıması için, küçük bir İncil verdiğini belirterek, bir benzerini bulup, kısa zamanda ulaştıracağını yazar. Hıristiyanlara göre İsa Peygamber’in çarmıha gerilirken, “Eli Eli Lama Sabaktani” diye seslendiği, yürek parlayıcı anı hatırlatır. Ve ölümün yaşanan sınırlı hayattan, yaşanacak sınırsız hayata açılan, gizemli bir kapı olduğunu vurgular.

*

Nobel ödüllü yazar, Hıristiyanlığı çok dalları olan yaşlı ve büyük bir ağaca benzetir. Aslında yalnızca Hıristiyanlığı değil, semavi dinleri pek çok dalları olan büyük bir ağaca benzetme daha açıklayıcı olur. Her bir dal İlk Peygamber’den Son Peygamber’e, Vahiy kültürünün bütün peygamberlerini temsil eder. Musa ve İsa Peygamber’lerin verdikleri haberler, ana yoldan ayrılınca, Son Peygamber’le ana yola dönülür.

*

Ruhullah olan İsa Peygamber’i, Allah katına yükselten Hıristiyanlığın dalı, Yirminci yüzyılda canlılığını yitirir. Hıristiyanlığın Peygamber İsa’nın çarmıha gerilmesi gibi, bir yanılgı üzerine kurulması, ayrı bir güçsüzlük kaynağı olur. Temelleri zayıf bir yapı, ne kadar büyük görünürse görünsün, ayakta kalma ve uzun ömürlü olma gücünü koruyamıyor.

*

Bir peygamber en zor anında, “Allah’ım Allah’ım beni niçin bıraktın”, demekten daha çok “Allah’ım Allah’ım herşeyi bilensin” demeyi yeğler. İbrahim Peygamber gibi ateşe atılsa da, hayatın yalnızca Allah’ın elinde olduğunu bilir. Bu bağlamda Kierkegard’ın dediği gibi: “Hiç kimse İbrahim kadar büyük değildir”, İbrahim Peygamber’in büyüklüğü, sevdiğinin büyüklüğünden kaynaklanır. İnsanlar sevdikleriyle bilgelik ve büyüklük kazanırlar.

*

Ölümle yüz yüze gelmeyenler, Kutsal Kitap’ların haber verdikleri Hesap Günü’nü, ödül ülkesi Cennet’i, ceza ülkesi Cehennem’i kavramada güçlük çekerler. İnsanların uykularında gördükleri dünya gibi, “Ölümden Sonra Kalkış”la gelen dünyanın, çok yakın olduğunu çoğu insan unutur. Uyku bütün insanlara, öteki dünyanın ölüme yaklaşmadan önce hatırlatılmasında, her zaman uyarıcı ve sarsıcı bir işlev yüklenir.

30 Ocak 2024, 11:31

YAPICILIK KÜLTÜRÜ BİLMEKTİR YAPICILIK EKONOMİYİ BİLMEKTİR

Bu yazı daha önce 01.02.2022 tarihinde de yayımlanmıştı.

Toplumların ekonomik, siyasal ve kültürel dünyalarında, yapıcılıkta yarışan kuruluşlar vazgeçilmez bir yer tutarlar. Onlar bütün toplumların, temel taşlarını oluştururlar. Onların başarısında, yapıcılığın büyük payı vardır.Her toplumda sıradışı başarılar, çalışanlarının el ele verdikleri, görevleri ve sorumlulukları paylaştıkları, kuruluşlarla sağlanır. Yapıcı olan, yapıcılığı özendiren, yapıcılıkta yarışan kuruluşlar, toplumun bütün kesimlerine katkıda bulunurlar.

*

Üretimin her alanında, yıkıcılıktan daha çok, yapıcılığın benimsendiği kuruluşlarda, geçmişin bilgi ve bilgelik birikimlerinden yararlanılır, günün getirdiği fırsatlar değerlendirilir ve gelecekte yapılacaklar, ayrıntılı olarak planlanılır. Onlar yılların içinde oluşan birikimleriyle, insanlar arasında hem üretirken, hem tüketirken, yapıcılığı doruk noktasına ulaştırırlar. Onların bir bütün olan kültür ve ekonomi dünyalarında, sudan gelen sele giden, kazançların yeri yoktur.

*

Umair Haque’ın “Yeni Kapitalist Manifesto” kitabında vurguladığı gibi, petrol denizine sahip olan Suudi Arabistan, yapıcı kuruluşlara öncelik vermediği için, dünyada kalıcı izler bırakan kuruluşların, ev sahipleri arasına katılamamıştır. Kültürel gelişmeyle ekonomik büyümenin, yapıcı kuruluşlarla bütünleştirildiği ülkelerde, doğal zenginlikler bankalarda, paradan para kazanan paraya dönüşmeden, dünyayı büyük krizlerden korurlar. Onlar barış dünyasının, en büyük güvenceleridir.

*

On altıncı yüzyılda İspanyolar, Haque’ın anlttığı gibi, Peru’da buldukları gümüş dağlarını, yatırıma çevirerek yapıcı üretimde değerlendirmek yerine, karşılığında üretim olmayan ve büyük değer düşmesine yol açan paraya dönüştürerek, iki yüzyıl süren büyük bir durgunluğun yolunu açmışlardır. Ülkelerde yıkıcı büyümenin getirdiği güçle, çevresiyle savaşan kuruluşlardan önce, yapıcı büyümenin verdiği bilgelikle, çevresiyle barışan kuruluşlar, her dönemin çığır açıcı kuruluşları olurlar.

*

Yapıcı kuruluşların başarıları, her alanda yıkıcılığı önleyen, birlikte çalışmayı bilen, çevreleriyle sağladıkları barışcı iletişimden ve etkileşimden kaynaklanır. Onların güçleri ve etkileri, ürettikleri ürünlere ve hizmetlere, durmadan yeni değer kazandırmalarından kaynaklanır. Yapıcılığın önemine inanan, başarıyı yapıcılıkta arayan, yapıcı kuruluşlar, yapıcılığa sürekli yatırım yaparak, yıkıcılığın önüne, yapıcılıkla geçerler.Kuruluşlarda yıkılığa ben, yapıcılığa biz diyenler öncülük yaparlar.

*

Dünyanın bütün ülkelerinde, sorun üreten yıkıcı kuruluşların olumsuz etkileri, yapıcı kuruluşların çözüm üreten olumlu etkileriyle giderilir. Hangi ülkede olurlarsa olsunlar, bütün kuruluşlar, Türklerin Ergenekon’dan çıkış efsanesinde olduğu gibi, yapıcılığı geliştirmek için, bilinmeyen yollar, bilinmeyen yöntemler bulmak zorundadırlar. Kuruluşlarda yapıcılığın önüne çıkan, en büyük engel, en büyük düşman etiksizliktir, ilkesizliktir, açgözlülüktür,savurganlıktır.

*

Ekonominin her alanında, yıkıcı kuruluşlar sorun, yapıcı kuruluşlar çözüm üretirler.

*

Yapıcılık üretilen ürünlere, hizmetlere, bilgilere sürekli değer kazandırmaktır.

*

Sorun çıkarmak olumsuz, çözüm bulmak olumlu düşünme alışkanlığıdır.

31 Ocak 2024, 12:50

TEK BOYUTLU "YA YA" PARADİGMASINA KARŞI ÇOK BOYUTLU "HEM HEM" PARADİGMASINI GELİŞTİRMEK

Hem Doğu, hem de Batı dünyasında ekonomik, siyasal ve kültürel alanda büyük bir dönüşüm yaşanıyor. Amerika,Rusya,İngiltere, Müslüman ülkeler, geleneksel bakışla dönüşümü yönetmekten daha çok direndikleri için, büyük bir karmaşa yaşamaktadırlar. Başta Amerika olmak üzere, bütün ülkelerin karmaşadan kurtulmak için, dönüşüm sürecini, tek boyutlu yaklaşımlardan önce, birbirleriyle çatışan çok boyutlu yaklaşımlarla yönetmeyi öğrenmeleri gerekir.

*

Dönüşüm süreci, bir medeniyet değiştirme, tarihi mirası yok sayan bir yıkım değil, değişmeyen değerlerle, açıklık içinde sürekli yeniden yapılanmadır. Değişmeyen değerlerin ana kaynağı kutsal kültürdür. Kemal Karpat''ın “Elitler ve Din” kitabında vurguladığı gibi, “Dinler bütün medeniyetlerin ana kaynaklarıdır”. Kutsal kitaplara dayanan bir dine sahip olmayan medeniyetlerin ,uzun süre ayakta kalmaları mümkün değildir. Medeniyetler,tarihin her döneminde değişen değerleriyle değil,değişmeyen değerleriyle kalıcı olmuşlardır.

*

Her medeniyetin ömrü ve canlılığı, birbirini dönüştüren değişmeyen değerleriyle değişen değerleri, bir arada tutan bütünlük dairesinin sağlamlığından kaynaklanır. Bütünlük dairesi içinde, her değişmeyen değer, değişen bir değerden bir iz, her değişen değer, değişmeyen değerden bir iz taşır. Değişen ve değişmeyen değerlerin oluşturduğu bütünlük dairesi, medeniyetlerin hayat kaynağıdır.

*

Medeniyetleri uzun ömürlü kılan hayat dairesinde, çatışmayan paradigma ilkelerinden daha çok çatışan paradigma ilkeleri geçerlidir. Ülkeler dayandıkları medeniyet değerleriyle, bağlarını sürekli yenileyerek,dönüşüm sürecine süreklilik kazandırmazlarsa, medeniyetler savaşında, üstünlüklerini yitirirler. Medeniyetlerin savaşı ekonomik, siyasal, kültürel alanlarda bütün hızıyla devam etmektedir.Başka medeniyetlerle yarışmayan medeniyetler, varoluş kaynaklarını kuruturlar.

*

Medeniyetler savaşını cephelerden pazarlara çekebilmek için, Doğu ve Batı arasındaki ilişkiler, çok boyutlu çatışan bir yaklaşımla ele alınarak, yeniden değerlendirilmelidir. Yeni yüzyılın güçlü ülkeleri, savaşlarla dolu dünyadaki yarışmaları, bütün ayrıntılarıyla görenler ve çatışmaları, uzlaşmalara dönüştürmeyi bilenler olacaktır. Güçlü ülke, her çatışmanın bir uzlaşma fırsatı olduğunu gören ülkedir.

*

Güçlü ülkeler için, uzlaşmaya dönüşmeyecek bir çatışma yoktur. Dünyadaki bütün sıcak ve soğuk, savaşların üstesinden, tek boyutlu " ya ya " paradigmasıyla değil, çok boyutlu "hem hem" paradigmasıyla gelinir. Düz kare dünya ya siyahların, ya beyazları dünyası değil, hem siyahların, hem beyazların dünyasıdır.Dünyada tek renk yoktur. Gökkuşağı yedi renklidir.

*

Siyah ile beyaz arasında yüzlerce renk vardır.

*

Kendini görmeyen göz, her rengi görür.

*

Tek renk isteyen, görmesini unutur.